“Bilmiyorsanız zikir ehline sorun…”
(Nahl 16/43)
Zikir Ehline Sorun
ŞEHADET
Dile Getirilen Şahitlik
Yayın No: 29
Kitabın Adı: Zikir Ehline Sorun
Hazırlayan: Murat GEZENLER
Birinci Baskı: Mayıs/2014
Tashih&Redakte: Fahreddin Gezenler
Son Okuma: Abdullah Yıldırım
Teknik Hazırlık: Emre Koyuncu
Kapak Tasarım: Şehadet
Dizgi: Şehadet
Baskı: Çetinkaya Ofset (332 342 01 09)
Fevzi Çakmak mah. Hacı Bayram cad. No:18
Baskı Tarihi: Mayıs/2014
Baskı Yeri: Konya
İLETİŞİM
Şehadet Yayınları
Kemerli İş Merkezi B Blok 7/703
Tel: 332 234 22 89
507 332 10 02
Web: www.sehadet.info
Selçuklu - KONYA
ZİKİR EHLİNE SORUN 1
Tevhid ve Cihad Minberi
Hazırlayan
Murat Gezenler
Genel Dağıtım
Neda Yayınevi
332 350 46 87
554 511 63 56
KONYA
İÇİNDEKİLER
Takdim…………………………………………………………… ………………………………..……..……11
Güncel İtikadi Konulara Dair Fetvalar……………………..………………………………15
İman ve Küfür Meselelerinde İbn-i Hacer'in Görüşleri Üzerine………………………......17
Cehmiye Hakkında Bir Soru………………………………….....………………………… ……….....21
Put Bulunan Bir Mekanda Oturmak………………………….....………………………… ……….23
Selamlama Secdesi İle İbadet Secdesi Arasındaki Fark…………………………………....…26
Amelî Küfür ile Küfür Ameli Arasındaki Fark….……………………………….....................30
Nisa Suresi’nin 65. Ayetine Dair…………………………………...........................................31
Tağutların Hükmü…………………………………................................................................34
Hadlerin Tatbikinin Ertelenmesi…………………………………..........................................37
Parlamentoya Girmenin Hükmü……………………………................................................39
Parlamento Seçimlerine Katılmak…………………………………........................................42
Allah'ın İndirdiğinden Başkasıyla Hükmetme Hakkında……………………………….......43
Necaşi Allah'ın İndirdikleriyle Hükmetti mi? ……………………….................................46
Şeyhulislam’ın İstihlâl Şartı Üzerine…………………………………....................................47
Ehli Sünnete Göre Şeriati Değiştirmenin Anlamı ve Muasır Mürcie’ye Cevaplar..…49
Şeriatin Değiştirilmesi Konusunda Sorulan Soruya Dair…………………………….………57
İnsanların Problemlerini Çözmek İçin Örf ve Adete
Dayanarak Hüküm Vermek ………………………………….................................................60
“Aile Reisi Evinde Allah’ın Şeriatine Muhalefet Ederse Allah’ın Şeriatının
Gayrısıyla Hükmetmiş Olur” Şüphesi …………………………………..................................62
Beşeri Kanunlarla Hükmeden Mahkemelere Muhakeme Olmak …………………………64
Tazminat Davası Açmak.………………………………….......................................................71
Tağutun Hükmüne Karşı Kişinin Kendisini Savunması …………………………………......71
İnsan Hakları Örgütünden Yardım İstemek ……………………………........ .....................72
Tağutların Ordusunda Yer Almak …………………………………........................................73
Tağuti Sistemlerde Askerlik ………………………………….................................................77
Türkiye’den Bazı Sorular ………………………………….....................................................79
Mısır Ordusunun Hükmü …………………………………....................................................87
Hamas Hükümetinde Polis Olarak Çalışmanın Hükmü …………………………………....89
Emniyet Müdürlüğü’nden Maaş Almak ……………………………….….............................90
Emniyet Güçlerine Yardım Edenlerle İlişkiler……………………………………………………91
Tağuti Sistemlerde Öğretmenlik………………………………………………………………………93
İtfaiye Hizmetlerinde Görev Almak………………………………………………….………………96
Resmi Nikâh Yaptırmak Meşru mudur?.....................................................................97
Resmi Nikâh Meselesi……………………………………………………………….……………………98
Resmî Nikâh Meselesine İlişkin Bazı Açıklamalar………………………………………………99
Resmi Nikâhın Hükmü…………………………………………………………….……………………100
Tekfir Ahkâmına Dair Fetvalar....…………………………………………………….………101
Te’vil Sebebi İle Bid’at Ehli Mazur Kabul Edilirken Diğerleri Niçin
Mazur Kabul Edilmiyorlar?........................................................................................103
Tekfirde Usûl………………………………………………………………………………………………...111
“Kim Kâfiri Tekfir Etmez İse Kâfir Olur” Kaidesi Hakkında…………………………….…115
Tekfir Hakkında Şer’i Ölçü…………………………………………………………………………..…116
Cehalet Özrü ve Hüccetin İkamesi…………………………………………………………..………119
Rafiziler Cehaletleri Sebebiyle Mazur mudurlar?.....................................................120
Tağuti Sistemin Askerlerinin Muayyen Olarak Tekfir Edilmesi………………….………121
Tağutlara Düşmanlık Göstermeyen Alimleri Nifakla Suçlamak……………….…………122
Amelî Ahkâma Dair Fetvalar……………………………………………………………………123
Uyanıkken Şehvetsiz Gelen Meni……………………………………………………………………132
Yıkandıktan Sonra Dahi Elbise Üzerinde Rengi Kalan Necasetin Hükmü……………132
İhtilam Olan ve Gusletmeyi Engelleyen Bir Özrü Bulunan Kimse………………………133
Mürted Müslüman Olduğu Zaman Su İle Gusletmesi Yeterli midir?.......................135
Cünüb Bir Kimsenin Kuran Okuması………………………………………………………………136
Mezhep Taklitçiliği ve Çoraplar Üzerine Mesh…………………………………………….……139
Namazı Terk Edenin Hükmü Namazı Terk Eden Eşin Durumu…………………..…..…141
Namaz Kılmayan ve Oruç Tutmayan Kimse…………………………………………………..…142
Namaz Kılmayan Babanın Velayeti…………………………………………………………….……145
Namazı Terk Eden Kimseye Selam Vermek……………………………………………..………147
Namazda Fatiha'yı Okumanın Hükmü…………………………………………………….………148
Teşehhüdde Parmağı Hareket Ettirmenin Hükmü……………………………………………154
Akşam Namazının Farzından Sonra Selam Vermeyi Unutmak……………………..……155
Yağmurdan Dolayı Namazları Cem Etmek………………………………………………….……156
Kış Günlerinde Namazları Cemetmek…………………………………................................159
Yağmur Yağdığında Evlerde Namaz Kılmak…………………………………......................159
Yolcu Namazı…………………………………......................................................................160
Türkiye’de Cuma Namazı…………………………………....................................................162
Cuma Namazının Şartlarına Dair………………………………….......................................165
Cuma Hutbesindeki Duada Elleri Kaldırmak ve Kunut Okumak…………………..……173
Mescidi Dırar………………………………………………………………………………………..………175
Mezarlıkta Namaz Kılmak ve Kabirler Üzerine Mescid Bina Etmek……………………177
Mescidlerde Birden Çok Cemaatin Oluşması……………………………………………………181
İçerisinde Tarihî Resim Bulunan Camide Namaz Kılmak…………………………….……183
Faiz Parasıyla Yaptırılan Evde Namaz………………………………………………………..……184
Ramazan Ayında Orucunu Tutamayan Kimse………………………………………….………184
Nafile Oruçta Unutarak Yiyen ve İçen Kimsenin Durumu…………………………………185
Zekatımı Kardeşime Vermem Caiz midir?................................................................187
Kurban ile İlgili Bazı Meseleler……………………………………………………………….………187
Kurban ile Akika’nın Birleştirilmesi…………………………………………………………………191
Arap Hükümetlerinin Verdiği Parayla Hacca Gidilebilir mi?...................................192
Gündüz Uykusundan Önce Ayetel Kursî Okumak ……………………………………………192
Öldürme Suçuna Birden Fazla Kişi İştirak Ederse…………………………………….………193
Zinadan Dolayı Tevbe Etmenin Hükmü……………………………………………………..……194
Sakal Kesmenin Hükmü……………………………………………………………………………..…196
İlim Tahsil Etmek İçin Sakalı Kesmek………………………………………………….…………200
Ölüleri Anmanın Hükmü………………………………………………………………………...……200
Kabirleri Ziyaret Etmenin Adabı…………………………………………………………….………201
Kadınlara Dair Fetvalar………………………………………………………………..…………205
Peçenin Bazı Hükümleri Hakkında…………………………………………………………………207
Kocamın Kardeşinin Yanında Yüzümü Örtmem Gerekir mi?..................................210
Kadının Evde Yüzünü Kapatmasının Hükmü………………………………………..…………213
Kadının Ailesi Arasında Süslenmesi…………………………………………………………..……214
Nikabı Terk Etmek……………………………………………………………………………..…………217
Kadınların Cilbabın Altından Pantolon Giymesi………………………………………….……217
Kadının Küçük Çocuklarının Yanında Giyimi……………………………………………..……218
Tavaf Esnasında İhramlı Kadının Yüzünü Açması……………………………………….……218
Bazı Memleketlerde Eziyete Mâruz Kalan Kadının Yüzünü Açması……………………220
Kadının Gözlerine Sürme Çekerek Sokağa Çıkması……………………………………..……221
Kadınların Çalışmasına Müsâade Edilmiş midir?....................................................222
Bayramda Kadınlara Taalluk Eden Bazı Meseleler………………………………...…………224
Tecavüze Uğrayan Kadının Çocuğu Hakkında………………………………………….………225
Cihad Ahkâmına Dair Fetvalar……………………………………………………..…………229
Allah Yolunda Cihad Etme Hakkında………………………………………………………………231
Cihada Çıkma Hususunda Mücahidin Geri Kalmasının Sebepleri Nelerdir?..........232
Özürsüz Olarak Cihad Topraklarını Terk Etmek………………………………………………235
Ailevi Sıkıntılardan Dolayı Cihadı Terk Etmenin Hükmü…………………………………236
Babanın Cihaddan Men Etmesi………………………………………………………………………237
Annemi Yalnız Bırakarak Cihada Gidebilir miyim?..................................................239
Ailenin İzni Olmaksızın Cihad Etmek…………………………………..…………………………239
Cihada Katılmak İstiyorum Ama Borcum Var……………………………………………….…240
Cihada Katılmam Sebebiyle Nişanlımı Boşamalı mıyım?.........................................241
Cihadın Maslahatı İçin Yakınlara Yalan Söylemenin Hükmü…………………….………242
Cihad mı Önceliklidir Yoksa İlim Tahsil Etmek mi?................................................243
Mücahidlere Faydalı Olamayacağını Zanneden Kimsenin Cihada Katılması....……245
Kadınların Cihadı………………………………………………………………………………….………245
Savaş Esnasında Yüksek Sesle Zikir Yapmak ve Tekbir Getirmek…………………......247
Ehli Suğur Hakkında……………………………………………………………………………….……250
Irak’ta Hristiyanları Hedef Almanın Hükmü……………………………………………………250
Mücahidlere Karşı Zorla Savaşa Çıkarılanların Hükmü……………………………….……256
Allah Düşmanlarına Yasak Olan Şeyleri Satarak Gelirini Cihada Aktarmak……..…260
Düşmandan Kaçan Mücahidlerin İzinsiz Olarak Bir Şeyler Yemesi…………………….261
Irak'ta Savaşan Nakşibendi Tarikatı Hakkında……………………………………..…………262
Müslümanlardan Birinin Kâfirlere Eman Vermesi………………………………..…………264
Küfür Beldelerinde Esir Olan Kardeşlerimizden Sorular……………………………..……265
Esirin Düşmana Mushaf Üzerine Yemin Ederek Yalan Söylemesi………….………..…267
Düşman Tarafından Tecavüze Uğramış Kadının İntiharı…………………….……………268
Kâfirlerin Memleketlerine Hicret Etmenin Hükmü…………………………….……………269
Gizlilik ve Gizlenmenin Hükmü…………………………………………………………...…………271
İnsanlar Arası İlişkilere Dair Fetvalar……………………………………….…..………275
Kâfirlerle Birlikte Yaşamak……………………………………………………………….……………277
Mürcielerle İlişkilerimiz Nasıl Olmalıdır?................................................................279
Mürted Anne ve Baba İle İlişkiler……………………………………………………………………279
Sünnî Bir Bayanın Şiî Bir Erkekle Evliliği……………………………………………..…………281
Caferi Mezhebine Mensup Bir Kızla Evlenmek………………………………………………..282
Nakşibendi Tarikatına Mensup Bir Ailenin Kızıyla Evlenmek……………………………283
Kocası Hristiyan Kalmaya Devam Eden
Müslüman Bir Kadın Ne Yapmalıdır?.......................................................................284
Kadının Kocasını Polise Şikâyet Etmesi……………………………………………..……………285
Mürted Müslümana Mirasçı Olabilir mi?.................................................................287
Kâfir Anne Babanın Mirası………………………………………………………………………….…287
Mürtedin Malını Almanın Hükmü…………………………………………………………....……288
Aslî Kâfirin Müslümana Bıraktığı Emanetin Hükmü…………………………..……………290
Amerikalıların ve Siyonistlerin Malların Helal Saymak………………….…………………291
Yahudilerin Yanında Çalışmak………………………………………………………………….……293
Emeklilik Maaşı Almanın Hükmü…………………………………………………………..………294
Araç Sigortası……………………………………………………………………………………….………295
Bazı Durumlarda Yalan Söylemek…………………………………………………..………………298
Sahte Belge Düzenleyerek Elde Edilen Burs……………………………………………….……299
Müteferrik Meselelere Dair Fetvalar……………………………………………..….……303
Maide Suresi 118. Ayetinin İzahı……………………………………………………………….……305
Yöneticilere Namaz Kıldıkları Sürece İsyan Etmenin Haramlığı……………….….……306
Allah İçin Sevmenin Manası…………………………………………………………………..………309
“Fetihten Sonra Hicret Yoktur” Hadisi Üzerine………………………………………..………311
Babasının Hanımıyla Evlenen Kimse İle İlgili Hadise Dair…………………………..……313
Ali bin Ebu Talib’e “Kerramallahu Vechehu” Demek…………………………………………316
"İbn-i Mesud Ümmetim İçin Neye Razı Olmuşsa" Hadisi Hakkında……………..……317
Rasulullah’ın Ümmetinin Yok Oluşuna Dair Ettiği Bir Dua Üzerine………………..…319
“Mısır'a Girdiğinizde Oradan Toprak Edinin!” Hadisi Hakkında………………………322
Uzun Elbise Giymeye Dair………………………………………………………………….….………323
Müslümanların Memleketlerinin Daru-l Harp Olarak İsimlendirilmesi…………..…324
Yeryüzündeki Yahudilerin Tamamı Düşman mıdır?................................................326
Hicrî Yılbaşını Kutlamanın Hükmü…………………………………………………………..……328
Namazlardan Sonra Camilerin Kapılarının Kapatılması……………………………………330
Çocuklara Gerçekdışı Hikâyeler Anlatmak ve Bilgisayar Oyunları………………………331
Ecir Bakımından Hangisi Daha Üstündür……………………………………………….………332
Satranç ve Kağıt Oyunlarının Hükmü………………………………………………………..……336
Sigara ve Tütün Ticaretinin Hükmü…………………………………………………………..……338
Sigara Satma Konusunda Babaya İtaat Etmek………………………………………….………341
Müzikli Düğün Merasiminde Bulunmak…………………………………………………….……343
Kişiler ve Topluluklara Dair Fetvalar……………………………………………..………345
Saddam Hüseyin Şehit midir?...................................................................................347
Recep Tayyib Erdoğan Ve Hükümeti Hakkında……………………………………………..…351
Hamas Hakkında…………………………………………………………………………….……………353
Hamas Hükümetine Yardım Etmek…………………………………………………………..……354
Lübnan Hizbullah’ı ve Hasan Nasrallah’a Dair…………………………………………………355
“Cihadî Selefî” İsminin Kullanılması………………………………………………….……………356
Cihadî Selefî Şeklinde İsimlendirilmeye Dair……………………………………………..……357
Tebliğ Cemaatine Dair……………………………………………………………………………..……358
Amerika Rusya’yla Olan Savaşta
El-Kaide Örgütüne Yardımda Bulundu mu?............................................................360
Takdim
Hamd “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun” (16 Nahl/43) diye emrederek Müslümanların alimlerini, avamları için bir nur ve bereket kılan Allah’a özgüdür.
Salât ve selam “Cehaletin ilacı sormaktır”1 diye buyurarak ümmetini alimlere
sormaya teşvik eden Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in, O’nun ailesinin,
ashabının ve onların yolunu en güzel şekilde takip ederek risalete varislik edenlerin üzerine olsun.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) biz kullarını sadece kendisine ibadet edelim diye yaratmıştır. Allah’a ibadet ise ancak ilim ile mümkündür. Bundan dolayı kula
vacip olan ilk şey ilimdir. “Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur” (Muhammed 19) ayetinde tevhid cümlesinden önce ilim cümlesinin gelmesi ilmin önemine yönelik
bir işarettir.
İlme ulaşabilmenin yollarından bir tanesi de sormaktır. Bundan dolayıdır
ki Allah (Subhanehu ve Tealâ) bizlere soru sormayı, bilmediğimiz hususlarda fetva istemeyi vacip kılmıştır. Zira avamın bu dini istikamet üzere yaşayabilmesi,
ancak bilmediği hususları alimlere sormaksıyla mümlündür.
Soru sormanın avam üzerine vacip olması ister istemez kendisine soru sorulacak bir merciin bulunmasını da vacip kılmaktadır. Zira vacibin ancak kendisi ile yapılabildiği şey de vaciptir.2 Nitekim “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun” (16
Nahl/43) ayeti ister istemez böyle bir merciin bulunması zorunlu kılmaktadır.
Bundan dolayı İslam, ilme ve alimlere büyük önem atfetmiştir. Allah
(Subhanehu ve Tealâ) ilim ehlini bizzat kendi nefsi ve melekleri ile birlikte zikre-
derken, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise kendisine varis olabilecek
kimselerin ancak alimler olduğunu bildirmiştir:
1
Ebu Davud
2
İbni Teymiyye, Mecmuu’l Fetava, 28/259.
Tevhid ve Cihad Minberi
12
“Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve
ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim
olan O'ndan başka ilah yoktur.” (3 Ali İmran: 18)
“Alimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak dinar ve
dirhem bırakmazlar, ilim bırakırlar. Kim o ilmi elde ederse çok büyük bir nasip
elde etmiş olur.”3
İlmin bu denli önemindendir ki; Allah (Subhanehu ve Tealâ) Rasülü
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i ümmetinin muaalimi kılmıştır. Bunun bir gereği
olarak Rasululah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetine Allah’ın kitabını öğretecek ve onları tezkiye edecektir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran,
size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.” (2
Bakara/151)
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in vefatından sonra ise bu görevi
üstlenecek kişiler ister istemez ümmetin emirleri ve yöneticileridir. Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Selem) şöyle buyurur:
“İsrailoğullarını nebiler yönetiyordu. Bir nebi vefat ettiği zaman ardından
bir başka nebi geliyordu. Ancak benden sonra başka bir nebi gelmeyecektir.
Halifeler olacak ve sayıları artacaktır.”4
Hadis Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sonra ümmetin yönetiminin halifelere tevdi edildiğini göstermektedir. Nitekim İmam Maverdi “İmamet, dinin korunması ve dünya işlerinin yönetimi noktasında nübüvveti vekalet
etmektir”5 diyerek İslam Devleti’nin yöneticilerinin Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem)’in birer vekilleri menzilesinde olduklarına işaret etmiştir. Bu vekaletin
bir gereği olarak İslam Devleti’nin yöneticileri ilmi muhafaza edecekler, insanların eğitim ve öğrenimleri ile meşgul olacaklardır. Bu nokta da İslam Devleti’nin
yöneticilerine düşen en önemli görevlerden bir tanesi de ülkenin belirli bölgelerine müftüler tayin ederek halkın fetva ihtiyaçlarını karşılamak olacaktır. Ve
böylece yukarıda bahsettiğimiz üzere bir taraftan kendilerine soru sorulacak
zikir ehli oluşturulacak, diğer taraftan ise halkın avamı zikir ehline sorarak dinlerini istikamet üzere yaşayabileceklerdir.
3
Ebu Davud, Kitabul İlim 3157.Tirmizi Kitabu-l İlim 2606. İbn-i Mace Mukaddime 219.
4
Müttefekun aleyh.
5
el-Ahkamu-s Sultaniye sy: 5
Zikir Ehline Sorun 1
13
İşte Allah’ın ahkâmının hakim olduğu İslam Devleti’nde durum böyledir.
Ancak günümüze gelince… Şu yaşadığımız çağda İslam ahkâmının yeryüzünden
kaldırılması, ister istemez Müslümanların dinlerini sahih bir şekilde öğrenmelerinin karşısında en büyük engel olmuştur. Artık günümüz Müslümanı için fetva
alabileceği, dinini sahih bir şekilde öğrenebileceği bir merciî yoktur. Diğer taraftan yönetici tağutlar tarafından ilmin korunması ve de muhafaza edilmesi diye
bir durum söz konusu bile değildir. Buna karşılık her türlü sapkınlığı yaymayı
kendilerine görev bilen bel’amlar yazılı ve görsel medya tarafından halkın önüne
büyük din adamları olarak çıkarılmıştır. Sonuç olarak gelinen bu noktayı yaklaşık 14 asır önce Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şu hadisi ile ifade etmiştir:
“Allah ilmi insanların arasından çekip almak suretiyle atmaz. Ancak ilmi,
âlimleri(n ruhunu) kabzetmek suretiyle alır. Geride hiçbir âlim bırakmadığında
insanlar cahil kimseleri lider edinirler. Onlara soru sorulur, onlar da bilgisiz
olarak fetva verirler ve böylece hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar.”6
Bugün günümüz Müslümanı için problemlerin en büyüğü, karşılaştığı
farklı durumlarla ilgili fetva alabileceği, bilmediğini sorarak öğrenebileceği bir
merciîn olmamasıdır. İşte bu açığı kapatabilme adına 2009 yılının başlarında
Tevhid Ve Cihad Minberi tarafından bir çalışma başlatılmıştır. Dünyanın dört
bir tarafından Müslümanlar dinlerine dair kendilerince müşkül gördükleri soruları Tevhid Ve Cihad Minberi’ne internet üzerinden iletmişlerdir. Minber yetkilileri ise bu soruları güvenilir alimlere göndermişlerdir. Dünyanın dört bir tarafından gelen bu sorulara büyük bir titizlikle alimler tarafından verilen cevaplar
Tevhid Ve Cihad Minberi yetkilileri tarafından kendi sitelerinde7 paylaşılmıştır.
Böylece Müslümanların soru ve sorunlarını kendilerine iletebilecekleri bir
merciîleri olmuş, bu büyük açık kısmen de olsa kapatılmaya çalışılmıştır.
İşte elinizdeki bu kitap Tevhid ve Cihad Minberi tarafından yapılan bu çalışmanın bir ürünüdür. Yayınevimiz tarafından Minber’e eklenen sorular günümüz Türkiye’sinin şartları ve sorunları göz önüne alınarak seçilmiş ve cevapları
ile birlikte tercüme edilmiştir. Tercüme esnasında zaruri olarak bazı tasarruflarda bulunulmuştur. Şöyle ki; soru sahipleri her soruya selam vererek başlamışlar,
zaman zaman oldukça uzun cümlelerle dua etmişler daha sonra ise sorularına
6
Müttefekun Aleyh.
7
www.tawhed.ws
Tevhid ve Cihad Minberi
14
geçmişlerdir. Cevaplarda ise alimler kendilerine verilen selamı en güzel şekilde
almışlar ve yine kendilerine yapılan duaya mukabelede bulunmuşlardır. İşte
tercüme esnasında ekseriyetle bu kısımlar hazfedilmiştir. Yine soru sahiplerinin
sorularına geçmeden önce oldukça uzun uzun soruları ile ilgisi olmayan konulardan bahsettikleri de olmuştur. İşte bu bahisler de tercüme esnasında hazfedilmiştir. Burada amaç okuyucularımızı direkt soru ve cevabı ile baş başa bırakmaktır.
Sonuç olarak oldukça uzun soluklu bir çalışmanın ürünü olan “Zikir Ehline Sorun-1” ismini verdiğimiz bu çalışmayı siz okuyucularımıza sunuyoruz. Burada şunuda hemen belirtmekte fayda vardır ki Tevhid ve Cihad Minberi’ne
gönderilen oldukça fazla sayıda soru ve cevap bulunmaktadır. Bunların büyük
bir kısmı yine yayınevimiz tarafından tercüme edilmiştir. Allah izin verirse en
kısa sürede bu serinin devamı olarak bir çok farklı konudaki fetvalar okuyucularımıza sunulacaktır.
Yaptıkları bu çalışmadan dolayı Tevhid ve Cihad Minberi yöneticilerinden
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın razı olması dileriz. Allah bu değerli çalışmalarından dolayı onları en hayırlı rızakla rızıklandırsın. Gerçekten ümmetin fertlerinin
bir çok sorununa çözüm olmayı kendilerine görev bildikleri için Rabb’imizden
bu kardeşlerimizi kıyamet gününde kendi gölgesi altında gölgelendirmesini
niyaz ederiz. Yine aynı şekilde Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan, değerli zamanlarını ayırarak sorulara cevap veren tüm alimlerimize emeklerinin karşılığını kat
be kat vermesini dileriz. Allah onları ve bizleri hak üzerinde sebat kılsın. Allah
(Subhanehu ve Tealâ)’dan bu çalışmamızı bizden kabul buyurmasını, İslam üm-
meti için faydalı bir rızık kılmasını dileriz.
“Ya Rabbi! Bize dünyada bir iyilik, ahirette de bir iyilik ihsan et. Ve bizi ateşin
azabından koru.” (2, Bakara/201)
Murat Gezenler
Mayıs 2014 – Konya
Güncel İtikadi Konulara
Dair Fetvalar
İman ve Küfür Meselelerinde İbn-i Hacer'in Görüşleri Üzerine
Soru: Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla… Ben, Allah (Subhanehu ve
Tealâ)'nın takdiri gereği, İrca akidesinin oldukça yaygın olduğu bir beldede yaşı-
yorum. Aramızda çoğu zaman bazı konular hakkında tartışmalar yaşanmaktadır. İşin aslı onların getirdiği bazı şüphelere cevap veremedim. Buna karşılık
Allah'a tevekkül ederek bütün gücümle Selef ve halef âlimlerinin iman ve küfür
meseleleri üzerinde yazdıklarını araştırmaya çalıştım. Bu süreçte Hafız İbn-i
Hacer el-Askalani'nin amelleri imanın sıhhatinin bir şartı değil de kemâlinin bir
şartı olarak zikretmesi ve bu konuda Hafız İbn-i Hacer'in görüşleri ile Elbani'nin
görüşlerinin uyum içinde olması beni oldukça şaşırttı.
Hafız İbn-i Hacer Fethu-l Bari'de “İslam beş şey üzerine bina edilmiştir”
hadisinin şerhinde bu görüşünü Selefe nispet ederek şöyle demektedir:
“Burada iki konu üzerinde durmak gerekir. Bunlardan ilki imanın söz ve
amel olması, ikincisi ise imanın artıp eksilmesidir. İmanın söz olması ile kastedilen kelime-i şehadeti ikrar etmektir. Buna karşılık amel ile kastedilen ise
itikad ve ibadet türünden her türlü amelin girmesi hasebiyle kalp ve uzuvlarla
yapılan amellerden daha genel bir şeydir. İmanı gerek söz ve amel olarak tarif
edenler gerekse bu şekilde tarif etmeyenler burada Allah'ın katındaki imanı
dikkate alarak görüş belirtmişlerdir.
Selefe gelince onlar imanı "Kalp ile itikad etmek, lisan ile ikrar etmek,
uzuvlarla amel etmek" şeklinde tarif etmişlerdir. Bununla amellerin, imanın
kemâli için bir şart olduğunu ifade etmek istemişlerdir. Nitekim ileride de geleceği üzere imanın artıp eksilmesine dair görüşleri de buradan kaynaklanmaktadır.
Mürcie mezhebine göre iman sadece itikad ve dil ile ikrardan ibarettir.
Kerramiye mezhebi imanın sadece dil ile ikrardan ibaret olduğunu söylemiştir.
Mutezileye göre ise iman; amel, ikrar ve itikaddan oluşur. Selef ile mutezile arasındaki fark ise şudur:
Tevhid ve Cihad Minberi
18
Mutezile amelleri imanın sıhhati için bir şart koşarken Selef amelleri
imanın kemâli için bir şart koşmuştur. Bunların tamamı ise daha önce de söylediğimiz gibi Allah'ın katındaki iman açısındandır. İnsanlar arasındaki hükümler
açısından iman sadece ikrardan ibarettir. Bir kimse tevhid kelimesini ikrar
ederse ona dünyada İslam'ın hükümleri uygulanır. Böylesi bir kimse puta tapmak gibi kâfir olduğuna delalet eden bir fiil yapmadığı sürece kendisinin kâfir
olduğuna hükmedilmez. Fısk gibi küfrü gerektirmeyen amellerde kişiye imanın
nispet edilmesi onun ikrarı cihetiyledir. Aynı şekilde böyle bir kimseden imanın
nefyedlmesi, imanın kemâli cihetiyledir. Bu kimseye küfrün nispet edilmesi
kâfirlerin fiillerini yapması cihetiyledir. Küfrün nefyedilmesi ise hakiki iman
cihetiyledir.” 8
İbn-i Hacer'in sözleri burada bitmiştir. Değerli şeyhlerimden bu konu
hakkındaki kafa karışıklığımı giderebilmem adına detaylı bir bilgi vermelerini
rica ederim.
Cevap: Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Hamd sadece Allah'a özgüdür. Güzel sonuç elbette takva sahiplerinindir. Düşmanlık ise ancak zalimlere
yapılır.
1- Sevgili Kardeşim! Sana öncelikle şunu hatırlatmak isterim. Sen özellikle sana faydası olacak ilmi tahsil etmeye ve onunla da amel etmeye çalış. Bil ki
ilim talep etmek kendisi ile Allah'a ibadet edilen işlerdendir. Bundan dolayı bu
görevi yerine getirirken Allah'a karşı ihlas sahibi olman, ilim talebinde kulları
gözetmemen gerekir. İlmin sahibine fayda verebilmesi için kişinin o ilimle beraber ilerlemesi gerekmektedir. Sakın ola ki insanlarla münakaşa etmek için ilim
tahsil etme. Zira bu dinen zemmedilmiştir. Yine aynı şekilde muhaliflerimizin
yazdıklarını reddetme adına ilim talebinde bulunma. Bu da dinen zemmedilmiştir. Hakkı öğrenmek ve onunla amel etmek için ilim tahsil et ki Allah seni korusun ve gözetsin. Öğrendiklerini açıkca haykır. İhlastan sakın ayrılma. Allah'a
karşı dosdoğru ol ve ilminle ilerle.
2- Allah seni ilim tahsilin esnasında bahsettiğin bu kimselerle tartışmaktan korusun. O kimselerle meşgul olman, kendileri ile münakaşaya dalman bir
8
Yani küfrü gerektirmeyen bir günah işleyen kimseye mü’min denilmesinin sebebi onun
dil ile ikrarındandır. Eğer “Bu kimse mü’min değildir” denilirse bu da “Kâmil mü’min
değildir” anlamına gelir. Şayet bu kimseye “kâfir” ismi veriliyorsa bununla o kimsenin
kâfirlerin fiillerini yaptığı kastedilmektedir. Aynı şekilde bu kimseye “O kâfir değildir”
deniyorsa bu da hakiki iman açısındandır. –yayıncı-
Zikir Ehline Sorun 1
19
taraftan vaktini öldürecek diğer taraftan da kalbini karartacaktır. Bu bahsettiğin
kimseler hakkı tanımamak ve hak ehlini küçük görmekle meşhurdurlar.
3- Yukarıda naklettiğin bölümde yazılanlara gelince… Hafız İbn-i
Hacer'in, bu görüşü Selefe nispet etmesi onun hatasıdır. Zira bu konuda İbn-i
Hacer’in sözleri Selefin sözleri değildir. Ancak İbn-i Hacer, Selef ile Eş'ari âlimlerini kastediyorsa bu doğrudur. Nitekim Şeyh Elbani’de bu noktada Hafız İbn-i
Hacer'e tabi olarak hata etmiştir.
4- Amellerin imanın kemâli için şart olduğu görüşü Eş'ari mezhebinin görüşüdür. Lekanî "Cevheretu-t Tevhid" isimli eserinde şöyle der:
“İman tasdik ile tefsir edilmiştir. İkrar ise (dünyevi) ahkâmın icrası içindir. İkrar diğer ameller gibi imanın şartı da denilmiştir. Buna karşılık ikrarın,
imanın bir şartı olmadığı bilakis bir cüz'ü olduğu da söylenmiştir. İslamı ise
salih ameller olarak açıkla.”
"İthaful Mürid Şerhu Cevhereti-t Tevhid" isimli eserde yukarıda geçen
beyitler şu şekilde tefsir edilmiştir:
“Nazımda geçen –ameller gibi- ifadesi mutlak şart olmalarından dolayı
bir benzetmedir. Yani Ehli Sünnet’e9 göre salih ameller imanın kemâli için bir
şarttır. Bu itibarla salih amelleri ya da bir kısmını helal saymaksızın, inat etmeksizin ve meşru olmasında şüpheye düşmeksizin terk eden kimse mü’mindir fakat kâmil iman sahibi değildir.”
“Buna karşılık ikrarın imanın bir şartı olmadığı bilakis bir cüz'ü olduğu da
söylenmiştir.”
“Bu ifade ile kastedilen ise şudur: Dil ile söylemek imanın belki bir
cüz’üdür. Yani imanın hakikatinden bir bölümdür. Bu görüş İmam Ebu Hanife
ve Eşariler’den bir gruba aittir. Buna göre; imanı dil ile söylemek bir rukün olup
imanın hakikatine dahildir. Dil ile söylemek dışında diğer salih ameller rukün
değildirler. Onlara göre iman, kalp ve dil ile yapılan tüm amellerin ismidir. Buna
göre imanı tasdik eden, ancak güç yetirebildiği halde ömründe bir kere dahi dili
ile ikrar etmeyen kimse mü’min değildir.
Sonuç olarak ikrar hakkında iki görüş ortaya çıkmaktadır. Birinci görüş;
İman sadece tasdiktir. İkrar ise kişiye dünya ahkamının uygulanması içindir.
İkinci görüşe göre ise; iman tasdik ve ikrardır. Her iki görüşe göre de ikrarın
dışındaki diğer ameller imanın kemâli için bir şarttır.
9
Ehli sünnet ile Eş'arileri kastetmektedir. (Ebu Hafs el-Cezairi)
Tevhid ve Cihad Minberi
20
Nazımda geçen “İslamı ise salih ameller olarak açıkla” ifadesi şu demektir: Yani İslam’ın hakikatı salih amellerdir. Salih amel emirleri yerine getirmek,
yasaklanan şeylerden de kaçınmaktır. Emirleri yerine getirmekten maksat, bu
hükümlere boyun eğmek ve kabullenmektir. Kişi bu hükümlerle amel etse de
etmese de bunları reddetmemelidir.”10
5- Yukarıda 4. maddede aktardıklarım gördüğün üzere Eş’arilerin akidesidir. Selef'in mezhebine gelince ameller imanın bir rüknüdür. İmam Şafi
Kitabu-l Umm'de11 şöyle der:
“Sahabe, Tabiin ve onlardan sonra bizim kendilerine yetiştiğimiz kimseler
‘İman söz, amel ve niyettir. Bu üçünden birisi olmaksızın diğerleri geçerli değildir’ diye icma etmişlerdir.”
İbn-i Receb el-Hanbelî "Camiu-l Ulum ve-l Hikem'de şöyle der:
“Selef ve hadis âlimlerinin hepsi tarafından bilinen tarifine göre iman;
söz, amel ve niyetten ibarettir. Bütün ameller iman kavramına dâhil edilir.”
6- Bilinmelidir ki iman; amel ve kavilden müteşekkildir. Kavil ile kastedilen hem kalbin hem de lisanın kavli, amel ile kastedilen ise hem kalbin hem de
uzuvların amelidir. Gerek amel gerekse kavil birbirinden ayrılmayan ve birbirine müsavi iki şarttır. Her ikisinin de bulunması zaruridir. Şart olmak bakımından aynı konumdadırlar. Bundan dolayı beraberinde kavil olmayan amel nasıl
sahih olmaz ise aynı şekilde amel olmaksızın kavil de sahih olmaz. Şeyhul İslam
İbn-i Teymiye (rahimehullah) Şerhu-l Umde12 isimli eserinde şöyle demiştir:
“Dinin hakikati itaat ve bağlılıktır. Bu ise sadece söz ile değil aynı zamanda amelle tamamlanır. Bir kimse hiçbir amel işlemiyorsa o kimse Allah'ın dininden değildir. Allah'ın dinini din edinmeyen ise kâfirdir.”
İbn-i Teymiye'nin bu sözü amelin cinsi açısındandır. Ancak amellerden
herhangi birini terk edene gelince bunun için üç mertebe vardır.
Birincisi; İmanın aslına giren amellerdir ki kim bunları terk ederse kâfir
olur.
İkincisi; İmanın kemâline dâhil olan vacip amellerdir ki bunu terk eden
günahkâr olur.
10
İthafu-l Murid bi-Şerhi Cevhereti-t Tevhid.
11
Niyet babında.
12
Salat babında.
Zikir Ehline Sorun 1
21
Üçüncüsü; Müstehab imana dâhil olan amellerdir.
İşte Selefin mezhebi ile Selefe muhalif harici ve mutezile mezhebinin arasındaki farkın hakikati budur. Onlar tüm amelleri tek bir mertebede değerlendirmişlerdir. Aynı şekilde imanı da tek bir mertebede değerlendirmişlerdir. Bu
mezheplere göre imanın tek bir mertebede olmasından dolayı bir cüz'ü gittiği
zaman tamamı gitmiş sayılır.
Sevgili kardeşim! Buraya kadar yazdıklarımın yeterli olduğunu düşünüyorum. Konu hakkında detaylı bilgi almak istersen benim yazdığım “Risaletu-l
İman ve-l Küfür” isimli esere bakabilirsin.13
Cehmiye Hakkında Bir Soru
Soru: Değerli şeyhlerimiz! Sizden Cehmiye fırkası hakkında bilgi vermenizi istiyorum. Acaba Cehmiye’nin akidesi nasıldır? Cehmiye’nin hükmü nedir?
Günümüzde bu akideye mensup kimseler var mıdır?
Cevap: Cehmiye, Cehm b. Saffan’a tabi olanların fırkasıdır. Akidevi olarak birçok sapkın inançları bulunan bir fırkadır. Onların sapkın akidevi inanışlarından bazıları şunlardır:
1- İman ve Küfür Konusunda Sapkın İtikadları: Cehmiye Mürcie fırkasının aşırılarındandır. İmam Şehristani onların bu konudaki görüşlerine dair
şöyle der:
“(Cehmiye der ki:) Sadece Allah’ı bilen kimse diliyle inkâr da etse bu inkârı sebebiyle kâfir olmaz. O kimse mü’mindir. Zira ilim ve marifet inkâr ile ortadan kalkmaz.”14
Cehmiye’ye göre kişi putlara ibadet etse dahi bu yaptığını helal görmedikçe ya da kalben putları ilah edinen bir akideye sahip olmadıkça tekfir edilmez.
Bu akidenin altında küfrü inkâra ve helal görmeye bağlamak vardır. Bu minvalde günümüzde de Cehmiye’nin bu sapkın görüşlerini dile getirenler mevcuttur.
İşin aslı günümüz sapkın fırkaları ilk dönem Mürcie'lerinden daha çirkin iddialarla ortaya çıkmışlardır. Günümüz Mürcie'sine göre Allah'ın izin vermediği
konularda yasamada bulunan, kanun çıkaran yöneticiler çıkardıkları yasaları
Allah'a nispet etmedikleri sürece kâfir olmazlar. Onlar bu sapkın akidelerinden
dolayı kâfir yöneticileri dost edinmişlerdir. Günümüz yöneticilerinin şeriati iptal
13
Cevap Veren: Ebu Süfyan el-Cezairi.
14
El-Milel Ve'n Nihal sy: 57.
Tevhid ve Cihad Minberi
22
etmelerini, Allah'ın indirdiği ile hükmetmekten yüz çevirmelerini dinden çıkarmayan küçük küfür olarak isimlendirmişler, mürted yöneticileri emir sahipleri
kabul etmişler, şeriatin yardımcısı olan mücahidler aleyhinde yöneticilerine
yardım etmişlerdir. Onların bu ve buna benzer birçok sapkın görüşünü görmek
mümkündür.
2- İsim ve Sıfat Tevhidinde Sapkın Görüşleri: Cehmiye bu noktada Allah'ın sıfatlarını iptal etmiştir. İmam Şehristani onların bu konudaki görüşlerine
dair şöyle der:
"Cehmiye'ye göre Allahu Teâla’nın, mahlûkunun vasfıyla vasıflandırılması
caiz değildir. Zira bu teşbihtir."15
Günümüzde Allah'ın sıfatlarını inkâr edenlerin çoğu bu görüştedir.
3- Kaza ve Kader Konusunda Görüşleri: Bu konuda onlar cebrîdirler.
İmam Şehristani onların bu konudaki görüşlerine dair şöyle der:
"Cehmiye'ye göre insanın hiçbir şeye kudreti yoktur. İnsan bir şeye güç
yetirmekle vasıflandırılamaz. Zira insan bütün fiillerinde cebr altındadır. Hiçbir
kudreti, iradesi ve ihtiyarı yoktur."16
Günümüzde kâfir yöneticileri Müslüman kabul etmek, onların batıllarını
örtbas etmeye çalışmak, onları Müslümanların yöneticileri kabul ederek kendilerine karşı çıkılmasını haram saymak, günümüz yöneticilerine karşı çıkanları
eleştiri yağmuruna tutmak Cehmiye akidesinin neticelerindendir. Buraya kadar
saydıklarınız Cehmiye Fırkasının sapkın akidelerinden bir kısmıdır.
Cehmiye'nin bid'atinin küfre götüren bir bid'at olduğuna dair âlimlerden
birçok nakil gelmiştir. Nitekim Şeyh Abdullatif bin Abdurrahman'a bazı inkârcıların şu sözü nakledilmiştir:
"Şeyhul İslam İbn-i Teymiye, İmam Ahmed bin Hanbel'in Cehmiye'nin
arkasında namaz kıldığını naklediyor…"
Buna karşılık Şeyh Abdullatif şöyle der:
"Bu iddiayı doğru kabul etsek dahi ilim talebelerinin yanında en açık meselelerden bir tanesi şudur: Gerek İmam Ahmed gerekse onun gibi ilim ve hadis
ehlinden bir çok alim Cehmiye'nin tekfirinde, onların zındık ve sapkın oldukları
hususunda ihtilaf etmemişlerdir. Sünen hakkında kitap yazan âlimler
15
El-Milel Ve'n Nihal sy: 56.
16
El-Milel Ve'n Nihal sy: 56.
Zikir Ehline Sorun 1
23
Cehmiye'nin ilim ve hadis ehli kimselerin birçoğu tarafından tekfir edildiğini
zikretmişlerdir. Nitekim İmam Lalekâi Cehmiye'yi tekfir eden âlimlerin isimlerini kaydetmiştir. Aynı şekilde İmam Ahmed'in oğlu Abdullah, Hallal, İbn-i Ebi
Muleyke "Kitabus Sunne" isimli eserlerinde Cehmiye'yi tekfir eden âlimlerin
isimlerini kaydetmişlerdir. İmamların imamı İbn-i Huzeyme Cehmiye'nin kâfir
olduğunu birçok imamdan nakletmiş, aynı şekilde İbn-i Kayyim el-Cevziyye’de
"Kafiyesinde" 500 âlimden Cehmiye'nin kâfir olduğunu nakletmiştir."17 Hiç
şüphesiz Allah en doğrusunu bilir.18
Put Bulunan Bir Mekanda Oturmak
Soru: Allah sizlerden razı olsun ve sizleri korusun. Sizleri en hayırlı karşılık ile mükâfatlandırsın ve ayaklarınızı sabit kılsın. Değerli şeyhlerimden soracağım soruya acil cevap vermelerini istirham ediyorum.
Put ya da resim gibi küfrün nişanelerinden birisinin asılı olduğu bir mekanda oturmanın hükmü nedir? Oturan kimse her ne kadar dili ile bunlara
buğzedemese de kalbiyle buğzetmektedir. Bu kimsenin böyle bir mekanda
oturması ihtiyaca binaen değil sadece bazı menfaatler elde etmek içindir. Böylesi bir durumda kişinin bilerek orada oturmasının hükmü nedir?
Bu soru ile bağlantılı olarak bir başka sorum ise şöyledir: Asıl hedefleri
her türlü cahili düşünceyi yaymaya çalışmak olan, gerek putlara gerekse de putperestlere övgüler yağdıran televizyon kanallarını izlemenin hükmü nedir? Öyle
ki kanalın ismi ve amblemi dahi propagandasını yaptığı inancın ne olduğunu
aşikar bir şekilde ortaya koymaktadır. Ben Allah’ın bize ikram ettiği tertemiz
İslam akidesini zedelemekten endişe duyduğum için böyle bir soru sordum.
Çünkü ben bu gibi davranışların Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın azabına yol açacağından endişe duyuyorum.
Rabbim sizleri korusun ve basiretinizi arttırsın. Faydalı ilim, salih amel ve
hayırlı bir son nasip etsin.
Cevap: Şer’i deliller açıkça göstermektedir ki Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’dan başka kendisine ibadet edilen putların bulunduğu bir yerde, terk
etme imkanı olduğu halde oturmak kesinlikle caiz değildir. Böyle yerlerden hemen ayrılmak ve uzaklaşmak gerekir. Kişi böylesi bir mekanda oturmaya devam
ederse küfre rıza gösterdiği için kâfir olur. Tabii ki bilindiği üzere böylesi bir
17
Ed-Dureru-s Seniyye, 10/420-421.
18
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Tevhid ve Cihad Minberi
24
kimsenin tekfir edilmesi için tekfirin şartlarının gerçekleşmesi ve engellerinin
kalkması gerekir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Allah size Kitap'ta "Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde onlar başka bir söze geçmedikçe onlarla bir arada oturmayın! Yoksa siz de
onlar gibi olursunuz" diye indirdi. Doğrusu Allah münafıkları ve kâfirlerin hepsini
cehennemde toplayacaktır.” (4 Nisa/140)
Şeyh Süleyman b. Abdullah b. Muhammed b. Abdulvehhab şöyle demiştir:
“Ayetin manası zahiri üzeredir. Kim, Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini
ve onlarla alay edildiğini işitir ve bu alaycı kâfirlerin yanında onlara karşı tavır
koymaksızın oturursa veya onlar başka bir konuya geçene kadar onları terk etmezse onlar gibi kâfir olur. Çünkü onların yaptıklarını yapmasa bile yanlarında
bulunmakla küfürlerine rıza göstermiştir. Bu ayetten âlimler şu sonucu çıkarmışlardır. Herhangi bir günaha rıza gösteren kimse o günahın sahibi gibidir.
Kalben günahkârın yaptığını çirkin gördüğünü iddia etse bile bu iddiası kabul
edilmez. Çünkü hüküm zahire göredir. Ve kim küfrü ızhar ederse o kimse kâfir
olur.”19
İmam Kurtubi (rahimehullah) der ki: “Onlardan uzak durmayan bir kimse,
onların fiillerine razı olmuş demektir. Küfre rıza ise küfürdür. Nitekim Allah
(Subhanehu ve Tealâ) "Yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye buyurmaktadır. Buna
göre masiyetin işlendiği bir mecliste oturup da onlara karşı tepki göstermeyen
herkes, günahta onlarla eşit olur. Masiyet sözünü söyleyip bunun gereğince de
amel ettiklerinde onlara tepki göstermesi icab eder. Eğer onlara tepki gösterme
gücünü bulamıyorsa, ayette tehdit edilen kimselerden olmamak için yanlarından kalkıp gitmesi gerekir.”20
İmam Taberi (rahimehullah) der ki: “Bu ayet-i kerime, Allah'ın ayetlerini
inkâr eden veya onlarla alay eden insanlarla oturulup kalkılmamasını ve onlardan uzak durulmasını, aksi takdirde böyle yapanların da onların durumuna
düşeceğini ve bunların akıbetinin de cehennem olduğunu bildirmektedir. Ayrıca
bu hususta mü’minlerin tedbirli olmalarını emretmektedir.”21
İbni Kesir (rahimehullah) ise şöyle demiştir: “Ayetin manası şudur: Size
ulaştıktan sonra nehyedileni işlediğinizde, Allah'ın ayetlerinin küfredilip alaya
19
Mecmuatu-t Tevhid.
20
El-Camiu Li Ahkam 5/418.
21
Camiu-l Beyan 9/320.
Zikir Ehline Sorun 1
25
alındığı, noksan görüldüğü bir yerde onlarla birlikte oturmaya razı olduğunuzda
ve bu konuda onlara ses çıkarmadığınızda onların içinde bulunduğu duruma siz
de ortak olmuşsunuz demektir. Bunun içindir ki Allah (Subhanehu ve Tealâ) "Yoksa siz de onlar gibi olursunuz" buyurmuştur.”22
İmam Bağavî "Yoksa siz de onlar gibi olursunuz" ayetinin tefsirinde şöyle
demiştir: “Yani onlar inkar eder ve alay ederken onlarla oturursanız ve bu durumdan razı olursanız siz de kâfirlerden olursunuz.”23
Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“İsrail oğullarından kâfir olanlar, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır. Onlar, işledikleri
kötülüklerden birbirilerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kadar
da kötüdür!” (5 Maide/78-79)
“Kendilerine yazık eden kimselere melekler (canlarını alırken) "Ne işte idiniz?"
dediler. Bunlar "Biz yeryüzünde çaresizdik" diye cevap verdiler. Melekler de "Allah'ın
yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.” (4 Nisa/97)
Bu ayetin nüzul sebebi olarak İbn-i Abbâs (Radıyallahu Anhuma)’dan şu
hadis rivayet edilmiştir: “Müslümanlardan (Mekke'de kalıp hicret etmeyen)
birtakım insanlar, Rasûlullah zamanında müşriklerle beraber olarak onların
sayısını çoğaltıyorlardı. Bedir harbi sırasında düşman safları arasında bulunan
bu kişilere ok atılıyor ve atılan ok bunlardan birisine isabet ediyordu. Ya da kılıç
darbesi ile ölüyorlardı. Bunun üzerine Allah (Subhanehu ve Tealâ) "Kendilerine
yazık eden kimselere" ayetini indirdi.”24
Onların zayıf ve güçsüz olma mazeretleri geçerli bir özür kabul edilmedi.
Çünkü onlar müşriklerin yurdundan Müslümanların yurdu olan Medine’ye hicret etmeye güç yetirebiliyorlardı. Ama onlar müşriklerin memleketlerinde kalmayı, onlarla olmayı ve oturup kalkmayı tercih ettiler. Müslümanlara karşı
savaşmayı kerih gördüler ve savaşa zorla çıkarıldılar. Ancak savaşa katılmayı
istememeleri ve zayıf olmaları mazeret olarak kabul edilmedi. Çünkü bu duruma
düşmelerinin sebebi zaten kendileriydi. Bazı ilim ehli onların kâfir olmadıklarını
söylemiştir. Semure b. Cundeb (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle demiştir:
22
Tefsiru-l Kur’ani-l Azim 2/435.
23
Mealimu-t Tenzil 2/301.
24
Buhari.
Tevhid ve Cihad Minberi
26
"Müşriklerle beraber olan ve (şirk diyarında) onlarla beraber ikamet eden
kimse onlar gibidir."25
Bu konuda deliller oldukça fazladır. Daha geniş bilgi için tevhid ile ilgili
kitaplara müracaat edebilirsin. Acaba muteber şer’i bir maslahat için onlarla
birlikte oturmak caiz midir?
Vakıa ile ilgili olaylarda hüküm vermek için durumun en ince şekilde incelenmesi gerekmektedir.26 Burada gerçekleştirilecek maslahatın ölçüsü ve durumu önemlidir. İnsanlar onların şerrinden korunsun ve yaptıklarından uzaklaşsınlar diye kâfirlerin küfürlerini açıklamak, Müslüman bir kimseyi helak olmaktan kurtarmak ya da cihad ahkamı adına bir fayda sağlamak cinsinden maslahatlara itibar edilir. Kişi dinini izhar eder, açık açık şirkten uzak durduğunu
bildirir ve şirk ehlinden uzak durursa bu durumda herhangi bir sakınca yoktur.
Bilindiği üzere Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Kaza umresi yaptı. Kabe’yi
tavaf etti ve yanında namaz kıldı. Bilindiği üzere Kabe’nin etrafında 300’den
fazla put vardı. Onlar ancak fetih yılından sonra kırıldı ve Kâbe’den kaldırıldı.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve ashabı Kaza Umresinde Kabe’yi tavaf
ettiklerinde putlar daha Kâbe’den kaldırılmamışlardı. Bu onlar için bir engel
teşkil etmemişti. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tevhid dinini
açıkça yaşıyor, putlardan ve onlara tapanlardan uzak olduğunu açıkça haykırıyordu. Kim davetinde ve dini yaşantısında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’e uyarsa soruda sorulanların hiçbir zararı olmaz. Ancak eliyle değiştir-
meye ve düzeltmeye gücü yetmez ise… Tıpkı Rasulullah’ın ve ashabının Kaza
umresindeki hal ve tutumlarında olduğu gibi…27
Selamlama Secdesi İle İbadet Secdesi Arasındaki Fark
Soru: Değerli şeyhlerim! Selamlama secdesi ile ibadet secdesi arasında
fark var mıdır? İmam Şevkânî (rahimehullah) “Es-Seylul Cerrar” adlı eserinde
şöyle demiştir:
“Küfür amellerinden bir tanesi de Allah’tan başkasına secde etmektir"
ifadesinin mutlaka kayıtlandırılması gerekir. Kişinin Allah’tan gayrısına secde
25
Ebu Davud, 2789. Albâni bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir.
26
Fetva vermenin iki ayağından bir tanesi vakıayı bilmektir. Çünkü ehlince meşhur olduğu üzere zaman ve mekan değişimi ile fetvanın değişmesi de kaçınılmazdır. Bundan dolayı her bir fetva kendi vakıası üzeredir. –yayıncı27
Cevap Veren: Ebu Muhammed eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
27
etmesi secde edilenin Rabliğine inanarak olursa bu şirktir. Allah’tan başka ilah
edinmektir. Ama yabancı kralların huzuruna giren birçok kimsenin de yaptığı
gibi sadece saygıdan dolayı toprağı öperek yapılan secde küfür değildir.”
Bu konuda bizleri bilgilendirmenizi rica eder, Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’dan da yeryüzünün bütün bölgelerindeki mücahid kardeşlerimize yardım
etmesini dilerim.
Cevap: Sevgili kardeşim! Bil ki selamlama (saygı) secdesi ile ibadet secdesi ayrı ayrı şeylerdir. Selamlama secdesi, bizden önceki şeriatlerde caiz olan
ama bizim şeriatımızda yasaklanan fer’i meselelerden birisidir. Allah (Subhanehu
ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Yusufun yanına girdikleri zaman ana-babasını kucakladı. "Güven içinde Allah'ın iradesiyle Mısır'a girin!" dedi. Ana ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve
hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar.” (12 Yusuf/99-100)
İbn-i Kesir (rahimehullah) der ki: “Selamlama secdesi onların şeriatında
oldukça yaygındı. Büyük birine selam verecekleri zaman ona secde ederlerdi. Bu
durum Adem (Aleyhisselam)’dan İsa (Aleyhisselam)’a kadar böylece devam etti.
Ancak bizim ümmetimize haram kılındı. Yani bizim şeriatımızda secde yalnızca
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya has kılındı.”28
İmam Kurtubi ise şöyle demiştir: “Çoğunluğun görüşüne göre selamlama
secdesi Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in zamanına kadar mübahtı. Ashabı Kiram (Radıyallahu Anhum) devenin ve ağacın Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem)’e secde ettiğini görünce "Biz sana secde etmeye yabani deveden ve
ağaçtan daha layığız" dediler ve secde etmeye kalkıştılar. Bunun üzerine
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Allah’tan başkasına secde edilmez" buyurdu.”29
Cessas da Ahkamul Kur’an’da30 bu söze yakın ifadeler kullanmıştır. Mutlak olarak hiçbir kayda bağlı kalmaksızın “secde” denildiğinde akla gelen ibadet
secdesidir. Bütün Rasullerin şeriatinde ittifakla bu secde haramdır. Allah’tan
başkasına yapıldığında apaçık şirktir. Bütün şeriatlerde bunun şirk olduğuna
dair deliller mevcuttur.
Ehli Kitab’ın kaynaklarında şöyle geçmiştir: “Nebuhaz Nasr, altından bir
heykel yaptırdı ve halkın bu heykele secde etmesini istedi. Kim secde etmediyse
28
29
Tefsirul Kuranil Azim, 4/412.
Tefsirul Kurtubi, 1/293.
30 (1/37-38)
Tevhid ve Cihad Minberi
28
ateşe atıldı. İnsanların çoğu secde etti ama Danyal’ın üç arkadaşı secde etmedi.
Kral onları ateşe atmakla tehdit etti ise de onlar kararlılık gösterdiler ve "Bizim
ibadet ettiğimiz ilahımız bizi ateşten korur ve senin elinden de kurtarır. Biz senin ilahına ve altından önümüze diktiğin bu heykele asla secde etmeyiz" dediler.”31 Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Eğer Allah'a ibadet etmek
istiyorsanız güneşe de aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin!” (41
Fussilet/37)
İmam Nevevi (rahimehullah) dedi ki: “Bilerek ve açık bir şekilde dinle alay
etmek, puta veya güneşe secde etmek gibi davranışlar, küfre düşürücü davranışlardır.”32
İmam Gazali (rahimehullah) da dedi ki: “Bir kimsenin itikaden puta tazimde bulunduğu ya açıkça ifade etmesi, dilsiz ise işaret etmesi ya da secde etmesi gibi bir davranışıyla açığa çıkar.”33
İbadet secdesi ile selamlama secdesini birbirinden ayırmak için kişinin
secde ettiği varlığa bakılır. Eğer secde edilen put, güneş, ay ya da Hristiyanların
yaptığı gibi haç ise bu kesinlikle ibadet secdesidir ve kişiyi dinden çıkarır. Ancak
saygı maksadıyla babaya, âlime, sultana, başbakan veya cumhurbaşkanına yapılan secde farklıdır. Kişinin niyetine itibar edilir.
Kadı İyad (rahimehullah) dedi ki: “Sadece kâfirlerden sadır olduğu hususunda icma olan puta, güneşe, aya ve ateşe secde eden kimseyi tekfir ederiz.
Velev ki İslamını açığa vursa bile…”34
Şeyh Molla Aliyyu-l Karî de, Kadı İyad’ın bu sözünü açıklarken şöyle demiştir: “Sultanlara secde etmek bunun dışındadır. Çünkü bunda ibadet maksadı
yoktur. Bilakis saygı, sevgi ve tazim vardır. Bu davranış haramdır ama kişiyi
küfre düşürücü bir davranış değildir.”35
Şeyh Merî el-Kermî dedi ki: “Yöneticilere ibadet maksadıyla yapılan secde
küfürdür. Ancak selamlama maksadıyla yapılırsa büyük günahtır.”36
31
Danyal’ın Yolculuğu, 3/1-30.
32
Şerhu Nevevi, 7/283.
33
El-İktisadu fil İ’tikad, 1/83.
34
Eş-Şifa, Kadı İyad, 2/287.
35
Şerhuş Şifa, 2/212.
36
Gayetul Munteha, 3/337.
Zikir Ehline Sorun 1
29
İmam Şevkanî (rahimehullah) der ki: “Hadaikul Enhar” adlı eserin sahibinin "Kişiyi küfre düşüren davranışlardan biri de Allah’tan başkasına secde etmektir" sözünü "Secde ettiği kimseye bilerek ve ibadet maksadıyla secde ederse"
diye kayıtlandırmak gerekir. Zira böyle yapan kimse, Allah’a eş koşmuş ve
O’nunla birlikte başka ilahlar edinmiş olur. Ancak yabancı kralların huzuruna
giren kimselerinin çoğunun yaptığı gibi sadece büyüklemek ve tazim göstermek
için yeri öpmek gibi davranışlar küfür değildir.”37
Şeyhimiz Allame Ebu Muhammed el-Makdisi (Allah onu esaretten kurtarsın) tazim için kıyamda durmak ve ibadet maksadı ile kıyamda durmak arasın-
daki farka dair şöyle demiştir:
“Bazı âlimler detaylı bir şekilde açıkladı ki secde, kıyamda durmaktan daha tehlikelidir. Âlimler, ibadet maksadıyla yapılan secde ile kralların huzuruna
çıkıldığında yapılan yer öpme veya yere eğilme gibi davranışların arasını ayırdılar. Birincisini şirk olarak kabul ettiler ama diğerinde küfre düşüren bir şey olmadığını ama caiz de olmadığını da söylediler. Tarih kitaplarında bazı kimselerin böyle yaptığının aktarılması onun mübah olduğunu göstermez. Saygı ve tazim için ayakta el-pençe durmanın haram olduğunu öğrendin. Artık secde etmeyi buna göre kıyas et!”38
Şeyhulislam İbn-i Teymiyye’nin bu konu ile ilgili Mecmu’ul Fetava
(1/373-374)’deki sözlerine de bakmanı tavsiye ederim.39 Allahu a’lem.40
37
Es-Seylul Cerrar, 1/979.
38
Risalatus Selasiniyye, sy.234,235.
39
Şeyh’in işaret ettiği yerde İbn-i Teymiye şöyle demiştir: “Yer öpmek ve eğilmek gibi
secde şeklinde bazı şeyh ve padişahların huzurunda yapılan şeyler caiz değildir. Bu gibi
fiillerin ibadet ve itaat kastı ile yapılması ise münkeratın en büyüklerindendir. Kim böyle
yapmanın dinden olduğunu ya da yakınlığa vesile olduğunu iddia ederse o sapık ve müfteridir. Hatta o kimseye yaptığının bir ibadet olduğu anlatıldığı halde bunda ısrar ederse
tevbeye davet edilir. Vazgeçip tevbe etmez ise öldürülür. Bir kimse gelince ayağa kalkmaya gelince; Rasulullah zamanında böyle bir adet yoktu. Nitekim Enes bin Malik “İnsanların Rasulullah’tan daha çok sevdikleri bir kimse yoktu. Buna rağmen O’nu gördüklerinde
ayağa kalkmazlardı” demiştir. Çünkü Rasulullah’ın bunu hoş görmediğini bilirlerdi. Fakat uzaktan gelen birine, o kimseyi karşılamak üzere ayağa kalkarlardı. Nitekim Sa’d bin
Muaz gelirken Ensar’a “Büyüğünüze kalkın” buyurmuştur. Sefer dönüşü ya da benzeri
durumlarda gelen kimse için ayağa kalkmak güzeldir. –yayıncı40
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Tevhid ve Cihad Minberi
30
Amelî Küfür ile Küfür Ameli Arasındaki Fark
Soru: Amelî küfür ile küfür ameli işlemek arasındaki fark nedir?
Cevap: Amelî küfür dediğimizde küçük küfür kastedilmiş olur. Genellikle
de itikadi küfrün yani büyük küfrün, mukabili (zıttı) olan (küçük) küfür için
kullanılır.
Allame İbni Kayyım (rahimehullah) dedi ki: “Amelî imanın zıttı ameli küfürdür. İtikadî imanın zıttı da itikadî küfürdür. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) bu durumu "Müslümana sövmek fısk, onu öldürmek ise küfürdür" sözle-
ri ile açıklamıştır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) burada sövmeyi ve öldürmeyi birbirinden ayırdı. Birini küfre götürmeyen fısk, diğerini ise küfürle
isimlendirdi. Yine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in burada itikadî değil
de amelî küfrü murad ettiği malumdur. Amelî küfür, kişiyi İslam milletinden
tamamen çıkarmaz. Tıpkı zina eden, hırsızlık yapan veya içki içen kimsenin
üzerinden iman ismi kalktığı halde bu kimsenin dinden çıkmadığı gibi...”
Küfür ameli işlemek ise kişinin, büyük küfür olarak nitelenen fiilleri işlemesine ya da sözleri söylemesine denir. Allame İbni Kayyım (rahimehullah) şöyle
der:
“Küfür sözünü söyleyen kimse nasıl kâfir oluyorsa puta secde etmek veya
mushafı pisliğe atmak gibi fiilleri işleyen kimse de kâfir olur. Küfrü gerektiren
ameller iki kısma ayrılır. Biri imanı giderir, diğeri ise gidermez. Putlara secde
etmek, mushafı pisliğe atmak, peygamberi öldürmek veya ona sövmek imanı
gideren amellerdir.”41
“Amelî küfür” ve “itikadî küfür” terimlerinde dikkat edilmesi gereken husus şudur: Her amelî küfür, küçük küfür seviyesinde değildir. Her küçük küfrün
de amel cinsinden olduğu düşünülmemelidir. Aynı şekilde, her fasid inanç, büyük küfür derecesinde olmadığı gibi her büyük küfür de sadece inanç cinsinden
değildir. Şeyh Abdulkadir b. Abdulaziz bu konu hakkında şöyle der:
“Ben, günümüzde ve gelecekte, alimleri de ilim öğrencisi olanları da
‘Ameli küfür’ terimini kullanmamaya ve onun yerine Selefin aynı anlamda kullanmış olduğu başka ifadeleri kullanmaya çağırıyorum. Bunun iki sebebi var:
Birincisi: Bu terim sonrakilerin (muteahhirînin) kullanmış olduğu, sonradan ortaya çıkan bir terimdir. Sahabeden olsun, tabiinden olsun böyle bir
ifade duyulmamıştır. Onların, küçük küfrü nitelendirmede kullandıkları terim41
Namaz, sy.24-25.
Zikir Ehline Sorun 1
31
ler “din’den çıkarmayan küfür”, Buhari’nin ‘Sahih’inde, ‘İman’ bölümünde geçen “küfrün dûne küfür (büyük küfrün dışında bir küfür)” ve “küfranı nimet
(nimete karşı nankörlük)” ifadeleridir.
İkincisi: Küçük küfrü “ameli” olarak nitelendirmek, hiç kimsenin amel
açısından küfre girmeyeceği ve küfrün sadece itikat ile olacağı yanılgısına sebep
olmaktadır ki bu Mürcie’nin görüşüdür. Ancak sonrakiler bu konuda maalesef
Mürcie’den daha da kötüler. Çünkü Mürcie, küfre düşürücü zahir amellerin,
küfrün batınen yani itikaden varlığına alamet olduğunu söylemişler ve Şari’in
küfrüne hükmettiği kimsenin zahiren ve batınen kâfir olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Ehl-i Sünnet ise, küfre düşürücü zahiri amellerin, batınî küfrü gerektirecek şekilde bizzat küfür olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Hafız Hakemî
de, “Bunlar zahiri ameller olsa da, mutlaka itikadî küfrün varlığını da gerektirirler” demekle bunu ifade etmiştir. Çünkü Şari’in söz yahut fiil sebebiyle küfrüne
hükmettiği kimsenin zahiren de batınen de kâfir olduğu kesindir.
Küçük küfrü ameli küfür olarak, büyük küfrü ise itikadi küfür olarak isimlendirmek, büyük küfrün sadece itikadi küfürden ibaret olduğu yanılgısına yol
açtığı gibi, kişinin ameli açıdan küfre girmeyeceği yanılgısına da yol açar. Bilinmelidir ki, küfür sözü, fiilen veya itikaden meydana gelir ve dünyevi hükümlerde
kişinin söz ya da fiillerde dışa vurmadığı müddetçe itikadı sorgulanamaz. Kısacası ben “ameli küfür” ile “küfür amelini” birbirine karıştırmaktan sakındırıyor
ve “ameli küfür” terimini kullanmaktansa bu husustaki karışıklığın ortadan
kalkması için bunun yerine ‘küçük küfür” yahut “küfrün dûne küfr (büyük küfrün dışında bir küfür)” terimlerinin kullanılmasına davet ediyorum.”42 Allah
hepimizi hakka muvafık kılsın.43
Nisa Suresi’nin 65. Ayetine Dair
Soru: Benim sorum Nisa Suresi’nin 65. ayetine dairdir. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam
manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (4 Nisa/65)
Bu ayette imanın nefyedilmesi imanın aslının nefyedilmesi midir yoksa
kişi iman üzere kaldığı halde vacibi imanın mı nefyedilmesidir? İbn-i Teymiye
42
El-Camiu Fi Talebi-l İlmi-i Şerif.
43
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Tevhid ve Cihad Minberi
32
(rahimehullah) şöyle der: “Allah ve Rasulü’nün iman, İslam, din, namaz, oruç,
taharet ve hac gibi farz işler konusundaki isimlerin gösterdiği şeylerden Allah ve
Rasulü’nün nefyettiği her ne varsa, bu o işaret edilen farz bir şeyin terk edilmesi
dolayısı iledir. Yüce Allah’ın şu buyruğu buna örnektir:
“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam
manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (4 Nisa/65)
Ayette bu nihai hususlar gerçekleşmedikçe imanın nefyedilmesi, bunun
insanlar üzerine farz olduğuna işaret eder. Bunları terk eden kimse buradaki
tehdide muhatab olur ve azapsız olarak cennete gireceği vaadolunan vacip imanı
gerçekleştiren kimselerden olmaz. Çünkü yüce Allah bu vaadi, emrettiği şeyleri
yerine getiren kimseler için yapmıştır. Kendisine verilen görevlerin bir kısmını
yerine getirip de bir kısmını terk eden kimse ise tehditle karşı karşıya kalır.”
İbn-i Teymiye (rahimehullah)’ın bu sözlerinden ayette geçen imanın nefyedilmesinden imanın aslının değil de vacip olan imanın nefyedilmesi anlamı
çıkar mı?
Cevap: Ayette nefyedilen husus imanın aslıdır. Yoksa vacip olan iman
değildir. Nitekim Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (5 Maide/44)
Bu ve buna benzer birçok ayet, Alah’ın indirdiği hükümlerin dışındaki
hükümlere muhakeme olmanın küfür olduğuna delalet etmektedir.44
İbn-i Teymiye (rahimehullah)’ın sözüne gelince… O senin yukarıda verdiğin alıntıda şer’an emredilen itaatlere ne zaman vacip ismi verilir konusuna
değinmiştir ki bu oldukça önemli bir konudur. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) şöyle buyurur:
“Emaneti korumayan kimsenin dini yoktur.”45
44
İbn-i Hazm şöyle der: "Bu ayet hiçbir şekilde tevil kabul etmeyen, onu asli anlamından
çıkaracak başka bir delilin bulunmadığı, kendisini imanın diğer halleri ile (yani kâmil
iman ile) ile tahsis eden bir hüccetin olmadığı bir nastır." (El-Fisal 3/293.)
Cessas ise şöyle der: "Bu ayet açıkça göstermektedir ki; kim Allahu Tealâ'nın ya da
Rasulullah'ın emirlerinden herhangi birini reddederse İslam dininden çıkar. Bu reddetme ister şüphe yönünden, ister kabul etmeme yönünden olsun, isterse de teslimiyet göstermeme yönünden olsun fark etmez." (Ahkamu-l Kur’an 2/147.) –yayıncı45
Ahmed, Beyhaki, Süneni Kübra
Zikir Ehline Sorun 1
33
“Fecirden önce niyetlenmeyen kimsenin orucu yoktur.”46
“Fatiha’yı okumayan kimsenin namazı yoktur.”47
Birinci hadiste nefiy, emanetin gözetilmesinin vacip olduğuna delalet
eder. İkinci hadiste nefiy, geceden oruca niyet etmenin vacip olduğuna delalet
ederken son hadiste ise nefiy namaz kılan kimsenin Fatiha’yı okumasının vacip
olduğuna delalet eder.
İbn-i Teymiye’nin sözünü incelediğimiz zaman şunu görürüz. O önce yukarıda verdiğim hadisleri zikretti. Arkasından ise Nisa Suresi’nin 65. ayetini
getirerek imanın nefyi olduğu için Allah’ın şeriatine muhakeme olmanın vacip
olduğunu belirtti. Yani İbn-i Teymiye burada imanın nefyedilmesinin manasını
değil bilakis Allah’ın şeriatine muhakeme olmanın vacip olduğunu izah etmektedir. Zira sözün akışı bunu ortaya koymaktadır. Nitekim senin yukarıda verdiğin alıntıdan hemen sonra şöyle der:
“Bütün Müslümanlar ittifak etmişlerdir ki, insanların din ve dünyalarına
ilişkin bütün konularda ve dinlerinin usul ve furuuna ait bütün hususlarda aralarında çıkan her türlü anlaşmazlıklarda Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’in hükmüne başvurmaları vaciptir. Kullara vacip olan, Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hüküm verdiği bir konuda O’nun hükmüne içle-
rinden hiçbir sıkıntı duymaksızın teslim olmalarıdır.”48
Hiç şüphesiz ki Allah’ın şeriatine muhakeme olmak vaciptir. Bunun vacip
olması aynı zamanda da imanın aslından olmasına engel değildir. Zira imanın
aslına dahil olan her şey kullar üzerine vaciptir. Bu söylediklerimize İbn-i
Teymiye’nin es-Sarimu-l Meslul kitabında Nisa Suresi’nin 65. ayetine dair aktardıkları açık bir şekilde delalet etmektedir. İbn-i Teymiye ayeti zikrettikten
sonra şöyle der:
“Allah (Subhanehu ve Tealâ) nefsine yemin ederek insanların Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hükmüne gidip, nefislerinde O’nun hükmünden
dolayı hiçbir sıkıntı duymadıkça iman etmiş olmayacaklarını bildiriyor. Her kim
birisi ile ihtilaf yaşar ancak kendi düşüncesini öne sürerek Rasulullah’ın hükmünü terk ederse ayetin açık ifadesi ile bu kimse kâfir olur.
Nitekim ganimet dağıtımı esnasında bir kimsenin Rasulullah (Sallallahu
46
Nesai, Darukutni.
47
Müttefekun Aleyh.
48
Mecmuu-l Fetava 7/37.
Tevhid ve Cihad Minberi
34
Aleyhi ve Sellem)’e “Sen bu paylaştırmada Allah’ın rızasını gözetmedin” demesi ve
yine bir başkasının “Adil ol. Sen adil davranmıyorsun” demesi bu kabildendir.
Nitekim Nisa Suresi’nin 65. ayetinin nuzulüne sebep olan olayda da Ensari
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e “O halanın oğlu olduğu için böyle hükmettin” demiştir. İşte bu ve buna benzer davranışlar küfrün ta kendisidir. Zira o
kimse Zübeyr (Radıyallahu Anh) halasının oğlu olduğu için Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)’in onun lehinde hüküm verdiğini iddia etmiştir. Bunun üzerine
Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu ayeti indirmiş ve içlerinde Rasulullah’ın hükmünden dolayı bir sıkıntı duymadan O’nun hükmüne teslim olmadıkça iman sahibi
olamayacaklarını yemin ederek beyan etmiştir. Ancak Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) tıpkı “Sen bu paylaştırmada Allah’ın rızasını gözetmedin” ya da
“Adil ol. Sen adil davranmıyorsun” diyenleri affettiği gibi bu kimseyi de affetmiştir. Ancak daha önce de zikrettiğimiz gibi Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’in hükmünden razı olmayan bir kimseyi Ömer (Radıyallahu Anh) öldür-
müş ve bunun üzerine Ömer’in yaptığının uygunluğu doğrultusunda ayet inmiştir. Rasulullah’ın hükmüne razı olmayan öldürüldüğüne göre O’nun hükmüne
karşı gelenin durumu nedir acaba? Kur’an nassı ile böyle davranışlarda bulunarak öldürülmeyi hak eden bir kimsenin mü’min olmadığında şüphe yoktur.”49
Yapmış olduğumuz bu nakilden anlaşıldığı üzere Şeyhu-l İslam İbn-i
Teymiye yukarıda senin zikrettiğin ifadesinde şeriate muhakeme olmanın imanın aslından olmadığını kastetmemiştir. Daha önce de dediğimiz gibi o sadece
bunun vacip olduğunu belirtmiştir.50
Tağutların Hükmü
Soru: Bütün tağutlar kâfir midir?
Cevap: Bu soruya cevap verebilmemiz için şu hususların bilinmesi gerekir.
1- Tağut kelimesi tuğyan mastarından türemiştir. Sözlük anlamının delaleti itibarıyla isyanda haddi aşmak demektir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) Musa
(Aleyhisselam)’a şöyle buyurmuştur:
“Firavuna git! Çünkü o azdı.” (79 Naziat/17)
Yani “Firavun diretti, inat etti, Allah’a karşı büyüklendi ve isyan etti” demektir.
49
Es-Sarimu-l Meslul 1/526.
50
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankitî
Zikir Ehline Sorun 1
35
Bir başka ayette Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı.” (53 Necm/17)
Yani Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah’ın kendisine emrettiği
hükümlerin dışına çıkmadı.
Sözlük anlamı itibarıyla tağut kelimesinin sadece kâfirlere has olmadığını
gösteren delillerinden bir tanesi şu ayettir.
“Gerçek şu ki, insan haddi aşar. Kendini kendine yeterli gördüğü için.” (96
Alak/6-7)
İnsanoğlu mal-mülk, şöhret ve saltanat sahibi olduğu düşüncesi ile kendisini müstağni görerek azar. İnsanın bu şekilde tuğyanı (azması) onu küfre götüren bir dereceye ulaşabildiği gibi, bu dereceye ulaşmayan bir tuğyan da mümkündür.
2- Çoğulu “tavagiyt” şeklinde gelen tağut kelimesi sözlük anlamı itibarıyla
sapkınlıkta önderlik yapan her bir kimsedir. Sapkınlıkta öncülük yapmak bazen
kişiyi küfre düşürebileceği gibi bid’atçilerin önderlerinde olduğu gibi bazen de
kişiyi küfre düşürmeyebilir.
Bu iki madde de verdiğimiz bilgiler sözlük anlamı itibarıyladır.
3- İmam Muhammed bin Abdulvehhab (rahimehullah) tağutların en büyüklerinin 5 kısım olduğunu söylemiştir: Bunlar; İblis, Allah’tan başka kendisine ibadet edilen ve bu ibadetten de razı olan kimse, kendi nefsine ibadet etmeye
davet eden kimse, gayb ilmine dair bilgisi olduğunu iddia eden kimse ve Allah’ın
indirdiği hükümlerin dışındaki kanunlarla hükmeden hâkimdir.
Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’ın saydığı bu 5 çeşit tağut her dönemde tağutların başıdırlar. Ve bunların hepsinin ortak vasfı kâfir olmalarıdır.
4- Günümüzde beşeri kanunları ihdas eden tağutlar, tağutların en büyüğüdürler. Tevhid akidesine sahip bir Müslümanın bu tağutların Kur’an ve sünnetin naslarıyla kâfir oldukları hususunda şüpheye düşmesi kesinlikle caiz değildir. Bunların kâfir olduğu günümüzde sahih menhece sahip bir çok âlimin de
beyanlarıyla sabittir. Ben günümüzde bu âlimlerin sözlerini “Maza Taksidune
bi-l Menheci-t Tekfirî” isimli eserimde topladım.
5- Rabbani naslar açıkça ortaya koymaktadır ki bütün mükelleflerin
tağutu reddetmeleri sağlam bir kulpa bağlanabilmeleri için şarttır. Allah
(Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
Tevhid ve Cihad Minberi
36
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde
kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir
ve bilir.” (2 Bakara/256)
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'u reddetmeleri kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde
muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (4
Nisa/60)
Görüleceği üzere bu ayetlerde Allah (Subhanehu ve Tealâ) tağutları reddetmemiz gerektiğini bildirmiştir. Tağutları ameli olarak reddetmek; Allah’ın
dostu İbrahim (Aleyhisselam)’ın yoluna uymakla mümkündür. Allah (Subhanehu
ve Tealâ) şöyle buyurur:
“İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek
vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: "Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan
uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda
sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir." (60 Mümtehine/4)
Bu aynı zamanda Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in tuttuğu yolun
ta kendisidir.
“Ey Muhammed! De ki: "Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim
taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak dağilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (109 Kâfirun/16)
Sevgili kardeşim! Sana –Allah onu esaretten kurtarsın- Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisî’nin “Milleti İbrahim” isimli kitabını okumanı tavsiye ederim.51
51
Cevap Veren: Ebu Süfyan el-Cezairi.
Zikir Ehline Sorun 1
37
Hadlerin Tatbikinin Ertelenmesi52
Soru: Müslüman olduğu zannedilen tağuti bir hükümette görev alan bir
kimse ile parlamento ve parlamentoda çıkarılan kanunlara dair tartıştım. Kendisine “Bu meclis Allah’ın hükmünün terk edildiği, beşeri kanunların çıkarıldığı
bir meclistir” dedim. Bana şöyle cevap verdi:
“Parlamentoda Allah ile beraber teşride bulunulması söz konusu değildir.
Sadece insanlar arası ilişkilere dair ya da memleketin işlerini düzenleyen kanunlar çıkarılmaktadır.”
Kendisine ukubat53 konusunu hatırlattığımda ise şöyle cevap verdi:
“Hadlerin tatbikinin ertelenmesi normaldir.”
(Sorum şudur): Hadleri tatbik etmenin ertelenmesinin hükmü nedir?
Cevap: Hadlerin bazı durumlarda tatbikinin ertelenmesi ilim ehli olmayan birçok kardeşimizin içinden çıkamadığı karmakarışık bir mesele haline getirilmiştir. Tağuti hükümetleri savunan birçok kimse, kardeşlerimizle beşeri kanunlarla hükmetme meselesini tartıştıkları zaman meseleyi farklı mecralara
çekerler. Son olarak ise meseleyi hadlerin tatbikinin ertelenmesi noktasına getirirler. Kardeşlerimiz ise, tağuti hükümetleri savunma adına tartışmanın tek bir
noktada kilitlenip kaldığının farkına varamıyorlar. Bunun neticesinde ise muhalifler kardeşlerimizi cahillikle suçluyorlar. Onlara göre bizler şeriatin tatbik
edilmesinin ne demek olduğunu bilmiyoruz ve şeriati tatbik etmekten sadece
hadlerin tatbik edilmesini anlıyoruz. Hayır… Bu kesinlikle böyle değil!
Bizler şeriatin tatbik edilmesini sadece ukubata dair cezaların (yani had
cezalarının) uygulanması ile sınırlandırmıyoruz ki. Bilakis siyaset, askeriye,
iktisad, toplumsal yaşam, eğitim ve öğretim gibi bütün işlerde ve hayatın tamamında şeriatin uygulanmasını istiyor ve onun için mücadele ediyoruz.
52
“Hadlerin Tatbikinin Ertelenmesi” şüphesi Arap dünyasında oldukça meşhur bir şüphedir. Bilindiği üzere bir çok Arap ülkesinde hükümlerin bir çoğu Kur’an ve Sünnet çerçevesincedir. Evlilik, boşanma, muamelata dair bir çok hüküm Kur’an ve Sünnet’ten
alınmıştır. Buna karşılık ukubata dair cezalarda –hırsızlığın cezası gibi- ise Avrupa’dan
ithal edilen kanunlar uygulanır. Arap hakimleri ve onların destekçisi olan alimler ise
bunu “Hadlerin hemen tatbik edilmesi uygun değildir. Toplum hadlere hazır olana kadar
ertelemek gerekir” şeklindeki şüphe ile bu kanunlara onay verirler. Bu yüzden bu soruya
verilen cevap oldukça önemlidir. Konu hakkında oldukça geniş bir açıklama “İrca
Saldırlarına Karşı Şüphelerin Giderilmesi” isimli kitabımızda “Ömer (Radıyallahu
Anh)’ın Hırsızın Elini Kesmemesi Şüphesi” başlığında mevcuttur. –yayıncı53
İslam şeriatinde suçlulara öngörülen kısas ve şahsi türden cezalar. –yayıncı-
Tevhid ve Cihad Minberi
38
Muhaliflerimiz şeriatin tatbik edilmesine dair söylemlerimizi duydukları
zaman hemen sinirleniyorlar ve "Siz insanların kırbaçlanmasını, ellerin kesilmesini, boyunların vurulmasını mı istiyorsunuz? Öncelikle bunun için toplumu
hazırlamak, tedrici bir uygulama yapmak gereklidir" diyor ya da buna benzer
şüpheler üretiyorlar. İşin aslı onların bize bu şekilde karşı çıkışları kendilerinin
şeriatin tatbik edilmesinden sadece hadleri tatbik edilmesini anladıklarını ortaya koyuyor. Onların bu durumunu şu atasözü ne güzel ortaya koymaktadır:
"Hastalığını bana attı ve sıvıştı."54
Biliyoruz ki hadler şüpheler sonucu düşer. Nitekim Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:
"Hadleri gücünüz yettiğince Müslümanların üzerinden düşürün. Eğer bir
çıkış yolu bulabilirseniz suçluları serbest bırakın. Zira imamın affetme noktasında hata etmesi cezalandırma noktasında hata etmesinden daha hayırlıdır."55
Nitekim Hz. Ömer zamanında kıtlık baş göstermiş, aşırı açlık şüphesi ile
sadece bazı kimselerden hırsızlık haddi düşürülmüştür. Ancak bu, bazı cahillerin zannettiği gibi hırsızlık haddinin tüm insanlardan düşürüldüğü ya da Ömer
(Radıyallahu anh)’ın bütünüyle Allah'ın şeriatini işlevsiz bıraktığı anlamına gel-
mez. Aynı şekilde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çocuğunu doğurmasına
ve emzirecek kimse olmadığı için emzirme süresinin bitmesine kadar zina eden
bir kadının had cezasını tehir etmişti. Ancak tüm bunlar şer'i bir gerekçe ve
şüphe sebebiyledir. Günümüzde tağuti hükümetlerin yaptığı gibi bir şüphe ya da
şer'i bir gerekçe olmaksızın hadlerin tatbik edilmesini ertelemek haramdır ve bu
hadleri iptal etmek olarak itibar görür. Bu hükümetlerin şer'i hadleri hiçbir caydırıcılığı olmayan kanunlarla değiştirmeleri, sadece şer'i hadleri değil bilakis
şeriatin tamamını geçersiz kılmaları, Allah'ın kanunlarını kendisinden küfür
kokusu yayılan beşeri anayasalarla değiştirmeleri onların küfrünü görmen için
sana yeter ve artar.
Sizinle tartışan kişinin “Parlamentoda Allah ile beraber teşride bulunulması söz konusu değildir. Sadece insanlar arası ilişkilere dair ya da memleketin
işlerini düzenleyen kanunlar çıkarılmaktadır" iddiasına gelince… Anlaşıldığı
kadarıyla bu kimse, günümüzde beşeri parlamentoların realitesini bilmiyor.
Eğer gerçekten hakkı arama adına seninle konuşuyorsa ona bu parlamentoların
54
Araplar bu atasözü ile birçok ayıbı olan bir kimsenin kendi ayıbını örtbas etme adına
karşıdakini suçlaması, kendi ayıbı ile başkasına iftira atmasını kastederler. –yayıncı55
İbn-i Ebi Şeybe, Musannef.
Zikir Ehline Sorun 1
39
hakikatini anlat. Onların, insanlar arası ilişkilere ya da memleketin işlerini düzenlemeye dair çıkardıkları bütün kanunlarının kaynağının küfür anayasaları
olduğunu, çıkan her bir kanunun bu küfür anayasasına muvafakat etmesi gerektiğini, bunun ise Allah'a apaçık bir şekilde şirk koşmak olduğunu öğret. Sana
daima Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in şu hadisini hatırlamanı tavsiye
ederim:
"Allah'a yemin olsun ki, senin elinle bir kimsenin hidayete ermesi, senin
için kızıl develere sahip olup bunu sadaka olarak dağıtmandan hayırlıdır."56
Buna karşılık muhatabın sadece tağutları savunabilme adına seninle tartışıyor, hakkı bilip ona tabi olmak gibi bir endişe taşımıyorsa benim sana nasihatim bu kişi ile konuşmayı terk etmen ve kulağını Rasulullah'ın şu buyruğuna
vermendir.
“Haklı olduğu halde münakaşayı terk eden kimseye ben, cennetin kenarından bir köşk garanti ediyorum.”57 Hiç şüphesiz Allah en doğrusunu bilir.58
Parlamentoya Girmenin Hükmü
Soru: Irak’ta Hizbi İslami parlamentoya girmiş ve Rafizilerle ittifak kurmuştur. Birçok eylemi ile Rafizileri desteklemiş, parlamentoya girmelerinden
dolayı onları tebrik etmiştir. Buna karşılık yaptığı faaliyetlerle Sünni kesimi,
ABD ile dost olan “Sahve Birliklerine”59 katılmaya teşvik etmiş, Mücahidlere her
yerde zorluklar çıkarmış, onlara eziyet ederek güçlerini kırmak için uğraşmıştır.
Bu parti çatısı altında vekil olarak parlamentoya girmenin hükmü nedir?
Cevap: Sevgili kardeşim! Sorunuzda bahsettiğiniz kimselerin tekfir edilmelerini gerektiren üç farklı gerekçe vardır.
Birincisi: Allah’ın hükümleri dışında kanun koymayı kabul etmek, bu işte başkaları ile ortak hareket etmek başlı başına küfür çeşitlerinden bir tanesidir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Yoksa onların Allah'ın izin vermediği şeyleri dinde kendilerine meşru kılan ortakları mı var?” (42 Şura/21)
56
Buhari, Kitabul Cihad.
57
Ebu Davud, Kitabul Edeb 7 (4800).
58
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
59
Irak’ta ABD destekli yönetimi mücahidlere karşı destekleyen ve savunan birliklerin
ismidir. –yayıncı-
Tevhid ve Cihad Minberi
40
Günümüz tağutlarının yaptığı üzere beşer esaslı kanunlar düzenlemek,
böylece Allah’ın haram kıldığı şeyleri helalleştirmek ve yine Allah’ın helal kıldığı
şeyleri haramlaştırmak, Allah’ın çizdiği hudutları hükümsüz bırakmak hiç şüphesiz göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’a karşı apaçık bir şekilde şirk koşmaktır.
Zira Allah’tan başka hiç kimsenin teşride bulunma, kanun çıkarma hakkı yoktur. Teşride bulunmak, kanun ve yasalar vaaz etmek hiç şüphesiz ilahlığın ve
rabliğin en belirgin özelliklerindendir. Kim ki Allah’ın dışında kanun ve yasa
koyarsa, beşeri parlamentoların çatısı altında böylesi bir cürüme iştirak ederse o
kimse İslam dininden çıkmıştır. Şeyhu-l İslam İbn-i Teymiye (rahimehullah)
şöyle der:
“İnsan ne zaman üzerinde icma edilen bir haramı helal sayar ya da üzerinde icma edilmiş bir helali haram sayarsa veya icma edilen şer’î bir hükmü
değiştirirse fakihlerin ittifakıyla mürted ve kâfir olur.”60
İkincisi: Sorunda bahsettiğin kimselerin tekfir edilmesini gerektiren
ikinci gerekçe ise onların bize gelen hakkı inkar eden Rafizileri dost edinmeleridir. Onların elimizde bulunan mushafın tahrif edildiğini iddia etmeleri, sahih
olan mushafın ise Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in vefatından sonra 6 ay
kadar daha Fatıma (Radıyallahu Anha)’ya indirilen Kur’an olduğunu söylemeleri
göklerin ve yerin rabbi Allah’ı cehaletle itham etmekten başka bir şey değildir.
Hiç şüphesiz ki Allah onların söylediklerinden münezzehtir.
Aynı şekilde Aişe (Radıyallahu Anha)’ya iftira ederek yedi kat semanın ötesinden onun suçsuzluğunu ispat eden Kur’an nassını yalanlamaktadırlar. Bunun
dışında da daha birçok küfür ve şirk amelleri mevcuttur. Kim böyle kimseleri
dost edinirse Allah ile hiçbir bağı kalmamıştır. O kimse kâfir ve mürteddir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? Şüphesiz ki münafıklar, cehennem
ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın.” (4 Nisa/144-145)
Üçüncüsü: Sorunda bahsettiğin kimselerin tekfir edilmesini gerektiren
üçüncü gerekçe ise; Allah’ın, kendi dininden kalplerini gafil bıraktığı “Sahve
Birliklerini” dost edinmeleridir. Bilindiği üzere bu “Sahve Birlikleri” haçlı ordusunu ve onun müttefiklerini savunma adına kılıçlarını çekmişlerdir. Mezopotamya’da haçlıların bekasını sağlamlaştırmak için çabalamaktadırlar. Bunun
60
Mecmuul Fetava, 3/273.
Zikir Ehline Sorun 1
41
için, dinleri hususunda tevhid ehli mücahidlerle savaşmışlar, onların kanlarını
dökmüşler, mallarını ve ırzlarını heder etmişlerdir. Onları yurtlarından çıkarmaya çalışmışlar ve bu noktada düşmanlara arka çıkmışlardır. Dinin yardımcıları aleyhinde insanları kendi birliklerine katılmaya teşvik etmişlerdir. İşte sorunda belirttiğin üzere bu kimselerle beraber parlamentoya girmek ve onlarla
ittifak etmek bu kimseleri veli edinmektir ki bu da kişiyi dinden çıkaran amellerden bir tanesidir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve
çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost
olursa işte zalimler onlardır.” (60 Mümtehine/9)
“Onlardan çoğunun inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (ahiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür! Allah onlara
gazabetmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar!” (5 Maide/80)
“İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler
ve (muhacirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar
size onların mirasından hiçbir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım
isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o Müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir. Kâfir olanlar da birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah'ın emirlerini)
yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” (8 Enfal/72-73)
Yukarıda saydığımız küfür gerekçelerinden sadece bir tanesini işleyen
kimse dahi dinden çıkar. O halde bu küfür gerekçelerinden her üçünü birden
işleyenin durumu ne olur? Hiç şüphesiz ki böylesi bir kimsenin küfrü çok daha
ağırdır.
Senin sorunda bahsettiğin kimselerin “Hizbi İslami”, “Hareketul
Mukavemetil İslamiyye”, “Hizbullah” şeklinde kendilerini, cemaatlerini ya da
partilerini İslami isimlerle isimlendirmelerinin sarih ve açık küfürleri olduğu
sürece itibar edilebilecek hiçbir yönü yoktur. Bu ve buna benzer isimlendirmeler
Ehli Sünnet’in katında tekfirin muteber engellerinden bir tanesi değildir. Tekfirin şartları oluştuğu sürece bu parlamenterlerin ve hükümetlerin İslami isimlerle isimlenmeleri tekfirin engellerinden bir engel değildir. İşte senin soruna dair
bilmen gereken noktalar bunlardır. Allahu Alem.61
61
Cevap Veren: Ebu Nur el-Filistinî.
Tevhid ve Cihad Minberi
42
Parlamento Seçimlerine Katılmak
Soru: Bu mübarek minberin kurucuları olan kardeşlerimi ve özellikle de
hakkı kimsenin dile getirmediği bir zamanda haykıran değerli Şeyhimiz Ebu
Muhammed el-Makdisî'yi (Allah onu korusun ve gözetsin) selamlayarak sözlerime
başlıyorum.
Bizler parlamento seçimlerine katılmanın Allah'a şirk koşmak olduğunu
biliyoruz. Zira bu meclislerde Allah'ın haram kıldıkları helalleştirilirken, Allah'ın
helalleri ise haramlaştırılmaktadır. Bu noktadaki hüküm herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Benim bu konuya dair sorum şudur: Bazı şeyhler maslahat
delilini öne sürerek şöyle bir iddiada bulunmaktadırlar:
“Bu seçimlere katılmak özel olarak Lübnan'da caizdir. Zira Ehli Sünnet'ten olan kimseler bu seçimlere katılmaz ise sandıklardan çıkan sonuç Ehli Sünnet düşmanları lehinde olacaktır."
Bu iddiada bulunanlar seçimlere katılarak Allah'ın dinine yardım ettiklerini ve Ehli Sünnet'i desteklediklerini söylemektedirler. Allah'a isyan etmek
suretiyle O'nun dinine yardım etmek böylece Ehli Sünnet'in yolunu desteklemek
mümkün müdür? Allah'a isyanın caiz olduğu bazı istisnai durumlar var mıdır?
Allah'a isyan hususunda nasıl bir maslahat muteberdir? Lübnan'da cereyan
eden bu tip durumlara dair şer'i hüküm nedir? Burada yaşayan Müslümanlar
nasıl hareket etmelidir?
Cevap: Parlamento seçimlerine katılmak suretiyle işlenilen şirkin özel
olarak Lübnan'da caiz olduğuna dair Kur'an, sünnet ve ümmetin icmasından bir
delil bilmiyorum. Şirk seçimlerine katılmak Mısır'da şer'an yasak ise bunu Lübnan'da caiz kılan gerekçe ne olabilir ki?
Şer'i esaslara göre muteber olmayan hayali bir maslahat, hiçbir durumda
geçerli değildir. Zira onların maslahat dedikleri Allah'ın şeraitine apaçık bir
muhalefettir. Bilinmelidir ki maslahatların en yücesi Allah'ı birlemektir. Allah
(Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
"Onlarla fitne ortadan kalkıp din Allah'ın oluncaya kadar savaşın."
Ayette fitne ile kastedilen şirktir. Uğruna rasullerin gönderildiği, kitapların indirildiği, cihadın meşru kılındığı böylesi bir maslahatı –ki o da tevhiddirtamamen hayali bir maslahat uğruna nasıl terk edebiliriz? Şer'i emirleri bir kenara bıraksak dahi vakıada yaşananlar böylesi bir maslahat düşüncesinin batıl
olduğunu gösterdiği halde, en yüce maslahatı bunun için nasıl bırakabiliriz?
Zikir Ehline Sorun 1
43
Hangi maslahat bir kimseye ikrah olmaksızın Allah'a şirk koşmayı mübah kılabilir? Kim bunun dışında bir şey söylerse inanın eşeklerden daha sapkındır.
Henüz tevhidi bilmiyordur.
Allah'a şirk koşmak suretiyle İslam'a ve Müslümanlara yardım ettiklerini
zannedenlere hayret ederiz. Tevhidi iptal ederek Allah'ın şeraitinin hakim olmasını sağlamak mümkün müdür?
Bu parlamentolara girmek suretiyle Ehli Sünnet'in yolunun korunacağı,
onun gücünün artacağı iddiaları aslı astarı olmayan iddialardır. Vakıa dahi onların bu maslahat iddialarını yalanlamıştır. Cezayir'de yaşanılan tecrübe bizlere
hiç uzak değildir. Şeyh Usame bin Ladin'in Hamas hakkında söylediği şu söz
onların durumunu ne de güzel yansıtmaktadır:
"Dinlerini sattılar ama dünyaları da onlara bir fayda sağlamadı."
Sonuç olarak Lübnan'da parlamento seçimlerine katılmak bütün diğer
beldelerde olduğu gibi küfürdür. Allah'a şirk koşmaktır. Bundan Allah'a sığınırız.
Lübnan şartlarında Ehli Sünnet üzere olan kardeşlerimizin nasıl davranması gerektiğine gelince… Kardeşlerime özellikle ilim talep etmelerini, dini dosdoğru biçimde anlamaya çalışmalarını, tevhid davetini sürdürmelerini, tertemiz
İslam bayrağını dikip bu bayrak altında çalışmalarını nasihat ederim. İlim ve
cihad ehli alimlerin nasihatlerine ve özellikle de Şeyh Eymen Zevahiri'nin Lübnan halkına yaptığı nasihatlerine kulak vermenizi tavsiye ederim. Şüphesiz ki
Lübnan Müslümanların en büyük yaralarından birisidir. Özellikle kendi durumunuza dikkat edin. Allah sizi sevdiği ve razı olduğu şeylere muvaffak kılsın.62
Allah'ın İndirdiğinden Başkasıyla Hükmetme Hakkında
Soru: Sizlerden yeterli ve inandırıcı bir cevap bekliyorum. Durum bana
biraz karışık geldi. Bir minberdeki şeyhin yazısında şöyle geçiyordu:
“Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın şeriatının dışındaki bir şeriate muhakeme
olmak küfürdür Ancak bir hakim medeni kanunları kabul etmeksizin hevasına
göre Allah’ın indirdiğinin dışındaki bir hükümle hüküm verirse küfür değildir.”
Buna delil olarak İbni Abbas’a isnad edilen “Küfrun Dune Küfr” sözünü getiriyor. Şeyh Muhammed b. İbrahim Âli-Şeyh (rahimehullah) da bunun sahih olduğunu bildiriyor.
62
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
44
Yine aynı minberde olan şeyhlerden bazıları da “Allah’ın şeriatının dışındaki bir şeriate muhakeme olmak da Allah’ın indirdiği hükümlerden gayrısıyla
hükmetmek de küfürdür” diyorlar. İbni Abbas’a isnad edilen söze de zayıf diyorlar. Bu konuyu açıklığa kavuşturmanızı, detaylarıyla anlatmanızı istiyorum.
Yine bu konuyla ilgili bir sorum daha var. O da: “Hamas hükümeti demokrasi ile hükmetmese, Allah’ın şeriatına veya medeni kanunlar gibi diğer
kanunlara göre de hükmetmese, sadece aklına ve hevasına göre hükmetse yine
mürted bir hükümet mi olur?”
Allah (Subhanehu ve Tealâ) çalışmalarınızın karşılığını bolca versin. Sizleri
korusun gözetsin ve sizlerden razı olsun.
Cevap: Değerli kardeşim! Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın indirmiş olduğundan başkasıyla, beşeri kanunlarla hüküm veren kimselerin kâfir olduğunda
ihtilaf yoktur. Günümüzdeki durum ile ilgili olan hüküm işte budur. Günümüzdeki durumun dışında olan meselelerle uğraşmaya gerek yok. Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hüküm veren hakimlerin durumlarını geniş bir şekilde açıklayan kitaplar mevcut. Bu kitaplarda konu detaylarıyla açıklanıyor. Sorunda da
belirttiğin gibi Şeyh Muhammed b. İbrahim Âli-Şeyh (rahimehullah) meşhur
risalesi “Tahkîmu’l Kavaniyn’de”63 Allah’ın şeriatının dışındaki kanunlarla hüküm vermeyi her yönüyle açıklamaktadır. Ancak şimdi sen sadece seni ilgilendiren kısımla ilgilen ve seni ilgilendirmeyen şeylerle aklını meşgul etme! Alimler o
konular hakkında geniş açıklamalarda bulundular. Günümüzde mevcut olmayan durumlarla kendini perişan etme!
Bazı alimlerin İbni Abbas’a isnad edilen sözü sahih görmesini, bazılarının
da onu delil kabul etmemesini bir kusur olarak görme! Bildiğin gibi bir hadisi
bazı alimler sahih kabul ederken bazıları zayıf kabul edebilmektedir. Şunu
unutma ki: Bütün alimler İbni Abbas’a isnad edilen sözü sahih kabul etseler bile
o söz, günümüz vakıasına indirgenemez. Çünkü İbni Abbas’ın o sözü söylediği
vakıa ile günümüz vakıası birbirinden tamamen farklıdır. Akıl sahibi olanlar
bunu bilir ve anlarlar. Günümüz Cehmiyye ve Mürcielerine reddiye olarak yazdığımız “İmtâu’n Nazar” isimli kitabımızda uzun uzun bahsettiğimiz konu işte
budur.
İkinci soruna gelince; Hangi hükümet olursa olsun, ismi ne olursa olsun,
Allah’ın şeriatıyla hükmetmez, aklıyla ve hevasıyla hareket ederse o hükümet
mürteddir.
63
Bu risale şerhi ile birlikte yayınevimiz tarafından “Hakimiyet Mefhumu” ismiyle yayınlanmıştır. (yayıncı)
Zikir Ehline Sorun 1
45
Eğer bir hükümet Allah’ın indirdiği hükümleri tamamen terk etmişse ve
heva ve akla dayalı kanunlarla hükmediyorsa bunların durumu da mürted olmaktır. Nitekim senin sorun bununla ilgilidir. Sana hatırlatmam gerekir ki Cengiz Han’ın çıkardığı yasa ve kanunların kaynağı da akıl ve heva idi. Alimler Cengiz Han’ın Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’dan bazı hükümler aldığını ve daha
sonra akıl ve hevasından da bir şeyler katarak o hükümleri kanunlaştırdığını
söylemektedir.
Kim Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın hükmünü terk eder, onunla hükmetmez, kendi akıl ve isteklerine göre hüküm verirse aynen Cengiz Han’ın yaptığını
yapmış olur. İbni Teymiyye’nin Cengiz Han hakkında zikrettiği hüküm böylesi
bir amelde bulunan kimse için de geçerlidir. Hafız İbni Kesir (rahimehullah)
Cengiz Han hakkında şöyle demiştir:
“Allah (Subhanehu ve Tealâ) bütün hayırları ihtiva eden, bütün kötülükleri
yasaklayan, heves ve arzulara meyletmekten alıkoyan hükmünün dışına çıkanları reddediyor. Kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah'ın şeriatına dayanmayan câhiliyet hükümlerinin sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddediyor ve bu
sapıklıkları kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardıklarını bildiriyor.
Tatarların “Cengiz Han” diye bilinen krallarından alınma krallık buyrukları vardı ve bununla hüküm verirlerdi. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. Bu
yasalar Yahûdî, Hristiyan ve İslâm dinine mensup muhtelif milletlerden iktibas
yoluyla tanzim edilmiş kanunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinde bir
çoğu, Cengiz Han'ın mücerred görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu, çocukları için izlenen bir hüküm haline getirmiştir ki onlar, Allah'ın kitabından ve
Rasulullah'ın sünnetinden önce bu yasaya uyarlardı. Onlardan böyle davrananlar kâfirdir, öldürülmeleri vaciptir. Az veya çok hiçbir konuda Allah'tan başkasının hükmüne müracaat edilemez.”64
Burada alimlerin bahsettiği konular arasında da fark vardır. Alimlerin bir
kısmı genelde Allah’ın şeriatına tabî olan ve başka hiçbir şeriatı kabul etmeyen
ancak rüşvet, akrabaya iltimas geçme gibi bazı sebeplerden dolayı Allah’ın hükmünü terk eden hakimden bahsetmişler ve bunun “Küfrün Dune Küfr” olduğunu söylemişlerdir. Sahabilerden bazısı ise bunun küfür olduğu görüşündedir.
Zamanımızdaki tağutların savunucuları bunu yukarıda ilk söylediğimiz
durumla yani Allah’ın şeriatını tamamen rafa kaldırmak ve hükümsüz kılmak ile
karıştırıyorlar. Oysa alimler vakıaya bakıyor ve birinci durumu kastetmiyorlardı.
64
İbni Kesir Tefsiri, 3/131.
Tevhid ve Cihad Minberi
46
Çünkü onda Allah’ın hükmünden yüz çevirip onu başkasıyla değiştirmek var.
Ancak ikincisinde şeriatı terk etme yok. Zamanımızdaki duruma baktığımızda
ise Allah’ın hükmünden tamamen yüz çevirme, akla, istek ve arzulara uyma ve
beşeri kanunlara tabi olma vardır.
Değerli Kardeşim! Herhalukarda sana tavsiyem akıl ve heva ehlinin faraziyelerinden uzak durmandır. Onlarla meşgul olup boşa vakit geçirme! Senin
dikkat etmen gereken, hükmü altında yaşadığın hükümetin durumudur. Bu ister
Hamas Hükümeti olsun ister başkası… Bir meselenin hükmü konusunda alimlerin görüşlerine başvurulmalıdır. Alimlerin açıklamaları doğrultusunda hareket
edilmelidir. Kardeşim! Henüz gerçekleşmemiş ve gerçekleşmesi de güç olan
olaylarla uğraşmayı bırak! Çünkü bu vakti öldürür. Hakla batılın karışmasına
sebep olur. Ayrıca nefsine tabi olan insanlarla mücadeleye sürükler. Allah
(Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Kendilerine hıyanet edenleri savunma! Çünkü Allah hainliği meslek edinmiş
günahkârları sevmez. İnsanlardan gizler de Allah'tan gizlemezler. Halbuki geceleyin
O'nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken O, onlarla beraber idi. Allah yaptıklarını
kuşatıcıdır (O'nun ilminden hiçbir şeyi gizleyemezler). Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak?
Yahut onlara kim vekil olacak?” (4 Nisa/107-109)65
Necaşi Allah'ın İndirdikleriyle Hükmetti mi?
Soru: Sorum Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi’ye... Memleketinde Sahabe’ye eman veren Necaşi Allah’ın indirdikleriyle hükmetti mi, hükmetmedi
mi?
Cevap: Değerli kardeşim! Allah (Subhanehu ve Tealâ) sizi muvaffak kılsın.
Yalancı ve iftiracılar Necaşi’nin Allah’ın kitabında indirdiği hükümlerle
hükmetmediğini zannediyorlar. Bu soruyu Şeyhimiz Ebu Muhammed daha önceden “Demokrasi Bir Dindir” adlı kitabında şöyle cevaplamıştı:
“Birincisi; Her şeyden önce Necaşi’nin Allah’ın indirdiği hükümlerle
hükmetmediğini iddia eden kimselerin, bu iddialarını açık, sarih ve delaleti kat’i
naslarla ispat etmesi gerekir. Necaşi’nin Müslüman olduktan sonra Allah’ın
hükümleriyle hükmetmediğine dair bir delil getirmesi gerekir. Bu şüpheyi ortaya atanların sözlerini başından sonuna kadar inceledim. Maalesef orada kuru
65
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
47
zandan başka bir şey göremedim. Sahih hiç bir delile rastlayamadım. Allah
(Subhanehu ve Tealâ) “Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin!” (2 Bakara/111) buyurmuştur. Buna göre onlar delil ve burhan getiremedikleri için yalan-
cılardır.
İkincisi; Bizler ve hasımlarımız arasında ihtilafsız bir şekilde kabul edilen,
Necaşi’nin şeriatın tamamlanmasından önce vefat ettiğidir. Hafız İbn-i Kesir ve
diğer âlimlerin de söylediği gibi66 Necaşi’nin “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim.” (5 Maide/3)
ayetinden önce öldüğü kesindir. Çünkü bu ayet Veda Haccında inmişti. Necaşi
ise Mekke’nin Fethinden önce vefat etmiştir.
O zaman için Allah’ın indirdiğiyle hükmetme; dinden ulaşan kadarını yerine getirme, ona tabi olma ve onunla hükmetmedir. Bu gibi durumlarda mutlaka Kuran’ın ulaşması gerekir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) “De ki: Bu Kur'an bana,
kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu.” (6 Enam/19) buyurdu.
O zamanki ulaşım araçları malum idi. Öyle ki şeriatın bir bölümü kişiye
seneler sonra ulaşıyor, bazen de o bilgiyi Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’in yanına geldiğinde öğrenebiliyordu. Din henüz yeniydi, Kuran-ı Kerim
inmeye devam ediyordu ve şeriat henüz tamamlanmamıştı.”67
Size tavsiyem şeyhimizin kitabından işaret etmiş olduğumuz yere müracaat etmenizdir. Orada yeterince açıklama vardır.68
Şeyhulislam’ın İstihlâl Şartı Üzerine
Soru: Değerli şeyhlerim! Dine yaptığınız hizmet ve bâtılı açığa çıkarıp
kesin delillerle onu çürüttüğünüz için Allah (Subhanehu ve Tealâ) mükafatınızı
versin.
Ben ilim talebine değer veren birisiyim. Mürcielerin aşırı gidenlerine cevap vermeye özen gösteriyorum. Aralarında bulunarak ortaya attıkları şüpheleri
gidermeye çalışıyorum. Onlar, Şeyhulislam İbni Teymiyye’nin Allah’ın şeriatını
değiştirenlerin tekfir edilmesini istihlal şartına bağladığını söylüyorlar. İddialarına delil olarak Şeyhulislam’ın şu sözünü gösteriyorlar: “İnsan ne zaman üze66
El-Bidaye ve’n-Nihaye, 3/277.
67
Konu hakkında oldukça geniş bir açıklama “İrca Saldırılarına Karşı Şüphelerin Giderilmesi” isimli kitabımızda “Necaşi’nin Allah’ın İndirdiği İle Hükmetmeme Şüphesi”
başlığında mevcuttur. –yayıncı68
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Tevhid ve Cihad Minberi
48
rinde icma edilen bir haramı helal sayarsa ya da üzerinde icma edilmiş bir helali
haram sayarsa veya icma edilen şer’î bir hükmü değiştirirse fakihlerin ittifakıyla
mürted ve kâfir olur. Nitekim alimlerin “Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (5 Maide/44) ayetine dair zikrettikleri
iki görüşten bir tanesi istihlal şartıdır. Yani Allah’ın indirdiğinden başkasıyla
hükmetmeyi helal sayarsa kâfir olur demektir.”69
Dediler ki: “Şeyhulislam Allah’ın hükmünü değiştiren kimsenin kâfir olması için onu helal kabul etmesi şartını koşmuştur.”
Acaba Şeyhulislam İbn-i Teymiye “Allah’ın indirdiğinden başkasıyla
hükmetmeyi helal sayarsa kâfir olur” sözüyle neyi kastediyor. Onlara nasıl cevap
vermeliyim? Allah mübarek etsin amellerinizi bereketlendirsin. (amin)
Cevap: Değerli Kardeşim! Bil ki “istihlal” kelimesi ilim ehlinin sözlerinde
çokça geçer. Bundan maksad itikadî olarak helal görme değildir. Bir işe devam
etmek ve karşı gelmeyi ısrarla sürdürmek manası kast edilmiştir. Mesela “Falan
kişi haramları helal kabul ediyor” dediğimizde “Aralıksız olarak onu yapıyor.
Sanki onu mübah görüyor” manası anlaşılır.
İşte Şeyhulislam’ın tuttuğu yol budur. Deliller onun “istihlal” kelimesini
ısrar etmek manasında kullandığını gösteriyor. Diğer bir ifade ile Şeyhu-l İslam
“helal sayma” ile “ısrarla muhalefet etmeyi” kastetmektedir. Şu sözü bunun delilidir:
“İnsanların birçoğu İslam’a girdiği halde itaat ettikleri kimselerin kendilerine emrettiği adetlerle hükmetmektedirler. Onlar Allah’ın indirdikleri ile
hükmetmemenin caiz olmadığını bildikleri halde O’nun hükümlerine bağlanmadılar bilakis Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemeyi helal saydılar. İşte
onlar kâfirdirler.”70
İfadeden de anlaşılacağı üzere Şeyhu-l İslam burada Allah’ın indirdiği ile
hükmetmemenin vucubiyeti hakkında cahil olmayan bir topluluktan bahsetmektedir. Onların hükmün aslını, esasını bilen bir topluluktur. Fakat bununla
birlikte Allah’ın hükümlerini uygulamadılar. İşte onların bu durumlarını İbn-i
Teymiye (rahimehullah) “helal sayma” olarak değerlendirmektedir. Nitekim
“O’nun hükümlerine bağlanmadılar” ifadesi de bunu göstermektedir.71
69
Mecmu’ul Fetava, 3/267.
70
Minhacu-s Sunne 5/83.
71
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankitî
Zikir Ehline Sorun 1
49
Ehli Sünnete Göre Şeriati Değiştirmenin Anlamı ve Muasır
Mürcie’ye Cevaplar
Soru: Gazze’de ilim tahsil eden birisinin iddiası şu şekildedir:
“Allah’ın şeriatinin dışında hükümlerle, batıl ve cahiliye kanunları ile
hükmetmek, bu hükümler Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya ve İslam dinine nispet
edildiği zaman şeriati değiştirmek olarak isimlendirilebilir. Âlimlerin ıstılahına
göre şeriati değiştirmek ancak böylesi bir durum içindir.”72
Daha sonra bu kişi âlimlerin “Allah’ın şeriatini değiştirmek bütün âlimlerin ittfakı ile küfürdür” sözünü getirdikten sonra bu sözün ancak yukarıda belirttiği şartla yani kişinin çıkardığı kanunu Allah’a nispet etmesi şartı ile beraber
anlaşılması gerektiğini iddia ediyor ve bu iddiasına delil olarak da İbn-i
Teymiye’nin şu sözünü delil olarak getiriyor:
“Mübeddel şeriat; Allah’a, O’nun Rasulüne ve insanlara asılsız
şehadetlerle atılan yalan, iftira ve benzeri şeylerle apaçık zulümlerdir. Kim bunların Allah’ın şeriatinden olduğunu iddia ederse tartışmasız kâfir olur.”73
Daha sonra bu kişi Maide Suresi’nin 44. ayetine dair Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Yahudilerin arasında zina eden kimse hakkında
geçen olayı anlatıyor ve Yahudilerin zina eden kimseye dair çıkardıkları hükmü
Allah’ın şeriatine nispet ettiklerini söylüyor.
