TOŞAYAD
TokatŞairlerveYazarlarDerneği
Eğitim, Kültür, Sanat
ve Edebiyat Dergisi
Ekim - Kasım - Aralık 2014, Yıl:9, Sayı:34
ISSN:1307-3966
T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI DERGİMİZİN ABONESİDİR.
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Adına
Sahibi: Muhsin DEMİRCİ
Genel Yayın Yönetmeni : Hasan AKAR
Yazı İşleri Müdürü : Mahmut HASGÜL
YAYIN KURULU
Mahir ADIBEŞ
Leyla ARSAL
Nihat AYMAK
Ali BAL
Ahmet DİVRİKLİOĞLU
A. Turan ERDOĞAN
Metin FALAY
YAYIN DANIŞMANLARI
M.Necati GÜNEŞ
Semra MERAL
Müjdat ÖZBAY
Ebubekir TAHİROĞLU
Mehmet Nuri YARDIM
Remzi ZENGİN
TEMSİLCİLİKLER
Almanya
: Hasan AKARSLAN
Azerbaycan : Prof. Dr. Elçin İSKENDERZADE
Bulgaristan : Naim BAKOĞLU
Gagavuzya : Todur ZANET
İran
: Ali Rıza HİYABANİ
Kazakistan : Prof. Dr. Şakir İBRAYEV
Kerkük
: Cevdet KADIOĞLU
Kırgızistan
: Prof. Dr.Abdıldacan AKMATALİYEV
Kırım
: Dr. İsmet AZATOV
K.K.T.C.
: Harid FEDAİ
Makedonya : Fahri ALİ
Nahçıvan
: Prof. Dr. Ebulfez AMANOĞLU
Romanya
: Prof. Mustafa Ali MEHMET
Türkmenistan : Prof. Dr. Gurbandurdu GELDİYEV
Sanat Danışmanları
Mimar Rıza TUNAY
Sevan ÇAMLICA
Tasarım
Abdullah YILMAZ
Baskı Tarihi:
2014
Baskı
EsForm Ofset / 0346 226 42 92
Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU
Prof. Dr. Mehdi ERGÜZEL
Prof. Dr. Hüseyin KOÇ
Prof. Dr. Kazım YETİŞ
Prof. Dr. Ali AKAR
Prof. Dr. Tamilla ABBASHANLI
Prof. Dr. Ertuğrul YAMAN
Yahya AKENGİN
Yavuz Bülent BAKİLER
Ayhan NASUHBEYOĞLU
HAKEM HEYETİ
Prof. Dr. Nurullah ÇETİN / Ankara Ünv.
Prof. Dr. Ertuğrul YAMAN / Yıldırım Beyazıt Ünv.
Prof. Dr. Ali AKAR / Muğla Sıtkı Koçman Ünv.
Doç. Dr. Alpaslan DEMİR / Gaziosmanpaşa Ünv.
Doç. Dr. İsrafil BABACAN / Yıldırım Beyazıt Ünv.
YÖNETİM YERİ
Ali Paşa Mh. GOP Bulvarı Bulvar İşhanı
No.198 Kat: 2 TOKAT
Yazışma Adresi: PK:6 TOKAT
web : www.tosayad.org
www.facebook.com/Tosayad.kumbetdergisi
tosayad.wordpress.com
e-posta: [email protected]
Remzi ZENGİN: 0505 253 93 93
Hasan AKAR: 0533 557 16 54
Mahmut HASGÜL: 0530 425 33 29
POSTA ÇEKİ NO:113 174 29
İÇİNDEKİLER
EDİTÖRDEN
BEKİR SITKI ERDOĞAN
TOKAT İLİ YERLEŞİM ADLARI ÜZERİNE
“MÜSTEZAT MANİ” TERİMİ DOĞRU MUDUR?
ENDÜLÜS’ÜN SOLMAYAN GÜLLERİ
ŞEHRİYARIN ESERLERİNDE TÜRKÇÜLÜK
TOKATLILIK RUHU KANATLANIRKEN
MEZAR TAŞLARINA NEDEN ANNE ADI YAZILMAZ?
DEDEMİN KÖRÜKLÜ ARMONİKASI
DOĞMAMIŞIN SÖZÜ
MAKEDONYA’DA TÜRK ŞİİRİ VE YAHYA AKENGİN
HEY ONBEŞLİ TÜRKÜSÜ VE FERYADİ HAFIZ HAKKI
AZERBAYCAN GEZİMİZDEN İZLENİMLER-II
TOKATLI SANATÇI-MÜZİSYEN NECATİ BAŞARA
BAŞÇİFTLİĞİN SON KORE GAZİSİ
BALKANLARDA BİRKAÇGÜN, BİRKAÇ ŞEHİR
ANADOLU KADIN BAŞLIKLARI-KİTAP İNCELEME
İHRAMCIZADE İSMAİL HAKKI TOPRAK EFENDİ
NİKSARDA FOLKLOR
ŞEREF TAŞLIOVA’DA GİTTİ
ÂŞIK ŞEREF TAŞLIOVA İLE RÖPORTAJ
AŞIK VEYSEL’İN SAZI NOVU PAZAR’DA ÇALDI
AHLAKIN DİN İLE İLİŞKİSİ
TEBDİL-İ MEKÂN
TOKADA DOĞRU-CAHİT KÜLEBİ
İRAN KÜTÜPHANELERİNDEKİ EL YAZMALARI
63 DAMLA MÜREKKEBİN AŞKI
ORTAÇAĞDA AVRUPA’DA FEODALİTE
DOKTORLARIN GÜZEL HUYLU OLMASINI İSTEYEN
İREVAN EDEBÎ ÇEVRESİ
SİMURG ATEŞİ NİKSAR’DA YANDI
ŞU MEKTEPLER OLMASAYDI
BİZE GELEN KİTAPLAR
ETKİNLİKLER
: Remzi ZENGİN
: Abdullah SATOĞLU
: Ayşegül KUŞDEMİR
: Dr. Doğan KAYA
: M. Nihat MALKOÇ
: Halide HALİD
: Prof. Dr. Ertuğrul YAMAN
: Ergün VEREN
: Sevan ÇAMLICA
: Ülkü TAŞLIOVA
: Yavuz GÜRLER
: Mahmut HASGÜL
: Dç. Dr. Süleyman COŞKUNER
: Hasan AKAR
: Mustafa Ümit DEMİRCİ
: Yasemin DUTOĞLU
: Remzi ZENGİN
: Nail BAŞESKİ
: Merdin Yılmaz MELİKOĞLU
: İlhan YARDIMCI
: Harika UFUK
: A. Yaşar SERİN
: Mustafa UÇAROĞLU
: Burhan KURDDAN
: Semra MERAL
: Nizam YÜCE
: Sündüs ARSLAN AKÇA
: Dr. Mustafa ŞAHİN
: İlginç VAKIFLAR
: Doç. Dr. Ziyaeddin MEHEMMEDOV
: Ali ÖZKANLI
: Nihat AYMAK
:3
:4
:8
: 15
: 18
: 22
: 26
: 27
: 28
: 29
: 32
: 34
: 39
: 42
: 45
: 50
: 54
: 58
: 61
: 65
: 68
: 72
: 73
: 77
: 78
: 81
: 86
: 88
:100
:101
:108
:112
:122
:124
: Araz AHMEDOĞLU
: Ahmet DİVRİKLİOĞLU
: Halil GÜRKAN
: Ebubekir TAHİROĞLU
: Yıldırım Niyazi GENÇOSMANOĞLU
: Hızır İrfan ÖNDER
: Mehmet ÇAKIRTAŞ
: Saffet ÇAKAR
: Bedrettin KELEŞTİMUR
: Metin FALAY
: Yıldız TOKSÖZ
: Sündüs ARSLAN AKÇA
: Şeref TAŞLIOVA
: Necati BAŞARA
: Celalettin ÇINAR
. Ayşe Nur POLAT
: Kazım BAŞEKMEKÇİ
: Hasan Fahri TAN
: Recep Hakan AÇIKEL
: İlahe BAYANDUR
: İlhan KURT
: Şerare KIVRAK YAĞCIOĞLU
: Ersin ASARKAYA
: İlhan YARDIMCI (KEMALÎ)
: Muhammed AVŞAR
. Mehmet YARDIMCI
: Nezihe GÜLER
: Fidan ABBASOVA
: İlhami BULUT
:7
: 14
: 25
: 25
: 31
: 38
: 38
: 41
: 49
: 57
: 63
: 64
: 67
: 87
: 107
: 115
: 115
: 116
: 116
: 116
: 116
: 117
: 118
: 119
: 120
: 120
: 120
: 121
: 121
ŞİİRLER
AĞRI
BU DİYAR
MEMLEKET SEVDASI
DUA
IRAK DERLER
YİĞİT
BETER OL
İNSAN
AŞK NEDİR
KEŞKE
İSYAN
VAKİT VAR DEME
ALLAHIM
GEÇER
ANNEM
GEL YA DA “GEL” DE
AZ İSTİYORUM
BU GECE
SEN
İNSAFA GEL
VATAN
YEŞİLIRMAK KIYILARI DESTANI
TOKAT’IM
SEHERLERİ BEKLERİM
HER ŞEY VATAN İÇİN
SAZ
MEMLEKET TÜRKÜSÜ
MEN NE SÖYLEYİM Kİ YARAŞSIN SANA
EYLÜL HALLERİ
EDİTÖRDEN
Remzi Zengin
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı
Ülkemizde, özellikle taşrada zor şartlarda çıkan dergilerin bir bir kapandığı ya da hayatta
kalma mücadelesi verdiği bir dönemde KÜMBET Dergisi çıktığı yolda sizlerin destek ve gayretiyle
yayın hayatına devam ediyor. Türk kültür ve sanat alanında geldiği konumuyla yurt içinde ve dışında
saygın dergiler arasında olabilmenin de haklı gururunu yaşıyor.
KÜMBET Derginizin yine beğeni ile okunan ve takip edilen 33. sayısından sonra çok değerli
yazar araştırmacı, akademisyenlerin makaleleri ve şairlerin gönül dağarcıklarından derledikleri kır
çiçekleri, Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği'nin gerçekleştirmiş olduğu birbirinden değerli
etkinliklerle karşınızdayız.
TOŞAYAD ve Niksar Belediyesi işbirliği ile düzenlenen “5.Cahit KÜLEBİ ve Memleketime
Bakış Şiir Yarışması” başarı ile sonuçlandırılarak dereceye giren Halil Gürkan (Eskişehir), İsmihan
Karaca (Amasya) ve Ali Cem Akbulut'un (Amasya-Merzifon) ödülleri 10-12 Ekim 2014 tarihleri
arasında gerçekleştirilen “Niksar'ın Fidanları Kültür - Sanat ve Ceviz Festivali” kapsamındaki
Erzurumlu Emrah'tan Cahit KÜLEBİ'ye Şiir Şöleni'nde verildi.
Festival kapsamında 10 Ekim 2014 akşamı Türk Şiirinin duayeni Cemal SAFİ onuruna
derneğimizin başarılı yöneticilerinden Mahmut Hasgül'ün sunumu ve Grup Seyyah'ın müzik
desteğiyle “Cemal SAFİ'ye Vefa Gecesi” tertip edildi. Aynı gecede Edebiyat Öğretmeni Gökhan
GÜNEŞ ve Üniversite Öğrencisi Merve Nur Maden'in başarılı sunumlarıyla Simurg Ateşi şairlerinden
Ali Özkanlı (Kayseri), Süleyman Altunbaş (Samsun), Mehmet Metin Baş (Manisa-Soma), Şafak Nur
Yalçın (Antalya), Hasan Akar (Tokat) sahne alarak Simurg Ateşinin felsefesini anlatıp şiirlerini
yorumladılar.
Aynı festivalde yer alan “Ahi Pehlivan ve Niksar'da Vakıflar” konulu panelde dergimiz
ailesinden GOP Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Alpaslan Demir, Başbakanlık Devlet Arşivleri
Genel Müdürlüğü Uzmanlarından Bekir Yeğnidemir ve Tokat Vakıflar Bölge Müdürümüz İsmail
Aktaş, 19 Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Türkmen ve Giresun Özel İdaresi Kültür
Müdürü Mehmet Fatsa hazırladıkları bildirileri katılımcılarla paylaştılar.
Elazığ Valiliği, Belediyesi ve Fırat Üniversitesi'nce 25-28 Eylül 2014 tarihleri arasında bu yıl 22.
Uluslararası Hazar Şiir Akşamları Etkinliklerine TOŞAYAD adına davet edilen dernek başkanı Remzi
Zengin “Edebiyatımız ve Edebiyat Dergileri Paneli”ne katılarak KÜMBET Dergisinin yayın
hayatındaki yeri konulu konuşmasını sundu.
Tokat Valiliği, Belediyesi ve GOP Üniversitesi'nce 25-26 Eylül 2014 tarihleri arasında
düzenlenen “Tokat Tarih ve Kültür Sempozyumu”na derneğimiz üyelerinden, Araştırmacı-Yazar
Hasan Akar “Tokatlı Müzisyen Sanatçı Necati BAŞARA”, Eğitimci-Yazar Mahmut Hasgül “Hey
Onbeşli Türküsü ve Onu İlk Kez Plağa Alan Hafız Hakkı Feryadi” konulu bildirilerini sundular.
Şairlerimizden Hasan Akar, Mersin Büyükşehir Belediyesi'nce 22-25 Eylül 2014 tarihleri
arasında tertip edilen 13. Uluslararası Karacaoğlan Şiir Akşamları'na davet edilerek ilimizi temsil etti.
Derneğimiz üyesi Şaire Sündüs Arslan AKÇA, Eylül ayında İstanbul’da 63 Mürekkebin Aşkı
“Siz Yazın Yetimler Gülsün Projesi” kapsamında düzenlenen programa katıldı.
Derneğimiz yönetim kurulu üyesi Mahmut Hasgül'ün büyük bir özveriyle hazırladığı, otuza
yakın şairin katıldığı, antoloji hüviyetindeki “Tokat'tan Mısralar III” kitabı TOŞAYAD yayını olarak
Türk Edebiyatının seçkin eserleri arasında yerini aldı.
TOŞAYAD kahvaltılarının sonuncusu geniş bir katılımla 11 Ekim 2014 Cumartesi Günü Tokat
Grand Ballıca Otel'de Cemal SAFİ onuruna verildi. Cemal SAFİ'nin bir saate yakın özel program
yaptığı kahvaltıda şairlerimizden Ahmet Divriklioğlu, Şerare Kıvrak ve Sündüs Akça da kendi
şiirlerini yorumladılar.
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği'nce hazırlanıp Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca kabul edilen
“1.Uluslararası Tokat Köroğlu Halk Âşıkları Şöleni” Tokat Valiliği ve Tokat Belediyesi'nin katkılarıyla
14 Kasım 2014 Cuma Akşamı, Tokat 26 Haziran Atatürk Kültür Merkezi'nde icra edilecek. Şölene Türk
Dünyasının ve ülkemizin tanınmış âşıklarından Dr. Âşık Şergiyye Zengilanlı (Azerbaycan), Peri
Hasanova (Azerbaycan), Âşık Nuri Çırağı (İstanbul), Âşık Cemal Divani (Bursa), Âşık Kaptani (Sivas),
Âşık Eseri (Sivas) ve Cumhuriyet Üniversitesi Öğretim Ütesi Yard. Doç. Dr. Doğan KAYA katılacaktır.
Bu şölene davetimizi vefatından önce kabul eden Âşık Şeref TAŞLIOVA'ya rahmetler diliyor, onu bir
kez daha saygıyla anıyoruz.
3
EDEBİYAT DÜNYAMIZDAN KAYAN YILDIZ
Abdullah SATOĞLU
BEKİR SITKI ERDOĞAN
mevsiminiz nicedir?
Her zaman hatırlarım, aralarında
ciddî konuları bile, lâtifeye çeviren, maarifçi
bir Bekir Sıtkı Bey vardı. Bu sualimden, doğup
büyüdüğü şehrin havasına dair bir şikâyet
sezmiş olacak ki, pek sudan bir cevap vermek
istemedi.
-Yaz gelinceye kadar, arada koca bir
bahar var. Hele bir ibibik kuşları ötsün, hele
bir bellimbebeler açsın, ondan sonra…
Ondan sonrasını dinleyemedim. Her
halde, klâsik bir bahar manzarası çiziyordu…
Fakat benim aklım ibibik kuşu ile
bellimbebeye takılmıştı.. İkisinin ismine
birden yabancı olmak ağrıma gittiği için,
ibibiği biliyormuş gibi, yalnız bellimbebeyi
sormakla yetindim. Tarif etti, anladım;
papatya demekmiş. Doğrusu, bellimbebe,
mâsum kır çiçeğine, papatya kadar uyar bir
isim. Ancak ibibik kuşunu, Zümrüdüanka
gibi, lûgatlarda, tabiat bilgisi kitaplarında bile
arayıp bulmak kabil olmadı.
Ne gariptir ki, kırk yıl önce ismini
Türk Edebiyatının son 70 yıllık
döneminde yetişen şairlerimiz arasında,
gerek terennüm ettiği “Hancı” ve “Kışlada
Bahar” gibi nefis şiirleri, gerekse son derece
asil ve beyefendi tavrıyla temayüz eden
müstesna şahsiyetlerin, önde gelenlerinden
Bekir Sıtkı Erdoğan, 24 Ağustos 2014 günü,
aramızdan ayrıldı.
Üstat şair Faruk Nafiz Çamlıbel, 1922
yılında, gurbeti gönlünde duya duya, meşhur
“Han Duvarları” şiirini yazdığı Anadolu'ya
gelerek, Kayseri Lisesi'nde ilk edebiyat
öğretmenliği yaptığı sıradaki bir anısını,
vaktiyle tarafımızdan çıkarılan “FİLİZ”
dergisinde anlatırken şöyle diyordu:(1)
“Yıllarca evvel, Kayseri'yi bir karakış
gününde tanımıştım. Günler geçiyor fakat
karakış bir türlü bitmek bilmiyordu. O karlı,
rüzgârlı günlerin soğukluğunu, gece
sohbetlerinin sıcaklığı ile ılımlı bir hâle
getirmeye çalışıyordum. Yine, böyle bir günün
gecesinde, yerli dostlara sordum;
-Kışınızı gördük, acaba yaz
(1): Filiz Dergisi, Haziran 1970
4
Şarkının faydası da öyle… En faydalı
şarkı, en büyük nasihatleri söyleyen şarkı
değil, ruhumuzu işleyen en güzel nağmelere
sahip olan şarkıdır. Şiir de, tıpkı bir çiçek gibi,
karnımızı değil, ruhumuzu doyurur.(2)
Yüz yılardan beri sürüp gelen, divan
ve halk şiiri geleneğimizi, bir çırpıda silip
atmak isteyen zihniyete, en iyi teşhis ve
tespiti, Bekir Sıtkı Erdoğan koymuştur. Bu
konuda görüşlerindeki derinlik ve isabete
bakınız;
“1940'tan beri âdetâ bir karikatür
havası estirilen şiirimiz, yeni akımlar, belirli
mihrakların mesaj vasıtası haline geldi.
Yaptıkları tek şey, eskiyi yıkmak, güzeli yok
etmekti. Bunlar yok olunca, kendileri de yok
oldular. Etraftaki payandalar yıkılınca, bina
çöker. Şiirimiz, bu kadar taarruza rağmen,
yine de iyi dayandı. Bunda, halk şiirimizin
desteğini de unutmamak lâzımdır.” (3)
Bekir Sıtkı, dantel dantel işlediği
şiirlerini ortaya koyarken gösterdiği özeni,
çektiği çile ve harcadığı emeği, şöyle dile
getirmiştir;
Kayseri'de bir Bekir Sıtkı'dan duyduğum
meçhul kuşun şiirini, kırk yıl sonra,
İstanbul'da bir yeni Bekir Sıtkı'dan tatmak
nasip oldu:
“Kara gözlüm efkârlanma gül gayrı
İbibikler öter ötmez ordayım!...”
Bu vesile ile vefatı dolayısıyla Bekir
Sıtkı Erdoğan'a dair sohbetimize, onun
ibibikleri dile getiren ve güftesi ile şiir
dünyamıza, bestesi ile de musiki dünyamıza
renk katan, “Kışlada Bahar” isimli şiiriyle
başlamak istiyoruz:
Kara gözlüm efkârlanma gül gayrı
İbibikler öter ötmez ordayım.
Mektubunda diyorsun ki; “Gel gayrı!”
Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım.
Ah çekerim resmine her bakışta
Bir mahzunluk var o boyun büküşte.
Emin ol ki, her sigara yakışta
Sanki duman tüter tütmez ordayım.
Mor dağlara karargâhlar kurulur
Eteğinde bölük bölük durulur.
On dakika istirahat verilir
Tüfekleri çatar çatmaz ordayım.
Biz türlü savaş, türlü cihattan geçtik
Kaç kez yaşadık mevti, hayattan geçtik.
Tanrım, bize çektirme yarın başka cezâ
Mısra mısra bunca sırattan geçtik!
Dağlar taşlar bu hasretlik derdinde
Sabır sebat etmez gönül yurdunda,
Akşam olur, tepelerin ardında
Daha güneş batar batmaz ordayım.
Bekir Sıtkı Erdoğan, 1926 yılında
Karaman'da doğdu. Kuleli Askerî Lisesi ve
Kara Harp Okulu'ndan mezun oldu. Yurdun
çeşitli bölgelerinde on yıl piyade subayı
olarak çalıştı. Ankara'da bulunduğu 1953 –
1957 yıları arasında, Dil ve Tarih Coğrafya
Fakültesi'nin Edebiyat Bölümü'nü bitirdi.
1959'da Deniz Kuvvetleri'ne geçerek,
Beylerbeyi Deniz Astsubay Hazırlama
Okulu'na, üç yıl sonra da, Deniz Harp Okulu
ve Lisesi'ne edebiyat öğretmeni olarak atandı.
1974 yılına kadar süren bu görevi
sırasında, Kıdemli Albay rütbesiyle emekliye
ayrıldı. Daha sonra değişik özel liselerde
edebiyat öğretmenliği yaptı.
Şiir dünyamıza, 1949'da “Bir Yağmur
Başladı” ve 1965'te “Dostlar Başına” isimli
eserler kazandıran şairimiz, 1965'ten bu yana
yazdığı şiirlerini “Gönüller Kavşağı”,
rubailerini “Sabır Sarmaşıkları, “Nihaî”
mahlâsıyla ve aruzla yazdığı eski tarza yakın
şiirlerini de, “Divan” adı altında toplamış,
fakat kitap halinde yayınlama imkânını
bulamamıştı.
İlk şiirlerini yazmağa başladığı
gençlik yıllarından beri, hiçbir moda
Aramıza dağlar girmiş koskoca
Meraklanma gönlüm dağlardan yüce.
Bir gün değil, beş gün değil, her gece
Yatağıma yatar yatmaz ordayım.
Bahar geldi, koyun kuzu koklaştı
İki âşık, senelerdir bekleşti.
Kara gözlüm, düğün dernek yaklaştı
Vatan borcu biter bitmez ordayım!
Bu şiirinde de görüleceği gibi ve kendi
ifadesiyle, koşmalarında, “ayak”ların güçlü
olmasına çok önem ve emek verdiği için,
şiirleri çok çabuk sempati kazandı. Demek ki,
halkımız, bizim olanı, bizi ifade edip, bize
benzeyeni seviyor.
Bekir Sıtkı'ya göre; “Şiirin en büyük
faydası, şiir olmasıdır. Gülün, karanfilin,
menekşenin çiçek olarak değeri, ilâç olarak
değerinden, her halde öndedir.
(2): Türk Edebiyatı - Ahmet Kabaklı, Cilt: 4
(3):Zaman Gzt. 30 Mart 1989
5
Sen karşıma her özlediğim anda çıkarsın
İzmir'de çıkar, Kars'ta çıkar, Van'da çıkarsın.
Hiç böyle vefâ görmedi âlemde hakikat
Yollar kapanır sen yine fincanda çıkarsın!
çarpıklığına kapılmamış, millî ve mukaddes
değerlerimizi, geleneklerimize uygun şekilde
işleyerek, yeni nesillere ulaştırmak gayreti
içinde olmuştur. Âşık Ömer ve Karacaoğlan'ın
âhenk ve coşkunluğu ile, aşkî duygularını dile
getiren ilk şiirlerinde bile, tertemiz Türkçe ile,
son derece nezih ve zarif ifadeler kullandığını
görüyoruz.
O'nun, İkinci Dünya Savaşı sırasında,
insanlığın âdeta kaybettiği barış duygusu ile
Nagazaki ve Hiroşima'daki derin acıları dile
getiren ve serbest tarzda kaleme aldığı
“Marya” şiiri de, o tarzın seçkin örnekleri
arasında yer almıştır.
Deniz Harp Okulu Marşı ve
Cumhuriyetimizin 50 Yılı Marşı gibi
güfteleriyle, Türkiye çapındaki birçok
yarışmada birincilik kazanan Erdoğan'ın, bu
marşlar kadar güzel ve Türk hamaset
duygularını dile getiren “Erzurum Tabyaları”
isimli bir destanı vardır ki, ilk ve son
dörtlükleri şöyle;
Kara kızın cilvesine pes dedim
İster bana darıl, ister küs dedim.
Kumraldan bu hafta resim istedim
Çektirip göndermiş boy çifte çifte.
Elâ gözlüm, çektin beni süsüne
Bülbülün hasreti gülün hasına.
Kabarmış fistanı yırtarcasına
Nedir göğsündeki şey. çifte çifte?
Kendisini, şair Fahri Ersavaş'la
birlikte, İstanbul-Erenköy'deki evinde zaman
zaman ziyaret eder, şiir ve edebiyat üzerine
sohbette bulunurduk. Sohbetlerimizin
birinde, aruz veznine olan ilgi ve âşinalığını
anlatırken, aruzla yazdığı ilk şiirinin;
Seneler saçlarımın üstüne bir toz ekiyor
Feri yok gözlerimin, gönlüme bir gam
çöküyor…
Bir şimşek çakıyor yine bir şimşek
Çakıyor Erzurum Tabyaları'ndan.
Dizilmiş nağmeler, nineler tek tek
Bakıyor Erzurum Tabyaları'ndan.
Ahmet Muhtar Paşam, al bizi yürüt
Küffarın kökünü yeniden kurut.
Dün bugün misali hâlâ kan barut
Kokuyor Erzurum Tabyaları'ndan!
mısralarıyla başlayan şiir olduğunu ve bunun,
o zamanki edebiyat hocası tarafından takdir
edilmiş olmasının, kendisini bu yoldaki
çabasında cesaretlendirdiğini söylemişti.
Sonraları aruzu büyük bir ustalıkla
kullanmış ve bilhassa “Fal” isimli rubaisi,
yayınlandığından itibaren, bütün şiir
sevenlerin hâfızasına nakşedilmiştir;
Yurt içindeki ve yurt dışındaki pek
çok sanat-edebiyat etkinliklerine birlikte
katılma bahtiyarlığına erdiğim Bekir Sıtkı
Bey, bu toplantılardaki son derece vakur ve
ciddî tavırlarıyla, edebiyata ve özellikle şiire
dair, geniş bir kültür ve engin vukufiyetle
yaptığı konuşmalarıyla, dinleyenlerin
hayranlık ve takdirlerini kazanmıştır.
Her yıl Elazığ'da düzenlenen “Hazar
6
Bende bir resmi var, yarısı yırtık
On yıldır evimin kapısı örtük.
Garip, bir de sarhoş oldu mu artık
Bütün sırlarını der yavaş yavaş.
Şiir Akşamları”ndan birinde yaptığı
konuşmada şöyle demişti;
“…Sanat deyip geçmeyelim. Musıkî,
şiir… Neden camilerde hep ilâhîler okunur?
Boş değil o…Okundukça inceltiyor ruhları.
Okudukça gözyaşı döktürüyor… Yüksek
duyguları, musıkîyi, şiiri ve edebiyatı bir
kenara, koyduğumuzda, akıl sâdece kaba
kuvvetle baş başa kalır…
Fizik, kimya, matematik gibi dersler
çok mühim, vaz geçilmez değerler. Ama hiçbir
zaman onlar dostluk, kardeşlik, birlikberaberlik, vatan aşkı, bayrak sevgisi ve
şehitlik gibi hususları, gönüllere işleyemez.
Bunları, işte şiirden ve edebiyattan
öğreneceğiz…”
Son şiirlerinde “Nihaî” mahlâsını
kullanmayı tercih eden merhum ve mümtaz
şairimiz Bekir Sıtkı Erdoğan'ın, son
rubaileriyle diğer şiirlerini ihtiva eden
eserlerinin, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca
yayınlanarak, edebiyatımıza ve dolayısıyla
millî kültürümüze kazandırılmasını ümit ve
temenni ediyoruz.
İşte hancı, ben her zaman böyleyim,
Öteyi ne sen sor, ne ben söyleyim.
Kaldır artık, boş kadehi neyleyim
Şu bizim hesabı gör yavaş yavaş.
Bekir Sıtkı Erdoğan'ın, “”Hancı” diye
bilinen ve uşşak makamında bestelenen, “Bin
birinci Gece” isimli nefis şiirini bir kere daha
birlikte okuyarak, aziz ruhunu şâd edelim;
Şəkil çəkən: Araz Əhmədoğlu
Azərbaycan, Bazərgan, Sürəyya
Bulağı, Ağrı dağından bir görüntü.
Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı
Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş.
Aman karanlığı görmesin gözüm
Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş.
AĞRI
Yuxusundan diskinmiş
Qızğın əjdaha kimi
Püskürdün kirəliyi
Ətəyindəkilərə!
Sıla burcu burcu, ille ocağım
Çoluk çocuk hasretinde kucağım.
Sana her şeyimi anlatacağım
Otur başucuma sor yavaş yavaş.
Güç belâ bir bilet aldım gişeden
Yolculuk başladı Haydarpaşa'dan.
Hancı, n'olur elindeki şişeden
Birkaç yudum daha ver yavaş yavaş.
İndi gəl dünya varkən
Daşı öz qucağında
Ağrı boyda ağrını
Bələyindəkilərə!
Ben o gece, hem ağladım hem içtim
İki gün diyardan diyara uçtum.
Kayseri yolundan Niğde'yi geçtim
Uzaktan göründü Bor yavaş yavaş.
Qanıq verməsə birdən,
Kül ələ, alov püskür,
Qoyma heç nəsnə qalsın
lələyindəkilərə!
Garibim, her taraf bana yabancı
Dertliyim, çekinme doldur be hancı!
İlk önce kımıldar hafif bir sancı
Ayrılık sonradan, kor yavaş yavaş.
Araz AHMEDOĞLU/HOY
7
Kelimeler:
Kirelik:lav
Belek:kundak
Lelek:telek
TOKAT İLİ
YERLEŞİM ADLARI ÜZERİNE
Ayşegül KUŞDEMİR*
Yer adları, bir milletin yerleşme
tarihindeki en önemli canlı belgelerinden
biridir. Bir yeri kendisine vatan yapan
milletlerin o yere verdiği isim, o milletin
izlerini taşır. Kişilerin düşünceleri ve
duyguları ile yerleşim yerinin adı arasında
sıkı bir bağlantı vardır.
Yer adlarını yapı, anlam ve köken
bakımından inceleyen bilim koluna
“toponimi” denir. Toponimilerde bütün yer
adları, köy ve şehir gibi yerleşme yerlerinin
adları, tabiî yer adları dikkate alınır. Bu
alanda yurt içinde ve yurt dışında birçok
çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalarda dil bilimi
metotlarının kullanılması olumlu sonuçlar
vermiştir.
Bizdeki yer adı çalışmaları Safvet
Bey'in Osmanlı Coğrafya-yı Tarihiyyesi ile
başlar. Ancak Fuat Köprülü'nün 1925 yılında
yazmış olduğu Oğuz Etnolojisine Dair Târihi
Notlar'ını da başlangıç kabul edenler vardır.
(Kurgun, 2007: 735) Mehmet Şakir'in 1928'de
çıkan yazısı Sinop ve çevresinde Oğuzlarla
diğer Türk zümrelerine ait köy adlarına aitti.
F. Aksu Isparta ili yer adları ile ilgili, Sırrı Üçer
ile Mesut Koman, Konya ili yer adları ile ilgili
çalışmalar yapmışlardır. (Eren, 1965a:158)
Daha sonra bunları Hasan Eren'in, Özcan
Başkan'ın, Doğan Aksan'ın, Tuncer
Gülensoy'un, Levent Kurgun'un, Mustafa
Şenel'in, İbrahim Şahin'in ve daha başka
*Bozok Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Araştırma Görevlisi
araştırmacıların yazıları takip etmiştir. Ayrıca
11-13 Eylül 1984 tarihinde Kültür ve Turizm
Bakanlığı tarafından düzenlenmiş olan “Türk
Yer Adları Sempozyumu” bu alanda yapılmış
olan çalışmalardandır.
Bu çalışmamızda Tokat iline bağlı
yerleşim adları incelenirken, insan-çevre
ilişkisine, insanoğlunun yerleşme yerine ad
verirken neleri dikkate aldığına
değinilecektir. Ayrıca bu ile bağlı yerleşme
adları sınıflandırılırken Tuncer Gülensoy'un
tasnifi esas alınacaktır. (Gülensoy, 1998: 42)
Yerleşme adları tabiri 647 köy ve kasaba adını
kapsarken, sınıflandırmalarda belli başlı
örnekler verilmiştir. Yerleşme adlarının
belirlenmesi için yapılan taramada İç İşleri
Bakanlığı'nca hazırlanan “Köylerimiz” adlı
kaynak veri tabanı olarak kabul edilmiştir.
Çalışmada yerleşim birimlerinin
günümüzdeki isimleri esas alınmıştır.
Taramada Anadolu Ağızları ve Eski Türkçe
göz önünde bulundurulmuştur.
A. Çevreyle İlgili Olarak Tabiat
ve Fizik Koşullarına Dayanan
Adlar:
1. Çevreyle ilgili adlar:
a- Doğrultular
b- Coğrafya adları
Çalışmamız esnasında en çok
coğrafya adları ile kurulmuş yerleşim
adlarına rastlanıldı. Yayla, yazı, ova, alan gibi
adlar ile yol, bel gibi adlar bölgede birçok
köyün geniş düzlüklerde veya geçitlerde
kurulmuş olduğunu göstermektedir. Dağ,
tepe gibi adlarla yol, bel birleştirilince
bölgenin engebeli yapısını ortaya çıkarabilir.
(Başkan, 1974: 241)
Akarçay, Dereköy, Üçgöl, Yaylalı,
Yoldere, Gözova, Ulutepe, Dökmetepe,
Kozdere, Yalınyazı, Üyük “Büyük yığma
toprak, tepe”, Ovacık, Ovayurt, Sekücek,
Erikbelen, Yıldıztepe, Tahtuba, Tanoba,
Akbelen
Ayrıca “Alan” sözcüğü de sıkça
karşımıza çıkan yerleşim adlarından biridir.
Bilindiği gibi Alan, yalnız yakmak, kesmek
veya sökmek suretiyle değil her ne suretle
açılmış olursa olsun, orman içindeki ağaçsız
yerlere bu ad verilmektedir. Bölgenin coğrafî
şartları göz önüne alındığında bu yer adına
sıkça karşılaşmamız tabiidir. (Eren,
1965b:153)
Alanköy, Ağcaalan, Poyrazalan,
Gümüşalan, Yurdalan, Teknealan, Kuzalan,
Karagözgöllüalan, Alan, Alanyurt,
Şahnaalan, Yağlıalan, Yeşilalan
Bunun gibi Tokat ilinde tespit
edilen “ütük” kelimesi de “ormandan
yakılarak açılan yer, tarla “ anlamına gelir. Bu
sözcüğün de “üt-, ateşten geçir-, alazla-, yak-“
kökünden geldiği bellidir. (Eren, 1965b: 151)
Ütük
e- Mevsimler
Dilimizde yayla ve kışla
kelimelerini sıkça kullanırız. Bu sözcükler
yayla- ve kışla- kökünden çıkmıştır. Kışlasözcüğünün “kış” kökünden geldiği açıktır.
Yayla- sözcüğü ise “yaz” anlamına gelen “yay”
kökünden türetilmiştir. (Eren, 1965a: 163)
Tepekışla, Yaylalı, Yaylacık,
Yayladalı, Çökelikkışla, Derekışla,
Haramikışla, Sekikışla, Narlıkışla
f- Günler
g- Sayılar
Sayılarla kurulan yerleşim adları,
bu yerlerinin benzerliği veya sayısı ile ilgili
olabilir.
İkizce, Üçköy, Üçkaya
h- Renkler
Çevreyi anlatan, onun özelliklerini
belirten yerleşim adlarında renklerle
kurulmuş olanlar bir hayli yer tutar. Bu
durum Türklerin yer belirlemede renklerin
önemini ortaya çıkarır. Renk adları
kullanılırken alıntı olanlar değil Türkçeleri
kullanılmıştır. Halk, beyaz yerine “ak”ı, siyah
yerine “kara”yı, kırmızı yerine “kızıl”ı, mavi
veya yeşil yerine “gök”ü kullanmıştır.
Renk adlarıyla oluşan yerleşim
adlarında en fazla karşılaştığımız renk
“ak”tır. Türklerde ak, beyazlığı göstermekle
beraber temizliği, ululuğu ve yaşlılığı da ifade
etmektedir. Ayrıca “ak” rengi “batı” yönünü
de karşılamaktadır. Yerleşim adlarında geçen
renk adları bu açıdan değerlendirilebilir.
Akça, Ağcakeçi, Ağcaalan, Akgün,
Akgüney, Akyamaç, Akyurt, Akbelen,
Ağcaşar, Akçatarla, Akbuğday, Akdoğan,
Akgüller, Akkılıç, Ağçakeçili
Sıkça geçen diğer bir renk adı da
“kara”dır. Kara, renk anlamının yanı sıra
büyüklüğe, yoğunluğa, şiddete, uğursuzluğa
da işaret etmektedir. Yön olarak da “kuzey”i
temsil eder.
Karayaka, Karabodur, Karakaş,
Karataş, Karaağaç, Karakaya, Karabalçık,
Karakuzu, Karaşeyh
Kızıl sözcüğüne gelince, bu renk
adına Köktürk döneminden beri
rastlamaktayız. Al sözcüğü ise ilk olarak 11.
yy eserlerinde görülür. Aralarında sadece ton
farkı vardır. Yön olarak “güney” i gösterir. Bu
rengin hem olumlu hem de olumsuz
çağrışımları vardır. “Bayrak” anlamında
kullanıldığı gibi al bastı, al karısı gibi olumsuz
çağrışımları da vardır.
Kızılelma, Kızılçubuk, Kızılköy,
b1) Bölge adları
Birçoğu aktarma yoluyla kurulmuş
olan bu yerleşim adları bölgenin fiziki
özelliklerine göre geniş yer tutar.
Boyunpınar, Ocakbaşı, Ermeydanı,
Kapıağzı, Dereağzı, Bostankolu, Bayırbaşı,
Altıparmak, Gülburnu, Kaşpınar, Avşarağzı,
Bahçebaşı, Çamağzı, Kabakboğazı
c- Madenler
c1) Basit taşlar
Bölgenin jeopolitik yapısı dikkate
alındığında basit taşlarla kurulan yerleşim
adlarının oluşu göze çarpar.
Demirtaş, Beykaya, Sokutaş,
Yeşilkaya, Killik, Çatalkaya, Taşkıran,
Ballıkaya, Taşlıca, Karakaya, Sarıkaya,
Taşlık, Kumçiftlik, Karataş, Kızılkaya
d- Değerli taşlar
Altuntaş, Gümüşalan, Gümüşyurt,
Gümüştop
9
Kızılöz, Kızılkaya, Kızılcaören
“Yeşil” sözcüğünün kullanımı ise
Eski Türkçede yaygın değildi. Bu kavram için
daha çok “kök” sözcüğü kullanılırdı. Bu
sözcüğün kullanımına 11.yy eserlerinde
rastlanılır. Ağaç, dağ, ova gibi çeşitli doğa
varlıklarıyla kullanılagelmiştir.
Yeşilhisar, Yeşilköy, Yeşilyurt,
Yeşilkaya, Yeşilce, Yeşilçam
Sarı sözcüğü Eski Türkçeden beri
kullanılagelmiştir. Olumlu anlamının yanı
sıra olumsuz çağrışımları da vardır.
Hastalıklardan, verimsizlikten bahsedilirken
hep bu renk kullanılmıştır.
Sarıyazı, Sarıyayla, Sarıtarla,
Sarıkaya, Sarıçiçek, Sarıağıl, Sarıyaprak,
Sarıören
Birden fazla rengi temsil eden
“gök” Eski Türkçeden beri kullanılmaktadır.
Türkçenin çeşitli şive ve ağızlarında “mavi,
yeşil, boz, gri” anlamlarına gelmektedir.
Kutsal sayılan şeyler ve durumlar için
kullanılmaktadır. Zira suyun, göğün rengi
hep “gök”tür. (Karadoğan, 2004:92)
Gökçeoluk, Gökçeli, Gökdere,
Gökçe, Gökköy, Gökal, Bozçalı
Görüldüğü gibi renklerle kurulan
yerleşim adları bir hayli fazladır. Renk,
Türkler için çevreyi belirleyici en önemli
kavramlardan biri olduğundan ad vermede
renklere başvurmak önemli ölçüde ağır basar.
(Aksan,1974:189)
k- Yıpranmışlık, bakımsızlık,
bırakılmışlık adları
Sarıören, Kırıkgüney, Arpaören,
Örenler, Kızılcaören, Çayören, Ortaören,
Kayaören, Emirören, Uğurluören,
Karacaören, Üzümören
Viran- ören adlarının sıkça geçmesi
birçok köyün eski uygarlık kalıntıları
üzerinde kurulmuş olabileceği ihtimalini göz
önüne getirir.
l- Çevreyi ilgilendiren sıfatlar
Aşağıgüçlü, Yukarıgüçlü,
Aşağıçandır, Yukarıçandır, Büyükkarayün,
Küçükkarayün, Büyükaköz, Küçükaköz,
Büyükkozluca, Küçükkozluca, Eskiderbent,
Eskidağiçi, Yenidağiçi, Küçüközlü,
Büyüközlü, Ulutepe, Güzeldere
Bu adlar, birçok köy ve kasabanın
kopup ayrılarak ortaya çıktıklarını
göstermektedir.
m- Taşın, toprağın durumuna
bağlı adlar
Bağtaşı, Sokutaş “soku: dibekte,
havanda dövme işini yapan tokmak”,
Kumçiftlik, Yarbaşı, Karataş, Taşlık
n- Arazinin kullanılış biçimine
uygun olarak verilen adlar
Çimenözü, Mercimekdüzü,
Muhtardüzü, Ormanözü, Söğütözü,
Yaylayolu, Dağiçi, Çatak “iki tepe arasındaki
geçit”
i- Yön adları
Çaykıyı, Çayönü, Gümelönü,
Ormandibi, Kayaönü, İverönü, Çamdibi,
Kırıkgüney, Ortaköy, Gölönü, Akgüney,
Dutdibi, Güneygölcük, Karşıkent, Yolüstü,
Çayıraltı, Dağüstü
jBelirleyici adlar
o- Çevredeki yapılarla ilgili adlar
Mescitköy, Çilehane, Hanyeri,
Değirmenli, Çeşmeli, Camidere, Kümbetli,
Gürçeşme, Kervansaray, Kale, Bedirkale,
10
Yayladalı Köyü / TOKAT
Foto: Remzi ZENGİN
Arpacıkaraçay, Buğdaylı, Akbuğday
Kaledere, Yeşilhisar, Balıkhisar
Özcan Başkan'ın tespitine göre
Anadolu köy adlarında geçen “kale” ve “hisar”
adları Türkiye haritasını sağını solunu
paylaşmıştır. Ona göre “kale” adlı köyler
Türkiye'nin genellikle doğu ve özellikle de
kuzeydoğu kesiminde toplanmıştır. Yani
Doğu Anadolu'nun dağlık bölgesine uygunluk
göstermektedir. “Hisar” adlı köylerin dağılımı
ise “kale” köylerinin tersine daha çok Batı
Anadolu'da toplanmaktadır. (Başkan,1974:
238) Çalışmamızda “kale” ve “hisar” adının
geçtiği beş yerleşim yerine rastlanıldı. Bunlar
arasında “kale” adının geçtiği yer sayısı daha
fazladır. Tokat'ın coğrafi yapısı dikkate
alındığında Başkan'ın bu tespiti haklı
çıkmaktadır.
2.
e.
Çiçekler
Gültepe, Gülkonak, Güllüce,
Gülpınar, Akgüller, Gülbayır
f. Bitki parçaları
Kızılçubuk, Budaklı, Dalpınar,
Bozçalı, Çubuklu, Günçalı,
Yayladalı
g.
Bitki örtüsü
3. Hayvanlarla ilgili adlar:
a- Yabani hayvanlar
Kunduz, Kunduzağılı, Geyikgölü
b- Alıcı kuşlar
Doğancalı, Doğanca, Şahinli
Bitkilerle ilgili adlar:
a. Ağaçlar
Çamlıbel, Çambulak, Çamdalı,
Çamköy, Çamdibi, Dokuzçam, Çambalı,
Çamlıkaya, Çamaltı, Çamdere, Çamağzı,
Çamlık, Çamlıca, Yeşilçam, Gürardıç, Ardıçlı,
Pelitli, Yoğunpelit, Çınarcık, Söğütözü,
Tozanlıfındıcak, Çerkezfındıcaki
Türkfındıcak, Sorhun “çalıya benzer bir çeşit
söğüt”
Ağaçlarla kurulan yerleşim
adlarında “çam” adının çok sık geçtiği
görülmektedir. Bu durum bölgenin coğrafi ve
jeopolitik yapısıyla ilgili olduğu söylenebilir.
Ayrıca yerleşik hayatın ağaçlık bölgelerde
kurulduğunu da göstermektedir. Dikkati
çeken diğer bir husus da meyvesiz ağaç
adlarının meyveli ağaç adlarına göre daha
fazla geçmesidir.
c- Evcil kuşlar
d- Evcil hayvanlar
Ağcakeçi, Ağcakeçili, Tosunlar,
Devecikargın, Oğlakçı, Koçaş
e- Sürüngenler
f- Böcekler
g- Suda yaşayanlar
Balıkhisar
h- Zararlı haşereler
B. İ n s a n l a r a v e T o p l u m l a r a
Dayanan Adlar:
1. Fiziksel yaşayış ile ilgili adlar:
a. Yiyecekler
Ballıbağ, Ballıca, Ballıdere,
Ballıkaya, Çambalı, Büşürüm “pişirmeye
yetecek kadar, bir pişirimlik”, Kömeç
“mayasız ekmek”, Çöreğibüyük, Çökelikkışla
b. Meyveler
Kızılelma, Elmacık, Üzümlü,
Narlıdere, Zoğallıçukur “zoğal:kızılcık”,
Ayvalı, Bozcaarmut, Dutdibi, Dutluca,
Eriklitekke, Erikbelen, Kavunluk, Hebüllü
“hebül:armut” Çördük: “1. yabanî armut,
ahlat 2. muşmula” Alıçözü, Aluç
“frenküzümü”
Görüldüğü gibi birçok meyve adı
yerleşim yerine ad olmuştur. Bu da bölgenin
verimli toraklar üzerine kurulduğunu,
tarımdaki gelişmişliği göstermektedir.
b. İçecekler
Arısu, Acısu, Çevresu, Yenisu,
Sütlüce,
c.
Eşya konacak kaplar (Su
konacak kaplar, mutfak
levazımatı)
Tekneli, Teknecik, Güblüce,
Tandırlı, Kaşıkçı, Kapaklı, Aşağıfırındere,
Güveçli, Küplüce
d. Kesici aletler
Akkılıç,
c. Sebzeler
d. Tahıllar ve baklagiller
Arpaören, Günebakan,
Mercimekdüzü, Darıdere, Çeltek,
e.
11
Savaş, devlet, vs. ile ilgili adlar
Gazipınarı, Şehitler, Ustahasan,
Çavuşbeyli, Emirseyit, Kemalpaşa,
Gaziosmanpaşa, Danişment, Ustamehmet,
Ormanbeyli, Oğulbey, Pınarbeyli, Güzelbeyli,
Beykaya, Beyçayırı, Hasanağa, Turgutalp,
Binbaşıoğlu
Bu adlar arasında “bey” sözcüğü
dikkati çekmektedir. Bu da derebeylik
sistemine işaret edebilir.
Bayraktepe, Kurtuluş, Şehitler,
Gazipınarı
f. Koşu takımı
g. Kumaş maddeleri
Keçeci, Keteniği, Küçükkarayün,
Büyükkarayün
h. Yapı kısımları
c.
2.
Duygusal yaşayış ile ilgili
adlar:
a. Duyular
Sağırlar,
İnsanı ilgilendiren sıfatlar
d. Meslekler
Muhtardüzü, Terzioğlu, Kapıcı,
Akıncı, Keçeci, Oğlakçı, Demircili, Kadıvakfı,
Savcu, Saraç “koşum veya eyer takımları
yapan, satan kimse” Yağcımusa
Bu adlar arasında Osmanlı adalet
sisteminin izi olan “kadı” ile “demirci” dikkat
çekmektedir.
b. Aile bireyleri
Babaköy, Hasanbaba, Ataköy,
Görümlü “görümce” Dedeli
Aslında bu isimler Anadolu'daki
mezhep ayrılıklarına ışık
tutmaktadır.
e. Kişi adları
Anadolu'da kişi adlarının yer
adlarına kaynaklık etmesinin pek çok örneği
vardır. Tokat'ta da bu adlandırmalar oldukça
yaygındır. İdareciler, ordu mensupları, halk
tarafından saygı gösterilen kişilerin adları
yerleşim adlarına kaynaklık etmiştir.
Hasanağa, Ahmetdanişment,
Musapınarı, Abdurrahmanlı, Süleymaniye,
Selimiye, Haydarbey, Hüseyingazi,
Mahmudiye, Ahmetalan, Halilalan, Alibağı,
Osmanpınarı
c. Din ile ilgili adlar
Hacıbükü, Hacıpazar, Hacılar,
Daylıhacı, Hacıali, Hacılı, Nebişeyh,
Hasanşeyh, İbrahimşeyh, Karaşeyh,
Şeyhnusrettin, Şeyhköy, Alihoca, İslamlı,
Aydınsofu, Nebi, Hatippınarı, Sofular,
Şıhlar
Bu yerleşim adlarında dikkati
çeken husus “hacı” sözcüğünün sıkça
geçmesidir. “Şeyh” sözcüğünün de “hacı”
kadar hatırı sayılır bir sayısı vardır.
Bilindiği üzere “hacı” hac vazifesini yerine
getirmiş olanlar için kullanılır. Türkler
arasında hem unvan hem de kişi adı olarak
kullanılır.
f.
Kişilerin fiziksel özellikleri de
bulunan yer adları
Ağmusa, Kartosman
g.
Kavim, kabile, boy, soy,
oymak, cemaat adları
Türkfındıcak, Çerkezfındıcak,
Devecikargın, Aşağıçandır, Yukarıçandır,
Eymür, Avşarağzı, Karkın, Karkıncık,
Dodurga, Kızık, Salur, İğdir, Kınık
Kayıtlarda Çavuldur, Çavundur,
Çavdur, Çavdır, Çandır şekilleriyle kayıtlı
olan bu Oğuz boyu, Üçok'ların Dağ Han
koluna bağlıdır. Türkçede sıkça görülen ses
olayları sonucunda Çandır'a dönüşen bu boy
adına Aşağıçandır, Yukarıçandır yerleşim
yerlerinde rastlamaktayız.
Oğuzları Üçok koluna bağlı DağHan oğullarından olan Eymir, Anadolu'da en
çok yer adı bırakan boylardan biridir. Eymir
“son derece iyi ve zengin” demektir. Bu boy
adı yuvarlaklaşma sonucu bu bölgede Eymür
3.
Kişilerin varlıkları ile ilgili
adlar
a. Vücut kısımları
Kolköy, Bostankolu, Altıparmak,
Gözpınar, Gözova, Karagözgöllüalan,
Kabakboğazı, Karakaş, Gümüşkaş, Kaşpınar,
Gülburnu , Çamlıbel, Belpınar, Belkaya,
Çamağzı, Dereağzı, Kapıağzı, Eyneağzı,
Avşarağzı
Görüldüğü gibi vücudun bölümleri
yerleşim adlarında çok sık kullanılmaktadır.
Anadolu insanının bu sözcükleri tercih
etmesinin sebebini, doğayla yakınlaşma,
onunla bir olma, onu kendisinin bir parçası
gibi görme isteğiyle açıklanabilir. (KarpuzKurgun, 2000:25)
b. Rütbeler (Ünvanlar), mevkiler
12
şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Tokat ilinde görülen başka bir boy
adı da Avşar'dır. Kayıtlara göre Avşar, “çevik
ve avı seven” demektir. Tarih içinde çok
önemli roller oynamış, hükümdarlar
çıkarmıştır.
“Çok ve doyuran aş” anlamına gelen
Karkın boyunun adı üç yerde geçmektedir:
Karkın, Karkıncık, Devecikargın. Bu boy da
Oğuzların Bozoklar koluna bağlı Yıldız Han
oğullarındandır.
Oğuzları Bozoklar koluna bağlı
Aydın oğullarından olan Todurgaların adına
da rastlamaktayız. Dodurğa, Doturğa,
Toturğa şeklinde imlaları da vardır. Anlamı
“yurt almak ve yönetmektir.”
Taramamızda adına rastladığımız
Kızık boyu ise Oğuzların Bozok koluna
mensuptur.
Kelime anlamı “kılıcıyla her yerde iş
görebilen “olan Salur boyu Oğuzlar içinde
önemli bir yere sahiptir. Hatta Dede Korkut
Hikâyeleri'nde en şerefli boyun Salurlar
olduğu bilgisi yer almaktadır. (Kurgun, 2006:
39)
Oğuzların Üçok koluna bağlı DağHan oğullarından olan İğdir boyunun adı da
bu bölgedeki diğer boy adlarından biridir.
“İyilik, büyüklük, yiğitlik” anlamlarına
gelmektedir.
Taramamızda rastlayabildiğimiz
son boy adı Kınık'tır. Kelime anlamı “her
yerde değerli olan” demektir. Oğuzların Üçok
koluna bağlı Deniz-Han oğullarındandır.
Görüldüğü gibi Oğuz boylarına ait
yer adları bu bölgede sıkça
geçmektedir.
KAYNAKLAR
Aksan, D., 1998, Her Yönüyle Dil (Ana
Çizgileriyle Dilbilim)3.Cilt, Ankara, Türk Dil
Kurumu Yayınları
Aksan, D., 2006, Anlambilim, Ankara,
Engin Yayın Evi
Aksan D., 1974, Anadolu'da Yer
Adları Üzerine En Yeni Araştırmalar, TDAYBelleten-1973-1974, Türk Dil Kurumu Yayınları
406, s. 185-193
Başkan, Ö.,1989, Türkiye Köy Adları
Üzerine Bir Deneme, TDAY- Belleten-1970, (=
Türk Dil Kurumu Yayınları 319), s.237-251)
Emiroğlu, M., 1984, Bolu Yöresi Yer
Adları, Türk Yer Adları Sempozyumu Bildirileri,
Ankara, Başbakanlık Basımevi, s.181-199
Eren, H., 1989a, Yer Adlarımızın Dili,
TDAY-Belleten-1965,Türk Dil Kurumu Yayınları
246, s.155-165
Eren, H., 1989b, Türk Yer Adları Sökü,
TDAY- Belleten-1965, Türk Dil Kurumu
Yayınları 246, s.149-153
Gülensoy, T., 1984, Elazığ, Bingöl,
Tunceli Yer Adlarına Bir Bakış, Türk Yer Adları
Sempozyumu Bildirileri, Ankara, Başbakanlık
Basımevi, s.149-156
Gülensoy, T., 1995, Türkçe Yer Adları
Kılavuzu, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları
Gülensoy, T., 1998, Anadolu Yer
Adlarına Genel Bir Bakış, Prof. Dr. Dursun
Yıldırım Armağanı, s. 41-48
Karadoğan, A., 2004, Türk Ad
Biliminde Renk Kültü, Millî Folklor 62, s. 89-99
Karpuz Ö., Kurgun L., 2000, Organ
Adlarından Oluşan Yer Adları, Ana Dili 19,
s.
17-26
Kurgun, L., 2006, Denizli İlinde Boy
Adlarından Kaynaklanan Orun Adları, Türk
Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 39,
s.33-42
Kurgun, L., 2007, Türk Toponimisi
Üzerine Bir İnceleme, Türklük Bilgisi
Sempozyumu Bildiriler-2 s.735-747
Sakaoğlu, S., 1984, İnsan Adlarından
Kaynaklanan Yer Adları, Türk Yer Adları
Sempozyumu Bildirileri, Ankara, Başbakanlık
Basımevi, s.259-264
Sümer, F., 1999, Tarihleri-Boy
Teşkilatı, Destanları Oğuzlar
(Türkmenler),İstanbul, Türk Dünyası
Araştırmaları Yayını
Şen, S., 2008, Türkiye'de Meyvelerden
Yararlanılarak Verilmiş Yer Adları, Turkish
Studies Volume 3/5 Fall, s. 401-419
Sonuç:
Tokat köy ve kasaba adlarının
incelenmesi sonucunda, yerleşme yerlerine
ad verirken önce çevreden, daha sonra da
bireyden yaralanıldığını görmekteyiz. Bunu
da Anadolu insanının doğaya sıkı sıkı bağlı
olduğunu, kendisini doğayla ve yaşadığı
mekânla özdeşleştirdiğini göstermektedir.
Tokat yerleşim adlarında birçok özellik
bulmak mümkündür. Bunların başında
bölgenin coğrafî ve tarihî yapısı gelmektedir.
Kapladığı alan itibariyle küçük sayılabilecek
olan bu yerleşim yerindeki yer adlarının
zenginliği, dil araştırmalarına kaynak
oluşturmaktadır. Bu adlarla ilgili tarihî ve
kültürel zenginliklerin gün yüzüne
çıkarılması, bilim dünyasına tanıtılması her
alanda fayda sağlayacaktır.
13
BU DİYAR
Ne zaman gelsem ki ben bu diyara
Tuğlar kalkar göğe cana kös vurur
Mengücekoğlu'ndan emir Timur'a
Tarih edep ile divana durur
Çifte minareden haz akar ruha
Pir Sultan Banaz'dan yol bulur şaha
Dualar ederim yüce Allah'a
Ruhum bu diyarda bir huzur bulur
Burası yiğidin harman diyarı
Demir kuşaklıdır pehlivanları
Cümle dünya tanır Sivaslıları
Yiğitlik, mertlikte hep örnek olur
Sazına söz siner, sözlerin özü
Dilde dışa vurur yüreğin közü
Bir tezene değsin curası, sazı
Bülbülce şakıyıp, nağme doğurur
Bu diyar atam'ın kabrine mekân
Bütün yiğidolar hısım, akrabam
Bir de yel eserse yama dağından
Keder gider baştan gamım dağılır
Ahmet DİVRİKLİOĞLU- TUFAN
Az sözlerle çok anlamların ifade edildiği,
sevda konusu ağırlıkta olmak üzere hemen her
konuda söylenmiş, yedi heceli, müstakil dörtlüklü
şiirlere mani denir. Maniler genel olarak yedi
hecelidir ve dört dizeden ibarettir. Ancak istisnai
de olsa hece ve dize sayıları farklı maniler de
vardır. Bu çerçevede manileri yapılarına göre şu
şekilde tasnif edebiliriz:
A. Hece Sayısına Göre Maniler
1. Dört heceli maniler
2. Beş heceli maniler
3. Altı heceli maniler
4. Yedi heceli maniler
5. Sekiz heceli maniler
6. On bir heceli maniler
B. Mısralarına Göre Maniler
1. Düz Maniler
2. Kesik / Cinaslı Maniler
3. Yedekli Mani
a. 6 mısralı maniler
b. 7 mısralı maniler
c. 8 mısralı maniler
ç. 9 mısralı maniler
d. 10 mısralı maniler
e. 11 mısralı maniler
f. 12 mısralı maniler
g. 14 mısralı maniler
h. 16 mısralı maniler
ı. 17 mısralı maniler
“MÜSTEZAT MANİ”
TERİMİ DOĞRU MUDUR?
Dr. Doğan KAYA
Her ne kadar farklı hece ve farklı ölçüde
maniler var olsa da mani denilince akla 7 heceli ve
(aaba) kafiye düzenindeki şiir şekli gelir.
Yapılarından dolayı bazı manilere düz,
kesik / cinaslı, yedekli ve müstezat mani gibi
çeşitli adlar verilmiştir. Bizim burada üzerinde
duracağımız mani şekli de sonuncusu olacaktır.
Bu manilerin kafiye düzeni (abxb)
şeklindedir. Dört dizelidir, ancak 1. 3. dize (7), 2 ve
4. dize (4 veya 5) hecelidir. Uzun ve kısa hece
yapısından dolayı “müstezat mani” olarak
isimlendirilmiştir. Bu terimi tespitlerimize göre ilk
kullanan Türk Manileri kitabının yazarı Sami
Akalın olmuştur. Akalın konu ile ilgili olarak
şunları söylemektedir: “Türk mani dünyasında,
biçim bakımından en ilgi çekici olanları birinci ve
üçüncü satırlarında yedi hece, ikinci ve dördüncü
satırlarında da beş hece söz bulunan bu müstezat
manilerdir. ... Müstezat adını da teklif olarak ben
yakıştırdım.” Akalın, sözü edilen kitapta
“Müstezat Gagavuz Manileri” başlığında
yayımladığı manileri, Kırım'dan Köstence'ye
göçmüş, Köstence'den de İstanbul'a yerleşmiş
olan kimselerden derlediğini ve kaynak şahısların
bu manilerin Gagavuz manisi olduğunu
15
koydukları divan, semaî, kalenderî gibi
nazım biçimlerinin müstezat örneklerini
de sergilemişlerdir.
Müstezat şiir şekli kısaca ifade
edecek olursak, ana metindeki birimin
sonuna kısa dizeler eklenmek suretiyle
söylenmiş/yazılmış şiirlerdir. Konumuza
gelecek olursak, mani, bilindiği gibi en az
dört dizedir. Bir maninin müstezat hale
getirilebilmesi için ana metne bir dize -ki
bu 3 veya 4 heceli bir söz olabilireklenmesi gerekir. Edebiyatımızda bu
şekilde ortaya konulmuş tek bir mani
örneği yoktur. Bu sözümüz biraz önce adı
geçen Nogay manileri için de geçerlidir.
Maninin zaten kendisi dört dizedir ve
sözü edilen manilere eklenmiş bir dize
söz konusu değildir. Söz konusu
manilerin sadece dizeleri arasında farklı
ölçüler bulunmaktadır. Bu terimi ilk defa
kullanan Sami Akalın'ın dikkatinden
kaçan husus; kısa dizeleri, ziyade dize
olarak algılamış olmasıdır. Akalın'ın bu
yaklaşımı sonraki araştırmacılar
tarafından da kabul görmüş ve maniler
konusunda yapılan çalışmalarda Nogay
manileri yanlış olarak hep “müstezat
mani” olarak ele alınmıştır.
O halde bu manileri hangi terimle
adlandırmamız gerekiyor?
1. ve 3. dizeleri (7), 2. ve (4)
dizeleri (4 veya 5) hece olan bu manilerin
özelliklerini göz önünde aldığımızda
onlar için “iki ölçülü maniler” yahut
“gedikli maniler” gibi terimlerin uygun
olacağını düşünüyorum.
İki Ölçülü / Gedikli Mani
örnekleri:
Ezan taşı üstünde
Ezanı okur
Akamın kekilleri
Lavanta kokur
söylediğini ifade etmiştir.
Asıl meseleye geçmeden önce bu
konu üzerinde durmak istiyorum.
Literatürümüze Gagauz manileri
olarak geçen bu manilerin kimlere ait
olduğunu açıklığa kavuşturmamız
gerekiyor. Sözünü ettiğimiz maniler,
Gagauz Manileri değil Dobruca Nogay
Tatarlarının manileridir. Bunu, kendisi de
bir Gagauz Türk'ü olan Fedora Arnaut
söylemektedir. Arnaut, Gagauz
Manilerinin İncelenmesi ve Türkiye ile
Azerbaycan Örnekleriyle
Karşılaştırılması adlı yayımlanmamış
Yüksek Lisans Tezinde; “Bu maniler,
Dobruca'daki Tatarlarının lehçesinde
yazılmış olup, okuyuculara maalesef
Gagauz Manileri olarak sunulmuştur.”
sözleriyle bu manilerin Gagauz manisi
olduğu görüşüne karşı çıkmıştır.
