tarihsel çevreyi koruma kavramına
eleştirel bir bakış
»
»
Uğur TANYELİ - Gülsün SARAÇLAR
Türkiye'nin "bugün tarihsel çevreyi koruma konusunda
başarısız olduğu bilinen bir gerçek. Başarısızlığımızın nedenleri öylesine çok sayıda ki, genellikle bunların arasında
en önemlilerinden biri gözden kaçırılıyor. Gerçekten de,
kaynak yetersizliğinden toplumsal destek yokluğuna ve oradan da örgütlenme bozukluklarına dek uzanan bir sorunlar
zinciri içinde, çoğu kez, koruma anlayışımızın güncel koşullara uymadığı gerçeğini akla getirmiyoruz. Koruma anlayışı
ya da kavramının, "sorun" olarak nitelenen bu koşulları da
göz önüne alması gerektiği ve ancak bunlara "rağmen" başarılı olursa geçerli olabileceği unutulmaktadır. Batıda geliştirilen koruma kavram ve kuramının, Türkiye'de böyle bir başarıya ulaşıp, yeterli genişlikte bir uygulama alanı bulmasını
beklemek, sorunu daha başlangıçtan çözümsüzlüğe mahkum etmek olacaktır. Türkiye ve genelde bizim koşullarımızda bulunan pek çok ülke, kendi gerçeklerine uygun bir
"model" oluşturmak zorundadır. Böyle bir modelin yönlendireceği uygulamanın başarısı, herhalde Batı için başarı sayılana pek benzemeyecektir; ama, bunu anlayışla karşılamak olanaklıdır. Hızla tüketilen mal varlığını eldeki kaynaklar ve koşullar oranında korumak, idealleştirilmiş bir başarı
düzeyine ulaşmak için beklemeye yeğ tutulmalıdır.
Bugün tarihsel çevre, "genişletilmiş" bir koruma anlayışı içinde değerlendirilmektedir. Batıda 19. yy'm anlayışına
bir antitez olarak beliren bu bakış açısı, tarihsel çevreyi bir
bütün olarak görmekte, yapılan ancak bu bütün içinde korunurlarsa anlamlı saymaktadır. Kısacası, sorun, eski kentsel
strüktürün korunması bağlamında düşünülmektedir. îlk bakışta bu tutumun eleştirilecek hiçbir yönü yok. Çevrenin
keıunması amaçlanıyorsa, onu var eden tüm öğelerin -ko-
nutların, anıtların, bitki örtüsü ve hatta sokak kaplamasınınbirlikte ele alınması yanlış olmayacaktır. Ama, bu ideal yaklaşım gerçekler dünyasmda sınandığında ne gibi bir sonuç
vermektedir? Koruma mevzuatı yetersiz olmadığı halde,
Türkiye'de büyük ölçekte başarılı bir korunmuş alan göstermek bugün olanaksızdır. Tüm olumsuz etmenler göz önüne
alınsa bile, bu başarısızlığın yalnızca onların bir'sonucu olmadığı, daha temelde bir karar verme yanlışından kaynaklandığı söylenebilir.
Koruma çabalarını başarısız kılan ana etmen, genel
kentsel sorunlardan neredeyse bağımsız bir "korunacak çevre" sorununun var olduğunu sanmaktır. Tarihsel yapıların
çoğunluğu oluşturduğu bir kent parçasını belirleyip sınırlandırmak ve koruma kararları saptamak, belki Batıda başarılı sonuçlar vermektedir; ama, Türkiye'de bunun olumlu
bir örneği yaratılamayacaktır. Aşırı bir abartma gibi gözükse de, şu yargı büyük ölçüde doğruluk payı içeriyor: Batıda
kentsel koruma kararlan biçimsel bir kısıtlama y a d a yaptınm getirirken, Türkiye'de bunlar tümüyle ekonomik nitelik
taşımaktadır. Spekülasyonun Türkiye'deki boyutlarda olmadığı, kent merkezlerinin çekiciliğini yitirdiği, kent merkezi
nüfusunun düştüğü ülkelerde, bir yapının korunup korunmaması yalnızca bir tercih sorunu bile sayılabilir. Paris ve
Londra'nın 19. yy. dokulannı büyük ölçüde koruması, herhalde koruma kararlannın akıllıca alınmış olmasından çok,
bu kent merkezlerinin 20. yy. içinde sürekli nüfus yitirmesi
olgusundan kaynaklanmaktadır.