Sonuç olarak tüm bu getirdiği delillerin neticesinde “Allah’ın hükmünü
değiştiren bir kimse ancak çıkardığı bu yeni hükmü Allah’ın dinine nispet ederse
kâfir olur” diyor. Bu konuda doyurucu bir açıklama yaparsanız sevinirim.
Cevap: Günümüzde Ehli Sünnet ve-l Cemaat mensupları bid’at ve heva
ehli tarafından birçok saldırıya uğramaktadır. Nitekim Ehli Sünnet’i hariciler
olarak isimlendiren buna karşılık tağutları savunma adına büyük çabalar saferden muasır mürcie mensupları bu gruplardan bir tanesidir.
72
Bu oldukça meşhur bir şüphedir. Günümüz Türkiye’sinde de kendilerini Selefe nispet
eden kimselerin birçoğu bu şüpheyi dile getirmektedirler. Bu şüpheye göre; şeriati değiştirmek kişinin İslam dışı bir hükümle hükmetmesi ve “Bu Allah’ın hükmüdür” demesine
bağlıdır. Şayet bir kimse zina edene İslam’ın hükmü dışında bir hüküm verse ancak bunun Allah’ın hükmü olduğunu iddia etmese bu kimse Allah’ın şeriatini değiştirmiş sayılmaz. Allah’ın şeriatini değiştirmiş sayılması için kendi koyduğu hükmün Allah’ın hükmü
olduğunu iddia etmesi gerekir. Sapkınlıktan Allah’a sığınırız. –yayıncı73
Mecmuu-l Fetava, 7/285.
Tevhid ve Cihad Minberi
50
İşin aslı Ehli Sünnet mensuplarının bu şekilde kötü vasıflarla itham edilmelerinin sebebi Ehli Sünnet’in bütün bid’at fırkaları arasında vasat bir noktada
yer almasıdır. Bilinmelidir ki Ehli Sünnet ve-l Cemaat nasıl ki bütün kâfir ümmetler arasında vasat bir çizgide ise aynı şekilde bütün bid’at ve heva ehli arasında da vasat bir çizgide bulunmaktadır. Bunun bir sonucu olarak ise İrca Ehli,
Ehli Sünnet’e baktığı zaman onları Haricilerin bulunduğu konumda görür, hakikat böyle olmamasına rağmen Ehli Sünnet’in Haricilerden olduğunu zanneder. Buna mukabil Hariciler Ehli Sünnet’e baktığı zaman onları Mürcielerin
bulunduğu konumda görüyorlar, hakikat böyle olmamasına rağmen onları
Mürcieden zannediyorlar. Ehli Sünnet ise bu iki taife arasında vasat bir çizgide
yer almaktadır. Ehli Sünnet her iki taifeye de hakikat nazarından bakarak onları
bulundukları konuma göre isimlendirmektedir.
Soruna gelince; Günümüz Mürcieleri Allah’ın şeriatini değiştiren tağuti
hükümetleri savunma adına “Şeriati Değiştirme” meselesinde şöyle diyorlar:
“Allah’ın şeriatini bir başka şeriatle değiştirmek ancak kişinin koyduğu
hükmü Allah’ın dinine nispet etmesi şartı ile küfürdür.”
Onlar “Şeriati Değiştirme” konusunda âlimlerin de bu menhec üzere olduklarını iddia ediyorlar. Böyle büyük bir hataya düşmelerinin sebebi ise bozuk
anlayışları ve tutarsız istidlalleridir. Onların bu konuda getirdikleri delillerden
bir tanesi Maide Suresi’nin konu ile ilgili ayetlerinin sebebi nuzülüdür. Nitekim
getirdikleri delilleri ispat edebilme adına âlimlerden de bu konuya dair bazı
kaviller zikretmektedirler. Onların şüphelerini reddetme adına deriz ki;
Öncelikle biz şeriati değiştirme konusunda onların getirdikleri şartı inkâr
etmiyoruz. Diğer bir ifade ile yöneticilerin kendi yanlarından bir kanun koyarak
bunu Allah’a, O’nun dinine nispet etmeleri şeriati değiştirmektir. Ancak bu değiştirmenin sadece bir yönüdür. Kim kendi hevasından çıkardığı kanunlarla
hükmeder ve bu kanunları Allah’ın dinindenmiş gibi gösterirse bu kimse birden
çok açıdan apaçık küfre düşmüştür. Bu kimse öncelikle şeriati değiştirmekle
küfre girmiştir. Diğer taraftan ise kendi çıkardığı hükümleri Allah’a nispet ederek yalan söylemiş, Allah’a iftira etmiştir ki bu da böylesi kimselerin ikinci küfrüdür.
Bilinmelidir ki kişinin kendi çıkardığı kanunları Allah’ın dinine nispet
etmesi, “Bu Allah katındandır” demesi şeriati değiştirme küfrünün dışında başka bir küfür çeşididir. Ancak günümüz Mürcie’sinin iddia ettiği şekilde şeriati
değiştirme küfrü kesinlikle şeriati değiştirenin kendi koyduğu hükmü Allah’a
Zikir Ehline Sorun 1
51
nispet etmesi ile kayıt altına alınamaz. Günümüz Mürcie’sine göre şeriati değiştirmek, onu Allah’a nispet etmeye bağlı olduğu için şeriati değiştiren bir hâkimin tekfir edilmesi de ancak bu hâkimin çıkardığı kanunları Allah’a nispet etmesine bağlıdır. Bu konuda Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi şöyle demiştir:
“Bilinmelidir ki kişinin Allah’ın şeriatini değiştirerek ve kendi uydurduğu
hükmü Allah’ın dinine nispet ederek Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya iftira etmesi
zatı itibarıyla oldukça büyük bir küfürdür. Bu isterse küfür kanunlarını, tağuti
hükümleri Allah’a nispet etmesi şeklinde cereyan etsin, isterse de masiyet ve
zulüm içeren bir hükmü Allah’a nispet etmek şeklinde cereyan etsin durum değişmez. Her iki durum da Allah adına söz söyleme ve Allah’a iftira atmaktır.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu durumu en büyük şirklerden addetmiştir:
“De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (7 Araf/33)
Kim böylesi bir fiilde bulunursa Yahudiler misali küfrün üstüne bir küfür
işlemiştir. Böyle bir kimse öncelikle, Allah’ın izin vermediği hususlarda kanun
koymak suretiyle küfrü gerektiren bir fiil işlemiştir. İkinci olarak ise bu batıl
hükmünü Allah’ın dinine nispet etmekle bir başka küfür çeşidi işlemiştir.”74
Sevgili kardeşim! Şeriati Allah’a nispet etmeksizin sadece değiştirmenin
küfür olduğuna dair birçok delil vardır. Bunlardan bir tanesi İbn-i Cerir ve İbn-i
Ebi Hatim’in tefsirlerinde zikrettikleri İbn-i Mes’ud (Radıyallahu Anh)’ın şu sözüdür:
“İsrailoğullarının üzerinden uzun bir süre geçince kalpleri katılaştı da
kendi yanlarından bir kitap ihdas ettiler. Bunu gönülleri istedi, dilleri tatlılaştırdı ve ondan lezzet aldılar.”75
74
Tebsıru-l Ukala bi-Telbisati Ehli-t Tecehhumi ve-l İrca.
75
Rivayetin tamamı şu şekildedir: “İsrailoğullarının üzerinden uzun bir süre geçince
kalpleri katılaştı da kendi yanlarından bir kitap ihdas ettiler. Bunu gönülleri istedi, dilleri
tatlılaştırdı ve ondan lezzet aldılar. Hakikat ise birçok konuda onların istekleriyle gerçeklerin arasında farklılıkların olması idi. Onlar kendi aralarında şöyle bir karar aldılar:
“Biz İsrailoğullarını bu yazdığımız kitabımıza davet edelim. Kim bu kitaba uyma konusunda bize tabi olursa onu serbest bırakırız. Kim de bize uymaktan kaçnırsa onu öldürürüz.” Dediklerini yaptılar. İçlerinde bilgin bir adam vardı. Onların bu yaptıklarını görünce Allah’ın kitabında bildiği hakikatlere yöneldi. Bu hakikatleri ince bir şeye yazarak
dürdü ve bir boynuzun içerisine yerleştirdi. Sonra da bu boynuzu boynuna taktı. Onlar
Tevhid ve Cihad Minberi
52
Rivayetin zahiri açıkça göstermektedir ki İsrailoğulları kendi yanlarından
uydurmuş oldukları bu kitabı Allah’a, O’nun dinine nispet etmemişler, çıkardıkları hükümlerin Allah’ın katından geldiğini iddia etmemişlerdir. Bu konuda bir
başka delil ise İmam Ahmed’in rivayet ettiği İbn-i Abbas’ın şu sözüdür:
“Bu ayet, iki Yahudi taifesi hakkında inmiştir. Cahiliye döneminde bu iki
taifeden biri diğerini yenmişti. Kuvvetli olan taraf, zayıf tarafı yendiği için aralarında şöyle bir anlaşma yapmışlardı:
“İzzetli ve kuvvetli taife, zelil ve zayıf olan taifeden bir kişiyi öldürürse, diyet olarak 50 vesak verecektir. (Vesak; 60 sa’dır, sa ise 2751 gr’dır). Zelil ve zayıf
taife, izzetli ve kuvvetli taraftan bir kişiyi öldürürse diyet olarak 100 vesak verecektir.”
Rasulullah, Medine’ye gelinceye kadar bu anlaşma üzerinde kaldılar.
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine’ye geldikten sonra zayıf ve zelil
olan taife, izzetli ve kuvvetli olan taifeden bir adamı öldürdü. Bu sebeple kuvvetli ve aziz olan taife, zayıf ve zelil olan taifeden öldürülen adamın diyeti olarak
100 vesak istedi. Zayıf ve zelil taife “Böyle bir iş olamaz. Dini, nesebi, beldesi bir
olan iki taife arasında nasıl olur da diyet konusunda böyle bir farklılık olur?
Nasıl olur da birisi diğerinin yarısı veya iki katı olur? Biz, daha önce sizden
korktuğumuz ve bize zulmettiğiniz için, sizden öldürdüğümüz kişiye bedel olarak, 100 vesak diyet veriyorduk. Fakat artık Muhammed geldi. Bu sebeple istediğinizi size vermeyeceğiz. Aramızda eşitlik olmalıdır.” dediler.
ihtilafları sebebi ile birbirlerini öldürmeye başlayınca kendi aralarında şöyle bir karar
aldılar:
“Ey (falan falan) kişiler! Siz İsrailoğulları arasında ölümlerin çoğalmasına sebep oldunuz.
Gelin şu âlim adamı çağırın. Ona kitabınızı gösterin ve o kitaba tabi olmasını ondan isteyin. Eğer sizin kitabınıza uyarsa diğer insanlarda onunla beraber size tabi olacaklardır.
Yok, eğer sizin kitabınıza uymazsa o adamı öldürün.
Bunun üzerine o bilgili adamı çağırdılar ve “Sen bizim kitabımızda olanlara inanıyor
musun?” dediler. O “Sizin kitabınızda ne var? Onu bana gösterin” dedi. Onlar da baştan
sona kitaplarını ona gösterdiler ve “Sen buna inanıyor musun?” dediler. O da eliyle boynundaki boynuza işaret ederek “Evet ben bunda olana îmân ettim” dedi. Böylece onu
öldürmeyip sağ bıraktılar. Adam ölünce kabrini açtıklarında boynuza asılmış olarak o
kitabı gördüler ve boynuzun içinde saklı bulunan Allah'ın kitabını buldular. Birbirlerine
dediler ki: “Ey falancılar! Biz bu adamın bir fitneye tutulduğunu işitmemiştik.” Böylece
İsrâiloğulları yetmiş iki millete ayrıldılar. Onların milletlerinin en hayırlısı boynuz sahibinin milletinden olanlardır. –yayıncı-
Zikir Ehline Sorun 1
53
Bu tartışmadan dolayı aralarında neredeyse savaş çıkacaktı. Bunun üzerine aziz ve şerefli olan taife birbirlerine şöyle dediler:
“Vallahi Muhammed, diyetin iki katını vermez. Bu sebeple bir kişiyi Muhammed’e gizli olarak gönderin ve bu konudaki görüşünü öğrenin. Eğer diyetin
iki katını size verirse onu hakem tayin etmeyi kabul edin. Eğer diyetin iki katını
vermezse, ondan uzak durup onu hakem tayin etmeyin.”
Bunun üzerine münafıklardan bir kaç kişiyi bu meseleyi öğrenmeleri için
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gönderdiler. Münafıklar Resulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gelince Allah (Subhanehu ve Tealâ) münafıkların ne
niyetle geldiklerini O’na haber vererek Maide Suresi’nin 41-47. ayetlerini indirdi.
İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) sözlerine şöyle devam etti:
“Vallahi bu ayetler bu iki taife hakkında inmiştir ve Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’nın ayetlerde kastettiği kimseler bu iki taifedir.”76
Uzunca naklettiğimiz bu rivayette görüleceği üzere İsrailoğulları koymuş
oldukları hükümleri bizzat kendilerinin uydurduklarını itiraf etmektedirler.
Rivayetlerin hiç birisinde onların bu hükümleri Allah’ın dinine, Allah’ın
şeriatine nispet ettikleri mevcut değildir. O halde günümüz Mürcie’sinin getirmiş olduğu bu şartın delili nedir acaba?
Maide Suresi’nin söz konusu ayetlerinin iniş sebebine dair gelen haberlerde apaçık bir şekilde görüldüğü üzere kişinin Allah’ın şeriatini değiştirmesi
başlı başına bir küfürdür. Bu asla koyduğu hükmü Allah’ın dinine nispet etme
şartı ile kayıtlı bir küfür çeşidi olmayıp kendi başına müstakil bir küfür çeşididir. O halde günümüz Mürcie’si böyle bir şartı hangi delilden çıkarmaktadırlar?
Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi şöyle der:
“İnsanlardan küfre girenlerin bir kısmının küfrün üstüne bir küfür işlemeleri bilinen bir şeydir. Allah’ın şeriatini değiştirmek ve bunu Allah’a nispet
etmek küfrün en büyüklerindendir. Burada tekfir sebeplerini tek bir sebeple
kısıtlamak oldukça hatalıdır. Tekfirde, kişinin tekfir sebeplerinden iki tanesini
ya da daha fazlasını yapmasını şart koşmak, tekfiri bununla kayıtlandırmak, bu
sebeplerin hepsi bir arada olmadığı sürece tekfirden kaçınmak doğru değildir.
Tıpkı Allah’ın şeriatini değiştirmeyi, Allah’a iftira etmekle kayıt altına alma konusunda olduğu gibi…
76
Ahmed, Nesai; Ahmed Şakir bu hadis için sahih demiştir.
Tevhid ve Cihad Minberi
54
Bir şeyin bir başka şeye şart olması şeriatte bilinen kaideler üzerinedir.
Her haberi bir başka şeyin şartı olarak görmek, şart yerine gelmediği sürece şart
koşulanın yokluğuna hükmetmek doğru değildir. Bunun için haberin şeriatte
bilinen şart sigaları ile gelmesi gerekir.”77
Muasır Mürcie’nin getirdiği bu şarta dair âlimlerden yaptıkları nakillere
gelince… Bunlardan bir tanesi de Maide Suresi’nin 44. ayetinin tefsirine dair
Maliki âlimlerinden Kadı Ebu Bekir İbn-i Arabi’nin şu sözüdür:
“Eğer hâkim kendi yanından bir şeyle hükmeder ve hükmettiği şeyin Allah katından olduğunu iddia ederse bu kişinin kâfir olmasını gerektiren bir küfürdür. Eğer (böyle bir iddiada bulunmaksızın) sadece heva ve nefsinden hükmederse bu Allah’ın mağfiret edeceği günah türündendir. Zira Ehli Sünnet’e
göre günahkâr kimse için Allah’ın affı her zaman mevcuttur.”
Günümüz Mürcie’si bu sözü delil getirdi ve ayette bahsedilen küfrü Allah’a nispet etmeye bağladı. Ancak hakikat böyle değildir.
İşin aslı Maliki âlimlerinden olan İbn-i Arabi’nin ayeti bu şekilde yorumlaması iman ve küfür meselelerinde onun Eşari mezhebine müntesip olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim bu ayetin tefsirinde de söyledikleri Eşari mezhebine göredir. Onlara göre iman sadece kalbin tasdiki ve bilmesine bağlıdır.
Kurtubi gibi Eşari âlimlerinin birçoğu da İbn-i Arabi’ye muvafakat etmişlerdir.
Ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere şeriati değiştirme küfrünü, Allah’a nispet
etmek ile kayıtlandırmak açık bir hatadır. Ondan önce Ehli Sünnet âlimlerinden
hiç birisi böyle bir şart getirmemiştir.
Burada şunu da hatırlatmak isterim. İbn-i Arabi sadece iman ve küfür
meselelerinde değil sıfatlar meselesinde de Eşari mezhebine intisap etmiştir.
Dileyen onun “Aridatu-l Ahfezi, El-Avasım mine-l Kavasım, Kanunu-t Tevil”
isimli eserlerine bakabilir.
Sorunuzda bahsettiğiniz üzere şeriatin değiştirilmesi konusunda İbn-i
Teymiye’nin sözüne gelince…
1- İbn-i Teymiye (rahimehullah) bu sözünde öncelikle insanların nazarında
şeriat kelimesinin manasını açıklamaktadır. Buna göre şeriat 3 manaya gelmektedir. Bunlardan bir tanesi de işte yukarıda zikredilendir:
“Şeriat kelimesi, insanların örfünde üç manaya gelir… Bunlardan üçüncüsü ise Mübeddel şeriat ki bu; Allah’a, O’nun Rasulüne ve insanlara asılsız
77
Tebsıru-l Ukala bi-Telbisati Ehli-t Tecehhumi ve-l İrca.
Zikir Ehline Sorun 1
55
şehadetlerle atılan yalan, iftira ve benzeri şeylerle apaçık zulümlerdir. Kim bunların Allah’ın şeriatinden olduğunu iddia ederse tartışmasız kâfir olur.”78
Dikkat edilirse İbn-i Teymiye burada şeriat kelimesinin dinde bilinen
manasını değil bilakis insanların örfündeki manasını anlatmaktadır.
2- Diğer taraftan İbn-i Teymiye’nin bizzat onların delil getirdiği sözü günümüz Mürcie’sinin ortaya attığı ve İbn-i Teymiye’ye nispet ettikleri bu batıl
görüşü iptal etmektedir. Zira İbn-i Teymiye yukarıda zikredilen sözünün devamında şöyle der:
“Örneğin bir kimse kan ve ölü eti helal olur derse, bunun kendi görüşü
olduğunu söylese dahi kâfir olur.”
Görüleceği üzere bu cümlede geçen “Bunun kendi görüşü olduğunu söylese dahi…” ifadesi şeriati değiştirmenin mutlak surette Allah’a nispet etmeksizin de gerçekleşeceğini göstermektedir. Yine İbn-i Teymiye bir başka yerde şöyle
der:
“Kim insanlar arasında Allah’ın indirdiği hükümlerin dışında kendince
adalet gördüğü hükümlerle hükmetmeyi helal sayarsa kâfir olur. Hiçbir topluluk
yoktur ki insanlar arasında adaletle hükmetmeye çalışmasın… Bazen onların bu
adalet olarak gördükleri şey büyüklerinden öğrendikleri kendi dinleri de olabilir.”79
Görüleceği üzere İbn-i Teymiye’nin bu sözünde de “kendince adalet gördüğü”, “büyüklerinden öğrendikleri” ifadeleri şeriati değiştirmenin mutlak surette Allah’a nispet etmeksizin de gerçekleşeceğini göstermektedir.
Açıkça ortaya çıktığı üzere muasır Mürcie’nin “Şeriati değiştirmek ancak
kişinin çıkardığı hükmü Allah’a nispet etmesi ile gerçekleşir” iddialarını İbn-i
Teymiye’ye nispet etmeleri oldukça hatalı bir görüştür. Bilakis bu şeriati değiştirmenin şekillerinden sadece bir tanesidir.
3- Yine İbn-i Teymiye şeriatin değiştirilmesinin suretlerinden bir tanesinin de Allah’ın indirdiği hükümler dışında insanların örfleri ile hükmetmek
olduğunu söylemiştir: “Değiştirilmiş seriat; yalan yanlış sözler, alt üst edilen
tefsirler, dinden olmadığı halde dine sonradan ilave edilen bid’atler ve Allah’ın
indirmediği hükümlerle hükmetmektir.”80
78
Mecmuu-l Fetava, 7/285.
79
Minhacu-s Sunne, 5/83
80
Mecmu-l Fetava, 11/507.
Tevhid ve Cihad Minberi
56
4- Birkaç kez söylediğimiz üzere İbn-i Teymiye gerek bu sözünde gerekse
diğer sözlerinde şeriati değiştirmeyi günümüz Mürcie’sinin iddia ettiği gibi belirli bir şekil ile sınırlandırmamıştır. Yukarıda Şeyhu-l İslam’a dair verdiğimiz
sözler bunu açıkça göstermektedir. Yine o bir başka yerde şöyle der:
“İnsan ne zaman üzerinde icma edilen bir haramı helal sayarsa ya da üzerinde icma edilmiş bir helali haram sayarsa veya icma edilen şer’î bir hükmü
değiştirirse fakihlerin ittifakıyla mürted ve kâfir olur.”81
Burada önemli bir noktaya temas etmek isterim. “Değiştirilmiş Şeriat”
ifadesi ile “Şeriatin Değiştirilmesi” ifadesi birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü
bunlardan ilki daha özel bir ifade iken ikincisi daha geneldir. Helallerin haramlaştırılması ya da haramların helalleştirilmesi sonucunda karşımıza değiştirilmiş
bir şeriat çıkar. Ancak bu şeriati değiştirmenin suretlerinden sadece bir tanesidir.
Şeriati değiştirmek ifadesi dediğimiz gibi daha genel bir ifadedir. Sadece
haramların helalleştirilmesi ya da helallerin haramlaştırılması şeklinde tek bir
surette karşımıza çıkmaz. Örneğin şer’i cezaların yerine beşeri cezalar koymak,
Allah’ın emretmediği bir şeyi insanlara emretmek açık bir şekilde şeriati değiştirmektir. İbn-i Teymiye’nin yukarıdaki sözünü tekrar okuyalım:
“İnsan ne zaman üzerinde icma edilen bir haramı helal sayarsa ya da üzerinde icma edilmiş bir helali haram sayarsa veya icma edilen şer’î bir hükmü
değiştirirse fakihlerin ittifakıyla mürted ve kâfir olur.”82
Görüleceği üzere İbn-i Teymiye bu sözünde önce helallerin haramlaştırılmasını ve haramların helalleştirilmesini zikretti arkasından ise şeriatin değiştirilmesini zikrederek “Değiştirilmiş Şeriat” kavramı ile “Şeriati Değiştirmek”
kavramının her ikisine de değindi. Bu son söylediklerimiz de Şeyhu-l İslam’ın
şeriati değiştirme meselesini sadece tek bir cihetten ele almadığını göstermektedir.
5- Allah’ın şeriati ile hükmetmeyen bir hâkimin bu ameli -o bunu kabul
etse de etmese de- Allah’ın şeriatinden başka bir şeriat ortaya koymaktır. Eğer
bir hâkim Allah’ın şeriatine muhalif kanunlar koyar ve insanlar arasında bu
kanunlara uyulmasını isterse onun yaptığı bu fiil açık bir şekilde helal ve haram
koymaktır. Zira helalleştirmenin anlamı izin vermek, haramlaştırmanın anlamı
81
Mecmuul Fetava, 3/273.
82
Mecmuul Fetava, 3/273.
Zikir Ehline Sorun 1
57
ise men etmektir. Kim ki Allah’ın haram kıldığı bir fiili serbestleştirirse ya da
Allah’ın emrettiği bir amelden men ederse, bu koyduğu kanunları içinde yaşadığı belde için kanun yaparsa açık bir şekilde kendisini Allah ile beraber bir ilah
olarak addetmiş olur. Hüküm koyması, teşride bulunması, haram ve helal sınırlarını belirlemesi onun bu iddiasının göstergesidir.
Bunun deliline gelince… Allah (Subhanehu ve Tealâ) Tevbe Suresi’nin 31.
ayetinde Yahudi ve Hristiyanların, din adamlarını rab edindiklerini beyan etmiştir. Helallerin haramlaştırılması, haramların helalleştirilmesi noktasında
onların, din adamlarına itaat etmeleri onları rab edinmeleri olarak bildirilmiştir.
Nitekim Adiy bin Hatem “Onlar Allah’ı bırakıp haham ve rahiplerini rab edindiler”
ayetini duyduğu zaman Rasulullah’a “Biz onlara ibadet etmedik” demiştir. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Onlar Allah’ın haram kıldığı
şeyleri helal saydılar siz de helal saymadınız mı? Yine onlar Allah’ın helal kıldığı
şeyleri haram saydılar siz de haram saymadınız mı?” diye sormuş, Adiy bin
Hatem “Evet” cevabını verince Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “İşte onların ibadeti bu şekilde olmuştur” demiştir. Hiç şüphesiz Allah en doğrusunu bilir.83
Şeriatin Değiştirilmesi Konusunda Sorulan Soruya Dair
Soru: Benim sorum Şeyh Ebu Velid el-Makdisî’yedir. Kendisi Gazze’den
bazı Mürcie’lerin şeriatin değiştirilmesine dair getirdikleri şüpheye cevap vermiştir. Kendisine sorulan sorudan anlaşıldığı üzere bu kimseler “Kim Allah’ın
tertemiz şeriatini beşeri kanunlarla değiştirirse yeni çıkardığı bu kanunu Allah’ın dinine nispet etmediği sürece kâfir olmaz” demektedirler. Bu sözlerine ise
Ebu Bekir İbn-i Arabi’nin şu sözünü delil getirmektedirler.
“Eğer hâkim kendi yanından bir şeyle hükmeder ve hükmettiği şeyin Allah katından olduğunu iddia ederse bu kişinin kâfir olmasını gerektiren bir küfürdür. Eğer (böyle bir iddiada bulunmaksızın) sadece heva ve nefsinden hükmederse bu Allah’ın mağfiret edeceği günah türündendir. Zira Ehli Sünnet’e
göre günahkâr kimse için Allah’ın affı her zaman mevcuttur.”
Şeyh Ebu Velid el-Makdisi ise bu şüpheye “Onlar Eşaridir” diyerek cevap
vermiştir. İşin aslı ben burada bir hata olduğunu düşünüyorum.84 Şöyle ki; İbn-i
83
84
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisi.
Soruyu soran kişi bir önceki soruya işaret etmekte ve o soruda Şeyh’in verdiği cevabı
hatalı görmektedir. –yayıncı-
Tevhid ve Cihad Minberi
58
Arabi’nin söylediği sözün günümüz Mürcie’lerinin iddiaları ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü İbn-i Arabi’nin ifadesinde geçen “Eğer hâkim kendi yanından bir
şeyle hükmederse…” ifadesi bu hâkimin yeni bir kanun ihdas ettiği ihtimalini
yok eder. Özellikle bildiğimiz üzere geçmiş asırlarda yaşayan hâkimlerden bugün olduğu gibi insanların hevalarının döküntülerini kanunlaştırmak şeklinde
bir durum asla vaki olmamıştır. O halde İbn-i Arabi’nin sözünün en yakın anlamı hâkimin kanunlaştırmaksızın, uyulan bir şeriat kılmaksızın Allah’ın indirdiği
hükmün dışında bir hükümle hükmetmesi şeklinde olmalıdır. Örneğin bir akrabası zina ettiği zaman ona Allah’ın hükmünü değil de kendince başka bir hükmü
uygular. Ancak uyguladığı bu hükmü kanunlaştırmaz. Her zaman uyulan bir
şeriat haline getirmez. İşte bu durumda o hâkim fasık olur. Âlimlerin zikrettiği
“Küfrün dışında bir küfür” hükmü böylesi bir hâkime verilir. Ancak hangi hâkim bu uyguladığı hükmü kanunlaştırırsa, insanların uymaları gereken bir şeriat
haline getirirse ve her zaman bunu tatbik ederse o hâkim elbette kâfir olur. Kanun çıkarma ve çıkarılan bu kanunu uyulan bir şeriat kılma konusunun, dinden
çıkarmayan bir masiyet olduğunu söyleyen hiçbir âlim yoktur. Allah çalışmalarınızı bereketli kılsın.
Cevap: Sevgili kardeşim! Allah seni mübarek kılsın. Yukarıdaki sözlerine
açıklama olarak derim ki:
Tebdil’in manası sadece değiştirmektir. Yani bir şeyin kendi bulunduğu
durumunun aksine değiştirilmesidir. Kelimenin manası bu olduğu için biz İbn-i
Arabi’nin sözünü kabul etmiyoruz. Zira o değiştirme kavramına içerisinde olmayan bir şart daha eklemiştir. Ya da onun bu konudaki sözü doğru olsa bile
değiştirme kavramına dair o tek bir hali zikretmiştir. Onun zikrettiği hal ise
Allah’ın şeriatini değiştiren bir kimsenin yeni koyduğu hükmü Allah’ın dinine
nispet etmesidir. Biz konu hakkında sorulan soruya verdiğimiz cevapta çeşitli
örneklerle sahibini kâfir yapan değiştirmenin sadece bu şekilde olmadığını bilakis Allah’ın şeriatini değiştiren kimsenin bu konuda “Bu Allah katındandır”
şeklinde bir iddiası olmasa bile kâfir olacağını açıkladık. Aynı şekilde böyle bir
şartı “değiştirme” kavramının içerisine dâhil etmenin gereksiz olduğunu ispat
ettik. Şayet bir kimse Allah’ın şeriatini değiştirirse kâfir olur. Buna ek olarak
kendi koyduğu hükmü Allah’a nispet ederse bu, var olan küfrüne bir ziyadedir.
Zira o Allah’ın şeriatini değiştirme küfrüne bir de Allah’a iftira etme ve Allah
adına yalan söyleme küfrünü eklemiştir.
İbn-i Arabi’nin sözüne gelince; O, ya Allah’ın şeriatini değiştirmenin ancak bunu Allah’a nispet etmekle olacağını iddia ediyordur –ki sözünün zahiri
Zikir Ehline Sorun 1
59
bunu gösteriyor- ya da Allah’ın şeriatini değiştirmenin sadece tek bir durumunu
zikretmiş ancak diğer durumlarını zikretmemiştir.
Ancak İbn-i Arabi’nin sözü iyice incelenir ve onun söyledikleri konunun
başından itibaren ele alınırsa görülür ki bu sözler soruda bahsi geçen
Mürcielerin anlayışını ortaya koymaktadır. İbn-i Arabi Maide Suresi’nin 44.
ayetinin tefsirinde şöyle diyor:
“Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”
Müfessirler bu ayet hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları ayette bahsedilen kâfir, zalim ve fasıklar ile kastedilenin Yahudiler olduğunu söylemişlerdir.
Bazıları kâfirlerle kastedilenin Mekke müşrikleri, zalimlerle kastedilenin Yahudiler, fasıklarla kastedilenin ise Hristiyanlar olduğunu söylemişlerdir. Nitekim
benim de görüşüm böyledir. Zira ayetin zahiri bunu göstermektedir. Bu İbn-i
Abbas, Cabir bin Zeyd, İbn-i Ebi Zaide, İbn-i Şibrime’nin görüşüdür.
Tavus “Bu kişiyi İslam dininden çıkaran bir küfür değildir. Bilakis küfrün
altında bir küfürdür” demiştir. Eğer hâkim kendi yanından bir şeyle hükmeder
ve hükmettiği şeyin Allah katından olduğunu iddia ederse bu kişinin kâfir olmasını gerektiren bir küfürdür. Eğer (böyle bir iddiada bulunmaksızın) sadece heva
ve nefsinden hükmederse bu Allah’ın mağfiret edeceği günah türündendir. Zira
Ehli Sünnet’e göre günahkâr kimse için Allah’ın affı her zaman mevcuttur.”
Görüleceği üzere İbn-i Arabi Allah’ın şeriatini değiştirmenin küfür olduğu
diğer durumları zikretmemiştir. Ve şeriati değiştirmenin diğer şekillerinin küfrün altında bir küfür ve kişiyi dinden çıkarmayan bir küfür olduğu görüşünü
kabul etmiştir. İbn-i Arabi’nin ihmal ettiği şeriati değiştirmenin diğer şekilleri
şunlardır:
Hâkimin başka bir kanunla hükmederek yaptığı bu işi helal görmesi…
Hâkimin Allah’ın indirdiği hükümleri inkâr ederek başka kanunlarla
hükmetmesi…
Hâkimin inat ya da kibrinden dolayı Allah’ın indirdiği hükümlerden başkası ile hükmetmesi…
Hâkimin Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmedip hükmetmeme noktasında kendisini serbest görerek başka kanunlarla hükmetmesi…
Görüleceği üzere İbn-i Arabi Maide Suresi’nin 44. ayeti üzerine yorum
yapmaktadır. Ancak ayetin şeriati değiştirmek ile direkt bir ilgisi yoktur. Özel-
Tevhid ve Cihad Minberi
60
likle İbn-i Arabi “Eğer hükmettiği şeyin Allah katından olduğunu iddia ederse
kâfir olur” dedikten sonra buna karşılık “Sadece heva ve nefsinden hükmederse
bu Allah’ın mağfiret edeceği günah türündendir” demesi O’nun şeriati değiştirmenin sadece bir durumuna değindiğini, diğer durumları ise zikretmediğini
tekid etmektedir.
Sonuç olarak derim ki; İbn-i Arabi’ye göre belki şeriati değiştirmenin birçok durumu olabilir. O şeriati değiştirmenin birçok durumu varken sadece onu
Allah’a nispet etmekle sınırlı kaldığını kastetmemiş de olabilir. Ancak onun
sözlerinden anlaşılan, soruda bahsi geçen Mürcielerin anlayışı ile aynıdır.85
İnsanların Problemlerini Çözmek İçin
Örf ve Adete Dayanarak Hüküm Vermek
Soru: Ben Gazze bölgesinde yaşıyorum. Müslüman halkın arasında yaygın bir uygulama var. Aralarındaki problemleri (komşular arasındaki sınır kavgası gibi) çözmek için hatırı sayılır kimselerin örf ve adete göre verdikleri kararlara başvurmaktadırlar. Bu hakimlerin ve onlara müracaat edenlerin şer’î hükmü nedir? Allah sizi sevdiği ve razı olduğu şeylere muvaffak kılsın.
Cevap: Hiç şüphesiz hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır. Muhakeme
(hüküm talep etmek) bir ibadettir ve bu ibadet Allah’tan başkasına yapılamaz.
Kim Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın şeriatının dışındaki bir kanun veya şeriata
muhakeme olursa Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya şirk koşmuş olur. Şirk koşan
kimsenin de bütün amelleri boşa gitmiş olur. Allah (Subhanehu ve Tealâ) kendi
şeriatinin dışındaki başka şeriat ve kanunlara muhakeme olanların kesinlikle
mü’min olmadıklarını şu ayetle bildirmiştir:
“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir
teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.” (4 Nisa/65)
Şeyh Muhammed b. İbrahim Âli Şeyh (rahimehullah) “Tahkimu’l
Kavaniyn” adlı risalesinde şöyle demiştir:
“Allah (Subhanehu ve Tealâ) indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir,
zalim ve fasık olduklarını bildirmektedir. Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın kendi
hükümleri ile hükmetmeyenleri, kâfir olmadıkları halde kâfir olarak isimlendirmesi mümkün değildir. Bilakis bu kimse mutlak surette kâfirdir. Ancak ya
85
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
61
itikadi yönden kâfirdir ya da ameli yönden kâfirdir. Bu ayetin tefsiri hakkında
Tavus ve başkalarından gelen rivayetle İbn-i Abbas’tan gelen haber, Allah'ın
indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir olduğuna delalet etmektedir. Ancak bu ya sahibini İslam’dan çıkaran itikadi bir küfürdür ya da sahibini İslam’dan çıkarmayan ameli bir küfürdür. Bunlardan ilki itikadi küfür olup birkaç
kısma ayrılır.
Birincisi; Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen hâkimin Allah ve
Rasulu’nun hükümlerinin doğruluğunu inkâr etmesidir…86
Altıncısı; Çöllerde ve benzeri yerlerde aşiret ve kabile reislerinin birçoğunun “selomhum” dedikleri babalarından, dedelerinden kalma sözlerle ya da
geçmiş adetlerle hükmetmeleridir. Onlar bu adetleri geçmiş atalarından almışlar
bunlarla insanlara hükmetmektedirler. Anlaşmazlık hallerinde Allah ve
Rasulünün hükümlerinden yüz çevirip cahiliyenin hükümleri ile hükmederek bu
hükümlere tâbi olmaktadırlar.”
Soruda bahsedilen hâkimlere baktığımızda Allah’ın şeriatine aykırı olan
atalarından kalma adet ve geleneklere göre hüküm vermektedirler. Bu adet ve
görenekleri Allah’ın hükmü mesabesinde görerek kutsallaştırıyorlar. Hatta bazen daha da ileri giderek kendilerinden hüküm talep edildiğinde “Şeriate göre
mi yoksa geleneğe göre mi?” diye sorabiliyorlar. Aslında bu sözleri onların atalarından kendilerine miras kalan geleneklerin, Allah’ın şeriatine zıt düştüğünü
bildiklerini göstermektedir. Dolayısıyla bu da onların, cahil ve bilgisiz kimseler
olmadığını göstermektedir. Hiç şüphesiz bu hâkimler, hüküm veren ve kanun
koyan tağutlardır. Bizzat mürteddirler, hakkında muteber şer’î engeller olan
kimseler müstesna…
Şeriat ile veya gelenek ile muhakeme olma arasında seçme hakkı tanınıp
da geleneğe göre muhakeme olmayı tercih eden kimse, tıpkı o hükmü veren
kimse gibi mürted olur. Ancak bir kimse bu noktada muhayyer bırakılmıyorsa
yani Allah’ın şeriatini seçme imkanı yoksa ve hakkında örf ve adete göre hüküm
veriliyorsa bu kimsenin delil olmaksızın kâfir olduğuna hükmedilmez. Eğer
tekfir şartları bulunur ve engeller de ortadan kalkarsa o zaman tekfir edilir.87
86
Şeyh Muhammed bin İbrahim ismi geçen risalesinde Maide Suresi’nin 44. ayetine dair
itikadi küfrü 6 ayrı kısımda incelemiştir. Yukarıdaki soruya cevap veren Şeyh Ebu Velid
bunlardan birincisine ve altıncısına cevapta yer vermiştir. İtikadi küfrün diğer şekilleri
için “Hakimiyet Mefhumu” isimli eserimize müracaat ediniz. –yayıncı87
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
Tevhid ve Cihad Minberi
62
“Aile Reisi Evinde Allah’ın Şeriatine Muhalefet Ederse
Allah’ın Şeriatının Gayrısıyla Hükmetmiş Olur” Şüphesi
Soru: Günümüzdeki bazı Mürcie şeyhleri Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’in “Hepiniz çobansınız ve hepiniz yönetiminiz altındakilerden sorumlu-
sunuz. Baba ailenin reisidir ve ailesinden sorumludur…” hadisini delil getiriyor
ve şöyle diyorlar:
“Eğer devlet yöneticilerini Allah’ın şeriatını değiştirdikleri için tekfir ediyorsanız evinde Allah’ın şeriatına muhalefet eden babaları, aile reislerini de
tekfir etmeniz gerekir. Zira Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) babayı da
ailenin yöneticisi olarak isimlendirmiştir ve size göre yönetimi altındakileri Allah’ın şeriatının dışındaki emirlerle yöneten kimse kâfirdir. Öyleyse miras dağıtımında adaletsizlik yapan veya heva ve hevesine tabi olup da sakalını kesen bir
baba Allah’ın şeriatını değiştirmiş ve dolayısıyla küfre girmiştir.”88
Değerli şeyhlerim! Bu şüpheyi dile getiren kimselere karşı ilmi bir cevap
yazmanızı temenni ediyoruz.
Cevap: Bu üçkâğıtçı kimseler batıl fikirlerini açık şer’i delillerle ispatlamaktan aciz kalınca kelimelerin anlamlarını ve ıstılahi terimleri değiştirmeye
başladılar. Bu bozuk yaklaşımın neticesinde ise “hüküm” mefhumunu oldukça
genişlettiler ve yapılan her türlü ameli, hüküm kavramı içine dahil ettiler. Bunun sonucunda ise hüküm ile amel mefhumları arasında hiçbir fark bırakmadılar.
Onların bu yaklaşımına göre her günah işleyen kâfirdir çünkü Allah’ın indirdiklerinin gayrısıyla hükmetti. Oysa bu düşünce Harici mezhebinin ta kendisidir. Hariciler cahillikleri ve dalaletleri yüzünden hüküm ile amel mefhumunu
birbirinden ayırmıyorlar ve Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın “Kim Allah'ın indirdiği
(hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (5 Maide/44) ayetini
delil getirerek her günah işleyen kimseyi tekfir ediyorlardı. Bahsettiğiniz bu
88
Yıllar önce Konya’da günümüz Mürcie’sinin önde gelenlerinden bir tanesi ile –ki bu zat
8000 cilt kitaba sahip olmakla meşhurdur(!)- konuşuyordum. Bana şöyle demişti: “Evde
hanım yemeğe çok tuz attığı zaman sinirlenip eşini döven bir adam karısına zulmetmiş ve
Allah’ın indirdiği ile hükmetmemiş oluyor. Sana göre bu adam da kâfir midir?” Cevapta
da görüleceği gibi hüküm kavramını genişleterek her türlü ameli, hüküm kavramı içine
ilk dahil edenler Haricilerdir. Günümüz Mürcie’sinin bir taraftan muvahhid Müslümanları Harici diye isimlendirirken diğer taraftan kendilerinin nasıl Haricilerin dilleri ile
konuştuklarına dikkat et! (Yayıncı)
Zikir Ehline Sorun 1
63
insanlar da hüküm ve amel mefhumunun arasında ayırım yapmama hususunda
Haricilere muvafakat gösterdiler ve batıl bir fikre saplandılar.
Hariciler her masiyet sahibini kâfir ilan ettiler. Çünkü günah işleyen bir
kimse Allah’ın indirdiği ile hükmetmemiş ve Allah’ın indirdiği ile amel etmemiştir. Günümüz Mürcie’si ise Allah’ın indirdiği hükümlerin dışında başka hükümlerle hükmeden hakimleri tekfir etmediler. Bunu ise “Ehli Sünnet masiyet sahibini tekfir etmemiştir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek ise masiyettir” sözleri
ile desteklemeye çalıştılar.
Bilinmelidir ki; Allah’ın indirdiği hükümlerden başka hükümlerle hükmetmek ile hakkında dinden çıkardığına dair şer’i bir nas bulunmayan diğer
günahlar arasında fark vardır. Zira Allah’ın indirdiği hükümlerin gayrısı ile
hükmetmek küfürdür. Bu hususta delil sabittir. Böyle bir amelin sahibi İslam
milletinden çıkmıştır. Hakkında dinden çıkardığına dair şer’i nas bulunmayan
diğer amellere gelince delil olmadığı sürece bunlar sahibini kâfir yapmaz.
Hüküm ile amel mefhumunun arasını ayırmak için hüküm mefhumunu
tanımlamak ve sınırlarını belirtmek gerekir. Hüküm; insanlar arasında hüküm
verme, mahkeme kurup ihtilaf ve münakaşa esnasında onların arasını bulma ve
halkın işlerinin yöneticiler tarafından yerine getirilmesi manalarına gelir.
Şer’i naslarda hüküm, sadece bu manalara gelmektedir. Allah’ın kitabında
100’den fazla yerde bu anlamda kullanılmıştır. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmekle muhatap olanlar yöneticiler ve kadılardır. Diğer insanlar buna dâhil değillerdir. Hiç şüphesiz burada hitap hâkime, kadıya ve yöneticilere yöneliktir.
Bundan dolayı diğer insanlar Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın “Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (5 Maide/44) aye-
tinin kapsamına dâhil değildirler. Çünkü burada hitap az önce de dediğimiz gibi
hâkime, kadıya ve yöneticilere yöneliktir. Ancak “Hepiniz çobansınız ve hepiniz
yönetiminiz altındakilerden sorumlusunuz. Baba ailenin reisidir ve ailesinden
sorumludur…” hadisini delil getirmeleri ise onların naslardan ne kadar cahil
kaldıklarını göstermektedir. İbni Esir (rahimehullah) bu hadisin açıklamasında
şöyle demiştir:
“Yani onların koruyucusu ve emanetçisisiniz. Raiye (yönetim altındakiler)
koruyucunun koruduğu ve baktığı herkese şamildir.”89
89
En-Nihaye fi Garibul Eser, 2/581.
Tevhid ve Cihad Minberi
64
İmam Nevevî ise şöyle demiştir: “Âlimler "Râi (çoban), koruyan ve kendisine güvenilen, kontrolu altında bulunan kimselerin iyiliğini düşünen, onları
koruyan güvenilir kimsedir" dediler. Hadisten de anlaşılmaktadır ki herkes gözetimi altında bulunanlara adaletle davranmakla sorumludur. Din ve dünya
işlerinde onların her türlü menfaatlerini yerine getirmesi istenmektedir.”90
İbnu Battal dedi ki: “Köle efendisinin malını korumakla görevlidir. Diğer
koruyucular da korudukları şeyi gözetmek zorundadırlar. Aynı şekilde köle de
efendisinin izni olmaksızın hareket edemez.”91
Hadisin manası; lider, aile reisi, erkek, kadın veya köle fark etmeksizin
tüm bunlar Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın kendisine gözetimini verdiği kimselere karşı sorumluluklarını yerine getirmede müşterektirler. Hepsinin çobana
benzetilmesinden maksat da budur. Bahsedilen herkesin özel yükümlülükleri ve
özel hükümleri vardır.
İbni Hacer dedi ki: “Hattabi der ki: Buradaki ‘müşterek oldular’ ifadesi ile
hadiste çoban olarak isimlendirilen lider, aile reisi ve diğerlerinin müşterek
olduğu haber verilmektedir. Devlet başkanının gözetmesi, şeriatı ve hadleri uygulaması ve adaletle hükmetmesidir. Aile reisinin gözetmesi, ailenin işlerini
yoluna koyması, onları ve her türlü haklarını korumasıdır. Ev hanımının gözetmesi, ev işlerini yerine getirmesi, çocukları yetiştirmesi, hizmet etmesi ve kocasına nasihatte bulunmasıdır…”92
Sonuç olarak; hâkimi, aile reisi diye isimlendiremediğimiz gibi aile reisini
de hâkim olarak isimlendiremeyiz. Hadiste çoban diye zikredilen herkes, kendisine emanet edilenleri koruma konusunda müşterektirler ancak konumları ve
hükümleri farklıdır. Allahu âlem.93
Beşeri Kanunlarla Hükmeden Mahkemelere Muhakeme Olmak
Soru: Babamın bir kiracısı var. Ne kira veriyor ne de evden çıkıyor. Onu
evden çıkarabilmemiz için mahkemeye gitmekten başka bir çaremiz yok. Bu
durumda beşeri kanunlarla hükmeden mahkemeye müracaat etmemiz caiz midir? Şunu da bilmenizi istiyorum ki ben “Onlar tağutun hükmünü istiyorlar. Hâlbu-
90
Şerhun Nevevî alel Müslim, 12/213.
91
Şerhu Sahihil Buhari, İbnu Battal, 6/531.
92
Fethul Bari, İbni Hacer, 13/113.
93
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankitî.
Zikir Ehline Sorun 1
65
ki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı” (4 Nisa/60) ayeti gereği böylesi bir amelin
kesinlikle caiz olmadığını biliyorum. Bu konuda görüşlerinizi almak istiyorum.
Cevap: Bu ve buna benzer konularda bana birçok soru gelmektedir. Öncelikle bu soruları da burada belirterek tüm bu sorulara genel bir cevap vermek
isterim.94 Balkanlardan yazan bir kardeşimiz şöyle diyor:
“Değerli şeyhim! Ben Balkanlarda yaşıyorum. Allah’a hamd olsun ki Allah
(Subhanehu ve Tealâ) bizi tevhid nimeti ile nimetlendirdi. Bizim burada gençler-
den oluşan bir cemaat var. Kendilerini Ebu Meryem isimli birine nispet ediyorlar. Bu kimseler aşağı yukarı bütün cihad âlimlerini tekfir ediyorlar. Ve özellikle
de kaybettikleri haklarını arama adına beşeri muhakemelere gidenleri, böyle bir
amelin caiz olduğuna dair fetva verenleri tekfir ediyorlar. Hatta onların tekfir
ettiği bu kimseleri tekfir etmeyenleri bile tekfir ediyorlar. Yine bu meseleden
dolayı bahsi geçen kimselerin, Eymen Zevahiri’yi, Usame bin Ladin’i ve sizi de
tekfir ettiklerini biliyorum. Konu hakkında bir açıklama yapabilir misiniz?”
Bu konuda gelen bir başka soruda şu şekildedir:
“Bir olayı tağutların polislerine bildirmek caiz midir?”
Bu manada gelen sorular çoktur. Allah’a hamd ederek tüm bu sorulara
dair derim ki:
Bütün dünyayı kaybetse dahi bir Müslümanın ikrah şartları olmaksızın
beşeri kanunlarla hükmeden bir mahkemeye muhakeme olması kesinlikle caiz
değildir. Bu muhakkik âlimlerin bu konudaki görüşüdür. Çünkü tağuta muhakeme olmak ona iman etmektir. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde Tâğut'un önünde
muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (4
Nisa/60)
94
Şeyh Ebu Muhammed’in bu soruya verdiği cevap oldukça titiz bir şekilde incelenmelidir. Zira günümüz Türkiye’sinde bazı kesimler kendi fasid akidelerini ispat edebilme
adına bu değerli alimi dillerine dolamakta ve “Şeyh Ebu Muhammed beşeri kanunlara
muhakeme filini küfür olarak görmüyor ve sahibini de tekfir etmiyor” demektedirler.
Verilen cevap incelendiği zaman görülecektir ki Şeyh Ebu Muhammed böylesi bir fili açık
bir şekilde küfür olarak isimlendirmekte ancak tekfirin muteber engelerinden ikrah ve
tevil engelini gözeterek böylesi bir amelde bulunan herkesi şartlar yerine gelmeksizin ve
engeller kaldırılmaksızın tekfir etmemektedir. –yayıncı-
Tevhid ve Cihad Minberi
66
Şeyh Abdurrahman bin Hasan şöyle der: “Kim tağutu inkâr eder ve Allah’a
iman ederse” ayeti tağuta muhakeme olmanın ona iman etmek olduğunu ortaya
koymaktadır.”95
Şeyhu-l İslam İbn-i Teymiye (rahimehullah) şöyle der: “Allah (Subhanehu
ve Tealâ) gerek ehli kitabı gerekse de münafıkları, kâfirleri dost edindikleri için
zemmetmiştir. Kâfirlerin inandıkları şeylerin bir kısmına iman etmek ya da
Allah’ın kitabını bırakarak onlara muhakeme olmak işte zemmedilen kâfirlere
dostluğun kısımlarındandır. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar cibte
ve tâğûta iman ediyorlar. İnkâr edenler için de “Bunlar, iman edenlerden daha doğru
yoldadır” diyorlar.” (4 Nisa/51)
Şeyh Süleyman bin Sehman şöyle der: Allah’ın indirdiği hükümler dışında
bir hükme muhakeme olmak küfür olduğuna göre bu konudaki tartışmanın
sebebi ancak dünya için olur. O halde dünya menfaatı adına senin kâfir olman
nasıl caizdir ki? Bir kimse Allah ve Rasulünü, Allah ve Rasulü dışında kalan her
şeyden daha çok sevmediği sürece iman etmiş olmaz. Yine kişinin Allah
Rasulü’nü babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmesi ona
vaciptir. Sen tüm dünyayı kaybetsen dahi sırf bu dünya menfaati uğruna tağuta
muhakeme olman sana kesinlikle caiz değildir. Şayet bir kimse seni tağuta muhakeme olmak ya da dünyayı kaybetmek konusunda zorlasa senin tağuta muhakeme olman asla caiz değildir.”96
Beşeri kanunlarla hükmeden muhakemelerden yüz çevirmek, ondan ve
beşeri kanunlarla hükmedenlerden uzaklaşmak her Müslümana vaciptir. Zira
bu tevhidin temel şartı olan tağutu reddetmek şartının kendisidir.
Bilinmelidir ki; dünya menfaati uğruna tağutlara muhakeme olmak kesinlikle caiz değildir. Zira dünya menfaatleri Allah’a küfretmek ve tağuta iman etmek için geçerli bir özür değildir. Şayet bir kimse “Bu görüş insanların büyük bir
zorluk içinde kalmasına neden olur” derse ona şöyle cevap veririz:
“Evet… Bu doğrudur. Tağuta muhakeme olmamak dünyevi açıdan bazı
zorluklara neden olabilir. Ancak bunun sebebi Allah’ın şeriatinin kaldırılması,
bunun yerine beşeri kanunların hâkim olmasıdır. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Kim zikrimden yüz çevirirse onun için dar bir yaşam vardır.”
95
Fethu-l Mecid sy: 240.
96
Ed-Dureru-s Seniyye 10/510.
Zikir Ehline Sorun 1
67
O halde bu dar geçimi kaldırmak, zorlukların ve meşakkatin üstesinden
gelmek ancak bütün hak ve hukuku güvence altına alan İslam şeriatine dönmekle mümkündür. İnsan haklarını yerle bir eden tağutların hükmünün gölgesinde
bu zorlukların kaldırılması nasıl mümkün olur. Bu konuda geniş bir açıklama
için “Keşfu-n Nigab”97 isimli eserime müracaat edebilirsiniz.
Bu yüzden Müslümanlara daima çağrımız şudur: Allah’ın şeriatini yeryüzünde hakim kılabilmek, Rablerinin sevdiği ve kendilerinden razı olduğu bir
şekilde O’na ibadet edebilmek, hilafetin ilgasından bu yana mahrum kaldıkları
İslam adaletinin ve İslam şeriatiyle hükmetmenin lezzetine erişebilmek için
Müslümanların devamlı çalışması, ciddi bir hazırlık ve cihad içinde bulunmaları
gerekmektedir. İşte yukarıda bahsi geçen problem için en faydalı ilaç budur.
Bu problem kesinlikle tağuti mahkemelere sığınarak onların hükmünün
devamlılığını sağmakla halledilemez. Bilakis bunun sonucu büyük bir helak ve
açık bir hüsrandır.
İşte tağuta muhakeme konusunda benim her zaman söylediğim budur.
Hiçbir gün bu söylediklerime muhalif bir şey söylemedim ve tağuta muhakeme
olmanın caiz olduğuna dair fetva vermedim. Bilakis herkes şahittir ki, bizim
davetimizin aslı tağutlara karşı cihad ederek, şirk ve ehlinden uzaklaşarak tevhidi hakkıyla yerine getirmektir.
Ancak Allah’ın şeriatinin iptal edildiği, İslam’ın hakimiyetinin yok olduğu
ülkelerde haklarını geri alabilme adına, beşeri kanunlarla hükmeden bu mahkemelerde muhakeme olmaya cevaz veren bizim dışımızda başka şeyhlerde vardır. Bu şeyhlerden aldıkları fetvalarla böyle bir amelde bulunan insanların avamını yukarıda soruda geçen aşırı kimselerin yaptığı gibi tekfir etmiyoruz.
Bizim bu söylediklerimiz başka bir şeydir aşırı görüşlere sahip kimselerin
bize nispet ettikleri başka bir şeydir. Onların halka karşı bir merhametleri söz
konusu değildir. İşin aslı İslam ümmetinin büyük bir zayıflık döneminde bulunduğu ve bunun neticesinde de her an zaruretlerin ya da ikrah hali ile karşılaşmanın mümkün olduğu şu günde bu kimselerin adaletli bir terazileri yoktur.
İşin aslı bu insanlar hangi konularda tekfirin engellerine itibar edilmez, buna
karşılık şeriatin furuatına dair hangi konularda ise cehalet ya da tevil gibi tekfirin engellerinden bir engele itibar edilir bunu dahi fıkhetmekten acizler. Nitekim bilindiği üzere Hatıb bin Ebi Belta Kureyş’in ailesine musallat olmasını
kendi adına zaruret hali olarak görmüştü. Ya da Rasulullah’ın sırrını açığa çı97
Bu kitap “Orman Kanunları” adıyla yayınlarımız arasında Allah’ın izniyle çıkacaktır.
Tevhid ve Cihad Minberi
68
karmasının Rasulullah’a ve Müslümanlara hiçbir zarar vermeyeceğini düşünüyordu. İşte onun bu tevilleri kendisinin tekfir edilmesinin önünde bir engel olmuştu.
Yine günümüzün bu aşırıları, tağuta muhakeme olmak ile idari bir konuda tağuta müracaat etmenin arasını dahi ayıramamaktadırlar. Hatta bu kimseler
“Bizler İslam şeriatine uygun konularda hüküm istiyoruz”98 şeklinde iddiada
bulunan insanların tevillerini dahi anlamaktan acizler. Bize gelen birçok soruda
muhakeme noktasında oldukça farklı durumların varlığı görülmektedir. İşte
günümüzde avam halktan beşer esaslı mahkemelere gidenleri tekfir eden bu
aşırı kimselerin yanında muhakeme konusundaki bu farklı durumların itibar
edilecek bir yönü yoktur. Zira onlara göre tekfir oldukça kolay bir iştir. Bu konuda bizim görüşümüz şöyledir:
Tağuta muhakeme olmak kesinlikle küfürdür.99 Eğer beşeri mahkemelere
muhakeme olan kişi kendisine güç yetirilemeyen mümteni bir kimse ise onu da
direkt tekfir ediyoruz. Zira işin aslı Allah’ın ahkâmının iptal edilmesinde,
tağutların hükmü ile hükmedilmesinde asıl sebep bu kimseler değil midir?
Diğer taraftan avamdan ya da mustazaf olan kimselerden mahkemeye gidenleri korkutma ve sakındırma adına “Bu yaptığın tağuta muhakeme olmaktır”
ya da “Bu fiil küfür fiilidir” diyenleri de kınamıyoruz.
Ancak biz fiilin küfür fiili olarak isimlendirilmesi ile o fiili işleyen kimsenin tekfir edilmesinin ayrı olduğunu söylüyoruz ki bu, işin ehli tarafından bilinen bir şeydir. Bundan dolayı günümüzde avam halktan tağuta muhakeme olan
kimseleri, tekfirin şartları yerine gelinceye ve engelleri de ortadan kalkıncaya
kadar tekfir etmiyoruz.
Şu an yaşadığımız zamanda yeryüzünde Allah’ın hükmünün uygulanmaması, İslam’ın sultasının kaybolması sebebiyle beşeri mahkemelere giden insanları bizler direkt olarak tekfir etmiyoruz. Zira günümüzde genel bir mustazaflık
hali mevcuttur ve bu mustazaflık hali ister istemez peşinden tekfirin engellerinden bir engel olan ikrahı gündeme getirmektedir. Aynı şekilde bu meselede oldukça geniş bir tevil kapısı vardır. İşte bu ikrah ve tevil engelleri bizim böylesi
98
Bilindiği üzere Arap dünyasında medeni hukuk gibi birçok konularda İslam şeriati
uygulanmakta, buna karşılık ukubata dair bazı konularda beşer esaslı kanunlar uygulanmaktadır. Bundan dolayı Arap dünyasında insanların birçoğu İslam’a uygun kanunlara muhakeme oldukları yönünde teviller öne sürmektedirler. –yayıncı99
Şeyh’in bu sözü kendisi hakkında iddia edilen bütün sözleri iptal etmektedir. –yayıncı-
Zikir Ehline Sorun 1
69
insanları direkt olarak tekfir etmemizin önünde bir engeldir. Bilinmelidir ki
günümüzde yaşanan şu durum ile tağuta muhakemenin küfür olduğunu belirten
Nisa Suresi’nin 60. ayetinin nazil olduğu durum kesinlikle aynı değildir. Bu
konuda daha geniş bilgi için “et-Tahzir min Ahtai-t Tekfir” isimli kitabımıza
bakabilirsiniz.
Bu saydığımız engelleri göz önüne almaksızın insanları tekfir eden kimseleri biz haktan sapan ve halka da merhamet etmeyen aşırı tekfircilerden sayarız.
Hatta bazıları yukarıda gelen soruda olduğu gibi kaybolan bir malını, çalınan
arabasını ya da kaybolan çocuğunu polise bildirenleri dahi tekfir ediyorlar. Muhakeme ile yardım talep etmeyi birbirine karıştırarak karakolun kapısından
gireni tekfir ediyorlar. Bu noktada tekfirde aşırıya giden bu kimseler, şartlara ve
manilere itibar etmeksizin genel bir tekfire meylediyorlar. Ben “et-Tahzir min
Ahtai-t Tekfir” isimli kitabımda bu konuda geniş bir açıklamada bulunarak muhakeme ile yardım talep etmeyi birbirine karıştıran tekfir aşırılarının görüşlerini
reddettim. İşin en acayip kısmı bu kimseler benim muhakeme ile yardım talep
etmeyi karıştırdığımı iddia ediyorlar. Gerçekten bu oldukça ilginç bir durumdur.
Bu soruya dair verdiğim cevabın şu şekilde özetlemem mümkündür:
Öncelikle bizim görevimiz, içinde bulunduğumuz vakıayı temize çıkarmak, bazı kimselerin amellerine cevaz vererek onların batıllarına ortak olmak
değildir. Bizim asıl görevimiz bu vakıayı değiştirerek yeryüzünde Allah’ın hükümlerinin ikame edilmesini sağlamaktır. Bundan dolayı ben hiçbir kimseye
ikrah şartları olmaksızın hangi durum üzerinde olursa olsun beşeri kanunlarla
hükmeden mahkemelerde muhakeme olması için cevaz vermedim. Bizim davetimizin aslı ve esası bu mahkemelerden uzaklaşmak ve insanları da uzaklaşmaya
davet etmek olmuştur. Bununla beraber bizim dışımızda başka âlimlerden fetva
alarak şeriatin kaybolduğu şu mustazaflık döneminde bize muhalefet ederek
beşeri kanunlara muhakeme olanları da tekfir etmiyoruz. Bununla birlikte zalimin zulmünü def etmeye gücü yetmeyen zayıf bir kimsenin nefsinden, malından
ya da namusundan bu zulmü def etme adına polisten ya da buna benzer kurumlardan yardım talep edeni ise hiç tekfir etmiyoruz.
Bir kimsenin zalim birisi tarafından hakkının gasp edildiğini düşünelim…
Bu zalim kimse Allah’ın kitabından değil bilakis beşeri kanunlarla hükmeden
günümüz mahkemelerinden korkuyorsa, hakkı gasbedilen kimse bu durumda o
zalim kimseyi mahkemeye vereceğini ima etse ancak kesinlikle hakkını alsa da
alamasa da mahkemeye gitmese onun için bir sıkıntı yoktur.
Tevhid ve Cihad Minberi
70
Biz bu yazımızda Müslümanlara özellikle şu noktayı bir kez daha hatırlatmak istiyoruz: Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen mahkemelere
muhakeme olmak oldukça tehlikeli bir durumdur. Zira böylesi bir amel apaçık
küfürdür. Bir Müslümanın kanun koyma ve hâkimiyet noktasında sadece Allah’ı
birlemesi ona vaciptir. Zira Allah’a hükmünde ortak koşmak O’na ibadette ortak
koşmak demektir.
Yine tüm Müslüman kardeşlerimize şunu tavsiye ederiz: Mustazaf Müslümanların tekfirinde acele etmesinler. Mustazaflık halini, tekfirin şartlarını ve
engellerini gözetsinler. Tekfirin engellerini gözetmeksizin ihtimal taşıyan söz ve
fiillerden dolayı tekfirden uzak dursunlar. Bu ve buna benzer konularda hakkı
bilmeyen, halka merhamet etmeyen aşırıların şüphelerine karşı tüm kardeşlerimi de uyarıyorum. Aynı şekilde tağutu inkar meselesinde tahkik etmeden ve
anlamadan, sözlerini Necid âlimlerinin sözleri ile süsleyen ve bu konuda bir çok
nakil getirmeye çalışan ancak tekfirin engellerini bilmeksizin getirdikleri bu
alim sözlerini Ehli Sünnetin kaideleri ışığında ele almayan kimselere aldanmamalarını tembih ederim.
Soruda bahsi geçen Ebu Meryem ya da Ziyaeddin el-Kudsi (Ebu Cemil)
gibi kimseler işte bu bahsettiğimiz kimselerdir. Onlar özellikle Necid âlimlerinin
sözleri ile sözlerini delillendirmektedirler. Ancak bu noktada ne anlayış ne de
tahkik ehlidirler. Âlimlerin sözlerinin gerekçelerinden ve konumlarından dahi
haberleri yoktur. Bundan dolayı sen onların getirdikleri nakillerin hemen hemen hepsinde âlimlerin kastetmediklerini kastettiklerini görürsün. Bunun neticesinde ise basiretsiz bir tekfire meylederler. Öyle ki Molla Ömer, Usame bin
Ladin gibi Müslümanların imamlarını dahi tekfir etmişlerdir..
Ziyaeddin el-Kudsi’nin böyle bir kimse olduğunu bilmekteyim. Afganistan’da Haçlı saldırılarının ilk döneminde kardeşimiz Ebu Mus’ab ez-Zerkavi
bazı kardeşlerle beraber aşırı görüşleri ve Müslümanları tekfiri hakkında konuşmak için kendisine haber göndermiştir. Bu kimse Ebu Mus’ab’ın görüşme
teklifini kabul etmiş ancak bir gece elbiselerini toplayarak Afganistan’dan kaçmış ve Ürdün’e dönmüştür. Zerka bölgesinde aşırı kimselerle bir araya gelmiştir. Kendisine Afganistan’daki cihaddan ve önceden oraya cihad için adam gönderdiği halde şimdi neden döndüğünden sorulduğu zaman ise Taliban ve komutanlarının kâfir olduğunu, onlarla beraber cihad etmenin caiz olmadığını söylemiştir. Molla Ömer, Usame bin Ladin, Eymen Zevahiri ve bunun gibi birçok
kimseyi tekfir etmiştir. Bu konuyu bize o mecliste bulunan sonradan Allah’ın
kendisine hidayet ettiği bir kardeşimiz anlatmıştır.
Zikir Ehline Sorun 1
71
Ebu Meryem’e gelince bizzat kendisinden Talibanı ve cihad âlimlerini tekfir ettiğini duymadık. Sadece Kuveyt’te bazı kardeşlerimizden ona dair buna
benzer şeyler duyduk. Onun sözlerine reddiye yazan bazı kimselerin sözlerinden
onun görüşlerine vakıf olduk. Bu okuduklarımıza göre kendisi beşeri kanunlara
muhakeme olan herkesi Allah’ın şeriatinin uygulanmadığı şu zamanımızda hiçbir ayrıma gitmeksizin tekfir etmektedir. Bundan dolayı kardeşlerimizin bu iki
kişiden ve onların kitaplarından kaçınmaları gerekir. Allah en doğrusunu bilendir.100
Tazminat Davası Açmak
Soru: İslama ve Müslümanlara savaş açıldığı şu zamanda bir Müslüman
bacı Avrupa devletlerinin birisinde esir edildi ve hapsedildi. Daha sonra mahkeme bu bacının suçsuz olduğuna karar verdi. Sorum şudur: Bu bacımızın mahkemeye tazminat davası açması caiz midir? Burada şunu da ifade etmek isterim
ki; kardeşimiz hapse girdiğinde bütün malı mülkü elinden alınmıştır ve ayrıca
daha anlatamayacağımız birçok şeyini kaybetmiştir. Avukat hanımın bildirdiğine göre dava açıldığında kazanma oranı yüzde yüzmüş ve para alması da garantiymiş. Acaba bu kardeşimizin tazminat davası açması caiz midir?
Cevap: Şayet soru birebir bana yöneltilmişse beşeri kanunlara muhakeme olma konusunda benim devamlı söylediğim şudur: Bütün dünyayı kaybetsen
de benim böyle bir amele cevaz vermemi benden beklemeyin…
Soru da bahsi geçen bacımızın alacağı ecir inşallah Allah katındadır ve
bunun karşılığını, genişliği yeryüzü ve gökyüzü kadar olan cennette mutlaka
Allah (Subhanehu ve Tealâ) kendisine verecektir. Dolayısıyla bacımız sabretsin ve
karşılığını Allahtan bekleyerek tağutların mahkemelerine başvurmasın. Eğer
kendini çok zor durumda görüyorsa bu tür soruları benim dışımda başka bir
kimseye sorsun. Benim dışımda bu konuya cevaz verecek birileri bulunabilir.101
Tağutun Hükmüne Karşı Kişinin Kendisini Savunması
Soru: Kardeşim Avrupa’da bir devlette hapsedildi ve yakında mahkemesi
olacak. Kardeşim benden mahkemeye gelmemi ve onu savunmamı istedi. Hakikaten kardeşim mazlumdur. Cevabınıza ihtiyacım var… Allah sizleri mübarek
kılsın.
100
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
101
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
Tevhid ve Cihad Minberi
72
Cevap: Bilinmelidir ki tağutların mahkemesine her türlü başvuru bazılarının zannettiği gibi Allahın hükümlerinin dışında başka bir şeye muhakeme
olmak değildir. Eğer kişi tutuklanır ve mahkemeye götürülür ise bu kimsenin
durumu tağuta muhakeme olan bir kimsenin durumu gibi değildir. Nitekim bu
kişi kendini müdafaa edebilir ve bunda bir sakınca yoktur. Böyle bir halde bu
kimsenin susması zaten akledilemez. Bilakis aleyhinde verilecek zulüm hükümlerini hafifletebilmek için elinden gelen savunmayı yapabilir. Dolayısıyla bu
kimsenin kendini savunması vaciptir. Çünkü bu kimse kâfirlerin tahakkümü
altına girmiştir. Bu nedenle buna rıza göstermemesi, küfür hükümlerine razı
olmaması ve nihayet hapsedilmeye ve zulme göz yummaması gerekir. Bu aynı
şekilde kardeşinin mahkûmiyeti esnasında aleyhinde verilecek bir hükmün hafifletilmesi ve müdafaa edilmesi için de geçerlidir ve dolayısıyla orada bulunman
ve onu savunman gerekir. Bunların hepsi, kendini müdafaa etmenin her
durumda caiz olduğu, saldırgan bir kimsenin defedilme cinsinden olan
amellerdir.
Yusuf (Aleyhisselam)’ın kadınların iftiralarına karşı kendisini savunması,
kendisine gelen elçiyi Melik’e tekrar göndererek ona “Efendine dön! Ellerini kesen
o kadınların derdi ne idi diye sor! Şüphesiz Rabbim onların hilesini hakkıyla bilendir”
(12 Yusuf/50) şeklinde soru sormasını istemesi bu kabildendir. Aynı şekilde
Kureyş elçilerinin gelip Necaşi’den sahabeleri Mekke’ye geri göndermesini istediklerinde Necaşi’nin sahabileri nasıl cevap vereceklerini görme adına çağırması, onların da Necaşi’nin yanına gitmeleri de bu kabildendir. Bunların hepsi
böylesi bir amelin caiz olduğunu göstermektedir. Nitekim sahabiler Necaşi’nin
karşısına çıkmış ve kendilerini savunmuşlardır. Kureyş’in göndermiş olduğu iki
elçinin ortaya atmış oldukları iddiaları çürütmüşler ve taleplerine karşılık vermişlerdir. Bu kıssa herkes tarafından bilinmektedir. Ben bu konuyu “Risaletu-s
Selasiniyye” isimli eserimde ayrıntılı bir şekilde izah ettim. Bu konuda mezkur
kitaba başvurabilirsin. Allah’tan kardeşini ve diğer bütün Müslüman esirleri
kurtarmasını dilerim.102
İnsan Hakları Örgütünden Yardım İstemek
Soru: İnsan hakları örgütlerinden haklarımızı elde etme, karşılaştığımız
bazı sorunları çözme ve özellikle de davamızın yayılması adına yardım talep
etmemiz caiz midir? Ve yine İslam ümmetinin çocuklarının onların kanunlarına
göre muhakeme olması caiz midir? Bilindiği üzere onlar kanunları izin verme102
Cevap Veren: Ebu Muhammed El Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
73
den Müslümanlara hiçbir hakkını vermiyorlar. Allah İslam ümmetine hayırlı
mükafaatlar versin.
Cevap: Asıl olarak insan hakları örgütlerinden yardım istemek, bir takım haklarımızı elde etmek, sıkıntılarımızı gidermek, mahkumlar üzerindeki
ezayı hafifletmek gibi sebeplerden dolayı caizdir. Ancak bu yardım onları veli
edinmeksizin yapılmalıdır. Bilindiği üzere Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
Mutim bin Adiyy'in, Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) İbn-i Duğinne'nin, Osman
(Radıyallahu Anh) ise müşriklerden bazı akrabalarının emanına girmiştir. Bunda
hatalı bir durum Allah'ın izni ile yoktur. Ancak burada bu örgütlerin tek hedeflerinin sadece insanî yardım sunmak olmadığı, bunun dışında casusluk yapmak
gibi başka hedeflerinin de olduğu göz ardı edilmemelidir. Zira bu tecrübe ile
sabittir. Sadece insanî yardımı hedefleyen örgütler de vardır.
Diğer taraftan bu yardım talep etme konusu onların küfür kanunlarına
uygun bir şekilde muhakeme olmak şeklinde cereyan ederse bu elbette caiz değildir. Zira böylesi bir amel rıza ve ihtiyar dahilinde tağutu hakem tayin etmektir. Halbuki bize emredilen tağutları reddetmektir. Onları hakem tayin etmek
değil… Tağuta muhakeme olmak ise küfürdür. Böylesi bir amelden Allah'a sığınırız. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (4 Nisa/65)103
Tağutların Ordusunda Yer Almak
Soru: 1. Değerli alimlerimize… Şeyhimiz Ebu Muhammed el-Makdisi’nin
durumu nasıl? Hala tutuklu mu?
2. Maddi sıkıntı içerisinde olmak, Amerikan saflarına katılmayı ve
mücahidlere karşı savaşmayı meşru kılar mı?
3. Mücahidlere karşı Amerikalıların safına katılanların hükmü nedir?
Acaba kişinin maddi bir sıkıntı içinde olması ya da cehaleti bu hususta kendisi
için geçerli bir özür kabul edilebilir mi?
103
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmi.
Tevhid ve Cihad Minberi
74
4. Tağuti hükümetlerin alimlerinin “Mücahidler, günümüzün haricileridir” fetvasına dayanarak mücahidlerle savaşan kimsenin durumu nedir? Cehaleti sebebiyle mazur görülebilir mi?
5. Mücahidler böyle bir kişi ile savaşmalı ve öldürmeli mi yoksa sadece
korkutup kaçırmalı mı?
6. Suudi Arabistan Devleti’nin askerlerinin hükmü nedir? Onların hepsini
küfürle itham edebilir miyiz? Şu bir gerçek ki Harameyn bölgesinde nice askerin
mücahidleri desteklediklerine şahit oldum. Mücahidleri donatıyorlar, cihadı ve
mücahidleri seviyorlar. Buna mukabil mücahidlere yardım eden bu kimselerin
bazısının, mücahidlerin hapsedildiği hapishanelerde gardiyan olduğunu da biliyorum. Kardeşlerimizden bazıları, bu askerleri tekfir ediyor, bunu duyan bazı
şeyhler de kardeşlerimizi cahillikle suçluyorlar. Acaba biz bu askerlere karşı
nasıl muamele etmeliyiz?
7. Harameyn’de Amerikalıların oturduğu binaları koruyanların hükmü
nedir?
8. Suudi Arabistan Devleti’nin istihbarat elemanlarının durumu nedir?
9. Takiyye açısından onlara selam vermek caiz midir?
Özellikle son üç sorumun detaylarıyla cevaplandırılmasını istiyorum. Teşekkürler…
Cevap: 1. Şeyhimiz Ebu Muhammed el-Makdisi (rahimehullah) hala tutuklu bulunmaktadır. Zira tuttuğu yoldan asla taviz vermemiştir. Zerre miktarınca davasından taviz verse ya da tek bir kelime ile de olsa mücahid kardeşlerimize yardımı engelleyecek sözler söylese tağutlar ondan hemen razı olacaklardır. Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan şeyhimizin ayaklarını sabit kılmasını ve tutukluluk halinin sona ermesini temenni ederiz. Salih dualarınızda onu asla
unutmayın!
2. Dinen haram olan bir şey maddi sıkıntı sebebiyle mübaha dönüşmez.
Yalnızca mülci ikrah104 hali müstesnadır. O da Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın
"Kalbi iman ile dolu olduğu halde inkâra zorlanan başka…" (16 Nahl/106) ayetiyle
sabittir.
104
Bir kimseyi, ölüm veya bir uzvunu kesmek gibi, kişinin canına veya bir uzvuna yönelik
bir tehditle, istemediği bir şeyi yapmaya zorlamadır. Bu çeşit ikraha tam ikrah da denir.
–yayıncı-
Zikir Ehline Sorun 1
75
Bilindiği üzere Hatib ibni Ebi Belta (Radıyallahu Anh) Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Mekke’yi fethetmek üzere yola çıkacağını bir mek-
tup yazarak Kureyşlilere bildirdildirmişti. Bunun üzerine Allah (Subhanehu ve
Tealâ) şu ayeti kerimeyi indirdi:
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost
edinmeyin! Size gelen gerçeği inkâr etmiş ve Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için
rasulu ve sizi (ülkenizden) çıkarmış oldukları halde siz onlara nasıl sevgi gösteriyorsunuz?” (60 Mümtehine/1)
Hiç şüphesiz Hatib ibni Ebi Belta (Radıyallahu Anh) bu mektubu yazdığında kendi dininden şüphe içinde değildi. Sadece Kureyşlilerin yanında bir mevki
edinmek ve Mekkedeki mallarını koruma altına almak istiyordu. Ancak Allah
(Subhanehu ve Tealâ) bu ayeti indirerek maddi ihtiyaçların kâfirlerle dostluğa
mazeret olmayacağını bildirdi. Kâfirlerden korkmak ve onlardan işkence görmek endişesi de aynıdır. Bu durumda olanlar için Allah (Subhanehu ve Tealâ)
şöyle buyurmuştur:
“Kalplerinde hastalık bulunanların "Başımıza bir bela gelmesinden korkuyoruz"
diyerek onların arasında dolanıp durduklarını göreceksin. Olur ki Allah zaferi veya
kendi tarafından bir emri getirir de içlerinde gizledikleri düşüncelerden dolayı pişman
olurlar.” (5 Maide/52)
Kişiyi İslam dininden çıkaran söz ve ameller, sadece mülci ikrah altında
mübah olabilir. Şeyhulislam İbni Teymiyye (rahimehullah) şöyle demiştir:
“Mezhebleri incelediğimde ikrahın, zorlanan kimseye ve zorlandığı şeye
göre değişiklik gösterdiğini gördüm. Küfür sözü söyleme hususunda muteber
olan zorlama (ikrah) ile hibe gibi meselelerde itibar edilen zorlama aynı değildir.
İmam Ahmed (rahimehullah) birçok yerde küfre zorlamanın sadece aşırı dövme
ve işkence ile olacağını söylemiştir.”
İmam Buhari’nin Habbab b. Eret (Radıyallahu Anh)’dan rivayet ettiğine
göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Sizden önceki kavimlerde Müslüman bir adam tutulur, kendisi için yerde
büyük bir çukur kazılır ve içerisine gömülür. Daha sonra testere ile baştan aşağıya tüm bedeni ikiye ayrılır ya da etleri demir taraklarla taranıp kemikleri ortaya çıkardı da yapılan bu işkenceler onları dinlerinden döndürmezdi.”
3. Hiç şüphesiz böyle bir kimse kâfir olur ve muayyen olarak tekfir edilir.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) kâfirlerin küfürlerini açıklarken şöyle buyurmuştur:
Tevhid ve Cihad Minberi
76
“Şüphesiz bu azap, onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah'ın kâfirler topluluğunu hidayete erdirmemesinden ötürüdür.” (16 Nahl/107)
Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab “Keşfuş Şubuhat” adlı eserinde şöyle
demiştir:
“Allah (Subhanehu ve Tealâ) "Bunun sebebi onların dünya hayatını, ahiretten
daha çok sevmeleridir" buyurarak böyle bir küfür ve azabın itikad, cahillik, dinin
sevilmemesi yahut küfrün sevilmesi gibi sebeplerden dolayı değil de dünyevi
hazların peşinde koşma ve bunu dine tercih etme sebebiyle olduğunu açıkça
ifade etmektedir.”
Bu kimsenin cehaleti de kendisini mazur göstermez. Çünkü bu mesele dinin en bilinen meselelerindendir. Bu hususta kimsenin cehaleti mazeret değildir.
4. Mücahidlerle savaşan kimse eğer bizzat kâfirlerin safında yer alıp onlarla savaşıyorsa bu kimsenin kâfir olacağı hususunda ihtilaf yoktur. Dünya ve
ahirette özrü kabul edilmez. Böyle bir kimsenin küfründe şüphe eden bir kimse
öncelikle dönüp kendi İslamını kontrol etsin.
Diğer taraftan İslam elbisesine bürünen mürted yöneticilere yardım etmek için mücahidlerle savaşan kimseye gelince, bu kimse açıklama ve uyarılardan sonra mazur kabul edilmez. Belki niyetinin samimi olmasına göre Allah
(Subhanehu ve Tealâ) katında mazur olabilir. Ancak bunun zahirde ve kendisi
hakkında verilecek hükümde bir etkisi olamaz. Herhalükarda onunla savaşmak
meşrudur. Çünkü o, tağutun askerlerinden bir askerdir ve öldürülmesi gerekir.
Aişe (Radıyallahu Anha)’dan rivayet edilen hadiste Mekke’yi yıkmak için
yola çıkan ordunun içerisinde ticaret gibi değişik niyetlerle çıkan kimseler olmasına rağmen Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle demiştir:
“Başından sonuna kadar hepsi yere batırılır. Sonra kıyamet gününde niyetlerine göre haşredilirler.”105
5. Bugün mürted yöneticilerin emri altındaki ordularda görev alan, tağuti
sistemleri ve beşeri kanunları korumak için savaşan askerlerin hepsinin kanı
mübahtır. Onların kanları koruma altında değildir. Allah (Subhanehu ve Tealâ)
şöyle buyurmuştur:
105
Müslim, (2210).
Zikir Ehline Sorun 1
77
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, küfredenler ise tâğut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın! Şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen
zayıftır.” (4 Nisa/76)
Ancak onların öncelikli hedef olup olmadığı savaşın yerine ve durumuna
bağlıdır ve bu konudaki kararı savaş meydanındaki komutanlar verecektir. Bu
konuda nihai karar komutanlarındır.
6. Tağuta yardım ettikleri ve onu korudukları için zahirdeki hükme göre
onların hepsi dinden dönmüş mürtettirler ve hepsi muayyen olarak kâfirdirler.
Onlar her konuda tağutlarına itaat etmekte ve destek vermektedirler. Onlar
tağutların resmi köleleridir. Bu hususuta yeminler ederek efendilerine sözler
vermişlerdir. Onları bugün Harem’i korurken görebileceğin gibi yarın da Amerikan askerlerini veya karargâhını korurken görebilirsin. Ya da tutuklanmış
mücahidlere hapishane hücrelerinde işkence ederken… İşte bu şekilde onlar
efendilerinin isteği doğrultusunda değişik durumlar gösterirler. Sonuç olarak;
onlarla her halükarda savaşmak meşrudur.
Bu kimselere karşı nasıl davranacağımıza gelince; bilinmelidir ki şu zamanda en büyük kötülük ve imanı bozan en büyük tehlike, Rahman’ın şeriatini
değiştiren ve haça tapan İslam düşmanlarına dost olan, onlara yardım eden
tağutlara yardımcı olmaktır. Onlara yardım edenlerin vay haline! Onları ne çetin
bir azap beklemektedir. Onlardan uzak duranlara ise ne mutlu! Güzel akıbet, hiç
şüphesiz ki onların… Ancak bugün tağutlara yardım eden bazı kimseler, hakla
batılı birbirine karıştıranlar tarafından kandırılmış olabilir. İşte bu gibi kimselere kendilerine hakkı anlatmak için yaklaşılabilir. Deliller getirerek yaptıkları işin
sakıncaları ve İslam dinine ve Müslümanlara verdikleri zararlar anlatılabilir.
Böyle bir beraberlik meşrudur. Ancak kendisine hakikat açıklandıktan sonra
hala yüz çevirirse ondan uzaklaşmak gerekir.
7. İslam beldelerine saldırmak için gelenleri veya onların binalarını koruyanlar bizzat kâfirdirler.
8. Onlar da diğer tağut askerleri gibidir ve kâfirdir.
9. Onların şerlerinden korktuğun zaman onlara selam vermende bir sakınca yoktur. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır.” (3 Al-i İmran/28)
Allah en doğrusunu bilendir.106
106
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankıtî.
Tevhid ve Cihad Minberi
78
Tağuti Sistemlerde Askerlik
Soru: Biz Lübnan’da yaşıyoruz. Bildiğiniz üzere ordu ve genel olarak
devlet küfür üzerindedir. Bu orduda askerlik yapmanın hükmü nedir? Ya da
devlette başka bir görev almanın hükmü nedir? Askere giden veya devlette görev
alan kimse mürted veya kâfir mi sayılır? Bildiğiniz gibi Lübnan’da çeşitli milletler iç içe yaşıyor ve şeriatle yönetilmesi neredeyse imkansız.
Cevap: Değerli kardeşim! Bil ki şu an Müslümanların topraklarında hüküm süren hükümetlerin tümü (bunların içinde Lübnan da var) kâfir ve tağut
hükümetlerdir. Çünkü onlar Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın izin vermediği konularda teşride bulunuyorlar, Allah’ın indirdiği kanunların dışındaki kanunlarla
hükmediyorlar. Muvahhidlere karşı Yahudi ve Hrıstiyanlarla işbirliği yapıyorlar.
Hatta bu konuda Lübnan Hükümeti (başkanlarının aslî kâfir olması nedeniyle)
diğer hükümetlerin yaptıklarından daha fazlasını yapıyor. Çünkü devletin anayasası devlet başkanının Hristiyan olmasını şart koşuyor. Milletvekillerinin ve
bakanların çoğu, haça tapan birer Hristiyan… Sonuç olarak Lübnan devleti aslî
küfürlerinin yanında bu küfre sürükleyen sebepleri de üzerinde taşımaktadır.
Bilinmesi gerekir ki; bu konuda temel esas tağuti düzenlerin askerleri ve
yardımcılarının kâfir oldukları şeklindedir. Çünkü zahirde onlar şirki ve küfrü
destekliyorlar ve kâfirlerle iç içe yaşamaktadırlar. Medeni kanunları, küfrün
kanunlarını kabul etmekte ve uygulamaktadırlar. Ayrıca onlar Müslümanlara
karşı kâfirleri desteklemektedirler. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmaktadır:
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar
ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın! Şüphe yok ki
şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (4 Nisa/76)
“Şüphesiz Firavun ile Hâman ve askerleri yanlış yolda idiler.” (28 Kasas/28)
“Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar, derler.” (33 Ahzab/67)
Ayrıca Lübnan ordusunun başındakiler, komutanlar ve askerlerin pek çoğu aslî kâfirdir ve haça tapmaktadırlar. Bu anlatılanlara binaen, bu orduda veya
diğer emniyet güçlerinde görev yapan herkes muayyen olarak mürteddir. Onların içerisinden sadece tekfirin muteber engellerinden birini bize karşı açığa çıkaranlar olursa bu kimseleri tekfir etmeyiz. Ancak bu engel de gerçek bir engel
olmalıdır, zanna dayalı olmamalıdır. Devletin diğer kurumlarında görev alma
konusuna gelince, bu konuda tafsilat vardır. Devletten alınan her görev sahibini
Zikir Ehline Sorun 1
79
kâfir yapmaz. Alınan görev zahirde küfrü gerektiren bir görev ise sahibini küfre
sokar. Küfrü gerektiren bir görev olmamakla birlikte bir kısım görevler de haramdır. Sonuç olarak; kişinin almış olduğu görev küfür veya haram değil ise o
kişi de kâfir veya günahkâr değildir. Tevfik Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dandır.107
Türkiye’den Bazı Sorular
Soru: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in mirasçıları değerli alimlerimize… Türkiye’de tevhid davetinin başlamasıyla kardeşlerimiz arasında bazı
konularda ihtilaflar başgöstermiştir. Bu ihtilaflardan dolayı birçok kimse sorunlar yaşamaktadır. Bundan dolayı sizden ricam bu ihtilaflardan kurtulmak ve
yolumuzu aydınlatabilmek için sorularımıza detaylı bir şekilde cevap vermenizdir. Ayrıca kardeşlerin hikmetle daveti yerine getirmeleri ve güzel bir nasihatçi
olmaları için öğütlerinizi bekliyoruz. Allah sizleri ve bizleri en güzel şekilde mükafatlandırsın.108
Birinci Soru: Türk okullarında tatbik edilen bir program vardır. Buna
göre öğrenciler sabah ictimasında sıraya geçerek Atatürk’e ait bir büstün önünde boş bir alanda toplanırlar, laiklik ilkelerine bağlı kacaklarına, bu uğurda canlarını feda edeceklerine dair ya da bu bağlamda yemin ederler. Acaba bu yapılan
amel, küfür ameli midir? Bu amel küfür ameli ise çocuklarını bu okullara gönderen velilerin hükmü ne olur? Çocuk mevcut sisteme ve bu yeminin içeriğine
buğz etse dahi böyle bir fiili yapmakla hükmü aynı kalır mı? Bir baba çocuğuna
“Evladım! Sen yemin esnasında başka sözler söyle. Allah’ı zikret, Kur’an oku ya
da başka sözler söyle” dese –ki bu imkan dahilindedir ve zor değildir- sıkıntıdan
kurtulmuş olur mu? Şunu da belirtmek isterim ki; Türkiye’de okullarda kadın,
erkek karışık eğitim yapılmaktadır. Hicab ise yasaktır.
Cevap: Laiklik üzere kalmaya, Allah’ın dini ile savaşan laik tağutlara
dostluk göstermeye dair yapılan yeminler küfür yeminleridir. Çünkü böylesi
yeminlerde hem küfre rıza vardır hem de küfrü isteme vardır. Allah (Subhanehu
ve Tealâ) kendi hükümleri dışında hükümlere muhakeme olmak isteyenler hak-
kında şöyle buyurur:
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'u reddetmeleri kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde
107
108
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
Sorular oldukça fazla olduğu için bu bölümde soruları tamamen yazıp sonra cevapları
vermedik. Bilakis her bir sorunun altına cevabını yazdık. –yayıncı-
Tevhid ve Cihad Minberi
80
muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (4
Nisa/60)
Bu ayet göstermektedir ki; Allah’a, O’nun Rasülüne ve kitabına iman eden
bir kimsenin tağuta muhakeme olmayı istemesi düşünülemez. Ebu Suud bu
ayetin tefsirinde şöyle der:
“Ayette bu kimselerin, bizzat tağuta muhakeme olmamakla beraber sadece tağuta muhakeme olmayı istemeleri dahi inkara ve taaccübe neden olmuştur.
Bunu istemek dahi taaccübü celbeden, olmaması gereken bir davranıştır. O
halde bilfiil tağuta muhakeme olmak acaba nasıl bir sonuç doğurur.”
Bu delil göstermektedir ki; sadece Allah’ın şeriatı dışında başka bir hükme muhakeme olmayı istemek –bizzat muhakeme olmasa dahi- küfürdür.
Bunun sebebi ise tağuta muhakeme olmayı istemek fiilinde bizzat küfre
(yani tağuta muhakeme olmaya) rıza vardır.109 Nitekim ilim ehli kat’i bir şekilde
küfre rızanın küfür olduğunu belirtmişlerdir.
“Küfre rıza küfürdür” kaidesinin delilleri şunlardır. Allah (Subhanehu ve
Tealâ) şöyle buyurur:
“Oysa Allah size Kitap’ta (Kuran’da) “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe onlarla
oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz
Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (4 Nisa/140)
“Bunun sebebi, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardınca gitmeleri ve O'nu
razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır.” (47 Muhammed/28)
Aris bin Umeyre el-Kindî (Radıyallahu Anh)’den rivayetle Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yeryüzünde suç işlenip de onu gören, bundan hoşlanmazsa (bir başka rivayette onu inkâr ederse) onu görmeyen gibi olur. Onu (kötülüğü) görmeyen
kimse (duyduğunda) hoşnut olursa o yerde hazır bulunmuş gibi olur.”110
Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
109
Yani tağuta muhakeme olmak nasıl küfürse aynı şekilde muhakeme olunmasa dahi
bunu istemek de küfürdür. Zira muhakeme olmayı istemekte küfre rıza vardır. –yayıncı110
Ebu Davud.
Zikir Ehline Sorun 1
81
“Bir takım emirler gelecektir. Siz de onların yaptıklarının münker olduğunu bilip karşı çıkacaksınız. Bu şekilde yapan vebalden kurtulur. Karşı çıkan
esenliğe kavuşur. Ama razı olup uyana gelince… Orada bulunanlar “Onlarla
savaşmayalım mı?” diye sordular. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle
cevap verdi: Namaz kıldıkları sürece hayır” cevabını verdi.111
Şeyhul İslam İbni Teymiye (rahimehullah) bu konuyla alakalı olarak şöyle
demektedir:
“Kim kendi küfrüne ve başkasının küfrüne, kim kendi fıskına ve başkasının fıskına, kim kendi masiyetine ve başkasının masiyetine rıza gösterirse işte o
kimse Allah’ın rızasına tabi olmamış ve Allah’a iman etmemiş demektir. Bilakis
bu kimse Rabbi’ni kızdırmış, Rabbi de ona gazaplanmış ve lanet etmiştir. Allah
(Subhanehu ve Tealâ) böyle bir kimseyi zemmetmiş ve ona cehennemi vaad et-
miştir.”112
Küfre
rızanın
farklı
durumları
vardır.
Onları
şu
şekilde
maddelendirebiliriz:
1- Kâfirin küfür üzerinde kalmasını temenni etmek küfre rızadır. Ebu
Hayyan el-Endülüsi şöyle demiştir: “Kim bir kâfirin iman etmesini kötü görür ve
onun küfür üzere kalmasını temenni ederse kâfir olur. Çünkü küfre rıza küfürdür.”113
2- Bir kâfirin küfründen dolayı ona saygı göstermek de küfre rızanın şekillerindendir. Hanefi ulemasından İbn-i Nüceym şöyle der:
“Zımmi bir kimse Müslüman bir kimsenin yanına girdiği zaman o Müslüman onun İslam’a girmesini ümit ederek ayağa kalkarsa bunda bir sakınca
yoktur. Şayet bir Müslüman böyle bir niyete sahip olmaksızın zimmi için ayağa
kalkarsa yahut bu kişinin zengin olmasından dolayı ayağa kalkarsa bunda
kerahat vardır. Tartusi şöyle demiştir: “Şayet Müslüman kimsenin ayağa kalkması, giren kimsenin zatında sahip olduğu din içinse küfre girer. Çünkü küfre
rıza küfürdür. Nasıl olur da bir mü’min kâfire ta’zim gösterebilir ki!”114
3- Küfür sözü söyleyen kimsenin sözüne gülmek de küfre rızanın şekillerindendir. Hicri 844 yılında vefat eden Ali bin Halil el-Trablusi şöyle der:
111
Müslim.
112
Mecmuu-l Fetava, 10/708.
113
El-Bahru-l –Muhit, 3/363.
114
El-Bahru-r Raik, 13/456.
Tevhid ve Cihad Minberi
82
“Küfür sözü söyleyen bir kimseye gülen de kâfir olur.”115
4- Bir kimseye küfür üzere ölmesi için beddua etmek de küfre rızadır.
Maliki âlimlerinden Kerki “Çünkü bur bir kimsenin Allah’ı inkâr etmesini temenni etmektir” demiştir. Bu konuda Maliki mezhebinde sahih olan görüş ise
bu kimsenin kâfir olmayacağıdır. Şeyh Halil, Muhtasar adlı eserde bu konuya
değinerek şöyle demiştir:
“Sahih olan “Allah, o kimseyi küfür üzere öldürsün” demesiyle bir kimsenin kâfir olmayacağıdır.”116
5- Küfre rıza şekillerinden bir diğeri ise şu günümüzde dinler arası diyalog diye adlandırılan konuda açığa çıkmaktadır. Berahimiyye dini adı altında
bütün dinlerin bir araya getirilmesi ve bu anlayışı temel esas alarak diğer dinlerin İslam dinine muhalefet edip etmediğine, hatalı olup olmadığına bakmaksızın, İslam dininin dışında diğer dinlere mensup olanları tekfir etmeden, sapık
olduklarını söylemeden ya da onların cehennem ehli olduklarını ve ateşe gireceklerini dile getirmeden bütün dinlerin kaynağının bu anlayış üzere olması
gerektiğine çağırmaktır. İşte bu tür dinler arası diyalog çağrılarına katılmak
küfre rızayı içerdiği için küfürdür.
6- Küfrü yemine bağlamak da küfürdür. Bir kimse bizzat küfrü kastederek “O şöyle yaparsa ben kâfir olayım” derse kâfir olur. “Küçük Şafi” lakabı ile
meşhur olan Muhammed bin Abbas er-Remli şöyle der:
“Bir kimse kâfir olmayı bir başka şeyin varlığına bağlarsa ya da bununla
küfre rıza göstermeyi kastederse o anda kâfir olur. Çünkü küfre rıza küfürdür.”117
Hafız İbn-i Hacer Fethu-l Bari’de İbn-i Münzir’den şöyle nakleder: Âlimler “Eğer ben şöyle şöyle yaparsam kâfir olayım” diyen kimse hakkında ihtilaf
etmişlerdir. İbn-i Abbas, Ebu Hureyre, Ata, Katade ve farklı şehirlerden fakihlerin geneli bu kişinin kâfir olmayacağını ve keffaret vermesinin de gerekmeyeceğini söylemişlerdir. Ancak bu kimse kalbinde küfrü gizliyorsa bu durum müstesnadır. Evzai, Sevri, Hanefiler, İmam Ahmed bin Hanbel ve İshak bu kişinin
söylediğinin bir yemin olduğunu ve keffaret vermesi gerektiğini söylemişlerdir.
İbn-i Münzir birinci görüşü tercih etmiş ve bu görüşün daha sahih olduğunu
115
Muin El Hukkam, 2/298.
116
Eş-Şerhu-l Kebir li-Derderi, 4/303.
117
Nihayetü-l Muhtac, 8/179
Zikir Ehline Sorun 1
83
söylemiştir. Zira hadiste “Kim Lat’a Uzza’ya yemin ederse hemen Lailahe İllallah
desin” buyrulmuş ama keffaretten bahsedilmemiştir.118
Küfrü yalan yere yemin etmeye bağlamak da küfre rızanın şekillerindendir. Yani bir kimsenin yalan olduğu halde “Ben bunu almadım. Şayet aldımsa
kâfir olayım” demesi gibi…
Buhari ve Müslim’in Sabit bin Dahhak’tan rivayet ettikleri hadiste
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:
“Kim İslam milletinden başka bir din üzerine yalan yere yemin ederse
söylediği gibidir.”
Ebu Davud ve İbn-i Mace’nin rivayet ettiği bir hadiste ise Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:
“Kim ben İslâm’dan uzağım derse bu sözünde yalancı ise o dediği gibi
olur. Eğer söylediğinde ciddi ise İslâm’a bir daha salim olarak dönemez.”
Çünkü yalan yere küfür üzere yemin etmek küfre rızanın alametlerindendir.
Yukarıda naklettiklerimiz üzerine derim ki; Eğer yalan üzere yemin etmek
küfre rızanın alametlerinden ise soruda sorulduğu üzere sözler söylemek, laiklik
ilkesi üzere bağlı kalınacağına dair yemin etmek hayli hayli küfre rızanın alametlerindendir.
Öyleyse Müslümanların böyle yeminler edilmesi mecburi olan okullara
çocuklarını göndermesi haramdır. Çocukların yemin etmemesi ve yemin esnasında sessiz kalmaları, bu yemine buğuz etmeleri onların üzerinden suç ve günahı kaldırmaz. Ancak çocuk okula gider, sınıfa girer ve bu yemini etmez ise bu
sorumluluktan kurtulabilir. Bu okullara çocuklarını göndermek isteyenlerin
mutlaka bunu çocuklarına öğretmeleri ve çocukların bu küfür yeminlerini etmemeleri konusunda uyarıda bulunmaları gerekmektedir. Şayet bu okullar erkek ve kız karışık eğitim veriyor, hicabı yasaklıyorsa ve özellikle de kız çocukları
büluğ çağına ermiş ise Müslümanların kızlarını böyle okullara göndermesi kesinlikle caiz değildir.119
118
119
Fethu-l Bari, 11/538.
Dikkat edileceği üzere soruda sadece günümüz okullarında mevcut olan küfrün bir
yönüne değinilmiştir ki o da sınıfa girmeden önce yapılan yemin töreninde mevcut küfür
amelleridir. Ancak soruda gerek sınıflarda gerekse ders esnasında yapılan küfür çeşitle-
Tevhid ve Cihad Minberi
84
İkinci Soru: Türkiye çok yakın bir zamanda seçimler yapılacak.120 Sahada görünen iki parti var. Bu partilerden birisi Recep Tayyib Erdoğan’ın partisidir. Diğeri ise başkanı bizzat alevi olan laik bir partidir. Burada sorum şudur:
“İki zararlı olandan en hafifini tercih etmek gerekir” kaidesine binaen bu
seçimlerde Recep Tayyib Erdoğan’ın partisi desteklenebilir mi?
Diğer parti iktidara geldiği zaman İslam’a ve Müslümanlara büyük baskılar uygulayacağı düşünülmektedir. Aynı şekilde Recep Tayyib Erdoğan’ın başa
gelmesiyle de İslam’a doğru bir yöneliş olduğu, devletin dini eğitime ve islami
okullara müdahale etmediği görülmektedir.
Cevap: Değerli kardeşim! Birçok defa verdiğimiz cevaplarda görüleceği
üzere şer’an bir takım sakıncaları olması hasebiyle demokratik seçimlere katılmak asla caiz değildir. Bu sakıncaların en önemlisi hüküm koyma hakkının Allah’tan alınıp halka verilmesi ve böylelikle halkın Allah’ın dışında hüküm koyma
hakkına sahip olmasıdır.
Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi bu tür sistemlerde seçimlere katılmak hangi yönüyle ya da hangi gerekçeyle olursa olsun caiz değildir. Çünkü
böyle bir amel demokrasiyi kabul etme, ondan razı olma ve onu meşrulaştırmadır.
Bilinmelidir ki demokrasiye rıza gösterme, demokrasiden doğacak olan
İslama muhalif olan bütün kötülüklerin ortaya çıkmasına, Allah’ın hükümlerine
muhalif bir şekilde kanunlar çıkarmaya, teşri konusunda Allah ile çekişmeye
rıza göstermek demektir. Bilindiği üzere herhangi bir şeyden razı olmak demek
o razı olunan şeyden ortaya çıkacak diğer şeylere de razı olmak demektir.
Fevaiud-ul Behiyye’de şöyle der:
“Bir şeye rıza gösterme, her zaman görüldüğü gibi rıza gösterilen şeyden
ortaya çıkacak olana rıza göstermedir.”
Bundan dolayı kardeşlerimizin yapması gereken, bu tür sistemleri İslama
hizmet etmek için vesile edinmek değil bilakis bu sistemlerin kökünü kazımak
için çalışmak ve insanları da bu konuda uyarmaktır. Açıkça belirtmek isterim ki
şirk vasıtası ile tevhide ulaşmak mümkün değildir.
rine değinilmemiştir. Bu yüzden Şeyh Ebu Münzir meselenin sadece yemin kısmını açıklamıştır. Okuyucunun bu hususa dikkat etmesi gerekir. –yayıncı120
2011 genel seçimleri kastedilmektedir. –yayıncı-
Zikir Ehline Sorun 1
85
Dolayısıyla ister yerel, ister genel seçim olsun Müslümanlara vacip olan
hiçbir şekilde bu seçimlere katılmamaları ve bu seçimleri protesto etmeleridir.
Asıl yapılması gereken İslama hizmet etmek için şer’i vesilelere yapışmaktır.
Ben bu konuyu “İslamiyyun fi-l Vahli-d Demokratiy” isimli kitabımda anlatmaya çalıştım.
Üçüncü Soru: Türkiye’de haksız yere ceza evine giren bir Müslüman cezaevinden çıktıktan sonra delillerin yetersizliğinden, suçluluğu ispatlanamadığından ve dolayısıyla hapiste geçirmiş olduğu süreden dolayı devlete maddi
tazminat davası açabilmektedir. Birçok defa böyle davalar açan kimseler devletten tazminat almışlardır. Bunun hükmü nedir?
Cevap: Uzun bir süreden beri ben bu konu üzerine yoğunlaştım ve araştırmaktayım… Bu konuda bir takım tecrübelere sahip olan şeyhlerin ifade ettiklerine göre bir kişiye bu mahkemelere gitme konusunda kesin bir yasak getirmek hak ve hukukların kaybolmasına neden olmaktadır. Bundan dolayı sanki
insanlar bu mahkemelere mecbur bırakılmışlar ve ikrah altında gibidirler.
Benim gördüğüm kadarıyla -Allah en doğrusunu bilir- kişinin dini konusunda ihtiyatlı hareket etmesi ve bu tür mahkemelere gitmemesi gerekir. Ancak
çok zaruri bir durum varsa o müstesnadır.
Dördüncü Soru: Laik mahkemelere başvurmanın ve bu şekilde davacı
olmanın hükmü nedir? İnsan hakları örgütüne dava açmakla, laik mahkemelere
dava açmak arasında bir fark var mıdır? Çünkü bizler işkence altında vefat eden
bir kardeşimiz için insan hakları mahkemesine Türkiye’yi dava ettik ve Türkiye’den büyük oranda tazminat aldık.
Cevap: Laik mahkemelere başvurmak ondan hüküm istemek olması sebebiyle haramdır. İnsan hakları örgütlerine gelince; şayet meselenin muhakeme
olmakla bir ilgisi yoksa, insan hakları örgütü bu konuyu ele alıyor ve sadece
yardımda bulunuyorsa -Allah en doğrusunu bilir- ben bunda sakıncalı bir yön
görmüyorum. Bu konuda önemli olan, bir Müslümanın Allah’ın şeriatının dışında başka bir şeye muhakeme olmamasıdır. Fakat bu tür konularda kâfirlerden
yardım almada bir sakınca yoktur.
Beşinci Soru: Hakkında yakalama emri olan bir şahıs Birleşmiş Milletler’e sığınma talebinde bulunabilir mi? Bunun hükmü nedir? Delilleriyle birlikte
zikrederseniz sevinirim.
Cevap: Bildiğiniz gibi müşriklerin Müslümanlara yapmış olduğu eziyet
ve işkenceleri fazlalaşınca Allah Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Müslümanla-
Tevhid ve Cihad Minberi
86
ra Habeşistan’a Necaşi’nin yanına hicret etmelerini emretmişti. Çünkü
Necaşi’nin yanında hiç kimse haksızlığa uğramıyordu ve henüz o zamanlar
Necaşi Müslüman da değildi.
İbni İshak’ın, İbni Hişam’dan naklettiğine göre Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Habeş ülkesinde, yanında hiç kimseye zulmedilmeyen bir hükümdar
var. Ona gidin ve onun himayesine sığının ki Allah size bu meselede ferahlık
versin ve sıkıntınız için bir kurtuluş yolu hazırlasın.”
Altıncı Soru: Evine saldırılan, dövülen, tehdit edilen bir Müslümanın
laik bir devlette, korunmak için polise şikâyetçi olması caiz midir?
Cevap: Laik bir yönetime sahip olan devletle muamele etmenin haramlılığı, mahkemelerine başvurmanın haramlılığı yönüyledir. Fakat zulmü def etme,
saldırgan bir kişiye karşı yardım isteme ile muhakeme olma arasında bir ilişki
söz konusu değildir.
Yedinci Soru: Zorunlu askerliğin hükmü nedir?
Cevap: Allah’ın şeriatına savaş açan bu laik ordulara katılmak kesinlikle
meşru değildir. Dolayısıyla bu tür orduların sayısını çoğaltmak, böyle bir orduya
katılmak, bu tür orduların yapmış olduğu şer’i olmayan işlerde onlara yardımcı
olmak asla caiz değildir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.” (5 Maide/2)
Bir Müslümanın bu konuda yapması gereken elinden geldiğince kaçması
gerektiğidir.
Sekizinci Soru: Recep Tayyip Erdoğan hükümeti hakkında görüşleriniz
nedir?
Cevap: Recep Tayyip Erdoğan hükümeti asla İslami bir hükümet olarak
kabul edilemez. Çünkü Erdoğan ve beraberindekiler, laik olduklarını, Atatürk’ün yolundan gittiklerini açıkça ifade etmektedirler. Bu yolda gittiklerini
ikrar ettikleri sürece onlardan İslam şeriatını tatbik etme yönünde bir girişimin
beklenilmesi düşünülemez.
Belki, Müslümanlara baskı yapması açısından hükümet diğer hükümetlere göre biraz daha iyidir. Özgürlük ve yaşam standartları konusunda bir takım
şeyler yapmış olabilir. Fakat bilinmesi gereken hakikat şudur: Böyle bir sistem
aracılığıyla Allah’ın şeriatını tatbik etmeye ulaşılamaz. Bu yol yani demokrasi
Zikir Ehline Sorun 1
87
yolu ne kadar kolay ve basit olursa olsun asla hedefe ulaştırmaz. Hiçbir zaman
demokrasi aracılığıyla İslami bir devlete ulaşılmamıştır ve asla böyle bir şey
beklenilmemelidir.
Demokrasi yoluna girenler iki büyük hataya düşmüşlerdir:
1. Demokratik sisteme dahil olarak bu şirk sistemi olan demokraside işlenen bütün gayri meşru işlere meşruluk kazandırmışlardır.
2. Demokratik sisteme dahil olarak İslam devletini kurma konusunda insanları şer’i yoldan alıkoymuşlar ve şer’i olmayan yollara yöneltmişlerdir. Hiç
şüphesiz Allah en doğrusunu bilendir.121
Mısır Ordusunun Hükmü
Soru: İslam ümmetine nasihatte bulunduğunuz ve onları irşad ettiğiniz
için Allah sizlerden razı olsun. Sorum şudur:
Mısır ordusundaki askerler, zorunlu olarak askerlik yapıyorlar. Zorla askere alınmayacak olsalar hiç biri gitmeyecektir. Acaba bunlar kâfir mi oluyorlar?
Acaba bu mecburiyet, ikrah hali sayılır mı yoksa sadece mecburi bir hal midir?
Onlardan öldürülenlerin durumu nedir? Gazze sınırında nöbet tutan askerlerin
durumu nedir? Bu nöbet Yahudilere bir yardım sayılmaz mı? Filistin ve Gazze
sınırına seçilen askerler çok cahil insanlardır. Birçoğu okuma-yazma dahi bilmiyor. Onlar pek çok yönleriyle hayvanlara benziyorlar, hayvandan farkları yok.
Onlar düşünemezler, sadece kendilerine verilen emirleri yerine getirmeyi bilirler, başka bir şey bilmezler.
Cevap: Öncelikle bilinmesi gerekir ki; Mısır ordusu mürted olan diğer
düzenli ordular gibidir. İslam şeriatini korumak ve yüceltmekten kaçındıkları
için mürted bir toplulukturlar. Küfür kanunlarının, medenî kanunların korunması ve uygulanması noktasında tağutların yardımcılarıdırlar. Bu hüküm o birim için geneldir. Ancak o birim içerisindeki fertlere gelince; fertlerin muteber
meşru engelleri varsa ona göre hareket ederiz. Herkesin durumu kendi haline
göredir. Eğer onlardan biri hakkında muteber bir engel görüyorsak ona göre
hareket ederiz. Ama soruda bahsedilenlerin çoğunun cahillikleri onlar için özür
değildir. Cahillik açık olmayan durumlar için özür olabilir ancak dinin asıllarında asla özür kabul edilemez.
121
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankiti
Tevhid ve Cihad Minberi
88
İkinci olarak; O insanların pek çok yönleriyle hayvanlara benziyor olmaları, tekfir edilmelerine manî değildir. Çünkü Allah (Subhanehu ve Tealâ) bazı
kâfirlerin hayvanlardan daha aşağı olduğunu belirtmiş ama onları hiçbir zaman
mazur görmemiştir.
“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini
mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.”
(25 Furkan/44)
Şunu da söylemeliyim ki okuma-yazma bilmemek, cahillik için bir ölçü
değildir. Çünkü bazı insanlar vardır ki okuma-yazma bilmezler ama İslam dininden pek çok şeyi bilirler. Bu konuda Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
bizzat kendisi en büyük delil değil midir? O okuma-yazma bilmeyen birisi idi.
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın vahyetmesi ile kıyamete kadar tüm insanlığa rehber oldu. Ashab-ı Kiram’ın (Radıyallahu Anhum) birçoğu da okuma-yazma bilmiyordu. Buna rağmen günümüzde din konusunda hiçbir alim, onlarla kıyas bile
edilemez. Bilakis Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmeti için “Biz ümmi
(okuma-yazma bilmeyen) bir ümmetiz” buyurmuştur. O askerlerin okumayazma bilmemeleri, yaptıklarının farkında olmamalarının gerekçesi değildir.
Hadi diyelim ki onlar yaptıkları işin farkında değiller ve Yahudilere yardım ve
yataklık yaptıklarını anlayamıyorlar. Ve yine farzedelim ki, Allah’a karşı gelme
hususunda insanlara itaat etmemeleri gerektiğini de bilmiyorlar… Onların cahillikleri iki sebepten dolayı özür olamaz:
1. Apaçık bir meselede, itaat şirkinin içine düşmüşlerdir. Bu gibi apaçık
durumlarda şirkte ikrah haricinde hiçbir özür geçerli olmaz.
2. Kendilerini bu cahillikten kurtarmaları mümkündür. Çünkü onlar
Müslümanların arasında yaşıyorlar. İlim her tarafa yayılmış, ilme ulaşmak çok
kolay, çok basit… Ama ne yazık ki onlar cahilliklerinde bir sakınca görmüyorlar
ki ondan kurtulmak için çaba göstermiyorlar. Acaba onların bu cahillikleri kendileri için nasıl özür kabul edilebilir? Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Andolsun ki cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları
vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir hatta daha da şaşkındırlar. İşte
asıl gafiller onlardır.” (7 Araf/179)
Mecburî askerlik görevinde muteber ikrah ile geçici (gayri mulci) ikrah
arasında fark vardır. Küfür hükmünü kaldıran ikrah, o işi yapmadığı takdirde
Zikir Ehline Sorun 1
89
öldürülmek ya da uzuvlarından birinin kesilmesiyle tehdit edilmekle olur. Zorunlu askerlikte ise böyle bir ikrah yoktur. Çünkü kişi askerlik yapmayı reddetse
birkaç sene hapisle veya para cezasıyla cezalandırılır. Bu ise muteber bir ikrah
değildir. Çünkü can ve ölüm tehlikesi yoktur. Mecburi askerlikle karşı karşıya
gelen kişi dinine sahip çıkmalı ve kendisini mukrihlerden (zorlananlardan) zannetmemelidir. Ancak askerlikten kaçmanın cezası idam olursa o başka… Bu
sebeplerden dolayı o ordudan kim öldürülürse ona uygulanacak hüküm, kâfirlere uygulanan hükümdür. Yıkanmaz, kefenlenmez, cenaze namazı kılınmaz ve
Müslüman mezarlığına defnedilmez…
Zahirde durum bu şekildedir. Biz zahire göre hüküm vermekle mükellefiz.