Benim burada sözünü edeceğim
ikinci konu; “müstezat mani” teriminin
yanlış olduğu hususuyla ilgilidir. Konuyu
daha iyi anlamak için müstezat kelimesi
üzerinde durmamız gerekiyor. Müstezat
“ziyadeleşmiş, artmış, çoğalmış.”
demektir. Genellikle (mef û lü me fâ î lü
me fâ î lü fe û lün) veznindeki şiirlerin
beyitlerinden sonra (mef û lü fe û lün)
kalıbıyla söylenmiş dizeler getirmek
suretiyle tesis edilen şiirlere verilen ad
olarak kullanılmıştır. Ne var ki aruzun
başka kalıpları ile de müstezat şiirler
söylenmiştir. Divan edebiyatında sıkça
karşımıza çıkan bu şekli, zaman zaman
âşıklar da tesis etmişlerdir. Âşıklar,
koşmaların ve aruz vezniyle ortaya
Ak deryanın üstünde
Yeşil kayık yar
Sen ay bolsan ben yıldız
Kavuşayık yar
Çok söyleme başımda
El seni dinler
Ananı eşek tepsin
Babanı filler
Yeşil kiymek bek sevap
Al pazardan yar
Tanrı seni saklasın
Köz nazardan yar
……………………….
16
Men bu keşe tiş kördüm
Tobem oyıldı
Annemden giz yar suydim
Âlem tuyuldi
Ben bu gece düş gördüm.
Tepem oyuldu.
Annemden habersiz yar sevdim.
Herkes duydu.
Alma terek putağı
Yaprak açay
Babası izin bermese
Kızı kaçay
Elma ağacı budağı
Yaprak açar
Babası izin vermezse
Kızı kaçar
Arabamı yektirdim
Teleke takım
Bu dünyada kelmesem
Akratte akım
Arabamı çektirdim
Talika takım
Bu dünyada gelmezsen
Ahrette hakkım
Vahıtsız meyva idim
Vahıtsız piştim
Ayrılmacah dust idim
Ayrılığa tüştim
Vakitsiz meyve idim
Vakitsiz oldum
Ayrılmayacak dosttum
Ayrılığa düştüm
Yarık yansa eki terek
Sünse kümür
Sensiz cürgen künlerim
Saymam ümür
Işık yansa iki ağaç
Sönse kömür
Sensiz geçen günlerim
Saymam ömür
Mındım torat togalap
Kettım Koban cagalap
Tamam alt'ay caz cürdüm
Bır botadı sagalap
Bindim doru ata başlık koyarak
Gittim Koban'ı boylayarak
Tam altı ay yaz yürüdüm
Bir botayı izleyerek
Mısır ektım bır sıra
Satır tawdıñ boyına
Bırkaş mane aytarman
Abiyımdıñ toyında
Mısır ektim bir sıra
Deli ormanın boyuna
Birkaç mani söylerim
Ağabeyimin düğününe
Ay tuwsa ayaz bola eken
Kün tuwsa biyaz
Süymegenden ayır da
Süygende yaz
Ay doğarsa ayaz olurmuş
Gün doğarsa beyaz
Sevmeyenden ayır da
Sevdiğine yaz
Dalgalı derya üstinde
Gezer kayık
Sen ay bolsan men yıldız
Kawışayık
Dalgalı derya üstünde
Gezer kayık
Sen ay olsan ben yıldız
Kavuşalım
Kimdir bizi men eyleyecek bağı-ı cinandan
Mevrus- u pederdir, gireriz
NABİ
ENDÜLÜS'ÜN SOLMAYAN GÜLLERİ
M. Nihat MALKOÇ
sıra dışı kadim medeniyet, çağa altın
mührünü vurmuştur. Avrupa, insanî nefesleri
buradan soluklanmıştır. Bugün İspanya'da
Endülüs mirasının maddi ve manevî
yansımalarını bütün çıplaklığıyla
görürsünüz. İspanyolcadaki Arapça
kelimeler, bu uygarlığın köklü izlerinin sese
ve söze ait olanlarıdır. Endülüs, şahsına
münhasır coğrafî, siyasî, sosyal ve kültürel
hususiyetleriyle İslam tarihi içerisinde
bambaşka bir yeri ve önemi olan bir bölgenin
adıdır.
Endülüs demek, bize bu coğrafyanın
kapılarını ardına kadar açan Târık b. Ziyâd
dem ek t i r. Bu t opra k l a rda dol a şı rk en
Müslüman coğrafyasının doyumsuz
havasıyla soluklanırsınız. Kendinizi bir
Anadolu şehrindeki gibi huzurlu
hissedersiniz. Zira maddi ve manevî
yansımalarıyla Batı Avrupa'da bir İslam
atmosferi ve huzur adası inşa edilmiştir.
Bu topraklar nice şair ve yazarlara
ilham kaynağı olmuştur. Ünlü İspanyol yazar
Miguel de Cervantes, anıtlaşmış eseri olan
Don Kişot(Don Quixote)'u Endülüs'ün
mümtaz şehirlerinden sayılan
Sevilla(İşbiliye)'da yazılmıştır.
Endülüs'te Raks…
İspanya deyince bazılarının aklına
Real Madrid ve Barcelona gibi dünya
futbolunun dev takımları gelse de; benim
aklıma Endülüs, Endülüs deyince de Türk
şiirinin zirve isimlerinden biri olan Yahya
Kemal Beyatlı'nın “Endülüs'te Raks” şiiri
gelir. Bu şiir, bizi buram buram maneviyat
kokan kadim İslam şehrine götürür. İşte
Üstad'ın o tılsımlı beyitleri:
“Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın
bütün hızı.../Şevk akşamında Endülüs üç defa
kırmızı...//Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce
dildedir./İspanya neş'esiyle bu akşam bu
zildedir.//Yelpaze çevrilir gibi birden
dönüşleri,/İşveyle devriliş, saçılış,
örtünüşleri...//Her rengi istemez gözümüz
şimdi aldadır;/İspanya dalga dalga bu akşam
bu şaldadır.//Alnında halka halkadır aşüfte
kâkülü,/Göğsünde yosma Gırnata'nın en
güzel gülü...//Altın kadeh her elde, güneş her
gönüldedir/İspanya varlığıyla bu akşam bu
güldedir.//Raks ortasında bir durup oynar,
yürür gibi;/Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür
gibi...//Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü,
sürmeli.../Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre
öpmeli...//Gözler kamaştıran şala, meftun
eden güle,/Her kalbi dolduran zile, her
sineden: Ole!”(1)
Kurtuba (Cordoba) Şehri ve Gözü
Yaşlı Kurtuba Camii…
Günümüzdeki adıyla Cordoba, nam-ı
diğer Kurtuba, Madrid'e yaklaşık 400 km
mesafede bir İslam şehri… Şehir, dümdüz bir
araziye kurulmuş. İhtişamlı zamanlarında
sekiz yüz binleri görse de, günümüzde şehrin
nüfusu yarıya inmiştir. İbn Hazm, İbn Tufeyl
ve İbn Rüşd gibi edebiyatçı, tarihçi, âlim ve
filozoflar bu topraklarda yetişerek isimleri
zamanın göbeğine yazılmıştır. Kurtuba, var
Endülüs'te İslâm Medeniyetinin
İzleri…
Endülüs, İslam kültürünün
sentezlendiği kadim bir coğrafyadır. Zulme
karşı direnişin sembolüdür. O, Avrupa'da
kurulmuş en büyük medeniyetlerden biridir.
711'den 1492'ye kadar İber Yarımadası'nda
hüküm sürmüştür. Sekiz asır hüküm süren bu
19
Camii ayakta kaldıkça, kimse Müslümanların
kültür ve sanat seviyesine ulaşamayacaktır.”
(Hicaz'dan Endülüs'e, s. 156)” Doğru söze ne
demeli, mükemmel teşhis…
Gerçekten de Endülüs bölgesinde
İslâm'ın buram buram kokusu içimize dolar.
Sevilla (İşbiliye) deyince de ünlü mutasavvıf,
İslâm düşünürü ve şâiri Muhyiddin İbn Arabî
gelir akıllara. Bu kıymetli ve kudretli İslâm
âlimi, ilk eğitimini burada tahsil etmiş, uzun
süre bu topraklarda yaşadıktan sonra Şam,
Bağdat ve Mekke'ye seyahat etmiştir.
İslâm şehirleri, insan merkezli
medeniyetin mücessem abideleridir. Mekke,
Medine ve Kurtuba bunların en başta
gelenidir. Endülüs'ün payitahtı Kurtuba,
İslâm medeniyetinin görkemli izlerini
üzerinde gururla taşır. Buradaki mimarî, bu
medeniyetin asaletini tescil eder.
oluşundan beri İslam'ın hüznünü yansıtan
ayna olmuştur.
Endülüs Emevilerinin başkenti
Kurtuba'da vaktiyle altı yüz cami
bulunmaktaydı. Bunların en gözdesi ve
ihtişamlısı Kurtuba Camii'ydi. Fakat bu cami,
1236'da katedrale çevrilmiştir. Guadalquivir
(Vad'il Kebir) ırmağının kenarındaki bu cami,
dünyanın en büyük ve kadim camilerinden
kabul edilir. Bu mabet, en fazla sütuna sahip
olmasıyla da dünyada tektir. Bu görkemli
camiin at nalı şeklindeki mihrabı ve minberi
görülmeye değerdir.
Kurtuba Camii bugün ne kadar
görkemliyse, müminlerin secdelerine şahit
olamadığı için, bir o kadar da hüzünlüdür. Elli
bin cemaatin aynı anda ibadet edebileceği
devasa Kurtuba Camii'nde, çan kulesine
çevrilmiş minareleri görmek, insanın içini
acıtıyor. A. Karakoç'un “Üşüyenler” adlı
şiirindeki “Ezanlar buz tutmuş minarelerde”
dizesi, tam da bu acıklı durumu anlatıyor.
Kurtuba Camii, tevhid nidalarını duyacağı
kutlu asırların özlemiyle yanıp tutuşuyor.
Gemileri Yaktıran Endülüs Fatihi
Târık Bin Ziyâd….
“Gemileri yakmak” deyimini dilimize
kazandıran hadisenin kahramanıdır Târık
Bin Ziyâd… O, Emevîler zamanında,
Afrika'nın fethi için vazifelendirilmiş, Mûsa
bin Nusayr'ın azatlı kölesidir. Târık bin Ziyâd,
emrindeki dört gemi ve yedi bin asker ile 711
(H. 92) yılında Endülüs'e hareket etti.
Askerler, İspanya'nın güneyinde gemilerden
inip karaya çıktılar. Târık bin Ziyâd, bir
rivayete göre bütün gemileri yaktırdı, sonra
da askerlerine şöyle hitap etti: “Ey mücahit
kardeşlerim! Görüyorsunuz, arkamızda
deniz, önümüzde düşman var. Artık geriye
dönüşümüz kalmadı. Düşmana saldırıp bu
toprakları almadan başka çaremiz yoktur.”
Târık Bin Ziyâd, düşmana elçi
göndererek onları İslam'a davet etti. Bu teklifi
kabul görmeyince, şiddetli bir savaş başladı.
Târık Bin Ziyâd zorlu bir savaştan sonra, kral
Doderiche'ye ulaşarak, bir kılıç darbesiyle
onu yere serdi.
Endülüs fatihi Târık Bin Ziyâd, cesur,
güçlü ve dirayetli bir komutandı. Aynı
Gırnata (Granada), Sevilla (İşbiliye)
ve Ötesi…
Gırnata(Granada)'da cümle varlıklar
size sanki gülümser. Zira bu mütebessim
şehir, 1492'ye kadar İslâm uygarlığı
dairesinde kalmıştır. Bugün o cadde ve
sokaklarda dolaşırken bir İslam şehri
havasını doyasıya hissederek huzur
bulursunuz. Buradaki İslâmî mimarî, şehrin
doğu medeniyetine ait olduğunu adeta
haykırmaktadır. Hüzün ve coşkuyu en iyi
şekilde yansıtan Flamenko, Granada'yı da
içine alan Endülüs'ün dünyaya armağanıdır.
Prof. Dr. Nazif Gürdoğan'ın şu tespiti
çok doğru ve yerindedir: “İspanya'nın
neresine giderseniz gidin, en güzel yapıların
Müslümanların egemenliği döneminde
yapılmış olduğunu görürsünüz. Bu yüzden
İspanya'da Hıristiyanların egemenliği ne
kadar sürerse sürsün, Elhamra ve Kurtuba
20
zamanda çok yetenekli bir hatipti. Sebte'den
gemilerle İspanya'nın en güneyindeki Calpe
bölgesine ulaşan Târık, karargâhını burada
kurduğu için, iki kıtanın birbirine yaşlaştığı
Cebelitârık, ismini ondan almıştır. Endülüs
İslâm medeniyeti, bu gözü pek kahramana
çok şey borçludur.
İslâm Medeniyetinin Şaheseri: ElHamra Sarayı…
İspanya'da Endülüs İslâm Devletini
kuran Müslümanlar, bu ülkede pek çok sanat
eseri de meydana getirdiler. Bunların
başında, 1232'de yapımına başlanan ElHamra Sarayı gelmektedir. El-Hamra, İslam
mimarisinin Batı dünyasında en bilinen
örneğidir. Burası İslam mimarisinin gurur
abidesidir. 'Kızıl' anlamına gelen “el-hamrâ”
sıfatı, inşaatta kullanılan kil harcın kızıla
çalan rengi sebebiyledir. Bu saray, tarih
boyunca birçok tahribata maruz kalsa da,
mevcut haliyle dimdik ayaktadır.
Avrupa'daki engizisyon zulmüne karşı,
İslam'ın gülen yüzünü temsil etmektedir.
Ayakta kalan İslâm saraylarının, tartışmasız,
en şöhretli olanıdır.
El-Hamra Sarayı, Gırnata şehrine ve
Darro Nehri'ne bakan, hâkim bir
konumdadır. Arap Dünyası Enstitüsü eski
Başkanı Edgar Pisani, Elhamra'yı bakın ne de
güzel anlatır:
“Endülüs İslam sanatını, Müslüman
İspanya tarihinden ayrı düşünmek
imkânsızdır... Elhamra inşâ edilirken hiçbir
şey tesadüfe bırakılmamış, her detay itina ile
hesaplanmıştır. Kavislerin bölünüşünde, tek
ve çift sütunların hoşa geden bir tarzda
yerleştirilmelerinde, kapı ve pencere
yerlerinin tespitinde bunu anlamak
mümkündür. İşte bu sayede harikulâde
perspektifler ortaya çıkmış, avlularla açık
salonlar arasında güneş ışığı, suların akışı ve
gölgelerin oyunu buluşturularak, dış âlemle
inanılmaz bir uyum ve zarafet sağlanmıştır.
Bu, sanki el değince kırılıp dökülecek hissi
veren yüksek bir zarafettir. Elhamra'yı
gerçekten anlamak için, sarayın içindeki pek
çok kitabeyi anlayarak okumak gerekir.
Kur'an'dan alınan ayetlerin ve İbn-i Zamrak'la
diğer Müslüman şairlerin mısralarının
kazınmış olduğu bu kitabeler bazı duvarları
tamamen kaplamakta, kemerler, kapı
çerçeveleri ve sütun tekneleri boyunca uzayıp
gitmektedir. Öyle ki, bu yazıları süsleme
motiflerinden ayırmak neredeyse imkânsız
haldedir. Evet, Elhamra konuşur. Hem de
kutsal kitabının sesiyle konuşur.”(2)
Dipnotlar:
1. Kendi Gök Kubbemiz, Yahya
Kemal Beyatlı, İstanbul Fetih Cemiyeti
Yayınları, İstanbul 1961
2. tr.wikipedia.org/wiki/El_Hamra_Sarayı
Makale ve Yorum: Halide Halid
Araştırmacı-yazar, Azerbaycan Milli
İlimler Akademisi, Nizami adına
Edebiyyat İnstitüsünde ilmi görevli.
(“Haydarbabaya Selam” Manzumesi
Temelinden)
MUHAMMED HÜSEYİN ŞEHRİYAR'IN
ESERLERİNDE
TÜRKÇÜLÜK
Halide HALİD
22
Manevi zenginliği ile büyük bir
hazineyi andıran Muhammed Hüseyin
Şehriyar, “Haydarbabaya Selam”
manzumesi ile Doğu coğrafyasında büyük
bir edebi hareketlenmeye neden olan
şairdir.
M. H. Şehriyar edebi çalışmalarına
yaklaşık 1921-1922 yıllarında başlamıştır.
Şairin manevi gıda ve ilham kaynağı, bir
taraftan Sadi Şirazi, diğer taraftan ise
büyük Türk şairleri M. Fuzuli, M. A. Sabir,
M. A. Ersoy ve T. Fikret olmuştur.
Şehriyar Türk oğluydu. Türk dili ve
Türkçülük Şehriyar için bitmez tükenmez
bir sevgi, bir istekti. Şehriyar'ın hayat
hikâyesini izledikçe, ata yurdundan,
halkından ayrı düşmesine ve eserlerinin
ekseriyetini Farsça yazmasına rağmen, ne
öz Türkçesine, ne de Türklüğüne ihanet
etmediği görülmektedir. Şehriyar son
derece zorlu, karmaşık, fakat liyakatli bir
yaşam sürdü. Şehriyar milletini seven,
Türkçü bir şair idi.
Şehriyar araştırmacısı Elman
Guliyev, 2001 yılında kaleme aldığı
“Haydarbabaya selam, nasıl varsa”
kitabının önsözünde Şehriyar'ın
eserlerinin öneminden bahsederek şöyle
yazmaktadır:
“… Şehriyar tüm aydın selefleri
gibi her şeyden önce kendi asrının oğludur.
Onun eserlerinde İran sosyo-politik
ortamının elli yıldan fazla bir aşaması,
sosyal ortamın doğurduğu duygular şiirsel
ifadesini bulmuştur. Şehriyar'ın eserleri
hem biçim, hem de muhteva itibariyle
rengârenktir. Bu eserler geniş konu
çerçevesine sahiptir. Üstat şairin sanatının
temelinde birçok sorunlarla birlikte, aynı
zamanda Azerbaycancılık ve Türkçülük
düşüncelerinin tebliği dayanmaktadır.
Eserlerinin ekseriyetinin Farsça olmasına
rağmen, “elimin Farisi'ce de derdini söyler
diliyem men” (halkımın derdini Farsça da
söyleyen diliyim ben) demekle, idealine
olan sadakatini, Türk tefekkürünün
mahsulü olan Farsça örneklerinde bile
halkına, eline, obasına olan bağlığını bir
daha göstermiştir.”
olmaktayız. Şehriyar Farsça yazmağa başladı.
Fakat daha çocuk iken bedaheten diline
getirdiği ilk mısraları ise Türkçe olmuştu:
Rugiyye bacı, / Başımın tacı,
Eti at ite, / Mene ver kete.
Güney Azerbaycan'a gelip, öz
soydaşları ile görüşmek arzusunda olan
Şehriyar, Türk edebiyatı ve tarihi ile tanıştıktan
sonra Türkiye de onun için kutsal ve kudretli
bir memleket olmuştur. Yalnız hayallerinde
Azerbaycan'ın ve Türkiye'nin misafiri oluyordu
şair. İşte bu hayallere dalarak meşhur
“Türkiye'ye Hayali Sefer” şiirini kaleme aldı.
Arzuladıklarını satırlara aktardı.
Gurbet ehsas elemem men burada,
Sanki doğma diyarımdı menim
Nerede vardı garındaşlarımız,
Ana yurdumdu, hasarımdı menim.
Halide HALİD
Üstat Muhammed Hüseyin Şehriyar,
“Haydarbabaya Selam” manzumesiyle Türk
dünyasında kuvvetli bir edebi canlanmaya
neden olan şairdir. Ömrünün bir kısmını
gurbette geçiren Şehriyar, uzun yıllar Meşhed,
Nişapur, Kaşan ve Tahran'da yaşamıştır.
Gurbette, öz yurdundan, obasında ayrı
yaşamak şair için son derece ağırdı.
“… O defalarca “buğday yedim,
cennetten çıktım” diye pişmanlığını dile
getirmiştir.”
Sadi Şirazi'nin mezarı üstünde
yaşadığı ağır günleri aşağıdaki cümleyle şöyle
hatırlamaktaydı: “Kuruyaydı o ayak ki, onunla
men İran'a geldim”
Şehriyar son nefesine kadar hayatının
gurbette geçen yıllarına göre manevi azaptan
kurtulamıyor. Şairin eserlerinde sosyal
yaşamın farklı alanlarına temas edildiğini
dikkatten kaçıramayız. Üstat eserlerinde
dünyeviliği, halkçılığı, milliliği, beşeri
duyguları, hayata olan bağlılığı tebliğ etmekle
sevgiyi, muhabbeti, insan severliği terennüm
etmekte ve şahlık rejiminde memleketin dar bir
zindana dönüştüğünü açıkça göstermektedir.
Şehriyar İran'da Türk halkının katı
düşmanı olan Muhammed Rıza şahın, milli
kültürümüzün terakkisinin önüne çektiği
sağlam seddi, ana dilinde yazdığı şiirleri ile
ebedi olarak yıktı. Şehriyar'ın eserlerinin
perestişkârı olan Mehdi Rovşenzemir'in,
üstadın “Haydarbabaya Selam” manzumesine
yazdığı ön söze bir bakalım:
“… Şehriyar'a ilham kaynağı olup
kanat veren ve oğlunun da başını kendi zirvesi
gibi yükselten Haydarbaba, bir gün tabiatın
kahru-gazabından boğulup, mahvolabilir.
Fakat Şehriyar'ın yarattığı “Haydarbaba”
ebediyet abidesidir. Eğer yeryüzünde tek bir
Azerbaycanlı kalsa bile, bu sanat örneğine
bakıp, gururla söyleyecek: Bu ebediyet
abidesidir, yazarı Mir Muhammed Hüseyn'dir”
Üstadın eserlerini, özellikle de Azerbaycan
Türkçesinde kaleme aldıklarını izledikçe,
Türklüğe ve Türkçülüğe bağlı olduğuna şahit
Şu mısraları okuyan herkes Şehriyar'ın
sanki defalarca Türkiye'de bulunduğunu
zanneder.
Şehriyar Türkçenin güzelliğine, sanat
dili eminliğini bir daha “Türk Dili” şiirinde
bildirmektedir:
Türkün dili tek sevgili, istekli dil olmaz,
Özge dile katsan, bu dil asil olmaz.
Öz şeirini farsa, araba katmasa şair,
Şeiri eşidenler, okuyanlar kesil olmaz.
Üstadın Türkçeye olan sevgisini,
görkemli Türkolog Profesör Tofik Hacıyev,
“Şehriyar'ın Söz Sanatı” başlıklı makalesinde
şöyle tasvir etmektedir:
“… Üstat “Türk'ün dili tek sevgili,
ehsaslı dil olmaz” diyerek, Türkçemizin yüksek
sanat dili olduğunu onaylamaktadır. Aynı
zamanda şöyle bir beklenmedik gerçeği dile
getirmektedir:
Türki bir çeşme ise men onu derya eledim,
Bir soyug merekeni mehceri-kübra eledim”
Şehriyar, kendisini “el meseli”,
“ebediyet gülü” olarak isimlendirerek dâhiyane
uzak görenlikle kendi edebi kaderini
belirleyebilmiş ve halkının istek ve arzularının
“söyler dili”ne dönüşmüştür.
Şehriyar milletini seven, Türkçü bir
şairdi. “İran poeziya bahadırlarının söz
hazinesiyle hayat bulan, Azerbaycan Türk
tefekkürü ve şiirinin ruhu ile kemale eren “Fars
edebiyat dağlarının son zirvesi ve Türk
edebiyatının ulu şairi” Doktor Muhammed
23
ikinci ve azametli Şahriyar patlaması, halkın
milli varlığının bin yılların derinliklerindeki
manevi desteklerinden güç aldı. İlginçtir ki,
Farsça güzel şiirler kaleme alan istidatlı
Şehriyar'ın hiçbir eserinde bu muhteşem
volkan kendisi için meydan bulamamıştır.”
Söz konusu volkanı ortaya çıkaran
Azerbaycan Türkçesi Şehriyar ruhunun
mayasını da bizzat yoğurmuştu ve bu maya işe
karışmadan hiçbir sanat mucizesi
yaşanmayacak. Kesin olarak söylemek
mümkündür ki, “Haydarbabaya Selam” öz
anadilinde yazılmasaydı, bu kadar büyük
başarı ve ün kazanamazdı.
Bu yüzdendir ki, söz konusu eserde
Şehriyar istidadı ile birlikte Azerbaycan
Türkçesi de çiçeklenip kendi mücadeleci
görevini yürütmektedir:
“Haydarbabaya Selam” manzumesi
her bir Türkün sevebileceği bir eserdir.
Hüseyn Şimşek gibi değerlendirilen
Şehriyarımız, bu günün ve geleceğin nesilnesil okurları ve edebiyat çevresi için hiçbir
zaman eskimeyecek zengin bir miras bırakıp
gitmiştir.
“Türk Kültürü” dergisinin Eylül 1969
yılı sayısında Osman F. Sertkaya,
““Haydarbabaya Selam” Şiirinin Türkiye'deki
Yankısı” başlıklı makalesinde Şehriyarla ilgili
şunları kaydetmektedir:
“… Çağdaş Azeri şiirinin en büyük üstadı, aynı
zamanda yalnız Azerbaycan'ın değil, yaşayan
Türk şairlerinin en büyüklerinden biri olan
Şehriyar, “Haydarbabaya Selam” şiiri ile
Azerbaycan, Türkistan, Kerkük, Türkiye'de,
özetle Türk dünyasının tamamında
kendisinden sevgi ve saygıyla bahsedilen bir
şahıs olmuştur.” Şehriyar Azerbaycan ve
Türkiye'ye hasretti. Bu hasretle de sevdiği
milletini gözü yaşlı bırakıp dünyasını
değiştirdi.
Muhammed Hüseyin Şehriyar'ın
Vatan aşkı, Vatan sevgisi, kendisinin milli ve
manevi değerlerine dayanarak, şirin Tebriz
lehçesinde kaleme aldığı “Haydarbabaya
Selam” manzumesinde parlak ifadesini
bulmuştur.
Heyderbaba, geyret ganın gaynarken,
Garanguşlar senden gopub gaklarken
O sıldırım daşlar ile oynarken,
Govzan, menim himmetimi orda gör,
Ordan eyil, gametimi darda gör.
Heyderbaba, göyler bütün dumandı,
Günlerimiz bir birinden yamandı.
Bir birizden ayrılmayın amandı!
Yahşılığı elimizden alıblar
Yahşı bizi yaman güne salıblar.
Bu satırlarda şair ise canı bir, kanı bir
olan fakat menfur düşmanların fitne fesadı
yüzünden ayrı düşen iki Türk kardeşin
ayrılığına işaret etmektedir. Öz vatanının
ikiye bölünesi, soydaşlarının yurtlarından
uzak düşmesi, dostların ayrılması, mihnet ve
hicran bu şiirde şair tarafından lirik bir şekilde
takdim edilmiştir.
Şehriyar “Haydarbabaya Selam”
şiirinde yalnız öz yurdunun tabiatını,
insanlarını terennüm etmekle yetinmiyor, aynı
zamanda hüzünlü çocukluk hatıralarının
geniş tasvirinde, onların romantik
hatıralarında bu yurdun, onun insanlarının
acılı tatlılı günlerini, adaletsiz sosyal düzenin
insanlara bahşettiği sert ve acımasız yaşamın
sıkıntılı yönlerini kalp acısı ile kaleme
almaktadır. Fakat kutsal ve ulvi düşüncelerin
carcısı olan büyük şair, ruhtan düşmemekte,
kötümserliğe kapılmamakta, zulmün ve onun
ortaya çıkardığı sıkıntıların geçici olduğuna,
bunun için sabırlı, dayanıklı ve mücadeleci
olmanın zaruri olduğuna önce kendisi
inanmakta ve halkını da inandırmaya
çalışmaktadır.
Profesör M. Gasımlı'nın üstadın
“Haydarbabaya Selam” manzumesi ile ilgili
yazdıklarından bazı noktaları dikkatinize
sunmak istiyoruz:
“… Haydarbaba volkanının
Azerbaycan tabiatındaki yaşı bilinmeyen
birinci patlamasından çok sonralar yaşanan
Bir uçaydım bu çırpınan yelinen
Bağlasaydım dağdan aşan selinen
Ağlaşeydim uzag düşen elinen
Bir göreydim ayrılığı kim saldı
Ölkemizde kim gırıldı, kim galdı.
Şehriyar'ın Haydarbabası Tebrizle
Bakü arasında, aynı şekilde tek kelimeyle Türk
soylu memleketler arasında “Şiir Sanatı
Köprüsü” kurdu. Kuzeyden Güneye,
Güneyden Kuzeye üstada mektuplar, ithaflar
yazılmaya başlandı. Kardeş çağrısının gücünü
ve ana toprağın kudretini hayal eden Şehriyar,
“Haydarbaba”sının arkasız olmadığından
emin oldu.
Şehriyar, çalışma hayatına Farsça
yazan şair olarak başlasa da, sevenlerinin ve
Şehriyar dehasından ilham alanların kalbinde
Azerbaycan Türkçesinde yazıp, milletine
hatıra olarak bıraktığı “
24
MEMLEKET SEVDASI
Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ve Niksar Belediyesince düzenlenen
“5. Cahit Külebi-Memleketimize Bakış Yarışması”nda birinci olan şiir.
Zaman taşır sonsuza çeşmelerden akan su,
Ararım memleketi beliren korkularda.
Kâbuslara yurt olur düşlerimin uykusu,
Sitemler dile gelir tedirgin türkülerde.
Hoşnut etmez gurbetin yavan busesi beni,
Üşütür zaman zaman gamın gölgesi beni.
El eder hayalimde kekik kokulu dağlar,
Arzularım boşlukta sessizliğe tutunur.
Gecenin karanlığı bazen bozkırda ağlar,
Aydınlatmaz gönlümü semadan yansıyan nur.
Ürpertir kimi zaman günün nefesi beni,
Dem dem mestane eyler hüznün bestesi beni.
Akşamın kızılında ufka yazılan satır,
Süzer özlemlerimi imbiğinden zamanın.
Kirpiklerimden yağan kâinatı ıslatır,
Ancak Sıla-ı rahim kaynağıdır dermanın.
Üşütür zaman zaman gamın gölgesi beni,
Mahkûm eder içine hasret kafesi beni.
Cemreler yorgun düşer, göçmen kuşlar gecikir,
Sevdam kör kuyulara hapsedilmiş bir tutsak.
Nisan yağmuru bekler arınmak üzere kir,
Paklığına hasrettir Âdem'in özü toprak.
Dem dem mestane eyler hüznün bestesi beni
Getirse de kendime esrik su sesi beni,
Havasında, suyunda peydahlanır hıçkırık,
Zamansız yağmurlarla ıslanır ikindiler.
Sürgünüm yâd ellere, bütün hayaller kırık,
Umuda umutsuzca seslenir ikindiler.
Mahkûm eder içine hasret kafesi beni,
Ürpertir kimi zaman günün nefesi beni.
Şefkatinin kuytusu sararken benliğimi,
Gönlümdeki cennetten parçadır memleketim.
Bilinmez diyarlarda ararken benliğimi,
Onsuzlukta yükselir dilimden şikâyetim.
Getirse de kendime esrik su sesi beni,
Hoşnut etmez gurbetin yavan busesi beni,
Halil GÜRKAN
DUA
Rahmetine gark et bizi
Pür nur eyle kalbimizi
Affet bizi Cenab-ı Hak,
Bedenimiz olur toprak.
Yaktır ateş-i aşkına
Eylesen zatında fena
Daim bülbül eyler niyaz,
Huzurda olam ehl-i namaz
Ferahlat mahzun gönlümü
Güldür derdü gam yüzümü
Emrinle doğar hem güneş
Söner İbrahimine ateş
Ayırma Hak, cemalinden
Her dem aşkının halinden
Ruhuma can veren Sensin
Damarıma kan veren Sensin
Hakk kuluna yol verir.
Ol derse her şey ol verir.
Hayreyle ahir akıbetim
Nurlandır ruhum siretim,
Ram et yolum Rasulune
Hatemün Nebi kuluna
Tüm ihsan lütuf Sendendir.
Tüm isyan günah bendendir.
Rüsva eyleme mahşerde
Rahmet eyle o zor yerde.
Ebubekir TAHİROĞLU
“
TOKATLILIK RUHU“
KANATLANIRKEN!..
Prof. Dr. Ertuğrul YAMAN
([email protected])
Bir şehir var ölçüde uzak, lakin tartıda
pek yakın... O şehir ki içimde sessiz yatan bir
hasret, içime yağan bir rahmet... Toprağı
toprağım, insanı insanım. Havası mutedil, insanı
nüktedil. Erdemlisi çok, ihaneti yok! İslam'a
şeref katan, şerefli Türk'e Vatan... Özü sağlam,
kökü muhkem, sözü senet, yüzü Cennet. Evet, o
şehir şirin mi şirin Tokat, diyar-ı Türk-İslam.
Ben bu şehre vurgunum, onu
özlemekten yorgunum. Gurbette yaşasam da
ruhum Tokat'ta, ne yesem de aklım o tatta. Mert
insanlar, şanlı simalar, yemyeşil dağlar, gürül
gürül akan çaylar, tarihî ve turistik mekânlar,
verimli topraklar... Nasıl sevmeyeyim seni
Tokat!
O topraklarda nice nice insanlar hayat
sürmüş: İlhanlılar, Selçuklular, Osmanlılar...
Medeniyet üstüne medeniyet... Birbirinden
değerli şahsiyetler: Alperenler, pirler, veliler...
Bu şehrin altı üstünden değerli: İbni Kemal,
Hayreddin Tokadî Haz., Mehmet Emin Tokadî
Haz., Emrah, Tokatlı Kâni, Tokatlı Nuri, Gazi
Osman Paşa, M. Akif ERSOY, Arif Nihat ASYA,
Cahit KÜLEBİ, Mustafa Necati
SEPETÇİOĞLU...
Bu şehrin her yanı tarih, her bucağı
kültür: Tokat'ın merkezi baştanbaşa bir açık
tarih müzesi. Ali Paşa-Behzat-Meydan camileri,
yanar gönül kandilleri. Kalesi gizem dolu,
Kazova'sı İpek Yolu... Zile'nin tarihi mirası,
Turhal'ın kalesi, Pazar'ın kervansarayı,
Artova'nın yiğitleri, Sulusaray'ın kalıntıları,
Yeşilyurt'un asaleti, Almus'un renk cümbüşü,
Reşadiye'nin doğası, Başçiftlik'in havası,
Niksar'ın mirası, Erbaa'nın merdanesi...
Daha nesini anlatayım, bir destandır
Tokat, anlatmakla bitmez fakat. Tarihin dilinde
bir destandır şehrim, ben bunu bilir ben bunu
derim. Kazova'sı, Artova'sı, Tozanlı'sı Kelkit'i...
Köroğlu'nun Çamlıbel'i, Müslüman Türk'ün
gamlı teli... Dağı, ovası, beli... Güneşi, havası,
yeli... Pek tatlıdır dili...
İşte budur benim memleketim... O'nu
her daim sevmek niyetim... Siz de fark edin
artık hemşehrilerim... Tokat bir derin aşk, Tokat
mukaddes bir bucak... O'ndan hain çıkmaz,
26
gönülleri yıkmaz... Havası sert, insanı merttir:
Savaşır kahraman olur, barışır derman olur...
Gezer seyyah olur, dönmezse eyvah olur...
Varlığı yüreklere su serper, yokluğu yürekte
titrer... “Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları
taşlı...”
Gel ey yiğit hemşehrim, vakit birlik
vaktidir, sözümüz dirlik aktidir. Birleşsin
gönüller, şenlensin diller... Ellikte buluşsun
eller, parıldasın gözler... Ruhlar kanatlasın,
Tokatlılar toplansın... Toy düğün kurulsun;
kösler, davullar vurulsun. Herkes bu sesi
duysun, bu çağrıya uysun: Birleşiyor Tokatlılar,
kanatlanıyor Tokatlılar...
Biz Ankara'da yaşayan 200 binden fazla
Tokatlılar, azmettik bir araya gelmeye...
Türkiye'de gönüllere girmeye... Niyet hayır,
akıbet hayır... Haydi, uğurlar ola, çıkalım bu
kutlu yola... dedikten sonra Tokat'a ve
Tokatlılara hizmet etmek için geldik bir araya...
Ankara'daki Tokatlılar olarak 3 iken beş
olduk, 5 iken 25 olduk, gönüllere dolduk...
Salonlara sığmaz olduk, kalplere konduk...
Dere iken çay olduk, ırmakken deniz olduk...
Niyetimiz okyanus olmak, dürr ü cevherle
dolmak...
Biz bir araya geldik, vakıf olduk, dernek
olduk, düğün dernek kurduk, pek de bahtiyar
olduk. Günü geldi federasyon olduk, büyüdük
platform kurduk… Cümle âleme sesimizi
duyurduk, dört bir yana nefesimizi savurduk...
Pek yakındır, Kelkit Platformu,
Karadenizliler Platformu... Evet, benim bir
hayalim var: Tüm Türkiye'de birleşen bir
Tokat... İşte biz Ankara'da birleştik... Sıra sizde:
Ses verin İstanbul'daki Tokatlılar, İzmir'deki
Tokatlılar... Asya'dan Avrupa'ya bilumum
gardaşlar...
El ele gönül gönüle verelim; huzur,
mutluluk derelim... Her günümüz bayram olsun,
ruhlarımız sürurla dolsun... Kanat çırpsın
birliğimiz, daim olsun dirliğimiz... Yüzler
gülsün, gözler görsün... Umutlar büyüsün,
ocaklar tütsün... Uzat elini kardeşim, kuşat ilini
hemşehrim... “Tokatlılık ruhumuz” kanatlansın,
yüreklerimiz Tokat'ta toplansın!..
MEZAR TAŞLARINA
NEDEN
ANNE
ADI YAZILMAZ?
Ergün VEREN
Ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Ve
dünyanın birçok yerinde olduğu gibi
Türkiye'de de ölü bedenler adına mezar
denilen toprak oyuklara gömülerek başucuna
da üzerinde cenazeye ait kimlik bilgilerinin
bulunduğu bir taş dikilir. Anadolu'da hangi
mezarlığa giderseniz gidin bu mezar
taşlarında Arapça ya da Türkçe harflerle
“Hüvelbaki” girişinden sonra (Baba adı)
oğlu/kızı...., doğum: ...., ölüm: .... yazısı
bulunur. Hep “baba” adı vardır. Ben “anne”
adı yazan bir mezar taşına rastlamadım.
Sürekli neden sorusu aklıma gelirdi.
Sorduğum kişiler de adettendir der geçerdi.
Hatta “öbür dünyada insanlar baba adıyla
çağrılacak” diyenler bile oldu.
teslim tarihi geldi. Mezarlığa gittiğimde
tabuların yıkılmaması direnişini ile
karşılaştım. Mezar taşına önce anne sonra da
baba adının yazılmasını istediğim halde önce
baba adının sonra da anne adının yazıldığını
gördüm. Hiddetle sordum: “Neden, usta!”...
Savunma yavan ve kaçamaktı: “Yanlışlık
olmuş”.
Gün geldi babam vefat etti. Eskişehir'de
defnedildi. Bir yıl sonra mezarını mermerden
yaptırmak için bu işleri yapan bir işyerine
gittim. Bana daha önce yaptıkları işleri
gösteren fotoğraf albümünü gösterdiler.
Yaptıkları işlerin çeşitlerini anlatan
kataloglar incelettiler. Sonunda sade bir
mezar yapımına karar verdik. Sıra mezar
taşına yazılacak yazıya geldi. Ben mezar
taşına büyük puntolarla “İlhan Veren,
Gülsüm-Hasan, Eskişehir, D:29.10.1933Ö:10.05.2001” şeklinde bir kâğıda yazarak
atölye sahibine uzattım. Aldığım ilk tepkiyi
hiç unutmam: “Biz böyle yazmıyoruz!”.
Mezar taşının yeniden yazılması ve yerine
monte edilmesini bekleyecek zamanım yoktu;
yaşadığım şehre dönmek zorundaydım.
Kabul etmek zorunda kaldım.
O gün bugündür mezarlıklarda “anne”
adının da yazılı olduğu mezar taşı arar
dururum. Hala bulamadım. Ve hep sorarım;
— Nüfus cüzdanlarında yazdığı halde
mezar taşlarında “anne” adı neden yazılmaz?
— Anne adını mezar taşına yazmamanın
İslami, insani, ahlaki, psikolojik, folklorik ya
da ticari bir nedeni var mıdır?
— Bu yaklaşım gelenek midir? Görenek
midir? Mezardakilerin yakınlarının
yaklaşımları mıdır? Yoksa mezar ustalarının
inisiyatiflerine ya da tercihlerine veya
dayatmalarına bırakılmış bir konu mudur?
“Neden?” dediğimde tekrar katalogları
gösterip yukarıda anlattığım mezar taşı
yazılarını örnek gösterdi. Ben sakin olmaya
çalışarak “ben böyle istiyorum, bu insan ağaç
kovuğundan çıkmadı ya, onu da bir anne
doğurdu. Annesinin adını mezar taşında dahi
olsa yâd etmenin itiraz edilecek nesi var?”
dediğimde usta hayretle yüzüme baktı ve
“peki” dedi. Anlaştık. Aradan zaman geçti iş
27
DEDEMİN
KÖRÜKLÜ
ARMONİKASI
Sevan ÇAMLICA
kiloluk ev işi şarabı bitirmesinden sonra
hatırlıyordu… Tabii ninemin ise onun sesini
duyarak gaza gelmesiyle ahşap evin orta
katındaki dedemin ofisi bir anda varyete
yerine dönüşürdü.Sesleri duyan komşularda
bilirdi ki vakit, “dedemin kerahet vakti” dir.
“Saki sun elin nur olsun / çilemiz dolmayacak /
bari kadehler dolsun” diyerek ince belli çay
bardağına kendi elleriyle yaptığı tatlı şarabı ilk
koyduğunda ise mutlaka Sadettin Kaynak'ın
bu şarkısını mırıldanırdı rahmetli dedem…
Dedemin armonikasıyla ayrılma
vaktimiz İstanbul'a gelmemizle aynı tarihlere
rastlar. Onunla birlikte bir yolculuğu göze
alamayan ev halkı onun gibi birçok “sessiz
tanığı” birilerine vermeyi tercih etti. Ki neler
vardı o sessiz tanıkların içinde. Radyolar,
onlarca taş plak, el emeği göz nuru eşyalar.
Koca koca bakır kazanlarına kıyamamışlardı
ama sadece ona yer bulamamışlardı
İstanbul'daki yeni evimizde…
O hengâme içinde sadece babamın
Ud'unu kurtarabilmiştim… Ancak dedemin
armonikasıyla yarım kalmış bir hesabım vardı.
Benden sesini esirgemesinin hesabını
vermeliydi. O çok övündüğü iki yanlarındaki
armaları bir akşamüzeri gizlice söküverdim.
Bu haliyle kendini daha da kötü hissettiğinden
emindim ancak o armaların daha da önemli bir
görevi vardı. Artık Tokat'tan ayrılıyorduk.
Oradaki arkadaşlarıma beni hatırlamaları için
bir şeyler vermem gerekiyordu –ki-bende öyle
yaptım… O armalardan biri aradan yıllar
geçtikten sonra kendisini özenle saklayan bir
arkadaşıma beni tekrar hatırlattı… Evet,
dedemin armonikası sağlığında bana hiç
cömert davranmamıştı ama yıllar sonrada olsa
hatırlanmamı sağlamıştı.
Onunla tanışıklığımız 70'li yılların
başına rastlar. Ancak onun bu karşılaşmadan
ve fazla samimiyetten pek hoşnut olduğunu
söylemem mümkün değildi. Zaten ahı gitmiş
vahı kalmıştı yılların armonikasının. Biraz
olsun sesini duymak için benim çırpı
bacaklarımdan yediği dayakların haddi hesabı
yoktu. Buna rağmen arkadaşlığımızın devam
ettiği süre içinde şöyle dört dörtlük bir sesini
duyamadım. Sadece dedem 'Sert Osman'
(ninem ona böyle seslenirdi) onun başına
geçtiğinde tüm gücünü toplar ve dedemi
mahcup etmemeye çalışırdı. Sizin
anlayacağınız beni adam yerine koymazdı.
Dedemin anlattığına göre kendileri yüzlerce
çiftin düğününde en güzel şarkılara eşlik
etmiş.
Tabii o zamanlar çok fiyakalıymış.
Körüklerine hafif bir dokunuşla hiç
nazlanmadan bir şelale gibi akar dururmuş
melodiler. 'Comparsita'lar, 'fokstrot'lar onunla
hayat bulur, ete kemiğe bürünürmüş ince
bedenlerde. Ne var ki benimle karşılaştığı
zaman üç katlı ahşap bir evin orta katında
neredeyse kaderine terk edilmiş durumdaydı.
Ceviz çuvalları, sandıklar, kuluçkaya
yatan tavukların arasında son günlerini
yaşıyordu… Ancak bu sefil görünüşüne
rağmen mağrurluğundan hiçbir şey
kaybetmemişti. İki yanında sıra sıra dizilen ve
ilk günkü gibi duran nikelajlı armaları,
körükleri patlamış bu arkadaşa apayrı bir
asalet veriyordu. Varsın körüklerinde bin tane
yama, fildişi tuşları yer yer dökülmüş olsun,
onun için hiçbir şey fark etmiyordu.
Bakışlarında “biz ne günler gördük”
dercesine belli etmemeye çalıştığı bir özlem
bile olsa… Eski günlerini ise sadece dedemin
28
DOĞMAMIŞIN SÖZÜ
Ülkü TAŞLIOVA
severim oğlum, hele sen bir çay söyle, ben de
sana az önce dediğimin nedenini anlatayım.”
“O sene kış kışlığını hakkıyla
yapıyordu. Erken yağan kar, çoğu tarlaların
biçilmesine fırsat vermemişti. Böylece geçim
sıkıntısı da meydana gelmişti. Köylü bir
biriyle yardımlaşarak idare ediyordu. Şimdiki
gibi telefon, elektrik su nerede… Fazla gaz
yağı tüketilmesin diye akşam olunca bir
odaya toplanır, kısık ışık altında karnımızı
doyurarak erkenden uyurduk. Bazı geceler ay
ışığı çok güzel olurdu. Karın beyazlığı ayın
ışığıyla birleşince ortalık epeyce aydınlanırdı.
Biz de böyle uzun kış gecelerinde gaz
lambasını söndürür, ay ışığının içeri süzülen
aydınlığında sohbet ederdik. O zamanlar
rahmetli babaannen sağdı. Pencere önündeki
sedire oturur, elindeki tespihi hem çeker hem
de Kafkaslardan göçerek geldiklerinde
yaşadıkları olayları anlatırdı. Biz de tezek
sobasının ısıttığı odada anlatılanları pür
dikkat dinleyerek o anları yaşardık. Her
hikâyenin sonunda gözümüzden süzülen yaş
odanın loş ışığında kaybolup giderdi.
Sabahtan başlayan kar yağışı
aralıksız devam etmiş, ikindiye doğruda tipi
başlamıştı. Toprak evlerin bacalarından ve
duvar diplerine biriken karların
savruluşundan göz gözü görmüyordu.
Kazanlarda erittiğimiz karlarla hayvanları
ahırda sulamıştık. İçmek için köy
çeşmesinden kovalarla taşıdığımız suları
idareli kullanıyorduk.
Beşinci çocuğumuza yani sana
hamile olan annenin doğum sancısı
Makam odasının kapısında
karşıladığı babasının elini, iki eli arasına
alarak öpüp başına koydu. Kendisinden kısa
olan babasının önünde eğilerek alnından
öpmesine fırsat verdi. Sonrada baba oğul
sarıldılar. “Aslan oğlum.” dediğinde gözleri
mutluluktan ıslanmış, göğsü gururdan
kabarmıştı. Baba için hayatının güzel
günlerinden biriydi. Oturduğu koltuğa sırtını
yaslayarak, oğlunun odasına göz gezdirdi.
Ceviz rengi kocaman masası, arkasında siyah
deriden yüksek koltuğu, Atatürk portresi ve
dosyalarla dolu raflar ve masanın sağ
köşesindeki ay yıldızlı al bayrağı görünce
iyice gururlandı.
“Bize iki Türk kahvesi getirir misin?”
sözüne telefonun diğer ucundan “Hemen
getiriyorum Savcım.” cevabı geldi.
Babanın gözlerindeki nem gönlüne
dolan gurur deryasından sızıyordu sanki.
Yıllarca verdiği emeğin bedeli Türk bayrağı
altında parlıyordu. Baba ve oğulun sohbeti
muhabbetli olduğundan mıydı bilinmez,
kahvelerin tadı bir başka güzeldi.
“Ben senden razı oldum, Allah da
senden razı olsun oğul. Bana bu yaşımda bu
mutluluğu yaşattın. Senden iki arzum var
evladım. Birincisi işini hakkıyla yap, yap ki
bunca insanın vebali sırtına yük olup seni
altında ezmesin. İkincisi de ilk maaşını Yasin
Emmine vermen. Sen doğmadan senden
bunu istemişti. Eh o da epey yaşlandı, üstelik
hakkı da var sende.”
Nedenini sorar gibi babasının yüzüne
bakınca “ Kahvenin ardından çayı pek
29
böyle dostluklar kaldı mı acep? Çok da
şakacıdır emmin ha… Hele de bana yaptığı
şakaları benden başkası kaldıramaz. İyi
adamdır Yasin Emmin oğul.
Tipinin savurduğu karlardan yer yer
açılan, köyün ortasındaki yolu geçerek
kahvehanenin önünde durduk. 'Kahvehaneye
gidiyorum Ayhan, Boş ver yengeyi gel bir iki
oyun oynayıp sonra yola çıkalım.' demez mi?
Şaka kaldıracak halde miydim? Arkasından
verdim veriştirdim. Ben sövmemi bitirmeden,
o içeride ne kadar delikanlı varsa hepsini
minibüse doldurdu. Çıldıracak gibi oldum.
'Yolcu taşımanın sırası mı?' diye çıkıştım ama.
O da bana 'Sen işime karışma.' deyince
susarak annenim yanına oturdum.
Tipi dinmişti dinmesine de bir ayaz
vardı ki kılıçtan keskin. Yola çıktığımızda
karanlık iyice bastırmıştı. Farların ışığıyla
yavaş yavaş yol alıyorduk. Minibüsün camları
sık sık donuyordu. Önümüzü görebilmek için
Yasin cebinden çıkardığı dişi kırık tarağının
sırtıyla camı kazıyor sonra yeniden yola
koyuluyorduk. Biliyorsun oğlum köyle
anayolun arası epeyce var. Köyün yolu ise ara
ara tipinin savurduğu karla kapanmıştı. Bırak
minibüsü, kızakla ya da atla geçmek bile
mümkün değildi.
Annen minibüsün içindeki
gençlerden utandığından ses çıkarmadan acı
çekiyordu. 'Bu kadar yolcu almamın zamanı
mıydı?' diye tam Yasin Emmine kızacaktım ki
frene basarak durdu. 'Hadi gençler
başlayalım. Biriniz üst bagajdaki kürekleri
indirsin. Elinizi yüzünüzü iyice sarın.' diyerek
minibüstekileri aşağıya indirdi. Ben daha ne
başlamıştı. Köy ebesinin tayini çıkmış, yerine
yeni ebe de gelmemişti. Üstelik atların çektiği
kızağımız kırılmış, iş göremez hale gelmişti.
Sancıdan kıvranan annen beni iyice
telaşlandırıyordu. Konu komşuya haber
etsem de hiç kimse bir şey yapamıyordu.
Akşam çökmek üzereydi. Son bir
ümitle köyümüzün tek minibüsünün sahibi
Yasin'e haber yolladım. Yol kapanmış olsa da
belki bir çare bulurdu. Sancıdan kıvranarak
inleyen annen, çaresizlikle gözyaşlarına
boğulan babaannen, boyunları bükük sekide
oturan kardeşlerin iyice belimi büküyordu.
Konu komşu toplanmıştı ama elden gelen bir
şey yoktu. Naçar kalmıştım. Çaresizlik çok
zor oğlum!
Annen 'Ayhan ölüyorum yardım et.'
dedikçe ben de ölüyordum sanki. Benim de
her yerim ağrıyordu. Sevdiğim kadının bu
kadar acı çekmesi beni kahrediyordu.
'Allah'ım benim canımı al, ona bir şey
olmasın.' diye içimden yalvarıyordum. Şu an
kim olduğunu hatırlamıyorum köyün
gençlerinden biri avludan içeri dalarak
'Ayhan Emmi, Yasin Emmim haber gönderdi
hazırlansınlar geliyorum dedi.'dediğinde çok
sevinmiştim. Biz hazırlanırken hayatın
girişinde bağlı olan köpeklerin havlama
sesleri arasında minibüs kapıya yanaşmıştı.
Annen minibüste inlerken yanına
oturan akraba ve komşularımız teselli etmeye
çalışıyorlardı. Yasin Emmin benim çocukluk
arkadaşımdır oğul. Kardeş gibi büyüdük. Gün
oldu benim anam onu teknede yıkadı. Gün
oldu ben onun anasının ekmeğini yedim.
Bizim ayrımız gayrımız olmadı hiç. Şimdi
30
olduğunu anlayamamıştım. Arkalarından
dışarı çıktım. Bir de ne göreyim oğlum? O
gencecik delikanlılar canla başla çalışıyor,
yolu kapatan karları var güçleriyle
kürüyorlardı. İçimde biriken endişeden mi,
yoksa o çocukların yürekten gelen çabalarını
görmemden mi bilmiyorum beni bir ağlama
tutmuştu. Gözümden akan yaş yüzümde buz
olurken, kalbime dolan mihnet duygusu
zemheriyi yaz ediyordu.
Yolun kardan kapanan yerlerini
küreklerle açarak yola devam ediyorduk.
Yarım saatlik mesafeyi dört saatte
aşabilmiştik. Çift köprüler dediğimiz ana
yola geldiğimizde gece yarısı olmuştu.
Annenin acısını tarif etmenin mümkünü yok
yavrum.
Doğumevinin önüne vardığımızda
düğüne gidiyormuşuz gibi sevinçliydik.
Anneni içeri aldıklarında yarı baygındı.
Acıdan tükenmişti.
On yedi kişi gece yarısı koridora
dizilerek doğumhaneden gelecek haberi
bekliyorduk.
Sabah ezanının sedası yayılıyordu
şehre. Pencereden dışarıdaki alaca karanlığı
seyrederken ikinizin de sağ salim kurtulması
için dua ediyordum.
İçeriden çıkan ebe 'Gözünüz aydın
inatçı bir oğlunuz oldu. Bizi çok yordu.
Kordonunu boynuna dolamış. Şimdi her şey
yolunda ikisi de gayet iyi. Normal doğum
oldu. Az sonra odaya getireceğiz.' dediğinde
Yasin Emmin ebeyi kucaklamış, ardından da
bir güzel azar işitmişti. Gülme oğlum Yasin
bu. Kabına sığmaz ki…
Biraz sonra anneni yatağına bitkin
bir halde yatırdılar. Konuşacak hali yoktu
yüzümüze baktı gülümsedi. Sonra seni
getirdiler kırmızı, buruşuk bir şeydin.
Kundağı bana uzattılar 'Onu ilk olarak Yasin
Emmisine verin, Annesin ve onun hayatı
kurtulsun diye canını ve malını esirgemedi.'
dediğimde sesim titremiş vefalı dostumun
kollarına teslim etmiştim seni.
'Pek çirkin bir şeymişsin yahu. Bari
büyüyünce yakışıklı ve başarılı ol da
emeklerimize değsin.' diyerek kulağına
ismini ve ezanını okudu. Mutluluğu
gözlerinden sızıyor sakallarını ıslatıyordu.
Seni yerine koymadan önce kolları
arasında hafifçe alnından öptü. 'Bana bak
balamcan, büyüyüp iş sahibi olunca ilk
maaşını isterim ona göre. Benim de evlat
kazancı yemek hakkım var sakın ola ki bunu
unutasın.'
İşte oğlum ilk maaşının hikâyesi
böyle yaşandı.”
IRAK DERLER
Kerkük'e Irak derler..
Gözden yakın görünür,
Gönülden Irak derler
Bilirsiz irehmetsiz
Torpağa çorak derler...
Sitem bu, şikayet bu,
Bir acı hikayet bu..
Men derim, bir yudum su
Onlar, od verek derler.
Sözü horyat söylerem.
Yani, feryad söylerem..
Dilim Şirin'dir menim
Ferhat… Ferhat... söylerem.
Bu nice merak? derler.
Bu, merak değil derttir,
Dert ki, demirden serttir...
Öz vatanda gurbettir.
Bu derde firak derler!
"İnkâr eyle özünü,
Bana döndür yüzünü,
Şol Türkmen'em sözünü
Dilinden bırak" derler!
Derim ki, dedem, nenem
Eba enced Türkmen’em.
Kimime Büğdüz, Bayat..
Kimime Barak derler!
Bu sine kanar; dağdır,
Od salar yanar dağdır.
Her sinede bin yara,
Her yara onar dağdır..
Sineme baş koyanlar
Tamudan durak derler.
Bir bir seçerler meni,
Ezer geçerler meni..
Komazlar murat alam
Körpe biçerler meni...
Şol hanesi haraplar
Din kardaşım Araplar
Kendini kasap sanıp
Türkmen'e "Burak" derler!
Serviler yar ağacı,
Tuğbalar bar ağacı...
Kimime darağacı,
Kimime kürek derler!
31
Niyazi Yıldırım
GENÇOSMANOĞLU
Yavuz GÜRLER
MAKEDONYA'DA
“TÜRK ŞİİRİ VE YAHYA AKENGİN”
GECESİ
destek isteyeceklerini söyledi ve “Türkiye
şimdiye kadar bize birçok alanda destek
verdi. Vermiş oldukları her sözü de yerine
getirdi.” ifadelerinde bulundu.
Konuşmalar ve şiir okumalarının
ardından program için Türkiye'den
MANU'nun davetlisi olarak geceye katılan ses
sanatçısı Şakir İlyasoğulları, piyanist Kaya
Güç'ün eşliğinde Türkçe ve Makedonca
eserlerden oluşan bir konser verdi.
Ertesi gün ise Akademi Başkanı Prof.
Dr. Kambovski, Struga Şiir Akşamları
Komitesi yetkilileri, Yahya Akengin ve Şakir
İlyasoğulları ile birlikte Kültür Bakanı
Elizabeta Kançestki'yi ziyaret ederek iki ülke
arasındaki kültür ilişkileri üzerine görüş alış
verişinde bulundular.
Yahya Akengin'in gecede yapmış
olduğu selamlama konuşmasını aşağıda
veriyoruz.
Makedonya Bilimler ve Sanatlar
Akademisi (MANU), 20 Ağustos 2014
tarihinde “Türk Şiiri ve Yahya Akengin”
gecesi düzenledi.
Akademi Başkanı Prof. Dr. Vlado
Kambovski'nin açılış konuşmasıyla başlayan
programda Yahya Akengin bir selamlama
konuşması yaptı. Şairimizin sanat hayatı ve
eserleri üzerine değerlendirmeler yapıldı.
Uluslararası Struga Şiir Akşamları Festivali
Komitesi Başkanı Slave Georgia yaptığı
konuşmada Akengin'in şiirlerinin derin
mesajlar içerdiğine işaret etti. Yahya
Akengin'in Makedonca yayımlanmış bulunan
üç şiir kitabından örnekler sunuldu. Şiirleri
Makedoncaya çevirmiş olan Makedonyalı
Türk şair ve yazar Esat Bayram da yaptığı
konuşmada Akengin'in şiirlerini tercüme
ederken zorluk çekmediğini, ancak onun
mistik kavramlar içeren şiirlerinin Makedon
dilindeki karşılığını vermek için elinden gelen
titizliği gösterdiğini belirtti.
Gecede Yahya Akengin de
Makedoncaya çevrilmiş olan şiirlerinden
bazılarının Türkçelerini okudu. Program
sırasında Makedonya Bilimler ve Sanatlar
Akademisi Başkanı Vlado Kambovski sürpriz
bir teklif öne sürdü. Makedonya'nın Struga
kentinde “Dünya Şairler Müzesi”
kurulmasını, bunun için de Türkiye'den
YAHYA AKENGİN'İN SELAMLAMA
KONUŞMASI
Yarım asırdan fazla bir zamandır
Struga Şiir Akşamları Festivali ile dünya
şiirinin merkezi haline gelen Makedonya'da,
uluslararası prestijli bir kurum olan MANU
tarafından Türk şiirine ve şahsıma gösterilen
bu yakınlıktan duyduğum mutluluğu
öncelikle ifade etmek isterim.
32
gelmedim kavga için / Benim işim sevgi
için…” diyebiliyor, ümitsizliğe kapılan
insanlara ümit aşılama misyonunu üstleniyor
ve başarılı oluyor.
Dostlar,
Dünya aydınlarına, özellikle de
şairlerine günümüz dünyasında büyük
sorumluluklar düştüğünü sanırım hepiniz
takdir edersiniz. Baş gösteren çatışma
kültürlerini, empati duygu ve düşüncelerini
yaygınlaştırarak bu negatif kültürü pozitif
noktaya taşımak mümkündür. Buna
inanmalıyız ve herkesin değerlerine saygılı
olmak kültürünü beslemeliyiz.
Türkiye ile Makedonya arasında
böyle bir iklimin var olduğundan kimsenin
şüphe etme hakkı olmamalıdır. Bilir misiniz
ki günümüz Türkiye'sinde halk arasında
Makedonya'nın, Kazakistan, Azerbaycan,
Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan gibi
kardeş cumhuriyetlerle aynı olarak
algılanmaktadır ve öyle bilinmektedir. Bunun
böyle olmasında Makedonya'daki Türk şair ve
yazarların iki ülke edebiyatlarını biribirlerine
tanıtma ve yansıtmalarının önemli bir payı
vardır. Necati Zekeriya, Esat Bayram, Fahri
Kaya, İlhami Emin, Suat Engüllü ve daha
başka Makedonyalı Türk şair ve yazarları
böyle bir misyonu üstlenmişler,
başarmışlardır.
Mateja Matevski'nin, “Trajedilerin
Doğuşu” adlı şiirinde haykırdığı gibi,
“Dünyadan kötülüğü kovabilmek için el elle,
söz sözle biçimlenmelidir.” Hepimizin buna
ihtiyacı vardır. El birliğine, söz birliğine…
Sözlerimi bitirirken değerli dostumuz
Prof. Dr. Vlado Kambovski'ye, bizleri
buluşturduğu için huzurlarınızda teşekkür
etmeyi bir borç biliyorum. Bu tür irtibatlarda
esirgemediği gayretlerinden dolayı genç
akademisyen Prof. Dr. Numan Aruç'a da
teşekkür ediyorum. Özellikle diyorum ki
dostlar, bu tür buluşmaların içten içe etkileri
vardır. Her fırsatta buluşmalıyız, estetik
değerleri paylaşmalıyız. Şu anda karşılıklı
saygıları paylaştığımız gibi hepinizi dostluk
duyguları ile selamlıyorum.
Türkçede şöyle bir özdeyiş söylenir:
“Nefes aldıkça ümit vardır…” Ben de diyorum
ki yeryüzünde şiirler yazılmaya devam ettikçe
ümitsiz olamayız. Şiirin yüreklerden
yüreklere kurduğu köprülerden geçerek
dostluğu, kardeşliği ve barışı yaşama
şansımız vardır.
Günümüz Makedonya'sının büyük
şairi Mateja Matevski İstanbul doğumludur.
Çağımız Türk şiirinin öncüsü Yahya Kemal de
Üsküp doğumludur. Matevski'nin
şiirlerindeki İstanbul özlemiyle Yahya
Kemal'deki Üsküp özlemi iki ülke arasında
birer gönül köprüsüdür. Bu köprüler
üzerinden yürüyerek kucaklaştığımızda
özlemler sevinçlere dönüşebiliyor.
Yahya Kemal, şair olduğu kadar aynı
zamanda bir fikir adamıdır. Onun şöyle bir
ifadesi vardır: “Bir millet dilini koruyabilirse
başka kayıplarını o dil yoluyla yeniden
kazanabilir…” Makedonya'nın yüzyıllar
süren bağımsızlık özlemi, dilini
koruyabilmesinden dolayı
gerçekleşebilmiştir.
Geçen otuz yıl içerisinde defalarca
katılma şansını yakaladığım Struga Şiir
Akşamlarından öğrendiğim bir gerçek vardır
ki bana çok etkileyici gelmiştir: Struga Şiir
Akşamları dolayısıyla Makedonca Sözlüğü'ne
binlerce yeni kelime kazandırılmış. Bu da
şiirin gücünü ortaya koyan çarpıcı bir
gerçektir.
Dil, kültürün taşıyıcısıdır. Taşıyıcısı
güçlendikçe kültür de elbette
zenginleşecektir. Kültür zenginleştikçe de
insanlığın ufukları genişleyecektir.
Ne var ki kültürlerin de negatif olanı
vardır, pozitif olanı vardır. Günümüz
dünyasında üzülerek görüyoruz ki çatışmacı
kültürler yer yer su yüzüne çıkabilmektedir.
