Modern Toplumun Güvenlik Çıkmazı: Tehdit, Risk ve Risk
Toplumu Perspektifinde Güvenlik
M. Salih Elmas, USAK Yayınları, Ankara, 2013, 219 Sayfa
Mehmet Onur ÇEVİK*
Aralık ayında USAK Yayınevi’nden çıkan ve M. Salih Elmas’ın imzasını taşıyan
‘’Modern Toplumun Güvenlik Çıkmazı: Tehdit, Risk ve Risk Toplumu Perspektifinden Güvenlik’’ adlı kitap, modern toplumun kısır döngü halini alan
güvenlik algısı üzerine değerlendirmelerde bulunuyor. Elmas kitapta, insanoğlunun güvenlik kavramını tarih boyunca, hayatlarını devam ettirilebilmek
için temel gereksinimlerden biri olarak gördüğü, bu bağlamda tarih boyunca
insanoğlunun güvenliği tesis edebildiği ölçüde arzularına ulaşabildiği ve yaşamaktan zevk aldığı üzerinde duruyor.
Kitap, güvenliğin tüm çağlarda insanlığın öncelikli ihtiyaçlarından olmasına karşın, modernliğin getirdiği bireyselleşme, küreselleşme ve yüksek teknolojik atılımların, bugün güvenlik zafiyetini ve güvensizlik algısını abartılı
boyutlara taşıdığı gerçeğiyle devam ediyor. Ayrıca kitap, modernliğin ortaya
çıkardığı tedirgin ve ürkek toplumun, riskleri yönetebildiği bir dünya arzusu
ile çok daha büyük zararları doğuran önlemleri almaktan geri kalmadığı eleştirisini getiriyor. Kitap, tehditleri ve riski doğuran bu dünya algısının yeniden
gözden geçirilmesi, sonrasında da daha somut ve makul tedbirler ile güvenliğin sağlanması gerektiği tavsiyesiyle sona eriyor bitiriyor.
Kitap sistematik olarak üç bölümle ele alınıyor. Böylesi bir yöntemin amacı
ise ilk bölümde 20. yüzyıl modernleşmesindeki hâkim güvenlik perspektifini
okuyucuyla paylaşmak, sonrasında 21. yüzyılda meydana gelen güvenlik algı*
Ankara Üniversitesi, Hukuk Sosyolojisi Bölümü. E-Posta: [email protected]
184
Kitap Tahlilleri / M. O. Çevik
sı değişimini ve göstergelerini incelemek, nihayetinde de çağımızın güvenlik
perspektifini ortaya koyan örnekler ile bir modernizm eleştirisi getirerek, makul güvenlik politikaları için neler yapılması gerektiğine dair bazı tavsiyeleri
sunmaktır.
Kitap, güvenlik mefhumunun insan doğasının temel ihtiyaçlarından biri
olduğu ve bu ihtiyacın sağlıklı bir toplumsal hayat için insanlık tarihi boyunca çeşitli şekillerde ele alındığı gerçeğiyle başlıyor. Güvenlik duygusunda; var
olan optimum koşulların korunması, koşulların sürdürülebilirliği ve belirliliğin sağlanması önemli rol oynuyor ve bunu tesis edebilmek için konu çeşitli
boyutlarıyla ele alınıyor.
Birinci bölümde yazar; güvenlik kavramının tarihsel evrimini, Hobbes’un
düzen ve güvenliğe ilişkin toplumsal sözleşmesi hakkındaki görüşlerini, modern devletin temellerinin atıldığı Vestfalya Antlaşması’nı ve Soğuk Savaş sonrasında küreselleşme ile değişen güvenlik yaklaşımlarını irdeliyor. Ayrıca ulusallaşma, dışsallaşma ve siyasallaşma gibi kavramlarla, güvenlik kavramının
ne şekilde ele alındığı ve politikaların belirlenmesinde nasıl bir yolun izlendiği
de ifade ediliyor.
Güvenlik kavramının evriminde, klasik anlamda güvenliği zedeleyen gerçeklikler “savaşlar, isyanlar, yağmalamalar” şeklinde sıralanırken, çağımızda
konstrüktivist bakış açısıyla güvenliğin kapsamının algıya dayalı ve yönlendirilebilir olduğu eleştirisi getiriliyor. Bu da medyanın ve kitle iletişiminin toplumsal güvenlik algısını yönlendirebildiği, Baudrillard’ın tabiriyle algıyla yönetilen bir ‘simülasyon‘ dünyası yaratıldığı fikrini beraberinde getiriyor. Takdir
edilir ki, yönlendirilebilir ve objektif gerçeklikten ziyade algıya dayalı bu yeni
sistem, karar alıcılar ya da diğer toplumsal aktörler tarafından kötüye de kullanılabiliyor. Artık politikaları belirleyen gerçeklikler nesnel tehditler değil,
varsayımlar ve bu varsayımlar üzerinden yürütülen risk algıları halini alıyor.