Eğer bu ordunun içerisinde bulunanlardan birinin (bizim bilmediğimiz) muteber bir engeli varsa diğerlerine uyguladığımız hükümler ona da uygularız. Ancak
bu kişi Allah (Subhanehu ve Tealâ) katında özürlü sayılır, özrü Allah (Subhanehu
ve Tealâ)’ya kalmıştır. Ancak biz, zahire göre hareket ederiz.
Burada dikkat etmemiz gereken diğer bir husus ise öldürmenin veya savaşmanın tekfirle alakasının olmamasıdır. Yani bu askerler muvahhidlerle savaşırlarsa onlarla savaşmak ve öldürmek caizdir.
Sınırda görev yapan askerlere gelince… Onlar ister farkında olsunlar ister
olmasınlar yaptıkları Yahudilere yardımdan başka bir şey değildir. Bu işi isteyerek yapsalar da istemeyerek yapsalar da durum aynıdır. Düşünün bir kere! O
askerlerin yaptığı da yardım değilse acaba yardım nedir?
Gazze halkını muhasara eden Firavun nizamı, sınırda bizzat kendisi durmuyor, bu askerleri orada durduruyor. Öyleyse Gazze halkına karşı Yahudilere
yardım eden ve onları destekleyen Firavun nizamı, bu siyasetini bu askerler
sayesinde yürütmektedir. Bu askerler onların gören gözü, tutan elleri ve yürüyen
ayakları mesabesindedir. Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan onların gözlerini kör
etmesini, düzenlerini yerle bir etmesini ve tüm zorba tağutlar için ibret vesikası
kılmasını dilerim. (Allahumme âmin) Tevfik ancak Allah’tandır.122
Hamas Hükümetinde Polis Olarak Çalışmanın Hükmü
Soru: Ben Gazze'de yaşayan evli, bir çocuk sahibi bir gencim. Hamas hükümetinde polis olarak görev almam caiz midir? Kısa bir süre önce polis olmam
için elime bir fırsat geçti. Benim için bu caiz midir? Özellikle Refah'ta İbn-i
Teymiye Mescid’i olaylarından sonra kalbimde (Hamas'a karşı) bir şüphe oluş122
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
Tevhid ve Cihad Minberi
90
tu. Bu konuda bana acilen fetva verirseniz sevinirim. Allah sizleri mübarek kılsın.
Cevap: Sevgili kardeşim! Hamas hükümeti diğer mürted tağut hükümetler gibi mürted bir hükümettir. Ancak diğer mürted tağutların küfrü Hamas
hükümetinin küfründen daha şiddetlidir. Hamas hükümetinin küfrü beşeri kanunlarla hükmetmesi, bu kanunlarla muhakeme etmesi, Allah'ın izin vermediği
konularda kanunlar çıkarması, gerek Arap gerekse Arap olmayan kâfir devletleri
dost edinmesidir.
Mürted tağuti hükümetlerde –ki Hamas da onlardan bir tanesidir- polis
ve asker olmak ya da emniyet birimleri gibi kurumlarda görev almak –bunun
aksine bir durum ortaya çıkmadığı sürece- küfürdür. Zira böylesi kurumlarda
görev alanlar zahiren beşeri kanunları, küfür şeriatlerini desteklemektedirler ki
bu apaçık bir şirk ve küfürdür. Bununla beraber onlar muvahhidlere karşı bu
şirkin ve küfrün önderlerine yardım etmekte, mücahidleri, muvahhidleri, davetçileri sadece tevhidlerinden, cihadlarından ve Allah'ın şeraitini istemelerinden
dolayı öldürmektedirler. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
"İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır."
(4 Nisa/76)
"Doğrusu Firavun, (veziri) Hâmân ve askerleri hep günahkârdılar." (28
Kasas/8)
"Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat
ettik de bizi yoldan saptırdılar." (33 Ahzab/67)
Bundan dolayı bu hükümetin emniyet birimlerinde ya da askeriyesinde
çalışmaktan kesinlikle uzak durman gerekir sevgili kardeşim. Zira böylesi bir
görev almak aslen küfürdür.
Bunun dışında diğer görevlere gelince; söylenecek en doğru söz konu üzerinde bir tafsilatın olduğudur. Tağutların her türlü kurumunda çalışmak kişiyi
dinden çıkaran bir küfür değildir. Böyle kurumlarda görev almanın bir kısmı
apaçık küfür sebeplerindendir ve kişiyi kâfir yapan bir görevdir. Bazı kurumlarda görev almak ise küfür olmayıp haramdır. Böylesi kurumlarda çalışan kimse
ise günahkârdır. Küfrü ve masiyeti gerektirmeyen bir kurumda çalışmak ise ne
küfürdür ne de haramdır. Bundan dolayı böylesi kurumlarda çalışanlar ne tekfir
edilir ne de günahkâr kabul edilir.
Son olarak ben sana şunu nasihat ederim: Ey kardeşim sen dinine sarıl.
Zikir Ehline Sorun 1
91
Allah için bütün gücünle dinin emirlerine yapış. Mürtedler topluluğuna katılmandan dolayı eşinin ve çocuklarının rahat bir rızka erişeceklerini sakın zannetme. Zira rızık veren ve metin olan Allah (Subhanehu ve Teala)'dır.123
Emniyet Müdürlüğü’nden Maaş Almak
Soru: Değerli şeyhlerim! Allah’ı şahit tutuyorum ki gerçekten sizleri çok
seviyorum. Ben Libyalıyım ve buradaki kardeşlerin de sizlere selamı var.
Değerli şeyhlerim! Benim gerçekten çok acil cevaplanması gereken bir sorum var! Ben hükümetten aylık maaş alıyorum. Emniyet müdürlüğünde görevli
bir memurdum, asker değildim. Biliyorum ki sizler tağuti düzene yardım ettiği
ve destek çıktığı müddetçe memur ile asker arasında hüküm açısından bir fark
görmüyorsunuz. Ancak belirtmem gerekir ki ben şu an görev yapmıyorum. O
işle yakından uzaktan hiçbir bağlantım kalmadı. Ben akrabalarımdan birinin
yardımıyla işimden tamamen ayrıldım. İşimle hiçbir ilişkim yok. Acaba ben bu
halimle tağutun askeri miyim? Aldığım maaşın hükmü nedir?
Cevap: Sevgili kardeşim! Allah size ve Libya’daki tüm kardeşlerimize
sağlık ve afiyet versin. Hüküm hakikatlere bağlıdır, isimlendirmelere değil! Şayet bir kimse tağuti düzene yardım ediyor, onların kanunlarını benimsiyor,
Müslümanlara karşı onlara yardımcı oluyor, onlara destek çıkıyor ve onların
yanında saf tutuyorsa o kimse tağutun askeridir. Hangi görev ve vazifede olursa
olsun fark etmez. Hükümet görevlisi olmasa, asker elbisesi giymese de tağutun
askeridir. Burada asıl olan kişinin tağuti sistemlere destek olması, Müslümanlara karşı onlara yardım etmesi ve tağuti kanunlara bağlı kalmasıdır. Sonuç olarak
senin durumun bunları içermediği için küfre düşürücü başka bir illet de bulunmuyor. Sen onların askerlerinden biri değilsin ve onların yardımcısı da değilsin.
Sen onları aldatmadığın, sözleşmelere hıyanet etmediğin sürece idarî görevliler sana bu maaşı vermeye devam ederlerse senin bu maaşı almanda hiçbir
sakınca yoktur. Onu mal edinebilir ve kullanabilirsin. Çünkü sen onu haram
yolla kazanmıyorsun. Sorunda da belirttiğin gibi sen o görevden değilsin.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu gibi malları Müslümanlara ganimet olarak
çok defalar vermiştir. O malın senin elinde olması mürtedlerin elinde kalmasından daha hayırlıdır. Çünkü onlar bu mallarla memleketlerde fesad çıkarıyor,
Allah’ın kullarını yoldan çıkarıyorlar. Allah yolundan çeviriyorlar.124
123
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
124
Cevap Veren: Ebu Hafs Sufyan el-Cezairi
Tevhid ve Cihad Minberi
92
Emniyet Güçlerine Yardım Edenlerle İlişkiler
Soru: Bizim beldemizde yani Lübnan’da “Güvenliği Sağlama ve Aşırılığı
Engelleme” adı altında yapılan operasyonlar neticesinde muvahhid Müslümanların tutuklanması, onların katledilmesi noktasında insanlarımızın çoğu emniyet birimlerine yardım etmektedirler. Onların “Aşırılar” olarak isimlendirdiği
kimseler elbette Selefilerdir. Zaman zaman çevremizde insanlarla bu olaylar
üzerine konuştuğumuz, onlara ayetlerden ya da nebevi hadislerden deliller getirdiğimiz zaman direkt dalga geçmeye başlıyorlar. Acaba bu insanlarla ilişkilerimiz nasıl olmalıdır? Onlarla arkadaşlık kurabilir miyiz? Bu kimselere selam
vermemiz caiz midir? Yakın akrabamız olmaları durumu değiştirir mi? Soruma
acil olarak cevap vermenizi bekliyorum. Zira benim kardeşim de bu şekilde dalga geçen kimselerden ve ben onunla aynı işte beraber çalışıyorum. Acaba ne
yapmam gerekir?
Cevap: Bilinmelidir ki muvalaat yani dostluk, sevgi duyma, yönelme, tabi
olma, elle ve dille yardım etmek şeklinde tezahür eder. Bu şekilde bir dostluk
ilişkisi sadece Müslümanlarla kurulabilir. Böylesi bir dostluğun kâfirlerle kurulması açık bir riddettir. Malum olduğu üzere bugün için Müslümanların memleketlerinde ipi elinde bulunduran yönetici tağutlar ve onların orduları tamamıyla kâfir ve mürted guruplardır. Onlara dostluk beslemek kesinlikle caiz değildir. Bilakis onlardan uzaklaşmak gerekir. Bundan dolayı Lübnan’da
muvahhid Müslümanları tutuklayan, onları katleden güvenlik birimlerine yardım etmek ya da destek çıkmak açık bir şekilde dinden çıkmadır. Güvenliği sağlama, toplumu emniyet altına alma, aşırılarla mücadele etme adı altında dahi
olsa hiçbir gerekçe böylesi bir fiili meşru kılmaz. Allah (Subhanehu ve Tealâ)
şöyle buyurur:
“Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele! Mü’minleri bırakıp
da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler
ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir.” (4 Nisa/138-139)
“Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir sûrenin mü’minlere
indirilmesinden çekinirler. De ki: Siz alay edin! Allah o çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır. Eğer onlara (niçin alay ettiklerini) sorarsan “Elbette biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk” derler. De ki: Allah ile, O'nun âyetleriyle ve O'nun peygamberi ile mi
alay ediyordunuz?” (9 Tevbe/65)
Yukarıdaki ayet, helal görmeksizin ya da itikad etmeksizin sadece oyun ya
da eğleş olsun diye Allah ile, O’nun ayetleri ve Rasulü ile istihza etmenin sarih
Zikir Ehline Sorun 1
93
bir küfür olduğunu en net biçimde ortaya koymaktadır.125 Her kim ki Allah’ın
ayetlerini, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sünnetini ya da dinin hükümlerinden bir hükmü duyduğu zaman bunlarla alay etse, dalga geçse kesinlikle kâfir ve mürted olur. Böyle bir kimse ile şartlar ne olursa olsun beraber oturmak, arkadaş olmak, bir arada bulunmak, ona selam vermek kesinlikle caiz değildir. Bu kişi en yakın akraba bile olsa onlardan uzaklaşmak vaciptir. Sadece
davette bulunma adına onlarla birliktelik, bu hükmün istisnasıdır.
Soruda belirttiğin üzere kardeşinle beraber ticaret meselesine gelince; şayet helal yoldan yapılan, kâfirlere destek olma ve arka çıkma kapsamında olmayan bir ticaret ise beraber ticaret yaptığın kişiyle bir dostluk kurmamak, onunla
sıkı fıkı olmamak, ona yumuşak davranmamak ve meyletmemek şartıyla bu
helaldir. Yine aynı şekilde onunla uzun uzun sohbet etmek, ünsiyet gerektirecek
şekilde birlikte olmak gibi davranışlarda bulunmaman gerekir. Tüm bunlarla
beraber başka bir iş yapman mümkün ise o kimse ile beraber çalışmaktan uzak
durman daha evladır.
Burada şunu da hatırlatmakta fayda görüyorum. Sorunda bahsettiğin
türden kimselerin Allah’ın ayetleri ile ya da Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’in sünneti ile istihza etmelerinin yakıni bir şekilde ortaya çıkması gere-
kir. Yoksa sen kendi anlayışına göre onları din ile istihza eden kimseler olarak
değerlendiremezsin. Tartışma ve mücadele anından onlardan sadır olan sözlerin
ya da fiillerin iyice tahkik edilmesi gerekir. Özellikle de farklı manalara gelme
ihtimali olan sözler söyledikleri zaman böyle insanları kendi zannına göre Allah’ın ayetleri ile alay ettiler diye tekfirde acele etmemen gerekir.126
Tağuti Sistemlerde Öğretmenlik
Soru: Irak'ta Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen tağuti hükümetin okullarında kadrolu ya da özel olarak görev almanın hükmü nedir?
Cevap: Gerek Irak'ta gerekse Irak dışında küfür hükümlerinin uygulandığı, kâfirlerin yönetici olduğu ülkelerde tağuti hükümetlerin emri altında görev
almak hüküm itibarıyla aynıdır. Bu hükümetlerde alınan görev için üç durum
vardır: Böylesi bir görevde çalışmak konumuna göre ya küfürdür ya haramdır ya
125
Tevbe Suresi’nin 65. ayetinin tefsirinde İmam Kurtubi Kadı Ebu Bekir İbnu-l Arabi’den şöyle nakleder: “Onların söyledikleri bu sözler ciddi de olabilirdi, şaka da olabilirdi. Ancak ne olursa olsun bu sözler küfürdür. Çünkü küfür sözlerini şaka yollu söylemenin de küfür olduğu hususunda ümmet arasında bir görüş ayrılığı yoktur.” –yayıncı126
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisi.
Tevhid ve Cihad Minberi
94
da mekruhtur. Böylesi bir hükümette görev alan kişi konumuna göre bu üç hükümden birisi ile muhatapdır.
Şayet böylesi bir görev kâfir hükümetleri ve onların yöneticilerini veli
edinmeyi, kâfirlerin kanunlarını ve şeriatlerini korumayı, onların hükümlerinin
ve hükümetlerinin bekası için destekçi olmayı içeriyorsa, böylesi bir amel hiç
şüphesiz apaçık küfür, sarih bir şirk ve zahir bir irtidattır. Bu görevde yer alan
kimse tağutu reddetme şartını yerine getirmemiş ve bozmuştur ki bir kimsenin
Müslüman olması ancak bu şartı (tağutu reddetme şartını) yerine getirmesi ile
mümkündür.
Şayet böylesi bir görev zulüm ve insanların mallarını haksız bir şekilde
gaspetme noktasında tağutlara yardım etmeyi, onların işlerini üstlenmeyi içeriyorsa bu da kat'i bir şekilde haramdır ve büyük günahlardandır. Vergi tahsildarlığı ya da gümrük memurluğu yapanlar, tüccar ve çiftciler sıkıntıya girdikleri
zaman onlara faizli krediler veren kurum ve kuruluşlarda çalışanlar, faizli alışverişleri yazan ya da buna şahitlik yapanlar bu ikinci kısma girmektedirler. Böylesi kurumlarda çalışan kimseler tağutu inkar etme, ondan yüz çevirme şartını
kemâl derecesinde tahakkuk ettirememiştir. İşlemiş oldukları günah ya da
tağutlara bu noktada ettikleri yardım miktarınca imanlarını zayıflatmışlardır.
Şayet alınan görev yukarıda saydığımız iki durumdan birisini ya da her
ikisini birden kapsamıyorsa ve kesinlikle harama hiçbir şekilde bulaşmak söz
konusu değil ise, böylesi bir görevde yer almak ise mekruhtur. Bu tip görevlere,
sağlık, ulaşım, milli eğitim ve buna benzer hizmetlerde çalışmayı örnek verebiliriz. Böylesi bir görevi mekruh olarak addetmemizin illeti ise, bu görevlerde yer
alanlar tağutların sayılarını artırmaları, onların baskısı altında rezil ve zelil olmalarıdır. Böylesi bir kimse tağutu inkar etme ve ondan yüz çevirme emrinin
müstehab olan kısmını yerine getirmemiştir.
Üstadımız Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisî "El-İşraka Fi Sualati-s
Suvaka" isimli kitabında şöyle der:
“Bizim bütün muvahhid kardeşlerimizden beklentimiz tağutu reddetme
ve ondan yüz çevirme emrinin kâmil bir şekilde tahakkuk edebilmesi için bu
hükümetlerden bütünüyle uzak durmalarıdır. Hiç şüphesiz ki her muvahhidin
hayat menheci Allah (Subhanehu ve Tealâ)'nın şu kavli olmalıdır:
"Allah'a ibadet edin ve tağuttan sakının." (16 Nahl/36)
Bu ayet Tevhid kelimesi La İlahe İllallah'ın manasını en açık bir şekilde
ortaya koymaktadır.
Zikir Ehline Sorun 1
95
Tağutu reddetme emrinin bir takım mertebeleri vardır. Bunun ilk adımı
ise tağutlara ibadet etmek, ihtiyari bir şekilde tağutlara muhakeme olmak,
tağutların anayasalarını, küfür kanunlarını koruyup desteklemek, onların kanunlarına bağlı kalınacağına dair yemin etmek ve buna benzer amellerden kaçınmaktır. Bu mertebe imanın aslına dahildir. Kim bu ilk adımda yapılması
gerekenleri terk ederek tağutu reddetme şartının ilk mertebesini gerçekleştirmezse imanının aslını bozmuş olur.
Tağutu reddetme emrinin ikinci mertebesi ise imanın kemâline dahildir.
Tağutlara yağcılıkta bulunmak, onlara kısmen meyletmek, zulümlerinde onlara
yardımcı olmak, onların sayısını artırmak gibi masiyet türünden ameller bu
ikinci mertebeye dahildir. Böylesi amellerde bulunan kimse tağutu reddetme
şartını kâmil bir şekilde yerine getirmemiştir, imanın kemâlini bozmuştur.”
Şeyh Ebu Muhammed tağutu reddetme şartının bu ikinci derecesini zikrettikten sonra şöyle bir dipnot düşmüştür:
"Tağutu reddetme şartının ikinci mertebesine dair söylediklerimizden kesinlikle günahları hafife aldığımız, tağutu reddetme şartının ikinci mertebesini
yerine getirmemekle işlenilen günahı küçümsediğimiz anlaşılmamalıdır. Bilakis
böylesi bir tutum büyük günahlardandır. Ancak bizim burada izah etmek istediğimiz tağutu reddetme emrine muhalif durumlardan kişiyi dinden çıkaran durumlarla, dinden çıkarmayan ama büyük günah olan durumları birbirinden
ayırt etmektir. Zerre kadar düşünen aklı, hisseden bir kalbi olan kimse için Allah
(Subhanehu ve Tealâ)'nın kâfirlere meyledenlere dair tehdit içerikli şu kavli yeter-
lidir:
“Eğer seni sebatkâr kılmasaydık neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O
zaman hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize
karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” (17 İsra/74-75)
Buraya kadar yaptığımız izahlar umumen Müslümanların beldelerinde
hakim olan tağutların idaresinde görev almaya dairdir. Ancak tağuti Irak hükümetinde görev almak konusuna gelince; malum olduğu üzere bugün Irak'ta büyük bir savaş mevcuttur. Haçlılarla, onların peşine takılan şirk ehli ile Allah'ın
dininin yardımcıları, tevhidin askerleri arasında harp kızışmış, savaş çığlıkları
yükselmiştir. Her ne kadar kişi tağuti Irak hükümetinde aslen küfür olmayan ya
da günaha da sokmayan bir görevde yer almakla kâfir ve günahkâr olmasa dahi
böylesi bir günde mücahid kardeşlerini yalnız bırakması, ayni vacip olan cihadı
Tevhid ve Cihad Minberi
96
terk etmesi sebebiyle büyük günahkâr olur. Şeyhul İslam İbn-i Teymiyye
(rahimehullah) şöyle der:
“Dini ve dünyayı ifsad eden saldırgan düşmanları defetmek imandan sonra en önemli vaciplerdendir.”127
Sevgili kardeşim! Biz sana bu fırsatı kaçırmamanı öğütleriz. Dinine ve
mücahidlere yardım etmek adına cihad ve tevhid bayrağını yükselten Irak İslam
devletinin askeri, onun hizmetkârı ol. Bu yolda kardeşlerinle birlikte savaşmaya
güç yetiremiyorsan en azından Irak tağutunun sayısını çoğaltmak yerine Müslüman kardeşlerinin sayısını artır. Ve kesinlikle bu konuda bir gevşeklik gösterme. Allah’tan bizleri ve seni sevdiği ve razı olduğu amellere sevketmesini
dileriz.128
İtfaiye Hizmetlerinde Görev Almak
Soru: İtfaiye hizmetlerinde görev almanın hükmü nedir? Allah sizlerden
razı olsun…
Cevap: Bilindiği üzere bir şeyin hükmü o şeye ait vakıanın aslı ile alakalıdır. Birçok insan bu tip görevleri kendi memleketlerinin durumuna göre farklı
şekillerde vasıflandırmaktadırlar. Kimileri bu tip görevlerin kendi memleketlerinde resmi hükümet ile bir bağlantısının olmadığını bilakis böylesi hizmetlerin
bazı şirketlere ya da özel firmalara tevdi edildiğini söyler. Bazı memleketlerde
ise böylesi görevler beşeri kanunları koruyan, beşeri kanunların sahiplerini veli
edinen kolluk kuvvetlerinin (askeriye, emniyet teşkilatı gibi kurumların) bir
bölümüdür ve direkt onunla ilişkilidir.
Bundan dolayı şöyle demek daha doğrudur. Sizin beldenizde böyle bir görev mahiyeti itibarıyla sadece yangınların söndürülmesinden, can kurtarmaktan, musibet ve sıkıntılı anlarda insanlara yardım etmekten ibaret ise bu haram
değildir. Görev esnasında kullandığınız araç ve gereçler hükümet tarafından ya
da özel şirketler tarafından sağlansa da durum değişmez. Mahiyeti itibarıyla
böyle bir görevde çalışmak yukarıda dediğimiz gibi sadece yangın söndürmekten, can kurtarmaktan, insanlara yardımcı olmaktan ibaret ise bu haliyle onu
haram kılan başka bir durum olmadığı sürece caizdir.
Ancak alınan bu görev bulunduğunuz beldede mahiyeti itibarıyla hükümetlerin kolluk kuvvetleri mesabesinde ise bunun hükmü tağutların yardımcıla127
El-Fetava el-Kubra.
128
Cevap Veren: Ebu Nur el-Filistinî.
Zikir Ehline Sorun 1
97
rı ve destekçileri mesabesinde olan kurum ve kuruluşlarda çalışmanın hükmü
ile aynıdır. Konuya dair detaylı bilgileri eserlerimizde bulabilirsiniz. Allah en
doğrusunu bilir.129
Resmi Nikâh Yaptırmak Meşru mudur?
Soru: Resmi nikâh yaptırmanın hükmü nedir? Allah sizlerden razı olsun.
Cevap: Resmi nikâh; nikâh sözleşmesinin resmi evrak ve belgelerle kayıt
altına alınmasıdır. Bu da anlaşmazlık anında hakların korunması ve kaybolmaması içindir. Özellikle dine bağlılığın eksik olduğu günümüzde idarecilerin
yapmış olduğu bir düzenlemedir, tedbirdir. Resmi nikâh, insanların haklarını
korumak için hazırlanan ev ve arazi tapularına benzemektedir. Yoksa bir konu
hakkında hüküm verme değildir. Nikâh akdinin yazılmasını isteyen kimseler,
kendi haklarında herhangi bir hüküm verilmesini istemiyor. İzinli olarak tescil
edilen bir sözleşme o şeyin hükmü değildir. Bu sebeplerden dolayı biz, resmi
nikâh hususunda bir sakınca görmüyoruz. Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi’nin
arazi tapuları, tapuların kayıt ve tescillerinin caiz olduğuna dair vermiş olduğu
fetvasına güven ve onu uygulamada için rahat olsun. Şeyh o fetvasında şöyle
demişti:
“Kâtiple birlikte yapılan alışveriş ve kayıt altına alma, hüküm verme mesabesinde değildir. Dolayısıyla bu husus Allah’ın şeriatının dışındaki bir şeriatla
hüküm verme değildir. Anlaşmazlık durumlarında hüküm için onların mahkemelerine başvuru yapılmadıkça Allah’ın şeriatından başka bir şeriate muhakeme
olmak değildir. Sadece diğer alışverişlerin kayıt altına alınması gibidir. Bizim bu
sözümüze “Kayıt altına alma ve belgelendirmeler, sözleşmeler, yazışmalar, evrak
ve kayıtların hepsi devletten çıkıyor, devlet yapıyor. Bunların hepsi onların kanunlarına uygun bir şekilde icra ediliyor” diye itiraz edilebilir. Ancak bu kanunlar idari kanunlardır. Tabii ki içerisinde zulüm vardır ancak bu kanunlar, Allah
(Subhanehu ve Tealâ)’nın hükmüne zıt olan tağutî uygulamalar gibi değildir. Ben
bu şekilde düşünüyorum ancak onların kanunlarını asla kabul etmiyorum ve
hiçbir zaman için o kanunlara bağlı değilim. Ayrıca bu kanunların savunucusu
da değilim, onları temize çıkarmıyorum. Bilakis insanlardan bu mahkemelere
her başvuranı tekfir edeni uyarmak ve uyandırmak için, dikkatlerini bu yöne
çevirmek için bu açıklamayı yapıyorum. Ben bu konuda ayırt etme ve araştırmanın gerekliliğine inanıyorum.
129
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
Tevhid ve Cihad Minberi
98
Her halükarda insanlar arasında bu gibi muamelatlarda anlaşmazlıklar
mevcuttur ve bu anlaşmazlıklar oldukça yaygın bir hale gelmiştir. İnsanların
haklarını, mal, mülk ve varlıklarını korumak için bir çıkış yolunun olması kaçınılmazdır. Dolayısıyla ben, hüküm talep etme durumu olmadığı sürece bunda
bir sakınca görmüyorum.”130
Resmi Nikâh Meselesi
Soru: Evlilikte resmi nikâhı mecbur kılmanın hükmü nedir? Evlilikte
resmi nikâhın yeri nedir?
Cevap: İnsanlar arasında “resmi nikâh” olarak da bilinen nikâh akdinin
hükümetlerce resmileştirilmesi meselesine geçmeden önce konu ile ilgili bazı
açıklamalarda bulunmayı uygun görüyorum.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) bizi, yalnızca kendi şeriatına uymakla görevlendirdi. Müslüman için Allah’ın şeriatından başka uyulacak kanun veya yasa
yoktur. Haram; Allah’ın haram kıldığı, helal de Allah’ın helal kıldığıdır. O’nun
haram kıldığından başka haram yoktur. Çünkü teşride bulunma yetkisi yalnızca
O’nundur.
İslam şeriatında teşri kaynaklarından biri de mesalihi mürseledir ki bu
Şari’in serbest bıraktığı maslahatlardır. Yani hakkında herhangi bir hüküm bildirmediği ve yasaklamadığı maslahatlardır. Bu maslahatların hükmü genel şeriat kaidelerine bağlıdır. Eğer muteber maslahat şartlarını taşıyorsa kabul edilir,
değilse reddedilir.
Biz her zaman ümmeti beşeri kanunlara karşı uyarıyor ve sakındırıyoruz.
Ancak beşeri kanunların içerisindeki bütün maddelerin de şeriata muhalif olmadığını hatırlatıyoruz. Mesela; toplum düzeni, trafik kuralları veya idarecilikle
ilgili bazı kanunlar, genel şer’i kaidelere uygun olabilir.
Bununla birlikte anayasalar, ceza kanunları ve daha birçok kanun ise
şeriate muhalif olan ve tabi olunduğunda insanı şirke düşüren kanunlardır. İşte
bizim itaat edilmesini haram olarak gördüğümüz kanunlar bunlardır.
İnsanlar arasındaki muamelelerde akid ve sözleşmelerin kayıt altına
alınması yeni bir şey değildir. Mevsuatul Fıkhıyye’de şöyle geçmektedir:
“Allah (Subhanehu ve Tealâ) kulların haklarını korumak için yazmayı ve
şahid tutmayı meşru kıldı ve “Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize
130
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
99
borçlandığınız vakit onu yazın! ... Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun!” (2 Bakara/282) buyurdu. İslam şeriatinde bazı muamelelerin öneminden dolayı resmi-
leştirilmesi mecbur kılındı. Nikâh da bu muamelelerden biridir.”131
Yukarıda verilen bilgilere binaen derim ki; nikâh akdini resmileştirmek
yani resmi nikâh yaptırmak, maslahat-ı mürseledendir. Bundan dolayı ben nikâh akdini resmileştirmenin, gerekli olduğu görüşündeyim. Çünkü günümüzde
resmi nikâh yapılmamasından dolayı birçok sıkıntılar yaşanmış ve nice zararlar
meydana gelmiştir. Nikâhın resmileştirilmesiyle kazanılacak başlıca menfaatler
şunlardır:
1. Kadının haklarını koruma vardır. Yani mehrin verilmesi, mehirdeki
şartların belirlenmesi, kocası ve çocuklarından miras alma hakkı korunması
gibi.
2. Çocuklarının soyunu resmi olarak ispat eder.
3. Kadın ile başka bir erkeğin evlenmesi yasaklanmış olur. Zira kadın evli
olduğu için artık başka bir erkekle evlenemez.
4. Kocanın haklarını koruma vardır. Karısına mehir verdiğini bu şekilde
ispat edebilir.
Sonuç olarak; İslam şeriatinde nikâh akdinin sıhhati için belirlenen şartlar yerine getirilmiş ama resmi nikâh yapılmamış ise “nikâh akdi batıldır” diyemeyiz. Ancak resmi nikâh yapılmamış ise pek çok sıkıntıyı beraberinde getirir
diyebiliriz. Yani; meydana gelebilecek sıkıntıları göz önününde bulundurursak
resmi nikâhın zaruri olduğuna kanaat getiririz. Allahu a’lem…132
Resmî Nikâh Meselesine İlişkin Bazı Açıklamalar
Soru: Şeyh Ebu Hafs el-Cezairi’nin resmi nikâh ile ilgili açıklamasına dair kendisine bazı sorularım var.
Değerli Şeyhim! Belediyeler tarafından yapılan resmi nikâhların, şer’i nikâh akdinin şartlarını taşımadığı bilinmektedir. Resmî olmayan ama nikâh akdinin şartlarını taşıyan nikâha da “örfî nikâh” adı verilmiştir. Bu resmi değildir.
Âlimlerin bu nikâha itiraz ettiği görülmemiştir. Bu konuyu biraz daha açarsanız
sevinirim.
131
Mevsuatul Fıkhıyye, 6/170.
132
Cevap Veren: Ebu Hafs el-Cezairî.
Tevhid ve Cihad Minberi
100
Cevap: Değerli kardeşim! Allah (Subhanehu ve Tealâ) senin ilmini bereketli kılsın. Hakk’a uyma ve onda sabit kalma konusundaki azmini de arttırsın.
Resmi nikâh konusuyla alakalı bir önceki soruya verdiğim cevabı tekrar
gözden geçirirsen meselenin, nikâhı resmileştirme konusu etrafında dönüp dolaştığını görürsün. Ben o cevabımda sadece örfî nikâh (imam nikâhı) ile yetinilmeyip bilakis resmi nikâhla da pekiştirmenin zaruri olduğunu söyledim. Şayet
bize “İmam nikâhı olmaksızın resmi nikâhla yetinilir mi?” şeklinde bir soru
sorulmuş olsaydı vereceğimiz cevap da farklı olurdu. Eğer resmi nikâhta, nikâh
akdinin şer’i şartları bulunuyor ise (Cezayir’de olduğu gibi) bu nikâhla yetinmekte bir sakınca olmadığını söyleriz. Ancak şartlar tam olarak yerine getirilmiyor ise o nikâhla yetinmek caiz değildir. Çünkü nikâh akdinin sahih olabilmesi
için şartlarının tam olarak yerine getirilmesi gerekir.
Sonuç olarak ben, bazı olumsuzlukların önüne geçmek ve bazı faydalar
elde edebilmek için örfi nikâhın resmileştirilmesine ihtiyac olduğunu söylemekteyim. Öyle ki nikâh akdinin geçerli olabilmesi için resmi nikâhın şart olduğu
durumlar bile vardır. Allah en doğrusunu bilir.133
Resmi Nikâhın Hükmü
Soru: Memleketimizde devletin atadığı nikâh memurları şer’î olmayan
mahkemelerde nikâh akdini tescil etmektedirler. Maalesef ülkemizde Allah
(Subhanehu ve Tealâ)’nın indirdiği hükümlerle hükmeden şerî mahkemeler bu-
lunmamaktadır. Acaba devlet dairelerinde yaptırılan resmi nikâh işleminin
hükmü nedir? Bizler Libya’dayız ve sizden acil cevap bekliyoruz.
Cevap: Nikâh memurunun nikâh sözleşmesini kaydetmesinde sizin için
bir sakınca yoktur. İster şer’î mahkemelerde ister şer’î olmayan mahkemelerde
olsun bu kaydetme ve güvence altına almanın nikâh üzerinde şer’î bir etkisi
yoktur. Bu tescilin sadece resmi evraklar üzerinde etkisi vardır. Belaların yaygınlaşmasıyla birlikte insanlar, haklarını korumak için bunu yapmak zorunda
kalmıştır. Resmi nikâh, doğum tarihini yazdırma, nüfus cüzdanı çıkarma, alışveriş veya diğer evrakları düzenleme gibidir. İnsanlar neseplerini ispatlamak,
haklarını korumak için resmi nikâh yaptırma ihtiyacı duymaktadırlar. Hükümetin hiçbir kurumu nüfus cüzdanı, evlilik cüzdanı gibi resmi belgeler olmaksızın
tek bir işlem yapmıyor ve kişilere haklarını vermiyor.
133
Cevap Veren: Ebu Hafs el-Cezairî.
Zikir Ehline Sorun 1
101
Bu konuda zorlama ve dayatmaya, Müslümanlar arasına fitne ve ayrılık
sokmaya gerek yoktur. Aşırı giden bazı kimseler, kimlik belgesi veya diğer resmi
belgeleri çıkardıkları için Müslümanları tekfir etmektedir. Hiç şüphesiz bu durum, aşırıya gidenlerin dalalet ve sapkınlığıdır. Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan
bizi ve Müslüman kardeşlerimizi onların dalaletinden korumasını temenni ederim.134
134
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
Tekfir Ahkâmına
Dair Fetvalar
Te’vil Sebebi İle Bid’at Ehli Mazur Kabul Edilirken Diğerleri
Niçin Mazur Kabul Edilmiyorlar?
Soru: Mutezile ve Eşariler hakkında görüşünüz nedir? Kendilerine defalarca hüccet ikame edilmeleriyle birlikte onlar kâfir midirler? Nitekim sizin de
bildiğiniz gibi Ehli Sünnet âlimlerinden birçoğu onlarla tartışmış ilk asırlardan
beri onların şüphelerinin batıl olduğuna dair bir çok delil getirmişler fakat bununla beraber onları tevilleri sebebiyle mazur görmüşler ve tekfir etmemişlerdir. Malum olduğu üzere onların Ehli Sünnete muhalif oldukları konuların çoğu
akide üzerindedir. Bu böyle iken günümüzde Hamas parlamenterleri niçin tevilleri sebebi ile mazur görülmemektedir? Hem onlar büyük âlimlerin fetvaları
neticesinde şirk parlamentolarına girmişler, beşeri kanunlarla hükmetmişlerdir.
Hamas'ın liderleri bu alimlerin ilmine ve ihlasına güveniyor, hak üzerinde olduklarını düşünüyor, kendilerinin doğru bir şekilde hareket ettiklerini zannediyorlar. Diğer taraftan öncelikle bu konuda fetva veren İbn-i Useymin, İbn-i Baz,
Abdurrahman Abdulhalik, Ali Aşkar gibi âlimlerin tekfir edilmesi gerekmez mi?
Cevap:
Kardeşim!
Allah
seni
sevdiği
ve
razı olduğu
şeylerle
rızıklandırsın.
1- Öncelikle şunu belirtmek isterim ki tekfirden bahsedeceğimiz zaman şu
üç meselenin göz önünde bulundurulması gerekir.
a- Kişiyi küfre götüren amelin cinsi nedir? Acaba işlenilen bu küfür ameli,
zahir bir konuda mıdır yoksa hafi bir konuda mıdır? Yine bu küfür ameli
ictihadi bir meselede mi sadır olmuştur yoksa ictihada yer olmayan bir meselede
mi sadır olmuştur?
b- Küfür amelini işleyen kimse özür sahibi bir kimse midir yoksa özür sahibi bir kimse değil midir?
c- Küfür amelinin işlendiği zaman ve mekan ilmin kaybolduğu, cehaletin
hakim olduğu bir zaman ve mekan mıdır yoksa ilmin yaygın olduğu bir zaman
ve mekan mıdır?
Tekfir meselesi hakkında konuşurken ya da tekfirin ahkamı ile amel ederken bu üç noktayı göz önüne alırsak bizler Allah’ın “Söz söylediğiniz zaman, yakın-
Tevhid ve Cihad Minberi
106
larınız dahi olsa adaletli olun” (6 En’am/152) emrine imtisal etmiş olur, bu emre
muhalif davranmamış oluruz.
2- Gerek Eş’ari ve Mutezile gerekse diğer bid’at fırkaları Ehli Sünnet’e
itikadi meselelerde muhalefet etmişlerdir. Bu meselelerin başında da isim ve
sıfat tevhidi ile imana dair meseleler gelmektedir. Ehli Sünnet alimleri ile bu
bid’at fırkalarının tabileri arasında bir çok münazara cereyan etmiştir. Bununla
beraber şüpheler giderildiği, hak kendilerine açıklandığı zaman ve üzerinde
tekfirin şartları tahakkuk edip engelleri kaldırılan kimseler Ehli Sünnet alimleri
tarafından muayyen olarak tekfir edilmişlerdir. Şayet bir kimsenin şüpheleri
giderilmişse, hak kendisine açıklanmışsa, tekfirin şartları tahakkuk etmişse ve
tekfirin engelleri yok ise günümüzde bazı kimselerin zındıkları ve mülhidleri
tekfir etmekten yüz çevirdikleri gibi Ehli Sünnet alimleri bid’atinde ısrar eden
böylesi kimseleri tekfir etmekten yüz çevirmemişlerdir.
İbn-i Teymiye (rahimehullah) İmam Ahmed bin Hanbel’in bid’at ehlinden
bazı kimseleri tekfir ettiği konusunda şöyle demiştir:
“İmam Ahmed’den ‘Kur’an mahluktur’ diyenleri muayyen olarak tekfir ettiği nakledilmiştir. O’ndan bu konuda iki görüş zikredilse de bu tartışılır. Ya da
bu konuda bir tafsilatın olduğuna hamledilir. Şöyle ki; İmam Ahmed bin Hanbel
“Kur’an mahluktur” diyen bir kimseyi tekfir etmişse o kimsenin üzerinde tekfirin şartları tahakkuk etmiş, engeller kalkmış kendisine hüccet ikame edilmiştir.
Umumi olarak “Kur’an mahluktur” diyenleri tekfir etmesine rağmen muayyen
olarak bu konuda bir kimseyi tekfir etmemiş ise o kimse üzerinde tekfirin engelleri mevcuttur.”135
İbn-i Teymiye’nin bu sözünden anlarız ki Ehli Sünnet alimleri şayet bid’at
ehlini tekfir etmemiş ise bunun sebebi tekfirin şartlarının tahakkuk etmemesi
veya tekfirin engellerinin varlığıdır.
Bid’at ehlinin tekfir edilmesinin şartlarına gelince bunlar; hüccetin ikamesi ve şüphelerin giderilmesidir. Bid’at ehlini tekfirin engelleri ise şunlardır:
a- Hakkı bilmeyi gerekli kılan nasların ulaşmaması
b- Naslar ulaşsa dahi kişinin katında sabit olmaması (subutun kat’i olmaması)
c- Naslar sabit olsa bile kişinin onu anlayamaması ya da geçerli bir tevil
sebebi ile nassı yanlış anlaması
135
Mecmuul Fetava 12/489.
Zikir Ehline Sorun 1
107
d- Allah’ın mazur göreceği bir şüphenin hasıl olması
e- Kişinin hakkı talep eden bir müctehid olması
Tüm bunlar bid’at ehlinin tekfirine dair engellerdendir. Ancak bunlar tabiatıyla hafi meselelerde aranacak engellerdir.
3- Burada hatırlatmam gereken diğer bir nokta tekfir konusunda zahir
meseleler ile hafi meseleler arasında bir farkın bulunduğudur. Zira zahir meselelerde kişinin iki özrü vardır. Bu iki özrün dışında başka hiçbir özrü yoktur. Bu
iki özür ise;
a- İslam’a yeni girmiş olmak
b- İlme ulaşamamak. Yani ne ilim kişiye ulaşmıştır ne de kişinin ilme
ulaşma imkanı vardır.
Ancak zahir meselelerde bu iki özür büyük şirkte muteber değildir. Zira
büyük şirkte bu iki engel kişi için bir özür değildir. Hafi meselelere gelince bu
konularda kişinin özür sahibi olması daha geniş bir çerçevededir.
Diğer taraftan Ehli Sünnet alimleri hangi konuların zahir, hangi konuların ise hafi meseleleri kapsadığını da uzun uzadıya izah etmişlerdir. Zahir meselelerin kapsamına şunlar girer:
a- Dinde zarureten bilinmesi gereken konular... Akıl sahibi bir mükellefin
bu meselelerden cahil kalması mümkün değildir.
b- Üzerinde ne bir şüphenin ne de tevilin olmadığı delili muhkem meseleler...
c- Allah’ın kitabında ve Rasulu’nün sünnetinde nas olarak mevcut olan
meseleler... Bu konuların üzerinde Müslümanların gerek avamından gerekse
alimlerinden nakledilen bir icma mutlaka mevcuttur. Bu konularda bir hatanın,
bir yanılmanın ya da bir tevilin olması mümkün değildir.
d- Mükellefin cehaletini gidermesinin oldukça kolay olduğu meseleler.
Allah bu meseleleri tebliğ etmesi için kullarına rasuller göndermiştir. Bunlar
dinin sutunları ve asılları mesabesinde olan konulardır ki Müslümanların gerek
avamının gerekse alimlerinin hepsi bu konuları bilir.
Hafi meselelere gelince onlar da şunlardır:
a- Ümmet arasında şöhret bulmaması ve kapalı olması sebebiyle dinde
zorunlu olarak bilinmesi gerekmeyen konular. Bunlar ümmetin alimlerinin bildiği avamın ise bilmediği meselelerdir.
Tevhid ve Cihad Minberi
108
b- Kitap ve sünnete dayanan bir ihtilafın olduğu, üzerinde hata ya da tevil imkanı bulunan meseleler.
c- Ehli Sünnet alimleri ile bid’at ehli arasında ihtilafın olması ve kapalı
kalması sebebiyle mükellefin cehaletini gidermesinin oldukça zor olduğu meseleler.
Büyük şirke gelince... Bu sadece Allah’a tahsis edilmesi gereken bir vasfı
Allah’tan başkasına tahsis etmektir. Örneğin kurban kesmek, dua, yardım istemek, Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek gibi ibadetin nevilerinden olan konularda Allah’tan başkasına yönelmek büyük şirktir. Kim bu konularda günah
işlerse (Allah’tan başkasına yönelirse) sadece bu fiili sebebiyle müşrik olarak
isimlendirilir. İkrah hali dışında bu kişi için hiç bir özür yoktur. İşte bu Ehli
Sünnet’in mezhebidir.
Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek, hakimiyet yetkisini beşeri
parlamentolara vermek de büyük şirktir. Kim böylesi bir amelde bulunursa Allah’a şirk koşmuştur. Çünkü o sadece Allah’a has olan hükmetme yetksini Allah’a tahsis etmemiştir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
"Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O’na mahsustur." (7 Araf/54)
"Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur." (12 Yusuf/40)
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın “Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden
başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir” ayeti tıpkı la ilahe illallah kelimesi gibi-
dir. Nitekim bundan dolayı ayetin sonunda şöyle buyrulmaktadır:
"Dosdoğru olan din işte budur."
Ayette Allah (Subhanehu ve Tealâ), hükmü sadece Allah’a tahsis etmeyi
dosdoğru din olarak isimlendirmiştir.
Buraya kadar söylediklerimize binaen şunu diyebiliriz ki; Ehli Sünnet
alimleri ile bid’at ehli arasında muhalefetin olduğu isim ve sıfat konuları özür
sınırlarının oldukça geniş olduğu isim ve sıfata dair meselelerdir. Ancak Hamas
hükümetinin muhalefet ettiği uluhiyet tevhidine gelince bu üzerinde hiç bir
meşru özrün olmadığı zahir meselelerdendir. Özellikle de Hamas millet vekillerinin Allah’ın izin vermediği konularda teşride bulunması şeklinde somutlaşan
büyük şirk konusunda bir özürden asla bahsedilemez. İsim ve sıfat meselesinde
meydana gelen bir muhalefet ile bizzat uluhiyet tevhidine dair olan apaçık bir
şirki kıyaslamak kesinlikle caiz değildir. Bu ikisi arasındaki fark açıktır. Bu şe-
Zikir Ehline Sorun 1
109
kilde kıyasta bulunmak yukarıda vermiş olduğumuz En'am Suresi'nin 152. ayetinde bize emredilen adalet ilkesine muhaliftir.
4- Hüccet ikamesi şartına gelince... Tekfire sebep olan şer’i bir muhalefet
hasıl olduğu zaman hüccetin ikame edilmesi tekfirin şartlarındandır. Ancak bu
kişinin acziyetini gidermesinin mümkün olmadığı durumdadır.
Bugün Hamas Hükümeti, onların tekfirlerini gerektiren birçok muhalefet
göstermişlerdir. Hamas yöneticileri Allah’ın şeriatinin dışında bir yasa ile hükmetmeye rıza göstermişler, kendilerini kanun koyucu ilan etmişler, insanlar için
Allah’ın izin vermediği konularda kanunlar koymuşlar, Allah’a has olan bir vasfı
Allah’tan gaspetmişlerdir. Allah onların şirkinden çok çok uzaktır. Şayet onların
böylesi bir büyük şirkin içinde olmalarının sebebinin ilimden acziyet içinde
olmaları söylense bu da geçerli bir söylem değildir. Zira acziyetlerini giderme
imkanları mevcuttur ve bu noktada bilgi oldukça yaygındır. Hamas çok iyi bilmektedir ki, ilim ehlinden bir çok kimse teşri meclisine katılmanın şirk olduğuna dair fetva vermiş ve bu noktada Hamas hükümetini inkar etmiştir. Bu uzak
ya da yakın herkesin bildiği yaygın bir konudur. Böylesi bir durumda onlara
hüccetin ulaşmadığını söylemek nasıl mümkündür.
Tüm bunlara bir de şunu ilave edebiliriz. Bugün Hamas hükümeti
mümteni (bir güç arkasına sığınan) konumundadır. Bundan dolayı genel kural
gereği mümteni konumunda olanların özürlerinin giderilmesi adına hüccet
ikamesinde bulunulması vacip değildir.
Saydığımız tüm bu gerekçelerle birlikte Hamas hükümeti ayrıca Allah'ın
indirdiği hükümlerle hükmetmemek gibi büyük bir küfrün içine de düşmüştür.
Hamas hükümeti Allah'ın izin vermediği konularda teşride bulunmakla, insanlar arasında nefisler, mallar ve ırzlara dair konularda bu hükümleri uygulamakla, insanları bu hükümlere bağlanmaya zorlamakla, şirk ve küfür ahkâmlarını
mustazaf Müslümanlara uygulamakla kendilerini İslam milletinden çıkaran
büyük bir küfrün içine girmiştir. Hiç şüphesiz ki böylesi amellerde bulunan bir
kimse için Allah katında ikrah haricinde hiçbir özür yoktur.
İşin aslı şöyle desem hiç abartmış olmam; Hamas hükümeti yapmış olduğu tüm bu fiillerin küfür olduğunu bilmektedir. Ve aynı şekilde yaptıkları küfür
amellerine dair getirdikleri tevillerin ise kendisi ile delil getirilmeye asla uygun
olmayan merdut teviller olduğunu da bilmektedir. Bundan dolayıdır ki onlar bu
konuda getirdikleri her yeni şüphe ile apaçık şirki ve riddeti caizmiş gibi gösterme gayretine girmektedirler.
Tevhid ve Cihad Minberi
110
5- Onların şeriati tatbik etme adına parlamentoya girmelerine dair getirdikleri tüm tevillerin sahih olduğunu farzetsek bile parlamentoya girmelerinin
ardından onların bu tevillerinin sıhhatini bozan iki unsur daha vardır.
Birincisi; Şeriati tatbik etmemeleri, İslami bir emirlik kurmamaları, her
yerde beşeri kanunların üstünlüğünü dile getirmeleri onların bu tevillerini iptal
etmektedir.
İkinci olarak ise cezai müeyyidelere dair Allah'ın şeriatine muhalif kanunlar koymaları da onların tevillerini iptal etmektedir. Zira böylesi bir amel Allah
(Subhanehu ve Tealâ)'nın tekfir ettiği Yahudilerin fiillerinin aynısıdır.
“Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (5 Maide/44)
Aslen onların tevillerinin sahih olduğunu farzetsek bile bizzat kendi elleri
ile sıhhatini bozdukları tevillerini nasıl kabul edebiliriz? Bununla beraber onların tevilleri aslen sahih değil batıl tevildir. Caiz olan tevil, şer'i delilleri anlama
noktasında yapılan bir hatadan ya da bir şüpheden kaynaklanan tevildir. Bu ise
bilerek muhalefet etmeksizin, yalanlamaksızın, reddetmeksizin, inat etmeksizin
hakka ittiba etmeye yönelik bir eylemin sonucudur.
Tevil batıl olduğu zaman hiçbir itibarı yoktur ve sahibi de mazur değildir.
Böylesi bir kimseye küfür hükmünü vermek caizdir. Bundan dolayı alimler
Batinileri, Rafizileri, Karamitaları, Hululcu zındıkları şer'i naslardan sadır olan
tevilleri olmasına rağmen icmaen tekfir etmişlerdir. Zira onların tevilleri, tevilin
sıhhati için şart olan iki esastan birisini ya da her ikisini de iptal ettiği için kabul
görmemiştir.
Şeyh Abdullatif Alu-ş şeyh "Minhacu-t Te'sis ve't Takdis" isimli eserinde
şöyle der:
"Cahil ve tevil ehli ancak acziyet içinde olduğu zaman mazurdur. Bundan
dolayı İbn-i Kayyim el-Cevziyye tevili şu şekilde sınırlandırmıştır: Her tevil ya
da her cehalet, sahibini özür sahibi kılmaz. Ve yine tevil ve cehalet sonucu sadır
olan her günah kişi için bir özür değildir. Nuh (Aleyhisselam)'dan günümüze
kadar gelen bütün müşrik ve kâfirler hem cahil idi hem de tevil ehli idi. Ve hakeza İbn-i Arabi, İbn-i Faris, Tilmisani ve sufilerden diğerleri gibi bir çok hulul
akidesine sahip kimseler de tevil ehlidirler. Diğer taraftan kabirlere tapan müşrikler "Büyük bir hükümdarın yanına vasıtasız girmek mümkün değildir" diyerek ya da "Kabir ziyareti esnasında tıpkı güneşe tutulan aynanın yansıması gibi
kabirde bulunanın ruhundan ziyaret edenin kalbine bir yansıma olur" diyerek
Zikir Ehline Sorun 1
111
tevilde bulunmuşlardır. Aynı şekilde Hrıstiyanlar da tevilleri sonucunda büyük
bir iftira atarak şirke düşmüşlerdir.”
Tüm bunlara şunu da ilave etmemiz mümkündür. Günümüz parlamenterlerinin bir başka küfürleri de Allah'ın haklarında hiçbir delil indirmediği küfür anayasalarına saygı göstereceklerine dair yemin etmeleridir. Bilindiği üzere
kişinin küfrü yücelteceğine dair yemin etmesi de küfürdür. Zira bu yemin; akideye, dinin zarureten bilinmesi gereken esaslarına muhalefet eden anayasalara
itaat etmeyi, onunla amel etmeyi, ona bağlanmayı ve bu anayasalara karşı çıkmamayı içerir. Kim bu şekilde bir amelde bulunursa İslam milletinden çıkmış ve
kâfir olmuştur.
Bazı kendini bilmezlerin "Biz bu yemin esnasında anayasaları koruyacağımıza niyet etmiyoruz bilakis İslam anayasasını koruyacağımıza yemin ediyoruz” ya da “Bu anayasaların içinde Kur'an ve sünnete muhalif kanunlara değil
bilakis Kur'an ve sünnete uygun kanunları koruyacağımıza yemin ediyoruz.
Bizim kalbimizden geçen niyet budur" şeklindeki iddialarına gelince bunlar
bütünüyle boş iddialardır. Zira günümüzde bu yeminlerde sadece anayasalar
üzerine değil apaçık bir şekilde sözlü olarak beşeri kanunların korunması üzerine bir yemindir. Diğer taraftan yemin, yemin ettirenin niyetine göredir. Yemin
edenin niyetine göre değildir ki! Nitekim İmam Müslim Ebu Hureyre'den merfu
olarak "Yemin, yemin ettirenin niyetine göredir" hadisini rivayet etmiştir. Şayet
aksini düşünecek olursak bütün hukuk iptal olur.
Diğer taraftan onların bu tevillerini geçerli kabul etsek dahi günümüz
parlamenterlerinin birçoğunun yemin esnasında böyle bir niyetlerinin olmadığı
malumdur. Bundan dolayı içlerinden bir kısmının gerçek niyetini gizleyerek
farklı bir şekilde yemin etmeleri onlar hakkında hükmün diğerlerine verilmesine
engel değildir.
Ayrıca bizler yeminde, yemin ettirenin değil de yemin edenin niyetinin
geçerli olduğunu farzetsek bile durum değişmez. Zira bizler zahire göre hüküm
veririz. Onların kalplerinden geçirdikleri gizli niyetler ise Allah'a aittir. Böylesi
bir amelin zahiri ise hiçbir özrün olmadığı küfür ameli olduğu yönündedir. Bundan dolayı biz kalpleri yarmakla ve insanların içinden geçirdikleri ile mükellef
değiliz.
6- Bazı alimlerin parlamentoya girme konusunda fetva vermeleri meselesine gelince; öncelikle bilmemiz gerekir ki yaratıcıya isyanda yaratılmışa itaat
yoktur. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den başka herkesin görüşü alınır
Tevhid ve Cihad Minberi
112
da terkediler de! Âlimlerin kavilleri aslen bir delil değildir. Delil ancak Allah'ın
kitabı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sünnetidir.
Diğer taraftan apaçık şirkte ve zahir küfür konularında taklit, tekfirin engellerinden bir engel değildir. Taklit ancak hafi meselelerde tekfirin engelidir.
Sorunda zikrettiğin parlamentoya girmeye dair fetva veren alimlere gelince; bu
alimler koymuş oldukları bir takım şartlar, kaide ve kurallar çerçevesinde buna
cevaz vermişlerdir ki bu şartlar şunlardır:
Hakkı ayakta tutmak ve batılı yok etmek için girmek.
Teşri şirki gibi bir şirkte onlarla mutabakat sağlamamak.
Beşeri kanunlarla hükmetmemek.
Alimlerin bu fetvalarına bakan kişi görür ki, onlar günümüz parlamentolarına girmeyi caiz görmemekte bilakis böylesi parlamentolara girmekten men
etmektedirler. Zira günümüz parlamentolarının vakıası, hakkı iptal etmekte
batılı ise kaim kılmaktadır. Bu parlamentolarda teşri şirkinde bulunulmakta,
Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmedilmemektedir. Şartlar bu olduğuna göre
alimlerin fetvalarının bu parlamentolara girilmemesi yönünde olduğuna hamletmek gerekir. Ya da alimlerin günümüz parlamentolarına cevaz vermelerini
vakıayı bilmemelerine hamletmek gerekir.
İşin aslı bu alimlerin fetvaları bir vadide, günümüz parlamenterlerinin
amelleri başka bir vadidedir. Onlar sadece belirli şartlar dahilinde parlamentoya
girmenin caiz olduğuna dair verilen fetvayı aldılar ancak böylesi bir ameli caiz
kılan şartları, kural ve kaideleri bir kenara attılar sonra da böylesi bir şer'i muhalefeti, alimlerin fetvalarına dayandırarak kendilerine karşı çıkanlara "Biz
alimlerin fetvaları ile hareket ediyoruz" diyerek susturmaya çalıştılar.
7- Son olarak; onların dinledikleri, fetvalarına güvendikleri kimselerin
birçoğu bu asrın belamlarıdır. Elbette ben burada sizin sorunuzda sorduğunuz
alimlerin hepsini kastetmiyorum. Zira günümüzde bir çok parlamenter zaten
sizin ismini verdiğiniz alimlerin fetvalarını kabul etmiyorlar. Bilakis ben belamlar demekle Hamas'ın kendi cemaati içindeki alimlerini kastediyorum ki bunlar
İmam Buhari'nin Huzeyfe bin Yeman'dan rivayet ettiği Rasulullah (Sallallahu
Aleyi ve Sellem)'in şu hadisinde bildirdiği kimselerdendir:
Huzeyfe b. Yeman der ki: Ben Rasulullah'a “Peki bu hayırdan başka bir
şer gelecek mi” diye sordum. Rasulullah şöyle dedi:
Zikir Ehline Sorun 1
113
“Evet! Cehennemin kapılarına çağıran davetçiler olacak. Kim onlara icabet ederse onu cehenneme atacaklar.”
Sevgili kardeşim! Bizim senin soruna verebileceğimiz en kolay cevap bu
şekildedir. Ancak konu oldukça uzun ve üzerinde çok söz sarfedilmesi gereken
detaylı bir meseledir. Allah’tan dünyada af ve afiyet dileriz. Hiç şüphesiz Allah
en doğrusunu bilir.
Ey Cebrail, Mikail ve İsrafil’in rabbi! Ey yeryüzünün ve gökyüzünün yaratıcısı, görünen ve görünmeyeni bilen Allah’ım! İhtilafa düştükleri hususlarda
kullarının arasında hüküm verecek olan sensin. İhtilaf ettiğimiz hususlarda bizi
hidayete ulaştır, sen dilediğini dosdoğru olan yola iletensin.
Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'a özgüdür.136
Tekfirde Usûl
Soru: Sorum umumi tekfir yapan ancak muayyen tekfirden sakınan bir
din adamı hakkındadır. Halbuki Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab “İslam'ı
Bozan Haller” kitabının üçüncü maddesinde bilindiği üzere şöyle demiştir:
“Kim müşrikleri tekfir etmez veya onların kâfir oldukları hususunda şüphe ederse yahut onların mezheplerini sahih görürse bu kişi icmaen kâfir olur.”
Buna göre umumi tekfir eden ancak küfür fiili işlediği halde muayyen olarak fertleri tekfir etmeyen bu din adamının hükmü nedir?
Cevap: Öncelikle belirtmek gerekir ki İslam dininde “din adamı” diye bir
anlayış yoktur. Bilakis her Müslümanın aynı zamanda bir din adamı olması
gerekir. Bu anlayış bizlere batıdan ithal edilmiş bir anlayıştır. Zira batıda iki
kısım insan vardır. Birincisi din adamı, ikincisi dünya adamı…137
İkinci olarak; “Kâfiri tekfir etmeyen kâfir olur” kaidesi mutlak ve genel bir
kaide olmayıp kaideye dair bilinmesi gereken zaruri detaylar vardır: Bu kaidenin açıklaması ise şu şekildedir:
1- Ebu Cehil, İblis, Haman, Ebu Leheb, Ebu Talip ve buna benzer kimseler gibi hakkında vahiy kaynaklı bir nas olan kişileri muayyen bir şekilde tekfir
etmeyen kâfir olur. Zira bunun aksi Allah ve Rasulü'nün hükmünü red etmek
veya yalanlamaktır. Böylesi bir kimsenin kâfir olduğuna dair verilen hükmün
sebebi açıktır. Nitekim Allah’ın basiretini kapattığı kişiler müstesna bu görüşe
muhalefet eden bir kimsenin olması düşünülemez. Şeyh Ebu Basir şöyle der:
136
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî
137
Bkz. Mucemu-l Menahi-l Lafzıyye sy: 280
Tevhid ve Cihad Minberi
114
"Kâfiri tekfir etmeyen kimsenin küfrünün illeti; şeriatın belli bir isimle
isimlendirmiş olduğu bir şeyi başka bir isimle isimlendirmesi, Allah’ın verdiği
hükmün dışında başka bir hüküm vermesi, küfrü ve şirki İman ve İslam olarak
tanımlaması ayrıca düşmanlığı hak etmiş, cennetten nasibi olmayan, dostluk
edilmemesi gereken kâfir ve müşrik bir kimseyi Müslüman ve mü’min olarak
tanımlaması sebebiyledir. Nitekim bu kimsenin yapmış olduğu Allah'ın hükmünü reddetmek ve yalanlamaktır. Aynı zamanda böyle bir tutum Allah'ın emrini
inkâr etmektir. Çünkü Allah'ın isimlendirdiği şekilde bir kimseyi isimlendirmemek Allah’ı yalanlamak ve inkâr etmektir."138
Şeyh İbn-i Useymin'e "İblis kâfir değildir" diyen bir kimse hakkında sorulduğu zaman böyle diyen kimsenin kâfir olacağına fetva vermiş ve delil olarak
şu ayetleri getirmiştir:
“Meleklere Âdem’e secde edin dediğimiz zaman da hepsi secde ettiler. Ancak İblis
secde etmedi. O bundan kaçındı, büyüklendi ve kâfirlerden oldu.” (2 Bakara/34)
“Meleklerin hepsi topluca secde etmişti. Yalnız İblis etmedi, büyüklük tasladı ve
kâfirlerden oldu.” (38 Sad/73-74)
2-Yahudi, Hristiyan, Mecusi ve buna benzer asli kâfirleri tekfir etmeyen
kimse de kâfir olur. Kadı İyad "Şifa" isimli eserinde Cahız ve Sumame’nin şu
görüşlerini nakleder:
“Avamdan bir çok kişinin, kadınların, Yahudi ve Hristiyanlardan taklitçi
konumunda olanların ve buna benzer kimselerin üzerinde Allah’ın bir hücceti
yoktur. Çünkü bunlar istidlal yapabilecek durumda değildirler.”
Kadı Iyad bu sözü naklettikten sonra şöyle der:
“Bu sözü söyleyenin kâfir olacağı icma ile sabittir. Yine Yahudileri,
Hristiyanları ve Müslümanların dininden olmayan herkesi tekfir etmeyen veya
tekfirinde duraksayan veya şüphe edenleri tekfir etmeyenler de kâfirdir. Kadı
Ebu Bekir dedi ki: Kim Yahudi ve Hristiyanların tekfir edilmesi hususunda bir
şey söylemez ve duraksarsa onun küfrüne hükmedilir. Çünkü o, böyle yapmakla
nassı yalanlamış veya naslar hakkında şüpheye düşmüş olur ki her iki durum da
bu kâfirlerin işidir.”139
Yine Kadı Iyad bir başka yerde şöyle der: “İşte biz bundan dolayı Müslümanların dininin dışında kendisine başka bir din edinmiş olan kimseyi tekfir
138
Kavaidun Fi-t Tekfir sy: 307.
139
Eş-Şifa, 2/280,281.
Zikir Ehline Sorun 1
115
etmeyen, tekfirlerinde duraksayan, şüpheye düşen veya onların dinlerini sahih
gören kimseyi tekfir ediyoruz. Bu kimse İslam’ını ortaya koysa, İslam itikadına
inansa ve İslam dininin dışındaki bütün dinlerin batıllığına inansa bile yine de
kâfirdir. Çünkü bu kimse İslam şeriatine muhalif bir tavır sergilemiştir."140
Şeyh Ebu Batîn şöyle der:
“Kim Yahudi ve Hristiyanları tekfir etmezse ya da kâfir oldukları hususunda şekke kapılırsa bu kişi Müslümanların icması ile kâfir olur. Nitekim bizler
Yahudi ve Hristiyanların çoğunun cahil insanlar olduğuna inanmaktayız.”141
3- Âlimlerin muayyen bir şekilde küfründe icma etmiş oldukları bir kimseyi tekfir etmeyen kâfir olur. Bu hususta Hafız Sahavi "El-Kavlu-l Munebbi an
Tercumeti İbn-i Arabi" isimli eserinde şöyle der: "Er-Ravd isimli kitabın muhtasarı olan er-Ravda kitabının Riddet bölümünde İbn-i Mukri şöyle der:
“Kim Yahudi, Hristiyan, İbni Arabî ve taifesini tekfir etmede tereddüt
ederse kâfir olur.”
Bunu İbni Kayyim el-Cevziyye "Şerhu-n Nuniyye" de zikretmiştir.142 Aynı
şekilde Muhammed bin Abdulvahhab "Mufidu-l Mustefid Fi Kufri Tariki-t
Tevhid" isimli eserinde de bu sözü zikretmiştir.143
Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab konu hakkında Şafilerin görüşlerini
aktarırken Ravd isimli eserin sahibinin şu sözlerini nakletmiştir:
“Kim Peygamber’e kurban keserse kâfir olur. Kim İbni Arabî'nin taifesinin küfrü hakkında şüphe ederse kâfir olur.”144
Burada önemli olan tekfirinde alimlerin icma ettikleri kişinin tekfir edilmesi vaciptir. Bu noktanın açıklık kazanması adına bir misal vermek istiyorum.
Hafız İbn-i Hacer el-Askalanî, Haccac b. Yusuf es-Sakafi hakkında şöyle der:
“Onu Müslümanlardan büyük bir topluluk tekfir etmiştir. Bunlardan bazıları Said bin Cübeyr, Nehai, Mücahid, Asım bin Ebi-n Nucud, Şa’bi ve diğerleridir.”145
İmam Tavus’un şu sözü üzerinde de iyice düşünmek gerekir:
140
Eş-Şifa bi Tarifi Hukukî-l Mustafa, 2/286.
141
Ed-Dureru-s Seniyye 12/69.
142
Bkz. 1/166.
143
Bkz. Ed-Dureru-s Seniyye, 9/423.
144
Ed-Dureru-s Seniyye, 9/423.
145
Tehzibu-t Tehzib 1/673-674
Tevhid ve Cihad Minberi
116
“Irak ehlinden olan kardeşlerimizin durumları ne garibdir. Haccac’ı Müslüman diye isimlendirmektedirler.”
Tavus, Haccac’ı tekfir etmesine rağmen onu tekfir etmeyen Müslümanları
tekfir etmemekte ve onlara kardeşlerimiz demektedir. Bunun sebebi ise
Haccac’ın tekfirinde âlimlerin icmasının olmamasıdır. Bu meseleye çok dikkat
etmek gerekir.
4-Bir kişi herhangi bir kimsenin muayyen bir şekilde kâfir olduğuna dair
şerî delillere sahipse ve aynı zamanda onun tekfir edilmesinin önünde şerî bir
engel olmadığını düşünüyorsa ancak buna rağmen bu kimseyi tekfir etmiyorsa
bundan dolayı kâfir olur. Ebu Zur’a Ubeydullah bin Abdulkerim Er Razi şöyle
demektedir:
“Kim Kur'an'ın mahlûk olduğunu söylerse kâfir olur ve İslam dininden
çıkmıştır. Bu kimsenin kâfir olduğunu anlayan kimse bu kişiyi tekfir etmezse o
da kâfir olur.”
Bu sözün aynısını Ebu Hatim Muhammed bin İdris Er Razi de söylemiştir. Lalekai "Sunne" isimli eserinde bu sözlerin hepsini rivayet etmiştir.146
Şeyh Muhammed bin Abduvvahhab’ın torunu Şeyh Süleyman “Evsaku
Ural- İman” adlı eserinde şöyle der:
“Şayet bir kimse bir kâfirin küfründen şüphe ederse ve onun kâfir olduğunu bilmiyorsa bu kişiye Kur'an ve sünnetten delillerle o kimsenin kâfir olduğu
izah edilir. Hüküm beyan edildikten sonra o kâfirin küfrü hakkında şüpheye
düşen ya da tereddüt eden kimse alimlerin icması ile kâfir olur. Bunun sebebi
kâfirlerin tekfirinde duraksamasıdır.”
Şeyhimiz Merakişi bu konuyla ilgili olarak şöyle demiştir:
“Birçok defa uyardık ki, küfür açık bir şekilde ortaya çıkmış ve netleşmiş
ise tekfirde duraksamamak gerekir. Zira kim kâfiri tekfir etmezse kâfir olur.”
Sevgili kardeşim! Şayet sorunda bahsettiğin şeyhin durumu yukarıda saydığımız kısımlar arasına giriyorsa mevzu bahis kaide bu şeyh için de uygulanır.
Ancak bununla beraber kendisini İslam'a nispet eden, mümteni olmayan, tevil
sahibi ve de özellikle ilim ehli kimselerin tekfirinde oldukça dikkatli hareket
edilmesini tavsiye ederim. Allah en doğrusunu bilir.147
146
Bkz. 2/176.
147
Cevap Veren: Ebu Hummam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Zikir Ehline Sorun 1
117
“Kim Kâfiri Tekfir Etmez İse Kâfir Olur” Kaidesi Hakkında
Soru: “İlim talebesiyim. Sûfi İbni Arabî’nin durumunu bilmiyorum.
Çünkü bazı alimler onu tekfir etmiş bazıları ise tekfir etmemiş. Ayrıca onun
hakkındaki bilgim az ve ben hataya düşmekten korkuyorum” düşüncesiyle onun
tekfiri hakkında duraklarsam ben de kâfir olur muyum?
Cevap: Hakkında bilgin olmayan kimseyi tekfir etmek gerçekten tehlikeli
bir iştir. Ayrıca kişinin dindeki vera ve takvasının azlığını gösterir. Kâfir olduğuna dair apaçık ve kat’i bir delil bulunmaksızın muayyen bir kişiyi tekfir etmek
doğru değildir. Ancak küfrü sarih ise ya da küfür ve dalalet önderlerinden birisi
ise tekfir edilmesi gerekir. İnsanları küfre düşmekten ve mürted olmaktan sakındırmak, şirke ve küfre bulaşan ama üzerinde tekfirin engelleri bulunan kimseleri korkutmak için tekfir etmek, bilgi ve anlayış eksikliğinden kaynaklanmaktadır.
Değerli şeyhimiz Ebu Muhammed el-Makdisî “Tekfirde Aşırılıktan Sakındırma” adlı eserinde bu konuda uyarılarda bulunmıuştur. Bu kaideyi açıklamadan kullanmanın tehlikesine dikkat çekmiştir. Bu kaideyi dile dolamanın Tekfir
Cemaatinin işi olduğunu söylemiştir. Allah onlara hidayet etsin ve insanlarımızdan uzak etsin. Maalesef bu kaideyi suistimal ederek insanları tekfir etmek
gençlerimiz arasında yayıldı. Hatta Tekfir Cemaatinin bazı ileri gelenleri bu
kaideyi dinin aslı ve İslam’ın sıhhati için şart koştular. Şeyh “Kim kâfiri tekfir
etmez ise kâfir olur” kaidesinin hakikati hakkında şöyle demiştir:
“Kur’an veya sünnetin açık ve kesin olarak kâfir olduğunu belirttiği ve
tekfirin bütün şartlarının bulunduğu, tüm engellerin kalktığı kişiyi tekfir etmeyen kimse, Kur’an ve sünneti yalanlamış olacağından dolayı icmaen kâfir olur.
Delillerini gördükten ve alimlerin görüşlerini öğrendikten sonra bu kuralın gerçeği ve tefsiri işte budur. Kişi açık nassı bildiğini ve buna rağmen onu reddettiğini açıklayıp itiraf etmedikçe onu sorumlu tutmak, dolayısıyla tekfir etmek
doğru olmaz. Bu kuralın gereği budur. Çünkü o takdirde mesele, dolaylı olarak
veya meal yolu ile tekfir etmeye dönüşür. Ancak kesin delil ile sabit olan ve Yahudilerin, Hristiyanların veya başka din mensuplarının kâfir olduğu gibi ya da
İslam dininde zorunlu olarak bilinen bir mesele ise durum farklıdır. Yahudiler,
Hristiyanlar veya onlar gibi olanları tekfir etmekten kaçınan kişi, ya onları kâfir
kılan nassı veya hükmü reddediyor ya nassı şüphe ile karşılıyor ya da ona boyun
eğmiyor demektir. Çünkü böyle bir nass, Yahudilere ve Hristiyanlara bile kapalı
Tevhid ve Cihad Minberi
118
değilken Müslümanlara nasıl kapalı olabilir? Bu durumda olan kişi icmaen kâfir
olur.
Bununla birlikte, farklı anlamlara gelebilecek şer’i delilleri yanlış anlaması sebebiyle nassı te’vil ederek veya ancak risalet hücceti ile bilinebilecek bir
meseleden olması sebebi ile kişinin cahil kalmasından dolayı mazur sayılabileceği ya da ilminin az olması sebebi ile bir nassı sabit kabul etmemesi nedeni ile
küfür sözünü söyleyen veya amelini işleyenlerde olduğu gibi ancak kendilerine
hüccet ikame edilip durumun açıklanmasından sonra tekfir edilecek kişileri
tekfir etmeyenler veya onların tekfirinde şüpheli olanlar ve duraksayanlar için
kâfiri tekfir etmeyen, kâfir olur kuralı geçerli olmaz.”
Değerli kardeşim “Tekfirde Aşırılıktan Sakındırma” adlı kitabı okumanı
ve arkadaşlarına da tavsiye etmeni söylerim. Gerçekten konusunda yazılmış çok
güzel bir kitap… Allahu â’lem.148
Tekfir Hakkında Şer’i Ölçü
Soru: Sorum “Tuhfetu-l Muvahhidin” isimli eserde geçen bazı konulara
dairdir. Orada şöyle bir ifade vardır:
“Tekfirin engellerinden her bir engel muayyen olarak kıyamet gününde de
kişinin azap görmesinin bir engelidir. Ancak muayyen olarak azabın engeli tekfirin engellerinden bir engel değildir.”
Bu ifade ile anlatılmak istenilen nedir? Ayrıca fetret ehli ile kimler kastedilmektedir? Onların ne gibi özürleri kabul edilir?
“Hüccet ikame edilen kişinin engeli hücceti öğrenme durumu olduğu zaman kalkar. Öğrenme imkanı olduğu halde delilin kendisine ulaşmaması bir
engel teşkil etmez” ifade ile anlatılmak istenen nedir?
Cevap: Tekfirin dört engeli vardır. Bunlar cehalet, tevil, ikrah ve hata
yani kasıtsızlıktır. Kişinin kıyamet gününde muayyen olarak azap görmesinin
önünde iyilikler, imtihan, şefaat, tevbe ve istiğfar gibi engeller vardır. Bunun
gibi mü’minlerin kişi hakkında dua etmesi, istiğfarda bulunması, ölen kimse için
sadaka vermek, ölenin yerine hac ve umrede bulunmak da muayyen azabın engellerindendir. Bu konuda kaide şu şekildedir:
148
Cevap Veren: Ebu Muhammed eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
119
“Tekfirin engellerinden her bir engel muayyen olarak kıyamet gününde de
kişinin azap görmesinin bir engelidir.”
Şöyle bir örnek ile açıklarsak sanırım daha iyi anlaşılır. Bir kimse bilmeksizin mushafa basmıştır, Yani ayak bastığı yerde mushaf olduğunu bilmiyordur.
Bu kimsenin mushafı çiğnemesi küfrü gerektiren bir ameldir. Ancak adam bastığı yede mushaf olduğunu bilmediği için onun bu cehaleti tekfirin engellerinden
bir engeldir. Aynı şekilde bu cehalet, kıyamet gününde de kişinin azaba uğramasının önünde bir engeldir. Yaptığı küfrü gerektiren amel sebebi ile bu kişiye
dünyada had cezası uygulanmaz. Ahirette de azaba düçar kalmaz. Burada tekfirin engellerinden birisi olan cehalet aynı zamanda kişinin kıyamet gününde
azaba uğramasının önünde de bir engel olur.
“Ancak muayyen olarak azabın engeli tekfirin engellerinden bir engel değildir.”
Bu kaideyi ise şöyle bir örnek ile açıklayabiliriz: Devamlı sadaka veren, bir
çok iyi meziyetlere sahip olan bir kimse şayet Allah’a küfrederse bu kimsenin
iyilik ve hayır adına yaptığı ameller tekfir hükümlerinin uygulanması önünde bir
engel teşkil etmez. Zira iyilikler küfrü gerektirmeyen günahlar için bir kefarettir.
Bu adam ise dinden çıkaran bir amelde bulunduğu için yaptığı iyilikler muayyen
tekfirin engellerinden değildir. Aynı şekilde bela ve imtihanlar da kıyamet gününde azabın önünde bir engeldir. Ancak küfür işleyen bir kimsenin bela ve
imtihanlara maruz kalması dünyada ona kâfir hükmünün uygulanmasının
önünde bir engel değildir.
İkinci soruya gelince; Fetret kelimesi “futur” kelimesinden türemiştir ki
durgunluk ve sükunet demektir. Fetret ile kastedilen bir müddet vahyin kesilmesi, mükelleflere risalet hüccetinin ulaşmamasıdır. Allah (Subhanehu ve Tealâ)
şöyle buyurur:
“Ey ehl-i kitap! Peygamberlerin arası kesildiği bir sırada size elçimiz geldi. Gerçekleri size açıklıyor ki (kıyamette): "Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi" demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye hakkıyle kadirdir.” (5
Maide/19)
Fetret dönemi iki rasul arasında vahyin kesildiği bir dönemdir. Tıpkı İsa
(Aleyhisselam) ile Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) arasında vahyin kesil-
mesi gibi. Bu dönemde yaşayanlara fetret ehli denilir. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) gelmeden önce kendilerine tevhid davetinin ulaşmadığı ve bu halde iken
ölen kimseler fetret ehli kimselerdir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
bi’setinden sonra oldukça uzak çöllerde yaşayan, acziyet sebebi ile tevhidden
Tevhid ve Cihad Minberi
120
cahil kalan kimseleri de fetret ehlinden sayabiliriz. Şayet bu kimse ilmin olduğu
bir bölgeye gitmekten acziyet içinde ise, tevhidi öğrenmeye hiçbir imkan bulamıyorsa cehaleti sebebi ile mazeretlidir.
Bir kimsenin fetret ehli olup olmamasında ölçü Rasulün uyarısının kendisine ulaşıp ulaşmamasıdır. Yoksa bizzat Rasulün kişiye gelip gelmemesi ölçü
değildir. Kime Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in daveti ulaşmadı ise o
kimse fetret ehlidir ve özürlüdür. Hüccet ikamesi yapılmadan azap görmez.
Üçüncü sorunuza gelince, kaide şu şekildedir: “Hüccet ikame edilen kişinin engeli hücceti öğrenme durumu olduğu zaman kalkar. Öğrenme imkânı
olduğu halde delilin kendisine ulaşmaması bir engel teşkil etmez.”
Hüccetin ikamesi belirli şartlar dahilinde gereklidir. Daha açık bir ifade
ile kişinin delile ulaşma imkânının varlığı, cehaletini giderme imkânına sahip
olması, aklı başında işiten ve gören bir kimse olması tekfir etmeden önce hüccet
ikame şartını iptal eder. Eğer kişi cehaletini giderme imkânına sahipse, cahil
olduğu konuda cehaletini kolayca izale edebiliyorsa bu kimse hükmen cahil bir
kimse değildir. İlme önem vermemesi, kulak asmaması, ihmalkâr davranması
onun için bir engel değildir. Böylesi kimseler hak olan bilgiye ulaşmaktan yüz
çevirmişlerdir. Bundan dolayı bizzat kendilerine hücceti ikame edilmese bile
ilim elde etme imkânının olması onun özrünü iptal eder.
Diğer taraftan kişinin hakkıyla delili anlaması (fehmul hucce) şart değildir. Zira kâfirlerin ve münafıkların bir çoğu kendilerine hüccet ikame edildiği
halde bunu anlamamışlardı. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini
mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.”
(25 Furkan/44)
Size tavsiyem “Tuhfetul Muvahhidin” isimli kitabı iyi okumanız ve incelemenizdir. Zira bu konular orada en ince ayrıntısına kadar izah edilmiştir.149
Cehalet Özrü ve Hüccetin İkamesi
Soru: Büyük küfrü ya da şirki gerektiren bir amel işleyen kimse için hüccetin ikame edilmesi şart mıdır? Günümüzde yaşadığımız toplumda cehalet bu
konularda özür müdür?
149
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisi.
Zikir Ehline Sorun 1
121
Cevap: İnsanlar genel olarak cehalet özrü meselesinde üç görüş etrafında
gruplaşmışlardır. Bu gruplardan ilki cehaletin küfrü gerektiren bir konuda muayyen fertler üzerinde kesinlikle mazeret olmadığı görüşünü savunanlardır.
Buna mukabil diğer bir grup ise cehalet özrünü muayyen bir kimsenin tekfirinde
her durumda engel kabul ederler. Hak ise hiç şüphesiz bu iki görüşün arasında
vasat bir yol tutmaktır. Bu konuda bilinmesi gerekenleri kısaca şöyle özetleyebiliriz:
1- Cehalet özrü meselesinde öncelikle cahil olunan konu ve cahil olan
kimseye bakılır. Cehaletin özür olması cahil olunan konu açısından hafi meselelerde söz konusudur. Cahil kimse açısından da kişinin İslam’a yeni girmesi, sahih bilgiden uzak, cehaletin ve bid’atlerin yaygın olduğu bir beldede yaşaması
cehalet özrünü gündeme getirir.
2- Mükellef olan bir kimse ne zaman üzerindeki cehaleti giderme imkânına sahip değilse cehalet özrü işte o zaman söz konusu olur. Cehaletin, tekfirin
engellerinden bir engel olabilmesi, kişinin cehaletini üzerinden kaldırmasının
mümkün olmadığı durumlarda geçerlidir. Şeyhu-l İslam İbn-i Teymiye
(rahimehullah) şöyle der:
“Cehalet ancak giderilmesi mümkün olmayan durumlarda özürdür. İnsan
ne zaman hakkı öğrenme imkânına sahip olur ancak bu konuda ihmalkâr davranırsa o zaman cehaleti sebebi ile özürlü kabul edilmez.”
Tekfir hükmünden önce hüccetin ikamesi meselesi de direkt olarak cehalet özrü meselesi ile bağlantılıdır. Burada da şu iki durum söz konusudur:
Birinci durum; ilme ulaşma imkânının olması ikinci durum ise amel etme
gücünün olmasıdır. Deliler gibi ilimden aciz olan ya da amelden aciz olan kimseler için ne bir emir ne de bir nehiy söz konusudur. Aynı şekilde İslam ahkâmının
ulaşmadığı uzak yerlerde yaşayanlar, İslam’a henüz yeni giren kimseler de özür
sahibidirler. Bu kimselere hüccet ikame edilmeden tekfir edilmezler. Ancak bu
kimselerin tekfir edilememesi için bunların İslam’ın aslına sahip olmaları gerekir. Bununla beraber fetret ehlinden bile olsa İslam’ın asıllarına sarılmayan
kimseye gelince, bu kimselere dünya hayatında kâfirlere uygulanan hükümler
uygulanır.
Yukarıda saydığımız İslam’a yeni girenler, İslam ahkâmının ulaşmadığı
uzak bir yerde yaşayanlar ve bu sebeple de cehaletlerini giderme imkanı olmayan kimseler dışında kalanların cehaleti sadece hafi meselelerde mazerettir. Bir
Müslüman hafi meselelerde hata ettiği zaman kendisine hüccet ikame edilerek
Tevhid ve Cihad Minberi
122
şüpheleri giderilmeden tekfir edilmez. Hafi meselelerin dışında kalan meselelerde ise kişinin zahirde küfrünü görmemiz o kimseye gördüğümüz üzere hüküm vermemiz için yeterlidir. Tekfirden önce hüccetin ikamesi şartını kesinlikle
aramayız. Hüccetin ikamesi sadece bu kimseye şer’i ceza uygulanacağı zaman
gündeme gelir ki, bu da onu tevbe etmeye davet etmekten başka bir şey değildir.
Allah’tan başkasına secde etmek gibi sarih küfrü gerektiren kimseler için böylesi
durumlarda hakkı beyan etmek ve hücceti ikame etmek onların kâfir olarak
isimlendirilmemesi için değil bilakis tevbeye çağırmak içindir.
Son olarak şunun da bilinmesi gerekir ki, cehalet özrü ya da hüccetin
ikamesi meselesinde bu ayrıntı sadece avamdan olan insanlar için geçerlidir.
Ancak küfrü gerektiren bir amel işledikten sonra bir güç arkasına sığınan, kendisine güç yetirilemeyen kimselere gelince bu kimseler için ne bir özür durumu
ne de bir engel söz konusudur. Bu konuda geniş ve ayrıntılı bilgiler almak için
Tevhid ve Cihad Minberi tarafından yayınlanan İman ve Küfür meseleleri başlıklı kitapları tavsiye ederim. Hiç şüphesiz Allah en doğrusunu bilir.150
Rafiziler Cehaletleri Sebebiyle Mazur mudurlar?
Soru: Rafizi halkların (avamının) şer'i hükmü nedir? Onları tekfir edebilir miyiz yoksa cehaletleri sebebiyle mazur görmemiz mi gerekir? Rafizi olan
muayyen bir ferde "Ey kâfir" demem doğru mudur?
Cevap: Şayet rafizi olan bu kimsenin Kuran’ın eksik ya da tahrif edilmiş
olduğuna dair bir inancı, Mü’minlerin annesi Hz. Aişe’ye zina iftirası atmak ve
buna benzer Kuran’ın naslarını yalanlamak kabilinden apaçık küfre düşürücü
akidesi olduğunu biliyorsan senin ona "Ey kâfir" demen aslen vaciptir.
Ancak mezheplerinin akidesini bilmeyen, sarih bir küfür ortaya koymayan Rafizilerin avamına gelince –ki bu zamanda böyle bir Rafizi varsa eğer- bu
kimse cehaleti sebebi ile rafiziliğe intisap etmesinden ve fer'i meselelerde cahil
kalmasından dolayı mazeretlidir.
Bizim “Rafizi cemaati kâfirdir, onların dinleri yalan, tahrif, sapkınlık üzeredir, dinlerinde sarih şirk, farklı farklı görünümlerde apaçık küfürler vardır”
söylememiz ancak Ehli Sünnet’in kendisini diğer fırkalardan ayıran tekfire dair
sabit kaideleri üzerinedir.151
150
Cevap Veren: Ebu Süfyan el-Cezairî.
151
Cevap veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
123
Tağuti Sistemin Askerlerinin Muayyen Olarak Tekfir Edilmesi
Soru: Örneğin Pakistan, Afganistan, Irak orduları gibi orduların içinde
açık bir şekilde dinden çıkarıcı ameli bulunmayan kimselerin olduğunu biliyoruz. Bu bilgiye binaen orduların fertlerinin muayyen olarak da mürted olduklarını söyleyebilir miyiz? Ayrıca bu orduların içinde yer alan ancak kesinlikle savaşa katılmayan, savaş esnasında mürtedlere hiçbir şekilde yardım etmeyen
kimselerin sadece orduda görev alması sebebi ile tekfir edilmeleri caiz midir?
Cevap: Sorunda örnek olarak verdiğin ordular mürted ve tağut hükümetlerin ordularıdır. Asıl olarak onların hükmü ise mürted ve kâfir olmaktır. Zira
bu ordular tağutları desteklemekte, onların temellerini sağlamlaştırmakta, silahları ile onların küfür kanunlarının uygulanmasını sağlamakta, mücahidlerle
ve tevhid davetçileri ile savaşmaktadırlar. Bahsi geçen orduların bu ve bunun
dışında daha birçok açık küfürleri vardır. Bundan dolayı bu ordular içinde görevi ne olursa olsun yer alan herkesin muayyen olarak mürted diye isimlendirilmesi caizdir. Muayyen olarak bir ferdin mürted olarak isimlendirilmesinin delili
ise şu ayettir:
“De ki: Ey kâfirler!” (109 Kâfirun/1)
Bu ayette Allah (Subhanehu ve Tealâ) Nebisi’ne Mekke kâfirlerine bizzat
kendi isimleri ile hitap etmesini –ki onları bu şekilde Allah isimlendirmiştiremretmiştir. Bilindiği üzere mürted, Müslüman olduktan sonra dinden dönen
kimseye denir ki mürted ismi kâfir isminin içeriğine dahildir.
Bu ordularda yer alan kimselerin tamamının hükmü aynıdır. Bir kimsenin tağutların ordusunda yer aldığı halde savaşan bir kimse olmaması o kimseye
dair asli hükmü kesinlikle değiştirmez. Nitekim alimler kendisi ile savaşılan
kâfirlerden savaşanların hükmü ile bu savaşanlara arka çıkanların hükmünün
aynı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
Tağutların ordusu içerisinde yer alan kimselerin hükümetlerine asla yardım etmedikleri, onları veli edinmedikleri, beşeri kanunları korumadıkları iddiası gerçeklikten uzak tamamen hayal ürünü, delilsiz bir iddiadır. Bilakis gerçek
onların iddialarının aksinedir.
Tağutların ordularında bu ve benzeri kimselerin varlığını kabul etsek dahi
onlar hakkında söylenilecek en basit söz hiçbir ikrah hali olmadığı halde Allah’a
isyan noktasında mürted orduların sayılarını artırmalarıdır. Nitekim İmam
Nevevi şöyle der:
Tevhid ve Cihad Minberi
124
“Kim bir kavmin sayısını artırırsa o kimseye dünyevi ahkam açısından sayısını artırdığı kavmin hükmü uygulanır.”
Bu ordularda savaşa hiçbir şekilde katılmayan, savaş esnasında mürted
orduya destek vermeyen bir kimsenin varlığı kabul edilse bile bu kimsenin tekfiri ancak tekfir edilmesine engel bir sebebin varlığı ile ortadan kalkar. Ne zaman
ki tekfirin engellerinden muteber bir engel bize açıkca belli olursa işte o durumda bu kimsenin tekfir edilmesi caiz olmaz. Ancak ne zaman tekfirin engellerinden olan bu engel o kimsenin üzerinden kalkarsa o zaman muayyen olarak kendisini tekfir ederiz. Eğer bu ordudan ayrılırsa Allah onu kurtarmıştır ki bu bizi
sevindirir. Ancak bütün bu söylediğimiz durum tekfirin engellerinden bir engelin bulunmasına bağlıdır. Şayet bizler bu kimsenin üzerinde tekfirin engellerinden bir engel olduğunu bilmiyorsak o zaman asıl üzere hüküm veririz ki o da bu
kimsenin ikrah olmaksızın tağutların yardımcılarından olduğu hükmüdür.
Tağutların yardımcılarının hükmü ise tağutların hükmü ile aynıdır. Allah
(Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyur:
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar
ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki
şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (4 Nisa/76)
Konu hakkında detaylı bir bilgi almak için Muhammed bin Abdullah’ın
torunlarından Şeyh Süleyman bin Abdullah’ın “Ed-Delailu Fi Hukmi Muvalati
Ehli-l İşrak” isimli eserine bakabilirsin. Şeyh bu kitabında tağutları ve beşeri
kanunların yardımcılarını dost edinmenin hükmüne dair birçok delil zikretmiştir. Hiç şüphesiz başarı Allah’tandır.152
Tağutlara Düşmanlık Göstermeyen Alimleri Nifakla Suçlamak
Soru: Öncelikle Allah’tan sizin için sıhhat ve afiyet dilerim. Benim sorum
muayyen bir kişiyi münafık olarak isimlendirmenin hükmüne dairdir. Özellikle
tağutları müdafa eden, onlara yaltaklık yapan, İslam’a malî ve bedenî her türlü
yardıma engel olan, mücahidleri, mücahidlerin yardımcılarını her türlü aşağılık
sözlerle itham eden, hak yolda yürüyen alimlere “Harici” gibi yaftalar takan
alimleri münafık olarak nitelendirebilir miyiz?
Cevap: İmam Buhari ve İmam Müslim’in sahihlerinde şu hadisi rivayet
etmişlerdir:
152
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisi
Zikir Ehline Sorun 1
125
Mahmud b. er-Rebi (Radıyallahu Anh) anlatır: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem)’in sahabilerinden Bedir Savaşı’nda bulunmuş ve Ensar’dan olan İtban
b. Malik Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gelerek şöyle demiştir:
“Ey Allah’ın Rasulü! Ben halkıma namaz kıldırıyorum. Artık gözlerim iyi
görmüyor. Yağmur yağdığı zaman halkımla aramızda bulunan vadiden sel suları
akmaktadır. Bu nedenle kendilerine namaz kıldırmak için mescidlerine gidemiyorum. Ey Allah’ın Rasulü! İstedim ki bana gelip evimde namaz kılsan da burayı
mescid edinsem.” Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Allah
izin verirse söylediğini yaparım”buyurdu. İtban (Radıyallahu Anh) şöyle devam
etti:
“Ertesi sabah gün doğduğunda Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ebu
Bekir ile birlikte geldi. Rasulullah izin istedi. Ben kendisine izin verdim. Eve
girdi fakat oturmadı. Evin bir köşesini işaret ettim. Rasulullah kalkıp tekbir aldı.
Bizde kalkıp saf tuttuk. İki rekat namaz kıldı sonra selam verdi. Kendisi için
yaptığımız hazire (et bulaması) yemeğini yemesi için gitmesine müsaade etmedik. Rasulullah’ın burada olduğunu duyan çok sayıda mahalle sakini eve akın
etti. Nihayet herkes evde toplandı. İçlerinden bir tanesi “Malik ibn-i Dıhşin nerede?” diye sordu. Bir başkası “O münafıktır, Allah ve Rasulünü sevmez” diyerek
karşılık verdi. Bunun üzere Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Böyle demeyin! Onun Allah rızasını gözeterek La İlahe İllallah dediğini görmediniz mi” diye
tepki gösterdi.” Bu defa ona münafık diyen sahabi “Allah Rasulü daha iyi bilir”
dedi.
İtban şöyle devam etti: “Hep Allah Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
münafıklara karşı teveccüh gösterip onların iyiliğini istediğine şahit olduk.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Şüphesiz Allah kendi rızasını gözeterek
La İlahe İllallah diyen kimseye ateşi haram kılmıştır” buyurdu.153
1- Hadisten anlaşılacağı üzere Malik b. Dıhşin’in olmadığı bir mecliste
bazı kimseler Rasulullah’ın huzurunda onu münafıklıkla suçlamışlardır. Malik
b. Dıhşin’in münafıklıkla suçlanmasının illeti ise, Allah ve Rasulüne düşmanlığı
ile bilinen münafıklarla oturup kalkmasıdır. Buna karşılıksa Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mutlak olarak böyle bir kimsenin münafıklıkla suç-
lanmasına karşı çıkmamış ancak muayyen olarak Malik bin Dıhşin’in münafıklıkla suçlanmasına karşı çıkmıştır. Dikkat edilirse burada Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem), gerekçeleri ortaya çıktığı zaman nifak suçlamasında bulunmaya
153
Buhari-Müslim
Tevhid ve Cihad Minberi
126
itiraz etmemiştir. Buna karşılık Malik bin Dıhşin Ensar’dandır. Bedir Savaşı’nda
ve Rasulullah ile beraber diğer gazvelerde bulunmuştur. Özelikle onun Bedir
Gazvesi’nde bulunması kendisinin münafık olarak suçlanmasına engel olmuştur. Bundan dolayı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her ne kadar kişileri
münafıklıkla suçlamaya karşı çıkmasa da Malik bin Dıhşin’in muayyen olarak
münafıklıkla suçlanmasına karşı çıkmıştır.
Bilindiği üzere Ehli Sünnet itikadının temel kaidelerinden bir tanesi de
zahir ile batın arasında sıkı bir ilişki olduğudur. Zahiri söz ve ameller batının bir
göstergesidir. Malik bin Dıhşin Bedir’de ve Rasulullah ile beraber diğer gazvelerde bulunmuş olmasına rağmen sadece işlediği bir günah yüzünden münafık
olarak suçlanabiliyorsa Malik bin Dıhşin gibi Rasulullah ile beraber Bedir’e ve
diğer gazvelere katılmayanların durumu nicedir?154
Hadis, şartlar oluştuktan ve engeller kalktıktan sonra nifağı gerekli kılan
amellerde bulunan muayyen bir kimsenin münafıklıkla suçlanmasının meşru
olduğuna delildir. Ancak bu hüküm kesinlike zan ve vehim üzerine bina edilemez. Sahabe, Malik bin Dıhşin’i nifak ile suçlarken bir illete dayanmışlardır.
Sahabenin dayandığı illet ise Malik bin Dıhşin’in zahiri halidir ve bu hal
sahabilerin bildiği bir durumdur. Nitekim Allah (Subhanehu ve Tealâ) böylesi bir
zahiri halin nifak alameti olduğunu şu kavli ile doğrulamaktadır:
“Oysa Allah size Kitap’ta (Kur’an’da) “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe onlarla
oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz
Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (4 Nisa/140)
2- Bilinmelidir ki bir kimseyi münafıklıkla suçlamak şer’i bir hükümdür.
Bundan dolayı böyle bir suçlama yapan kimsenin öncelikle Allah’tan korkması
vaciptir. Bugün ilimden ve Allah korkusundan hiçbir nasibi olmayan kimseler
cerh ve tadili hüccet göstererek kendilerine muhalefet eden herkesi bid’atcilik ya
da münafıklıkla suçlamaktadırlar. İşin aslı bu kimseler cerh ve tadil adı altında
ancak kendi menheclerine tabi olan, kendi şeyhlerine itaat eden kimselerin
ta’dilini yaparken bunun dışında muhaliflerini her zaman cerh etmişler, bid’âtci
154
Malik bin Dıhşin’in Bedir’de bulunması onun bu şekilde suçlanmasına mani olmuştur.
Şeyh’in burada anlatmak istediği şudur: Malik bin Dıhşin sadece bir günahından dolayı
münafık olarak suçlanmış ancak Rasulullah suçlamaya karşı çıkmamış ancak Bedir Ehli
olmasını kendisinin suçlanmasına bir engel saymıştır. Peki Bedir ehli olmayan ve yüzlerce nifak alameti taşıyan kimselerin durumu nicedir? Konu hakkında detaylı bilgi için
İbn-i Hacer’in Fethu-l Bari şerhine bakılabilir. (Yayıncı)
Zikir Ehline Sorun 1
127
ve münafık olarak suçlamışlardır. Biz böyle kimselerde sadece buna şahit olmaktayız. İşte böyle bir kapının sonuna kadar açılması kesinlikle caiz değildir.
Bilinmelidir ki her insan yüce Allah’ın önünde durucağı kıyamet gününde
söylediklerinden ve yaptıklarından sorumludur. Bundan dolayı herkes kendi
nefsini hesaba çekmeli, Rabb’inden korkmalı, kişileri nifak ile bid’atcilikle ya da
küfürle itham ederken sağlam delillere dayanmalıdır.
3- İlmin faziletine, âlimlerin konumunun yüceliğine delalet eden deliller
çoktur. Allah (Subhanehu ve Tealâ) Ali İmran Suresi’nin 18. ayetinde kendi vahdaniyetine bizzat yine kendisinin, meleklerin ve ilim ehlinin şahitlik ettiğini
bildirmiştir. Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın kendi nefsi ve meleklerle birlikte ilim
ehlini anması alimlerinin konumunun yüceliğini göstermektedir. Yine alimlerin
rasullerin varisleri olmaları onların yüceliğine bir delildir. Ancak alimlerin
Rasulullah’tan sonra diğer insanlara üstünlüğü asla mücerred bilgilerinden,
diplomalarından, akademik kariyerinden ya da şöhretinden dolayı değildir.
Bilakis alimler bu fazileti ancak Allah’ın emirlerini ayakta tutmalarıyla, Allah’ın
dinine davet etmeleriyle, hakkı haykırmalarıyla, iyiliği emredip kötülükten
nehyetmeleriyle ve Allah yolunda cihadları ile hak ederler. Alimlere vacip olan
hak ehlinin önünde lider olmaktır. Özellikle de Allah yolunda cihad ederken…
Nitekim bir atasözünde “Şayet benim önderim isen önümde ol” denmiştir.
Şayet alim olan kişi kendisine vacip olan görevlerden soyutlanır ve uzak
durursa doğal olarak alim olma vasfını da kaybeder. Selef alimleri sadece yöneticilerin meclislerine girmeyi dahi bir suç olarak görmüşlerdir. O halde bugün
kâfir hükümetlere övgüler yağdıran, onları bütün güçleri ile destekleyen, sadece
kendilerine muhalefet ettikleri için Müslüman kardeşlerimizin aleyhinde bu
hükümetlerin polislerini kışkırtan sözde alimlerin durumu nedir acaba? Böylesi
tavırlar ancak Hakk’a ve ehline düşmanlık eden kimselerden sadır olabilecek
amellerdir. Allame Bedrudddin el-Kinani “Tezkiratu-s Sami ve Mütekellim”
isimli eserinde şöyle der:
“Bilinmelidir ki ilmin faziletine dair varid olan bütün naslar onunla amel
etmeye ve takva sahibi olmaya bağlıdır. İlim sahibi kimseler ancak Allah’ın
vechini arzulayan, Naim cennetlerinde Allah’a yakın olmayı hedefleyen kimselerdir. Yoksa alim talep ettiği ilimle kötülüğü isteyen, dünyevi makamı gözeten,
malının, mülkünün, tabilerinin çoğalmasını isteyen kimse değildir.”
Tevhid ve Cihad Minberi
128
Diğer taraftan Kuran’da sadece alimlerin faziletine işaret eden ayetler
yoktur. Bununla beraber ilim ehline yönelik büyük tehdit içeren ayetlerde vardır. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları
gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder. Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça
ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini
kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.” (2 Bakara/159-160)
Kur’an ve sünnet üzerine ilim tahsil eden bir kimsenin Allah katından gelen bütün şer’i nasları bir arada değerlendirmesi gerekir. Sadece alimlerin faziletine, konumlarının yüceliğine delalet eden naslarla yetinmemeliyiz. Bununla
beraber naslarda geçen iyi alimlerle kötü alimlerin sınırlarını ortaya koyan esasları da ihmal etmemeliyiz. Alimlerin hepsi kesinlikle aynı mertebede değildir.
Gerek Kur’an ve sünnetin nasları gerekse Selefin kavilleri bu noktayı açıkça izah
etmektedir.
Alimlerin toplum üzerinde kendilerine biçilmiş rolleri vardır. Özellikle şu
yaşadığımız zamanda alimlerin İslam Ümmeti ile beraber olmaları, onların sorunları ve sıkıntılarını bilmeleri gerekir. Şu yaşadığımız zamanda İslam âleminin bir çok beldesi asli kâfirler tarafından işgal edilmiştir. Peki alimler nerededir? Apaçık cinayetler işlenmekte, sürgünler, ırza tecavüzler İslam aleminde her
yerde cereyan ederken İslam alimleri nerede? Fuhuş yayılmış, her türlü kötülük
İslam aleminde başgöstermiştir. Peki İslam alimleri şimdi nerede? İşgalcilerin
eliyle kadınlar dul, çocuklar yetim bırakılmış, gençler sürgüne gönderilmiş…
Nerede İslam alimleri? Allah’ın şeriati işlevsiz kılınmış hatta İslam beldelerinin
yöneticileri tarafından Allah’ın dinine harp açılmış… Nerede bu alimler? Allah’ın dinine davet eden davetçiler hapislere atılırken, kötülüğün mümessili,
küfrün, şirkin, fıskın, nifağın ve ilhadın savunucuları olan alimlere yüksek makam ve konumlar verilmiş… Nerede bu alimler? İslam aleminin tümünde Yahudi ve Hrıstiyanlara bütünüyle özgürlük tanınırken, İslam davetçileri aleyhine
bütün imkanlar seferber edilmiş, muvahhid davetçiler baskı ve dayatmaya maruz kalmışlar… Nerede bu İslam alimleri? Mescidi Aksa’nın bütün kutsallığı yok
edilmiş, Filistin gençleri muhasara altında… Nerede bu alimler?
Ben derim ki: Biz günümüz alimlerinden sadece asli kâfirlerin kukla yöneticilerini yücelttiklerini, onları müdafaa ettiklerini görüyoruz. Buna karşılık
ise günümüz tağutlarına karşı çıkan İslam davetçilerini eleştiri yağmuruna tutu-
Zikir Ehline Sorun 1
129
yorlar, suçluyorlar ve hatta yöneticileri İslam davetçileri aleyhinde kışkırtıyorlar. Allah’a yemin olsun ki bugün alimlerin büyük bir çoğunluğu mücrimlerin
avukatlığına soyunmuş, bunu kendilerine görev bilmişlerdir. La havle vela kuvvete illa billah… Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını
haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip
gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.” (9
Tevbe/34)
Bugün alimlere düşen görev Allah’tan korkmaları, dosdoğru yola dönmeleri, o yüce konumlarını almalarıdır.
4- Sevgili Kardeşim! Benim tüm kardeşlerime bir an önce ilim talebine
yönelmelerini, başkalarını farklı suçlarla töhmet etmekle meşgul olmamalarını
tavsiye ederim. Dikkat edin! Buna önem vermeyin demiyorum. Sadece bütün
vaktinizi bu işe ayırmayın diyorum. Zira bu ancak vakit öldürür. Siz ancak ilme
önem verin. Umulur ki böylece kendilerine muhalefet ettiğimiz bu alimlerin
eksik bıraktığı gediği kapatmış olursunuz. Allah’a karşı samimi olun, bütün
amellerinizi ihlas üzere yapın, ehli hakkı ve de özellikle mağaralarda, dağlarda
ümmetin ırzını, topraklarını ve dinini koruyan mücahidleri desteklemek için
ilminiz az da olsa çok da olsa onu yaymakla meşgul olun. Allah’tan başka hiçbir
güç ve kuvvet sahibi yoktur.155
155
Cevap Veren: Ebu Hafs Sufyan el-Cezairi.
Amelî Ahkâma
Dair Fetvalar
Uyanıkken Şehvetsiz Gelen Meni
Soru: Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan sağlık ve afiyette olmanızı dilerim.
İslam’a ve Müslümanlara yaptığınız bu hizmetten dolayı Allah (Subhanehu ve
Tealâ) sizleri mükâfatlandırsın.
Cimadan sonra guslettiği halde hala meni akıntısı geliyorsa kişinin ne
yapması gerekir. Özellikle bu akıntı bevl ile birlikte geliyorsa durum nedir?
Cevap: Değerli kardeşim! Uyanıkken şehvetsiz bir şekilde meninin gelmesi guslü gerektirmez. Mesela hastalık veya aşırı soğuktan dolayı ya da daha
önceki cimadan dolayı meni gelirse veya bevl ile birlikte meni gelirse gusletmeye
gerek yoktur.
İbni Kudame (rahimehullah) şöyle der: “Kadın veya erkekten uykuda veya
uyanık iken şehvetle (fışkırarak) gelen meniden dolayı gusül gerekir. Fakihlerin
genelinin görüşü budur. Tirmizi "Bu konuda herhangi ihtilaf bilmiyoruz" demiştir.”156
Yine İbni Kudame (rahimehullah) şöyle demiştir: “Ancak kişi uykusunda
ihtilam olur ya da cima eder arkasından yıkandıktan sonra tekrar meni gelirse
İmam Ahmed’den meşhur olan görüşe göre gusletmesi gerekmez. Bu görüş Ali,
İbni Abbas, Atâ, Zühri, Malik, Leys, Sevri ve İshak’tan (Allah onlardan razı olsun)
rivayet edilmiştir. Said b. Cubeyr “Yıkandıktan sonra gelen meni şehvetle gelirse
gusül gerekir” demiştir. Bu hususta diğer bir görüş ise Evzai ve Ebu Hanife’nin
görüşü ise şöyledir: Meni, bevl ettikten sonra gelir ise gusül gerekmez, bevl etmeden
önce
gelirse
(rahimehullah)’ın da
gusül
gerekir.
Bu
görüş aynı
zamanda
görüşüdür.”157
Yıkandıktan sonra gelen meni hakkındaki görüşleri özetlersek:
156
El-Muğni, 1/331.
157
El-Muğni, 1/332.
Hasan
Tevhid ve Cihad Minberi
134
1. Mutlak şekilde tekrardan yıkanması gerekir. Bu görüş İmam Şafii’nin
görüşüdür.
2. Tekrardan yıkanmaya gerek yoktur. İmam Malik, İmam Ahmed ve
âlimlerin çoğunluğunun görüşü budur.
3. Bevlden sonra gelmişse tekrardan yıkanmaya gerek yoktur. Bevlden
önce gelmiş ise yıkanması gerekir. Bu Hanefi mezhebinin görüşüdür.
Sahih olan görüş; âlimlerin çoğunluğunun kabul ettiği görüştür. Yani yıkandıktan sonra bevl ile birlikte meninin (kalan kısmının) gelmesi guslü gerektirmez. Çünkü gusül şehvetle meninin gelmesi iledir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ali (Radıyallahu Anh)’ya “Eğer su (meni) fışkırarak çıkarsa guslet!”158
diye emretmiştir. Allah en doğrusunu bilendir.159
Yıkandıktan Sonra Dahi Elbise Üzerinde Rengi Kalan
Necasetin Hükmü
Soru: Elbiseye bulaşan kanın yıkanmasına rağmen hala elbise üzerinde
izi kalıyor. Bu elbise ile namaz kılmanın hükmü nedir?
Cevap: Yıkandıktan sonra elbisenin üzerinde necasetin izinin veya renginin kalmış olması o elbiseyi necis yapmaz. Onunla namaz kılmak caizdir. Ancak necasetin izini ve rengini çıkarmak için temizleyiciler kullanmak da gerekir.
Temizleyicileri kullandıktan sonra da pisliğin izi ve rengi kaybolmuyorsa herhangi bir sakıncası yoktur. Çünkü Allah (Subhanehu ve Tealâ) kimseye gücünün
yetmediği şeyi yüklemez.
İbnu Kudame der ki: “Kadının elbisesine hayız kanı bulaşınca onu tırnaklarıyla kazıyıp katılığını gidermesi gerekir. Sonra elbiseyi ovalamalı, yıkamak
için yumuşatmalı ve daha sonra yıkamalıdır.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayız kanı ile ilgili olarak Esma
(Radıyallahu Anha)’ya "Onu kazı, sonra ovala, sonra da su ile yıka"160 buyurmuş-
tur. Sadece su ile yıkansa da yeterlidir. Necasetin rengi elbiseden çıkmasa da
yıkama yeterlidir. Ayrıca necasetin izi kaybolmadığı zamanlarda elbiseye zarar
verecek şekilde kazımaya ya da ovmaya gerek yoktur. Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) “Onun eseri sana zarar vermez” buyurmuştur.
158
Sunen-i Nesai, 183.
159
Cevap Veren: Ebu Muhammed eş-Şami.
160
Müttefekun aleyh.
Zikir Ehline Sorun 1
135
Necaseti gidermek için tuz gibi maddeler kullanmak güzeldir.
Süleyman b. Sühaym, Ümeyye bint Ebi Sait'in ismini kendisine açıkladığı
Benî Gifâr'dan bir kadının şöyle dediğini rivayet etmiştir:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) beni terkisine bindirdi. Vallahi
Rasulullah sabah namazı için indiği yere kadar yola devam etti. Sabah olunca
hayvanını çöktürdü. Ben de hayvanının semerinden indim. Bir de ne göreyim,
semerin arkasına benden kan bulaşmış. Bu benim ilk hayız görüşümdü. Utanarak devenin yanına çekildim. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) benim
hâlimi ve kanı görünce "Sana ne oluyor? Her halde sen hayız oldun" buyurdu.
Ben de "Evet!" dedim. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Kendine (kanın
akmasına mani olacak) uygun bir şey bul! Sonra bir su kabı al ve içine tuz at!
Semere bulaşan kanı yıka, sonra da bineğine dön!" buyurdu.”161
Hattabî bu hadise istinad ederek şöyle demiştir: “Elbiseyi kandan temizlemek için yıkarken tuz kullanılabilir. Elbise sabundan zarar görecek cinsten ise
bal ile yıkanabilir. Elbiseye bulaşan mürekkebi sirke ile yıkamak ve insanın kepek ile kirini sürtmesi caizdir.”162 Allahu âlem.163
İhtilam Olan ve Gusletmeyi Engelleyen
Bir Özrü Bulunan Kimse
Soru: Göğsümde bir hastalık var. Hava çok soğuk iken, ihtilam olduğum
zamanlarda gusletmiyor sadece abdest ile yetiniyorum. Namazımı da
mescidlerin dışında kılıyorum. Acaba yanlış mı yapıyorum? Bu halimle
mescidlerde de namaz kılabilir miyim?
Cevap: Bütün hamdler Allah’a özgüdür. Hiç şüphesiz güzel akibet muttakiler içindir. Zalimlerden başkasına da düşmanlık yoktur. Öncelikle Allah
(Subhanehu ve Tealâ)’dan size sağlık ve sıhhat vermesini dilerim.
Değerli Kardeşim! Sözlerin iki ayrı soruyu kapsamaktadır. Bunların birincisi açık, diğeri ise bize açık değildir. Önce bize açık olan sorunu yani hastalığından dolayı gusletmeyip abdestle yetinmenin doğru olup olmadığını cevaplamaya
çalışacağım. Kardeşim bil ki özür anında gusletmenin yerine geçen şey, teyemmümdür. Abdestin guslün yerine geçmesi mümkün değildir. Hastalık gibi meşru
161
Ebu Davud, 313.
162
El-Muğnî.
163
Ebu Muhammed eş-Şâmi
Tevhid ve Cihad Minberi
136
bir özürden dolayı gusledemiyorsan bedel olarak teyemmüm alman gerekir,
abdest değil. Ayrıca özrün kalktığında gusletmen de gerekir. Rabbimiz Kuran-ı
Kerim’de şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Siz sarhoş iken (ne söylediğinizi bilinceye kadar) cünüp iken
de (yolcu olan müstesna) gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın! Eğer hasta olur
veya bir yolculuk üzerinde bulunursanız yahut sizden biriniz ayakyolundan gelirse
yahut kadınlara dokunup da (bu durumlarda) su bulamamışsanız o zaman temiz bir
toprakla teyemmüm edin! Yüzlerinize ve ellerinize sürün! Şüphesiz Allah çok affedici ve
bağışlayıcıdır.” (4 Nisa/43)
Bana kapalı gelen soruna gelince… Mescidlerde namaz kılmanın caiz olup
olmadığı sorundur. Bu soruda neyi kastettiğini tam olarak anlayamadım. Eğer
mescidlere gitmen hastalığını olumsuz yönde etkiliyor ve hastalığın şiddetleniyor ise “Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.” (2 Bakara/286)
buyurur.
“El-Muğni” adlı eserinde İbni Kudame “İlim ehli arasında hastanın hastalığından dolayı cemaatten geri kalması hususunda ihtilaf ettiklerini bilmiyorum” demiştir. Bunu aynı zaman da İbn-i Münzir’de söylemiştir. Ama genel
olarak mescidlerde namaz kılmak caiz midir diye soruyorsan, hiç şüphe yok ki
Allah (Subhanehu ve Tealâ) bizleri cemaatle namaz kılmaya teşvik etti. Şu buyruğunda olduğu gibi namazımızın cemaatle olmasını emretti:
“Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin!” (2
Bakara/43)
İslam şeriatında mescidlerin yapılandırılması ve Allah’ın zikredildiği,
O’na ibadet edilen yerler haline getirilmesi teşvik edilmiştir. Allah’ın
mescidlerini imar etmek vaciptir. Çünkü Allah (Subhanehu ve Tealâ) böyle emretmiştir. Tıpkı namazı cemaatle kılmayı emrettiği gibi…
Abdullah b. Mesud (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir:
“Kim yarın Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya Müslüman olarak kavuşmak isterse namazlarına, ezan okunan yerde devam etsin! Çünkü Allah (Subhanehu ve
Tealâ) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e Sünen-i Huda’yı şeriat kılmıştır.