On üçüncü yüzyılda Anadolu topraklarında
da böyle bir manzara yaşanırken, Yunus
Emre diye bir şair ortaya çıkıyor, “Ben
33
HEY ONBEŞLİ ONBEŞLİ TÜRKÜSÜ VE
BU TÜRKÜYÜ İLK KEZ PLAĞA ALAN
FERYADİ HAFIZ HAKKI
Mahmut HASGÜL*
Feryadi Hafız Hakkı Kimdir:
Feryadi Hafız (İsmail) Hakkı Bey
1889 Karabağ doğumludur. 93 Harbinde
(1977-1878 Osmanlı - Rus Harbi) sonra
imzalanan Ayestafanos ve Berlin anlaşmaları
neticesinde Osmanlı toprağı olmaktan çıkan
Karabağ Rusların ve Ermenilerin yoğun
baskılarında dayanamayarak sürekli göçlerle
nüfusunu kaybetmeye devam etmektedir. Bu
göçlerden biriyle de Hakkı Bey'in ailesi
Anadolu'ya gelmiş, Sivas'a yerleşmiştir.
Küçük yaşta Kur'an-ı Kerimi hıfz
ederek "Hafız" unvanı almış, Sivas'ta Hafız
Hakkı olarak tanınmıştır.(1)
Çocukluk yıllarında Osmanlı
Devleti'nin çöküş dönemlerine şahit olan
Hakkı Bey o günlerin yokluğunu, sefaletini,
acılarını her Müslüman Türk gibi yaşamıştır.
Bu duygularla yetişen genç Hakkı Bey'in milli
ve manevi duyguları son derece kuvvetli
olmuştur. Milli Mücadele döneminde
kendisini Kuvva-i Milliye saflarında
bulmuştur.(2)
Türkçülük ve Turan idealizmini
benimseyen fikir adamlarından Ziya Gökalp
ve Rıza Tevfik ile dostluk kurmuş, ömrü
boyunca bu fikirleri savunmuştur.
1922 yılında yayımladığı
CÖNK'ünde(3) "Feryad-ı Vatan Marşı",
"Büyük Millet Marşı", "İzmir Marşı", "Turan
Marşı", "Kuvay-ı Milliye Marşı" gibi marşlarda
hep milli duyguları işlemiştir.
İyi derecede müzisyen olan Hafız
Hakkı, “Feryat” adını verdiği bağlama ve
tambur karışımı yaylı bir saz yapmıştır. “...Bir
kasnağa işkembeyi gerip kurutmuş, arkasını
ince bir tahtayla kapatmış, tambur kolu gibi
bir sap takmıştı. Perdeler uydurmuştu. Feryat
adını verdiği bu sazı yaylı tambur gibi
çalardı..."(4)
Bu müzik aletinden dolayıdır ki
kendisine Tamburî gibi Feryadî (Feryat çalan)
unvanı eklenmiş oldu.
Sesi, müziği ve besteleriyle son
derece kaliteli bir sanatçı olan Feryadi Hafız
Hakkı Bey ilk taş plağını Fransa'da 1922
* Eğitimci- Yazar, Tokat GOP Lisesi Edebiyat Öğretmeni, Kümbet Dergisi Yazı İşleri Müdürü.
(1) Sivas eşrafından Bekir Orcan röportajı, Rıfat Kaya, Sivas, 1998.
(2)Rıfat Kaya, “Feryadi Hafız Hakkı'nın Hayatı ve Musiki Serüveni”, Hayat Ağacı Dergisi, S. 13, 2009, s. 22.
(3)Rıfat Kaya, a.g.m., s. 23
(4)Cahit Külebi, İçi Sevda Dolu Yolculuk, Bilgi Yayınları, Ankara 2007, s. 26.
yılında çıkartmıştır. Ardından Fransa,
Almanya ve İngiltere'de birçok taş plak
çıkarmıştır.
1918 Çanakkale harbi öncesinde
Tokat'tan asker toplamaya giden heyette
bulunan Feryadi Hafız Hakkı Bey Rumi 1315
doğumlu 15-16 yaşlarındaki gençlerin
silahaltına alınışlarına şahit olmuş, genç
nişanlılarını askere uğurlayan kızların
gözyaşlarını ve sözlerini beste ve güfteye
dökmüştür. Daha sonra, 1927-28 yılında,
İngiliz His Master's Voice şirketinden
çıkardığı taş plağa "Hey Onbeşli Onbeşli"
türküsünü okumuştur.
Feryadi Hafız İsmail Hakkı Bey
Türkçülük Turancılık fikirlerinden dolayı
1944 yıllarında çeşitli baskılara ve
engellemelere maruz kalmış, yaşam
mücadelesi verebilmek için çeşitli arayışlara
girmiştir. 1944 sonrasında Tokat'a özellikle
de Niksar'a gelir, Feryat çalarak eğlence
meclislerine eşlik eder.
“...Boyu, posu, babacan görünümüyle
Mesut Cemil Tel'e benzerdi. Doğu Anadolulu
olduğumuzdan, belki de bu nedenle babamla
arkadaştı. Yaz sonlarında hemen her yıl
Niksar'a gelir, kışın ayrılırdı... Kimi gelişinde
yağ, bal toplar kimi yıllar deri alırdı....
Sırtında hep aynı kahverengi elbise
bulunduğuna göre fazla bir kazanç da
sağlamıyordu. Adalet'in(5) geldiği yıl akıllının
biriyle anlaşmışlar, sermaye Niksarlı'dan,
çalışma üstattan, ortaklık kurmuşlar. Çok
güzel yemekler yapıyordu. Hepsinde tereyağı
kullanıyor, etin en iyisini alıyordu. Tiyatroya
o yıl çoğu akşamlar yemek yemeden gider,
daha önce de belirttiğim gibi İsmail Hakkı Bey
Amca'nın seçtiği yemeklerden üç kap yerdim.
Gerçekten çok iyi bir aşçıydı. Bu yemeklerin
mal oluşu, satış ederi ona vız gelirdi. Bir ay
içinde dükkân iflas etti, kapandı."(6)
Ahmet Feryadi ile ilgili olarak birçok
hatıraya(7) ve dilden dile anlatılan efsanevi
hadiseye röportajlarda(8) da yer verilmiştir.
Hey Onbeşli Onbeşli
Üzerinde en çok tartışma yaşanan
türkülerden biri de Hey Onbeşli Onbeşlidir.
Tokat türküsü olan ve zaman zaman başka
şehirler tarafından benimsenen bu türkünün
sözleri ve melodisi de uzun tartışmalara sebep
olmuştur. Öncelikle araştırmacıların ortak
görüşü olarak türkünün nasıl ve hangi
koşullarda doğduğuna bakmak
gerekmektedir.
Çanakkale Savaşı sırasında, İtilaf
Devletlerinin Nisan 1915'ten itibaren kara
çıkartmasına başlamalarıyla birlikte, cephede
takviye kuvvetlere ihtiyaç doğmuş, Sultan V.
Mehmet Reşat 14 Mayıs 1331'de (27 Mayıs
1915) bir emir yayınlayarak “Askeri
Mükellefiyet” yasasında değişiklik yapmak ve
lise öğrencilerini de cepheye çağırmak
zorunda kalmıştır.
Bu durumda o günkü lise seviyesinde
eğitim gören çocukların da belli bir kısmı
cepheye gitmiştir. Akabinde yayınlanan yeni
bir tamimle de, o dönemde kullanılan hicri
takvime göre 1314 (Miladi 1896) doğumlu
olan ve henüz askere alınmayan 19 yaşındaki
gençlerin yanı sıra Hicri 1315 (Miladi 1897)
doğumlu olup da bedenen gelişmiş olanların
da kıtalara teslim olması emredilmiştir. Tüm
bu gelişmeler sonunda Anadolu'nun çeşitli
illerinde oluşturulan toplanma bölgelerinde
toplanan 1314 ve 1315 doğumlular, kıtalara ve
cepheye sevk edilmek üzere silâh altına
alınmışlardır.
(5) Adalet, 1935'li yıllarda Niksar'a konser vermek için gelen bir sanatçıdır.
(6) Cahit Külebi, a.g.e., s. 27.
(7) Rıfat Kaya Röportajı, Hasan Akar - Mahmut Hasgül, Tokat 2014.
(8) 1914 doğumlu Osman Asarkaya Röportajı, Hasan Akar - Mahmut Hasgül, Tokat 2014.
(9) Necdet Kurt, “Hey Onbeşli Onbeşli”, http://www.zilesitesi.com/yazar-543-arsiv.html, 2009
O dönemdeki Anadoluda evlenme
yaşının oldukça küçük olması nedeniyle bu
çocukların çoğu aileleri tarafından
nişanlandırmış veya evlendirilmiştir. Bu
durumda da cepheye gidenlerin bir kısmı
eşini, çocuğunu veya yavuklusunu
memlekette bırakmış ve büyük bir çoğunluğu
da geriye dönememiştir. İşte böyle bir
duyguyla da arkalarından gözyaşları
dökülmüş ve onlarca ağıt yakılmıştır. “Hey
onbeşli” türküsü de bu dönemde cepheye
giden 1314 ve 1315 doğumlu kahraman vatan
evlatlarının arkasından yakılmış bir ağıttır.
Elimizdeki verilere göre türküyü ilk
defa kayda alan Feryadi Hafız İsmail Hakkı
Bey'dir ve tarih 1927'dir. Ardından Muzaffer
Sarısözen 28.06.1943 yılında Niksar
ilçesinden Mustafa Yolcu'dan "Onbeşli" adıyla
derlemiştir ve TRT repertuarına almıştır.
Ancak bu derleme maalesef TRT kayıtlarında
bulunmamaktadır. Bu derlemenin Niksarlı
birinden yapılmış olmasının Feryadi Hakkı
Beyin Niksar'la içli dışlı olmasıyla bir ilgisi
vardır.
Daha sonra merhum Üstat Nida
Tüfekçi tarafından 70'li yıllarda babası
merhum Hamdi Tüfekçi'den derlenmiş ve
TRT Müzik dairesi tarafından 1616 sıra no ile
24.05.1977 tarihinde incelenerek repertuara
alınmıştır.
Bu türkü Nida Tüfekçi tarafından
Akdağmadeni türküsü olarak okunmuş,
ardından büyük tepkilerle ve bilimsel
reddiyelerle geri adım atmak zorunda
kalmıştır.(10) Kaldı ki Nida Tüfekçi'nin
babası Hamdi Tüfekçi askerlik görevini
Tokat'ta yapmış, bu türküyü Tokat'tan
öğrenmiştir.
Ayrıca Nida Tüfekçi verdiği
konserlerde o ile göre sözleri değiştirmiş
"..Afyon yolları taşlı..." gibi ifadelerle çeşitli
karışıklıklara sebebiyet vermiştir.
Başka bir rivayete göre ise Adanalı
İboş Ali Ağa 1315'lilerdendir ve askerliğini
Tokat'ta yapmıştır. İboş Ali Ağa ile Adana'da
yaşayan Arabacı Selahattin'in kızı Hediye
arasındaki aşk hikâyesi neticesinde İboş Ali
Ağa tarafından bestelenmiş, bu türküyü daha
sonra çırağı Adanalı Ali Limoncu
seslendirmiştir. Bu teori müzikal yapı, sözler
ve yayılım alanları dikkate alındığında
tutarlılığını kaybetmektedir.(11)
Ayrıca türkünün Zile'ye ait olduğu
tezi de ortaya atılmıştır.(12)
Ağıt Mı Oyun Havası Mı?
Hey Onbeşli Onbeşli türküsünün ağıt
olduğu ama ritmi hızlandırılarak oyun havası
formuna sokulduğu tezi çok kuvvetli ve
yaygın bir tezdir. Teorideki bu tür ikazlar ve
bilgilendirmelere rağmen hala oyun havası
formunda söylenegelmesi ve halkın böyle
benimsemiş olması da başka bir gerçekliktir.
Feryadi Hafız Hakkı'nın taş plak kaydına göre
ki en eski ve en orijinal hali şüphesiz bu
kayıttır, ağıt olduğuna dair herhangi bir ipucu
yoktur. Ancak tam olarak oyun havasına da
benzememektedir. Sözler ise bugünkü
varyantlarının aksine çok daha aşk temalıdır.
Savaş ve ayrılık temaları sadece bir iki
kelimeyle sınırlıdır. Türkünün yakıldığı
devirlerde Tokat ve havalisinde birçok kız ve
erkek çocuk yetimdir. Yetim olan kız
çocuklarına Hediye; erkek çocuklarına
Yadigâr adı verilirdi. Dolayısıyla türküde
bahsedilen sevdiği tarafından mecburen tek
başına bırakılan Hediye zaten babasız
büyümüştür.
Bugünkü varyantları arasında en çok
kabul gören sözler şunlardır:
Hey onbeşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı
Aslan yârim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel gediğe (beriye)
Fistan aldım endazesi on yediye
Gidiyom gidemiyom
Az doldur içemiyom (Sevdim terk edemiyom)
Sevdiğim pek gönüllü
Koyup da gidemiyom
(10)Hayrettin Koyuncu, Öyküleriyle Türkülerimiz Tokat Yöresi, Tokat 2010, s. 113.
(11)Hayrettin Koyuncu, a.g.e, s. 114.
(12)Necdet Kurt, a.g.m., http://www.zilesitesi.com/yazar-543-arsiv.html
Aslan yârim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel gediğe (beriye)
Fistan aldım endazesi on yediye
Aslan da güzelim gız senin adın Hediye
Manto da aldım güzel sana gey diye
Fındık, fıstık aldım gülüm yemiye
Giderim ilinizden (elinizden)
Kurtulam dilinizden
Yeşil baş ördek olsam
Su içmem gölünüzden
Sonuç
Müzik dünyamızın dev eserlerinden
olan Hey Onbeşli Onbeşli türküsü elimizdeki
verilerin ışığında bir Tokat türküsüdür. Bu
türkü ağıt olarak da oyun havası olarak da
söylenebilmiştir. Halkın çoğunluğu bu
türküyü oyun havası olarak dinlemiş ve
sevmiştir. Feryadi Hafız Hakkı Bey varyantı
ile günümüzde TRT repertuvarında söylenen
varyant arasında söz olarak da müzik olarak
da büyük değişiklikler görülmüştür. Demek
ki anonim bir görünüme ulaşan türkünün son
hali halkımız tarafında en az 100 yıllık bir
sürecin ardından şekil bulmuş, müşterek
kültür halini almıştır. Anonim eserler halkın
ortak emeğinin bir ürünü oldukları için daha
çok kabul gören eserlerdir. Dolaysıyla bu
türkü de oyun havası olarak halkımız
tarafından benimsenmiş ve yayılmıştır.
Aslan yârim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel gediğe (beriye)
Fistan aldım endazesi on yediye
Tokat yolu kaldırım
Düştüm beni kaldırın
Hediye'min uğruna
Vurun beni öldürün
Aslan yârim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel gediğe (beriye)
Fistan aldım endazesi on yediye(13)
Feryadi Hafız İsmail Hakkı Bey'in
1927 kayıtlarında ise bu türkü şöyledir:
Damdan attım kendimi
Bulamadım rengimi
Hovardalık pek kolay
Öğrenmeli fendini
Aslan da güzelim gız senin ismin Hediye
Fındık, fıstık aldım güzel, yemiye
Manto aldım güzel sana gey diye
Hey onbeşli onbeşli
Bağdat yolları taşlı
Onbeşliler giderse
Kızların gözü yaşlı
Aslan da güzelim gız senin adın Hediye
Ah efendim, saat geldi yediye
Fındık, fıstık aldım gülüm ye diye
Irmağı geçti gelin
Gediği aştı gelin
Eğil bir yol öpeyim
Yüreğim geçti gelin
Kaynakça:
AKAR, Hasan – HASGÜL, Mahmut: 1914
Doğumlu Osman Asarkaya Röportajı, Tokat
2014.
AKAR, Hasan – HASGÜL, Mahmut: Rıfat
Kaya Röportajı Sivas, 2014.
GÜNESEN, Burhan, Bir Asırda Anılarıyla
Tokat Simalar, Tokat 2014.
KAYA, Rıfat, “Feryadi Hafız Hakkı'nın Hayatı
ve Musiki Serüveni”, Hayat Ağacı Dergisi, S.
13, Sivas 2009.
KAYA, Rıfat, “Sivas'ta Türkü Kültürü ve Sivas
Türküleri”, Sivas Kültür Envanteri, Sivas
Valiliği Yay., 2012.
KOYUNCU, Hayrettin, Öyküleriyle
Türkülerimiz Tokat Yöresi, Tokat 2010.
KURT, Necdet, “Hey Onbeşli”,
http://www.zilesitesi.com/yazar-543arsiv.html
KÜLEBİ, Cahit, İçi Sevda Dolu Yolculuk,
Ankara 2007.
TURHAN, Salih- ADIGÜZEL, Selahattin,
Tokat Türküleri ve Oyun Havaları, Ankara
2008.
Aslan da güzelim gız senin adın Hediye
Manto da aldım güzel güzel gey diye
Fındık, fıstık aldım gülüm yemiye(14)
Penceresi beş camdan
Konyak içtim fincandan
Al martini, vur beni
Ben de bıktım (geçtim) bu candan
(13)Salih Turhan - Selahattin Adıgüzel, Tokat Türküleri ve Oyun Havaları, Ankara 2008.
(14) Rıfat Kaya taş plak arşivinden, Sivas 2014.
BETER OL
Bana gam kasavet veren sevdiğim
Yaprağını döken gülden beter ol
Derdi bana reva gören sevdiğim
Sazlarda inleyen telden beter ol
Senin de olmasın halini soran
Beni insafsızca derdiyle yoran
Kış günü başını taşlara vuran
Boz bulanık akan selden beter ol
Bu gönül bağını perişan eden
Ele uydun kıymetimi bilmeden
Her saat hüsnüyle ateşi giden
Zamanla eriyen külden beter ol
Boyun büktüm vardım senin destine
Merak etme göz koymazlar postuna
Şehit düşen bu gönlümün üstüne
Aşkınla titreyen tülden beter ol
YİĞİT
Benden kaçıp ara sıra görünen
Yüzüme bakmağa her an erinen
Çile çekip diyar diyar sürünen
Bulanık çaydaki milden beter ol
Milletinden ayrı kalan bir yiğit
Sığamaz dünyaya, dar gelir ona…
Vatan için bin kez, olmazsa şehit
Nefes almak bile, ar gelir ona…
Yüzün hiç gülmesin eller içinde
Bülbülsüz kalasın güller içinde
Baharın çiçekli dallar içinde
Kuruyup incelen daldan beter ol
Öz yurdunda parya gibi yaşarken,
Yedi düvel, tutup bizi asarken,
Hanümanda yaban, esip coşarken,
Haysiyetsiz hayat, zor gelir ona…
Bilemedim Nemrut mu var soyunda
Vefakârsın sebat ettin huyunda
Bir orman içinde dere boyunda
Kovanı yarılan baldan beter ol
Kalbi vatan için atıp duruyor,
Sağlam inancını daim koruyor,
Kurtuluşu elbet hakta arıyor,
Dâvâ için ölmek, yâr gelir ona!..
Gurbet elde sevdasıyla yatıran
Dert gölüne beni atıp batıran
Çok günahkâr cenazeler götüren
Yerinden kalkmayan saldan beter ol
Yiğit, bir an bile boşa konuşmaz,
Saf altından kalbi, değeri düşmez,
Cesareti tamdır, haddi hiç aşmaz,
Harlandıkça gönlü, nûr gelir ona!..
Bu engin aşkımın bulunmaz dibi
Kış geçip gitmedi dinmedi tipi
Sahibi çıkmayan bir mektup gibi
Üstündeki kara puldan beter ol
Hakkı üstün tutar, halkı gözetir,
Adaleti sağlar, doğru işletir,
Talebini yalnız Hakk'a iletir,
Allah'ın rızası, kâr gelir ona…
Kanlı gözlerimi kapladı buğu
Ateşim sönmedi bulamadım su
Tanrıdan dileğim kara gözlüm bu
Aşkınla tutuşan kuldan beter ol
İdrak eder feleklerin seyrini
Bilir adaletin büyük ecrini
Sükûtî de çeker çağın cevrini
Vatansız yaşamak hâr gelir ona!..
Mehmet ÇAKIRTAŞ
Hızır İrfan ÖNDER
38
AZERBAYCAN GEZİMİZDEN
İZLENİMLER -2
Yrd. Doç. Dr. Süleyman COŞKUNER
yemeğe geçtik. Yemek oturuşumuz için özel bir gayret
sarf etmememize rağmen, hasret ve özlemin verdiği
duyarlılık nedeniyle olsa gerek, her iki ekip birbiriyle
iç içe oturmuştu. Çok kısa sürede birbirimize
kaynaşarak, çok anlamlı ve yüksek kaliteli zamanlar
geçirdik.
Küçük bir şehir turundan sonra, muhteşem
bir şekilde inşa edilmiş olan, Gence programımızı
gerçekleştireceğimiz kültür sarayına ulaştık. Salon
kardeşlerimiz tarafınan tıklım tıklım doldurulmuştu.
Ganire hanım gelirken bize şöyle demişti: “Bu
bölgedeki sunumlarımız, şiirlerimiz ve hitabetlerimiz,
milli ve manevi ağırlıklı, moral ve motivasyon
yükseltici olsun, sevda ve doğa şiirlerinden ziyade,
Vatan-Millet, kahramanlık ve milli mücadele ağırlıklı
olsun. Zira bu bölgemiz hem cepheye çok yakın, hem
de Karabağ'ın ve KELBECER'in acısıyla hala
kavruluyor…”
Olağanüstü güzellikler ve anlamlı
duygusallıklarla dolu bir şekilde programımızı
gerçekleştirmeye başladık. Sunuculuğu yine bizim
heyet başkanımız Sn. Ayşe Paslanmaz ve Gence'li bir
kardeşimiz yaptılar. Azerbaycanlı şair, yazar, sanatçı
ve yöneticilerle dönüşümlü olarak, şiir, müzik,
edebiyat, hitabet vb. konularındaki sunumlarımızı
coşku ve başarı ile gerçekleştirdik. Vatan-Millet
sevdası, milli mücadele, düşman duyarlılığı, dostluk ve
kardeşlik konularındaki manevi atmosferi herkesin
görmesini çok isterdim. Zira klavyemin tuşlarının bu
coşkuyu anlatmakta yetersiz kaldığını çok iyi
biliyorum… Hitabımı paylaştıktan sonra salunun
fuayesine çıktım. Etrafımı saran kardeşlerimizle koyu
bir sohbete tutuştuk. Milliyetçi Hareket Partisi
Milletvekili olmam sebebiyle olsa gerek, beni geriye
salona göndermediler. Benimle sohbet etmek
ihtiyacında olduklarını hissettim. Çok üzgün ve donuk
bir görünümleri vardı. O ana kadar Gence'de çok
sıklıkla duyduğum, ne olduğunu bilmediğim ve sorma
cesaretini de gösteremediğim “KELBECER”in ne
KELBECER NERESİ BİLİYOR MUSUNUZ?
15-18 HAZİRAN 2014 tarihleri arasındaki
Azerbaycan –Bakü – Gence ve Tovuz ziyaretlerimizi
anlattığım yazı serimizin ikincisi ile, siz değerli
okuyucularımla tekrar birlikteyim. 17 Haziran sabahı
otelimizdeki sohbet ve muhabbetli kahvaltımızdan
sonra, gazi şehir Gence'ye hareket etmek üzere
toplandık. Milletvekilimiz Sn. Ganire Paşayeva ve
Cemal Safi abimiz özel bir araçla, ekibimiz de bir
minibüs ile yola koyulduk.
Yolculuğumuz süresince değerli kardeşimiz
ses sanatçısı İlham Askeroğlu, sazı ve müziği ile
birlikte, ekibimize unutulmaz güzellikte anlar yaşattı.
Ayrıca Azerbaycan büyükelçiliğimiz, kültür
müşavirliğinden bir ekip, seyahatimiz boyunca
bizlerin güzel anlar yaşaması için çaba gösterdiler.
Kendilerine özellikle teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Yol boyunca sık sık molalar vererek,
çevredeki vatandaşlarımızla tanışıp hasbıhal ederken,
aynı zamanda da, Azerbaycan'ın coğrafi, ekonomik,
kültürel, doğal ve stratejik yapısını anlama gayreti
içerisindeydik. Çevrenin ağaçsız ve çorak oluşu,
yeterli sulama suyunun olmadığına işaret ediyordu.
Hoşumuza giden her yerde mola vererek, resimler
çektirip, seyahatimizi ölümsüzleştirmeye çalıştık.
Gence'ye yaklaşınca şehrin güzelliğini ve tarihi
duruşunu fark etmek hiç de zor değildi. Şehrin
girişinde bizi güzel bir sürpriz bekliyordu. Zira
Milletvekilimiz Ganire Paşayeva, şehrin Valisi,
Belediye Başkanı, Aşık Şemşir Medeniyet Ocağı
başkanı (Azerbaycan'da bakan seviyesinde çok büyük
önem taşıyor) ve ilgili heyet ekibimizi yolda
bekliyorlardı. Şehrin yöneticileri arabamıza kadar
gelip, bizlere hoşgeldiniz merasimi yaptılar.
Ekibimizin hiç de beklemediği bu jest karşısında mutlu
olmaması ve duygulanmaması gerçekten imkânsızdı.
İki kardeş heyet birleşerek, sohbet ve
muhabbet içerisinde lüks bir otelin nezih bir salonuna
39
ama “kendin niçin vermiyorsun” dedim. Aklıma
burada da vekillere ulaşmak zor mu acaba diye geldi…
aldığım cevap beni rahatlatmıştı. “Şu anda çok yoğun,
vaktini almak istemiyorum” dedi. Söz verdiğim gibi
vatandaşımızın mektubunu mevkidaşıma verdim.
Hemen açtı okudu ve tebessüm etti. Beden dilinden
yardımcı olacağına dair işareti almanın mutluluğunu
yaşadım. Mektubu okumadığım için, talebin ne
olduğunu bilmiyorum. Proğram çıkışı, o kalabalığa
rağmen, ciğeri yanık mektup sahibi vatandaşımız beni
yine buldu. Mektubu verip veremediğimi sordu. Eğer,
unutsaydım veya veremeseydim çok mahçup
olacakmışım.
Arabalarımıza binerek küçük bir şehir turu
eşliğinde akşam yemeğine geçtik. Duygulu, heyecanlı,
coşkulu, sohbetli ve samimiyetlerin ilerlediği uzunca
süren akşam yemeğinin ardıdan 70 km. mesafedeki
TO V U Z ' a h a r e k e t e t t i k . C e p h e y e d a h a d a
yaklaşıyorduk…
olduğunu masamdaki üzgün insanlara sordum.
Üzüntülerini daha da katlamıştım. Onlar, düşmanlar
tarafından yakılıp yıkılan, sayısız şehit ve gazinin
verildiği, şu anda tamamıyla düşman işgali ve zulmü
altında olan KELBECER'in bahtsız, üzgün ama
gururlu, şanlı ve şerefli gazileriydiler. Karabağ'ı,
Nahçevan'ı duymuştuk ama, KELBECER'i ilk defa
duyuyordum. Kültür sarayını daha derinine
incelediğimde, KELBECER'in resimlerinin
bulunduğu bir köşeyi buldum. İşgalden önce, işgal
esnası ve işgalden sonra çekilmiş resimler. İşgal öncesi
sanki bir cennet köşesi, işgal esnası ve sonrası ise adeta
bir Cehennem. O güzelim belde yakılmış, yıkılmış,
ateşe verilmiş, şehitlerimizin kanları sel olup akmış.
Son bir gayretle kurtulabilenler, canını dişine takarak
kendilerini Gence gibi daha güvenli yerleşim yerlerine
atmışlar. Vatanından zorla sürülüp çıkarılan, en
yakınları şehit edilen, aşından ekmeğinden olan,
yurdundan zorla sürülen insanların olumsuz
psikolojilerini, yanımda oturan ve benimle dertlerini
paylaşan soydaşlarımızın üzerinde en iyi görebilen
bendim. Yiğit insanlar KELBECER ile yatıp
KELBECER ile kalkıyorlardı. Günün birinde
KELBECER'e geri döneceklerine inançları sonsuzdu.
Ancak bunun nasıl gerçekleşeceğine dair
tedirginlikleri de yüzlerinden okunmuyor değildi.
Onlarla birlikte üzüldüm, ağladım, çaresizliğime
kahrettim. Dertlerine ortak olma konusunda; herkese
yardımcı olmaya çalışan bir “kaliteli yaşam uzmanı”
olarak, ilk defa sorun çözme konusunda yetersiz
kaldığımı hissettim. Genel anlamda vereceğim tavsiye
ve yol göstermelerimin onlara yavan geleceğini çok iyi
biliyordum. Susarak ve yutkunarak beden dilimle
onlara çare olmaya çaliştım ama başarılı olabildiğimi
zannetmiyorum. Zira, sorun uluslararası boyutta ve
çok hassastı. Proğramda söylenen türküler, okunan
şiirler, sunulan hitaplar ve işlenen konuların tamamı
duygu yüklü, vatan özlemi dolu, coşku ve heyecan
yüklü, milli mücadele ruhunu okşayan özellikler
taşıyordu. Bir vatandaşımız yanıma yanaşarak bir
ricasının olduğunu söyledi. Memnuniyetle diyerek
daha özel ve duyarlı olarak kardeşimizi dinledim. 55
yaşlarında bir erkekti. “Sayın milletvekilimiz Ganire
Hanım'a bir mektubunun olduğunu, benim mektubu
ona verip veremeyeceğimi sordu.” Elbette veririm,
GENCE'DEN TOVUZ'A DOĞRU
Gence'de gerçekleştirdiğimiz muhteşem
proğram sonrası yediğimiz gece yemeğinden sonra,
geç vakitlerde Milletvekilimiz Ganire Paşayeva'nın da
m e m l e k e t i o l a n To v u z ' a h a r e k e t e t t i k .
Yorgunluğumuza rağmen 70 km.lik yoluluğumuz
oldukça hareketli ve neşeli geçti. Zira sanatçımız İlham
Askeroğlu her zamanki gibi bizi coşturuyordu.
Gecenin 02.30'u gibi Tovuz'a vasıl olduk. İzel
otelde önceden ayarlanan odalarımıza yerleştik. O
yorgunluğa ve çok geç vakit olmasına rağmen, Aşık
Şemşir Medeniyet Ocağı Başkanı tarafından ünlü
şairimiz sayın Cemal Safi abimize hediye edilen
Azerbaycan sazını bir müddet tecrübe etmeden
duramadık. Cemal abim sazı Soma'lı sevimli şair
kardeşimiz Mehmet Metin Baş'a emanet etmişti.
Düzce'li şair arkadaşım Yunus Kara ile aynı odada
istirahate çekilmiştik. Mehmet Metin ile de
Karaman'dan ödüle doymayan şair kardeşimiz İbrahim
Şaşma, bitişik odaya yerleşmişlerdi. Yatmama rağmen,
komşu odadan değişik bir saz sesinin geldiğini
duyunca tekrar kalkıp Metin'in saz çaldığı yan odaya,
geçtim. Bir müddet daha saz çalıp söyleyerek, yeniden
istirahate çekildik. Akşamdan yarın için askerlerimizle
buluşacağımız söylenmişti. Gece çok az uyumamıza
40
yıllar yılı dostmuşuz gibi oluşan kardeşliğimizin
verdiği gurur ve kazanımla kucaklaşıp vedalaşarak
uçağımıza geçtik. Giderken yaşayacaklarımızın neler
olacağını gerçekten hakkıyla tahmin edememiştim.
Yaşadığımız güzellikleri, duyguları, coşkuyu,
heyecanı ve etkinlikleri hakkıyla anlatmakta
klavyemin tuşları kafi gelmemektedir. Bize bu
güzellikleri yaşatan başta heyet başkanımız Sn. Ayşe
Paslanmaz'a “9. Kapadokya şiir ve sanat şöleni”ni
kardeş ülke Azerbaycan'a taşıyarak bizleri de heyete
dahil ettiği için teşekkürlerimi ve şükranlarımı
sunuyorum. Proğramın Azerbaycan ayağını büyük bir
başarı ile yürüten Milletvekilimiz Sn. Ganire
Paşayeve'ya göstermiş olduğu üstün
konukseverliğinden ve yakın ilgisinden dolayı
şükranlarımı sunuyorum. Ayrıca, gezimizin her
anında bizleri mutlu etmek için çaba sarfeden
Azerbaycanlı kardeşlerimize, büyükelçiliğimiz
çalışanlarına, kültür müşavirimize, tugay komutanı
Albayımız Berhuder beye ve şöföründen
danışmanına kadar ismini sayamadığım tüm
kardeşlerime şükranlarımı arz ediyorum. Sağolunvarolun-yahşi kalın. Başta büyüğümüz ve abimiz
Cemal Safi olmak üzere, güzellikleri birlikte enerji ve
sinerji üreterek yaşadığımız ekip arkadaşlarım – can
yoldaşlarıma teşekkürlerimi sunuyorum. Sağolun –
varolun… Selam, sevgi ve dualarımla… Allah'a (cc)
emanet olunuz…
rağmen heyecanla erkenden kalkarak kahvaltı
salonuna geçtik. Bize kahvaltı sunan kardeşlerimizle
şakalaşarak ve hoş sohbetler ederek, kahvaltımızı
yaptıktan sonra, valizlerimizle birlikte otelin ön
caddesine çıktık. Tovuz'u gündüz gözüyle görmek
daha bir başkaydı. Resimler çektirerek çevreyi
anlamaya ve tanımaya çalıştık. Tovuz küçük bir ilçe
olmasına rağmen, cepheye yakın olması, askeri
kışlalara ev sahipliği yapması ve Ganire hanımın
memleketi olması bakımından, stratejik bir önem ve
değer taşıyordu. Aracımız gelince doğruca askeri
birliklerimizin bulunduğu karargaha geçtik. Kahraman
askerlerimiz ve onların şanlı Tugay komutanı Albay
Berhudar bey heyetimizi askeri törenle karşıladı.
Bizlerdeki heyecan, askerlerimizdeki merak ve coşku
ile ortamdaki milli ve manevi atmosferi, bütün
insanlarımızın görmesini gerçekten çok isterdim.
Heyetimizden her arkadaşımız askerlerimize hitap
ettik. Coşkulu, milli ve manevi dinamiklerimize
yönelik konuşmalar yaptık. Kahramanlık şiirlerimizi
coşkuyla paylaştık. Askerlerimiz bizlere çeşitli
ikramlarda bulundular. Yemekler ikram ettiler. Bir ara
resmi düzene ara vererek, kahramanlık türküleri
eşliğinde askerlerimizle oynadık, eğlendik ve onları
kucakladık. Oyunlarımız esnasında her iki
devletimizin bayraklarını ve sancaklarını göklerde
dalgalandırarak, elden ele dolaştırılarak
gerçekleştirdiğimiz şölen etkinliği görülmeğe değerdi.
Final bölümünde milletvekilimiz Ganire hanım tüm
ekibimize şanlı Türk Ordumuzun şerefli üniformalarını
kendi elleriyle giydirdi. Her birimiz asker
üniformalarımız ile, yeniden kahraman askerlerimize
hitap ederek onları selamladık. Bayan
arkadaşlarımızın askerlik yapmamalarına rağmen,
askeri eylem ve sunumlarını biz erkeklerden daha
coşkulu ve başarılı yaptıklarını söylemeden
geçemeyeceğim. Albayımız Berhuder bey ve
milletvekilimiz bizlere hediyeler ve “fahri ferman”
belgeleri takdim ettiler. Karargahta geçirdiğimiz 4-5
saatlik bu süre, toplam gezimizin en güzel, anlamlı ve
stratejik bölümü idi. Hüzünlü ve bir o kadar da gururlu
bir şekilde askerlerimizle vedalaştık. En zor kısmı
burasıydı gerçekten… Zamanımız daralmıştı. Akşam
saat 21.00 de Bakü'den İstanbul uçağımız kalkacaktı.
Tovuz-Bakü arası yaklaşık 500 km. Gence'ye hareket
ettik. Biz karayolu ile hızlı bir yolculuğu beklerken, her
zaman en ince ayrıntılı planlar yapıp başarı ile
ugulayan Ganire hanım bize bir sürpriz daha yapmıştı.
Gence hava alanına gelince sürprizin sırrı da çözüldü.
Azebaycan havayolları ile Gence'den Bakü'ye güzel bir
yolculuk yaptık. Bakü havaalanının vip salonunda
ayrılmanın verdiği hüzün ve heyecanın eşlik ettiği,
duygulu, sevinçli, gururlu ve de karmakarışık hislerin
hüküm sürdüğü çok özel ve anlamlı saatler geçirdik.
Zira, Ganire hanım başta olmak üzere, Azerbaycanlı
kardeşlerimiz bizleri asla yalnız bırakmıyorlardı.
Ganira hanımın halasının yapmış olduğu lezzetli kek
ve börekleri iştahla yedik. Son ayrılma esnasında
dahi, hediyelere boğulduk. Güzel, anlamlı ve yüksek
kaliteli sohbet ve istişarelerde bulunduk. Nihayet
veda vakti geldi. Çok kısa bir süre içerisinde, sanki
İNSAN
-Kendini BilmekMilyarlarca zerreden cem etmiş seni Mevlâ,
Varlığında toprak var, su var; ateş ve hava…
Yoğrulmuş zıtlar; derlenip öteden beriden,
Zulmet-nur, aşk-kin, küfür- iman, isyanla vefâ…
Gözlerindeki ışık kaç milyarlık güneşten?
Hangi burçlardan şu kalbine akseden ziya?
Sonsuzluk diyarından bir soluktur ki ruhun,
Onda gizli yıldızlarıyla yedi kat semâ…
Beynindeki zerreler binlerce inkılaptan,
Ya dimağındaki renk, nur, bilgi, tat, rayihâ?
Varlık harmanı, zaman değirmeninden ekmek,
Suyunu veren hangi dağ, bulut; hangi deryâ?
Elest bezmindeki hitap ile akıp taştın,
O hasrettendir gönlündeki aşk, yüce dava.
Bir kozmik bilgisayar mı yoksa şu kâinat?
Ya rüyadır her şey ya da rüyada bir rüya…
41
Saffet ÇAKAR
Türk halk müziği, kültür ve sanatımızın
en zengin dallarından biridir. Daha çok bu müzik
alanında değerlendirilen ve bugün neredeyse
unutulmaya yüz tutmuş geleneksel müziğimizin
nefesli çalgıları arasında bulunan kaval önemli
bir yer tutar. Orta Asya'dan Anadolu'ya
taşıdığımız musiki aletlerinden biri olan kaval,
müzik otoriteleri ve halk arasında çoban çalgısı
olarak da bilinir. Şimşir, erik ve incir ağacından
yapılan ve dilli dilsiz kaval olarak sınıflandırılan
bu toprakların yanık ezgiler çıkaran nefesli
çalgısının ülkemizin en değerli icracılarından,
halk müziği derleyicisi, bestekâr, şair, program
yapımcısı ve TRT sanatçısıdır Tokatlı Necati
BAŞARA.
Ülkemizde bu çalgının en büyük üstatları
arasında bulunan, Tokat ve çevresinde
İstanbul'da öğrenci iken parasız kalması neticesi
cebinde kalan dört kelimelik bir telgrafa yetecek
bütçesiyle Tokat'tan para istemeyi başaracak
kadar pratik zekâya sahip” Tokat- Hayati, ParaNecati” sözleriyle de bilinir Necati Başara.
Necati Başara ve Sanat Hayatı
(1)Necati Başara, Al Beni, İstanbul Ders Bilgisi Matbaası, 1974, s. 47.
(2)İstanbul Ansiklopedisi, C. IV, İstanbul Neşriyat Kolektif Şirketi, 1960, s. 2171.
Tokatlı
Sanatçı müzisyen
Necati Başara
ı
Necati Başara,1909 yılının Ocak ayında
Tokat-Soğukpınar Mahallesi Bey Hamam
Sokağı'nda doğmuştur. Babası, şair,
Mütevellizade Ömer İhya Efendi, Sivas'ta İstinaf
Mahkemesi Üyeliğinde ve Sivas Askeri Rüştiyesi
Kavaidi Lisaniye Öğretmenliğinde bulunmuş,
1908 yılında İstanbul'da vefat etmiştir. Annesi
Tokat eşrafından Arslanzade Cilban Hacı
İbrahim'in kızı Şerife Hanımdır.
Necati Başara babasının vefatından yedi
ay sonra dünyaya gelmiştir. İlk ve ortaokulu
Tokat'ta tamamlamış, liseye Sivas Lisesi'nde
devam etmiştir. Ancak lise 2. sınıfta iken
ayrılarak İstanbul Bahçeköy Orman Mektebi'ne
geçmiştir. Mezuniyetinden sonra Tokat, Sivas ve
Trabzon'da orman mühendisi olarak çalışmış
1944 yılında İstanbul'a tayin olmuştur.1960
yılında İstanbul Unkapanı Bölgesi Orman
Kontrol Mühendisliğine atanmıştır.(1)
Necati Başara'nın musiki ile ilgisi çocuk
yaşlarında iken başlamıştır. Tokat'ta dedesinin
himayesinde yedi yaşlarında iken çiftlikte
geçirdiği günlerden birinde dedesinin çobanı
ondan şehre giderken bir kaval getirmesini
istemiş. Bu siparişi Necati Başara yerine getirmiş
ama çoban getirilen bu kavalı beğenmeyince
üfleme işi ona kalmış. Tokat'taki evlerinin
bahçesinde havuz başında bu sanatı kendi
kendine ilerletmiştir. İlk çalıştığı Karacaoğlan'ın:
“Tokat'tan aldım bakır
Yosmam gözlerin çakır
O çakır gözlerine
Kurban olsun bu fakir.” türküsüdür.(2)
Hasan AKAR
Araştırmacı Yazar
ilk hiciv ve latifelerini resminden tanıdığı babası
Ömer İhya Efendi'nin kazıtmış olduğu
mühründe yazılı olan:
Musiki ile ilgisi komşuları Binbaşızade
Celal Erman Bey'in ilgisini çekmiş ortaokulu
bitirinceye kadar ondan ve Tokat Musiki
Yurdu'na devam ederek iyi bir nota ve saz, ud,
ney eğitimi almıştır.
İstanbul'da öğrenci iken Neyzen İhsan
Bey'den Darüttalim'de ney, Fahri Kopuz'dan
fasıl dersleri alarak hemen her sazı çalma
başarısı göstermiştir.
Orman Mektebi'ni bitirdikten sonra
Niksar, Erbaa ve Reşadiye kazaları Orman
Bölge Şefliklerinde bulunurken halk şairleri ve
saz çalanlarla tanıştı. Nota bilgisine güvenerek
onlardan derlediği türküleri notaya aldı.
Böylelikle folklor ve musiki açısından zengin
bir yöre olan Tokat türkülerine ait geniş bir
repertuar sahibi oldu. Onun çok tanınmış bir
türküsü olan:
“Sahibi marifete dildâde
Ömer İhya Mütevellizade” sözlerine karşılık:
“Necati Başara Tokad
Her zaman yüreği rahat” sözlerini ihtiva eden
bir mühür yazdı. Bundan sonra da şiir ve
bestelerinde “Âşık Tokadlı” mahlasını kullandı.
Divan sazı ile Kolombiya Plak'a okuduğu Fıtnat
eserindeki mısralarda da bunu işlemiştir.
“Evlerinin kapusu çifte kanatlı
Önünden geçiyor bir yağız atlı
Bak neler söylüyor Âşık Tokadlı
Fıtnat Fıtnat ölüyorum aman nerede kaldın
O baygın bakışınla kalbimi çaldın”
“Koyuna bak koyuna
Bak yosmanın boyuna
Zekiye'nin saçları
Dolanıyor koynuna” Erbaa'da memuriyeti
nedeniyle yaptığı bir orman gezisi sırasında
yaşadığı ilginç hikâyenin ürünüdür.
Bu türkü Ankara Radyosu'nda Mesud
Cemil Bey tarafından sunulmuş filmlere konu
olmuş, taş plağa okunmuştur. Onun ikinci
derlediği “Fadime” adlı türkünün konusu ise
Niksar Çamiçi Nahiyesi Gülebi Köyündeki
güzel bir kızı çeşmeye davetidir:
Çok beğenilen şiirlerinden “ Allah'ım
“Şiiri 1954 yılında “La Turqie Modern”
dergisinde yayınlanmıştır.
“Ey Allah'm ben seni ne surette tanıyım,
Muhayyel Cennetine hangi hile kanıyım.
Aklımın zirvesine, ezvakı zerketmek;
O âlemi yegâne saadetin sanıyım.”
Yine Necati Başara'nın:
“Bu dünya boş, her gelen insan geçer,
Mey tükenir, ney susar, yaram geçer,
Bu âlemde sade o ferman geçer,
Saray göçer, yer göçer, hakan geçer.”(3)
mısraları da döneme damgasını vuran şiirler
arasında yer aldı.
Necati Başara'nın radyo ile tanışması
1941 yılında Denizli'de İhtiyat Tümenine
çağrıldığı 2. Dünya Savaşı yıllarıdır. İzinli
geldiği İstanbul'da Ankara Radyosu'na
imtihanla saz sanatkârları alınacağını öğrendi.
İmtihan öncesi Hafız Sadettin Kaynak'la
tanışarak ondan usûl dersleri aldı. İstanbul
Bakırköy Hastanesinde yatmakta olan Neyzen
Tevfik'ten bir yolunu bularak ney üflemenin
sırlarını öğrenmeye çalıştı. Girdiği imtihanı
birincilikle kazanarak Radyo sanatçısı oldu.
İhtiyatlık terhisi sonrası Trabzon'a tayin
edildi. Ancak Orman Genel Müdürlüğü Necati
Başara'nın sanatçılığı ve başarılarını dikkate
alarak 1944 yılında İstanbul'a tayinini çıkarttı.
Burada Hafız Sadettin vasıtasıyla büyük musiki
adamlarından Hasan Tahsin Parsadan'la tanıştı.
O da Eminönü Halkevi'nde Nedim Akçer'e
yönlendirdi. Necati Başara burada Folklor Kolu
Başkanı oldu ve kısa sürede büyük beğeni
kazanan ve yedi yıl kavalıyla yönettiği Halk
Türküleri Korosu'nu kurdu. Bu başarı onu
“Kız Fadime Fadime
Sana diyeceğim var
Ama kimseye dime
İderim Vallahi ar”
Bunları “Sarı Buğday Başıyım, Nadide,
Fıtnat, Halime, Kara Kız, Yumuk Yumuk
Pamuğum, Niksar'dan Çıktım Yayan,
Şinanaydı, Kırdım Sana Değen Eli, Değme
Güzel Değme” derlemeleri devam etti.
İstanbul'a geldikten sonra bestelerine
devam etti. Bunlar arasında: Köy Valsi (Söz
Vecdi Barman), Hasretinle Dolu Gönlüm (Söz
Salim Sarıgöllü), Ey Gözlerinin Sihrine Mest
Olduğum Dilber, Yine Düştüm Yad Ellere
Ayrıldım Elifimden bulunmaktadır.
Necati Başara'nın diğer bir yönü de
korosuyla birlikte bazı filmlerde yer almasıdır.
Gösterime girdiği dönemde büyük ilgi çeken
1960 yapımı Yeşil Kurbağalar filminin müzik
direktörlüğünü de kendisi üstlenmiştir. Cilalı
İbo Yıldızlar Arasında (1958-1963), Son Beste
(1955) başarılı filmlerden bazılarıdır.
Onun bir şair babanın evladı olarak
şairliği ise Tokat Orta Mektep öğrencisi iken
başlamıştır. Yaşından umulmayan bir şekilde
(3)Necati Başara, a.g.e., s. 3.
43
İstanbul Radyosu'nda söz sahibi Cemal Reşid
Bey'e götürdü. Artık İstanbul Radyosunun
kapıları Necati Başara'ya sonuna kadar açılmış
oldu. Başara da Eminönü Halkevinde kurmuş
olduğu korosunu “Şen Türküler Gümesi ”
adıyla buraya taşıdı.
Sanatçıların maddi manevi haklarının
korunması amacıyla İstanbul'da
arkadaşlarıyla birlikte İstanbul Müzikseverler
Derneği'ni kurdu. İstanbul Radyosu'nda
Eflatun Cem Güney'in hazırlayıp sunduğu “Bir
Varmış Bir Yokmuş” programlarına kavalıyla
eşlik etti.(4)
1955 yılına kadar devam eden bu
çalışmalara “Orman Saati” adındaki programa
hazırladığı skeçleri, sazı, sözü ve neyi ile ayrı
bir zenginlik kazandırdı. Ancak Radyo
Müdürlüğüne getirilen Mesut Cemil Bey'le bu
programlardaki dil konusunda anlaşmazlık
çıkınca aynı yıl İstanbul Radyosu'ndan
ayrılmak zorunda kaldı.
80'ne yakın türkü, şarkı ve ilahi
formunda eseri bulunan Necati Başara'nın bazı
eserleri maalesef kayda geçmemiştir. Bazı
eserlerin derleyicisi, kaynak kişisi olmasına
rağmen adı bile geçmemektedir.
Cem Plak tarafından çıkarılan, A
yüzünde “Yanıyorum öldürüyor beni”, B
yüzünde “Böylede Arsız Olur mu?” parçaları
bulunan plak haricinde arşivimizde plağı
bulunmamaktadır.
Bu ayrılıştan sonra İstanbul
Çarşıkapı'da “Sivil Mehter ve Milli Oyunlar
Şirketi'”nde bir dershane açarak 1959 yılına
kadar müzik ve müzik kültür dersleri vererek
radyolara alınacak gençlere hazırlamaya
çalıştı. Ayrıca konserler verdi. On iki filmde
müziği ve ekibi ile görev aldı. Darülaceze
Müessesesinde bir müddet Müzik
Öğretmenliğinde bulundu.
TRT Arşivinde kayıtlı olan eserleri:
“Harman Yeri Düz Olsa” Kayıt No:2386
Derleyen: Hamit Çine
Kaynak: Necati başara
Nota: Hamit Çine
Yöre: İzmir Kiraz/Karabağ
“Koyuna Bak Koyuna” Kayıt No:692
Derleyen: Muzaffer Sarısözen
Kaynak: Necati Başara
Nota: Muzaffer Sarısözen
Yöre: Tokat
“Sarı Buğday Başıyım” Kayıt No:830
Derleyen: Muzaffer Sarısözen
Kaynak: Necati Başara
Nota: Muzaffer Sarısözen
Yöre: Tokat(5)
1960 yılında Silifke Boylarından Mirza
Bey'in torunu Ümmühanı Münevver Hanım'la
(1925-2005) evlendi. Bu mutlu yuvadan
Çiğdem Özlen (1961), Şerife Özden (1965)ve
Mirza Özen (1966) doğdu. Mirza Başara hâlen
TRT İstanbul Radyosu'nda Tar Sanatçısı
olarak görev yapmaktadır.
Yetiştirdiği sanatçılar arasında;
Şükran Ay, Necla Akben, Ali Ekber Çiçek,
Şahin Gültekin, Nurten İnnap, Coşkun Özer,
Şemsi Yastıman, Ruhi Su, Yılmaz Şen, Sabri
Yaman gibi değerler bulunmaktadır.
İçinde 36 şiirin bulunduğu ve on
kadarını bestelediği “Al Beni” adlı şiir Kitabını
1972 yılında yayınlamıştır.
Bu denli yoğun bir musiki hayatına
sahip olan Necati Başara, 20 Temmuz 1991'de
İstanbul'da vefat etmiş ve Eski Topkapı
Mezarlığı'na defnedilmiştir.
SONUÇ
Türk Halk Müziğine büyük katkısı
olan TRT Sanatçısı Necati Başara'nın yapmış
olduğu çalışmalar ve eserleri yeniden
araştırılarak ortaya konulmalıdır. 23 Mayıs
2014'de Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ve
Tokat Gazi Osman Paşa Lisesi Müdürlüğü bu
değerli sanatçıya TRT İstanbul Radyosu'nun
da katkılarıyla sahip çıkarak ilk defa ailesinin
de katılımıyla “Necati BAŞARA'ya Vefa
Gecesi” düzenlemiştir. Kültür ve sanat ve
onların icracıları sahip çıkıldıkça yaşar Bu
nedenle ömrünü Türk Musikisine adamış
ender isimlerden biri olan Tokatlı Sanatçı
Necati BAŞARA'nın bugüne ışık tutan hayat
felsefesi ve çalışmaları iyice tetkik edilmeli
buna bağlı olarak hayatını ve eserlerini ihtiva
eden bir belgesel hazırlanmalıdır.
Kaynaklar:
AKAR, Hasan, Mirza Başara İle Yapılan
Röportaj, Tokat, 23 Mayıs 2014.
AKAR, Hasan, Özlem Başara İle Yapılan
Röportaj, Tokat, 25 Mayıs 2014.
BAŞARA, Necati, Al Beni, İstanbul Ders Bilgisi
Matbaası, 1974.
İstanbul Ansiklopedisi, C. IV, İstanbul Neşriyat
Kolektif Şirketi, 1960.
Radyo Haftası Dergisi, S. 63, İstanbul.
TAŞDELEN, Dursun, “Sanatçı-Müzisyen
Necati Başara”, Kümbet Dergisi, S. 27-28,
2013.
Tüccar Galeri Müzik Arşivi, 1970 yılında Fevzi
Tüccar tarafından Necati Başara ile İstanbul'da
yapılan Röportaj ve Ses Kaydı.
(4)Radyo Postası, İstanbul.
(5)Dursun Taşdelen, “Sanatçı Müzisyen Necati Başara”, Kümbet Dergisi, S. 27-28, 2013, s. 41.
BAŞÇiFTLiK'iN
SON KORE GAZiSi
Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir
Röportaj: Mustafa Ümit Demirci
GOP Üniversitesi Öğretim Görevlisi
28.07.2014 Başçiftlik
savunarak, dünyaya bir şehamet destanını
yazdırdı.
Okullarımızda birer “Kore Köşesi”
ihdas edilerek, güncel yazılar ve
fotoğraflarla, kahraman Mehmetçiğin
savaş günlüğü duyuruldu. Bizce
bilinmeyen Uzakdoğu ülkesi Kore, bizim
günlük konuğumuz oldu.
1951'de iki taraf siperlerine
çekilerek sıcak savaşı bıraktılar. Hür dünya
özellikle ABD “Su uyur, düşman uyumaz.”
felsefesi ile Güney Kore'nin savunmasını
üstlendi. Türkiye Cumhuriyeti verdiği söze
uyarak her yıl çekilen birlik yerine, takviye
birlik gönderdi. Türkiye'den Kore'ye asker
naklini ABD üstlendi. Ayrıca askerlerimize
dolar bazında maaş verdi.
Türk askerinin Kunuri'de kazandığı
zafer, Hür Dünya'da çok büyük ilgi ve iltifat
topladı. Adeta Demirperde ülkelerinin
suyunu çıkardı dendi. Kunuri zaferi bizim
içinde büyük bir iltifat ve propaganda
vesilesi oldu. Avrupa ve ABD, Türkleri ve
Mehmetçiği çok iyi tanıdı.
Savaş enkazından sonra, Kore
Tugayının Sancağı yere inmedi. Yeni
birliklerle cephe takviye edilerek,
Demirperde askerlerinin Seul'a girmesi
önlendi.
Başçiftlik ilçesinden, Kore takviye
birliğine ( 4. dönem ) katılanlar;
Recep Bozkurt
Murat Şen
Zehni İzan
Zehni Kayhan
“ Türk asker doğar, asker yaşar,
asker olarak ölür.”
(Başçiftlik'te yaşamış Mustafa
Bozkurt ile oğlu Recep Bozkurt'un asker
anıları.)
Bir zamanlar bilinmeyen Kore,
Türk kamuoyunu işgal etti. O günlerin tek
iletişim aracı radyoyu, haber bültenlerinde
sırf Kore'den haberleri almak üzere sabırla
Türk halkı beklerdi. Bir gün , “Kunuri
Destanı” diye bahseden radyo, Türk
Tugayının cephede çok şehit verdiğini ama
düşman kuvvetlerini püskürttüğü haberini
yayınlamıştı. Bütün Türkiye ayakta idi.
Kunuri'de bir destan yazılmış; Türk Tugayı
Kuzey Kore askerlerine büyük zayiat
verdirerek, Güney Kore'yi savunmuş ama
çok sayıda askerimiz, burada şehit
düşmüştü hür dünya adına.
Bu gün ise; O şehitlerimiz, ”Türk
Şehitliği” adı altında ebedi uykularına
dalmış durumdadırlar. 1950'nin o günlerini
gözler önüne sermek gerekirse:
Kore yarımadası ikiye bölünmüş,
Kuzey Kore ve Güney Kore. Kuzey Kore
Güney Kore'ye saldırmış, egemenliğini
almak istemekte. Dünya iki kutuplu, Kuzey
Kore'yi Çin ve Rusya destekliyor, o günkü
adı ile Demirperde. Güney Kore'yi ABD ve
müttefikleri destekliyor. O günkü adı Hür
Dünya Devletleri. Zayıf olan Güney
Kore'yi savunmak için Hür Dünya
Ülkelerinden cepheye asker sevk edilmesi
gerekli. Kuzey Kore saldırılarını dünya
orduları içinde en iyi kim savunur. Bu
sorunu cevabı elbette Türk Ordusudur,
Mehmetçiktir.
Dönemin Cumhurbaşkanı Celal
Bayar, Başbakan Adnan Menderes,
Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Milli
Savunma Bakanı Seyfi Kurtbek, toplanarak
ABD'nin Kore'ye asker gönderilmesi
teklifine evet diyerek, Türkiye hür dünya
adına, General Tahsin Yazıcı, yardımcısı
Albay Celal Dora komutasında Türk
Tugayı Kore'ye vasıl olarak, savaşa girdi.
Güney Kore topraklarını hür dünya adına
Daha sonraki dönemde de Nuri
Gürel, Talip Çağlar katıldılar. Sadece şu an
hayatta Recep Bozkurt kaldı. Diğer
gazilerimiz hakkın rahmetine kavuştu.
Ben Mustafa Ümit Demirci, babam
Muhsin Demirci'yi de alarak 2014
Ramazan Bayramının ikinci günü olan Salı
günü Recep Bozkurt'la buluştuk. Son Kore
Gazisi ile röportaj yaptık. Tarihten bir
yaprak olan, altmış yıl öncesine,
bilinmeyen bir ülkeyi, hürriyetin bekçiliği
için Kore'ye giderek, savaşın kalıntılarında
gece gündüz nöbet tutan bu kahramanı
46
esirlik hayatı sürüyor. Esaretten kurtulup,
tekrar memlekete geliyor ve İstiklal savaşı
için Mustafa Kemal asker topluyor.
Alaşalvar dede, Mustafa Kemalin
hizmetinde.
Gerisini babam anlatıyor;
- Mustafa Dede, Başçiftlik
ilkokulunun hademesi idi. Biz 5.
sınıftayken hocamız Salih Uzel ve Hamit
Yavuz, tarih derslerinde zaman zaman
sınıfa çağırarak İstiklal Savaşı anılarını
bize anlattırırlardı. Hafızamda kalan şu
anısını sana anlatayım.
26 Ağustos'ta sabah vakti M. Kemal
Başkomutan “-Ordular! İlk hedefiniz
Akdeniz'dir, İleri!” emrini verince, baktım
ki Türk askeri atlar üzerinde bir çığ gibi
Yunanlıların Milen hattını yardılar. Ben
Atatürk'e “-Paşam, paşam izin verin bende
düşmanı kovalayım. Atatürk dayanamadı ,
“-Sende git, sende git” dedi. 9 Eylül'de
İzmir'de tekrar Mustafa Kemal'in
hizmetine girdim. Demek ki şair boşuna
dememiş;
- “Bu vatan cepheden cepheye
koşanlarındır.”
Recep Çavuşu sütunlarımıza taşıyarak,
okuyucularımıza o günün nostaljisini
yaşatmak istedik. İşte kahraman Türkler
bunlar.
Babam Muhsin Demirci, Recep
Çavuşun babasını tanıdığı için öncelikle
Mustafa Bozkurt'un İstiklal Savaşı ile ilgili
anılarını sordu. Recep çavuşla birlikte
babam bildiği kadarıyla Mustafa
Bozkurt'un ağzından dinlediklerini anlattı.
(Hatıratlar)
Recep Çavuş babasını şöyle anlattı;
Babam (Mustafa Bozkurt) 6 sene
yemen'de esir kalmış, altıncı sene sonunda
Yemen'den yürüyerek 3 günde Mekke'ye
ulaşmışlar. Hani biz türkülerde söylüyoruz
ya;
“Burası yemendir, gülü çemendir,
giden gelmiyor, acep nedendir” İşte bu
türküyü yazdıranlardan biri de Mustafa
Bozkurt…
Mekke'den sonra anavatana
kavuşma. Başçiftlik'e geliyor, ama
akabinde Osmanlı-Rus savaşı çıkınca,
bizim Alaşalvar dede Kafkas Cephesinde,
aynı akıbet esir düşüyor. Burada da 6 sene
47
şöyle cevaplandırdı.
-Tabi ki, Türkiye'de biz iyi bir
eğitim aldık. Örneğin ben Tugayın (4.
Değiştirme Tugayının ) künyesini 3 nüsha
olarak hazırladım. Nöbet tuttum. Ama
Kore'de askerlik çok daha önemli, her an
düşman baskına gelebilir, onun için eller
tetikte olmalı, orası bir ölüm kalım
mücadelesinin olduğu bir yerdi. Onun için
Kore askerliği gerçek askerliktir.
Ben Recep Çavuş'a o günkü
komutanlarının adlarını unutup
unutmadığını sordum. Verdiği cevaplarda o
günü yaşar gibi komutanlarının adlarını
şöyle sıraladı;
-1. Tabur komutanı Mete Yıldırım,
yine 1. Taburun diğer komutanları Şefik
Ülgen, Bölük komutanı Ramazan Avcı
olarak söyledi.
Ben şunu anladım ki, Recep
çavuşun şahsında, Türk askeri
(Mehmetçik) okul olarak gördüğü asker
ocağını hayatını sonuna kadar unutmuyor.
Onun için derdi ki; ”Askere gitmeden erlik
olmuyor”. Ne kadar doğruymuş bu söz.
Recep çavuş anlatmaya devam
ediyor; Ben – dönüş yolculuğunu sordum, o
günü yaşıyormuşçasına 59 yıl öncesini
ayna gibi yansıttı.
-29. Arz dairesinde cereyan eden
savaşın izlerini görebilmek için “Çorman”
cephesine götürdüler. Burası geniş bir
alandı. Erzurum tabyasından daha genişti.
Manzara korkunçtu. Mermi kovanları
çekirge sürülerini andırıyordu. Sayısız tank
parçaları bir enkaz yığını halinde, sanki
hurda tepeciğini andırıyordu. O korkunç
savaşın gölgesini yaşadık. Savaş alanında
iyi bir tatbikat yaptık.
-Dönüşünüz nasıl oldu?
Masraflarınızı kim karşıladı? Bu soruma
da ayrıntılı cevap verdi.
Tatbikatı müteakip yurda dönüş
başladı. Bizi Türkiye'den Kore'ye götüren
gemi limana yanaştı. Törenle gemiye
b i n d i k . Yi n e 2 6 g e c e , 2 7 g ü n d ü z
yolculuktan sonra İzmir limanından karaya
ayak bastık. Bizi törenle karşıladılar. 5 gün
İzmir de kaldık. Masraflarımızı ABD
Bu an belki “Çılgın Türkler”
kitabında yoktur ama ben vatan sevgisini
topun namlusunda gören Alaşalvar dedenin
anısını toprak altından su yüzüne çıkardım.
Bizde bir söz vardır ; “Türk asker
doğar, asker yaşar, asker ölür”. İşte Recep
Çavuşa askerlik aşkı babasından geçmiş,
ruhu şad olsun. Rahmetli dedem Bekir
Demirci'nin Soğanlı Dağında nasıl şehit
olduğunun da canlı tanığıydı.
Recep Çavuş'a sordum ; - Kore' ye
gidişini şöyle bir anlat.
Sözü Recep Çavuş aldı.
1932 Başçiftlik doğumluyum.
(2014 itibariyle 82 yaşında) Çanakkale
Ezine'de askerdim. Önce onbaşı oldum.
Daha sonra çavuşluk sınavını kazanarak
çavuş oldum. 1954 Haziranında dokuz
çavuş arasından Kore değiştirme birliğine
gidenler arasında kur'a çekildi. Şans bana
güldü, 2. Tabura beni verdiler, o arada
Kore'ye gidecek erat da seçilmişti.
Hemşerim Murat Şen'le akşam karşılaştık.
(Namı Garamurat) Tugay da 2. Bölüğe
çavuş olarak verdiler. Diğer bölüklerden
gelen çavuşlarla bir toplantı yapıldı. Beni
bunların başkanı seçtiler. Bölük yazıcılığı
da yaptığım için kadro tahsis dosyalarını
doldurma görevi ile görevlendirildim. Üç
defteri (Aynı defterler) kısa sürede
tamamlayıp, birini tugaya, birini bölüğe,
birini de levazıma verdim. Komutanım
beni takip ediyormuş, Recep; görevini ne
çabuk yaptın, deyip beni tebrik etti. Bu
dosyada ismi olanlar Kore 4. Değiştirme
Tugayı listesiydi.