Türkiye gibi ülkelerde ise, bir tarihsel alanın korunup
korunamayacağı ya da nasıl korunacağı, onun tarihsel önemine değil, kentsel bütündeki konumuna göre belirlenebilir.
Dolayısıyla, herhangi bir sit kararıyla onu yalıtmak olanaksızdır. Yukarıda da belirtildiği gibi, Batıda "biçim"e ilişkin
olan koruma kararlan, Türkiye'de salt "ekonomik"tir. Hemen şunu da söyleyelim ki, "biçim" ve "ekonomi" sözcükleri burada sadece bir karşıtlığı vurgulamak amacıyla kullanılmakta ve onlar için sözlük anlamlarından öte bir tanımlama
gerekmektedir
Koruma kararlarının ekonomik boyutundan söz edildiğinde, üzerinde yapı bulunan bir arsanın spekülasyona konu
olabilme potansiyelinin yüksekliği anlatılmaktadır. Bu potansiyel azaldıkça, koruma kararı da o oranda "biçimselleşmeye" başlayacaktır. Ve çok doğal olarak da, bir yapının
üzerinde konumlandığı topraktan yarar sağlama endişesinin
azlığı, o yapının kendisinden yararlanma çabasının artışına
neden olur. Daha açık bir anlatımla, ortada yeni bir yapının
inşasını teşvik edecek koşullar yoksa, mevcut yapıdan maksimum yararlanma isteği artmak durumundadır. Bu ise, bir
koruma çalışmasına yönelmenin ana itici gücünü oluşturur
ve böylesi kendiliğinden bir koruma, yalnızca tarihsel nitelikteki yapılar için değil, tüm yapılar için söz konusudur. O
halde, korunması ekonomik bir zorunluluk haline gelmediğinde, bir yapıyı korumanın hemen hemen olanaksız olduğu söylenebilir.
Çok doğal olarak, kent toprağının ekonomik koşullara
bağımlılığı, her yapının mutlaka yıkılıp yerine yenisinin yapılmasını gerektirmez. Batı ülkelerindeki bazı örneklerde,
tarihsel ya da korunmaya değer yapıların, yalnız bu özellikleri nedeniyle, değerlendiği ve dolayısıyla da, yıkılmak bir
yana, restore edildiği görülmekte, örneğin, Washington'un
tarihsel Georgetown'undaki eski konutlar, zengin kongre
üyelerinin yerleşmek için bunları yeğlemesi yüzünden, sürekli değer kazanmışlardır. Yapı, herhangi bir sanat yapıtı
gibi, sadece kendi niteliklerinden ötürü beliren istem sayesinde piyasa değeri kazanırsa, kimse onu ortadan kaldırmayı
düşünmemektedir. Türkiye'deyse, bu tür bir değer kazanma
olgusuyla henüz karşılaşmış değiliz. Sadece bu bile, Türkiye'deki koruma yaklaşımının Batıdaki gibi olamayacağı savını kanıtlar.
Mülkiyet konusu olan her şey gibi, yapı da, salt tarihsel
ya da sanatsal gerçekliğe sahip olmamn ötesinde, öncelikle
ekonomik koşullara bağımlı bir üründür. Tek tek bireyler,
ellerinde bulunan yapıları, bu niteliği göz önüne alarak değerlendirmek eğilimini taşırlar. Yıkıp yenisini yapmak daha
kârlı değilse, kullanılabilirliği azalsa bile, o yapı korunacaktır. Hatta bu durumda, mevcut yapının kullanılabilirliğini
artırmak amacıyla yatırım yapmak istenilir bir şeydir. "Kendiliğinden korunan" yapı, böylelikle, sonuçta, koruma kapsamındaki yapıya dönüşür, özel mülkiyete konu olup da,
kendiliğinden korunamayan yapı ise, hiçbir koruma kararıyla korunamaz. Böyle bir karara, bireyler ve toplumsal
gruplar her fırsatta karşı çıkacaklardır. Görülüyor ki, koruma eylemi ve de planlaması ancak olanaklıyı gerçeğe dönüştürebilir.
Bu durumda, kendiliğinden koruma olgusunun Türkiye'deki gibi küçük boyutlarda olduğu bir ülkede, "genişletilmiş koruma" kavramının uygulama alam bulabilmesi oldukça zor bir iş olacak gibi gözüküyor, öyleyse, korumacı ya
da restoratör bu ortamda hangi konumda yer almalıdır?