Bu namazlar da Sünen-i Hudadandır. Şayet cemaati terkedip namazı evinde
kılanın yaptığı gibi siz de evlerinizde kılarsanız Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’in sünnetini terk etmiş olursunuz. O’nun sünnetini terk ederseniz de
mutlaka dalâlete düşersiniz.
Zikir Ehline Sorun 1
137
Hiç kimse yoktur ki tertemiz abdestini alsın, sonra şu mescidlerden birine gitsin de, Allah (Subhanehu ve Tealâ) ona attığı her adım mukabilinde bir
sevap yazmasın. Her adım mukabilinde onu bir derece yükseltmesin ve her
adım mukabilinde onun bir günahını affetmesin! Vallahi ben öyle günler gördüm ki nifakı malum münâfıklardan başka hiç kimse cemaati terk etmiyordu.
Vallahi içimizden bazıları iki kişi arasında bacakları yerde sürünerek mescide
getirilir de safa durdurulurdu.”164
Değerli kardeşim söylediklerimiz senin sormak istediklerine cevap olmadı
ise ve mescide gitmeni engelleyen bahsetmediğin başka bir özrün var ise soru
şeklini değiştirerek bize yazabilirsin.165
Mürted Müslüman Olduğu Zaman
Su İle Gusletmesi Yeterli midir?
Soru: Değerli alimlerimiz! Allah sizleri hayır üzere kılsın. Cenneti sizlerin ve bizlerin yurdu kılsın. Sorum şu şekildedir:
Mürted bir kimse İslam'a girmek istediğinde ve şehadet kelimelerini telaffuz ettiği zaman bu ona yeterli midir yoksa ayrıca gusletmesi gerekir mi? Guslederken sadece su kullanması yeterli midir yoksa suyun yanında sidre kullanması
gerekir mi? Ben birisini tanıyorum. Şehadet getirdi ve sadece su ile gusletti. Bu
kimsenin İslam'ı sahih midir?
Cevap: Alimler kâfirin guslünün hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir.
Maliki ve Hanbeli mezhebi alimleri kâfirin Müslüman olduğu zaman gusletmesi
vaciptir demişlerdir. Bu görüşlerine delil olarak ise Ebu Hureyre'nin şu hadisini
getirmişlerdir:
Sumame bin Assal Müslüman olduğunda Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) "Onu şu kimsenin bahçesine götürün ve ona gusletmesini emredin" de-
miştir. Yine bir başka hadiste şu şekilde geçmektedir:
"Kasım bin Asım Müslüman olduğunda Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) ona su ve sidre ile gusletmesini emretmiştir."
Kâfir bir kimse büyük bir ihtimal ile cünüplük halinden uzak değildir. Burada çoğu zaman meydana gelen durum hakiki bir durum gibi değerlendirilmiştir. Nitekim uyku halinden sonra abdest alınması ya da erkek ve kadının avret
164
Müslim, Salat, (1520).
165
Cevap Veren: Ebu Hafs Sufyan el-Cezairi.
Tevhid ve Cihad Minberi
138
mahallerinin değmesinden sonra guslün alınmasında da ekseriyetle meydana
gelen halin hakiki bir durum olarak addedilmesi vardır. İşte bu iki mezhebin
guslü vacip görmelerinin illeti budur.166
Hanefi ve Şafii alimleri ise cünüb olmayan kâfir bir kimsenin Müslüman
olduğunda gusül abdesti almasının müstehab olduğunu söylemişlerdir. Bir çok
insanın Müslüman olmasına rağmen Rasulullah’ın onlara guslü emretmemesi
bu iki mezhebin delilidir. Ancak kâfir bir kimse Müslüman olduğu zaman cünüb
ise cünüplükten kurtulmak için gusül alması vaciptir. İmam Nevevi “Şafi bu
görüşe hükmetmiştir ve ashabın cumhuru da bu konuda ittfak etmiştir” demiştir.
En ihtiyatlı olan bir çok ulemanın da açıkça belirttiği üzere kişinin Müslüman olduğunda gusül abdesti almasıdır. Sadece su ile abdest alması yeterlidir.
Sidr karıştırması vacip değildir. Allahu Alem.167
Cünüb Bir Kimsenin Kuran Okuması
Soru: Fetva kurulundaki kardeşlerim! Öncelikle mücahid âlim Ebu Muhammed el-Makdisi için dua etmek istiyorum. Allah (Subhanehu ve Tealâ) onun
ayaklarını sabit kılsın ve başımızdan eksik etmesin! En yakın zamanda da onu
esaretten kurtarsın. Sorum şudur:
Cünüb olan kimsenin Kur’an-ı Kerim okumasının hükmü nedir? Abdestsiz Kur’an okumanın hükmü nedir? Eğer abdestsiz okumak haram ise mushafa
dokunmadan okumanın veya göz gezdirmenin hükmü nedir? Bu konuda tafsilatlı bir açıklama istiyorum. Allah (Subhanehu ve Tealâ) çalışmalarınızı bereketlendirsin…
Cevap: Soruna dua ile başladığın için Allah (Subhanehu ve Tealâ) seni de
mükâfatlandırsın.
Değerli Kardeşim! İlim ehlinin bu husustaki sözlerinden sahih olanı; cünüp olan kimsenin Kuran-ı Kerim okumasının caiz olmasıdır. Aişe (Radıyallahu
Anha)’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her halinde Allah’ı zikrederdi.”168
166
Yani çoğu zaman meydana gelen bir durum asli bir durum gibi değerlendirilmiştir. –
yayıncı167
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami
168
Müslim, (852).
Zikir Ehline Sorun 1
139
Buradaki “her halinde” kelimesi umumiyet ifade eder. İmam Nevevî
(rahimehullah) “Cünüplük ve Diğer Hallerde Allah’ı Zikretmek” başlıklı bir konu
açmıştır. Kuran-ı Kerim’i okumanın zikrin en önemlisi ve en yücesi olduğunda
hiç şüphe yoktur.
Ömer b. Hattab (Radıyallahu Anh) kaza-i hacetini gördü ve Kur’an okumaya başladı. Ebu Meryem kendisine “Keşke abdest alsaydınız ya Emirul
Mü’minîn!” dedi. Bunun üzerine Ömer b. Hattab (Radıyallahu Anh) “Sana bu
fetvayı Museyleme mi verdi!”169 diyerek kızdı.
İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) cünübün Kur’an-ı Kerim okumasında
herhangi bir sakınca görmedi. Buhari bunu taliken rivayet etmiştir.
Hammad b. Süleyman dedi ki: “Said b. Cubeyr’e cünübün Kur’an okuyup
okuyamayacağını sordum. Okumasında her hangi bir sakınca görmedi ve "Zaten
Kur’an onun kalbinde değil mi?" dedi.
Değerli kardeşim! Biz bundan daha ileri gidiyor ve cünübün mushafa dokunmasının bile caiz olduğunu söylüyoruz.
İbni Hazm (rahimehullah) dedi ki: “Kur’an okumak, secdelerini yapmak,
mushafa dokunmak ve Allah (Subhanehu ve Tealâ)’yı zikretmek, abdestli, abdestsiz, cünüb ve hayızlı herkes için caizdir. Kur’an okumak, secdelerini yapmak,
mushafa dokunmak ve Allah (Subhanehu ve Tealâ)’yı zikretmek iyi ve güzel amellerdendir, yapanlar sevap kazanır. Asıl, bu amelleri bazı durumlarda yasaklayan
kimselerin iddialarını delillendirmesi gerekir.”170
Cünüb veya abdestsiz iken Kur’an okumayı yasaklayanlar “Ona ancak temiz
olanlar dokunabilir.” (56 Vakıa/79) ayetini delil getirmektedirler. Ancak bu görüş
doğru bir görüş değildir. Zira ayetteki “ona” zamiri ile Levh-i Mahfuz’daki kitabın kastedildiği aşikârdır.
“Ona ancak temiz olanlar dokunabilir. (56 Vakıa/79) ayeti hakkında İbni Ab-
bas (Radıyallahu Anhuma)’nın “(Dokunulan) Semada bulunan bir kitaptır. Dokunanlar ise meleklerdir” dediği rivayet edilmiştir. Enes, Mücahid, İkrime, Said b.
Cubeyr, Dahhak, Ebu Şa’şâ, Cabir b. Zeyd, Ebu Nuheyk, Abdurrahman b. Zeyd
b. Eslem ve daha birçok âlim bu görüşü benimsemişlerdir.”171
169
İbnu Ebi Şeybe, Musannef, 1110.
170
Muhalla 116
171
Tefsirul Kuranil Azim, İbni Kesir,4/298.
Tevhid ve Cihad Minberi
140
Şeyh el-Velid Muhammed İbrahim şöyle demiştir: “Vakıa suresinde üç
ayet vardır ki insanlar onları okuyor ve asıl manasının dışında manalar yüklüyor, Arap dili kurallarına asla uymayan teviller yapıyorlar. Bu ayetlerden bir
tanesi şudur:
“Şüphesiz bu, değerli bir Kur'an'dır. Korunmuş bir kitaptır. Ona ancak temiz
olanlar dokunabilir.” (56 Vakıa/77–79)
Maalesef bu batıl tevil üzerine şer’i hükümler bina ediyor ve abdestsiz
olan kimselerin mushafa dokunmasının caiz olmadığını söylüyorlar. Daha sonra
da Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in “Kuran’a temiz olandan başkası
dokunamaz” sözüyle verdikleri bu hükmü teyid ediyorlar.
İnşaallah bu ayetleri içerisinde bulunan zamir ve işaret isimlerini doğru
analiz
ederek
açıklamaya
gayret
edeceğiz.
İlk
olarak
İmam
Malik
(rahimehullah)’ın bu hususta söylediği sözleri naklediyoruz. Yahya b. Yahya el-
Leysi’den rivayet edildiğine göre o şöyle dedi:
“Ona ancak temiz olanlar dokunabilir. (56 Vakıa/79) ayeti hakkında duydu-
ğum en güzel yorum, bu ayetin “Hayır! Şüphesiz bunlar bir öğüttür. Dileyen ondan
(Kur'an'dan) öğüt alır. O, değerli sahifelerdir. Tertemiz kılınmış, yüce makamlara
kaldırılmış mukaddes sahifelerde… Değerli ve güvenilir kâtiplerin ellerindedir.” (80
Abese/11–15) ayeti ile tefsir edilmesidir. Ayetteki “Korunmuş bir kitap” ifadesiyle
kast edilen Levh-i Mahfuz’dur. Ayetteki car ve mecrur, iki ayet arasında gelmiş
ve daha sonraki ayetteki zamir de kendisine en yakın isim olan “kitap” ismine
dönmüştür. Zira bu ayetteki zamirin Kuran’a döndürülmesi büyük hatadır. Zira
Arap lugatında bilinen ve makbul olan kaideye göre “Zamir kendisinden önce
zikredilen en yakın isme döner.” Burada da en yakın isim kitaptır. Dolayısıyla
bazı kimselerin bu ayeti, temiz olmayanların Kuran’a dokunamayacağına dair
delil getirmeleri başta Arap dilbilgisi kurallarına aykırıdır. Ayrıca devamında
gelen “Ona ancak temiz olanlar dokunabilir” ayetindeki “temiz olanlar” ifadesiyle
kastedilen İbni Kesir’in de zikrettiği gibi meleklerdir. Ayrıca ayette “temiz olanlar” ifadesi ismi fail olarak kullanıldığı için temizliğin, Kitab’a dokunanların
kevni bir sıfatı olduğu yani sonradan kazanılmış bir sıfatı olmadığı da anlaşılmaktadır. Eğer ayette bahsedilen temizlik sıfatı insanlarda olduğu gibi kesbî bir
sıfat olsaydı ayet “Ona ancak temizlenenler dokunabilir” şeklinde gelirdi. Oysa
(şâz bile olsa) ayetin bu şekilde bir kıraati yoktur. Dolayısıyla biz mushafa temizlenenlerin de temiz olmayanların da dokunabileceğini anlıyoruz.
Zikir Ehline Sorun 1
141
Durum böyle olunca yakînen anladık ki Allah (Subhanehu ve Tealâ) ayette
mushafı değil, başka bir kitabı kastetti. O da korunmuş olan kitap yani Levh-i
Mahfuz’dur. Ayrıca “Ona ancak temiz olanlar dokunabilir” ayeti emir değil, sadece
haberdir. Bir haberi zahirinden çıkarıp da emir manası verebilmek için geçerli
bir karine gerekir. Oysa burada öyle bir durum yoktur.
İbni Hazm (rahimehullah) der ki: “Eğer Allah (Subhanehu ve Tealâ) Kuran’ı
mü’minlerden başkasının veya abdestsiz bir mü’minin dokunmasına karşı koruyacağını bildirseydi hiç şüphesiz onu böyle bir şeyden korurdu. Tıpkı “Kuran'ı
kesinlikle biz indirdik. Elbette onu yine biz koruyacağız.” (15 Hicr/9) buyurup da her
türlü eksiklik ve değiştirmeye karşı koruduğu gibi mü’min olmayanın ya da abdestsiz mü’minin el sürmesine karşı onu korurdu. Öyleyse burada kastedilen
dünyada olan değil, semada olan bir kitaptır. Dünya semasındaki Beytul İzze’ye
indirilişinden önce Levh-i Mahfuz’da korunan kitaptır.”172
Abdestsiz mushafa dokunmayı yasaklayanlar, birkaç merfu ve mevkuf
hadis ile delil getirdiler. Ancak onların getirdikleri deliller hakkında şeyhimiz
Allame Ömer Hadduşî (Allah onu esaretten kurtarsın) şöyle demiştir:
“Onların getirdiği hadis ve eserlerin tümü zayıftır. Çünkü isnad zincirinde
zayıf, yalancı ve hadis uyduran kimseler vardır. O hadislerin hadisçiler katında
bir damla su kadar değeri yoktur.”173
Değerli Kardeşim! Daha detaylı bilgi edinmek istiyorsan Allame Ömer
Hadduşî’nin “İ’lamul Haid” adlı eserini okumanı tavsiye ederim. Allah en doğrusunu bilendir.174
Mezhep Taklitçiliği ve Çoraplar Üzerine Mesh
Soru: Maliki mezhebinden olan bir kişi, zaruret durumunda bazı fer’î
meselelerde İmam Şafii’nin, Ahmed b. Hanbel’in veya Ebu Hanife’nin görüşünü
alabilir mi? Mesela zaruret anında çoraplar üzerine mesh yapabilir mi? Malumunuz olduğu üzere Malikiler çoraplar üzerine meshin caiz olmadığı görüşündedirler.
Cevap: Öncelikle bilmeni isterim ki biz, insanların taklit etmelerini istemiyoruz. Çünkü taklit, ilim değildir. Taklit sadece cahil kimselerin yaptığı bir
172
Muhalla, 1/77.
173
İ’lamul Haid, sy.42.
174
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Tevhid ve Cihad Minberi
142
şeydir. İmam İbn Abdilber (rahimehullah) “Mukallidin hiçbir bilgisi yoktur ve bu
hususta ihtilaf edilmemiştir”175 demiştir.
Allame İbn Kayyim (rahimehullah) ise “Taklitin ilim olmadığı hususunda
ilim ehlinin ittifakı vardır”176 demiştir.
İmam Şevkânî (rahimehullah) der ki: “Dört mezhep imamının taklitin yasak ve sakıncalı olduğuna dair delillerini "Taklit Konusunda Faydalı Sözler"
isimli makalemde belirttim. Bu konuyu fazla uzatmak istemiyorum. Taklitin
yasaklanmasının icmayla olmasa bile ittifak ile olduğunu bilmelisin.”177
İnsanları taklit hususunda teşvik etmediğimiz gibi ictihad etmeleri hususunda da zorlamayız. Çünkü biz, insanları tabi olmaya davet ediyoruz. Taklit ile
tabi olma arasındaki fark şudur: Tabi olmak, alimin delilini bilerek ona tabi
olmaktır. Taklit ise alimin delilinden habersiz bir şekilde sadece alimin görüşünü almaktır.
İmam İbn Abdilber (rahimehullah) dedi ki: “Tabi olma, söyleyen kimsenin
sözünün üstün ve sağlıklı olduğunu bilerek almaktır. Taklit ise alim sözünün
gelişini, manasını bilmeden onun sözlerini söylemendir.”178
İmam İbn-i Huveyz Mendad el-Malikî (rahimehullah) dedi ki: “İslam’da
tâbi olmaya müsaade edilmiş, taklit ise yasaklanmıştır.”179
Sonuç olarak sorunuzda bahsettiğiniz kişiyi engelleyecek bir durum görmüyoruz. Çorap üzerine mesh yapılabileceği görüşünü zaruret halinde ya da
zaruret olmaksızın kabul etmesi caizdir. Çünkü deliller bunun caiz olduğunu
gösteriyor.
Sevban (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir: "Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) bir seriyye (askerî birlik) göndermişti. Şiddetli bir soğuğa tutuldular.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in yanına döndükleri zaman O’na soğuktan şikâyette bulundular. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de onlara sarıklarının ve ayakkabılarının üzerlerine mesh etmelerini emretti."180
İmam İbn Esir “En-Nihaye fi Garibu’l Hadis” adlı eserinde dedi ki: “Ha-
175
Cami’u Beyani’l İlim, 2/117.
176
İ’lamu’l Muvakkıîn, 2/169.
177
İrşadu’l Fuhûl, sy. 248,249.
178
Cami’u Beyani’l İlim, 2/37.
179
Cami’u Beyani’l İlim, 2/117.
180
Ebu Davud, 146; Ahmed b. Hanbel, 23046.
Zikir Ehline Sorun 1
143
diste geçen “el-Asaib” sarıklardır. Çünkü başa o sarılır. “Tesahîyn” ise ayağa
giyilen mest, çorap ve benzerleridir.”
Muğire b. Şûbe’den rivayet edildiğine göre "Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) abdest aldı, çoraplarının ve ayakkabılarının üzerine meshetti."181
Ebu Musa el-Eşarî (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) abdest aldı. Daha sonra çoraplarına ve
pabuçlarına mesh etti.182
İmam Ebu Davud (rahimehullah) Süneninde şöyle demiştir: “Ali b. Ebi
Talib, İbn Mesud, Bera b. Azib, Enes b. Malik, Ebu Umame, Sehl b. Said, Amr b.
Haris, aynı şekilde Ömer b. Hattab ve İbn Abbas (Radıyallahu Anhum) çoraplar
üzerine mesh etmişlerdir.”
İbn Seyyid en-Nas “Tirmizi Şerhinde” Abdullah b. Ömer ve Said b. Ebi
Vakkas’ı da ilave etmiştir. İkna şerhinde ise Ammar, Bilal ve İbni Ebi Evfa da
ilave edilmiştir.
Şeyhulislam İbn Teymiyye (rahimehullah) der ki: “Bir kimse hangi mezhepten olursa olsun diğer mezhebin görüşünü daha kuvvetli görüyorsa onu alsın. Böyle yapmakla güzel bir şey yapmış olur. Bu, dini yaralamaz, dine zarar
vermez ve dini baltalamaz. Hiç şüphesiz adaleti de sarsmaz. Bilakis bu hakka
daha uygun, Allah ve Rasulü’ne göre de sevimlidir.”183 Allahu âlem.184
Namazı Terk Edenin Hükmü ve Namazı Terk Eden Eşin Durumu
Soru: Kasten namazı terk eden kimsenin hükmü nedir? Tembellikten
dolayı terk edenin hükmü nedir? Eşlerden birisine ya da her ikisine kâfir hükmü
verilirse durum ne olacak? Onların kâfirliğine hüküm verilirse aralarında nikâh
olmasına rağmen onların ilişkilerinin zina olduğu söylenebilir mi?
Cevap: Değerli Kardeşim! Bil ki; namazı kasten terk eden, onu inkâr
ederek veya hafife alarak terk ediyorsa âlimlerin icmasıyla kâfirdir, mürtettir.
Ancak tembellik dolayısıyla kılmıyor ama vucûbiyetini kabul ediyorsa bu durumda âlimler ihtilafa düşmüşlerdir. Hanefî, Malikî ve Şafiî âlimlerinin çoğu,
181
Ebu Davud, 159.
182
İbni Mace, 560.
183
Mecmuû’l Feteva, 22/248.
184
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Tevhid ve Cihad Minberi
144
kişinin çok büyük bir günah işlemiş olmasına rağmen kâfir olmayacağını söylemişlerdir. Şafiî ve Malikîler öldürülmesinin vacip olduğunu söylemişlerdir.
Hanbelilere göre ise namazı tamamen terk eden kimse kâfirdir,
mürteddir. İbni Teymiyye’nin ve Selef-i Salihinin birçoğunun tercih ettiği görüş
budur. İnşaallah tercih edilen görüş de budur.
Namazı terk edenle evlenmeye gelince… Namazı inkâr ederek terk eden
birisi ile Müslüman bir kadının evlenmesi ihtilaf edilmeksizin caiz değildir. Şayet Müslüman kadın o kişinin namazın vacip olduğunu inkâr ettiğini biliyor,
namazı terk etmenin hükmünü ve onunla evlenmenin haram olduğunu da biliyor ise şüphesiz nikâhları batıldır. Böylelerinin durumu zinadan daha tehlikelidir. Zira Müslüman bir kadının zorlanmaksızın, bilerek kâfir birisi ile evlenmesi,
onu küfre götüren bir günahtır. Tekfirin şartları vuku bulmuşsa ve engeller de
yoksa bu kimse tekfir edilir. Çünkü burada ameli olarak haram olan bir şeyi
helal addetmek vardır. Nitekim Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), babasının
hanımıyla evlenen kimseyi öldürmesi ve malını alması için bir adam görevlendirmiştir. Ancak bu gibi durumları bilmiyorsa bilmediğinden dolayı mazur görülür, öğrendiği zaman ise onu hemen terk etmesi gerekir.
Namazı terk etmesi tembellikten dolayı ise ve bazen kılıyor, bazen kılmıyor ise cumhur mezhebin görüşüne göre nikâhı sahihtir. Ancak kadının böyle
birisiyle evlenme isteğinde bulunması doğru değildir. Zira böyle bir evlilikte
kendisinin ve çocuklarının dini terbiyelerinin bozulması vardır. Hanbeliler ve
Selef-i Salihinin çoğunun görüşü ise böyle bir nikâhın batıl olduğudur. Çünkü
koca kâfirdir. Ancak kim böyle biri ile namazı hafife aldığını bildiği halde evlenirse kâfirdir diyemeyiz. Namazı inkâr etmeyip hafife alan kimsenin tekfirinde
âlimler ihtilaf etmişlerdir. Biz de bu sebepten dolayı o kadını tekfir edemeyiz.
Namazı terk eden birisi ile evlenen kadına zina yapıyor da diyemeyiz.
Hatta namazı terk edenin kâfir olduğunu tercih etmiş olsak bile zina yapıyorlar
diyemeyiz. Çünkü ikisinin arasında sahih nikâhın hükümlerinin birçoğu gerçekleştirilmiştir. Mehir, nesebin sabitliği ve talak gibi…
Tüm bu açıklamalardan sonra derim ki: Müslüman olan bir kadının, ısrarla namazı terk eden bir adamın nikâhı altında kalmaması gerekir.185
185
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
145
Namaz Kılmayan ve Oruç Tutmayan Kimse
Soru: Namaz kılmayan ve oruç tutmayan kimse ölürse kâfir olarak öldüğüne mi hükmedilir?
Cevap: Değerli kardeşim! Bilesin ki bütün hükümlerin kaynağı, Kitap ve
sünnettir. Küfür hükmü de çok tehlikeli bir hükümdür. Bu sebeplerden dolayı
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in tekfir
ettiği kimselerden başkası hakkında küfür hükmü verilemez. Eğer hüküm sabit
olur ve engeller ortadan kalkar ise ve hükmün sabit olmaması için hiç bir çıkış
yolu bulamaz isek Allah’a olan kulluğumuzun devam edebilmesi ve onun hükümleriyle hükmetmek için o kimseyi tekfir ederiz. İşte bu, şeyhimiz Ebu Muhammed el-Makdisi’nin tavrıdır. O sürekli olarak özürleri ve kişiye küfürle hüküm vermenin engellerini araştırıyor. Şefkat ve merhametiyle Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in haline benzemek, ona uymak, onun yolunda git-
mek için… Tıpkı Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın “Bu yeni Kitab'a inanmazlarsa (ve
bu yüzden helâk olurlarsa) arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.” (18 Kehf/6) ayetinde olduğu gibi. Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın hükmünü
uygulamak gerekiyorsa o hüküm uygulanır ve hiç tereddüt edilmez. Allah’ın
hükmü konusunda kınanmaya aldırış edilmez. Kınayanın kınamasına bakılmaz.
İnsanlar için vacip olan şeylerin en yücesi imandır ve mü’minleri sevmek
ve onlarla dost olmaktır. İyilik ve takvada onlarla yarışmak, hak ve sabırda tavsiyelerde bulunmaktır. Küfürden kaçınmak, küfre düşmeyi kötü görmektir. Tıpkı ateşe atılmayı kötü görmek gibi… Küfür ehline buğzetmek, kızmak, onların
küfürlerinden uzaklaşmak ve onlara karşı düşmanlığı bildirmektir.
Namazı terk edenin hükmüne gelince… Alimler bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Bazıları namazı terk etmenin kişiyi İslam dininden çıkarmayan bir küfür
olduğunu (Küfrün Dune Küfr) söylemişlerdir. Bu görüşe göre namazı terk eden
kimse tevbeye çağrılır, tevbe edip pişman olmaz ise hadden öldürülür. Tıpkı zina
eden evliler gibi had cezası olarak öldürülürler.
Bazı alimler de namazı terk edenin kâfir olacağına dair reddedilmesi neredeyse mümkün olmayan deliller getirdiler. Namazı terk edenin kâfir olduğu ve
İslam dairesinden çıktığına dair Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den hadisler, Ashab-ı Kiram’dan da eserler getirdiler. Öyle ki namazı terk eden kimse,
inkâr etmeksizin sadece tembellikten dolayı namazı terk etse kâfir olur ve İslam
dairesinden çıkmış olur. Namazı terk eden kimsenin kâfir olduğuna dair delil
olarak getirilen hadisler şunlardır:
Tevhid ve Cihad Minberi
146
Cabir b. Abdullah’tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kişi ile küfür arasında namazın terki vardır.”186
“Kişi ile şirk ve küfür arasında namazın terki vardır.”187
“Kişi ile küfür arasında namazın terkinden başka bir şey yoktur.”188
“Küfür ile iman arasında namazın terki vardır.”189
“Kul ile küfür arasında namazın terki vardır.”190
Küfür ve şirk lafızlarındaki Elif-Lam takısı marifelik bildirir. Öyleyse burada kast edilen küfür veya şirk; Yahudilerin, Hristiyanların veya müşriklerin
küfrüdür. Bureyde (Radıyallahu Anh) hadisi de buna delalet eder. O dedi ki:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i "Onlar ile bizim aramızda ahid
namazdır. Kim onu terk ederse kâfir olur” derken işittim.”191
İbni Mesud (Radıyallahu Anh) dedi ki: “Kim namazı terk ederse onun dini
yoktur.”192
Ebu Derda (Radıyallahu Anh) dedi ki: “Kimin abdesti yoksa namazı yoktur.
Kimin de namazı yoksa imanı yoktur.”193
Abdullah b. Şakik el-Ukayli (rahimehullah) dedi ki: “Muhammed
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabı, namazdan başka hiçbir amelin terkini kü-
für olarak görmezlerdi.”194
Muhammed b. Nasr el-Mervezi, İshak’ın şöyle dediğini işittiğini söylemiştir:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sahih olarak gelen hadislere
göre namazı terk eden kâfirdir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den son186
İmam Ahmed.
187
Müslim.
188
Ebu Davud, Nesaî.
189
Tirmizi, Nesai ve İbni Mace.
190
İbni Mace.
191
İmam Ahmed, Ebu Davud, Nesai ve Tirmizi rivayet etti. Tirmizi “Hadis, hasen ve sahihtir” dedi. İbni Hibban ve Hakim de rivayet etti. Hakim, sahih olduğunu ve herhangi
bir illetinin olmadığını söyledi.
192
İbn Ebi Şeybe, Taberani.
193
Lalakâî, İbn Abdulber.
194
Tirmizi.
Zikir Ehline Sorun 1
147
raki tüm ilim ehli de bu görüştedir. Özürsüz olarak kasten vakti çıkana kadar
namazı kılmayan kimse kâfirdir.”
İmam Tirmizi el-Ukayli’den rivayet edilen hadise yaptığı ta’likta şöyle
demiştir: “Ebu Musab el-Medeni’nin “Kim iman sadece sözdür derse tevbe etmesi istenir. Tevbe ederse ne âla, tevbe etmezse boynu vurulur. Bu mesele gerçekten çok önemlidir. İman hem söz, hem amel, hem de itikaddır. Bu, Ehl-i
Sünnet’in akidesidir.”
Ancak günümüzde namazı terk eden kimseleri tekfir etmeyenler, özellikle
de namazın terkini amelî küfür olarak gördüğü halde namazı terk edeni tekfir
etmeyenler, bozuk akidelerini yaymaya çalışmaktadırlar. Bunlar kendilerine
“Küfür, ancak inkar etmekle olur” sözünü düstur edinmişlerdir. Ancak bu görüş,
Mürcie’nin akidesidir. Ehl-i Sünnet akidesiyle asla bağdaşmayan bir sözdür.
Allah’a sığınırız ve ondan yardım dileriz.195
Namaz Kılmayan Babanın Velayeti
Soru: İbn-i Useymin’in şöyle bir fetvasını işittim:
“Bir kimse namaz kılmıyorsa kızının nikâh akdinde veli olamaz.”
Bu fetva sahih midir? Namaz kılmayan bir kimsenin dinden çıkıp çıkmadığı hususunda mevcut ihtilaf acaba bu konuda da var mıdır?
Cevap: Hangi durumda olursa olsun kâfir bir kimsenin Müslüman üzerinde velayeti yoktur. Kâfir bir kimsenin velayeti sahih değildir. Dolayısıyla
Müslüman bir kimseyi evlendiremez. İbn-i Kudame “Muğni” isimli eserinde
şöyle der:
“Ehli ilmin icmasıyla her ne halde olursa olsun kâfirin Müslüman üzerinde velayeti yoktur. İmam Malik, İmam Şafii, Ebu Ubeyde ve Ehli Rey’in görüşü
bu yöndedir. İbn-i Münzir şöyle demiştir:
Bu görüş, ilim aldığım herkesin, üzerinde icma ettikleri görüştür. Çünkü
Rabbimiz “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir” (9 Tevbe/71)
diye buyurmuştur.”
Fasık bir kimsenin Müslüman üzerindeki velayeti konusunda ilim ehli ihtilaf etmişlerdir ve bu konuda iki görüş vardır:
Birinci görüş; Adalet, velayetin sabit olması için şarttır. Bu İmam Şa-
195
Cevap Veren: Ebu İdris el-Yemenî.
Tevhid ve Cihad Minberi
148
fi’nin iki görüşünden birisidir. Ayrıca bu İmam Ahmed’in de görüşüdür. Çünkü
bir hadisi şerifte şöyle buyrulmaktadır:
“Kadının velisinin ve iki adil şahidin bulunmadığı nikâh (sahih) olmaz.”196
İkinci görüş; Adalet, velayet hususunda şart değildir. Dolayısıyla fasığın
velayeti altında yapılan nikâh sahih olur. Bu İmam Malik, Ebu Hanife ve İmam
Şafii’nin iki görüşünden birisidir. Ayrıca İmam Ahmed, İbni Teymiye ve öğrencisi İbni Kayyim’in de görüşüdür. İbni Kudame, “Muğni” adlı eserinde şöyle
demektedir:
“Bu görüş İmam Malik, Ebu Hanife ve İmam Şafii’nin iki görüşünden birisidir. Çünkü fasık bir kimsenin kendi üzerinde velayeti vardır. Dolayısıyla adil
bir kimse gibi başkasının üzerinde de velayet hakkına sahiptir.”
Velayetin sebebi akrabalık ve kızın iyiliğini gözetmektir. Akraba olan yakını da, kızın iyiliğini istemede en önde gelen kişidir. Bundan dolayı adil bir
kimse gibi velayetini alabilir.
İlim ehlinin cumhurunun seçmiş olduğu bu ikinci görüş yani “fasıklık velayetin düşmesine sebep olmaz” görüşü doğruya en yakın görüştür. Bir baba ne
kadar fasık olursa olsun, kızına olan şefkat ve rahmetinden dolayı daima kızının
iyiliğini ve çıkarlarını düşünür.
İlim ehlinin beyan etmiş olduğu görüşlerinin arasında, sahih olan namazı
tamamen terk edenin kâfir olacağıdır. Bu konudaki ihtilaflar malumdur. Bunun
için fıkıh kitaplarına bakılabilir.
Namazı tamamen terk eden kimse kâfir olduğundan dolayı nikâhta velayeti kalmaz. Çünkü kâfir bir kimsenin Müslüman bir kimsenin üzerinde icma ile
velayeti yoktur. Bu görüş İbni Useymin’in tercih etmiş olduğu görüştür. O şöyle
der:
“Bir kimse namaz kılmıyor ise, hiçbir şekilde kızının nikâh akdini gerçekleştiremez. Eğer bu baba nikâh akdini yaparsa nikâh fasit olur. Çünkü bir kişinin
Müslüman bir kimse üzerine veli olabilmesi için Müslüman olması gerekir.”
Fakat biz burada birkaç tembihte bulunmak istiyoruz:
1- Namaz kılmayan kimsenin kâfir olma meselesi, ilim ehli arasında ihtilaflı bir mevzudur. Burada bir ihtilaf olduğu dikkat edilmesi gereken en önemli
meseledir.
196
Darekutni, 3/207.
Zikir Ehline Sorun 1
149
2- İlim ehlinin cumhurunun tercih etmiş olduğu görüş; fasığın velayetinin
geçerliliğidir. Nitekim bizim de tercih ettiğimiz görüş budur.
3- Namazı terk etme kötülüğü bugün her yeri kaplamış ve yaygınlaşmıştır. Hatta neredeyse bir kadın, namaz kılan baba, dede, amca, kardeş bulamamaktadır. Şikâyetimizi ancak Allah’a arzederiz.
4- Namaz kılmaması sebebiyle, bir babanın veya diğer yakınların, kızın
üzerindeki velayetinin kalkmasına binaen terettüp edecek mefsedetler oldukça
tehlikeli ve büyüktür. Bundan dolayı bu mefsedetler bir kızın hayatını tamamen
söndürebilir ve yıkabilir. Özellikle bizim Arap toplumumuzda durum böyledir.
5- Velayet hususunda göz önünde bulundurulması gereken bir diğer husus ise; kız için ihtiyatlı davranış içerisine girmek, kızın çıkar ve iyiliğinin gözetilmesidir.
6- Yaşamış olduğumuz memleketlerde namaz kılmayan kimsenin velayet
hakkı düşürülmemektedir.
Bu konuda benim tercih ettiğim görüş; kız çocuğu namazı terk eden babasının velayetini düşürme hakkına sahiptir. Kızın tercihi ile namaz kılmayan bir
babadan velayet hakkı düşer ve en yakın erkek akrabaya velayet hakkı geçer.
Şayet kız, bu halde babasının velayetine rıza gösterirse, nikâh akdi sahih
olur ve dolayısıyla sahih bir nikâhtan kaynaklanan bütün hak ve hukuklar bu
nikâh neticesinde de terettüp eder.
Bundan dolayı, bu şekilde yapılan Müslüman kadınların nikâhlarında, iffet ve namus meselelerinde ve böyle bir nikâh sonucu dünyaya gelen çocuklar
hakkında konuşulmamalı ve eleştiri yapılmamalıdır. Allahu â’lem.197
Namazı Terk Eden Kimseye Selam Vermek
Soru: 1. Namazı terk eden veya vaktini geciktiren ya da imkânı olduğu
halde ezan okunurken yolda oturup da camiye-cemaate gelmeyen kimseye
“Selamun Aleykum” demek caiz midir?
2. Namazı terk eden veya vaktini geciktiren kimsenin cenaze namazı kılınır mı?
Cevap: Namazı tamamen terk eden kimse ile vaktini geciktiren veya cemaate katılmayıp da yalnız başına namaz kılan kimselerin arasını ayırmak gere-
197
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
150
kir. Namazı tamamen terk eden kimsenin kâfir olup olmaması hakkında ilim
ehli ihtilaf etmiştir. Sünnetten sahih deliller ve sahabe icması onun kâfir olacağına delalet etmektedir. Zira Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Onlarla
(kâfirlerle) bizim aramızdaki ahid namazdır. Kim onu terk ederse kâfir olur”198
buyurmuştur.
Namazı vaktinde kılmayıp geciktirmek veya cemaatle kılmamak ise fısk ve
günahtır ama sahibi kâfir olmaz. Fasığa selam vermek ve cenaze namazını kılmak ise caizdir.
Kim namazı terk etmiş bir halde vefat ederse onun cenaze namazının kılınması caiz değildir. Çünkü o kâfir olarak ölmüştür (Allah korusun). Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Kişi ile küfür arasında namazın terki vardır”199 bu-
yurmuştur.
Namazı terk eden kimselere selam vermeye gelince… Bazı ilim ehli bu hususta oldukça sert bir tutum takınmıştır ve “Ondan yüz çevirmek gerekir” demişlerdir. Hatta böyle bir kimseyi mürted kabul ederek selamını almayı bile
yasaklamışlardır. Seleften, dinin maslahatı açısından selam vermeyi caiz görenler de oldu. İkrime, Nehai ve Evzai gibi…
Ben derim ki; davet açısından ve karşıdaki insanın kalbini ısındırma açısından bir sakınca yoktur. Ancak unutmamak gerekir ki Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) Yahudi ve Hristiyanlara selam vermeyi yasakladı. Allah en doğ-
rusunu bilir.200
Namazda Fatiha'yı Okumanın Hükmü
Soru: Kıraatın sesli olduğu akşam namazı ve benzeri namazlarda imama
uyan bir kimsenin fatiha okumasının hükmü nedir? İmam namazda âmin dedikten sonra imama uyan kimsenin Fatiha okuması gerekiyor mu? İmamın Fatiha'yı okuduktan sonra kendisine uyan cemaatin Fatiha’yı okuması için biraz
beklemesinin ve susmasının hükmü nedir? Kusura bakmayın ben yabancıyım
Arapçam çok iyi değil… Allah sizleri mükâfatlandırsın…
Cevap: Dinini öğrenmen ve insanları Allah’ın dinine davet etmenden dolayı Allah senin bu konulardaki hırsını artırsın ve seni mübarek kılsın.
198
Hakim, Mustedrek, 11.
199
Müslim, (256).
200
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankıtî
Zikir Ehline Sorun 1
151
Şüphesiz her rekâtta Fatiha okumak; imamın, cemaatin ve yalnız başına
namaz kılan kimsenin üzerine vaciptir. Çünkü bu konudaki görüşlerin içinde en
doğru ve tercihe en şayan olan görüş budur. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) şöyle buyurur:
“Kim bir namaz kılar da içinde Kuran'ın anasını (yani Fatiha suresini)
okumazsa o namaz eksiktir.” Resulullah bu sözünü üç kere tekrar etti.
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)'a "Ama biz imamın arkasında oluyoruz"
denildi. O da şöyle cevap verdi:
“İçinden oku! Ben Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in şöyle söylediğini işittim:
"Allah buyurdu ki: Ben, namazı kulumla kendi aramda iki kısma ayırdım.
İstekte bulunduğu kısım kulumundur. Kul "el-hamdü lillahi Rabbi'l-âlemîn"
dediğinde Allah Azze ve Celle "Kulum bana hamdetti" buyurur. Kul: "erRahmanirrahim" dediği zaman Allah Azze ve Celle "Kulum beni sena etti (övdü)" buyurur. Kul: "Mâliki yevmu'd-din" dediği zaman ise Allah 'Kulum Beni
temcid etti' (büyükledi, işini bana havale etti) buyurur. Kul: "İyyake na'budu ve
iyyake nesta'in" dediğinde Allah: "Bu benimle kulum arasındadır ve istekte
bulunduğu kısım kulumundur" buyurur. Kul: "îhdina's-Sırata'l-Mustakîm,
Sıratallezine en'amte aleyhim, ğayri'l-mağdubi aleyhim vele'd-dâllîn" dediğinde
"Burası kulumundur. Kuluma istediği verilmiştir” diye buyurur.201
Diğer bir rivayette ise Ebu Saib Hişam bin Zühre şöyle anlatıyor: Ebu
Hureyre’ye dedim ki: "Bazen biz imamın arkasında oluyoruz. (Fatihayı nasıl
okuyacağız)?"
Ebu Hureyre kolumu dürttü ve bana şöyle dedi: "Fatihayı içinden oku ya
Farisi!” Daha sonra ise hadisin devamını rivayet etti.202
İmam Hattabi “Mealimu-s Sunne” isimli eserinde şöyle der:
"Hadiste beyan edilen “Kim bir namaz kılar da içinde Kuran'ın anasını
(yani Fatiha suresini) okumazsa o namaz eksiktir…” ifadesi o namazın batıl ve
fasidlik yönünden noksan olduğunu göstermektedir.
İmam Buhari'nin tahric etmiş olduğu hadiste Enes bin Malik (Radıyallahu
Anh) şöyle der: Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün ashabına namaz
201
Müslim.
202
Ebu Davud, Ahmed.
Tevhid ve Cihad Minberi
152
kıldırdı. Namazını bitirince yüzünü ashabına çevirerek dedi ki: “Namazlarınızda
imam okuduğu halde siz de (arkasında) okuyor musunuz?”
Herkes sukut etti. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu sorusunu üç
kere tekrar etti. Orada bulunanlardan birisi ya da bir kaçı “Evet Yâ Rasûlullah!
Biz bunu yapıyoruz” dediler. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
“Bunu yapmayın. Sizden biriniz imamın arkasında, içinden olmak üzere
sadece Fatiha'yı okusun.”203
Ubade bin Samit (Radıyallahu Anh) anlatıyor:
"Bir sabah namazında
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in arkasında idik. Rasûlullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) Kurân okurken kıraati ona ağırlık verdi. Namazını bitirince
cemaate hitaben şöyle dedi:
"Zannedersem sizler imamınızın arkasında (Kur'ân) okuyorsunuz."
Biz de “Evet ya Rasûlullah! Hızlıca (size yetişebilmek için okuyoruz)”
dedik. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “İmamınızın arkasında Fatiha'dan
başka bir şey okumayın, zira Fatiha'yı okumayanın namazı yoktur" dedi.204
İmam Hattabi der ki: "Bu konuda hadisler çok açıktır. İmam ister cehri
(sesli), ister gizli okusun, imamın arkasında olan herkesin fatihayı okuması
vaciptir. Bu hadisin isnadı ceyyiddir ve kendisine ta’n edilmemiştir."205
İmam Buhari (rahimehullah) "Namazda Kıraat" babında şöyle der:
"Hasan, Said bin Cübeyr, Meymun bin Mehran, tabiin ve ehli ilimden sayamayacağım birçok kimse, imam sesli de okusa arkasında bulunan cemaatin
Fatiha'yı okuyacağını söylemişlerdir."
Aynı şekilde İmam Buhari bir başka yerde Ömer (Radıyallahu anh)’ın şu
sözünü rivayet etmiştir:
Ömer (Radıyallahu Anh) Ubade b. Samit’e “İmamın arkasında Fatiha'yı
oku” der. Ubade b. Samit:
- İmam'ın arkasında iken "Fatihat'uI-Kıtab'ı" okuyabilir miyim?
- Evet, okursun.
- Sen okuduğun halde de mi Yâ Emir'el-Mu'minin?
203
Buhari
204
İmam Ahmed, Ebu Davut ve diğerleri tahric etmiştir.
205
Avnul Mabud 3/30.
Zikir Ehline Sorun 1
153
- Evet ben okusam da!
Ayrıca Huzeyfe İbnu-l Yeman, Ubey bin Ka’b ve Ubade, Ali bin Ebi Talip,
Abdullah bin Amr, Ebi Said El Hudri ve birçok sahabi de aynı bu görüştedirler.
Azim Abadi "İmam gizli de okusa açık da okusa, namazda Fatiha okunur.
Zaten hak olan da budur. İmam Şafii, İshak, Leys bin Sa’d, Evzai, Ebu Sevr ve
ayrıca Urve bin Zübeyr, Said bin Cübeyr, Hasan el-Basri ve Makhul’ünde
görüşleri bu yöndedir” demiştir206
"Fatiha okumak sadece imama ve kendi başına namaz kılan kimselere
vaciptir. İmama uyan kimseye ise vacip değildir" diyenlerin delilleri şunlardır:
1- "Kur'an okunduğu zaman onu dikkatle ve sessizce dinleyiniz ki size rahmet
edilsin." (7 Araf/204)
Fakat bu ayeti kerime umumdur. (Yani geneldir.) Konu hakkında gelen
Ubade İbni Samit hadisi ise has (özel)dir. Dolayısıyla usul fıkıh kaidesine göre
has (özel) olan bir nas genel olana takdim edilir (önüne geçirilir).
2-Ebu Musa el-Eşari'nin merfu olarak rivayet ettiği şu hadiste onların delilleridir.
"Kur'an okunduğu zaman susun ve dinleyin…”207
Aynı şekilde bu hadis hakkında diyeceğimiz yukarıdaki ayet hakkında
dediğimizin aynısıdır.
Hafız İbni Hacer (rahimehullah) şöyle demiştir: "Bu hadis tek başına delil
alınamaz. Ancak bu hadis ve Fatiha'nın okunmasını gerekli kılan diğer hadisler
bir araya getirebilir ve bu şekilde iki delille de amel edilebilir. Bir kişi Fatiha'nın
dışındaki ayetler okunurken susar ve dinler. Böylelikle bir kişi iki delil ile de
amel etmiş olur."208
3- Onların getirdiği bir diğer delil şu hadisi şeriftir. Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:
“Kimin imamı varsa imamın okuyuşu o kimse için de okuyuştur."
Hadisi İbn-i Mace rivayet etmiştir. Ancak hadis zayıftır. Zevaid adlı
eserde şöyle geçer:
"Bu hadisin isnadında Cabir El Cafi vardır ve kendisi yalancıdır. Ayrıca bu
206
Avnul Mabud 3/30
207
Müslim.
208
Fethu-l Bari 2/314.
Tevhid ve Cihad Minberi
154
hadis kütübi sitte imamlarının rivayet etmiş olduğu Ubade bin Samit’ten
nakledilen hadise muhaliftir."
İbn-i Hacer Takrib'de "Cabir el-Cafi zayıf bir ravidir. Ayrıca kendisi
Rafizîdir" der.
Diğer taraftan bu hadisi İmam Taberani de rivayet etmiştir. Fakat
Mecmau’z Zevaid'de şöyle geçer:
"İmam Taberani bu hadisi Evsat'ta rivayet etmiştir. Fakat isnadında Ebu
Harun el-Abdi vardır ve bu kişi metruktur."
Hafız İbni Kesir (rahimehullah) bu konu hakkında şöyle der:
"Bu hadis birkaç yoldan gelmiştir. Fakat bu hadislerin hiçbirisi Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den sahih bir yolla rivayet edilmemişlerdir."209
İbni Hacer şöyle demiştir: "Hadis hafızlarına göre bu hadis zayıftır.
Darukutni ve başkaları bu hadisin bütün rivayet yollarını bir araya getirmiştir.
Hadisin illetli olduğunu söylemiştir."210
4- Malikiler Medine ehlinin amelini delil alarak “Namazda imam sesli
olarak Fatiha okuduğu zaman imama uyan kimsenin Fatiha'yı okuması gerekmez” demişlerdir. Maliki müfessir Kadı Ebu Bekir İbnu-l Arabi şöyle der:
"İmam sesli okuduğu zaman cemaatin Fatiha'yı okumasına gerek yoktur."
İbnu-l Arabi bu görüşün delillerinin 3 tane olduğunu söylemiş bunlardan
bir tanesinin de Medine ehlinin ameli olduğunu belirtmiştir. Çünkü Medine Ehli
Fatiha okumuyordu. Buna karşılık biz şunu deriz:
Medine Ehli'nin ameli tek başına delil olmaz. Çünkü usul alimlerine göre
Medine Ehli'nin ameli tek başına delil değildir.
Kıraatin sesli okunduğu namazlarda imamın Fatiha'yı okuduktan sonra
bir müddet susması meselesine gelince; bu konuda Semura bin Cundeb "Ben
Rasulullah'ın (namazda) iki yerde sustuğunu biliyorum" demiştir. Rasulullah'ın
birinci sukutu iftitah tekbirinden sonradır. Buhari ve Müslim'in tahric ettiği bir
hadiste Ebu Hureyre şöyle demiştir:
"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tekbir ile kıraat arasında (tekbir
getirdikten sonra kıraate başlamadan önce) susardı."211
209
Tefsir El Kuran El Azim 1/22.
210
Fethu-l Bari 2/314.
211
Müttefekun Aleyhi.
Zikir Ehline Sorun 1
155
İkinci susma yerinin neresi olduğu hususunda ise ilim ehli ihtilaf etmiştir.
Alimlerden bazıları "İkinci susma yeri Fatiha'yı okuduktan sonradır" demişlerdir. Bazı alimler ise ikinci susma yerinin kıraati bütünüyle bitirdikten sonra
rukuya varmadan önce olduğunu söylemişlerdir. Bu konuda İbn-i Kayyim şöyle
der:
"Rasulullah'ın ikinci susmasının nerede olduğu hakkında ihtilaf olmuştur; bu susmanın Fatiha'dan sonra olduğu rivayet edilmiştir ve ayrıca kıraatten
sonra ve rükûdan önce olduğu da söylenmiştir."212
Son olarak deriz ki; Bizler Zahiri mezhebinin aksine Fatiha okumanın vacip oluşunda sadece rukuya yetişen kimseyi istisna tutuyoruz. Zahiriler rukuya
yetişen kimsenin o rekati tamamen kaçırdığını söylemektedirler. Bizler ise
rukuya yetişen kimsenin o rekate yetiştiğini söylüyoruz. İbn-i Hazm şöyle der:
"Bir kişi imam rukuya gittikten sonra namaza yetişirse imamla birlikte ruku
etsin fakat bu kişi kıraat ve kıyama yetişemediği için bu bir rekat sayılmaz."213
Fatiha okumadan bir rekati geçerli görmemizin ve Fatiha'nın vucubunda
bu durumu istisna etmemizin delili ise Ebu Bekre'nin rivayet etmiş olduğu şu
hadistir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabı ile birlikte namaz kılıyordu. Ebu Berke onlara yetişir ve hemen suratli bir şekilde safa girmeden rukuya
varır ve safa dahil olur. Rasulullah namazını bitirince namaza sonradan giren
kimsenin kim olduğunu sorar. Ebu Bekre "Namaza sonradan katılan benim ya
Rasulullah!" der. Rasulullah "Allah senin (ibadetlerin konusundaki) hırsını artırsın ama bir daha böyle yapma" buyurmuştur.214
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) diğer rivayetlerde namazını güzel
bir şekilde kılmayan kimseye namazını iade etmesini söylerken Fatiha okunan
kıyama yetişemediği halde Ebu Bekre'ye namazını iade etmesini söylememiştir.
Zira Fatiha'nın okunduğu kıyama yetişemeyen kişiye Fatiha'yı okuması vacip
değildir. Zira kişi Fatiha'nın okunduğu kıyama yetişememiştir. Bu aynı abdest
alırken kolu kesik olan kimsenin kolunun yerine pazusunu yıkamasının gerekliği
olmadığı gibidir. Çünkü bu kişinin yıkaması gereken kolu yoktur. Allah en doğrusunu bilendir.215
212
Zadu-l Mead.
213
Muhalla, 3/145.
214
Buhari.
215
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eserî
Tevhid ve Cihad Minberi
156
Teşehhüdde Parmağı Hareket Ettirmenin Hükmü
Soru: Teşehhüdde (ilk ve son oturuşta) şehadet parmağını hareket ettirme hususunda iki görüş bulunmaktadır. Birincisi hareket ettirmenin meşru
olması, ikincisi ise meşru olmaması şeklindedir. Sizden bu durumu açıklığa
kavuşturmanızı rica ediyorum. Allah (Subhanehu ve Tealâ) sizleri korusun ve
bolca mükafatlar versin.
Cevap: İmam İbni Kudame el-Makdisî bu hususta şöyle demiştir: “Kişi
teşehhüdde sağ elini sağ dizinin üzerine koyar, serçe ve yüzük parmağını kapatır. Başparmağı ile orta parmağını halka haline getirir ve şehadet (işaret) parmağı ile işaret eder. Vail b. Hucr’dan gelen rivayet şu şekildedir:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sağ kolunu sağ dizinin üzerine koyar, serçe parmağıyla yanındaki parmağı kapatır, başparmağı ile orta parmağını
halka yapar. Şehadet parmağını da kaldırır ve onunla işaret ederdi.”
Yani şehadet parmağını hareket ettirmezdi. Abdullah b. Zubeyr’den gelen
rivayet ise “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (teşehhüdde) dua ettiği zaman
parmağı ile işaret eder, onu hareket ettirmezdi”216 şeklindedir. Diğer rivayette
ise “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (teşehhüdde) dua ettiği zaman sağ
elini sağ dizinin, sol elini de sol dizinin üzerine koyar ve parmağıyla işaret ederdi” şeklinde gelmiştir.”217
Nafi’den rivayet edildiğine göre İbn Ömer teşehhüdde (şehadet) parmağı
ile işaret eder ve oraya bakardı. Daha sonra şöyle derdi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "İşte bu şeytana demir kamçıdan
daha şiddetli gelir" buyurdu”218
Mecmau’z Zevaid’de şöyle geçmektedir: “Bu hadisi Bezzar ve İmam
Ahmed rivayet etmiştir. Senedinde Kesir b. Zeyd vardır. İbni Hibban onun sika
olduğunu, diğer alimler ise zayıf olduğunu söylemişlerdir.”
Ahmed b. Hanbel Müsnedinde (4/318), İbnu Hüzeyme Sahihinde (714),
İbnu Cârud Münteka’da (208) İbni Hibban Sahihinde (485), Beyhaki Süneninde
(2/132) Zaide b. Kudame, Asım b. Kuleyb’den O babasından, O da Vail b.
Hucr’dan “…sonra şehadet parmağını kaldırır, ona bakar ve hareket ettirirdi”
şeklinde rivayet etmiştir. İşte bu isnad sahih bir isnaddır ancak “hareket ettirir216
Ebu Davud, 991.
217
El-Muğni, 2/87-88.
218
Mecmau’z-Zevaid, 2/140; İmam Ahmed, Müsned, 4/16 (Fethu’r-Rabbani şerhi).
Zikir Ehline Sorun 1
157
di” lafzı şâzdır. Çünkü Asım b. Kuleyb’in Ashabı arasından Zaide b. Kudame bu
rivayette yalnız kalmıştır. Asım b. Kuleyb’in Ashabı ise şunlardır:
1. Bişr b. Mufaddal (Nesai, 3/53)
2. Halid b. Abdullah Vasıtî (Beyhaki, 2/131)
3. Zubeyr b. Muaviye (Ahmed, 4/318; Taberani 22/84)
4. Süfyan-ı Sevri (Abdurrezzak, 2522; Taberani, 22/81)
5. Süfyan b. Uyeyne (Ahmed, 4/318; Humeydî, 885; Nesai, 3/34;
Taberani, 22/78)
6. Ebu Ehvas Selam b. Süleym (Tayalisî, 1020; Taberani, 22/83)
7. Şu’be (Ahmed, 4/316; İbni Hüzeyme, 697; Taberani, 22/83)
8. Abdullah b. İdris el-Evdi (İbni Mace, 912)
9. Abdulvâhid b. Ziyâd el-Abdî (Ahmed, 4/316)
10. Kays b. Rabiğ (Taberani, 22/79)
11. Ebu Avâne el-Veddah (Taberani, 22/90)
Asım b. Kuleyb’in, güvenilirliği ispatlanmış ashabının hiç birisi Zaide b.
Kudame’nin rivayet ettiği ve rivayetinde yalnız kaldığı “hareket ettirirdi” lafzını
rivayet etmemişlerdir. İşte bu durum, Zaide b. Kudame’nin bu hususta yanıldığının açık delilidir.
Zaide b. Kudame’nin rivayet ettiği fazlalığı kabul eden ve “işaret ederdi”
sözü ile “hareket ettirirdi” sözlerini birleştirenler “Şehadet parmağı ile kıbleyi
işaret ederdi, parmağını hafif bir şekilde hareket ettirirdi ve işareti kıbleye doğru
kalırdı” demişlerdir. Allah en iyi bilendir.219
Akşam Namazının Farzından Sonra Selam Vermeyi Unutmak
Soru: Evimde yalnız başıma akşam namazının farzını kıldım ve arkasından sünnetini de kıldım. Ancak farzdan sonra selam verip vermediğim konusunda içime bir şüphe düştü. Selam verdiğimi hatırlamıyorum. Sünneti tamamladıktan sonra sehiv secdesi yaptım. Bu yaptığım doğru mu yoksa değil mi?
Cevap: Değerli kardeşim! Namaz kılan kimse namazın rukünlarından birini yerine getirip getirmediği hususunda şüpheye düşerse onu yerine getirmemiş olarak kabul edilir. Asıl olana döner ve şüpheye düştüğü ameli tekrar eder.
219
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eserî.
Tevhid ve Cihad Minberi
158
Ebu Said el-Hudri (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Sizden biriniz namazında şüpheye düşerse ve üç rekat mı yoksa dört rekat mı kıldığını hatırlayamaz ise şekki terk etsin ve yakınen bildiğine göre (üç
rekat kılmış gibi) hareket etsin. Sonra da selam vermeden önce iki secde yapsın.
Şayet beş rekat kılmış olur ise fazladan bir rekat kendisine şefaatçi olur. Dört
rekat kılmış ise de şeytanı zelil duruma düşürmüş olur.”
Değerli kardeşim! Selam vermediğine dair şüphe sana geldiği anda selam
vermek için geri dönmeli ve sehiv secdesi yapmalıydın. Sonra da kalkıp sünneti
kılmalıydın. Ancak sen hükmü bilmediğin için iki rekat sünnetten sonra selam
vererek akşam namazının farzına selam vermiş oldun. Kılmış olduğun iki rekat
sünnet, akşam namazının farzına ilave edilmiş fazlalıktır ki (hükmü bilmediğin
için) namazı iptal etmez. Akşam namazının farzı sahih olur ama sünneti sahih
olmaz. Allahu âlem…220
Yağmurdan Dolayı Namazları Cem Etmek
Soru: Malum olduğu üzere imamlardan birçoğu yağmurdan dolayı öğle
ile ikindi namazını veya akşam ile yatsı namazını cem etmektedirler. Acaba bu
uygulama sahih midir? Sahih ise şartları nelerdir?
Cevap: Fakihler yağmurdan dolayı namazları cem etme hususunda ihtilaf etmişlerdir.
1. Hanefîlere göre namazlar hazarda veya seferde asla cem edilmezler.
Sadece Arafat’ta öğle ve ikindi namazını, Müzdelife’de ise akşam ve yatsı namazını birleştirirler. Çünkü onların yanında sabit olan, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem)’in bu iki yerin dışında asla namazları cem etmediğidir.
2. İmam Malik (rahimehullah)’a göre ise yağmur sebebiyle hazarda cem
etmek caizdir. Ancak o, bunu geceye has kıldı. Ayrıca gece yağmur yağmasa bile
çamurdan dolayı durum aynıdır. İmam Malik’in cem etmeyi sadece akşam ve
yatsı namazına tahsis etmesinin delili Medine ehlinin uygulamasıdır. İbn Ömer
(Radıyallahu Anhuma) yağmurlu havalarda emirlerin akşamla yatsı namazını
cemetmesi üzerine o da onlara uyarak cem ederdi.221
3. İmam Şafii (rahimehullah) yağmurda cem etmenin caiz olduğu görü-
220
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmi.
221
Muvatta, 205, 331.
Zikir Ehline Sorun 1
159
şündedir. Ancak ikindi namazı öğle vaktine, yatsı namazı da akşam namazı vaktine alınarak cem edilir. Yani namazı öne alma vardır, ancak tehir etme yoktur.
Yani birinci namaz, ikinci namazın vaktinde kılınmak üzere tehir edilmez. Çünkü yağmurun ikinci namazın vaktinde kesilmesi ihtimali vardır ki bu durumda
namaz, özür olmaksızın vaktinin dışına çıkarılmış olur.
Şafilere göre yağmurda namazları birleştirmenin caiz olabilmesi için namaza başlarken ve birinci namazın sonunda (selamında) yağmurun devam ediyor olması gerekir. Ayrıca Şafiilere göre çamur, rüzgar ve karanlıktan dolayı cem
yapılmaz.
4. İmam Ahmed (rahimehullah) yağmur, kar, dolu, çamur, soğuk ve şiddetli rüzgar olduğunda akşam ile yatsı namazını birleştirmeyi caiz görmüştür.
Öğle ile ikindi namazı ise birleştirilemez. Hanbelilerden El-Kadı ve Ebul Hattabî
ise öğle ile ikindi namazının da birleştirilebileceği görüşündedir.
Tercih edilen görüş Şafilerde olduğu gibi yağmurdan dolayı öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirmesinin caiz olmasıdır. Yani cem etme, Hanbeli ve
Malikilerin kabul ettiği gibi sadece akşam ile yatsı namazı ile sınırlı değildir.
Çünkü hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in öğle ile ikindiyi de birleştirdiği rivayet edilmiştir.
İkinci namazın birleştirilmesi için yağmurun devam etmesi şartı aranmaz.
O anda yağmurun yağıyor olması yeterlidir. Gökyüzünde bulutun, yerde de suyun bulunması namazı cem etmek için yeterlidir. Abdurrezzak’ın Musannef’te
rivayet ettiğine göre Ömer b. Hattab (Radıyallahu Anh) yağmurlu bir günde öğle
ile ikindiyi cem etmiştir. Nafi’den gelen rivayette o şöyle demiştir:
“Valilerimiz yağmurlu gecede akşam namazını geciktirip yatsıyı şafak
kaybolmadan önce erkenden kılarlardı. Abdullah bin Ömer (Radıyallahu
Anhuma) onlarla beraber namaz kıldığı halde bunda bir sakınca görmezdi.”222
Dikkat edilirse rivayetlerde cem etme işi gece ya da gündüzün yağmurlu
olmasına bağlanmıştır. Yoksa namaza başlarken havanın yağmurlu olmasına
bağlanmamıştır. Bu husus geneldir, namaza başlarken yağmurun yağıyor olması
şart değildir. Yağmurun çok yağmış olmasından dolayı o günün yağmurlu olarak
adlandırılması yeterlidir. Namaz kılarken yağmur ara verse ve hava açsa da namazı cem etmek caizdir. Bu hüküm şu kaideye bağlıdır: Hükmün sebebi bulu-
222
İbn-i Ebi Şeybe, Musannef
Tevhid ve Cihad Minberi
160
nursa ibadeti öne almak, hükmün şartına göre caizdir. İşte bundan dolayı Hanbeliler çamur, şiddetli soğuk ve rüzgar yüzünden cem etmeyi caiz görmüşlerdir.
Sonuç olarak tercih ettiğimiz görüş şudur: Yağmur, şiddetli soğuk ve çamur yüzünden öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı cem etmek caizdir. İki namazın
birleştirilmesinde aranan şartlar ise şunlardır:
1. Cem etme, gündüzün iki namazı olan öğle ve ikindi ile gecenin iki namazı olan akşam ve yatsı arasında olmalıdır. İkindiyle akşamı, yatsı ile sabahı
veya sabah ile öğle namazını birleştirmek caiz değildir.
2. Niyet etmek gerekir. Alimler niyetin yeri ve zamanında ihtilaf etmişlerdir. Maliki ve Hanbelilerin meşhur olan görüşlerine göre birinci namaza başlanırken niyet etmek vaciptir. Şafilere göre birinci namaza başlarken, namaz
içerisinde veya birinci namazdan çıkınca niyet edilebilir. Şafilerin diğer görüşüne göre sadece birinci namazı bitirdikten sonra ve ikinci namaza başlamadan
önce caizdir. Müzeni, İmam Şafi’den bunu nakletmiştir. İmam Nevevî
(rahimehullah) “Bu görüş daha kuvvetlidir ve Müzeni (rahimehullah)’ın görüşü de
budur” demiştir. İbni Teymiyye (rahimehullah) da bu görüşü tercih etmiştir.
3. Tertip. İmam Nevevî (rahimehullah) öne alınarak yapılan cem etmede
önce birinci namazdan başlamanın şart olduğunu bildirmiştir. Çünkü vakit
onun vaktidir, ikincisi ona tabîdir. Zira Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
böyle cemetmiştir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Beni nasıl namaz
kılıyor görüyorsanız o şekilde namaz kılın!” buyurmuştur. Öyleyse ikincisinden
başlanırsa bu namaz sahih olmaz.
4. İki namazı peş peşe kılmak gerekir. Çok az bir ara vermek mümkündür. Çünkü cem etmenin manası, namazların yakınlaştırılması ve arka arkaya
olmasıdır. Aralarına uzun bir fasıla girerse maksad hasıl olmaz. Farkın kısa veya
uzun oluşu örfe yöneliktir. İki namaz arasında abdeste ihtiyaç duyulursa cem
bozulmaz.
Şeyhulislam İbn-i Teymiyye (rahimehullah) namazların peş peşe kılınmasının şart olmadığını belirterek şöyle demiştir:
“İster öne alınarak cem etmede isterse de tehir ederek cem etmede namazların peş peşe kılınması şartı yoktur. Çünkü bu konuda şeriatın bir sınırı
yoktur. Bunu gözetlemekle ruhsatın maksadı kaybedilmiş olur.”223
223
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî
Zikir Ehline Sorun 1
161
Kış Günlerinde Namazları Cemetmek
Soru: Biz şimdi kış mevsimine girmek üzereyiz. Bugünlerde özellikle çalışan kardeşlerimiz, namazların cem edilmesi konusunu tartışıyorlar. Caminin
imamı da cemetme görüşünü savunuyor. Cemaatten bazı kimseler ise namazları
cem etmeme taraftarı ve bu imamın arkasında namaz kılmıyorlar. Namazları
cem ettiğimizde camiler cemaatle dolup taşıyor. Ancak bu insanları normal zamanlarda camilerde göremiyoruz. Cem etmeyi savunanlar, Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yağmur yağmadığı ve hiçbir özrün bulunmadığı
vakitlerde dahi namazlarını cemettiğini bildiren hadisi delil getiriyorlar.
Sizden bu konuyu açıklığa kavuşturmanızı talep ediyorum. Bu konuda bizim tutmamız gereken yol nedir? Allah sizleri muvaffak eylesin.
Cevap: Daha önceki sorularda cemetmenin hükümleri ve şartları ile ilgili
gerekli açıklamalar yapıldı. Dilersen oraya müracaat edebilirsin. Biz burada
şunu ilave edebiliriz:
Asıl olan, namazları vaktinde kılmaktır. Zira Allah (Subhanehu ve Tealâ)
"Namaz mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır." (4 Nisa/103) buyurmuştur. Bu
sebeple alimler, cem etmeyi ruhsat olarak kabul etmektedirler. Evla (daha güzel) olan sebepleri yerine gelmiş olsa bile bu ruhsatı kullanmamaktır. İmam
Suyuti’nin “El-Eşbah ven Nezair” adlı eserinde söylediği gibi…
İhtilaflardan kurtulmak müstehaptır. Öyleyse kime cem etmemek gerçekten zor gelmiyorsa cem etmemelidir. Cem etmek mübah olsa bile evla olan budur. Bununla birlikte insanların sadece namazların cem edildiği zamanlarda
camilere gelmesi, normal zamanlarda ise gelmemesi her ne kadar güzel bir davranış değilse de senin onlara sadece namazların cem edildiğinde geldikleri için
kızman da doğru değildir. İnsanları mescidlere küstürmemeliyiz. Camilerden
uzaklaşmalarına ve nefret etmelerine neden olmamalıyız. Bilakis onları devamlı
olarak cemaatle namaz kılmaya teşvik etmeli ve bu yönde çalışmalıyız, cemaati
sevdirmeliyiz. Allahu â’lem.224
Yağmur Yağdığında Evlerde Namaz Kılmak
Soru: Yağmur yağdığı zaman evlerde namaz kılmak caiz midir? Biz biliyoruz ki müezzin, ezan okurken “Haydi namaza!” diyor “Haydi evlerinizde namaz kılın!” demiyor. Fakat ezan okunurken yağmur devam ediyor. Ev camiye
224
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Tevhid ve Cihad Minberi
162
yaklaşık 150m. uzaklıkta ve yollar güvenilir. İşin aslı camiye gitmemek için
yağmurun yağmasından başka bir mazeret yok! Benim sormak istediğim; belirttiğim şartlar altında yağmurun yağması, camiye gitmemek için geçerli bir mazeret midir?
Allahım! Yağmurları, Müslüman memleketlerinde bolluk, bereket ve
rahmet, kâfirlerin memleketlerinde ise azap ve felaket kıl! (Allahumme amin)
Cevap: Tercih edilen görüşe göre farz namazların cemaatle kılınmaları
vaciptir. Aslen Müslümanın namazlarını cemaatle kılmak için elinden gelen
gayreti göstermesi gerekmektedir. Senin anlattığın durumda cemaati terk edip
evde kılmak için geçerli hiçbir mazeret yoktur. Âlimler, yağmur veya aşırı soğuk
gibi durumlarda evde namaz kılmayı mübah görürlerken karşılaşılan zorluk ve
meşakkati göz önünde bulundurmuşlardır. Öyle ki yollar çamurlarla kaplanmış
ve kapkaranlık… Ancak senin belirtmiş olduğun durumda bu meşakkatlerden
hiç bir eser yok. Ancak tüm bunlara rağmen İmam Buhari ve Müslim’in rivayet
ettiği şu hadisi delil getirerek hangi şartlar altında olursa olsun yağmurda cemaatten geri kalmaya ruhsat verenler de olmuştur.
Nafi dedi ki: “İbn Ömer (Radıyallahu Anhuma) soğuk bir gecede ezan okudu. Sonra "Namazlarınızı olduğunuz yerlerinizde kılınız" dedi. Daha sonra bize
şöyle dedi: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) seferde iken, soğuk yahut
yağmurlu bir gecede müezzine ezan okumasını ve ardından da "Haberiniz olsun,
namazlarınızı olduğunuz yerlerde kılın!" demesini emretti.”225
Bu gibi hadisleri göz önünde bulundurarak, Müslümanlar arasında kin ve
nefrete sebep olmamak için böyle bir durumda mescide gelmeyen kimseleri
sıkıştırmamak gerekir. Çünkü bu ictihadi bir meseledir ve üzerinde ihtilaf vardır.
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan İslam’a ve mücahidlere her yerde ve her
zamanda yardım etmesini dileriz.226
Yolcu Namazı
Soru: Yolcunun namazını kısaltabileceği yolculuk mesafesi ne kadardır?
Namazları cem etmek caiz midir? Seferde namazları kısaltmanın süresi kaç gün
ile sınırıdır?
225
Buhari, (596); Müslim, (1126).
226
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Zikir Ehline Sorun 1
163
Cevap: Kişinin misafir kabul edilmesi için gereken yolculuk mesafesi ve
bundan dolayı kısaltmanın caiz olup olmadığı hususunda âlimler ihtilaf etmişlerdir.
İmam Malik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed’e göre namaz, en az 4 bürd mesafelik (yaklaşık olarak 80 km.) seferlerde kısaltılır. Ebu Hanife’ye göre ise yürüyerek 3 günlük yol mesafesinden daha fazla olan seferlerde kısaltma yapılabilir.
İbni Teymiyye (rahimehullah) yolculuk mesafesinin belli bir şartla sınırlandırılmaması gerektiğini bilakis örfe göre hareket etmek gerektiğini belirtmiş
ve “Mecmu’ul Fetava” adlı eserinde şöyle demiştir:
“İmam Ahmed’in taraftarlarından bir grup ve bazı kimseler "İster uzun,
ister kısa mesafeler için olsun tüm seferlerde namaz kısaltılır" dediler. Çünkü
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) namazın kısaltılması için belli bir mesafe
veya vakit belirtmedi. Arafat ve Müzdelife’de, arkasında Mekkeliler namazlarını
kısalttılar. Bu görüş, Seleften ve haleften birçoklarının görüşüdür. Delil açısından da en sahih görüş, bu görüştür. Fakat sefer konusunda örf ve âdete dönülmesinde gereklilik vardır. Sefer için hazırlık yapmak ve çöl yolculuğuna çıkmak
gibi… Ama Şam’ın bir köyünden başka bir köyüne, bir kasabasından başka bir
kasabasına gitme şeklinde olursa işte bu sefer sayılmaz. Tıpkı Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şehri Medine’de olduğu gibi. Zira Medine’ye yakın
köylere, hurmalıklara, kabirlere ve mescidlere gidenler misafir sayılmıyorlardı.
Mesela Kûba’ya giden kimse misafir sayılmıyordu. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) ve sahabileri bu gibi durumlarda namazlarını kısaltmıyorlardı. Çünkü
Allah (Subhanehu ve Tealâ) “Çevrenizdeki bedevî Araplardan ve Medine halkından
birtakım münafıklar vardır ki…” (9 Tevbe/101) buyurmuştur. Yapılmış olan bütün
binalar Medine olarak isimlendirilir. Medine’den ayrı olan yerlere de Bâdiye
ahalisi denir. Medine’nin bir bölümünden diğer bir bölümüne gitmek sefer sayılmaz ve dolayısıyla namaz da kısaltılamaz. Ancak bunlar ictihadî meselelerdir.
Kim bu konuda bazı imamların görüşünü alırsa ona, bu görüşü alamazsın denilemez ve âlimlerin görüşleri dışlanamaz.”
Günümüzde sefer mesafesini zamanla sınırlandırmaya gidenlerin görüşü
ise şu şekildedir:
“Kim bir gündüz ve gece yolculuk yaparsa katetmiş olduğu mesafe ne
olursa olsun o kimse misafirdir. Ancak yolculuk süresi bundan az olursa misafir
hükmünde değildir, namazı kısaltamaz.”
Tevhid ve Cihad Minberi
164
Tercih edilen, bu iki görüşten biridir. Ya cumhur ulemanın görüşü olan 4
bürd (yaklaşık 80 km) mesafelik yolculuk sınırını ya da İbni Teymiyye’nin görüşü olan örfe dayalı yolculuk kabul edilmelidir. Burada İbni Teymiyye’nin görüşü
daha kuvvetlidir. Eğer işi kayda alma konusunu kabul edersek birinci görüşü
seçerim ve İbni Teymiyye’nin söylediği gibi “Bu, ictihadî bir meseledir. Kim bu
konuda âlimlerin herhangi bir görüşünü alırsa onu inkâr etmez ve dışlamayız”
derim.
Kimler için namazı kısaltmak caiz ise, onlar için namazları cem etmek de
caizdir. Sefer esnasında namazın kısaltılacağı günlerin sayısı hususunda ihtilaf
edilmiştir. Cumhurun görüşüne göre gittiği yerde -geldiği ve gideceği günler
hariç- 4 günden fazla kalmaya karar vermişse namazını kısaltmaz, tam kılar.
İmam Ebu Hanife’ye göre ise 15 gün ve daha fazla kalmaya niyet etmiş ise namazı tam kılar.
Bazı Selef âlimlerine göre ise misafir bir yerde sürekli olarak kalmadığı
müddetçe devamlı olarak namazını kısaltır. Ancak burada ihtiyatlı olan görüş,
cumhurun görüşüdür.
İbni Teymiyye (rahimehullah) Mecmuu-l Feteva’da şöyle demektedir:
“Bir yerde 4 gün veya daha az kalmaya niyet etmiş ise namazı kısaltır.
Tıpkı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Mekke’ye girdiğinde yaptığı gibi…
Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) orada 4 gün kaldı ve namazı kısalttı. Süre 4 günden daha fazla olduğunda namazı kısaltıp kısaltmayacağı hususunda ihtilaf vardır. İhtiyata uygun olanı namazı tam kılmaktır. Ama "yarın ya
da öbür gün giderim" diye düşünür ve orada kalmaya niyet etmezse oradan gidinceye kadar namazlarını kısaltır. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
Mekke’de on küsur gün kaldı ve namazını kısalttı. Yine Tebük’te 20 gece geçirdi
ve namazını kısalttı.”227
Türkiye’de Cuma Namazı
Soru: Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan şeyhimizi esaretten kurtarmasını
temenni ederim. Cuma namazının hükmünün ne olduğunu sormak istiyorum.
Biz Türkiye’de yaşayan Müslümanlarız. Acaba bizim Cuma namazını kılmamız
gerekiyor mu? Biz Cumanın farz olduğunu kabul ediyoruz. Hanefilerin Cuma
namazının şartlarına dair görüşlerini kabul etmiyoruz. Fakat iki sebepten dolayı
Cuma kılmaya gücümüz yetmiyor.
227
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
165
1. Türkiye’deki camilerde namaz kıldıran bütün imamlar Diyanet İşleri
Başkanlığına bağlılar ve devamlı surette Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini övüyor ve onları destekliyorlar. İster genel seçimlerde ister mahalli belediye seçimlerinde olsun farketmeksizin kâfir laik devlete destek çıkıyorlar, Allah’ın dinini
gizliyorlar. Hutbelerinde ise sadece çevre temizliğinden veya tağuti devlete vergi
vermek gibi şeylerden bahsetmektedirler.
2. Yine bu imamlar, Anayasaya, Medeni Kanuna, Atatürk İlke ve İnkılaplarına bağlı kalacağına dair, bu ilkelere saygı içeren belgeler imzalıyorlar. Ayrıca
hiçbir zorlama olmaksızın bunu yapıyorlar. Yine onlar ilk olarak göreve başlarlarken Allah’tan başkası adına yemin ediyorlar. Tevhid ve tağuttan asla bahsetmiyorlar. Bizler de bu sebeplerden dolayı onların arkasında asla namaz kılmıyoruz. Eğer biz iki-üç kere cemaatle Cuma namazı kılarsak devletin polis veya
askeriyesi bizi takip etmeye başlıyor.228 Bu sebeple Cuma namazı kılmaya muktedir olamıyoruz. O vakit sadece öğle namazını kılıyoruz. Bu konu hakkındaki
görüşünüz nedir? Acaba biz yanlış mı yapıyoruz?
Sizden acil cevap bekliyorum. İnşaallah fetvanıza uyarak hareket edeceğiz. Allah sizlere mükafatınızı kat kat versin. Sizlerden gerçekten çok istifade
ediyoruz.
Cevap: Değerli kardeşim! Görünen o ki sizin küçük cemaatler halinde evlerinizde Cuma namazı kılmanız gerekiyor. Çevrenizi fazla uyandırmadan, dikkat çekmeden ikişerli, üçerli guruplar halinde namazınızı kılmanız gerekir. Belirli bir sayı veya beldenin şart koşulmasının sağlıklı olmadığı yönündeki görüşü
kabul etsek bile bu yolu tutmanız gerekiyor.
Ebu Musa el-Eşari’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) “İki veya daha fazlası cemaattir” buyurmuştur. Hadisin isnadında
zayıflık olmasına rağmen Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bizzat uygulamaları hadisin manasının doğruluğuna şahitlik etmektedir.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Malik bin Huveyris ve arkadaşına
dedi ki:
“Namaz vakti girince biriniz ezan okusun, büyüğünüz imam olsun.”229
228
Hiç şüphesiz ki fetvanın şartlarından bir tanesi vakıayı iyi bilmektir. Sorunun cevabı
soruda gösterilen vakıaya uygun verilmiştir. Ancak bu vakıa gerçekçi değildir. Zira bugün
Türkiye’de nerede ve ne şekilde Cuma namazı kılınırsa kılınsın sistemin herhangi bir
baskısı söz konusu değildir. –yayıncı229
İbni Hibban, 2130.
Tevhid ve Cihad Minberi
166
Ayrıca bu konu hakkında alimlerin icması vardır.
İbni Receb dedi ki: “Mükellef iki kişi ile cemaat oluşur. Bunun hilafına bir
görüş bilmiyoruz. İmama uyan ikinci kişi kadın olsa bile…”230
İbni Kudame dedi ki: “Cemaat iki kişi ve daha fazlasıyla oluşur. Bu konuda başka bir görüş bilmiyoruz.”231
Kuran-ı Kerim’de “Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz, (yerinde olur). Çünkü
kalpleriniz sapmıştı.” (66 Tahrim/4) ayetinde iki kişi, ikiden fazla kişinin hükmünü
almıştır.
Cuma namazının dışındaki namazlarda nasıl ki iki kişi ile cemaat oluşuyor ise bu durum, Cuma namazı için de aynen geçerlidir. Çünkü ortada Cuma
namazı ile diğer namazlar arasında fark olduğuna delalet eden bir delil yok.
Şevkanî, Seylul Cerrar’da şöyle der: “Cuma namazı için belirli bir sayı şart
koşmak için elimizde herhangi bir delil yoktur. Şer’i naslardan istidlalde bulunmayı bilen kimseler Cumanın kılınacağı yer ve Cuma namazı kılacak cemaatin
sayısı hakkındaki istidlallerin batıl olduğunu ve onlara itibar edilmeyeceğini de
bilirler. Eğer ilk Cuma esnasında Müslümanların sayıları cumanın sayı şartı için
geçerli bir istidlal yolu olsa idi aynı şekilde diğer namazlar da Rasulullah ile
beraber toplanan Müslümanların sayısının da bu namazlar için şart koşulması
gerektirirdi.
Velhasıl cemaatle namaz, imam ile birlikte iki kişiyle sahih oluyorsa Cuma namazı da namazlardan bir namazdır ve o da iki kişi ile sahih olur. Kim onda cemaatle kılınması için fazladan bir şart koşuyorsa delilini getirmesi gerekir.
Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi şartlar ancak, özel delillerle sabit olur
ve bu deliller, gerekli şartlar yerine getirilmediği zaman şart koşulan şeyin vacip
olmamasına delalet eder.
Aslında bu gibi hakkında delil olmayan şartları ispat etmeye çalışmak Allah’a, Rasulüne ve şeriatına karşı cüretli bir tutumdur. Cuma namazı için sayı
takdir etme hususunda on beşe yakın görüş olması insanı hayretler içerisinde
bırakan bir durumdur. Maalesef bu görüşlere getirilen delillerin hiç biri de bu
konuda delil niteliği taşımamaktadır. Ancak “Diğer namazlar ne kadar sayı ile
sahih oluyor ise Cuma namazı da o sayı ile sahih olur” görüşü müstesna...”232
230
Fethu’l Bari, 4/52.
231
El-Muğni, 3/408.
232
Seylul Cerrar, 1/182.
Zikir Ehline Sorun 1
167
Şevkanî (rahimehullah) cami ve şehir şartının koşulmasının da batıl olduğu hakkında şunları söyledi:
“Onların "şehirde bir mescid" sözüne gelince ben derim ki; bu şart da diğerleri gibi batıldır. Zira bu şarta delalet edebilecek bir delil yoktur. Cuma namazının şehirde bir mescidde kılınması, Cuma namazının bırak şartı olmayı
müstahabı bile değildir. Zira bunun müstehap olduğuna işaret eden hiçbir delil
yoktur. Bu ibadet üzerinde çok oynamalar oldu ve şaşılacak bir hale geldi.
Bu konuda hakikat şudur; Cuma Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın farzlarından bir farzdır. İslamın alametlerinden bir alamettir. Namazlardan bir namazdır. Diğer namazlarda itibar edilmeyen şartlar Cuma namazı için de geçerli değildir. Diğer namazlarda olmayıp da sadece Cuma namazında olan özellik hutbedir. Hutbe ise hatırlatma ve öğütten ibarettir. Allah’ın kulları ondan öğüt alırlar. Bir yerde sadece iki kişi bulunuyorsa onlardan biri kalkar hutbe okur, diğeri
de onu dinler. Sonra da kalkarlar ve birlikte Cuma namazını kılarlar.”233
Sonuç olarak; iki veya üç kişi arasında bir evde veya boş bir arazide kısa
bir hutbeyle maksat hasıl olur. İnşallah kişi bununla şeri yükümlülüğünü ödemiş olur. Tabii ki bu, kusur ve ayıplardan uzak bir imamı bulmak için elinizden
geleni yaptıktan sonrası için geçerlidir. Sorunuzda belirttiğiniz küfre sürükleyen
durumlardan uzak bir imamın bulunmadığına tam kanaat getirmiş olmanız
gerekir.
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan sizleri dininde sabit kılmasını ve zorluktan
sonra kolaylığa ulaştırmasını, korkularınızı emniyete ve güvene dönüştürmesini
dilerim. Elhamdulillahi Rabbil Âlemîn.234
Cuma Namazının Şartlarına Dair
Soru: Şu anki şartlar dahilinde Türkiye’de Cuma namazı kılmanın hükmü nedir? Bildiğim kadarıyla Cuma namazı Bi’set’in 10. yılında Miraç gecesinde
farz kılınmıştı. Ancak Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke’de namaz
kılmadı ta ki Mekke’ye yakın Rânûne vadisinde kıldı. Acaba Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 3 yıl boyunca Mekke’de niçin Cuma namazı kılmadı
da Medine’de kıldı? Bunun sebebi nedir?
Cuma namazının vacip olma şartları nelerdir? Mesela İslamî şiarların zahir olması Cuma namazının şartlarından mıdır? Cuma namazı için toplanmak,
233
Seylul Cerrar, 1/182.
234
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankiti.
Tevhid ve Cihad Minberi
168
hakkı izhar etmek veya hakkı açıkça yaşamak durumu gibi… Aynı soruyu daha
önce cevaplayan Şeyh Ebu Munzir eş-Şankıtî’nin dediği gibi bu şartların gerçekleşmesi mi gerekir? Yoksa bunlar, Cuma namazının şartlarından olmayıp sadece
hükmü ile mi ilgilidir? Şayet iki kişi Cuma namazı kılsa Cuma namazının manası, hükmü ve şartları nasıl gerçekleşir?
Sizin daha önceki cevabınız üzerine biz İstanbul’da Cuma namazı kıldık.
Ancak yukarıda sorduğum sorular kafamıza takıldı. Sizlerden bu soruların açıklamasını istiyoruz. Sizleri Allah için seviyoruz.
Cevap: Değerli kardeşim! Bildiğimiz gibi Cuma namazı hicretten önce
Mekke’de farz kılındı. Racih olan görüşe göre Cuma namazı, 5 vakit namazın
farz kılındığı Mirac gecesinde farz kılınmadı. Çünkü Cuma namazı öğle namazının yerine geçer, asıl değildir. Asıl olan öğle namazıdır. Bedel olanın da yerine
geçtiği şeyden sonra gelmesi gerekir.
Alusi tefsirinde şöyle geçmektedir: “Zatu’ş Şifa’nın şerhinde Amirî, Cuma
ve cenaze namazının, 5 vakit namazdan sonra farz kılındığını söylemiştir.”
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ilk Cuma namazını Cuma Mescidi
olarak bilinen Salim b. Avf’ın binasında kıldırdı. Ayrıca Rânûne vadisi Mekke’ye
yakın değildir, Medine’nin güneyindedir.
Beyhakî Marife’de dedi ki: “Muaz b. Musa b. Ukbe ve Muhammed b. İshak’ın bize rivayet ettiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hicret
esnasında Amr b. Avf oğullarını geçip Medine’ye doğru giderken Salim oğullarına uğradı. Burası, Kûba ile Medine arasında Medine’ye yakın bir yer idi.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Cuma günü burada idi ve Cuma namazını
kıldı. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kıldığı ilk Cuma namazı işte budur. Ancak Sahabe-i Kiram, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine’ye
gelmezden önce Medine’de Cuma namazı kılıyorlardı.”
İbni Mace (rahimehullah) Süneninde Abdurrahman b. Kab b. Malik’ten rivayet ettiğine göre o dedi ki:
“Gözleri kör olduktan sonra babamı mescide ben götürürdüm. Onu Cuma’ya götürdüğüm zaman ezanı duyunca Ebu Umame Esad b. Zurare için istiğfarda bulunup onun için dua ediyordu. Bunu fark ettiğimde kendi kendime “Bunun sebebini sormam gerekir” dedim. Daha sonraki Cuma günü aynı şekilde
babamı mescide ben götürüyordum ki yolda ezan okundu ve babam önceki yaptığı duanın aynısını yaptı. Ben “Babacığım! Senin her seferinde Esad b. Zurare
için istiğfarda bulunduğunu görüyorum. Her Cuma ezanı işitince aynı duayı
Zikir Ehline Sorun 1
169
yapıyorsun” dedim. Babam "Ey oğul! Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
Mekke’den gelmeden önce Cuma namazını bize o kıldırırdı. Nakîl Hadamat
denilen Beyada oğullarına ait taşlık bir arazide Cuma namazı kılardık" diye cevap verdi. Kendisine kaç kişi olduklarını sorduğumda bana "40 kişiydik" dedi.”
Beyhaki Yunus’tan rivayet etti ve dedi ki: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) hicret etmeden önce Medine’de ilk Cuma namazı için Müslümanları
toplayanın Musab b. Umeyr olduğu bize ulaştı.”
Abdurrezzak’ın Ma’mer’den, onun da Zuhrî’den rivayet ettiğine göre
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Musab b. Umeyr’i Medine halkına Kur’an
okutması için gönderdi. Musab b. Umeyr Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’den onları (Cuma günü) toplamak için izin istedi. Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) de ona izin verdi. Malum olduğu üzere o gün için emir yoktu. O
sadece Medine halkına Kur’an öğretmek için gitmişti.
Hafız (rahimehullah) iki rivayeti birleştirerek “Esad oranın emiri, Musab
ise imamıydı” demiştir.
Racih olan görüşe göre Cuma namazı Mekke’de farz kılındı. Ancak onunla
ilgili ayet Medine’de nazil oldu. Tıpkı abdestte olduğu gibi…
İmam Suyutî der ki: “Bir konudaki hüküm, o konuyla ilgili ayet inmeden
önce de meşru olabilir.”
Hafız İbni Receb der ki: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine’de
Cuma’nın kılınmasını emretti. Ama Mekke’de kılmadı. Bu da Cumanın Mekke
döneminde farz kılındığına delalet etmektedir. Cumanın hicretten önce farz
kılındığını söyleyenl Şafiilerden Ebu Hamid el-Esferayîni, arkadaşlarımızdan
Kadı Ebu Ya’la “Hılafu’ul Kebir” kitabında, İbnu Ukayl “Umdetul Edille” adlı
kitabında ve Malikilerin cumhuru da bu şekilde görüş bildirdi.”235
İbni Sirin der ki: “Ensarın Medine’de toplanmaları kendi görüşleriydi.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onlara toplanmalarını emretmemişti. Bu
da Cuma namazı farz kılınmadan önce idi.”
İmam Ahmed’in oğlu Abdullah dedi ki: “Babam’a İsmail, ona da Eyyub’un
bildirdiğine göre Muhammed b. Sirin dedi ki "Ben duydum ki Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine’ye hicret etmeden önce Ensar’dan bir grup
kendi aralarında “Bir gün tayin etsek de o gün toplansak, hiç şüphesiz bu iş Allah’ın bize bir nimeti olur” dediler. Önce cumartesi gününü düşündüler, sonra o
235
Fethu’l Barî, 5/331.
Tevhid ve Cihad Minberi
170
günün Yahudilerin günü olduğunu hatırlayıp vazgeçtiler. Daha sonra pazar gününü düşündüler, o da Hrıstiyanların günü olduğu için vazgeçtiler. Daha sonra
“Arube” de dedikleri Cuma gününde toplanmaya karar verdiler ve Ebu Umame
Esad b. Zurare’nin evinde toplandılar. O cemaate bir koyun kesti ve o koyun
onlara yetti.”
“Acaba Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) niçin Mekke’de Cuma namazı kılmadı da Medine’de kıldı? Bunun sebebi nedir?” sorunuza gelince…
İbni Receb el-Hanbelî şöyle demiştir: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’in Mekke’de bunu yapmayışı hicret yurdunda kılma emri almış olması
ihtimalini güçlendirir. Yani Dar’ul Harp’te değil… O zaman için Mekke Darul
Harb idi ve Müslümanlar orada dinlerini yerine getiremiyorlardı, can emniyetleri yoktu. Zaten bu sebepten dolayı Mekke’den Medine’ye hicret ettiler. Cuma
namazı bazı özür durumlarında kişiden düşer. Mesela, nefis ve mal korkusu...”236
Avnu’l Mabud’da şöyle geçmektedir: “Cuma namazı Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) Medine’ye hicret etmeden önce Mekke’de iken farz kılındı.
Taberani’nin İbni Abbas’tan rivayet ettiğine göre kâfirlerden dolayı Cuma namazını Mekke’de kılmaya imkân bulamadı.”
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Mekke’de Cuma namazı kılmayışını, Cuma namazının İslam’ın kuvvet bulduğu ve hâkim olduğu zamanda vacip
olduğuna delil getirmek doğru değildir. Çünkü burada ihtimalli bir durum vardır. Yani Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Mekke’de namaz kılmamasının sebebi İslam’ın hâkim olmaması olabileceği gibi başka sebepler de olabilir.
Bu durumda “İhtimalin bulunduğu yerde onunla delil getirilmez” kaidesine
itibar edilir.
“Cuma namazının vacip olma şartları nelerdir?” sorunuza gelince…
Cuma namazı için âlimlerin bildirdiği bazı şartlar vardır.
1. Büyük Şehir: Bu şartı öne sürenler, Cuma namazının sadece büyük
şehirlerde sahih olacağını, köy gibi küçük yerleşim birimlerinde sahih olmayacağını iddia etmektedirler. Bu görüşün hiçbir delili yoktur. Yukarıda
Beyhaki’den rivayet ettiğimiz hadis bu görüşü tamamen çürütmektedir.
Beyhakî Marife’de dedi ki: “Muaz b. Musa b. Ukbe ve Muhammed b. İshak’ın bize rivayet ettiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hicret
236
Fethu’l Barî, 5/331.
Zikir Ehline Sorun 1
171
esnasında Amr b. Avf oğullarını geçip Medine’ye doğru giderken Salim oğullarına uğradı. Burası, Küba ile Medine arasında Medine’ye yakın bir yer idi.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Cuma günü burada idi ve Cuma namazını
kıldı. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kıldığı ilk Cuma namazı işte budur.”
İbni Huzeyme’nin Ebu Rafi’den rivayet ettiğine göre Ebu Hureyre
(Radıyallahu Anh), Ömer (Radıyallahu Anh)’a mektup yazdı. Kendisi Bahreyn’de
idi ve orada Cuma namazı kılmanın hükmünü soruyordu. Ömer (Radıyallahu
Anh) cevap olarak “Nerede olursanız olun toplanın!” buyurdu.
Beyhaki
Marife’de bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir.
İmam Şafiî bu sözün hangi köyde olursanız olun manasına geldiğini söylemiştir.
Yine İbn-i Ebi Şeybe, Ebu Rafi yoluyla Ebu Hureyre’den rivayet etti ki:
“Ömer (Radıyallahu Anh) Bahreyn halkına "Nerede olursanız toplanın!" diye
mektup yazdı.” Aynî bu hadisin senedinin sahih olduğunu söylemiştir.
2. Kırk Kişi: Bazı âlimler Cuma namazı için en az kırk kişinin bulunmasını şart koştular. Bu görüşlerine Kab b. Malik’ten rivayet edilen hadisi delil
getirdiler. Abdurrahman b. Kab b. Malik şöyle demiştir:
“Gözleri kör olduktan sonra babamı mescide ben götürürdüm. Onu Cuma’ya götürdüğüm zaman ezanı duyunca Ebu Umame Esad b. Zurara için istiğfarda bulunup onun için dua ediyordu. Bunu fark ettiğimde kendi kendime “Bunun sebebini sormam gerekir” dedim. Daha sonraki Cuma günü aynı şekilde
babamı mescide ben götürüyordum ki yolda ezan okundu ve babam önceki yaptığı duanın aynısını yaptı. Ben “Babacığım! Senin her seferinde Esad b. Zurara
için istiğfarda bulunduğunu görüyorum. Her Cuma ezanı işitince aynı duayı
yapıyorsun” dedim de babam "Ey oğul! Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
Mekke’den gelmeden önce Cuma namazını bize o kıldırırdı. Nakîl Hadamat
denilen Beyada oğullarına ait taşlık bir arazide Cuma namazı kılardık" diye cevap verdi. Kendisine kaç kişi olduklarını sorduğumda bana "40 kişiydik" dedi.”237
Bu hadiste Cuma namazı için 40 kişinin şart koşulmasına delil yoktur.
Çünkü hadiste sayılarının 40 olduğu geçiyor ancak bu durum, 40 kişiden daha
az bir cemaatle Cuma namazı kılınamayacağına delil teşkil etmez.
237
İbni Mace, 1082, 1135; Ebu Davud, 1071.
Tevhid ve Cihad Minberi
172
Avnu’l Mabud’da denildi ki: “Bu, göz kararı iledir. Cuma namazı
Taberani’nin İbni Abbas’tan rivayet ettiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) Mekke’de iken farz kılındı. Kâfirlerden dolayı onu orada yerine getirme-
ye imkân bulamadı. Medine’ye hicret eden sahabeleri ile birlikte Medine’deki
sahabilerine mektup yazdı ve toplanmalarını emretti. Onlar toplandıklarında ise
sayıları kırk idi.”
Bazı alimlerin “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 40 kişiden az bir
cemaate hiçbir zaman Cuma namazı kıldırmamıştır” görüşünü Buhari, Müslim,
Ahmed b. Hanbel ve Tirmizi’nin Cabir (Radıyallahu Anh)’dan rivayet ettiği şu
hadis reddeder:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Cuma günü hutbede idi. Tam o sırada Şam’dan bir kervan geldi. İnsanlar o kervana doğru koşuştular ve hutbeyi
terk ettiler. Mescidde sadece 12 kişi kaldı ve bunun üzerine “Onlar bir ticaret ve
eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar.” (62
Cuma/11) nazil oldu. Bu hadise dayanarak Malikiler imamla birlikte en az 12 kişi
olması şartını getirdiler. 40 kişinin şart koşulması nasıl hatalı ise 12 kişinin şart
koşulması da aynı sebeplerden dolayı hatalıdır.
Hafız İbni Hacer “Telhis” adlı eserinde dedi ki: “Cuma namazı için 40 kişiden daha az cemaatin yeterli olacağına dair pek çok hadis varid olmuştur.”
İmam Suyutî “Hadislerde belli bir sayıyı bildiren hiç bir şey varid olmamıştır” demiştir.
“İslamî şiarların zahir olması Cuma namazının şartlarından mıdır? Cuma
namazı için toplanmak, hakkı izhar etmek veya hakkı açıkça yaşamak durumu
gibi… Yoksa bunlar, Cuma namazının şartlarından olmayıp sadece hükmü ile mi
ilgilidir?” şeklindeki sorunuza gelince…
Âlimlerin Cuma namazının meşruiyetine dair getirmiş olduğu şartlar; İslam şiarlarının zahir olması, Müslümanların güçlerinin bulunması ve üstün
durumda olmalarıdır. Tıpkı bayram namazlarında olduğu gibi… Zaten Cuma
haftalık bayramdır. Ancak burada illet ile hikmet arasında fark vardır. Burada
illet hükmün bulunup bulunmamasına bağlı olan bir vasıftır. Zekâttaki nisap
miktarı gibi ki nisap miktarı bulunmaz ise zekât düşer.
Hikmete gelince, o da meşru olması sebebiyle hükmün meşru olma gayesidir. Bir hüküm için pek çok hikmetler olabilir. Hikmet ile hükmün bulunması
Zikir Ehline Sorun 1
173
arasında gereklilik şart değildir.238 Hikmet bulunmayabilir ama onun bulunmaması ile hüküm düşmez. Seferde orucu kazaya bırakmak gibi... Hiç şüphesiz
bu orucun meşakkatli olmasından dolayı meşru oldu. Buradaki hikmet zorluk ve
meşakkattir. Ama zorluk ve meşakkat kalksa bile seferde orucu kazaya bırakma
hükmü sabit kalır. Çünkü illeti seferdir. Hikmetinin ise zorluk ve meşakkat olduğu zannedilmektedir.
Allah en doğrusunu bilir… Nasıl ki belirli bir sayının ya da şehrin durumu
Cuma’nın şartlarından bir şart değilse İslamın zahir olması ve kuvvetlenmesi,
kuvvetinin ve üstünlüğünün belirgin olması da Cumanın şartlarından değildir.
Her ne kadar mezhep alimlerinin çoğu bu söze muhalefet ediyor olsalar bile…
Nitekim Şevkani’de bunu beyan etmiştir.
İbni Recep cumhurun görüşünü kuvvetlendirmek için Fethu-l Bari’de
şöyle demiştir:
“Şafilerden müteahhir (son dönem) âlimlerinden bazıları Mekke’de Cuma
namazını kılmaktan kaçınma konusunda başka bir manaya işaret etti. O da;
Cuma’nın kılınmasından maksad, İslam alametlerini izhar etmektir. Bu ise ancak Dar’ul İslam’da mümkündür. Bunun için hapishanede Cuma namazı kılınmaz, isterse 40 kişi olsunlar! Hapishanede Cuma kılınmayacağına dair âlimler
arasında bir ihtilafın olduğunu bilmiyorum. Bunu söyleyenler İbni Sirin, Hasan
el-Basrî, Nehai, Sevri, Malik, Ahmed ve İshak gibi âlimlerdir.”
Cumayı eda etmekten aciz olanlar (can emniyeti olmayanlar gibi) için
Cuma’nın düşmesinde ihtilaf yoktur. Diğer teklifler gibi sadece gücü yettiğinde
vacip olur. Vaciplik öğleye geçer, öğle namazına dönüşür.
İbnu Kasım (rahimehullah) şöyle demiştir: “Eğer emirlerin Cuma’yı geciktirmelerinden dolayı Cuma namazını kılamıyorlarsa güçleri yettiği takdirde
kendileri Cuma namazını kılsınlar. Eğer buna güçleri yok ise öğle namazını kılsınlar. Emirleri ile birlikte kıldıklarını ise nafile saysınlar.”239
Tabiinden rivayet edilen budur. İbni Ebi Şeybe Musannef’te “Vakti Çıkana Kadar Emirin Cuma’yı Geciktirmesi” bölümünde şu hadisi rivayet etmektedir:
“Ebu Bekir b. Amr b. Utbe ez-Zuhrî dedi ki: Haccac Cuma namazını geciktirdi. Namazı kıldırınca onunla birlikte Ebu Cuhayfe’de kıldı. Sonra kalktı ve
238
Yani hikmetin bulunmaması hükmün iptalini gerektirmez. –yayıncı-
239
Tehzib’ul Müdevvene, 1/121.
Tevhid ve Cihad Minberi
174
arkasından iki rekât daha namaz kıldı. Daha sonra “Ey Ebu Bekir! Seni şahit
tutuyorum ki o kıldığım ikindi namazıdır” dedi.240
İbrahim b. Muhacir dedi ki: “Haccac Cumayı geciktiriyordu. Ben, İbrahim
en-Nehai ve Said b. Cubeyr (ayrı ayrı) öğlen namazını kılardık. Haccac hutbesini
okuduktan sonra Haccac’ın imamlığında Cuma namazını kılar ancak bu kıldığımız namazı nafile sayardık.”
Müslim şöyle demiştir: Ziyad zamanında241 Mesruk ve Ebu Ubeyde ile
beraber oturuyorduk. Namaz vakti gelince ikisi kalktı ve namaz kıldı. Sonra
oturdular. Müezzin ezan okuyup imam minbere çıkınca onunla beraber namaz
kıldılar. İkindi namazında da böyle yaptılar.”
Ebu Haşim dedi ki: “Haccac namazı erteliyordu. Ebu Vail ise oturduğu
yerde ima ile namaz kılardı.”
Zibirkan dedi ki: “Şekik’e "Haccac Cuma'yı (geciktirerek) öldürüyor" dedim. Bana "Ondan mı gizleniyor musun? " dedi. Ben de "Evet" deyince "Namazı
evinde vaktinde kıl fakat cemaati de terk etme” dedi.”242
Abdurrezzak, İbni Cüreyc’ten, o da Ata’dan rivayet etti ve (Ata) dedi ki:
“Velid Cumayı akşama kadar geciktirdi. Geldim, oturmadan önce öğleni kıldım,
sonra oturduğum yerde ima ile ikindiyi kıldım. O hutbe okuyordu.”243
İmam Ahmed de bunu söylemiştir. “Eğer Cuma günü emirler Cuma namazını geciktirirlerse onu (öğlen namazını) vaktinde kılsınlar. Cuma namazını
ise emirle beraber kılsınlar.”244
Kadı Ebu Yala İmam Ahmed’in bu sözünü “Onlar hep birlikte vaktinde
kılsınlar” şeklinde yorumlamıştır. Ancak İbn-i Receb el-Hanbelî buna itiraz
ederek şöyle demiştir:
“Onun burada maksatı “öğleyi vaktinde kılsınlar. Sonra imamlarla birlikte
240
Yani Ebu Cuhafe vaktin geciktirilmesinden dolayı öğlen namazını önceden kılmış,
Haccac ile birlikte ise ikindi namazına niyet etmiştir. Haccac 2 rekât Cuma namazı kıldırmış, Ebu Cuhafe ise bu iki rekate iki rekat daha ekleyerek kıldığı namazın ikindi namazı olduğunu söylemiştir. –yayıncı241
Emevilerin Irak valisidir. –yayıncı-
242
İbni Ebi Şeybe, Musannef, 2/146.
243
Abdurrezzak, Musannef, 2/385.
244
İmam Ahmed bin Hanbel’in sözü oldukça kapalı bir sözdür. Bundan dolayı âlimler bu
söz ile kastedilenin ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Biz İmam Ahmed’in sözünün tercümesini İbn-i Receb el-Hanbeli’nin tercih ettiği görüşe göre yaptık. –yayıncı-
Zikir Ehline Sorun 1
175
cumaya katılsınlar” şeklindedir. Ümeyye oğulları Cuma’nın vaktini geçirdiklerinde Selefi Salihin de böyle yapıyordu. Onlardan bazıları vakit çıkmadan ima ile
öğlen namazını kılıyordu. Onlardan hiç biri Cumayı vaktinde kılmıyordu.”
“İki kişi Cuma namazı kılsa Cuma namazının manası, hükmü ve şartları
nasıl gerçekleşir?” şeklindeki sorunuza gelince…
Âlimlerin zikrettiği bu şartlara itibar etmeyen bir kimsenin iki kişi olarak
Cuma namazı kılması sahihtir ki bizim de söylediğimiz görüş budur. Kim de bu
şartların caiz olduğuna inanıyorsa o kimse için iki kişi olarak Cuma namazı kılması caiz değildir.
Allah’ın izni ile bu meselede bir genişlik olduğuna inanıyoruz.245 Allah en
doğrusunu bilir.246
Cuma Hutbesindeki Duada Elleri Kaldırmak ve Kunut Okumak
Soru: Cuma günü imam dua ederken elleri kaldırmanın hükmü nedir?
Hangi namaz ve hangi vakit olursa olsun namazın son rekâtında rükudan sonra
kunutta bulunmanın hükmü nedir?
Cevap: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Rabbiniz Hayy’dır, Kerim’dir. Kulu dua ederek kendisine elini kaldırdığı zaman
ellerini boş çevirmekten istihya eder.”247
Bu hadis genel olarak duada elleri kaldırma ile ilgilidir. Ancak imamın
Cuma günü hutbede dua ederken ellerini kaldırması sünnete aykırıdır. İmam
Müslim’in Sahih’inde Umârâ b. Ruveybe'den rivayet ettiğine göre Ruveybe, Bişr
b. Mervan’ı minber üzerinde ellerini kaldırırken görmüş “Allah bu ellerin cezasını versin! Vallahi ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i gördüm. Ellerini
şu kadarcıktan fazla kaldırmıyordu” demiş ve şehâdet parmağı ile (ne kadar
kaldırdığına) işaret etmiştir.
İmam Nevevî (rahimehullah) hadisin şerhinde şöyle demiştir: “Bu hadis,
hutbede elleri kaldırmamanın sünnet olduğunu göstermektedir. Bu, İmam Malik’in ve bir çok alimin görüşüdür.”248
245
Yani Cuma’nın kılınıp kılınmamasında değil bilakis iki kişinin Cuma namazı kılıp
kılmamasında bir genişlik vardır. –yayıncı246Cevap
veren: Ebu Münzir eş-Şankiti.
247
Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace.
248
Şerh-i Nevevî, 6/231.
Tevhid ve Cihad Minberi
176
Şeyhulislam İbni Teymiyye (rahimehullah) dedi ki: “Hutbede dua halinde
iken imamın ellerini kaldırması mekruhtur. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) dua ederken sadece parmağıyla işaret ederdi.”249
Aynı şekilde cemaatin ellerini kaldırarak “amin” deyip imamın duasına iştirak etmeleri de mekruhtur. Bu konuda varid olan bir hadis ben bilmiyorum.
İbn-i Abidin şöyle der:
“Eğer onlar bunu yaparlarsa sahih olan görüşe göre günah işlemiş olurlar.”250
Bela ve felaket zamanlarında farz namazlarında kunut okumak meşrudur.
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) yatsı namazının son rekatında başını rükûdan kaldırıp
“Semiallâhu limen hamideh” dedikten sonra “Allahım! Velid ibnu'l Velid'i kurtar. Allahım! Seleme ibnu'l-Hişâm'ı kurtar! Allahım! Zayıf ve âciz görülen tüm
mü’minleri de kurtar! Allahım! Mudar (müşrikleri) üzerine baskını şiddetlendir.
Allahım! İçinde bulundukları bu yılları onlara Yûsuf (Aleyhisselam)’ın kıtlık yıllarına benzet!”251 diye dua ederdi.
Enes b. Malik (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir: “Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) Munzir b. Amr'ın başkanlığında kendilerine Kurrâ denilen (kırk
yahut yetmiş kişilik) bir birliği Necd halkının isteği üzerine onlara dini öğretmek
üzere göndermişti. Bunlar Maûne Kuyusu başında pusuya düşürülüp öldürüldüler. Ben Peygamber'in onların öldürülmelerine üzüldüğü kadar hiçbir şeye üzüldüğünü görmedim. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sabah namazında bir
ay kunût yaptı da "Usayya kabilesi Allah'a ve Rasûlüne asî oldular!" diye dua
ederdi.”252
İmam Nevevî “Burada (kunutta) elleri kaldırmak müstehaptır”253 demiştir.
Musibetlerin dışında diğer namazlar hariç, kunut duasının sadece sabah
namazına tahsis edilmesi sünnete aykırıdır. Ebu Malik Sa’d b. Tarık el-Eşcai
dedi ki: “Babama "Ey babacığım! Sen Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in,
Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Alinin (Radıyallahu Anhum) arkalarında namaz kıl249
İhtiyâratu’l İlmiyye, sy.48.
250
Haşiyetu İbni Abidin, 1/768.
251
Müttefekun aleyh.
252
Müttefekun aleyh.
253
Şerh-i Nevevî, 5/247.
Zikir Ehline Sorun 1
177
dın. Onlar sabah namazında kunut yapıyorlar mıydı?" diye sordum. Bana “Hayır
evladım. Bu sonradan çıkarılmış bir bid’attir”254 dedi.
Said b. Cubeyr demiştir ki: “Ben İbni Abbas’ı "Sabah namazında kunut
bidattir" derken işittim. Buna şahitlik ederim.”255
İşte bu görüş cumhur ulemanın görüşüdür. Allahu âlem.256
Mescidi Dırar
Soru: Hamas hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği İbni Teymiye Mescidi'nde namaz kılmanın hükmü nedir?
Cevap: Allah'ın adıyla… Hamd Allah'a özgüdür. Salat ve Selam Nebi'miz
Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in üzerine olsun.
Birincisi; Mürted Hamas hükümetinin İbni Teymiye Mescidi'nde
muvahhid Müslüman kardeşlerimize karşı yaptıkları cürüm büyük günahların
en büyüklerindendir.257 Hamas Hükümeti'nin işlediği bu cürmün cezası Allah'a
şirk koşmaktan sonra en büyük suçlardandır.
Günümüzde Hamas'a karşı yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur. Allah'tan
onlara hidayet etmesi ve dinine geri döndürmesi için dua etmekten başka elimizden hiçbir şey gelmez. Eğer Rabbimiz onlara hidayet takdir etmemiş ise,
geriye yapabileceğimiz bir şey kalıyor. Bir mescidde toplanıp Müslüman kardeşlerimizin kanlarını akıttıkları için Rabbimizden onlardan intikam alması için
dua etmek.
İkincisi; Hangi mescid olursa olsun, eğer şu iki durum söz konusu ise o
mescidde namaz sahih değildir.
1- Bir mescid de kabir veya mezar var ise bu mescidde kılınan namaz sahih değildir. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:
“Allah'ın laneti Yahudi ve Hristiyanların üzerine olsun. Onlar, Peygamberlerinin kabirlerini mescidler edindiler.”258
254
Sahihtir. Tirmizi, İbni Mace ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir.
255
Darekutnî.
256
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri
257
Bilindiği gibi Filistin Hamas Hükümeti, Filistinde şer-i hükümlerin tatbik edilmesini
talep eden sayıları yirmi beş kadar olan bir grup muvahhidi, İbni Teymiye mescidinde
şehit etmişti.
258
Buhari.
Tevhid ve Cihad Minberi
178
“Sizlerden önceki insanlar nebilerinin ve salih insanların kabirlerini mescitler edindiler. Sizler kabirleri mescidler edinmeyin!”259
Şayet bir mescidde kabir var ise bu mescidin durumu önce mescidin mi
yoksa kabrin mi inşâ edildiğine bağlıdır. Eğer önce mescid daha sonra da mescidin içine kabir inşa edilmiş ise, bu kabir kazılır ve başka bir kabristana taşınır.
Eğer ilk önce kabir daha sonra da üzerine mescid inşa edilmiş ise bu durumda
mescid yıkılır.
2- Eğer namaz kılınan mescid “Dırar Mescidi” ise yine bu mescidde namaz sahih olmaz. Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
"(Bundan böyle artık) o mescidin içinde asla namaz kılma!" (9 Tevbe/108)
Şu dört özellik bir mescidde bulunursa o mescid "Mescidi Dırar" olur:
a- İlk inşa ediliş gayesinin Müslümanlara zarar vermek olması.
b- Mescidin inşa ediliş hedefinin küfrü ve küfür ehlini kuvvetlendirmek,
Allah ve Rasulüne savaş açmak olması.
c- Mescidin inşa ediliş gayesinin Müslümanların vahdetini dağıtmak ve
böylelikle Müslümanların gücünü zayıflatmak olması.
d- Mescid inşa edilmeden önce mescid yerinin Allah ve Rasulüyle savaşmak için kullanılan bir gözetim ve İslam aleyhine bir plan yeri olması. Küfür ve
nifak ehlinin burayı Allah ve Rasulüne savaş açmak için kullandığı bir merkez ve
bir üst haline getirmiş olması. Rabbimiz şöyle buyurur:
“(Savaşa katılmayanlardan bir grup İslâm’a ve Müslümanlara) zarar vermek,
küfrü pekiştirmek, iman edenler arasında ayrılık tohumu ekmek ve daha önce Allah'a
ve Peygamber'e karşı savaşmış birini gözetleme amacı ile bir mescit yaptılar. Onlar
«İyilikten başka bir amacımız yoktu» diye yemin edeceklerdir. Oysa Allah şahittir ki
onlar yalan söylüyorlar. (Bundan böyle artık) o mescidin içinde asla namaz kılma! İlk
günden takva üzere kurulan mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha
uygundur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.” (9 Tevbe/107, 108)
Buraya kadar verdiğimiz bilgilerden sonra derim ki: Sorunuzda adı geçen
İbn-i Teymiye Mescidi’nde bir kabir yoktur. Ayrıca ilk inşa ediliş gayesinin de
takva üzerine olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Hamas Hükümeti bugün İbn-i
Teymiye mescidine el koysa da biz bu mescide hak etmiş olduğu hükmü vermek
259
Müslim.
Zikir Ehline Sorun 1
179
zorundayız. Bundan dolayı Hamas Hükümeti'nin işgalinden sonra da bu
mescidde namaz sahihtir ve Hamas Hükümeti'nin bu mescidde kardeşlerimizi
şehit etmesi ve mescidi ele geçirmesi orada namaz kılmaya engel teşkil etmez.