Tarihe baktığımızda, Orta Çağ’da güvenliğin siyaset ile ilişkisinin kurulamadığı bir dönemden bahsetmek mümkün. İstilacı ve yağmacılardan gelen
tehditlerle, bireyler kendi varlıklarını koruma mücadelesine giriyorlardı. Bu
durum, Hıristiyanlıktaki mezhepler arası çatışmayı güvenlik zafiyeti olarak
tanımlayan ‘ötekiler’ kavramını ortaya çıkarıyordu. Yani, farklı dinden olma
durumu da güvenlik tehdidi olarak ele alınıyordu. Feodal düzende ise; şiddet
günlük hayatın bir parçası ve toplumda güvensizliği tetikleyen bir atmosferin
müsebbibi halini alıyordu.
Modern devletin ve toplumun mihenk taşı sayılabilecek Vestfalya Antlaşması ise yukarıda belirtilen dönemlerdeki güvenlik algılarında ciddi kırılma185
Kitap Tahlilleri / M. O. Çevik
ya yol açıyordu. Belirli bir toprak parçası ve bu toprak üzerinde yaşayan ulus
arasında bir bütünleşme yaşanıyor ve politikalar belirlenirken iç-dış güvenlik
ayrımı kaçınılmaz oluyordu. Fransız İhtilali’yle birlikte ulus, devlet, toprak ve
halk kavramları arasındaki ilişki pekişiyor ve güvenlik perspektifi ulusal ve
sınırların dikkate alındığı bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaya başlıyordu.
Modern devlette güvenlik, ‘devlet-diplomasi-ordu’ arasındaki ilişki olarak kabul ediliyordu. Toplumsal düzen ve istikrarın ulus-devlet çatısı altında ancak
askeri yöntemlere dayanan bir ulusal güvenlik anlayışı ile tesis edebileceği görüşü ağırlık kazanıyordu.
İmparatorlukların yok olduğu ve ulus-devletlerin popülerlik kazandığı 19.
yüzyıl ve ağırlıklı olarak 20. yüzyılda ise, iki kutuplu Soğuk Savaş döneminde
bir diğer güvenlik kırılması yaşanıyordu. ABD ile SSCB arasında ekonomik,
askerî, siyasî ya da teknolojik yaşanan rekabet bu dönemdeki güvenlik sorununun önemli bir parametresi halini alıyor, güvenlik arayışı bilim adamlarının
laboratuvarlarına kadar ulaşıyordu. Gerçekleşen atılımlar ile elde edilen nükleer teknoloji, kimyasal ve biyolojik silahlar güvenliğin ulusallığını ve sınırlar
arası niteliğini sorgulanabilir hale getiriyordu.
İkinci bölüm ise, Soğuk Savaş sonrası küreselleşen dünya ile ortaya çıkan
risk toplumunun tanımlanması ve bugünün dünyasına şekil veren risk kavramının belirlenmesi ile devam ediyor. Önceki güvenlik perspektifinde objektif
kıstas üzerine inşa edilmiş tehdit kavramı yerini, varsayımlar üzerine temellendirilen ve algıya dayalı olan risk kavramına bırakıyor. Bu geçiş, modernleşmenin ortaya çıkardığı risk toplumunun temelini oluşturuyor. Bu bölümde
alternatifsiz ve şiddetle tavsiye edilen modernleşme, kendi içinde ikiye ayrılarak birinci ve ikinci modernleşme süreçleri olarak ele alınıyor. Bu da toplumsal evrimin devam ettiğinin kanıtı olarak tespit ediliyor. İkinci modernleşme
süreci, modernleşmenin içinden çıkan yeni bir eleştirel kavrayış ile ele alınan
süreç olarak tanımlanıyor. Burada önemli olanın riskleri tamamen ortadan
kaldırmak değil, makul ve gerçekçi risk yönetimini en verimli şekilde gerçekleştirebilmek olduğu söyleniyor.