Sabah tatbikata gittik.
Seferihisar'da 20 gün kaldık. 20. gün
sonunda “General Lore Altige adlı ABD
gemisine İznik limanından bindik. 26 gece
27 gündüz deniz yolculuğundan sonra
Kore'nin “İLÇON” limanına gemi demir
attı. Bizi karaya çıkardılar. Gemiden inince
hemşerim Murat Şen'le buluştuk. Hasret
giderdik. 11 ay Kore'de kaldım. Limandan
bizi nöbet tutacağımız bölgeye taşıdılar.
Ben hemen sordum; “ – Burada bir
sıkıntınız oldu mu? Türkiye'deki askerlikle
oranın farkı ne? Recep çavuş bu soruyu
48
Ardına bakmadan yollara düşen
Şimşek olup çakan, sel gibi coşan
Huduttan hududa yol bulup koşan
Cepheden cepheye soranlarındır
karşıladı. Günde 60 dolar harçlık
veriyorlardı. Ben iki bin dolar artırarak,
askerliğin sonunda Başçiftliğe döndüm.
Şunu da söyleyeyim dedi;
-Ben Kore kafilesine kur'a ile
seçildim. Erattan gönüllü katılmak
isteyenlerde oldu. Komutanımız Edip
Başar 9 çavuşun adını bir torbaya koydu,
bir çavuş 4.Değiştirme Birliğine birden
katılacaktı. Torbadan Recep Bozkurt çıktı.
Sayın Mustafa Ümit Demirci ve babası olan
Muhsin Demirci bizim Kore maceramız
böyle oldu. Kentimizden Kore Değiştirme
Birliğine katılanlardan Murat Şen, Zehni
İzan, Zehni Kayhan ve Nuri Güler vefat
ettiler. Sağ olarak bir tek ben kaldım, şu
anda 82 yaşımdayım. Babam Mustafa
Bozkurt'un askerlik maceralarını yıllar
sonra ben sürdürdüm.
Bu söyleşiden sonra, Kore
Madalyasını göğsüne taktık, Başçiftlik
ilçesinin hayatta kalan son Kore Gazisi ile
fotoğraf çektirerek “Kümbet Dergisi”nin
sayfalarına, mezara gitmeden Kore
anılarını yansıttık. Tarih için bir sayfa
düşmüş olduk. Merhum gazilere dua
okuduk. Recep Çavuşa da uzun ömürler
diledik.
Söyleşiyi yaptıktan sonra babam
dedi ki; - Oğlum, bu vatan kolay
kazanılmadı. Şair Orhan Şaik Gökyay'ın
“Bu vatan kimin” şiirini okurlarımıza
hatırlat. Söyleşinin sonuna ekle dedi.
Babamı kırmadım. Orhan Şaik Gökyay ile
bir dostluğu vardı. Şiiri aynen Kümbet
okuyucularımıza aktarıyorum.
BU VATAN KİMİN
İleri atılıp sellercesine
Alnından vurulup tam ercesine
Bir gül bahçesine girercesine
Şu kara toprağa girenlerindir
Tarihin dilinden düşmez bu destan
Nehirler gazidir dağlar kahraman
Her taşı yakut olan bu vatan
Can verme sırrına erenlerindir
Gökyay'ım ne desem ziyade değil
Bu sevgi bir kuru ifada değil
Sencileyin hasmı rüyada değil
Topun namlusundan görenlerindir.
Aşk nedir
Aşk nedir, bilir misin?
Cefaya sefer yolu
Sır nedir, bilir misin?
Vefaya döner yolu
Hicran, sevdanın adı
Gurbet, hasretin tadı
İçirir dem dem yadı
Sefaya döner yolu
Vahayı, çöl et de gel
Ezayı, gül et de gel
Cezayı, çul et de gel
Hevaya döner yolu
Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıra dağlar gibi duranlarındır
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir
Tarifi, arif yapsın
Şakirdi, maruf yapsın
Hâsılı, zarif yapsın
Nevaya konar yolu
Köpürüp kan akan ırmaklarından
Tutuşup kül olan ocaklarından
Hudutlarda gaza bayraklarından
Alnına ışıklar vuranlarındır
Bedrettin KELEŞTİMUR
49
Blagay Tekkesi ve
Buna Nehrinin kaynağı
Yasemin DUTOĞLU
BALKANLARDA
BİRKAÇ GÜN
BİRKAÇ ŞEHİR
Geçen ilkbahar H yayınları ile Bosna Sebil
Tur'un ortak organizasyonu olan bir Balkanlar gezisine
katılmak nasip oldu. Evlad-ı fatihan diyarı Balkanlar,
muhteşem doğası, tarihi ve kültürel birikimi, güzel
insanlarıyla görülmesi gereken bir diyar. Prizren,
Üsküp, Ohri, Filibe, Saraybosna başta olmak üzere
birçok şehir öylesine bizim mimarimizle şekillenmiş,
öylesine bize dair ki….Yer yer kendinizi Anadolu'nun
herhangi bir şehrinde sanabilirsiniz. Sınırlar haritaları
belirler belki, ancak gönüller arasına sınır konulmaz.
İşte bu yüzden en çokta kopmaz kardeşlik bağlarıyla
bağlandığımız insanlarıyla bizim Balkanlar.
FİLİBE
Meriç'in suladığı ova üzerinde kurulmuş bir
şehir. Beş küçük tepeden oluşan tarihi kent çekirdeği
etrafından başlayıp giderek ovaya doğru yayılmış.
İstanbul'u andırır şekilde beş tepeli şehir deniyormuş
buraya. Yeni yerleşimlerden oluşan Meriç'in öte
yakasına Karşıyaka deniyor. Önce, Meriç'in
50
geçiyoruz. Filibe'de olduğu gibi buranın da tenhalığı
dikkat çekiyor. Genç nüfusun genellikle AB ülkelerine
çalışmak üzere gittiğini öğreniyoruz. Parlamento
meydanı, Alexander Nevski kilisesi, ulusal tiyatro
binası gibi yapılar dikkat çekiyor.
şişirilmesiyle elde edilmiş su sporları merkezine
gidiyoruz. Burası kafe ve lokantaları, seyir tribünleri ve
geniş yeşil alanlarıyla Filibelilerin nefes aldığı bir yer
olarak görünüyor. Daha sonra Türk işletmecilere ait,
Brezil isimli lokantada öğle yemeği için mola veriyoruz.
Adı biraz şaşırtıcı geliyor, sebebini soruyoruz
işletmeciye; İlk olarak kafe olarak açılmış burası bu
yüzden kahvenin ana vatanına atfen Brezilya adı
verilmiş. Sonra lokantaya dönüşünce de eski isme sadık
kalmışlar. Daha sonra otobüsle şehri turluyoruz.
Komünizm dönemine ait oldukça geniş caddeler, tek tip
sevimsiz apartman blokları ilk anda bir hayal kırıklığı
oluşturuyor kent hakkında. Ama tarihi merkezde eski
kale kapısından geçip yayalaştırılmış Osmanlı
mahallesine girince; Filibe sürprizlerle dolu güzel
yüzünü göstermeye başlıyor. Sivil mimarimize ait bir
birinden güzel ahşap konaklarla dolu her yer. Gayet iyi
korunmuş durumdalar. Türk baroğu etkisinde dairesel
hatlar ve yer yer dış cepheye de taşmış süslemeler
dikkati çekiyor. Taş yapılar, kemerler ve kiliselerde göze
çarpıyor burada. Keyifli bir yürüyüşün ardından Murat
Hüdavendigar (Cuma) caminin bulunduğu meydana
ulaşıyoruz. Burada aynı zamanda roma döneminden
kalma bir anfitiyatro kalıntısı da yer alıyor. Hatta
tiyatronun ortaya çıkarılması adına Caminin yıktırılma
tehlikesi geçirdiğini öğreniyoruz rehberimizden.
Camide soluklanıyoruz bir müddet. Erken dönem
Osmanlı yapısı olan cami, üç kubbe ve kenarlarda
tonozlarla örtülmüş. Ahşap son cemaat yeri sonradan
ilave edilmiş izlenimi uyandırıyor. Baklava örgülü güzel
bir minaresi var. Sonra bu meydana açılan, batı
mimarisine ait yapıların yer aldığı lüks mağazalarla dolu
caddeyi boydan boya kat ediyoruz. Belediye binası ve
önünde fıskiyeli havuzun bulunduğu meydanda biraz
soluklandıktan sonra caddenin sonunda otobüsümüze
binerek Sofya'ya doğru hareket ediyoruz.
BELGRAD
Belgrad, Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği
stratejik bir yerde kurulmuş, görmüş geçirmiş bir şehir.
Kendi dillerinde Beograd beyaz şehir anlamına
geliyormuş. Sava'nın sağ yakasında Starigrad denen
eski şehir, sol yakasında ise Novi Belgrad denen modern
mimari yapılarla dolu yeni şehir yer alıyor. Haliç'e
yapılan son metro köprüsünün boynuzu gibi ama daha
devasa boyutta bir boynuzlu köprü dikkat çekiyor. İki
nehrin birleştiği yerde, bizim Sarayburnu'nu andıran bir
burun üzerinde halen Kalemegdan olarak anılan alanda
Belgrad kalesi yer alıyor. Otobüsle şehir turu yapıyoruz
Aziz Sava Katedrali, Otel Moskova, Cumhuriyet
meydanı, Milli müze, parlamento ve tiyatro binaları ilk
anda dikkat çeken yapılar. Daha sonra Starigrad'da
üniversitelerin yoğunlaştığı Studentski parkı yanında
otobüsten inerek yürüyerek gezimize başlıyoruz. Akıllı
adam heykeli bu parkta yer alıyor. Kent sakinliği ile
dikkatimizi çekiyor. Mustafa Paşa türbesi Osmanlıdan
kalan ilk eser olarak karşımıza çıkıyor. Yanında bir de
medresesi varmış ancak Avusturya-Macaristan
saldırılarında yıkılmış. Daha sonra hala Dörtyol adıyla
bilinen tarihi çarşıdan geçerek Bayraklı Camiye
ulaşıyoruz. Kanuni tarafından fetih gerçekleştikten
sonra burada bir çadır kurup bayrak dikilerek Cuma
namazı kılınmış. Kesme taştan tek kubbeli mütevazı bir
camii. Minare kaidesinde sökülmüş mezar taşları
istiflenmiş. Bu manzara kalbimizi burkuyor ama
Cami'nin ibadete açık olması da sevindirici bir olay.
Cuma günleri ezan okunuyor ve cemaatle namaz
kılınıyormuş. Yüksek yapılar arasına sıkışmış. Arkada
çok katlı yeni yapı bir medrese var. Buradan yürüyerek
kale meydan'a çıkıyoruz. Büyük ve sağlam bir kale, biri
İstanbul Kapı adında olmak üzere birkaç kapısı var. Ali
Paşa Türbesi kale içinde bizden bir eser olarak
karşılıyor. Kale içinin sahile yakın noktalarında
muhteşem bir manzara var. İki nehir birleşiyor. Uzaktan
yemyeşil bir ada ve Novi Belgrad'ın yüksek modern
yapıları göze çarpıyor. Kale içinde bir saat kulesi ve
SOFYA
Otobüsümüzün yolda arızalanması nedeniyle
maalesef Sofya'ya ayıracağımız zaman kalmıyor. Gece
Belgrat'ta olmak zorundayız. Ama Sofya'yı transit
geçmeye de içimiz elvermiyor. Şöyle bir otobüsle
turluyoruz. Vitoşa dağının eteklerinde 2000 metrelik bir
platoda kurulmuş serin bir şehir Sofya. Erzurum'un
balkanlardaki kız kardeşi sanki. Merkezinden
Mostar Köprüsü
3
Aliya İzzet Begoviç’in Türbesi
oluşturduğu bir yeryüzü cenneti adeta. Ardından iç
savaş sırasında şehre lojistik destek sağlamak açısından
açılan Fato Ana (Sider Kalor) evindeki tünele gittik. İki
evladını şehit veren Fato ana bize Nene Hatunu
hatırlattı. Ev savaşa ait hatıraların sergilendiği bir
müzeye dönüştürülmüş. Duvarlardaki kurşun izleri
savaşın hatırasını canlı tutuyor. Bu yönüyle Saraybosna
hüzünlü bir gazi gibi.
Otobüsümüze binerek şehir merkezine geldik.
Kısa bir yürüyüşle Aliya İzzetbegoviç''in anıt mezarının
yer aldığı şehitliği ziyaret ettik. Savaş sırasında o kadar
çok cenazeye yer bulmak zorluğu karşısında Bosna'da
şehir içindeki parklar şehitliğe dönüştürülmüş.
Bembeyaz taşlardan oluşmuş dingin bir orman gibiydi
burası. Bilge krallarının etrafında her biri 20 -25
yaşlarında yüzlerce şehit beklemekteler. Sonra kale
içinin sokaklarında kaybolduk. Sarı Tabya'ya kadar
çıktık, bina harap durumda ama bu yükseklikten şehri
kuşbakışı izlemek çok güzeldi. Küçük ahşap camileri,
tekkeleri, birbirine yaslanmış ahşap evleriyle tipik Türk
mahalleleri dolduruyor kale içini. İstanbul'dan buradaki
yakınlarını ziyarete gelmiş bir beyle ayaküstü sohbet
ettik. Sonra Başçarşı'ya indik. İrili ufaklı camileri,
medrese, bedesten gibi yapılarıyla, sembol olmuş
sebiliyle çok canlı ve sempatik bir çarşı burası. Boşnak
böreklerinin tadına baktık, hediyelik eşya dükkânlarını
dolaştık. Gazi Hüsrev Paşa (Begova) camiinde
soluklandık. Ahşap şadırvan çok güzel ve savaş
sırasında zarar görmemesi için sökülmüş. Çarşıda
Boşnak usulü kahvenin tadına baktık. Cezveyle birlikte
zarflı kulpsuz fincanlarda sunuluyor. Yanı sıra getirilen
sert bir şeker ile kıtlama olarak içiliyor. Daha sonra
grubumuzla buluşarak Cevabcici denilen yöresel
köfteden oluşan akşam yemeğimizi yedik. Bir müddet
daha imparatorluk dönemine ait caddelerde dolaştık,
bizim sirkeciyi andıran, yer yer sinagog ve kiliselerin
karşınıza çıktığı sokaklardı bunlar. Konya Belediyesi
tarafından yaptırılan mesnevihaneyi ziyaret ettik. 1.
Dünya Savaşı'nı başlatan suikastın yaşandığı köprüden
askeri müze de var. Yürüyerek Sava kıyısına ulaşıyor,
sahilde iki kilometre kadar yürüyoruz. Bir gün önceki
sel nedeniyle şansızlık, Sava çamur akıyor, Tuna ise
harika bir renkte. Nehir kenarında yüzen kafeler var.
Tekne turları ise tehlike nedeniyle o gün yapılamıyor.
Göz alabildiğine nehir ve yeşillik. Harika bir doğa
manzarası. Türkiye'de olsa böylesi bir yerin çoktan
yapılarla dolmuş olacağını düşünüp iç geçiriyorum.
Otobüsümüze binerek yeniden şehir merkezine
geliyoruz. Mihalova caddesini takip ederek cumhuriyet
meydanına çıkıyoruz. Lokantalarla dolu, zemini taş
döşeli sevimli bir sokağa giriyoruz. Her yer çiçeklerle
dolu. Masalarda kırmızı pötikare örtüler, duvarlarında
eski fotoğraflar olan güzel bir lokantada yemeğimizi
yiyoruz. Aynı güzergâhtan dönerek otobüsümüze binip
Belgrad'a veda ediyoruz.
SARAYBOSNA
Belgrad'dan Saraybosna'ya yolculuğumuz 8
saat sürdü, Sel nedeniyle ana yoldan tali bir yola sapmak
zorunda kaldık ve bu nedenle yol çok uzadı. Vişegrad'da
durarak ünlü yazar İvo Andriç'in ünlü romanına ismini
veren Drina köprüsünü gördük. Saray Bosna'ya Fatih'in
fetih sırasında girdiği yönden girdik. Zümrüt gibi
dağların çevirdiği bir ovaya doğru uzanıyor Saraybosna.
Çok dinli çok dilli, çok katmanlı bir şehir. Kale
çevresindeki mahalleler tipik Türk şehri özellikleri
taşıyor, Dağlardan gelen dere şehri ikiye ayırarak ovaya
doğru uzanıyor. Baş Çarşı bu tarihi merkezde değerli taş
yapılarla bezenmiş bir merkez. Özellikle Gazi Hüsrev
Paşa Külliyesi buraya bizim mührümüzü vurmuş adeta.
Şehrin ikinci katmanı, Avusturya Macaristan
imparatorluğu döneminin cüsseli taş yapılarından
oluşuyor. Hıristiyanlığın Katolik ve Ortodoks
mezheplerine ait görkemli kiliseler de mevcut. Daha dış
halkada komünist dönemin çok katlı, tek tip sevimsiz
blokları yer alıyor. Otelimize yerleştik ve ertesi sabah
Virelo Bosna adlı mesire yerine gittik. Burası yemyeşil
cennet gibi, ondan fazla su kaynağının çağlayıp dereler
52
geçtik. Şehri boydan boya kateden dere boyunca
yürüyerek otelimize döndük.
MOSTAR
Ertesi gün Mostar'a doğru yola çıktık,
Bosna'nın ovalık kısmını ardımızda bırakarak, yemyeşil
dağlar ve vadiler arasından Hersek bölgesine doğru yol
almaya başladık. İnanılmaz güzellikte bir coğrafya idi,
yer yer zirveleri karla kaplı dağlar, coşkun nehirler
yemyeşil yamaçlar… Etrafı izlemeye doyamadığımız
bu yolculuk sonunda Mostar'a vardık. Nevatra nehrinin
ikiye böldüğü, ünlü Mostar köprüsünün etrafında tarihi
dokuyu olduğu gibi korumuş harikulade bir Ortaçağ
kenti burası. Bir taraf Hırvatların, bir taraf Türklerin
mahallelerinden oluşuyor. Köprünün savaş sırasında
yıkılması ve sonra tekrar inşası ile ilgili bir belgesel
izledik. Sonra köprü etrafında gezindik, turistik çarşıdan
alışveriş yaptık. Çarşı içinde yer alan Koski Mehmet
Paşa Camii, şadırvanı, özellikle geleneksel taş döşeli
çatısı ile kentin dokusuna çok iyi uymuş bir Osmanlı
yapısı. Caminin arka bahçesi köprüyü en iyi gören
şahane bir manzaraya sahipti. Karşı yakaya geçtik
burada da biraz dolaştık, aşağıya dere kenarına indik.
Köprünün aşağıdan görüntüsü de ayrı bir güzellikte idi.
Verilen sürenin sona ermesi ile otobüsümüze vardık ve
Blagay'a doğru yola koyulduk.
BLAGAY ALPERENLER TEKKESİ
Günümüzde küçük bir köy olan Blagay'ı
geçtikten biraz sonra Alperenler tekkesine ulaştık. Ulu
dağların eteğinde devasa yükseklikteki bir kaya
bloğunun altındaki oyuktan bir yeraltı nehri (Buna) gün
yüzüne çıkıyor. Yeryüzü mü burası, yoksa cennette
miyim diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz.
Hâzâ “Altlarında ırmaklar akan cennetler” ifadesinin
tecellisi gibi. Tam bu noktada tarihi tekke binası yer
alıyor. Balkanlarda derin izler bırakmış Sarı Saltuk'un
makamlarından birisi burası. Fetihten daha önce gönül
fethi için bu topraklara gelmiş Alperenler, bu gözlerden
uzak mekânı yurt edinmişler. Manevi sultanlarda
sıklıkla karşılaşılan hal Sarı Saltuk Sultan içinde geçerli
olmalı ki, balkanlarda 10 dan fazla yerde makamı
bulunuyormuş. Doğanın koynunda gözlerden ırak,
inziva için çok uygun bu yerde şu anda güzel bir ahşap
yapı bulunuyor. Gayet insani ölçekte, sade, ağırbaşlı, o
tanıdık-bildik mimari yaklaşımla Sarı Saltuk Sultanın
türbesine bitişmiş. Hem dışardan, hem de binanın
merdivenlerinden üst kata çıkarken konmuş niyaz
pencerelerinden türbenin içini görmek, gönülden bir
Fatiha göndermek mümkün. İnsanı sarıp sarmalayan
manevi ruhu hemen hissediyorsunuz burada. Kim bilir
kimler geldi, kimler geçti bu kutlu mekândan, kaç derviş
gönül zikrullah meclislerinde nurdan damlalar içti.
Bizlere de namazın ardından bir zikir
halkasında kalplerimizin pasını silmek nasip oldu. Şu an
turistik bir mekâna dönüşmüş bu aşkhane, kısa
süreliğine de olsa aslına döndü. Farklı dünya
görüşlerine, farklı meslek ve meşreplere sahip olan yol
arkadaşlarımızla aynı ortak paydada buluşup, tevhidin
güzelliğini idrak etmek harikulade anlamlı bir
tecrübeydi. Yılın belli zamanlarında derviş
topluluklarının burayı şenlendirdiğini öğrendim ve
memnun oldum. Ayrılmak o kadar zor geldi ki bu fakire,
mümkün olsa idi günler hatta aylarla orada kalmayı arzu
ederdim.
O yemyeşil vadiler ve ovalar, karlı zirveler,
berrak göller “velhasıl Balkanlar sudan ibarettir”
denecek ölçüde coşkun su kaynakları ve zümrüt nehirler
diyarı Balkanlardan geçtik. Atalarımızın mührünü
vurduğu bizden diyarlar gördük. Görmüş geçirmiş
şehirlerde, farklı inanç dünyalarına ait anıtsal yapılar
gölgesinde dinlendik. İnce belli köprülerden geçtik,
asırlık çınarlar altında sel sebil akan çeşmelerden su
içtik. Oralardan insanlar tanıdık, o güzel insanların
yüreğinden damlayan bala kandık. Ancak benim gönlüm
en çok; muhabbet peygamberi (s.a.v)'nin bayraktarı gibi
Balkanları bekleyen Blagay'da kaldı. Buna'nın zümrüt
kaynağında tekrar ve tekrar buluşmak dileğiyle…
Filibe’de tarihi bir konak
Kİtap İnceleme:
Remzi ZENGİN
Türkler Anadolu'ya yerleştikten sonra, dilleri
ve kabul ettikleri İslam diniyle Anadolu toplumuna
Türk damgasını vurmuşlardır. Türkiye'de toplumun
sosyal yapısının temelini, etnik bakımdan bütünüyle
T ü r k o l a n O ğ u z l a r o l u ş t u r m a k t a d ı r. H a z a r
coğrafyasından Moğol saldırıları nedeniyle Irak,
Suriye ve Anadolu topraklarına göç eden Oğuz
Boyları, Anadolu'nun sosyal, siyasi ve etnik yapısını
değiştirmişlerdir. Selçuk İmparatorluğu XI. yy.dan
XIV. yy.a kadar sürmüş, Selçuklular ile Anadolu
tamamıyla Türkleşmiştir. Selçuklu idaresi altında
bulunan topluluk, esas nüfusu meydana getiren
Müslüman Türklerle, Rum ve Ermeniler ile çok az
sayıda da Süryanilerden meydana gelen Hristiyanlardı.
Bu imparatorluk dağıldıktan sonra, Türkiye tarihinde
“Beylikler devri” adıyla anılan devir başlamıştır.
Beylikler dönemi XIV. yy.ın başından XVI. yy.ın
başlarına kadar olan dönemi içine alır. Bu dönemde
Anadolu'da hüküm süren beyliklerin adedi 10'dan fazla
idi. Bu beyliklerden Bursa bölgesine yerleşmiş
bulunan Osmanoğulları sonradan büyüyüp
kuvvetlenmişler, büyük bir devlet kurarak, tarihin en
büyük imparatorluklarından birini meydana
getirmişler ve tam 600 yıl saltanat sürmüşlerdir.
Osmanlı İmparatorluğun yıkılıp yerine 29
Ekim 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin sosyal
ve etnik yapısı büyük oranda Türklerden meydana
geliyordu. Cumhuriyet döneminde ülkedeki yabancı
azınlıklar Osmanlı dönemindeki kadar çok değildi.
Anadolu topraklarını yurt edinen Türkler yüzyıllar
boyunca dil, gelenek, görenek, giyim kuşam
kültürlerini ve yaşam biçimlerini Orta Asya'dan
getirdikleri biçimiyle korumaya özen göstermişlerdir.
Avrupa ülkeleriyle ve komşu ülkelerle ilişkilerin
artması kültür, yaşam biçimi ve giyim kuşamda
değişimlere yol açmış, özellikle Tanzimat'la başlayan
bu etki Cumhuriyetle kendini daha fazla göstermeye
başlamıştır. Günümüzde ise geleneksel giyim biçimleri
yalnız kırsal kesimde ve köylerde varlığını
sürdürmektedir.
Milletlerin hayatında geçerli olan ve gelenek
hâlinde devam eden her türlü duygu, düşünce, inanç,
sanat ve hayat tarzının tamamına “kültür”, bunun tarihi
seyri içinde ele alınıp incelenmesine de “kültür tarihi”
adı verilir. Bu tanımdan hareketle Türk kültür tarihinin
Türk boy ve budunlarının tarih sahnesine çıkışlarından
günümüze kadar devam eden geniş bir zaman ve
mekândaki faaliyetlerini kapsadığını söyleyebiliriz.
Türk milletini bir arada tutan millî kültürü
yani Türk kültürü, Türklerin göçüp yerleştikleri, devlet
kurup egemen oldukları tüm coğrafyalarda varlık
göstermiştir. Türkler, kendi ihtiyaçlarını karşılayan bir
kültür yaratmışlar ve bu kültürü, dünya coğrafyasına ve
dağıldıkları her yere taşımışlardır. Coğrafi konumu
nedeniyle tarih boyunca Asya, Avrupa, Afrika, Mısır ve
Mezopotamya kültür yollarının kesiştiği bir merkez
konumundaki Anadolu'nun kültür yapısının
oluşmasında Türkler büyük rol oynamıştır. Orta
Asya'dan Anadolu'ya 9. yy.dan başlayarak küçük
gruplar, 11. yy.dan itibaren de büyük kitleler hâlinde
gelmeye başlayan Oğuz ve Türkmen boyları,
Anadolu'nun bugünkü kültürel yapısını oluşturmaya
başlamıştır. Anadolu, pek çok küçüklü büyüklü
medeniyetleri ve onların kültürel yapılarını içinde
barındırmıştır. Sümer, Hitit, Asur, Frig, Ligya, Roma,
Bizans kültürünü de barındıran Anadolu'nun, bu kültür
zenginliğini kesin çizgilerle birbirinden ayırmak
olanaklı değildir. Anadolu coğrafyasında iç içe yaşayan
kültürel zenginliğe sahip olan ulus sayısı çok azdır.
Orta Asya'dan göç eden Türk kavimleri hariç
diğer Türk topluluklarında kültür ve medeniyet
gelişerek, fakat bir bütünlük içinde İslamî döneme
kadar birbirinin devamı niteliğinde gelmiştir. Nitekim
Doğu'ya Mançurya ve Kore'ye giden Türk kavimleri
kültür ve sanat tarihine yenilikler getirdiler. Burada
maden işleri ve duvar resimleri ile kendini gösteren bir
sanat ortaya çıkardılar. Avrupa'ya giden Türk
kavimleri ise gerek diğer Türk kavimleriyle
birleşmeleri ve gerekse gittikleri yerlerde başka
boylarla karışmaları ve Bizans'ın etkisiyle farklı bir
sanat anlayışına imza attılar. Türkler farklı dinlere
mensup milletlerin etkisiyle, Şamanizm, Budizm,
Maniheizm, Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık
gibi farklı dinleri kabul ettiler. Bu suretle de faklı kültür
yapıları olarak tapınaklar, mezarlar, balballar ve
abideler ortaya koydular. İşte Türk medeniyetinin dini
yapılanma ile ortaya çıkan sanatı; biri Müslüman
olmayan Türklerin sanatı, diğeri de Müslüman
Türklerin sanatı olarak iki ayrı sanat anlayışını ortaya
çıkarmıştır.
Nitekim X. ile XI-XII. yüzyılların ilk devre
Müslüman Türk sanatı, aynı devirdeki Türk Budist
sanatı ile büyük yakınlık gösterir. Eski Türk
şehirlerindeki “Buyan”lar, tekke, medrese, mescit ve
külliyeye, “Stûpa”lar türbeye çevrilmişti. Müslüman
olmayan Türk hakanlarının ongunlarındaki “kartal ve
arslan” motifleri Karahanlı devrinde İslamî sanata
girmişti. Bu motifler Arapça ibareler ile birlikte
karıştırılarak İslam sanatı içinde yer aldı. Hayvan
şekilleri, zamanla geometrik veya bitki türü motiflere
benzetildi. Karahanlı devletinin sanatı, geçmiş Türk
medeniyetinin temellerine dayanarak, kendine has bir
İslamî üslûpla birlikte daha sonraki devirlerdeki
Müslüman Türk devletlerinin sanat anlayışına zemin
hazırladı. Gerçekten de geçmiş Türk medeniyeti
üzerinde yükselen ve son derece gelişmiş bir
medeniyet kuran Selçuklu ve Harezmşahlar gibi
Müslüman Türk devletlerine bakıldığında, bu devir
sanatlarına kadar uzanan kökleri olduğu
görülmektedir.
İslamî Türk sanatının en gelişmiş olduğu
dönem ise İslam ve Türk dünyasını birleştiren Osmanlı
Devleti zamanında olmuştur. Özellikle medrese,
külliye, cami, türbe ve bu yapılar üzerindeki hat sanatı,
Türk İslam sanatının şaheserleri olarak görülmektedir.
İslamiyetle birlikte gerek devlet hayatında gerekse
siyasi ve sosyal hayatta, tıpkı İslam öncesi dönemdeki
gibi dini etkiler ön plana çıkmış ve her dönemde olduğu
gibi sanata da yansımıştır. Çini, hat sanatı, müzehhiblik
gibi geleneksel sanat dallarında paha biçilmez eserler
ortaya konulmuştur. Bu gelişmiş sanat anlayışı,
İslamiyet öncesinde -bazı diplomatik kayıtlar, Orhun
Yazıtları, Köl Tigin ve Bilge Kağan Bengü taşları ile
halk destanları haricinde- daha çok sözlü kültüre sahip
55
Anadolu kültüründe egemen kültür Türk kültürüdür.
Toplumların giyim kuşam kültürleri, bu kültürün
taşıdığı toplumların değer yargıları, inançları, töreleri,
gelenek ve görenekleri, ekonomik yapıları, estetik ve
sanatsal özellikleri vs. hakkında bilgi verir. Giyim
kuşam kültürü obje, renk ve biçimin oluşturduğu
karmaşık bir yapıya sahiptir
Giyim kuşamlar bütün özellikleriyle bir
kültür ve sanat olayıdır. Anadolu insanının, manevi
dünyasını yansıtan biçim ve motiflerle bezeli giyimler,
aynı zamanda onların törelerine bağlı kalmalarına da
yardım etmiştir. Orta Asya'dan gelip Anadolu'yu yurt
tutan Türklerin giyim kuşam geleneği Anadolu yerli
giyim kuşam geleneğiyle yoğrularak şekillenmiştir.
Anadolu Türk giyim kuşam geleneği, malzemesi,
biçimi ve bezemesiyle Türk halk kültürünün zengin
kaynaklarından biridir.
Türklerin giyim kültürü de tarih boyunca
değişmeler kaydetmiştir. Orta Asya göçebe Türk
toplumunda kadın ve erkek benzer giysileri giyerdi.
Türkler Anadolu'ya ayak bastıktan sonra da geleneksel
giyim biçimlerini devam ettirmişler; ancak karşılıklı
kültür alış verişiyle yeni coğrafyada hem etkilenmişler
hem de etkilemişlerdir. Orta Asya Türk giyim
geleneğini tüm özellikleriyle sürdürüp gelecek
kuşaklara aktaranlar ise Anadolu Selçuklularıdır.
Türklerin Orta Asya'da kullanmakta oldukları ve
Anadolu'ya göç ettikten sonra da kullandıkları deri ve
astragan başlıklar Haçlı Seferleri ile Avrupa'ya
taşınarak yayılmıştır. Öte yandan Orta Asya step
toplumunun geliştirdiği pantolon da Türklerin
Avrupa'ya taşıdığı bir giysi olarak bilinir.
Atlı göçebe giyimi olan Türkmen giyimi;
pantolon nedeniyle ata rahat binmeyi, bir yerden başka
bir yere uzun yürüyüşlerle göçleri kolaylaştıran bir
giyim tarzıdır. Evde, tarlada, dağda, ovada rahat
çalışmayı, doğa koşullarına karşı korunma olanağını
sağlayan bu Türk giyim biçimini her kuşak kendinden
önceki kuşağı izleyerek günümüze taşır.
Türk giyim kuşam kültürü kalitesi, motif
zenginliği, canlılık ve zarafeti ile Anadolu insanının
yaşam biçimini ve dünya görüşünü büyük ölçüde
yansıtır. Giyim-kuşam anlayışında zamana göre
değişim olabilir. Bu değişim, malzemede, işçilikte ve
yaşanan günün modalarından etkilenmede
gözlemlenmektedir.
İnsanın giyinme isteği ve arzusu tarih süresi
içinde çeşitli değişiklikler göstermiştir ve her devirde
değişime uğramıştır. Bu değişiklik daima sosyal
hayatın değişmesiyle paralel olarak gelişmiş ve
değişmiştir. Düğüne, bayram yerine, devlet dairesine
giden bir insanın giyimiyle günlük ve iş giyimi
arasında farklılıklar vardır. Türk insanı özel günlerde
giydiği giysinin adına “ellik”; çalışırken, günlük
giydikleri giyimlere de “günlük” demiştir.
Türk düşünce ve hayat tarzına bağlı olarak
şekillenen Türk giyimi, kadın başlık ve başörtüleri
zamanla yüksek ve sanatsal bir düzeye ulaşmış,
gündelik kullanıma göre zenginlik kazanıp, estetik ve
kalıcı bir değer oluşturmuştur. Türk el sanatlarında en
güzel eserlerin verildiği yer hâlâ günümüze ulaşan
olan Türklerin yazılı kültürde de önemli bir mesafe
kaydetmelerini sağlamıştır.
Günümüzde Türk Dünyası olarak
tanımlanan, Türk Cumhuriyet ve Topluluklarını içine
alan Türk milleti, diğer milletlerden farklı biçimde
tarih, dil, din, coğrafya ve siyasi birliğin etrafındaki
büyük bir ailedir. Anayurt Orta Asya'dan itibaren dünya
coğrafyası üzerinde geniş bir alana yayılmış olarak
yaşayan Türklerin, kültürü de tarih ve coğrafyanın
koşullarına göre çeşitlilik kazanarak günümüze kadar
ulaşabilmiştir. İşte millî varlığımızın temellerini
meydana getiren medeniyetimiz, yurt tutulan Anadolu
coğrafyasındaki kültürlerle bir arada bulunmasından
dolayı bu kültürlerle karşılıklı etkileşim içindeydi. Bu
yüzden bir kültür mozayiğini değil, bir kültür
alaşımını temsil ediyordu.
Türk kültürünün zenginliği, kuşkusuz
yaşanılan coğrafyalardan ve yaşanılan büyük tarihsel
olaylardan kaynaklanmaktadır. Doğup büyüdüğümüz
coğrafyada, bize değerlerimizin çoğunu öğreten,
yaşatan kültürümüz, aynı zamanda kişisel
kimliğimizin bir parçasıdır. İşte kültürel kimliğimizi
yansıtan giyim-kuşam alışkanlıklarımız, tarih boyunca
durağan olmayan ve zamana uyum sağlayan gelişim
göstermiştir. Yüzyıllar boyunca aynı geleneksel çizgiyi
koruyan Türk giyimi, Türk yaşam şeklinin, kültür ve
felsefesinin bir yansımasıdır. Türk toplumunun giyim
kültürü, Türk düşünce ve yaşam tarzına bağlı bir
gelişme seyri gösterir. Atlı göçebe yaşamı
sürdüren atalarımızın zorlu doğa koşullarına uyum
sağlamak için yarattığı giysi ve başlıklar zamanla tüm
dünya uluslarına örnek olmuş, birçok ülkede
benimsenmiştir. Ata binen göçebe Türkler, hareket
serbestliği sağlayan pantolonu tasarlayarak tarihin en
gelişmiş aşamasını kaydederler. Bozkırın tipik elbisesi
olan ceket-pantolon biçimindeki bu dikişli giysi, ata
binen tüm Orta Asya milletlerince benimsenmiştir. Çin
toplumu, pantolonu ilk kez Orta Asya Türklerinde
görüp kullanmaya başlar. Türk süvari giysisi olan
ceket, pantolon, Hun başlığı ve çizme, atlı birlikler
aracılığıyla Çin'e girer. Montandon, kalpağın İranlılara
Türklerden geçtiğini, çizmenin de Çin'e ve Avrupa
uygarlığına Orta Asya Türklerinden geçtiğini
kaydetmektedir. Bugünkü modern giyimin ilk tipi olan
Türk bozkır giyim tarzı, Çin'de M.Ö. 4. yy.dan,
Avrupa'da M.S. 5. yy.dan, Bizans'ta 6. yy.dan itibaren
Türklerden dünyaya yayılmıştır.
Tarih içinde giyim kültürü incelendiğinde her
toplumun yaşadığı coğrafya, yaşam biçimi, günlük
uğraşları, değerleri, giyilen giysilerin biçim ve çeşidini
bunlara ek olarak takı-aksesuar ve makyaj biçimlerini
etkilediği görülmüştür. Anadolu'da kadınların başlığa
sargı sarıp bağlaması evlilik işareti idi. “Başını
bağlama” anlamının buradan geldiği kabul
edilmektedir.
Coğrafi konumu nedeniyle tarih boyunca
Asya, Avrupa, Afrika, Mısır ve Mezopotamya kültür
yollarının kesiştiği bir merkez olan Anadolu, Orta
Asya'dan 9. yüzyıldan itibaren gelmeye başlayan
Oğuz, Türkmen boylarının yurt tuttuğu topraklardır.
Oğuzların bugünkü kültürel temellerini 9. yy.da attığı
56
örnekleriyle Anadolu coğrafyasıdır. Türk el
sanatlarından olan yazmacılık sanatının bugün
elimizde kalan örnekleri, Osmanlı İmparatorluğu
döneminin XVI., XVII., XVIII. ve XIX. yüzyıllarına
ait örnekleridir. Anadolu'da hâlen devam eden
yazmacılık sanatında açık ve hareketli hayvan
figürlerine, özellikle geyik figürleri ile meydana gelmiş
kompozisyonlara çoğunlukla rastlanmaktadır. Orta
Asya'dan Anadolu'ya, günümüze kadar devam
edegelen bu hayvan üslûbunun halk sanatının bir kolu
olan yazmacılıkta görüldüğü gibi, ayrıca halk
edebiyatına da konu olduğu bilinmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde kadın ve
erkekler, toplumsal statülerine ve dinlerine göre
g i y i n m e k t e y d i l e r. Ü ç k ı t a y a y a y ı l m ı ş o l a n
imparatorluk sınırları içindeki halklar kendi yaşam
biçimlerini ve giyim tarzlarını sürdürmeye devam
etmişlerdir.
Yüzyıllardır Türk kadınının evli, bekâr ya da
dul oluşunu belirleyen ve bir anlamda çevreyle
iletişimi sağlayan başörtü ve başlıklar, evde, tarlada
çalışma sırasında, çarşı pazarda, düğün, gezme ve
günlük yaşamda kullanma şekilleriyle olağanüstü
zenginlik oluşturur. Diyebiliriz ki kadınların örtünme
biçimlerinin ve süslerinin renk, model ve kumaş
zenginliğinin oluşmasında yaşamlarındaki zaman ve
mekânlar belirleyici ögedir. Göçebe Türklerin tarlada
doğa şartları içinde çalışan kadınlarının soğuk, sıcak,
yağış gibi koşullara uyum sağlamak amacıyla ihtiyaç
duyduğu başörtüsü, zamanla dinî, sosyal, siyasi
içeriklere bürünerek günümüzdeki çeşitliliği ve
zenginliği meydana getirir. Düğünde geleneksel baş
bağlama biçimi ile süslenen gelinle, sokakta geleneksel
başörtüsüyle gezen genç kız, evli ya da dul kadın,
örtünme biçimini açısından kuşkusuz birbirinden
farklıdır. Evli kadın, dul kadın, genç kız ve nişanlı kızın
başörtüleri ve baş süslemeleri, onların sosyal
konumları ve ekonomik düzeylerini yansıtır. Sadece
geleneksel yaşam biçimlerinde görülen bu farklar
günümüzde ortadan kalmış olmakla birlikte yerini,
fakir, orta halli ve zengin kadın başörtü ve eşarplarına
bırakmıştır.
Nevin Balta'nın Alter Yayıncılık tarafından
basılan Anadolu Kadın Başlıkları adlı eseri,
yüzyıllardır devam edegelen giyim kuşam
kültürümüzün toplumun siyasi ve sosyal yaşamını
yansıttığı gibi kadının da sosyal statüsü ve ekonomik
gücü hakkında çevresine bilgi verdiğini gözler önüne
sermektedir. Giyim-kuşam kültürünün hangi koşullar
altında meydana geldiği ve günümüze kadar ne tür
değişimler geçirdiği hakkında ayrıntılı bilgiyi bu
eserde bulabilirsiniz.
Kitabın beşinci bölümünde ise kadın başlık
ve başörtülerine ilişkin tüm terimlerin açıklandığı bir
“Sözlük” bölümü yer almaktadır. Eser, bu yönüyle
yüzyıllardır âdeta canlı gibi yaşayan ve günümüze
kadar gelen giyim-kuşam kültürümüze ait tüm
adlandırmalar ve kavramlar hakkında bilgi
vermektedir.
KEŞKE
Bir gülüm vardı......
Harput’un öte yüzünden.
Onbeş yıl önce, onbeş yaşında.
Dokunmaya kıyamazken solar diye,
Kıştan önce donar diye.
Zaman çaldı, rüzgâr uçurdu,
Bilemedim nerelere kondurdu....
Yolun yarısıydı çıkıverdi,
Dolunay gibi uzaklardaydı.
Gördüm ki dört goncası olmuş,
Saçına ak, yüreğine gam dolmuş.
İlk duygularıymışım, unutmamış.
Vefa neymiş yazdı alnıma,
Şimdi isyanım suskun pişmanlıklarıma....
Sonra göklerden san mı vurdu,
Yerlerden nazar mı değdi.
Anlamadan bir fırtına koptu,
Dinmeden daha ciğerden vurdu....
Lisani hal ile silindi hayal,
Yoksa rüya mı bu hayal meyal.....
Medcezirler girdabındayım,
Dilim lal ı ahuzar yasaklar limanındayım...
Dolunay kaybolurken ufukta,
El sallamak varmış rıhtımda...
KEŞKE bulanmadan kalsaydı hatıralarıyla,
Bir solgun resim yığınla acılarıyla....
Ya da yarıyol vuslatıyla.
KEŞKE incitmeden kalsaydı,
On beş yaşındaki berraklığıyla....
Hayat ömür boyu dersmiş,
Dünyalıklar METİN’e tersmiş.
Yönel gönül yönel, TEK BİLEN’e
Gözyaşı dök kapan seccadene...
Vefa yok ne Harput’un öte yüzünden,
Ne de dünyalıkların renkli gözünden...
Şifa beklenmez bir aciz faniden
Derde devalar kudreti sonsuz BAKİ’den
Metin FALAY
57
Allahu Teâlâ'nın öyle güzel kulları vardır ki vefat
etseler de halkın gönlünde yaşamaya, hatta onları irşad
etmeye devam ederler. Örnek hayatları, sohbetleri,
kerametleri unutulmaz. Dilden dile gönülden gönüle ve
nesilden nesile aktarılır. Hayatlarında olduğu gibi
vefatlarında da yol göstermeye devam ederler. Sivas'lı
İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi de işte bu
vasıfları üzerinde fazlasıyla taşıyan kâmil Allah
dostlarından biridir. (1880-1969) yılları arasında
yaşamış, din düşmanlığının yoğun yaşandığı zorlu
yıllarda, Sivas ve çevresinde manevi bir atmosfer
oluşturarak halkın dinî duygularını koruması hususunda
önemli hizmetler yapmıştır. Türbesi, manevi havasını her
giden kişinin açıkça hissedebildiği, Sivas'ın en feyizli ve
cemaati en kalabalık camilerinden birisi olan Ulu Camii
haziresindedir. Ziyaretçisi çok fazladır.
O'nun vefatında ben 12 yaşındaydım. Annemden ve
Rahmetli Hulusi (Argut) dayımdan İsmail Efendi hakkında çok
özel ve güzel şeyler dinlemişimdir. Tekke önü sahra
sohbetlerini de hatırlarım. Bizler de o mesire yerine giderdik.
Annemler, Tekke önündeki mesire yerinde hem piknik yaparlar
hem de orada akan çayda, halı, kilim, yatak, yorgan gibi ev
eşyalarını yıkarlardı. Biz de suların serinliğinden ve ortamın
yeşilliğinden alabildiğine faydalanır, çocukluk enerjimizi
boşaltırdık. Güzeldi o günler, çocukların doğayla baş başa olma
imkânı bulduğu, bilgisayarlardaki sanal güzelliklerin henüz
esiri olmadığı zamanlardı. İsmail Efendi de doğayla baş başa
olmayı, bu ortamlarda sohbet ve zikir halkaları kurmayı
severdi. Hazreti Peygamber'in sancaktarı Abdulvahhabi Gazi
Hazretleri'nin türbesinin ayakları altında uzanan ve güzel bir
mesire yeri olan Sivas Tekke önündeki yeşilliklerde ihvanlarını
toplar, çaylı yemekli sohbet halkası kurar, zikir yaparlardı.
Hizmet için katlandığı sıkıntılar:
İsmail Efendi'nin, sahralarda sohbet ve zikir halkası
oluşturmasının bir nedeni de tekke ve zaviyeleri yasaklayan
kanunla beraber, kapalı yerlerde yapılan toplantılara sıkı bir
takip ve cezaların getirilmesiydi. Bu sıkıntılı dönemlerde
ihvanlar İsmail Efendi'ye;
“Efendi, tekke ve zaviyeler kapatılıyor. Siz irşat
faaliyetlerinize devam edecek misiniz?” diye sorduklarında o
da şöyle anlamlı, güzel bir cevap vermiştir:
“Evet, devam edeceğiz. Gök kubbenin altı bizim
tekkemiz. Ay, güneş ve yıldızlar da tekkemizin kandilleridir.”
Allah için hizmet edenlerin başına gelen sıkıntılar
fazlasıyla İsmail Efendi'nin de başına gelmişti. Polis ve
jandarma tarafından yapılan takipler, kovuşturmalar, karakola
çağırmalar hiç bitmedi. Hatta bir müddet de hapiste yattı.
“Gardaşlarım, 38'de 38 kişi ile 38 gün hapis yattık.”
diye bu günleri anlatırdı. (1938 yılı kastediliyor)
İsmail Efendi başta olmak üzere Hacca gitmek üzere
to p lan an 3 8 k iş i b ir ş ik ây et ü zer in e b as ılmış v e
hapsedilmişlerdi. Hatta idamla yargılanmışlardı. Sonuçta
beraat çıktı. Ama 38 gün içerde kaldılar. Kendilerini
jandarmaya “Bunlar düzeni değiştirmek istiyorlar.” diye
şikâyet eden kişiye İsmail Efendi hapisten çıktıktan sonra bir
gömlek yaptırıp hediye etmiştir. Eşi bu olayı garip
karşılamıştır. “Efendi, o adam sebebiyle içerde yattınız, bir de
ne hediyesi?” Mübareğin olaya bakışı ve cevabı ise büyüklere
yakışır şekilde manidardır: “İçerde irşad olması gerekenler
varmış hanım.”
58
İHRAMCIZADE
İSMAİL HAKKI
TOPRAK EFENDİ (k.s.)
Nail BAŞESKİ
Seyyid Osman Hulusi Efendi, mürşidinin
sırlandığı kabir ve hazirenin sonradan yapılan giriş
kapısına da bir kitabe yazmıştır. Kabrinin baş taşında;
Tarîki Nakşibend-i Pîri Ebcel Mürşid-i Kâmil
Garibu'llah-i Hakkî
Gavsü'l Âzam Şeyh İsmail Hakkı İhrâmi
Engin gönlünde yüce murad-ı hâsıl oldu
TOPRAK, toprağa verildi Hakka vasıl oldu.
02.08.1969
Bir gün Efendi Hazretleri'nin huzurlarında
sohbet esnasında, orada hazır bulunanlardan birkaçı:
“Efendim, size gelen herkese, tefrik etmeden ders
veriyorsunuz. Bunun hikmeti nedir?” diye sorar.
Efendi der ki:
“Gardaşlarım! Eskiden medrese, tekke gibi
ilim irfan yerleri vardı. Camiler aslî mekânlardır, tali
mekânlar kalmadı. Tarikata girme hevesiyle gelenleri
biz boş çeviremeyiz, fakat bizim bir gönül dairemiz
vardır ki, bizce malumdur.”
“Bir kimse bostanına karpuz eker. Karpuzları
büyüdükten sonra, en iyilerini satıp para kazanır.
Ondan ehvenini eşine dostuna ve aile efradına yedirir.
Geriye kalanını da hayvanlarına yedirir. O bostan
ekenin bunda bir zararı var mı?
Gardaşlarım! O ders verdiğimiz kimse hiçbir
şey yapmayıp da kötü ahlaklarından vazgeçse, bu da
bir kâr değil midir? Gardaşım en azından beş vakit
namazını bırakmaz.”
İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi'nin
üzerinde devletin baskıları artınca Ramazan ayının
başlarında Şam'a gitmeye karar verir. Eşi Zeynep
Hanım'a,
“Fazla eşyalarınızı satın, dağıtın. Biz
İstanbul'a nakil edip oradan dede vatanımıza
gideceğiz.” diyerek yol hazırlığı yapılır. İstanbul'a
giderek Eczacı Bekir Efendi'de misafir kalınır. Misafir
kalınan evde gece mâna âleminde kundak içinde bir
çocuk verilir.
“Bu çocuk kimdir?” diye sorar;
“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemdir.
Rum'da O'nu büyüteceksin.” denilir. Bunun üzerine
hicretten vazgeçer. 15 gün sonra İstanbul'dan Sivas'a
geri dönerler. (Rüyada Resûlullah'tan mâna,
Muhammed Ümmeti'dir. Rum da Anadolu'yu ifade
etmektedir.)
İrşad faaliyetleri yanında köprü, çeşme, cami
yapımı veya onarımı gibi hayır işlerini de hayatı
boyunca hiç bırakmaz. Bu nedenle Çaykurt'ta köprü
yapılırken iflas bile eder. Bütün mallarına haciz gelir.
Alacaklıların taarruzuna maruz kalır. Bir gün yine
evine alacaklılar gelir. Alacaklıların anlayışsızlığı
yüzünden evin üst katına saklanmak zorunda kalır. Bu
darlık, sabrın mükâfatının verildiği, Rabbin
yardımının yetişip sabrın zafere dönüştüğü bir an olur.
Zira üst kata saklanınca annesinden kalmış bir sandığı
görür ve birden Annesi Hacı Aişe Hanım'ın: “Oğlum
daraldığın zaman bu sandıkta Allahu Teâlâ'nın izniyle
para olur. Paraya daraldığında oradan al.” sözünü
hatırlar. “Hele bir bakayım” deyip sandığı açınca
sandığın ağzına kadar para ile dolu olduğunu görür.
Evet, sabrın zafere döndüğü an gelmiş, kudret hazinesi
açılmıştır. Bütün borçları böylece Allahu Teâlâ'dan
gelen yardım ile ödenmiştir.
Bu olaydan sonra Şeyhinin “Arif-i billâhlar,
dünyada hiç gam çekmezler.” sözünü hatırlar ve çok
şükreder.
İsmail Efendi'nin manevi büyüklüğünü
işaret eden sözleri:
İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi'nin
yaşı yetmiş beş olunca der ki:
“Gardaşlarım! 1955 senesinde Seyyid
Abdülkâdir Geylânî kuddise sırruhu'l-azîz Hazretleri
vazifesini bi-zâtihî temessül ederek beşeri âlemde bize
teslim etti.”
Oğlu Kâzım Bey'e, Ulu Camii'den çıkınca
geriye bakarak der ki: “Kâzım, Ulu Camii de Gavsu'l
Âzam mescidi oldu.”
“Gardaşlarım! Gavslık Kadirî'lerden
Nakşî'lere verildi.” diyerek Gavslık makamının ikram
edildiğini edeben ima ederler.
“Zaten ezelde tanışmamış olsa idik burada
buluşmamız mümkün olmazdı. Şeyhimin hakka
yürümesinden sonra bu mukaddes vazife bize verildi.
12 tarikatı bize teslim ettiler, biz bakıyoruz.”
İsmail Efendi'nin hizmet anlayışı:
İsmail Efendi'nin hizmet anlayışı, günahkâr
kullara yaklaşım şekli bugün de örnek alınması
gerekecek güzelliktedir. İnsanlara karşı duyduğu
sevgi, şefkat ve merhamet hislerini hizmet anlayışında
da görmek mümkündür. İcazet aldığında, başına sarık
sarmaya başlayan İsmail Hakkı Toprak'a bir gün
babası, “Oğlum İsmail, sen sarık ol!” diye telkinde
bulununca işin özünü kavrar ve bir daha sarık sarmaz.
Şapka devrimi olur. İsmail Efendi fitne
çıkmasın diye şapka takar ama hata mı yapıyorum diye
bir gün bu işe canı çok sıkılır. Bu konuda eleştirilere de
maruz kalmaktadır. Bu şapka için adam asıyorlar, biz
bu kasketi takmayalım ve dışarıya da çıkmayalım diye
niyet eder. Fakat o gün mâna âleminde Resûlullah
(sallallâhü aleyhi ve sellem) görünür ve der ki: “İsmail
Efendi oğlum, Ümmet-i Muhammed'i irşada çık
vazifeni yap.”
Bu durum karşısında rahatlar ve yaptığı işin
doğruluğunu, insanlara hizmetin asıl gaye olduğunu
anlar. Kasketi takınır dışarı hizmete çıkar. Soranlara;
“Oğul, eğri ayağa eğri ayakkabı yaparlar. Biz
de öyle yapıyoruz.” der.
İsmail Efendi üzerinde görülen olağan üstü haller:
İsmail Efendi'nin sohbetine katılmış her
Sivaslı'dan ayrı bir kerametini dinleyebilirsiniz.
Annemin babası olan dedem, Erzincanlı Bıçakçı Hafız
lakabı ile bilinirdi, İsmail Efendi'nin talebelerindendi.
Annem, hem dedemi hem de İsmail Efendi'yi hâlâ çok
anlatır. İsmail Efendi her ne kadar Sivas'ta ikamet etse
de yaşadığı dönemde ünü vilayet sınırlarını aşmış bir
Allah dostudur. Ben rahmetli dayımdan çok kereler
bizzat dinlediğim iki olayını anlatmak istiyorum.
Hulusi dayımın her defasında ağlayarak
anlattığı, İsmail Efendi'ye ait bizzat başından geçmiş
büyük kerametler vardır. Ben bu vesileyle, rahmetli
dayım adına sadakayı cariye olması için bu iki olayı
neşretmek istiyorum.
Hulusi dayım şöyle anlatırdı:
Babam çok genç yaşlarda, 45 yaşında vefat
etti. Ben o zaman 16 yaşındaydım. Vefattan önceki
yıllarda İsmail Efendi'yi babam evinde çok misafir
etmişti. Evin büyüğü vefat edince, evde en büyük
erkek ben kalmıştım. Yaşım küçüktü ve artık İsmail
Efendi'nin bizim eve gelme nedeni kalmamış, bizim ev
sohbetleri noktalanmıştı. Bu yıllarda ben menenjit
59
denilen o zamanın en tehlikeli hastalıklarından birine
yakalandım. Evde yatalak vaziyette yatıyordum... İşte
bu günlerde bir gece rüyamda ihtilam oldum. Gusül
abdesti almam gerekti. Ama derdimi evden bir kimseye
anlatmaya utanıyordum. Zira hep kadındılar. Öyle
bunaldım ki bu halden Allah'a yalvarıyor bir çıkış yolu
arıyordum. Aklıma birden İsmail Efendi geldi. Dedim
ki içimden: “Allahım, İsmail Efendi Allah dostudur. Ne
olur, şu halim ona malum olsa da gelip beni hamama
götürüp bir yıkasa.” Ben bu duyguların, düşüncelerin
henüz içindeydim ki İsmail Efendi'nin bizim bahçeden
sesi geldi. Önce yan komşuya selam verdi. Konuştular,
sonra bizim evin kapısı çalındı. Annem açtı. İsmail
Efendi anneme diyordu ki:
“Hacı anne Hulusi oğlumu versen de hamama
götürüp yıkasak olmaz mı? Bize müsaade eder misin?”
(Dayım bu sahneyi anlatırken her defasında
son derece duygulanır, nefesi tıkanır, gözleri yaşarır,
olayın devamını anlatmakta zorlanırdı.)
Neyse, annem İsmail Efendi'yi görünce
şaşırdı, buyurun efendim dedi. İsmail Efendi yanında
beyaz yüzlü, pehlivan görünüşlü iki kişiyle içeri girdi.
Bana baktılar ve annemden bir sofra bezi gibi bir şey
istediler. Beni bohçaladılar... İçlerinden biri beni bohça
içinde sırtına attı, doğru hamama... Bir güzel yıkadılar.
İsmail Efendi bir sepete de çeşitli meyvelerden
doldurttu. Sepetle beraber 'Hadi Hulusi oğlumu
annesine teslim edin.' dedi. Beni eve getirdiler. Ben
ileriki yıllarda İsmail Efendi'nin yanında gelen o iki
kişiyi de Sivas'ta çok aradım ama bulamadım. Onlar
kimlerdi hâlâ çok merak ediyorum.
Bir defasında babam sağken şöyle bir olay
oldu. Bizim evde sohbet var ama İsmail Efendi
sohbette yok. Gecenin ilerleyen saatlerinde ihvanların
kalbine mürşitlerine olan muhabbetin tesiriyle bir
iştiyak düştü. Dediler ki: “İsmail Efendi'yi kalben
dilesek gelir, gecemizi şenlendirirler mi acaba?”
Böylece gönülden onu istemeye ve çağırmaya
başladılar. Ben küçüğüm, olayı izliyorum. Biraz sonra
kapı çalındı. Heyecanla kapıya koştular. Gelen
gerçekten İsmail Efendi'ydi. Selam verdi. Başka bir şey
söylemedi. İçeri girdi “Bir seccade serin.” dedi. Ses
çıkarmadan iki rekât namaz kıldı. Sonra “Ben
gidiyorum, bir daha böyle varlı-vakitsiz rahatsız
etmeyin.” dedi. Biraz kızmış bir hali vardı. Çıktı gitti...
Abdest vesvesesi olan Sivaslı bir arkadaşın
başından geçen olay:
Zekeriya Ulusoy isimli yurt müdürü anlattı:
Ben Said Nursi Hz.'nin risalelerinin
okunduğu toplantılara katılan ve tarikatlara ilgisi
olmayan, inanmayan birisiydim. İsmail Efendi'yi
bilirdim ama sohbetlerine çağırırlar gitmezdim.
Dolayısıyla İsmail Efendi beni ne tanır ne bilir. Ben
abdest konusunda çok vesveseliydim. Aldığım abdest
olmadı diye bir daha, bir daha alır çok eziyet çekerdim.
Buna engel olamıyordum. Bu sıkıntım devam ederken
bir gün yolda İsmail Efendi ile karşılaştım. Bana
yönelip buyurdular: “Oğlum aldığın abdest oluyor, bir
daha bir daha abdest alma. Onunla namazını kıl.”
Beni tanımaz, halimi bilmez, gerçekten şok
oldum, çok şaşırdım. Bu olaydan sonra sohbetlerine
devam etmeye başladım.
İsmail Efendi'nin yolumuzda ışık olacak sözleri:
“Amelleriniz tartılmadan önce, kendinizi
hesaba çekiniz. Hakikat ve hidayet yolundan
ayrılmayınız. Cenâb-ı Hakk'a ihlâs ile ibadet etmenizi
tavsiye ederim. Allahu Teâlâ, dünyada hayrı da şerri de
insanların tercihine bırakmıştır. Sakın ha kendinizi
gafletten koruyunuz. Size hoş görünse de fenalıktan,
günahlardan sakınınız. Allahu Teâlâ'nın emirlerini
yerine getiriniz, çünkü emirlerin yapılmaması bir
felâkettir. Ölüm yolunu kolaylaştıracak yegâne şey,
sizin amellerinizdir.
Her türlü musibet ve belâlar, kişinin tekâmül
sebeplerindendir. İnsanın kendi hatasını görmesi kadar
güzel irfan olmaz. Bunların hepsini unutup kulluk
vazifesinde bulunmak, yani cismindeki canı gibi, dostu
canında bulmak en güzeldir.
Gardaşlarım! Ananız, babanız mı üstün yoksa
biz mi? Elbette biz üstünüz. Onlar sizi ulvi âlemden
süfli âleme getirdiler. Biz ise, o ulvi âleme götürmeye
memuruz.
Gardaşlarım! Kim bizi severse, bizle yaşarsa,
bizim sevgimizle ölürse, mahşerde beraber oluruz. Her
canlı ölür. Allahu Teâlâ ve muhabbet bâkî kalır.
Gardaşlarım! Vefat eden gardaşımız için
Kelime-i Tevhid Hatmi okuyalım. Cehennemde olanı
dahi çıkarır, inşallah...”
Selam ve dua ile
Evler yıkılır, köyler olur hak ile yeksan,
Viran yeri, birkaç yıla varmaz, onarırlar.
Yalnız şu gönül mülkü harap olmaya görsün;
Tamire yetişmez onu dünyada asırlar..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
60
NiKSAR'DA FOLKLOR
Merdin Yılmaz MELİKOĞLU
Kavaklı, Oluklu, Tepeyatak, Eryaba'nın bir
mahallesi, Sorhun, Ustahasan, Köklüce,
Muhtardüzü, Osmaniye, Gidiver ve
Mecimekdüzü köyleri Artvin ve Batum
çevrelerinden gelen AĞAÇERİ Türk'leridir.
Ayrıca Ardıçlı, Eryaba, Bayraktepe, Leğen,
Tahtalı, Aydoğmuş ve Hanyeri köyleriyle
şehir merkezinde önemli sayılacak miktarda
Selanik ve çevresinden gelen mübadele
Türk'leri vardır. Kapıağzı Köylüleri
Kosova'dan, Camidere, Huruçayırı köyleriyle
Hacılı köyünün bir kısmı Kafkasya'dan,
Kıllıgeriş köylüleri Kürtün'den gelip Niksar'ın
bağrında yurt yaşayan Türk Folklorunun
katıksız ocakları olan Alevi beldeleridir...
Yapraklı, Gökçeli, Serenli Kasabaları ile
Şahinli, Buzköyü, Alçakbel, Bilgili, Ayva,
Ağdırkolu, Sarmuhat, Direkli... köylerimiz de
yüzlerce yıldır mesken ve yurt edinilen can
beldelerdir... Bu arada, Mahmudiye,
Yolkonak, Hasanköy gibi Kürt
vatandaşlarımızın barış ve mutluluk içinde
yaşadığı köylerimiz de mevcuttur.
1077 yılında Melik Danişment Gazi
tarafından fethedilen Niksar 40 yıla yakın 107
yıl hüküm süren Danişmentlilere başkent
olmuştur. 1397 de Yıldırım BAYEZIT
tarafından Osmanlı idaresine katılan NİKSAR
o günden bu yana önemli bir TÜRK KÜLTÜR
merkezi hüviyetini korumuştur.
Tokat İlimize bağlı olan NİKSAR,
Orta Karadeniz Bölgesinin kavşak şehri olup;
Anadolu ve Karadeniz kültürlerinin
harmanlandığı bir taht, tarih ve kültür
şehridir.
107 köyü 6 kasabası bulunan
Niksar'ın folklorunu incelemek için şüphesiz
önce tarihi gelişimi içinde şehir-köy ve kasaba
halkının menşeini iyi bilmek gerekir. Bu
sebeple NİKSAR merkez nüfusunu oluşturan
halkın bir kısmının yerli, diğerlerinin ise
gerek 93 harbinde gerekse zaman zaman
cereyan eden savaşlar sırasında Artvin, Kars,
Batum, Erzurum ve çeşitli Kafkas
beldelerinden geldiği anlaşılmaktadır.
Tespitlerimize göre; Akıncı, Asar,
61
Çıkamadım yokuşu
Tut elimden sevdiğim
Olursun cennet kuşu...'’
İşte bu özellikleri itibarıyla
incelediğimiz her köy halkı; geldikleri
iklimlerin, bölgelerin gelenekleri içinde kültür
ve FOLKLORUNU beraber getirmişlerdir...