Doğal olarak orada kılınan namazlar da batıl değildir.
Diğer taraftan Gazze'de bulunan mescidlerin -özellikle Hamas Hükümeti'nin kontrolünü ele geçirdiği ve genel olarak da diğer bazı cemaatlerin el koymuş olduğu mescidler- içerisinde bir takım bid'atler yapılması da o mescidleri
"Mescidi Dırar" hükmüne sokmaz. Başarı Allah'tandır.260
Mezarlıkta Namaz Kılmak ve Kabirler
Üzerine Mescid Bina Etmek
Soru: Şehrimizde kardeşlerimiz arasındaki ihtilafı gidermek için sizden
acil cevap bekliyorum. Daha önceden mezarlık olan bir yere mescid yapıldı.
“Kabirler buradan kaldırıldı” denilmesine rağmen bazı sahabî, tabiin ve
salihlerin kabirleri toplu halde bulunmakta ve üzerlerine kubbe yapılmış durumda… Şehrimizin dışından olan nice insan, bu kabirlerden bereketlenmek,
yardım istemek ve tevessülde bulunmak için ziyaretlerde bulunuyor. Bu ziyaret
yerleri, mescidin birkaç metre arkasında veya yan tarafında ama hepsi de mescidin sınırları içerisinde. Ayrıca tağutlar bu kabirleri gece-gündüz koruyorlar.
1. Böyle yerlerde namaz kılmanın özellikle de cenaze namazı kılmanın
hükmü nedir? Bildiğimiz kadarıyla şehirde cenaze namazları yalnızca bu
mescidde kılınıyor.
2. Bu vakıfların idarecilerinin çoğu tağutların sistemlerini savunan kimselerdir. Onların yönettiği bu müesseselerin hükmü nedir? Bu müesseselerin
hükmü, Mescid-i Dırar hükmünde midir?
Cevap: Kabristanda namaz kılmak ile ilgili gelen Ebu Said el-Hudri
(Radıyallahu Anh)’dan rivayet edilen hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) “Kabristan ve hamam hariç, tüm yeryüzü mesciddir”261 buyurmuştur.
Hadisi İmam Tirmizi rivayet etmiş ve illetli olduğunu söylemiştir.
“Subulu’s Selam” adlı eserde Sananî dedi ki: “Hadis illetlidir. Vaslında ve
irsalinde ihtilaf vardır. Hammad mevsul olarak Amr b. Yahya’dan, o da babasından, babası da Ebu Said (Radıyallahu Anh)’dan rivayet etti. Ayrıca Sufyan-ı
260
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
261
Tirmizi, 124.
Tevhid ve Cihad Minberi
180
Sevri de mürsel olarak Amr b. Yahya’dan, o da babasından, babası da Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den rivayet etti. Sevri’nin rivayeti daha sahih ve isa-
betlidir. Darekutni dedi ki: "Hadis mahfuzdur ve mürsel olarak gelmiştir.
Beyhaki de bunu tercih etmiştir."
Hadis, mezarlık hariç yeryüzünün her yerinde namazın kılınabileceğine
delildir. Mezarlıkta ise namaz kılınmaz. Çünkü oraya ölüler defnedilir. Zahir
olan; ister kabir üzerinde, isterse de kabirlerin arasında olsun, Müslüman veya
kâfir kabri farketmeksizin kabirlerde namaz kılmak caiz olmadığıdır. Mü’minin
kabri üzerinde hürmetten, kâfir kabri üzerinde de kendisi necis olduğundan
dolayı namaz kılınamaz. Bu hadis, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in "Bütün yeryüzü benim için mescid kılındı"262 hadisini tahsis etmektedir.”263
“Temhid” adlı eserinde İbni Abdilber "Bütün yeryüzü benim için mescid
kılındı" hadisinin tahsisinin mümkün olmadığını, çünkü bu durumun
Rasulullah’a has ve O’nun faziletlerinden olduğunu söylemiştir:
“Bu konuda kabristanda, Babil yurdunda, develerin çöktükleri yerlerde ve
buna benzer olan yerlerde namazın kılınmasını yasaklayan bütün rivayetler bize
göre nesh edilmiştir ve bunlar delil olarak kabul edilmezler. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünün bütünü bana hem bir mescid hem de bir
temizlenme yeri kılınmıştır." Rasulullah bize haber vererek bunun, kendisine
has üstün faziletlerinden birisi olduğunu belirtmesi de bu konuda bir tahsisin
olduğunu gösterir. Zira ilim ehlinin kabul ettikleri kanaate göre, onun fazilet ve
üstünlüğüne dair olan hususların neshe uğraması, değişikliğe uğraması ve eksilmesi caiz ve mümkün değildir.”
Hiç şüphesiz Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in "Bütün yeryüzü benim için mescid kılındı" hadisi umum, "Kabristan ve hamam hariç tüm yeryüzü
mesciddir" hadisi ise has (özel) kabul edilir. Usulcülere göre umum olan, has
olana hamledilir.
Özetle; Hanefi, Şafi ve Hanbeli fakihlerin çoğuna göre kabristandaki namaz, kerahetle birlikte sahihtir. Ancak yasaklama hususunda gelen hadislere
dikkat çekmişlerdir. Hanbelilerin bir kısmı da dedi ki: İtimat edilen görüşe göre
bu gibi yerlerde namaz hiçbir şekilde caiz değildir. Malikiler ise Müslüman mezarlığında kılınan namazın sahih olduğunu söylediler. Mezarlıkta namaz kılmayı
yasaklayan hadisleri de Müslüman olmayanların mezarlığına hamlettiler.
262
Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/383; Müslim, 522; İbni Hibban, 4/596.
263
Subulu-s Selam.
Zikir Ehline Sorun 1
181
Kabirler üzerine mescid bina etme meselesine gelince…
Sahih hadislerle sabit olduğu üzere kabirleri mescid edinmek kesinlikle
haramdır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir çok hadiste kabirleri mescid
edinmekten sakındırdı.
1. Aişe (Radıyallahu Anha)’dan rivayet edildiğine göre Ümmü Habibe ve
Ümmü Seleme (Radıyallahu Anhuma), Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e
Habeşistan’da gördükleri kilisenin güzelliklerinden ve içerisindeki resimlerden
bahsedince Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “İşte onlar, salih kimselerin
kabri üzerine mescid yaptılar ve o resimleri çizdiler. Onlar kıyamet gününde
Allah (Subhanehu ve Tealâ) katında yaratıkların en kötüleridir”264 buyurdu.
2. Aişe (Radıyallahu Anha)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hasta yatağında iken şöyle buyurdu: “Allah
(Subhanehu ve Tealâ) Yahudilere ve Hristiyanlara lanet etsin! Peygamberlerinin
kabirlerini mescid edindiler.”265 Rasulullah bu sözleri ile onların yaptıklarından
ümmetini sakındırıyordu.
3. Abdullah b. Mesud (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “İnsanların en şerlileri kıyamet saati geldiğinde hayatta olanlar ve kabirleri mescid edinenlerdir”266 buyurdu.
4. İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) dedi ki: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) kabirleri ziyaret eden kadınlara ve kabirleri mescid edinenlere lanet
etti.”267
5. Ebu Hiyac el-Esedi’den rivayet edildiğine göre Ali b. Ebi Talib
(Radıyallahu Anh) “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in beni görevlendirdiği
bir işle seni görevlendireyim mi?” demiş ve tüm heykelleri kırmasını, yükseltilmiş kabirleri de düzlemesini emretmiştir.268
6. Ebu Mirsad el-Ganevi dedi ki: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
"Kabire doğru namaz kılmayın ve üzerine oturmayın!" buyurdu.269
Bu hadisler, kabirler üzerine inşa edilen mescidlerde namaz kılmanın ha-
264
Buhari, (417); Müslim, (1209).
265
Buhari, (425); Müslim, (1212).
266
Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4430.
267
İmam Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud ve Nesai rivayet etmiştir.
268
Müslim.
269
Müslim.
Tevhid ve Cihad Minberi
182
ram olduğuna delalet etmektedir. Aynı şekilde hadisler, bu mescidlerin yıkılmasının vacip olduğunu bildiriyor. Muhakkik alimler bu şekilde fetva vermişlerdir.
Şeyhulislam İbni Teymiyye (rahimehullah) der ki: “Bu, peygamberler,
salihler, krallar ve diğerlerinin kabirlerinin üzerine yapılan mescidlerin yıkılması ve yok edilmesi gerektiğini bildirmektedir. Alimler arasında bu hususta ihtilaf
bilmiyorum. Orada namaz kılmanın mekruh olduğu konusunda da ihtilaf yoktur. Bizim mezhebimize göre ise bu konuda var olan yasaklama, lanet ve başka
hadislerin ışığında bu mescidlerde kılınan namaz geçersizdir (sahih değildir).
Böyle yerlerde mezar bulunduğu için bu konuda görüş ayrılığı yoktur.
Bizim ashabımızın üzerinde mescid inşa edilmemiş olan mezarlıklarla ilgili görüşleri farklıdır. Namaz kılma yasağı bir arada bulunarak en az üç mezar
için mi söz konusudur yoksa çevresinde başka mezar bulunmayan tek bir mezarın yanında da namaz kılınamaz mı? Bu meselede “kılınır” diyen arkadaşlarımız
olduğu gibi “kılınmaz” diyen arkadaşlarımız da vardır.”270
Müslümanların mezarlığına mescid yaptırmak, haddi aşmaktır. Çünkü o
yer, mezarlık için vakfedilmiştir. Orada mescid yaptırmak zorbalıktır, gasptır.
İbni Teymiyye (rahimehullah) bu konuya başka yönlerden yaklaşarak da önemli
bazı uyarılarda bulunmuştur:
“Eğer bu mescidlerin arsaları normal yollardan sağlanmayıp gasp edilmiş
ise söz konusu yasak daha da ağırlaşır. Meselâ; her hangi bir alimin, salih kişinin veya tanınmış bir şahsiyetin kamu yararına ayrılmış mezarlıkta bulunan
kabri üzerinde mescid, medrese, kervansaray veya ziyaret odası inşa edildiğini
ve burada abdesthane yapıldığını -yapılmasa da farketmez- düşünelim. Böyle bir
uygulama çok sayıda sakıncayı içerir ki başlıca şöyle sıralayabiliriz:
1. Muhakkik alimlerin ortak görüşüne göre kamu yararına ayrılmış mezarlıklardan, bedeli ödenmeksizin, ölü defnetmek dışındaki amaçlar için yararlanmak caiz değildir. Buna göre böyle yerlerde mescid, medrese veya kervansaray inşa etmek, mescide ölü gömmek, mezarlıkta han hamam yapmak; halkın
gelip geçmek için kullanmak ihtiyacında olduğu yollar üzerinde mescid inşa
etmek gibidir.
2. Müslüman kabirlerinin açılmasına ve ölülerin kemiklerinin dışarıya çıkarılmasına yol açar. Nitekim bu tür yerlerin çoğunda böyle olduğu görülmüştür.
270
İktida-u Sırat’ıl Müstakım, 1/330.
Zikir Ehline Sorun 1
183
3. Cabir b. Abdullah (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mezarlar üzerinde bina yapmayı yasaklamıştır.271
4. Müslüman mezarları arasında pisliklerin birikim yeri olan abdesthaneler yapmak, mezarların yakın çevresini en çirkin şekilde işgal etmek olur. Özellikle bu abdesthanelerin çukurları doğrudan doğruya her hangi bir Müslümanın
mezarına açıldıkları takdirde bu çirkinlik daha iğrenç bir durum alır.
5. Mezarları mescid (mabed) edinmek. Bunu yasaklayan hadisleri yukarıda zikretmiştik.
6. Mezarlıkta kandil veya mum yakmak. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) böyle yapanları lanetlemiştir.
7. Çoğu kere gördüğümüz gibi bu tür hareketler sebebi ile Yahudi ve
hristiyanların bir çok söz, davranış ve adetlerini taklit etme durumuna düşmek
vardır. Bunlardan başka daha pek çok sakıncalar da vardır.”272
Günümüzde hükümetlere bağlı olan vakıfların idarecilerine gelince… Hiç
şüphesiz bu vakıflar da Allah’ın şeriatına savaş açan örgütlerden bir parçadır.
Onlar tağuti sistemlere yardımcı olarak ve dini hafife alarak dinin berraklığını
söndürmektedirler. Bizim gördüğümüz kadarıyla resmi dinî kurumlardan uzak
durmak, onlarla birlikte hareket etmekten kaçınmak gerekmektedir. Allahu
Alem.273
Mescidlerde Birden Çok Cemaatin Oluşması
Soru: Mescidlerde cemaatlerin sayısının çoğalmasının hükmü nedir?
Özellikle de hac veya umre için seferde olduğumuz esnada mescidde birden çok
cemaat bulunması halinde ne yapmalıyız? Yolcu kimse namazını nasıl birleştirecek ve nasıl kısaltacak? Yolcu kişi mescitte namaz kıldıran imanlardan cemaatlerin birinin mukîm, bir diğerinin de seferî olduğunu biliyorsa hangi imama
uyacak?
Cevap: Bir mescidin içerisinde iki cemaatin olması asla doğru değildir.
Çünkü bunda Müslümanları bölme ve parçalama, insanları şaşırtma ve yanıltma
durumu vardır.
271
Müslim, (970).
272
İktida-u Sırat’ıl Müstakım, 1/330.
273
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankiti.
Tevhid ve Cihad Minberi
184
İbni Arabî (rahimehullah) diyor ki: “Mescitlerde birden çok cemaatin olması durumunda, kalplerin birbirine ısınmasını yok etmek vardır. Birlik ve beraberlik içerisinde itaat etmeyi engelleme vardır. Birlik ve beraberlik akdini
bozmak vardır. Müslümanların arasındaki ünsiyeti ortadan kaldırmak, yerine
nifak ve ayrılık tohumlarını ekmek vardır. Düzen ve nizamı alt- üst etmek vardır…”
Bir mescitte aynı anda iki cemaat oluşması hakkında Hanbeliler şöyle
demişlerdir:
“O mescitte görevli olan imam cemaatle namaz kıldırmaya başlamışsa,
başka bir kimsenin başka bir cemaate imam olması ve aynı namazı kıldırması
haramdır. Yine mescidin görevli imamı daha namaza başlamadan önce, başka
bir kişinin imam olup da cemaate namaz kıldırması da haramdır. Her iki durumda da görevli imamın dışındaki imamların kıldırdığı namazlar sahih değildir. Ancak mescidde görevli olan imamdan izin alınmış ise o başka…”
Buradaki “haramdır” ifadeleri, “mekruhtur” anlamındadır. Çünkü namazı
iptal edecek bir delil veya dayanak mevcut değildir. Namazın batıl olduğunu
söyleyebilmek için, onun batıl olduğunu bildiren apaçık bir delile ihtiyaç vardır.
“Mevahibu’l Celil” adlı kitabın sahibi Malikî İmam şöyle demiştir:
“Bir mescitte iki cemaat, iki farklı imamla aynı anda namaz kılarsa kötü
bir iş yapmış olurlar. Namazları sahih olsa da bu ancak kerahetle sahihtir.”
Misafire gelince… Hangi cemaatin seferî olduğunu ve namazı kısaltarak
kılacağını zannediyorsa o cemaate katılmalıdır. Şayet hangisinin seferî olduğunu
bilemiyorsa ve namazı kısaltarak kılmak istiyor ise imamın selam vermesini
bekler. İmam selam verdikten sonra kendisi yalnız başına namazını tamamlar.
Her halükârda ayakta gördüğü cemaate katılması evla olmasına rağmen bunu
böyle yapar. Hatta onlar mukîm olsalar bile onlarla birlikte namazını tamamlar.
İşte bu, hepsinden daha iyidir. Birden çok cemaat olmaktansa yani mukim olanlar bir cemaat, seferî olanlar başka bir cemaat olmaktansa tek cemaat olmak ve
mukîm olan imama uymak daha iyidir. Ayrıca ikinci bir cemaat diğer namaz
kılan cemaatin namazlarını karıştırmalarına da sebep olabilir. Allahu alem.274
274
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
185
İçerisinde Tarihî Resim Bulunan Camide Namaz Kılmak
Soru: Köyümüzün camisinin içerisinde tarihî bir resim var. Camiyi yaptıran kimse o resmin asılmasını şart koşmuş. Oldukça büyük olan bu resim hemen mihrabın üzerinde asılı duruyor. Camiye devam eden kimselerden resmin
kaldırılmasını istedik fakat kabul etmediler. Acaba bu mescidde namaz kılınabilir mi?
Cevap: Ruh taşıyan varlıkların resimlerini bulundurmak caiz değildir.
Onu mescide asmak ise asla caiz değildir. Eve, işyerine asmak da aynı şekilde
caiz değildir. Kuran ve Sünnet’ten bu konu ile ilgili deliller, resmin genel olarak
haram olduğunu göstermektedir.
Abdullah b. Ömer (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bu resimleri yapanlar kıyamet günü cezalandırılacaklar ve onlara "Yaptıklarınızı canlandırın bakalım!" denilecektir.”275
Ebu Talha (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Melekler, içerisinde köpek ve resim bulunan eve
girmezler”276 buyurmuştur.
Tirmizi’nin Cabir b. Abdullah (Radıyallahu Anh)’dan rivayet ettiğine göre
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) resim yapılmasını ve evlerde resim bulundurulmasını yasaklamıştır.
Ağaç, dağ ve ırmak gibi ruh taşımayan varlıkların (mukaddes kabul edilmedikleri ve şirke vesile olmadıkları sürece) resimlerinin yapılmasının herhangi
bir sakıncası yoktur. İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) dedi ki:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i "Her resim yapan ateştedir. Onun
yaptığı her resime can verilir ve cehennemde o, kendisini yapan kimseyi cezalandırır" derken işittim. Eğer bir kimse resim yapmak zorunda ise ağaç veya ona
benzeyen ruhu olmayan varlıkların resmini çizsin.”277
Bu gibi resimlerin yapılması caiz ise asılması da caizdir. Böyle resimler
bulunan bir camide kılınan namaz da sahihtir. Ancak böyle de olsa eğer namaz
275
Muttefekun aleyh.
276
Muttefekun aleyh.
277
Muttefekun aleyh.
Tevhid ve Cihad Minberi
186
kılanları namazlarında meşgul ediyor, huşu içerisinde namaz kılmalarına engel
oluyorsa kaldırılmaları daha uygundur. Allah daha iyi bilir.278
Faiz Parasıyla Yaptırılan Evde Namaz
Soru: Benim sorum şudur: Faizden kazanılan para ile yaptırılan evde kılınan namazın hükmü nedir?
Cevap: Faizle yapılan evde namaz kılmak caizdir. Çünkü faizin günahı
onu alana aittir, evin kendisiyle ilgisi yoktur. İbni Rüşd şöyle demiştir:
“Haram malla yapılan mescitte namaz kılmamak müstehaptır. İbni Kasım’ın dediği gibi orada namaz kılmak haram değildir. Çünkü burada sorumlu
olan, o binayı haram malla yapan kimsedir. Yine şöyle denilmiştir: Nereden
geldiği tespit edilemeyen haram mal, ganimet gibidir. Ancak fakirlere verilecek
olan sadaka mesabesinde değildir. Bu görüşe göre haram malla yapılan mescitte
namaz kılmak mekruh olmaksızın caizdir.”279
Ramazan Ayında Orucunu Tutamayan Kimse
Soru: Çok şiddetli acıktığından dolayı Ramazan ayında bir gün veya birkaç gün bilerek iftar eden (yani oruç tutmayan) kimsenin hükmü nedir?
Cevap: Ramazan’da çok şiddetli açlıktan dolayı, helak olmaktan veya
nefsine bir zarar gelebileceğinden korktuğu için iftar eden (oruç tutmayan) kimseye günah yoktur. Hatta bu kişinin oruç tutması haramdır. Bu kişinin Ramazan
bittikten sonra ayeti kerime gereği tutamadığı günler adedince kaza orucu tutması gerekir. Çünkü ayeti kerimede “…İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar…” (2 Bakara/184) buyrul-
maktadır.
Orucu bozmak için itibar edilen zararın ne olduğunu belirleyecek olan ise
doktordur. Yahut çok aşırı yorgun ve bitkin düştüğü için kişinin zannı galibine
de bu konuda itibar edilir.
Fakat hiçbir zarar korkusu olmaksızın veya bir zaruret olmaksızın özürsüz
olarak kasten iftar eden kimse hakkında ilim ehli ihtilaf etmişler ve bu konuda
iki görüş bildirmişlerdir;
278
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
279
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmi.
Zikir Ehline Sorun 1
187
Birinci görüş; Kişi o günün orucunu kaza eder ve kişiye kefaret gerekmez. Çünkü oruç kişinin zimmetinde sabittir. Dolayısıyla ancak orucu eda
etmekle kişinin zimmetinden bu sorumluluk düşer. Bu görüş İmam Şafi’nin ve
Hanbelilerin görüşüdür. Said bin Cübeyr, Nehai, İbni Sirin ve Hammad’da bu
görüştedir.
İkinci görüş; Bu kişi, kasıtlı olarak eşiyle cima eden kimsenin verdiği
keffareti vermesi gerekir.
Kefaret ise köle azad etmek, buna gücü yetmezse iki ay peş peşe oruç tutmak, eğer buna da gücü yetmezse atmış miskini doyurmakla olur. Çünkü bu kişi
orucunu bozmuştur ve hakkında nas varid olan kasıtlı olarak Ramazanda eşi ile
cima eden kimsenin durumuna düşmüştür. Bu görüş İmam Ebu Hanife ve
İmam Malik’in görüşüdür. Ayrıca Ata, Hasen, Zühri, Sevri, Evzai ve İshak’ın
görüşüdür.
Ulemadan bazıları da bu kişinin üç gün oruç tutması gerektiğini bazıları
ise bir ay oruç tutması gerektiğini söylemişlerdir. Bazı âlimler ise bu kişi bir asır
oruç tutsa bile buna keffaret olarak yetmeyeceğini söylemişlerdir. Bu konuda
zayıf bir hadis vardır. Nitekim bu görüşlerin hiçbir delili yoktur.
Benim yanımda delili kuvvetli olan görüş ise; bu kişinin keffaret vermesi
gerekmez fakat bir gün oruç tutması gerekir. Bununla beraber bu kişinin çokça
istiğfar etmesi, Allah’a itaat etmesi ve sadaka vermesi gerekir. Zira İbni Kudame
Muğni adlı eserinde şöyle demiştir:
“Eşi ile kasıtlı olarak cima etmenin dışında orucunu bozan kimseye gelince… Bize göre bu durumda keffaret gerektirecek bir nas veya icma yoktur. Bu
durum cimaya da kıyas edilmez. Çünkü cimada iki kişinin birden orucunun
bozulması söz konudur.”280
Nafile Oruçta Unutarak Yiyen ve İçen Kimsenin Durumu
Soru: Şevval ayının altı günlük orucunu tutuyordum. Unutarak yemek
yedim. Acaba o günkü orucu iade edeyim mi etmeyeyim mi? Rica ediyorum
bana bir cevap verin!
Cevap: Kim oruç tutarken (farz veya nafile fark etmez) unutarak yer ve
içerse orucu sahihtir. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Kim oruçlu iken unutarak yerse veya
280
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
188
içerse orucunu tamamlasın! Çünkü Allah (Subhanehu ve Tealâ) onu yedirmiş ve
içirmiştir”281 buyurmuştur.
Bir diğer rivayette ise Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Oruçlu olan
kişi unutarak yerse veya içerse şüphesiz Allah tarafından rızıklandırılmıştır.
Orucunu kaza etmesine gerek yoktur”282 buyurmuştur.
Bu umumi bir delildir, özel değildir. Mutlaktır, mukayyet değildir. Farz ve
nafile arasında fark yoktur. Az yemek ile çok yemek arasında da fark yoktur.
Burada aslolan umum olanın umum üzere kalmasıdır. Ta ki onu özelleştiren bir
delil ortaya konana kadar… Aynı şekilde mutlak olanın da kayıtlandırılana kadar
mutlak olarak kalması asıldır.
Hafız İbni Hacer (rahimehullah) şöyle demiştir: “Bu hadiste Allah
(Subhanehu ve Tealâ)’nın kullarına büyük bir lütfu vardır. Zorluk ve meşakkati
onlardan gidermesi vardır. İmam Ahmed bu hadis için vürut sebebi nakletti ve
dedi ki: Ümmü İshak bir gün Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in huzurunda idi. Büyük bir tas içerisinde tirit yemeği geldi. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) ile birlikte yedi. Karnı doyduktan sonra oruçlu olduğunu hatırladı.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona "Orucunu tamamla! Şüphesiz ki bu
(senin unutarak yemen), Allah’ın seni rızıklandırmasıdır, buyurdu.”
Bu rivayette yemenin azını ve çoğunu ayıranlara bir reddiye vardır.
Abdurrezzak’ın, Amr b. Dinar’dan rivayet ettiğine göre adamın biri Ebu
Hureyre (Radıyallahu Anh)’ın yanına geldi ve “Oruç tutuyordum, unuttum ve
yemek yedim” dedi. Ebu Hureyre “Önemli değil, sakıncası yok!” dedi. Adam
“Sonra başka birisinin yanına gitsem ve unutarak bir şeyler yiyip içsem ne
olur?” diye sorunca Ebu Hureyre “Sakıncası yok! Allah (Subhanehu ve Tealâ) seni
yediriyor ve içiriyor” dedi. Adam “Daha sonra son kez unutarak bir şeyler yiyip
içsem ne olur?” deyince Ebu Hureyre “Sen oruca alışkın olmayan bir insansın!”
dedi.283
Bu görüş; Ali b. Ebî Talib, Zeyd b. Sabit, Ebu Hureyre ve İbni Ömer’in görüşüdür. İbn-i Münzir ve İbn-i Hazm’ın bildirdiğine göre hiçbir sahabî onlara
muhalefet etmemiş ve aksi yönde bir görüş de bildirmemiştir. Bu aynı zamanda
cumhur ulemanın da görüşüdür.284
281
Müttefekun Aleyh.
282
Dârekutnî, Beyhakî ve Hâkim. Hakim, İmam Müslim’in şartlarına göre sahihtir. İbni
Hacer de isnadı sahih olan bir hadistir dedi.
283
Fethul Bârî, 4/201.
284
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Zikir Ehline Sorun 1
189
Zekatımı Kardeşime Vermem Caiz midir?
Soru: Ben babamla birlikte yaşıyorum. Evimizin ihtiyaçlarını babam karşılıyor. Şeriat Fakültesi’nde okuyan bir kardeşim var. Onun masraflarını da babam karşılıyor. Acaba zekâtımı kardeşime verebilir miyim?
Cevap: Değerli Kardeşim! Söylediklerinden anladığıma göre Şeriat Fakültesi’nde okuduğu için zekatını kardeşine vermek istiyorsun. Ama bu dinde
belirlenen zekat verilecek sekiz yerden birisi değildir. Zekatı üniversitede okuyan kardeşine vermen caiz değildir. Kardeşinin fakir veya miskin olması durumu değiştirmez. Eğer baban fakir sen zengin isen kardeşinin nafakasını ödemek
sana düşer yani onun nafakasını karşılamakla yükümlü olursun. İşte bu durumda ona zekat vermen caiz değildir. Çünkü kişi, nafakasını sağlamakla sorumlu
olduğu kimselere zekat veremez.
Bazı ilim ehli “Kişinin bakmakla yükümlü olduğu kimselere (baba, anne,
eş, oğul, kız) zekat vermesi caiz değildir ama diğer yakın akrabalara (erkek veya
kızkardeş, amca, hala, dayı, teyze) verilebilir” demişlerdir. Yakın akrabalara
zekat düşmesi konusu ihtilaflı bir konudur. Burada tercih edilen görüş; kişinin
bakmakla sorumlu olmadığı akrabalarına zekat vermesinin caiz olduğudur. Bazı
alimler şu kaideden bahsetmişlerdir:
“Zekat verecek kimsenin, kendisine varis olan kimselere zekat vermesi caiz değildir.”
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Miskine verilen sadaka bir ecir getiren sadakadır. Akraba olan bir miskine verilen sadaka ise
iki ecir getiren sadakadır. Zira onda akrabalık hakkı da vardır.”285 Allah en doğrusunu bilir.286
Kurban ile İlgili Bazı Meseleler
Soru: Kurban kesmenin hükmü nedir? Kurban nelerden olur? Kurban
kesme vakti ne zamandır? Zilhicce ayının 13. günü kurban bayramı günlerinden
sayılır mı ve o günde akşama veya zeval vaktine kadar kurban kesilebilir mi?
Kurbanlıklar hususunda nelerden kaçınmalıyız? Kurbanlıklarda yaş şartı var
mıdır, varsa kaçtır? Kurban kesme sırasında uyulması gereken edepler nelerdir?
Kurbanın etini dağıtma hususunda Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
sünneti nedir?
285
Hadis sahihtir. Ebu Davud dışındaki sünen sahipleri hadisi rivayet etmiştir.
286
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Tevhid ve Cihad Minberi
190
Cevap: Değerli kardeşim! Kurbanlık ancak dört ayaklı hayvanlardan
olur. Onlar da deve, sığır ve koyundur. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Her ümmete kurban ibadeti koyduk ki, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği
hayvanlar üzerine onun adını ansınlar.” (22 Hac/34)
Ancak alimler kurban kesmenin mendup ya da vacip oluşu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bize göre de tercih edilen ve cumhurun da kabul ettiği görüş
kurban kesmenin mendup olmasıdır. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) “(Zilhiccenin) on günü girdiği vakit elinde kurbanı olup kurban kesmek
isteyen kimse (bedeninden) asla bir kıl almasın, tek bir tırnak kesmesin”287
buyurmuştur.
Görüldüğü üzere hadiste kurban kesmek isteğe bağlanmıştır. Oysa vacip
olan bir iş, kişilerin isteğine bırakılmaz.
Kurban kesmenin vaktine gelince… Başlangıcı bayram namazından sonradır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Kim kurbanını, (bayram) namazını
kılmadan (yahut biz namazı kılmadan) önce kesmişse onun yerine bir başkasını
kessin”288 buyurmuştur.
Kurban kesme vaktinin bitişi ise teşrik günlerinin 2. günü yani bayramın
3. gününün sonuna kadardır. İmam İbni Kudame şöyle demiştir:
“Bu görüş, Sahabeden Ömer, Ali, İbn Abbas, Ebu Hureyre ve Enes’in
(Radıyallahu Anhum) görüşüdür. İmam Ahmed de "Kurban kesim günleri üçtür.
Sahabenin hiç birinden bu görüşün dışında başka bir görüş gelmemiştir" dedi.”289
İlim ehli geceleyin kurban kesme konusunda ihtilaf ettiler. İmam
Ahmed’den bu konuda iki görüş vardır. Ancak ihtilaftan kurtulmak için gündüz
kesmek evla olandır.
Kurban konusunda kaçınılması gereken hususlara gelince… Kurban; şaşılığı ve topallığı belli olan, iyileşmesi imkânsız derecede zayıf veya hasta olan,
kulağının veya boynuzunun yarısından fazlası bulunmayan hayvanlardan seçilmemelidir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
287
Müslim.
288
Müttefekun aleyh.
289
El-Muğni, 13/138.
Zikir Ehline Sorun 1
191
"Kurbanlıklarda körlüğü belli olan kör, hastalığı açıkça belli olan hasta,
(yürümeye mâni olacak derecede) topallığı açık olan topal, iliği kurumuş zayıf
hayvanın kurban edilmesi caiz değildir." 290
Doğuştan boynuzsuz olan, kulağı kısa olan, kuyruksuz olan ve hayaları
burkulmuş olan hayvanların kurban edilmesi caizdir. Kulağı kesilmiş ve delinmiş olanlar ise mekruhtur.
Kurbanlığın yaşına gelince… Koyunun 6 ayını doldurmuş olması, keçinin
1 yaşını doldurup 2 yaşına girmiş olması, sığırın 2 yaşını bitirip 3 yaşına girmiş
olması, develerin ise 5 yaşını bitirip 6 yaşına girmiş olması gerekir.
Kesim esnasında uyulması gereken kurallar şunlardır:
1. Kesim, keskin ve demirden bir alet ile yapılmalıdır. Kılıç veya bıçak gibi… Demirden başkası olmaz. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
“Kurbanınızı rahatlatın” sözündeki rahatlatmaya demirden başkaları uygun
değildir.
2. Kesim hızlı bir şekilde yapılmalıdır. Çünkü böyle yapmakla kurban rahatlatılmış olur. Hayvana eziyet etmeden çabuk bir şekilde kesilmelidir.
3. Kurban kesen kişi yüzünü kıbleye döndürecek, kurbanlığın da yüzünü
değil, kesilecek yerini kıbleye döndürecek. Zira kıble istenilen ve Allah’a itaatte
rağbet edilen yöndür. İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) kıbleye çevrilmeyen kurbanın etini yemeyi mekruh sayıyordu. Sahabelerden ona muhalefet eden de
yoktu. İbn Sirin ve Cabir b. Zeyd’de bu görüşü kabul etmişlerdir.
4. Kurbanlığı yatırmadan önce kesim aletinin ağzını bilemek gerekir.
Hanifiler, Malikiler ve Şafiiler bunu açıkça ifade etmişlerdir. Kesim aletinin
kurbanlığın gözü önünde bilenmesinin mekruh olduğunda ittifak ettiler. Bu
kesim için yapılan hazırlıktır.
İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre adamın biri kesmek için kurbanlığını yatırmış ve bıçağını keskinleştiriyordu. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) “Onu iki defa mı öldürmek istiyorsun? Onu yatırmadan önce bıçağını
bileseydin olmaz mıydı?”291 buyurmuştur.
Kesim için müstehab olan bir şeyin terk edilmesiyle ya da mekruh bir şeyin yapılmasıyla kurban haram olmaz. Çünkü hadisten çıkarılan yasaklama onu
yapmayı engelleyen bir yasaklama değildir. Hayvana verilecek zararı engellemek
290
Tirmizî, Ebu Dâvud, Nesâî.
291
Hakim, Abdurrezzak.
Tevhid ve Cihad Minberi
192
amacıyla getirilmiş bir yasaklamadır. O eziyeti vermeden de hayvanı kesmek
gayet mümkündür.
5. Kesilecek hayvan sol tarafı üzerine güzelce yatırılmalıdır. İmam Nevevî
şöyle demiştir:
“Kurbanı sol tarafına yatırmakla ilgili hadisler vardır ve Müslümanlar da
bu hususta icma etmişlerdir. Alimler de kurbanlığın sol tarafı üzerine yatırılmasında ittifak ettiler. Çünkü bu, kurbanı kesen kişinin sağ eline bıçağı alıp sol
eliyle hayvanın başını tutması için daha uygundur. Cumhur ulema, yatırılmasına ihtiyaç duyulan bütün kurbanlıkları koça kıyasladılar.”
6. Kesilecek hayvanı kesim yerine incitmeden rıfk ile götürmek gerekir.
Bunu Şafiiler sarahaten bildirdiler.
7. Kesmeden önce hayvana su vermek gerekir. Yine bunu Şafii uleması
sarahaten söylediler.
8. Kurban, Allah’a yakınlaştıracak ibadetlerden olduğu için kesen kimsenin besmele ile birlikte tekbir getirmesi de gerekir. Tekbirden sonra ise şöyle
dua eder:
"‫"اﻟﻠﻬﻢ ﻫﺬا ﻣﻨﻚ و إﻟﻴﻚ ﻓﺘﻘﺒﻠﻪ ﻣﲏ‬
“Allahım! Bu sendendir ve senin içindir, onu benden kabul buyur!”
9. Kesim işi sağ elle olmalıdır. Bunu Malikiler ve Şafiiler söylemiştir.
10. Kesim sırasında atardamarı kesecek kadar aşırı gidilmemelidir. Kurbanı keserken hemen başı gövdesinden ayrılmamalı, hayvanın soğuması beklenmelidir. Yine soğumadan önce derisini yüzmeye başlanmamalıdır. Çünkü
bunların hepsi hayvana eziyet etmedir. Bunlara gerek yoktur. İbni Abbas’tan
rivayet edilen hadise göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) soğumadan
önce hayvanın başını gövdesinden ayırmayı yasaklamıştır.
Malikiler, Şafiiler ve Hanbeliler kesim tamamlandıktan ve henüz hayvanın canı çıkmadan önce bir parçayı kesmeyi veya koparıp ateşe atmayı mekruh
gördüler. Yine Şafiiler canı çıkmadan önce onu sürüklemeyi ve taşımayı da mekruh gördüler. Hanbelilerden El-Kadı dedi ki:
“Soğumadan başını gövdesinden ayırmak veya vücudundan bir parçayı
koparmak haramdır.”
Kurbanı üçe ayırmak müstehaptır. Üçte birini yer, üçte birini hediye eder,
üçte birini de sadaka olarak dağıtırsın. İmam Ahmed dedi ki:
Zikir Ehline Sorun 1
193
“Biz Abdullah’ın "Üçte birini yer, üçte birini hediye eder, üçte birini de fakirlere tasadduk eder" hadisini alıyoruz.”
Şayet kurban kesen kimse ayırma ve dağıtma işleminde daha başka bir
menfaat görüyorsa o şekilde yapar. Bunun herhangi bir sakıncası yoktur. Allahu
â’lem.292
Kurban ile Akika’nın Birleştirilmesi
Soru: Maddi durumu iki kurban alacak kadar iyi olmayan bir Müslüman
var. İnşaallah önümüzdeki günlerde bir çocukları olacak. Bu kişinin aynı kurbanlığı hem doğacak çocuk için hem de bayram kurbanlığı için kesmesi caiz
midir? Yoksa akika kurbanını ayrı mı kesmesi gerekir?
Cevap: Âlimler kurban ile akika kurbanını tek bir niyette toplama meselesinde ihtilaf etmişlerdir.
İmam Malik ve İmam Şafi’ye göre ve Ahmed b. Hanbel’den gelen bir rivayete göre ikisini birleştirmek caiz değildir. Çünkü her ikisi de ayrı ayrı kendi
maksadları için konulmuş ibadetlerdir.
Hanifîlere, Seleften bazı âlimlere ve İmam Ahmed b. Hanbel’den rivayet
edilen ikinci görüşe göre ise kurban ve akikayı birleştirmek caizdir. Çünkü her
iki ibadetten maksad hayvan keserek Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya yaklaşmaktır.
Öyleyse bu iki ibadeti birleştirmek caizdir. Tıpkı Cuma ile Bayram namazının
birleştirilmesi gibi…
Kurban ile akika kurbanının birleştirilmesine dair Ahmed b. Hanbel’den
iki rivayet vardır. Rivayetlerden birincisi bunun caiz olduğu yönündedir.
Müstevab’de geçen zahir görüş de budur. Rivayete göre İmam Ahmed b. Hanbel
şöyle demiştir:
“Kurban bayramında kesilecek kurbanlığın akika kurbanı yerine de geçeceğini ümit ediyorum.”
Gerçekten de doğru olan görüş budur. Çünkü böyle yapmak, Cuma ile
bayram namazını birleştirmek gibidir.
Ahmed b. Hanbel’den rivayet edilen ikinci görüş ise akika kurbanı ile bayram kurbanlığını birleştirmenin caiz olmamasıdır ki Ahmed b. Hanbel’in ashabının çoğu bu görüştedir.
292
Cevap Veren: Ebu Humam Bekir b. Abdulaziz el-Eserî .
Tevhid ve Cihad Minberi
194
Senin bahsettiğin kişiye gelince… Maddi durumunun iyi olmadığını söylüyorsun. Öyleyse onun için bir zorluk yoktur. “Zorluk kolaylığı gerektirir” kaidesi gereğince ikisinin birleştirilmesi yönündeki fetvaya sarılmasında bir beis
görmüyorum. Çünkü şeriatte, işler zorlaşınca genişletme vardır. Kendisini sıkıntıya sokmasına gerek yoktur.293
Arap Hükümetlerinin Verdiği Parayla Hacca Gidilebilir mi?
Soru: Ben hacca gitmek istiyorum. Acaba mürted Arap hükümetlerinin
verdiği parayla hacca gitmek caiz midir?
Cevap: Haccın en temiz ve en helal olanı; vakıfların ya da hükümetlerin
verdiği parayla değil, kendi şahsına ait olan parayla yaptığın hacdır. Çünkü haccın kabul şartlarından birisi de helal ve temiz bir maldan olmasıdır. Vakıfların
mallarında ise haram çoktur. Faizinden tut da haraç, gasp ve haksız vergiye
kadar her türlü haram yolla kazanç mevcuttur.
Temennimiz ve senin için arzu ettiğimiz kendi şahsî paranla hacca gitmendir. Biz asla “Vakıfların ya da devletin verdiği parayla gidersen haccın kabul
olmaz” demiyoruz. Çünkü para, onlardan sana bağış veya hibe yoluyla gelirse
helal yoldan gelmiş olur. Fakat dediğimiz gibi vakıflar, faiz veya başka yollarla o
mala çok haram karıştırmaktadırlar. Şunu da unutmaman gerekir ki; yaptıkları
yardımlar sebebiyle o vakıflarla asla dostluk kurmamalı ve cahil halkın birçoğunun yaptığı gibi onları övmemelisin. Ayrıca batıl işlerinde onlara yardımcı da
olmamalısın.294
Gündüz Uykusundan Önce Ayetel Kursî Okumak
Soru: Kaylule uykusundan önce Ayetel Kursî’yi okumak sünnet midir?
Yoksa sadece gece uykusundan önce mi okunmalıdır?
Cevap: Ayetel Kursî ve uykudan önce yapılması gereken diğer zikirler
geneldir, gece ve gündüz uykusu için geçerlidir. İnşaallah bu zikirlerden beklenen koruma hâsıl olacaktır. Konuyla ilgili varid olan hadislerde gece uykusundan bahsedilmektedir. Zira Ayetel Kursî gece ve gündüz korur.
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edilen hadiste şeytan kendisine “Yatağına girdiğinde Ayetel Kürsi'yi sonuna kadar oku! Sabaha kadar senin
üzerine Allah katından bir koruyucu bulunur ve şeytan sana yaklaşamaz” dedi.
293
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
294
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şamî.
Zikir Ehline Sorun 1
195
Ebu Hureyre şeytanın söylediklerini anlatınca Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) “O çok yalancı olan şeytan, sana doğru söylemiş”295 buyurdu.
Ubey b. Kab’dan rivayet edilen hadiste ise yine şeytan “Kim Bakara Suresi’nden bir ayeti (Ayete-l Kürsi’yi) akşamladığında okursa sabaha kadar benden
korunmuş olur. Kim de sabahleyin okursa akşama kadar benden korunmuş
olur” dedi. Şeytanın sözleri Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e iletilince “O
habis, doğru söylemiş”296 buyurdu.
Sonuç olarak; Ayetel Kursî gece ve gündüz, uykuda iken veya uyanık iken
korur. Onu gece uykusundan önce okumak meşru olduğu gibi gündüz uykusundan önce okumak da meşrudur. Allahu a’lem.297
Öldürme Suçuna Birden Fazla Kişi İştirak Ederse
Soru: Üç kişi bir adamı öldürdüler. Bu üç kişi hakkında şeriatın hükmü
nedir?
Cevap: Ölen kimsenin öldürülmesinde bu üç kişinin de rolü varsa (ölünün yakınları affetmediği sürece) hepsine kısas yapılır ve öldürülürler.
İbn-i Kudame dedi ki: “Bir grup kimse bir adamı öldürmüşlerse onların
hepsine kısas uygulanır. Bu, Ömer b. Hattab, Ali b. Ebi Talib, Muğire b. Şube ve
İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir. Said b. Müseyyeb, Hasan, Ebu Seleme, Ata ve
Katade’nin, ayrıca İmama Malik, Sevri, Evzai, İmam Şafi, İshak, Ebu Sevr ve
diğer rey sahiplerinin de mezhebi budur. Bizim için bu konuda sahabenin icması
vardır.
Said b. Müseyyeb’in rivayet ettiğine göre Ömer b. Hattab (Radıyallahu
Anh) bir adamı öldüren Senâi ehlinden 7 kişiyi öldürdü ve şöyle dedi:
“Eğer onu Senâi halkının hepsi birleşip öldürmüş olsalardı onların hepsini öldürürdüm.”
Ali b. Ebi Talib’in de bir adamı öldüren üç kişiyi öldürdüğü rivayet edilmiştir. Aynı şekilde İbn Abbas “Bir kişiyi öldürdükleri için bir cemaat dahi öldürülür” demiştir. Bu görüşü kabul edenlerin asrına bakıldığında onlara muhalefet
eden hiç kimsenin olmadığını görürüz ki bu da icmadır. Çünkü öldürülen bir
adam için öldüren kişiye uygulanan ceza, bir cemaate veya topluluğa da uygu-
295
Buhari, (2311).
296
Taberanî, Kebir’de rivayet etmiştir.
297
Cevap Veren: Ebu Muhammed eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
196
lanmalıdır. Kazf (iftira) cezası gibi… Diyet ise kısastan farklıdır. Çünkü diyet
cezası cemaate bölünür ama kısas cezası bölünmez. Eğer öldürme işine birden
çok kişi karıştığı zaman kısas cezası onların bir kısmının üzerinden kaldırılırsa
cinayetler artar. Bu ise şeriatın kötülükleri engelleme hikmetini iptal eden bir
durumdur.298
Zinadan Dolayı Tevbe Etmenin Hükmü
Soru: Allah için sevdiğim bir kardeşim var. Allah’a hamd olsun ki Allah’ın dinini din edinen birisi ancak (Allah’tan onun ve bizim günahlarımızı
affetmesini dilerim) kendisi de evli olduğu halde evli bir kadınla zina etmiş.
Şimdi bu günahından çok pişman olduğunu söylüyor ve kendisi hakkında şerîatın hükmünü ve günahının bağışlanması için ne yapması gerektiğini soruyor.
Cevap: Kuşkusuz zina, büyük günahlardandır. Onda dünyevî ve uhrevî
birçok fesad ve bozukluklar vardır. Zina, diğer birçok günahtan daha zararlıdır.
Çünkü zinada neslin karışması, Allah’ın yasaklarının hiçe sayılması, kıskançlığın
kaybolması, ailenin ve toplumun çöküntüye uğraması, dünya ve ahireti kaybetme vardır. Allah korusun.
İbni Kayyım (rahimehullah) diyor ki: “Zina, günahın birçoğunu bünyesinde barındırır. Dinin zayıflaması, veranın ve mürüvvetin kaybolması, kıskançlığın azalması gibi… Zina eden kimsede Allah korkusu, Allah’tan çekinme, ahde
vefa, sözünde doğruluk, dostluğu koruma, ailesini kıskanma gibi erdemler kaybolur ve bunların yerini aldatma, yalan, hıyanet, hayâsızlık, ahlaksızlık, haramdan sakınmama ve kendini kontrol edememe alır.”299
Eğer kadın evli ise daha büyük bir haramdır. Çünkü böyle bir cürümde
kocanın haklarının çiğnenmesi ve başka birisinin çocuğunu ona isnad etmek
vardır. Çünkü çocuk nikâhlı olduğu kocasına nispet edilir.
Tevbe, şartları yerine getirildiği zaman kötülükleri iyiliğe çevirir. Çünkü
Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmaktadır:
“Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip de iman edenlere gelince, şüphesiz ki o tevbe ve imandan sonra, Rabbin elbette bağışlayan ve esirgeyendir.” (7
Araf/153)
298
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
299
Ravdat’ul Muhibbîn.
Zikir Ehline Sorun 1
197
“Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.” (11
Hud/114)
“O, kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.” (42 Şûra/25)
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden
ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan,
çok esirgeyendir.” (39 Zümer/53)
Sakın ola ki arkadaşın zina ettiğini itiraf etmeyi güzel bir şey görmesin!
Hiç şüphesiz tevbe günahları temizler, özellikle de dua ve istiğfar ile birlikte
yapılırsa… Zaten onun kefareti, samimi bir tevbeden başkası değildir.
Abdullah b. Ömer (Radıyallahu Anhuma)’dan rivayet edildiğine göre
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Eslemî’yi recm ettikten sonra ayağa kalktı
ve şöyle buyurdu: “Allah’ın nehyettiği şu pislikten sakının!”300
Hâkim, bu hadisin İmam Buhari ve İmam Müslim’in şartlarına göre sahih
olduğunu ancak tahric etmediklerini söylemiştir. Zehebi de “Telhis” adlı eserinde hadisin İmam Buhari ve İmam Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu
söylemiştir.
İbn-i Abdilber dedi ki: “Hadisten anlaşıldığına göre had cezasını gerektiren büyük günahlardan birini işleyenlerin bu günahlarını gizlemeleri, pişman
olup bolca tevbe ve istiğfar etmeleri, o günahı ikrar etmelerinden daha güzeldir.
Ebu Bekir Sıddık (Radıyallahu Anh)’ın zina ettiğini itiraf eden kimseye “sus!” diye
işaret etmesini, aynı şekilde Ömer b. Hattab (Radıyallahu Anh)’ın da zina eden
kimseyi bu yaptığını itiraf etmesinden nehyettiği sabittir. Zina ettiğini itiraf
eden bu kimsenin Maiz el-Eslemî olduğunda ilim ehli arasında hiçbir ihtilaf
yoktur. Bu olay gerçekten meşhurdur. Bu kişi zina ettiğini itiraf ettiğinde
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) itirafını bırakması ve tevbe etmesi için
ondan birkaç defa yüz çevirmiştir.”301
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Maiz el-Eslemî’ye “ Ya Hezzal! Eğer
bu günahını gizlemiş olsaydın senin için daha hayırlı olurdu” buyurmuştur.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in zina ettiğini itiraf eden kişiye
“Günahını gizlemiş olsaydın senin için daha hayırlı olurdu” demesinden anlaşı300
Hâkim, Müstedrek.
301
İstizkar.
Tevhid ve Cihad Minberi
198
lıyor ki kişinin kendi günahını örtmesi başkalarının günahını örtmesinden daha
önceliklidir.
Sonuç olarak günah işleyen kimsenin öncelikle günahını örtmesi, o günahından dolayı pişman olması, sürekli olarak tevbe etmesi ve affedilmek için
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya yalvarması gerekir. Allahu âlem.302
Sakal Kesmenin Hükmü
Ben Fas’ta yaşıyorum. Tevhid ve cihad ehli ya da Selefi, cihadi bir düşünceye sahip olanlara çokça baskı yapılan bir şehirde…
Bundan dolayı tağutlar cihadi fikre sahip olduğundan şüphelendikleri
herkesi gözetliyorlar ve takip ediyorlar. Bunun için insanlara sahih akideyi anlatabilmemiz, onları cihada teşvik edebilmemiz için alınması gereken güvenlik
tedbirlerini almamız ve belde halkındanmış gibi gözükmemiz gerekiyor.
Çok güvenilir bir kişinin bana ilettiği habere göre emniyet birimleri pasaportları inceliyorlarmış. Bu inceleme neticesinde pasaport sahibinin önceden
sakallı olduğunu ancak yurt dışına çıkabilme adına sakalını kestiğini görünce bu
kişiyi tespit ediyorlarmış. Böyle bir durumda sakal kesmenin hükmü nedir?
Sakalı kesmenin sadece silahlı cihad veya hicret gibi durumlarla sınırlandırılması doğru mudur?
Sakalı kesmeyi sadece cihad ve hicret ile sınırlandıran birçok kardeşler
var. Kişinin sakalını kesmesi için özel bazı şartlar var mıdır?
Kişinin tağutların yönetimi altında ve beşeri kanunlarla yönetilen daru-l
küfürde İslami görünüş alametlerini, yerine getirmekle yükümlü olmadığı doğrumudur?
Cevap: Öncelikle Rabbimden sıkıntılarınızı gidermesini, üzüntülerinizi
def etmesini dilerim.
Birinci Olarak; Sevgili kardeşim! Bil ki güven ve huzur içinde olma sebeplerinin en önemlisi, İslam şeriatine sımsıkı bir şekilde bağlanmaktır. Çünkü
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Müslümanlara tavsiye etmiş olduğu
budur. İbni Abbas henüz buluğ çağında bile değilken Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona İslam şeriatına sıkıca sarılmasını emretmiş ve şöyle buyurmuş-
tur:
302
Cevap Veren: Ebu Muhammed eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
199
“Ey çocuk! İslam’ın sınırlarını muhafaza et ki Allah da seni muhafaza etsin. Sen Allah’ın emir ve yasaklarına uyku ki Allah da her zaman senin yardımında olsun…”303
Kulun Allah’ın hudutlarını koruması, Allah’ın kulunu korumasına sebeptir. Aynı şekilde hükümetlerin de Allah’ın şeriatını koruması ve tatbik etmesi,
Allah’ın onları korumasına bir sebeptir. Güven ve huzurun temeli Allah’ın koymuş olduğu emir ve yasakların gözetilmesine ve Allah’ın şeriatından uzaklaşılmamasına bağlıdır. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“İnanıp da imanlarına herhangi bir şirk bulaştırmayanlar var ya, işte güven
onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” (6 Enam/82)
İkinci olarak; Buhari ve Müslim’in, Abdullah İbni Ömer (Radıyallahu
Anhuma)’dan rivayet ettikleri bir hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
şöyle buyurur:
“Müşriklere muhalefet ediniz. Bıyıklarınızı kısaltınız ve sakallarınızı bırakınız.”
Hadis; sakalların büyütülmesinin ve olduğu gibi terk edilmesinin
vucubiyetine açıkça delalet etmektedir. Ayrıca sakalları kesmenin ve kısaltmanın caiz olmadığını göstermektedir.
Üçüncü olarak; Şer-i hükümlerin temel ekseni şu ayeti kerimedir:
“Allah hiçbir nefsi taşıyamayacağı bir şeyle sorumlu tutmaz.” (2 Bakara/286)
İşte bu sorumluluklardan bir tanesi de sakaldır. Dolayısıyla sakal bırakmak da bu nassın genel anlamı içindedir.
Diğer taraftan Rabbimiz zaruret esnasında yasak olan şeyleri mübah kılmıştır. Bununla beraber zaruretlerin miktarıyla takdir olunacağını bildirmiştir.304 Bir kulun zaruret adı altında Allah’ın hudutlarını çiğnemesi asla caiz değildir. Bundan dolayı Allah’ın zaruret halinde mübah kılmış olduğu miktarı takdir etmeyi ayırt edebilmesi gerekir. Bununla birlikte nelerin zaruret olup olmadığını, nelerin ihtiyaç ve nelerin de tahsiniyyat olduğunu iyi ayırt edebilmesi
gerekir.
“Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa başkasının hakkına sal303
304
Tirmizi
Yani zaruretin büyüklüğü ya da küçüklüğü oranında ruhsatlara cevaz verilmiştir. –
yayıncı-
Tevhid ve Cihad Minberi
200
dırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah
çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.” (2 Bakara/173)
Dördüncü olarak; İslami alametlerinin darul küfürde terk edilme mevzusuna gelince…
Kanaatimce sen Şeyhu-l İslam İbn-i Teymiye’nin “İktidau Sırati
Müstekim” isimli eserinde geçen şu sözlerini gastediyorsun:
“Günümüzde olduğu gibi Darul harb veya muharip olmayan Darul küfürde Müslüman bir kişi onlara zahirde muhalefet etmekle emir olunmamıştır. Zira
bu büyük bir zarara yol açabilir. Hatta Müslüman bir kişi dış görünüşü itibariyle
kâfirleri dine davet etme noktasında şer-i bir maslahat veya onların gizli durumlarını öğrenme ve Müslümanlara haber verme yahut Müslümanlara gelebilecek
bir zararı def etme gibi durumlar söz konusu ise Müslüman’ın kâfirlere benzemesi bazen müstehab ve bazen de vacip olabilir.”
İşte kardeşim! Şeyhul İslam’ın beyan etmiş olduğu gibi bu gibi durumlar
mutlak olarak mübah değildir. Dolayısıyla bunların ölçüsü hakiki şer’i maslahatların gerçekleşmesine bağlıdır. Bu ölçüler ise Müslümanlara zarar gelmesidir.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa,
artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş
yalnız Allah'adır.” (3 Ali İmran/28)
Ayette geçen “Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır” ifadesini ise şöyle anlayabiliriz:
Bazı zaman ya da bazı mekanlarda Müslüman bir kimse kâfirlerden veya
onların kötülüklerinden korkarsa dış görünüş olarak onlara muhalefet etmez ve
kendisini onlardan korur. Açık bir şekilde kâfirlere karşı düşmanlık göstermez.
Fakat kişinin kalben düşmanlığı devam eder.
“Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor” ayeti ise korku sebebiyle
kulun Allah’ın belirlemiş olduğu sınırları aşmaması ve böylelikle Allahın gazabına uğramaması konusunda bir hatırlatmadır.
Ayet “Dönüş yalnız Allah'adır” şeklinde sona ermektedir. Yani kulun bütün
yapmış olduğu şeylerden hesaba çekileceğine, tek tek her şeyin sayılacağına ve
buna göre cezalandırılacağına veya mükâfatlandırılacağına dair kulun dönüşünün Allah’a olacağı konusunda bir tembihtir. Bundan dolayı kul, cezayı hak
Zikir Ehline Sorun 1
201
edecek bir amelle Allah’ın huzuruna çıkmaktan sakınsın ve Allah’ın fazlı ile mükâfat ve sevap kazanabileceği ameller işlemek için uğraşsın.
Beşinci olarak; Yaşadığınız belde de bir kişi her halükârda gözetim altında tutuluyor ve takip ediliyor ise bu kişinin sakalını kesmesin kendisine bir
faydası yoktur. Bu kişi bu durumda sakalını bıraksın, bolca Rabbine dua etsin ve
şeriatın emir ve yasaklarını güzelce yerine getirsin. İslam şeriatının emir ve yasaklarına tam olarak sarılmak sıkıntılardan çıkmaya bir vesiledir.
Anlatmış olduğun durumunun aynısı Cezayir’de bizim de başımıza geldi.
Birçok sıkıntılar ve zorluklar olmasına rağmen görünümümüzden asla taviz
vermedik. Hatta öyle durumlara düşen kardeşler oldu ki, sakalını kesme ya da
hapse atılma ile karşı karşıya kaldı ama kardeşler hapse atılmayı tercih ettiler.
Bazıları da işinden olma veya sakalını kesme ile karşı karşıya kaldılar. Ama kardeşler sakalını kesmemeyi ve işten atılmayı seçtiler. Bunun için Cezayir’de aşırı
baskı ve gözetimler olmasına rağmen İslami hidayetin simgeleri yayıldı.
Tabii ki bunda en büyük neden öncelikle Rabbimizin fazlı ve daha sonra
kardeşlerimizin hak üzerine olan sebatlarıdır. Bunun dışında birilerinin iddia
ettiği gibi Cezayir hükümetinin baskı ve zulmünü hafifletmesi gibi bir durum
asla söz konusu değildi.
Bu gibi beldelerde yaşayan kardeşlerimize nasihatimizidir ki, bu kardeşlerimiz bir araya geldiklerinde, sohbetlerinde ya da derslerinde daima birbirilerini
hak üzerinde sabit kalmaya, sebata dair sohbetler yapsınlar. Bunun aksine “Bizi
gözetliyorlar, bizi tutuklayacaklar” şeklinde korkutma içerikli konuşmalar yapmasınlar. Zaten soru soran kardeşimiz de kanaatimce korkutma içerikli sohbetlerden dolayı böyle bir durum içine girmiş. Bir Müslümana doğru olmayan haberler gelebilir ve bundan dolayı zayıf haberlere kulak verme durumu olabilir.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan
sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi
anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye
boyun eğme”(18 Kehf/28)
Şayet bulunduğunuz yerde durum anlattığın üzere oldukça şiddetli bir hale ulaşırsa, senin halkı zalim olan bu memleketten hicret etmen gerekir. Kim bu
konuda samimi, sadık, azimli, ihlâslı olur ve Allah’a tevekkül ederse, Allah o
kişinin işlerini kolaylaştıracaktır. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
Tevhid ve Cihad Minberi
202
“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: "Ne işte idiniz!"
dediler. Bunlar: "Biz yeryüzünde çaresizdik" diye cevap verdiler. Melekler de: "Allah'ın
yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz
olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol bulamayanlar müstesnadır. İşte bunları, umulur ki Allah affeder. Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır. Allah yolunda hicret
eden kimse yeryüzünde gidecek birçok güzel yer ve bolluk (imkân) bulur. Kim Allah ve
Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık
onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (4 Nisa/97100)305
İlim Tahsil Etmek İçin Sakalı Kesmek
Soru: Kâfirlerin yanında dünyevi ilimleri tahsil etmek için sakalı kesmek
caiz midir?
Cevap: Dünyevi ilimler tahsil etmek için kâfirlerin beldelerine gitmeyi
düşünüyorsan bu maksatla sakalını kesmen caiz değildir. Çünkü sakal bırakmak
vaciptir. Oysa dünyevi ilimler tahsil etmek (haramlardan korunmak şartıyla)
sadece mübahtır. Mübah ile vacip çakıştığında ise mübah vacibin önüne asla
geçirilemez. Sakalını keserek günah işlemen caiz değildir. Sakalı kesmek sadece,
daha büyük bir tehlikeden korunma maksatıyla olursa caizdir. Ama senin durumunda böyle bir şey olmadığı için hüküm aslı üzere kalır yani haramdır.306
Ölüleri Anmanın Hükmü
Soru: Ölüleri arkasından anmanın hükmü nedir?
Cevap: Ölüleri anma deyince iki şey anlaşılır.
Birincisi; Ölünün güzelliklerinden bahsetmek, dünya hayatında yapmış
olduğu iyilikleri zikretmektir. Gerek yazılı olarak gerekse de sözlü olarak onu
hatırlamaktır.
İkincisi; Ölüyü kaybetmiş olmaktan dolayı acınmak, üzüntü duymaktır.
Sizin kastınız birincisi ise yani ölünün güzelliklerini, yaptığı iyilikleri hatırlamayı kast ediyorsanız, bu da iyilik ve güzellikte ona uymayı, onun gibi olmayı gerektiriyorsa şu şartlar yerine getirildiği takdirde hiçbir sakınca yoktur:
305
Cevap Veren: Ebu Süfyan el-Cezairi.
306
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Zikir Ehline Sorun 1
203
1. Ölen kimse iyi ve salih bir kimse olmalıdır.
2. Bu durum, halkın ve özellikle de Rafızilerin dinlerinde olduğu gibi belirli vakitlerde toplanmalara sebep olmamalıdır. Ölümden bir hafta, 10 gün, 40
gün, 52 gün sonra ya da ölüm yıldönümlerinde toplanmak ve ölüyü anmak bidattir.
3. Ölünün iyiliklerini söylerken hakikati araştırmak gerekir. Onun sözlerinden veya fiillerinden doğru ve güzel olanlarını, İslama uygun olanlarını araştırmak gerekir.
Şayet ikinci kısmı kastediyorsanız yani ölünün arkasından acınmayı,
üzüntü duymayı kastediyorsanız hiç şüphesiz bu durum sünnetle sabit olup
meşrudur. Buhari ve Müslim’in Sahihlerinde rivayet ettiklerine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Sa’d b. Havle307 (Radıyallahu Anh) için üzüntü duymuş
ve bunu da dile getirmiştir. Allah en yücedir ve en iyi bilendir.308
Kabirleri Ziyaret Etmenin Adabı
Soru: Geniş ve açıklayıcı bir şekilde kabir ziyaretinin adabını bildirmenizi rica ediyorum.
Cevap: Kabir ziyaretinin edeplerinden en önemlisi kişinin tevhidini koruması, imanını zedeleyecek bir şey yapmamasıdır. Bu sebepten ötürü
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) İslamiyet’in ilk yıllarında tevhidi korumak
için kabir ziyaretlerini yasakladı. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu
ki:
“Size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık oraları ziyaret edebilirsiniz.”309
Kabirlere doğru namaz kılıp kabirleri mescid edinilmemelidir! Teberrük
veya yakınlaşmak için kabirlere el sürülmemelidir. Ölülerden bir şey istenilme-
307
Şeyh’in işaret ettiği hadis Sa’d bin Ebu Vakkas ile Rasulullah arasında geçen uzun bir
konuşmanın sonunda Sa’d bin Ebu Vakkas’ın “Yoksa ölüp burada mı kalacağım?” demesi
üzerine Rasulullah’ın “Hayır… Şüphesiz sen geride bırakılacaksın. Asıl biçare olan Sa’d
bin Havle’dir” sözüdür. Sa’d bin Havle Mekke’de vefat eden bir sahabi idi. Gerek İmam
Buhari’nin gerekse de İmam Müslim’in rivayetinde hadisin sonunda “Rasulullah Sa’d bin
Havle için yas tutmuş, üzülmüştür” denilmiştir. İmam Nevevi bu hadisin şerhinde
“Rasulullah onun için yas tutmuş, üzülmüştür” şeklinde bir açıklamada bulunmuştur.
Şeyh Ebu Süfyan el-Cezairi’nin işaret ettiği hadis budur. –yayıncı308
Ebu Süfyan el-Cezairi.
309
Hakim, Müstedrek, 1/532.
Tevhid ve Cihad Minberi
204
meli, dua ederek onlara yönelinmemelidir. Çünkü onlardan ne bir fayda gelir ne
de bir zarar... Kabirlerde asla ateş veya mum yakılmamalıdır. Kabirlerin yanında
kurban kesilmemeli oraya adak adanmamalıdır! Müşrikler için istiğfar edilmemelidir! İbrahim (Aleyhisselam)’ın dini üzere kalınmalı, şirkten ve şirk ehlinden
uzak durulmalıdır!
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ashabının kalplerinde tevhid ve
tevhidin kararlılığından emin olunca bazı sebeplerden dolayı kabir ziyaretini
ümmeti için meşru kıldı. Bu sebepler; kalbin incelmesi ve ahireti hatırlamadır.
Tıpkı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in buyurduğu gibi:
“Size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık oraları ziyaret edebilirsiniz.
Çünkü kabir ziyaretinde kalbin rikkati, gözün yaş dökmesi ve ahireti hatırlama
vardır.”
Mü’min kabir ziyaretinde işte bu maksatları gözetmelidir. Çünkü insan
ölümü hatırlayınca ve kabire gireceği aklına gelince dünyanın değersiz ve fani
olduğunu da hatırlar. Ahireti ve onun yüceliğini idrak eder. Ahiret duraklarından ilk durağın kabir olduğunu, kabirin de ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya
da cehennem çukurlarından bir çukur olduğunu hatırlar. İşte bunları hatırlayınca kalbi huşu ile dolar. Bu huşu gözün yaşarmasına ve ağlamaya sebep olur.
Rabbi ve Mevlasına ibadetinde yapmış olduğu kusurlardan dolayı üzüntü duyar,
pişman olur ve tevbe eder. Kabrinin cennet bahçelerinden bir bahçe olması için
Rabbine yönelir, O’na dua eder. Kabrinin cehennem çukurlarından bir çukur
olmaması için de kusurlarını düzeltir ve ibadetlere yönelir. İbadetler nefsine
lezzetli gelmeye başlar. Allah yolunda cihad etmeye yönelir ve kurtuluş yolu olan
şehitliği talep eder. Kılıcın parıltısının fitnelere kafi geleceğini anlar. Çünkü
kılıç, hataları siler ve yok eder.
Mezarlığa girişte ilk olarak kabir ehline selam verilir. Daha sonra
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den rivayet edilen şu dua yapılır:
ِِ
ِ ِ ‫ﻋﻠﻴﻜﻢ أَﻫﻞ اﻟﺪ‬
ِِ
‫َﺳﺄل ﱠ‬
‫اﻟﻤﺴﻠﻤﲔ َ ِوإﻧﱠﺎ ِ ْإن َﺷﺎء ﱠ‬
ُ َ ْ ‫ﻟﻼﺣﻘﻮن أ‬
َ‫ﱠ‬
َ ُ ِ ََ ُ‫اﻟﻠﻪ‬
َ ْ ُ ْ ‫اﻟﻤﺆﻣﻨﲔ َو‬
َ ْ ُ ْ ‫ﻣﻦ‬
َ‫اﻟﻠﻪ‬
ْ ‫ﱢﻳﺎر‬
َ َ ْ ْ ُ َْ َ ُ‫اﻟﺴﻼم‬
َ
ِ
َ‫اﻟﻌﺎﻓﻴﺔ‬
َ َ ْ ‫ﻟﻜﻢ‬
ْ ُ َ‫ََﻟﻨﺎ َو‬
“Ey Müslüman ve mü’minlerden olan kabir ehli! Allah’ın selamı sizin
üzerinize olsun. İnşaallah bizler de size katılacağız. Bizim ve sizin için Allah’tan
afiyet dilerim.”310
310
Sahihi Müslim
Zikir Ehline Sorun 1
205
Kabirlerin üzerlerine oturulmaz ve basılmaz. Ayakkabılar çıkarılır. Beşir
b. Mabed’den rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) müşriklerin kabirlerine uğradı ve
üç kere "İşte bunlar hayrı kaçırdı" dedi. Sonra Müslümanların kabirlerine uğradı ve "İşte bunlar çok hayır kazandı" dedi. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
mezarlıkta ayakkabılarıyla yürüyen bir adam görünce "Ey terliklerle yürüyen
adam! Yazıklar olsun sana! Terliklerini çıkar at!" buyurdu. Adam dönüp baktı ve
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) olduğunu anlayınca da onları çıkarıp attı.”
Kadınların da bazen mezarlıkları ziyaret etmeleri caizdir, mekruh değildir. Fakat bağırıp çağırmadan, elbiselerini yırtmadan, yüzlerine vurmadan, açılıp saçılmadan ve bunun gibi yasakları çiğnemeden kabirleri ziyaret etmelidirler.
Ancak kadınlar kabir ziyaretini sıkça yaparlarsa Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’in “Allah (Subhanehu ve Tealâ) kabirleri çokça ziyaret eden kadınlara lanet
eder”311 hadisiyle muhatap olurlar. Allah en iyisini bilendir.312
311
İmam Ahmed, İbni Mace ve Hakim.
312
Cevap Veren: Ebu İdris el-Yemen.
Kadınlara Özel
Fetvalar
Peçenin Bazı Hükümleri Hakkında
Soru: Sizden öncelikle peçe hakkında açıklama yapmanızı, imamların ve
âlimlerin bu konu hakkındaki ihtilafını açıklığa kavuşturmanızı rica ediyorum.
Daha sonra şu durum hakkında fetva vermenizi rica ediyorum:
Ben evliyim. Annem, babam ve kardeşlerimle aynı evde yaşıyorum. Bir
arkadaşım peçenin farz olduğunu söyledi. Eşim evde ev işleri ile uğraşıyor, yemek yapıyor, bulaşık yıkıyor… Annem hasta olduğu için bu işleri yapamıyor.
Evde erkek kardeşlerim oluyor ve eşimin evde peçeyle durması kendisine meşakkat veriyor. Bunun şeran bir özrü, çaresi var mı?
Kız kardeşim de okulda okuyor. Devletin emniyet güçleri (okul müdiresinin sözüne göre) sözlü olarak bir karar almışlar ve ne olursa olsun hiç kimseyi
okula peçeyle almayacaklarmış. Okul müdiresi kardeşimin peçeyi çıkarmayı
reddettiğine dair bir yazı gönderdi. Emniyet güçleri evimize geldi ve kız kardeşimin peçeyle okula giremeyeceğini söylediler. Kardeşim de okulu bırakmayı
tercih etti. Bu uygulama bizzat Ezher’de ve Ezher şeyhinin bilgisi dâhilinde olmaktadır. Mücahid âlimlerden hiç kimse Ezher şeyhine cevap vermedi. Bunun
sebebi nedir?
Cevap: Âlimler, yabancı erkeklerin yanında kadının yüzünü ve ellerini
kapatmasının gerekliliği konusunda ihtilaf etmişlerdir. İmam Ahmed’in ve
İmam Şafi’nin sahih olan görüşüne göre kadının yabancı erkekler yanında yüzünü ve ellerini kapatması vaciptir. Çünkü yüz ve eller bakma açısından mahremdir.
Ebu Hanife ve İmam Malik’e göre ise ellerini ve yüzünü kapatması vacip
değildir. Fakat Hanefi ve Malikî alimleri fitnelerin çoğaldığı zamanlarda ve fitneye sebebiyet veren durumlarda kadının ellerini ve yüzünü kapatmasının vacip
olduğuna dair fetva vermişlerdir. Fitneye sebebiyet olmaktan kasıt; kadının çok
güzel ve çekici olması, fitnelerin çoğalmasından kasıt ise fasık ve kötü insanların
çoğalması ve kadınlara zarar vermelerinden korkulmasıdır. Bu sebeplerden
dolayı günümüzde tercih edilmesi gereken fetva, ellerin ve yüzün kapatılması
Tevhid ve Cihad Minberi
210
gerektiği yönündedir. Hiç şüphesiz günümüz için dört mezhebin itibar edilen
görüşü budur.
Yüzü ve elleri kapatmanın vacip olduğunu söyleyenlerin delilleri şunlardır:
1. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmamaları ve incitilmemesi için en elverişli
olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (33 Ahzab/59)
Müfessirlerin çoğuna göre buradaki emir yüzü kapatmaktır. Çünkü cilbab
(örtü) başa konandır ve başa konulduğunda yüzü kapatır. Ayrıca cilbab “bütün
vücudu örten örtüdür de” denilmiştir. İmam Kurtubi’nin doğru olarak kabul
ettiği görüş de budur.313
Nur Sûresinin 31. ayetindeki “Kendiliğinden görünen kısımları müstesna…”
ifadesinden kasıt, İbn-i Mesud (Radıyallahu Anh)’ın da dediği gibi elbisenin görünmesi veya rüzgar gibi dış etkenler sebebiyle kasıtsız olarak vücudun açılmasıdır.
Zînet Arapçada kadının kendisiyle süslendiği eşyalara denir. Aslî yaratılışının dışındaki süslenmelerdir. Takı, kolye ve elbise gibi…
2. Hicab ayeti… Allah (Subhanehu ve Tealâ) “Peygamber'in hanımlarından
bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin! Bu, hem sizin kalpleriniz hem de
onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır” (33 Ahzab/53) buyurmuştur. Hiç
şüphesiz bu temiz davranış, sadece mü’minlerin annelerine has değildir. Müslüman kadınların hepsi bu temizliğe muhtaçtır. Hatta mü’minlerin annelerinden
daha çok muhtaçtırlar.
3. Allah (Subhanehu ve Tealâ) mü’min kadınlar için “Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” (24 Nur/31) emrini vermiştir. İmam Buharî'nin rivayetine
göre Aişe (Radıyallahu Anha) şöyle demiştir:
“Allah, ilk muhacir hanımlara rahmet etsin. “Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” (24 Nur/31) buyruğu nazil olunca çarşaflarının alt tarafından yırttı-
lar ve onlarla başlarını örttüler.”314
313
İmam Kurtubi Tefsirinde şöyle der: “Doğru olan budur. Zira cilbab bütün vücudu
örten elbise demektir.” –yayıncı314
Buhari muallak olarak rivayet etmiştir.
Zikir Ehline Sorun 1
211
Hafız İbni Hacer “başlarını örttüler” ifadesinin yüzlerini örttüler manasına geldiğini söylemiştir.315
4. İbn Ömer (Radıyallahu Anhuma)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “İhramlı kadın nikâb takmaz, eldiven giymez”316 bu-
yurmuştur.
İmam Ebu Bekir b. Arabî dedi ki: “İşte bu hadis hac dışında kadının yüzünü peçe ile örtmesinin farz olduğunu göstermektedir. (İhramlı iken) Başörtüsünden bir parçasını yüzüne sarkıtır, yüzüne yapıştırmaz. Başörtüsü yüzünün
üzerinde olur. O erkeklerden korunur, erkekler de ondan uzaklaşırlar.”317
Mü’minlerin annesi Aişe (Radıyallahu Anha) diyor ki: “Biz Rasulullah ile
birlikte ihramlı iken yanımıza süvariler gelirdi. Yanımıza geldikleri zaman çarşafımızı başımızdan yüzümüze sarkıtır ve yüzümüzü örterdik. Bizden uzaklaştıkları zaman da (yüzümüzü) açardık.”318
Bu konuda daha fazla bilgiye sahip olmak istersen Dr. Muhammed
Ahmed İsmail’in “Avdetu’l Hicab” adlı kitabını okumanı tavsiye ederim.
Eşinin durumuna gelince, peçenin farz olduğunu söyleyenlere göre eşinin
kardeşlerinin yanında yüzünü açması caiz değildir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) “Kayın (el-hamu) ölümdür” buyurmuştur. Hamû, kadının koca tara-
fından erkek akrabalarına denir. Eşin Allah’tan korkacak ve elinden geldiğince
yüzünü kapatmaya çalışacak. Kendisi bir odada, kardeşlerin de başka bir odada
ise yüzünü açabilir. Onların bulunduğu bir yere geldiğinde ise örtecek. Allah
(Subhanehu ve Tealâ) hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez.
Kız kardeşinin peçe yüzünden okulu bırakması meselesine gelince… Burada meseleyi iyi analiz etmek gerekir. Çünkü peçeyi yasaklama, peçenin farz
olup olmadığı ihtilafından kaynaklanmıyor. Meselenin özünde Allah’ın yolundan saptırmak ve Allah’ı inkâr yatıyor. Mü’min kadınları rencide edip aşağılamak yatıyor.
Böylesi bir durumda mü’min kız kardeşlerimize şunu nasihat ederim: Sakın ola ki peçenin vacip değil fakat müstehap olduğunu düşünerek yüzünüzü
açmayın. Zira burada Allah’ın yolundan saptırmak vardır. Velev ki bu durum,
315
Fethu-l Bari, 8/489.
316
Buharî, Ahmed b. Hanbel, İmam Malik, Beyhakî.
317
Arîdatul Ahvezî.
318
Ebu Davud, 1833.
Tevhid ve Cihad Minberi
212
eğitim ve öğretimi terk etmenize neden olsa bile… Unutmasınlar ki kim Allah
için bir şeyi terk ederse Allah o kimseye ondan daha hayırlısını verir.
Ezher Şeyhi diye isimlendirilen o sefih kimse ile ilgili soruna gelince…
Tağutlara destek olmaktan başka bir işe yaramayan o herife, Allah’ın düşmanlarına, Yahudi ve Hristiyanlara yardım etmek için türlü fetvalar veren o belama
ilmî bir cevap vermeye hiç gerek yok! … Öyle zannediyorum ki onun İslamdan
zerre kadar nasibi kalmamış. Şair ne de güzel söylemiş…
Uluyan her köpeğe taş atacak olsaydık
Ömrümüz taş atmakla geçirdi.
Allah yardımcımız olsun. 319
Kocamın Kardeşinin Yanında Yüzümü Örtmem Gerekir mi?
Soru: Kocamın erkek kardeşinin yanında yüzümü örtmem gerekir mi?
Cevap: Ukbe bin Amir’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) “Sizi kadınların yanına girmekten sakındırırım” buyurmuştur.
Ensar’dan bir kimse “Ya Rasulullah! Kayın hakkında ne dersin” diye sormuş
bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Kayın ölümdür” demiştir.320
İmam Nevevi der ki: “Hadiste “hamu” kelimesi (bizim kayın diye tercüme
ettiğimiz kelime) eşin, babası ve çocukları hariç diğer erkek akrabaları demektir.”321
Zira kadının bu kimselerle (yani kadının, kocasının babası ve oğullarıyla)
evlenmesi haram olduğu için onlarla halvet322 caizdir. Bu sebeple bu kimselerle
halvet hali ölüm olarak vasıflandırılamaz. Hadiste kastedilen ise erkeğin kardeşi, kardeşinin oğlu, amcası, amcasının oğlu, kız kardeşinin oğlu ve buna benzer
akrabalardır. Zira evli olmayan bir kadın için bunlarla evlenmek caizdir.323
O halde kadının, kocasının erkek kardeşinin yanında yüzünü kapatmasının hükmü, tıpkı diğer yabancıların yanında yüzünü kapatmasının hükmü gibidir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
319
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami
320
Müttefekun Aleyh.
321
Şerhu-n Nevevi Ale-l Müslim 14/153.
322
Halvet: Yalnız kalma, baş başa olma durumudur. –yayıncı-
323
Yani kocası öldüğü zaman kadının bunlardan birisi ile evlenmesi caizdir. –yayıncı-
Zikir Ehline Sorun 1
213
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmamaları ve incitilmemesi için en elverişli
olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (33 Ahzab/59)
İbn-i Abbas (Radıyallahu Anhuma) şöyle der: “Allah (Subhanehu ve Tealâ)
mü’minlerin kadınlarına, başlarını ve yüzlerini cilbabları ile (ayetin tercümesinde dış elbisesi olarak verilmiştir) örtmesini emretmiştir.”
İbn-i Sirin şöyle der: Ubeyde bin Selmani’ye “Dış elbiselerini üstlerine alsınlar” ayeti hakkında sorulduğunda o elbisesini başına doğru kaldırdı, yüzünü
onunla doladı, kaşlarına kadar başının tamamını örttü ve aynı şekilde sadece sol
gözü açık kalacak şekilde sol kısmı da dâhil olmak üzere yüzünün tamamını
örttü.324
İbn-i Cevzi Zadu-l Mesir’de bu ayetin tefsirine dair “Hür kimseler oldukları bilinmesi için başlarını ve yüzlerini kapatırlar” demiştir.325
Ebu Hayyan şöyle demiştir: “Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu ayette onlara
yüzlerini örtmelerini emretmiştir. Zira cahiliyede kadınların yüzleri açık idi.”326
Şeyhu-l İslam İbn-i Teymiye şöyle der: “Onlara tanınmamaları için cilbab
giymeleri emredilmiştir ki bu da yüzün örtülmesi ya da yüzün peçe ile kapatılması şeklinde olur.”327
Yine İbn-i Teymiye şöyle der: “Yüz, iki el ve ayak kadın için yabancıların
yanında açılmaması gereken yerlerdir.”328
İzz bin Abdusselam şöyle demiştir: “Kadın sadece sol gözünü çıkaracak
şekilde bütün yüzünü örter.”329
Kadı Ebu Bekir İbn-i el-Arabi şöyle der: “Onunla yüzünü kapatır.”
Ebu Suud şöyle demiştir: “Onunla yüzünü ve bedenini kapatır.”330
Ebu Bekir er-Razi şöyle demiştir: “Bu ayet gösterir ki kadınlar yabancılara
karşı yüzlerini kapatmakla emrolunmuşlardır.”
324
Tefsiru İbn-i Ebi Hatim, 12/2.
325
Tefsiru Ayetil Ahkam, 1/488.
326
El-Bahrul Muhit, 9/184.
327Mecmuu-l
Fetava, 22/111.
328
Mecmuu-l Fetava, 22/114.
329
Tefsiru İzz bin Abdisselam, 5/62.
330
Tefsiru Ebi Suud, 5/352.
Tevhid ve Cihad Minberi
214
Şeyh Sadi der ki: “Onunla yüzlerini ve göğüslerini kapatsınlar.”331
Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur: “Başörtülerini yakalarının üzerine
salsınlar” (24 Nur/31)
Aişe (Radıyallahu anha) şöyle demiştir: “Allah, ilk muhacir hanımlara
rahmet etsin. “Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” (24 Nur/31) buyruğu
nazil olunca çarşaflarının alt tarafından yırttılar ve onlarla başlarını örttüler.”332
İbn-i Hacer el-Askalani şöyle der: “Yakalarının üstüne salsınlar… Yani
onunla yüzlerini örtsünler demektir. Bu da şu şekilde olurdu. Kadın başörtüsünü başına yerleştirir, sonra sağ tarafından sol omzuna doğru salardı. Buna
tenakku da denir.”333
Ferra der ki: “Cahiliyyede kadınlar örtülerini arkalarına kadar sarkıtılar
ama ön tarafları açık kalırdı. Bu ayetle (ön taraflarını da) örtmekle
emrolundular.”
Şevkani şöyle der: “Kadınlar cahiliye döneminde elbiselerini arka taraflarına kadar sarkıtırlardı. Bu ayetle elbiselerini ön tarafa doğru uzatmakla ve yüzlerini gizlemekle emrolundular.”
Şankiti şöyle demiştir: Buhari’nin muallak olarak rivayet ettiği hadis sahihtir. Bu hadise göre sahabi kadınları “Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar”
(24 Nur/31) ayetinden yüzlerini örtmeyi anlamışlardır. İnsaflı kimse bu rivayetle
şu şekilde bir kanaate ulaşır: Kadınlar erkeklerin yanında hicaba girmeli ve yüzlerini kapatmalıdırlar. Bu Allah’ın Kitabını tefsir eden sahih Sünnetle sabit olmuştur.”334
Kocanın erkek kardeşi hususunda şöyle deriz: Onunla halvet halinin ölüm
haline benzetilmesi diğer yabancı kişilerden daha evveliyetle onlardan sakınmak
gerektiğini gösterir. İmam Nevevi şöyle der:
“Kocanın erkek kardeşi sakınma bakımından diğer yabancı kimselerden
daha önceliklidir.”335 Allah en doğrusunu bilendir.336
331
Tefsiru-s Sadi, 1/671.
332
Buhari muallak olarak rivayet etmiştir.
333
Fethu-l Bari, 8/489.
334
Edvau-l Beyan, 6/250.
335
Şerhu-n Nevevi Ale-l Müslim, 14/154.
336
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Zikir Ehline Sorun 1
215
Kadının Evde Yüzünü Kapatmasının Hükmü
Soru: Ben ailem ile birlikte oturan birisiyim. Acaba eşime evde yabancı
kişilerin yanında peçe giymesi vacip midir? Allah'a hamd olsun ki ben, kadınlar
için peçe giymenin Allah tarafından farz kılındığına iman ediyorum. Allah sizleri
bereketli kılsın.
Cevap: Sevgili Kardeşim! Allah'tan çabanı ve gayretini artırmasını dilerim. Hiç şüphesiz ki bu senin Allah'a hamd etmenden dolayıdır.
Sorunuza gelince; Kadının yüzünü örtmesi asıl itibarıyla ihtilaflıdır. Hanefi ve Malik uleması ile Şafilerden bazı alimler bunun vacip olmadığı görüşündedirler. Hanbeli alimlerinin ve de Şafi’nin tercih edilen görüşüne göre ise kadının yüzünü kapatmasının vaciptir. Allah en doğrusunu bilir bizim de tercih ettiğimiz görüş budur. Kadının yüzünü kapatması konusu, üzerinde ihtilafların çok
olduğu meselelerdendir. Ancak fakihlerden bazıları bu konuda fitne döneminde
kadının yüzünü kapatmasının vacip olduğu hususunda tüm alimlerin ittifak
ettiğini nakletmişlerdir. Onların fitne dönemi ile kastettikleri ise fıskın çok olduğu dönemdir. Öyle zannediyorum ki şu yaşadığımız dönemden daha çok,
fitnenin olabildiğince yayıldığı, fasıkların boy gösterdiği bir zaman yoktur. Bundan dolayı biz bacılarımız için özellikle yaşadığımız şu dönemde yüzlerini kapatmalarının vacip olduğu görüşünü tercih ediyoruz.
Eşinizin evde yüzünü kapatmasına gelince; şayet yabancı kimseler ile kastedilen kardeşin, amcanın oğlu ve buna benzer kimseler ise bunların hükmü
diğer yabancıların hükmü gibidir. Bu yüzden eşinizin evde bunların yanında da
yüzünü kapatması vaciptir. Onların karşısında kesinlikle yüzünü açması caiz
değildir. Zira siz özellikle peçe takmanın farz olduğu görüşünü tercih etmektesiniz. Malum olduğu üzere Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kadın için erkeğin kardeşini (yani kaynını) ölüm olarak isimlendirmiştir. Bu noktada hüküm
açısından, akraba olan yabancılarla akraba olmayan yabancıların birbirinden
farklı olduğuna dair bir başka nas da yoktur. Bilakis akrabalardan olan yabancıların yanında yüzün örtülmesi daha evladır. Zira bu durumda fitneye düşülmesi
daha çok ihtimal dahilindedir. Bundan dolayı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) "Kayın ölümdür" buyurmuştur.
Eşinizin yabancılar dışında babanız gibi mahremi olan ev halkının yanındaki durumuna gelince; bunların yanında bırakın yüzünü açmayı başını açması
dahi caizdir. Allah'tan ayıplarımızı örtmesini, bizleri korkularımızdan emin kılmasını dileriz.337
337
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Tevhid ve Cihad Minberi
216
Kadının Ailesi Arasında Süslenmesi
Soru: Evlenmek istemeyen ve küçük çocukları ile birlikte yaşayan dul bir
kadının süslenmesi caiz midir? Mesela ellerine veya ayaklarına kına yakabilir
mi? Kadınların diğer ziynetleri ile süslenebilir, aile toplantılarına ve diğer günlere katılabilir mi?
Cevap: Evlenmek istemeyen dul kadınların iddetleri bittikten sonra yukarıda saydığınız mübah olan süslenme vesileleriyle süslenmesi caizdir. Ziynetlerine bakması helal olan kimselere bunu göstermesi de caizdir. Çünkü dul kadın için haram olan süslenme sadece iddet sırasındaki süslenmedir. Ancak daha
sonra iş asla döner. Kendisine bakması helal olan kimselerin yanında süslenmesi mübah, yabancıların yanında süslenmesi ise haramdır. Allahu alem.338
Nikabı339 Terk Etmek
Soru: Ben, Avrupa’nın batısında yaşıyorum ve nikabın farz olduğu görüşünü kabul ediyorum. Şeyhu-l İslam İbni Teymiyye (rahimehullah)’ın “Müslüman, kâfirler içerisinde yaşıyorsa dış görünüşünde onlara muhalefet etmek zorunda değildir” şeklinde bir sözünü okumuştum. Buna göre yaşadığımız bu ülkede Müslüman bir kadının peçeyi terk etmesi ve yüzünü açması caiz midir?
Bununla birlikte ben, zaruri ihtiyaçları için eşimin dışarıya tek başına
çıkmasına izin vermiyorum. Sadece birlikte dışarıya çıkıyoruz. Ancak bu da oldukça zor oluyor ve epey vaktimi alıyor. Bu konudaki görüşünüz nedir? Allah
(Subhanehu ve Tealâ) sizi mübarek kılsın.
Cevap: Nikabın farz olduğunu kabul ediyorsan dahi peçe takması için
eşine (şer’an sana müsaade edilenin dışında) bir baskı uygulamamalısın. Zarurî
ihtiyaçlarını karşılamak için onunla birlikte çıkmanın zor olduğundan ve vaktini
aldığından söz ediyorsun. Bunlar, katı kurallar koymanı ya da farz olan bir şeyi
terk etmeni gerektirecek özürler değildir. Çünkü ne kadar zor olursa olsun sen
ailenden, çocuklarından ve onların ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlusun. Zira
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz. İnsanlara
hükmeden emîr bir çobandır, o sürüsünden sorumludur. Kişi aile fertlerine
karşı çobandır, onlardan sorumludur. Kadın kocasının evine ve çocuklarına
338
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmi.
339
Peçe.
Zikir Ehline Sorun 1
217
karşı çobandır, onlardan sorumludur. Köle, sahibinin malına karşı çobandır,
ondan sorumludur. Dikkat edin! Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden
sorumlusunuz.”340
Allah (Subhanehu ve Tealâ) babamız Adem (Aleyhisselam)’ı şeytanın kendilerini saadet yurdundan meşakkat yurduna çıkarmaması için uyarmış ve “Ey
Âdem! Bu (şeytan) hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi
cennetten çıkarmasın! Sonra yorulur, sıkıntı çekersin.” (20 Taha/117) buyurmuştur.
Bu ayette özellikle “Sakın sizi cennetten çıkarmasın! Sonra yorulur, sıkıntı çekersin”
ifadesini iyi düşünmen gerekir. Adem (Aleyhisselam) da hanımı da cennetten
çıkarılıp bu dünyaya gönderildi ancak sıkıntı çekme ve yorgunluk yalnızca erkeklere nispet edildi. Çünkü aileden sorumlu olan erkektir ve ne kadar zor olursa olsun ailesinin ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. Onların din ve dünya
saadetlerini gözetmelidir. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da aşırıya
gitmemelidir.
Şeyhu-l İslam İbni Teymiyye (rahimehullah)’ın bahsetmiş olduğun sözü ise
şöyledir:
“Kâfirlere muhalefet, din yayılıp güçlendikten, onlarla cihad edip onlar
cizyeye bağladıktan ve İslam'ın egemenliğini kabul ettikten sonra olur. Müslümanlar ilk yıllarda zayıf oldukları için kâfirlere muhalefet ilkesi ortaya konmamıştı. Ancak İslamiyet güç kazanıp egemenliği perçinlenince bu ilkenin ortaya
konulduğunu görüyoruz. Bu durumun günümüzdeki benzeri şöyle olabilir. Eğer
bir Müslüman darul harpte veya darul harp niteliği taşımayan kâfir bir ülkede
yaşasa, yaşadığı bölgenin kâfirlerine dış görünüş bakımından muhalefet etmekle
yükümlü tutulamaz. Çünkü böyle bir tutum, söz konusu Müslümana zarar verebilir. Bilakis böyle bir Müslümanın bazı zamanlarda çevresindekilerin dış görünüşlerine uyum sağlaması müstehab hatta bazı durumlarda vacip bile olur.
Çünkü böyle yapmakta insanları İslam’a davet edebilmek, onların içlerine girerek durumlarını öğrenip Müslümanlara bildirerek kâfirlerin Müslümanlara
zarar vermelerini önlemek gibi çeşitli faydalar sağlanabilir.
Ancak Müslümanlar, darul İslam’da veya Allah’ın dininin hakim olduğu,
kâfirlerin rezil olup vergi verdiği bir memlekette kâfirlere muhalefet etmekle
sorumlu tutulmuşlardır…”341
340
Müslim.
341
İktida-i Sırat’ıl Müstakîm, sy.176,177.
Tevhid ve Cihad Minberi
218
Şeyhu-l İslam’ın sözünden, kâfirlere muhalefet etmek ve onlara benzememek gerektiği anlaşılmaktadır. Zaten bu, şeriatın sabit kaidelerindendir.
Ancak Müslümanlar bazı durumlarda cihadın veya davetin maslahatı gereği
Müslümanlara has olan elbiseleri çıkarıp kâfirlerin giydiği umumî kıyafetleri
giyebilir. İşte İbn-i Teymiye’nin fetvası böylesi bir durum için geçerlidir. Bununla beraber böylesi elbiselerin sürekli olarak giyilmesi, Allah’ın hudutlarının çiğnenmesi kesinlikle caiz değildir. Örneğin; kâfirlerin dinlerinin alameti olan,
batıl ve sapkın dinlerine delalet eden özel elbise veya takıları kullanmak caiz
değildir. Üzerinde haç işareti olan kolyeler, elbiseler ya da yalnızca papaz ve
piskoposların giydiği elbiseler gibi…
Şeyhu-l İslam’ın sözünü, farz olduğuna inandığın kadının peçe takması
hususuyla ilişkilendirmen doğru değildir. Çünkü bu konuda kapıyı açmak, darul
harpte kâfirlere zahiren muhalif olmama adına Müslümanları kâfirlerden ayıran
namaz gibi bazı farzların dahi terk edilmesini gerektirir ki bunun fasid bir görüş
olduğu çok açıktır. Malumdur ki günümüzde Müslüman bir kadın, kâfirlere
muhalefet etmeme, zahiren onlarla uyum içinde olma adına yola çıktığı zaman
sadece yüzünü açması yeterli olmayacaktır. Onlara benzeme adına daha çok
şeyler yapması gerekir. O memleketlerde yaşayanlar da bilir ki onlara benzemek
için yüzü açmanın yanında avret yerlerini açmak, abdest ve guslü engelleyecek
şekilde süslenmek, süs eşyaları kullanmak, her türlü hayâsızlığı işlemek de gerekir ki bunlar, Müslüman bir kadının asla yapmaması gereken işlerdir. Şeytan’ın adımlarına uymaktan sakınmamız gerekir.
Sonuç olarak Şeyhu-l İslam İbn-i Teymiye (rahimehullah)’ın sözünün senin sorunda sorduğun mesele ile bir ilgisi yoktur. O’nun sözleri bütünüyle “Zaruretler yasakları mübah kılar” kaidesi üzerinedir.
Bilmen gerekir ki düşmanın vereceği zarar gelip geçicidir. Telafisi mümkündür. Asıl düşünmen gereken Allah’ın hudutlarıdır. Çünkü bundan daha büyük bir zarar yoktur.
Sizin yaşadığınız bölgede kaç Müslüman kız peçeleri yüzünden okullarını,
üniversitelerini terk ettiler. Bu görüşlerinden dolayı insanlar onların üzerine
çullandılar. Bu hususta örnekler çoktur. Dinin emirleri hususunda sebat göstermek, gerektiğinde kurbanlar vermekten çekinmemek gerekir. Hiç şüphesiz
taviz vermemek dini yüceltir, sahibini şereflendirir ve yüksek derecelere ulaşmasını sağlar. Şayet dinin emirleri hususunda sabretmez, zorluklara ve Allah
düşmanlarının sataşmalarına katlanmaz isek Allah’ın dinine nasıl yardım edebiliriz ki?
Zikir Ehline Sorun 1
219
Eğer bu durum sana zor geliyorsa başka bir seçeneğin daha var. Müslüman kadınlara zorluk çıkarmayan, peçelerine karışmayan ülkelere gidebilirsin.
Dinini, aileni, iffet ve namusunu korumak için hiç bekleme, hemen koş! Çünkü
senin yaşadığın beldenin halkı, Lut (Aleyhisselam)’ın helak olan kavmine benzemektedir ki onlar, Lût (Aleyhisselam) ve ehli için “Lût'u ve taraftarlarını memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış!” (7 Araf/82) demişlerdi.
Ey Kardeşim! Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan yardım iste! Ruhu sıkan, daraltan ve kalpleri öldüren o memlekette bir an olsun bekleme!
Hiç şüphesiz “Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok güzel
yer ve bolluk (imkân) bulur.” (4 Nisa/100)
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan bu sıkıntıyı sizden, ehlinizden ve tüm Müslümanlardan gidermesini temenni ederim! Ayrıca bizi ve sizi kendi dininin velileri ve yardımcıları kılmasını dilerim. Salat ve selam nebimiz Muhammed’in
ehlinin ve ashabının üzerine olsun.342
Kadınların Cilbabın Altından Pantolon Giymesi
Soru: Kadınların İslamî giysilerinin (cilbab) altına pantolon giymelerinin
hükmü nedir? Pantolonun az da olsa cilbabın altından görünüyor olmasının
sakıncası var mıdır?
Cevap: İslamî cilbab altına paçaları geniş pantolon giymek güzel bir şeydir. Çünkü herhangi bir şekilde cilbabın açılması halinde kadını örtmektedir.
Genişlik ve uzunluk açısından şer’i örtünmeye uygun olduğu, vücudu sıkmadığı,
vücut hatlarını belli etmediği sürece ve de kadının pantolonunu göstermek için
elbiselerini bilerek açmaması kaydıyla cilbabın altından pantolonun bir kısmının görünmesinde bir sakınca yoktur.
Abdurrezzak el-Afifi (rahimehullah) şöyle demiştir: “Kadın, pantolonun
üzerine geniş elbise giyiyorsa ve elbisesinin altında pantolon gizleniyorsa bu
durumda erkeklere özenmiş sayılmaz.” Allah en doğrusunu blendir.343
342
Cevap Veren: Ebu Muhammed e-Makdisî.
343
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmi
Tevhid ve Cihad Minberi
220
Kadının Küçük Çocuklarının Yanında Giyimi
Soru: Kadının 7 yaşından küçük çocuklarının yanında giyim şekli nasıl
olmalıdır?
Cevap: Kadının küçük çocukları yanında avreti, çocukların akil olmalarına ve yaşlarına göre değişir. Eğer çocukları mümeyyiz ve akil iseler; kadının
çocuklarının yanında, onları güzel bir şekilde yetiştirmesi ve eğitmesi adına
yetişkin mahremi olan kişilere göstermesi caiz olan yerlerinin (el, yüz gibi) dışında bedeni açmaması gerekir.
Ancak çocuklar akil değillerse, avret nedir bilmeyecek yaştalarsa –ki soruda geçen çocukların durumu anlaşıldığı üzere böyledir- kadının onların yanında avret yerlerini açmasında bir sakınca yoktur. Zira çocuk mükellef değildir.
Nitekim İmam Kurtubi sahih olan görüşün bu olduğunu söylemiştir.
Ancak alimlerin bir kısmı, çocuk akil bile olmasa avret yerlerini onlara
göstermenin caiz olmadığını, akil olmayan çocukların önünde dahi avret yerlerinin örtülmesinin daha ihtiyatlı olduğunu, zira çocuğun bunu, normal bir durummuş gibi karşılayabileceğini söylemişlerdir.
Şayet çocuklar buluğ çağına ermişler ya da o çağa yaklaşmışlarsa, kadının
bu çocuklarına karşı avreti diğer mahremlerine karşı avreti ile aynıdır. Elleri,
ayakları, dizleri, başı gibi evinde işi esnasında kendiliğinden görünen, açığa
çıkan bölgeleri ya da çocuğunu emzirmesi gibi umumi belva344 cinsinden durumlarda (kaçınılması zor ve imkânsız durumlar) kendiliğinden açığa çıkan
yerleri hariç diğer yerlerini göstermesi caiz değildir. Allah en doğrusunu bilir.345
Tavaf Esnasında İhramlı Kadının Yüzünü Açması
Soru: Yüce Arşın Rabbi olan Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın İslam’a ve
Müslümanlara eski izzetini geri vermesini, şirki ve avenelerini de zelil kılmasını
dilerim. Allah sizleri özellikle de değerli şeyhimiz Ebu Muhammed el-Makdisi’yi
korusun ve gözetsin. Sorum şudur: İhrama giren bir kadının Kâbe’yi tavaf ederken yüzünü açması caiz midir? Hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
“İhramlı kadın nikâb takmaz, eldiven giymez” diye buyurduğu nakledilmektedir.
Bu konuyu açıklar mısınız?
344
Belvâ kelimesi musibet, tecrübe anlamına gelmektedir. Umûm-i belvâ ise, bir musibet
veya sıkıntının herkesi kapsayacak şekilde yaygın hale gelmesi demektir. –yayıncı345
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
221
Cevap: Hamd, yalnızca Alemlerin rabbi olan Allah’a aittir. Salât ve selam
Allah’ın Rasulünün, ehlinin, ashabının ve kıyamet kadar O’na uyanların üzerine
olsun.
Bil ki nikâb (peçe) kadına ihramda yasaklanmıştır. Ancak buradan “ihramda kadının yüzünün örtülmesi yasaklanmıştır” sonucu çıkmaz. Çünkü yasaklanan; kadının nikâb ve eldiven takmasıdır. İmam Buhari’nin İbn Ömer
(Radıyallahu Anhuma)’dan rivayet ettiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) “İhramlı kadın nikâb takmaz, eldiven giymez” buyurmuştur.
Kadın ihrama girince nikâbı ve eldiveni terk eder. Yanına yabancı erkekler geldiği zaman başındaki örtüyü indirerek veya elbisesinin bir kenarı ile yüzünü kapatır. Tıpkı mü’minlerin annesinin yaptığı gibi… Mü’minlerin annesi
Aişe (Radıyallahu Anha) şöyle demiştir:
“Biz Rasulullah ile birlikte ihramlı iken yanımıza süvariler gelirdi. Yanımıza geldikleri zaman çarşafımızı başımızdan yüzümüze sarkıtır ve yüzümüzü
örterdik. Bizden uzaklaştıkları zaman da (yüzümüzü) açardık.”346
Yine bu şekilde eldiven olmaksızın ellerini elbisesinin altına sokarak gizleyebilir.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in “İhramlı kadın nikâb takmaz, eldiven giymez” sözünden bazı kimselerin, ihram esnasında kadınların yüzlerinin
kapatmalarının caiz olmadığını anlamaları büyük bir hatadır ve bu Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hadisini doğru anlayamamaktır.
Allame İbni Kayyım (rahimehullah) dedi ki: İbn Ukayl’e ihramda kadının
yüzünü açmasına dair şöyle bir soru soruldu:
“Kötülüklerin arttığı bir zamanda kadının (ihramda) yüzünü açması mı
yoksa kapatması mı evladır? Aişe (Radıyallahu Anha) "Şayet Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kadınların neler yaptıklarını bilseydi onları
mescidlerden engellerdi" diyor. Siz bu konuda ne dersiniz?” diye soruldu. İbn
Ukayl şöyle cevap verdi:
“Kadının yüzünü açması ihramın şiarındandır. Meydana gelen bidatler
yüzünden şer’an sabit olan bir hükmü kaldırmak caiz değildir. Şer’i hükümleri
bid’atler sebebi ile nesh etmek, zamanla baştan sona şeriatı kaldırmaya götürür.
Aişe (Radıyallahu Anha)’nın sözüne gelince o, sözü şeriatın sahibine götürdü ve
"Şayet… bilse engellerdi” dedi. Ancak kendisi bunu engellemedi.”
346
Ebu Davud, 1833.
Tevhid ve Cihad Minberi
222
Yine İbni Kayyım (rahimehullah) dedi ki: “Bu sualin ve cevabın sebebi
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den ihramlı kadın hakkında gelen rivayetlerin manasının gizli kalmasındandır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
ihramda veya başka bir yerde kadının yüzünü açmasını meşru kılmadı. Sadece
nikâbı ve eldiveni yasakladı. Tıpkı gömlek ve şalvarı yasakladığı gibi… Bu elbiselerin giyilmelerinin yasaklanması, elbisenin giyildiği yerlerin açık bırakılacağı
anlamına gelmez. Alimler ihrama giren kadının vücudunu gömlek ve ridası ile
örtmesi gerektiğinde icma ettiler. Erkeklerin de vücudunu rida ile alt tarafını da
izâr ile örtmeleri konusunda icma ettiler. Nikâb, eldiven, gömlek ve şalvarın
yasaklanma kaynağı aynıdır. Nassın kaynağına nasıl ilave yapılır ve açıkça millet
önünde yüzün açılmasının meşru olduğu anlaşılır? Hangi nas bunu gerektirir.
Hangi anlayış, hangi kıyas ve maslahat bunu gerektirir?
Kadının yüzü erkeğin vücudu gibidir. İhramda ayrı ayrı olarak nikâb takmak ve eldiven kullanmak haramdır. Ancak elbisenin koluyla elleri, başörtüsü
veya elbise ile yüzü örtmek haram kılınmamıştır.
Kim “Kadının yüzü erkeğin başı gibidir” derse onun bu konuda hiçbir delili yoktur. Kadının yüzünü ihramlı erkeğin başına kıyas yapmak doğru değildir.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) aralarında fark kılmıştır. Selef-i Salihinden “Kadının
ihramı yüzündendir” diyenlerin sözü de aynı manaya hamledilmelidir. Bu şu
demektir: Erkekte olduğu gibi kadının yüzünü kapatmaktan kaçınmasına gerek
yoktur. Bilakis kaçınılması gereken nikaptır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’in bu hadisi yüzün açılmasına delalet etmez. Bilinmelidir ki şeriat sahi-
binden açık bir delil sabit olmadığı sürece kadının yüzünü açması ondan istenemez.
Mü’minlerin annesi Aişe (Radıyallahu Anha) “Süvariler yanımıza geldikleri
zaman çarşafımızı başımızdan yüzümüze sarkıtır ve yüzümüzü örterdik” demiştir.347
Bazı Memleketlerde Eziyete Mâruz Kalan Kadının Yüzünü Açması
Soru: Bazı memleketlerde eziyete mâruz kalan Müslüman kadının yüzünü örten bir peçe takmamasının hükmü nedir?
Cevap: Değerli Kardeşim! Nikâb (peçe) şüphesiz kadının en değerli, en
üstün ve tesettüre en elverişli örtüsüdür. Ancak peçe takmak, herhangi bir yerde
takibe, zorluğa ve sıkıntıya sebep olacaksa, polis ve emniyet güçleri tarafından
347
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
223
katlanamayacağı ve karşı duramayacağı durumlara sürüklüyorsa onu takmayabilir. Çünkü böyle bir durumda peçe takmakla kendine büyük zararlar verebilir.
Kötülükleri gidermek, menfaat elde etmekten önce gelir. Bu durumdan dolayı
peçeyi terk etmesinde bir sakınca yoktur. Yüzünü kapatmaksızın şer’i örtünmeyle yetinebilir. Böyle yapmasının cevazı ise yüzün kapanması konusunda alimlerin ihtilaf etmiş olmalarındandır.348
Kadının Gözlerine Sürme Çekerek Sokağa Çıkması
Soru: Harem-i Şerif’ten küçük kutular içerisinde siyah, kahverengi ve
kırmızı renklerde sürmeler getiriliyor. Bu sürme kutularının üzerinde sürmenin
faziletine dair hadis-i şerifler yazılı. Gerçekten bu kutu içinde satılan sürmeler,
hadiste bahsedilen sürme midir? Ayrıca kadınların sürme kullanmaları ve bu
şekilde dışarı çıkmaları caiz midir? Allah (Subhanehu ve Tealâ) yapmış olduğunuz
çalışmaları bereketlendirsin ve tüm Müslümanları faydalandırsın. Ayrıca cevabın geciktirilmemesini rica ederim.
Cevap: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ismid ile sürme çekmenin
mendub olduğunu bildirdi.
Ahmed b. Hanbel (rahimehullah)’ın İbni Abbas
(Radıyallahu Anhuma)’dan rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) “Sürmelerinizin en hayırlısı ismidtir. Göze kuvvet verir, kirpikleri
güçlendirir” buyurmuştur.
Şuayb Arnavutî hadisin sıhhatine dair şöyle der: “Müslim’in şartlarına göre isnadı kuvvetlidir. Buhari ve Müslim’in ricaline göre Abdullah b. Osman hariç
tüm ravileri sikadır. Zaten o da Müslim’in ravilerindendir.”
Soruna gelince… Senin eline geçen sürme ismid mi yoksa başka bir sürme
mi bilemiyorum. Her ne kadar iki ihtimalden birine karar veremiyor olsam da
Müslümanlara hüsnü zan besleme açısından ben, kutunun üzerinde yazılanların
doğru olduğunu tercih ediyorum. Ancak senin yapman gereken; yine de bu işten
anlayan bir kişiye müracaat etmen ve o sürmeleri göstermendir.
Kadınların gözlerine sürme çekip de sokağa çıkmaları, yüzünü ve gözünü
yabancı erkeklere açmaları benim tercih ettiğim görüşe göre asla caiz değildir.
Çünkü bunlar zinettir ve kadınların bunları yabancı erkeklerden gizlemesi gerekir. Çünkü fitne ve fesada yol açabilir. Allah en iyi bilendir.349
348
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şamî.
349
Cevap Veren: Ebu Muhammed eş-Şami
Tevhid ve Cihad Minberi
224
Kadınların Çalışmasına Müsâade Edilmiş midir?
Soru: Kadının eğitim öğretim görmesine, ilmi çalışmalar yapıp kariyer
elde etmesine, mastır ve doktora çalışmaları yapmasına müsaade edilmiş midir?
Çalışan genç bir bayanın bana söylediğine göre Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) zamanında pek çok kadın çarşıda-pazarda çalışmış ve alışveriş
yapmış, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de onlara engel olmamıştır. Acaba bu doğru mudur? Böyle bir hadis var mıdır? Kadının evinin içindeki ihtiyaçları kocası veya ailesi tarafından karşılanıyorsa kadının evinden dışarı çıkmasına müsaade edilmiş midir? Bu konu hakkında İslam’ın hükmü nedir?
Cevap: Öncelikle belirtmek isterim ki asıl olan kadının evinde durmasıdır. Kadın evinden ancak ihtiyaç için çıkar. Zira Allah (Subhanehu ve Tealâ) “Evlerinizde oturun! Eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın!” (33 Ahzab/33)
buyurmuştur. Burada hitap her ne kadar Peygamber hanımlarına olsa da emir,
tüm mü’min kadınlar için geçerlidir. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’in hanımları tüm mü’min kadınlar için örnek teşkil etmektedirler.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kadın avrettir. O dışarı çıktığında şeytan bakışlarını ona çevirir. Hiç
şüphesiz kadın, evinin en mahrem yerinde durmakla Allah’a yakınlaştığı kadar
başka hiçbir zaman yakınlaşamaz.”350
Yine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kadınların mescidde namaz
kılmaları konusunda “Evleri onlar için daha hayırlıdır”351 buyurmuştur.
İkinci olarak; belirli şartlara uyulduğu takdirde kadının çalışmak için evden çıkması caizdir. Velev ki kadının evindeki her türlü ihtiyacı karşılanmış olsa
ve senin görüşüne ters düşse de…
Kadının dışarıda çalışması için gerekli olan şartlar şunlardır:
* Kadının yaptığı iş kadın tabiatına, ahlakına ve fıtratına uygun olacak.
Doktorluk, hemşirelik, hasta bakıcılık, dikiş-nakış veya öğretmenlik gibi…
* Çalışma alanı sadece kadınlara yönelik olacak, asla karışık olmayacak.
Yabancı erkekler ondan kesinlikle uzak duracak.
* Kadın dışarıya çıktığında İslam’ın kendisine emrettiği şekilde giyinecek.
* Kadının işi, mahremi olmaksızın yolculuk gerektiren bir iş olmayacak.
350
İbni Hibban ve İbni Hüzeyme rivayet etmiştir.
351
Ebu Davud rivayet etmiştir.
Zikir Ehline Sorun 1
225
* Çalıştığı iş, günaha sebep olan bir iş olmayacak. Mesela erkeklerle baş
başa kalmak gibi.
* Kadının dışarıda çalışması evinde yapması gerekli olan işlerini engellemeyecek. Kocasının ve çocuklarının işlerini yerine getirmek gibi.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanında kadınlar ihtiyaçlarını
karşılamak için dışarıya çıktılar. Namaz kılmak için mescidlere, bayramlarda da
bayram yerlerine gittiler. İlim meclislerinde bulundular. Sokakta alışveriş yaptılar. Su isteyenlere su verdiler. İhtiyaç duydukları bazı işleri yaptılar. Fakat bunların hepsi yukarıda saydığımız şartlara uygun olarak yapıldı.
Kadınların çalışması için söylediklerimiz, okuması ve ilim tahsil etmesi
için de geçerlidir. Bahsedilen şartlar yerine getirildiğinde caiz, getirilmediğinde
ise caiz değildir.
Çalışan genç bayanın delil olarak söylediği hadislere gelince… O hadislerin zikri ve sıhhat derecesinin tespiti çok vakit alır. Ancak ilim ehli tarafından
zayıf görülen iki hadisi zikredeceğim.
Birincisi; İbn Hazm, Ömer b. Hattab (Radıyallahu Anh)’ın Şifa binti Abdullah (Radıyallahu Anha)’yı Medine’nin sokak işlerinde görevlendirdiğini zikrettiği hadistir ki bu hadis zayıftır. İbn Hazm bu rivayetin ne senedini ne de derecesini zikretmiştir. Bundan dolayı İbn Arabî (rahimehullah) Ahkâmu-l Kuran’da
“Bu rivayet sahih değildir, asla iltifat etmeyin! Çünkü bu bidatçilerin hadisler
üzerindeki desiselerindendir” demiştir.
İkincisi; İbn Abdilberr’in El-İstîâb’da Semra binti Nuheyk ile ilgili (senetsiz olarak) zikrettiği şu haberdir:
“Semra sokaklarda gezer, dolaşır, iyiliği emreder, kötülüğü nehyederdi.
Elindeki kırbaçla da insanlara vuruyordu.”