Soğuk Savaş sonrasında, küreselleşmenin de etkisiyle dünya çok kutuplu
bir yapıya bürünüyor ve güvenlik algısında da köklü bir değişiklik meydana
geliyordu. Ulus devletin iyice silikleştiği, güvenliğin yalnızca askeri kaynaklı
tehditler olarak ele alınmadığı ve birey yaşamını tehdit eden unsurlara karşı
çok boyutlu güvenlik politikalarını gerektiren bir durum ortaya çıkıyordu. Yalnızca devlet değil, birey ve küresel sistem de güvenlik kavramının gündemini
işgal etmeye başlıyordu. Güvenlikte yaşanan bu değişim ve gelişimin kendi
sorunlarını da beraberinde getirdiği söylenebilir.
186
Kitap Tahlilleri / M. O. Çevik
Her konunun güvenlik şemsiyesi altında ele alınmasıyla politika yapıcılara
sağlanan geniş hareket alanı, riskleri tamamıyla ortadan kaldırmayı sağlamıyor, aksine yeni risklerin ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Böylece günümüz
küresel güvenlik sisteminde güvenlik, sadece askeri tehditlerin ürettiği ulusal
bir problem olmanın ötesinde; uluslararası terörizm, ekolojik problemler, kitle imha silahlarının yaygınlaşması, yasadışı göç, etnik çatışmalar, ırkçılık ve
yabancı düşmanlığı, aşırı milliyetçilik ve fanatizm, küresel ekonomik sorunlar
ile sınır tanımaksızın ilerleyen teknolojik gelişmelerin olası yan etkileri ve teknolojilerin neden olabileceği öngörülemeyecek boyuttaki küresel risklerle de
beraber tartışılması gereken bir kavram halini alıyordu.
Modernizmin vaat ettiği huzur, güven, düzen ve güvenlik ortamını sağlayamaması, hatta kendi bilgisinin ürettiği teknolojiler ile hâlihazırda var olan
düzen ve güvenliği bugün tehlikeye atıyor olması, güvenlik ile ilgili endişeleri,
modernleşme sürecinden soyutlamanın mümkün olmadığını gösteriyordu.
Tüm risklerin kontrol altında tutulup felaketlerin öngörülebilmesi ve tedbirlerin alınıp risklerin ortadan kaldırılması da, modern toplumlarda sıklıkla kullanılan teknoloji ve risk politikaları ile elde edilemiyordu. Beck’in savunduğu
modern hayatın getirmiş olduğu güvensizlik ve belirsizlikler, kavramın amacı
ve felsefesi ile doğrudan çeliştiği gerçeğiydi. Burada Beck’in yaptığı en önemli
çıkarım, alternatifsizmiş gibi yansıtılan sanayi temelli modernleşmenin, yine
modernliğin kendi dinamikleri tarafından eleştirilmesi gerektiği düşüncesine
dayanıyordu.
Modernleşmenin getirdiği risk toplumu tezinin, aydınlanma ve beraberinde getirdiği rasyonellikten bağımsız düşünmenin mümkün olmadığı ortadadır. Bilimsel metotlar, sanayileşme ve akılcılık ile tüm sorunların çözülüp,
insanların refaha ve güvenli bir topluma kavuşacağı iddiası, risk toplumu teorisi savunucuları tarafından eleştiriliyor ve sağlam karşı argümanlar geliştiriliyordu. Beck, modernizmin ürettiği sistematik risklerin ve tehlikelerin önüne
geçmeyi, risklerin etkilerinin ne şekilde azaltılacağını, bugün hâlâ önümüzde
duran önemli bir sorun olarak değerlendiriyordu. Risk toplumu teorisi ifade
edilirken yakın geçmişte yaşanmış çevresel felaketler, risk üzerine meşrulaştırılmış reemptif politikalar, ekonomik krizler ve basit doğal afetlerin toplumsal
yaşamı önemli ölçüde sarstığı örnekler, teorinin sağlam dayanak noktalarını
oluşturuyordu.
Teşvik edilen sanayileşme sonucu ortaya çıkan çevresel felaketler (Çernobil Faciası, Fukushima nükleer felaketi, Meksika Körfezi’nde gerçekleşen petrol kazası), ekonomik refahı elde etme adına tavsiye edilen modellerin krizleri
187
Kitap Tahlilleri / M. O. Çevik
beraberinde getirmesi ve ekonomik krizlerin tetiklediği toplumsal bunalım
ve aşırılıklar, sivil çatışmalar, isyanlar, artan ırkçılık ve milliyetçilik akımları
ile ortaya çıkan güvenlik zafiyetleri, terörizm; modernleşmenin getirdiği bazı
kriz örneklerinden sayılabilir. Görüldüğü üzere “Sınırsız sanayileşme, modern
teknolojiler ve bu perspektif ile toplumlar daha kontrollü ve güvenli bir hâle
geliyor mu?” sorusuna kimse tereddütsüz cevap veremiyor.