Özellikle ulaşım ve iletişim araçlarının
gelişmesiyle son yarım asırdır daha da
kaynaşan, bilgi-kültür, ekonomik alışverişle,
düğün ve bayram gibi törenlerle bütünleşen
yöre insanı ortak bir FOLKLOR KÜLTÜRÜ
oluşturmuştur... Gerçi Niksar'da şimdiye
kadar detaylı bir folklor araştırması
yapılmamıştır. Hâlbuki , ''Folklor, yazılı
belgeleri değil, ata mirası an'anelerin tesiri
altındaki halkın inandığı ve yaptığı konuları
inceler.'' Bizde hala bu konu önemine
kavuşturulamamıştır... Bilindiği üzere bazı
meraklı araştırmacılar veya üniversitelerde
verilen bir tez ödevi mecburiyetiyle asistan ve
öğrenciler sathi hazır materyalle
yetinmektedirler... Bazı istisnalar hariç... İşte
bu araştırmalardan detaylı, objektif ve sağlıklı
sonuç çıkarılamadığından güvenilir
araştırmalar elde edilememektedir...
Aslında bizzat yerinde ve yaşadığımız
çevre itibarıyla yaptığımız incelemeye göre
NİKSAR folklor bakımından gayet zengindir.
HALK ÜRÜNLERİNİ DERLEYİP
DEĞERLENDİRMEK ZARURETİ ARTIK
ANLAŞILMALIDIR. Çünkü ''Gerçek Kültürler
temellerine folkloru almak
mecburiyetindedir...'
Yukarıda geldikleri coğrafi bölgeleri
verdiğimiz köylerden Eryaba'da Ayşe
TUNCEL nineden dinlediğimiz:
'' ...Kayalar kırtılmasın
Yemenim yırtılmasın
Beni yardan ayıran
Ölsün de kurtulmasın...''
'' Eryaba'nın düzleri
Makinamın izleri
Oluk olmuş akıyor
Babaannemin gözleri
Yukarıdaki mısralardan anlaşılacağı
üzere Artvin yöresinden gelen söyleyicinin,
geldiği ve yaşadığı coğrafyanın dereli tepeli,
yokuşlu olduğu;
“...Derede vurdum kuşu
Çıkamadım yokuşu...''
dizelerinden anlıyoruz. İşte MANİLERİN DİLİ
incelendiğinde, nakledenin coğrafyası,
kültürü ve inancı hakkında birçok bilgiler
edinebiliriz.
Birkaç sondajlama örnek daha:
a)
Asar ve Osmaniye köylerinden:
Tarlalar düz olsa
Koyunlar yüz olsa
Ben koyunu güderim
Arkadaşım kız olsa....
b)
c)
Ardıçlı köyünden:
Ay doğar aşmak ister
Bal dudak yaşmak ister
Benim bu cahil gönlüm
Yâre kavuşmak ister...
Mani demeye geldim
Kaymak yemeye geldim
Madam kaymak değil de
Yâri görmeye geldim.
Yukarıda bir kısım örneklerini
verdiğimiz maniler artık ilgisizlikten, değişen
sosyal ve ekonomik hayatın da tesiriyle yavaş
yavaş öz ürün olmaktan çıkmaktadır. Yeni
kuşak hazırcılık içinde talih şekerlerinin
manilerine rağbet eder hale getirilmektedir.
Bu suretle yozlaşma kendiliğinden
gelmektedir.
Her kademedeki eğitim ve kültür
kurumlarında öğrencilere ve araştırmacılara
tez görevi veren ve onu kontrol edenlere ciddi
sorumluluklar düşmektedir. Verilen ve
hazırlanan tezler-ödevler teslim alındığında
SORUMLU ve KARŞILAŞTIRMALI bir
incelemeye tabi tutulmazsa, sonuçtan öğrenci
veya araştırmacı haberdar edilip doğrular ve
yanlışlar gösterilmezse HAZIRCILIK devam
edecektir...
Niksar ve çevresi TÜRK FOLKLORU
açısından özel bir yeri olan şirin ve tarihi
beldelerdendir. Düğünlerde, nişanlarda,
bayramlarda, yayla sohbetlerinde, süt sağılan
obalarda, ekin tarlasında, mısır çapasında,
harmanda uzun kış gecelerinde Hıdırellez'de
söylenen maniler, türküler, atasözleri,
Hıçkırık aldım buradan
Bizi utandırmasın yaradan
Sevdiğim bizi burada sezdiler
Kalk gidelim Eryaba'dan''
Dizelerinin diğer köylerde de
söylendiğine, böylece anonimleştiğine şahit
olduk. Ancak, her köy halkı 'ERYABA' isminin
yerine kendi köyünü zikrediyor...
Niksar Akıncı Köyünden Rahmi
TAŞKIN'ın naklettiği bir örnek:
“Derede vurdum kuşu
62
Kanaatimiz odur ki, Tokat ve ilçelerinin,
köylerinin KÜLTÜR HAZİNELERİNİ gün
ışığına çıkarmak, yok olmalarını önlemek,
emsalsiz FOLKLOR ÜRÜNLERİNİ yeni
kuşaklara benimsetmek için önce çok ciddi ve
kararlı bir sondaj çalışması lazım... TRT ile
Kültür Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığının,
Kültür Araştırmasını gaye edinmiş Vakıf ve
Derneklerin ciddi ve dahi sonuç alıcı
çalışmalar yapması ASRIMIZIN EN
KAÇINILMAZ KÜLTÜR HAMLESİNİ
hedefine ulaştıracaktır...
taşlamalar, oyunlar, horonlar artık
insanımızın bütün zamanına hükmeden
TELEVİZYON ve İNTERNET sebebiyle
unutulmaya yüz tutmaktadır. Yukarıdan beri
izaha çalıştığımız ecdat yadigârı KÜLTÜREL
ÜRÜNLER bundan böyle ancak, CİDDİ
ARAŞTIRMACILAR, VAKIFLAR ve
ÜNİVERSİTELER eliyle kitaba, sesli ve
görüntülü kasetlere alınmak suretiyle
yaşatılabilecektir.
Mesela, Niksar'ın Asar, Akıncı ve
Osmaniye Köylerinde oynanan AĞAÇERİ
HORONU veya Selanik Yöresinden gelen
halkımızca düğünlerde ve şenliklerde
oynanan oyunlar, söylenen türküler ritmiyle
notasıyla, detayıyla ve de kaynak kişileriyle
arşive alınamamıştır.
İncelememize ''Ş. Yıldız'' imzasıyla
bizzat tespit ettiğimiz Niksar'ın Direkli
Köyüne ait olduğu söylenen, ancak
Yıldızeli'nin Direkli köyüne ait olabileceği de
tahmin edilen bir anlamlı taşlamayla son
verelim: Bu taşlama bazı köylerimizde
muhtar ve ihtiyar heyetinin para ve menfaat
karşılığı iş yapmalarını HİCVEDEN, asli
görenlerini yapmayanları teşhir eden, kimi
köylerimizdeki çarpıklıkları yeren mısralar
şöyle:
İSYAN
Sevdaya değil ama bitmeyen sitemine,
Sessizce boyun eğen dilimedir isyanım.
Ayağımın altından kayıp giden zemine,
Yalan aşkla serilen kilimedir isyanım.
Kaybolan güvenimi koyamazken yerine,
Masum küçük yalanlar eklendi birbirine.
Acımı saklayarak yüreğimde derine,
Ele belli etmeyen halimedir isyanım.
MUHTARIN ODASI
“Alıcı kuş gibi bakıyor camdan
Heç eylik olur mu şöyle adamdan?
İki buçuk lirayı alınca benden,
Heç mi utanmadın muhtar efendi?
Sana göre kaygılar gönlümün hurafesi,
Çektirdiğin çileler sevdamın tarifesi.
Tüm çağları bitirdik uzayın arifesi,
Aşka ilaç bulmayan bilimedir isyanım.
Muhtarın odası altın direkli
Sofrası geliyor ballı börekli
Bu yılki azalar sıpa kulaklı
Kader böyleymiş kime ne deyim?
Dansöz dünya içinde seven gönül maskara,
Âşıklara mutluluk yaklaşmıyor kazara.
Alnımdaki yazıda doğumumdan mezara,
Gülmesin yüzü yazan bölümedir isyanım.
Ben rey için sandıklara varmadım
Üçü topal, ikisini sormadım
Ben ömrümde böyle Fiat görmedim
Kader böyleymiş kime ne deyim?
Yıldız TOKSÖZ
Aziz böğrüne tabancayla mermiyi takın
Azadan muhtardan kendini sakın
Çebiş Ali anasını kovmuş, çıkında bakın
Kader böyleymiş kime ne deyim?
Çok yedirdim kıyma ile yağları
Ne olmuş şu Direkli köyünün ağaları?
Çolak Mıstılı mı koruyacak dağları?
Kader böyleymiş kime ne deyim? ''
63
.
VAKIT VAR DEME
Zaman pusu kuruyor gönlümün mihrabına
Vakit var deme bana, gözlerine geleyim
Kirpiğinden süzülüp aktığımı bileyim
Gitme vakti gelince kapıyı göster bana
Bu tılsım bozulmasın göz değmesin bu an'a
Zaman pusu kuruyor gönlümün mihrabına
Bir öykünün içinden kapıldık serabına
Gökyüzünde süzülen turnalardan medet yâr!
Kimsesiz gecelere dönüp çaput bağladım
Gökte yıldızlar kaydı, ben mehtapla ağladım
Bir gidişin ardından uzaklara takıldım
Bazen İbrahim gibi ateşlerde yakıldım
Gökyüzünde süzülen turnalardan medet yâr
Talan olan yüreğin, ne dost bana, ne ağyar...
Hüzün yastık altında her gece beni bekler
Yorganımda ayaz var, gözlerimde yaş ile
Üzerime gelirler susarım telaş ile
Kimse görmesin beni, almışım ben payemi
Bir duanın içine gömdüm tüm sermayemi
Hüzün yastık altında her gece beni bekler
Gözümdeki muştuyu bekleyecek bebekler
Sol yanımdaki saat tık tık sesiyle her an
Ne tarafa dönersem sanki kalbimi arar
Yüreğimi bir korku, içimi hüzün sarar
“Seni” anarken her an gözlerime nem düşer
Bütün gelinciklerin üstüne şebnem düşer
Sol yanımdaki saat tık tık sesiyle her an
İçimdedir vaveyla! Dayan yüreğim dayan!..
Sündüs Arslan AKÇA
64
Reyhani’yi anma gecesinde
“GİDEN GİDER YURDUNA”:
ŞEREF TAŞLIOVA'DA GİTTİ
İlhan YARDIMCI
GÜL DİKENİ
GÜZEL GÖRÜNÜR
Arzu iplik, sevgi nakış,
Ördükçe güzel görünür.
Gönül gözü ile bakış,
Gördükçe güzel görünür.
Zaman ince esen yeldir,
Ömür ağaç, günler daldır,
Mutluluk uzunca yoldur,
Vardıkça güzel görünür.
ŞEREF TAŞLIOVA
Şeref Taşlıova'da hakka yürüdü.
UNESCO tarafından âşıklık geleneği
temsilcisi olarak seçilen Taşlıova; 10 Nisan
1938'de Kars'a bağlı Çıldır ilçesinin Gülyüzü
Köyünde dünyaya geldi. Hacı Bey ve Nergis
Hanım'ın üçüncü çocuğudur. 1949 yılında,
ilkokul öğrencisi iken 23 Nisan Çocuk
Bayramında, Çıldır'da türkü söylemeğe
başladı.
1954 yılında, Çıldırlı Âşık Şenlik'in
oğlu Âşık Kasım'dan âşıklık geleneği
üzerinde ilk bilgileri aldı. 1958–1960 yılları
arasında İstanbul'da askerliğini yaptı.
1964 yılında Kars Radyosu'na girerek
“Âşıklarla” isimli programlar yapmaya
başladı ve bu tür radyo programı çalışmaları
aralıksız on yıl devam etti.
1967 yılından itibaren, Konya'da
Âşıklar silsilesinden, Bayburt'un Halk
Şairlerinden HİCRÂNİ, bir şiirinde şöyle der:
Aşkın tellalıydım, geçti pazarım,
Gönül bahçesinde soldu gülzârım,
Güler gelir ki kara yerde mezarım,
Aşılacak, aşan gider Yurduna.
O Yurt hakiki yurt, her nefsin gideceği
Mîzân'dan önceki son duraktır.
Ölüm her nefsin tadacağı; yok oluş
değil, yeniden doğuş ve visâl kapısıdır.
Gerçek sevgiliye kavuşmak için can
atan âşıkların Âhiret sarayı, amel sağlam ise
daracık kabirdir. Cennet köşelerinden bir
köşe, Cehennem köşelerinden bir mekândır
kabirler.
Memleketi olan Kars'ta tedavi
gördüğü hastanede, 76 yaşında vefât eden
65
dışı gezileri; Hollanda, Belçika, Lüksemburg,
Fransa, İsviçre, İsveç, Avusturya, Danimarka,
Almanya, İngiltere, Singapur, Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti, Kırgızistan, İran ve
Türkmenistan gibi ülkelere toplam olarak
yirmi beş defa gerçekleşti.
Şiirleri ve çeşitli konularda kaleme
aldığı yazıları, Kars Eli, Türk Edebiyatı, Çağrı,
Millî Kültür, Pınar, Kemalist Atılım, Türk Dili,
İnanç, Güneysu, Maya, Tarla, Gülpınar,
Çoruh, Türk Folklor Araştırmaları, Halk
Evleri, Meşale, Erciyes, Yeni Çizgi, Köz, Türk
Folkloru, Kök, Ana gibi edebiyat tarihimizde
önemli yere sahip dergilerle, çeşitli
ansiklopedi ve antolojilerde neşredildi. Yurt
içinde olduğu gibi, yurt dışında yayımlanan
gazetelerde de hakkında yazılar yazıldı.
Türkiye ve Avrupa'da toplam olarak
kırka yakın plak ve ses kaseti yapılmıştır.
1987'de faaliyete başlayan Türkiye
Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliğinin
kurucu üyesidir. Bu kuruluşun 1999-2001
yılları arasında Teknik Bilim Kurulu
Başkanlığı görevini yapmıştır. Kurulduğu
günden bu yana, her iki yılda bir yapılan
seçimlerle yenilenen yönetim kademelerinde
görev alan Şeref Taşlıova, 2003 yılı genel
kurulunda da Teknik Bilim Kurulu üyeliğine
ve sonrasında da başkanlığına seçilmiştir.
Hâlen Teknik Bilim Kurulu Başkanlığı
görevini yürütmektedir. 2003 yılında, Türk
Dil Kurumu, Karaman Valiliği ve RTÜK
işbirliği ile organize edilen “Türk Diline
Hizmet Ödülü'ne layık görülmüştür. 01-05
Mayıs 2006 tarihleri arasında,
Türkmenistan'da “Karacaoğlan 400. Anma
Yılı” programına katılmıştır. 24-27 Eylül 2008
tarihleri arasında, Kazakistan'ın eski başkenti
Almatı'da düzenlenen “Kazakistan
Konservatuarının Kuruluşunun 20. Yılı
Kutlama Törenleri”nde, davetli olarak icrada
bulundu. 17 Ocak 2009 tarihinde, Türk Kültür
ve Sanatları Ortak Yönetimi-TÜRKSOY
Genel Müdürlüğü tarafından, Ankara'da
düzenlenen “15. Yıl Kutlamaları”nda, “Türk
Dünyasından Türkiye'yi Temsil Eden
Sanatçı” sıfatıyla program yapmıştır. Yine
Türkmenistan'da, 01-04 Nisan 2009 tarihleri
arasında Aşkabat'ta düzenlenen “II.
Uluslararası Türkmen Yayla Festivali”
etkinliklerine katıldı.
Kültür Bakanlığı Sivas Devlet Türk
Halk Müziği Korosu Sanatçısı olarak 1990
yılında başladığı görevinden, 2003 yılında
emekli olmuştur.
Dolu dolu bir hayatı, yakalarında
madalyaları, şiirleri, kitapları bulunan
düzenlenen Türkiye Âşıklar Bayramı (39 yıl)
ve Uluslararası İstanbul Festivali (21 yıl) gibi
ülke çapında sürekli olarak organize edilen
programlara aralıksız katıldı.
Yurtiçinde ve yurtdışında düzenlenen
birçok festival, program ve organizasyonlara
katıldı: 1987 yılında, Marl Belediyesi'nin
resmi davetlisi olarak Almanya'ya gitti.
UNESCO'nun 1988'de hazırladığı Dünya
Sanat Dizisi'nde, Türkiye'deki âşıklık
geleneğini temsil etme görevi Şeref
Taşlıova'ya verildi. Birincisi 15-21 Kasım
1989'da, ikincisi 4-7 Temmuz 1996'da,
üçüncüsü de 1-13 Temmuz 2005 tarihleri
arasında İngiltere'de düzenlenen
“Uluslararası Hikâye Anlatma Festivali”ne
(International Story Telling Festival) katıldı.
21-23 Haziran 1996 tarihinde Danimarka'da
yapılan ve 24 ülkenin iştirak ettiği Vikinglerin
Doğuş Günü ve Gün Dönümü Geleneği
Festivali'ne Türkiye'yi temsil etti.
Singapur'da, 1996 yılında düzenlenen festival
bu alanda katıldığı diğer bir uluslararası
organizasyondur. Bugüne kadar altın ve
gümüş olarak 145 madalya, 120 plaket ve şilt,
180 takdir-teşekkür belgesi kazandı.
Yurtiçindeki üniversitelerde
hakkında hazırlanan mezuniyet ve yüksek
lisans tezlerinin yanı sıra; Amerika Indiana
Üniversitesi tarafından 1983'te, Almanya
Berlin Üniversitesi tarafından 1987'de,
Anadolu âşıklık geleneğinin temsilcisi olarak
şiirleri derlendi.
Ulusal ve uluslararası nitelikte
düzenlenen folklor ve halk edebiyatı
sempozyum ve kongrelerinde tebliğler sundu.
İlk olarak 1971 yılında “sanat elçisi” olarak
resmi görevlendirmeyle başlayan yurt dışı
gezileri; Hollanda, Belçika, Lüksemburg,
Fransa, İsviçre, İsveç, Avusturya, Danimarka,
Almanya, İngiltere, Singapur, Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti, Kırgızistan, İran ve
Türkmenistan gibi ülkelere toplam olarak
yirmi beş defa gerçekleşti.
Şiirleri ve çeşitli konularda kaleme
aldığı yazıları, Kars Eli, Türk Edebiyatı, Çağrı,
Millî Kültür, Pınar, Kemalist Atılım, Türk Dili,
İnanç, Güneysu, Maya, Tarla, Gülpınar,
Çoruh, Türk Folklor Araştırmaları, Halk
Evleri, Meşale, Erciyes, Yeni Çizgi, Köz, Türk
Folkloru, Kök, Ana gibi edebiyat tarihimizde
önemli yere sahip dergilerle, çeşitli
ansiklopedi ve antolojilerde neşredildi. Yurt
içinde olduğu gibi, yurt dışında yayımlanan
gazetelerde de hakkında yazılar yazıldı.
İlk olarak 1971 yılında “sanat elçisi”
olarak resmi görevlendirmeyle başlayan yurt
66
İstersen uçta kon, görenler ne der,
Âlim olan kimse, bırakır eser,
ARDINA BAKMADAN KAÇIP GİDİYOR.
Taşlıova, 21 Eylül 2014/Pazar günü Hakkın
rahmetine kavuştu.
2007 Haziran ayında basılan
YAŞAYAN ÂŞIKLARIMIZ (GÜLDESTE)
isimli 504 sayfalık eserimde kendisine yer
verdiğim, Bursa'da yapılan ÂŞIK REYHÂNİ'yi
anma panelinde, Âşıklar ve Şairler şöleninde
bir araya geldiğimiz Şeref Taşlıova, âşıkların
gözünde yaşın kurumadığını ve han
köşelerinde kaldıklarını söylerdi.
Gök Kubbe altında, gidenler gelmez,
Kâmiller bahtında, cahiller bilmez,
Saltanat tahtında, âlimler ölmez,
Bu âlem sathında, çilekeş gülmez,
ASIL VATANINA UÇUP GİDİYOR.
Bâki kalan boş kubbede sedâsı,
Sırr-ı Hikmetlerin vardır edâsı,
Olurlar her daim hakkın gedâsı,
Kâinat Saraydan, Ahret vedâsı,
KEVSER ŞARABINI İÇİP GİDİYOR.
Kurumaz âşığın gözünde yaşı,
Gurbet ellerinde, han köşesinde.
İçinden tükenmez âhı, ateşi,
Gurbet ellerinde, han köşesinde.
Derdini anlatır, sözünü satar,
Erkenden yol alır, menzile çatar,
Ya hastalar, ya yorulur, ya yatar,
Gurbet ellerinde, han köşesinde.
KEMÂLİ yolcudur, bu dünya handan,
Tabutu başında, canânla, candan,
Dost, yâren, akraba, sevdiği hândan,
Ebede göçerken, kalkan kervândan,
BU DÜNYA HANINDAN GEÇİP GİDİYOR.
Âşıklar gurbette ağlamaz neyler,
Üç beş ahbap bulur derdini söyler,
Türküler çağırır, muhabbet eyler,
Gurbet ellerinde, han köşesinde.
ALLAH'IM
Bu günlerde bir bulut var üstümde,
Bunu dağıtacak yel ver Allah'ım.
Kötülükler bütün benim kastımda,
Üstümden atmağa el ver Allah'ım.
Gelin dostlar, benim derdim var diyer,
Geniş dünya tek başıma dar diyer,
Gündüz hayal eyler, gece yar diyer,
Gurbet ellerinde, han köşesinde.
Oğluma terbiye kızıma iffet,
Milletime refah yurduma kısmet,
Gençliğime saygı hocama şefkat,
İhtiyacımız çok, bol ver Allah'ım.
Bu aşk ile ah çekerim inlerim,
Bir söylerim, iki durup dinlerim,
ŞEREF der ki böyle geçti günlerim,
Gurbet ellerinde, han köşesinde.
Ağaç gibi meyve versin bağımız.
İyiliğe doğru gitsin çağımız.
Erimesin yürekteki yağımız.
Huzur çanağında bal ver Allah'ım.
Şeref Taşlıova han köşelerinde değil,
hakiki mekân kabirde ve Arasat'ta, Mizân'da
diğer arkadaşlarıyla buluşacak.
Amel-i Sâlih, İman-ı Kâmil buluşma
ve hesap verme ile Ebedi hayat başlayacak.
Allah o günlerde yardımcımız olsun.
Şeref Ağabeye Allah'tan rahmet diler,
geride kalanlara ve âşıklar âlemine başsağlığı
dilerim. Taşlıova sadece bir Fatiha bekler, EL
FATİHA!...
Yazımı bir şiirimle bitirmek
istiyorum:
GİDİYOR
İlim Ordusunun, Yüce Erleri,
Aramızdan çıkıp, kayıp gidiyor.
Eserler, acılar, dolmaz yerleri,
Gönüllerde iz bırakıp gidiyor,
DERİN YARALARI AÇIP GİDİYOR.
Dünyada kalacak dünyanın malı.
Ancak terbiyedir nakışlı halı.
Yeni dizi tutan çocuk misali,
Öz Türkçe konuşan dil ver Allah'ım.
Kendi varlığındır cihan aşkına,
Yarattığın bunca insan aşkına,
Zebur Tevrat İncil Kur'an aşkına,
İslam'a gerçekçi yol ver Allah'ım.
Ağladı bacılar dertli analar.
Çok geline siyah oldu kınalar.
Her şeyi götürsün geçmiş seneler.
Hayırlı uğurlu yıl ver Allah'ım.
Dünya bir istasyon, yolcular gider,
Netice de bir son, bu ömür biter,
67
Şeref der ki gönül eylemek için,
Millete muhabbet paylamak için,
Dilimde türkümüz söylemek için,
Sazıma da üç beş tel ver Allah'ım.
Şeref TAŞLIOVA
Sayın Taşlıova, bizim kuşağımız sizi
tanıyor ancak genç kuşaklara sizi tanıtmak
amacıyla soruyorum. Şeref Taşlıova kimdir?
Ben Şeref Taşlıova; 10 Nisan 1938
tarihinde Kars'ın Çıldır ilçesine bağlı Gülyüzü
köyünde doğmuşum. Babamın adı Hacı, anamın
adı Nergiz'dir. Babam 1945 yılında öldüğünde 8
yaşındaydım. İki kız, üç erkek olmak üzere
benle beraber beş kardeş yetim kaldık. Bizleri
annem büyüttü.
Eğitiminiz nedir?
Kars'ta Cilavuz Köy Enstitüsü'nde
okudum ancak bitiremedim. O zamanlar geçim
sıkıntımız vardı. Okulu istemeyerek bırakmak
zorunda kaldım. Köy enstitüleri çok önemli
eğitimciler yetiştirmiştir. Yazar Mahmut Makal,
Yazar Ümit Kaftancıoğlu, Yazar Dursun Akçam,
Türkiye'nin en zengin iş adamlarından Ali Rıza
Çarmıklı ve daha niceleri oradan yetişmiş
değerli kişilerdendir.
Sayın Taşlıova, âşık olmaya ne zaman
ve nasıl karar verdiniz?
Âşık olmaya ilkokul 2. sınıf
öğrencisiyken karar verdim. Bazı meslekler
usta-çırak ilişkisiyle öğrenilir. Mesela kuyumcu,
derici, semerci olmak gibi… Bu âşıklık mesleği
de usta-çırak ilişkisiyle olan bir sanat dalıdır.
Köyümüzdeki Gülyüzü İlkokulu 2. sınıf
öğrencisiyken öğretmenim 23 Nisan
programında türkü söylememi istemişti. O
yıllarda Malatyalı Fahri Kayahan'ın taş
plağından dinleyerek öğrendiğim “Sarı Gelin”
türküsünü söyledim. O yılki 23 Nisan
törenimize tesadüfen köyümüze gelen Âşık
Şenlik'in oğlu Kasım da katılmıştı. İlk
söylediğim türkü “ Erzurum Çarşı Pazar”
olmuştu. İlk kez 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve
Çocuk Bayramı'nda Çıldır ilçesinde sahneye
çıktım. O zamanlar 10-11 yaşlarındaydım.
ÂŞIK ŞEREF TAŞLIOVA
İLE RÖPORTAJ
Ustalarınız kimlerdir?
İlk defa Malatyalı Fahri Kayahan'ın taş
plağındaki “Sarı Gelin” i dinleyerek başladım.
Daha sonra Âşık Şenlik'in oğlu Kasım ustam
olmuştur. 1952 yılında âşıklığa başladım.
Türkiye'de özellikle Kars'ta, Erzurum'da
yaşayan birçok usta âşıktan faydalandım.
Onlardan bilgiler alarak ve çok çalışarak
kendimi yetiştirdim.
Ailenizin bu konuda tutumu ne idi?
Babamı 8 yaşımda iken kaybetmiştim.
Annem her zaman bana destek olmuştur.
Harika UFUK
Türk Dünyası Nevruz Şenliği
30 MART 2013/ADANA
68
Âşıklık Geleneği hakkında bizleri
bilgilendirir misiniz?
Âşıklık Geleneği; Dede Korkut'tan
günümüze kadar uzanan uzun bir tarih
yoludur. Halkın dilini, geleneğini yaşatan,
geleceğe aktaran Türk milli kültürünün en
önemli dallarındandır. Türk dilini eskiden
kopuzla şimdi ise sazla nakleden işleyen bir
sanattır. Halktan aldığını içindeki gönül
süzgecinden geçirdikten sonra arının bal
yaptığı gibi tatlandırıp halka vermektir. Şiir,
bir nevi bal kovanıdır. İçinde her türlü lezzet
vardır.
olan yarışmalarda zorlanma olabilir ama usta
bir âşık bunu çözer.
Divan, tecnis, lebdeğmez, muamma,
halk hikâyeleri, hakkında neler söylersiniz?
Bunlar şiirin sanat türleridir. Çok
eskiden beri süregelmiştir. Burada “Divan”
dediğimiz Divan Edebiyatı'ndaki “Divan”
değildir. Divan, âşıklık geleneğinde on beş
heceli şiir türüdür. Divan, Âşık meclislerinin
ilk açılışında, Halk Hikâyelerinin ilk
başlangıcında söylenir. 15 hece ölçülü,
ağırlıklı bir şiir yapısıdır.
Tecnis; 11 hecelik şiirin altına 7 heceli
dört dizeden oluşan cinaslı şiir eklenmiş ve
kendine has müziği olan bir türdür. Eski usta
âşıklar çok kullanmışlardır. Anadolu'da çok
kullanılmaz. Özellikle Doğu'da Kars
yöresinde görülür. Çok ince bir sanattır.
Lebdeğmezde ise bazı harfleri
kullanmamak gerekir. Bunlar “b,m,p” gibi
dudak ünsüzleridir. İki dudağın arasına iğne
konularak söylenir. Diş- dudak ünsüzleri ve
ünlüleri “f, u, ü, v” kullanılabilir.
Şiir içerisinde bilinmeyeni gizleyen,
sorduğu kişinin bilgi derinliğini ölçmek ve ona
karşı üstünlüğünü ispatlamak amacıyla
söylenen şiirli bilmecelere muamma denir.
Usta âşıklar tarafından tasnif edilen;
içinde tarihi olaylar geçen; şiirlerle
renklendirilmiş; uzun kış gecelerinde, köy
düğünlerinde, şehirlerdeki halk
kıraathanelerinde anlatılan uzun öykülere
halk hikâyesi denir.
Türkiye'de geçmişte ve günümüzde
âşıklık geleneğinin en iyi temsilcileri
kimlerdir?
Türkiye'de âşıklık geleneğinin
geçmişten günümüze kadar çok önemli
temsilcileri olmuştur. Bunlardan bazıları:
Karacaoğlan, Yunus Emre, Dadaloğlu,
Köroğlu, Pir Sultan Abdal, Seyrani, Gevheri,
Âşık Ömer, Âşık Şenlik, Âşık Sümmani,
Erzurumlu Emrah, Âşık Veysel ile sayısı
yüzleri aşan ustalardır.
Bildiğim kadarıyla âşıklık geleneği
usta- çırak ilişkisi olarak sürdürülmektedir.
Sizin bugüne kadar tahminen kaç öğrenciniz
olmuştur? Yetiştirdiğiniz öğrencilerinizden
en çok takdir ettiğiniz kimdir?
Âşıklık geleneği Dede Korkut'tan
günümüze kadar usta-çırak silsilesi ile
gelmiştir. Büyük ustaların yetiştirdiği çıraklar
sanatlarının zirvesine çıkarak çok önemli
yerlere kadar yükselmişlerdir.
Ne yazık ki bugün âşıklık geleneğinde ustaçırak geleneği yok olmaya doğru gitmektedir.
Bunun nedeni de Anadolu'daki Doğu'dan
Batı'ya doğru göçlerdir. Bu göçler esnasında
birçok değer kaybolmak üzere yerinden
oynamıştır.
Kars'taki âşıkların çoğu bizlerden
etkilenmişlerdir. Şu an Almanya'da olan
Sadrettin Ulu, Manisa'dan Bekir Sami Özsoy
(mahlası Nuri Şahinoğlu), Hikmet Arifi
Ataman, Korkmaz İkan, Faruk Erdoğan, Şah
İsmailçıraklarımdan bazılarıdır. Hepsini aynı
değerde severim. Ayrıca Kars'ta Âşıklar
Kahvesinde geleneği bizlerden öğrenen pek
çok âşık da olmuştur.
“Doğaçlama” nedir? Doğaçlama
âşıklık geleneğinin olmazsa olmazı mıdır?
Bu konuda neler söylersiniz? Doğaçlama
yaparken zorlandığınız oldu mu?
Doğaçlama; âşıkların gönlüne ilham
geldiği zaman o anda duyduklarını gönülden
dile aktararak şiir söyleme sanatıdır.
Yarışmalarda iki âşığın şiir ölçüleri de dikkate
alınarak anında söyledikleri geleneksel
türdür. Doğaçlama yapılırken kafiyesi dar
Bu geleneğin daha geniş tabanlara
yayılması nasıl mümkün olabilir?
Bu geleneğin daha geniş tabanlara
69
yayılması şöyle mümkündür:
Devlet desteği görmek, aslını
bozmadan geleneği yaşatmak, Türkiye'de
önemli bölgelerde Âşık Kahvelerini
çoğaltmak ve buralarda usta-çırak
beraberliğini sağlamak, sanatı sanat gibi
yaparak topluma kabul ettirmek, medya ve
basınla sıcak ilişkide bulunmak, Uluslararası
festivaller yaparak ve uluslararası festivallere
katılarak dünyaya açılmak gerekir.
Siz yaşarken heykeli dikilen ender
sanatçılardansınız. Bu heykel ne zaman,
kim tarafından diktirildi? Bu konudaki
görüşlerinizi ve duygularınızı öğrenmek
isterim.
Kars'tan başlayarak Türkiye'nin
birçok ilinde elde ettiğim başarılar; yurt
içinde ve yurt dışında yaptığım gösteriler;
âşıklık geleneğini tanıtma, yaşatma, devam
ettirme süreci içinde yaşarken heykeli dikilen
bir sanatçı olmamı sağlamıştır. Ulusal ve
uluslararası basında başarılarıma yer
verilmesi, edebiyat dergilerinde ve Türkiye
Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı Ders
Kitaplarında yer almam; bu
kitaplarınokullarda öğrencilere okutulması
da benim için çok önem taşımaktadır.
Kars'ta âşıklık geleneğinin yaşaması
ve gelecek nesillere örnek olması amacıyla o
dönemdeki Kars Belediye Başkanı Naif
Alibeyoğlu'nun önermesi ve Belediye
Encümen kararıyla heykelim diktirildi. 6
Ekim 2009 tarihinde dönemin Kültür ve
Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından
açılışı yapıldı. Kars Valisi Mehmet Ufuk
Erden, Kars Milletvekili Zeki Karabayır, Kars
Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu, çeşitli
illerin valileri ve kalabalık halkın iştirakiyle
güzel bir açılış oldu. Bu olay medyada ve
basında çok yer aldı.
Üzerine düşen görevi başarılı bir
şekilde yapmak, yaşarken bunun takdir
Dünya'da ve Türkiye'de Âşıklık
Geleneği ne durumdadır? Hangi ülkede
veya ülkelerde bu gelenek en üst düzeyde
seyretmektedir?
Şiir, hikâye, masal, efsane her
toplumda döneme ve devre göre az veya çok
vardır. Türk Dünyası Âşıklık Geleneğinin
temeli Dede Korkut'tan başlar. Bu bizim
geleneksel biçimde yaşayarak günümüze
gelen milli kültürümüzdür.
Asya'dan dünyaya yayılması âşıklığı
iyi bilen ve uygulayan isimler sayesinde
olmuştur. Biliyoruz ki dilin en önemli
taşıyıcıları âşıklardır.
Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim:
Bu geleneği dünyanın birçok yerinde
yaşatmaya ve yürütmeye gayret gösterdim.
Çeşitli ülkelerde düzenlenen festivallere
katıldım. Âşıklık sanatımızı icra ederek
tanıttım.
70
edilmesini görmek çok az insana kısmet olur.
Yaşayan insan olarak heykeli dikilen tek
âşığım. Bu güzel günü görmek kendime olan
güvenimi, âşıklık geleneğine içten bağlılığımı
daha da güçlendirdi. Başarı heyecanı
duydum, çok sevindim. Bu şahsım için gurur
vericidir.
UNESCO'nun koruma altına aldığı
birkaç isimden birisiniz. Bu konuda neler
söylemek istersiniz?
Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve
Turizm Bakanlığı tarafından Birleşmiş
Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu
UNESCO'ya somut olmayan kültürel miras
kapsamında yaşayan insan hazinesi olarak
şahsım önerildi. UNESCO'nun listesinde yer
aldım. Cenevre- İstanbul- Safranbolu
toplantılarında T.C. Kültür ve Turizm
Bakanlığı'nın onayları ile 2010 yılında
UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras
Yaşayan İnsan Hazinesi olarak İstanbul'da
güzel bir törenle ödülümü verdiler.
UNESCO'nun Kültür Mirası listesinde âşıklık
geleneğinden ismi olan ilk tek kişiyim. Bu,
çok önemli bir dünya ödülüdür.
Edebiyat Fakültesi mezunudur. Ayrıca
İşletme Fakültesini de bitirmiştir. Türk Dili ve
Edebiyatı üzerinde akademik çalışma
yaparak Doçent Doktor unvanını almıştır.
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesinde
öğretim görevlisidir. Büyük kızımın kızı olan
torunum Elif de edebiyat öğretmenidir.
Almanya'daki kızımın kızı torunum Selda da
güzel şiirler yazar. Ailece sanata yakınlık,
sevgi ve saygı duyarlar.
Gelecek kuşaklara mesajınız nedir?
Gelecek kuşakların dillerini,
geleneklerini yaşatmalarını; âşıkların
söyledikleri şiirlere, müziklere, anlattıkları
hikâyelere kulak vermelerini; iyi
dinlemelerini ve doğru anlamalarını öneririm.
Bir millet önce kendi kültürünü tanır, yaşar ve
o kültürle büyür. Başka kültürler; onun
yücelmesinin, yükselmesinin önünü kesebilir.
Yozlaşmış, aslı bilinmeyen kültürlere
kapılanlar yok olurlar.
Sayısız ödül kazandığınızı biliyorum
ama ilki eminim sizin için çok anlamlıdır.
İlk ödülünüz ve bugüne kadar aldığınız
ödüller içinde sizin için özel olanlar
hakkında bilgi verebilir misiniz?
Katıldığım yarışma, bayram, festival,
milli törenlerde yurt içinde ve yurt dışında
aldığım altın, gümüş, bronz madalya sayısı iki
yüzün üzerindedir. Plaket ve onur belgesi
sayısı 220 adettir. Evimde kendime ait
eşyaların müzesi vardır. Fahri doktora
cübbem ile uluslararası festivallerde
giydirdikleri cüppeleri muhafaza ederek
saklamaktayım.
Hepsi birbirinden değerlidir. İlki
1964 yılında Kars'ta Selçuklu Sultanı Alpaslan
adına yapılan madalyadır. Konya Âşıklar
Bayramında kazandığım altın madalyalar,
Kırgızistanlı Cengiz Aytmatov'un verdiği
madalya ile UNESCO'nun Dünya Kültür
Kupası ve çok defa İngiltere'de yapılan
(Hikâye anlatma) Story Telling Festivalinin
bayrağı benim aldığım ödüller içinde çok özel
bir yere sahiptir.
Çocuklarınızın sanatınıza bakışı ve
ilgileri hangi boyuttadır?
Altısı kız biri erkek olmak üzere yedi
çocuğum var. Çocuklarım lise veya üniversite
mezunudur; hepsi sanata ve şiire sevgi
duyarlar. Oğlum Muammer Mete Taşlıova,
Size sormamı istediğiniz bir soru var
mı?
Çok önemli ve güzel sorularınız için
teşekkür ederim.
Benimle röportaj yapmayı kabul
ettiğiniz ve sorularımı sabırla
cevapladığınız için çok teşekkür ediyorum.
Başarılarınızın devamını diliyorum.
Ben de size çok teşekkür ederim.
Bana bu güzel soruları sorarak edebiyatımıza
katkıda bulundunuz. Sizin gibi değerli şair ve
bilge edebiyat araştırmacısı bir
hanımefendiyle bu röportajı yapmak bana
ayrıca sevinç ve haz verdi. Sizin de önemli bir
şair ve yazar olduğunuzu biliyorum. Bu
çalışmanızın geleceğe ışık tutacağına
veileride sizi hak ettiğiniz çok daha iyi
yerlerde göreceğime inanıyorum. Hoşça
kalın.
71
ÜNLÜ HALK OZANI
ÂŞIK VEYSEL'İN SAZI
SIRBİSTAN'IN NOVU PAZARU KENTİNDE ÇALDI
A. Yaşar SERİN
konferans verdi. Fotoğrafçılığın en ince konularını
örnekler vererek sunan Selahaddin Yasak konferansı da
oldukça ilgi çekti. 16.05.2014 günü saat 12.00 de ise
S I R B İ S TA N D A K İ I N T E R N AT İ O N A L
UNIVERSITY /OF NOVI PAZAR Üniversitesi sergi
salonunda Sivaslı ozan ve şair Âşık Veysel'in kendi sesi
ve sazından okuduğu müzik eşliğinde Doçent A. Yaşar
Serin 30 adetten oluşan “EBRULARDA ÂŞIK
VEYSEL” konulu ebru üzerine Âşık Veysel posteri ve
Âşık Veysel'in sözlerinden dörtlükler olan
tablolarından resim sergisi açtı. Aynı gün ve saatte
Öğretim görevlisi Selahaddin Yasak ise 13 adet Sivas
ile ilgili fotoğraflardan oluşan “SULTAN ŞEHİR”
konulu fotoğraf sergisini açtı. Sergide
INTERNATİONAL UNIVERSITY /OF NOVI
PAZAR Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Suad Becirovic
ve Güzel Sanatlar Bölümü Dekanı Prof. Dr. Fehim
Huskoviç, Tetova Devlet Üniversitesi Güzel Sanatlar
Bölümünde Doçent Nihat Beqiri sergi açılışını yaptılar.
Çok sayıda sanatsever ve öğrencilerin yer aldığı resim
ve fotoğraf sergisi üniversite öğrencileri ve Novi Pazar
sanatseverleri tarafından oldukça ilgi gördü. Sergi
sonunda Rektör Prof. Dr. Suad Becirovic tarafından
Doçent A.Yaşar Serin'e ve Öğretim Görevlisi
Selahaddin Yasak'a çok görkemli TEŞEKKÜR
BELGESİ verildi. Sivas ellerinden özveri ile gelerek
Makedonya- Tetova Üniversitesinde 3 ay boyunca
sanatını, bilgilerini paylaşmaya devam eden ve
Sırbistan'da Of Novi Pazar'da sanatları ile Sivas
rüzgârları estiren Sivaslı sanatçılarımızı kutluyor,
başarılarının devamını diliyoruz.
Sivaslı Doç. A. Yaşar Serin ve Öğretim
Görevlisi Selahaddin Yasak Sırbistan Of Novi Pazar'da
sergi açtılar. Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)
tarafından Mevlana programı kapsamında
M a k e d o n y a ' n ı n Te t o v a D e v l e t Ü n i v e r s i t e s i
öğrencilerine 01.04.2014 ve 30.06.2014 tarihleri
arasında ders vermek üzere görevlendirilen Sivas
Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim
Bölümü öğretim üyesi Doçent A.Yaşar Serin ve Sivas
Cumhuriyet Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
Heykel Bölümü öğretim görevlisi Selahaddin Yasak
Sırbistan'da Sivas ve Âşık Veysel'i tanıttılar. Doçent
A.Yaşar Serin ve Öğretim Görevlisi Selahaddin Yasak
S I R B İ S TA N D A K İ I N T E R N AT İ O N A L
UNIVERSITY /OF NOVI PAZAR Üniversitesinden
gelen teklif üzerine sanat alanları ile ilgili konferans
verip, sergi açtılar.
Doçent A. Yaşar Serin 15.05.2014 tarihinde
saat 16.00 da SIRBİSTANDAKİ INTERNATİONAL
UNIVERSITY /OF NOVI PAZAR Üniversitesi
konferans salonunda “Geleneksel Türk Süsleme Sanatı
Ebru ve Türk Sanat Tarihinin geçmişten bugüne kadar
olan süreç” hakkında konferans verdi. Bilhassa Ebru
sanatını bugüne kadar hiç duymayan ve bilmeyen
üniversite öğrencilerinin Ebru sanat dalı çok ilgilerini
çekti. Görsel olarak uygulaması için Doç. A. Yaşar
Serin'den Ebru sanatını uygulamalı başka bir zaman
öğrenmek istediklerini belirttiler.
16.05.2014 günü saat.10.30 da ise Öğretim
görevlisi Selahaddin Yasak aynı salonda slayt
gösterileri ile fotoğrafçılık konusunda öğrencilere
72
Mustafa UÇAROĞLU
AHLAK’IN DİN İLE İLİŞKİSİ
kuralların iyi veya kötü olarak nitelendirmesi sonucu
dinlerin ortaya koyduğu ahlakî ilkeler, mesleklerin
ortaya koyduğu ahlakî ilkeler ve ahlak felsefesinin
ortaya koyduğu ahlakî ilkeler olmak üzere üç ana
başlıkta sınıflandırılabilir. Ahlak hadisesi üzerinde
felsefi olarak düşünmeye ahlak felsefesi denir. Ahlakla
sadece felsefe değil ilim ve din de ilgilenir.”
(Kılıç,2012:2)
Ahlak eğitimle de yakinen ilgilidir, ortak
noktaları insan duygu ve davranışlarıdır. Hangi
davranışın iyi, hangi davranışın kötü olduğunu
eğitimle öğreniriz. Eğer eğitim vasıtası ile iyinin
doğrultusunda hareket ediyorsak ahlaklı, kötünün
doğrultusunda hareket ediyorsak ahlaksız sayılırız.
Ahlak ilmi neyin iyi neyin kötü olduğunu ortaya koyar.
İyi bize göre mi yoksa bizim dışımızdaki varlığa göre
mi tespit edilir? Evrensel ve mutlak bir iyi var mıdır?
1.1.Ahlak'ın Tanımı
“Ahlak kelimesi Arapça “hulk-huluk”
kelimesinin çoğulu olup Türkçede tekil olarak
kullanılır. “Hulk: din, tabiat, huy ve karakter
anlamlarına gelir. İngilizcede ahlak karşılığında
kullanılan “moral” kelimesi de, Latince “moralist”
kelimesinden türetilmiştir. Moralist; adet, karakter,
hal ve hareket tarzı demektir.”( Kılıç,2012:1)
Huy, hal ve hareket tarzı anlamlarına gelen
ahlak, insanda yerleşmiş bulunan bir karakter yapısına
işaret etmektedir. Zamana, toplum ve kültürlere göre
değişiklik gösterse de ahlak, zorunlu ve değişmeyen
davranış kurallarına işaret etmiştir.
(Z.Aydın,2012:141)
“Ahlak, çok yönlü bir anlam içermekle beraber,
özelde insan davranışlarının ve insanlar arası
ilişkilerin, genelde ise toplumun oluşturduğu
73
düşünce tarihinde dinden ahlaka ya da ahlaktan dine
doğru ahlakî erdemliliktir. Ahlak eğitimi ile din eğitimi
de birbirinden ayrılmaz iki unsurdur. (Uysal, 2005: 4149)
Hareketleri yöneten nedir? İnsanoğlu varoluşundan
beri bu sorulara cevap aramıştır. Ahlak üzerindeki
farklı görüşler, eğitime de sıçramış, eğitim alanında
farklı uygulamalara sebep olmuştur. Ahlakın ilahi
kaynağa dayandığını ileri sürenler olduğu gibi evrensel
a h l a k p r e n s i p l e r i d e a r a y a n l a r o l m u ş t u r.
(Bayraklı,1983:39)
Sosyal dokunun ahlakî değerler çerçevesinde
örülmesi, kenetlenmesi ve gücü beraberinde
getirmektedir. Toplum bireylerinin her birinin bu
değerlere bağlılık oranı, toplumun da gücünü ve
sağlamlığını ortaya koymaktadır. Toplumun her
ferdinin ahlakî değerlere bağlılık oranı, toplumun
gücünü ve sağlamlığını ortaya koymaktadır. Ahlakî
değerlerin bulunmadığı toplumlarda, yozlaşma,
çürüme ve bozulma alametleri görülmektedir. Ahlakî
değerler sevgi, saygı, anlayış ve hoşgörüyü
beraberinde getirmiştir. (Akdoğan, 2004:179-194)
1.2. Ahlakın Konusu, Amacı ve Özellikleri
İnsanın iradeli, bilinçli, iyi veya kötü olarak
nitelendirilebilecek toplum içinde uyması gereken
kurallara uygun davranışlarıdır. Ahlak bir inanç ve
düşünce sistemidir. İnsanları bir arada tutan manevi bir
bağdır.
Kaynağı ister dine, ister başka bir otoriteye
dayansın, insanlar arası davranışların bir kısmı, her
zaman “iyi” ve “kötü” gibi değer yargıları ile
değerlendirilir. İnsanlara düşen, ahlakı en iyi şekle
sokmaktır. Böylece hepimizin davranışlarına sevgi,
saygı, hoşgörü, iyi niyet ve sorumluluk duygusu hâkim
olur. İyi ve kötü üzerinde ortak bir anlayışa varılmamış
olsaydı, insanlar arsında kargaşa meydana gelirdi.
İnsan öldürmek, hırsızlık, yalan gibi değerler tüm
ahlakî değerlerde ortak kötü örnekler içerisinde
sayıldığı gibi, insanlara karşı saygı, sevgi hoşgörü gibi
davranışlar da iyi ahlak örnekleri arasında sayılabilir.
(Z.Aydın,2012:140-144 – Güngör,1995:18-20)
Birey ve toplumlar açısından ahlakî değerler,
olmazsa olmaz özellikler olarak belirmektedir.
İnsanlık tarihine bakıldığında, ilk dönemlerden
günümüze hemen her birey ve toplumun kendine özgü
ahlakî bir yapısı bulunduğu görülmektedir. Bu yapı ya
da ahlakî değerler, insan ve toplumların düşünce ve
davranışlarını yakından etkilemektedir. Bu etkinin
oranı, ahlakî değerlerin ve toplumların yapılarıyla
doğru orantılı olarak gelişmektedir. (Akdoğan,
2009:12-44)
1.3. Ahlakî Davranışların Kazanılmasında
Eğilimler
İnsandaki çeşitli ahlakî eğilimler, küçük
yaşlarda başlayarak kişisel ve sosyal eğilimler olarak
gelişir.
a. Kişisel Eğilimler: Herkesin korku, neşe,
üzüntü gibi duyguları ve belirli şeylere
karşı da ilgi ve eğilimleri vardır,
b. Sosyal Eğilimler: Aile, çevre, arkadaş gibi
toplumsal olgulara karşı eğilimlerdir.
(Bilgin - Selçuk, 1991:95-96)
Din- ahlak ilişkisinde, dinin ahlak üzerindeki
etkisi ya da ahlakın dinî kaynağı, nispeten kolay
anlaşılır bir problemdir. Din ile ahlak arasındaki ilişki,
“Sen yüzünü Allah'ı birleyici olarak doğruca
dine çevir: Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan
dine dön) ki O, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın
yaratması değişmez.”
( Rum,30/30)
“Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı,
yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve
haddi aşmayı yasak eder. Tutasınız diye size öğüt
verir.” (Nahl,16/90)
Güzel ahlak, ilim ve edep öğrenmekle, iyi
insanlarla arkadaşlık etmekle elde edilir. Kötü ahlak da
bunun tersidir. Yani cahil kalmak, edepsiz olmak, kötü
insanlarla arkadaşlık etmekten hâsıl olur. Cenab-ı Hak,
Peygamber efendimizi överken “Gerçekte sen büyük
bir ahlak üzeresin” buyuruyor. (Kalem,68/4)
“Sizden hiç kimse, kendisi için istediğini kardeşi için
de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz,” (
Buharî, İman 7 )
“Müslüman; elinden ve dilinden diğer
Müslümanların güvende olduğu kimsedir”(Müslim,
İman, 14)
“Allah'a inandım de, sonra da doğru ol,” (Müslim,
İman, 62)
“Komşusu aç iken tok duran bizden değildir,”35
(Buharî,1974, Ts., c.I,s.125.)
“Küçüklerimize şefkat, büyüklerimize saygı
göstermeyen bizden değildir,”( Tirmizî, Birr 15)
Yukarıdaki ayet ve hadisler ahlakın
kaynağına ve temel ilkelerine ışık tutmaktadır.
-
2. Dindışı Temellere Dayanan Ahlak
Teorileri
2.1. Akıl İle Temellendirilen Ahlak Felsefesi
Ahlakı akıl ile temellendirenlerin başında
Aristo ve Kant gelir. “Aristo'nun ahlak felsefesi
g a y e c i d i r. İ n s a n ı n i y i l i ğ i n i v e y a g a y e s i n i
gerçekleştiren her fiil, ahlakın gayesidir. Gayeye
“mutluluk” adını vererek insanlar arasında ittifak
olduğunu kabul eder. Mutluluğun ne olduğunu
araştırırken onun bir “hayat tarzı” gibi göründüğünü
söyler ”
Aristo: “Bizdeki en iyi değer akıldır, demek ki
mutluluk, aklın faziletine uygun bir faaliyettir. Ahlakî
faaliyet, sadece ruh ve bedenden mürekkep insana en
iyi hayatı tesis eder.”
( Kılıç,2012:17-50)
2.2. Sezgi İle Temellendirilen Ahlak Felsefesi
“Sezgi, bir şeyin doğrudan doğruya ve vasıtasız
olarak kavranışı veya bilinmesidir. Ahlakî sezgiciliğe
göre, ahlakî değerleri sezgi yolu ile kavrarız. Sezgi
yolu ile kavranan bu değerler, bütün insanlar için
objektif olarak doğru, evrensel olarak zorunludur.”
George Edward Moore bu ekolün öncülerindendir.
Moore, ahlakı “sezgi' üzerine temellendirmiştir. “Kişi
sezgi vasıtasıyla, yeni ahlak değerleri koymamakta
fakat kendi dışında varolan bu değerleri
74
“İmam Eş'arî ve Gazzalî de dâhil Eş'arî ekolüne
mensup kelamcılara göre, adalet, iyilik, kötülük gibi
ahlakî değerlerin Allah'ın murad ettiği şeyden başka,
herhangi bir manaları yoktur. Buna göre Allah
tarafından emredilen, buyurulan davranışlar ahlaken
iyi, yasaklananlar ise ahlaken kötüdür. Eş'arî'ye göre
iyi, kötü adalet gibi Allah'ın iradesinden bağımsız,
objektif değerler yoktur. Bu değerlere muhteva
kazandıran Allah'ın emir ve yasaklarıdır. Bu konuda
Eş'arî şöyle der. “ Yalan sadece Allah kötü kıldığı için
kötüdür. Allah yalanı iyi kılsaydı, şüphesiz iyi olurdu;
eğer yalan konuşmayı emretseydi, O'na itiraz
olmazdı.”
3.2. Mu'tezile'nin Ahlak Teorisi
Mutezile ekolü de “adalet” prensibini inan
esasları içine almışlardır. “Bilgiyi 'zorunlu' ve
'kazanılmış' olmak üzere iki kısma ayırırlar. Zorunlu
bilginin de 'algı' ve 'akıl' ile elde edildiğini kabul
ederler. “Mutezile, davranışların ahlakî değerlerinin
vahiyle belirlendiği fikrini kabul etmemekte, iyilik,
kötülük ve adalet gibi değerlerin vahiyden önce
fiillerde ontolojik manada bulunduğunu
savunmaktadır.”
3.3. Mâturîdî'nin Ahlak Teorisi
Allah'ın varlığına inanmanın vahyin bilgi
kaynağı olduğunu kabul ederler. İmam Mâturîdî
'Kitabu'-Tevhid' isimli eserinde bilginin tarifini ve bilgi
edinme yollarını izah ile başlar. “ Bilgi, önce 'ezeli', ve
'hadis' olmak üzere ikiye ayırır. Allah'ın bilgisi olan
ezeli bilgi, “ O'nun zatı ile beraber bulunur. Hâdis bilgi
ise, yaratıkların bilgisi olup, 'zorunlu' ve 'mükteseb'
olmak üzere ikiye ayırır.” Mâturîdî'ye göre, insan
fiillerini yaratan Allah'tır. “Kul kesbeder, Allah
yaratır.” Kesb noktasıyla da insana fiillerinin tercih ve
sorumluluğunun verildiğini savunur.
“Allah'ın peygamberler gönderip, vahiyle emir
ve yasaklarını bildirmesi akıl için bir kolaylaştırma ve
hafifletme kabilinden yardım ve irşad olmaktadır.”
keşfetmektedir.”( Kılıç,2012:51-58)
2.3. Duygu İle Temellendirilen Ahlak
Felsefesi
Bu ekolün öncüsü de Epikür'dür. Ona göre
felsefe, “mutlu bir hayat sağlayan faaliyetten ibarettir.
Epikür insanı, Tanrı ve ahiret korkusundan kurtarıp
ruhunu sükûnete kavuşturmak istemektedir. Tanrıların
varlığını inkâr etmez, ancak; onların mükemmel içinde
olduklarını, bu sebepten dünya ve insan işleriyle
ilgilenmediklerini söyler. Bu nedenle insanın Tanrı'ya
iman ve ibadet gibi inanç ve davranışlarda
bulunmasının anlamsız olacağını vurgular. Ayrıca
ruhun ölümsüzlüğünü inkâr eder, insanı ölüm
korkusundan kurtaracağını ümit eder.” (Kılıç,
2012:59-84)
3.Dinle İlgili Temellere Dayanan Ahlak
Teorileri
Din ile temellenen ahlak teorilerinin ayırt edici
özellikleri, Tanrı'nın varlığı ve vahiy gerçeğinden
hareket etmiş olmalarıdır. (Kılıç, Dini Araştırmalar,1317)
“Hristiyan dünyası iyi ve kötü hakkındaki
bilginin, ancak vahiyle bilinebileceğini; davranışları
ahlaken iyi ve kötü kılanın, sadece Tanrı buyrukları
olduklarını ileri sürüp, bu temel teze uygun bir ahlak
teorisi geliştirmişlerdir.” Benzer görüşler Yahudi
düşünürlerce de kabul edilmiş, adalet, iyilik, kötülük,
gibi ahlakî değerlerin ancak Tanrı'nın iradesi ile
belirlenebileceğini kabul etmişlerdir.
Çocuklar ve yetişkinler neyin ahlaklı olup
olmadığını, neyin doğru neyin yanlış olduğunu tek
başına belli bir kriter olmadan karar veremezler.
(İmamoğlu-Aksöz,2008,s:17-24)
İslam dünyasında da ahlak felsefesi ile olan
“iyi, kötü, adalet gibi değerlerin bilgisinin kaynağı
nedir ?” sorusunu İslam Felsefeciler ve Kelamcılar
tartışmışlardır.
3.1. Eş'arî'nin Ahlak Teorisi
75
Adalet, doğruluk, zulüm ve yalanın ahlakî
iyilik veya kötülükleri, insan akılla belirleyip
kavrayabilmektedir. Allah'ın iyi ve kötüye karşılık,
sevap ve ceza bildirmesi de bu ilkelerin eyleme
geçirilmesini kolaylaştırmaktadır. ( Kılıç,2012:90126)
Kaynakça
Aydın, Mehmet Zeki (2012) , Ailede Din
Eğitimi, Din Eğitimi El kitabı, Grafiker Yayınları,
Ankara.
Bayraklı, Bayraktar (1983) , İslam'da Eğitim, Şafak
4. Dindışı Temellere Dayanan Ahlak
Teorileri ile Dinî Temele Dayanan Ahlak
Teorilerinin Mukayesesi
Yayınları, İstanbul.
Buharî, (1974) Ahlâk Hadisleri (el- Edebu'l-Müfred),
Çev. A. Fikri Yavuz, İstanbul.
Değer felsefesine en fazla önem veren ilk
filozof Eflatun'dan itibaren filozoflar değer problemini
'iyi', 'kötü', 'gaye', 'doğru', 'fazilet', 'hakikat' ve
'geçerlilik' gibi değerler üzerinde tartışmışlardır.
Soyut bir kavram olarak 'değer'; sadece 'iyi',
'arzu edilen' şey manasında, dar anlamlı, her türlü
'doğruluk', 'yükümlülük', 'fazilet', 'hakikat' gibi
anlamlarında da geniş anlamlı olarak kullanılmıştır.
Tespit edilen bu değerler olumlu ve olumsuz formlarda
da kullanılarak, 'haklı – haksız', 'güzel – çirkin', 'iyi –
kötü' gibi terimler de ortaya çıkmıştır.
Din dişi temeller arasında ahlakı 'akıl' ile
temellendiren Aristo'nun ahlak teorisinde değerler,
“şeylerin tabiatına aittir.” Değerler insan zihninin
ürünleri değil, “ferdi cevherlerdir” der.
Kant'a göre ahlakî değerlerin kaynağı pratik
akıldır. İnsan tabi olacağı ahlak prensiplerini bizzat
kendisi koyar.
Din ile temellendirenlerin başında gelen
Mu'tezile ve Maturidi ahlak teorileri arasında pek fazla
bir fark yoktur. Değerlerin kavranması için vahiy her
zaman zorunlu değildir. Adalet, iyilik ve doğruluk gibi
hiçbir zaman değişmeyen mutlak ahlakî değerleri akıl
yoluyla bulabiliriz, vahye ihtiyaç duymayız. Şart ve
duruma göre değişen göreli ahlakî değerler ise ancak
ilahi buyruklar vasıtası ile kavranabilmektedir. İster
akıl ile isterse de vahiy ile belirlenen değerlerin
kaynağı mutlak varlık olan Allah olduğu için, ortaya
çıkan ahlak prensipleri, her türlü görelilikten uzak
mutlak bir değer kazanmaktadır.
“Din ile temellenen ahlak teorilerinin hepsinde,
ahlakî değerlerin kaynağı mutlak varlık olan Allah'tır.
Mutlak Varlığın her şeyi mutlak olduğundan, koyduğu
değerler de mutlak olmakta; böyle değişmez ve sabit
değerlere bağlı olarak ortaya çıkan ahlak ilkeleri de
evrensel olmaktadır. Ahlak ilkelerinin belirlenmesinde
vahyin merkezi bir önemi vardır. Vahiy, her halükarda,
ahlak ilkelerini belirlemektedir.”
Doğru davranışın ne olduğunu bildiği halde,
ahlakî yanlışı seçen insanların varlığı da gösterir ki,
doğru olan şeyin bilgisi, onun yerine getirmek için
gerekli olsa da yeter-sebep değildir. İşte ahlakın dinî
temelinin önemi, kendini apaçık olarak burada gösterir.
Ahlakı da din- dışı hiçbir temelin sağlayamayacağı bir
boyut getirmektedir. Bu da aşkın bir zat olan Allah'a
inanç boyutunu ortaya koymaktadır. ( Kılıç,2012: 127145)
Çağrıcı, Mustafa, İslâm Düşüncesinde Ahlâk,
Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı
Yayınları, İstanbul 1989.
Güngör, Erol (1995) ,Ahlak Psikolojisi ve Sosyal
Ahlak, İstanbul.
Kılıç, Recep (2012), Ahlakın Dini Temelleri, TDV
Yayınları, Ankara.
Dini çoğulculuk mu, Dinde Çoğulculuk mu?
Dini Araştırmalar, cilt.7,sayı.19, sh.13-17
Müslim, Sahîh, İstanbul 1981.
Tirmizî, Sünen, İstanbul 1982.
Rager Straughan, Çev: Abdulhamit İmamoğlu,
Tuncay Aksöz, Ahlakî Gelişim, Dini Düşünce
ve Davranışlar,
Sakarya Ünv. İlahiyat Fak. Dergisi 17/2008,s:17-24
Akdoğan, Ali (2004) Bireysel ve Toplumsal Hayatta
Ahlaka Olan İhtiyaç ve İslam,
EKEV Akademi Dergisi, Sayı,18
Akdoğan Ali, (2009) Sosyal Gelişimin iki Dinamiği:
Bilim ve Ahlak
Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, IX,sayı: 3
Uysal, Enver (2005) Dindarlığın Ahlakî Temeli
Üzerine Bazı Düşünceler,
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fak. Dergisi,
c.4,say.1,s;41-59
76
TEBDiL-i MEKÂN
Burhan KURDDAN
acaba neden esirger? Tıpkı aile dışı ilişkilerimizde
başkalarına dağıtılan gülücükler, onlara verilen
toleranslı davranışların ailemizden esirgendiği gibi.
İnsanlar genelde tatile dinlenmek için giderler. Pekâlâ,
tatile giderken sorunlarımızı da beraberimizde
götürürsek bu tatilin ne anlamı var?
Diyelim ki kişi tabir caizse aklı omuzlayıp
tebdili mekân yapıp başka yerde hayatını devam
ettirmeye karar verip gitti. Onu orada karşılayacak
sıkıntılar mutlaka olacaktır. Yeni bir çevre, yeni
simalar, adetler, yemekler, iş çevreleri, boş zamanını
geçirebileceği yerler, şive değişikliği, iklim ve sosyal
hayatın daha sayılamayacak kadar çok olan yönleri.
Bunlara alışmak kolay mı olacak? Doğabilecek
olumsuzları göğüslemek kolay şey midir?
İnsanlar hayata olumlu bakarlarsa orası
cennet olur, kimse de oradan başka yere gitmek
istemez. İnsanlar her zaman kendilerini üstün görme
özelliği taşırlar. Bunun doğru olmadığını anlatmak için
atalarımız “El elden üstündür” sözünü söyleyerek
kişilerin farklı yapılarda, karakterlerde olduklarını
anlatmak için uyarıda bulunmuşlardır.
Elbette her kişinin, her ailenin, her aşiretin
hatta milletlerin kendilerine has özellikleri vardır.