Kendiliğinden korumanın pek çok yapı için olanaksız olduğu bir ülkede restoratörün işi nedir? Ve daha da önemlisi,
böylesi koşullarda tarihsel çevreyi gözden çıkarmak mı gerekir?
Yukarıdaki sorulara verilebilecek ilk yanıt şöyle: Kentsel ölçekte bir koruma eylemine girişilecekse, önce bunun
vazgeçilmez ön koşulu yaratılmalı, yani, yapılar ve çevre
"kendiliğinden korunabilir" duruma getirilmelidir. Bunu başarabilmek için, kent toprağındaki spekülatif baskıyı hafifletme başta gelmek üzere, pek çok mimari nitelikte olmayan kararın alınması gerekir ki, bunlar restoratör-korumacınm işi değildir. O halde, restoratör-korumacı, ilk bakışta
oldukça mütevazi gözüken bir eylem olanağına sahiptir.
Çünkü bir kentsel alanın korunabilirlik aşamasına gelmesini
sağlayabilecek koşullar kendisi dışında oluşmaktadır. Ve
şayet bunlar, Batıdaki gibi genel gelişmeye koşut olarak
kendiliğinden oluşmamışiarsa, o koşulları yaratmak ancak
siyasal kararlar verilerek sağlanabilir. Böylesi kararlar ise,
çok başka örgütlerde ve düzeylerde alınmaktadır; daha doğrusu, bu yönde bir istek varsa, oralarda alınacaktır.
Çevre, korunabüîrîik aşamasına geldiğinde, artık asıl
koruma etkinlikleri başlamaktadır. Bu ise, iki ayrı ölçekte
olacak ve herbirinde restoratörün farklı rolleri bulunacaktır:
1- Kentsel ölçekte görsel değer koruma.
2- Tek yapı ölçeğinde mimari koruma.
"Kentsel ölçekte görsel değer koruma" denildiğinde,
bir kent ya da kent parçasında dış mekana müdahalenin önlenmesi için girişilen eylemlerin tümü anlatılmaktadır. Böyle bir çalışmada amaç, zamanla yaşamın gereklerine göre
değişmesi kaçınılmaz olan yapı iç metanları için bir kısıtlama getirmemek, buna karşılık, yapının bir çevre oluşturucu
öğe olarak "başkalaşım"mı önlemektir. Yapmın yalnızca bir
kütle ya da cephe olarak korunması yeterli görülmektedir.
Kullanıcının iç mekanda yapmak isteyeceği değişiklikler ise,
artık koruma sorununun kapsamında değerlendirilmemekte,
her yapı gibi, tarihsel çevre öğesi olan yapı da normal imar
yasa ve yönetmeliklerine tabi sayılmaktadır. Garip bir çelişki gibi gözükse de, bu durumda tarihsel nitelikte olduğu kabul edilen şey, yapmın kendisi değil, yalnızca kentsel mekanın biçimlenişidir. Çok doğal olarak, örneğin, iç mekanı tümüyle değiştirilip sadece cephesi eski biçimiyle bırakılan bir
yapı, artık "tarihsel" nitelemesine hak kazanamaz. Bu tür
yapılardan oluşan bir kentsel mekan ise, yine tarihsel olmayacaktır; hatta, onu bir "kovboy kasabası" diye görmek de
olanaklı...
Gerilerindeki yeni yapısal mekandan bağımsız eski cephelerin yarattığı bir kentsel mekanı, bir "kovboy kasabasını" tarihsel nitelikte saymak ne denli yanlış olursa olsun,
böylesi bir anlayışı geçersiz görmek ondan daha fazla yanlış
olur. Ne var ki, bu anlayış tarihsel çevreyi koruma bağlamında değerlendirilemez. Böylesi bir anlayışla "korunah"
çevrede yer alan yapılar adım adım tarihsel öğeler olmaktan
uzaklaşacaklar ve dolayısıyla, sonuçta ortaya çıkan mekan,
korunmuş tarihsel çevre olmaktan çok, bir "tarihsel çevre
yanılsaması" olacaktır. Ama, kentsel mekanların böylesi yanılsamalara da gereksinimi vardır. Kent sadece işlevsel öğelerin basit bir toplamına indirgenemez; kent aynı zamanda
bir "imgeler dizgesi "dir.
öyleyse, "tarihsel çevre yanılsaması" yaratmak, kentsel
mekanın sağlığı söz konusu olduğunda, pekâlâ geçerli bir
yol olabileceği halde, bu iş bir koruma uğraşı olarak görülemeyecektir. O halde, böyle bir işi yapmak için korumacırestoratörün uzmanlığı mutlaka zorunlu sayılmaz. Kent
planlama ve kentsel tasarım düzeyinde kalan bir girişimi
yönetecek uzmanlar arasında o, en önemli kişi bile değildir.