Öncelikle bu haber isnatsız bir haberdir. Şayet bu haber doğru ise de emri
bil-maruf nehyi anil-münkere delalet eder ki, bu kadın erkek her Müslümanın
yerine getirmesi gereken bir görevdir. Bazı kimseler de bu hadisin sahih olması
durumunda bunun kadınlar topluluğu için (yani fert olarak bir kadının değil
bilakis kadınlardan bir topluluk için) geçerli olduğunu söylemiştir. Allah en iyi
bilendir.352
352
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Tevhid ve Cihad Minberi
226
Bayramda Kadınlara Taalluk Eden Bazı Meseleler
Soru: Bayram namazı kadınlara vacip midir? Bayram namazlarında kadınların hazır bulunması vacip midir? Zira onların aralarında hayızlı olanlar
var? Hayızlı kadının mescidde durması, beklemesi ve oturmasının hükmü nedir? Özellikle de bayram günlerinde…
Cevap: Bayram namazı kadınlar üzerine de vaciptir. Buna Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in pek çok hadisi şahitlik etmektedir. Bunlardan biri-
si Ümmü Atıyye (Radıyallahu Anha)’den rivayet edilen hadistir. O şöyle demiştir:
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ramazan ve Kurban bayramlarında genç kızlarla hayızlı kadınları ve hanımları (namazgaha) çıkarmamızı emretti. Ama hayızlı kadınlar namazgahtan biraz uzak durur, hayırda ve Müslümanların dualarında hâzır bulunurlar" buyurdu. Ben "Yâ Rasulullah! (Bazen) birimizin örtüsü bulunmuyor" dedim. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Ona din
kardeşi, kendi cilbâblarından birini giydiriversin" buyurdu.”353
Buhari’nin rivayetinde ise “Bizler bayram günlerinde genç kızlar ve hayızlı
kadınlar da dahil olmak üzere namaza gitmekle emrolunduk. Hayızlı olanlar
namaz kılanların arkasında bulunurlar. Onlarla birlikte tekbir getirir ve birlikte
dua ederler. Böylece bayram gününün bereketinden faydalanmış olurlar.”
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in emrinin zahiri, bayram namazının kadınlara vacip olduğunu göstermektedir. Hayızlı kadınlar da giderler ve
hayra şahit olurlar, hayrı kazanırlar. Bu da vaciptir. Bazı alimlerin kadınların
bayram namazına gitmemeleri yönündeki fetvalarına bakılmaz. Çünkü bu görüşün hiçbir delili yoktur. Tek gerekçeleri, kadınların camilere gitmesinin fitneye
sebep olacağı zannıdır. Bu zannı da Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
“Ancak onlar süslenmeden ve koku sürünmeden gelsinler”354 hadisi reddetmektedir.
İşte bu, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şeriatıdır. Kadınlar mescide giderken allı pullu elbiseler giymezler, erkeklere karışmazlar ve mescidin
ayrı bir kenarında bulunurlar. Kadınların bayrama çıkmaları engellenemez. Bu
nedenle Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) ve Ali b. Ebi Talib (Radıyallahu Anh)’dan bu
yönde uygulama gelmiştir. Onlar dediler ki: “Her konuşan kişinin bayrama çık-
353
Ebu Davud, Tirmizi, Nesâi ve İbni Mâce.
354
Ebu Davud.
Zikir Ehline Sorun 1
227
ması onların bir hakkıdır.” İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) bayramda ehlinden
gücü yettiği kadar hepsini bayrama çıkarırdı.
Kadınların camiye girişlerine gelince, bu bayram günlerindeki hükümle
ilgili değildir. Çünkü bayram namazı bilindiği gibi dışarıda açıkta “Musalla”
denilen yerlerde veya geniş meydanlarda kılınır. Tıpkı Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)’in yaptığı gibi… Rasulullah bayram namazını musallada (Medi-
ne kapısının yanında) kılardı. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bayram
namazlarını mescidin içerisinde kıldığına dair herhangi bilgi bilmiyorum. Ayrıca
kadınların mescidlere girişlerini engelleyecek hiçbir delil yoktur. Allahu
â’lem.355
Tecavüze Uğrayan Kadının Çocuğu Hakkında
Soru: Değerli şeyhimiz! Milletimizin, özellikle de kadınlarımızın yaşadığı
durum gerçekten içler acısı! İşgalci kâfirlerin ya da tağuti düzenin askerlerinin
işlediği tecavüzler herkesin malumudur. Acaba tecavüze uğrayan kadınların bu
tecavüzden dolayı doğacak olan çocuğunun hükmü nedir? Doğmadan önce onu
aldırması caiz midir? Aldırması caiz değilse ve de aynı anda bir kadına tecavüz
edenler birden fazla ise bu çocuk kime aittir? Ayrıca kâfir ve mürtedler tarafından tecavüze uğrayan bu kadınlarla evlenmenin hükmü nedir?
Cevap: Değerli kardeşim! Sana, Ömer b. Muhammed b. İbrahim Ganim’in “İslam Fıkhında Ceninin Hükümleri” adlı kitabındaki fetvaları özetleyerek cevap vereceğim:
1. Tecavüze uğrayan kadın elinden gelen mukavemeti o azgınlara karşı
göstermişse onun hiçbir günahı yoktur. Çünkü o ikrah altındadır. İkrah altında
olan kimselerden zinadan daha büyük olan küfrün bile günahı kaldırılmıştır.
Zira Allah (Subhanehu ve Tealâ) “Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olan
kimse müstesna, inandıktan sonra Allah'ı inkar edip gönlünü kâfirliğe açanlara Allah
katından bir gazap vardır; büyük azap da onlar içindir.” (16 Nahl/106) buyurmuştur.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de “Şüphesiz Allah (Subhanehu ve Tealâ)
ümmetimin yanılmasını, unutmasını ve zorlandığı şeyin günahını affetmiştir”356
buyurmuştur. Bilakis tecavüze uğrayan kadın başına gelen belaya sabrettiği için
mükâfat bile vardır. Öyle ki başına gelen bu musibetin Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’dan bir bela ve musibet olduğunu bilir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
355
Cevap Veren: Ebu İdris el-Yemenî.
356
İbni Mace, 2043.
Tevhid ve Cihad Minberi
228
Sellem) şöyle buyurmuştur: "Müslümana, vücuduna batan bir diken dahi olsa
herhangi bir musibet isabet ederse, Allah o musibete karşılık muhakkak onun
bir günahını örter."357
2. Müslüman bir gencin üzerine düşen görev; bu durumda olan kadınlarla evlenmeyi tercih ederek onların sıkıntılarını hafifletmek ve gidermeye çalışmaktır. O kadınların sahip olduğu izzet, şeref ve iffetlerini kaybettirmemek gerekir. Öyle ki başlarına gelen musibetten dolayı onların bir suçu yok. Çünkü
onlar zorlanmışlardır. Tecavüze uğrayan kadınla evlenme ile zina eden kadınla
evlenme arasında dağlar kadar büyük fark vardır.
3. Çocuk aldırmaya (kürtaj) gelince… Kürtajda asıl olan haram ve yasak
olmasıdır. Çünkü yeni bir canlı oluşmuş ve sağlam bir yerde yerleşmiştir. Bu
canlı zina yoluyla meydana gelmiş olsa da fark etmez. Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) zina yaptığını itiraf eden Gamidiye’ye, çocuğunu dünyaya ge-
tirmesinden ve hatta bir süre emzirmesinden sonra recm cezası uygulamıştır.
4. Bazı alimler hamileliğin ilk 40 gününde kürtajın caiz olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da ruh üfleninceye kadar kürtajın caiz olduğunu söylemişlerdir. Ruhun 40 günden sonra mı yoksa dört aydan sonra mı üfleneceği hakkında
ihtilaf vardır. Özür ne kadar kuvvetli ise ruhsat da o derece açık olur. Kürtaj ilk
kırk gün içerisinde ne kadar erken yapılacak olursa ruhsata o derece yakın olur.
5. Şüphe yok ki günahkâr, pis, facir bir düşmanın tecavüzüne uğrayan
kadının ailesi ve tüm Müslümanlar yanında mazereti büyüktür. Eğer bu cenini –
adi, pis düşmanın bir meyvesidir- istemiyor ve ondan kurtulmak istiyor ise hamileliğin ilk zamanlarında olmak şartıyla bu konuda ruhsat vardır.
6. Bu belaya müptela olan Müslüman kadının çocuğunu aldırmayıp onu
doğurmasında bir sakınca yoktur. Onu karnında taşır, Müslüman bir çocuk olarak dünyaya getirir. Zira Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Her doğan çocuk, fıtrat üzere doğar”358 buyurmuştur.
Fıtrat; tevhid dinidir ki o da İslam’dır. Fıkıhta mukarrer bir kaidedir ki
çocuğun anne ve babası farklı iki dinden ise hangisinin dini daha hayırlı ise çocuk o dine mensup kabul edilir. Bu, babası belli olan çocuk içindir. Peki ya babası belli olmayan için ne demeli? Şüphesiz o, Müslüman bir çocuktur. Müslüman
toplumun onu koruyup gözetmesi, ona yardım elini uzatması, onu güzelce yetiş-
357
Buhari ve Müslim.
358
Buhari.
Zikir Ehline Sorun 1
229
tirmesi gerekir. Belaya uğrayan zavallı anneye tüm sorumluluğu bırakmaması
gerekir.
İslam’da zorluk, meşakkat ve külfet yoktur. Peki öyleyse niçin iffetine
düşkün olan Müslüman kadın tehlikeye atılsın? Başına gelen musibetten dolayı
üzülsün, kendini öldürmeye yeltensin, sinirli ve asabi olsun hatta aklını oynatsın? Peki ya hiç suçları olmadığı halde neden o kadına ve ailesine namussuzluk
damgası vurulsun?
Sonuç olarak bu durumda olan bir kadın için zorlama yoktur. Dilerse ruh
üflenmeden önce çocuğu aldırabilir. Eğer çocuğu aldırmak istiyorsa hamile olduğunu anladığı an yaptırması daha iyidir. Çünkü çocuk aldırma işini ne kadar
erken yaparsa ruhsat da o kadar geniş olur.”
Özetle şöyle diyebiliriz: Eğer çocuğu aldırmaması durumunda büyük bir
zarara uğrayacaksa onu aldırmasında bir sakınca yoktur. Ancak bunu, çocuğa
ruh üflenilmeden yapmaya gayret etmelidir. Ruh üflendikten sonra ise aslolan
onu aldırmamaktır.
Çocuğun nesebine gelince… O hiç kimseye nispet edilemez. Zira haram
olan bir yolla dünyaya geldiği için nesebi sabit olmaz.
Tecavüze uğrayan Müslüman bir kadınla evlenmek menduptur. Tecavüze
uğrayanla zina eden arasındaki fark ise oldukça açıktır.
Asıl üzücü olan durum; bu gibi cüz’î belalar çerçevesinde âlimlerimiz münakaşa edip dursun da daha büyük bela ve felaketleri unutsunlar, onlardan gafil
ve habersiz olsunlar. Hiç şüphesiz bu büyük bela, devletlerin medeni kanunlarla
hükmetmesidir. Tağutların Müslümanlara hükmediyor olması, diğer düşmanların ümmetin topraklarını işgal etmesine sebep oluyor. Bu işgal neticesinde Müslüman kadınlara tecavüz ediliyor. Hükümetin askerleri bunlara seyirci kalıyor.
Onlar ancak makam ve mevkilerini, kendi çıkarlarını korumakla meşguller.
Müslüman kadınların başına gelen bela onları ne yakından ne de uzaktan hiç
ilgilendirmiyor (!)359
359
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Cihad Ahkâmına
Dair Fetvalar
Allah Yolunda Cihad Etme Hakkında
Soru: Günümüzde Allah yolunda cihada katılmamak için geçerli bir mazeretin olup olmadığını sormak istiyorum. Benim anne ve babamın her ikisi de
hasta. Onları terk ettiğim zaman başlarına büyük bir felaketin gelmesinden korkuyorum. Benden iki yaş küçük bir kardeşim var. Yakında o da tağutî düzenin
askerliğine gidecek. Bu durumda ne yapmam gerekir, cihada çıkmam caiz midir?
Cevap: Değerli kardeşim! Allah sizden razı olsun.
Eğer düşman, sizin topraklarınızı işgal etmiş ise hiç kimsenin cihada katılmamak için özrü yoktur. Herkes gücü yettiğince düşmanı oradan çıkarmaya
çalışmalıdır. Böyle bir cihada katılmak için kimsenin kimseden izin almasına
gerek yoktur. Ancak sen cihad için bulunduğun topraklardan başka bir yere
gideceksen ve anne babana senden başka bakacak birisi yoksa ve başlarına büyük bir kötülük gelmesinden korkuyorsan ve belirttiğin gibi kardeşin de onların
bakımını devamlı olarak yapamayacaksa mücahidlerin de sana, senin bilgi ve
tecrübene ihtiyaçları yoksa böyle bir durumda anne-babanın yanında kalmanda
bir sakınca görmüyorum. Allah’ın istediğini sana kolaylaştırmasına kadar kalabilirsin. Bu sürede elinden geldiğince çeşitli yollarla Allah’ın dinine yardım etmelisin. Çünkü her yerde ve her zamanda Allah’ın dinine yardım etmek için
çeşitli yollar mevcuttur. Senin niyetin sağlamsa Allah (Subhanehu ve Tealâ) dilerse sana orada da mücahid sevabı verir. Ancak bu söylediklerim vaciplerin birbiri
ile muhalefet ettiği durumlar için geçerlidir. Şayet kardeşin anne-babana bakabilecek durumdaysa ve onlara bakacağına inanıyorsan cihad yapılan bölgelere
gitmelisin. Ayrıca mücahidler senin katılmanla güçlenecek, bilgi, güç ve tecrübenden faydalanacaklarsa durum yine aynıdır.
Müdafaa cihadında asıl olan anne-babanın iznine gerek olmamasıdır. Bir
yere saldıran düşmanı, o yerin halkı defedemiyorsa oraya yakın olan bölgede
yaşayanların yardıma koşmaları farz-ı ayn olur. Bu şekilde maksat hasıl oluncaya kadar devam eder.
Tevhid ve Cihad Minberi
234
Sana hatırlatmam gereken bir diğer önemli husus ise; kardeşine, gücün
yettiği ölçüde tağutî sisteme askerlik yapmaktan uzak durmasını tavsiye etmendir. Allah en doğrusunu bilir.360
Cihada Çıkma Hususunda Mücahidin
Geri Kalmasının Sebepleri Nelerdir?
Soru: Selamun aleykum. Günah bataklığına düştükten sonra Allah
(Subhanehu ve Tealâ)’nın lütfuyla hidayet bahşettiği gençlerden birisiyim. Allah
beni öyle şereflendirdi ki kalbime cihadın ve mücahidlerin sevgisini yerleştirdi.
Zaten bu iki sevgi asla birbirinden ayrılmaz. Birkaç yıl cihad aklımdan hiç çıkmadı. Çok istememe rağmen cihada ve mücahidlere olan sevgim azalmaya başladı. O an anladım ki cihada katılmaktan ve mücahidlerin arasında bulunmaktan başka çare yok. İstikamet ancak mücahidlerin arasındadır. Araştırma, dua
ve isteğimden sonra birkaç yıl içinde Allah (Subhanehu ve Tealâ) mücahid kardeşlerimden biriyle tanışmayı nasip etti. O kardeş, cihada gitmeme yardımcı olacağını söyledi. İzzet, şeref ve keramet yurduna… Ben biliyorum ki izzet, şeref, şan,
keramet, doğruluk, iyilik ve güzellik hepsi orada… Ama ailem bunu öğrendikten
sonra cihada gitmemi yasakladı. Polise ve emniyete haber etmekle tehdit ettiler.
İstemeyerek de olsa onların sözüne uydum. Çünkü kardeşlerimin hapse girmesine sebep olmak istemedim.
İşte o günden beri ben bir cehennem ateşinin içerisinde yaşıyorum. Durumumu öğrendikten sonra kardeşlerim benden kaçmaya başladı. Üzülerek
söylüyorum ki eski günahların bazılarına geri döndüm. İşte bu bir tembellik mi?
Yoksa ben cihada layık biri değil miyim? Bana bilgi verin, beni faydalandırın!
Allah sizden razı olsun.
Cevap: Hamd, Alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Salat ve selam nebilerin sonuncusunun, ehli beytin, ashabının ve kıyamet gününe kadar O’na tabi
olan Müslümanların üzerine olsun. Allah (Subhanehu ve Tealâ) bizi ve sizleri her
türlü hayra ulaştırsın.
Ey kardeşim bil ki günah ve masiyetler mücahidi cihada çıkmaktan alıkoyan en büyük sebeplerdir. Hatta bu durum düşmanla karşılaştığında gerisin
geriye kaçmaya kadar götürür. Şüphesiz günahlar Allah (Subhanehu ve Tealâ)
katından gelecek yardımın gecikmesine sebep olurlar. Allah (Subhanehu ve Tealâ)
şöyle buyurmuştur:
360
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
235
“(Uhud'da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı
hatalar yüzünden şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı.” (3 Al-i İmran/155)
İbni Kesir (rahimehullah) “Daha önceleri işlemiş olukları bazı günahları
sebebiyle” demiştir.
Allah bizi ve sizi hidayete kavuştursun. Her Müslümanın Allah (Subhanehu
ve Tealâ)’nın yoluna girebilmesi ve hidayetin tamamlanabilmesi için günah ve
kötülükleri terk etmek için nefsiyle mücadele etmesi gerekir. Zira Allah yolunda
cihad, bunu gerektirir:
“Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.
Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” (29 Ankebut/69)
“Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse Biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız). Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar ve en güzeli
de yalanlarsa Biz de onu en zora hazırlarız.” (92 Leyl/5-10)
Kim şeytanla kuvvetli bir şekilde mücadele etmezse şeytan ona vesvese
verir. Şehvetleri terk etmede ve şüpheli şeylerden uzaklaşmada nefsi ile yapacağı
mücadeleyi zayıflatır, yok eder. Böyle olunca da Allah’ın düşmanı münafık ve
kâfirlere karşı cihadı nasıl güçlü olabilir?
Bu konuda Allame İbni Kayyım
(rahimehullah) şöyle demiştir:
“Dışarıda düşmanlarla savaştıktan sonra kişinin kendi nefsiyle mücahede
etmesi de cihadın bir parçasıdır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
"Mücahid, Allah'a itaat yolunda nefsiyle cihad edendir. Muhacir ise Allah’ın
yasakladığı şeylerden hicret edendir"361 buyurmuştur. Dış âlemde Allah düşmanlarıyla yapılan cihad, kulun Allah'ın zâtı konusunda nefsiyle yaptığı cihadın
bir uzantısı olduğundan nefis ile cihad, dış âlemdeki düşmanla cihaddan önde
gelir ve ona temel teşkil eder. Zira kişi ilk olarak, emrolunduğunu yapması ve
yasaklandığını bırakması için nefsiyle cihad etmez ve Allah için ona karşı savaşmazsa dış âlemdeki düşmanıyla cihad etmesi mümkün değildir. İçindeki
düşman onu sultası altına almış, ona baskın gelmiş ve kendisi de düşmana karşı
cihad etmemiş, Allah yolunda onunla savaşmamış iken dıştaki düşmanıyla cihad
etme ve ondan intikam alma imkânını nasıl elde edebilir? Hatta böyle bir kimse
nefsiyle cihada çıkmadıkça düşmanıyla cihada çıkamaz.”
Kim Hayya ala’l felah’a hıyanet ederse
Hayya ala’l cihada da hıyanet etmiştir.
361Ahmed
b. Hanbel 6/21. Senedi ceyyiddir.
Tevhid ve Cihad Minberi
236
Soru soran değerli kardeşime bu konuda oldukça mükemmel sözleri bulunan İbni Kayyim (rahimehullah)’ın diğer sözlerini de araştırmasını tavsiye ederim.
“İstikamet ancak mücahidlerin arasındadır… Ben biliyorum ki izzet, şeref,
şan, keramet, doğruluk, iyilik ve güzellik hepsi oradadır” sözlerine gelince derim
ki: Bu sözün bir noktada hakka isabet etti ise de bir noktada haktan uzaklaştı.
İzzet, şan ve şeref ancak cihadla gerçekleşir sözün şüphesiz doğru bir sözdür.
Zira Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “İ’yne ile alışveriş yaptığınız, öküzlerin peşine takılıp çiftçilikle yetindiğiniz ve cihadı terk ettiğiniz zaman Allah size
bir zillet verir ve yeniden dininize dönmedikçe sizden onu gidermez”362 buyurmuştur. İslam ümmetinin şu an içerinde bulunduğu zillet ve alçaklıktan kurtulması ancak Allah yolunda cihada sarılmakla mümkündür.
Sözlerinde haktan uzaklaştığın nokta ise Allah’ın şeriatında istikameti
yalnızca cihad alanlarındaki mücahidlerle sınırlandırmandır. Zayıflığını ve günahlarını bununla temize çıkarmaya gerek yoktur. Çünkü Allah (Subhanehu ve
Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz "Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine
melekler iner. Onlara "Korkmayın, üzülmeyin! Size vâdolunan cennetle sevinin!" derler. Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın
çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır. Gafûr ve rahîm olan
Allah'ın ikramı olarak… (İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben Müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?” (41 Fussilet/30-33)
Ey kardeşim! Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın Allah'a çağıran, iyi iş yapan
ve "Ben Müslümanlardanım" diyen kimseleri, belirli bir yer ve zamana mahsus
kılmaksızın "Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenler zümresinden saydığını görmüyor musun?
Bu söylediğimize Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)’in Muaz b. Cebel’e ettiği nasihatteki “Nerede olursan ol, Allah’a
karşı muttaki ol!” sözleri de şahitlik etmektedir.
Sonuç olarak derim ki; nerede olunursa olunsun, gizlide veya açıkta yani
her halükârda istikamet üzere olmak gerekir. Bunu mekana veya zamana tahsis
etmek ise doğru değildir. Hiç şüphesiz Allah en doğrusunu bilir.363
362
Ahmed, Ebu Davud, Beyhaki ve diğerleri rivayet etmiştir. Es-Silsiletu’s-Sahiha: 11
363
Cevap Veren: Ebu Nur el-Filistinî.
Zikir Ehline Sorun 1
237
Özürsüz Olarak Cihad Topraklarını Terk Etmek
Soru: Ben Irak'lı bir gencim. Ailemin isteği üzerine Irak'tan ayrıldım. Zira ben bir müddet önce sorgulanmıştım. Bundan dolayı bazı sıkıntılar oldu. Şu
an ise polis tarafından aranmaktayım. Ancak aranmam çok ciddi bir sorun değil.
Zira Irak'ın herhangi bir şehrine gidersem orada beni kimse tanımadığı için
herhangi bir sorun olmaz. Ancak babamın Irak'ı terk etmem noktasında aşırı
ısrar etmesi, kalbiminde bu noktada zayıf kalması sonucunda ben öğrenimimi
tamamlamak için Irak'ı terk ettim. Bu pozisyonda acaba ben cihada sırt çeviren
ve cihaddan kaçan bir kimse konumunda mıyım? Cevap verirken benim daha
önce Irak'ta cihad için çalışanlarla beraber olduğumu da göz ardı etmeyin.
Cevap: Sevgili kardeşim! Allah senin amelini bereketlendirsin. Her kimin durumu senin durumun gibiyse onun üzerine cihad muayyen olarak farzı
ayndır. Yani, düşman beldenizi bizzat işgal etmişse ve siz de kardeşlerinizle
cihad ediyor durumda iseniz bu cihadın size muayyen olarak farzı ayn olmasından dolayıdır. Bu noktada hiçbir şüphe yoktur. Ne türden olursa olsun dünyevi
bir maslahat adına cihadın terk edilmesi kesinlikle caiz değildir. Zira dinin korunması, can, mal, nesil ve akıl emniyetlerinden daha öncedir. Cihadın bu şekilde fertlerin üzerine muayyen olarak farzı ayn olduğu durumlarda hiç kimsenin
hiç kimseden izin almasına ihtiyaç yoktur. Senin anne ve babana itaat etmen
masiyet söz konusu değilse caizdir. Yaratıcıya isyan noktasında hiç kimseye itaat
yoktur. Burada senin üzerine düşen bu farzı ayn cihadı terk etmen istendiğinde
anne ve babana kesinlikle itaat etmemendir.
Diğer taraftan Allah'ın kelimesinin yücelmesi adına yapılan bir cihadı
dünyevi bir öğrenim için nasıl terk edebilirsin ki? Allah'ın dinine yardım etme
adına dünyevi birçok çıkarlarından vazgeçen nice mücahidlerde senin için güzel
bir örnek yok mudur? Nitekim bunlardan birisi de Beytullah Mahsud'dur ki
kendisinin şehitlerden olduğunu umuyoruz. O haçlıların Afganistan'a saldırmasından sonra üniversite öğrenimini terk ederek mücahidlerin safına katılmıştı.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) onun ismini bu dünyada yüceltti. Kendi düşmanlarını
onunla korkuttu.
Sevgili Kardeşim! Allah sana hayırlar versin. Bulunduğun şehri terk ederek başka bir şehre gittiğin zaman kimsenin seni tanımayacağını ve bu şekilde
cihada devam edebileceğini söylediğin halde herhangi bir şer'i özre dayanmaksızın cihad topraklarını terk ettiğin için büyük bir hataya düştüğünde şüphe yoktur.
Tevhid ve Cihad Minberi
238
Allah'a çokça tevbe et ve istiğfarda bulun. Ve gücün yeterse kardeşlerine
faydalı olmak, onlara yardım etmek için hemen cihad meydanlarına geri dön.
Senin üzerine bizzat vacip olan işte budur. Allah'tan bizleri ve seni affetmesini
dileriz.364
Ailevi Sıkıntılardan Dolayı Cihadı Terk Etmenin Hükmü
Soru: Değerli şeyhim! Aile, çoluk-çocuk, anne ve babayı terk ederek nerede olursa olsun belli bir yerde mücahidlere katılmanın meşru olup olmadığını
soruyorum. Onların devamlı kalacakları bir evleri yok, kirada oturuyorlar. Ayrıca kişinin ailesine kendisinden başka yardım edecek birileri de yok. Ailesi onu
cihada göndermemekle, o da cihada gitmemekle günah işlemiş sayılırlar mı?
Bu kardeşim daha önce mücahidlerin arasındaydı. Sonra çeşitli sebeplerden dolayı oradan ayrıldı. Bu sebeplerden biri; onun memleketin pek çok bölgesinde tanınıyor olmasıdır. Ayrıca bilinmesi gerekir ki onun, mücahidlerin arasında önemli bir rolü var ve cihad saflarında bulunması gereken biri… Birkaç
kez hapishaneye düşmüş. Bu şartlar altında dönmesini gerektiren bir durum
olursa dönebilir mi? Yoksa Allah’a tevekkül ederek hiç kimsenin kendisini tanımadığı başka bir cihad bölgesine mi gitmeli? Açıklamalarınızı bekliyorum. Allah
sizlerden razı olsun.
Cevap: Değerli kardeşim! Allah seni korusun ve gözetsin.
Hakkında soru sorulan kimsenin memleketinde cihad var. O pek çok çarpışmalara katılmış, kâfirlerle savaşmış. Cihat onun için vaciptir. Soruda belirtildiği üzere bu kişinin önemli bir role, istenilen ve aranılan özelliklere sahip olması cihadın onun için farz oluşunu daha da pekiştirmektedir. Bu durumda olan
bir kişi cihadı terk etmekle her ne kadar büyük günah işlememiş olsa da yine de
günah işlemiş olur. Cihad için güç toplamak veya başka bir yerdeki mücahidlere
katılmak maksadının dışında cihad meydanından ayrılmak caiz değildir. Böyle
yapan kimseler günah işlemiş olur. Ancak komutan böyle bir şeyi emretmişse o
zaman başka… Komutanına itaat etmesi gerekir, ona karşı gelemez. Masiyeti
emretmediği ve haramı helalleştirmediği sürece komutanına karşı gelmesi caiz
değildir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Ey mü’minler! Toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman onlara arkanızı
dönmeyin! Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe ulaşıp mevzi
tutma durumu dışında, kim öyle bir günde onlara arka çevirirse muhakkak ki o, Allah364
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
239
'ın gazabını hak etmiş olarak döner. Onun yeri de cehennemdir. Orası, varılacak ne
kötü yerdir!” (8 Enfal/15,16)
Ailesi ve çocuklarına gelince… Allah (Subhanehu ve Tealâ) en iyi koruyandır ve merhamet edenlerin en merhametlisidir. Bir mücahid Allah’ın dinine
yardım için cihada çıkarsa, Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın geride kalan ailesine
daha hayırlısını vereceğine inansın. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
buyurduğu gibi “Allah’ı (haklarını) muhafaza et ki Allah da seni muhafaza etsin”
Mücahid çocuklarını ve ailesini Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya emanet etmelidir. Hiç şüphesiz O onları korur ve gözetir. O ne güzel Mevla’dır, ne güzel
vekildir. Ama yine de sebeplere sarılsın ve ailesine yardımcı olacak kimseler
bulmaya çalışsın. Daha sonra da hemen mücahidlerin saflarına katılsın. İki vacip çakışacak olursa hiç şüphesiz din ve cihadın menfaati dünya menfaatinden
daha önce gelir.
Cihad için başka bir memlekete gitme meselesine gelince… Mücahidleri
yalnız bırakma, güç ve kuvvetlerini bölme ve komutana karşı gelme durumu
yoksa tercih kendisine aittir. Cihad ve mücahidlere daha faydalı olan neyse onu
seçmesi gerekir. Bu konuda bir zorlama da yoktur. Çünkü burada diğer bir
mücahid guruba katılma durumu mevcuttur ki bu Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın
meşru kıldığı bir iştir. Kendi memleketinde cihad etmesi iyice zorlaşmış ise ve
orada kalmasında bir fayda görmüyor ise emirinden izin alır ve gider. Allah en
doğrusunu bilir.365
Babanın Cihaddan Men Etmesi
Soru: Ben Avrupa'da yaşayan bir gencim ve bir evin bir oğluyum. İki yıldan beridir cihada katılmayı çok istiyorum. Ancak babam bu niyetimi öğrenince
beni eve hapsetti, mescide dahi gitmemi yasakladı. Özellikle şu günlerde şiddetli
bir şekilde dövmeye başladı. Öyle ki bir seferinde aşırı dayaktan dolayı
hastahaneye kaldırıldım. Babam aslen mütedeyyin bir insan, Hamas hareketine
mensup ve bir mescidde imamlık yapıyor. Bununla beraber beni şer'i ilimleri
tahsil etmekten de engelliyor, Şeyhul İslam İbn-i Teymiye ve diğer alimlerin
kitaplarını gördüğü zaman yırtıyor. Acaba benim böylesi bir durumda cihada
çıkmam caiz midir? Anne ve babama karşı bu durumda nasıl davranmam gerekir?
365
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
240
Cevap: Sevgili kardeşim evvel emirde kafana şunu iyice yerleştirmen lazım. Her kim olursa olsun –ki anne baba da buna dahildir- insanlarla ilişkimiz
“Allah'a isyanda herhangi bir kimseye itaat yoktur” temel kaidesi çevresindedir.
İtaat ancak maruf üzere yapılan emirlerdedir. Bu kaide Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)'in iki hadisinin lafzından çıkan temel bir esastır.
İkinci olarak bugün İslam ümmeti savunma cihadı yapmaktadır ve savunma cihadı da gücü olan herkesin üzerine bizzat muayyen olarak farzı ayndır.
Anne ve babaların çocuklarını bu cihaddan engellemeleri kesinlikle söz konusu
olamaz. Velev ki bir evin bir oğlu olsalar da… Cihaddan men etmek kesinlikle
helal değildir. Kesinlikle böylesi bir durumda onlar Allah'a isyanı emrettikleri
için kendilerine itaat edilmez.
Cumhur ulema savunma cihadında anne-baba izninin olmayacağını ittifakla belirtmişlerdir. Bundan dolayı ne zaman cihada gitmeye, mücahidlere
faydalı olmaya gücün yeterse ve cihada gitmek için de bir yol bulabilirsen hemen
Allah'ın bereketine koşman gerekir.
"Senin cihadın anne ve babana bakmandır" hadisine gelince bu savunma
cihadı için değil bilakis saldırı cihadında geçerli olan bir şarttır. Nitekim hadisin
açıklamasında Hafız İbn-i Hacer Cumhur ulemanın şu görüşünü nakleder:
"Anne ve babanın ya da ikisinden bir tanesinin men etmesi durumunda
cihada çıkmak haramdır. Ancak bu Müslüman oldukları zaman böyledir. Zira
anne ve babaya itaat etmek farzı ayn ancak cihada çıkmak farzı kifayedir. Ancak
cihad farzı ayn olduğu zaman o ikisinin iznine gerek yoktur.”
Üçüncü olarak; farz-ı ayn olan ilimleri tahsil etmek de senin üzerine farzdır. Aynı şekilde mescidde cemaatle namaz kılman da böyledir. Baban seni bunlardan men ettiği zamanda da ona itaat etmemelisin. Bu görevleri yerine getirebilmek için babana açık bir şekilde muhalefet ettiğini göstermeksizin kurnazca
davranarak bu görevleri yerine getirebilirsin.
Son olarak; sorundan anlaşıldığı üzere babanın sana bu şekilde davranmasının sebebi senin farklı bir menhec üzere hareket ettiğini görmesindendir.
Durum böyle ise sen ecrini Allah'tan bekleyerek sabret kardeşim. Allah yolunda
karşılaştığın sıkıntılara sabret ki zaten bu da Allah yolunda bir cihaddır. Müslüman hem dille hem de kılıçla Allah'ın dinine davet edendir. Sahabilerin, davetin ilk yıllarında nice zorluklarla karşılaştıklarında takındıkları tutum senin için
güzel bir örnek olsun. Sen anne ve babana karşı iyi davran. Onlara sözün en
güzelini söyle ve kendilerine karşı lutufkâr ol. Onların seni bazı vaciplerden
Zikir Ehline Sorun 1
241
engellemesi senin onların haklarına tecavüz etmene sebep olmasın. Böylesi bir
hataya düşmekten sakın. Allah seni ve aileni sevdiği ve razı olduğu şeylere hidayet etsin.366
Annemi Yalnız Bırakarak Cihada Gidebilir miyim?
Soru: Ben Müslüman bir gencim ve cihad etmek istiyorum. Babam vefat
etti ve anneme bakacak benden başka kimse yok. Bu durum cihadın farziyetini
düşürecek şerî bir özür olarak kabul edilir mi?
Cevap: Değerli kardeşim! Allah seni korusun ve gözetsin.
Günümüzde cihad farz-ı ayndır. Annene senden başka bakacak kimse bulunmasa bile bu farz senin üzerinden düşmez. Ancak yaşamış olduğun memleket itibarıyla bu konuda tafsilat vardır. Eğer düşmanlar memleketinize kadar
gelmişse ve mücahidler senin gibi kimselere ihtiyaç duyuyorlarsa o zaman cihad
farz-ı ayndır. Velev ki annene bakacak hiç kimse bulunmasın. Çünkü dinin maslahatı, diğer bütün maslahatların üzerindedir. Ancak durum böyle değilse senin
için genişlik vardır. Annene bakıp gözetmen için sana müsaade vardır ta ki Allah’ın takdir ettiği oluncaya, annen vefat edinceye kadar… Ancak bununla birlikte her zaman cihad niyeti taşımalı, bunu nefsine sürekli telkin etmeli ve cihad
için gerekli hazırlıkları yapmalısın. Ayrıca tevhid davası için elinden geldiğince
çalışmalı ve imkanların ölçüsünde mücahidlere yardımcı olmalısın...
Allah (Subhanehu ve Tealâ) seni muvaffak kılsın!367
Ailenin İzni Olmaksızın Cihad Etmek
Soru: Anne ve babanın izni olmaksızın cihada çıkmanın hükmü nedir?
Özellikle benim babam Yemen'de meşhur âlimlerden bir tanesidir. Babam eğer
cihada gidersem benim helak olmam için bana beddua edeceğini söylüyor. Aynı
zamanda babam bu menhec (Selefi cihad menheci) üzere olan bir kimse değildir. Benim bu menhec üzere hareket ettiğimi öğrendiği zaman benim günahkâr
olduğumu ve buna benzer şeyler söyledi. Acaba benim ne yapmam gerekir?
Cevap: Hiç şüphe yoktur ki şu zamanda cihad farzı ayndır. Özellikle şu
günlerde cihad tamamen farzı ayna dönüşmüştür. Eğer kesin olarak babanın
sana cihad için izin vermeyeceğini biliyorsan ondan izinsiz cihada çıkmanda
hiçbir sakınca yoktur. Babanın seni böylesi bir farzdan men etmesi kesinlikle
366
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisi.
367
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Tevhid ve Cihad Minberi
242
caiz değildir. Bilakis seni namaza, oruca teşvik ettiği gibi cihada da teşvik etmesi
gerekir. Allah'a isyanda yaratılmışa itaat yoktur. Sen cihada çıkmakla asi olmazsın. Bilakis asıl asi olan seni Allah'ın farz kıldığı bir ibadetten men edendir.
Eğer güç yetirebilirsen babandan sana bir zarar dokunmaksızın sen cihada katıl.
Bunun için bilinen birçok yol vardır. Allah'tan yardım iste ve acziyet içinde olma.368
Cihada Katılmak İstiyorum Ama Borcum Var
Soru: Ben Allah yolunda cihada çıkmak istiyorum ama borcum var ve
onu tamamen ödeyemiyorum. Allah’ın izni ile şehit olursam Allah benim borcumu bağışlar mı? Üzerimde borç olduğu halde şehitlerden olur muyum? Sizlerden delilleriyle birlikte acil cevap bekliyorum. Allah razı olsun.
Cevap: Günümüzde yapılan cihadların tamamı savunma cihadıdır yani
farz-ı ayn olan cihaddır. Kişinin cihad için borçlu olduğu kimseden izin almasına gerek yoktur. Ancak burada izah edilmesi gereken bazı durumlar vardır. Daha önce buna benzer bir sorunun cevabında bunları açıklamıştık, oraya müracaat edebilirsiniz. Mağfiret olunmaya gelince bu da yalnızca Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’nın katındadır.
Ebu Katade (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabının arasında durup en değerli amelin Allah
yolunda cihad ve iman etmek olduğunu söylemişti. Bir adam kalkarak “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah yolunda savaşırken ölsem Allah günahlarımı bağışlar mı?”
diye sordu. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de “Evet, Allah yolunda sabrederek mükâfatını da sadece Allah’tan bekleyerek ileri atılıp savaştan kaçmaksızın düşmanla savaşırsan Allah tüm günahlarını bağışlar. Sadece kul borcu ve
hakları müstesnadır. Bunu bana Cibril söyledi”369 buyurdu.
İbni Hacer (rahimehullah) dedi ki: “Şehitlik, kişinin kullara olan borcunu
gidermez. Borçlu kimsenin borcu da onun şehitlik derecesine ulaşmasını engellemez. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şehite özel muamelede bulunur ve ona bolca
ikramda bulunur.”
İmam Nevevi (rahimehullah) da “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
"Allah tüm günahlarını bağışlar sadece kul borcu ve hakları müstesnadır" sözü
insanların haklarına çok dikkat etmemiz gerektiğini vurgulamaktadır. Cihad,
368
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
369
Nesaî, Tirmizî ve Darimî.
Zikir Ehline Sorun 1
243
şehadet ve sair güzel ameller kul hakkını affettirmez. Bu güzel ameller ancak,
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın hakkının ödenmesini sağlar” demiştir.
Daha önce de söylediğimiz gibi borç, insanı müdafaa cihadından alıkoymamalıdır. Bununla birlikte Müslümanın kullara olan borçlarını ödemeye çalışması gerekir. Kendini Allah (Subhanehu ve Tealâ) ile buluşmaya hazırlaması
gerekir. Cihada çıkmak isteyen kimsenin borçlarını ödemesi çok güzel bir iştir.
Kim hayrı isterse hayır ona kolaylaştırılır.
Sonuç olarak derim ki: Kim, borcunu ödemeye samimi olarak çalışır ama
ödeyemezse borcunu ödeyemeden cihada çıkması gerekirse ve hiç kimse borcunu ödemeyi üstlenmezse, Allah yolunda cihad ederken şehit edilirse kıyamet
gününde Allah (Subhanehu ve Tealâ) onu da borçlu olduğu kimseyi de razı etmeye
kâdirdir. Borcunu ödeme hususunda göstermiş olduğu samimiyetten ve Allah
yolunda seve seve canını verdiğinden dolayı Allah (Subhanehu ve Tealâ) borcundan dolayı onu bağışlamaya ve borçlu olduğu kimseyi de razı etmeye muktedirdir. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim insanlardan geriye ödemek niyetiyle borç alırsa Allah onun borcunu ödemeyi nasip eder. Kim de ödememek üzere alırsa Allah onun malını telef
eder.”370
Hiç şüphesiz en doğrusunu Allah bilir.371
Cihada Katılmam Sebebiyle Nişanlımı Boşamalı mıyım?
Soru: Ben yakın zamanda evlendim. Nikâhımız kıyıldı ancak hala hanımım ile bir araya gelmedik. Şu an için sadece nişanlıyız. Ben çeşitli mücadele
sahalarında Allah’ın dini için cihad etmek istiyorum. Henüz kimseye bu niyetimi
haber vermedim. Cihada gideceğimden kimsenin haberi yok. Acaba cihada gideceğim için nişanlımı boşamalı mıyım?
Cevap: Allah mübarek kılsın. Gerçekten cihada niyetlenmiş isen Allah
(Subhanehu ve Tealâ) onu sana ne zaman nasip ederse etsin, eşini boşamanı asla
uygun görmüyorum. Çünkü cihada gitmek, boşanma için geçerli şerî bir durum
değildir. Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın senin için takdir ettiği şeyi bilemezsin.
Acaba cihada çıkacak mısın yoksa çıkamayacak mısın?
370
Buharî.
371
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şamî
Tevhid ve Cihad Minberi
244
Eğer cihada çıkmaya karar verdiysen ve hanımınla beraber olmadıysan
onu yanında kalma veya gitme konusunda muhayyer bırakırsın. Şayet bütün
mücahid kardeşler senin gibi düşünecek olursa hiçbir mücahidin evlenmemesi
gerekir. Peki, cihad önderlerinin ve mücahidlerin çoğu evli değil mi? Hepsi evli
olmasa da çoğu evli hatta bazılarının birden çok sayıda eşi var.
Sakın ama sakın “Ben onu benden sonra kime bırakırım” deme! Çünkü
onun rızkı, sen olsan da olmasan da üstlenilmiştir. Sen olsan da olmasan da
Allah onun rızkını verecektir. Şunu da unutma ki kadınların istek ve arzuları
hafife alınmayacak derecede çoktur. Dua ve istiare yapmayı unutma! Allah yar
ve yardımcın olsun. Allah muvaffak kılsın.372
Cihadın Maslahatı İçin Yakınlara Yalan Söylemenin Hükmü
Soru: Akrabalarıma “Ben ziyarete gidiyorum” diyerek yalan söyleyip de
Allah yolunda cihad etmeye gidebilir miyim? Ya da çevremizdeki zenginlerden
“Fakir ailelere yardım ediyoruz” diye yardım toplayıp bu yardımları mücahidlere
ya da hapishanelerde tutuklu bulunan Müslümanlara göndermemiz caiz midir?
Cevap: Allah seni mübarek kılsın! Dine yardım etmek maksadıyla kâfirlere, din düşmanlarına, tağutlara, onların destekçilerine ve onları sevenlere
yalan söylemek caizdir. Bu da “Harp hiledir” hadisinin kapsamına girmektedir.
Nitekim Nuaym b. Mesud (Radıyallahu Anh) Hendek savaşında Beni Kureyza
Yahudileri ile diğer müşriklerin saflarını ayırmak için her iki tarafa da yalan
söylemiştir. Bu olay siyer kitaplarında zikredilmekte ve safları ayırma hususunda faydalı olduğu rivayet edilmektedir.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Abdullah b. Enis’i cihad için önemli
bir yere gönderdiğinde ona “Harp hiledir” buyurmuştur. Bu gibi durumlarda
kâfirlere yalan söylemek caizdir. Ancak hıyanet olmamalıdır. Çünkü biz Müslümanlar verilen sözleri yerine getirmekle mükellefiz. Bizler vefalı kimseleriz…
Müslümanlara yalan söylemek ise aslen haramdır. Yalan söylemek yerine
kinayeli konuşmak daha iyidir. Mesela akrabalarına “Ben ticarete gidiyorum”
desen ve daha sonra cihada gitsen işte bu kinayeli konuşmadır, yalan sayılmaz.
Çünkü cihadın ticaret olduğu ayetle sabittir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) “Ey iman
edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve Resûlüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz.” (61 Saf/10,11)
buyurmuştur.
372
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
245
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) herhangi bir gazveye çıkacağı zaman gideceği yeri söylemez başka bir yeri kast ederdi. Öyleyse böyle durumlarda
evla olan, açık bir yalan olmadığı, cihada ve mücahidlere zarar vermediği sürece
kinayeli konuşmaktır. Daha önce de izah ettiğimiz gibi hafif olan bir günahla
büyük mefsedetleri önlemek caizdir. Ancak bunun bazı şartları vardır. Bu ruhsatın istismar edilerek Müslümanlara karşı yalan söylemekte kullanılmaması gerekir. Sana nasihatim şudur ki; kendini Müslümanlara yalan söylemeye mecbur
hissettiğin zaman daha hayırlı neticelere ulaşmak için ilim ehli güvenilir kimselerle istişare yapmalısın.
Hıyanet asla caiz değildir. Başkalarının haklarını almak, gasp etmek de
böyledir. Zenginlerden “Fakir ailelere yardım ediyoruz” diye yardım toplayıp bu
yardımları mücahidlere ya da hapishanelerde tutuklu bulunan Müslümanlara
göndermek de asla caiz değildir. Çünkü bu yalandır ve yasaklanmıştır. Eğer
sadaka belirli bir yere veya kimselere ayrılmışsa onlara ait olur ve başkalarına
vermemek gerekir. Eğer sen sadaka konusunda vekil olursan sadakayı verenin
bilgisi olmaksızın onu başka yerlere vermen caiz değildir. Çünkü sen vekilsin,
sadakanın sahibi değilsin. Emanet, sahibinden izinsiz olarak harcanırsa emanete hıyanet edilmiş olur ki bu asla caiz değildir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) en iyi
bilendir.373
Cihad mı Önceliklidir Yoksa İlim Tahsil Etmek mi?
Soru: Şu soruma cevap vermenizi ümit ediyorum. Allah sizleri tüm hayırlara nail etsin.
Biz 20 ve 21 yaşlarında olan iki kardeşiz. Irak'ta oturuyoruz. Cihad etmek
istiyoruz ancak ilim talebesiyiz. Bununla beraber cihad etmeye Allah'ın izniyle
gücümüz de var. Ancak ailemizden ve akrabalarımızdan kaynaklanan bazı sorunlarımız mevcut. Zira onlar bizim cihada dahil olmamızdan razı değiller. Kâfir
ve mürtedlerin bizlere zarar vermesinden korkuyorlar. Bundan dolayı aramızda
devamlı sorunlar yaşanmaktadır. Zaman zaman ailemiz şayet cihada katılırsak
bizi terk edeceğini dahi söylemiştir. Bilindiği üzere Irak'ta cihad savunma cihadıdır ve dinini, akidesini korumak isteyen her Müslümanın üzerine cihad etmek
farzdır. Dediğim gibi bununla beraber bizler ilim talebesiyiz. Acaba bizim cihadı
bırakıp ilim tahsiline mi devam etmemiz gerekir yoksa Allah yolunda cihad etmemiz mi gerekir? Ve cihaddan men edenin hükmü nedir?
373
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Tevhid ve Cihad Minberi
246
Cevap: Hiç şüphesiz ki cihad etmeye muktedir olduğunuza göre sana ve
kardeşine vacip olan özellikle cihaddır. Düşman tarafından savaş açılan, işgal
edilen beldelerde cihad etmenin vacip olduğu üzerinde tüm Müslüman alimlerin
icması vardır. Bahsettiğiniz ailenizden ve akrabalarınızdan kaynaklanan sorunlar, ailenizin sizden uzaklaşması cihadı terk etmeniz için meşru bir gerekçe değildir. Bilakis ailenizin bu noktada söylediklerine karşı gelmeniz ve Allah yolunda cihad etmeniz size vaciptir. Zira itaat ancak maruftadır. Sizden namazı ve
orucu terk etmenizi istedikleri zaman onlara itaat etmeniz nasıl caiz değilse
Allah'a isyan etmeyi emrettikleri zaman da onlara itaat etmeniz caiz değildir.
Düşman sizin beldenize gelmiş, ırzlara tecavüz etmiş, insanları ve beldeleri yerle bir etmişken nasıl oturabilirsiniz? Hâlbuki Allah'ın muvaffak kıldığı ve
hayır dilediği kimselerden başka hiç kimsenin yapamayacağı böylesi büyük bir
cihada Allah sizi ulaştırmıştır ve bu yüzden de sizler büyük bir nimet içindesiniz.
Bu cihadı günümüzde yerine getirenlerin Taifetul Mansura'dan olduğu
hususunda hiçbir şüphe yoktur. Tunus'tan, Cazayir'den, Mağrip'ten, Şam'dan,
Yemen'den tüm mücahidler sizin memleketinize cihad etmek, Allah düşmanlarına saldırmak için koşuşurken tam cihadın ortasında bulunan sizlerin cihada ve
istişhada karşı çabanız nasıl onların çabasından daha az olabilir.
İlim talebi ve cihad konusundaki sözlerinize gelince; cihad elbette ilim elde etmeye muhalif değildir. Bilakis sen aynı vakitte hem cihad edebilir hem de
ilim tahsiline devam edebilirsin. Bil ki Allah (Subhanehu ve Tealâ) cihad meydanlarında sizin ilminize bereket verecek, anlayışınızı sağlıklı kılacaktır. Ve sizler
böylesi bir bereketi cihad meydanları dışında asla başka bir yerde bulamazsınız.
Nitekim Allah (Subhanehu ve Tealâ)'nın “Bizim yolumuzda cihad edenlere gelince işte
biz onları yollarımıza hidayet edeceğiz” kavlinde işaret ettiği budur.
Düşman topraklarımızı işgal ettiği bir günde ilim talebeleri "Biz ilim tahsil ediyoruz" diyerek cihadı terkederlerse geriye kim cihada destek verecektir ki?
Allah'tan kork kardeşim! Bir an önce mücahid kardeşlerinin saflarına katılmak için koş kardeşim. Bizzat sözlerinle, ilminle, bedeninle onlara destek ver.
Sizin topraklarınızda şehit olan Ebu Enes eş-Şami gibi yiğit alimleri hatırla. İlim
talep etme adına onlar hiçbir zaman cihad kervanına katılmaktan uzak durmamışlardır. Allah'tan afiyet dileriz.374
374
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
247
Mücahidlere Faydalı Olamayacağını Zanneden
Kimsenin Cihada Katılması
Soru: Benim cihad konusunda herhangi bir yetenek, bilgi veya tecrübem
yok. Ancak ben cihada gitmeyi istiyorum. Burada boşa geçirdiğim vaktimi faydalı işlerle geçirmek istiyorum. Bu konuda bana nasihat eder misiniz?
Cevap: Değerli kardeşim! Allah senden razı olsun. Bil ki bizler boş vakitlerimizi doldurmak için cihada gitmiyoruz. Mücahidlerin yiğitlere ve savaşçılara
ihtiyacı var. Cihad, yüksek gaye ve himmet sahiplerinin işidir. Onların oturmalarında, kalkmalarında bir heybet ve vakar vardır. Şehitlerin ve mücahidlerin
hayatlarına baktığında onların tevhide davet eden davetçiler olduğunu görürsün. Zaten muvahhid bir Müslüman, yaratılma gayesini unutarak nasıl yaşayabilir?
“Boşa geçirdiğim vaktimi faydalı işlerle geçirmek istiyorum” sözünle “Cihada çıkana kadar geçecek olan vaktimi cihad ve mücahidlere yardım etmekle
geçirmem için bana nasihat edin” demek istiyorsan sana şu şekilde nasihat ederim: Öncelikle Müslümanların cihadlarındaki en temel gaye olan tevhidi iyice
öğren! Daha sonra onu iste ve onun uğrunda her türlü sıkıntıya katlan! Kendini
yetiştir. Cihad meydanlarında kardeşlerinin ihtiyacı olan özelliklerle donan!
Allah’ın dinine yardım hususunda hepimizin verebileceği bir şeyler vardır. Bedeninle cihad edebileceğin gibi dilinle de cihad edebilirsin. Senin için cihad bölgelerine gitme imkânı oluşana kadar tevhidi ve cihadı savunarak, insanları tevhide davet ederek dilinle cihad edebilirsin. Daha sonra senin için güvenli bir yol
açılırsa da hiç durma! Hemen mücahid kardeşlerine katıl! Allah bizi ve sizleri
doğru yola kavuştursun.375
Kadınların Cihadı
Soru: Bir kadın şer’i açıdan Allah yolunda şehit olma arzusuyla erkekler
gibi cihad etmek isteyebilir mi?
Cevap: Cihad kadınlara farz değildir. İbni Kudame (rahimehullah) şöyle
demiştir:
“Cihadın vacip olması için 7 şart vardır: İslam, akîl, bâliğ, hür ve erkek
olmak, kusurun olmaması ve nafakanın bulunması.”
375
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
248
Erkekliğin şart koşulmasının delili İbni Mace ve Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği şu hadistir:
Aişe (Radıyallahu Anha) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e “Ya
Rasulallah! Kadınlar için de cihad var mıdır?” diye sorunca Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Umre ve hac gibi içerisinde kıtal olmayan cihad
vardır. Çünkü kadınlar zayıftırlar, savaş ehli değillerdir” buyurmuştur.
Peki, mücahidlere yardım etmek ve yaralıları tedavi etmek için cihada katılabilirler mi?
İmam Serahsi “Es-Siyerul Kebir” adlı eserinde “Kadınların Erkeklerle Birlikte Harbe Katılması” bölümünde şöyle demiştir:
“Savaşta kadınların erkeklerle birlikte savaşmalarını uygun görmüyoruz.
Çünkü kadının savaşacak güçlü bir bünyesi yoktur. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem)’in “Bu mu savaşacak olan?” sözünde buna işaret vardır. Ayrıca kadın-
ların cihada katılmasında Müslümanların avretlerinin açılması vardır. Müşrikler
bu durumdan hoşnut olurlar. Belki de “Müşrikler bu sebeple Müslümanlara
cüret ederek saldırabilir” diye de yasaklanmış olabilir. Yine müşrikler “Müslümanlar zayıflamış, bizimle savaşırken kadınlardan medet umar hale gelmişler”
diye düşünebilirler. Bu gibi durumlardan dolayı kadınların savaşa katılmaları,
savaşmaları doğru olmaz. Ancak Müslümanlar buna mecbur kalırsa o zaman
başka…
Zaruret durumunda müşriklerin fitnesini bertaraf etmek için mümkün
olduğu kadar savaşa katılmaları caizdir hatta vaciptir. Buna delil olarak da alimler Huneyn savaşını delil getirdiler ve zaruret anında kadınların savaşmalarının
sakıncasının olmadığını söylediler. Zira Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) o
gün kadınların savaşmasını engellemedi. Ancak bu olaydan başka Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kadınlara savaş için izin verdiği nakledilmemiştir.
Yaşlı kadınların, yaralıların tedavisi için harbe katılmalarında bir sakınca yoktur. Mücahidlere su verirler ve ihtiyaç duyduklarında yemeklerini yaparlar.”
Tabii ki bu durum, düşmanın Müslüman memleketlerini ele geçirip yakıp
yıkmadığı ve cihadın herkez üzerine farz-ı ayn olmadığı zaman için geçerlidir.
Ancak düşman Müslüman memleketlerini işgal ederse, her Müslüman erkek ve
kadına cihad etmek farzdır. Kadın kocasından izin almadan cihada katılabilir.
Hanefilerden Kâsanî (rahimehullah) der ki:
Zikir Ehline Sorun 1
249
“Düşmanlar Müslüman beldeye hücum ettiğinde Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’nın “(Ey mü’minler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın!” (9 Tevbe/41)
emri üzere eli silah tutan tüm Müslümanların üzerine savaş farz-ı ayn olur.”
Konuyu özetlersek; Zaruriyet olmadığı müddetçe aslen kadınlara cihad
farz değildir. Ancak kâfirler Müslümanların memleketlerine saldırdıklarında
savaş kadınlar için de farz olur. Bu durumda kadınlar mümkün olduğu ve gücü
yettiğince savaşırlar. Ancak gücü yetmiyorsa ona farz değildir. Zira “Allah herkesi
ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.” (2 Bakara/286)
Mecburiyetten dolayı kadınların cihada katılmaları gerekiyorsa da Müslüman komutanların kadınları esir düşme tehlikesi bulunan, düşmanın kadına
musallat olacağı yani ırz ve namuslarının tehlikeye düşeceği yerlerde görevlendirmemesi gerekir. Cihad yerleri çoktur. Komutanın pek çok seçeneği vardır.
Mecburiyetten dolayı kadınların cihada katılmaları gerekiyorsa da kendilerini ve
ırzlarını koruyacakları en emniyetli yerlerde görevlendirilmeleri gerekir.
Son olarak söylemek isterim ki; kim sadakatle ve ihlasla şehit olmayı arzu
ederse yatağında ölse bile Allah (Subhanehu ve Tealâ) onu şehitlerin mertebesine
ulaştırır. Allahu âlem.376
Savaş Esnasında Yüksek Sesle
Zikir Yapmak ve Tekbir Getirmek
Soru: Düşmanla savaşın şiddetlendiği anlarda onları korkutmak için
yüksek sesle zikir yapmak, tekbir getirmek müstehap mıdır yoksa mekruh mudur? Ben ulemanın üç yerde yüksek sesle zikir yapmayı kerih gördüklerini okumuştum ki bunlardan bir tanesi de kıtal esnasında sesi yükseltmek idi.
Cevap: Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Bir toplulukla karşılaşırsanız sebat edin ve Allah'ı çokca zikredin ki felah bulasınız.” ( 8 Enfal/45)
İmam İbn-i Kesir (rahimehullah) bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir:
“Bu, Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın mü'min kullarına düşmanla karşılaşma adabına ve düşmanla karşılaşıldığı esnada cesaretli olmaya dair bir öğretisidir. Merfu olarak rivayet edilen bir hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) şöyle buyurmuştur:
376
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
250
“Benim halis kulum kılıcıyla vuruşurken dahi beni zikredendir.”
Yani böylesi bir durum dahi, kulumu beni zikretmekten, bana dua etmekten ve benden yardım istemekten alıkoymaz. Katade bu ayete dair şöyle demiştir: “Allah (Subhanehu ve Tealâ) kişinin bulunabileceği en meşgul anında dahi –ki
bu düşmanla vuruşma halidir- zikri farz kılmıştır.”
İbn-i Ebi Hatim'in rivayetine göre Ata “Düşmana doğru ilerlendiği (üzerine yüründüğü) esnada susmak ve Allah'ı zikretmek vaciptir” demiş ve Enfal
Suresi'nin 45. ayetini okumuştur. Ben "Zikri açık olarak mı yapıyorlardı" diye
sorduğumda ise "Evet" demiştir.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) Müslümanlara düşmanla savaş esnasında sebat
etmelerini, onların saldırılarına karşı sabretmeyi, geri dönüp kaçmamalarını,
korkak olmamalarını, bu esnada dahi Allah'ı unutmayıp O'nu zikretmelerini,
bilakis düşmanlarına karşı O'ndan yardım isteyip O'na tevekkül etmelerini, O'na
güvenmelerini, böylesi bir esnada dahi Allah'a ve Rasulü’ne itaat etmelerini
emretmiştir."377
İmam Buhari, Sahihi'nin Cihad bölümünde "Savaş Esnasında Tekbir Getirmek" başlıklı bir bab açmış ve Enes bin Malik'ten şu hadisi rivayet etmiştir:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sabaha karşı Hayber'e vardı. Yahudiler omuzlarında taşıdıkları çalışma aletleri ile dışarıya çıktılar. Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i karşılarında görünce "Muhammed ve ordusu! Mu-
hammed ve ordusu!…" diyerek bağrışmaya başladılar ve hemen kalelerine döndüler. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ellerini kaldırarak
"Allahu Ekber! Artık Hayber'in işi bitti. Biz bir düşman toprağına girdiğimizde
kendilerine apaçık uyarılar yapılan bu kavmin sabahı ne de kötü olur" dedi.”
İbn-i Hacer bu hadisin açıklamasında “Burada savaş esnasında tekbir getirmenin caiz ve meşru olduğuna dair delil vardır” demiştir.378
Cabir b. Abdullah'tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) şöyle buyurur:
“Allah (Subhanehu ve Tealâ) şu üç sesle meleklerine karşı öğünür. Ezan sesi, cihad esnasında tekbir sesi ve telbiye esnasında yükseltilen ses.”
Düşmanla savaş esnasında yüksek sesle tekbir getirme meselesine gelince
bu konuda pek çok hadis ve eser nakledilmiş ve ilim ehlinden bazıları bunları
377
İbn-i Kesir Tefsiri.
378
Fethu-l Bari.
Zikir Ehline Sorun 1
251
derlemiştir. Nitekim İbn-i Nehhas ed-Dimyatî "Meşariul Esvak İla Mesadirul
Uşşak" (1/262 ve sonrası) isimli eserinde "Deniz Gazasının Kara Gazasına Üstünlüğü Ve Denize Bakmanın Fazileti İle Allah Yolunda Tekbir Getirmenin Fazileti Hakkında" bir bab açmış ve şu rivayetleri zikretmiştir:
İbn-i Münzir Kitabu-l Evsat'ta Eşheb'ten şunu rivayet eder: İmam Malik'e
sahilde nöbet tutan kimsenin düşmanla karşılaştığında ya da düşman olmadığı
zamanlarda yüksek sesle tekbir getirmesini, bunun mekruh olup olmadığını,
yoksa sesini ancak kendisinin duyabileceği kadar mı yükseltmesi gerektiğini
sordum. Bana şöyle cevap verdi:
“Düşmanla karşılaşma esnasında sesini yükselterek tekbir getirmesinde
bir sakınca yoktur. Hakeza düşman olmasa da sahilde nöbet esnasında yüksek
sesle tekbir getirmesinde de bir sakınca yoktur. Ancak sesini yükselterek insanların namaz ve kıraatlerine engel olup onlara eziyet ediyorsa bunu doğru görmüyorum.”
Leys b. Sad der ki: “Bizden öncekiler savaş esnasında ve seher vakitlerinde tekbir getiriyorlardı. Böylece bekçilik yaparken (nefislerinde) kuvvet topluyorlardı. Şu günlere gelene dek bunu kimsenin ayıpladığını görmedim.”
İbn-i Kasım şöyle demiştir: İmam Malik'e sahilde nöbet bekleyen kimselerin tekbir ve tehlil getirdikleri, nağmeli bir şeyler söyledikleri soruldu. O şöyle
dedi:
“Nağme hoşuma gitmiyor. Ancak savaş esnasında tekbir ve tehlil getirmeyi güzel görüyorum.”379
Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) "Bir tarafı kara bir tarafı deniz olan bir şehir duydunuz mu?" diye sordu.
Orada bulunanlar "Evet duyduk Ey Allah'ın Rasulü" dediler. Bunun üzerine
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
"İshak oğullarından 70 bin kişi buraya gazaya çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Buraya geldiklerinde inerler. Silahla savaşmazlar. Ok da atmazlar. La İlahe
İlalllah ve Allahu Ekber derler. Bunun üzerine şehrin denizden olan tarafı düşer.
Sonra ikinci defa La İlahe İlalllah ve Allahu Ekber derler ve bunun üzerine şehrin diğer tarafı düşer. Sonra üçüncü defa La İlahe İlalllah ve Allahu Ekber derler. Kendilerine (kapılar) açılır arkasından şehre girerler. Ganimetleri elde eder-
379
Meşariul Esvak.
Tevhid ve Cihad Minberi
252
ler. Onlar ganimetleri bölüşürlerken bağıran bir kimse gelir ve "Şüphesiz ki Deccal çıkmıştır" der. Onlar da bunun üzerine her şeyi bırakıp geri dönerler."380
Bu hadisin şerhinde Şeyh Safiyyurrahman el-Mubarekfurî şöyle der: “Hadiste geçen "Kendilerine açılır" ifadesi kendilerine zorlukların kaldırıldığı ve
düşmanın korktuğu anlamındadır. Hadiste bahsedilen bu fetih savaşmaksızın
sadece tekbir sesleri ile olmuştur."381
Mücahid'in savaş esnasında tekbir getirmesi, Allah'ı zikretmesi ve sesini
yükseltmesi müstehaptır. Bunda mü'minlerin kalplerinin sebat bulması, kâfir ve
mürtedlerin korkutulması gibi bir çok faydalı yön vardır. Bu bilakis denenmiş
bir tecrübedir. Buna dair anlatılan birçok meşhur kıssa vardır. Allah en doğrusunu bilir.382
Ehli Suğur Hakkında
Soru: “Ehl-i Suğûr” kimlerdir?
Cevap: Ehl-i Sugûr Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın emirlerini gözetenler
ve ayakta tutanlardır. İhlaslı mücahidler ve tevhid kelimesinin yükselmesi için
canla başla çalışanlardır. İslam devletini kurmak için çalışanlardır. Elleri, dilleri
ve tüm varlıklarıyla Allah’ın dinini savunan ve müdafaa eden Afganistan, Pakistan, Kafkas, Irak, Somali, Cezayir, Filistin gibi İslam topraklarında kenetlenmiş
mücahid kardeşlerimiz gibi… Tevhidi savunan, tağutların kirli çamaşırlarını
ortaya çıkaran şeyhlerimiz gibi… Şirki yeryüzünden kaldırmak için uğraşan
âlimlerimiz gibi… Allah (Subhanehu ve Tealâ) onları korusun.383
Irak’ta Hristiyanları Hedef Almanın Hükmü
Soru: Irak’ta Iraklı Hristiyanları ve kiliselerini hedef almanın hükmü nedir? Onlar zimmet ehli midirler?
Minberdeki bir fetvada Mısır’da Hristiyanlara yönelik hedeflerin hükmüne dair bir fetva okumuştum. Kiliselerden mabed (ibadet evleri) olarak bahsediyordu. Acaba oralara bu ismi vermek caiz midir? Çünkü biz kiliselerin şirk yuvaları olduğunu biliyoruz. Bu konu ile ilgili bilgi edinebileceğim güvenilir kaynaklar tavsiye edebilir misiniz?
380
Müslim.
381
Minnetul Mun'im; 4/365.
382
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
383
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami
Zikir Ehline Sorun 1
253
Okuduğum yazıda yeni yapılan kiliselerin yıkılması gerektiği ama eskiden
yapılanların yıkılmaması gerektiği yazıyordu.
Cevap: Genel olarak ehli kitabın özelde ise Hristiyanların durumu aşağıda sayacağımız durumlardan bir tanesi ile kayıtlıdır.
1. Ehli Harb: Kendileriyle savaşılan kimselerdir ki onlar için aslolan budur.
2. Ehl-i Eman: Elçi olarak ya da Allah’ın kelamını öğrenmek adına herhangi bir sebepten dolayı vize alarak memleketimize girenlerdir.
3. Ehl-i Ahd ve Sulh: Bunlar kendileriyle harp yapılan ve harp sırasında
belirli bir süre için anlaşma ve barış yapılan kimselerdir.
4. Ehl-i Zimmet: Bunlar, Müslüman beldelerinde Müslümanlarla birlikte
yaşayan, cizye ve vergilerini veren, üzerlerinde İslam şeriatının hükümlerinin
uygulandığı kimselerdir. Onlar İslam beldesinde yaşayabilmek için zelil ve hâkir
bir vaziyette cizyelerini verirler. İşte bunlar bizim zimmetimizde olanlardır ve
bunların korunması üzerimize vaciptir. Zimmet akdini yerine getirip cizye verdikleri sürece onları dinimize girmeleri için zorlayamayız. Şayet onlar yapılan
anlaşmayı bozarlar ise üzerlerindeki koruma kalkmış ve yeniden ehl-i harb konumuna düşerler. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve
Rasulü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın!” (9 Tevbe/29)
Irak’ta bulunan yerli Hristiyanlara baktığımızda mürted Irak Hükümetine
verdikleri destek ve yardım gün gibi ortadadır. Ayrıca haça tapan Amerikalı
kardeşlerine de her türlü desteği sağlıyor, yardım ediyorlar. Irak’ta en önde gelen liderleri Patrik 3. Amanuel’in Allah dostları muvahhidlere savaş açan Allah
düşmanlarına yaptığı yardım meşhurdur. İşte bu yardımlar, onların İslam’a ve
Müslümanlara karşı apaçık bir şekilde savaş açtıklarının delilidir.
Bu konuda onlara dokunulmayacağına dair genel olarak İslam halifesi
Ebu Bekir (Radıyallahu Anh)’nın ordu komutanı Yezid b. İbni Ebu Süfyan’a yaptığı vasiyet zikredilir. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) vasiyetinde şöyle demişti:
“Orada kendini ibadethanelere kapatmış ve nefsini havralara adamış
kimseler bulacaksınız, onlara dokunmayın! Bir de orada kavmine önderlik yapan kimseler bulacaksınız, işte onların boyunlarını vurun! Çünkü onlar, Allah
(Subhanehu ve Tealâ)’nın “Küfrün önderlerine karşı savaşın! Onlar yeminleri olmayan
Tevhid ve Cihad Minberi
254
kimselerdir. Onlara karşı savaşırsanız umulur ki küfre son verirler.” (9 Tevbe/12) bu-
yurduğu kimselerdir.”
Bilinmelidir ki bugün Irak’ta ve diğer birçok bölgede yaşayan
Hristiyanların durumu bundan çok farklıdır. Şeyhulislam İbni Teymiyye
(rahimehullah) şöyle demiştir:
“Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) onların öldürülmelerini yasakladı. Çünkü
onlar insanlardan tamamen ayrılmış, kendini manastırlara hapsetmiş kimselerdi. Onlara “esir” ismi verilirdi ve Müslümanlara zarar verecek bir işte kendi
dinlerinden olanlara yardım etmezlerdi. Âlimler; kör, hasta, ihtiyar, kadın ve
çocuklar gibi Müslümanlara eliyle veya diliyle zarar vermeye gücü yetmeyen
kimselerin öldürülmesi hususunda ihtilaf ettikleri gibi bunların (yani esir ismi
verilen ve kendilerini manastırlara kapatmış ve orada ibadet eden kimselerin)
öldürülmesi hususunda da ihtilaf ettiler.
Rahiblere gelince… Eğer eliyle veya diliyle Müslümanlara karşı kendi dininin mensuplarına yardım ediyorsa (mesela, savaşta komutanlar onun görüşünü alıyorlarsa) kendisine güç yetirildiği zaman öldürülür. Ele geçirilirse cizye
alınır.
Onlar küfürlerinin şiddetine göre diğerlerinden ayrılırlar. Rahipler küfürde lider ve önder kabul edilirler. Çünkü batıl Hristiyanlık dinini yaşıyor ve yaşatıyorlar. O dindeki her türlü küfür ve sapkınlığı bizzat işliyorlar. Âlimler onlar
hakkında nice kitaplar yazdılar ve savaş esnasında öldürülmeye en layık
Hristiyanların onlar olduğu hususunda ihtilaf etmediler. Zaten Ebu Bekir
(Radıyallahu Anh) onlar hakkında söylenecek sözü söyledi ve: “Çünkü onlar, Al-
lah (Subhanehu ve Tealâ)’nın “Küfrün önderlerine karşı savaşın! Onlar yeminleri
olmayan kimselerdir. Onlara karşı savaşırsanız umulur ki küfre son verirler.” (9
Tevbe/12) buyurduğu kimselerdir” dedi.”384
Bunun için biz Irak’taki Hristiyan hedeflerinin vurulmasının caiz olduğu
görüşündeyiz. İslam’a ve Müslümanlara karşı harp ilan ettikleri, kilise köşelerinde Müslüman bacılarımıza işkence ettikleri, aşikar bir şekilde küfür ve ehline
yardım yaptıkları için… Ayrıca bizimle onlar arasında bir ahid ya da sözleşme
yok ki kanlarını ve mallarını korumuş olsunlar. Şeyhimiz Ebu Muhammed elMakdisi (Allah onu esaretten kurtarsın) der ki:
“Müslümanlarla herhangi bir grup arasında geçerli bir eman bulunuyorsa
ve bu gruptan bazı kimseler bu emanı bozarlarsa o grubun tüm fertleri bundan
384
Mecmuul Fetava, 28/359–361.
Zikir Ehline Sorun 1
255
sorumlu sayılır. Ancak anlaşmayı bozmayanlar, bozan gruptan uzaklaşır ve yaptıklarını kabul etmezlerse mesul değillerdir. Tabii ki bu, halk için geçerlidir.
Yoksa grubun lideri, yönetici konumunda olan kimseler veya askerler için anlaşmayı bozanlardan uzaklaşmak ve onları reddetmek yeterli değildir. Bilakis o
sefihlerin ellerinden tutmaları, onları yakalama hususunda Müslümanlara yardımcı olmaları gerekir. Eğer böyle yapmazlarsa sefihlerin işlediği suçlara ortak
olurlar ve sonuçlarına katlanırlar. Unutmamak gerekir ki bu söylediklerimiz
Müslümanların kabul ettiği bir anlaşma veya ahid olduğu durumlar için geçerlidir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) anlaşmayı bozanları cezalandırırdı.
Velev ki anlaşmayı bozanlar, o grubun tamamı değil bir kısmı olsa bile! Yine
anlaşmalı gruplar taraftarlarının yaptığı kötülükleri de kabullenmiş olurlardı.
İmran b. Husayn (Radıyallahu Anh)’ın rivayet ettiği hadis buna delalet etmektedir. Sekıf kabilesi, Beni Ukayl kabilesi ile anlaşmalı idiler. Sekîfliler
ashabtan 2 kişiyi esir aldılar. Ashab-ı Kiram da Beni Ukayl’den birini esir aldı.
Alınan esirin yanında “Adba” adında bir de devesi vardı. Adamın elleri bağlı idi.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun yanından geçti.
Adam Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e seslenince Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ne istiyorsun?” dedi. Adam “Beni ve devemi niçin
aldın?” diye sordu. Rasulullah “Anlaşmalı olduğun Sakîflilerin işlediği suç yüzünden seni aldım” dedi ve adamdan yüz çevirdi. Adam Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)’in arkasından yine sesleniyordu. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) çok merhametli olduğu için yine adamın yanına döndü ve “Ne istiyor-
sun?” dedi. Adam “Ben Müslümanım” deyince Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) “Şayet sen bu sözü kendi başına buyruk iken söylemiş olsaydın, öyle bir
kurtulurdun ki bunun ötesi olmazdı” dedi ve oradan uzaklaştı. Daha sonra adam
iki Müslüman esir karşılığında fidye olarak verildi.”385
Burada, kendisiyle savaşılan kimsenin taraftarının yani anlaşmalı olduğu
kavmin mensuplarının da savaşılan hükmünde olduğuna delil vardır.
Muharibler ve onların taraftarlarıyla her halükârda savaşılır ve esir alınır. Anlaşmalı olan kavim ile aradaki emanın kalkması için o kavmin hepsinin birden
anlaşmayı bozması şart değildir. Onların sadece bir kısmı anlaşmayı bozarsa
hepsinin emanı kalkmış sayılır. Anlaşmayı bozanlara engel olmadıkları ve onları
inkâr etmedikleri için…
385
Müslim rivayet etmiştir.
Tevhid ve Cihad Minberi
256
Beni Kaynuka Yahudileriyle yaşanan olay da bunu teyid etmektedir. Müslüman bir kadının dalgınlığından faydalanarak onun avret yerini açan Beni
Kaynuka’ya mensup Yahudi, bir Müslüman tarafından öldürülmüştür. Orada
bulunan Beni Kaynukalılar da Müslümanı öldürdüler. Yaşanan bu olay Beni
Kaynukalılarla yapılan anlaşmanın bozulmasına sebep oldu. Çünkü orada hazır
bulunan Yahudiler Müslüman kadına yapılana engel olmadılar ve o işi yapan
Yahudiyi savundular.
Ayrıca Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın Salih (Aleyhisselam)’ın kavmi hakkındaki buyruğu da buna delalet etmektedir. Deveyi, Salih (Aleyhisselam)’ın
kavminden bir kişi öldürmüş olmasına rağmen Allah öldürme işini onların hepsine nispet ederek “Ama onlar, onu yalanladılar ve deveyi kestiler…” (91 Şems/14)
buyurdu ve hepsini sorumlu tuttu. Deveyi öldüren adama engel olmadıkları için
işlenen günaha ortak oldular ve hep birlikte cezalandırıldılar:
“Bunun üzerine Rableri günahları sebebiyle onlara büyük bir felâket gönderdi
de hepsini helâk etti.” (91 Şems/14)
Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab (rahimehullah) “Muhtasar-u Sîre” adlı
eserinde şöyle demiştir:
“Halid b. Velid (Radıyallahu Anh) Museylemetul Kezzab’a tabi olanlarla
savaşmak için 200 atlı gönderdi. İçlerinde Miccât b. Murare’nin de olduğu 13
kişiyi esir alıp Halid b. Velid’in huzuruna getirdiler. Halid b. Velid onlara “Bu
Museyleme hakkındaki görüşünüz nedir?” diye sorunca “Onun Allah’ın rasulü
olduğuna şahitlik ederiz” dediler. Bunun üzerine boyunları vurulmaya başlandı.
Sıra Sâriye b. Amr’e geldiğinde “Ey Halid! Yemame halkına iyilik yapmak istiyorsan da zarar vermek istiyorsan da Miccât’i bırak!” dedi. Zira o kavmin ileri
gelenlerinden idi. Halid b. Velid (Radıyallahu Anh) Sâriye ve Miccât’ı öldürmedi.
İkisi de demirden zincire vuruldu. Her ikisi de dua ediyordu. Halid b. Velid’in
kendilerini öldüreceğini zannediyordu ve “Ey İbni Muğire! Ben Müslümanım ve
Allah şahittir ki kâfir olmadım” dedi. Halid de ona:
- Ey Miccat! Öldürmek ile terk etmek arasında bir menzile vardır ve o da
hapistir. Ta ki Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu işimizde aramızda hüküm verecektir.
- Ey Halid! Ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna geldim
ve İslam üzere beyat ettim. Ki bunu sen de biliyorsun. Ben bugün hala o günkü
hal üzereyim. Eğer yalancı bizim içimizden çıkmışsa da Allah (Subhanehu ve
Tealâ) “Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez” buyuruyor.
Zikir Ehline Sorun 1
257
- Ey Miccat! Sen bugün, o günkü halin üzere misin? Bu yalancının işinden
sen razı idin. Sen ona ses çıkarmıyor ve susuyordun. Onu ikrar eden, kabul eden
ve getirdiğine razı olan sendin. Hala özür mü diliyorsun! Konuştuğun kadar
konuştun. Oysa sen Yemame halkının ileri gelenlerindensin. Şayet kavmimden
korkuyorduysan neden bana haber vermedin veya bir elçi göndermedin?”
Halid b. Velid’e bak! Miccat’ın susmasını, Museyleme’nin getirdiğine razı
olmak, batılını ve küfrünü ikrar etmek olarak değerlendirdi. Gerçekten de kim
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in veya ashabının muharip veya mürted
topluluklarla olan ilişkilerini incelerse bunun gibi pek çok örneğe şahit olacaktır.
Öyleyse düşmanlarımıza; bizimle savaşan, memleketlerimizi işgal eden
kâfirlere yardım ve yataklık yapan, kadın ve çocuklarımızı öldürenleri destekleyen, mücahidlere savaş açan tağutî sistemlerle birlikte olan, onlara yardım eden,
Allah’ın kitabını yakıp Rasulu ile alay eden ve Müslümanların kadınlarını kaçırıp dininden dönmediği için kiliselerde işkence eden tüm düşmanlarımıza deriz
ki:
Bu fıkhî meseleyi anlamaya çalışın! O hiç de zor ve kapalı değil! Bilakis
kolay ve anlaşır… Bu meseleyi kendi dillerinize tercüme edin ve bizim memleketlerimize gelmeden önce okuyun! Bilin ki başımızdaki tağutların size verdiği
emanın, aranızda yaptığınız anlaşma ve sözleşmelerin bizim katımızda hiçbir
değeri yok!
Başımıza musallat ettiğiniz kâfir kardeşlerinizin sizinle yaptığı sözleşmeler bizi nasıl bağlar? Biz onları kabul etmiyor, inkar ediyor ve sapkın fikir ve
düşüncelerinden uzak duruyoruz. Onların kanun ve anlaşmalarını asla tanımıyoruz. Onlar bizden değil biz de onlardan değiliz…”386
Soruyu soran kardeşimin “Kiliselerden mabed (ibadet evleri) olarak bahsediyordu” sözüne gelince… Evet, oraları ibadet yerleridir ama batıl ibadet yerleridir. Şüphesiz bu kiliseler Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya küfredilen yerlerdir.
Her ne kadar orada Allah zikrediliyor bile olsa. Mekanlar, ehline göre değerlendirilir. Kiliselerin ehli, kâfir olduğuna göre oralar kâfirlerin ibadet yerleridir.
Yeni yapılan kiliselerin yıkılması meselesine gelince… Bu konuda İmam
Kayyım (rahimehullah)’ın “Ahkam-u Ehli Zimme” ile Şeyh Ebu Muhammed elMakdisi (hafizahullah)’ın “Et-Tuhfetul Makdisiyye fi Muhtasar-ı Nasraniyye” ve
Şeyh Vesim Fethullah’ın “El-Veciz fi Ahkam-ı Ehli Zimme” adlı kitaplarını oku-
386
Ebu Muhammed’in “Mutu bigayzikum” isimli makalesinden…
Tevhid ve Cihad Minberi
258
manızı tavsiye ederim. Sözlerimi şeyhimizin Allah düşmanlarına söylediği şu
sözlerle bitirmek istiyorum:
“Haçlılara, Yahudilere ve taraftarlarına deriz ki: İslam ümmeti henüz ölmedi ve diridir! Müslüman gençleri sapıklıklarınız ve ahlaksızlıklarınızla kandıramazsınız. Bugün dün gibi değildir. Unutmayın ki Müslüman annelerin rahimleri kısır değil! Kısır da kalmayacak! Onlar nice Halidler, Sa’dlar, Ka’kalar, Muhammed Attalar, Ziyad el-Cerrahlar, Hattablar, Ebu Hacer el-Mukrinler,
Zerkaviler, Ebu Ömer el-Bağdadiler ve daha ismini sayamadığım nice aslanlar
doğuracaklardır.
Siz mutlaka İslam kahramanlarının size karşılık vermesiyle karşılaşacaksınız. Müslümanlardaki gayret ölmedi ve ölmeyecek! Onların vereceği karşılık
sizde deprem etkisi yapacak ve aklınız başınızdan gidecek! Artık bundan sonra
dökülen kanlar, yıkılan binalar ve daha başka bütün hasarlardan siz
mes’ulsunuz! Müslümanların canlarına, mallarına, ırzlarına, dinlerine ve kutsal
olan tüm değerlerine yapılan saldırıların tamamından sizler sorumlusunuz.
Çünkü bunlara sessiz kaldınız! Bu çirkinlikleri yapanları korudunuz. Allah’ın
yüce kitabını yakan, Rasulu Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e hakaret
eden, Müslüman kadınları kaçırıp kiliselere hapsederek çeşitli işkenceler yapanlarla beraber hareket ettiniz. Artık siz, sizin devletiniz, örgütleriniz, hâkimleriniz, milletiniz kısacası sizden İslam’a karşı yapılan bu zulümlere sessiz kalan
herkes, Müslüman gençlerden gelecek saldırılardan sorumlusunuz. Artık bundan sonra olacaklar için kapının her iki kanadı da sonuna kadar açık!”
Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.387
Mücahidlere Karşı Zorla Savaşa Çıkarılanların Hükmü
Soru: Sorumu özellikle Şeyh Ebu Müslim El-Cezairi’ye soruyorum. Çünkü benim sorum Cezayir’le ilgili ve kendisi Cezayirli olduğu için oranın durumunu başkalarından daha iyi biliyor.
İntihar eylemi sırasında mücahidlerin hedefinin yakınında bulunduğundan dolayı ölen Müslüman bir kimsenin hükmü nedir? Onun mevcut tağuti
sistemle yakından veya uzaktan alakasının olmadığı açık ve net bir şekilde biliniyor. Ayrıca istemediği halde zorla askere götürülen ve askerlik yaparken ölen
kimsenin durumu nedir?
387
Cevap Veren: Nasruddin el-Bağdadi.
Zikir Ehline Sorun 1
259
Cevap: Kardeşim! Sorunda mücahidlerin Allah yolunda gerçekleştirdiği
eylemleri intihar eylemi olarak isimlendiriyorsun. Bizim “Amel-i İstişhadiyye
(Şehadeti Taleb etme)” olarak gördüğümüz bu mübarek operasyonlara “İntihar
Eylemi” ifadesini kasıtlı olarak kullanıp kullanmadığını bilmiyorum. Eğer sen
bu eylemleri gerçekten de intihar eylemi olarak görüyorsan vereceğim cevabı
okumadan önce bu eylemlerin şer’i dayanaklarını araştırman gerekir.
Ancak “İntihar eylemi” ifadesini kasıtlı olarak değil de düşmanların gazete ve televizyonlarda bu ifadeyi sıkça dile getirmelerinden dolayı kullanıyor isen
konuştuğun sözlere dikkat etmeni tavsiye ederim. Kâfirler bu yöntemi Allah
yolundaki cihad hükümlerinin çoğunda uygulamaktadırlar. İslam düşmanlarının bu terimleri ne maksadla kullandıklarını bilmiyorsan, onların İslam’ı ilgilendiren konularla kullandıkları tüm terimlere dikkat et!
Birinci sorunun cevabına gelince…
Üstüne basa basa defalarca tekrar ettiğimiz şudur ki; Allah yolundaki
mücahidler cihadlarında caiz olmayan hiçbir iş yapmaz ve arzu etmezler. Çünkü
mücahidler insanlığı, Alemlerin Rabbi olan Allah’ın şeriatı altında toplamayı
hedef edinmişlerdir. Öyleyse mücahidler halkın düşmanı değildir. Özellikle de
sizin bahsettiğiniz millet, İslam milleti… Allah için sevme, Allah için buğzetme
emri gereğince bu milletlere düşmanlık değil dostluk göstermeleri gerekir. Kaldı
ki mücahidler sadece Rahman’ın şeriatını uygulamayanlara düşmandırlar. Zira
onlar kâfirlerin zulüm ve küfür kanunlarını Müslüman halka zorla uyguladılar.
İşte asıl düşman bunlardır. Memleketleri istila ettiler, servetlere ve gelir kaynaklarına el koydular, namusları çiğnediler. Dine toptan bir savaş açtılar. İşte düşman bunlardır ve düşmanlık sadece bunlaradır. Ayrıca mücahidler, bu kâfirleri
malıyla, canıyla ve fikirleriyle destekleyen kimselerin de düşmanıdırlar. Hele
silahı, petrolü ve diğer zenginlikleriyle kâfirleri destekleyenlerin en büyük düşmanıdır mücahidler...
Mücahidleri evlerinden ve memleketlerinden çıkaran sebep nedir? Öksüz
ve yetimlerin feryatları ve insanların yalvararak yardım istemeleri değil midir?
Hiç şüphesiz mücahidler Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın şu çağrısına kulak verdiler:
“Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden
çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen zavallı
erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” (4 Nisa/75)
Tevhid ve Cihad Minberi
260
Bundan sonra “Mücahidler caiz olmayan hedeflere yöneliyor, halka zarar
veriyor veya bir operasyon gerçekleştirirken hiç tedbir almadan düşüncesiz ve
dikkatsizce hareket ediyorlar” denilemez. Hiç şüphesiz böyle bir söz baştan aşağı
yalan olmasının yanısıra İslam düşmanı kâfirlerden başkasını da sevindirmez.
Mücahidler, saldırılması caiz olmayan yerlere saldırmamaya dikkat ederler. Ancak hata kâbilinden ya da kâfirlere yapılan bir operasyonda dolaylı olarak
öldürülen başka… Eğer o Müslüman ise üzerinde olduğu niyet üzere diriltilecektir.
Mü’minlerin annesi Âişe (Radıyallahu Anha)’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Bir ordu Kâbe’ye saldırmak üzere yola çıkacak ve bir çöle geldiklerinde baştan sona bütün ordu yere batırılacaktır" buyurdu. Ben "Ya Rasulallah! Onların arasında ticaret için yola çıkanlar ve
kötü niyetli olmayanlar varken nasıl hepsi birden yere batırılacak?" dedim. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Onların hepsi birden yere
batırılacak ama âhirette yeniden diriltilip niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir” buyurdu.”388 Bu hadisin bizim konumuz ile ilgisi inşaallah birazdan açıklanacaktır.
İkinci sorunun cevabına gelince…
Kendi isteği dışında, zorla mücahidlere karşı savaşmaya götürülen kimse,
mücahidlerin istikametine doğru bir kurşun dahi atması caiz değildir. Onlarla
karşılaşması ve çarpışması haliyle caiz değildir. Böyle bir kişi zorla savaş alanına
götürüldüyse karşısında iki seçenek vardır; ya mücahidlerin tarafına geçecek ve
onlara katılacak, kâfirlerden kaçacak ve Müslümanlara sığınacak. İşte bu en
faziletli ibadetlerdendir. Bu esnada kâfirler tarafından öldürülürse büyük ecir
kazanacağını ümit ederiz. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok güzel yer ve bolluk
(imkân) bulur. Kim Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve
esirgeyicidir.” (4 Nisa/100)
Eğer buna gücü yetmiyorsa gizlenmesi, saklanması ve asla savaşa katılmaması gerekir. İmam Müslim, Sahihinde Ebu Bekre (Radıyallahu Anh)’dan şu
hadisi rivayet etti.
388
Muttefekun aleyh.
Zikir Ehline Sorun 1
261
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Dikkat edin! İleride fitneler olacak! O zaman oturanın fitnesi yürüyeninkinden, yürüyenin fitnesi de koşanınkinden daha hafif olacak. O güne erişenlerden devesi olan devesiyle, koyunu
olan koyunuyla, toprağı olan da toprağıyla uğraşsın!" buyurdu. Bir adam "Ya
Rasulullah! Devesi, koyunu veya toprağı olmayan ne yapsın?" diye sorunca
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Kılıcını taşa vursun ve gücünün yettiği
kadar (fitneden) uzaklaşsın!" buyurdu ve "Allahım! Ben tebliğ ettim! Allahım!
Ben tebliğ ettim!" dedi. Adam "Ya Rasulallah! Ben iki taraftan birine katılmaya
zorlansam, adamın biri (savaşa katılmadığım için) beni kılıcıyla veya okuyla
öldürse durum ne olur?" diye sorunca Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
"Kendi günahı ve senin günahını yüklenir ve cehennemliklerden olur" buyurdu.”
Görüldüğü gibi hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) fitne döneminde meydana gelecek savaşta öldürülme pahasına da olsa kılıcı taşa vurmayı
emretti. Öyleyse Allah’ın dininin yüce olması için savaşan muvahhid
mucahidlere karşı kâfir ordusuna katılmanın hükmü ne olur? Hiç şüphesiz bu
savaşta mücahidlere karşı savaşmamak için silahını taşa vurması çok daha hayırlıdır. Şeyhulislam İbni Teymiyye (rahimehullah) der ki:
“Fitne döneminde meydana gelecek savaşı ilk başlatan olmak hiç şüphesiz
caiz değildir. Bu savaşta zorla savaşa çıkarılan kimse, kılıcını taşa vurmalı, asla
savaşmamalı, mazlum olarak öldürülecek olsa bile buna sabretmelidir. Öyleyse
zekâta engel olan mürtedler ve İslam dininden çıkmış diğer taifelerle birlikte
Müslümanlara karşı savaşanın hali nasıl olur? Hiç şüphesiz o, zorla savaşa katılsa bile Müslümanlar onu öldürseler de onlara karşı savaşmaması gerekir. Yine
bir adam masum bir Müslümanı öldürmeye zorlansa, onu öldürmesi ittifaken
caiz değildir…”
Soruda bahsedilen genç, eğer mücahidlere karşı zorla savaşa katılır ve öldürülürse niyetine göre diriltilir. Buna delil daha önce zikrettiğimiz Aişe
(Radıyallahu Anha)’dan rivayet edilen hadistir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) Kabe’yi yıkmaya gelen ordunun hepsinin yerle bir edileceğini ve herkesin
niyetine göre diriltileceğini haber vermiştir. Elbette Allah (Subhanehu ve Tealâ)
onları niyetlerine göre ayırmaya kadirdir ama mücahidler bunu nasıl yapacak?
Ya da zorla savaşa katılanlarla kendi istekleriyle savaşanları ayırmaları gerekir
mi? Onların hepsi bir safta…
Mücahidler, savaş sırasındaki hengâmede tağut ordusu içerisindeki kimseleri niyetlerine göre ayırmadıkları için kınanmamalıdır. Asıl kınanması gere-
Tevhid ve Cihad Minberi
262
kenler; onları mücahidlere karşı savaşmaya zorlayanlardır. İşte onlar hem kendi
günahlarını hem de savaşa zorladıklarının günahlarını yüklenen kimselerdir.389
Allah Düşmanlarına Yasak Olan Şeyleri Satarak
Gelirini Cihada Aktarmak
Soru: Uyuşturucu gibi satılması aslen yasak olan şeyleri sadece Allah
düşmanlarına satmak ve oradan kazanılan parayı cihada ve mücahidlere aktarmak caiz midir?
Cevap: Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın! Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız
kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın! Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.”
(2 Bakara/267)
Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Şüphesiz Allah hoş ve temizdir. Ancak hoş ve temiz olanı
kabul eder. Muhakkak Allah mü’minlere, rasullerine verdiği emirlerin aynısını
vermiş ve "Ey peygamberler! Temiz olan şeylerden yeyin ve salih amel işleyin. Çünkü
şüphe yok ki Ben yaptıklarınızı çok iyi bilenim." (23 Mü’minun/51) buyurmuştur. Yine
Allahu Tealâ şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin (helâl ve) temiz olanlarından yeyin..." (2 Bakara/172)
Daha sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Bir adam düşünün ki
üstü başı kirli, uzunca yolculuk yapmış olduğu halde ellerini semaya doğru uzatır ve ‘Rabbim! Rabbim!’ diye dua eder ama yediği haram, içtiği haram, giydiği
haram, haram ile gıdalanmış… Böyle birisinin duası nasıl kabul olunacak?" buyurdu.”390
Buna göre haram olan malla ticaret yapmak helal değildir. Hatta yalnızca
kâfirlere ve Allah düşmanlarına satılacak olsa bile… Ya da cihada, mücahidlere,
fakirlere veya miskinlere yardım etmek gibi çok güzel bir niyetle yapılmış olsa
da bu helal değildir. Çünkü böylesi bir amel, günah ve düşmalıkta yardımlaşma
kapsamındadır. Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın buyurduğu gibi…
389
Cevap Veren: Ebu Müslim el-Cezairi.
390
Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsir 2. sûre 37; Dârimî, Rikâk 9; Müsned, II/328.
Zikir Ehline Sorun 1
263
“İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerine yardımlaşın, günah ve
düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah'tan korkun! Çünkü Allah'ın cezası çetindir.”
(5 Maide/2)
Ama kim daha önceden bu işi yapmış, bu işe bulaşmış ve daha sonra terk
etmiş ise ve kazanmış olduğu paradan kurtulmak istiyorsa işte onu cihada harcayabilir. Fakirlere, yoksullara da verebilir. Ancak yukarıdaki ayet ve hadislerin
ışığında âlimler, o parayı cihada ya da fakirlere harcamanın sadaka yerine geçmeyeceğini söylemişlerdir. O ancak malı daha uygun bir yöne sevk etmektir.
Allahu âlem.391
Düşmandan Kaçan veya Saklanan Mücahidlerin
Başkalarının Bahçelerinden İzinsiz Olarak Bir Şeyler Yemesi
Soru: Sizlerin de bildiği üzere günümüzde mücahidler dünyanın her yerinde tağuti düzenlere ve yandaşlarına düşmandırlar. Ancak bazen mücahidler
tağutlardan kaçmak ve saklanmak zorunda kalıyorlar. Bazı mücahidler, sığınacak ve saklanacak yerleri olmadığı için ormanlara, bağ ve bahçelere saklanmak
zorunda kalıyorlar. Çoğu zaman o bahçelere sahiplerinden izinsiz olarak giriyor
ve Allah (Subhanehu ve Tealâ) başlarından o belayı giderinceye kadar belirli
müddet orada kalıyorlar. Bu süre zarfında mücahidler zarurî ihtiyacını karşılamak için sahibinden izin almaksızın bahçelerde bulunan yiyeceklerden faydalanıyorlar. Acaba bu yaptıklarının bir sakıncası var mıdır?
Cevap: Değerli Kardeşim! Allah sizleri korusun. Eğer düşman İslam topraklarını işgal etmişse gücü yeten herkese gücü nispetinde cihad etmesi farz-ı
ayn olur. Eli silah tutan kimselerin bu cihada silah kullanarak katılması gerekir.
Mal sahibi ise malıyla cihad etmesi gerekir. Kısacası herkes gücü nispetinde
cihada katkıda bulunmalıdır.
Eğer bağ ve bahçeleri mücahidlere fayda verecek ise bağ ve bahçe sahiplerinin onları mücahidlerin hizmetine sunmaları gerekir. Öyle ki bu bir bağış veya
sadaka değil, kesinlikle yerine getirmeleri gereken bir vaciptir. Elleri silah tutmuyor ve mücahidlerle birlikte savaşmıyorlarsa en azından bunu yapmaları
gerekir.
Siyer kitaplarında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Uhud Savaşına
çıkacağında kestirme bir yoldan gidilmesini emretti. Ensârdan bazı kimseler öne
391
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisi.
Tevhid ve Cihad Minberi
264
geçtiler ve yürüdüler ordu onları takip etmeye başladı. Derken münafıklardan
Murabba b. Kayzi’nin bahçesinin duvarına kadar vardılar. O gözleri görmeyen
birisiydi. Duvardan geçen Müslümanların yüzüne toprak serpiyor ve “Duvarımdan girmenizi kabul etmiyorum. Hakkımı helal etmiyorum” diyordu. Ancak
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onu dinlemedi ve yolculuğu aynı istikamette devam ettirdi. Çünkü o an için cihad, farz-ı ayn idi ve o bölgede bulunan
herkesin düşmanla olan savaşa katkıda bulunması gerekiyordu. Söz konusu
olan, dinin menfaatiydi. Dinin menfaati ise diğer tüm menfaatlerden önce gelir.
Bu nedenle Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sahibi izin vermemesine rağmen askerin geçmesi için o bahçeyi kullanmıştır.
Günümüzdeki mücahidler de bazen sahibinden habersiz olarak bağ ve
bahçelerde saklanmak zorunda kalırlarsa Allah’ın izni ile bunda bir sakıncanın
olmadığını umuyoruz. Ancak bahçelere zarar verici davranışlarda bulunmamaya
dikkat etmelidirler. Mücahidlere yakışmayan ve onlara leke sürecek hiçbir şey
yapmamaları gerekir. Bu bahçelerden yemek zorunda kalırlarsa yiyecek başka
bir şey de bulamazlarsa açlıktan helak olmamak için bunlardan yemelerinde de
Allah’ın izni ile bir sakınca yoktur. Ancak yemede zaruret miktarını aşmamalıdırlar. Başka saklanacak yer bulabilirse oradan ayrılmalıdırlar. Eğer imkanı
olursa yediklerinin ücretini bahçe sahibine ödemelidirler. Daha sonra oraya geri
dönmek mümkün olursa bahçe sahibi ile helalleşmeli veya yediklerinin karşılığını ona ödemelidirler.392
Irak'ta Savaşan Nakşibendi Tarikatı Hakkında
Soru: Saygıdeğer Şeyhimiz! Nakşibendi tarikatını nasıl görüyorsunuz?
Kastettiğim Irak'ta mücadele eden Nakşibendi tarikatıdır. Onlar bizim kardeşlerimiz midir? Allah sizi mükafatlandırsın ve amelinizi mübarek kılsın.
Cevap: Allah sana rahmet etsin. Bahsetmiş olduğun tarikat sofi tarikatlardan birisidir. Bu isimle isimlenmelerinin sebebi; tarikatlarının kurucusu olan
Muhammed Behaüddin Nakşibend'den kaynaklanmaktadır. Bu tarikat sapıtmış
ve dosdoğru yoldan ayrılmış, hocaları olan İblis onların dinlerini karıştırmış ve
akıllarını bulandırmıştır. Bu nedenle Rasullerinin sünnetini ve tertemiz
menhecini terk etmişlerdir. Nitekim kabirlere tapmaya ve kabirlere kurban
adamaya başlamışlardır. Ayrıca Allah'ın kitabında emretmediği, dinden olmayan kendileri için bir takım ibadetler uydurmuşlardır.
392
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Zikir Ehline Sorun 1
265
Senin bahsetmiş olduğun Irak'ta savaşan ve kendilerini Nakşibendi tarikatı ordusu diye isimlendirenlere gelince; onlar baasçı sofi bir cemaatten başka
bir şey değildirler. Bu tarikat cihad ehli olmaktan ve cihad etmekten de oldukça
uzaktır.
Onlara göre ABD'li bir asker muharib bir düşman iken Irak'lı bir asker
düşman değil bilakis onların yakın bir kardeşidir. Nitekim sözcülerinden Doktor
Salahaddin Eyyübi şöyle demektedir:
"Direnişimiz başkalarıyla olduğu gibi emniyet güçleri ve güvenlik görevlileri diye isimlendirilen herkes gibi Iraklılardan müteşekkildir. Bizler bu nedenle
asla Iraklı emniyet güçlerini ve güvenlik görevlilerini hedef almayız. Bunun dışında da adı sanı ne olursa olsun Iraklı hiçbir kimseyi hedef tutmayız, onların
mallarını ve çıkarlarını helal görmeyiz. Nitekim birçok yerde de bunu ilan ettik
ve bilfiil cihadımızda da bunu ispat ettik. Dolayısı ile bizim Iraklıları hedef almamamız, ellerimizin bundan dolayı temiz kalması cihadımızın rükunlarından
bir rükun ve ordumuzun bariz şiarlarından bir şiardır. Bundan dolayı ordumuza
katılan herkesten Iraklıları hedef almaması için yemin aldık. Nitekim farklı
kavmiyetlere ve guruplara mensup tüm Irak halkı bütün bu bahsettiğim durumlara şahit olmaktadır."
İşte gördüğün gibi kardeşim… Onların dinlerine göre Iraklı bir kimsenin
malı ve canı haramdır. Bu kişi ister yezidi olsun, ister ateşe tapan ya da Sadr'a
bağlı Bedir kuvvetlerinden bir asker olsun, ister şii Mehdi ordusundan ya da
Rafızi guruplarından birisi olsun fark etmez. Iraklı olduğu müddetçe malı ve
kanı haramdır. Bu kişi Allah'a, Rasulüne ve bütün mü'minlere savaş açan bir
kimse olsa da onların dinlerine göre Iraklı olduğu sürece bu kimsenin kanının
dökülmesi haramdır. Evet onların şeriatlerine göre böyledir…
Ancak İslam şeriatine gelince…. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri
yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları
desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî
kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte
onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah'ın
tarafında olanlardır." (58 Mücadele/22)
Müslüman bir kimse ABD'li bile olsa kardeşimizdir ve kâfir bir kimse
Iraklı dahi olsa düşmanımızdır. Her bir Müslümanın bir diğer Müslümanı Allah
Tevhid ve Cihad Minberi
266
için sevmesi, Allah için ona dostluk göstermesi ve desteklemesi vaciptir. Aynı
şekilde her bir Müslümanın kâfirlere Allah için buğzetmesi, düşman olması,
dostluk göstermemesi de vaciptir. Vela ve bera ne bir milliyetçilik için ne bir
kabile/aşiret taasubu için ne de bir vatan için yapılır. Bu ancak Allah içindir.
İşte bu büyük musibet onların itikadi ve ameli bozukluklarının kaynağı ve
bir göstergesinden başka bir şey değildir. Bunun için Baasçı sofi kimseler asla
bizim kardeşimiz değildir. Bilakis biz onlardan uzağız kendilerinden beriyiz.
Dolayısı ile onlarla beraber cihad etmemiz haramdır. Biz onları Allah'a tevbe
etmeye ve O'nun azabından korkmaya davet ediyoruz. Şüphesiz zafer ve yardım
Allah'ın elindedir. Rabbimiz şöyle buyurur:
"Yardım ve zafer ancak mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah katındadır." (3 Ali İmran/126)
En güzel bilen ve hüküm veren kuşkusuz Allah'tır.393
Müslümanlardan Birinin Kâfirlere Eman Vermesi
Soru: Biz biliyoruz ki İslam ülkelerine giren kâfirlerin ahdi ve emanı yoktur. Çünkü kim onlara ahid verirse o ahid geçerli olmayan noksan bir ahiddir.
Ancak Buhari ve Müslim’in Ümmi Hani (Radıyallahu Anha)’dan rivayet ettiği
hadiste o, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna geldi ve şöyle dedi:
“Ey annemin oğlu! Korumuş olduğum bir adamı (İbnu Hubeyra’yı) öldüreceğini söylüyorlar.” Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de “Ey Ümmü Hani!
Senin korumuş olduğunu biz de koruruz” diye buyurdu.394
Bazıları bu hadisi delil getirerek bir Müslümanın kâfirlerden birine eman
verdiğinde o kâfirin eman altında olduğunu söylüyorlar. Acaba bu görüş doğru
mudur?
Ebu Münzir es-Selefi eş-Şankıti’nin kaleme aldığı “İzhar” isimli eserde asrımızda kâfirlere eman (vize) vermenin batıl olduğunu söylüyordu. Acaba o
yazıyı yazan Ebu Münzir, Minberin Şer’i Kurul üyesi olan Şeyh Ebu Münzir’mi
yoksa başka birisi mi? Allah sizi mükafatlandırsın ve çalışmalarınızı bereketlendirsin!
Cevap: Müslümanlardan birinin kâfirlere eman vermesi ile eman altında
olacağı doğrudur. Ali (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
393
Cevap Veren: Nasruddin el-Bağdadi.
394
Buhari, (5806); Müslim, (1702).
Zikir Ehline Sorun 1
267
“Müslümanların kanları (kıymetçe) birbirlerine eşittir. Müslümanların
ednası (en alt tabaka da olanı) dahi onlar adına eman verebilir...”395
İlim ehlinin çoğunluğunun görüşü budur.
Abdulmelik b. Macişun dedi ki: “İmamdan başkasının eman vermesi gerekmez. Şayet eman vermiş ise imam serbesttir; dilerse o emanı kabul eder,
dilerse de kabul etmez.”
Ümmi Hani’den rivayet edilen hadis bu görüşün delili olabilir.
“İzhar” adlı risalede de işaret etmiş olduğum şu hususa dikkat edilmesi
gerekir:
“Emanın sıhhati eman veren kişiden daha çok, Müslümanlara zarar
vermeme ve cihadı zayıflatmama şartlarını taşımasına bağlıdır.”396
Küfür Beldelerinde Esir Olan Kardeşlerimizden Sorular
Soru: Kâfir beldelerinden birinde hapis yatan Müslüman bir kardeşimizden mektup geldi. Mektupta özetle şunlar yazılıydı:
“Değerli şeyhlerimden hapishane fıkhından bahseden bir kitap yazmalarını istiyoruz. Bu kitap kâfir beldelerindeki hapishanelerde esir tutulan kardeşlerimize yönelik olsun ki tutuklandıkları zaman kendilerine gönderilsin. Ayrıca
şeyhlerimizden şu sorulara da cevap vermelerini istiyoruz:
1. Hapishanede az bir müddet kalan bir Müslümanın sakalını kesmesi haram mı, mekruh mu yoksa mübah mıdır?
2. Hapishanede olan kardeşlerimizden birisinin hanımı da tutuklanırsa
bu kardeşlerimizin ne yapması gerekir? Özellikle de eşlerin aileleri Müslüman
değilse çocukları kâfirlerin yetiştirme yurtlarına veriyorlar.
3. Kıble ile aramızda tuvalet bulunuyorsa, ona karşı namaz kılmanın
hükmü nedir?
4. Hapishane kurallarını çiğneyerek oruç tutmak müstehap mıdır?
5. Avukatlar görüşmeye Cuma namazı vaktinde gelirse Cuma namazına
mı gidelim yoksa avukatla mı görüşelim? Avukatla görüşmemek mahkûmiyet
süremizin uzamasına sebep olabilir.
395
Ebu Davud, 2753; Nesai, 4746. Hakim hadisin sahih olduğunu söylemiştir.
396
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankiti.
Tevhid ve Cihad Minberi
268
6. Spor yapmaya gittiğimiz zaman spor elbiselerini giymek zorunda kalıyoruz ve avret yerlerimiz açılıyor. Ne yapmalıyız?
7. Müslüman kızkardeşlerimiz örtülerini çıkarmak zorunda kalıyorlar.
Çünkü kâfirler örtülerinin altında içeriye bir şeyler sokuyorlar şüphesiyle onların örtülerini açtırıyorlar. Bunun hükmü nedir?
8. Bilgi verdiğimiz zaman ceza süresinin azalacağını söylüyorlar. Bunun
hükmü nedir?
Sizlerden Müslümanları kâfir ülkelerden Müslüman ülkelere hicret etmeye teşvik etmenizi istiyoruz. Hiç olmazsa onlar bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmesinler. Allah (Subhanehu ve Tealâ) bize yeter, O ne güzel vekildir.
Cevap: Mektubunuzu okuyunca ve kardeşlerimizin kâfir hapishanelerinde çektiklerini duyunca gözlerim yaşardı. Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan onları
bu beladan kurtarmasını, sıkıntılara karşı sabretme gücü vermesini, kalplerini
birleştirmesini ve bir an önce esaretten kurtarmasını temenni ediyorum…
Ya Rabbi! Onları kurtar ve nefes aldır. Onları sağ-salim evlerine döndür
ve isteklerini kolaylaştır.
Sevgili Kardeşim! Sizler kendisine galip gelinmiş esirlersiniz. Güç ve kuvvetiniz alınmış bir haldesiniz. İnşaallah İslam şeriatına muhalif olan şeylerden
(kerih gördüğünüz müddetçe) mesul değilsiniz. Allah (Subhanehu ve Tealâ) "Kalbi
iman ile dolu olduğu halde inkâra zorlanan başka…" (16 Nahl/106) ve “Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir
miktar yemesinde günah yoktur.” (2 Bakara/173) buyurmuştur. Ayrıca Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Allah
(Subhanehu ve Tealâ) ümmetimden hata,
unutma ve zorla yaptırılan işin sorumluluğunu kaldırdı”397 buyurmuştur. Sorularınızın cevaplarına gelince;
1. Sakalın uzatılması hapishanede daha fazla kalmaya sebep olacaksa
kesmek caizdir.
2. Çocuklara bakacak kimsenin Müslüman olması için elinden gelen çabayı göstermesi vaciptir.
3. Böyle bir durumda tuvalete doğru yönelerek namaz kılınmasında her
hangi bir sakınca yoktur.
397
Albâni Erva’da hadisin sahih olduğunu söylemiştir.
Zikir Ehline Sorun 1
269
4. Hapishane kurallarını çiğnemek mahkuma zarar verecekse oruç tutmak müstehab değildir.
5. Avukatlarla görüşmekten dolayı Cuma namazına gitmemekte bir sakınca yoktur. Ancak gücünüz yettiği ölçüde kılmaya gayret edersiniz.
6. Avret yerlerinizi açmamaya dikkat edin! Hiç şüphesiz Allah (Subhanehu
ve Tealâ) kimseye kaldıramayacağı bir yük yüklemez.
7. Güçleri yettiğince örtünmeye gayret etsinler. Eğer kâfirler zorla örtülerini açarsa onlara herhangi bir günah yoktur.
8. Başkalarını ilgilendirmeyen ve kimseye zarar vermeyecek sıradan bilgiler olursa konuşması caizdir.398
Esirin Düşmana Karşı Mushaf Üzerine Yemin Ederek
Yalan Söylemesi
Soru:
Tağutların
yardımcıları
hapishanede
bulunan
esir
bir
Müslümandan bir şeyi itiraf etmesini veya bazı sırları bildirmelerini istediklerinde mushaf üzerine yalan yemin etmesinin hükmü nedir? Örneğin esir olan
mücahid kardeşimiz bazı sırları biliyor ama inkâr ediyor. Bu sefer kâfirler, mücahidi mushaf üzerine yemin etmesi için zorluyorlar. Böyle bir durumda ne yapılması gerekir? Allah sizlerden razı olsun.
Cevap: Hiç şüphesiz Allah’ın düşmanlarına, cihadı ve mücahidleri zarara
uğratacak bir bilgi sızdırmamak gerekir. Eğer sır saklamayı, onlara karşı koyarak başarabiliyorsan işte bu en güzelidir. Ama buna güç yetiremiyorsan yalan
söylemen veya yalan yere mushafa yemin etmen gerekiyorsa yemin et, isterse
yeminin yalan olsun. Çünkü burada iki kötülüğün daha hafifini işleyerek daha
tehlikelisinden kurtulma vardır. Şüphesiz verilecek bir sırrın mücahidlere vereceği zarar, mushaf üzerine yalan yemin edip de o yemini bozmaktan daha büyük
ve daha tehlikelidir. Çünkü birincisi, umumu kapsayan bir kötülüktür ve zararı
herkese dokunabilir. Ancak ikincisi özeldir, sadece yemin edene aittir. Unutmamak gerekir ki umumu etkileyen zararları gidermek, şahsî olan zararları gidermekten daha önceliklidir.
Sen bu konu hakkında Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi’nin “Semeratu-l
Cihad” isimli kitabının 4. bölümüne müracaat edebilirsin. “Mücrimlerin Yolunun Beyanı” başlığı altında çok faydalı bilgiler bulacaksın Allah’ın izni ile.399
398
Cevap Veren: Ebu Müznir eş-Şankiti
Tevhid ve Cihad Minberi
270
Düşman Tarafından Tecavüze Uğramış Kadının İntiharı
Soru: Kâfir haçlılar tarafından tecavüze uğrayan Müslüman bir kadının
kendisini öldürmesinin hükmü nedir? Acaba bu intihar sayılır mı?
Cevap: Müslüman bir kadının tecavüze uğramış olsa da kendisini öldürmesi asla caiz değildir. Her ne kadar din düşmanları tarafından uğradığı bu
tecavüzü her hatırladığında elem ve ızdırap hissetse de durum aynıdır. Hiç şüphesiz başına gelen büyük bir felakettir ama yine de böylesi bir durum kendisini
öldürmeyi mübah kılmaz. Çünkü Allah (Subhanehu ve Tealâ) “Kendinizi öldürmeyin! Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.” (4 Nisa/29) buyurmaktadır. Hiç
şüphesiz bu ayet, sübutu ve delaleti kat’î olan bir nastır ve hükmünü tahsis eden
hiçbir nas yoktur.
Nefsi öldürmek; şeriatın bilinen kuralları çerçevesinde maslahata binaen
yapılan istişhad eylemlerinde caizdir. Ancak tecavüze uğrayan bir kadının kendisini öldürmesinde ne gibi bir maslahat bulunabilir ki? Bilindiği üzere bu durumdaki kadınların başlarına gelen felaket, ikrah altında meydana geldiği için
özürlüdürler ve sorumlu değildirler. Öyleyse bu durumdaki bir kadını intihara
iten sebep nedir? Bunun için böyle bir durumda kendisini öldüren kadın intihar
etmiş hükmündedir. Fakat bizler onun ahireti ile ilgili bir hüküm vermiyoruz.
Her ne kadar onu temize çıkarmıyor ve başına gelen durumun kendisini öldürmesini mübah kılmayacağına inanıyor olsak da Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın
onu bağışlamasını ve başına gelen beladan dolayı kendisini affetmesini temenni
ediyoruz. Namuslu, temiz ve iffetli olup da başına böyle bir bela gelmiş kimselere karşı Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın rahmeti geniştir, sınırsızdır.
İmam Ahmed ve İmam Müslim’in Cabir b. Abdullah’tan rivayet ettikleri
hadiste şöyle geçmektedir:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine'ye hicret edince Tufeyl b.
Amr’da hicret etmişti. Onunla birlikte kavminden bir zât da hicret etti. Ama
Medine’nin havası onlara iyi gelmediği için hastalandılar. Hastalığından dolayı
adam sabırsızlık gösterdi ve birkaç tane ok alıp o oklarla parmak eklemlerini
kesti. Bunun neticesinde ellerinden kan aktı ve öldü.
Tufeyl arkadaşını rüyasında görünüşü güzel ancak ellerinin üstünü kapatmış olarak gördü. Ona “Rabbin sana ne yaptı” diye sordu. Adam “Allah, nebisinin yanına hicret ettiğim için beni bağışladı” dedi. Tufeyl “Neden ellerinin üstü
399
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
271
örtülmüş” diye sorunca adam “Bana -Senin bizzat kendinin vücudundan bozduğun şeyleri biz düzeltmeyeceğiz- denildi” diye cevap verdi. Tufeyl bu rüyayı
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e anlatınca Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) "Allah'ım onun ellerini affeyle!" diye dua etmiştir.”