Ancak bu farklılıklar üzüntüye, sıkıntıya depresyona
sebep olamaz. Kişinin kendisiyle, ailesiyle, aşiretiyle
ve ulusuyla kavgalı olmasına sebep olamaz.
Farlılıklarımız, zenginliklerimiz olmalı, bakış açımızı
geliştirmek için mükemmel kaynaklar ve fırsatlar
olmalıdır.
Bunun farkında olanlar her zaman olumlu
düşünürler ve bardağın dolu tarafını görürler.
Etrafındaki değerleri zenginlikleri fark edenler için
tebdili mekâna gerek kalmaz. Yani hayata olumlu
bakmak işin temelini oluşturur. Keşke insanlık bunu
başarabilse de mutluluk bayrak açsa.
Her insanın doğarken getirdiği psikolojik
yapı zaman içinde kısmen değişikliğe uğrasa da ana
hatları itibariyle sabit kalmaktadır.
İnsan ruhunun gelişmesi, dünya görüşünün
gelişmesi, hayatta mutluluğu yakalama, aldığı eğitimle
ve edindiği uygun çevre ile de doğru orantılıdır.
Büyürken çekilen sıkıntılar genelde insanı ya çok hırslı
yapar, kamçılar, hayatı tırnaklarıyla kazıyarak
yaşayanlar fazla dost edinmeye zamanları olmaz,
çevreleri olmaz, hayatta yalnız ve zengin kalmaya
mahkûmdurlar. Bunların öncelikli hedefi bol para
kazanıp zengin olmak ve kişiliklerini ispat etmektir.
Onlara göre para olunca da mutluluk kendiliğinden
gelecektir. Onlar ceplerindeki paradan başkasına
güvenemezler. Fakat bu güven de onları kesinlikle
mutlu etmez. Zengin olduklarında da yanlarında dost
olarak kimseyi bulamazlar. Kurulan dostluklar hep
sanaldır, geçicidir. Bazen öyle zamanlar olur ki
ekonomik, kültürel ve sosyal farklılıklar sebebi ile bu
dostlukların devamını zorlaşır veya bitmesine sebep
olur. İşte o zaman insan hayatta ne yapacağını bilemez.
Şaşırır, korkar ve bulunduğu ortamdan uzaklaşmak,
kaçmak ve başka yerlere gitmek ister. Yaş eğer kırk ve
üzerindeyse insanı zorlar. Fakat görülen en kolay çare
yeni bir çevredir. Pekâlâ, bu gerçekten iyi bir seçim
midir? Hayatta yalnız kalmanın sebeplerinden sadece
birisi olan selamsızlık, yani zenginlikten dolayı
kimseye selam vermemek, kimseye bir çay
ısmarlamamak, yemek yedirmemek olabilir mi
dersiniz? Zengin olunca kendisinden alt tabakalara
maddi ve manevi yardım etmemek, kendisini onlardan
uzak tutmak, param varsa ben zaten akıllıyım,
kimseye ihtiyacım yok düşüncesi olamaz mı?
Gittiği yerde çevre edinmek için hiç
tanımadığı insanlara vereceği selamlar ve dağıtacağı
gülücükleri kendi memleketindeki insanlardan insan
77
“Yurdum” derdi hep O,'Yurdum'; Yurdum'du da Hep Derdi
“TOKAT'A DOĞRU” Gelirken O ”HİKÂYE” Bizimdi…
Semra MERAL
“İşte doğrusu, söz gelimi/ dokuyup yol
üstüne attıklarım/Birer küçük köylü kilimi”
söylemi de alçak gönüllüğünü ne güzel teyit
etmekte değil mi?
Külebimiz'e, Merhum İnan'ın:
-Efendim, siz hiç aktif bir politika
düşünmediniz (siyasete meyletmediniz) değil mi?'
sorusunun cevabı aslında içindeydi ve aslında Akif
İnan; 'sanatı'nı siyasetten uzak tutmasını başardığı için
sanatçımızı kutluyor ve özellikle bu hususun altını
çiziyordu.
Velhasıl, iki fazilet timsali insanımızın
kelâmında tevazu 'o gün' sanki zirve yapıyordu…
Edebiyatımızın en seçkin ve en saygın şairleri
arasına girmiş olmasıyla gurur duyduğumuz Üstadımız
Cahit Külebi'yi “Her Yönüyle Zile” isimli
kitabımızda 'Zile'nin Yetiştirdiği Meşhurlar'
bölümünde haklı bir sahiplenişle yâd etmenin
bahtiyarlığını 30 yıl önce -bir nebze de olsa-biz de
yaşamıştık…
Külebimizi; şahısları kadar bir beyefendi,
şahısları gibi bir eğitimci Mehmet Akif İnan ile bir
röportajlarında daha yakından tanıma şansına sahip
olduğumuz gün, “…Bir serçe kadar hür” hisseder de
olduk, evimizdeyken kendimizi biz de… Ama gel gör,
öyle bir hüzün sağanağı da esti ki içimizde, bir
burukluk bırakmadı o gün boyunca bizi…
Zira belki ayrı kulvarlarda yol almış, ama
aynı asalet mektebinden mezun olmuş, o 'iki güzel
insan' da sonsuzluk âlemine göçmüş, Hakk'ın
rahmetine kavuşmuştu…
{Sohbetlerinde Baki'yi de sık sık yâd eden
her iki değerimizin de 'hoş bir seda' bırakarak şu fâni
âlemden ayrıldıklarına olan inancımızla “nurlar içinde
yatsınlar; ruhları şâd, mekânları Cennet olsun İnşallah!
'diye can u gönülden niyaz eyliyoruz…}
Bahsimize konu olan o sohbette; “…Efendim
ben basit bir şairim, ben köylü bir şairim” diyen
Külebimiz -söz oraya kendiliğinden gittiği haldeyabancı şiir otoritelerince kendisine 'anadan doğma
şair' dendiğini büyük bir mahcubiyet içinde telâffuz
ettiği gözlerden kaçmazken; “bunları söylemek de ayıp
oluyor” diye çekincesini açıkça da beyan ederek
erdemini perçinliyorlardı…
Bir başka yerde, bir başka ifadesindeki;
Hep 'YURDUM' Derdi; Hep 'Yurdum'du da
Derdi…
Şiire bakışını; daha doğrusu kendi şiirini,
kendince
“En çok yurdumdan söz ettim
Doğayla insanla içli dışlı
Sevinçler, acılar, özlemler
Hepsi de çatal dişli”
şeklinde ifade eden Külebimiz, işte bakınız efendim
haksızlar mı?
YURDUM
1917 senesinde // Topraklarında doğmuşum.
Anamdan emdiğim süt //Çeşmenden
tarlandan gelmiş.
Emmilerim hudutlarında //Senin için
dövüşürken ölmüşler.
78
Hani bir tevazu ile 'anlat biraz. anlat
biraz' desede aslında çok şey anlatan 'Hikâye'ye.
Kalelerin burcunda //Uçurtma uçurmuşum,
Çimmişim derelerinde.
Bir andız fidanı gibi
büyümüşüm.//Topraklarının üstünde.
KÜMBET Dergimizin 31. sayısında:
“Sepetçioğlu Sokağında Büyüdü, Dede
Korkut Olup Da Hakk'a Yürüdü.” başlıklı yazımızda,
Sepetçioğlumuz için: [“O bedenen İstanbul'daydı,
ruhen Zile'deydi… O'nun kalemi, o ışıltılı İstanbul'u
yazmadı; Zile'yi yazdı. Kelâmı; geçmişi araladı, tarihi
yazdı, tarih yazdı.”] şeklinde özetleyebileceğimiz notlar
düşmüştük… İşte bir Üstad daha ki, kendisi Antalya'da
(Antalya Lisesi edebiyat öğretmeni) bulunduğu
yıllarda (1942-1945) yazmıştır o hârika 'Hikâye'sini…
Hani çoğumuzun tatil yapmak için,
güzelliklerinden istifade etmek için koştuğu o
Antalya'da iken yazmıştır o şahika şiiri.
“Hikâye ve Sivas Yollarında' şiirlerimi
Antalya'da iken kaleme aldım” diyen şairimiz aslında:
[“İlham kaynağım 'deniz' değil; 'ceviz' oldu; 'palmiye'
demedim; 'Türkiye' dedim!” demek istemektedirler bir
bakıma değil mi? ] Haksızlar mı efendim?
Bünyeye deniz havasından ziyade, şimal
rüzgârlarının getirdiği memleket havası daha iyi gelmiş;
“Bir başkadır benim memleketim.” şarkısı ile 'Tokat'a
Doğru dalıp dalıp gitmiş ve kim bilir; 'Hey On beşli, On
beşli' türküsünü, iç çeke çeke, ağıt biçiminde
söylemiştir belki de…
Bu çok güzel ve özel şiirini:
“Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!//Benim
doğduğum köyler de güzeldi, Sen de anlat doğduğun
yerleri,//Anlat biraz!”
şeklinde bitirerek; ülkesini, milletini seven her şair gibi
özelden, genele gitmiş; kollarını açmış ve bütün
yurdunu, ülkesini kucaklamak istemiştir. Böylece birlik
ve beraberlik ruhunun altını çizmeye gayret etmişler,
her sanatçının aradığı güzel'i; kendisinin güzeli ile
barıştırmayı vazife bilmişler ve bizlere de tutam tutam
umut yeşertmeyi de başarmışlardır.
Aynı röportajda, “ 'tepki şiiri' de denebilir
şiirlerime” diyen büyük usta hakikaten
Hikâye'de:'Benim doğduğum köylerde buğday tarlaları
yoktu derken de, “Benim doğduğum köylerde ceviz
ağaçları yoktu” derken de zıtlıklardan yararlanarak
amaca ulaşmak istemiş ve büyük bir başarı ile ulaşmıştır
da.
Kendilerinin de ifade ettiği gibi Zile, Niksar,
Tokat demek bir bakıma buğday tarlası, bir bakıma
ceviz ağacı demektir… Tam tersini söyleyerek, o an
kendisinin bu nimetlerden, bu güzelliklerden ayrı
olmanın ıstırabının altını çizmiş; bu değerlerin
kendisinde bıraktığı çağrışımları bir büyük özlem, bir
büyük bir hasret ile dillendirerek; duygularımıza
tercüman olmuşlar; özlemin sıcaklığı ile bize huzur
verip dinlendirmişlerdir.
Peki ya “TOKAT'A DOĞRU…”
Hani “Çamlıbel'den Tokat'a doğru /Tozlu
yolların aktığı ırmak!
Ben seni çoktan unuttum; /Sen de unuttun mu,
dön geri bak.”
diye arı-duru bir Türkçe ile başlayıp; samimi-içli bir
üslûpla devam eden bu güzel dizeler için sanki şairimiz
İşte, edebiyatımızın en güzel şiirleri arasında
yer alan 'Yurdum' ilk yudumunda size hoş bir
'otobiyografi' tadı vermekte değil mi?
Sizi, usta bir şairi tanımanın keyfi sarmışken;
birkaç yudum daha almak istersiniz -pek haklıca- ki, çok
geçmeden yudumladığınızın; yıllardır sizin sokak
çeşmenizden akıp giden o hayat kaynağınız sudan farklı
bir tat olmadığını fark edersiniz…Ve birden,
anacığınızın o şefkatli kolları sizi bağrına basarken
yaşadığınız hazzı anlatabilecek kelimeleri seçmede
güçlük çekersiniz…Ve başlangıçtaki o sade, bir
yudumluk tat, yerini; “çiğ ama 'helal süt' emmiş
olma”ya bırakırken susuzluğunuz çoktan geçip gitmiş
ve 'içinizdeki çocuk' ile birlikte dalıp gitmişsinizdir
uzaklara…
Arkanıza şöyle daha bir rahatça yaslanarak;
anneniz, çocukluğunuz, uçurtmanız, kaleniz, dereniz,
taşınız, toprağınızla ilgili hayallere dalmaya, o günleri
anmaya elbette devam etmek istersiniz değil mi; siz ey
Çeltekliler, Zileliler; siz ey Artovalılar, Niksarlılar vee
siz ey Tokatlılar?
Çünkü Türk edebiyatının o koca çınarı;
gözlerini, dünyaya sizin doğduğunuz yerde (Zile'de)
açmış; uçurtma uçurduğunuz 'sizin kaleniz'de,
uçurtmalarını uçurmuştur. Sizin Niksar'ınızdaki evinde;
kendini bir serçe kadar hür hissetmiş; sizin şehrinizin
adı (Tokat'a Doğru); O'nun şiirinin başköşesini
taçlandırmıştır. Siz, şairiniz gibi gurbette de olsanız;
sanki bir Amet ustanız, bir Fadik emeniz, bir Yusuf
emminiz, bir Nefse abanız, bir İbram çavuşunuz
karşınızdaymış gibi, onlarla sohbet ediyormuş gibi
hissedersiniz artık kendinizi.Yani o kadar tabii, o kadar
samimi; O kadar biz, o kadar 'siz' olmuştur 'sizinle'
şairiniz.
Artık ayaklarınız yerden iyice kesilmiş,
uçurtmanız ile kalenin etrafını kaç kez fır dönüp:
“Benim Zile'm, benim kale'm; benim şehrim, benim
şiirim, benim şairim” dersiniz böbürlene böbürlene...
Hele de, hemşerinizin;
“Zile'de bir akşam babam bana üç kitap
getirdi. İhtimal o yaşımdan hatırladığım tek gün olan o
aydınlık gecede edebiyatı sevmişimdir. Sokaklarında
yaz boyunca yük yük üzüm, alaca mısırlar, tenteneli
arabalarında uzun kavunlar taşınan, sabahlara kadar
büyük leğenlerde pekmez kaynatılan, bu yüzden kışa
kadar sokakları sıcak üzüm kokan ve geceleri uzaktan
'Şu Zile'den gece de geçtim görmedim aman' diye
türküler duyulan Zile bana sanatı sevdirdi.” dediğini
öğrendiğinizde tavan yapar sevinciniz…Haklısınız…
Gelelim 'Hikâye'ye.
Başlığımızda: “TOKAT'A DOĞRU” gelirken
O “HİKÂYE” bizimdi… dediğimiz 'Hikâye'ye. Yani:
Barış Manço'muz gibi milletimizin çok sevdiği ve
'Allah Yâr… Allah Yâr' diye diye Allah'a yürüdüğüne
inandığı Cem Karaca'mızın seslendirdiği o çok ünlü
'Hikâye'ye.
79
“İlk ustam oldu benim halk/ Belleğimde akıp
giden ırmak/”diyor ve
“Orda, derenin içinde/ İki üç çırılçıplak
Alçacık damı düşündükçe/ Gözlerim
yaşarıyor, dön geri bak.”
diye devam ederken
“Köylü diliyle türkü çağırdım/ Onlarla gülüp
ağlayarak //
diye de pek açık ve seçikçe kendini tanımlıyor değil mi
efendim?
Seçtiği kelimelerle 'köyü' daha doğrusu bütün
Anadolu köyleri, bir fotoğraf gibi öyle başarı ile
resmedilmiş ki; o çok tanıdık çizgilerle burkulur,
hüzünlenir, dalar gidersiniz yine çok uzaklara… Ama bu
sefer geride bıraktıklarınızın yalınlığı, yalnızlığı,
yoksulluğu, kimsesizliği sizi rahat bırakmaz;
hüzünlendikçe ağlar, ağladıkça hüzünlenirsiniz…
“Ben seni çoktan unuttum” derken asla
unutmadığını itiraf ederken şairiniz 'gözyaşları' ile
unutmamak gerektiğini haykırırsınız siz de “dön geri
bak!.dön geri bak!” larla…
Ozanımız; “Tokat'a Doğru”da hassas, vefalı,
duyarlı Anadolu insanı portresine;“Sivas Yolarında”
tepki veren Anadolu insanını da katarak bir başka
realitede de çok başarılı olmuştur. Yine ayrıca Tokat'a
Doğru'daki at arabasının yerini kamyon almış, hatta
daha da eskiye gidip 'kağnı'ya da yer vererek bir
Kurtuluş Savaşı çocuğu olduğunun unutulmaması
gerektiğini vurgulamak istemiştir sanki.
Evet, hakikaten de;
“Irmaklar gibi uzaklaşır/Bir türkü kadar uzak
Tekerler iki çizgi bırakır,/Hamutlar şak şak
eder, dön geri bak.”
dizelerinde, lodos gibi yumuşacık esip; 'mâzi ve hâl'
ikilemindeki yol ayrımında 'bir yolcu' gibi bocalarken
araba ilerlemek zorunda kalıp, tekerler geride iki çizgi
bıraktıkça; elinden oyuncağı alınmış 'bir çocuk gibi'dir,
melül ve mahzun!..
Kurtuluş Savaşımızın bir panoraması ve Gazi
Mustafa Kemal Paşa'mıza duyulan hayranlığın şiirsel
bir söylemi olan Atatürk Kurtuluş Savaşı'nda isimli o
destan gibi şiirinde ise:
“Biz biliriz bizim işlerimizi/İşimiz kimseden
sorulmamıştır
Kılıçla, mızrakla, topla, tüfekle/Başımız bir
kerre eğilmemiştir.” derken poyraz gibi sert ve net,
keskin esip; aslanlar gibi kükreyen bıçkın bir
delikanlıdır 'kolu asla bükülemeyecek olan!'
Velhasıl O, net ve mert katıksız bir Anadolu
insanı; tabi, saf, katkısız bir Anadolu toprağı… Ve bu
toprağın şehre gitmiş ama şehirde 'ne oldum delisi'
olmamış bir okumuşu; özüne sırtını dönmemiş bir
aydınlık yüzüdür bizim Cahit Külebi…
öğretmenler değil, o görevin mesuliyetini bilen, o idrake
sahip bütün öğretmenler bu şiiri tevazuyu aştıklarını
akıllarına bile getirmeden üstlerine alınır ve ağız birliği
etmiş gibi:
“Siz kara göklerin yıldızları,
Işıtın yurdumuzu sabaha kadar!
Ama düşe kalka, ama yiğit, ama umutlu.
Alın benim gönlümden de o kadar.”
dizelerini bazen kürsüde kendilerinden geçerek okur;
bazen 'muallim' yanları ağır basarak öyle yorumlarlar ki
başaracaklarına olan inançları ile yemin edip, ant içerler
defalarca…
O SOHBET'ten SON İZLENİMLER…
Bir kaza geçirmiş olduğu için, Mehmet Akif
İnan'ın evinde ziyaret ettiği Üstadımızın 'emekli olmuş
her memur, yaşı ilerlemiş her beşer, eşini kaybetmiş her
şair' gibi 'ayrılık-yaşlılık- yalnızlık' hassasiyetleri ile
hemhâl oluşu,
bir de kaza ile katmerlenince;
solgunluğu ve yorgunluğu ayan beyandır… Buna bir de
sohbetin sona erdiğinin farkındalığı eklenince;
Fuzuli'nin,
“Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabadan gayrı”
beytini öyle hisli ifade etmişlerdir ki, röportajın
başından beri sizi saran hüzün; yerini acı bir yürek
yangısına bırakmış ve gözyaşlarınızı
engelleyememişsinizdir.
Ey Bizim Erencanımız
Ey Bizim Külebimiz,
Sizin çok sevdiğiniz, O; öpüp başına
koyduğunuz ekmek gibi aziz kutsal, ekmek gibi aziz
yurdunuz, sizin o acıları ile yoğrulduğunuz, çare
bulunsun istediğiniz yurdunuz, memleketiniz sizi çok
sever merak buyurmayınız…
Hele Zileliler, hele Niksarlılar, hele hele
Tokatlılar (TOŞAYAD-Kümbet) sizin için birbirleriyle
sevgi yarışına girmekte, adınıza yarışmalar
düzenlenmektedir. (Ve kazanan da elbet, daha çok
gayret eden olmakta.)
Şimdi sen (Zile-1917-Ankara-1997) vefatının
13. yılından itibaren o çok sevdiğin Erzurumlu Emrah'ın
Niksar'daki türbesi yanına nakledilmiş bulunan anıt
mezarında bir serçe gibi hür ve huzurlu yat!
Ve inşallah muhterem babanızın, siz doğar
doğmaz Kur'an'ı Kerîm'in son sayfasına not düştükleri
şu pek manidar "Cenab-ı Allah hayırlı halef eyleyerek
Ehali-i İslam'a nusretler ihsan buyursun. Âmin"duaları
kabul olduğu veçhile; bu duayı hafızasına kaydettiğiniz
için güzide bir vatan evlâdı, gözde bir memleket şairi
oldunuz…
Ey ozanımız, sizi sadece; Zile'nin ceviz
ağaçlarındaki kuşlar değil, Niksar kalesindeki serçeler
değil ki seven: Edirne'den Ardahan'a, Ardahan'dan
Edirne'ye kadar uzanan bu güzel topraklardaki hem boz
üveyikler, hem beyaz güvercinler; hem kırlangıçlar hem
kartallar çokk seviyor, selâmlar gönderiyor ve kanat
çırpa çırpa hep bir ağızdan:
- Huzur içinde yat, ey Erencan!
-Nur içinde yat, ey Külebican! diyorlar…
EĞİTİMCİ KÜLEBİMİZ
Müfettişlik, ataşelik, Türk Dil Kurumu
Sekreterliği görevlerinde bulunmuşlarsa da şairimiz bir
edebiyat öğretmeni, bir 'eğitimci' kökenlidir. Bu
bakımdan 'Köy Öğretmenleri' şiiri öyle güzel, öyle
buram buram şefkat kokmakta; öyle ilmik ilmik saffet
dokumaktadır ki. Sadece köyde görev yapan
80
İRAN KÜTÜPHANELERİNDE BULUNAN EL YAZMALARI ve
SAFEVİ DÖNEMİ FARS KRONİKLERİNDEN ÖRNEKLER
( 16 ve 17. YÜZYILLAR )
Nizam YÜCE
Bu çalışma İran kütüphanelerinde
bulunan el yazmaları ve Safevi dönemi
kroniklerini incelemeyi amaçlamıştır.
İran'ın gerek Anadolu ile komşu olması
gerekse Osmanlı Devleti ile geniş
ilişkilerinden dolayı yapılacak Osmanlı
tarih araştırmalarında başvurulması
gereken en önemli kaynakların başında
gelmektedir. İran coğrafyasında geçmişten
günümüze büyük kütüphaneler
kurulmuştur.
İran'da ki kütüphanelerde kayda
değer Türkçe el yazmaları mevcuttur. Türk
Tarihi açısından büyük öneme sahip olan bu
el yazmaları üzerine bilgi verilecektir.
Türkçe El Yazmaları
İran'da bulunan Türkçe el yazmalarının
tespiti için Şadi Aydın tarafından bir
çalışma yapılmıştır ( Aydın, Şadi, a.g.e).
TİKA (Türkiye İşbirliği ve kalkınma
İdaresi Başkanlığı) destekli bu çalışma
yazmaların tespiti için son derece
ehemmiyet arz etmektedir. Aydın bu
kütüphanelerde bulunan katalogları
taramış ve kataloga Türkçe el yazması diye
kaydedilen eserlerin künyelerini almıştır.
Fakat yazmaların herhangi bir tasnife
tutulmadan bu eserin ortaya konması
beraberinde eksiklikler ve yanlış bilgilerin
verilmesine zemin hazırlamıştır.
Kütüphanelerde bulunan el yazmaları
çoğunluğu Farsça olmak üzere Arapça ve
Türkçe de yazılmıştır. Bazı eserler ise bu
dillerin ikisi ya da üçü kullanılarak
oluşturulmuştur. Şadi Aydın'ın yaptığı
katalog çalışmasının eksik yönlerinden
biri, bunu ihmal etmiş olmasıdır. Türkçe el
yazmaları da dil bakımından ikiye
ayrılmaktadır; Anadolu'da Osmanlı
Türkçesi ile yazılan eserler ve İran'da Azeri
Türkçesi ile yazılan eserlerdir. Aydın
eserinde bu ayrımı da gözden kaçırmıştır.
Kataloglarda Türkçe el yazması
olarak geçen bazı eserleri incelediğimizde
eser içeriğinin Türkçe, Farsça ve Arapça ile
ortak oluşturulduğu görebiliriz. Bu
bakımdan hem konu itibari ile hem de
eserin dilini incelediğimizde bu esere
Türkçe el yazması demek pek doğru
olmayacaktır. Nitekim bu eksikliğe bir
örnek verecek olursak Aydın'ın oluşturduğu
eserde Türkçe el yazması diye verilen
“Karabadiyan” (Aydın, Şadi, a.g.e, s.62.) adlı
eseri incelediğimizde Farsça, Türkçe ve
Arapçadan oluştuğunu görmekteyiz. Bu
yüzden el yazmanın okunması ve tercüme
edilmesi daha da zorlaşmıştır.
Ş a d i Ay d ı n , Te b r i z M i l l i
Kütüphanesindeki Katalogdan da
yararlanmıştır (Aydın, Şadi, a.g.e, s. 39-44).
Ancak bu çalışma çeşitli yönleriyle
incelendiğinde bazı eksikliklerin olduğu
görülür. Aydın, yazmalarla ilgili bilgileri
kütüphanenin hazırlamış olduğu
GİRİŞ
İran Kütüphaneleri ve El Yazmaları
İran sahası el yazmaları beş farklı
kütüphanede toplanmıştır; vakıf
kütüphaneleri, medrese kütüphaneleri,
devlet kütüphaneleri, üniversite
kütüphaneleri, şahsi koleksiyonlar. İran'da
el yazma eser bulunduran kütüphane sayısı
yaklaşık üç yüzdür. İran kütüphanelerinde
şimdiye kadar tespit edilen toplam elyazma
eser sayısı 225.000 üzerinde olduğu
belirtilmektedir ( Tahran Üniversitesi,
Kütüphane Katalogu, Tahran 139.). Bunlar
dışında elbette ulaşılmayı bekleyen ya da
şahsi kütüphanelerde bulunan şahsi
eserlerde mevcuttur. Kütüphanelerde
bulunan bu eserlerin büyük çoğunluğu
kataloglanmıştır. Katalogu oluşturulmaya
çalışılan, bitirilmemiş büyük
kütüphanelerde mevcuttur.
İran'ın el yazma eserler bakımından
en büyük kütüphaneleri; Tahran Milli
Kütüphane, Meşhed Asitane-i Kuds-i
Rezevi Kütüphanesi, Tahran Meclis-i Şurayı İslami Kütüphanesi, Kum Maraşi Necefi
K ü t ü p h a n e s i ' d i r ( Ay d ı n , Ş a d i , İ r a n
Kütüphaneleri Türkçe El Yazmalar Katalogu,
Timaş Yayınları, s. 7, İstanbul 2008). İran'ın
değişik kütüphanelerinde Türkçe el
y a z m a l a r ı m e v c u t t u r. O l u ş t u r u l a n
kütüphane kataloglarında bunlara da yer
verilmiştir.
82
yer vermemiştir ( Çınarcı, a.g.m., s. 63).
katalogdan birebir derlediği için bazı
yazmaların isimleri ile içerikleri birbiriyle
uyuşmamaktadır. Örneğin “Dîvân-ı
Sâdıkî” adlı yazmanın içeriği
incelendiğinde eserin divan değil, Sâdıkî'ye
ait birbirinden farklı 20 bölümden oluşan
külliyatı olduğu görülmektedir. Yine aynı
çalışmada çoğu yazma ile ilgili genel bir
bilgi verilmediği hatta bazı yazmaların ise
sadece müellif isimleri ile katalog
numaralarıyla sınırlandırıldığı tespit
edilmiştir. Yine aynı çalışmada “Külliyat-ı
Nevâyi” şeklinde adlandırılan yazmanın
sadece katalog numarası verilmiştir. Oysa
aynı yazmada Nevâyi'ye ait 1 mukaddime
ve 19 adet yazma eser mevcuttur. Fakat bu
yazmalarla ilgili herhangi bir bilgi
verilmemiştir ( Çınarcı, Mehmet Nuri,
16 ve 17. Yüzyıllarda Safevi
Dönemi Kroniklerinden Örnekler:
Tarih-i Şah İsmail ve Şah Tahmasb
Safevi, (Emir Mahmud Handemir, Tarih-i Şah
İsmail ve Şah Tahmasb Safevi, C. I-IV, Tahran,
1362) Emir Mahmud Handemir tarafından
yazılmıştır. Eser Şah İsmail ve Şah
Tahmasb devri olaylarını daha detaylı bir
şekilde ele alınmıştır. Eser 1550/51 yılı
olayları ile sona erer ( Gündüz, Tufan, Safevi
Dönemi Kaynaklarına Dair Kısa Bir
Değerlendirme, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi,
C. 29, s. 503, Ankara 2009).
Lübbu't Tevarih, ( Yahya b. Abdullatif-i
Kazvini, Lübbu't Tevarih, (neşr. Muhammed
Bakır), Tahran 1363) Yahya b. Abdullatif-i
Kazvini'nin kaleme aldığı eserdir. Bu eserin
dördüncü bölümü Safevilere ayrılmış, Şah
İsmail dönemine ait son derece kısa ancak
fevkalade değerli bilgiler vermektedir
(Gündüz, Tufan, a.g.m., s503).
Târih-i Âlem-Ara-yı Abbasi, ( İskender
Addition To Turkısh Manuscrıpts In Tabrız
National Lıbrary, International Journal of
SocialScience, Volume 2 Issue 2, p. 61-72,
Winter 2009).
Ay n ı ş e k i l d e Ş a d i Ay d ı n ,
çalışmasında Tebriz Milli Kütüphanesi'nde
bulunduğu halde ya tamamen ya da bir
kısmı Türkçe yazılmış, Acayibü'l-Ekâlim,
Kavâ'idü'l-siyâkiyye, Kavâ'id-i Zebân-ı
Türkî, Leylâ vü Mecnûn-ı Fuzûlî, Dîvân-ı
Kuddusî, Yahyâ-nâme, Mu'ammiyât-ı
Mu'ammâ'i ve Mecelle-i Mu'âhadât-ı
Cedîde” gibi yazma eserlerin künyelerine
Bey Münşî, Tarih-i Âlem Ara-i Abbasi, C.2,
Çev: Ali Genceli, TTK, İstanbul) İskender Bey
Münşi tarafından yazılmıştır. Şah Abbas
döneminin ana kaynağıdır. İskender Bey,
İran'daki tarih yazıcılığının en büyük
simalarından biridir ve yazdığı eser, Safevi
tarihinde meydana getirilmiş en kıymetli
83
Milli Kütüphane Tahran
dönem kaynağıdır. Şeref Han eserini iki cilt
halinde yazmıştır. İkinci cilt bir Osmanlıİran tarihi olarak yazılmıştır. Burada,
Osmanlıların Anadolu'ya gelmelerinden
başlayarak 1597 yılına kadar geçen süre
içinde gerek Osmanlı İmparatorluğu'nda ve
gerekse İran'da cereyan eden önemli
olaylar yer almaktadır. Ayrıca Turan
Sultanları diye Özbek hükümdarlarından
d a b a h s e t m e k t e d i r. Y ı l y ı l o l a r a k
hadiselerin anlatıldığı bu eserde önce
Osmanlı İmparatorluğu'nda cereyan eden
olaylar sonra da İran'da vuku bulan
hadiseler anlatılmıştır. Özellikle Şah
Abbas'ın tahta geçtiği yıllardaki iç ve dış
mücadeleleri (saltanat kavgaları, Kızılbaş
emirler arasındaki mücadeleler, Horasan'a
Özbek ve Azerbaycan ile Batı İran'a
Osmanlı saldırıları) yansıtması bakımından
eser önem arz etmektedir.
Hasan Bey-zâde Târîhi, ( Hasanbeyzâde
eserdir. Bu önemli kaynak, Şah Abbas'ın
1629 yılındaki ölümünden kısa bir süre
önce tamamlanmıştır. Şah'ın saltanatının en
önemli ayrıntıları bu eserde mevcuttur.
Safevi tarihinin en büyük tarih yazıcısı olan
İskender Bey'in eseri, 16. yüzyılın son
çeyreği ile 17. yüzyılın ilk 30 yılını
kapsayan İran ve onun komşularının tarihi
için en önemli temel kaynaktır. Eserde,
önce Şah Abbas'a kadar olan Safevi tarihi
özet olarak anlatılmakta sonra Şah Abbas'ın
saltanatının ayrıntılarına geçilmektedir.
Yazar, 1592 yılından sonra yazdığı pek çok
olayın birebir tanığıdır. Bu yüzden verdiği
bilgiler son derece sağlam ve tarih
bakımından kesindir.
Tarih-i Abbasî veya Rûznâme-i Molla
Celâl, (Molla Celal, Ruznâme-i Molla Celal,
Yay. Haz. Seyfullah Vahidniya, İntişârât-ı
Vahid, Tahran, 1366) Celaleddin Muhammed
Yezdî tarafından kaleme alınmış mühim bir
Safevi kroniğidir. Celaleddin Muhammed
Yezdî veya Molla Celal, Şah Abbas'ın
müneccimi idi. Yıl yıl Şah Abbas dönemi
olaylarının anlatıldığı eser, Haydar
Mirza'nın katlinden başlayıp
H.1020[M.1611-1612] tarihinde son
b u l m a k t a d ı r. Ş a h ' ı n y a k ı n ı o l a r a k
meclislerinde bulanan ve pek çok olaya
tanıklık eden Molla Celal, devrine ait çok
kıymetli gözlemlerde(bazı iç hadiseler, elçi
kabulleri ile nevruz ve âşura törenleri v.s.)
bulunmuştur. İskender Bey Türkmen'in
eserinden sonra Şah Abbas dönemi için
ikinci önemli kaynak olarak gösteriliyor.
Ravzatü's-Safeviyye, ( Mirza Bek,
A.Paşa, Hasan Bey-Zâde Târîhi, C. 3, Haz. Ş.
Nezihi Aykut, T.T.K., Ankara, 2004) Hasan
Bey-zâde Ahmed Paşa'nın yazdığı ve
kendinden sonraki pek çok kroniğe temel
teşkil eden önemli bir Osmanlı kroniğidir.
Eser, 1520-1635 yılları arasındaki olayları
anlatmaktadır. III. Mehmet'in Eğri, Uyvar
ve Kanije Seferlerine katılan Ahmet Paşa,
17. yüzyılın başında Anadolu Defterdarlığı
yapmıştır. 1635 yılında IV. Murat'ın Revan
seferine katılan Ahmet Paşa, Tuna,
Karaman, Halep ve Kefe Defterdarlıkları
da yapmıştır. Eserin tezimiz açısından
ö n e m i ö z e l l i k l e 1 6 0 3 ' d e Te b r i z ' i n
alınmasıyla başlayan ve Şah Abbas'ın
ölümüne kadar olan süreci ayrıntılı olarak
tasvir etmesinden kaynaklanmaktadır.
Ahsenü't Tevarih, ( Hasan, Rumlu,
Ravzatü's-Safeviyye, Yay. Haz. Gulam Mirza
Tabatabai, İntişârât ve Çâp-ı Danişgâh-ı
Ta h r a n , 1 3 7 8 ) , Ş a h A b b a s d ö n e m i
müverrihlerinden Mirza Bey tarafından
kaleme alınmış önemli bir Safevi
kroniğidir. Eser, H.907(M.1501/1502)'de
Şah İsmail'in Tebriz'de cülusundan
H.1036(M.1626/1627) yılına kadarki
olayları ayrıntılı olarak anlatmaktadır.
Şerefname, ( Şeref Han, Şerefname, Çev:
Ahsenü't Tevarih, (neşr. Abdulhuseyin Nevai),
Tahran 1357) Hasan Rumlu'nun kaleme
M. Emin Bozarslan, Ant Yayınları, İstanbul,
1971) 16. yüzyılda Bitlis'te hüküm sürmüş
aldığı eserdir. Eserde olaylar İran merkezli
anlatıldıktan sonra o yıllarda İran'a gelmiş
olan Özbeklerde ve Osmanlılarda meydana
gelen olaylara da yer verilir. Eser Safevi
araştırmaları için son derece kıymetli olup
dili sadedir ( Gündüz, Tufan, a.g.m. s. 504).
Tarih-i Elçi-yi Nizamşah, (Hurşah b.
olan Şeref Han tarafından yazılmış bir
Kubad el Huseyni, Tarih-i Elçi-yi Nizamşah,
84
(neşr. Muhammed Reza Nasıri, Tahran 1379)
G ü n d ü z , Tu f a n , S a f e v i D ö n e m i
Kaynaklarına Dair Kısa Bir
Değerlendirme, Gazi Eğitim Fakültesi
Dergisi, C. 29, Ankara 2009.
Yahya b. Abdullatif-i Kazvini, Lübbu't
Tevarih, (neşr. Muhammed Bakır), Tahran
1363.
İskender Bey Münşî, Tarih-i Âlem Arai Abbasi, C.2, Çev: Ali Genceli, TTK,
İstanbul 1945.
Molla Celal, Ruznâme-i Molla Celal,
Yay. Haz. Seyfullah Vahidniya, İntişârât-ı
Vahid, Tahran, 1366.
Mirza Bek, Ravzatü's-Safeviyye, Yay.
Haz. Gulam Mirza Tabatabai, İntişârât ve
Çâp-ı Danişgâh-ı Tahran, 1378.
Şeref Han, Şerefname, Çev: M. Emin
Bozarslan, Ant Yayınları, İstanbul, 1971.
Hasanbeyzâde A.Paşa, Hasan Bey-Zâde
Târîhi, C. 3, Haz. Ş. Nezihi Aykut, T.T.K.
Ankara, 2004.
Hasan, Rumlu, Ahsenü't Tevarih, (neşr.
Abdulhuseyin Nevai), Tahran 1357.
Hurşah b. Kubad el Huseyni, Tarih-i Elçiyi Nizamşah, (neşr. Muhammed Reza
Nasıri, Tahran 1379.
Muhammed b. Hidayetullah, Afuşte-i
Natanzi, ( neşr. İhsan İşrak), Tahran 1373.
Anonim, Âlem Ara-ye Şah Tahmasb,
(neşr. Irec Afşar), Tahran 1370.
Anonim, Cihangüşa-yı Hakan-i (Tarihi
Şah İsmail), İslamabad 1984.
Cihanbahş Sevakıb, Tarih Nigari Asr-ı
Safevi, Tahran 1380.
Hurşah b. Kubad el Huseyni'nin eseridir.
Eserin son bölümü Safevi tarihine
ayrılmıştır. Osmanlılara ait kısımlar
Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar
tutulmuştur ( Gündüz, Tufan, a.g.m. s. 505).
Nekavetü'l Asar, ( Muhammed b.
Hidayetullah Afuşte-i Natanzi, (neşr. İhsan
İşrak), Tahran 1373) Natanzi'nin kaleme
aldığı bu eser, Şah Tahmasb ve Şah İsmail
dönemlerini ele almıştır bu açıdan eser
ehemmiyet arz etmektedir ( Gündüz, Tufan,
a.g.m, s.507).
Âlem Ara-ye Şah Tahmasb, eser
anonimdir yazarı belli değildir. Şah
Tahmasb dönemini ele almıştır (Anonim,
Âlem Ara-ye Şah Tahmasb, (neşr. Irec Afşar),
Tahran 1370).
Cihangüşa-yı Hakan-i, Tarihi Şah
İ s m a i l o l a r a k b i l i n m e k t e d i r. E s e r
Anonimdir (Anonim, Cihangüşa-yı Hakan-i
(Tarihi Şah İsmail), İslamabad 1984).
Tarih Nigari Asr-ı Safevi, Cihanbahş
Sevakıb'a ait bu eser Safevi döneminin
önemli kaynaklarındandır ( Cihanbahş
Sevakıb, Tarih Nigari Asr-ı Safevi, Tahran
1380).
Safevi tarihini Doğu'da Özbek ve
Türkmen hanlıklarının, Batı'da ise Osmanlı
Tarihinden ayırmak mümkün değildir. Bu
yönü ile Safevi dönemi kaynaklarının Türk
Tarihi açısından birinci derecede öneme
haiz olduğu herkes tarafından kabul
edilmektedir.
KAYNAKÇA
Tahran Üniversitesi, Kütüphane
Katalogu, Tahran 1391.
Aydın, Şadi, İran Kütüphaneleri
Türkçe El Yazmalar Katalogu, Timaş
Yayınları, İstanbul 2008.
Ta h r a n Ü n i v e r s i t e s i K ü t ü p h a n e s i ,
Karabadiyan, nr. 9901.
Çınarcı, Mehmet Nuri, Addition To
Turkısh Manuscrıpts In Tabrız National
L ı b r a r y, I n t e r n a t i o n a l J o u r n a l o f
SocialScience, Volume 2 Issue 2, p. 61-72,
Winter 2009.
Edep Yahu!
Ehl-i irfân arasında aradım kıldım talep
Emir Mahmud Handemir, Tarih-i Şah
İsmail ve Şah Tahmasb Safevi, C. I-IV,
Tahran, 1362.
Her hüner makbûl imiş, illâ edep, illâ edep
Laedrî
85
SİZ YAZIN
YETİMLER
GÜLSÜN
{63 DAMLA MÜREKKEBİN AŞKI}
Sündüs ARSLAN AKÇA
Bir yetimin yüzünü de biz güldürelim dedik
ve halis bir niyete sığınarak çıktık yola. 63
mürekkepten damlalarla süslemeye çalıştık yetim
çocuklarımızın yüreklerini. Bir tebessümleriyle
yüreklerimiz, huzur şerbetinden nasiplenecekti. Bir
tebessümleriyle virane gönül bahçemiz çiçeklenecekti.
Hiçbir zaman anne ve babalarının yokluğunu
dolduramayacaktık. Bir nebze olsun gülüşlerinde
yerimiz olacaktı. Sıkıntılarını hafifletebilecektik.
Çocuklar küçük şeylerden mutlu olmasını
bilirler ve bunun keyfine varırlar. Çocukluk; insanın en
saf ve en duru zamanıdır, Acıları ve korkularını da
olduğu gibi gösterirler. Bir annenin tahammül
edemeyeceği hüzünlü ve acı dolu çocuk gözleridir.
Yüreğiniz parçalanır, siz de karışırsınız bir çocuğun
gözyaşlarına. Ve yetim dizelerinize yetim belersiniz
şafakta…
Şefkat Peygamberi, içinde yetim barındıran
ve yetime iyi davranılan, onların her türlü ihtiyacının
karşılandığı eve/kişilere büyük önem vermiş ve şeref
atfetmiş; bu konuda şunları söylemiştir: “Müslümanlar
içinde en hayırlı ev, kendisine iyi davranılan yetimin
bulunduğu evdir. En kötü ev de kendisine kötülük
yapılan yetimin bulunduğu evdir.” (İbni Mâce, Edeb,
6) Yine bir hadiste: “Ben ve yetime iyi davranan kimse
(şehadet ve orta parmağını birleştirerek) Cennet'te
şöyle yan yanayız.” buyurmuştur. (Buhârî, Edeb, 24;
Talâk,14, 25; Müslim, Zühd, 42.)
Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem),
yetimle ilgilenmenin dinî, sosyal ve ahlakî bir görev
olduğunu, onları korumasına alıp iyi davranan, bakımı
ve eğitimiyle yakından ilgilenen, ihtiyaçlarını gideren
kimselerin ahirette büyük mükâfata erişeceğini
bildirmiştir. Nitekim konuyla ilgili hadislerde de şöyle
buyrulmaktadır: “Kim Allah rızası için bir yetimin
başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç sayısınca
iyilik yazılır. Kim, yanında bulunan yetim erkek veya
kız çocuğuna iyi davranırsa, Ben ve o kimse (şehadet
ve orta parmağını birleştirerek) Cennet'te şu ikisi gibi
kardeşiz.” (Ahmet b. Hanbel, 5: 250)
63 Damla mürekkep yetim çocuklarımızın
acıyan yanlarını bir zerre de olsa maddi anlamda tedavi
etmeye geldi. Düşüncemiz halisti, yürekler iyiliğe
niyetliydi. 63 kalem tek yürek olmaya kararlıydı.
Şükür tek yürek olabildi ve böyle bir eser vücuda
getirebildi.
Editörlüğünü çok değerli ve yüreği güzel
hanımefendi Nurhayat ŞUARA'nın yaptığı, 63 şair ve
yazarın katılımıyla ortak bir çalışmaya imza atıldı. Bu
çalışma zorlu bir süreçten geçti. Fakat sabırla, azimle
ve yılmadan günlerce üzerinde çalışılarak başarı
sağlandı. Nihayetinde her şey hazırdı.
Siz yazın yetimler gülsün parolası ile kitabın
basımını yazarlar üstlendiler. Toplanan para ile baskı
alan kitabın tanıtım açılışı İstanbul'da yapılıp, ilerleyen
aylarda ülkemizin diğer şehirlerinde ki kültür
etkinliklerinde devam edecektir. Kitap satışından elde
edilen gelirin bir kısmı İHH'ya yetimler yararına teslim
edilecektir.
Kitabın ilk imza tanıtımı İstanbul Cennet
Kültür ve Sanat Merkezinde 7 Eylül 2014 tarihinde
onur konukları ve yazarlarının katılımı ile gerçekleşti
86
Kitabımızın onur konukları; Ömer
Döngeloğlu, Senai Demirci, Emine Şenlikoğlu,
Bestami Yazgan, Yavuz Bülent Bakiler, Cengiz
Numanoğlu, İlahi Ezgi Sanatçısı Hadi Kara, İlahi Ezgi
Sanatçısı Fethullah Badem
Antoloji yazarları; Abdurrahman Tumer,
Abdullah Kartal, Abdullah Ramazan, Abdulkerim
Tiryaki, Ahmet Çıtak, Ahmet Karakaya, Ali Özkanlı,
Berrin Gök, Cengiz Numanoğlu, Ebru Elmaskeser,
Emine Şenlikoğlu, Esengül Soysal, Ercan Gümüs,
Fatih Çakmak, Fatih Bilal Can, Fatoş Aslan, Faris
Özer, Feraye Demir, Fikri Muştu, Funda Filiz Kotan,
Gülce Gül, Hatice Toprak Çevik, Hatice Seven Küre,
Hayrani Can, Kenan Çölbay, Mefkûre Malhun Keskin,
Mehmet Cemal Pekacar, Muhammet Uluçay, M'usab,
Nur Hayat Şuara Yasin Alma, Mustafa Barutçu,
Münevver Bayraktar Özgür, Mürvet Sarıyıldız,
Negaple Ayşe Akpınar, Nevin Şahan Küp, Nun İlhan
Erol, Züleyha Özbay Bilgiç, Nurcan Tandır, Osman
Karahasanoğlu, Ömer Aslan, Ömer Doğanlı, Ömür
Gözaydın, Saadet Kılıçaslan, Salih Bencik, Sema
Ömer Birleşik, Semra Meral, Selma Türkyılmaz,
Serpil Karagöz Erdem, Sevim Geçkin Sancar,
Seyfettin Nazlım, Sultan Özateş, Suzan Tunçkıran,
Süleyman Yasin Akdeniz, Sündüs Arslan Akça, Şahin
Yıldırım, Şerife Köksal Badısaba, Şevki Çiftçi,
Yasemin Meydan, Yasemin Sultan Habib, Yasemin
Ünlü, Yavuz Bülent Bakiler, Yavuz Altınok, Zeynep
Demir'in katkıları ile 63 DAMLA MÜREKKEBİN
AŞKI ANTOLOJİSİ oluştu.
Açılış konuşmasını Proje editörü Nur Hayat
Şuara, Program sunumunu Ankara Sanat Platformu
Başkanı Sultan Özateş gerçekleştirdi. Onur
konuklarından, Ömer Döngeloğlu, Yavuz Bülent
Bakiler ve Bestami Yazgan Programda konuşmalar
yaptı. İmza etkinliği gerçekleştirildiği program
13:00'de başlayıp 18:30'da tüm yazarların şiir okuması
ile tamamlandı. İlahi Sanatçısı Hadi Kara eserlerini
seslendirdi. Yazarlara ödüller takdim edildi. Ankara
Kültür Sanat ve Eğitim Platformu Genel Başkanı
Sultan Özateş'in hazırladığı ödülü onur konukları ile
takdim etti. Takdim sırasında Birleşen Yürekler
Derneği Gn. Bşk. Yasemin Meydan, Ankara Kültür
Sanat Plt. Yönetim Kurulu üyesi Şerife Köksal
Badısaba, Platformun Basın Medya Temsilcileri Akses
Gazetesi İmtiyaz Sahibi Ebru Elmaskeser ve Hitit TV'
de yapımcı ve Elvan Şimşek katılım sağladılar. Proje
sahibi Nur Hayat Şuara'ya gerçekleştirdiği antoloji ve
projesi nedeni ile 2014 KÜLTÜR SANAT HİZMET
ONUR ÖDÜLÜ takdim edildi.
Proje editörü Nur Hayat Şuara kitaptan elde
edilecek gelirin İHH'ya bağışlanacağını açıklayıp,
basım sırasında artan 4 bin TL'yi faturası ile sahnede
İHH yetkililerine teslim etti. Kitap satışlarından sonra
da teslim edilen miktarın tüm yazarlara makbuzları ile
açıklanacağını belirtti.
Böyle bir proje içinde olmayı Rabbim nasip
ettiği için şükrediyorum. Her şey nasipten ibarettir. Bir
bakarsınız nasip edilene doğru yol almışsınız. Ve bir
yetimin yüzüne gülücükler serpiştirmişsiniz.
İnanıyorum ki kitap emeğin ve azmin
karşılığını alacaktır. İnanıyorum ki okurlarımız da bir
yetimin yüzünü güldürmek için bu hayır işinde bizleri
destekleyeceklerdir. Bizler kültür elçileri adayıyız.
Kalemimizle yüreklere uğrarız ve yüreklerden bir
parça hoşluk, dua alır çıkarız. İnşallah kalemimiz her
daim doğrudan ve güzelden yana olur. İnşallah
kalemimiz yüreklere kurşun olarak uğramaz. İnşallah
kalemimiz güzeli yazar, iyiliği yazar her daim… Selam
ile…
Hayrın şefkatli ellerinden dokundur sineme
Mürekkepten damlayan merhametten haneme
Aşka bula bu canı bin çocuk yüreğinden
Gözlerinden gözlerime geçsin hüzünlü bakışları
Gülmek ne çok yakışıyor küçük bedenlere
Her düşen bombanın ardından gidenlere
Kalmasın kanları yetim çocukların toprakta
Yetim dizelerime yetim beledim şafakta
Sündüs ARSLAN AKÇA
GEÇER
Bu dünya boş, her gelen insan geçer,
Mey tükenir, neysusar, yaram geçer,
Bu âlemde sade o ferman geçer,
Saray göçer, yerçöker, hakan geçer.
Neş'e geçer,hicran,gam geçer,
Geçmez olmaz, durumdan her an geçer,
Elde kalmaz, her çeşit in'am geçer,
Meltem eserken bakarsın sam geçer.
Hiç güvenme gençliğine parana
O isterse merhem olur yarana,
İstemezse nerde olsa kafana
Uçar gelir koskoca bir dam geçer.
……
Hiç kimseden korkma Allah'a güven,
Boş bıraksan bile kaybolmaz deven,
Düşkün olsan bulunur birçok seven,
Tatlı bir rüya gibi eyyam geçer.
Son deminde eyvah diyenlere bak,
Gelse akıllarına bir nebze Hak,
Baş tabutun damına vurunca taak,
Ömür biter kafesinden can geçer.
(Aşık Tokatlı) Necati BAŞARA
ORTA ÇAĞ'DA AVRUPA'DA FEODALİTE II
(Feudalism in the Middle Ages)
Dr. Mustafa ŞAHİN
nedenle kralların monarşik otoritesi zayıftı. Böylece
merkezi otorite güçsüz olmuştur. Senyörlerin en
büyüğü kraldı. Hançerlioğlu bu serfleri “toprak
kölesi” olarak tanımlamıştır (Hançerlioğlu, 1986:
58). Geniş arazilere sahip olmuşlardır. Devlet ve
askerlik işlerini egemenliklerine almışlardır. Asiller
içindeki en büyük senyör o ülkenin kralı (Latincesi
rex) idi. Bu krallar kavimlerinin savaş şefliği
ödevini ve derebeylik rejimine tâbî ülkelerde de en
büyük şef vasfını ellerinde tutmaktaydılar
(Seignobos, 1960: 113).
Krallardan sonra eski bir hizmet unvanına sahip
büyük şahsiyetler Senyörlerin en büyüğü kral,
ondan sonra dük ve sırasıyla da kont, baron, marki,
vikont ve şövalye gelirdi. Dükler, Kontlar, Markiler
yahut Latince Princeps denilen (premier yani birinci
anlamındaki-Almanca Fürst-) yani prensler
gelmekteydi. Prenslerden bir derece aşağıda da
resmî unvanları olmayan çok büyük arazi sahipleri
vardı. Bunlar yine de birçok uyrukları olan birer
derebeyi idiler. Batıda adlarına Baron yahut Sir
(Almanca'da Herr, İspanyolca Ricos Hombreszengin adamlar) denmekteydi. Kralın hiçbir
bağımsız prensliğin kurulmasına izin vermediği
İngiltere'de, İspanyanın çok küçük krallıklarında,
hatta dük ve kont unvanına haiz aynı şahsiyetleri bu
rütbenin içinde görmek mümkündür (Seignobos,
1960: 139).
İngiltere'de her lordun ayrıcalığı birbirinden
farklıydı (Cin, 1995: 108). XII. yüzyılın sonlarına
kadar asiller zümresi bir derebeyinin uyrukları olan,
silah ve teçhizata sahip ve silahtarlar tarafından
hizmet edilen şövalyeler tarafından meydana
gelmekteydi. Bunlar Latince Miles unvanını
taşıyorlardı. Zamanla zenginlikleri artınca köylere
sahip mahalli şefler haline geldiler. Surlarla çevrili
tahkimli şatoları vardı bu şato köylüler için sığınak
vazifesi de görmekteydi. Hizmetkârları ve kiracıları
bunlara senyör diye hitap ediyorlardı.
Asillerin son sınıfında çeşitli sebeplerden aşağı
rütbede olan savaş adamları vardı. Şövalyeler XII.
Yüzyıldan itibaren bir sınıf teşkil ettikleri
duygusunu edinmişlerdi ki bunun adına şövalyelik
deniliyordu. XII. Yüzyıl boyunca asiller sınıfı epey
genişledi. Ecuyer diye sınıflandırılan
gentihommelar daha aşağı rütbedeydiler ama öteki
asillere göre çok daha sayıda olduklarından, asil
sınıfın büyük çoğunluğunu teşkil ettiler. Hemen
hemen bütün yüksek ailelerin soyları tükenmiş
olduğundan, Avrupa'da eski asaletin kalıntıları
ecuyerlerin torunları sayesinde muhafaza
olunabilmiştir (Seignobos, 1960: 140).
VII. Feodal Düzende Siyâsal Yapı ve Sınıflar
Feodalite sisteminde ahali birbirinden farklı
sınıflara ayrılmış olup, her sınıfın hukukî statüsü
birbirinden farklıydı (Akgündüz, 1995: 87). Feodal
düzenin siyasî yapısı bir piramit gibiydi. En üstte
kral veya imparator, altında ise kendisine bağlı
soylular bulunurdu. Bu soyluların altında daha
başka soylular olurdu. Bu hiyerarşik düzenin en alt
ve en geniş tabakasını serfler oluştururdu (Medieval
Period I).
Piramidin en tepesinde otursa da kralın mutlak
egemenliği yoktu. Feodal düzende kralın yetkisi çok
sınırlıydı. Bu sınırlamanın başlıca nedeni, idarenin
tek merkezden (kralın sarayından)
yapılmamasından kaynaklanıyordu. Temel üretim
aracı olan toprak, birçok feodal bey arasında
paylaştırılmıştı. Ekonomik gücü ellerinde
bulunduran ve kralın rakiplerine karşı tek dayanağı
olan feodal beyler, kendi iradelerini krala, gerekirse
zor kullanarak kabul ettirecek güce sahiptiler.
Bunun en tipik örneği, 1215'te İngiliz feodalitesinin
Kral Yurtsuz John'a kabul ettirdiği Magna Carta'dır.
Feodal toplumda karakteristik insan ilişkisi, her
astın en yakınındaki şefe bağlanması olmuştu.
Böylece oluşan bağlar, belirlenmesi mümkün
olmayan bir şekilde dallanıp budaklanıp, basamak
basamak en küçükleri en büyüklere
bağlamaktaydılar. Toprağın değerli bir zenginlik
sayılmasının nedeni bile, sahiplerinin onu ücret
olarak dağıtıp kendilerine adam edinme imkânı
bulmalarındandı. Düklerin kendilerine armağan
ettiği mücevherleri, silahları ve atları reddeden
Norman senyörleri “biz geçimlik toprak istiyoruz”
diyorlar ve kendi aralarında konuşurlarken de şunu
ekliyorlardı. “Toprak alınca onun sayesinde birçok
şövalye beslememiz mümkün olur ve böylece dük
bu toprakları bizden alamaz” (Bloch, 1995: 366).
Özet olarak, feodalizmin siyâsal yapısının en
temel özellikleri bölünmüşlük ve yerellikti. Genel
olarak da Avrupa'nın batısında daha yoğun olarak
yaşanmıştır
(http://encylclopedia.jrank.org/FAT_FLA).
Dük ve kontlar en alt tabakadaki köylülerin
canlarından bir parça olan çocuklarının dâhi
yetiştirilmelerinde söz sahibiydiler ki bu çocuğun
küçük yaşlardan itibaren vassallığı kabullenmesine
yardımcı olacak şekilde yetiştirilmesini sağlıyordu.
Toplumsal tabakalaşma esasına dayalı olarak
varlığını sürdüren feodalitede bir öncekine
sonrakine göre üstünlük sağlayan halk çeşitli
sınıflara ayrılmıştı.
A. Asiller
Sınıfların en üst tabakasını oluşturmaktaydılar.
Senyörler, kendi koruyuculuğuna bırakılmış
toprağın, kralın ya da daha büyük bir senyörün
vassalıydılar. Serfler üstünde geniş bir hak
sahibiydiler. Ancak her asilzade kendi bulunduğu
topraklarda kendi idarelerini kurmuşlardı. Bu
B. Rahipler
Roma siyâsal ve askerî düzeni yıkılınca, ayakta
kalabilen tek düzenli ve sistemli kurum olarak kilise
kaldı. Ayakta kalan bu kurum Roma'nın eski bir
takım görevlerini üstlenerek toplum üzerinde
birleştirici bir rol oynamaya çalıştı. Bu üstlenme
89
vererek onların himayesinde yaşarlardı. Ticaret gibi
şehir hayatı da Batı Roma İmparatorluğu'nun
yıkılışını takip eden yüzyıllarda küçüldü, fakat
küçük oranda da olsa varlığını devam ettirdi.
Katedraller bir Pazar yeri yakınında kuruluyor ve
Pazar yerleri için bir güvenlik ve barış garantisi
sağlayarak şehirlerde tüccarı koruyorlardı (Gürkan,
2004: 45). Brujuva sınıfından olanlar Orta Çağ'ın
sonuna doğru zenginleşmişler ve böylece asillere
karşı daha güçlü hale gelmişlerdir. Zenginleşen
burjuvalar, senyörlerden para ile bağımsızlıklarını
satın alarak tam serbestlik gibi imtiyazlar elde
etmişlerdir.
Şehirliler arasında hür insanlar ya da azat
edilmiş serfler vardı. Bu sayının artmasında şehre
yerleşen her insan bir yıl şehirde yaşadıktan sonra
hür olmasının da rolü büyüktü. Müşteri tabakası
zenginleştikçe bu gelenlerin sayısı da arttı. Çünkü
müşteriler bilhassa lüks eşya, çuhalar, kumaşlar,
kürkler ve mücevherler alıyorlardı.. Başlangıçtaki
zengin burjuvalar, şehirlerin başka yerlerden mal
taşıyıcılarıydılar. Değişik menşe ve durumları olan
şehir halkı birkaç kuşak boyunca tek ve aynı surla
çevrili şehir içinde toplanarak sonunda bir topluluk
haline geldiler. Savunması kolay olsun diye dar olan
surlar şehir halkını sıkışık bir halde yaşamaya
mecbur etmişti. Çoğu tavan aralarında, örtme
altlarında, merdiven altlarında yatıp kalkıyorlardı.
Evlerinin içleri her çeşit pislikle doluydu. Çünkü o
zamanlar helâ, lağım, sokak süpürmek tertibatı
yoktu. Herkes meşalelerle sokağa
çıkıyordu(Seignobos, 1960: 150).
Avrupa'da zaman zaman köleler ve serflerden
şehirlere yerleştirilen ve adım adım özgürlükleri
verilerek şehirli sınıfına dolayısı ile de burjuvazi
sınıfına geçenler oluyordu. Tarımla uğraşan
serflerin çocuklarının işsiz kısımları nasıl bir süre
sonra bataklık arazileri kurutarak kendine üreten
daha bağımsız köylüler durumuna gelmişlerse,
işçilerden de buna benzer bir durumda şehirli olanlar
mevcuttu. Örneğin Almanya'da madencilerin
başlangıçta birçok vergiden, geçiş ücretinden ve
angaryadan muaf tutuldukları bilinmekle birlikte
bunlar tam anlamıyla şehirli özgürler durumuna
gelmemişlerdi. Zamanla madenci sınıfının
saygınlığını daha da artırmak için yeni imkânlar
sağlandı. Eğer bir madenci grubu başarılı bulunursa
bunlar için madenciler kenti kuruluyordu.
Madencileri feodal yasalar karşısında bağımsız hale
getirme sürecinin son aşaması da yaşadıkları
kentlere “özgür yurttaşlar kenti” statüsünü vermek
oluyordu. Bu kentlerde oturanlar maden işletme
imkânlarının yanı sıra fırıncılık, şarapçılık
yapabilme, serbest mal dolaşımı, madencilere
işlerinde ayak bağı olan lonca yasalarından arınma,
son olarak da askerlikten muafiyet gibi belediye
meclisince sağlanan tüm imkânlardan
faydalanıyorlardı (Gimpel, 2005: 92-93). Orta
Çağın hemen hemen her döneminde burjuvazinin
Roma zamanında zaten dinî konularda vardı. Asıl
değişiklik din-dünya işleri konusunda söz sahibi
olmaya başlamasıdır. Adeta Roma imparatorlarının
yerini papa, eyâlet vâlilerinin yerlerini ve
piskoposlar almıştı (Şenel, 2005: 219).
Rahipler, asillerden sonra en imtiyazlı sınıftı.
Bunlar Katolik kilisesine bağlı din adamlarıydı.
Dinsel uygulamalara dayanarak toplumda
üstünlüklerini kurmuşlardı. Papa'ya bağlı olarak
çalışırlardı. Kilise topraklarında senyörler gibi
yaşarlardı. Senyörlere feodal sistemin işlemesinde
çok büyük destek olmuşlardır. Böylece sömürüye
ortak olmuşlardır. Orta Çağ'da önemli miktarda
toprak elde ederek zenginleşmişlerdi. Vergi ve
askerlikten muaf tutulmuşlardı. Hem devlet hem de
din işleriyle uğramışlardır.
Orta Çağ feodal düzeni içinde refah seviyeleri
çok fazla artan ve asillerle birlikte hayat standartları
en iyi olan gruplardı. Ruhban sınıfının zenginliği
çeşitli şekillerde artıyordu. Hıristiyan müminler
kiliselere ve manastırlara bağışlar, hibelerde
bulunuyorlardı. Kilise bunu resmî bir ödev gibi
zorlamıyordu ama ruhun selameti için mülklerin bir
kısmını vasiyet yoluyla dinî bir kuruma bırakması
bir mülk sahibi için uyulması hemen hemen mecburi
bir âdet hükmündeydi (Şenel, 2005: 161).
C. Burjuvalar
Şehir ve kasabalarda ticaret ve zanaatla
geçinmişlerdir. Bulundukları bölgedeki senyörlere
vergiler vermişlerdir. Senyörlere belli miktarda para
90
toprak sahibi ile köylü arasındaki ilişkiden farklı bir
nitelik taşıyordu. Çünkü lord onların aynı zamanda
bir siyasî yöneticisi ve dış tehlikelerden
koruyucusuydu. Lord malikânedeki anlaşmazlıkları
görerek karara bağlardı ve cezaları tespit eden bir
mahkeme toplardı. Para ya da ürün şeklinde verilen
cezalar da lorda ödenirdi. Lordun ya da kâhyasının
başkanlık ettiği malikâne mahkemesinin verdiği
karara karşı itiraz edilmezdi. Bu kararlar yazısız
birer yasa niteliğindeydi ve malikâne geleneklerine
göre alınırdı (Gürkan, 2004: 43). Mülk sahibi
vasfından gelme en eski kuvvetli otorite arazi
üzerinde yerleşmiş hür veya serf, bütün köylüler
üzerinde icra olunuyordu. Sahip veya efendi
köylülerden, fiiliyatta sınırlı olmayan bir itaat
isteyebilirdi. Çoğu zaman bu iktidarı kralın bir
dokunulmazlık fermanı ile de tasdik ettiren ve mülk
sahibine, toprağında oturmakta olanların borçlu
bulundukları vergiyi kral hesabına tahsil yetkisi de
vermiştir. Fakat dokunulmazlık herhangi bir kamu
memuruna, herhangi bir otorite fiilini icra için
araziye girmeyi yasak etmiş bulunduğundan,
böylece fiilen bağımsızlaşmış olan mülk sahibi
toprağın sakinleri üzerinde kamu otoritesi
memurlarının tüm yetkilerini icra edebiliyordu.