Son olarak üçüncü bölümde yazar, çağımızı anlamlandırmaya en yakın
olan risk toplumu teorisi ışığında, ABD’nin Irak müdahalesini değerlendiriyor
ve risk merkezli politikaları ‘refleksif güvenlik’ kavramı ve bileşenleriyle ele
alıyor. 11 Eylül sonrası ortaya çıkan küresel terörizm kavramına karşı yürütülen güvenlikleştirme politikaları, Kopenhag okulunun güvenlik tezi üzerinden
tartışılıyor ve değişen ulusal güvenlik ve ulusal egemenlik kavramları analiz
ediliyor. Yazar, yürütülen preemptif (ön alıcı) politikaların risk üzerinden nasıl
meşrulaştırıldığını örnekler vererek açıklıyor ve bunu bir modernizm eleştirisi
olarak ele alıyor.
Makul ve objektif tehditlerin varlığı halinde yahut tehdidin saldırıya dönüştüğü ve güvenlik zafiyeti oluşturduğu durumlarda belirlenen güvenlik politikaları, ‘rasyonel güvenlik’ politikaları olarak tanımlanıyor. Burada isminden de anlaşılacağı üzere, tehdit bilimsel yöntemlerle ölçülebilir, muhtemel
zararlar belirlenebilir ve önleyici tedbirler zararın doğmaması ya da en aza
indirilmesi için hayatî öneme haizdir. Hâlbuki risk temelli ‘refleksif güvenlik’
yaklaşımı medya ve diğer toplumsal aktörlerin yönlendirmesine açık, algısal
ve varsayıma dayalı bir politika yapma sürecini konu edinir. Bu da rasyonel
olmayan, farklı riskleri de beraberinde getiren ve manipüle edilebilir bir politika belirleme süreci anlamına geliyor. Beck’in ve yazarın temel eleştirisi, işte
bu risk üzerinden meşrulaştırılan ve rasyonel olmayan preemptif politikalardır. Burada tavsiye edilen ve ikinci modernleşme süreci olarak da tanımlanan,
risklerin yönetiminin makul ölçütlerle ele alınmasıdır. Aksi takdirde refleksif
politikalar daha büyük riskleri beraberinde getirebilir (Bumerang etkisi), gelecekte öngörülen her bir risk gerçekleşmişçesine kontrol altına alınmaya çalışılabilir. Bu da politika yapıcılar için ne mümkündür, ne de rasyoneldir.
Yazarın tavsiyesi, modernleşmenin getirdiği risklerin yönetimi, risklerin
boyutlarından ve küreselleşme gerçekliğinden ötürü daha kozmopolit yöntemler ile ele alınması yoluyla gerçekleştirilmelidir. Gerek bu risklerin ele alınması gerek öngörülen önlemler, ortak hareket ve uluslararası işbirliği ile verimli bir şekilde yönetilebilir. Bugün büyük güçler modernleşmenin getirdiği
güvenlik hassasiyetlerinden dolayı politikalarını belirlerken pasif savunmadan
188
Kitap Tahlilleri / M. O. Çevik
daha saldırgan ve aktif savunmayı tercih ettikleri bir anlayışı benimsemişlerdir. Ancak arzu edilen belirli ve güvenli atmosferin sağlanması için güvenlikleştirmenin saplantı olmaktan çıkarılıp, bunun bir risk yönetimi olarak algılanması gerektiği uyarısı yapılıyor.
Yazar kitapta, çağımızın güvenlik perspektifini ve bu kavramın tarihsel evrimini açıklayıcı şekilde ele alıyor. Verdiği örneklerle de okuyucuyu savunduğu teoriyi paylaşmaya teşvik ediyor. Tehdit, risk, risk toplumu, modernleşme,
refleksif-rasyonel güvenlik anlayışları ve ilgili kavramlar sade ve açıklayıcı bir
üslupla tanımlanıyor, ilgili bileşenlerin karşılaştırmalarına ve çeşitli doktrinlerin yaklaşımlarına da değinilerek çok yönlü ve bilimsel bir kitap ortaya konuyor. Sorgulanmayan hatta günlük hayatta dikkatimizi çekmeyen birçok ön
kabulü yeniden düşünmeye sevk eden bu kitap, insanlık tarihinin bir sonraki
aşamasında ne yapılması gerektiğine dair ipuçları veren mühim bir kavramsal
çerçeve ortaya koyuyor.
189
Download

Modern Toplumun Güvenlik Çıkmazı: Tehdit, Risk ve Risk