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan mü’min kadınların ırz ve namuslarını korumasını ve onları rahmet etmesini dileriz.400
Kâfirlerin Memleketlerine Hicret Etmenin Hükmü
Soru: Muvahhid Müslümanların dinlerini yaşamalarından dolayı kendi
memleketlerinde acımasız cellatlar tarafından uğradıkları zulüm göz önünde
bulundurularak Avrupa veya Amerika gibi aslî kâfir olan memleketlere hicret
etmelerinin hükmü nedir?
Cevap: Hicret konusunda sana Şeyh Ebu Muhammed Makdisi’nin fetvasını nakletmek istiyorum. Şeyh diyor ki:
“Geçimini ve yaşam şartlarını daha güzel hale getirmek için Avrupa veya
Amerika gibi aslî küfür ülkelerine hicret etmek, oraları vatan edinmek,
Müslümana yakışmayan bir durumdur ve buna asla yeltenmemelidir.
Müslümanın İslam topraklarında sığınacak bir yer bulamadığında küfür diyarına hicret etmesine izin verilmiştir. Yani Müslümanlar kendi memleketlerinde
eziyet görmüş ve hicrete zorlanmışlarsa ilk muhacirlerin Mekke’den Habeşistan’a hicret ettikleri gibi daha adaletli bir ülkeye gitmelerine izin verilmiştir.
Ancak dediğimiz gibi mecbur kalmadan sadece dünyalığını artırmak için oraları
vatan edinmek, dinine ve ailesine değer veren bir Müslüman için hafife alınacak
bir durum değildir. Çünkü o ülkelerdeki fitne-fesad, İslam dinine, ırz ve namusa
olan düşmanlık aşikardır.
Avrupa veya Amerika’da bulunan aklı başında olan kardeşlerimiz, oralara
hicret etmek isteyenleri sakındırıyor ve "Sakın ha sakın! Mecbur kalmadıkça
adımınızı bile atmayın!" diyorlar.
Bugün Müslüman diye adlandırılan ancak küfür nizamıyla yönetilen
memleketlerin birçoğunun fitne ve fesadıyla kişinin dinine, ailesine, ırzına ve
namusuna vereceği zarar Avrupa veya Amerika gibi ülkelerin vereceği zarardan
daha hafiftir. Bundan dolayı bizler, Amerika veya Avrupa gibi ülkelere hicret
etmeyi uygun bulmuyor ve tavsiye etmiyoruz.
400
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî
Tevhid ve Cihad Minberi
272
İmam Buhari (rahimehullah) Sahihinde "Fitnelerden Kaçmak Dindendir"
adında bir bab açmış ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den şu hadisi
rivayet etmiştir:
"Yakında öyle fenâlıklar meydana gelecek ki, bir Müslümanın, kendi dînini fitnelerden selâmete çıkarmak için dağ başlarında gezdirip yağmur sularının
düştüğü yerlerde güdeceği davarları, en hayırlı malı olacaktır."
Allah (Subhanehu ve Tealâ) sizi ve bizi görünen veya görünmeyen tüm fitnelerden korusun.”
Başka bir memlekete hicret, tağutî düzenlerin baskısından kurtulmak için
ise ve hicret edilecek yerde az da olsa adalet varsa veya adaletin olduğu ümit
ediliyorsa hicret etmek caizdir. Sahabilerin Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’in emriyle Habeşistan’a hicret etmeleri gibi… Zira orası küfür beldesi
olmasına rağmen kralının adaletli olduğu biliniyordu.
Avrupa veya Amerika gibi devletlerden vatandaşlık alma meselesinde
Şeyh Ebu Muhammed Makdisi şöyle demektedir:
“Vatandaşlık konusuna gelince biz Amerikan vatandaşlığı ile mürted devletlerin vatandaşlığı arasında fark görmüyoruz. Malum olduğu üzere Müslümanlara düşmanlık açısından mürtedler Hristiyanlara nazaran daha şiddetlidir.
O ülkelerinin vatandaşlığı kişiyi ve ailesini fitne ve fesada sevk etmeyecekse ve
Müslümanlar vatandaşlık alırken dinlerinden taviz vermeyeceklerse vatandaşlık
almak caizdir. Ancak tecrübelerimiz bize göstermektedir ki insanların çoğu o
ülkelere yerleştikten sonra manevi değerlerini tamamen kaybetmişlerdir.
Ayrıca vatandaşlık alma sırasında “Kâfirleri dost edinme, onları sevme ve
kanunlarını benimseme” üzerine yemin etme durumu da olmamalıdır. Zira böyle bir yemin kişiyi küfre düşürür.
Bu gibi yeminlerde sadece dudakları kıpırdatmak zaruret açısından caizdir. Toplu yeminlerde yemin sözcüklerinin dışında bir söz söyleyerek dudakları
hareket ettirmek caizdir. Allah en iyi bilendir. Çünkü kişi böyle bir durumda
küfrü gerektiren bir söz söylememiş olur. Bilakis kâfirlerin öyle zannetmelerini
sağlamıştır. Bu da tevriye (kandırma) cinsindendir ki kâfirlere karşı caizdir.
Evet… Şayet İslam memleketi bulunursa kâfirlerin vatandaşlığını almak
asla caiz değildir. Ancak bizim vatandaşlığını taşıdığımız devletlerin küfrü ve
mürtedliği aşikardır. Dolayısıyla vatandaşı olduğumuz devletler için söylenilenler, Amerika ve Avrupa ülkelerinin vatandaşlığı için de geçerlidir.
Zikir Ehline Sorun 1
273
İşte bu konuda benim karar kıldığım görüş budur. Şayet konu hakkında
daha açıklayıcı ve aydınlatıcı bilgilere sahip olan varsa bize bildirsin. Hiç şüphesiz hakikat bizim yitiğimizdir. Nerde bulursak alırız.”401
Gizlilik ve Gizlenmenin Hükmü
Soru: Biz Gazze Selefîleriyiz. Başımıza gelen sıkıntıları biliyorsunuz. Eziyetler, tutuklamalar, işkenceler ve daha neler neler… Bildiğiniz üzere Ebu Nur
el-Makdisi (rahimehullah) “Camileri savunan yiğit kimseler kalmayınca gelecekte
Selefiler gizli hareket edecekler” demişti. Buna mukabil İslam tarihi boyunca
İslâma davet eden kimselerin şartlar uygun olduğu zaman davetlerini açıktan
yaptığını da biliyoruz. Abdullah b. Mesud, Ebu Zer el-Gıffarî ve daha öncesinde
Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yaptığı gibi…
Gizlilik ve gizlenmek hangi konularda caizdir? Menheci, plan ve programları da kapsar mı? Yoksa sadece belirli zamanlarda ve belirli konular için mi
geçerlidir? Diğer taraftan fikrimizi ve akidemizi açığa vurmamız ve insanları
açıktan davet etmemiz vacip midir? Yoksa bu görev kişilerin güç yetirebilmesine
göre değişir mi?
Cevap: Hamd yalnızca Allah’a aittir. Salat ve selam Allah Rasulü’nün
üzerine olsun.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) faydalı ilim peşinde koştuğun için istek ve gayretini artırsın. Bize ve sizlere salih ameller işlemeyi nasip etsin. (âmin)
Değerli kardeşim! Öncelikle belirtmeliyim ki Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’nın yoluna davet etmek Selefi Salihin’in menhecidir. Basiretli, doğru ve
güzel bir şekilde Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya davet etmek, hayatın vazgeçilmez
zaruretlerindendir. İnsanın davete olan ihtiyacı, yeme ve içmeye duyduğu ihtiyaçtan daha fazladır. Zira insanlığın dünya ve ahiret mutluluğu, rahat ve huzuru
bu davete bağlıdır. Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya davet etmenin vacip olduğu
Kitap ve Sünnetten birçok delille sabittir.
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun.
İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (3 Ali İmran/104)
“De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar
aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah'ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.” (12 Yusuf/108)
401
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Tevhid ve Cihad Minberi
274
“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok
iyi bilir.” (16 Nahl/125)
“Rabbine davet et! Asla müşriklerden olma!” (28 Kasas/87)
“Rabbine davet et! Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın.” (22 Hac/67)
“İşte onun için sen dâvet et ve emr olunduğun gibi dosdoğru ol! Onların heveslerine asla uyma!” (42 Şura/15)
Allah (Subhanehu ve Tealâ), Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve ona
tabi olan mü’minlerin Allah’a davet eden kimseler olduğunu beyan etmiştir. Hiç
şüphesiz Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e tabi olmak ve onun yolundan
yürümek tüm Müslümanlara vaciptir.
“Andolsun ki Rasulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar
ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (33 Ahzab/21)
Âlimler Allah’a davetin farz-ı kifaye olduğunu bildirmişlerdir. Müslümanlardan bir grup bu görevi yerine getirirse diğerlerinden sorumluluk kalkar. Artık
davet onlar için müekked sünnet, salih bir amel olur. Eğer insanlar daveti tamamen terk ederlerse hepsi günahkâr olur ve davet herkese vacip olur. Öyleyse
her insan gücü yettiğince, takâti nispetince davete sarılmalıdır.
Günümüzde sahih menhece davet eden kimselerin sayısı oldukça az olduğundan dolayı insanların ihtiyaçlarını karşılamıyor. Bu nedenle günümüzde
sahih menhece davet etmek, farz-ı ayndır. Herkes gücü nispetinde bu farzı yerine getirmelidir. Hiç şüphesiz Allah (Subhanehu ve Tealâ) hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez.
Ayrıca ilmi gizlemek haramdır. İnsanların ihtiyaç duyduğu bir ilmi gizlemek âlimler için asla caiz değildir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.” (2 Bakara/159)
“Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok
mu, işte onların yeyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir.
Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur ne de onları temize çıkarır. Orada onlar
için can yakıcı bir azap vardır.” (2 Bakara/174)
Zikir Ehline Sorun 1
275
“Allah, kendilerine kitap verilenlerden "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
asla gizlemeyeceksiniz" diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir
dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü idi!” (3 Ali İmran/187)
İnsanların muhtaç olduğu her ilim, özellikle de tevhid ve tevhide dair
hususlar onlara açıklanmalı ve bildirilmelidir. Taki halka ulaşacak rabbani alimler bulunup farz-ı kifaye yerine getirilene kadar…
Cemaatin yapısını ve faaliyetlerini gizlemek ile Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’nın dinine daveti gizlemeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Birincisinde
sıkıntı ve baskılar arttığında gizliliğe riayet etmek mümkündür. Ancak Allah
(Subhanehu ve Tealâ)’nın dinine davetin bildirilmesi ve gizlenmemesi gerekir.
Aynı zamanda hak üzerinde durmaya gücü yetmeyen zayıf kimselerle kendilerine uyulan ilim erbabını birbirinden ayırmak gerekir. Birinci gruptakiler için
takiyye yolunu tutmak caiz iken ilim ehli için hakkı söylemek ve bundan dolayı
başa gelecek eziyetlere katlanmaktan başka bir yol yoktur. Bu konuda herkesin
kendi kapasitesince ve konumunun gerektirdiği şekilde hareket etmesi gerekir.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hakkı haykırıyor, tevhidi ilan ediyor
ve Allah’ın dinini tebliğ ediyordu. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in tebliği gizli yapması caiz değildi. Çünkü o kendisine uyulan imamdı. Yine
sahabilerden azimete sarılıp müşriklere Kuran’ı ulaştırmak için tebliği açıktan
yapanlar olduğu gibi imanını gizlemese de tebliği gizleyenler (yani tebliğ görevinde bulunmayanlar) mevcut idi.
Gazzedeki kardeşlerimize gelince… Hamas hükümetine ikinci kez kolay
bir av ve kolay bir lokma olmamak için bu işi gizli yapmaları gerekir. Ancak
bununla birlikte davetin gerekleri yerine getirilmeli ve insanlardan (Allah’ın
dinine ait) hiçbir bilgi gizlenmemelidir. Unutmamak gerekir ki gizlilik, cemaatin
yapısı ve faaliyetleri hususunda olur. İnsanları Allah’ın dinine davet etmede
gizlilik yoktur. Bilakis gerekli tedbirleri alarak ve kontrollü olarak davete sarılmak ve daveti yerine getirmek gerekir. Mesela tebliğ için kendisinden hayır beklenen şahısların seçilmesi, daveti kabul etmesi ümit edilen ve karşı gelmeyecek,
münakaşa etmeyecek kimselerin belirlenmesi ya da tebliğ için münasip vakit ve
mekânların gözetilmesi gibi tedbirlerin alınması gerekir.
Sonuç olarak; davet esnasında dikkat edilmesi gereken hususlar şunlardır:
1. Davet esnasında güzel bir üslupla hikmetli ve güzel sözler söylemek
2. Daveti tedrici olarak yerine getirmek
Tevhid ve Cihad Minberi
276
3. Bilinen her bilgi herkese söylenmemelidir. Ali b. Ebi Talib (Radıyallahu
Anh) "İnsanlara anlayabilecekleri şeyleri söyleyiniz! Siz hiç Allah ve Rasulü'nün
yalanlanmasını arzu eder misiniz?"402 demiştir.
4. Öncelikle en önemli konulardan başlanmalıdır. İnsanlar tevhidin "t"
sinden bihaberken onlara akidenin furû meselelerinden bahsetmek asla
düşünülemez.
Davet esnasında bu şartlara riayet edilmez ise davetin istenen sonucu
vermesi beklenmemelidir. Hatta insanların Allah’ın dinine karşı nefret
duymalarına dahi sebep olunabilir.
Hiç
şüphesiz
tevfik
(başarı)
Velhamdulillahi Rabbil âlemîn.403
402
Buhari.
403
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisi.
Allah
(Subhanehu
ve
Tealâ)’dandır.
İnsanlar Arası İlişkilere
Dair Fetvalar
Kâfirlerle Birlikte Yaşamak
Soru: Değerli şeyhlerim! Bilmenizi isterim ki sizleri Allah için çok seviyorum. Kâfirlerle beraber yaşama hususunda şeriatın kaideleri nelerdir? Memleketimizde yaşayan kâfirlerle ilişkilerimiz ve muamelemiz nasıl olmalıdır? Onları İslam’a davet etmek için nasıl bir tutum içerisinde olmalıyız?
Cevap: Değerli kardeşim! Bizi sevdiğin için Allah da seni sevsin. Soruna
cevap olarak derim ki:
Müslümanlarla arasında ahid bulunan kâfirler hariç, diğer kâfirlerle birlikte yaşamak kesinlikle caiz değildir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) kendileri ile
beraber yaşamamızın caiz olduğu kâfirleri ayetinde şu şekilde sıfatlandırmaktadır:
“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara
iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli olanları sever.” (60 Mümtehine/8)
Kâfirlerden savaşan gurup hakkında ise “Allah, yalnız sizinle din uğrunda
savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri
dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” (60
Mümtehine/9) buyurmuştur.
Ayrıca Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu gruptaki kimselere ihsanda bulunmayı ve onlarla dostluk kurmayı yasaklamış ve şöyle buyurmuştur:
“Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Rasulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.” (58 Mucadele/22)
Tevhid ve Cihad Minberi
280
Allah’ın dinine karşı savaş açan kâfirlerle Allah (Subhanehu ve Tealâ) aramızda hükmünü verinceye kadar sadece mücadele ve savaş vardır. Onlarla hiçbir şekilde birlikte yaşamak yoktur.
İnsanları İslam’a davet etmek ile Allah yolunda cihad etmek arasında
herhangi bir çelişki yoktur. Zira Allah (Subhanehu ve Tealâ) şu ayetle Rasulüne
kâfirlerle cihad etmeyi emretmiştir:
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve
Rasulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın!” (9 Tevbe/29)
Yine Rasulüne onları İslam’a girmeye davet etmesini de emretmiştir:
“De ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin! Allah'tan başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da
kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman "Şahit
olun ki biz Müslümanlarız" deyin!” (3 Ali İmran/64)
Bundan dolayı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kâfirleri İslam’a
girmeleri için davet ediyor sonra da onlarla kılıcı ile cihad ediyordu. Aynı şekilde
Ashab-ı Kiram da (Radıyallahu Anhum) İslam’a davet ile cihadı birlikte götürüyorlardı. Çünkü Allah yolunda cihad ile insanları Allah’ın dinine davet etme
arasında bir çelişki yoktur. Cihad İslam’a davet usullerinden bir usul hatta en
etkili usuldür. Bundan dolayı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Yalnızca Allah’a ibadet edilip O’na hiçbir şeyin ortak koşulmaması için
Kıyamet’e yakın bir zamanda kılıç ile gönderildim.”404
Cihad ile İslam’a davetin diğer usulleri arasındaki fark; cihadın şiddete,
davetin ise hikmet ve yumuşaklığa dayalı olmasıdır. Kâfir beldelerden İslam
beldelerine gelenlerin bazıları, İslam dininin gerçeklerini araştırmak için gelmişlerdir. Bunlar hakkında da Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse Allah'ın kelâmını işitip dinleyinceye kadar ona aman ver! Sonra (Müslüman olmazsa) onu güven içinde bulunacağı bir
yere ulaştır. İşte bu müsamaha, onların bilmeyen bir kavim olmalarından dolayıdır.”
(9 Tevbe/6)
İşte bu gibi kimselere İslam’ı tebliğ etmek için var gücümüzle çalışmamız
gerekir. Allahu âlem.405
404
Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/50; Ebu Davud, 4031.
Zikir Ehline Sorun 1
281
Mürcielerle İlişkilerimiz Nasıl Olmalıdır?
Soru: Günümüzde Mürcie akidesine sahip insanlarla ilişkilerimiz nasıl
olmalıdır? Özellikle de kendileri aleyhine delil getirilenlerle… Ayrıca bidat ehli
oldukları için hüccet ikame edildikten sonra onların cezalandırılmasını engelleyen şer’i bir engel var mı?
Cevap: Değerli kardeşim! Bilmen gerekir ki burada birbirinden farklı iki
konu vardır. Birincisi, kötülüğe düşmeyi engelleme, ikincisi ise kötülüğü yapanı
cezalandırma…
Kötülüğe düşmeyi önlemek, her Müslümanın yapması gereken işlerdendir. Daha tehlikeli ve büyük bir kötülüğe düşürmeyecek her türlü yola başvurarak kötülükler engellenmeye çalışılmalıdır.
Kötülük yapanı cezalandırma meselesine gelince… O, imamın veya yerine
geçen kimsenin görevlerindendir. Müslüman bir ferdin kendi başına, başka
birisini cezalandırması asla caiz değildir.
Bidat sahiplerine ve batıla sapanlara tazir cezasının verilmesi İslam Devleti’nin başkanının veya onun görevlendirdiği kimselerin vazifesidir. Müslüman
bireylerden hiç birisine kendi başına tazir cezasını uygulama hakkı verilmemiştir. Sadece onlardan uzaklaşır ve ayrı durur.
Ancak İslam’a zarar veren, Allah’ın dinini değiştiren, ona saldıran ve
onun hakkında şüpheler ortaya atan zındıklara, her Müslümanın gücü nispetince karşı çıkması gerekir. Bu farz-ı ayndır. İslam Devlet Başkanı’nın iznine ya da
onun bulunmasına gerek yoktur. Ancak unutulmamalı ki bu, kötülük yapanı
cezalandırma şeklinde değil, kötülük yapanı engelleme şeklinde olmalıdır.
Sonuç olarak; günümüzdeki Mürcie akidesine sahip olanlarla yeterince
tartışılmış ve onlara hüccet ikame edilmiştir. Maalesef onların hakkı istemedikleri de apaçık bir şekilde meydandadır. Bundan dolayı onlardan ayrılmak ve
uzak durmak gerekir. Allah en iyi bilendir.406
Mürted Anne ve Baba İle İlişkiler
Soru: Şayet İslam’dan irtidat etmiş iseler, ailemden uzaklaşmam ve hicret etmem caiz midir? Sıla-i rahimi koparmamam için onları ziyaret etmenin
ölçüleri nedir?
405
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankıtî.
406
Ebu Münzir eş-Şankıtî
Tevhid ve Cihad Minberi
282
Cevap: Riddet, küfürden daha şiddetlidir. Bundan dolayıdır ki, her ne
halde olursa olsun mürted bir kimse daru-l İslam’da kalamaz; ya öldürülür ya
tevbe eder. Asli kâfir ise darul İslam'da; ya zimmî olarak ya anlaşmalı olarak ya
da eman altında kalabilir. Bunun için Allah Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
Mekke’yi fethettiği zaman bazı kimselerin Kabe’nin örtüsüne dahi sarılmış olsalar öldürülmelerini emretmiş ve kesinlikle affetmemiştir. İşte bu kimselerin
çoğu Müslüman olduktan sonra İslam’dan irtidad eden kimselerdi.
Aslında biz öncelikle ailenin neden irtidat ettiklerini açıklamanı ve nasıl
bu hükme vardığını bilmek isterdik. Fakat her halükârda, aileni tevbeye çağırman ve yeniden onları İslam’a girmeleri için davet etmen gerekir. Şayet mürted
olarak kalma konusunda ısrar ederlerse, onların bu yapmış olduklarını inkâr
etmen ve dinin için onlardan uzaklaşman ve ayrılman gerekir. Onlar mürted
olarak kaldıkları müddetçe onları ziyaret etmen ve sıla-i rahim yapman gerekmez. Çünkü onlar artık ailen değillerdir. Nitekim ayette şöyle buyrulmuştur:
"Ey Nûh! O, asla senin âilenden değildir. Onun yaptığı, iyi olmayan bir iştir." (11
Hud/46)
Anne ve babaya müşrik dahi olsalar iyilik etme ve rahmet etme hususundaki ayetlere gelince, bu ayetler muharib olmayan, Müslümanlarla savaşmayan,
asıl olarak müşrik olan anne ve babaya hamledilir. Yoksa Müslüman olup daha
sonra irtidat eden kimselere hamledilmez.
Mürted kimse değindiğimiz gibi darul İslam'da kalamaz. Bundan dolayı
soruda sormuş olduğun “Onlara sıla-i rahim yapılır mı, terk mi edilir, iyi mi
davranılır yoksa bu sıla-i rahim manasına mı gelir” gibi sorular aslında farazi
sorulardır. Çünkü şeriatın tatbik edildiği yerlerde bu gibi durumlar söz konusu
değildir. Zira böyle devletlerde mürted kimse ya tevbe eder ya öldürülür…
Fakat bu gibi musibetlerin şu zamanda her yeri kapladığını ve mevcut beşeri kanunların buna göz yumduğunu, mürtedlere ceza uygulamadığını ve
mürtedleri koruyucu kanunlar koyduğunu göz önünde bulundursak, bu durumda bazı âlimler mürted olan anne ve baba gibi yakın akrabaya iyilik yapmada,
İslam’a davet etmede ve onlarla beraber kalmada bir sakınca görmemişlerdir.
Çünkü mürted olan bu insanların irtidadı, bu küfrü sistemlerinin gölgesi altında
gerçekleşmektedir ve insanlar burada kalmaktadırlar.
Öyleyse sonuç olarak diyebiliriz ki; bu şartlarda, böyle kimseleri mevcut
sistemlerden kurtarmaya ve İslam’a kazandırmaya çalışmakta bir engel yoktur.
Tağuti sistemler bu insanların riddetlerine ses çıkarmadığı, hayatta kalmalarına
Zikir Ehline Sorun 1
283
müsaade ettiği müddetçe, mürted olana iyilikte bulunmakta ve kendilerini İslam’a davet etmekte bir sakınca yoktur. Allah en doğrusunu bilendir.407
Sünnî Bir Bayanın Şiî Bir Erkekle Evliliği
Soru: Sünni Müslüman bir kadın, Şii bir erkekle evli. Eşinin şii olduğunu
evlendikten sonra fark etti. Acaba onun durumu nedir?
Eşi ibadetlerini Şia mezhebine göre yapıyor ama Sahabe’ye dil uzatmıyor.
İtikadını net olarak bilmemekle birlikte şiilerin itikadı gibi olduğunu zannediyorum. En iyisini Allah bilir. Ayrıca bu adam Irak İçişleri Bakanlığı’nda subay
olarak görev yapıyor. Acaba bu kişi şiilikten dolayı kâfir mi? Tekrar belirtmek
isterim ki; aşırı şiilerden mi yoksa mutedil olanlarından mı bilmiyorum. Ayrıca
bu kişi Irak içişlerinde subay olduğu için mürted mi kabul edilir?
Acil cevap cevap bekliyorum. Zira bu kız kardeşimiz bir ateş çukurunun
kenarında oturuyor olabilir…
Cevap: Değerli kardeşim! Müslümanların işleri ile ilgilendiğin, onların
dertleriyle dertlendiğinden dolayı Allah (Subhanehu ve Tealâ) seni hayırla mükafatlandırsın.
Bahsettiğin erkek şiilerin aşırılarından değilse ve şirke bulaşmamış ise kâfir olduğuna hükmedilemez. Aslı üzere Müslüman olarak kalır. Bir kimsenin
Müslümanlığı yakinen sabit olmuşsa ancak yine yakinî bir bilgi ile kalkar. Zan
ile değil… Ancak bu kişi Şiilerin küfrü gerektiren akidesi üzere ise mesela; Kuran’ın değiştirildiğine inanıyor, sahabilere dil uzatıyor, Aişe (Radıyallahu Anha)’ya zina iftirasında bulunuyor veya imamların gaybı bildiğine inanıyorsa hiç
şüphesiz kâfirdir, mürteddir.
Irak içişlerinde subay olarak çalışması meselesine gelince… Muteber şer’i
bir delili bulunmuyorsa sadece o işte çalışıyor olması onun kâfir ve mürted olması için yeterlidir. Bahsedilen kişi her iki küfrü de üzerinde toplamış da olabilir. Yani hem şiilerin küfür akidesi üzerinde bulunuyor olmak hem de tağutların
birinci dereceden yardımcısı olmaktan dolayı küfür üzerine küfür işlemiş olabilir. Her halde o adamın gerçek hali ve durumu budur.
Kız kardeşimiz onun halini tam olarak bilemiyor olabilir. Çünkü bahsedilen kişi şii ve eşinin sünni olduğunu biliyor. Başlangıçta takiyye yapmış kendisini gizlemiştir. Hala kız kardeşimize akidesini ve düşüncelerini açıklamamıştır.
407
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
284
Yukarıda anlatılanlara dayanarak kız kardeşin o adamla birlikte kalması
asla caiz değildir. Nikâh akdi geçerli değildir, feshedilmiştir. Hangi vesile ile
olursa olsun bu durumdan kurtulması gerekir. Onunla ilgi ve alakayı tamamen
kesmesi gerekir. Kız kardeşimizin ailesine sığınması, ailesinin de onu koruması
gerekir… Hiç şüphesiz Allah en iyi bilendir. Muvaffak eden de yalnızca O’dur.408
Caferi Mezhebine Mensup Bir Kızla Evlenmek
Soru: Ehli Sünnet ve-l Cemaat mezhebine mensup, vela ve bera akîdesini
hakkıyla gerçekleştiren, cihadı ve mücahidleri seven, onları veli edinen bir muvahhidin Caferi mezhebine mensup bir kızla evlenmesinin hükmü nedir? Bu
kızın üzerinde sahabiye küfretmek, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
eşlerine zina iftirasında bulunmak, kabirleri tavaf etmek gibi Rafızilerin küfür ve
şirklerinden hiç birisi bulunmamaktadır. Bilakis sadece Şia’nın hakim olduğu
bir beldede doğmuş, orada yaşamış ve babalarını da bu mezhep üzerinde bulmuştur. Böylesi bir kızla evlenmenin hükmü nedir?
Bizler birçok münasebetle sizlerin Şia ve Rafızi fırkası hakkında yazdıklarınızı okuduk. Ancak özellikle bu sorumuza cevap vermenizi istiyoruz. Allah
sizleri hayırla mükafatlandırsın.
Cevap: Bu bayanın şiaya nispeti sadece ismen ise, Rafizilerin şirk ve küfür akidelerini taşımıyor ve onlardan teberri etmiş ise kimliğinde o mezhebe
bağlı olduğunun yazılması ya da dış görünüş itibarıyla böyle bilinmesinden dolayı tekfir edilmesi kesinlikle mümkün değildir. Zira küfür hükmü mücerret
isimlendirmelere göre verilmez bilakis asıl olan mana ve gerçeklerdir. Bu bayanın Rafızilerin küfründen teberri ettiği açığa çıktıktan sonra kendisine neden
kâfir hükmü verilsin ki!
Diğer taraftan şunu da hatırlatmalıyız ki, Rafızilerin bilinen malum
takiyye akidesinden dolayı böylesi önemli ciddi bir işte iyiden iyiye araştırma
yapmak gerekir. Ancak bundan sonra Müslüman olduklarına kesin kanaat getirirsek böyle bir kimse ile evlenmek caizdir.
Ancak nasihat olması adına sana şunu da söylemek isterim. Sarih tevhid
akidesine sahip, vela ve bera hukukunu hakkıyla gerçekleştiren bir genç için
evlilik noktasında evla olan kendisi gibi sahih tevhid akidesine sahip, tevhidi
hakkıyla anlayan bir kızla evlenmesidir. Zira o kız, çocuklarının annesi, evinin
sorumlusu olacaktır. Nitekim Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Sen dindar
408
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
285
olanını seç ki Allah evini bereketlendirsin” diyerek bizi buna irşad etmiştir. Kişinin evlilik konusunda hiçbir araştırma yapmaksızın cesur davranmaması, dış
görünüş itibarıyla problem çıkarması muhtemel bir kişi ile evlenmeye kalkarak
büyük riske girmemesi de gerekir. Ancak benim bu sözüm sahih bir tevhid inancına sahip olduğu apaçık ortaya çıkmayan kişi ile evlenmeye dairdir. Şayet kendisi ile evlenilecek kişi bütünüyle hak dine tabi olmuş, İslam ahlakını tamamen
tahakkuk ettirmiş bir kimse ise bilindiği üzere İslam kendisinden önce kötülük
adına ne varsa hepsini siler, yok eder. Hiç şüphesiz başarı Allah’tandır.409
Nakşibendi Tarikatına Mensup Bir Ailenin Kızıyla Evlenmek
Soru: Selefi ve cihadi bir menhece sahip olan muvahhid bir kızla evlenmek istiyorum. Fakat kızın ailesi Nakşibendî tarikatına mensup. Dolayısıyla bu
kimseler rabıta ve başka bazı dini ayinler yapıyorlar. Kızın ailesi kıza çok baskı
yapıyor. Ayrıca bu kimseler yapmış oldukları şeylerin de doğru olduğuna itikat
ediyorlar. Yapmış oldukları bu fiilleri sebebiyle kızları üzerindeki velayetleri
düşer mi? Yine aynı şekilde kızlarını muvahhid Selefi bir kimseyle evlendirmeyi
reddetmelerinden ötürü kızlarının üzerinden velayetleri kalkar mı?
Cevap: Şayet anne ve baba kâfir ise çocuklarının üzerinde bir velayetleri
yoktur. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir…” (Nisa 41)
Bu ayet; kâfir bir kimsenin, Müslüman kadının üzerindeki velayetini engelleyen bir delildir. Bahsetmiş olduğunuz Nakşibendî tarikatına bağlı kimseler
kavli ya da fiili olarak apaçık küfrü gerektiren bir takım şeyler yapmışlarsa kâfir
olurlar. Dolayısıyla ailenin kızları üzerinde velayeti de yoktur. Böyle bir durumda imkân dâhilinde kızı evlendirme velayeti Müslüman olan en yakın akrabaya
geçer.
Fakat bahsi geçen kızın ailesinin yapmış olduğu dini ayinler ve Nakşibendî tarikatına tâbi olmaları, bazı tarikatların yapmış olduğu gibi şirke ve küfre
girmeksizin sadece ibadetlerde bir takım bidatler yapmaktan ibaret ise bundan
ötürü kızlarının üzerindeki velayetleri düşmez.
Hiçbir açık ve kesin sebep olmaksızın sırf kızlarının velayetini ailesinin
üzerlerinden düşürmek için istek ve arzuların doğrultusunda insanları tekfir
etmekten seni sakındırırım. Allah gizli ve açık her şeyi bilendir. Rabbimiz
(Subhanehu ve Tealâ) gönüllerde olanları bilendir.
409
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisi
Tevhid ve Cihad Minberi
286
Şayet bu insanlar İslam dairesinden çıkmamışlarsa kızın ailesine karşı
yapman gereken; kızlarını seninle evlendirmeleri için sana ve evleneceğin kıza
zarar getirecek şeylerden uzak kalman, onlara güzel davranman ve onları
etkileyecek konularda öncü olmandır. Allah sizlerin velisidir.410
Kocası Hristiyan Kalmaya Devam Eden Müslüman
Bir Kadın Ne Yapmalıdır?
Soru: Bir sene önce Ramazan ayında balkanlardan bir bayan yanımızda
Müslüman oldu. Kendisi Hristiyan birisiyle evli ve bize ne yapması gerektiğini
soruyor. Acaba hemen kocasından ayrılmalı mı yoksa kocasını da İslam’a davet
etmeli mi? Kocasına bir vakit tayin edip kararını vermesini beklemeli mi? Ayrıca
bu bayanın kendisine ait hiçbir malı-mülkü de yok. Mümkün ise acele cevap
vermenizi istirham ediyorum…
Cevap: Kocası kâfir olan bir kadın Müslüman olmuşsa kocasıyla beraber
olması ve kendini ona teslim etmesi alimlerin ittifakı ile haramdır. Ancak ayrılmanın ne zaman olması gerektiği hususunda 9 ayrı görüş ileri sürülmüştür. İbni Kayyim (rahimehullah) “Ahkâm-ı Ehli Zimme” adlı eserinde bu 9 görüşü de
zikretmiştir. Bu görüşlerin 2 tanesi meşhurdur.
Alimlerin çoğunun kabul ettiği görüş; kadın kocasıyla gerdeğe girmeden
evvel Müslüman olmuş ise ayrılık hemen gerçekleşir. Kadının Müslüman oluşu
gerdekten sonra ise ayrılık, iddetin bitimine yani kadın hamile ise çocuğunu
doğuruncaya ve eğer hamile değilse üç hayız bitene kadar bekler. İddet müddeti
bitmeden kocası da Müslüman olursa nikâhları üzerine kalırlar. İddet müddeti
sona erer ve kocası hala İslam’ı kabul etmez ise aralarında ayrılık gerçekleşmiş
olur. Bu görüş Şafi, Hanbeli ve Maliki mezheplerinin görüşüdür.
İbni Kayyim (rahimehullah)’ın tercih ettiği ve desteklediği, Şeyhulislam
İbni Teymiyye’ye dayandırdığı görüş ise; vakit uzasa bile kocasının Müslüman
olmasını beklemek ile başkasıyla evlenmek arasında tercih yapma hakkına sahip
olduğudur. Ayrıca bu görüşü Ömer b. Hattab (Radıyallahu Anh)’ya dayandırmıştır. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde ve Sünen Sahipleri’nin İbn-i Abbas’dan
rivayet ettiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kızı Zeyneb’i kocası
Ebul As b. Rebî’ye ikinci bir nikâh yapmaksızın geri vermişti.
Başka bir rivayet ise “Mehir almaksızın ilk nikâhı üzerine” şeklindedir.
410
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
287
İbni Kayyım (rahimehullah) şöyle der: “Bu rivayetlerin hepsi Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in, ikisini ilk nikâhları üzere bıraktığı konusunda
sarihtir. Hadisin bundan başka bir manaya gelme ihtimali yok..”
Müslüman kız kardeşimizin (Allah ayaklarını sabit kılsın) bundan sonra
yapması gereken şey; kendisini Hristiyan kocasına teslim etmemesidir. Onunla
birleşmemeli, onun Müslüman olması için dua etmelidir. Müslüman olursa ne
âlâ, nikâhları üzere kalırlar ve nikâhlarını yenilemeye ihtiyaçları yoktur. Şayet
Müslüman olmazsa kız kardeşimiz için seçme hakkı vardır. Ya kocası Müslüman
olana kadar kendini ona teslim etmeksizin onun yanında kalacaktır. Ama dinini
koruyup muhafaza edebileceğine emin ise bunu yapabilir. Ancak ben zayıf hali
ile bunun olacağını zannetmiyorum. Diğer seçenek ise ondan boşanacaktır. Ben
bu seçeneğin kızkardeşimiz için daha hayırlı olacağı kanaatindeyim. Çünkü o
gerçekten zayıf ve Hristiyan bir kocanın evinde dinini ve ırzını koruyabilmesi
oldukça zor… Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan kardeşimize bir çıkış yolu ihsan
etmesini ve kolaylık sağlamasını temenni ederim. Allah onun işini kolaylaştırsın
(amin).411
Kadının Kocasını Polise Şikâyet Etmesi
Soru: Bizim burada bir bayan kardeşimiz var. Eşi vize alarak bir Avrupa
ülkesine gitti. Giderken de altı ay sonra döneceğine dair söz verdi. Vizesinin altı
aylık sürenin dolmasına rağmen eşinin yanına dönmedi ve bu sefer bir yıl sonra
döneceğini söyledi. Ancak bayan kardeşimiz onun bu süre içinde de dönmeyeceğinden kesinlikle emin. Onun dönmesinin tek çaresi vizesinin süresi dolduğu
için polisin sınır dışı ederek memleketine teslim etmesidir. Bayan kardeşimiz
eşini daha fazla beklemeye tahammül edememektedir. Acaba bu bayan kardeşimizin kocası ile aynı ülkede yaşayan bir akrabasına durumu anlatması onun
da kocasını polise şikayet etmesi ve böylece de adamın geri dönmesini sağlaması
caiz midir? Soruma cevap vermenizi dilerim. Allah dualarınıza icabet etsin.
Cevap: Öncelikle sorudan anlaşılacağı üzere erkeğin dönmek üzere söz
verdiği bir yıllık süre dolmamıştır. Soruyu soran bacımıza nasihatimiz bu süreyi
beklemesi, “bu sürenin sonunda kesinlikle dönmeyeceğine eminim” diyerek
gaybe taş atmamasıdır.
İkinci olarak; kâfir bir devletin polisine kişinin kocasını şikayet etmesi kesinlikle helal değildir. Zira böylesi bir şikâyetin bayan kardeşimizin zannettiğin-
411
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Tevhid ve Cihad Minberi
288
den daha büyük zararlar vermesi muhtemeldir. Olabilir ki bu şikâyetin sonucunda durum şikâyet edilen kişinin sınır dışı edilmesi ile kalmaz devreye terörle
mücadele şeklinde isimlendirdikleri birimler girebilir. Nitekim birçok kardeşimiz yabancı bir ülkeye gayri resmi yoldan girdikleri ya da oturma izinleri olmaksızın o ülkede kaldıkları için zindanlara atılmışlardır.
Bu bacımıza Allah’tan korkmasını ve sabretmesini nasihat ederim. Orada
bulunan akrabalarına kocasına nasihat etmeleri için tavsiyede bulunsun. Onlar
bacımızın kocasına Allah’tan korkmasını, karısının onun üzerindeki haklarını,
sadece dünyalık elde etme adına karısından bu şekilde uzun süre ayrı kalmasının caiz olmadığını hatırlatsınlar.
Diğer taraftan şayet bu bacımızın durumu zaruret halinde ise ve eşinin
dönmesine mutlak surette ihtiyaç varsa o zaman akrabalarına kocasını polisle
tehdit etmelerini söylesin. Böylece akrabaları “Seni polise şikayet edeceğiz”
diyerek kocasını tehdit edebilirler. Ancak bu sadece mücerret bir tehditte kalmalı asla şikayet etmeye gitmemelidir. Kesinlikle mü’minlerin aleyhine kâfirlere
bir yol vermeleri caiz değildir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir…” (4 Nisa/41)
Bu ayet mü’minler aleyhinde kâfirlere bir yol ve delil vermenin haram olduğunu göstermektedir. Şüphe yok ki kişinin sadece dünyevi bir kazanç uğruna
eşinden ve çocuklarından ayrılarak uzun süre küfür diyarında ikamet etmesi
nefsi ve ailesi adına büyük zararlara yol açar. Bu durum birçok insanımızın başına gelmiştir. Sırf ailelerinden uzak kalmalarından dolayı birçok kardeşimizin
dinini kaybettiğini görüyoruz. Fitne Müslüman ailelerin evlerinin içine girmiştir. Terbiye eden babanın yokluğundan, çocuklarının üzerinde gözetiminin olmamasından dolayı sapmalar, yoldan çıkmalar baş göstermiştir. Bütün babaların çocukları ve eşleri hususunda Allah’ın koymuş olduğu haklara riayet etmeleri, az bir dünyalık menfaat adına dinlerine karşı gevşek davranmamaları gerekir.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı
gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.” (66 Tahrim/6)
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.”
Zikir Ehline Sorun 1
289
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan bu bacımızın işlerini kolaylaştırmasını, sıkıntısını gidermesini, eşini ona döndürmesini ve kalplerine sevgi koymasını
dileriz.412
Mürted Müslümana Mirasçı Olabilir mi?
Soru: Bir babanın dört erkek, bir kız çocuğu var. Irak ihtilalinden sonra
babanın dört evladı birden mürted oldu. Bu evlatlar babalarına mirasçı olabilirler mi? Baba bu evlatlarını mirastan men edebilir mi?
Cevap: İcma ile sabittir ki mürted çocuklar babalarına mirasçı olamazlar.
Bütün Müslüman alimlerin icmasıyla kâfirin Müslümana mirasçı olması caiz
değildir. Şayet riddet tahakkuk etti ise çocukların babalarının mallarına mirasçı
olmaları caiz değildir. Babaya ve velayet hakkına sahip olan herkesin üzerine
böylesi bir mirasçılıktan mürted çocukları men etmesi gerekir. Zira bu malda
onların hiçbir hakkı yoktur. Nitekim sahih bir hadisi şerifte "Müslüman kâfire,
kâfir de Müslümana mirasçı olamaz" buyrulmaktadır. Allah en doğrusunu bilendir.413
Kâfir Anne Babanın Mirası
Soru: Bir kimse, annesi ve babası kâfirken Müslüman oldu. Kendisinin
annesinden ve babasından miras alması caiz midir? Burada şunu ifade etmek
isterim ki; bu kardeş kendisine düşen mirası almadığı takdirde, bu malı kâfir
kardeşleri alacak ve bu kardeşleri de almış oldukları malları içki, zina gibi haram işlerde kullanacaklardır.
Cevap: Müslüman bir kimsenin annesi ve babası kâfir ise bu durumda
annesinden ve babasından kendisine düşen mirası alır ve kâfir kardeşlerine
bırakmaz. Fakat bunu alması gereken bir miras hakkı olarak değil de, kâfirden
kendisine gelen bir mal gibi değerlendirir. Zira Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) şöyle buyurur:
“Müslüman kâfire, kâfir de Müslüman’a mirasçı olmaz.”
Âlimler arasında Müslümanın kâfirin mirasından alabileceğini söyleyenler bu hadisi delil olarak almamışlar bilakis merfu ve mevkuf bir rivayet olan şu
hadisi delil almışlardır:
“İslam en üstün olandır. Hiçbir şey onun üstüne çıkamaz.”
412
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
413
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
290
Yine bu konuda sahebeden gelen “Bizler kâfirlere mirasçı olabiliriz. Ancak
onlar bize olamazlar” sözünü delil almışlardır.
Kâfirlerin dine saldırmasının ve Allah’a isyan etmesinin önüne geçebilmek için onlardan istemeksizin ya da şerî emirlere muhalefet etmeksizin bir
Müslümana herhangi bir mal gelirse onu alması ve kâfirlere bırakmaması gerekir.
Soruyu soran kardeşimizin bu bağlamda malları almasında bir sakınca
yoktur. Fakat ifade etmeye çalıştığımız gibi bunu bir miras olarak almaz. Çünkü
miras olarak alması kâfirlerle Müslümanların birbirilerine dost olmasını gerektirir ki, Allah (Subhanehu ve Tealâ) kâfirlerle Müslümanlar arasındaki dostluğu
yasaklamıştır.
Müslüman bir kimsenin masum olmayan (öldürülmesi ve malının alınması helal olan) kâfir bir kimseden gasp ederek, ganimet olarak yahut da hediye, hibe, bağış ve benzeri yollarla onların malını alması ile miras olarak alması
arasında büyük fark vardır.
Birinci durumdaki hallerin hepsinde mirasın tam tersine Müslümanın kâfirin malını almasında hiçbir dostluk söz konusu değildir. Fakat miras ise, bunların aksine İslam şeriatında belirli bir malın veliler arasında dağıtılması demektir.
İşte bu bahsettiğim şekilde İslam uleması ve bazı sahabiler, Müslüman bir
kimsenin kâfir bir kimseden miras alabileceğini söylemişlerdir. Müslüman bir
kimsenin kâfir bir kimseden miras alabilmesinden kastettikleri umulur ki budur. Yani bu sözlerimle şunu kastediyorum: Müslüman bir kimseye haram olmayan ve alınmasında bir sakınca olmayan bir mal geldiğinde herhangi bir şer-i
muhalefet de söz konusu değilse bunu bir miras olarak değil de normal yoldan
gelen bir mal gibi almasında bir sakınca yoktur. Allah en doğrusunu bilendir.414
Mürtedin Malını Almanın Hükmü
Soru: Mürted olduğunda ihtilaf edilen kimselerin, mesela namazı terk
eden kimselerin mallarını almanın hükmü nedir? Ben namazı terk edenin kâfir
olduğu düşüncesindeyim. Ayrıca aslen kâfir olan kimsenin veya mürtedin malını
almanın hükmü nedir? Mürtedden kastım; Rabb’e söven, dine küfreden kimselerdir. Ben böyle bir kimsenin yanında çalışıyorum ve onları muharip kâfir ola-
414
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisi.
Zikir Ehline Sorun 1
291
rak görüyorum. Onun malını almam emanete hıyanet olur mu? Allah sizlerden
razı olsun.
Cevap: Alimler mürtedin malı hakkında ihtilaf etmişlerdir. İmam Nevevî
dedi ki: “Mürtedin malı hakkında üç görüş vardır.
Birincisi; Malı üzerindeki yetkisi devam eder. Müzenî (rahimehullah)’ın
tercih ettiği görüş budur. Çünkü daha ortada canını mübah kılan sebepler mevcut değildir. Bu da malı üzerindeki yetkisinin kaldırılmasını engeller.
İkincisi; Malı üzerindeki yetkisi kalkar. Doğru olan görüş de budur. Tarık b. Şihab’ın rivayet ettiğine göre Ebu Bekir Sıddîk (Radıyallahu Anh) Buzaha ve
Gatafan elçilerine “Sizden aldıklarımızı ganimet olarak kabul ediyoruz. Ama siz,
bizden aldıklarınızı iade edeceksiniz” demiştir. Çünkü İslam, kanı ve malı koruma altına alır. Onlar mürted oldukları için kanları ve malları Müslümanlara
helal kılınmıştır.
Üçüncüsü; Mürted kimse bir süre beklenir. Eğer Müslümanlığa geri dönerse malı ona iade edilir. Mürted olarak öldürülmüşse ve ölürse mülkiyetinin
kaybolduğuna hükmedilir. Çünkü onun malı canına bağlıdır, canıyla muteberdir. Canının mübah olması tevbesine bağlıdır.
Sahih olan mürtedin dinden dönmesiyle malının korunması kaybolsa da
biz ihtiyat açısından onu koruma altına almayı güzel görüyoruz. Namazı terk
etme gibi failinin tekfirinde ihtilaf edilen meselelerde, özellikle Müslüman hâkimlerin bulunmasına kadar bu gibi kimselerin mallarını terk etmeyi uygun
görüyoruz. Zira bu meseledeki ihtilaf muteberdir.
Aslen kâfir olan, dinden döndüğü kesin olan, mürtetliğinde ihtilaf edilmeyen, Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya ve dine sövüp sayan, Allah’ın şeriatından
başkası ile hükmeden, Müslümanlarla savaşan tağutların ve tağutların yardımcı
ve destekçilerinin malı koruma altında değildir. Bunların mallarının ganimet
olarak alınması caizdir. Ancak bu da elbette bazı şartlar dahilindedir. Özellikle
de soru soran arkadaşımızın bahsettiği şekilde almak asla olmaz. Zira hıyanet
kesinlikle haramdır. Zira Allah (Subhanehu ve Tealâ) “Akitleri(n gereğini) yerine
getiriniz.” (5 Maide/1) buyurmuştur. Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın bu emri Müs-
lümanlar için de kâfirler için de geçerlidir. Çünkü ayetteki ifade umumidir.
Akidleri yerine getirmek vaciptir. Aynı şekilde kime yapılırsa yapılsın hıyanet de
haramdır. Allah en iyi bilendir.415
415
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami
Tevhid ve Cihad Minberi
292
Aslî Kâfirin Müslümana Bıraktığı Emanetin Hükmü
Soru: Sevgili Şeyhimiz Ebu Muhammed Makdisi’yi ve diğer değerli şeyhlerimi en içten sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Benim bir iş yerim var ve
ticaretle uğraşıyorum. Kâfirlerden biri geldi ve korumam için bir miktar para
bıraktı ve ertesi gün öldü. Gerçekten de onun aslî kâfir birisi olduğunu biliyorum. Emanetini ne yapmam gerekir? Kendisi gibi olan kâfir akrabalarına vereyim mi yoksa bizler onu kullanabilir miyiz? Allah sizlerden razı olsun.
Cevap: Değerli kardeşim! Mademki adam o malı sana emanet etti, onu
akrabalarına vermen gerekir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler
veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” (4 Nisa/58)
Bu ayet umum ifade eder, kâfir-mü’min herkesi kapsar. Yine Allah
(Subhanehu ve Tealâ) “Ey iman edenler! Allah'a ve Peygamber e hainlik etmeyin! (Sonra) Bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.” (8 Enfal/27) buyurmuştur.
Adamın aslî kâfir olması, can ve malının mübah olmasını ve bıraktığı
emanete hıyanet edilmesini gerektirmez. Bu durum emanete, söz veya anlaşmalara hıyanet edilmesinin istisna edildiği bir durum değildir. Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:
“Size güvenenlerin emanetine riayet edin! Size hainlik edene de siz hainlik etmeyin!”416
Bu hadis de umumidir. İster kâfire olsun ister bir başkasına… Emanete
hıyanet etmek, hadiste de belirtildiği gibi münafıkların özelliklerindendir.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Münafığın alâmeti üçtür: Söz söylerken
yalan söyler, vaad ettiği vakit sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği
zaman hıyanet eder"417 buyurmuştur. Bir başka hadiste ise "Emânete riayet etmeyenin imanı, ahdine vefa göstermeyenin de dini yoktur"418buyurmuştur.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) bizi ve sizleri “Emanetlerine ve ahitlerine riayet
edenler” (70 Mearic/32) diye vasıflandırdığı kullarından eylesin!419
416
Ebu Davud.
417
Buhari.
418
Ahmed b. Hanbel, Müsned.
419
Ebu Muhammed el-Makdisi.
Zikir Ehline Sorun 1
293
Amerikalıların ve Siyonistlerin Mallarını Helal Saymak
Benim bazı sorularım var ve değerli şeyhlerimden bu sorulara cevap vermelerini istiyorum.
1. Siyonistlere ve Amerikalılara ait olan Coca Cola veya Mcdonalds gibi
şirketlerin mallarını satan işyerlerini yağmalamanın ve mallarını almanın hükmü nedir?
2. Burada bazı kardeşlerimiz var. Allah onları da bizi de hidayete ulaştırsın. Cihad faaliyetlerini gerçekleştirebilmek için mafya çetelerinden yardım
almanın caiz olduğunu söylüyor ve bunu Cezayir’deki mücahidlere dayandırıyorlar. Bu konuya dair açıklama yapar mısınız?
3. Mürted yöneticilerin hâkim olduğu devletlerde sayıları 10’u geçmeyen
gençlerin herhangi bir cihad gurubuna veya örgütüne bağımlı olmadan turistlere yönelik eylemler yapmalarının hükmü nedir? Bahsettiğimiz bu devletlerde
bilinen bir cihad cemaati de yok!
4. Filistinde “Ceyşu-s Se’ra (İntikam Askeri)” adlı bir cemaat var mı? Eğer
var ise hangi menhec üzere hareket etmektedirler?
Cevap: Müslümanların mallarında ve canlarında aslolan haramlık yani
dokunulmazlıktır. Ancak müşrik ve kâfirlerin mal ve canlarında ise aslolan
helallık yani dokunulmazlığın bulunmamasıdır. Bu işyerleri Müslümanlara ait
ise orayı hedef almak ve yağmalamak haramdır. Velev ki Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’nın düşmanı olan Yahudilerin veya Hristiyanların ürettiği malları satıyor
olsalar da!
Eğer yapılan ticaret şeriate uygun ise ve satılan mallar şeriatın yasaklamadığı mallar değil ise orayı hedef almak, vurmak veya yağmalamak asla caiz
değildir. Ancak bu işyerleri kâfirlere ait ise mallarını ganimet olarak almak caizdir. Çünkü bu asırda kâfirler Ehl-i Harb’dir, onlardan zimmet ehli olan yoktur.
Onlardan bazılarının zimmet anlaşması varsa da çeşitli sebeplerden dolayı bu
anlaşma bozulmuştur. Mesela Müslümanlarla sürekli savaş halinde bulunmaları
ve bize saldıran kâfirlere yardım etmeleri zimmet anlaşmasını bozan sebeplerden bazılarıdır.
Müslüman yöneticilerin hükmettiği İslam Devleti olmadığı için Ehl-i
Harb olan bu kimselerin geçerli şer’i bir anlaşmaları veya emanları yoktur. Ancak bu şirketlerin mallarının ganimet olabilmesi için intizamlı, tertip ve düzenli
bir cihad faaliyetine gereksinim vardır. Öyle ki meyvelerini veren bir cihad olmalı, birkaç kişinin gelişigüzel, kısır ve üstünkörü saldırılarıyla veya şahsi men-
Tevhid ve Cihad Minberi
294
faat ve arzuları için yapılan bir cihad değil… Turistlerin kaçırılması veya öldürülmesi de böyledir. Mutlaka hedefleri olan, düzenli ve cihada dayalı bir cemaat
gözetiminde yapılmalıdır. Bu cemaat veya örgüt şer’i ilimlere vakıf, güvenilir ve
işinin ehli kimseler tarafından yönetiliyor olması gerekir. Örgütsel ve askeri
deneyimi bulunan, Müslümanların maslahatına özen gösteren ve işlerin akıbetini düşünebilen uzman kimseler… Düzenli bir cihad cemaati yoksa kişilerin
öncelikle böyle bir cemaati oluşturması gerekir. Cihad cemaatinin yetişmesi,
devam etmesi ve ayakta kalabilmesi için gerekli tüm hazırlık ve çalışmayı yapmaları, gerekli yardım ve desteği sağlamaları gerekir.
Mafya çetelerinden yardım almaya gelince… Eğer kâfir iseler onlardan
yardım almak asla caiz değildir. Aişe (Radıyallahu Anha)’dan rivayet edildiğine
göre müşrik bir adam Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna gelip
“Ben savaşta sizinle beraber olup sizinle birlikte kazanç elde edeceğim” dedi.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Allah’a ve Rasulü’ne iman ediyor musun?” diye sordu. Adam “Hayır” deyince Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
“Sen git, biz müşriklerden asla yardım almayız”420 buyurdu.
Fakat onlarla alışveriş yapmak ve onlardan silah kiralamak caizdir. Zira
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Safvan b. Ümeyye’den zırh kiralamış,
hicret esnasında da Abdullah b. Ureykît’ten yardım almıştır.
Mafya çetesinin elemanları Müslüman ise onlardan yardım almada herhangi bir sakınca yoktur. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Hiç şüphesiz
Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu dini facir bir adamla da ayakta tutar”421 buyurmuştur. Ancak bu durum mücahidlerin duruşuna zarar verecek, meşru cihadlarına
gölge düşürecek ise onlardan yardım istemeyi uygun bulmayız.
“Ceyşus Se’ra (İntikam Askeri)” adlı gurubun izlediği yol şeriate aykırı bir
yoldur. Onlar açık cihadi faaliyetleri olan veya belirlenmiş hedefleri olan bir
cemaat değildir. Bilakis onların eylemleri ferdi eylemlerdir ve işlerinin esası
örümcek yuvasına benzemektedir. Allah en iyi bilendir.422
Yahudilerin Yanında Çalışmak
Soru: Kazanç elde etmek için bir Yahudinin yanında çalışmanın hükmü
nedir? Eğer bu konuda ölçü kâfirlere yardım etmek ise bunun ölçüsü ve sınırı
nedir?
420
Müslim, (4803).
421
Buhari, (3062); Müslim, (111).
422
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
295
Cevap: Cumhur ulema bir Müslümanın kâfir bir kimsenin yanında ücretli olarak çalışabileceğini iki şarta bağlı olarak mübah görmüşlerdir.
1- Yapılacak olan işin şer’an mübah olması.
2- Yapılacak olan işin Müslümanı küçük düşürücü ve zelil edici bir iş olmaması. Eğer böyle bir şey söz konusu ise Müslümanın kâfirin yanında çalışması haram olur.
Örnek olarak Müslüman bir kimsenin kâfirin yanında hizmetçi olarak çalışması caiz değildir. Çünkü böyle bir işte Müslümanın zelil olma durumu vardır. İslam üstündür ve asla ona hiçbir şey üstün gelemez.
Müslüman bir kimsenin kâfirin yanında çalışma konusu asıl olan bu şartlar altında mübahtır. Fakat günümüzde Yahudiler Müslümanların beldelerini
ele geçirmişlerdir. Bu durumda Müslümanların üzerine vacip olan onların yanında çalışmak değil, onlarla cihad ederek Müslümanların topraklarından onları
kovmaktır.
Günümüzdeki şu durumda Yahudilerin yanında çalışmak, onların Müslümanların topraklarında yeni iskân yerlerine sahip olmalarına yardımcı olmaktır. Bu nedenle Yahudilerin yanında çalışmak onlara meyletmek manasını taşır.
Hatta Yahudilerin yanında, yeni yerleşim birimleri yapma veya çelik duvar yapımında çalışma gibi birebir yardımda bulunma söz konusu ise bu Yahudilerin
İslam beldelerini ele geçirmede yardımcı olmak manasına geldiği için Yahudilere karşı bir veladır.
Bu durumda yukarıda koşmuş olduğumuz şartlardan " Yapılacak olan işin
şer’an mübah olması” şartı yok olmaktadır. Çünkü kâfirlere karşı dostluk beslemek haramdır. Ve hatta böylesi bir amelin küfür olması dahi söz konusudur.
Ayrıca günümüzde Yahudilerin yanında çalışmak genellikle ikinci şartta
bahsettiğimiz "Yapılacak olan işin Müslümanı küçük düşürücü ve zelil edici bir
iş olmaması" şartına da muhaliftir. Zira günümüzde Yahudinin yanında çalışmak Müslümanları zelil ve küçük düşürmektedir.
Hâsılı kelam; günümüzde Müslümanların beldelerini işgal etmiş Yahudilerin yanında çalışmak haramdır. Müslümanın böyle bir işe kalkışmaması gerekir.
Bu hüküm Müslüman bir kimsenin zarurete düşmedikçe ya da ölüm gibi
bir durumla karşılaşmadıkça yapmaması gereken bir durumdur. Şayet dediğimiz durumlar söz konusu ise yani bir zaruret ve açlıktan ölme söz konusu ise
Tevhid ve Cihad Minberi
296
başka bir iş bulamıyorsa ve sadece bir Yahudinin yanında çalışma fırsatı bulmuşsa İslam ulemasının ifade etmiş olduğu şartlar altında çalışılabilir. Zira zaruretler haramları mübah kılar. Fakat burada da belirtmek gerekir ki, bu çalışmış olduğu işte ileriye gitmemesi gerekir. Çünkü zaruretler miktarınca takdir
olunur. Bu durumda olan bir kişi ne zaman başka bir yerde iş bulursa hemen
yapmış olduğu işi terk etmesi gerekir.423
Emeklilik Maaşı Almanın Hükmü
Soru: Emeklilik maaşı almanın hükmü nedir?
Cevap: Şeyh Ebu Katade el-Filistinî (Allah onu esaretten kurtarsın) buna
benzer bir soruya şöyle cevap vermiştir:
“Memurlardan emeklilik veya sosyal yardımlaşma adı altında alınan maaşın hükmü sorusu ile sıkça karşılaşıyorum. Öncelikle ben bu soruya cevap verirken emekliliğin farklı şekillerine ve sosyal yardımlaşma kurumundan alınan
maaşa değinmeden cevap vereceğim.
1- Bilinmelidir ki bu konuda bazı tafsilata, alınan maaşı kısımlandırmaya
ihtiyaç vardır. Bazı emeklilik çeşitleri vardır ki, kişi maaşını alabilir ve onu dilediği gibi kullanabilir. Yine bazı emeklilik çeşitleri vardır ki kişi bu maaşı alır ama
kullanması caiz değildir. Her iki durumda da maaşı alması gerekir. Ancak birinci durumda istediği gibi kullanabilirken ikinci durumda kendi şahsı adına mutlak bir tasarrufta bulunması caiz değildir. Bununla beraber ikinci durumda şayet
cidden kendisi ihtiyaç sahibi ise ihtiyacı kadar kullanır ve kalanını sadaka olarak
dağıtır. Şayet ihtiyaç sahibi değilse tamamını sadaka olarak dağıtır.
Bu iki durumun niteliklerini kısaca şöyle belirtebiliriz:
Eğer aldığı bu emekli maaşı devletin malından ya da bizzat kendi malından ise istediği şekilde o maldan harcayabilir ve güç yetirebildiği kadar Allah
(Subhanehu ve Tealâ)’dan korkar.
2- Eğer aldığı maaş, faizden elde ettiği bir mal ise kendisine verilen maaşın faiz yoluyla verildiğine inanıyorsa o maaşı alır, onlara bırakmaz. O maaşa
ihtiyacı var ise kendisi kullanır. Eğer ihtiyacı yok ise Müslümanların istifadesine
sunar. Ancak bir kısmının faizden bir kısmının da helal bir yoldan geldiğine
inanıyorsa ikisinin arasını ayırması gerekir. Dikkatli bir şekilde ayırmak mümkün değilse takdir hakkı kendisine aittir…”
423
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
297
Şeyhin sözlerindeki inceliklere dikkat etmek gerekir. Zira şeyhin “Eğer aldığı maaş, faizden elde ettiği bir mal ise kendisine verilen maaşın faiz yoluyla
verildiğine inanıyorsa o maaşı alır, onlara bırakmaz. O maaşa ihtiyacı var ise
kendisi kullanır” sözleri emekliliğin mecburi olduğu durumlar için geçerlidir.
Şayet böyle bir mecburiyet yoksa ve kendisi, paranın çalıştırılmasına faiz karıştırıldığını veya haram karıştırıldığını biliyorsa böyle bir emeklilik türüne katılması caiz değildir.424
Diğer taraftan devlet çalışanların maaşlarından belirli bir miktarı onlar
emekli olana kadar keser. Kestiği bu parayı ise faiz veren bankalara yatırır. Genelde bu bankalar merkez bankalarıdır. Kişi emekli olunca da kişiye hak ettiği
kadar verir. İşte böyle bir durumda kişiler paralarının ne kadarına faiz karıştığını bilebiliyorlarsa o kısmı kendi şahsi tasarruflarında kullanmamalıdırlar. Binmelidir ki Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez. Allahu
âlem.425
Araç Sigortası
Soru: Trafik kazasında sigorta şirketleri hasar miktarını karşılamaktadır.
Bu şekilde zarar oluşsun ya da oluşmasın sigorta şirketinden para almanın
hükmü nedir? Bu parayı alan kimse ne yapmalıdır?
Cevap: Günümüz ilim ehli; ticari sigortanın haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla bu konuda ittifakın dışına çıkan ve bu görüş dışında şaz görüş bildirenlere itibar etmemek gerekir. Çünkü bu görüşe sahip olan
kimseler sahih naslara muhalefet etmektedirler.
Sigorta; kandırma, cehalet ve kumar içeren bir anlaşmadır. Nitekim
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu tür anlaşmaları yasaklamıştır. Bu tür
bir sigortada; paranın ödenmesiyle birlikte bir kazanç beklentisi, bedelin verilmesi veya kaybetme yani ilahi kadere göre meselenin sonucunun belirlenmesi
söz konusudur. Bu konu üzerine şer-i bir araştırma yapan ve bu konuya ilk olarak değinen “Reddül Muhtar Ale-d Durril Muhtar” üzerine haşiye yazan Hanefi
fukahasından İbni Âbidin olmuştur. İbni Abidin “Sukra” diye isimlendirdiği bu
anlaşmanın haram olduğunu söylemiştir.
424
Günümüzde isteğe bağlı emeklilik türünde olduğu gibi.
425
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
298
Bir zarar söz konusu olduğunda, mecburi olarak yapılan sigortadan para
alınması hükmüne gelince; bu konuda günümüz âlimleri üç çeşit görüş bildirmişlerdir.
1- Kişi; sadece şirkete ödemiş olduğu parayı alır ve fazla parayı şirkete geri verir. Çünkü bu fazla parayı alması helal değildir. Çünkü hak etmiş olduğu
miktar ödemiş olduğu miktardır ve dolayısıyla ödemiş olduğu parayı geri almakla bu hakkını geri almış olmaktadır.
2- Kişi; şirkete ödemiş olduğu parayı alır ve fazlalığı şirkete bırakmaz.
Çünkü fazla parayı şirkete bırakması haram hususunda şirketi destekleme ve
yardım etme manasını taşır. Şirketten bu fazla parayı alan kimsenin bu fazla
parayı sadaka olarak vermesi ve zimmetinden çıkarması gerekir.
3- Kişi; sigorta şirketinin vermiş olduğu paranın hepsini alabilir hatta bu
miktar şirkete ödemiş olduğu miktardan fazla dahi olsa da kişi yine de bu parayı
alabilir. Fakat almış olduğu bu fazlalık zararın üstünde olmaması gerekir. Çünkü sigorta şirketi, sigortalının kendisine senelik olarak ödemiş olduğu sigorta
karşılığı olarak zararı karşılamakla yükümlüdür.
Meydana gelen zarar karşılığında, para almanın haram olmasının terettüp ettiği sosyal ve iktisadi tehlikeler oldukça büyüktür. Çünkü burada zekât
paralarının harcanmış olduğu; yolda kalmış, fakir ve borçlulara verilen paralar
ve vacip olan nafakalar cinsinden şerî bir alternatif günümüzde yoktur. İşte
bunların hepsi askıya alınmış sistemlerdir.
Dolayısıyla bu sistemlerin işletilmemesi birçok sıkıntı ve zorluğu da beraberinde getirmektedir ve nihayetinde insanların hak ve hukukları böylelikle
kaybolmaktadır.
Şüphesiz bu günümüzün en büyük sorunlarından bir tanesidir. Şunu belirtmek isterim ki bu konunun haram olduğuna dair açık bir nas yoktur ve haram olduğuna dair kesin bir açıklama da mevcut değildir. Eğer bir meselenin
haram olması zanni ise ve nihayetinde haram ve helal olması eşit seviyede hatta
haram olma yönü daha ağır basıyor olsa dahi böyle durumlarda fetva vermek
ancak vakıayı iyi bilmeye ve birçok hassas ve ince araştırma yapmaya bağlıdır.
Günümüz insanlarının bu gibi sigortaları yaptırmaları mecburi bir hal
almıştır. Hatta arabasının ruhsatının vizesi bitmiş olan bir şoför, şayet bir kaza
yaparak büyük bir facia ile karşı karşıya gelse özellikle de yapmış olduğu kaza
bir kişinin ölümüne sebebiyet verse bu gibi hallerde insanların yüzde doksanı bu
büyük kazaların sebep olduğu sorumlulukları kaldıramaz olmuşlardır. Özellikle
Zikir Ehline Sorun 1
299
İslam şeriatinin tamamen yürürlülükten kaldırılmış olduğu şu ortamda başına
böyle bir hadise gelmiş olan kimse bu zararı kaldıramaz haldedir.
Mustafa Zerka ve bazı kimseler bu ve diğer tür sigortaların mübah olduğunu söylemişler ve insanları bu tip sigorta yapmaya davet etmişlerdir. Fakat
ifade etmek gerekir ki bazıları bu çeşit sigortadan hayat sigortasını istisna etmişlerdir.
Nitekim bu sistemlerde, toplum fertlerinin rahat bir hayat sürmesi ve
kalplerinin sükûnet bulması için bu gibi sigortalara ihtiyaç duyulmaktadır. Kuşkusuz bunun için İslam, bu gibi ihtiyaç ve çıkarları gözetmiş ve bu nedenle birçok hüküm ve sistemleri meşru kılmıştır. Fakat maalesef İslam şeriatının koymuş olduğu bu hükümler ve sistemler İslam şeriatının yeryüzünden yürürlülükten kalkmasıyla kaybolmuştur.
Uzun bir araştırma sonucunda bu konu hakkında bana göre tercih edilen
görüş şudur: Bu gibi zararlar karşılığında kişinin para alması gerekli bir ihtiyaç
ve olmazsa olmaz bir hal almıştır. Özellikle de günümüz sistemleri ve kanunları
bu gibi sigortaları mecbur kılmakta ve bazen kişi bir sene ya da iki sene sigorta
ödemekte ve başına hiçbir trafik kazası gelmemektedir. Dolayısıyla kişinin zarar
karşılığında almış olduğu bu para, zamanında kendisinden zorla alınmış olan
paranın bir kısmını geri alması anlamına gelmektedir.
Aynı şekilde geri alınan bu para, kişinin başına kat-i olarak bilfiil gelmiş
olan zararın def edilmesi ve bir yaranın sarılması anlamını taşımaktadır. Zaten
bu alınan para ne bir lüks yaşam ve ne de daha modern bir hayat için kullanılmamaktadır. Sigortadan alınan bu paranın haram olduğuna dair hiçbir nas yoktur. Aynı zamanda fıkıh kaidesinde şöyle denmektedir:
“Şayet ihtiyaç umumi olursa zaruret hükmünü alır.”
“Zaruretler yasak olan şeyleri mübah kılar.”
Şunu vurgulamak gerekirki ticari sigorta haramdır. Fakat meselenin ihtiyaç boyutu düşünüldüğünde bu paranın alınabileceği yönündedir. Fakat meydana gelmemiş bir hadise için para alarak kandırma, aldatma, yalan söyleme ve
sahtecilik yapma kuşkusuz haramdır. Zira bu, insanların paralarını batıl bir yol
ile yemedir.
Hanefi alimleri daru-l küfür’de kandırma ve aldatma olmaksızın faiz ya da
kumar gibi fasid bir anlaşma yolu ile kâfirlerin malının alınabileceğini söylemiş
olsalar bile ilim ehli kimseler darul küfürde harbi olan bir kimsenin malını kan-
Tevhid ve Cihad Minberi
300
dırarak, yalan söyleyerek veya aldatarak almanın haram olduğunu söylemişlerdir.
Uyarı: Bazı memleketlerde, şerî ölçülere uygun, fıkıh mecmuasının koymuş olduğu şartları yerine getiren İslami yardımlaşma sigorta şirketleri mevcuttur. Memleketinde bu tür bir çalışma sistemine sahip olan bir sigorta şirketi var
ise, kişinin öncelikle yapması gereken bu tür şirketleri seçmesidir. Hatta fakihler
arasında, bu şirketlerin çalışma sistemleri hakkında ictihadi ihtilaflar olmuş olsa
dahi bu tür şirketlere yönelmesi gerekir. İslam şeriatında asıl olan zararı en az
olanın ve şeriata en yakın olanın seçilmesidir. Allah en doğrusunu bilendir.426
Bazı Durumlarda Yalan Söylemek
Soru: Tağutların zindanından yeni çıkan bazı kardeşlerimizi ziyaretten
dönüyordum. Bir anda yolda birisi "Ben seni tanıyorum" diyerek seslendi. Bana
"Seninle üniversitede şu şu kimselerle beraber oturuyorduk" dedi. Ancak ben
hiçbir gün onunla karşılıklı oturduğumu hatırlamıyorum. Böyle bir şey olduysa
da ben hatırlamıyorum. Daha sonra adam bana soru sormaya başladı. "Bana
biraz kendini tanıtsana" dedi. Gittiği mescidlerden bahsetti. Görünen o ki sanki
benden bilgi almaya çalışıyordu.
Diğer taraftan benim birçok arkadaşım tağutlar tarafından zindanlara
atıldı ancak ben şu ana kadar hapse girmedim. Zira tağutlar tarafından yeterince
tanınmıyorum. Her ne kadar benim hakkımda kısmen bilgiye sahip olsalar da
kanaatimce ellerindeki bu bilgi çok zayıf ve benimle ilgili yeterince bilgiye sahip
değiller. Bu olaydan sonra aklımdan şu geçti. Tağutlar beni iyice tanıyabilmek
için böylesi kimseleri bana gönderiyorlar ve benim hakkımda bilgi edinmek
istiyorlar. Bana "Sen hangi mescide gidip geliyorsun, telefon numaran kaç, seninle oturup konuşalım arkadaş olalım" dedikleri zaman onlara yalan söylemem
caiz midir?
Zaruri bir ihtiyaçtan dolayı bu soruma cevap vermenizi sizden rica ederim. Allah sizleri bereketli kılsın. Size en hayırlı mükâfatlar versin.
Cevap: Senin hiç tanımadığın kimselere anlattığın gibi durumlarda
kendi şahsi bilgilerini vermenin apaçık bir hata ve kusur olduğu noktasında
hiçbir kuşku yoktur. Bilakis bu çok basit bir düşüncedir. Bildiğin gibi harp hiledir.
426
Cevap Veren: Ebu Muhammed Eş Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
301
Rasullerin efendisi Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Bedir gazvesinde tarizde bulunmuş, bazı şeyleri gizli tutma adına "Sen hangi kabiledensin"
diye soran kimseye "Ben sudanım"427 demiştir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) böylesi bir duruma izin verdiğine göre biz ondan daha doğru sözlü olma-
ya ya da vera sahibi olmaya mı çalışacağız? Hayır… Hayır… Yolların en güzeli
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in yoludur.
Birçok sünen ve siyer kitaplarında geçtiği üzere Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) Abdullah bin Mesleme, Abdullah bin Uneys, Nuaym bin Mes'ud
ve diğerleri gibi birçok sahibiyi önemli cihadi faaliyetlerle görevlendirdiği zaman
tarizde bulunmalarına, savaşın gereklerinden dolayı yalan söylemelerine izin
vermiştir.
Eğer korkuyorsan Allah düşmanlarının sana eziyet etmelerinden ya da
seninle konuşan adamın onların casuslarından olduğu noktasında kalbinde
güçlü bir şüphe varsa sana zarar verecek şeyleri açıklamaman, bu Allah düşmanlarını nefsine ve kardeşlerine musallat etmemen vaciptir. Gücün yettiği
sürece tarizde bulun. "Zira tariz yoluyla söylenilen sözlerde yalandan bir kaçış
vardır."428 Eğer tariz yapmaya güç yetiremezsen yalan söylemende de bir sorun
yoktur. Allah seni korusun ve gözetsin.429
Sahte Belge Düzenleyerek Elde Edilen Burs
Soru: Ben bu sene liseyi bitirdim. Babam üniversitede okumamı istedi ki
benim de isteğim bu yönde idi. Fas’ta devletin öğrencilere verdiği bir burs türü
vardır. Öğrenciler okul giderlerini karşılasınlar diye devlet tarafından burs alırlar. Ancak bunun için bazı belgelerin burs verecek kuruma hazırlanarak verilmesi gerekmektedir. Babam lazım olan bütün belgeleri tamamladı. Ancak burs
ücretinin daha yüksek olması için kendi maaşına dair belgeyi sahte yaptı. Müracaatımdan kısa bir süre sonra da bana burs çıktı. İşin aslı bu belgeye göre mi
yoksa bu belgeye itimad edilmeksizin mi bana burs verildi bunu bilmiyorum.
Babamın sahte evrak hazırlayarak bana burs verilmesini sağladığını da ilk başta
427
Mekkeli müşriklerin durumundan haber almak için Rasulullah bir Arabi ile karşılaşınca Arabi kendisine “Sen hangi kabiledensin” diye sorar Rasulullah ise "Ben sudanım"
diye cevap verir. Rasulullah burada sudan yaratıldığını söylemiş ancak Arabi su kabilesinden olduğunu zannetmiştir. –yayıncı428
İmam Buhari Edebul Müfred" de İmran b. Huseyn'den mevkuf olarak rivayet etmiştir.
"Babu mine-ş Şi'ru Hikmetun"
429
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
302
bilmiyordum ancak bunu daha sonra öğrendim. Sonuç olarak ben okulda okuduğum sürece bu bursu almaya hak kazandım. Ben bu aldığım burs ücretinin
bana helal mi yoksa haram mı olduğunu bilmiyorum.
Şu durumda benim ne yapmam gerekiyor? Babama yaptığı işin haram olduğunu ve tevbe etmesi gerektiğini bildirmem gerekiyor mu? Burs sonucu bir
kısım para aldıktan sonra bunun tevbesi nasıl gerçekleşecek? Tevbeden sonra
aldığım bursu iade etmem gerekiyor mu? Bu konuda acilen beni aydınlatırsanız
sevinirim.
Cevap: Sevgili kardeşim! Allah amellerini bereketli kılsın ve dinin hususunda gayretini artırsın.
Bilmelisin ki babanın yaptığı bu iş aldatma ve dolandırma kapsamındadır. Ve bilindiği üzere yapılan tüm bu fiiller şer’an haram olan fiiller kapsamındadır. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’ın rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:
“Kim bizi aldatırsa bizden değildir.”
İmam Tirmizi hadisi rivayet ettikten sonra şöyle demiştir:
“Hadis sahih ve hasen bir hadistir. İlim ehli bununla amel etmiş ve aldatmanın kötü olduğunu belirterek ilim ehlinin bu hadisle amel ettiklerini, aldatmayı kötü görerek onun haram olduğunu söylemişlerdir.”
Aldatma, hile ister Müslümana isterse de kâfire yönelik olsun hiç
farketmeksizin haramdır. Eğer senin zannı galibine göre bu bursa hak kazanmanda babanın hazırladığı sahte evrakın rolü varsa senin bu bursu alman caiz
değildir. Aldığın karşılık sana haramdır. Çünkü sana verilen ücret sahtecilik ve
aldatma neticesinde verilmiştir ki bu da haramdır. Böylesi bir durumda başkalarına zulmedilmiş, onların hakları gaspedilmiş olmaktadır. Belki de bir başka
kimse bu bursu hak etmişti ancak sen babanın hazırladığı sahte evrak neticesinde o kimsenin yerine bursu hak etmiş oldun. Şayet sen hiç bir sahtecilik ve aldatmaya yeltenmeksizin bursu hak etmiş olsaydın ancak bir başkası senin gibi
sahtecilik yaparak senin hakkın olan şeyi senden alsa idi sen bundan razı olmayacak ve bu duruma kızacaktın. Nefsin adına razı gelmediğin bir duruma başkası adına nasıl razı olabilirsin.
Değerli kardeşim! Sana düşen devletin verdiği bu bursu bırakmandır.
Burs olarak aldığın ücretten faydalanman caiz değildir. Allah kendi rızası için
bir şeyi terkeden kimseye hiç şüphesiz terkettiği şeyden daha hayırlısını verir.
Zikir Ehline Sorun 1
303
Eğer devlet tarafından verilecek bursu yeniden almak istiyorsan bunu hile
yapmaksızın, insanları aldatmaksızın yerine getirmeye çalışmalısın.
Diğer taraftan sana bu bursun verilmesinde babanın hazırladığı sahte evrakların bir etkisinin olmadığına kesin olarak inanıyorsan, daha açık bir ifade ile
bu bursun sana verilmesinde babanın hazırladığı evrakların bir etkisi yoksa
diğer insanlar gibi senin de bu bursu almaya devam etmende hiç bir sakınca
yoktur. Allahu Alem.430
430
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Müteferrik Konulara
Dair Fetvalar
Maide Suresi 118. Ayetinin İzahı
Soru: Maide suresinin sonlarındaki İsa (Aleyhisselam)’ın diliyle söylenilen
“Eğer onlara azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın). Eğer
onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin" dedi.” (5 Maide/118) ayetini
nasıl anlamalıyız? Zira iki ayet öncesinde Allah (Subhanehu ve Tealâ) “Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara "Beni ve anamı, Allah'tan başka iki ilah edinin" diye sen mi
dedin?” (5 Maide/116) buyurmuştur. Onların işlediği suç şirk olduğu halde bağış-
lanmaları nasıl düşünülebilir?
Cevap: Müslümanın üzerine düşen görev; müteşabih olan ayetleri muhkem ayetlere hamledip onun ışığı altında anlamaya çalışmaktır. Kuran-ı Kerim’de muhkem olan ayetlerden birisi de “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla
bağışlamaz. Bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar.” (4 Nisa/48)
ayetidir. Eğer bir kimse bu ayet ile senin sormuş olduğun ayetin arasında bir bağ
kurarsa anlar ki İsa (Aleyhisselam)’ın affını Rabbine bıraktığı kimseler şirk üzere
ölen kimseler değildir. İsa (Aleyhisselam)’ın duası birkaç şekilde açıklanabilir:
İbni Cerir Taberi’nin tefsirinde seçtiği görüş şudur: “İsa (Aleyhisselam)
ayette "Bu sözü söyleyen kimseleri söyledikleri söz üzere öldürecek olur ve azap
edersen hiç şüphesiz onlar senin kullarındır. Onlar sana teslim olmuşlardır ve
başlarına gelebilecek bir işi engellemeye güçleri yoktur. Eğer onları tevbe ile
hidayete erdirecek olur, onların kusurlarını örter ve bağışlarsan şüphesiz sen
azizsin, hikmet sahibisin. Bununla birlikte sen, intikam alma konusunda da çok
güçlüsün. Hiç kimse bu konuda seni engelleyemez" demektedir.”
İmam Kurtubî (rahimehullah) da bu görüşe yakın bir görüş bildirmiş ve
şöyle demiştir: “Ayette "onlara azap edersen" ifadesinde kastedilenlerin küfür
üzere ölenler olduğu, "onları bağışlarsan" ifadesinde kast edilenlerin ise ölmeden
önce tevbe edenler olduğu söylenmiştir ki bu açıklama güzel bir açıklamadır.
Bir diğer açıklamaya göre ise İsa (Aleyhisselam) bu sözleri (hiçbir kâfire
mağfiret olunmayacağını bildiği halde) Allah’ın emrine teslimiyetini arz etmek
ve azabından sığınmak üzere söylemiştir.
Tevhid ve Cihad Minberi
308
İbni Kesir (rahimehullah) "Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve
hikmet sahibisin" ayetiyle ilgili olarak şöyle demiştir: “Bu ifâde meşiyyetin tümüyle Allah’a ait olduğunu gösterir. İstediğini yapan O'dur. Yaptığından sorumlu olmayan O'dur, kullar ise sorumludurlar. Keza bu ifâde Allah'ı ve Rasûlünü
yalanlayıp Allah'a eşler, benzerler ve çocuklar isnâd eden Hristiyanlardan da
uzaklaşmayı ihtiva etmektedir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) onların söylediklerinden münezzeh, yüce ve büyüktür.”
İmam Kurtubî ayet hakkındaki açıklamalarına şöyle devam etmektedir:
“Denildi ki: İsa (Aleyhisselam)’ın kanaatine göre onlar bir takım masiyetler
işlemişler ve ondan sonra İsa (Aleyhisselam)'ın kendilerine emretmediği şeyleri
yapmışlar ama yine de dininin esası üzere kalmaya devam etmişlerdi. O bakımdan "Eğer benden sonra işledikleri masiyetlerini mağfiret edecek olursan"
demiştir. Ve ayrıca "Şüphe yok ki sen izzet ve hikmet sahibisin" diye eklemiş ama
olayın gerektirdiği ilahi emre teslimiyet ve işi hükmüne havale etmenin gerektirdiği ifadeler olan "Muhakkak sen, bağışlayansın, affedensin” dememiştir.
Şayet "Sen bağışlayansın, affedensin" demiş olsaydı, şirk üzere ölen kimseler
için mağfiret isteme gibi bir ihtimal söz konusu olacaktı ki böyle bir şeye de imkân yoktur. O bakımdan ifadenin takdiri "Eğer Sen onları ölene kadar küfürleri
üzere bırakacak ve azaplandıracak olursan, şüphesiz ki onlar Senin kullarındır,
şayet onları Seni tevhide ve Sana itaate iletirsen ve onlara mağfiret edersen şüphesiz ki Sen, dilediğine karşı konulup engellenmeyen Aziz olansın, yaptıkları
hikmetle dolu Hakim olansın. Dilediğini saptırırsın, dilediğini hidâyete erdirirsin" şeklindedir.
"İsa (Aleyhisselam) kâfire mağfiret olunmayacağını bilmiyordu" diyenlerin
sözlerine gelince, bu söz Allah (Subhanehu ve Tealâ)'nın Kitabına karşı cüretkârca
bir iddiadır. Çünkü şanı yüce Allah tarafından verilen haberler nesh olunmaz,
değiştirilemez.” Allahu âlem.431
Yöneticilere Namaz Kıldıkları Sürece İsyan Etmenin Haramlığı
Soru: Günümüzde tağuti hükümetleri savunan saray mollalarının birçoğundan şöyle şüpheler işitiyoruz:
"Günümüzde yöneticiler namaz kılmaktadır. Onların namaz kılması kendilerine isyan edilmesini düşürür."
431
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Zikir Ehline Sorun 1
309
Onlar bu iddialarına dair Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in hadislerinden de delil getirmektedirler. Bu şüpheye nasıl cevap verebiliriz?
Cevap: İmam Müslim Sahihi'nde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)'in şu hadisini rivayet eder:
“Yönetenlerinizin en hayırlısı sizin onları sevdiğiniz, onların da sizi sevdiği, sizin onlara dua ettiğiniz, onların da size dua ettiği kimselerdir. Yönetenlerinizin en şerlileri ise sizin onları sevmediğiniz, onların da sizi sevmediği, sizin
onlara beddua ettiğiniz, onların da size beddua ettiği kimselerdir.”
Rasulullah’a “Ey Allah’ın Rasulü! Onlara kılıç çekelim mi?” diye sorulunca Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap vermiştir:
“Hayır aranızda namaz kıldıkları sürece kılıç çekmeyin. İdarecilerinizden
hoşlanmayacağınız bir şey gördüğünüz zaman onun yaptığı işi kötü bilin ama
itaatten el çekmeyin.”432
Burada hadiste geçen "Namaz kıldıkları sürece…" ifadesinin manası
"Aranızda Allah'ın dinini uyguladıkları sürece" demektir. Bu hadiste anlatılan
yine Rasulullah'ın şu hadislerinde söylediği gibidir:
Abdullah b. Amr b. As'dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
"İdare, dini dimdik ayakta tuttukları sürece Kureyş'te kalacaktır. Bir kimse onlara düşmanlık edecek olursa mutlaka Allah onu yüz üstü yere yıkar."433
Yine bir başka hadiste "Başı kuru üzüm tanesi gibi Habeşli kara bir köle
dahi emir seçilse Allah'ın kitabını ve İslam dinini uyguladığı sürece dinleyin ve
itaat edin."434
Acaba şu günümüzde yöneticiler Allah'ın dinini uygulayıp onun şeriati ile
mi hükmediyorlar yoksa bizim aramızda demokrasi ve bunun gibi beşeri dinleri
mi uyguluyorlar?
Müslim hadisinde geçen "salat" lafzınde cüz'ün zikredilip küllün kastedilmesi vardır.435 Nitekim Allah (Subhanehu ve Tealâ) "Gece kıyam et"
(Müzzemmil/2) buyurmaktadır. Burada kıyam ile kastedilen namazdır. Halbuki
432
Sahihi Müslim.
433
Buhari.
434
İmam Ahmed rivayet etmiş, Heysemi Mecmuul Zevaid'de ravilerinin sika olduğunu
söylemiştir.
435
Yani bir şeyin parçası zikredilmiş ancak onun tamamı kastedilmiştir. (Yayıncı)
Tevhid ve Cihad Minberi
310
kıyam kelimesi lugatte namaz anlamına gelmez sadece namazın bir parçasıdır.
Buradaki incelik ise şudur ki; kıyam namazın en uzun parçası olması hasebiyle
Allah (Subhanehu ve Tealâ) namazı kıyam olarak isimlendirmiştir. İşte aynı şekilde İslam dininin de en önemli, en açık cüz'ü namazdır ve Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)'in "Aranızda namazı ikame ettikleri sürece" sözü "Aranızda
İslam'ı uyguladıkları sürece" demektir.436
Yine bir başka hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Binit hayvanı rehin olunca yemi verilmesi karşılığında binilir"437 buyurmuştur. Hadiste
geçen "Ez-Zahru" (Sırt) kelimesi "e-Dabbu" (binit hayvanı) manasındadır. Burada da cüz (parça) zikredilmiş ancak kül (bütün) kastedilmiştir. Bunun birçok
örneği vardır.438
Diğer taraftan biz hadisi zahiri üzere kabul etsek dahi Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yöneticilere isyan edilmesinin mübahlığını sadece
namazın terkine hasretmemiştir. Bilakis Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
yöneticilere isyan edilmesine dair sadece bir örnek vermiştir ki o da namazın
terkidir. Namazın terki ise küfür amellerinden bir tanesidir. Allame Abdulkadir
bin Abdulaziz –Allah onu esaretten kurtarsın. Bizi ve onu hakka irşad etsinşöyle demiştir:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in "Yöneticilerden açık bir küfür
görmeniz dışında onlara isyan etmeyin" hadisi ile "Namaz kıldıkları sürece onlara isyan etmeyin" hadisi arasında bir çelişki yoktur. İlk hadiste kâfir olmadıkları
sürece yöneticilere karşı çıkmak ve onlarla savaşmaktan nehiy vardır. İkinci
hadiste ise bu namazın terkine bağlanmıştır. Bu ikisi arasında bir çelişki yoktur.
Zira daha önce de açıkladığımız gibi namazın terkinin küfür olduğu hususunda
sahabe icması vardır. Namazın terki küfür sebeplerinden bir tanesidir. Hadiste
geçen "Açık bir küfür görmeniz müstesna" ifadesi umum (genel) bir ifadedir.
"Namaz kıldıkları sürece" ifadesi önemine binaen tenbih olarak umum (genel)
manalı lafızdan sonra hass (özel) manalı lafzın zikredilmesidir. Nitekim şu ayette de bunun örneği vardır:
436
Bkz: Mucezul Kafi Fi Ulumil Belagah sy: 103.
437
Buhari.
438
Hadisin orijinal ifadesinde geçen "Ez-Zahru” kelimesi sırt demektir. Ancak burada
hayvanın kendisine binildiği yer olması hasebiyle kastedilen hayvanın kendisidir. Diğer
bir ifadeyle Rasulullah binit hayvanı dememiş, onun sadece bir parçasını yani sırtını
zikretmiş ancak hayvanın kendisini kastetmiştir.
Zikir Ehline Sorun 1
311
"Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman
olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır." (2 Bakara/98)
Cebrail ve Mikail birer melek olmasına rağmen umum manalı "Meleklerine…" lafzından sonra tenbih olarak tekrar zikredilmiştir. İşte bunun gibi yukarıdaki hadiste de namazın terki küfür olduğu için önemine binaen tek başına
zikredilmiştir. Bu delilden namazı terk eden kimsenin kâfir olacağı anlaşılır.
Zira Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yöneticilere isyan edilmesini namazı
terk ettikleri zaman mübah kılmıştır. Onlara isyan edilmesine cevaz namazı terk
etmelerine bağlanmıştır. Bundan anlaşılan şudur ki namazı terk, yöneticilere
isyan etmeyi mübah kılan bir küfür çeşididir. Bununla beraber namazın terki
dışında diğer küfürlere gelince eğer böyle amellerde bulunurlarsa " Açık bir
küfür görmeniz müstesna…" hadisi gereğince onlara isyan etmek yine vaciptir.”439
İşte gerçekten olgun anlayış budur. Şayet biz bu hadisi çağımızın sapkın,
haktan uzak Mürcie'sinin anladığı gibi anlayacak olursak, yani yöneticiler bizi
namazdan engellemedikleri sürece onlara karşı gelmek caiz değildir diyecek
olursak, bugün yeryüzünün neresinde olursa olsun hiçbir yöneticiye karşı çıkmak caiz olmaz. Zira bilinen bir gerçektir ki bugün yeryüzünün tüm yöneticileri
hiç kimseyi namazdan alıkoymamaktadır. Böyle sapkın bir mananın çıkması
işin başında onların anlayışının batıllığını ortaya koyar.440
Allah İçin Sevmenin Manası
Soru: Allah için sevmenin manası nedir? Bir kişiyi Allah yolunda kardeş
edindiğimizde bizim üzerimizdeki hakları nelerdir? Ona karşı sorumluluklarımız nelerdir? Allah (Subhanehu ve Tealâ) sevdiği ve razı olduğu işlere sizi muvaffak kılsın.
Cevap: İmam Nevevî (rahimehullah) Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın hiç bir
gölgenin bulunmadığı günde Arş’ının gölgesinde gölgelendireceği yedi sınıfın
zikredildiği hadisin “Allah için birbirini seven ve bu sevgi üzerine bir araya gelip
yine bu sevgi üzerine birbirlerinden ayrılan iki mü’min” ifadesinin şerhinde
şöyle demiştir:
“Onlar, Allah sevgisi üzerine birleşen ve Allah sevgisi için ayrılanlardır.
Yani onların bir araya gelmesi, bunu devam ettirmelerinin yegane sebebi birbir439
El-Camiu Fi Talebil İlmi-ş Şerif.
440
Cevap Veren: Ebu Humam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Tevhid ve Cihad Minberi
312
lerini Allah için sevmede samimi olmalarıdır. Toplanırken de bir araya gelirken
de… Bu hadis Allah için sevmeyi teşvik etmektedir. Aynı zamanda Allah için
sevmenin fazilet ve üstünlüğünün çok büyük olduğunu bildirir.”
Hafız İbni Recep el-Hanbeli aynı hadisin şerhinde dedi ki:
“İnsanın hevası Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan başkası için sevmeyi ister
ve kişiyi buna yöneltir. Dünya menfaatleri, dünyalıklar, mal-mülk gibi nefse hoş
gelen şeylere sevk eder. Allah için birbirini seven iki kişi ise nefisleriyle mücadele eder, heva ve arzularına karşı gelirler. Birbirlerine olan sevgileri de yalnızca
Allah için olur. Bu sevginin içerisinde dünyevî hiçbir istek ve arzu bulunmaz.
Hiç şüphesiz bu, çok yüce bir duygudur.
Dünya da Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın manevî gölgesinde birleşmeksizin hiç kimsenin Allah için birbirini sevmesi mümkün değildir.. Bu da kalplerinin Allah’a itaatte birleşmesi, Allah’ın rızasını tercih etme ve O’nun katında
olanı talep etmesi ile olur. İşte bu tercihlerinden dolayı kıyamet gününde Allah’ın gölgesinde bir araya geleceklerdir.”
“Bu sevgi üzerine bir araya gelip yine bu sevgi üzerine birbirlerinden ayrılan” ifadesinin manası ise “İster hakiki olarak bir araya gelsinler isterse bedenen
ayrı yerlerde olsunlar ölünceye kadar birbirlerine karşı sevgi beslemeye devam
ederler. Bu sevgilerini dünyalık bir şeyle bozmazlar” şeklindedir. Ayrıca “Allah
için birbirlerini sevdiler, bir araya geldiler. Daha sonra içlerinden biri Allah için
sevmeyi gerektiren şeyi terk edince diğeri de bu sebepten dolayı ondan ayrıldı”
manasına gelme ihtimali de vardır.
Selef-i Salihin’den bazı alimler “Senin Allah için bir dostun varsa ve o bir
kötülük yaptıysa ve sen ona Allah için buğz etmiyorsan ona olan sevgin Allah
için değildir” demişlerdir.
Allah için kardeşliğin en önemli özellikleri şunlardır:
1. Sevginin Allah için olması, arkadaş ve dostluğun bu sevgi üzerine kurulması. Kardeşin İslam akidesi üzerinde olduğu müddetçe kardeşliğinizin devam etmesi gerekir.
2. Arkadaşlık, güzel sohbet ve iyi geçinmenin kapsamında olan ameller
şunlardır:
a) Güzel söz söylemek, güler yüzlü olmak. Kardeşlerinin selamını almak,
onlarla karşılaştığında sevinmek, mutlu olmak.
Zikir Ehline Sorun 1
313
b) Alçak gönüllü olmak. Kardeşlerine karşı yumuşak davranmak, mütevazi olmak ve güzel geçinmek, Allah için hatalarını ve kusurlarını örtmek gerekir. Ayrıca onların hal ve hatırları sürekli olarak sorulmalı, ihtiyaçlarının olup
olmadığı araştırılmalıdır.
c) Güzel işlerde yardımına koşmak, onun için aracı ve şefaatçi olmak.
3. Kardeşlerin birbirleriyle nasihatleşmeleri ve istişare etmeleri gerekir.
4. İyilik, hayır ve salih amellerde kardeşler arasında yardımlaşmak gerekir.
5. Mazlum kardeşlerine yardım etmek, kanını, ırzını, mal ve namusunu
korumak, ihtiyacı olanlara yardım etmek ve sıkıntılarını gidermek gerekir.
6. Kardeşlerin birbirlerine karşı yerine getirmesi gereken toplumsal görevler ise şunlardır:
a) Hediye kabul etmek ve hediyeye mukabelede bulunmak.
b) Davete icabet etmek
c) Kardeşinin ayıbını örtmek
d) Hapşırdığı zaman teşmidde bulunmak (" ‫ " ﻳﺮﲪﻚ اﷲ‬demek)
e) Kardeşine hüsn-ü zanda bulunmak
7. Hayatlarında onlar için bütün hayır ve iyilikleri istemek, hayır duada
bulunmak. Vefat ettiklerinde ise cenazelerine katılmak ve affı için duada bulunmaktır.441
“Fetihten Sonra Hicret Yoktur” Hadisi Üzerine
Soru: Bazı kimseler ”Fetihten sonra hicret yoktur” hadisini delil alarak
Mekke’nin kıyamet kopuncaya kadar bir daha Darul-Küfür olmayacağını söylemektedirler. Bugün Suudî Arabistan’ın hali ortadadır. Buna göre hadisi nasıl
anlamalıyız?
Cevap: Daha önce geçen bir soruda da beyan ettiğim üzere bir yerin
hükmü orada yürürlülükte olan yasaların durumuna göre belirlenir. Bundan
dolayıdır ki, bir beldede yaşayanların durumlarının o beldenin hükmü ile bir
ilişkisi yoktur. Dolayısıyla Mekke’ye de buna göre hüküm verilecektir. Şeyh Muhammed bin Atik şöyle der:
441
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Tevhid ve Cihad Minberi
314
“Mekke’nin bir küfür beldesi mi yoksa bir İslam beldesi mi olduğu hususunda müzakereler yapıldı ve sonuç olarak şöyle denildi: Bir yerde şirk yayılmışsa… Zalim yöneticilere ve müşriklerin yardımcılarına muhakeme olunmaya
başlanmışsa… İnsanlar Kur’an ve sünnetin dışındaki şeylere davet edilmeye
başlanmışsa…
İşte bu gibi durumlar herhangi bir beldede bilinir hale gelmiş ise ilimden
çok az nasibi olan bir kişi dahi bu beldenin şirk ve küfür beldesi olduğu hükmüne varacaktır. Şayet bu konu hakkında delil istersen Kuran’ın başından sonuna
kadar bu konuyla ilgili delillerle dolu olduğunu göreceksin.”
Şeyhu-l İslam İbni Teymiye şöyle demektedir:
Bir beldenin durumu Darul küfür mü yoksa Darul İslam ya da Darul İman
mı, Daru-s Silm mi yoksa Darul harb mi, Darul itaat mi yoksa Darul masiyet mi,
Darul mü’minin mi yoksa Darul fasikiyn mi olduğu kendi vasfına bağlıdır.
Dolayısıyla bu vasıflar geçici vasıflardır, değişkenlik arz eder ve daimi vasıflar değildir. Dolayısıyla bir belde, bir kimsenin küfürden imana veya ilme
geçtiği gibi bir vasıftan bir başka vasfa geçebilir. Aynı şekilde bu durumun tam
tersi de olabilir.”442
Mekke İsmail (Aleyhisselam) döneminde ve daha sonrasında Darul İslam
idi.443 Daha sonra ise Darul küfür olmuştur.
İmam Malik (rahimehullah) fetihten önce Mekke’nin durumu hakkında
şöyle demiştir:
“Mekke o zamanlar küfür diyarı idi. Çünkü o dönemler Mekke’de cahiliye
hükmü sürmekte idi. Fakat daha sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
orayı fethettikten sonra Mekke İslam diyarı oldu.444
İbni Hacer (rahimehullah) şöyle der: “Fetihten sonra hicret yoktur.” Yani
Mekke’nin fethinden sonra demektir. Ya da mana bundan daha umumidir ki
Mekke’nin dışındaki beldeler de aynı şekilde fetih edildikten sonra aynı Mekke
hükmündedir. Dolayısıyla hadisin işaret etmiş olduğu mana şu şekildedir:
“Müslümanların fethettiği memleketlerden hicret etmeye gerek yoktur.”
O halde hadisin anlamı şu şekildedir: Mekke fethedildikten sonra hicret
yoktur. Çünkü Mekke fethedilmiştir ve İslam ahkâmı icra edilmektedir. İşte
442
Mecmuu-l Fetava, 18/282-284.
443
Bkz. Taberi Tarihi, 1/314.
444
Müdevvene 2/22
Zikir Ehline Sorun 1
315
hangi belde olursa olsun fethedilmişse oradan hicret etmeye gerek yoktur.
İmam Suyuti (rahimehullah) şöyle der:
“Darul küfürden Darul İslam’a hicret kıyamet kopana dek devam edecektir. Mekke Darul İslam olduktan sonra Mekke’den hicret etmeye gerek yoktur.
Çünkü artık Mekke’de İslam hükümleri uygulanmaya başlanmıştır.” Allah en
doğrusunu bilendir.445
Babasının Hanımıyla Evlenen Kimse İle İlgili Hadise Dair
Soru: Babasının hanımı ile evlenen ve bundan dolayı Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in öldürülmesine ve malının alınmasını hükmettiği
kimseyle ilgili hadisle alakalı bazı sorular sormak istiyorum.
Acaba bu hadisi, amel ile haramı helalleştirmeye delil getirebilir miyiz?
Yoksa Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sadece babasının hanımı ile evlendiği için mi o adamın öldürülmesini emretti? Bunun başka şeylere de kıyas
edilmesi doğru olur mu? Bahsedilen bu adamın öldürülme sebebi neydi? Malı
niçin alındı? Bildiğimiz kadarıyla o sadece haram işledi ve yine biliyoruz ki dinimiz adam öldürmeye üç yer dışında izin vermemiştir. Helalin haramlaştırılması ve haramın helalleştirilmesinin arasını nasıl ayıracağız? Her haram işleyen
kimse öldürülür mü? Bu hadisi geniş bir şekilde açıklamanızı rica ediyorum.
Allah sizlerin çalışmalarınızı bereketlendirsin.
Cevap: Bera b. Azib (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir: “Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanında kaybolan devemi arıyordum. Evlerin ara-
sında dolaşırken bir anda atlılarla karşılaştım. Onlar bir adamı yakaladılar, hiçbir şey söylemeden ve hiçbir soru sormadan adamı götürdüler ve boynunu vurdular. Onlar gittikten sonra ne olduğunu sorduğumda "Babasının hanımı ile
evlendi" dediler.”
Başka bir rivayette: “… Onun suçunu sorduğumda "Babasının hanımı ile
zifafa girdi. Oysa o “Babalarınızın evlendiği kadınları nikâhlamayın!” (4 Nisa/22)
ayetini okuyordu. Zira bu ayet daha önce inmişti" dediler.”
Başka bir rivayette ise: “Dayım Ebu Burde b. Niyar bana uğradı, yanında
bir sancak vardı. Kendisine "Nereye gidiyorsun" dediğimde "Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) beni, babasının hanımı ile evlenen bir adamın boynunu vurmakla görevlendirdi" diye cevap verdi.”
445
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri
Tevhid ve Cihad Minberi
316
Başka bir rivayette “Dayım "Onun boynunu vuracağım ve malını alacağım" dedi.”
Daha başka bir rivayette ise “Adamın boynunu vurdu ve malının beşte birini aldı” şeklindedir.
Hadisi Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, Ahmed ve Hakîm rivayet etmiştir.
Zehebi “Telhis” adlı eserinde hadisin senedinin sahih olduğunu söylemiştir.
Hafız, İsabe (1/147)’de “Yahya b. Main’den hadisin sahih olduğunu söylediği
nakledilmiştir” dedi.
Değerli kardeşim hadisin metni yukarıda verdiğimiz şekildedir. Şimdi senin sorularına cevap vermeye çalışacağım.
1. Acaba bu hadisi, amel ile haramı helalleştirmeye delil getirebilir miyiz?
Yoksa Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sadece babasının hanımı ile evlendiği için mi o adamın öldürülmesini emretti?
Bu hadis, inkâr etmenin ve haramı helalleştirmenin sadece itikad veya
sözle değil amelle de gerçekleşebileceğine delalet etmektedir. Ancak haram ameli işleyen kimsenin Allah’ın haram kıldığını helal gördüğüne dair bir belirtinin,
karinenin bulunması gerekir. Yani vahiy vasıtasıyla gelen bir şeyi inkâr ettiğine
dair karine bulunmalıdır. Zira insanlar çoğunlukla haram işler ama onun helal
olduğunu iddia etmez.
Söz konusu olayda adamın işlediği amelle haramı helalleştirdiğine dair
bir karine vardır. Çünkü adam babasının hanımı ile evlenmenin haram olduğunu biliyor ama buna rağmen Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın yasağına aldırmadan
inat ve kibirle babasının hanımını nikâhlıyor. Eğer o kimse bu haramı helal
görmemiş olsaydı o kadınla evlenmez, sadece zina ederdi. Zinadan uzak durup
da nikâha sarılması bu fiili helal addettiğini göstermektedir. Çünkü nikâh sadece mübah olan bir maksadla yapılır. Siz hiç zina etmek için nikâh yapan birini
gördünüz mü?
2. Bunun başka şeylere de kıyas edilmesi doğru olur mu?
Bu hüküm sadece bu olaya has değildir. Her türlü amel ve davranış için
geçerlidir. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi, haram ameli işleyen kimsenin
Allah’ın haram kıldığını helal gördüğüne dair bir belirtinin, karinenin bulunması gerekir.
3. Bahsedilen bu adamın öldürülme sebebi neydi? Bildiğimiz kadarıyla o
sadece haram işledi. Yine biliyoruz ki dinimiz adam öldürmeye üç yer dışında
Zikir Ehline Sorun 1
317
cevaz vermemiştir. Dinden döndüğünü gösteren bir davranış içerisine girdiği
için öldürülmüştür.
4. Malı niçin alındı?
Mürted olduğu için malı alındı. Dinden döndüğü için malı Müslümanlara
fey olarak kaldı. Her ne kadar bazı âlimler, Müslümanların mürtede miras bırakacağı ve mirasçı olacağını söyleseler de…
İmam Nevevî (rahimehullah) dedi ki: “Müslümanlar mürtede varis olmaz.
Bilakis onun malı müsümanlara fey kalır. Bu görüş İmam Şafii, Malik, Rebia ve
İbni Ebi Leyla’dan nakledilmiştir. İmam Ebu Hanife, Kufeliler, Evzai ve İshak
dedi ki: “Mürtede, Müslüman varisçileri varis olur. Bu görüş Ali (Radıyallahu
Anh), İbni Mesud (Radıyallahu Anh) ve Seleften bir cemaat tarafından rivayet
edilmiştir. Fakat Sevri ve Ebu Hanife “Riddet zamanında kazandığı Müslümanlarındır” demişlerdir. Diğerleri ise hepsi Müslüman varislerindir demiştir.”446
Hiç şüphesiz hadis, birinci görüş sahipleri için delildir.
5. Helalin haramlaştırılması ve haramın helalleştirilmesinin arasını nasıl
ayıracağız?
Helali haram kabul etmek de haramı helal kabul etmek gibidir. Aralarında fark yoktur. Çünkü her ikisi de Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın helal veya haram kıldığını inkâr etmektir. Babasının hanımı ile nikâhlanmayı helal görmek
ile et yemeyi haram kılan kimse arasında fark yoktur.
Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
"De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? Onlar, dünya hayatında özellikle de kıyamet gününde mü’minlerindir. İşte bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.” (7 Araf/32)
“Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helâldir, şu da haramdır" demeyin! Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan
uyduranlar kurtuluşa eremezler. Kazandıkları pek az bir menfaattir. Hâlbuki onlar için
elem verici bir azap vardır.” (16 Nahl/116,117)
6. Her haram işleyen kimse öldürülür mü?
Aslolan haram işleyen kimseyi cezalandırmada öldürmeye kadar gidilmemesidir. Zira İmam Buhari’nin Ebu Burde el-Ensari’den naklettiği hadisten
bu anlaşılmaktadır. O (Radıyallahu Anh) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i
446
Şerhu Nevevi alel Müslim, 11/52.
Tevhid ve Cihad Minberi
318
"10 kırbaç dahi olsa Allah’ın belirlediği hadlere ekleme yapmayın!" buyururken
işittim” demiştir. Ancak bazı deliller de göstermektedir ki haram işleyen kimse
bir türlü vazgeçmiyor ise ve öldürmekten başka çare de yoksa öldürülür. Maliki
mezhebine göre böyledir.
İbni Kayyım (rahimehullah) tazir hususunda şöyle demiştir: “Cezalandırmanın en azı hususunda bir sınır yoktur. Görüş ayrılıkları cezalandırmanın üst
sınırındadır. Kötülük sadece öldürmekle önlenebiliyorsa öldürmeye kadar gidilir. Müslümanların cematini (birliğini) dağıtan kimse ile Allah’ın Kitabı ve
Rasulunun sünnetinden başkasına çağıran bölücünün öldürülmesi gibi…
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Eğer iki halifeye biat edilirse, daha sonra ortaya çıkanı öldürün!”447
“Sizin emiriniz bir kişi iken biri gelip de sizin cemaatinizi bölmeye kalkışırsa kim olursa olsun onun boynunu vurun!”448
Yine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisi üzerine yalan uyduran
ve kavmine "Rasulullah beni sizin üzerinize emir atadı. Kadınlarınız ve mallarınız hakkında hüküm vereceğim" diyen kimsenin öldürülmesini emretti. İbni
Deylemi’ye sürekli içki içen ve onu terk etmeyen kimsenin durumu sorulduğunda "Ondan vazgeçmezse öldürün!" diyerek 3 veya 4 defadan fazla içki içenin
öldürülmesini emretti.”449 Allah en doğrusunu bilir.450
Ali bin Ebu Talib’e “Kerramallahu Vechehu” Demek
Soru: Diğer sahabiler için “radıyallahu anh” deyip de Ali b. Ebi Talib
(Radıyallahu Anh) için “Kerremallahu vechehu” demenin hükmü nedir? Bu dav-
ranış sünnete uygun mudur? Alimler Ali (Radıyallahu Anh) için böyle bir tabir
kullanmışlar mıdır? Yoksa sonradan uydurulmuş bir şey midir?
Cevap: Değerli kardeşim! Bil ki “Kerremallahu vechehu” ve buna benzer
dualarda aslen bir sakınca yoktur ancak sadece Ali b. Ebi Talib (Radıyallahu Anh)
için söylenmesinde dikkat edilmesi gereken bir durum vardır.
İmam Nevevî (rahimehullah) “Ezkar” isimli eserinde şöyle demiştir: “Âlimlerin çoğunun da söylediği gibi doğru olan görüşe göre bu dua kelimesini söyle-
447
Müslim, (1855).
448
Müslim, (1853).
449
Et-Turukul Hıkemiyye, 1/359.
450
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankiti.
Zikir Ehline Sorun 1
319
mek tenzihen mekruhtur. Çünkü bu söz bidat ehlinin bir şiarı ve işaretidir. Hiç
şüphesiz ki bidat ehlinin şiarları bize yasaklanmıştır.”
Imad İbni Kesir ise şöyle demiştir: “Bu ibare birçok kitapta kullanılmıştır.
Sadece Ali b. Ebi Talib (Radıyallahu Anh) için "aleyhisselam" veya "kerremallahu
vechehu" demek ve diğer sahabilerden ayırmak çok tehlikeli bir durumdur. Bu
sözün manası doğru olsa bile Ashab-ı Kiram’ın arasında ayırımcılık yapılmamalıdır. Saygı ve ikram hususunda hepsi eşit tutulmalıdır. Şu da unutulmamalı ki
diğer sahabilerden farklı olarak tazim gösterilmesi gerekiyorsa Ali (Radıyallahu
Anh)’dan daha faziletli olan Ebu Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallahu Anhum)’a
gösterilmesi daha uygun olurdu.”451
Bu hususta daha fazla bilgi edinmek isteyenler Tezkiratu-t Teymuriyye
(sy. 282, 283) ve Fetava-i İbni Hacer el-Heytemi (1/42) adlı eserlere müracaat
edebilir. Allahu a’lem452
"İbn Ümmi Abd (İbn Mesud) Ümmetim İçin Neye Razı Olmuşsa
Ondan Ben De Razıyım" Hadisi Hakkında
Soru: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in "İbni Ümmi Abd, ümmetim için neye razı olmuşsa ondan ben de razıyım" hadisinin manası nedir? Acaba bu ifade mutlak manada mı kullanılmış yoksa belirli bir duruma mı hastır?
Cevap: "İbni Ümmi Abd, ümmetim için neye razı olmuşsa ondan ben de
razıyım" hadisi ve ilaveten “İbni Ümmi Abd’in ümmetim için kerih gördüğünü
ben de kerih görüyorum” hadisi hakkında Mecmau’z Zevaid’de şöyle denilmektedir:
“Bezzar hadisi, bu haliyle rivayet etti. Taberani, El-Evsat’ta sadece birinci
kısmını rivayet etti. El-Kebir’de ise munkatı isnad ile rivayet etti. Bezzar’ın isnadında Muhammed b. Hamid er-Razî vardır. O da sikadır ama onun hakkında
ihtilaf edilmiştir. Ancak diğer ravileri güvenilir kimselerdir.”453
Hadisin vürud sebebiyle ilgili Ebu Derda (Radıyallahu Anh)’dan şöyle bir
hadis rivayet edilir:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün kısa bir konuşma yaptı.
Konuşmasını bitirince "Ya Eba Bekir! Kalk ve konuş!" buyurdu. Ebu Bekir
451
Tefsirul Kuranil Azim, 3/635.
452
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
453
Mecmau’z Zevaid, 9/475.
Tevhid ve Cihad Minberi
320
(Radıyallahu Anh) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in konuşmasından daha
kısa bir konuşma yaptı. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) daha sonra "Ya
Ömer! Kalk ve konuş!" buyurdu. Ömer (Radıyallahu Anh) da Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Ebu Bekir’den daha kısa bir konuşma yaptı. Daha
sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Ya Filan! Kalk ve konuş!" buyurdu.
Bu kişi sözü uzatınca Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Sus! (ya da otur!)
Çünkü süslemek şeytandandır. Hiç şüphesiz beyanın bazısı sihirdir" buyurdu.
Daha sonra "Ya İbn Ümmi Abd! Kalk ve konuş!" buyurdu. İbn Ümmi Abd
(Radıyallahu Anh) kalktı, Allah’a hamd etti, O’nu tesbih etti ve:
"Ey İnsanlar! Allah bizim Rabbimiz, İslam bizim dinimiz, Kuran-ı Kerim
rehberimiz,
Kabe
bizim
kıblemiz,
(eliyle
işaret
ederek)
O’da
bizim
Rasulümüzdür. Allah’ın ve Rasülü’nün bizim için razı olduğuna razı oluruz.
Allah’ın ve Rasulunun kötü gördüğü şeyi biz de kötü görürüz" dedi. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
"İbn Ümmi Abd isabet etti. İbn Ümmi Abd isabet etti ve doğru söyledi.
Ben de ümmetim için İbn Ümmi Abd’in razı olduğuna razı oluyor, onun kerih
gördüğünü kerih görüyorum" buyurdu.”
Bu olay gerçekten doğru ise olayın özel bir durum olduğu ve hadisin bu
özel duruma ait olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu olay sahih değildir ve hadiste
gelen ifade mutlak bir ifadedir.