Böylece mülk sahibinin zabıta tedbirleri almak,
nizamlar kurmak, tevkif ettirmek, mevkuf tutmak,
yargılamak, mahkûm etmek, idam etmek, vergi
tahsil ve tekâlif etmek ve hatta bir şatoda gözcülük
etmek ve bunu savunmak gibi bir köylünün
yapabileceği cinsten bir savaş hizmeti talebinde
bulunmak nevinden hakları vardı (Seignobos, 1960:
112-113).
Her serf, doğrudan doğruya feodal beye ait olan
demesne8 topraklarında çalışmak zorundaydı. Bu
süre ülkeden ülkeye değişmekle birlikte genellikle
haftada iki ile dört gün arasında değişiyordu (Cin,
1995: 53). Evi veya kulübesi karşılığı lorda kira
ödemek zorundaydı. Ödeme para olarak
yapılabildiği gibi aynî olarak da yapılabilirdi. Aynî
ödeme olarak çoğu zaman birkaç hindi veya
domuzla da olabiliyordu (Cin, 1995: 31). Ancak
serfin ve ailesinin hayatını devam ettirebilmesi için
gerekli olan ürün garanti altına alınmıştır (Cin,
1995: 55). Orta Çağ Avrupasında bu mülk anlayışı
öylesine derin izler bırakmıştır ki; bu izler XIX.
yüzyılın birinci yarısına kadar devam etmiştir
(Pirene, 1983: 53).
sayısal olarak az olmasına rağmen etkisi çok fazla
olmuştur.
XV. yüzyıl öncesine kadar sayısal bir tahmin
yapılamamakla birlikte XII. ve XV. yüzyıllar
arasında Avrupa'da kentsel nüfus toplam nüfusun
onda birini geçmiyordu. Flemenk, Lombardiya ve
Toskana gibi bir kısım yerlerde bu oran önemli
ölçüde aşılmakla birlikte genel olarak Orta Çağ
Avrupa toplumunun genel demografik yapısında
tarımsal bir toplumun yoğun olduğu açıkça
görülmektedir (Pirene, 1993: 52-53).
XI. yüzyılın sonundan itibaren, zanaatkâr sınıfı
ve tüccar sınıfı, hem sayıca büyüklüklerinden hem
de herkesin yaşamı için vazgeçilmez hale
geldiklerinden kentsel kadro içinde gittikçe daha
güçlü bir konum kazanıyorlardı. Çünkü Orta Çağ
ekonomisi üretici tarafından değil, tüccar tarafından
yönlendirilmeye başlamıştır. Bu insanlar için küçük
bir yer işgal ettikleri eski ekonomik sistemin
üzerinde oluşmuş bulunan eski hukuk sistemi artık
dar gelmekteydi. Uygulamaya dönük zihniyetleri ve
istekleri onları hukuk sistemi içinde yeni bir
oluşturucu unsur olarak katılmaya zorluyordu.
Ticaretin çok önemsiz ve paranın çok kıt olduğu
gevşek dokulu bir toplumda doğan Avrupa
feodalitesi, insanları birbirine bağlayan ağın
delikleri daralmaya ve mal ile para akımları daha
yoğun bir nitelik kazanmaya başlar başlamaz,
derinlemesine bir değişim sürecine girdi (Bloch,
1995: 76).
XIII. yüzyıldan itibaren şehir nüfuslarının
artmasıyla tüccarlar daha zengin hale geldiler.
Tuhaftır ki o zamanlar dahi üretenden ziyade
pazarlayanlar daha fazla zengin olmuşlardır. Bir
süre sonra da idareleri ele almaya başlayacaklardır
(Seignobos, 1960: 150).
Görüldüğü gibi feodaliteyi nasıl barbar akınları
gerçekleştirmişse, kapitalizmin ilk tohumlarını atan
burjuvaziyi de Norman, Macar ve Arap akınları
gerçekleştirmiştir. Bu akınlardan korunmak için,
dağınık yaşayan köle köylüler toplanıp
şehirleşmeye başlamışlar ve zamanla senyörlerden
birçok haklar kopararak burjuvalaşmışlar,
şehirleşmişlerdir. Şehirlerin doğuşu, feodaliteyi
yıkarken ticaret ve para ekonomisiyle birlikte
kapitalizmi getirmiştir.
D. Köylüler
Orta Çağ Avrupa'sında en kötü şartlar altında
bulunan sınıftı. Özgür köylüler ve köle köylüler
(serfler) olarak ikiye ayrılmışlardır (Pirene, 1983:
53). Lordun dışında bir monarın arazisi içinde
yaşayan herkes serfti. Sığırtmaçlar, çobanlar, akla
kimler geliyorsa hepsi serfti. Demirciler,
dokumacılar atölyede çalışanlarda yarı serfler
arasından seçiliyordu. Orta Çağ Avrupa'sında
köleliğin yalnızca adı ve şekli değişmişti.
Lordun malikânedeki köylülerle ilişkisi, bir
1. Özgür Köylüler
Monar örgütlenmenin tüm kırsal nüfusa kabul
ettirememiş olduğunu da bilmek gerekir. Bu monar
örgütlenme belli sayıda küçük, özgür mülk sahibine
de şans tanımıştır ve ıssız yörelerde onun
denetiminden az ya da çok kaçabilmiş köylere
rastlanılmıştır. Ancak bu oran çok az ve istisna olup
Avrupa'nın batı yakasının gelişiminde çok fazla
hesaba katılmaz (Pirene, 1983: 55). Topraklarda
91
dayanarak topraklarına sahip hale geldiler.
Fransa'da efendinin iktidarı, şehirlerde esasen
kullanılmakta olan bir usulle sınırlandırıldı. Aynı
köyün kiracıları aralarında anlaşıp efendiye büyük
paralar ödediler, o da yazılı bir belge ile her türlü
keyfi harekette bulunmaktan vazgeçti ve kiraları,
haraç ve cizyeleri, angaryaları, para cezalarını sabit
bir miktarla sınırladı (Seignobos, 1960: 134). Doğu
Avrupa'da ise ters yönde olarak, hür çiftçiler büyük
arazi sahiplerinin hizmetinde hemen hemen serf
durumunda kiracılar haline geliyorlardı.
Almanlar'ın hükmü altındaki köylüler haftanın
yarısında angaryaya tâbîydiler. Polonya ve Rusya'da
da durum hemen hemen aynıydı. Avrupa'nın
batısında IX. Yüzyıldaki aşağılaşmış durum
Avrupa'nın doğusunda üç asır sonra uygulamaya
geçmişti (Seignobos, 1960: 134-135).
Geç Orta Çağlardaki Avrupalı bir köylü ile ona
en yakın coğrafyadaki Osmanlı devletindeki köylü
karşılaştırıldığında birbirlerinden farklılıkları
görülmektedir. Batıda köylünün başındaki insan
akîd (kontrat) sistemi ile emperyal sistem içinde yer
alan küçük bir hükümdardır. Osmanlı'da ise böyle
değildir. Doğrudan devletin memuru olup, yapılan
tetkiklerden görülüyor ki, bu insanların bazıları
ellerinde beratla tasarrufa hak kazandıkları
tımarlarını da ellerine alamamakta, bulamamakta ve
kaybetmektedirler. Batı feodali bir küçük hükümdar
bizdeki tımarlı ise küçük bir memurdur (Ortaylı,
2007: 84).
Görüldüğü gibi ayrıcalıklı kentlerin ve köylerin
oluşumuna karşı her yerde farklı tepkiler
oluşmuştur. Bazı yerlerde feodal beyler toprakta
eski sistemde çalışan köylülerin durumu devamı ve
ellerlindeki işgücünü yitirmemek için ödünler
verirken, bazı yerlerde arazi vermişler, bazı yerlerde
satmışlar veya kiralamışlardır (Özyüksel, 2007:
134). Batının tam göbeğinde, saban tarafından
sürekli zorlanan ormanlar ve tarıma açılmamış
topraklar, ormandan veya fundalıklardan açılmış
alanlara kurulmuş, toprağa kök salan yepyeni
köyler; yüzyıllık yerleşim alanlarının etrafında tarla
açıcıların dayanılmaz basıncıyla genişleyen tarım
arazisi ortaya çıkan yeni manzaradır (Bloch, 1995:
74).
özgürce üretim yaparlardı. Ancak bağlı oldukları
senyöre vergi verirlerdi. Ayrıca senyörlerin
angaryalarını yapmak zorunda kalmışlardır.
İstedikleri zaman başka bir yere gidebilirlerdi.
Malları da çocuklarına kalırdı (Aston, 2006).
2. Serfler
Köle durumunda olan köylülerdir. Topraklarla
alınıp satılmışlardır. Hiçbir hakları yoktu. Efendileri
için tarlalarda çalışırlar ve kazançlarını onlara
verirlerdi. Toprakla beraber alınıp satılırlardı.
Araziden ayrılma imkânları kesinlikle yoktu. Çoğu
kez özgürlükleri, işledikleri arazinin payına düşen
ağır çalışma yükümlülüğü ve resimleri yerine
getirme ya da ödeme koşuluyla büyük ölçüde
kısıtlanmış olan eski özgür köylüleri bile bulmak
mümkündü (Aston, 2006). Kendisini bir manastır
himayesine terk eden, gelirlerine sahip olmak ve her
yıl yapılan büyük kilise festivallerinde balmumu
temin etmek koşuluyla arazilerinin mülkiyetini
manastıra devreden çoğunlukla özgür kökenli dul
kadınların neslinden olan bu kişilere cerocensuales
deniyordu.
Feodalitenin dayandığı en sağlam temel; kent ile
senyör, manastır başrahibi ile keşiş, lonca ile
zanaatkâr, yani akla gelebilecek bütün ilişkiler
taraflar arası bir sözleşme bağlamında
içselleştirilmiştir. Bu sözleşme zihniyet, her şeyin
önceden belirli olduğu tanrısal bir konumlanıştan,
her şeyin insan tarafından belirlendiği özel bir
konumlanışa geçiş anlamına gelmektedir (Kılıçbay,
2005: 79). Adı açıkça kast sistemi olmasa da
insanların soydan getirdikleri üstünlüğün
Hindistan'dan başka yerlerde de özellikle de Orta
Çağ Avrupa'sında da devam ettiği görülmektedir.
Orta Çağ Avrupa'sında yukardan aşağıya şu
şekilde bir tabakalaşma mevcuttu: En üstte Kral
veya İmparator sonra sırasıyla Dük-Kont-Baron
( Ş ö v a l y e l e r ) - A l t Ta b a k a d a k i K ö y l ü l e r
bulunmaktaydı.
VIII. Köylülerin Durumundaki Değişiklik
XII. ve XIII. yüzyıllarda Avrupa'nın batı yakası
ile doğu yakası arasında köylülerin durumu
birbirlerine zıt olarak değişti. Batı memleketlerinde
düzeldi. Almanya ve Fransa'da Efendi, yedekte
tuttuğu toprakları doğrudan doğruya işletmeye son
vererek bunları kira karşılığı kiracılarına dağıttı.
Kiracılar da toprağa ırs yoluyla sahip olmaya
başladılar. Böylece efendinin kendi toprağı için
angarya ihtiyacı kalmamış olduğundan angaryaların
yerine kirayı idame ettiler. Parayla ödenen sabit
haldeki meblağlar da para değerinin düşmesi ile
hafifledi. Efendinin keyfine arzusuna tabi kiralar da
törelerle tespit edilir hale geldi.
Toprak üzerindeki hakları tanınmamış köylüleri
topraktan çıkarmak daha güç bir hale geldi.
İngiltere'de Vilain'ler kanunen arazi (monar)
sahibinin keyfine tâbi olmakla beraber copy-holder,
yani monar'un defteri üzerinde yazılı töreye
IX. Kölelik İle Serfliğin Farkları
Eski köleci devlet düzeninin yerini alan feodal
düzen, barbar kralların savaş arkadaşlarına toprak
armağan etmesiyle başlamıştır. Köleci devlet
düzenini temelden yıkan bu barbar krallar,
ekonomik bir zorunluluğun sonucu olarak ortaya
çıkmışlardır. Köleci düzende üretim güçleri
geliştikçe üretim ilişkileriyle çatışmaya düşmüş ve
yeni bir uyumun ortaya çıkması zorunlu olmuştur.
Feodal ekonomi düzeninin üretim ilişkilerinde,
köleci düzenden farklı olarak, toprak kölesine de
kendi emeğinden bir pay ayrılmaktadır. Serf, yani
toprak kölesi, ilkel köleden farklı olarak ya toprağın
ya da iş süresinin küçük bir parçasında kendisi için
92
çalışır. Böylelikle toprak kölesinin ödenmiş
emeğiyle ödenmemiş emeği, ya zaman (iş süresi
parçası) ya da mekân (toprak parçası) bakımlarından
b i r b i r l e r i n d e n a y r ı l m ı ş t ı r. K ö l e c i d e v l e t
düzenindeyse bu iki emek birleşmiş bir görünüş
içindedir; kölenin yaşamına ve bakımına harcanmak
yoluyla ödenmiş olan emeği bile ödenmemiş olarak
görünmektedir ve iki köle tipi arasındaki bu fark,
diyalektik ekonomi açısından çok önemlidir.
Şurası da unutulmamalıdır ki; adı ve
uygulamasında farklılıklar ve bir kısım yaşama
şartlarındaki değişiklikler olmasına rağmen serfler
de köleler de birilerinin buyruğu ve inisiyatifi ile
karınlarını doyurmaktaydılar. Her ikisinin de her
türlü seçeneklerine karar verme yetkisi bir
efendilerindeydi. Bunun adı ister ilkel kölelikte
efendi olsun, ister Orta Çağ feodalizminde derebey,
lord, kont veya başka bir şey olsun.
X. Feodalite Sisteminde Ekonomik Yapı ve
Vergi Sistemi
Feodal ekonomik yapı basittir. Kapalı bir
ekonomik sistem uygulanmıştır. Kendi kendine
yeterlik üzerine kuruludur. Soylunun toprağında
üretim yapıp, gereken çok az miktarı kendine
ayırdıktan sonra geriye kalanı soyluya veren
köylüler, ana üretici güçtür. Ticaret gelişmediği için
uzmanlaşmış bir ekonomi ve gelişmiş iş bölümü
yoktur. Üretim toprakta yapıldığından zenginliğin
ölçüsü topraktır, taşınabilir servet olgusu
gelişmemiştir.
Feodal ekonomi düzeninin temel yasası bir artıkürün elde edilmesidir. Bu artık-ürün, senyörün ve
adamlarının ihtiyaçlarına harcanır. Feodal bey'in
malikânesi de kapalı bir ekonomik birimdir. Bu
birim içinde kumaş dokunur, şarap yapılır, aletler ve
silahlar imal edilir. Ticaret komşu malikânelerle
yapılan değiştirme işlemleriyle sınırlıdır. Bu
değiştirme işlemlerinin dışında ziynet eşyaları
gereksinimi de duyan senyörler, bunun karşılığını
savaşlarda ele geçirdikleri altınlarla ödemektedirler.
Yani bu ekonomi bir para ekonomisi değildir. Artık
ürün, ya ihtiyaçlara harcanmakta ya da şarap, silah
vb ile değiştirilmektedir. Bu yüzden senyörler köle
emeğiyle zenginleşseler bile asla bir anamalcı,
kapitalist durumuna gelmezler. Çünkü bu üretim
sürecinde bir para dolaşımı ve onun doğurduğu artık
değer, yoktur. Ama para ekonomisi ve kapitalizm de
feodal üretim düzeninin bağrında doğmuştur (Gül,
2009: 79).
Roma düzeninin sağladığı ortamda gelişen
ticaret, Cermen istilaları ile durma noktasına
geldikten sonra her feodal beylik kendine yeter bir
ekonomi kurmuştur. Böylece, feodal beylikler dışa
kapalı topluluklar haline gelmiş, etkileşim en aza
inerek gelişmenin önü kesilmiştir. Artı ürünün
ticaretle satışı olmadığından, pazar ekonomisi ve
dolayısıyla rekabet ortamı oluşamamıştır.
Feodalitede tarımsal üretim ve zanaatla ilgili üretim
daha çok ilgili bölgelerin ihtiyacını karşılayabilecek
ölçüde olmuştur. Kentler arasında ticaret çok zayıftı.
Bu nedenle feodalitede kapalı bir ekonomik hayat
vardı. Ancak çok lüks ve az bulunan ürünlerin
dolaşımı yapılmaktaydı (Gürkan, 2004: 46).
Frank döneminin kendini teslim edenlerinin
çoğu yeni efendilerinden sadece koruma
beklemiyorlardı. Aynı zamanda zengin olan bu
efendiden, kendilerinin yaşamaları için yardım da
bekliyorlardı. Senyörler de kendi açılarından,
sadece insanlara egemen olma ihtirasının peşinde
değillerdi. Bu insanlar aracılığıyla, aslında
çoğunlukla ulaşmak istediği daha çok maldı.
Başlangıçtan itibaren bağımlılık ilişkileri, tek
kelimeyle ekonomik bir görüntüye sahip oldular.
Vassallar grubunun şefi olan kimsenin önünde,
tüm işverenlerde olduğu gibi, ekonominin genel
koşulları, ancak iki ödeme yöntemi arasında tercih
imkânı bırakmaktaydı. Adamı evinde barındırıp,
masrafları kendine ait olmak üzere, besleyip
giyindirip silahlandırabilirdi. Veyahut ona bir toprak
vererek veya en azından bir kısım toprağın
belirlenmiş gelirlerini ona bırakarak geçim
imkânlarını adamın kendisinin elde etmesini
sağlayabilirdi (Bloch, 1995: 147). Sadece işletme
sahiplerinin değil bu lordlara hizmet edenlerinde
verdikleri vergiden sonra kalanında ne kadar kar
ettiklerini açıklamakta yersizdir, çünkü böyle bir kâr
da söz konusu değildir. Ancak çalışan bu halk
durumundan memnun olup ihtiyaçlarını karşılamak
dışında daha fazla kâr peşinde de değillerdir.
Toprağı da kendisine miras olarak kaldığı için atılma
korkusu da yoktur. Zaten bu tarımsal sistem ona
sömürü mantığı da vermiyordu. Çünkü bu tarımsal
sistemi birlikte işbirliği içinde yapmaktan başka
bireysel veya grup halinde yapmak mümkün değildi
93
temsil etmektedir (Ortaylı, 2007: 107.)
Toprağın ürünlerin hareketi ve dolaşımı paranın
da dolaşımını daha önemli hale getirmiştir. Daha
önce de Avrupa'da para kullanılıyordu ancak gerçek
ticari faaliyetle bağdaşmayan dönemin ekonomik
yapısı bunu en aza indirgemiştir. Aslında feodal
Batı'da para köylü sınıflar arasında bile alışverişte,
tamamen olmak üzere hiçbir zaman
kaybolmamıştır. Özellikle alışverişlerde başvurulan
değer ölçüm aracı olma niteliğini hiçbir zaman
yitirmemiştir. Borçlu borcunu çoğunlukla mal
cinsinden ödemektedir, fakat teker teker değerleri
saptanmış mal cinsinden ödenmektedir (Bloch,
1995: 72). Ancak feodal çağın sonlarında dirilmeye
başlayan ticaret ile birlikte feodal ekonomi
değişmeye başlayacaktır. Feodalizmin temeli olan
kapalı ve yerel ekonomik düzenin değişmesi bütün
feodal yapıyı sarsacak ve bu yapı yavaş yavaş yok
olacaktır.
(Pirene, 1983: 57).
Esasen bir kişinin faaliyetinin diğerlerine bağlı
olduğu bu sistemde köylü-çiftçi arasında genel
kabul gören kural da eşitlik olmalıdır. Hastalık ya da
malullük durumunda diğer komşular yardıma
geliyorlardı. Eğer bir aile kalabalıksa, küçük erkek
çocuklar fakir köylüler durumuna katılıyor ya da
kırsal alanda yığılan serseri kalabalıklarını
arttırmaya gidiyorlardı. Lord'un ihtiyaç halinde,
adamlarından normal zamanlar dışında aldıkları
vergiler9 serflerin karşılaştıkları en ağır vergilerdi ve
en nefret uyandırıcı angarya idi. Bu onları ücretsiz
ve keyfi bir yükümlülükle karşı karşıya bırakıyordu.
Bu ağır bir suiistimale de yol açıyordu. Tahıllarını
lordun değirmeninde öğütme, birasını onun
birahanesinde yapma ya da üzümünü cenderesinde
sıkma zorunda bırakan örfî vergiler (banalites) söz
konusu olduğunda durum farklıydı. Çünkü bütün
bunlar hiç değilse lordun cebinden bir harcama
yaparak kurduğu tesisin işletme masrafıydı (Pirene,
1983: 57). Toprağın vergisi monarlar tarafından
lordlara ayni olarak çoğu zaman ödeniyordu
(Pirene, 1983: 68). Çünkü bu tür vergilerin asıl
amacı sermaye birikimi sağlamak değil, lordun
geçimini sağlamak içindi.
Sonuç olarak; lord'un monar'dan toplanan her
türlü vergiden bir kazanç sağlamadığı dikkate
alınmalıdır. Lordun toprakları çoğu kez mülkiyetten
değil, egemenlikten doğan haklarla, yani “adlî ve
idarî” haklarla ipotek edilmiş oluyordu.
Dayanılması çok zor olan ondalık toprak vergisi
dayanılması çok daha zor ve her şeyden önce çok
daha genel bir yükümlülüktü. Kurumsal olarak
kilise tarafından toplanması gerekiyordu; gerçekte
ise pek çok lord bu hakkı ele geçirmişti. Herhalde bu
vergilerin kökeni köylüler için pek fazla önem
taşımıyordu. Çünkü nitelikleri ne olursa olsun hepsi
onun sırtına yükleniyordu. Pazarların mevcut
olmadığı bir çağda toprak ürünlerinin yerinde
tüketilmesini zorunlu kılan eski monar örgütü,
sürekli pazarların düzenli satış imkânı sunmasıyla
değişiklik gösterdi. Eskiden lordu için üreten
köylüler artık şehirli brujuvazi, sanatkâr ve tüccarlar
için üretmeye çalışıyordu. Bu da lonca ekonomisini
ortaya çıkarmıştır.
Lonca sistemi demek; üretim ve tüketimin
sınırlandırılmasına yönelik bir ekonomik düzen,
yani feodal bir düzen demektir. Gerek tüketim ve
gerekse üretimin sınırlandırılması ise fiyatta serbesti
olması, kalitenin sabit bir ölçüye göre tespiti, işgücü
ve işçi sayısının sınırlandırılması ve dolayısıyla
mamul madde arzının sınırlandırılması demektir
(Ortaylı, 2007: 111). Lonca ekonomisi Orta Çağ
Avrupa'sında ekonomik yönden belli bir gelişme
aşamasını gösterir. Her evin kapalı bir ekonomik
birim olduğu otarşik ekonomiden (ev
ekonomisinden) sonra lonca sistemi hammaddeyi
etraftan toplayan, bunları işleyecek araç ve
personeli barındıran ve ürettiğini satan bir sistemi
XI. Toprak Sistemi ve Mülkler
Latincede adına dominus (sahip) denen mülk
sahibi, bu otoriteyi bilhassa arazisinin gelirini
artırmak için kullanıyordu. Toprağın kirası olarak
kiracıların borçlu bulundukları kira bedeli ile
angaryaların hâsılasına o, tekâlif, vergi, geçit ve
iskân hakkı ile -ki bunlar Roma rejiminden kalma
şeylerdi- para cezalarını ve mahkûmların müsadere
edilen mallarını da ilave ediyordu. Bu nedenle XI.
Yüzyılın evrak ve belgelerinde adalet, arazinin gelir
kayıtlarında sayılıp yazılmaktaydı (Seignobos,
1960: 113).
Orta Çağda Avrupa'da köy nüfusunun ve tarımla
uğraşanların şehirden mukayese edemeyecek kadar
fazla olduğunu ve yine monar örgütlenmede köylü
nüfusun belli bir yönetim ve denetim altında
çalıştırıldığını, ancak bunun dışında fazla bir yekûn
teşkil etmese de bu monar örgütlenme dışında
kalmış az sayıda da olsa köylü nüfusun varlığından
b a h s e t m i ş t i r. Ş i m d i b u t a r ı m s a l n ü f u s a
hükmedenlerin güçlerine sebep olan topraktan ve
sisteminden bahsetmek gerekmektedir (Pirene,
1983: 53). Orta Çağda derebeyleri bu kadar güçlü
kılan elbette onların büyük mülklere sahip
olmalarıydı. Bu mülkler her zaman bir bütün
olmayabiliyor dağınık yerlerde de bulunabiliyordu.
Bu karışık arazi çoğu zaman bir lordun arazisi ile
diğer birkaçının birbiri ile iç içe olmalarına sebep
oluyordu. Bu ise bir köyde birkaç kolluk kuvvetinin
bazen de birkaç dilin konuşulduğu bir yer halini
alıyordu. Bu durum arazi kümelerini kilisenin
durumunda olduğu gibi çok sayıda hayır sahibinin
birbirini izleyen bağışlar halinde ya da soyluların
durumunda olduğu gibi miras ya da evliliklerin
rastlantısı sonucu bir araya getirmekten
kaynaklanıyordu. Büyük mülkün oluşmasını
sağlayan belli bir plan yoktu. Her türlü ekonomik
endişeden bağımsız olarak tarih onu nasıl yapıyorsa
öyleydi. Mülkler her ne kadar dağınık da olsalar da
94
derece aciz olan çok sayıda soylu önce borca, daha
sonra da iflasa sürüklendi (Pirene, 1983: 68). XII.
yüzyılda değişen ekonomik şartların da etkisiyle
ekonomik faaliyetler dönüşüme uğradı. Şehir
nüfuslarının artmaya başlaması ve bazı yerlerde yeni
şehirler kurulmaya başlaması kerestenin iyi bir gelir
kapısı olmasına yol açtı. Bunun bilincinde olan
senyörler de geniş ormanlık alanları çevreleyerek
kalabalık gruplar halinde köylüyü çalıştırmaya
başladılar. Ekmeğin en fazlasını domuz etinin en
azını tüketen köylüler de kendilerine bu ormanlık
alanda tarla açılması olarak gördükleri için kalabalık
gruplar halinde senyörlere bağlı olarak orman işine
başladılar. Yani köylü buğday üretimine yönelirken
senyörler orman kesimi ve kereste işine
başlamışlardı ve bu iki iş birbirleri ile
örtüşmekteydi. Bu durum hem senyörleri
güçlendirdi hem de ormancı-hayvancı tipi geri bir
ekonomiden koruların ve ekilen alanların daha akılcı
işletilmesine dayalı bir sisteme geçiş iskân
haritasının tamamen elden geçirilmesine yol açtı
(Duby, 1990: 168). Değişen ekonomik koşullar,
pazar için üretim yapan hotesler ve şehirdeki sanayi
merkezlerinin üretimi monarların birçok
kuruluşunun ve üretim mekanizmasının gereksiz
hale gelmesine sebep oldu. Örneğin yan komşuda
veya şehirde daha ucuza veya daha kaliteli dokuma
üretilebiliyorsa, şarap satın alınabiliyorsa, burada
üretmenin mantıklı olmadığı düşüncesi haklı olarak
yaygınlaştı. Bu da yukarıda da değindiğimiz gibi
monar örgütlenmesinin bazı kurumlarının sonunu
getirmiştir.
Yukarda değindiğimiz ekonomik değişikliklerin
aleyhlerine olduğunu kavrayan mülk sahipleri nakit
gelirlerini artırma yoluna gittiler. Bir yandan da
ellerindeki serflerin serfliklerini para karşılığı
kaldırdılar. Şüphesiz bu serflerin işine geliyordu
ancak toprak sahibi soylularda serfliği para karşılığı
kaldırmakla para kazanıyorlardı. Üstelik serfler
açısından daha iyi şartlarda da olsa soyluların
arazilerinde ücret karşılığı çalışmalarını
engellemiyordu ki, bu da soyluların işine geliyordu.
Eğer özgürlüğünü para ile satın alan serf eski
efendisinin yanında çalışmak istemezse bunun
yerine dışarıdan işçi bulmak da zaten zor değildi.
XII. yüzyıldan itibaren serfler birçok konuda
rahatladılar. Dışarıdan evlenme geç de olsa sağlandı.
Vergilerini ayni veya bedenle ödeme yerine para ile
ödeme kolaylığına kavuşmuş olsalar da bütün bunlar
köleliğin ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu.
Bunun zamanı henüz gelmemişti.
İngiltere'de özellikle kırsal alanda feodal lord ile
villeienler (Vilain'ler) arasındaki ilişki biçiminin
değişmesi birçok villeinin özgürlüğünü satın
almasına yol açmıştır. Hürriyetini kazanan bu
villeienlerlerın bir kısmı daha rahat ve özgürlük
kokan şehirlere göç etmişlerdir (Cin, 1995: 152).
Ticaretin canlanması senyörlüğü ortadan
kaldırmış olup, bu yoğunlukla XIII. yüzyıldan
aslî unsurları olan örgütlenmelerden hiçbir şey
kaybetmiyorlardı. Katedral, kilise, manastır veya
müstahkem bir şato biçiminde toprak sahibinin
genel bir ikametgâhı bulunuyordu. Bu ikametgâhta
yönetim işlerinin görüldüğü yerden başka lordun
ailesinin kaldığı yer, ambarlar, sığır barınakları,
ahırlar vs. bulunurdu. Lordun mahreminden
sorumlu olarak Major (villicius) lar bulunurdu.
Bunlar başlangıçta azledilebilirken sonraları
kalıtımsal haklara sahip oldular. Bir cour'un ya da
lord'un yargı alanına giren topraklar üç kısma
ayrılıyordu.
A. Demesne
Doğrudan senyörün adına işlene ona ait arazi
olup uçsuz bucaksız genişlikteydi.
B. Köylü işletmeleri (Serf Tarlaları-Terra
Mansinoria)
Her yerde değişik büyüklükte olmakla birlikte
her biri bir aileye yetecek kadar büyüklükte idi
(Pirene, 1983: 53-54).
C. Ortak Kullanım Alanları (CommunaMarca Comminis)
Buralar çayır, mera, bataklık fundalık ve
ormanlık arazilerdi. Bu ortak arazide sözde kolektif
mülkiyetin izlerini bulmak pek mümkün olmayıp
aslında buraların mülkiyeti lordun elindeydi
Kılıçbay, 2005: 3; Pirene, 1983: 55).
Malikâne içindeki üretim tamamen malikâne
içindekilerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelikti
(Cin, 1995: 66). Üretilen şeyi yalnızca kendisi
tüketmek durumunda olduğundan hem üretimde
yerellik ortaya çıkıyor hem de daha fazlasını
üretmeye ihtiyaç duymuyordu. Yani Pazar talebine
bağlı bir üretim şekline gerek duyulmuyordu
(Gürkan, 2005: 46). Var oluşunun temelleri,
geliştirmeye çalışamadığı bir örgütün geleneksel
işleyişi tarafından garanti edilmişti. XII. yüzyılın
ortalarından önce, kendisine ait olan arazisinin
büyük bir kısmı fundalık, bataklık ve ormanlıklara
dönüşmüştü. Hiçbir yerde, ekilen ürünü, toprağın
özelliklerine uydurmak için o köhneleşmiş rotasyon
sisteminden ayrılmak ya da tarımsal araçlar
geliştirmek konusunda en küçük bir çaba
görülmemektedir. Kilisenin ve soyluların elinde
bulunan toprak biçimindeki muazzam sermaye,
potansiyel kapasitesi hesaba katılırsa, çoğu zaman
önemsenmeyecek bir hâsılattan başka bir şey
üretememişti (Pirene, 1983: 57).
XII. yüzyıldan itibaren toprak sahibi soyluların
gelirleri azalmıştı. Onlar giderlerinin artışı ile aynı
oranda artmayan gelirleri olan bir sistemin kurbanı
olmaya başlamışlardı. Soylular hala lüks içinde
yaşıyorlardı ancak XI. yüzyıl ile mukayese
edilemeyecek derecede azalmıştı bu lüks yaşam.
Yeni ihtiyaçlara mukavemet etmekte ve bunları
tatmin edecek parasal kaynakları bulmakta aynı
95
kendilerinin atadığı bir şapel ya da kilise inşa
ettiriyorlardı. Pek çok sayıdaki kırsal kilise
bölgesinin kökeni de buradan gelmekteydi. O dinsel
örgütlenme ki piskoposluk bölgesi olarak uzun süre
Roma kentlerinin sınırlarını korumuştu.
itibaren görülür; ancak ticaretin yoğun ve nüfusun
daha kalabalık olduğu Flander, Ren kıyılarında daha
XII. yüzyılın ortalarından itibaren işaretler vermiştir
(Pirene, 1983: 71).
Artık üretimde uzmanlaşma ve köylü açısından
kâr etme ve tasarrufun tadına varılmıştır. Bu
değişiklikler Avrupa'nın büyük ticaret yollarıyla
açılmamış kesimlerinde çok yavaştı. Serflik ne
kadar değişime uğramış olursa olsun, köylü yine de
senyörün yargı hakkı, ondalık vergiler, örfî rüsumlar
ve yönetimlerin onu korumadığı veya yetersiz
derecede koruduğu her türlü güç suiistimalleriyle
karşı karşıya bulunuyordu (Pirene, 1983: 73).
XIV. Evlilik
İnsanın bizzat kendine ait çok az özeli ve hakkı
olduğu bir toplumda çok sayıda çıkarın
bağlantılarını sağlayan evlilik, kişisel bir seçim
olmanın çok uzağındaydı. Bu konudaki karar
babaya ait olup, oğlunun mutluluğunun sağlığında
görmek ister ve bir soylunun kızını satın alırdı.
Bazen akrabaların, çocuğun babası yoksa akraba,
senyör çocuğuysa vassalın, vassal ise sönyörün de
söz hakkı vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse
senyör çocuğu ise vassalların söz hakkı nezaket
ölçülerini aşmamaktaydı (Bloch, 1983: 195). V.
yüzyıldaki bir Vizigot yasasına göre bir baba bir kız
çocuğu bırakıp ölmüşse bu kız çocuğunu senyör
büyütüp uygun bir koca bulurdu. Ancak kız kendisi
bir koca bulursa, senyör kızın babasına vassal olarak
verdiği arazi ve hakları kızının elinden alırdı. Yani
vassalın itaati senyörün verdiği sözleri tutmasına
bağlıydı (Bloch, 1983: 196).
XII. Yargı
Lordların serfleri yargılama yetkileri vardı.
İstisnasız bütün serfler bu yargılamaya tabii olup;
lordların bazı yerlerde az, bazı yerlerde fazla
genişlikte yargılama yetkisi vardı. Bu yetki
Fransa'da en çok, İngiltere'de en azdı. Ancak bu
yetki her yerde en azından toprağın işlenmesi,
resimler, çalışma yükümlülüğü, köylü işletmeleri
konusundaki tüm sorunlar için geçerliydi. Her
manor'un Kâhya ya da villicus'un başkanlığında
köylülerden oluşan ve manor'un âdetine göre yani
halkın uzunca aralıklarla lorda da danışarak
costumal ya da weistümer denilen yazılı belgelerde
açıklanan teamüle göre hüküm veren mahkemeler
vardı (Cin, 1995: 56). Mülk sahibinin zabıta
tedbirleri almak, nizamlar kurmak, tevkif ettirmek,
mevkûf tutmak, yargılamak, mahkûm etmek, idam
etmek, vergi tahsil ve tekâlif etmek, ve hatta bir
şatoda gözcülük etmek ve bunu savunmak gibi bir
köylünün yapabileceği cinsten bir savaş hizmeti
talebinde bulunmak nevinden hakları vardı
(Seignobos, 1960: 112-113).
Senyör; vassallarının yardımını sadece savaş
zamanında istemiyor, barış zamanlarında da bütün
vassallarını bir araya getirerek bir kurul
oluşturuyordu. Bu kurullar genelde dinî
bayramlarda yapılıyor, bazen mahkeme görevi
görüyor, bazen dönemin siyâsal ahlakı olarak
danışma görevini yapıyordu (Bloch, 1983: 191).
Senyör, vassalının kendi sorumluluğu altında
mahkeme önüne çıkmasını veya orduya katılmasını
sağlamakla resmen yükümlüydü (Bloch, 1983:
142).
XV. Monarların Sosyal Rolleri
Böylece monar yalnızca ekonomik değil
toplumsal bir kurum halini almıştı. Orta Çağ feodal
düzeninde sakinlerinin tüm hayatları üzerinde
baskısını iyice hissettirmişti. Bu sakinler lordların
yalnızca kiracıları değildiler. Kelimenin tam
anlamıyla lordların adamıydılar (Pirene, 1983: 56).
Savaş sırasında onları koruyan, şatosu içinde
barındıran senyör bunu o insanlar için değil aslında
kendisi için yapıyordu. Çünkü bu halk lord için
üretiyordu ve köleliğin yüzyıllar içindeki şekil
değiştirmesi açıkça görülmekteydi. Tek başına bu
gerçek, ekonomik egemenliğin yalnızca kâr sebebi
ile şiddeti önlemeye yol açtığı belirgindir (Pirene,
1983: 57). Lordun yerel gücü onun ayrıcalıklarından
biri olmuştu (Ülgen, 2011: 63). Lordun hakları
kişiye göre değişen ölçülerde bireysel faaliyetleri
engelliyordu. Haklı olarak böyle adandırılan serfler;
ne vergi ödemeden evlenebilir, ne de izin almaksızın
monar dışında bir kadın alabilirdi. Ölmeleri halinde,
lord miraslarının bir kısmı ya da tümüne sahip
olurdu. Çalışma yükümlülüğü ve aynî resimler
kiracılar, daha doğrusu bütün kiralanmış mülkler
üzerinde ağır bir yük oluyordu. Çünkü bunlar
zamanla kişisel olmaktan çıkıp, gayrimenkule
ilişkin yükümlülükler haline dönüşüyordu (Ülgen,
2011: 58).
X. yüzyıldan itibaren artan Avrupa nüfusu ve
özellikle geçimini topraktan sağlayanların büyük bir
kısmına bu arazilerin yetmemesi sonucu şehirlere
göç eden işsiz güçsüz gurupların doğmasına yol
açmıştır. Özellikle I. Haçlı Seferi'ne katılanların
çoğunluğu bu şekildeki guruplardır (Ülgen, 2011:
XIII. Dinî Durum
Orta Çağ Avrupa şehirlerinde kilise şehrin kendi
etrafında kurulmasını veya kurumsallaşmasını
sağlamıştır. Özellikle barbar istilaları sonrasında
kilise şehirler için bir korunma sığınma yeri
olmuştur. Birçok üretim merkezi olsun, tüccarların
yaşadığı yerler olsun kiliseler etrafında toplanmıştır
(Gürkan, 2004: 45). Kırsal da ise her manor yargısal
bir bütünlük ortaya koyduğu gibi, dinsel yönden de
bir bütünlük ortaya koyuyorlardı. Asıl oturdukları
yerlerde toprak vakfettikleri ve görevlileri de
96
amaçlı üretim ve satım iştahını artırırken, kendi
kendine yeten yerel anlamlı üretim anlamlı
feodaliteyi de artık tarihe karıştırıyordu. Yukarıda
belirtilen bu ılıman kuru iklim yalnızca buğday
üretim artışına değil nüfus artışına da yol açmıştır.
Burada doğum oranının artmasına ve ölüm oranının
azalmasına yol açan başka etmenler de vardır.
Halkın bilinçlenmeye başlaması, son kalan kölelerin
serf konumuna yükselerek aileler kurabilmeleri de
VIII-XI. yüzyıllar arasında nüfus artışına sebep
olmuştur (Gimpel, 2005: 54). Toprakların daha
geniş ve daha fazla emek gücüne ihtiyaç duydukları
bu dönemde eğer nüfus eskisinden daha kalabalık
olmasaydı ve tarlalar fazla nüfus sayesinde hasat
edilmeseydi, kentlerde bu kadar dokumacı, boyacı,
kumaş imalatçısını toplamak ve duyurmak mümkün
olmazdı (Bloch, 1995: 75).
Avrupa feodalitesinin temel çizgileri şu şekilde
özetlenebilir.
Köylü bağımlılığı: Genel nakdi ücret ödenmesi
imkânsız görüldüğünden ötürü fief biçimindeki
toprak ücretinin hizmet karşılığı olarak temliki.
Uzmanlaşmış bir savaşçı sınıfının egemenliği:
İnsanı insana bağlayan itaat ve koruma ilişkileri ki,
bu ilişkilerin savaşçılar sınıfında saf vassalite
biçiminde ortaya çıkması
Düzensizliğin kaynağı olarak iktidarların
parçalanması: Ancak bütün bunların ortasında diğer
akrabalık tarzları ve devletin yaşamaya devam
etmesi (Bloch, 1995: 367).
61). XII. yüzyıldan itibaren bozulan bu toprak
sisteminin sebebi lordlar değil monarlardı. Eski tip
toprak yapısı ve sosyal sistemin10 aksine yeni tip
cistercian manastırları etrafında şekillenmeye
başlayan bir sistem doğuyordu. Bu sistemde keşişler
daha önce ekilebilir arazilerin çoğu sahipli
olduğundan, henüz üretime açılmamış fundalık
veya bataklık arazilere yerleşip yeni ahırlar,
çiftlikler ve çiftlik evleri kurmaya başladılar.
Buralar bir keşiş ya da dışarıdan istihdam edilen
adamların yönetiminde büyük alanları kapsıyordu.
O zamana kadar köylülerin sosyal statüsü olan
serflik yeni sistemde yoktu. Buralarda ne angarya ne
de kâhyaların ezici ve ehliyetsiz yönetimi vardır.
Böylece manastırların tarıma açtıkları yeni
topraklar kendileri ile birlikte yeni bir ekonomik
örgüt türü ortaya çıkarmıştır. Bu sistem; nüfus
artışından nasıl sonuna kadar kazanç sağlanacağını
keşfeden akıllı bir sistemdi. Bu sistem eski toprak
düzeninde istihdam edilemeyen o işgücü fazlasına
başvurdu. Bu din dışı biraderlerin sayısı 1150
yılında 36 iken, yüzyıl sonunda bu sayının 1248
olması bize bu konuda önemli fikirler verir. Artık
Avrupa'da özgür işgücü hızla artıyordu. Bu ıssız
yerlere yerleşen işsiz güçsüz gruplara konuk
anlamına gelen hotes deniliyordu. Bunların çoğu
özgür olmayan ana babadan doğdukları kesindir
ama şu anda hepsi özgürdüler ve kolonizatörler
olarak eski lordların güdümü ve angaryasından
kurtulmuş özgür toprak sahipleri durumuna
gelmişlerdi (Ülgen, 2011: 61). Toprakların daha
geniş ve daha fazla emek gücüne ihtiyaç duydukları
bu dönemde eğer nüfus eskisinden daha kalabalık
olmasaydı ve tarlalar fazla nüfus sayesinde hasat
edilmeseydi, kentlerde bu kadar dokumacı, boyacı,
kumaş imalatçısını toplamak ve duyurmak mümkün
olmazdı (Bloch, 1990: 75).
XII. ve XIII. yüzyılda kırsal sınıfların büyük
dönüşümü yalnızca artan nüfus yoğunluğunun bir
sonucu değildi. Bu aynı zamanda büyük ölçüde
kentlerin gelişmesine ve ticaretin canlanmasına
bağlıydı (Pirene, 1983: 61). Bir yandan artmakta
olan nüfus, bir yandan da ticaret amacıyla artık
değer üretebilmek için topraklar yoğun bir biçimde
işleniyordu. Bu arada köylüler hem kendi toprak
parçalarını hem de feodal beyliklere ait arazileri
işleye geldikleri eski beylik sisteminde bir çöküş
gözleniyordu. Bu değişikliğin ortaya çıkma
nedenlerinden birisi de iklimin değişmesiydi. Şöyle
ki; yapılan araştırmalar 1000 yılı dolaylarında XX.
yüzyıldakine göre daha ılımlı, daha kuru olduğunu
göstermiştir. Sıcaklık farkı bir iki dereceyi
aşmamasına karşılık oldukça değişik bir iklim türü
meydana gelmişti. Bu da Orta Çağ Avrupa'sında
tahıl üretimini artırdı (Gimpel, 2005: 30). Atın da
tarımda yeni sürüm ve koşum yöntemleri ile
kullanılması toprağın işlenmesini kolaylaştırdı. Bu
da tarım devrimini olumlu etkiledi (Gimpel, 2005:
31-32). İşte bütün bunlar Orta Çağ Avrupa'sında kâr
Sonuç ve Değerlendirme
Feodal toplum hiyerarşik olmadan çok eşitsiz bir
toplum olarak ortaya çıkmaktadır. Soylulardan çok
şef vardır. Kölelik yok ama doğrudan üreticileri
çoğu serftir. Eğer bu toplumda köleliğin yeri bu
kadar az olmasaydı, gerçekten feodal olan bağlılık
ilişkilerinin toplumun alt kesimlerinde ortaya
çıkması mümkün olmazdı (Bloch, 1995: 360).
Feodalite devam ettiği süre içerisinde Avrupa'da
sosyal adalet kurulmamış, bu nedenle halk, çeşitli
sınıflara ayrılmıştır.
Batı uygarlığı coğrafyasında, feodalite
haritasında bazı geniş boşluklar vardı. İskandinav
yarımadası, Frizya, İrlanda gibi. Belki de bundan
önemlisi, feodal Avrupa'nın ne aynı derecede, ne
aynı ritme göre ve özellikle de hiçbir yerde tamamen
feodalleşmediğini fark etmektir. Hiçbir Avrupa
ülkesinde kırsal nüfusun tamamı kişisel ve ırsî
bağımlılık ilişkisinin içine girmemiştir. Hemen her
yerde-bölgelere göre çok değişken sayılarda olmak
üzere- küçük veya büyük alleu'ler11 yaşama imkânı
bulmuşlardır. Yani Avrupa'nın hiçbir yerinde
feodalite tam anlamıyla mükemmel bir şekilde
yaşama imkânı bulamamıştır (Bloch, 1995: 366).
Orta Çağ'daki Avrupa'da bu siyâsal ve sosyal
bölünmüşlük; bölgesel ekonomik faaliyetler,
insanlar arasında dil, davranış ve dünya görüşü
bakımından farklılıklar doğmasına neden olmuştur.
97
Feodalite, bütün Orta Çağ boyunca devam
etmiştir. Yeniçağdan itibaren Batı Avrupa'da
merkezi monarşilerin kurulmasıyla feodal-parçalı
yapı- çözülmeye başlamış ve bu süreç ulus
devletlere giden yolu açmıştır (Eğribel-Özcan,
2006: 337). XV. yüzyılda barutun ateşli silahlarda
kullanılmasıyla sona ermiştir. Feodalitenin
yıkılması, mutlak krallıkların güçlenmesini sağladı.
Yeni Çağ başında Almanya dışında feodalite yıkıldı.
Almanya'da ise Yakın Çağ'da ortadan kalkmıştır.
Orta Çağ feodalitesini incelediğimizde genel
olarak şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır.
a. Erken Orta Çağların başında ortaya çıkan
f e o d a l i t e r e j i m i h e r b a k ı m d a n Av r u p a ' y ı
şekillendirmiş ve etkisi Geç Orta Çağ'ın da ötesinde
Yakın Çağ'a kadar devam etmiştir.
b. Avrupa feodalitesinin Kavimler Göçü ile
ortaya çıktığı kanısının aksine feodalite Avrupa'da
İlk Çağ'ın sonlarına doğru Büyük Roma'da etkisini
göstermeye başlamıştır.
c. Feodalite, Kavimler göçü öncesinde
Avrupa'daki ticarî durgunlukla başlamış ve barbar
kavimlerinin Avrupa'yı istilaları ile Avrupa'yı
şekillendirmeye başlamıştır.
d. Feodalitenin oluşmasına Müslümanların
İspanya'yı ele geçirmelerinin etkilemesi şöyle
dursun, Müslüman ilerleyişi Avrupa'nın zaman
zaman birlik olmalarına bile sebep olmuştur.
e. Orta Çağ feodalite rejimi Haçlı seferleri ve
akabinde Ortadoğu'da kurulan Kudüs, Antakya gibi
Haçlı Kontlukları ile Ortadoğu'ya sıçramıştır.
f. Feodalite, Avrupa'da yerelliği ön plana
çıkarmış, ticaretin zayıflaması ile ortaya çıkan
feodalitenin yüzünden yine ticaret geri kalmıştır.
Böylece Avrupa'daki bu kısır döngü uzun süre
üretimin yerelliğine sebep olmuştur.
g. Feodalitede her ne kadar bir anlaşma var gibi
görünüyorsa da esasen anlaşmanın eşit ya da eşite
yakın taraflar arasında olabileceği göz önüne
alınırsa aslında derebeyi ile serf arasında böyle bir
anlaşmadan söz etmek mümkün değildir.
h. İslâm dünyasındaki toprak anlayışı ile Avrupa
feodalitesi arasında hem yaşam tarzı, hem uygulama
biçimi ve hem de insanî açıdan büyük farklılıklar
vardır. İslâm dünyasında toprağı ile birlikte satın
alınan bir serf sistemi yoktur.
ı. Avrupa feodalitesinde her ne kadar kölelik
sistemi yok gibi görünüyorsa da aslında kölelik şekil
değiştirmiş ve toprağa dayalı bir kölelik sistemi
getirilmiştir. Sadece kısmî haklar verilmekle
köleliğin biraz daha serbestiyet kazandırılmış
biçimi denilebilir.
i. Orta Çağ Avrupa'sını derinden etkileyen ve
şekillendiren feodalite rejimi tüm Avrupa'da ve her
yerinde aynı şekilde uygulanmamış olup; ülkeden
ülkeye ve kültürden kültüre farklılık göstermiştir.
j. Feodalite; toprak sistemi içinde herkes
vassalına bağlı serf durumunda olmayıp kendi
toprağı olan bir kısım özgür köylüler de mevcuttur
ki, bunların sayıları zamanla daha da artmıştır.
Ancak bu özgür denilen köylüler dahi birçok alanda
derebeyin emri ve hatta yargı kararı dışına
çıkamıyordu. Daha da şaşılacak tarafı bu özgür
denilen toprak sahipleri dahi belli zamanlarda
vassala hizmet etmekle yükümlüydü
k. Kilise Avrupa'daki derebeylik rejiminin adeta
pekiştiricisi olmuş ve bu parçalanmışlık ve serf
(yani toprak kölesi) durumunda olan köylünün bu
şekilde devamında mahsur görmemiştir. Üstelik
birçok derebeyin merkezinde ya da yakınında şapel
denilen küçük kiliselerin bulunması bunun açık
göstergesidir.
l. Avrupa feodalitesinin ana unsurunu toprak
sistemi oluştursa da sınıf farkı şehirler için de
aynıydı. Orta Çağ'ın ortalarına (XI-XII. yüzyıllar)
kadar şehirlerde sınıf farkı devam etmiş, kilise ve
Devrimi, Çev. Nazım Özüaydın, Tübitak
Popüler Bilim Kitapları, 8. Baskı, Ankara.
Gül, Muammer (2009), Orta Çağ Avrupa Tarihi,
İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları.
Gürkan, Tevfik (2004), İktisat Tarihi, Eskişehir:
Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
Yayınları.
Hançerlioğlı, Orhan (1986), Ekonomi Sözlüğü,
C.15, İstanbul: Büyük Fikir Kitapları Dizisi, Remzi
Yayınevi.
Hudûdü'l-Âlem Mine'l-Meşrik İle'l-Magrib
(2008), İng. Çev. V. Minorsky, Türkçeye
Çevirenler, Abdullah Duman-Murat Ağarı,
İstanbul: Kitabeyi Yayınları.
Kılıçbay, Mehmet Ali (2005), “Orta Çağ'ın
Ortalık Malı Olmadığına Dair”, Doğu-Batı Dergisi,
Ankara.
Le Goff, Jacques (2005), Orta Çağ'da Batı
Avrupa, Çev. Nilüfer Uluç, Doğu-Batı Dergisi,
Ankara.
Nicholson, Hellen, J. (2004), Medieval Warfare:
Theory and Practice of War in Europa, London,
Ortaylı, İlber (2007), Osmanlı Barışı, 4. Baskı,
İstanbul: Timaş Yayınları.
Özyüksel, Murat (2007), Feodalite ve Osmanlı
Toplumu, C.103, İstanbul: Derin Yayınları.
Perroy, Edouard, Mousnier Roland, Ernest
Labrousse, Marc, Boluloiseau,
Server Tanilli
(1984), Yüzyılların Gerçeği ve Mirası: İnsanlık
Tarihine Giriş, C. 2, İstanbul: Say Yayınları.
Pirene, Henri (1983), Orta Çağ Avrupasının
E k o n o m i k v e S o s y a l Ta r i h i , Ç e v. U y g u r
Kocabaşoğlu, İstanbul: Alan Yayıncılık.
Seignobos, Charles (1960), Avrupa Milletlerinin
Mukayeseli Tarihi, Çev. Samih Tiryakioğlu,
İstanbul: Varlık Yayınları.
Şenel, Alâeddin (2005), Siyâsal Düşünceler
Tarihi, Tarih Öncesinde İlkçağda, Orta Çağ'da ve
Yeniçağda Toplum ve Siyâsal Düşünüş, 6. Baskı,
Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.
Ülgen, Pınar (2011), Doğu-Batı Arasında
Teknoloji Transferi (Geç Orta Çağlar), İstanbul:
Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
Viladimirtsov, B. Y. (1987), Moğolların İçtimaî
Teşkilatı, Moğol Göçebe Feodalizmi, Çev.
Abdülkadir İnan, Ankara: TTK.
Yaşar, Bedirhan (2004), Orta Çağ Tarihi,
Konya: Çizgi Kitabevi Yayınları.
C a m b r i d g e M e d i e v a l H i s t o r y, h t t p : / /
www.fargottenbooks.org
Medieval Period I-Phyc1A 2nd reporters-1
Medieval Period I:After the Downfall of Roma in
467 AD, http://en. wikipedia.org/wiki/Middle Ages
htp://www.dictionary30.com/meaning/feodum
http://encylclopedia.jrank.org/FAT_FLA
asiller şehir halkını sömürme konusunda adeta
işbirliği yapmışlardır.
m. Nasıl ki ticarî durgunluk ve yerel üretimtüketim tarzı Avrupa'yı yüzyıllarca bölünmüşlük
içinde bırakmışsa, aynı ticaretin canlanması da aynı
Avrupa'yı durgunluktan kurtarmış, burjuvazi
gelişmiş ve zenginleşip ilme merak salan insanların
çoğalması sonraki sanayi çağına, laik yüzyıllara
taşımıştır.
n. İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük elbette
her toplum için başat değerlerdir ancak bu gün
Avrupa'da bu değerler daha fazla uygulama alanı
bulabiliyorsa bunda temel bilin Avrupalının
geçmişindeki demokrasi kültüründen daha ziyade
ezilmişlik, horlanışlık, toprak köleliği kimi
aşamalarla yıllarca mücadele etmeleri dolayısıyla
bu insani değerlerin kıymetini daha iyi bilmeleridir.
Dipnotlar
8.Orta Çağ Avrupa'sında lordun, senyörün, derebeyin veya
kralın toprağında çalışan serf. 9.Avarız vergileri. 10.
Bennedik'in aksine. 11.Orta Çağ Avrupa'sında tımar benzeri
toprak. Serflerin dışında, kendi özel mülkiyeti toprağı olanların
dahil olduğu sistemin adı.
Kaynakça
Akgündüz, Ahmet (1995) İslâm Hukukunda
Kölelik-Cariyelik Müessesesi ve Osmanlı'da
H a re m , 6 . B a s k ı . İ s t a n b u l : O s m a n l ı
Araştırmaları Vakfı Yayınları.
Aston, T., H. Landlords (2006), Peasants and
Politices in Medieval England, UK: Cambridge
University Press, Dicitaly Printed First
Paperback Version.
Bloch, Marc (1995), Feodal Toplum, Çev.
Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara.
Cahen, Claude (1990), İslamiyet, (Doğuşundan
Osmanlı Devletinin Kuruluşuna Kadar), Çev.
Esat Mermi Erendor, Ankara: Bilgi Yayınevi.
Christensen, Peter (1993), The Decline Of
İranshar, Danimarka: Universty of Copenhagen.
Cin, Halil (1995), Tarihte Toplum ve Yönetim
Tarzı Olarak Feodalite ve Osmanlı Düzeni, Sayı
13, Konya: Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Yayınları.
Devrines, Kell (1956), Medieval Military
Technology, USA.
Duby, Georges (1990), Orta Çağ İnsanları ve
Kültürü, Çev. M. Ali Kılıçbay, Ankara: İmge
Yayınları.
Ebû Dülef Mis'ar b. Mühellil el-Benâzicî'nin
Türk, Hind, Çin Ülkelerinde Gördüklerini
Anlattığı Birinci Risale (2010), İbn Fadlan
Seyahatnamesi ve Ekleri, s.62-66, Çev.
Ramazan Şeşen, İstanbul: Yeditepe Yayınları.
Eğribel-Ertan-Ufuk Özcan (2006), Sosyoloji ve
Coğrafya, Sosyoloji Yıllığı, Cilt 15, 17, 38,
İstanbul: Kızılelma Yayınevi.
Gimpel, Jean (2005), Orta Çağda Endüstri
99
Doç. Dr. Ziyeddin Hemil oğlu MEHERREMOV*
İREVAN EDEBİ ÇEVRESİNİN XIX. YÜZYIL VE
XX. YÜZYILIN 20`Lİ YILLARINI KAPSAYAN DÖNEMİNİN
TARİHSEL KENDİNEÖZGÜLÜĞÜ
ÖZET
Makalede İrevan edebi çevresinde
Kürekçay ve Gülüstan anlaşmalarından sonra
Azerbaycan halkına, onun kültürüne,
edebiyatına, güzel sanatlarına yapılan
“kötülük”ler, Ermenistan olarak adlandırılan
Batı Azerbaycan arazisinden, yani
Azerbaycan Türklerinin kendi yurtlarından
zorla çıkarılması, şu bölgede Ermenileştirme
siyasetinin uygulanma yolları
açıklanmaktadır.
Anahtar kelimeler: Azerbaycan, Kürekçay,
Gülistan, İrevan, Ermenistan.
İrevan edebi çevresi, genel
Azerbaycan kültürünün önemli bir kısmını
oluşturmaktadır. Ermeniler hiç bir temele
dayanmadan eski Oğuz yurdunun, Türklerin
ezeli ve ebedi ata topraklarının, İrevan
Hanlığının tarihsel arazilerindeki yaşayış
bölgelerinin isimlerini Ermenileştirmiş, güya
bu toprakların “gerçek” sahibi oldukları
üzerine dünya kamuoyunda akıl almaz
düzmecelerle yanlış düşüncelere neden
olmuşlar. Böyle bir ortamda İrevan edebi
çevresinin araştırmaya tabi tutulması son
derece önem arz eden konulardandır.
Halkımızın dünya kültürü
hazinesinde isimleri gururla duyurulan
birçok yazar, şair, gazeteci, bilim adamı ve
saz söz sanatçıları İrevan edebi çevresinde
ortaya çıkmış ve yaşamları, faaliyetleri,
sosyal siyasal mücadeleleri burada
oluşmuştur.
XIX. yüzyılın ilk çeyreğinin karışık
olayları Azerbaycan halkının tarihine ağır
zulümler, katliamlar, yağmalar, işgaller ve
göçürmelerle geçmiş, Kafkasya'nın, aynı
zamanda ikiye bölünen Azerbaycan'ın Rus
Çar hükumeti tarafından işgali ve İran`dan,
Türkiye'nin değişik bölgelerinden göçürülen
Ermeniler (A.C.Гpибoeдов, 1989: 387)
Araz Nehri kıyılarında iskân edilmiştir. Bu
dönemde (H. H. Шавров, 1911:63, 64)
Çarizmin böyle politikasının nelerle
sonuçlanacağını önceden değerlendiren
aydınların öncül grubunun temsilcileri
yetişmekteydi.
*Azerbaycan Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Yanında Devlet Yönetim Akademisi, Doç. Dr. AZERBAYCAN
edebi çevresine ışık tutan bilgilerle zengindir”
(Abbas Hacıyev, 1980:6)
Genel Azerbaycan edebi çevresinin
önemli dallarından biri olan İrevan edebi
çevresi hakkında ve değişik edebi kişilerin
yaratıcılığına dayanılarak doktora tezleri
savunulmuştur. Bu çalışmalar şimdi de
sürdürülmektedir. Bu tezlerde bahis konusu
dönemin sosyal-siyasi olayları, Ermenilerin
halkımıza karşı yaptıkları amansız
vahşilikler, gaddarlıklar, katliamlar, işgaller
üzerine tarihsel olgulara dayanan gerçekler
yansımaktadır.
İrevan edebi çevresinin kastedilen
döneminde İrevan Hanlığının tarihsel
kendine özgülüğünün ünlü sanat adamlarının
yaşam ve yaratıcılığı örneğinde araştırılması
temel amaç olarak ele alınmış, okul, kitap
basını, aydınlanma, ressamlık, neccarlık,
tiyatroların kurulması, basının geliştirilmesi
alanlarında bir zamanlar uygulanan, geçen
yüzyılların Kafkasya`ya bağlı basın
organlarına yansıyan, fakat dönemin sosyal
siyasal durumunun neden olduğu yasaklar
sebebiyle araştırılmayan, yalnız ve yalnız
arşiv belgelerinde mevcut olan ilginç
bilgilerin ortaya çıkarılması genellikle
sağlanmıştır. Çevrenin sosyal siyasal ve edebi
tarihi gözden geçirilmesi, hem yazılı, hem de
sözlü edebiyatın temsilcilerinin İrevan
Hanlığına dâhil olan arazilerde
yaratıcılıklarının bu veya diğer özelliklerinin
edebi örneklere dayanılarak incelenmesi,
sanat meselelerinin tefsiri araştırma
konumuzu oluşturmaktadır. İrevan edebi
çevresinin bu veya diğer meselelerinin,
araştırılması gereken bütün hususların
genellikle bilimsel araştırmaya tabi tutulması,
edebi sürecin tarihsel bağlantıda genel
manzarası üzerine bazı meselelerin şerhi ilgi
doğurur. Burada Azerbaycan`ın çeşitli
bölgelerini kapsayan edebi çevrelerinin genel
prensipleri hem kuramsal, hem de pratik
sorunlarından hareketle, edebi tarihsel,
tarihsel kıyaslamalı, kıyaslamalı-tipoloji
metotlara başvurulmuştur. Azerbaycan`ın
edebi çevrelerinin araştırılması açısından
yazılmış monografi ve tezlerin bilimsel
yöntem ve prensipleri de ele alınmıştır.
İrevan edebi çevresi genel
Azerbaycan edebi çevreleri içerisinde
kendine özgülüğüyle seçilen çevrelerdendir.
Araştırmada İrevan edebi çevresinin XIX.
yüzyılda ve XX. yüzyılın 20`li yıllarındaki
döneminin amansızlıklarına ve
meşakkatlerine maruz kalan, bunların
sonucunda deportasyonlara, göçürmelere,
Rusya`nın Kafkasya'da uyguladığı
siyaset, Azerbaycan halkının manevi
sarsıntılarıyla birlikte, onun kültürel
yaşamında bazı dikkat çekici yeniliklere
neden olmuştu. Azerbaycan`da realist
edebiyatın gelişmesi, yeni tipli okulların,
gimnaziyum, seminer ve tiyatroların
kurulması kültürel yeniliklerdendi.
XIX. yüzyılda Güney Kafkasya'daki
halkların Rus ihtilalci demokratlarıyla ilişkisi
bulunan yeni düşünceli aydınlar, zamanın
sosyal siyasi çelişkilerini anlayacak bir grup
ortaya çıkmıştı. Genel milli edebi sosyal
düşünce, ünlü yazar Mirze Feteli
Ahundzade`nin gerçekçi edebi
geleneklerinin sürdürülmesi ve “Molla
Nasreddin” edebi okuluyla nitelikseldir. Söz
konusu dönemin başlıca özelliği olarak,
“edebiyatımızda yeni düşünce tarzı, milli
realist maarifçilik (aydınlanma) (Nazim
Ahundov 1959:8) harekâtı, aynı zamanda
gazetecilik, basın, milli kaderin, realizmin
gerçekleri gibi yansımıştır. ”(Şureddin
Memmedli 2003:143) XX. yüzyılın başlarında
bağımsız ideoloji ve estetik kavram
oluşturmayı başaran “Molla Nasreddin” ve
“Füyuzat” dergilerinin adlarıyla bağlı satirik
ve romantik edebi okullar milli kültür
tarihimize belirgin örnekler vermek yolunda
eşsiz rol oynamıştır. (Şamil Veliyev 1999: 3, 5)
“Tiflis edebi çevresi kendi önemi ve
zenginliğiyle Azerbaycan edebiyat
bilimcilerinin dikkatini her zaman çekmiştir.