Benzer biçimde, "çevre yanılsaması" kapsamındaki tek tek
yapılann sorunlarını çözümlemek için herhangi bir tasarımcı mimar yeterli ve başarılı olabilir. Mimar burada, önündeki
planlama kısıtlamalarının yeni bir yapıdakinden biraz daha
fazla sayıda olmasından başka bir "özel" sorunla karşılaşmayacaktır. Başarısı ise, yine, koruma bağlamında değil,
mimari tasarım bağlamında tartışılabilir. Tarihe doğrudan
biçimsel göndermeler yapan, eklektisist nitelikte, tümüyle
yeni bir yapı tasarımı ortaya koymuş olsaydı, yaptığı yine
bir "tarihsel yanılsama" olacaktı; "koruma" alanındaki çalışmasıyla bunun arasında herhalde pek büyük bir fark yoktur.
"Kentsel ölçekte görsel değer koruma" eylemleri "tarihsei çevre yanılsaması" olarak nitelenip "gerçek" korumanın kapsamı dışında bırakılınca, restoratöre uğraş alanı olarak yalnızca "tek yapı ölçeğinde mimari koruma" eylemleri
kalmaktadır. Gerçekte, böylesi bir değerlendirmenin fazlaca
yeni bir yönü bulunduğu söylenmeyecek. Restoratörün
emeğini tek yapı -zorunlu olarak da anıtsal yapı- üzerinde
yoğunlaştırmasını öngören yaklaşım, aslında bir 19. yy. tutumudur. Bizim aşağıda yeni diye öne süreceğimiz şeyler,
eski yaklaşıma yeni bir gözle bakma denemesinden pek öteye gitmeyecek.
Yukarıda da belirtildiği gibi, görsel değerlerin korunması için restoratörün uzmanlığı gerekli değildir; hatta, bu
anlamdaki "koruma"nın özel bir uzmanlık işi bile olmadığı
ileri sürülebilir. Oysa, mimari koruma söz konusu olunca, artık, bu alanda uzmanlık kesinlikle gerekli hale gelir. Bir yapı
belge niteliğindeyse, kentsel mekana katkıda bulunan herhangi bir öğe gibi düşünülmeyecektir. Oldukça aykırı bir görüş gibi gözükse de, bu tür bir yapının çevresinden tümüyle
bağımsız olarak ele alınması zorunludur. Çevresi tümüyle
yozlaşmış olsa bile, o yapıyı korumak gerekecektir; çünkü,
onun kentsel çevreye katkısı önemli olsa da, korunmasının
ana gerekçesi bu katkı değildir. Aksine, böyle bir yapı sadece kendi nitelikleri nedeniyle bir belge sayılıp koruma kapsamına alınabilir; dolayısıyla da, bu niteliklerin "tahrif" edilmeksizin gelecek kuşaklara aktarılması gerekir.
Bir yapının belge sayılması ve bundan ötürü de "anıt"
olarak nitelenmesi bazı özelliklerinin bulunmasından kaynaklanıyorsa, hangi yapının "anıt" sayılacağına, ancak, belirleyici parametrelerin saptanmasıyla karar verilebilir. O
halde, koruma eylemi açısından amt, mimari ya da kentsel
tasarım bağlamındaki anıttan farklı olacaktır, örneğin, genelde kimsenin "anıt" diye nitelemediği bir küçük konuta,
mimari koruma söz konusu olduğunda, pekâlâ "anıt" denebilir.
Bir yapmm koruma bağlamında anıt olduğuna karar
verildikten sonra, restoratörün etkinliği gerçek anlamda
başlamaktadır. Hemen şunu belirtelim ki, bu aşamada koruma eylemini yönlendirip gerçekleştirecek kişi yalnızca restoratördür. Mimari koruma, görsel değer korumanın aksine,
tam ve kesin bir uzmanlık alanıdır ve bu alanda yetişmiş
(eğitim görmüş) bir uzman dışında hiç kimse başarıya ulaşamaz. Restoratörün formasyonu tasarımcı mimardan öylesine farklıdır ki, birini diğerinin yerine koymak düşünülmemelidir.