İbni Mesud (Radıyallahu Anh)’ın ilmini ve fıkıhtaki üstünlüğünü pek çok
hadis doğrulamaktadır. Bunların hepsi aynı manadadır. İşte bu hadislerden
bazıları:
İbn Mesud (Radıyallahu Anh) şöyle dedi: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) bana "Haydi bana Kur’an oku!" diye emretti. Ben “Ya Rasulallah! Kur'an
sana indirildiği halde onu sana ben mi okuyacağım?” dedim. Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Evet, ben onu başkalarından dinlemeyi severim"
buyurdu. Bunun üzerine Nisa Sûresini okumaya başladım. Nihayet "Her ümmetten birer şâhid, onların üzerine de seni bir şâhid olarak getirdiğimiz zaman hâlleri nice
olur" ayetine geldiğimde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Şimdilik sana
yeter" buyurdu. Ben Peygamber'e baktım ve iki gözünün yaşlar döküyor olduğunu gördüm.”454
Mesruk der ki: Abdullah b. Amr, İbn Mesud'u zikretti ve “Ben Abdullah
454
Müttefekun aleyh.
Zikir Ehline Sorun 1
321
b. Mesud'u sevmeye devam edeceğim. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)’i "Kuran’ı şu dört kimseden alınız! Abdullah b. Mesud, Sâlim, Muaz b.
Cebel ve Ubeyy b. Kâb" diye buyururken işittim” dedi.455
Huzeyfe (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Benden sonra şunlara uyunuz: Ebu
Bekir ve Ömer. Ammar’ın hidayeti ile hidayetlenin ve İbn Ümmi Abd’in yoluna
(sözüne) sarılın!”456
Sonuç olarak söyleyeceğim şudur ki; yukarıda nakletmiş olduğumuz rivayetlerin hepsi de aynı mana üzerinde yoğunlaşmıştır. Allahu â’lem.457
Rasulullah’ın Ümmetin Yok Oluşuna
Dair Ettiği Bir Dua Üzerine
Soru: İmam Ahmed Müsned’inde, Hakim ise Müstedrek’inde Ebi Burde
b. Kays’dan (Ebu Musa’nın kardeşi) rivayet ettiğine göre Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) “Allahım! Ümmetimin fenasını (yok oluşunu) senin yolunda
silahla dürtülerek öldürülmek veya taun (veba) hatalığından ölmek şeklinde
kıl!” diye buyurmuştur.
Bu hadisin sıhhat derecesi nedir acaba? Bu sözü Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) ne için söylemiş? Bu sözü söyletecek durum veya olay nedir?
Sorumun ana kaynağı ve hadiste bana müşkil gelen durum şudur: Tâun (veba)
hastalığı musibetlerden bir musibettir. Hiçbir Peygamber ümmeti için böyle bir
bela duasında bulunmamıştır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bu duasının manası nedir?
Cevap: Bu hadisi Ahmed b. Hanbel ve İbni Ebi Şeybe rivayet etmişlerdir.458
Bu hadisin rivayet zinciri; Abdulvahid b. Ziyad, Asım el-Ahvel’den, o
Kureyb b. Haris b. Ebi Musa’dan, o da Ebu Burde b. Kays (Ebu Musa elEşari’nin kardeşi) şeklindedir.
455
Müttefekun aleyh.
456
Ahmed b. Hanbel, Tirmizî ve Hakîm rivayet etti. Hakim sahih olduğunu söyledi,
Zehebi de ona muvafakât etti.
457
458
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Şeyh hadisin rivayet edildiği diğer tali kaynaklara dair uzunca bilgi vermektedir. Bu
bölüm tarafımızdan ihtisar edilmiştir. –yayıncı-
Tevhid ve Cihad Minberi
322
Hadis, sahih bir hadistir. Hakim “İsnadı sahihtir. Ama Buhari ve Müslim
Sahihlerine almamışlardır” demiştir. Heysemi de “İmam Ahmed’in ricalleri
güvenilir kimselerdir” demiştir.
{‫ }اﻟﻄﻌﻦ‬Silahla öldürmek
demektir. {‫ }اﻟﻄﺎﻋﻮن‬ise meşhur veba
hastalığıdır.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yaptığı dua, ümmetine ta’n (silahla dürtülerek öldürülmek) veya tâunun müptela kılınması için yapılan bir
dua değildi. Bilakis ümmetinin bu iki yoldan birisiyle şehitlik mertebesine ulaştırılması için yapılan bir dua idi. Hadiste “Tâun, düşmanınız olan cinlerin bir
öldürmesidir” olarak gelmiştir.
İbni Hacer (rahimehullah) Fethu’l Bârî’de şöyle demiştir:
“Âlimler "Şehitliğin en üst mertebesi Allah’ın yolunda düşmanların elleriyle öldürülmektir. Bu düşman cinlerden de insanlardan da olabilir. Bu sebeple
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmeti için bu iki ölümden birisini istemiştir” dediler.”
Es-Subkî (rahimehullah) El-Fetava’da şöyle demiştir:
“Bununla Allah (Subhanehu ve Tealâ) yolunda öldürmeye cinnin ortak olduğu açıklanmış oluyor. Çünkü o, kâfirden Müslümanı öldürmesini istiyor. İşte
o en büyük kâfirdir, şeytandır. Şeytan ise Müslümana ancak Müslüman olduğu
için düşmanlık eder.”
Tâun ise bu ümmet için bir bela değildir. Bilakis o, bir rahmet ve
mü’minler için şehitlik vesilesidir. Sahih-i Buhari’de geçen bir hadiste Aişe
(Radıyallahu Anha) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e taunu sorunca
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Şüphesiz tâun öyle bir azaptır ki, Allah
onu dileyeceği kimseler üzerine gönderir. Neticede Allah tâunu mü’minler için
bir rahmet (vesilesi, kâfirler için de bir azâb) kılmıştır. Bir yerde tâun meydana
çıkar da orada bulunan herhangi bir kul -sabrederek, sevâb umarak ve bu tâun
yalnızca Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın takdir edip yazdığı kimselere isabet eder
diye bilir ve bu kanâati besleyerek- bulunduğu beldede kalırsa muhakkak Allah
ona şehit sevabına benzer sevab takdir eder” buyurmuştur.
Enes b. Malik’ten rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) “Tâun her Müslüman için şehitliktir”459 buyurmuştur.
459
Müttefekun aleyh.
Zikir Ehline Sorun 1
323
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bu duayı etmesine sebep olan
olay ise Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde Ebi Kilâbe’dan rivayet ettiği şu olaydır.
Ebu Kilâbe anlatıyor: Şam’da veba hastalığı ortaya çıktığı zaman Amr bin
As şöyle dedi:
“Bu pislik, artık meydanlara çıktı. Onun için vadi ve uzak yerlere kaçın.
(Ki yakalanmayasınız)”
Bu haber Muaz’a ulaştırılınca onun bu sözlerini doğrulamadı bilakis şöyle
dedi:
“Bunun tam aksine bu hastalık şehitlik, rahmet ve Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)’in duasıdır. Ey Allah’ım Muaz ve ailesine rahmetinden nasiple-
rini ver.”
Ebu Kilâbe dedi ki: “Bunun rahmet ve şehitlik olduğunu biliyordum. Ancak Rasulullah’ın şu hadisi bana haber verilinceye kadar bu duasını bilmiyordum. Rasulullah bir gece namaz kılarken duasında “o halde sara veya veba”
sözünü üç defa tekrar etti. Sabah olunca ailesinden birisi kendisine “Ey Allah’ın
elçisi! Geceleyin dua ettiğinizi duydum” dedi. Rasulullah “O takdirde o duayı
duydun öyle mi” deyince o kişi “evet” karşılığını verdi. Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) “Ben yüce Rabbimizden ümmetimi açlıkla yok etmemesini dile-
dim kabul etti. Yüce Allah’tan ümmetime kendilerinden başka bir düşmanı musallat etmemesini ve onları grup grup birbirilerine kırdırmayıp bir kısmının
şiddetini diğerlerine artırmamasını istedim. Ancak bundan geri çevrildim veya
engellendim Bunun üzerine 3 kere “O halde sara veya veba olsun” şeklinde dua
ettim.”460
Hadisten yola çıkarak ilim ehlinden bazıları bu olayın Mekke’de olduğunu
anladılar. Çünkü bu hadis En’am Suresi’nin şu ayetinin iniş vaktini bildirmektedir:
“De ki: "Allah'ın size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter." Bak,
anlasınlar diye ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz!” (6 Enam/65)
Münavi, Feydul Kadir’de Ebi Burde el-Eşari’nin hadisi hakkında der ki:
“Bu hadis Mekkî’dir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu duayı hicret için
yola çıktığında mağarada saklanırken yapmıştır.”
460
Müsnedi Ahmed.
Tevhid ve Cihad Minberi
324
Ancak bu hadis mürseldir.461 Görüldüğü kadarıyla hadisin sadece belirli
bir olayla münasebeti olmayıp hükmü umumidir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) ümmetinin Allah yolunda şehitliğe nail olması için ya öldürülerek ya da
taun hastalığı vasıtasıyla şehitliğe ulaşmasını arzu etmiştir. Tevfik ancak Allah’tandır.462
“Mısır'a Girdiğinizde Oradan Toprak Edinin!”
Hadisi Hakkında
Soru: “Mısır’a girdiğinizde oradan toprak edinin! Zira o topraklar en bereketli topraklardır” hadisinin sıhhat derecesi nedir?
Cevap: Bu söz Amr b. As (Radıyallahu Anh)’nın Mısır’da verdiği hutbede
geçmektedir. İbni Abdulhakem “Feth-u Mısır” adlı eserinde, Darekutnî “ElMu’telif vel Muhtelif” adlı eserinde İbni Asakir yoluyla rivayet etmiştir. Hadisin
tamamı şöyledir: “Ebu Bekir "Niçin ya Rasulallah!" diye sorduğunda Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Çünkü onlar ve eşleri kıyamet gününe kadar bağlılık
içerisindedir" buyurmuştur.”
Bu hadisin dönüp dolaştığı kişi Abdullah b. Lehia’dır. Rivayet zinciri; ElEsved b. Malik el-Humeyri’den o da Bekîr b. Zahir el-Maafir’den o da Amr b.
As’tan o da Ömer b. Hattab şeklindedir.
Hadisin isnadı zayıftır. Çünkü isnadındaki İbn Lehia zayıftır. Yine ElEsved b. Malik el-Humeyri’nin tercümesi yoktur. Yani “Kenzul Ummal” yazarının da dediği gibi kimin nesi olduğu belli değildir.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den Mısır’ın fazileti ve üstünlüğü
hakkında gelen hadisler sahih değildir. Ancak Mısır halkına iyilikle muamele
etmeyi tavsiye eden hadis sahihtir. Ebu Zer (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Siz "Kırat" denilen yeri fethedeceksiniz. Oranın ahalisine iyi davranın!
Çünkü onlar için zimmet ve akrabalık bağı vardır.”463 Allah en doğrusunu bilir.464
461
Hadisin mürsel olmasının sebebi Ebu Kilabe’nin Muaz bin Cebel’i görmemiş olmasıdır. –yayıncı462
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
463
İmam Ahmed, Müsned, 5/174; Müslim, (2543); Beyhaki, Sunen, 9/206.
464
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
325
Uzun Elbise Giymeye Dair
Soru: Bildiğiniz üzere Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) üç çeşit elbise de isbali (giysiyi aşağı doğru uzatmak) yasaklamıştır. Bunlar izar, kamis ve
sarıktır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bu yasağına göre izar ve kamis
arasındaki fark nedir. Sarıkta yasaklanan isbal nasıldır?
Cevap: Sorunuza dair hadisi İbn-i Ebi Şeybe Musannef’inde, yine Ebu
Davud, Nesai ve İbn-i Mace Sünenlerinde Salim bin Abdullah bin Ömer’den
babası kanalıyla rivayet etmişlerdir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle
buyurur:“İsbal (yani giysiyi aşağıya doğru sarkıtmak) izarda, gömlekte ve sarıktadır. Allah bunlardan (bir tanesini giyip) kibirlenerek (elbisesinin ucunu) yerde
sürükleyen kimseye kıyamet gününde bakmayacaktır.”465
Hadiste geçen izar göbekten itibaren sadece vücudun alt kısmını, yarısını
örten bir giysi çeşididir. Günümüzde Yemen’de meşhurdur.466
Hadiste geçen kamis ise gömlektir. Vücudun üst ve alt tarafını olmak üzere tamamını bir seferde örten elbisedir. Günümüzde buna cellabiye denmektedir.467
Sarıkta isbale gelince; bu Sindi’nin Nesaî şerhinde açıkladığı üzere sarığı
örf ve âdete göre başa daha fazla dolamak, sarığın ucunu ise kişinin sırtının
yarısına kadar uzatmasıdır. Sırtın yarısından fazla uzatmak ise bid’attir.
Hafız İbn-i Hacer (rahimehullah) şöyle der: “Sarığın ucunu uzatmak Arapların örf ve adetlerine göredir. Örf ve adet üzere olandan ne kadar fazla uzatılırsa bu, hadiste geçen isbale dâhildir. Nesai’nin rivayet ettiği bir hadiste Cafer bin
Amr bin Ümeyye babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir:
“Şu anda sanki Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i minber üzerinde
siyah sarıklı vaziyette ve sarığını iki omuzu arasına uzatmış gibi görüyorum.”468
Allah en doğrusunu bilir.469
465
Ebu Davud 4094; İbn-i Mace 3576; Nesai 8/208.
466
İzar; bedenin belden aşağısını örten dikişsiz elbisedir. Seravil gibi dikişli olmayıp bir
ucu diğer tarafı üzerine atılarak örtülür. Bkz. İbn-i Manzur Lisanu-l Arab 7/17; Zebidi
Tacu-l Arus 3/11 –yayıncı467
Kamis; başın rahatça geçebileceği yaka kısmının dışında ön tarafı tamamen kapalı,
uzun erkek entarisidir. Bu tanıma uygun elbiseye kamis denilebilmesi için pamuktan
yapılması şarttır. Bkz. Kastalanî İrşadu-s Sari 7/423; Firûzabadî el-Kamus 811. –yayıncı468
Nesai 5251, Ayrıca bkz. Ebu Davud Libas 24; Tirmizi Libas 11.
469
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Tevhid ve Cihad Minberi
326
Müslümanların Memleketlerinin Daru-l Harp
Olarak İsimlendirilmesi
Soru: Böyle bir fırsatı bizlere sunduğunuz için Allah (Subhanehu ve Tealâ)
bu site yöneticilerinden razı olsun. Amellerini bereketlendirsin ve en hayırlı
mükâfatlarla rızıklandırsın. Soruma gelince;
Tevhid ehli birçok kardeşimiz günümüzde Müslümanların memleketlerini
kâfir beldeler, dolayısıyla da darul küfür olarak isimlendirmektedirler. Böyle bir
isimlendirme caiz midir?
Cevap: Allah seni ve bizleri doğruya eriştirsin ve amellerimizi bereketli
kılsın…
Bilinmelidir ki bir yerin daru-l İslam ya da daru-l harp olarak isimlendirmesinin sebepleri İslam fıkhının bilinen bir konusudur. Bir yerin daru-l İslam ya da darul harp olarak isimlendirilmesi o yerde hakim olan yöneticilerin
tatbik ettikleri hükümlere bağlıdır. İmam Malik Mekke fethedilmeden önce
Mekke için şöyle demiştir:
“O gün orası daru-l harp idi. Zira orada cahiliye hükümleri uygulanıyordu.”470
İmam Kesanî (rahimehullah) şöyle der: “Muhakkak ki bir belde ya İslam’a
ya da küfre nispet edilir. Bir yerde İslam hükümleri uygulanıyorsa o yer İslam’a
nispet edilir. Buna karşılık küfür hükümlerinin uygulandığı yerler ise küfre nispet edilir. Nitekim içinde rahatlığın ve selametin bulunmasından dolayı cennet
için daru-s selam, içinde helak ve azabın bulunmasından dolayı da cehennem
için daru-l bevvar denir. İşte bu şekilde bir yerin İslam’a ve küfre nispet edilmesi o yerde İslam ve küfür hükümlerinin uygulanmasına bağlıdır.”471
İmam Serahsi (rahimehullah) şöyle der: “Bir yer kuvvet ve üstünlüğü elinde bulunduranlara göre ya bize (Müslümanlara) ya da onlara (kâfirlere) nispet
edilir.”472
Yine aynı şekilde İmam Serahsi (rahimehullah) “Siyer-i Kebir” isimli eserin
şerhinde şöyle der:
470
Müdevvene, 2/22
471
Şeyh Ebu Humam İmam Kâsani’nin sözünü Bedaiu-s Senai’den lafzen değil manen
nakletmiştir. –yayıncı472
Mebsut, 10/114.
Zikir Ehline Sorun 1
327
“Bir yer İslam hükümlerinin tatbik edilmesi ile Müslümanların yurdu
(daru-l İslam) olur.”
Kadı Ebu Yala el-Hanbelî (rahimehullah) şöyle der: “İslam hükümlerinin
değil de küfür hükümlerinin uygulandığı her yer daru-l küfürdür.”473
Şeyh Mansur el-Buhutî (rahimehullah) şöyle der: “Daru-l harp küfür hükümlerinin üstün geldiği yerdir. Şayet Müslüman böyle bir yerde dininin gereklerini yerine getiremiyorsa oradan hicret etmesi vaciptir.”474
Allame İbn-i Kayyim el-Cevziyye (rahimehullah) şöyle der: “Cumhur’a göre
Müslümanların meskun olduğu ve içinde İslam hükümlerinin uygulandığı yer
daru-l İslam’dır. Müslümanların meskun olduğu yerlere yakın dahi olsa İslam
hükümleri uygulanmadığı bir yer daru-l İslam olmaz. Nitekim Taif, Mekke’ye
oldukça yakın olmasına rağmen Mekke’nin fethi ile daru-l İslam olmamıştır.”475
Fakihlerin çoğu bir yerin darul İslam ya da darul harp olarak isimlendirilmesi ile orada yaşayanların çoğunluğunun dininin bir ilgisinin olmadığını
söylemişlerdir. Küfür ahkamının uygulandığı yer orada yaşayanların çoğunluğu
Müslüman dahi olsa darul küfürdür. Aynı şekilde İslam ahkamının uygulandığı
yerler de velev ki orada yaşayanların çoğunluğu kâfir olsa da darul İslam’dır. Bu
söylediğimizin delili ise Hayber’in durumudur. Hayber Müslümanlar tarafından
fethedildikten sonra orada yaşayanların hepsi olmasa da çoğunluğu Yahudi idi.
Ancak buna rağmen Hayber’de İslam ahkamı ile hükmedilmiştir. İbn-i Hazm
şöyle der:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in –Ben müşriklerin arasında yaşayan her Müslümandan beriyim- hadisi söylediklerimizi teyid etmektedir.
Rasulullah’ın bu hadiste –Müşriklerin arasında- sözü ile kastettiği darul harpte
yaşayanlardır. Yoksa Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) işçilerini orada yaşayanların tamamı Yahudi olduğu halde Hayber’e gönderir miydi?
Bir Müslümanın zimmet ehlinin bulunduğu bir beldede yaşaması, onlarla
ticaret yapması onu ne kâfir yapar ne facir. Bilakis o kimse Müslümandır. Ehli
zimmenin yaşadığı yerler de darul küfür değil darul İslam’dır. Çünkü bir yerin
isimlendirilmesi o yere sahip olan, oraya hükmeden, orada hakim olana göredir.”476
473
El-Mutemed fi Usulu-d Din sy: 276.
474
Keşşafu-l Kîna, 3/43.
475
Ahkamu Ehli-z Zimme, 1/366.
476
El-Muhalla, 11/200.
Tevhid ve Cihad Minberi
328
Yukarıdaki izahlardan anlaşıldığı üzere sormuş olduğun soru da “Müslümanların yaşadığı yerlerin darul küfür olarak isimlendirilmesi” bir hata değildir.
Bilakis günümüzde böyle bir isimlendirme doğrudur. Bir beldenin isimlendirilmesi noktasında en sahih görüş de budur. Bundan dolayı günümüzde beşeri
kanunların hâkim olduğu bütün beldeler darul küfür hükmündedir. Ancak bu o
beldede yaşayanların tekfir edilmesini gerektirmez. Darul küfürde yaşayanların
bundan dolayı tekfir edilmesi görüşü Haricilerin görüşüdür. Ebu-l Hasan elEşari der ki:
“Ezarika477 küfür beldesinde yaşayan herkesin kâfir olduğunu bu nedenle
bir Müslümanın oradan çıkması gerektiğini söylemişlerdir.”478
Allah en doğrusunu bilir.479
Yeryüzündeki Yahudilerin Tamamı Düşman mıdır?
Soru: İşgal edilmiş Filistin topraklarında yaşayan Yahudiler hakkında bir
kişiyle tartıştık. Ben, bütün Yahudilerin düşman olduğunu söyledim, o ise sadece Siyonistlerin düşman olduğunu söyledi. Ben itiraz ettim ve kendisine şu ayeti
okudum:
“İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile şirk koşanları bulacaksın. Onlar içinde iman edenlere sevgi bakımından en
yakın olarak da "Biz Hristiyanlarız" diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler
ve râhipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.” (5 Maide/82)
Size sorum şudur: Bütün Yahudiler düşman kabul edilmeli midir yoksa
sadece savaşanlar mı düşmandır?
Cevap: Harbî (savaşçı) kâfir demek, ahdi, emanı ve zimmeti olmayan kâfirdir. Bu önemli bir konudur ve açıklanması gerekir. Çünkü harbî kâfir denildiğinde insanların aklına sadece asker elbisesi giyen ve silah taşıyan kâfirler geliyor. Asker elbisesi giymeyen ve silah taşımayanlara ise sivil gözüyle bakılıyor.
Bu bakışın neticesinde de “Sivil kâfirler ne yaparlarsa yapsınlar onlarla savaşılmaz” şeklinde yanlış bir düşünce hasıl oluyor. İşte bu anlayış yanlıştır. İnsanlar
beşeri anayasalarla, medeni kanunlarla yönetildiği ve şer’î ıstılahlardan bihaber
yaşadıkları için harbî kâfirliği sadece silah taşımakla ve askeri elbise giymeyle
sınırlandırdılar. Ancak asıl tuhaf olan ise, tağuti hükümetlerin alimleri ve fakih477
Haricilerin bir kolu.
478
Makalatu-l İslamiyyin, 1/88.
479
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eser
Zikir Ehline Sorun 1
329
lerinin de bu anlayışta olmalarıdır. Bu alimlere göre sivillere dokunmak haramdır. Öyle ki o kimse Allah’ın dinine karşı fikirleriyle, düşünceleriyle, malıyla
mülküyle savaşan en tehlikeli savaşçı olsa bile, asker elbisesi giymediği ve silah
taşımadığı sürece ona asla dokunulmaz. Harbî kâfir ise sadece bizimle savaşan
ve bize silah yönelten kimsedir.
Oysa Filistin toprakları üzerinde yaşayan Yahudilerin tamamı, istisnasız
bir şekilde savaşçı (harbî) kâfirlerdir. Filistin dışındaki Yahudiler de aynı şekilde
harbîdir. Çünkü onlar İsrail Devletini kabul ediyor veya ona maddi veya manevi
olarak destek veriyor. Onların çoğunluğu böyledir. Bilindiği üzere fıkıhta “Bir
topluluk hakkında hüküm onların çoğunluğuna göre verilir. Hepsine göre değil…” kaidesi mevcuttur ve onların hepsi harbî kabul edilir. Yahudilerin Filistin
dışında yaşayan ileri gelenleri, İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık etme açısından
Filistin
topraklarında yaşayanlardan
daha
şiddetlidirler.
Onlar
Hristiyanları bir araya getirip Müslümanlara karşı savaşa teşvik ediyor, İslam
topraklarını işgal etmeye davet ediyorlar. Böylece Rabbimizin “İnsanlar içerisinde
iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile, şirk koşanları
bulacaksın…”
ayetinin manası gerçekleşmiş oluyor. Dikkat ederseniz Allah
(Subhanehu ve Tealâ) Yahudileri müşriklerden önce zikretmiş, onların Müslü-
manlara olan düşmanlıklarının müşriklerden daha şiddetli olduğunu beyan
etmiştir.
Ayetten açıkça anlaşıldığına göre Yahudiler, Müslümanlara karşı büyük
bir düşmanlık beslemektedirler. Müslümanlara düşmanlık açısından Siyonist
Yahudilerle, mütedeyyin, laik ya da komünist Yahudiler arasında hiçbir fark
yoktur. Onlar küfürde eşittirler. Yine onlar Müslümanlara düşmanlık konusunda da birbirlerine eşittirler. Bazı cahiller ve laikler bu terimlerin arasında fark
olduğunu iddia ediyorlar ve düşmanlığın tüm Yahudileri kapsadığı gerçeğini
örtbas etmeye çalışıyorlar. Oysa ayetteki “Yahudi” ifadesi cins isimdir, yani
umum ifade etmektedir ve tüm Yahudileri içine alır. Burada tahsis söz konusu
değildir. Kim bu ayetin sadece Siyonistlere özel olduğunu iddia ederse o kimse
hata etmiş, Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın ayetini hevasına göre delilsiz ve isnatsız bir şekilde tevil etmiş olur. Çünkü bu umumiyet, Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’nın Yahudilerin içerisinden İsa (Aleyhisselam)’a tâbi olanları tahsis etmesi
gibi bir tahsis gerçekleşmediği sürece devam eder.
“İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak
Yahudiler ile şirk koşanları bulacaksın. Onlar içerisinde iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak "Biz Hristiyanlarız" diyenleri bulacaksın.” (5 Maide/82)
Tevhid ve Cihad Minberi
330
Yahudilerin tümünün Müslümanlara düşman olduğunu gösteren bir diğer delil de, Filistin’in büyük bir bölümünün işgal edilmesini kabul etmeleri,
Filistin topraklarının kendilerine vaad edilen topraklar olduğunu iddia etmeleri,
devletleri olarak kabul ettikleri İsrail’e destek olmak için mallarının bir bölümünü ayırmaları ve İsrail’in onlara zorunlu kıldığı vergi ve kesintileri ödemeleri -ki
bu vergiler askerleri desteklemek ve İsrail’in Müslümanların topraklarını işgal
etmesine yardımcı olmak içindir- gönüllü olarak vermeleridir.
Yahudiler kendilerine ayrılan seçkin yerleşim yerlerinde Müslümanların
arasına karışmaksızın yaşıyorlar. Hiçbir Müslümanın, kendi mahallelerinde
yaşamasına izin vermiyorlar. İşte onların dini budur… Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) zamanında da aynıydı, şimdi de aynı, kıyamete kadar da aynı
kalacak gibi… Kendi dinlerine karşı gelenlere kötülük yapmak Yahudilerin tabiatıdır. Onlara mutlaka kötülük yapmak zorunda olduklarını hissederler.
Yukarıdaki açıklamalardan sonra kim hala Müslümanlara düşman olmayan Yahudi var derse o zavallı ve aldanmış bir cahildir. Ancak kokuşmuş tağuti
sistemler, sadece Siyonistlerin düşman olduğunu, Yahudilerin içerisinden bazı
grupların Müslümanları desteklediğini söylemektedirler. Oysa bu apaçık bir
yalan, hile ve aldatmadır. Müslümanların cahillerini ve aklı ermeyenleri bununla aldatıyorlar. Müslümanlara dost, kâfirlere düşman olduklarını göstermeye
çalışıyorlar ve bunu din kisvesi altında yapıyorlar. Hiç şüphesiz bu, insan ve cin
şeytanlarının hilesinden başka bir şey değildir. Yahudilerle birlikte kendini ateşe
atmaktan başka bir işe de yaramayacaktır.480
Hicrî Yılbaşını Kutlamanın Hükmü
Soru: Hicrî yılbaşını kutlamak, o günde tebrikleşme ve o gün için hazırlık
yapmanın hükmü nedir?
Cevap: Hicrî yılbaşını kutlamak, o günü tatil kabul etmek, törenler düzenlemek ve tebrikleşmek, sonradan uydurulmuş ve dinimizde yasaklanmış
bidatlardandır. Hiç şüphesiz hicri yılbaşı kutlama saçmalığı en hayırlı asırda
bulunmayan bir durum idi. Eğer onda bir hayır olsaydı Sahabe mutlaka onda
yarışırlardı. Bu bidatı ilk şöhrete kavuşturan ve dinde çirkin bir çığır açan kişi
Mısır’da hüküm sürmüş Memlük Devleti’nin hükümdarıdır. Makrizi der ki:
“Memlukler o günü bayram kabul ettiler. Fatımî halifeleri de her yıl Muharrem ayının birinci gecesini itina ile kutladılar. Çünkü o, senenin ilk gecesi ve
takvimin başlangıcı idi.”
480
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
331
Hiç şüphesiz Müslümanlar arasında yayılan her bidat bir sünneti hiçe sayar ve öldürür. Oysa sünnete uymakta mutlak hayır vardır. Bidatte ise şerden ve
kötülükten başka hiçbir şey yoktur.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Her kim bizim bu işimize uymayan bir amel işlerse o reddedilmiştir.”481
Hicrî yılbaşını kutlamaktaki diğer bir kötülük de; Yahudi ve
Hristiyanların adetlerine benzemek vardır. Onlar da miladî yılbaşını yani takvimlerinin başlangıç gününü kutluyorlar. Oysa Kur’an ve sünnetin nasları bize
onlara benzemeyi ve onların yaptıklarını kesin bir şekilde yasaklamıştır.
“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen o şeriata uy! Bilmeyenlerin heva ve arzularına uyma!” (45 Casiye/18)
Değerli kardeşim! Şeyhulislam İbni Teymiyye’nin “İktıda’u Sıratıl Müstakîm” adlı eserinde bu ayete yaptığı açıklamaları okumanı tavsiye ederim.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Kim bir kavme benzer ise onlardandır”482 ve “Bizden başkasına benzeyen bizden değildir”483 buyurmuştur. Hiç
şüphesiz burada şiddetli uyarı ve tehdit vardır. Kâfirlere işledikleri küfürlerinde
benzemek küfür, haramlarında benzemek de haramdır. Aynı şekilde kâfirlerin
batıl adetlerine benzemek de haramdır. Şeyhulislam İbni Teymiyye bahsettiğimiz kitapta bu konuyu delilleriyle açıklamıştır.
Bilindiği gibi yılbaşı bayramı Yahudilerin kutladığı bayramlardandır.
Tahrif edilmiş tevratlarında ona yılbaşı manasına gelen “Ruş Heşnah” adını
verirler. Hristiyanlar da bu konuda onlara uyuyor ve miladi yılın ilk gecesini
kutluyorlar. Daha sonra bunlara kendilerini islama nispet eden cahiller uydu ve
hicri yılbaşını kutlamaya başladılar. Hatta bazıları bunun yanında miladi yılbaşını da kutlayarak tamamen Hristiyanlaştılar. Hiç şüphesiz bunların hepsi
bidattır ve kerih görülen şeylerdendir.
Aklı başında her Müslüman kutlamalarda onlara katılmayı terk eder. Bilakis böyle geceleri reddeder, hikmetle ve güzel sözlerle nasihat eder. Cahilleri
bilgilendirir, aydınlatır. Müslümanların Ramazan ve Kurban bayramlarından
başka yıllık kutlanan bayramlarının olmadığını ve bu ikisinin dışındaki bayramların bidat olduğunu ve asla caiz olmadığını söyler. Bu bayramlar isterse dini
481
Müslim, 4589. Aişe (rha)’dan rivayet etmiştir.
482
Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/50; Ebu Davud, 4031.
483
Tirmizi, 2619.
Tevhid ve Cihad Minberi
332
bayram olsun isterse de milli bayramlar olsun değişmez. Bir Müslümanın Ramazan ve Kurban bayramından başka bir bayram kutlaması asla caiz değildir.
Enes (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) Medine'ye teşrif ettiklerinde Medinelilerin eğlenip oynadıkları
iki günleri vardı. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Bugünler neyin nesidir?" dedi. Ensar: “Biz cahiliyemizde bu iki günde eğlenirdik” dediler. Bunun
üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Şüphesiz Allah size bu günlerin
yerine daha iyilerini, Kurban ve Ramazan bayramlarını verdi”484 buyurdu.
Sonuç olarak; Müslümanların Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
hicretini hatırlamak için kâfirlere benzemeye, kutlama ve törenler yapmaya hiç
ihtiyaçları yoktur. Asıl Müslümanların hicretin anlam ve öneminden gafil olmamaları gereklidir. Hicretin, İslam Devletinin kurulması için atılan ilk adım ve
sağlam bir temel taşı olduğunu unutmamak gerekir. Hicret, hak ile batılı, tevhid
ehli ile şirk ehlini birbirinden ayırmış ve hala ayırmaya devam etmektedir. Hicrete yapışmak, tertemiz tutmak ve yaşamak en sağlam iman elbisesini giymektir.
Müslümanlar şirki ve şirk ehlini terk ederek, tevhide sarılıp Allah’ın dinine yardım ederek ömürlerinin her anında hicreti gerçekleştirirler. Hicret onlara
tevhid kelimesini hatırlatır. Bu kelimenin kapsamış olduğu şeyi gerçekleştirmek
için daima koşar dururlar.
Müslümanların ibadetin yalnızca Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya yapılacağını ve İslam dininden başka bir dinin kabul edilmeyeceğini anlamaları gerekir.
Allah Müslümanlara, kâfirlere güzel cevaplar vermeyi nasip etsin. (Amin)485
Namazlardan Sonra Camilerin Kapılarının Kapatılması
Soru: Gazze bölgesinde uzun bir zamandan beridir namazdan hemen
sonra insanların içeride boş işlerle uğraştığı öne sürülerek camilerin kapatıldığını ve kilitlendiğini görüyoruz. Bu caiz midir?
Cevap: Asıl olan camilerin devamlı olarak açık tutulmasıdır. Namaz kılmak isteyen, ibadet etmek, itikafa girmek, kitap okumak, ilim öğrenmek ve öğretmek isteyenler olabilir. Helal ve haramlık açısından fıkhî hükmünü soruyorsan bu, devletin yapmış olduğu bir düzenlemedir. Geçerli şer’î bir sebep varsa
herhangi bir sakıncası yoktur, kilitlenebilir. Mesela; mescidin mallarına zarar
484
Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/103; Ebu Davud, 1134.
485
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
333
verme, eşyalarını çalma, mescidlerin kötülük veya günahların işlendiği bir yer
olarak kullanılması ve bunun gibi şeyler sebebi ile mescidler kilitlenebiliyor. Şu
var ki salih kimseler ne zaman mescidlerden uzak durdu işte o zaman böylesi
kötülükler yayıldı. Ama salih insanlar mescidlere gidip geldikleri zaman yukarıda saydığımız kilitlemek için geçerli sebepler vuku bulmuyor.
Günümüzde mescidlerin hükümetler tarafından namaz dışında kapatılmasını gerektirecek pek çok olaylar oldu. Ancak camilerin kapatılmasının asıl
sebebi; ümmetin yetiştirilmesini ve Allah’ın dinine daveti engellemek, camilerin
İslam’daki gerçek yerini, rolünü ortadan kaldırmak, Müslümanlar arasında ilmin yayılmasını önlemek, Allah’ın dinine yardım etmeyi ve kâfirlerle savaşmayı
engellemektir. Mescidlerin namaz vakitlerinden sonra kilitlenmesi hükümetlerin hoşlanmadığı bu şeylerin tümünü ortadan kaldırdı.
Sormuş olduğun sorunun cevabının tam olarak verilebilmesi için şu noktaya bakmak gerekir. Acaba Hamas hükümeti namazdan hemen sonra
mescidleri kilitlemesini hangi şer’i gerekçeye dayandırmaktadır? İşte asıl dikkat
edilmesi gereken budur. Bu gerekçenin araştırılması gerekir. Zira şer’i hüküm
ancak bu gerekçeye göre belirlenir.486
Çocuklara Gerçekdışı Hikayeler
Anlatmak ve Bilgisayar Oyunları
Soru: Benim küçük bir kız kardeşim var. Bazen ona olmamış olayları anlatarak oyunlar oynuyorum. O da bununla kalbini almayı kastettiğimi biliyor.
Acaba bunun hükmü nedir?
İnternette oyun oynamanın hükmü nedir? Özellikle de travian487 oyunu
oynamak caiz midir yoksa değil mi?
Cevap: Hayali hikayeler, darb-ı meseller, masallar; zihni geliştirmek, bilgi vermek ve hikmeti açıklamak için olursa ve içeriğinde kötü düşünce, kişiyi
şehvete sürükleyen sövme, alay etme ve vakit öldürme gibi şeriata muhalif durumlar olmadığı müddetçe caizdir.
Oyun ve eğlenceden başka bir şey içermeyen, hurafe ve bidatlarla dolu
akideye zarar veren ve sırf para kazanma amacıyla uydurulan masallar ve hika-
486
487
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Travian bir strateji oyunudur. Kişinin küçük bir köy yöneticisi olarak başladığı, imparatorluk kurmaya kadar ilerlediği bir online oyun çeşididir. –Yayıncı-
Tevhid ve Cihad Minberi
334
yeler okumak veya anlatmak ise asla caiz değildir. Hayvan veya insanların diliyle
uyarlanan hikaye ve masallar şer’an yasaklanan yalanlardan sayılmaz. Kur’an ve
Nebevî sünnette olduğu için… Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanmışlardı.
Davud'un yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. "Korkma! Biz birbirine
hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme! Bize doğru yolu göster"
dediler. (Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var.
Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken "Onu da bana ver" dedi ve tartışmada beni
yendi.” (38 Sad/21-23)
Muhammed Hasan (Allah onu ve bizi bağışlasın) dedi ki:
“Bilindiği gibi meleklerin koyunları yoktur ve onlar asla birbirlerine zulmetmezler. Muhakkak o iki melek duvara tırmandılar ve Davud (Aleyhisselam)’ın
mihrabına çıktılar. Mescid kilitli olduğu halde mescide girdiler ve onun yanına
geldiler. Bu hikayeyi ona anlattılar. Hüküm vermesi için ona böyle bir hikaye
anlattılar. Hiç şüphesiz bu, hâkimin işine alışması için idi. Zira Allah (Subhanehu
ve Tealâ) onu insanların arasını bulmakla görevlendirdi. İki meleği ona göndere-
rek hüküm verme konusunda Davud (Aleyhisselam)’ı yetiştirdi. Bu münakaşayı
meydana getirdi ki hüküm verme konusunda tecrübe sahibi olsun. Daha sonra
hata ortaya çıktı. Çünkü o hasmının cevabını dinlemeden hüküm vermişti.”
Travian oyununa gelince… Benim bu oyun hakkında malumatım bulunmamaktadır. Ancak genel olarak bilgisayar oyunları hakkında daha önce cevaplar verilmişti. Özellikle Şeyh Ebu Humam Bekir b. Abdulaziz el-Eseri’nin (Allah
onu korusun) 1217 sayılı “Teselli Açısından Bilgisayar Oyunlarını Oynamanın
Hükmü” adı altındaki fetvasını okumanı tavsiye ederim.488
Ecir Bakımından Hangisi Daha Üstündür
Soru: "... Talha bin Ubeydullah (Radıyallahu Anh)’dan şöyle rivayet edilmiştir:
“Beli (kabilesin)den iki adam Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yanına geldiler. İkisinin Müslümanlığı kabul etmeleri beraber olmuştu. Bunlardan
birisinin (İslâmiyet uğrundaki) çalışma ve gayreti diğerininkinden fazla ve daha
kuvvetli idi. Bunlardan çok çalışkan olanı savaşa gidip şehit edildi. Diğeri ondan
sonra bir yıl daha yaşadı. Sonra o da vefat etti.
488
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankiti.
Zikir Ehline Sorun 1
335
Talha demiştir ki: Ben uyurken rüyamda cennetin kapısı yanında olduğum sırada bu iki adamla karşılaştım. Sonra cennetten bir zat çıktı ve bu iki
adamdan sonradan vefat edene (cennete girmesi için) izin verdi. Bir süre sonra
(görevli olan) aynı zat (tekrar dışan) çıktı ve şehit olan adama (cennete girmesi
için) izin verdi. Daha sonra (görevli) zât bana döndü ve “Sen geri dön. Çünkü
senin cennete girmen zamanı henüz gelmedi” dedi.
Talha sabahleyin bu rüyasını halka anlattı. Herkes şehîd olan adamın diğerinden sonra cennete girmesine şaştı. Nihayet bu haber Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)’e ulaştı ve halk O'na bu rüya olayını arzettiler. Bunun üzerine
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Bu olayın neyine şaşıyorsunuz?” buyurdu. Sahâbîler:
“Ya Rasulullah! Bu (yani önce ölüp sonradan cennete giren adam) arkadaşından daha gayretli, daha çalışkan idi. Sonra şehîd edildi. Halbuki şu diğeri
ondan önce cennete girdi” dediler. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Cennete önce giren adam, şehit edilen adamdan sonra bir yıl daha yaşamadı mı?”
diye sordu. Sahâbler “Evet yaşadı” diye cevap verdiler. Rasulullah “Ramazan
ayına erişip oruç tuttu, bir yılda şu kadar namaz, şu kadar secde etti değil mi?”
buyurdu. Sahabiler “Evet doğrudur” dediler. Bunun üzerine Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Şu halde ikisinin arasında bulunan mesafe gök ile
yer arasındaki mesafeden daha uzaktır” buyurdu.”489
Bu hadise göre nafile ibadet eden kimse şehitten daha çok ecir sahibi oluyor. Şehit kimse öldüğü zaman ameli kesiliyor. Ancak şehit olmayan kimse ibadet etmeye devam ediyor. Bunun neticesinde de şehitten mertebe bakımından
yüksek oluyor. Bu meseleyi izah eder misiniz?
Cevap: Bu hadis nafile namaz ve orucun şehitlikten daha üstün olduğuna
delalet etmez. Buna karşılık hadis Allah’ın kendisine şehitlik vermediği kimsenin yaptığı nafile ibadetlerle, hayır yollarında çokça çalışmasıyla şehitin mertebesine erişebileceğini ve hatta onu geçebileceğini gösteriyor. Nitekim Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den gelen rivayetlerde çokça oruç tutan ve namaz
kılan kimse mücahidin mertebesine ulaşabilir. Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)
şöyle demiştir:
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e “Allah yolunda cihada denk hangi
iş vardır?” denildi. Rasulullah “Ona denk bir iş bulamazsınız" buyurdu. İki veya
489
İbn-i Mace ve benzer bir lafızla Ahmed.
Tevhid ve Cihad Minberi
336
üç defa aynı soruyu tekrarladılar. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) şöyle buyurdu:
"Allah yolunda cihad eden kimsenin benzeri, gündüzleri oruç tutan, geceleri namaz kılan, Allah'ın âyetlerine hakkıyla itâat eden ve Allah yolunda cihad
eden kimse, cepheden dönünceye kadar, namaza ve oruca hiç bir şekilde ara
vermeyen kimsenin benzeridir.”
Hadis, mücahid Allah yolunda cihaddan dönünceye kadar aralıksız bir
şekilde Allah’a ibadet etmenin imkansız olduğuna delalet etmektedir. Bu şekilde
aralıksız olarak Allah’a ibadet eden kimsenin yaptığı amelin karşılığını alacağında şüphe yoktur. O halde mücahidin dışında kişi ömrü boyunca oldukça uzun
bir süre Allah’a ibadete devam ederse mücahidin mertebesine ulaşabilir. Nitekim yukarıda iki adamdan bahseden hadis buna delalet etmektedir.
Bu iki kişinin durumu Allah yolunda sarfedilen uzun ömrün faziletine delalet eder. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den bu hususta birçok hadis
rivayet edilmiştir.
“Sizin en faziletliniz ömrü uzun ameli güzel olandır.”490
Yine bir başka hadiste bir kimse Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e
“İnsanların en hayırlısı kimdir” diye sormuş Rasulullah “Ömrü uzun, ameli güzel olandır” demiştir. Yine “İnsanların en şerlisi kimdir” diye sorunca Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ömrü uzun ama ameli kötü olan kimsedir” demiş-
tir.491
Bundan dolayı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ölümü temenni etmeyi yasaklamıştır. Zira ölüm ile salih ameller son bulur. İmam Müslim’in Ebu
Hureyre’den rivayet ettiği hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle
buyurur:
“Sizden hiç kimse ölmeyi temenni etmesin ve vadesi dolmadan önce ölmek için dua etmesin. Zira o, öldüğünde amel etme imkanı kalmayacaktır. Ayrıca ömrü mü’minin sadece hayrını artırır.”
Oldukça yaşlı olan bazı Selef alimlerine “ölümü sever misin?” diye sorulduğu zaman onlar şöyle cevap vermiştir:
“Hayır sevmem. Çünkü gençlik ve onun kötülükleri gitti. Geriye yaşlılık ve
onun hayırları kaldı. Kalkarken “Allah’ın adıyla” derim. Otururken ise “Allah’a
490
Hakim, Ahmed.
491
Ahmed ve Tirmizi. Hakim hadisin sahih olduğunu söylemiştir.
Zikir Ehline Sorun 1
337
hamd olsun derim” ve bu şekilde kalmayı seviyorum.”
Yine başka hadislerde bazı muayyen zamanlarda yapılan ibadetlerin ecirlerinin kat kat verileceği bildirilmektedir. İmam Buhari’nin rivayet ettiği bir
hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:
“Zilhicce’nin on günü içinde işte şu vakitte yapılan amel kadar faziletli
hiçbir amel yoktur.”
Sahabiler “Cihad da mı bugünlerdeki amellerden daha faziletli değil?” diye sordular. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap verdi:
“Evet cihad da… Sadece canını ve malını hiç gözünü kırpmadan feda edebilecek şekilde savaşan ve geriye hiçbir şey getirmeyen kimsenin ameli bunun
dışındadır.”492
Burada şu iki önemli noktayı göz ardı etmememiz gerekir:
Amellerin faziletinde zaman ve mekan farklılığının oldukça büyük bir rolü
vardır. Ve aynı şekilde ihlasın da amellerin faziletinde önemi büyüktür. İki amel
vardır ancak birinin fazileti azdır. Ancak ihlas ve samimiyetin artmasıyla fazileti
az olan amel diğerinin önüne geçebilir.
Mücahid ile oruç tutan ve namaz kılan kimse arasındaki bu karşılaştırma
mendup olan cihad hakkındadır. Ancak kim farzı ayn olan cihadı terk eder, mücahitleri yalnız bırakır ve geride kalırsa diğer ibadetlerle onları geçmesi asla
mümkün değildir. Çünkü mücahid Allah’ın emrine itaat etmiş diğeri ise isyan
etmiştir. İkisi arasında bir karşılaştırma yapmak söz konusu değildir. Allahu
Tealâ şöyle buyurur:
“Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar
gibi mi tutacağız?” (38 Sad/28)
Bundan dolayı burada cihad eden ile ibadet eden kimse arasındaki karşılaştırma vacip olan cihadda söz konusu değildir. Sadece mendup olan cihad için
söz konusudur. Diğer taraftan cihadı terk eden kimsenin yaptığı ibadetler ve
nafileler ondan cihada katılmama günahını düşürmez. Bilakis tevbe etmeden
ölürse bu kimse günahları ile Allah’ın huzuruna çıkar. Allah (Subhanehu ve Tealâ)
dilerse yaptığı ameller karşılığında günahını affeder dilerse de günahı sebebi ile
onu cezalandırır.493
492
Sahihi Buhari.
493
Cevap Veren: Ebu Münzir eş-Şankiti.
Tevhid ve Cihad Minberi
338
Satranç ve Kağıt Oyunlarının Hükmü
Soru: Ben, satranç ve kağıt oyunlarının şeriattaki hükmünü öğrenmek istiyorum. Allah sizi mübarek kılsın.
Cevap: Allah (Subhanehu ve Tealâ) buyuruyor ki:
“Ey iman edenler! Şarap, meysir (kumar), dikili taşlar, fal ve şans okları birer
şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” (5 Maide/90)
İbn Ebi Şeybe’nin Musannefinde rivayet ettiğine göre Ali b. Ebi Talib
(Radıyallahu Anh) “Satranç kumardandır” demiştir.
Ubeydullah b. Ömer dedi ki: “Kasım b. Muhammed’e "Tavlayı kerih görüyorsunuz. Peki, satranç hakkındaki görüşünüz nedir?" diye sorulduğunda "Allah'ın zikrinden insanı meşgul eden, namazdan alıkoyan her şey meysirdir (kumardır)" cevabını vermiştir.”494
Allah (Subhanehu ve Tealâ) “Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır?”
(10 Yunus/32) buyurmuştur.
İmam Malik (rahimehullah) “Tavla ve satranç oynamak dalalettir” demiştir. Muhalled b. Ebî Huddas’tan rivayet edildiğine göre “Bir gün İmam Malik
(rahimehullah)’a satrançtan soruldu. İmam, soru soran kişiye "O (satranç) hak
mıdır?" diye sordu. Adam "Hayır" dediğinde "Öyleyse haktan sonra sapıklıktan
başka ne kalır? " diye cevap verdi.”495
Süleyman b. Bureyde babasından Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in
şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“Nerdeşir (tavla) oynayan kimse, elini domuzun et ve kanına bulaştırmış
gibidir.”496
İbn Ömer (Radıyallahu Anhuma)’ya satrançtan sorulduğunda “O, nerdden
daha kötüdür”497 demiştir.
İmam Malik (rahimehullah) “Satranç nerddendir. Bize ulaşan bilgilere göre İbn Abbas (Radıyallahu Anhuma) yetimin malına sahip çıktığı gibi satranç
takımlarını yakma görevine de sahip çıkmıştır” demiştir.
494
Beyhakî.
495
Siyeru A’lâmun Nübela, 8/108.
496
Müslim.
497
Beyhakî “Şuab” adlı eserinde muallak olarak rivayet etmiştir.
Zikir Ehline Sorun 1
339
Meysere b. Hubeyb’den rivayet edildiğine göre Ali b. Ebi Talib
(Radıyallahu Anh) satranç oynayan bir topluluğa rastladı ve “Tiryakisi olduğunuz
bu putlar da neyin nesi?”498 diyerek azarlamıştır.
İmam Ahmed (rahimehullah) “Satranç konusunda Ali (Radıyallahu Anh)’ın
söylediği sözü tasdik ederim” demiştir.
Ashab-ı Kiram’ın birçoğundan mesela; Muaz b. Cebel, Ebu Bekre, Ebu
Said el-Hudrî, Ebu Musa el-Eşârî, Ukbe b. Ammar ve mü’minlerin annesi
Aişe’den (Radıyallahu Anhum) satrancın yasaklandığına dair sözler rivayet edilmiştir. Ancak bu rivayetlerin tümünün senedlerinde zayıflık vardır.
Katade’den rivayet edildiğine göre Abdullah b. Galip satranç oynayan bir
topluluğun yanından geçti. Bunu Hasan Basri’ye söyleyince o dedi ki: “Putların
önünde diz çökmüş bir topluluğun yanından geçmişsin”499 dedi.
İsmail b. Ebi Halid dedi ki: “Ebu Cafer’e satranç konusu sorulduğunda
"Bu Mecusi oyunundan bize bahsetmeyin" demiştir.”500
Ukbe b. Ebu Salih dedi ki: “Ben satranç oynamayı çok seviyordum. İbrahim en-Nehaî’ye satranç oynama konusunu sordum. "Hiç şüphesiz o lanetlenmiştir. Asla oynama!" dedi. Ben buna sabredemeyeceğimi söyleyince bir sene
boyunca satranç oynamamaya yemin etmemi söyledi. Ben de yemin ettim ve
sabrettim.”501
Yezid b. Yusuf, Yezid b. Ebi Hubeyb’e satranç oynamanın hükmünü sordu. O da “Satranç oynayan bir kavme rastlarsam onlara asla selam vermem”502
diye cevap verdi.
İshak b. Rahaveyh (rahimehullah)’a “Satranç oynamakta bir sakınca görüyor musun?” diye sorulduğunda “O tümüyle sakıncalıdır” demiştir.
Şeyhimiz İbn Cibrîn der ki: “Şüphesiz bu tür oyunlarda hiçbir fayda yoktur. Bununla birlikte zikir, dua, ibadet ve helal kazanç sağlamak için kullanabileceğimiz değerli vakitlerimizi de öldürmüş oluruz.”503
Daha önce de dediğimiz gibi Allah’ın zikrinden ve namazdan alıkoyan her
498
Beyhakî, Sünen-i Kübra; İbn Ebi Şeybe, Musannef.
499
Abdurrezzak, Musannef.
500
İbni Ebi Dünya, Beyhaki. Sahih yolla rivayet edilmiştir.
501
İbni Ebi Dünya, Beyhakî, Acurri.
502
İbni Abdulber, Beyhaki,
503
Fetava Ulema-u Bilad’il Haram, sy.1802.
Tevhid ve Cihad Minberi
340
oyun kumardır veya kumar sayılır. İmam Ebu Hanife (rahimehullah) der ki: “Satranç, tavla ve buna benzer oyunların tümü mekruhtur.”504 İmam Şafiî
(rahimehullah) ise “İnsanların zarla veya taşlarla oynadığı tüm oyunlar mekruh-
tur. Faydası olmayan bu oyunlar, Müslümanlara ve erdemli kimselere yakışmayan işlerdendir”505 demiştir.
Bu konuda İbn-i Ebi’d Dünya’nın “Zemmu-l Melahi”, Acurri’nin
“Tahrimu-n Nerd ve-ş Şatranc”, Hafız Sehavi’nin “Umdetu-l Muhtec fi Hukmi-ş
Şatranc” isimli eserlerine bakabilirsin.
Müslüman bir kimsenin –özellikle de ilim talebesinin- böyle şeylerden
uzak durması, güzel ve hayırlı olanı daha aşağı ve düşük olanla değiştirmemesi
gerekir.506
Sigara ve Tütün Ticaretinin Hükmü
Soru: Sigara ve tütün kullanmadığı halde bunları satan bir yakınım var.
Bu kişi, şu an itibariyle oldukça fakir ve başını sokacağı bir evi dahi yok. Başka
bir iş bulabilmek için pek çok girişimlerde bulunmasına rağmen olumlu bir sonuç alamadı. Bu kişinin şeriate göre hükmü nedir?
Cevap: Öncelikle bilinmesi gerekir ki sigara, tütün ve benzeri maddeler
kesinlikle haramdır. Hem de bir değil pek çok yönden…
1. Onlar habistirler. Habis ise lügatte “Tadı ve kokusu hoşa gitmeyen şey”
manasına gelmektedir. Allah (Subhanehu ve Tealâ), Rasulü hakkında “Peygamber
onlara iyiliği emreder, kötülükten meneder. Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri de
haram kılar.” (7 Araf/157) buyurmuştur.
2. Vücuda zarar verir. Afgan âlim Muhammed Abdulgaffar “Sigaranın
Afetleri” adlı kitabında sigaranın tıbben bilinen 99 hastalığa sebep olduğunu
bildirmiştir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Zarar vermek ve zarara uğratmak yoktur”507 buyurmuştur.
3. Uyuşukluk vericidir. Ümmü Seleme (Radıyallahu Anha)'dan rivayet
edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sarhoş eden ve uyuşukluk
veren her türlü şeyi yasaklamıştır.508
504
Fetava-i Hindiyye, 5/17.
505
Beyhaki “El-Ma’rife” adlı eserinde rivayet etmiştir. Senedi sahihtir.
506
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
507
Hakim, 2345; İbni Mace, 2340.
508
Ebu Davud, 3688.
Zikir Ehline Sorun 1
341
4. İsraftır. Malı kaybetmek, yerli yerinde kullanmamaktır. Allah
(Subhanehu ve Tealâ) “Gereksiz yere de saçıp savurma! Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar” (17 İsra/26,27) buyurmuştur. Muğire b. Şu'be
(Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) “Allah, sizin için üç şeyi hoş görmemiştir: Kîl-u kâl (boş sözler söyle-
mek), çokça soru sormak ve malı zayi etmek”509 buyurmuştur.
5. Fasıklara benzemektir. Zira onları ancak fasıklar kullanır. Bu kötü alışkanlıklar fasıkların bir özelliği olarak bilinmektedir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.”510
İkinci olarak; haram olan bir şeyin ticaretini yapmak bizzat haramdır.
Hatta günaha yardım etme, günahın sebeplerini kolaylaştırma ve insanların
mallarını batıl bir şekilde yeme açısından bakıldığında haram olan şeylerin ticaretini yapmak, onları kullanmaktan daha tehlikelidir.
Ebu Saîd el-Hudrî (Radıyallahu Anh) demiştir ki: “Ben Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i Medine'de hutbede şöyle buyururken işittim: "Ey
cemâat! Allah şaraba tarîzde511 bulunuyor. Yakında onun hakkında bir emir
indirmesi umulur. Bundan dolayı kimin yanında şarap varsa onu ya satsın ya da
bir şekilde ondan faydalansın.” Kısa bir zaman sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Gerçekten Allah (Subhanehu ve Tealâ) şarabı haram kılmıştır. Kime
bu ayet ulaşırsa ve elinin altında şarap varsa artık ondan ne içsin, ne de satsın!"
buyurdular. Bunun üzerine yanlarında şarap bulunan kimseler onları derhal
Medine sokaklarına döktüler.”512
Abdurrahmân b. Vâ’lete, Abdullah b. Abbas'a üzümden sıkılan şarabın
hükmünü sorunca İbni Abbas şöyle demiştir:
“Bir adam Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e bir tulum şarap hediye
etmek isteyince Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’nın bunu haram kıldığını bilmiyor musun?" deyince adam "Hayır" cevâ-
bını verdi ve hemen birine bir şeyler fısıldadı. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) "Ona ne fısıldadın?" diye buyurdu. Adam "Şarabı satmasını emrettim"
deyince Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Onun içilmesini haram kılan
509
Buhâri, Rikâk 22, Edeb 6, İstikraz 19; Müslim, Akdiye 14; Dârimî Rikâk 38; Müsned,
IV/246, 254, 255.
510
Ebu Davud, 4033; Ahmed b. Hanbel, II/50.
511
Üstü kapalı olarak, ima yolu ile onun yasaklanacağına işaret etmek. (yayıncı)
512
Müslim, 4126.
Tevhid ve Cihad Minberi
342
(Allah), satılmasını da haram kılmıştır" buyurdu. Bunun üzerine adam tulumu
açıp yere döktü.”513
Ayrıca İbn Abbas (Radıyallahu Anhuma) şöyle demiştir: “Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ı Rükn’un yanında otururken gördüm. Gözünü hava-
ya doğru kaldırıp gülerek üç defa "Allah Yahudilere lanet etsin!" buyurdu ve
devamla "Şüphesiz Allah (Subhanehu ve Tealâ) onlara iç yağını haram etti ama
onlar yağları satıp parasını yediler. Allah bir topluma bir şeyi yemeyi haram
ettiğinde onlara parasını da haram eder" buyurdu.”514
Ey kardeşim! İşte bu delillerden dolayı kullanılması haram olan sigara,
tütün ve içki gibi maddelerin ticaretini yapmak da haramdır.
Üçüncü olarak, Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği
yerden rızık verir. Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine
getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (65 Talak/2,3)
Şeyh Abdurrahman der ki: “Kim Allah için bir şeyi terk ederse Allah o
kimseye, terk ettiği şeyden daha hayırlısını verir. Kuran-ı Kerim’de bu kaideye
birçok yerde vurgu yapılmaktadır. Örneğin ilk muhacirler vatanlarını, mallarını,
sevdiklerini terk edip hicret ettiler. Allah (Subhanehu ve Tealâ) da buna karşılık
onlara bol rızık, şan ve şeref verdi. İbrahim (Aleyhisselam) kavmini, babasını ve
onların Allah’tan başka taptıkları putlarını terk edince Allah (Subhanehu ve Tealâ)
İshak, Yakub ve salih nesiller bahşetti.
Süleyman (Aleyhisselam) atlar kendisini Allah’ın zikrinden alıkoyduğunda
hepsini kesti. Daha sonra Allah (Subhanehu ve Tealâ) da ona, emriyle esen rüzgarı
bahşetti. Bina yapan ustaları ve dalgıç şeytanları emrine verdi. Ashab-ı Kehf
kavimlerinin Allah’tan başka taptıklarından uzaklaşınca Allah (Subhanehu ve
Tealâ) rahmetini, tevfik ve rahatlığı ihsan etti. Onları dalalette bulunan insanlar
için hidayet önderleri kıldı. Şu ayete dikkat et!
“Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an!) Biz ona ruhumuzdan üfledik.
Onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.” (21 Enbiya/91)
“Kim şehvetinin ve nefsinin isteklerini terk ederse Allah (Subhanehu ve
Tealâ) ona sevgisini, ibadet aşkını, Allah’a yönelme nimetlerini bağışlar.”515
513
Müslim, 4128.
514
Ebu Davud, 3490.
515
Kavaid’ul Hisan, sy. 134.
Zikir Ehline Sorun 1
343
Sigara ve tütün satan kardeşimize bu işi Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın rızasını kazanmak için terk etmesini tavsiye ederim. Rızkı Allah (Subhanehu ve
Tealâ)’dan beklemeli ve başına gelecek her türlü sıkıntıya sabretmelidir. Elinden
geldiği kadar helal kazanç için çalışmalıdır.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Eğer sizler Allah'a hakkıyla tevekkül edecek olsanız, Allah (Subhanehu ve Tealâ) sabahleyin
kursakları boş gidip akşamleyin dolu olarak dönen kuşları rızıklandırdığı gibi
sizi de rızıklandırır.”516
Son olarak Rasululah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şu sözünü düşün…
“Ruh el-Kudüs benim kalbime üfledi ki, hiç bir nefis rızkı ve eceli tamam
olmadıkça asla ölmeyecektir. O halde Allah'tan korkun ve istemeyi güzel yapın.”517
Allah en doğrusunu bilir.518
Sigara Satma Konusunda Babaya İtaat Etmek
Soru: Bizlere İslam nimetini bahşeden Rabbimize hamd olsun. Sigara
içmenin ve satışını yapmanın haram olduğunu şeksiz ve şüphesiz bir şekilde
kabul ediyorum. Ben babamın ağırlıklı olarak gıda maddeleri sattığı bir dükkânda çalışıyorum. Dükkânda sigara da satılıyor. Babam sigaranın haram olduğuna kanaat getirmediği için satışında da bir beis görmüyor. Defalarca sigara
içmenin ve satmanın haram olduğunu anlatmaya çalıştım ancak kararını değiştiremedim. Burada asıl önemli olan konu, ben babamın yanında çalışıyorum ve
sigara satışı konusunda istemeden de olsa ona yardım etmiş oluyorum. Sigara
satışından dolayı dükkandan ayrılacağım ama babamın bana kızacağından da
korkuyorum. Sizden bu konuda bana yardımcı olmanızı rica ediyorum. Bu durumda benim o dükkânda çalışmamın hükmü nedir?
Cevap: Sigara haramlardan ve İslam şeriatının yasakladığı pisliklerden
biridir. Çünkü vücudun zarar görmesi ve malın telefi gibi pek çok mefsedet mevcuttur. Birçok şer’i delil sigaranın haram olduğunu göstermektedir.
İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Zarar vermek de zarar görmek de yoktur.”519 buyur516
Tirmizî, 573; İbn Mâce, 1394; Müsned, I/30, 52.
517
Şerhu-s Sunne
518
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri
519
Ahmed b. Hanbel, Müsned, 23462.
Tevhid ve Cihad Minberi
344
muştur. Şuayb Arnavutî hadisin hasen olduğunu söylemiştir. Allah (Subhanehu
ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“İşte o rasul onlara iyiliği emreder, kötülükten meneder. Onlara temiz şeyleri
helal, pis şeyleri haram kılar.” (7 Araf/157)
Hiç şüphe yok ki sigara pistir, zararlıdır ve iğrenç bir kokusu vardır. Elleri, parmakları, dudak burun ve dişleri sarartır, pis kokusu elbiseye siner ve onu
da kirletir. Bunlardan başka daha pek çok zararı olmasına rağmen elle tutulabilecek bir faydası da yoktur. Durum bu olduğuna göre onun haram olduğunda da
bir şüphe yoktur. İçilmesi asla caiz değildir. Satması, alması veya bunlara yardımcı olunması da caiz değildir. Zira Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“İyilik ve Allah'ın yasaklarından sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın! Allah'tan korkun! Çünkü Allah'ın cezası çetindir.” (5
Maide/2)
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya isyan hususunda yaratılmışlara itaat yoktur.
Ali (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) “Masiyette itaat yoktur. İtaat yalnızca iyiliktedir”520 buyurmuştur.
İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) dedi ki: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) "Kim insanların rızasını kazanmak için Allah’ı kızdırırsa Allah
(Subhanehu ve Tealâ) da ona kızar ve rızalarını kazanmak için Allah’ı kızdırdığı
insanlar da kendisine kızar. Kim de Allah’ı razı etmek için insanları kızdırmayı
göze alırsa Allah (Subhanehu ve Tealâ) ondan razı olur ve o kimsenin Allah’ı razı
etmek için kızdırdığı kimselerin de razı olmasını sağlar…”521
Sevgili kardeşim! Sigara veya diğer haram olan şeyleri satma konusunda
babana itaat etmen asla caiz değildir. Güzel ve tatlı bir dille sigaranın haram
olduğunu babana anlatman gerekir. Çok dua etmelisin. Baban senden iyilik,
hayır ve güzellik görür, kötülük ve günah işlediğini görmezse, hakta ve hakikatte
ısrar ettiğine şahit olursa Allah (Subhanehu ve Tealâ) onun kalbini açacak ve istediğin şey olacaktır.
Her halükârda Allah’ın emirlerini yerine getirmeye gayret et, onlara sımsıkı sarıl! Babana karşı alçak gönüllü ol ve ona iyilik yapmaya devam et! Kötülüğü kabul etmeme gerekçesiyle babana karşı sesini yükseltme!
520
Buhari,(6830).
521
Taberani, Mu’cemul Kebir, 11/268.
Zikir Ehline Sorun 1
345
Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın helal kıldığı şeylerle uğraşarak dükkânda
çalışmanda bir sakınca yoktur. Sigaranın satışını sen yapma ve babanı görevlendir. Allah’ın ve Rasülü’nün haram kıldığı şeyin satışından kesinlikle uzak
dur! Tatlı dil, güzel, yumuşak ve hikmetli sözlerle babanı bu işten çevirmeye
gayret et! Allah seni hak üzerinde sabit kılsın! Rabbimizden en yakın zamanda
bu mübarek beldelerde tevhid sancağını yükseltmesini dileriz. Allahu a’lem.522
Müzikli Düğün Merasiminde Bulunmak
Soru: Yakında evlenecek olan bir arkadaşım var. Düğün merasimine beni de davet etti. Ancak çalgılı, müzikli ve kadın-erkek karışık bir düğün olacak.
Bu sebepten dolayı onun nişanına da katılmamıştım. Düğününe katılıp katılmamam hususunda bana nasihatte bulunun! Teşekkür ederim.
Cevap: Değerli kardeşim! Anlatmış olduğun kötü işler bulunduğu müddetçe o düğüne katılman caiz değildir. İşte bu, kötülüğü reddetmenin en düşük
derecesidir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Sizden biriniz bir kötülük
gördüğü zaman onu eliyle düzeltmeye çalışsın. Eğer eliyle değiştiremiyorsa lisanıyla bunu değiştirmeye çalışsın. Buna da güç yetiremiyorsa kalben buğzetsin ki
bu imanın en zayıf derecesidir” buyurmuştur.
Kötülüğü kalben değiştirmeye çalışmak, onu terk etmene ve katılmamana
bağlıdır. Kötülükten uzak durmaya gücün yettiği halde uzak durmaman onu
kabul etmek demektir. Kötülüğü kabul eden de o kötülüğü işleyen gibidir. Numan b. Beşir (Radıyallahu Anhuma)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah'ın hudûduna (emir ve yasaklarına) giren meseleleri tatbîk eden
kimse ile yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur'a çekerek,
geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlar. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip "Yâhu ne yapıyorsunuz?" diye sorunca
alttakiler "Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk. Suya muhtacız,
şimdi bulunduğumuz yeri delerek sizi rahatsız etmeden su elde edeceğiz" deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte onları serbest bırakırlarsa, hem onları hem de
kendilerini helâk ederler.”523
522
Cevap Veren: Ebu Muhammed eş-Şami.
523
Buharî.
Tevhid ve Cihad Minberi
346
Kötülüğe iştirak eden kimse kötülüğü işleyenlere ortak olur ve onların sayısını arttırmış olur. Cezada da onlara ortak olma durumu söz konusudur. Allah
(Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle
kalmaz (umuma sirayet eder ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah'ın azabı şiddetlidir.” (8 Enfal/25)
Sonuç olarak arkadaşının düğününe katılman kötülük ve günahta ona
yardımcı olmandır ve haramdır. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve
düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezası çetindir.”
(3 Maide/2)524
524
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmi.
Kişiler ve Topluluklara
Dair Fetvalar
Saddam Hüseyin Şehit midir?
Soru: Saddam Hüseyin’in hükmü nedir? O şehit midir değil midir? Bazı
alimler ve kendilerini cihadi Selefiliğe nispet eden bazı gençler Saddam Hüseyin'in şehit olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddialarını ise şu şekilde
delillendirmeye çalışıyorlar:
"Bilindiği üzere Saddam Hüseyin idam edilmeden önce şehadet kelimelerini telaffuz etmiştir. Şayet o bir kâfir ya da tağut olsa idi Allah (Subhanehu ve
Tealâ) onun şehadet kelimelerini ikrar etmesini ona nasip etmezdi."
Konu hakkında bilgilendirmenizi rica ederim.
Cevap: Sevgili kardeşim! Allah seni korusun ve gözetsin.
Birinci olarak şu esası vurgulamak isterim. Muayyen bir kimsenin öldükten sonra cennete ya da cehenneme gideceğine dair şahitlik yapmak Ehli Sünnet'in yolu değildir.525 Buna karşılık Ehli Sünnet kişilerden zahiren sadır olan
ameller neticesinde onlara dünyevi açıdan Müslüman ya da kâfir hükmünü verir.
İkinci olarak ahirete göç eden, Rabbinin huzurunda hesabını verecek olan
muayyen bir kimse hakkında söze dalmamak en uygun olan yoldur. Çünkü böylesi kişiler üzerine ameli boyutta bir şeyler bina etmek mümkün değildir. Bununla beraber konunun fıkhını bilmek adına çaba sarfetmemizde ise bir sorun
yoktur.
Üçüncü olarak şeyh Ebu Muhammed'in daha önce bu konuda vermiş olduğu oldukça faydalı bir fetvasını soruna cevap mahiyetinde burada nakletmek
isterim. Allah kendisini korusun Şeyh Ebu Muhammed şöyle der:
"Tağuti sistemlerde bakanlık işlerinde ya da buna benzer görevlerde yer
alanlar ve yine aynı şekilde tağutların destekleyicisi, koruyucusu konumunda
525
Muayyen olarak nasla belirlenmiş kimseler hariç. -yayıncı-
Tevhid ve Cihad Minberi
350
olan –asker ve polis gibi- emniyet mensupları hakkında verilen küfür hükmü,
kendilerini küfre götüren amelleri terk etmelerinden sonra kalkar. Onların
tevbeleri, içinde bulundukları küfür halinden uzaklaştıklarını beyan etmeleri ve
yaptıkları görevi terk ettiklerini açıklamaları suretiyle mümkündür. Nitekim
Ebu Bekir Sıddık ve sahabiler, mürtedlerin yardımcılarının tevbesi için bazı
şartlar koşmuşlardır. Bu şartların ilki işledikleri küfürden uzaklaştıklarını ikrar
etmeleridir. İkinci şart ise mürtedlerin kendi ölülerinin cehennemlik olduklarına dair şahitlik etmeleridir. Bundan dolayı böylesi kimselerden herhangi birisi
açık bir şekilde tağutlardan ve bizzat kendi içinde bulunduğu küfürlerden beri
olduğunu ilan eder, tağutları tekfir ettiğini ızhar ederse onların Müslüman olduklarına şahitlik ederiz.
Bilindiği üzere sahabiler mürtedlerden tevbe edenleri darul İslam'a göç
etmekle, İslam devletinin hükmü ve otoritesi altına girmekle mükellef tutmuşlardı. Ancak bugün kâfir devletlerin askerlerinden, polislerinden bir tanesinin
tevbe ettiği zaman sığınabileceği bir İslam Devleti ya da buna benzer başka bir
mekan yoktur. Böyle kimseler tağutların otoritesi ve hükmü altında olmaları
sebebiyle açık bir şekilde dinlerini ilan etmekten, tağutları tekfir etmekten aciz
kalabilirler. Bundan dolayı günümüzde böyle kimselerin Müslüman olduklarına
şahitlik etmek için yaptıkları küfür fiillerinden tevbe ettiklerini açığa vurmaları
yeterlidir. Açık bir şekilde tağutlardan beri olduklarını ortaya koydukları zaman
kendilerine bir zararın gelmesi söz konusu ise böylesi kimselerin Müslümanlığına şahitlik etmek için tağutlara düşman olduklarını, onları tekfir ettiklerini ilan
etmelerini beklemeye gerek yoktur. Onların dosdoğru bir şekilde tevbe ettikleri
bazı alametlerle bilinir. Yaptıkları küfür fiillerinden dolayı pişman olmaları,
tağutları eleştirmeleri, tağutlar adına aldıkları görevleri terk etmeleri, davetçi ve
mücahid Müslümanlara yardım ve dua etmeleri gibi salih amellerde bulunmaları onların tevbesinin doğruluğu için birer alamettir."
İşte kardeşim bu tağutların yardımcıları ve destekcileri hakkındaki hükümdür. Tağutların yardımcıları hakkında hüküm bu ise acaba bizzat tağutların
kendileri hakkında hüküm nasıl olmalıdır acaba?
Bilinmelidir ki, İslam alimleri bu konuda şu hususu sarahaten belirtmişlerdir. Şayet bir kimsenin küfrü ve riddeti La İlahe İllallah Muhammedun
Rasulullah kelime-i şehadetini inkar etmesi sebebiyle değil de bir başka sebepten kaynaklanıyorsa bu kimsenin tevbesi ancak kendisini küfre sokan ameli terk
etmesi, ondan uzaklaşması ile mümkündür. Böylesi kimselerin tek başına La
İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah demeleri Müslüman olarak isimlendi-
Zikir Ehline Sorun 1
351
rilmeleri için yeterli değildir. "Zadul Mustaknî" isimli eserin sahibi şöyle demiştir:
“Bir mürted ya da kâfirin tevbe ederek Müslüman olması Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in Allah'ın Rasulü
olduğuna şahitlik etmesi ile mümkündür. Ancak kimin küfrü bir farzı ya da buna benzer bir şeyi inkar etmek şeklinde cereyan ederse böyle bir kimsenin
tevbesi La İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah kelimesine şahitlik etmesi ve
inkar ettiği şeyi de kabul etmesi ile ya da "Ben İslam dininin dışında ona muhalif bütün dinlerden uzaklaştım" demesi ile mümkündür.”
Bundan dolayı İslam alimleri La İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah
diyen ancak Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in sadece Araplara gönderildiğine inanan bir kimsenin La İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah demesini
Müslüman olması için yeterli görmemişlerdir. Bilakis onlara La İlahe İllallah
Muhammedun Rasulullah demekle birlikte Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem)'in de tüm insanlığa gönderdildiğini ikrar etmelerini şart koşmuşlardır.
Nitekim Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi bu meseleyi yukarıda naklettiğimiz
fetvasında izah etmişti.
Sahabe (Radıyallahu Anhum) zekat vermekten yüz çevirerek irtidat eden
kimselerin sadece La İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah demelerini onların
Müslüman olarak kabul edilmeleri için yeterli görmemişlerdir. Buna karşılık
önceden kâfir olduklarını, kendilerinden ölen kimselerin cehennemlik olduklarını ikrar etmelerini ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sonra halifeye
zekat ödemelerini şart koşmuşlardı.
Bilinmelidir ki gerek Saddam Hüseyin'in gerekse onun dışında diğer
tağutların küfrü şehadet kelimelerini inkar yönünden değildir. Her ne kadar
onlar Allah'tan başka ilah olmadığı şahitliğine muhalif ameller sergileseler de
onların küfrü bunu dilleri ile inkâr açısından değildir. Bilakis onlar insanların
önünde defalarca La İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah demişlerdir. Bazı
zamanlar onları namaz kılarken, hac ve umre yaparken görmek de mümkündür.
Ancak onların yaptıkları bu amellerin hiç birisinin kendilerine faydası olmayacaktır. Zira onlar Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek, Allah'ın izin
vermediği konularda kanun ve yasa çıkarmak gibi küfür amelleri sebebiyle dinden çıkmışlardır. İşin aslı sadece Allah'ın hükümleri ile hükmetmemeleri, Allah'ın izin vermediği konularda yasa ve kanun koymaları dahi onların kâfir olmasına yetmektedir. Ancak onlar bunun üzerine daha birçok küfür amelinde bulunmuşlardır. Onlar Allah'ın düşmanlarını dost edinmek, mücahidlere karşı Allah-
Tevhid ve Cihad Minberi
352
'ın düşmanlarına yardım etmek, din ve şeriatle savaşmak gibi küfrün bir çok
çeşidini işlemektedirler. O halde durumları nasıl olur?
Saddam'a gelince… Tüm bu küfürlerin yanında o bir de insanları Baas
partisine davet etmiş, kâfir partisini ve bu partinin inkarcı lâik görüşlerini insanlara zorla dikte etmeye çalışmıştır.
Tüm bu anlattıklarımıza binaen deriz ki: Günümüz tağutlarının tevbesi
ancak Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeme küfründen ve diğer küfürlerinden uzaklaşmaları, kendilerinin dinden çıkaran küfürlerden teberri ettiklerini ikrar etmeleri ile mümkündür. Onların Müslüman olarak kabul edilmesi için
sadece tevhid kelimesini ikrar etmeleri yeterli değildir. Zira onlar zaten küfür
halinde iken de tevhid kelimesini ikrar etmektedirler.
Saddam Hüseyin'in Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeme küfründen tevbe ettiği bilinmemektedir. Hakeza kâfir Baas Partisi’ni ve onun inkarcılığa dayanan görüşlerini terk etmemiştir. O yönetiminin son günlerine kadar
tağutluğunu sürdürmüştür. Muhakemesi esnasında bir çok konuda mahkeme
hakimleri ile cedelleşmesine, onlarla inatlaşırcasına tartışmasına rağmen tüm
bu küfürlerinden uzaklaştığını gösteren tek bir kelime dahi etmemiştir. Dünyevi
hükümler açısından Saddam'ın bize görünen zahiri onun kâfir olarak öldüğüdür. Ona şehit demek bir kenara Müslüman olarak öldüğünü söylemek bile
mümkün değildir.
Saddam'ın Allah katındaki konumuna, Allah'a tevbe etmesi ve Allah'ın
onun tevbesini kabul etmesi gibi konulara gelince bu Allah ile Saddam arasında
olup bizi ilgilendiren bir konu değildir. Zira bizler uhrevi hükümlerle ilgili söz
söylemeye yetkili değiliz.
Saddam Hüseyin'in diğer Arap liderleri içinde daha yiğit olması, İsrail’e
füze atması, ABD'ye boyun eğmemesi ve buna benzer şeyler bu hükmü değiştirmez. Saddam'ın Müslüman olduğunu ispat adına söylenilen bu amellerin hiç
birisi onun Müslüman olması için yeterli gerekçeler değildir. Kişilerin İslam'ına
bu şekilde hüküm vermek nasıl mümkün olur?
Saddam'ın öldürülmesinden sonra insanlardan bir kısmına onun durumu
müşkül geldi. Ölürken La İlahe İllallah dediği için kimileri onu Müslüman olarak isimlendirdi. Ve hatta kimileri şehit olduğunu dahi iddia ettiler. Bundan
dolayı hakkında kasideler yazıldı, methiyeler düzüldü. Bunun sebebi kanaatimce
insanların tevhid kelimesine ve onu ikrar etmeye değer vermeleridir. Ancak
bilindiği üzere tevhid kelimesinin şartları vardır ki bu kelimeyi ikrar etmek an-
Zikir Ehline Sorun 1
353
cak gerekli şartlarına riayet edildiği zaman kişiye fayda verir. Yine aynı şekilde
tevhid kelimesini bozan bazı durumlar da vardır ki böylesi durumların varlığında tevhid kelimesinin ikrarı sahibine hiçbir fayda sağlamaz. Allah en doğrusunu
bilir.526
Recep Tayyib Erdoğan Ve Hükümeti Hakkında
Soru: Recep Tayyib Erdoğan hakkında görüşünüz nedir? Onu savunan
ve sevenlere nasıl bir karşılık vermeliyiz? Çünkü bazı insanlar Siyonist devletle
girdiği kavgadan sonra onu çok sevmekte ve müdafaa etmekte, onu bir kahraman, bir imam olarak görmektedirler. Hatta onu müceddid biri olarak görenler
dahi var…
Cevap: Allah'ın hükmüyle hükmetmeyen bütün yöneticiler ve hükümet
liderleri kâfirdir. İsimlerinin tayyib (iyi/güzel) ya da şerir (kötü) olması, Arap ya
da Türk olmalarının bir önemi yoktur. Bundan dolayı bazı kimselerin dile getirdiği üzere, Erdoğan'ın Siyonist devlete yönelik karşı çıkışının da bir değeri ve
kıymeti yoktur. Zira bu, Tayyib Erdoğan'ın ulusal çıkarlarını koruma, saf halkını
kandırma adına yapmış olduğu bir çıkıştan başka bir şey değildir. Nitekim bunun aynısını Saddam Hüseyin müstekbirliğinin zirvesinde olduğu, insanların
peşinden koştuğu ve desteklediği, kucak açıp alkışladığı dönemlerde yapmıştır.
Ve hakeza aynı şekilde bu Kaddafi'nin ve diğer yöneticilerin yaptığının aynısıdır.
Tüm bu yöneticilerin yaptıkları, toplumlar kendilerinden, icraatlarından ve ordularından bıktığı ve ümidini kestiği anda insanlarla dalga geçmek ve nihayetinde de çok basit sözlerle onları kandırmak adına gerçekleştirilmiş şeylerdir.527
Sevgili Kardeşim! Şunu hatırlatmak isterim ki gerek Rasulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) gerekse de diğer gelmiş geçmiş bütün rasuller ahir zamanda
çıkacak olmasına rağmen ümmetlerini Deccal'in şerrinden ve fitnesinden sakındırmışlardır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her gün namazlarımızın
526
527
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmi.
Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi “İt Ürür Kervan Yürür” isimli risalesinde Türk
hükümetlerine dair şöyle der: “Sadece din ticaretini iyi bilen, laiklikten bir adım ödün
vermeyen, hak dinden utanan, terörle mücadele bahanesiyle mücahidlerin düşmanlarıyla
işbirliği yapan hükümetlerin kirli çamaşırları ortaya dökülmektedir işte… Türkiye yıllardır modern uygarlık seviyesine çıkma adına Avrupalıların rızasını kazanma, haçlıların
birliğine katılma mücadelesi vermiyor mu? Ne zaman ABD’nin hatta Yahudilerin kucağından indi ki!” Bu risale “Ey Zindan Arkadaşlarım 2” ismiyle çıkardığımız kitapta mevcuttur. –yayıncı-
Tevhid ve Cihad Minberi
354
sonunda bir gözü kör Deccal’in şerrinden Allah'a sığınmamızı bizlere tavsiye
etmiştir. Zira bundan önce küçük Deccaller çıkacak hakkı batıl ile karıştıracaklar, din kisvesine bürünecekler, insanlara faydalı olma adına Deccal’in fitnesinin
aynısını yaparak insanları saptıracaklardır. Nitekim Deccal zuhur ettiği zaman
yanında cennet ve cehennem olacaktır. Kendisine tabi olanlar, aldananlar ve
ona itaat edenler nimetler içinde yüzecekler, kendisine itaat etmeyenler ise yok
olacaklardır. Deccal insanları kendisine itaat etmeye ve cennetine girmeye davet
edecektir. Aynı zamanda kendisine muhalefet ve isyan etmekten ve bundan
dolayı cehennemine girmekten de insanları sakındıracak ve uzaklaştıracaktır.
Bunun gibi Deccal’in birçok fitnesi olacaktır…
İşte her zaman Deccallerinin durumu böyledir.
Her Müslümanın akıllı ve zeki olması gerekir. Her şeye basiret ve hikmetle bakmayı bilmesi gerekir. Bundan dolayı insanların durumunu da tevhid ve
şeriat ölçüleri ile değerlendirmesi gerekmektedir. Buna göre her bir
Müslümanın Allah'ın dinine yardım edenlere, tevhidi gerçekleştirenlere dostluk
beslemesi ve sevmesi gerekir.
Bizlerin; asla arkasında, gözle görülür somut bir iş, hiçbir hakikat içermeyen kuru sözlere ve açıklamalara kanmaması gerekmektedir.
İsrail'in, Gazze'ye gerçekleştirmiş olduğu saldırılar esnasında Erdoğan’ın
yapmış olduğu bazı açıklamalar ve bunun yanında diğer açıklamalarına binaen
insanların Erdoğan’ı övmesi ve yüceltmesi konusuna gelince… Diyoruz ki; Erdoğan eğer samimi ise o halde yapmış olduğu bu açıklamaların hakikatini ve doğruluğunu gösteren fiili girişimler ve ameller nerede? Acaba Erdoğan’dan veya
hükümetinden İsrail'e karşı gözle görülür bir şey yapılmış mıdır?
Ayrıca Türkiye’nin işgalci Siyonist İsrail devleti ile mükemmel diplomatik
ilişkilerinin olduğu herkes tarafından da bilinmektedir. Buna rağmen Erdoğan’ın İsrail'e karşı fiili bir tavrı görülmemiş, diplomatik düzeyde hiçbir ilişkinin
sonlandırılmasına gidilmemiş, ticari mallarına yönelik bir boykota girişilmemiştir. Öyle ise durumu bu olan bir kimseden İsrail'e karşı gelmesini ve savaş ilan
etmesini nasıl bekleyebiliriz.
Her halinden saf insanlarla dalga geçmek için bazı konum ve şartlar itibarıyla söylenmiş olduğu belli olan bu ve buna benzer boş söz ve açıklamalara
Müslümanlar nasıl kanabilir?
Değerli kardeşim! Bizim Müslümanlar olarak tek ölçümüz tevhiddir. Kim
tevhidin gereklerini yerine getirir ve tevhidi bozan şeylerden de uzak kalırsa o
Zikir Ehline Sorun 1
355
bizim sevdiğimiz, dostumuz ve kardeşimizdir… Kim de tevhidini bozar ve buna
aykırı hareket ederse, bu kimse Yahudi bir devlete bazı dönemlerde savaş açmış
bile olsa, o kimse asla bizim kardeşimiz değildir ve nitekim bizden de değildir.
Öyleyse ne bir adım öne götüren ve ne de bir adım geriye getiren bazı açıklamalar yapan bir kimsenin durumu nasıl olmalıdır?
Fakat işin garib tarafı hükümetleri tarafından aşağılanmış ve ezilmiş zavallı halklar bu gibi açıklamaları sanki çok büyük ve muazzam bir şeymiş gibi
görmektedirler. Hatırlatmak isteriz ki; şu günümüzde laikliği kendine ilke
edinmiş, Allah'ın hükmüyle hükmetmeyen, Allah'a hakimiyet hakkı tanımayan,
halkın hakimiyetini öngören, batıya sevgi ve dostluk besleyip Müslümanlara
sevgi ve dostluk beslemeyen Türk Devleti’nin İslam alemindeki diğer devletlerden farkı yoktur. Nitekim bundan dolayı Türkiye mücahidlerle savaşmakta ve
onları tutuklamaktadır. İsrail'e karşı ise savaşmamaktadır. İşte bundan dolayı
Müslümanların düşmanı olan haçlılarla dostluk kurmakta, onlara yardım etmektedir. Türkiye'de hiçbir gün geçmemektedir ki, suçsuz Müslüman gençler
tutuklanmış olmasın. Bu gençlerin dinlerine yardım etmek ve cihadı sevmekten
başka hiçbir suçları yoktur. Allah bizlere yeter. O ne güzel vekildir.
Ey kardeşim! Dinin hususunda basiretli ol. Ayrıca mü’minlerin yolunu,
mücrimlerin yolundan ayırt etme ve bilme hususuna dikkat et. Her konuşana da
sakın aldanma… Muvaffakiyet Allah'tandır…528
Hamas Hakkında
Soru: Hamas Hükümeti apaçık küfrü gerektiren amellerde bulunduğu
halde tekfir edilmezken aynı amelleri yapan diğer kâfir hükümetler niçin tekfir
edilmektedir? Bu konuda açıklayıcı bir bilgi vermenizi rica ederim.
Cevap: Sevgili kardeşim! Öncelikle Hamas Hükümeti ile Hamas hareketini birbirinden ayırt etmek gerekir. Her ne kadar şeriate muhalif birçok amelleri olsa da Hamas hareketi diğer İslami cemaatler gibidir. Ancak Hamas Hükümetine gelince, bu hükümetin diğer kâfir hükümetlerden hiçbir farkı yoktur.
Zira Hamas Hükümeti bugün için küfrü gerektiren birçok amel işlemektedir.
Liderlerinin açıkça beyan ettiği üzere halkın hakimiyetini esas alan küfür sistemi demokrasi ile amel etmeleri, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyi iptal
etmeleri, Allah’ın hükümlerini isteyen kimseleri öldürmeleri -ki Refah’ta yaptıkları katliam bunun delilidir- insanları beşeri kanunların hükmüne mecbur kıl-
528
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
Tevhid ve Cihad Minberi
356
maları, zina ve diğer suçlarda olduğu üzere yaptıkları kanuni düzenlemelerle
Allah’ın izin vermediği hususlarda teşride bulunmaları ve daha nice amelleri
onların küfrünü gerektiren amellerindendir.
Eğer insaflı davranmak gerekiyorsa şunu söylememiz yerinde olacaktır.
Bugün diğer kâfir hükümetlerin küfrü Hamas’ın küfründen çok daha ağırdır.
Zira o hükümetler hiçbir tevile sapmaksızın açık bir şekilde batılı kâfirleri dost
edinmekte ve muvahhidlere düşmanlık yapmaktadırlar.
Bugün bazılarının Hamas Hükümetini tekfir etmemelerinin sebebi tevilleri sebebi ile Hamas Hükümetinin özür sahibi olduğunu düşünmeleridir. İşin
aslı bu kimseler tevil alanında şartları biraz geniş tutmaktadırlar. Hamas Hükümetinin tevil sebebi ile mazurlu olduğu görüşü belki ilk bakışta onlar parlamentoya girdikleri ve hükümet programlarını açıkladıkları zaman makul görülebilir. Ancak şu an için Hamas Hükümetinin küfrü gerektiren birçok amelde
bulunması ve buna hergün bir yenisini eklemesi tevil kapısını tamamen kapatmaktadır. Bugün için Hamas Hükümetinin herhangi bir tevil sebebi ile tekfir
edilmemesine asla yer yoktur. Hamas Hükümetinin tevil sebebi ile mazurlu
olduğu görüşü, fetva vermenin iki şartından birisi olan vakıayı bilmenin gerektiği şartını üzerinde taşımamaktadır. Bugün Hamas Hükümetinin küfrü gün be
gün daha açığa çıkmaktadır. Yöneticileri yaptıkları fiillerle kâfir hükümetlerin
izi üzere gitmektedirler.529
Hamas Hükümetine Yardım Etmek
Soru: Günümüz şartlarında Hamas Hükümetine mal yardımında ve bağışta bulunmanın şer-i hükmü nedir?
Cevap: Değerli kardeşim! Bu tür sorulara aslında önceden birkaç kez cevap vermiştik ve burada yine tekrarlıyoruz. Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyen
Hamas hükümetine ve mücahidleri öldüren bu hükümetin kolluk güçleri konumundaki unsurlarına bağışta bulunmak ve yardım etmek caiz değildir. Allahu
Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı sefihlere vermeyin. O mallarla
onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.” (4, Nisa/5)
Şayet Allahu Tealâ bizleri, akıllarının kıt olması ve tasarruflarının kötü
olması sebebiyle malı telef etmeleri ve boşa harcamalarından ötürü sefihlere
529
Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisi.
Zikir Ehline Sorun 1
357
vermemizi yasaklamışsa, beşeri kanunlarla hükmeden bir hükümetin iyice kuvvetlenmesi ve ayrıca silah alarak kardeşlerimizi öldürmeleri için yardımda bulunmanın hükmü nedir acaba? Şüphesiz ayette bahsi geçen yasak bu konuda
hayli hayli delil teşkil eder. Senin, düşmanlık ve günah için bir araya gelen bir
hükümet, bir cemaat veya bir hareket için malınla veya canınla onlara yardım
etmen caiz değildir. Ayrıca sana nasihatimdir ki, bağışlarını Filistin’de bulunan
muvahhid mücahid kardeşlerine veya orada bulunan ihtiyaç sahibi insanlara
ulaştırmandır. Sen yardımlarını kesinlikle Hamas'a ve Hamas Hükümetine
verme. Ayrıca şunu da unutma ki Hamas, İran ve benzeri devletlerin yardımlarıyla ayakta durmaktadır.530
Lübnan Hizbullah’ı ve Hasan Nasrallah’a Dair
Soru: Genel olarak Rafizlerin hükmü nedir? Özellikle de Hasan
Nasrallah ve Lübnan Hizbullahı’nın hükmü… Bilindiği üzere bunlar cihad eden
kimselerdir. Bunların cihadı sadece topraklarını korumaktan mı ibarettir?
Cevap: Aslında Rafızîlerin hükmü ile ilgili soruya daha önce cevap vermiştik. Ebu Basir Et Tartusi bunlar hakkında şöyle demiştir:
“On iki imam taifesinin, Şialar içerisinden bir taife olduğunu kesinlikle
bilmemize rağmen bunlar hakkında diyoruz ki: Bunlar üzerlerinde bütün irtidad
hükümlerinin tatbik edildiği şirk ve riddet taifesidirler.
Ancak bizler dinden çıkmış bu taifeye intisap eden herkesi, kesin ve muayyen bir şekilde tekfir etmede duraksıyoruz. Çünkü bu kişinin tekfirine engel
olabilecek bir engelin var olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduruyoruz.
Zira bunların içerisinde, bizim onları tekfir etmemize sebep olan küfri şeyleri
kabul etmemiş veya bunlara inanmayan kimseler olabilir. Yahut bu taifeyi eleştirmemize sebep olan şeylerden beri olan kimselerin var olma ihtimali de vardır… Dolayısıyla şeriat kaideleri gereğince; bu tür kimseler hakkında hüküm
vermede duraksamamız gerekmektedir. Allah en doğrusunu bilendir…”531
Sorunuzda bahsetmiş olduğunuz Hasan Nasrallah’a gelince, bu kişi iki
sebepten ötürü muayyen olarak İslam dininden çıkmış bir kâfirdir.
1-Bu kişi Rafızîlerin avamından birisi değildir. Bilakis Rafızîlerin önde
gelen liderlerindendir. Ebu Basir Et Tartusi bu husus hakkında şöyle demektedir:
530
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
531
Şirk ve Riddet Taifesi Şia. Bu kitap yayınlarımız arasında mevcuttur. –Yayıncı-
Tevhid ve Cihad Minberi
358
“Bunların içerisinde yer alan bir kişinin, insanları Şia’ya ve Rafiziliğe davet eden bir kişi olması onun hakkında te’vil ve mazeret kapısını daraltmaktadır.
Zira mazeret, cehaletten kaynaklanır… Bununla birlikte bu cehaleti def etme
imkanının olmaması, kişiyi mazeretli kılabilir...
Oysa bunların davetçileri ve ayetullahları(!) meseleleri derinlemesine
bilmekte ve insanları Şialığa ve Rafızîliğe çağırmaktadırlar. Yani bunlar -hakkı
bilmeyen- cahil kimseler değildir. Ayrıca bu cahilliklerini giderebilecek faydalı,
sahih ilim öğrenme hususunda aciz de değildirler. Ayrıca bunların ne bir mazeretleri ne de bir te’villeri vardır. Öyleyse bu kimselerin muayyen olarak tekfir
edilmeleri kaçınılmazdır.
2-Bunlar güç ve kuvvet sahibi kimselerdir. Bunlara fıkıhta mümtenî kimseler denilir. Şeyhul İslam İbni teymiye “Es Sarimul Meslul” adlı eserinin 325 ve
326 sayfalarında şöyle demektedir;
“Mümteni kimsenin tevbeye davet edilmesi vacip değildir. Tevbeye davet
edilecek kimse kendisine güç yetirilen kimselerdir. Burada tevbeye davet etmekten kasıt ise hücceti ikame etmektir.”
Sonuç olarak bu anlatmış olduğumuz şeylerden ortaya çıkmıştır ki, kendisine yalan ve iftira ile “Hizbullah” adı takılan grup da bu hüküm kapsamındadır.
Hizbullah Müslüman olarak gözükse de, İslam mukaddesatını müdafaa ettiğini
iddia etse de küfür taifesindendir.
Bu konuyu daha iyi anlayabilmen ve kavrayabilmen ayrıca Rafızîlerin iç
yüzlerini görebilmen için şeyhimiz Ebu Muhammed el-Makdisinin “Bir Rafızî;
Mescidi Aksayı Kurtarmak İçin, Muvahhid Bir Müslüman’ın, Bir Damla Kanını
Akıtabilir mi?” isimli makalesini okumanı tavsiye ederim.532
“Cihadî Selefî” İsminin Kullanılması
Soru: Muvahhidler için “Cihadî Selefi” isminin kullanılması caiz midir?
Ehl-i Sünnet vel Cemaat’ten bu isimlendirmeyi kullanan kimseler olmuş mudur? Yoksa sadece “Ehl-i Sünnet vel Cemaat” ismini kullanmak yeterli midir?
Cevap: Allah seni ve amellerini bereketlendirsin… Soruna cevap olarak
sözlerime Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi’nin bu terim hakkında söylemiş
olduğu sözleri aktararak başlamak istiyorum. O diyor ki:
532
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Zikir Ehline Sorun 1
359
“Öncelikle vurgulamak istiyorum ki bu ismi kendimize biz vermedik.
Cihad, amel ve itikad alanında Selefi Salihin’in yolunu izlememizden dolayı bu
isim bize başkaları tarafından verilmiştir. Çünkü Selefi cihad, tevhide daveti ve
bunun için cihad etmeyi kapsar. Ya da tağutlarla cihad ederek tevhidi ikame
etmek için çalışmayı kapsar da diyebiliriz. İşte Selefi cihadın kimliği ve onu diğer cihad hareketlerinden ayıran en belirgin özelliği budur.
Bazı Selefi hareketler tevhid davetini muska, nazarlık ve buna benzer şeylerin şirk oluşu ile sınırlandırıp uzaktan yakından yöneticilerin, kanun koyanların ve parlamentoların şirkine değinmemektedirler. Aksine yöneticileri gözü
kapalı takip etmekte ve tahtlarını sağlamlaştırmak için çalıştırmaktadırlar. Bazı
cihad hareketleri ise cihadı, vatanî konularla sınırlayıp ülkenin sınırlarını aşan
bir cihada kesinlikle karşı çıkıyorlar.
Selefi cihad akımı her ikisine de karşı çıkmaktadır. Tüm zaman ve tüm
mekanlarda insanların bulunduğu her yerde tevhide çağırarak davetine başlar
ve davetin bulunduğu her yerde kaçınılmaz bir şekilde cihada başlar. Bu yüzden
de bu akımın, cihadı gerek kavmî, gerekse ülke sınırları açısından olsun yeryüzünün belirli herhangi bir parçasıyla sınırlamadığını görürsünüz. Bu akıma
mensup olanlar arasında her ne kadar bulundukları konuma göre şer’i siyasete,
davet ve cihadın maslahatına dayanarak öncelik verdikleri konularda bazı farklılıklar görülebilir. Ancak bu akımın mensupları bu farklılıklara rağmen dünyanın
her köşesinde cihad ederler. Ancak şer’i siyaset üzerine kurulu çalışmalarla,
milli siyaset vb. cahilî ölçüler üzerine kurulu çalışmalar arasında fark vardır.”533
İnşaallah biz Ehli Sünnet vel Cemaat’in fertleriyiz. Bu akımı diğer akımlardan ayırt etmek için “Cihadî Selefiler” terimini kullanmakta da bir sakınca
görmüyoruz. Çünkü bu akım, Selefi Salihin’in ilim ve cihad konusunda izlediği
yolu takip etmektedir. Hiç şüphesiz günümüzde kim cihad yolundan uzak durursa Selefi Salihin’in yolundan uzaklaşmış ve onlara muhalefet etmiş olur.534
Cihadî Selefî Şeklinde İsimlendirilmeye Dair
Soru: “Cihadî Selefî” terimi doğru bir terim midir? “Bunlar ilimle uğraşan Selefiler, şunlar cihadla uğraşan Selefiler” şeklindeki bir ayrım doğru mu-
533
Şeyh’in "el-Asr" dergisinin "Mir'at Gazetesi" temsilcisi ile yaptığı röportajdan alınıştır.
Bu röportajın tamamı “Ey Zindan Arkadaşlarım 2” ismiyle tercüme ettiğimiz kitapta
bulunmaktadır. -yayıncı534
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şâmî.
Tevhid ve Cihad Minberi
360
dur? Ayrıca cihadı terk eden, mevcut cihad hareketlerini inkâr eden “Günümüzde sadece ilim cihadı vardır” diyen, cihad ve vela-bera akidesi dışında kalan
diğer meselelerde Selef-i Salihin’in yolunda giden kimselere “Selefî” ismi verilebilir mi?
Cevap: Değerli kardeşim! Cihaddan yüz çevirenlerin, tâğutların peşinden
sürüklenenlerin, fer’î meselelerde tuttukları yolun sünnete uygun olması ya da
taklitten uzak durup delillerle amel ediyor olmaları, onların Selefî olarak isimlendirilmesini gerektirmez. Çünkü Selef-i Salihin dine, imana ve şeriata savaş
açan tağuti sistemler bir tarafa, şeriatın hakim olduğu zamanlarda bile sultanların kapısına asla yanaşmazdı.
Biz “Cihadî Selefi” tabirini kullanmıyoruz ama bazı kimseler bizim hakkımızda bu terimi kullanıyorlar ve biz de onları hoş karşılıyoruz. Çünkü bizi o
isimle isimlendirenler gerçekten de bu akımın gençlerine dikkat ederek bu sözü
söylüyorlar. İnsaflı olmak gerekir. Gerçekten de insanlar bu akımın gençlerinde
bu durumu yani hem cihad ehli olmayı hem de Selefe intisap etmeyi görüyorlar.
Sen asıl tağutî sistemlerin verdiği isimlerden kaçın! İnsanların kafasını allak bullak eden, yalan ve uydurma terimlerden uzak dur! Hükümetler bunu hep
yapıyor. İnsanları kandırmak ve yanıltmak için Müslümanlara tekfirci, harici,
sapık gurup veya aşırıya gidenler gibi değişik terimler kullanıyorlar.
Bizim Selefi Cihadi olarak isimlendirilmekten hoşlanmamız, tağutların
kapılarını aşındıran asrın Mürcie ve Cehmiyelerinin ıslahatcı Selefi, ilimci Selefi
şeklinde isimlendirilmelerinden razı olduğumuzu göstermez. Bilakis biz onları
Selefi Çığırtkanları, Asrın Mürcieleri, Muasır Cehmiyye, Velâ Gurupları gibi
isimlerle isimlendiriyoruz. Çünkü bu isimler onların hakikatini, gerçek durumunu en güzel şekilde dile getirmektedir.535
Tebliğ Cemaatine Dair
Soru: Ben Selefî bir gencim. Birçok kez davet ve irşad için tebliğ cemaati
ile beraber yolculuğa çıktım. Onların bid'atleri nelerdir ben bilmiyorum. Kendilerine meseleyi izah ezip nasihat etmek, onları bid'atlerinden sakındırmaya çalışmak ve gerekirse de onlardan uzaklaşmak için konu hakkında bana bilgi vermenizi, onların varsa sapkınlıklarını, bid’atlerini açıklamanızı rica ederim.
535
Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
Zikir Ehline Sorun 1
361
Cevap: Sevgili Kardeşim! Allah sizi bereketli kılsın. Tebliğ cemaatinin
görünen en bariz hatası ibadette ve itaatte Allah'ı birlemek olan uluhiyet tevhidi
gibi dinin aslından gafil kalmaları, buna karşılık bütünüyle rububiyet tevhidine
yoğunlaşmaları, insanlara sadece rububiyet tevhidini anlatmalarıdır. Diğer taraftan bir başka hataları ise İslamî kavramları aslından uzak bir şekilde tevil
etmeleridir. Buna örnek olarak cihad kavramını sadece kendileri ile beraber
tebliğ etmek için yolculuğa çıkmak şeklinde tevil etmelerini verebiliriz. Derslerinde Allah Azim’dir, Kahhar’dır, Cebbar’dır, her şeyin yaratıcısıdır gibi sadece
Allah’ın rububiyet sıfatına dair konulara yoğunlaşırlar. Bu güzel bir şeydir ve
Kur’an da bunu ortaya koymuştur. Ancak onlar sadece bununla yetiniyorlar,
bunun dışında başka bir şey anlatmıyorlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de açıkça
bildirildiğine göre müşrikler de bu hususları kabul etmekte idiler. Ancak tüm
rasullerin uğruna gönderildiği, bütün kitapların uğruna nazil olduğu Allah’ı
ibadette, itaatte ve hâkimiyette birleme konusuna gelince işte tebliğ cemaati bu
asli gayeden oldukça gafil kalmıştır ve ona hiçbir surette önem vermemiştir.
Diğer taraftan davetlerini ortaya koyarken din ile devlet işlerini birbirinden ayırdıkları malumdur. Onların yanında siyasi konulardan, devletle ilgili
meselelerden ve hatta cihaddan bahsetmek mümkün değildir. Onlar bu sayede
davetlerini tağutlardan koruduklarını zannederler. Gerçekten de onlar bununla
davetlerini tağutlardan korumuşlardır. Yahudi işgalinde dahi onların davetleri
korunmuş, kimse onlara ses çıkarmamıştır. Onlar bununla da övünmektedirler.
Ancak işin aslı onlar dinin asıllarını kaybetmişlerdir…
Onların başka hatalarını da zikretmek mümkündür ve bu hataları ülkeden
ülkeye farklılık arz etmektedir. Örneğin Hindistan’da olduğu gibi onların içinde
kabirlerden medet bekleyen, ölülerden yardım isteyenleri görebilirsin. Ancak
başka beldelerde yaşayan ve aynı cemaate mensup kimselerden bir kısmı da
böyle bir ameli reddeder. Bunun sebebi ise onların ibadet tevhidine öncelik tanımamalarıdır. Yine onlardan bir kısmının mücahidlerin aleyhinde tağutlara
yardım ettikleri bilinen bir gerçektir. Nitekim Pakistan’da bu durum yaşanmaktadır. Bazı kardeşlerimizin
anlattığına göre Pakistan hapishanelerinde
mücahidleri gözetleyen bizzat tebliğ cemaatinin fertleridir. Bir mücahid kaçtığı
zaman onu yakalayıp Pakistan polisine teslim etmektedirler. Yine kendi beldelerimizde de tağutların askerleri ve polislerinin onlarla beraber tebliğe çıktıklarına
şahit oluyoruz. Ancak tebliğ cemaati bu polis ve askerlerin yaptıkları küfür
amellerini kötü görmüyor, onlardan bu vazifeleri terk etmelerini istemiyor. Söylediğim gibi bu hatalar beldeden beldeye değişmekte farklılık göstermektedir.
Tevhid ve Cihad Minberi
362
Tüm bunlarla beraber bu sözlerimizle onların içinde gayet temiz ve düzgün, gayeleri sadece Allah’a davet etmek olan insanların varlığını da inkar etmemizi gerektirmez. Bazılarında zühd, tevazu, övgüye değer bir ahlak olduğunu
biliyoruz. Bundan dolayı bırakın“Tebliğ cemaatinin içinde herkes kâfirdir” demeyi bu cemaatin bütün fertlerini gelişi güzel zemmetmemiz caiz değildir. Zira
Allah (Subhanehu ve Tealâ) bizlere insaf ve adalet sahibi olmamızı emretmiştir ki
gökler ve yerler ancak bu adaletle ayakta durmaktadır. Allah (Subhanehu ve
Tealâ) şöyle buyurur:
“Bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin.” (5 Maide/2)
“Hiç şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.” (5 Maide/42)
Bizim, kardeşlerimizi gerek kendilerinden farklı düşünen cemaatlere dair
hüküm verirken gerekse de onlarla muamelelerinde her zaman sahih bir anlayışa yönlendirmemiz gerekir. Kesinlikle savaşçı bir kâfir ile bid’at ve sapkınlığı ne
kadar çok olursa olsun bir Müslümanı müsavi göremeyiz. Şahıslara ve cemaatlere dair hüküm verirken -özellikle ehli kıble olanlara- aceleci davranmamamız,
muhaliflerimize karşı insanların en merhametlisi olmamız gerekir. Hiçbir faydası olmayan, boş tenkit ve eleştiriden uzak durmalıyız. Tebliğ ve nasihat esnasında sözlerimiz mutlak surette şefkatli bir dille olmalı, asla kin güdücü bir üslupla olmamalıdır. Hiç şüphesiz ki Allah ihsan sahiplerini sever. Bilinmelidir ki
bizler sadece küçük bir bölgede, belirli bir hizbe davet eden bir davetin mümessilleri değiliz. Bilakis bizler alemlere rahmet olarak gelen evrensel bir davetin
ashabıyız.536
Amerika Rusya’yla Olan Savaşta
El-Kaide Örgütüne Yardımda Bulundu mu?
Soru: Geçenlerde bir adamla tartıştım. Ona El-Kaide’nin İslâmiyeti ortadan kaldırmak isteyen Amerika ve yandaşlarına karşı savaştığını açıklamaya
çalıştım. Adam bana dedi ki:
“Söylediğin doğru ise daha önceleri Rusya’ya karşı Amerika ile niçin yardımlaştı? Amerika onlara silah verdi, hala da vermeye devam ediyor.”
Bu konuyu açıklığa kavuşturabilir misiniz?
Cevap: İlk olarak, el-Kaide’nin ne daha önce ne de daha sonra hiçbir zaman Amerika ile yardımlaşmadığı bilinmelidir. Bilakis asrın tağutu olduğu için
536
Cevap Veren: Ebu Usame eş-Şami.
Zikir Ehline Sorun 1
363
Amerika’yı hala en büyük düşmanı olarak görüyor. El-Kaide’nin Amerika ile
yardımlaştığı gibi sözler, aldatıcı sözlerdir. Bu gibilerine “Önce iddianı ispat et,
sonra tartış” denilmelidir. Ancak sözlerinden anladığıma göre onun bu iftiraları
senin kafanı karıştırmış. Bozguncu medya vasıtasıyla gelen haberler konusunda
bil ki, o haberi sana getirenler en iyi ihtimalle fasıktır. Fasıklar hakkında ise
Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (49 Hucurât/6)
Mücahidlerin imamı Usame b. Ladin (Allah onu korusun) eskiden olduğu
gibi dik duruşunu devam ettiriyor. Hala Amerika’nın en büyük düşman olduğunu, ondan uzak durulması gerektiğini ve şerrinden korunabilmek için onunla
savaşılması gerektiğini haykırıyor. İnsanları Amerika ile cihada teşvik ediyor,
mallarını boykot etmeye davet ediyor. Özellikle de ekonomik ilişkileri kesmeyi
ve sonlandırmayı tesviye ediyor.537
Kör olandan başkasının inkâr edemeyeceği bir gerçektir ki, o bölgenin
hâkim güçleri, attıkları iftira ile vasıflandırılmaya en layık insanlardır. Çünkü
onlar Amerika’nın uşakları ve yandaşlarıdır. Onların dedeleri, babaları Amerika’ya uşaklık yaptılar, şimdi de kendileri yapıyorlar.
İkinci olarak, şüphe yok ki mücahidlerin Rusya ile olan savaşında Amerika’nın ve bölgede hâkim olan destekçilerinin menfaati vardı. Bunun için kâfirler
mücahidlerden o an için razı oldular. Ancak bu, asla ama asla mücahidlerin o
gün Amerika’ya destek olduğunu ve yardım ettiğini göstermez. Bilakis bunda
menfaatlerin kesişmesi vardır. Ashab-ı Kiram (Radıyallahu Anhum) Rumlarla
savaştığında Farisilerin, Farisilerle savaştığında ise Rumların işine geliyordu.
Peki, buna bakarak “Sahabeler Farisilere çalışıyorlardı veya Rumlara yardımcı
oluyorlardı” denilebilir mi?
Üçüncü olarak, Amerika’nın bölge idarecilerine bazı silahlar verdiği bir
gerçek. Bu idareciler de bu silahların bir kısmını savaşan bazı guruplara satıyorlar. Acaba sadece bu satın alma suç, uşaklık ve cinayet olarak sayılabilir mi?
537
Anlaşılacağı üzere bu cevap Şeyh Usame bin Ladin’in (Allah onun şehadetini kabul
etsin) şehadetinden önce verilmniştir.
364
Tevhid ve Cihad Minberi
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Huneyn günü müşrik olan Safvan
b. Ümeyye’den ödünç olarak zırh ve silah almıştı.538
Seninle münakaşada bulunan adam, Amerika’dan silah satın alan ElKaide için söylediği sözleri, Safvan’dan silah alan Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve
Sellem) için de söyleyebilir mi? Subhanallah! Bu çok büyük bir iftiradır.539
538
Zeylai der ki: Hadisi Ebu Davud, Nesai, Ahmed ve Hakim rivayet etmiştir. Müslim’in
şartlarına göre sahihtir. Ancak İmam Müslim bu hadisi tahriç etmemiştir. (Nasbu-r Raye,
3/377)
539
Cevap Veren: Ebu Hümam Bekir bin Abdulaziz el-Eseri.
Çıkan Kitaplarımız
1- Hakimiyet Mefhumu
Murat Gezenler
2- Demokrasi Bir Dindir
Ebu Muhammed el-Makdisî
3- Taifetu-l Mansura’nın Özellikleri
Ebu Basir et-Tartusi
4- Müslümanların Birliğini Sağlayan Temel Esaslar
Ebu Basir et-Tartusi
5- İslam Erlerine Nasihatler
Nacih İbrahim
6- Cihada Teşvik
Ebu Kuteybe eş-Şami
7- İslam’da Şehadet Operasyonları
Derleme
8- Demokrasi Dini
Murat Gezenler
9- İslam Dininden Çıkaran Ameller
Ebu Basir et-Tartusi
10- El-Cihad Ve-l İctihad
Ebu Katade el-Filistini
11- El-Umde Fi İdadi’l Udde
Abdulkadir bin Abdulaziz
12- Ey Zindan Arkadaşlarım 1
Ebu Muhammed el-Makdisî
13- Mühim Soruların Cevabı
Alaeddin Palevî
14- Çocuk Eğtiminde Nebevî Yöntem ve Fesad
Medreseleri
Ebu Muhammed el-Makdisî
15- İrca Saldırılarına Karşı Şüphelerin Giderilmesi
Murat Gezenler
16- Cehalet Özrü
Murat Gezenler
17- Ey Zindan Arkadaşlarım 2
Ebu Muhammed el-Makdisî
Çıkan Kitaplarımız
18- Milleti İbrahim
Ebu Muhammed el-Makdisî
19- Tağutların Yardımcılarına Dair
Şüphelerin Giderilmesi
Ebu Muhammed el-Makdisî
20 Tevhid'in Anlamı
Seyyid Kutub
21- Cihada Katkıda Bulunmanın 39 Yolu
Muhammed b. Ahmed es-Salim
22- İşte Şeriat Budur
Ebu Sehran es-Suri
23- Namaz Kıldırma Memurları Arkasında Namaz
Abdullah el-Ensar
24- Şirk ve Riddet Taifesi ŞİA
Ebu Basir et-Tartusî
25- Ey Zindan Arkadaşlarım 3
Ebu Muhammed el-Makdisî
26- Ey Vahyin Çocukları! Direnin…
Hazırlayan: Murat Gezenler
27- Kral ve Çocuk
Ebu Basir et-Tartusi
28- Davet yolu
Seyyid Kutub
29- Zikir Ehline Sorun
Hazırlayan: Murat Gezenler
Download

Bilmiyorsanız zikir ehline sorun…