Restorasyonu diğer mimari etkinlik alanlarından, örneğin yeni yapı inşası, kent planlama vs'den ayıran temel farklılık, "ürün'un gerçekleştiriliş sürecinden kaynaklanır. Res-
torasyon da dahil, tüm mimari etkinlikler şu aşamaları içerirler:
1- Karar verme
2- Tasarlama
3- Projelendirme
4- Uygulama
Farklılık, bunların birbirlerine bir süreçler dizisi olarak
eklemlenişinde ortaya çıkmaktadır. Restorasyon dışında
kalan alanlarda, bugün, karar verme, tasarlama, projelendirme ve uygulama kesin çizgilerle ayrılmış, birbirini izleyen
ayrı birer süreç haline gelmiştir, öyle ki, bir mimarın bunların hepande birden görev alması bile gerekmemekte, bir mimarın tasarladığı bir yapıyı başkası projelendirip, bunlarla
ilgisi olmayan bir diğeri de uygulamayı yönetebilmektedir.
Çağdaş mimarlık eylemi her şeyden sorumlu bir mimar tipini ortadan kaldırmaktadır. Oysa, restoratör her zaman ortaçağ mimarları gibi çalışmak zorundadır. Hem karar vermeden uygulamaya uzanan alanda eylemin odağını o oluşturmaktadır, hem de, bu aşamaların tümü birbirinden kopuk
süreçler haline gelmediğinden, sürekli olarak uygulamayla
ilişkide olması gerekmektedir.
"Tek yapı ölçeğinde mimari koruma" restoratörün var
oluş nedenidir; çünkü, diğer mimarlık alanlarındakinden
farklı bir yetişme biçimini ve daha da önemlisi, farklı bir
gerçekleştirme yöntemini zorunlu kılmaktadır. Restoratör
karar verecek, tasarlayacak, projelendirecek ve uygulayacaktır. üstelik bunların hepsini birden amnda yapmasını gerektiren durumlar da vardır. Mimarlıkta masa başında oluşturulanlar şantiyede üretilen yapıdan bir ölçüde bağımsızdır. Tasarlanmış, fakat, yapıya asla dönüşmemiş, hatta dönüşmesi
hiç düşünülmemiş mimarlık ürünleri vardır. Ama yapıda somutlaştınlmamış bir restorasyon-koruma etkinliği düşünülemez. Restorasyonun salt "praxis" düzeyinde var olduğunu
söylemek yanlış olmayacaktır.
Restorasyonun "praxis" düzeyinde var olduğu söylendiğinde, bununla restorasyon pratiğinin onun düşünsel emeğinden kopanlamaz nitelikte olduğu anlatılmak istenmektedir. Dolayısıyla, bugün Türkiye'de yapıldığı gibi, Ankara'da
projelendirilen bir amtın, Erzurum'da restorasyonunun başka mimarlar, hatta müteahhitler aracılığıyla gerçekleştirilmesi olanaksızdır. Restorasyonda, projelendirme süreci uygulamanın bitişine dek sürüp gider. Restoratör ise, böylesi
bir eylemi yönetebilmek için, baştan sona yapımda hazır
bulunmak zorundadır. Yoksa, uygulamanın sürekli olarak
ortaya çıkaracağı sorunlar, bugün genellikle yapıldığı gibi
müteahhit tarafından "çözülür". Sonuçta ortaya çıkan yapı
ise, restore edilmiş anıt değil, projesine göre "yeniden inşa
edilmiş" bir yapı olacaktır. Demek oluyor ki, restoratör bir
proje müellifi olmaktan çok, bir uygulamacıdır. Ve doğal
olarak, bu amaç doğrultusunda yetiştirilmelidir.
Özet olarak, "kentsel ölçekte görsel değer koruma"nın
restoratörün birincil meslek alanı olmadığı, buna karşılık,
"mimari koruma"nm onun asıl uğraşı olması gerektiğini
özellikle belirtmek istiyoruz. Son yıllarda, ülkemizde çoğu
restoratör hep bu birinci alana yönelmeye eğilim duymuş,
dolayısıyla, restoratörün yapması gereken iş, yapılan belge
olarak korumak istemeyen, fakat, onlan "sağlam" ve "kullanılabilir" hale getirmek için çalışanlara bırakılmıştır. Artık, restoratör yapmm içindeki yerini almalıdır. Buysa, tarihsel çevre yanılsaması yaratmak uğraşı gibi "sansasyonel"
olmayan, aksine, pek de göze çarpmayan, hatta toplumun
farketmediği bir çalışma alanına yönelmek anlamına gelir.
Download

tarihsel çevreyi koruma kavramına eleştirel bir bakış