Onlar Tiflis`teki Azerbaycan edebi çevresiyle
bağlı sanatçıların yaşam ve yaratıcılığı
üzerine birçok araştırma eserleri yazmışlar.
Bu çevre hakkında geniş betimleme yapan
bilim adamı Eziz Şerif`in, halk yazarı Mirze
İbrahimov`un Celil Memmedguluzade`yle
ilgili “Büyük Demokrat”, Şıheli Gurbanov`un
“Puşkin ve Azerbaycan Şiiri”, “XIX. yüzyılda
Azerbaycan-Rus Edebi İlişkilerinin Gelişim
Aşamaları”. Şamil Gurbanov`un “XIX.
Yüzyılın Sonu, XX. Yüzyılın Başlarında
Azerbaycan-Rus Edebi İlişkileri”, “Açılmamış
Sayfalar”, Almemmed Almemmedov`un “XX.
Yüzyılın Başlarında Azerbaycan-Rus Edebi
İlişkileri”, Dilare Aliyeva`nın “AzerbaycanGürcü Edebi İlişkileri Tarihinden" adlı
bilimsel çalışmalarında Tiflis edebi çevresinin
ışıklandırılması, onun Azerbaycan
edebiyatının gelişmesindeki rolü, karşılıklı
edebi ilişkiler tarihi üzerine geniş düşünce ve
zengin malzeme bulunmaktadır. Değerli
gazeteci Gulam Memmedli`nin ”Molla
Nasreddin” adlı salnamesi ve “Azerbaycan
Tiyatrosunun Salnamesi” kitapları da Tiflis
102
olmuşlardır. Bu olgu İrevan Hanlığının
arazisinin gerçek sahiplerinin Azerbaycan
Türkleri olduğunu gösterir.
Söz konusu dönemlerde İrevan
Hanlığında bir sultanlık ve on beş mahal
olmuştur. Bu mahallarda irili ufaklı 2300
yaşayış mıntıkasının 1500`den çoğunda
tamamen Azeri Türkleri yaşıyordu. 1828
yılında Hanlıkta 310 Ermeni yaşayış bölgesi
vardı ki, bu da Hanlıkta yaşayan Azerbaycan
Türklerinin toplam %25`ini oluşturmaktaydı
ve etnik durum böyleydi.
...Rusların işgal ettiği arazilerden,
özellikle de İrevan ve Nahçıvan
Hanlıklarından 240 bin nüfus, hem de Rus
istibdadına boyun eğmeyen ve Rus tebaalığını
kendilerine hakaret bilen zengin sınıf İran`a
ve Türkiye`ye göçtü. İrevan`ın boşalmış
arazilerine ise hemen İran`dan ve
Türkiye`den kaçan Kürtler ve Ermeniler
yerleştiler.
“Türkmençay Anlaşması”na yansıyan
birkaç şartla birlikte her iki devlet -İran ve
Rusya devletleri, İran`dan ve Türkiye`den
Rusya`ya, Azerbaycan`dan ise İran ve
Türkiye`ye göçen Müslümanların
yerleştirilmesini kendi üzerine aldı. Ve
böylece, bu anlaşmaya genellikle, çok kısa bir
sürede İrevan`dan 40 bin, Türkiye`den ise 80
binden çok Ermeni İrevan Guberniyasına ve
Gence Guberniyasının dağlık arazilerine
göçürüldü. Bu yetmezmiş gibi 1828 yılında
Çarın 21 Mart tarihli fermanıyla İrevan
Guberniyası arazisinde Ermeni mahalı
oluşturuldu.
Bu olaylardan, göçlerden, Vedibasar
mahalı belli miktarda da olsa, etkilenmedi.
Bunun da gerçek nedeni o zaman burada
büyük saygı sahibi olan Mahmud Ağa ve onun
oğlu Şeref Bey olmuştur. Mahmud Ağa başka
beylere, beyzadelere ve hanzadelere katılarak
İran`a göç etmemiş, aksine Gökçeli Veli
Ağa`dan örnek alarak oğlu Şeref Beyi
armağanlarla İrevan`a - Eski Azerbaycan
şehrini kendisine karargâh yapan ve adını
tarih sayfasına “Paskeviç-İrevanski” olarak
düşüren Rus generalinin huzuruna
göndermiştir. Şeref Bey generale layık
hediyeler verdikten sonra, Rus tebaalığını
kabul ederek, beylik hanedanını, malını
mülkünü korumakla birlikte, Azerbaycanlılar
yaşayan köylerin de İran`a göçünün karşısını
aldı. Mahmud Ağa ve Şeref Beyin neslinden
ünlü “Hacılar nesli” töremiş ve bunlardan
birisi de ömrü mücadelelerde ve halkına
sadakatle hizmette geçen Eyyub Ağa ve onun
oğlu Magsud Hacıyev olmuştur” (Memmed
katliamlara maruz kalan soydaşlarımızın
vatan, toprak, yurt aşkı üzerine hafızalardan,
edebi örneklerden sunulan bilgiler,
söylemeler, olaylar, aynı zamanda bu
çevreyle bağlı araştırmalar gözden
geçirilmiştir.
Edebi mücadelede ellerinden geleni
esirgemeyen düşünürlerin, Tiflis`te ve
İrevan`da faaliyet gösteren “Molla
Nasreddincilerin”, aynı zamanda ilk yazılı
basın örneği gibi dikkat çeken ve İrevan`da
yayınlanan “Lek-lek”, “Bürhan-i Hakikat”
dergileri yazarlarının eserleri, özgeçmişleri,
Batı Azerbaycan edebi çevresinin söz konusu
döneminin sanat yaşamı, gerek yazılı,
gerekse de sözlü edebiyatın gelenekçi ve
yenilikçi görüşlerinin karşılıklı ilişkisi,
edebiyatın, güzel sanatın, kültürün gelişmesi
alanında araştırmaların sonuçları üzerine
bilimsel kanı ve tezler ileri sürülmüştür.
Bütün bunlar araştırmanın bilimsel yeniliği
sayılabilir.
İrevan Hanlığı kurulan zamandan, yani 1410
yılında Pir Hüseyin Emir Sedi Handan
başlamış, ta 1828 yılına Hüseyingulu Hana ve
kardeşi Hasan Hana kadar Hanlık tahtında
oturan 49 kişinin hepsi Azerbaycan Türkleri
103
verdikleri destek sonucunda ise onlar
Rusya`nın ekonomik, kültürel, siyasi, askeri
alanlarında yer alarak nüfuz kazandılar.
Fakat bütün bu desteklere ve cemiyetin
Ermenilerin çıkarına değiştirilmesine
rağmen, ta 1918 yılına kadar Ermeniler
sadece Kafkasya'nın hiç bir bölgesinde
nüfusun çoğunluğunu oluşturmuyorlardı,
tam tersi Ermeni yazarı Anahid Ter
Minasyan`ın söylediği gibi, bu böyle değildi.
Adı geçen yazar şöyle ekler: "Tiflis
kongresinin önemli rahatsızlıklarından biri
Kafkasya`da kesin olarak Ermeni milli
nüfusunun yeteri sayıda olmamasıydı. Yerli
yönetim özerkliği kazanmak için ricada
bulunmakla birlikte, “zemstvo”lar
oluşturmak için perakende Ermeni
toplumunu kapsayan çok az ölçekte eyalet
birimlerinin planı da sunulmuştu". (2. Anahid
Ter Minasyan. "Müasir tarihde Kafkasya. say.
63)
"İrevan vilayetindeki 211 Azeri köyü
harabalığa dönüştürüldü ve 100 binlerle insan
katliam olundu. Böylece, yaklaşık 300 bin
İrevan Azerisi mahvedildi..." (3 - Menije
Turabzade ve... "Merkezi Asiyada ve
Kafkasya'daki Deyişiklerin Mahiyyeti" say.
71). Müslümanların soykırım ve
temizlenmesi sonralar da amansızlıkla
sürdürüldü.
General Paskeviç`in kumandanlık
ettiği Çar ordusu birliklerinin 1827 yılı Martın
13`de Eçmiedzin`e girdi. Aynı yılın
Temmuzun 7`de Nahçıvan`ı tuttu.
Temmuzun 7`de Abbasabad kalesi düştü.
İrevan serdarı Hüseyingulu Hanın karşı
gelmesine rağmen, 1827 yılı Eylülün 20`de
Serdarabad kalesi, Ekimin 1`de ise İrevan
kalesi (Qlinka S. N. 1995) Haç yürüyüşünün
sonuncu kurbanı oldu.
Belirtmeliyiz ki, İrevan etnik bölgesi
üzerine konuştuğumuzda bu etnik alanın
onun coğrafyasından daha geniş olduğunu
söylemek gerekir. Son göçe kadar
Ermenistan adlanan Batı Azerbaycan
arazisinin birçok bölgelerinde tarihen her
zaman yaşayan Azerbaycanlılardan başka,
İrevan Hanlığının değişik yaşayış
bölgelerinde doğan, büyüyenlerin çoğu
Azerbaycan`ın değişik illerinde, aynı
zamanda Sovyetler Birliğinin bazı
şehirlerinde zaruret için meskûnlaşmışlar.
İrevan Hanlığı sadece coğrafi mekân değil,
hem de güçlü edebi-estetik bilgi mekânıdır.
Bu Hanlığın adı çekildiğinde, ilkönce,
Gernibasar, Gökçe, Dereçiçek, Dereleyez,
Ağbaba mahalları – saz (bağlama) ve söz akıla
gelmektedir. Bu mahallar Türk ahlakı ve
Efşan 2008: 18,-17).
“Şehir kalkındı, nüfus onarılmış
evlerine dönmeye başladı" (Esger Zeynalov
1999: 6, 7)(Ermenistan Azerbaycanlılarının
Coğrafyası 1995: 5). XYIII. yüzyılın
ortalarında İrevan Hanlığının kurulduğu,
Hanlığın temelinin Mir Mehdi Han tarafından
koyulduğu, arazisinin Ağrı vadisi, Dereleyez
ve Gökçe Gölü arasındaki topraklarda
bulunduğu ve naibler tarafından yönetilen on
beş mahalı kapsadığı, İrevan şehrinin bu
Hanlığın merkezi olduğu, buranın nüfusunun
genellikle Türklerden oluştuğu inkâr edilmez
tarihsel olgudur.
Kendisini İmparatorluk ilan etmiş
Rusya`da bu devletin siyasi stratejisini
yansıtan I. Pyotr`un “Vesiyetname”si dikkat
çekmektedir. Beyinleri Şiilik mezhebiyle
zehirlenmiş Fars feodalleri ise Azerbaycan`ın
varlığıyla bir türlü hesaplaşmak
istemiyorlardı. Sonuçta savaştan sonra XIX.
yüzyılın başlarında Azerbaycan ikiye
bölündü, hem coğrafi, hem de devlet
bağımsızlığını kaybetti. 1918 yılının 28 Mayıs
tarihinde Kuzey Azerbaycan`da milli devlet
kurulana kadar bağımsızlığımız, milli
varlığımız ninnilerin, manilerin umuduna
kaldı, muğamın yürek parçalayan
hücrelerinde saklandı, hasretle, saklı saklı
Araza gözyaşı akıtıldı (Nizameddin
Şemsizade 2008:100-101). Henüz 1896
yılında Derbend`i ele geçiren Rus orduları
birkaç istikamette Güney Kafkasya`da
harekâta başlayarak, ilkönce Gürcistan`ı
Rusya`ya kattı. Teessüf ki, Guba Hanı Feteli
Hanın Hanlıkların tek devlet olarak
birleştirmek niyeti yarım kaldı. Onun inatlı
mücadelesi o dönemde yeteri kadar gücü olan
Azerbaycan hanlıklarının bencillikleri
sebebiyle yurdun düşmana kurban
edilmesine neden oldu. Bencillik duygularına
kapılan hanlardan yalnız ikisi - Gence Hanı
Cavad Han ve İrevan Hanı Hüseyinigulu Han
sona kadar Ruslara karşı savaştılar... Gürcü
asıllı Rus Generali Sisianovla (Azerbaycan
tarihi 1994:571, 572) Cavad Hanın
mektuplaşması bu bağlantıda dikkat çekiyor.
1805 yılında Gence yakınında Kürekçay
Anlaşmasının imzalanması, 1813 yılının 12
Ekim tarihinde Karabağ`ın Gülistan köyünde
Rusya ve İran arasında tarihe Gülüstan
Anlaşması olarak geçen ikinci barış
anlaşmasının yapılması Azerbaycan`ın iki
imparatorluk arasında bölüştürülmesinin
temelini koydu.
Ruslar Arazın o tayındaki vilayetleri
ele geçirdikten sonra hiç zaman bu bölgenin
insanlarına itimad göstermediler. Ermenilere
104
telaş içinde diyorlardı ki, Ermeniler bu
toprakları ebedi olarak ele geçirecekler. (A. C.
Qriboyedov, 1989: 387)
Rus ordularının 1827 yılının 1 Ekim
tarihinde İrevan`ı zorla işgal ettikten sonra
Türkmençay Anlaşmasına (1828) kadar
genellikle İrevan Hanlığı Rusya`ya
birleştirildiğinde azınlık olan Ermeniler de
Azerbaycanlılarla rahat bir ortamda
yaşamışlar.
Göçürülme ve dikkate alınmayan
harçlar için onlara 14. 000 çerivon altın ve 400
ruble gümüş verilmiştir. Lazarev (milliyetçe
Ermenidır-Z. M) Rusya`ya 40. 000 kişi yeni
tabaa göçürmüştür (C. Qlinka,1831: 92).
Paskeviç`in zamanında Ermenileri davet
etmek için albay, Ermenilerin Azerbaycan
topraklarına, Azerbaycanlıların daha sıkı
yaşadıkları arazilere kitlesel şekilde
göçürülmesini Rus araştırıcıları ve bilim
adamları henüz XIX. yüzyılın başlarında
geniş yansıtmışlar. 1826-1828`li yıllarda
(savaştan döneminde) İran ve Türkiye
Ermenileri Yelizavetpol (Gence) ve İrevan`ın
en iyi topraklarına, Gökçe Gölünün
kıyılarına, Vedibasar mahalına ve diğer
yerlere sistemli şekilde göçürülerek iskânları
uygulanmıştır. (H. H. Şavrov, 1911:63, 64)
Rusya toprakları adlandırılan Azerbaycan`a
Ermenilerin göçürülmesine değinen yazar; üç
buçuk ayda 8. 000`den çok ailenin Araz
Nehrini geçtiğini belirtmiştir. Lazarev İran`a
gönderilmiştir. Karapet adlı Erzurum`dan
olan bir papaz kendisiyle 70. 000 Ermeni
getirmiştir... Müslüman devletlerinden
Rusya`ya Ermenilerin göçürülmesi aralıksız
olarak devam ettirilmiştir. (V. L. 1904: 87).
İrevan Hanlığının çökmesinden sonra yerli
kübar Azerbaycanlı ailelerinin bir kısmı ata
yurtlarını terk etmiş, söz konusu dönemde
İrevan`da dede yurtlarını terk eden aileleri
dikkate almasak, Azerbaycanlılar 1807 aile ve
Ermeniler ise 567 aile olmuştur. Burada 4 han,
41 bey ve sultan – Azeri ailesi, 8 melik ve ağa Ermeni ailesi, 50 ahund ve molla, 13 papaz
yaşamıştır.
İrevan Hanlığını yalnız Azerbaycanlı
hanların yönettiğini tarihsel olgu olarak
Ermeni bilim adamları da itiraf etmeli
olmuşlar. Tarihi kendi çıkarlarına
sahteleştirmekte becerikli olan Ermenleri
onların Yerevan adlandırdıkları başkent şehri
İrevan`ı 1504 yılında Şah İsmail`in emriyle
veziri Revan Han inşa ettirmiştir. Şah İsmail
vezirin yaptığı işi çok beğenerek şehre onun
adını vermiştir. İrevan Hanlığı Azerbaycan`ın
on sekiz hanlığından biri gibi 438 yıl mevcut
kültürünün temel ocakları, “ana sazımızın
beşiği, edebi sözümüzün çağlayan
çeşmesidir”. Şimdi erişilmez olan şu araziler
baştanbaşa Ermenileştirilmiştir. Bu, yaşayış
bölgeleri, yer, çay, dağ adları, cami, mahalle
ve bağ adları coğrafyacıların, siyasetçilerin
hafızalarında Karabağ sorununun çözümüne
yöneltilen güncel konuşmalarında ve bu
adların, yerlerin hasretini çeken ihtiyar
adamların hafızalarında yaşamaktadır. Fakat
Batı Azerbaycan ve İrevan konusu aydınların
eserlerinde, bilim adamlarının,
araştırmacıların çalışmalarında da
gündemdedir.
Merhum bilim adamı, coğrafyacı,
Prof. Dr. E. G. Mehreliyev`in “İrevaniler”
(Çaşıoğlu neşriyatı, Bakı, 2000) kitabının
girişinde Gürcü halkının düşünürlerinden
İlya Çavçavadze`den getirdiği alıntıda
gösterir ki, “Millet kendi tarihini unuttuğunda
onun çöküşü başlar... Tarih milletin bütün
varlığını yüreğinin derinliğinde gezdirir ve
bununla da her bir milletin metaneti, kudreti,
geleceği için topladığı kuvvet ve ihtiyatı ayna
gibi kendisinde yansıtmaktadır” (Şureddin
Memmedli 2003: 22 ), İlya Grigoryeviç
Çavçavadze 1902: 2 3), Amralı İsmailov-2006:
12) Ünlü kişilerin eserleri hem onların
kendileri hakkında bilgi veriyor, hem de
milletin neye kadir olduğunu gösterir. Odur
ki, “İrevaniler” kitabçası Azerbaycan
tarihinde, edebiyatında ve kültüründe rolü
olan kişilerin mekânsal mahlaslarıyla dikkat
çekmektedir.
Ermeni tarih bilimci M. Vartanyan,
1914 yılında Cenevre`de yayınlanan “Ermeni
Harekâtının Tarihi” monografisinde
kaydetmektedir ki, 'Türkiye Ermenileri Rus
Ermenilerine göre Ermeni kültürü, dili, tarihi
ve edebiyatı açısından çok güçlü ve serbestti.
XIX. yüzyılın başlarında Ermenilik bir millet
olarak, henüz Avrupa`da bilinmiyordu...
milliyetsiz, serseri gibi tanınıyorlardı”. 1813
yılından sonra Rus sergerdeleri, İran`da
Rusya`nın büyükelçisi görevinde çalışan A. S.
Griboyedov`un de özel yardımıyla İran`daki
Ermenilere merhamet göstererek, onları
İran`ın Loristan vilayetinden Azerbaycan`ın
geniş arazisine – Zengezur`a, Karabağ`a,
Vedibasar`a, Dereleyez`e, Zengibasar`a,
Gökçe mahalına göçürdüler ve bunun
sonucunda de milli terkip değişildi. (Emralı
İsmailov, Bakı, 2006.12)
Biz Müslümanları çok etkilemeye
çalışıyorduk ki şimdiki durumla barışsınlar.
Hatta biz onlara bildiriyorduk ki, Ermeniler
bu arazide çok kalmayacaklar. Fakat onlar
105
karaktere sahip milletse Ermenilerdi. 1812
yılında Rusya Türkiye savaşı zamanı
Ermeniler Türkiye`nin mağlub olması,
Kırım`ın ele geçirilmesi işinde Rusya`ya ve
onun ordu birliklerine her açıdan cani
gönülden yardımda bulunmuşlardı.
Ermenilerin sadakatle hizmet edecek millet
olduğuna emin olan Rusya, Türkiye ve İran`la
yaptığı savaşlarda(1813, 1826-1827`li yıllar)
zafer kazandı ve Kafkasya`da büyük
topraklar ele geçirdi. Fırsatı değerlendiren
Rusya devleti, İrevan ve Nahçıvan
Hanlıklarının topraklarından kovulmuş
Azerbaycanlıların yerinde İran`dan (40 bin)
ve Türkiye`den (90 bin) getirdiği Ermenileri
yerleştirmiştir. Söz konusu dönemde Rus
Çarı I Nikolay emir vererek İrevan ve
Nahçıvan Hanlıklarını Ermeni vilayeti ilan
etmişti.
Uzun yıllar Ermenistan`ın değişik
bölgelerinde üst düzey görevlerde çalışmış,
Ermeni psikolojisine, Ermeni mekrine ve
Ermeni şerrine yakından vakıf olan ünlü
siyasetçi Talib Musayev “Nurlar”
olmuştur.
Ermenistan Cumhuriyetinin
ansiklopedisinde verilen bilgide gösterilir ki,
İrevan`ı 438 yıl Azerbaycanlı hanlar
yönetmişler. Ermeni tarihçisi Havanes
Şahhatunyan net bir kronoloji oluşturmuş ve
orada göstermiştir ki, Azerbaycanlı hanlar
1390 yılından başlayarak 1828 yılına kadar
İrevan bölgesinde hâkim (Ermenistan
Ensiklopediyası III cild, 571) olmuşlar.
Havanes Şahhatunyan tarihsel
araştırmalarında bu hanların isimlerini ve
hâkimiyette oldukları yılları kronolojik
olarak yansıtmıştır. Bu listede 49 hanın adını
kaydetmiştir. İlk han Emir Sedd (1390-1410),
sonuncular ise (l806-1827) Hüseyin Han ve
Hasan Han kardeşleri olmuşlar.
Rus orduları Ermenilerin tahriki ve
faal katılımıyla İrevan üzerine yapılan
saldırılarda mağlup edilmiş, birkaç yıllık
savaşlarda Hanlığı teslim olmaya
zorlayamamıştı. İrevan Hanlığının sonuncu
hâkimleri olan Hüseyin Han ve Hasan Han
kardeşleri şehri alınmaz kaleye çevirerek
birleşmiş Ermeni Rus ordularını yenilgiye
uğratmışlar. Nihayet, 1827 yılında tecrübeli
Rus generallerinin yönettiği bileşik ordular
sonuncu savaşta zafer kazanmış ve Çar
hükümeti İrevan Hanlığını ortadan
kaldırmıştı. Bundan sonra yurtdışında
yaşayan Ermenilerin İrevan Hanlığı arazisine
göçürülmelerine başlanıldı. Aşama aşama
uygulanan şu menfur siyasetin devamı olarak
1918 yılının Mart soykırımı Ermenilerin
Azerbaycan topraklarını işgal etmek planına
dâhildi. Soykırım sonucunda onlar Batı
Azerbaycan topraklarında katliamlar
yaparak, ahaliyi göçe zorladılar, Gökçe`yi,
Zengezur`u işgal ettiler. Kana ve başkalarının
topraklarına susamış vandal Ermeniler
Azerbaycan`a karşı menfur siyasetlerini
yirminci yüzillik boyu (İbad İbrahimov 2009,
115) ve şimdi de sürdürmekteler.
(“Respublika” gazetesi, 2 aprel 2008)
Şimdiki Ermenistan arazisi
Azerbaycan torpağı olmuş, burada
yaşayanlar ise Azerbaycanlılar olmuşlar.
Tarihten bellidir ki, Türkiye ve İran`ın Rusya
ile savaşları zamanı Rusya bu iki Müslüman
ülkelerin sınırında bulunan arazilerini ele
geçirib kendisi için savunma hattı kurmak
istiyordu. Bu meselede ona sadakatla hizmet
edebilecek, ihbarcılık, casusluk, ikiyüzlülük
yapacak adamlar gerekiyordu. Onlar bu
Müslüman devletlerine karşı düşman olup,
Rusya`nın menfaatini savunmalıydı. Bu
106
Yayınevinde çıkan “Ermeniler ve Facialarımız”
kitabında ilgi doğuran olguları ayrıntılarıyla
kaleme almıştır. (Talib Musayev. 2008, 18, 21)
KAYNAKÇA
“Respublika” Gazetesi, 2 Nisan 2008, sayfa 4.
“Vedibasar” Gazetesi, N 07(122), 01-15 Nisan
2008.
Ahundov N. ”Molla Nasreddin” Dergisinin Neşri
Tarihi”. Bakü. 1959, say. 8.
Azerbaycan Tarihi (Z. Bünyadov`un ve Y. V.
Yusufov`un Edit., I. c, Bakı, 1994, say. 571- 572.
Azerbaycaniyeti Cumhur DA. Fond28. lis. 1, iş 116.
Aмpaли Иcмaилов, Taйны и явъ Apмянствa, Бaкy,
«Myaллиü» нешрий, 2006. Cтp., 12,
Beличко B.Jl. Kaфкac. Pyccкoe дeлo и
междуплеменные вonpocы. C.Пeтepбypr,
1904,ст., 87.
Чавчавадзе Иля Григоревич. «Aрмянские
yченые и вопиющие камни ». Tифлиc, 1902, cтp.,
2, 3.
Ermenistan Ansiklopedisi, III. cilt, sayfa 571.
E r m e n i s t a n A z e r b a y c a n l ı l a r ı n ı n Ta r i h s e l
Coğrafyası, Bakü, 1995, 5.
Hacıyev Abbas. “Tiflis Edebi Çevresi”. B., Yazar,
1980, say., 6.
İbrahimov İbad. Alınmaz Kale. Gence “Gence
Poligrafi” ASC, 2009, say. 115.
Mahmudov Malik. VII-XII. Yüzyıl Arap Dilli
Azerbaycan Bilim Adamları. Bakü. AMEA`nın Neşri.
1983, say. 188-191 Memmed Efşan. "Azaplı ve Başarılı Yollar Yolcusu Maksud Müallim (belgesel roman) Bakü, Seda,
2008, say. 16-17.
Memmedli Şureddin. Azerbaycan Edebiyatının
Borçalı Kolu. Tiflis, 2003, say., 143, 22
Musayev Talib. Ermeniler ve Facialarımız. Bakü.
2008, say., 18, 21.
Nizameddin Şemsizade. Seçilmiş Eserleri. I. cilt,
Bakü, “İlim”, 2008, say., 100,101.
Pacnpoдaжa Myraни инородöам. C. Петербypr,
1911. Cтp. 63, 64
Qlinka S. N. Ermenilerin Azerbaycan`a
göçürülmesi. Bakü, 1995.
Qurbanov Nergiz. Edebi İrsimize Sahip Çıkalım.
“Respublika” Gazetesi, N 123 (2551) 9 Haziran
2009.
Veliyev Şamil. Füyuzat Edebi Okulu, Bakü-İlim1999, 3-5.
Zeynalov Asker, İrevan Aydınları, Bakü, 1999, s. 67.
Гpибoeдова А. C. Гope oт yмa. Пиcмa и записки.
Баку, «Maapиф», 1989. CT.. 387.
Гл и н к a C . H . П e p e c e п е н и я a p м я н ъ
аçepбaйджских переделы POCCИИ. M., 1831,
CT.,92.
Шавров H. H. Hoвaя yrpoзa pyccкому вeлy в
Кафкасъе: npeдсдоящая
107
ANNEM
Dertlenirdin hep bu çilem ne diye
Kardelen toprakta açmazmış annem
Yüce yatandan kışa hediye
Kardelen toprakta açmazmış annem
Geçse de günleri biraz kederli
Bütün çiçeklerden daha değerli
Kış boyunca hava olsa güneşli
Kardelen toprakta açmazmış annem
Umut olur her yıl bekleyenlere
Bağrında baharı saklayanlara
Sordum ki toprağı yoklayanlara
Kardelen toprakta açmazmış annem
Soğukta ayazda çile çekse de
Rüzgâr topraklara o nu ekse de
Başında günlerce bülbül ötse de
Kardelen toprakta açmazmış annem
Tertemiz günleri özlediğinden
Süt gibi beyazı istediğinden
Hasretle yolları gözlediğinden
Kardelen toprakta açmazmış annem
Fedakâr cefakâr bir kır çiçeği
Gönüllerde kurulur o'nun otağı
Soğukta sımsıcak olur kucağı
Kardelen toprakta açmazmış annem
Celaleddin ÇINAR
Ali Özkanlı
SİMURG ATEŞİ TARİHİ BAŞKENT
NİKSAR'DA YANDI…
Raci GÜLEÇ'in cümbüşü eşliğinde
çaylarımızı, saleplerimizi Türk Sanat
Müziğiyle yudumladık. Hem bedenimiz hem
de ruhumuzu doyurduk. Heyetimizde Tokatlı,
Niksarlı değerli dostlarımızın yanında üstat
Cemal SAFİ, Van 100. Yıl Üniversitesi eski
rektörü Prof. Dr. Seyit Mehmet ŞEN, Gazi
Osman Paşa Üniversitesi Öğretim üyesi Prof.
Dr. Yaşar AKÇA da vardı.
Bizlere çok yakın ilgi gösteren
Niksarlı Tüccarlar “Cevizsan Gıda Sanayi ve
Ticaret Ltd. Şti” sahipleri Nail, Halis ve
Muhlis YILMAZ kardeşlere çok teşekkür
ediyoruz.
Cuma sabahı otelimizde kahvaltımızı
dostlarla beraber neşe içinde yaptık. Ceviz
Paneli için Niksar'a gelen Kuruyemişçilerden
oluşan bir gurup tüccar da otelde kalıyorlardı.
Onlarla da çok güzel sohbetlerimiz oldu.
Kayserili hemşerimiz “Özdanacı Kuruyemiş”
sahibi İsmail DANACI ile de görüşüp sohbet
imkânı oldu. Ayrıca Ankara da bu sektörde
görev yapan “Hacıbaba” firmasından
Hüsamettin KARAMAN kardeşimizle de
program vesilesiyle tanışma imkânımız oldu.
Haziran ayında Bafra'da yaktığımız
Simurg Ateşinin bu ay ki adresi Tokat ilimizin
nadide ilçesi Niksar'dı. Gül yürekli gönül
dostlarımızla yeniden bir araya gelmek için
10–11 Ekim 2014 Cuma ve Cumartesi günleri
yapacağımız program için 9 Ekim Perşembe
günü Kayseri otogarından saat 12.00
“Bismillah” diyerek yola çıktım.
Tokat otogarında Hasan AKAR
kardeşimin bacanağı Eğitimci Gazeteci Yazar
Sayın Yusuf UÇAR kardeşimiz bizi karşıladı.
Kısa bir sohbetten sonra Niksar'a giden
minibüse binmeme yardımcı oldu. Allah
kendisinden razı olsun.
Niksar otogarına indiğimde Eğitimci
Şair Yazar Hasan AKAR, Eğitimci Şair Yazar
Mahmut HASGÜL ve İbrahim ZENGİN
kardeşlerim karşıladılar. Dört gün boyunca
misafir olacağım Ayvaz Park Otele birlikte
geldik. Bir süre dinlendikten sonra akşam
yemeğinden sonra oteldeki şair, yazar,
gazeteci ve akademisyen dostlarımızla sonra
saz ve sözün güzellik kattığı Adalı'nın yeri
denilen, Erzurumlu Emrah'ın uğrak yeri, Âşık
Veysel'in saz çalıp söylediği mekânda Sanatçı
108
akşamı Vakıf İş Merkezi Konferans
Salonunda yapılan “Şiir Gecesi” katılımcılara
unutulmaz bir keyif yaşattı.
Erzurumlu Emrah'tan Cahit
KÜLEBİ'ye Şiir Şöleni'nde ilk program
Simurg Grubunundu. Tokat'tan Eğitimci Şair
Yazar Hasan AKAR, Antalya'dan Eğitimci
Şair Yazar Şafak Nur YALÇIN, Kayseri'den
Eğitimci Şair Yazar Ali ÖZKANLI,
Manisa/Soma'dan Şair Yazar Mehmet Metin
BAŞ, Samsun/Bafra'dan Eğitimci Şair Yazar
Süleyman ALTUNBAŞ yaptıkları
konuşmaları ve şiirleriyle geceye renk
kattılar.
Programa Simurg felsefesini anlatan
Şafak Nur YALÇIN'ın yazdığı Süleyman
ALTUNBAŞ'ın yorumladığı video ile başlandı.
Şair Şafak Nur YALÇIN, ''Simurg Ateşi Şiir
Grubu''nun kurulmasında “Edebiyat
dünyasında ben değil BİZ olmak anlayışında
olduklarını özellikle belirtti.
Bendeniz de naçizane sahneye
çıkarak çok kısaca Simurg Ateşi grubun ne
yapmak istediğini, şimdiye kadar neler
yaptığını ve neler yapmak istediğini
özetledikten sonra Hasan AKAR kardeşim ile
ilgili görüşlerimi belirttim. Ona ait “Gömme
Hazanın Maziye” şiirini yorumlamaya
çalıştım. Daha sonra da kendime ait “Sen
Yoksun Artık” şiirimi okuyarak sahneyi
Metin Baş kardeşime bıraktım.
Manisalı Şair Yazar Mehmet Metin
BAŞ Soma felaketi ile yaşananları anlattığı
konuşmasında sosyal sorumluluk
projelerinde bunu unutturmamak için
çalıştıklarını anlattı. Soma'ya yazılan tüm
şiirleri bir antolojide topladıklarını ayrıca K/
ÖMÜR BİTTİ'' adlı kitapta yaşanan acıları bu
eserde topladığını, Soma Antoloji kitabının
tüm gelirinin felakette en çok şehit veren okul
olan Mehmet Akif ERSOY Okulu'na
bağışladıklarının altını çizdi.
Son olarak Eğitimci Şair Yazar
Süleyman ALTUNBAŞ okullarda spor
kulüplerinin, edebiyat kulüplerinin varlığına
karşın hiç şiir kulübü olmadığına dikkat
çektiği konuşmasında, tüm öğretmenlere şiiri
desteklemeleri konusunda çağrıda bulundu.
Hasan AKAR ile ilgili düşüncelerini
söyledikten sonra ona ait bir şiiri okudu. Prof.
Dr. Seyit Mehmet ŞEN de “Gül” konulu
şiiriyle programda yer aldı.
Türk Şiirinin Yaşayan Efsanesi
“Cemal SAFİ” Özel Vefa Gecesiyle programın
ikinci bölümüne geçildi. Eğitimci-Şair
Mahmut HASGÜL'ün nefis sunumuyla Cemal
SAFİ, bestelenen şiirlerini okuduktan sonra,
Samsun'dan şiir programına katılıp
Emrah tan bir eser okuyan Ozan Mustafa
BİLİR ile de sohbetimiz oldu. Ayrıca bu ticaret
sahiplerinin içinde uzun süredir sanaldan
görüştüğümüz Osmaniye eski milletvekili
Şair Şükrü ÜNAL ile karşılaşmamız çok ayrı
güzellikti. Fırsat buldukça sohbet ettik.
Erciyes İlahiyat mezunu Niksar müftüsü Ali
CANPOLAT Bey ile görüşme imkânımız oldu.
Bu arada Ayvaz Park Otel işletmecisine ve
personeline teşekkür ediyorum. Çok güzel
hizmet sundular.
Gül Yürekli, Çalışkan, Başarılı Bir Başkan…
Özdilek ÖZCAN
Cuma sabahı saat 10.00 da Erzurumlu
Emrah Türbesi yanında Ahi Pehlivan anıt
mezarının temel atma törenine katıldık.
Tören sonrasında parkta belediye
başkanımızla tarihi bir başkent olan
Niksar'daki tarihi yerler ve kişilikler,
şehirlerde yapılaması gereken çalışmalar,
kültür sanat ve edebiyat alanında yaptıkları
hizmetler ve gelecekte yapacakları ile ilgili
bilgiler verdiler.
Özdilek ÖZCAN başkanımız genç,
dinamik, çalışkan, güler yüzlü, sevecen bir
insan. Bilgi ve birikimi hemen fark ediliyor,
Tatlı dilli mükemmel bir yönetici. “Edebiyatla
çok fazla ilgim yok ama“Şiiri seveni seven
biriyim” dediler. Eşinin edebiyata ve şiire
ilgisi olduğunu belirttiler”. Rabbim bu güzel
insanlardan razı olsun. Programımızın ilk
gününden son güze kadar kendilerinden çok
yakın ilgi ve destek gördük. Rabbim
hizmetlerini daim ve başarılı etsin.
Niksar Belediye Başkanı Sayın
Özdilek ÖZCAN'ın da katıldığı öğle
yemeğinden sonra dostlarımızla beraber
Cuma namazını kılmak için Kanuni'nin
Bayram namazı kıldığı, F a t i h ' i n T r a b z o n
seferi sırasında bir ay kaldığı Ulu Camiye
gittik. Öğleden sonraki bölümde Saat 14.00 da
Halk Eğitim Merkezi Salonunda “Niksar'da
Ahilik ve Vakıflar Paneli” ne katıldık. Gazi
Osman Paşa Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.
Dr. Alpaslan DEMİR, Başbakanlık Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü Uzmanı Bekir
YEĞNİDEMİR', Tokat Vakıflar Bölge Müdürü
İsmail AKTAŞ,19 Mayıs Üniversitesi Öğretim
Üyesi Doç. Dr. Mehmet TÜRKMEN', Giresun
Özel İdaresi Kültür Müdürü Mehmet FATSA
panelist olarak katılarak konularıyla ilgili
görüşlerini açıkladılar.
Niksar'da Simurg Ateşi ve Cemal Safi
Rüzgârı Esti…
Niksar'ın Fidanları Kültür-Sanat
Festivali kapsamında 10 Ekim 2014 Cuma
109
emeği geçen kurum, kuruluş ve şahsiyetlere
çok teşekkür ediyor, şükranlarımızı
sunuyoruz.
GRUP SEYYAH (Hatice ÇEKİÇ-Ozan Ünsal
ÇEKİÇ-Özkan DAĞAŞAN-Murat
KADAKOĞLU ve Tuncay ÇİÇEK) okunan
eserleri icra ettiler.
Programın son bölümünde şiir yarışmasında
ilk üç dereceye girenlere ödül ve plaketleri
verildi. Yarışmaya Eskişehir'den katılan
Eğitimci Şair Halil GÜRKAN “Memleket
Sevdası” isimli şiiriyle birinciliği elde etti.
İkinci “Ey Güzel Memleketim” şiiriyle
İsmihan KARACA, üçüncü “Memleket”
şiiriyle Ali Cem AKBULUT oldu.
Niksar Belediye Başkanı Sayın
Özdilek ÖZCAN hayranlıkla ve büyük bir
zevkle dinlenen Usta'ya plaketini, saygısını
elini öperek gösterdi. Başkan ÖZCAN
konuşmasında, edebiyat, sanat ve kültüre
verecekleri destekten bahsetti. Tüm
katılımcılara tek tek teşekkür etti tüm
katılımcılara plaketleri takdim edildi.
Program kitapların imzalanması ve çekilen
fotolarla son buldu.
Simurg Ateşi Grubu olarak;
“Niksar'ın Fidanları Kültür-Sanat ve Ceviz
Festivali” kapsamında üzerine düşeni
layıkıyla yerine getiren Niksar Belediye
Başkanı Sayın Özdilek ÖZCAN'a, Niksar
Belediyesi Kültür Müdürü Yüksel
ELDİVENCİ'ye, belediye personelinden
Kemal ÖZBAY'a, Araştırmacı Yazar M. Necati
GÜNEŞ'e, program için günlerce koşturan
Simurg üyemiz çok değerli Kardeşim Hasan
AKAR kardeşime ve eşine, TOŞAYAD
Başkanı Remzi ZENGİN'e, Eğitimci Şair
Yazar Mahmut HASGÜL kardeşime,
Edebiyat Öğretmeni Gökhan GÜNEŞ'e ve
üniversite öğrencisi Merve Nur MADEN'e,
fotolarımızı çekmek için büyük gayret
gösteren emeğini esirgemeyen İbrahim
ZENGİN kardeşimize, yönetim kurulunun
değerli üyelerine, programa emek veren tüm
kardeşlerime, özellikle pervane gibi
etrafımızda dolaşan Merve, Serap, Arzu,
İpek'e ve isimlerini hatırlayamadığım değerli
gençlere, Tokat'tan gelerek şiir programına
teşrif eden sanatseverlere, Niksar halkına,
110
Niksar'da Ceviz Fidanlığı Gezisi
Cumartesi sabahı Niksar'ın Fidanları
Kültür-Sanat ve Ceviz Festivali kapsamında,
Niksarlıların katılımıyla ve GOP Üniversitesi
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yaşar AKÇA'nın
anlatımıyla ceviz fidanlıkları gezisi yapıldı.
Prof. Dr. Akça fidanlık gezisinde
ceviz yetiştiricileri için çok önemli bilgiler
verdi. Türkiye şartlarına uygun makineler
yaptıklarını ve patentlerini aldıklarını söyledi.
“NİKSAR 1” adlı cevizi geliştirdiklerini, bu
fidanın Tarım Bakanlığınca tescillendiğini ve
patent hakkının da GOP Üniversitesi
tarafından alındığını belirtti. Moleküler
biyolojiyi ve genetiği de çalışmalarında
kullandıklarını anlatan AKÇA, damızlık,
numaralandırılmış fidanlar yetiştirdiklerini
bu fidanları da tarımı geliştirmek için ücretsiz
dağıttıklarından bahsetti.
Niksar'daki fidancılık modelinin,
Fransa fidancılık modeliyle aynı olduğunu
dile getiren AKÇA, seneye Özel İdarenin
katkılarıyla yeni bir fidanlık kuracaklarından
bahsetti. 2014 yılında yaşanan don yüzünden
cevizlerin meyve veremediğini söyledi.
Niksar ceviz ağaçlarında yaptıkları çalışmada
virüs tespit etmediklerini söyleyen Prof. Dr.
AKÇA bu durumun bir kazanç olduğunu
belirtti.
Niksar cevizinin coğrafik işaretinin
alınmasının ilk adım olduğunu belirten
AKÇA, bundan sonraki asıl önemli işin
Avrupa Birliğinden coğrafik işaret alıp,
cevizimize uluslararası statü kazandırmak
olduğunu söyledi.
Niksarlı iş adamlarından Nail
YILMAZ'ın yeni oluşturduğu ceviz bahçesini
de gezen ceviz panelistleri buraya dikilecek
9500 fidanın gelecekte Niksar'ın ekonomisine
büyük katkı sağlayacağına duydukları
güvenden bahsettiler. Niksar Kaymakamı,
Belediye Başkanı ve ilçedeki daire
müdürleriyle ceviz bahçesine fidanlar dikildi.
Bizim de böylece dikili bir ağacımız oldu!
Ceviz Paneli
Cumartesi öğleden sonra oturum
başkanlığını GOP Ün. Öğretim Üyesi Prof. Dr.
Ali KASAP'ın yaptığı ceviz paneli yapıldı.
Tokat'ta bir ilk olarak “Tarım
Protokolü”nü Tokat Valiliği, Gazi Osman
Paşa Üniversitesi ve Orta Karadeniz Geçit
Kuşağı Araştırma İstasyonuyla
imzaladıklarını söyleyen KASAP, böylece
cevizi daha kolay geliştirebileceklerinin altını
diyebiliriz. Niksar'ın dünyaca ünlü bir cevizi
var.
Niksar Kalesi Türkiye'nin ikinci
büyük kalesine ev sahipliği yapıyor.
Danişmentliler Devletinin Başkenti olmuş. Bu
yüzden her taraf tarih kokuyor adeta.
Danişment Gazi türbesini ve şehitliği de
görme imkânı bulduk. Yağıbasan Medresesi
Anadolu'da tıp eğitimi verilen ilk medrese
olduğunu, Türkiye'de ilk idareci okulunun
1210 yılında Niksar'da açıldığını öğreniyoruz.
Ayrıca Çamiçi Yaylası, Efkerit Vadisi,
Luvi Mağarası, Kırkızlar Kümbeti, Leylekli
Köprü, Ulu Camii, Niksar suyu, Niksar Kilimli
Sandıkları, Niksar Cevizi, Kuşburnu Reçeli,
Asma Yaprağı ilçenin tarihi ve tabiat
güzellikleri olarak sayılabilir.
Ayvaz Park Otelde Gönül Sohbetleri…
Cuma ve Cumartesi akşamları Van
100. Yıl Ün. Eski Rektörü Prof. Dr. Seyit
Mehmet ŞEN, GOP Ün. Öğretim Üyesi Prof.
Dr. Yaşar AKÇA, Süleyman ALTUNBAŞ ve
değerli dostların da zaman zaman iştirak
ettiği çok güzel sohbetlerimiz oldu. Değerli
Seyit Mehmet ŞEN Hocamız ruh dünyamızı
aydınlatan, hayatın önemini, kulluğun
şifrelerini kavramlarla anlattığı doyumsuz
sohbeti bu program içinde en önemli
kazancım olmuştur.
Pazar sabahı değerli gençler bizi
yolcu etmeye gelmişler. Sağ olsun var
olsunlar. Niksar'dan çok güzel duygu ve
düşünceler içinde gençlerle vedalaşarak
ayrıldık. Süleyman Kardeşim ve eşi, Şafak
Nur kardeşimle beraber 50 dakikalık bir
yolculuktan sonra Tokat terminalinde vardık.
Hasan AKAR Hocam ve eşi bizleri
karşıladılar. Saat 12.30 otobüsüne binerek bu
güzel anılara noktayı koymuş olduk.
Rabbim nasip ederse önümüzdeki Ay
Nevşehir'de Ayşe PASLANMAZ kardeşimizin
misafiri olacağız. Kültür sanat ve edebiyat
dolu günlerde buluşma dualarımla…
çizdi. Cevizin insan sağlığı üzerindeki olumlu
etkilerinden bahseden KASAP, “Niksar 1”
adını verdikleri cevizin patentini almanın da
mutluluğunu yaşadıklarını söyledi.
Kastamonu Üniversitesi Öğretim
Üyesi Prof. Dr. Seyit Mehmet ŞEN, “Cevizin
Besin Değeri” konulu konuşmasında, cevizin
pek çok yiyecekten farklı olarak, yağ, protein
ve lif bakımından çok zengin olduğunu,
günde en az 30 gr yemenin bizi çok ciddi
hastalıklardan koruyacağını anlattı.
GOP Ün. Öğretim Üyesi Prof. Dr.
Yaşar AKÇA, “Niksar Ekonomisine Ceviz
Yetiştiriciliğinin Ekonomik ve Sosyal
Katkıları” konulu konuşmasında cevizin
coğrafik işaretinin alınmasıyla, diğer
cevizlerin ''Niksar cevizi'' adıyla
satılamayacağını ve bunun ekonomik açıdan
çok önemli olduğunu belirtirken, Niksar'da
bir ceviz müzesi yapılması arzusunu.
TÜKSİAD Yönetim Kurulu Başkanı
Muammer ÇAPUTÇU, amaçlarının tarımsanayi ilişkisini, argeyi geliştirmek, çiftçiye
yön göstermek olduğunu söylerken, yüksek
gümrük vergisinin kayıt dışı ceviz girişine
neden olduğu ve bu kayıt dışı cevizlerin
gerekli kontrolden geçmediği için halk
sağlığını da tehlikeye attığından yakındı.
İşadamı Nail YILMAZ, yurtdışında
cevize fazlasıyla önem ve özen gösterilirken
bizim ülkemizde adeta bir ceviz katliamı
yapıldığından bahsetti. Niksar'ı ceviz cenneti
yapmak için elimden geleni yapacağını
söyledi.
Son olarak söz alan Belediye
Başkanımız ÖZDİLEK ÖZCAN, tüm
katılımcılara teşekkür ederek başladığı
konuşmasında, belediyecilik hizmetinin
sadece yol, su olmadığını, asıl önemli işin
şehrin önünü açmak olduğunu söyledi.
Program katılımcılara verilen plaket töreniyle
son buldu.
Tarihin Başkenti Niksar… Görmeyen
Kalmasın…
Bu güzel ilçeye gelmişken bölge
ile ilgili düşünce ve izlenimlerimi kısaca
ifade etmek istiyorum. Niksar son
yıllarda gördüğüm en güzel yerlerden
biri. Cennet yurdumuzun nadide
köşelerinden biri. Mutlaka görülmesi
gereken bir yer dersem abartmış olmam.
Tarihi eserlerinin çokluğu dikkatimi
çekti. Aynı zamanda dünyanın ilk
endüstri başkenti olma özelliğine sahip
bir ilçemiz. Her yer yemyeşil. Tabiat
güzelliği yanında cevizin anayurdu
111
ŞU MEKTEPLER
OLMASAYDI
Nihat AYMAK
112
113
114
GEL, YA DA "GEL!" DE
Yıllar önce ağlamıştım bu şarkıya,
Yıllar önce yanmıştım bu aşka,
Yine dinledim o şarkıyı,
Yine yandı canım,
Kavruldum yine,
İbrahim'in yandığı ateşte,
Zannetme ki bu ateş,
Nemrut'un ateşi,
İnan bu ateş gönüldeki Aşk ateşi.
Yine isyandayım bugün kendime,
Aşkına layık olamadığım için,
Ağlıyorum, gözyaşlarım senin için.
Gel de al beni vuslata,
Ya da "Gel!" de çağır vuslata,
Dünya'yı yakıp kavurabilecek bu aşkın için.
Belki "Bekle kulum, çağıracağım." diyorsun.
Belki "Daha çok yanman lazım." diyorsun.
Belki de “Sabır ey kulum, sabır!" diyorsun.
Peki, sabır nedir benim için, biliyor musun?
Sabır, öfkelendiğinde,
"Dur!" diyebilmektir kendine Aşk için.
Sabır, zamanın çabucak değil de,
Hayırla geçmesini dilemektir Yaradan'dan.
Sabır, aşk için gıybete dilini lâl,
Gözünü harama âmâ yapmaktır.
Sabır, Aşk'ın emrettiğini yapmaktır, gönülden,
"Öl!" derse ölmektir uğrunda.
Ve Aşk, karanlık bir gecede parlak bir ay gibi,
Susuz bir çölde vaha gibi,
Görebilmektir Muhammed'i,
Ve onu getirdiği dinin sahibini.
Acizim biliyorum,
Sabır nedir biliyorum ama,
Nakşedemiyorum aşka,
İşte bu yüzdendir yakarışım Yaradan'a,
Yalvarıyorum Rahman ve Rahim Allah'ıma!
Rumi'ye aşk verdiğin gibi,
Gel, bana da aşk ver!
Eyüp'e sabır verdiğin gibi,
Gel, bana da sabır ver!
Ahmet'e aşk sabır nakşetmeyi öğrettiğin gibi,
Gel de öğret sabır nakşını,
Ayşenur POLAT
115
AZ İSTİYORUM...
Her şeyi az istiyorum.
Mutluluk seni bile az.
Düşmesin kimsenin gözü,
Darda kalanlara verin çoğunu.
Mavi gözlü çocuk da;
Unutsun yoksulluğunu…
Her şeyi az istiyorum.
Düşlerim seni bile az.
Kalmasın pembenin hatırı,
Karaya, siyaha verin çoğunu.
Karamsar günlerimiz;
Unutsun yoksulluğunu…
Her şeyi az istiyorum.
Güzellik seni bile az.
Kırılmasın aynaların yüzü,
Çirkinliğe verin çoğunu.
Boş kalan kaldırımlar;
Unutsun mahzunluğunu…
Her şeyi az istiyorum.
Uzaklık, seni bile az.
Olmasın sen-ben farkı
İnsanlığa verin çoğunu.
Uygur, Türkmen, Suriyeli
Bombalarla oynayan çocuklar,
Yaşasın çocukluğunu…
Kazım BAŞEKMEKÇİ
SEN
BU GECE
Ah sen, bir çağı kapatacak kadar çok güzeldin oysa;
Beni bırakmasaydın sensizliğin dikenli telleri ardında. .
Gönül hokkasından mürekkep çektim
Hüznü bir hoşluğa yazdım bu gece
Hayal toprağına bin muhal ektim
Bir taşlı tarlayı kazdım bu gece
Yüzündeki gamze edasıyla sarıldım hayata. .
Şehrin kuytularında arardım kendimi,
Kaybettiğim benliğimi ararken gölgeler,
Hep ardıma saklandılar yobazca. .
Kanayan düşüncelerime manalar ararken,
Susmuş gözlerin gözlerime değer,
Senli diyarlara açılan kapıların ardında,
Bütün berraklığıyla sen kokuyor,
Mısralar seni fısıldıyor kulağıma. .
Çöllerde susuzdum, dağlarda açtım
Dürdüğüm sofrayı yeniden açtım
Yakamozda yandım, seraptan içtim
Geçtiğin yollarda tozdum bu gece
Bu gece subh'a dek dinmedi ahlar
Her cânânda yiten böyle mi ahlar
Bilmedim ki gönül ney/le ferahlar
Tepeden tırnağa közdüm bu gece
Aşk, labirentinde kaybolduğum bir sır,
Çözemediğim ise tükenmişlik duygum. .
Sabırsız yanımdan telkin başım,
Bir bayrak gibi sallanır feryadım.
Dilime yapışmış beddualardan beter,
En mahrem tarafıysa bu sızlanış. .
Pervasızca çarpan bu kalbimin
kuytularında saklı. .
Gecenin bu vakti ne idi derdim
Sükûtundan nice mısralar derdim
Gurbetten sılaya gerdim de gerdim
Aklımı seninle bozdum bu gece
Belki bir hayaldi belki bir düştü
Gökkubbe bu gece üstüme düştü
Başıma binlerce yıldız üşüştü
Bir damla içmeden sızdım bu gece
Ah sen
Bilmiyorlar seni
Bilselerdi benim gibi
Saklanmazlardı önyargıların
Ardına. . .
Hasan Fahri TAN
Recep Hakan Açıkel
____HKN(ı)M____
VATAN
İNSAFA GEL
Ey derdi men, bu zülüm ne, ne istersen, söyle menden,
Bu intiqam ne intiqam, zövkmü aldın böyle menden?
Qara-qara gecelerde qoşunla geldin üstüme,
Mərd olan namerdlik etməz, qefil vurmaz ele genden.
O qədər sirrə vaqifəm, qüsurunu bilirəm ki...
Mən sən kimi deyiləm ki, qisas çıxım elə səndən.
Vatan sana varmayan yollar dar olsun,
Seni sevmeyen yürek tarumar olsun.
Sana “topraksın” diyen diller lâl olsun
Kesilsin nesli itin, aşı yal olsun
Seni namus bilmeyen, payimal olsun
Şerefi beş paralık, sözü kal olsun
Sana yuvam demeyen evsiz kuş olsun
Eşten evla görmeyen eşler boş olsun
Senden öte muhabbet, aşk haram olsun
Yansın yürekler sende, aşka ram olsun
Min-bir türlü oyununa baxıb güllem acı-acı,
Kor olmuş gözlərin sənin, ayırmırsan qılı tirdən.
Bu dünyanın yollarında naçar qoydun İlahəni,
İnsafa gəl, mehman olsun sevinc adlı həmdəm hərdən.
İlaheBAYANDUR
Akına eş olmayan al, kara olsun
Bayrağını tutmayan, el yara olsun
Uğrunda dökülmeyen kan heba olsun
Yolunda tükenmeyen ten veba olsun
İlhan KURT
116
YEŞİLIRMAK KIYILARI DESTANI
Ben! YEŞİLIRMAK!
Dağ yamaçlarından doğarım
Akarım Anadolu'ya çağlayarak...
Sevdalarım coşku olur zaman zaman taşarken
Nice ovaları, düzleri, vadileri aşarım.
Benim kıyılarım bağdır, bahçedir.
Emektir, yemektir, alın teridir
Sessizce akarım geceler boyu
Şarkı söylerken sabaha dek kurbağalar kıyılarımda
Zevk-ü safa içinde akarım yatağımda...
Baharla tazelenir soğuk sularım
Kollarım yelpaze misali açılırken
Menzilime koşarım...
Akarım yatağımda nazlıca akarım da
Gökyüzünde yüce mabedi selamlarım
Ben..! YEŞİLIRMAK!
Çağlarım ara ara dertlerim debreşir de
Yıldızlara inat yükselir sesim.
Gönül koymam hiç sevdiklerime
Bilirim ki onlara şifadır nefesim.
Sevdalanırım da zaman zaman.
Okşarım dallarını o salkım söğütlerin
Sabahı kucaklarken ıslak kıyılarım
Duyulur ahenkli ötüşleri bülbüllerin..!
Ben! YEŞİLIRMAK!
Benim kıyılarım deniz kıyılarına benzemez
Aç martılar uçuşmaz ciyak ciyak!..
Gemiler geçmez açıklarından
Sallanmaz ne mendil, ne de eller
Dökülmez ayrılık gözyaşları
Vurmaz kıyılarıma dalgalar delicesine
Koylarım, körfezlerim
Aşk satan limanlarım
Sıcaktan kavrulmuş kumlarım, kumsallarım yok!..
Ben! YEŞİLIRMAK!
Benim kıyılarımda, yanık tenli
Köy çocukları hayvan otlatır yalınayak.
Denizanaları ısırmaz ayaklarını
Yosun kokusu yoktur benim kıyılarımda
Nane, iğde kokuları sarar her yanı
Midye tava değil,
Soğan ekmek yenir, yenir de
Hep şükredilir benim kıyılarımda!..
Ben! YEŞİLIRMAK!
Irmakların en yeşiliyim.
Geçtiğim toprakların allı pullu geliniyim.
Kıyılarımda tahıl yıkayan,
Esvap yıkayan nice kınalı ellerin,
Gurbet türküleri söyleyen dillerin delisiyim..!
Gelincikler, papatyalar kıyılarımda başka açarlar.
Bir hoş kokar kıyılarımda çamlar, ağaçlar.
Ben bozkırların özlem dolu sesiyim,
Yaylaların, ovaların tezenesiyim...
Benim kıyılarımda dört mevsim günlük yaşanır.
Kışı, yaza.. güzü bahara bağlarken.
Çoban kavalından nağmeler dökülür derinden.
Koyunlar suya inerler de
Şenlenir kıyılarım kuzu seslerinden..!
Ben! YEŞİLIRMAK!
Yeşilin en güzeli, en hasıyım.
Bazen ova, bazen yayla, bazen dağlıyım.
Tozanlı'da türkü, Kelkit'te saz, Kazova'da halayım.
Ben köylere, köy türkülerine sevdalıyım
Rüzgâr sevgiyle eser ılgıt ılgıt,
İner akşamlar tül tül perde perde
Ödül misali
Okşar etrafımdaki ilahi yeşilliği..!
Ben! YEŞİLIRMAK!
Irmakların hasıyım,
Kazova, Tozanlı, Kelkit, Çarşamba ovasıyım.
Benim kıyılarım deniz kıyılarına benzemez.
Yeşilliklerle doğan, onları doyuran
Susamışlara can sunan ab-u hayatım
Akarım vatan toprağında, vadilerde, düzlerde
Taşırım tarihimi geçmişten geleceğe...
Ben! YEŞİLIRMAK!
Milletimin yüreğinden kaynayan
Kardeşliği, dostluğu asırlara taşıyan
Sevgi dolu, bereket dolu, su yoluyum
Ben.! Bitmez tükenmez güzellikleriyle
ANADOLUYUM..!
Sazanlar, yayınlar, alabalıklar benim onurum
Kazlara, ördeklere hayat verirken
Tertemiz sularımla akar akar da
Şaduman olurum..!
117
Şerare Yağcıoğlu KIVRAK
TOKAT'IM
Bu kez başka bir histeyim
Tokat denen açık hava müzesindeyim
Her an ya tarihi bir eser
Ya da geçmişimden bir kayıp yolumu keser
Zaman ırmağında aynı anda
Bir daha yıkanamayacağım bilinciyle
Coşkun hislerin itmesiyle
Geçiyorum her sahneden
Bir daha oynamayacak bir oyunun her karesinden
İleride bu ana duyacağım özlemi ben önceden yaşayarak
Sarılırken kâh kaçan bu an'a
Kâh rastladığım bir dosta ağlayarak
Boğuluyor dudaklarımın arasında yarım bir hıçkırık
Duygularımla zaman ters yönde koşuyor
Bu arada yüreğimde kırıklar oluşuyor.
Her gözüm sanki bir kum saati
Birinden akıyor zaman
Diğerinden duygular.
Kim yazdı bu oyunu
Kim verdi bu ters akan rolleri bana
Bu senin bana bir oyunun mu zaman?
Geçmiş, şu an resmigeçitte karman çorman
Durduramıyorum bu çarkı, bu dolabı
Birer birer arzı endam ediyor hayatın esrarı
Oyuncu şaşkın, yürüyor, oynuyor rolünü perde perde
Ne de olsa Cinlioğlu'luk var serde
Artık bu seferin son perdelerindeyim
Zaman ve duygular akıyorken tersine
Hangi akıma bırakayım kendimi ben
Bir nostalji, bir heyecan
Nasıl dayanır buna atmış sekizlik bir can
Fon müziği yaptım, Ali Paşa Şadırvanının şırıltısını
Duymaya çalışıyorum içimdeki hislerin mırıltısını
Tokat çaydanlık,
Ben de demlik
Bu tarihî mekânda arıyorum nostaljinin lezzetini
Şadırvanda düşen her damla
Yayılıyor havuza halka halka
İçimde de akıyor bir duygu şadırvanı
Deftere dökülüyor bu kelimeler kervanı.
27.08.2014/Tokat/Ersin ASARKAYA
118
SEHERLERİ BEKLERİM!
“BENDEYÂR” yara aldı, bülbül ahûzâr ile
Gönlü dertlere saldı, aşk, figan düştü dile,
Kervan yollarda kaldı, yaban yapıyor hile,
Çıta daha alçaldı, erzak tutmuyor file.
DİKENLE DOLU YOLLAR, GİDERKEN İZLE ARA,
RÂBBE UZANAN KOLLAR, YÜZÜN GÖRMESİN KARA.
Bak zamane fendine, ahlâk çukura düştü,
Hesâbı sor kendine, kurtarmaz ata büstü,
Ağla, yakın derdine, yılan, çıyan üşüştü,
Hürmet et Efendine, Müslim Müslime küstü.
AĞLA GÖZLERİM AĞLA, YAŞ AKSIN KURTULASIN,
DAĞLA SÎNEMİ DAĞLA, KABAYSAN YONTULASIN.
Mirâc, Beraat derken, ulvî ramazan geldi,
Sabır, sağlık isterken, merhamet sağnak yeldi,
Hakka niyaz dilerken, coşan, taşan bir seldi,
Şükür lokmayı yerken, niyaz Arşa yükseldi.
CAMİLERDE MAHYALAR, AY YILDIZLA YARIŞIR,
İHSAN İLE İHYALAR, KÜSKÜN OLAN BARIŞIR.
“BENDEGÂN”ın olayım, müsaade eyle bana,
Boş kaplara dolayım,merhamet gelsin cana,
Aradığım bulayım, haber vereyim sana,
Çorak toprak sulayım, su içsin kana kana.
KAPISINDA KUL OLDUM, SEHERLERİ BEKLERİM,
ARADIĞIMI BULDUM, İZİNDE EMEKLERİM.
Aşk şerbetini içtim, dilim ezber ediyor,
Kendime kefen biçtim, ceset kabre gidiyor,
Sırat Köprüden geçtim, bilmeyenler ne diyor?
Çileli yolu seçtim, Hicrân-ı Gam istiyor.
KEMÂLİ HAKKI SÖYLER, ŞİİRLER OLSUN ŞAHİT,
İŞİTSİN ŞEHİR, KÖYLER, ONU BEKLİYOR LÂHİT.
KEMÂLİ
15 HAZİRAN 2014-PAZAR-BABALAR GÜNÜ
SAZ
HER ŞEY VATAN İÇİN
Ben sazım
Sesimden aldım adımı
Telimdeki titrememden
Sızlamamdan
Saz dediler adıma
Biz Türkler her daim, kelle koltukta,
Taşırız bu başı bu vatan için,
Mukaddes bayrağın kızıl ufukta,
Kan sızar kumaşı bu vatan için,
Kopuzdum kucağında şamanın
Tel takılınca bağrıma
Perdelendim
Iklığ, çöğür, bağlama dediler
Her âşıktan bir ses alıp
Tel inlettim
Yaşattım geleneği
Belagat öğrendim ustamdan
El verdim çırağıma
Binlerce yılın çilesiyle yoruldum
Sır küpü oldum ustamın
Gizemli maceramla
Merhamet duygusu aranmaz elin,
Hesabı ortada bundan evvelin,
Gizliden gizliye yedi düvelin,
Şeytanca savaşı bu vatan için,
Akşamın sabahı, günün gecesi,
Zamanın türküsü, tarihin sesi,
Lalenin gülüşü, gülün cilvesi,
Bülbülün gözyaşı bu vatan için,
Sevdanın ilmini yaydık her ile,
Altmış milyon kor yürekli Türk ile,
Atın bile sırtındaki yük ile,
Olanca uğraşı bu vatan için,
Âşığa sırdaş
Halka ses oldum meydanlarda
Saldırdılar
Şeytan işi dediler
Kırdılar kolumu kanadımı
Oysa tellerde ahenktim
Dillerde sevda
Her dokunuşta yüzüme
Coştukça coştum
Yürekten söyledim türkülerimi
Bütün yurtta
Şehitler yatağı bu kutsal yerin,
Manası topraktan çok daha derin,
Yar sevme yaşında koç yiğitlerin,
Dikilen son taşı bu vatan için...
Muhammed AVŞAR
Her tınımda azdı yürek yarası
İçin için kanar gibi inceden
Dolandım gezgin âşığın elinde
Gittiğim yerlerden haberler saldım
Hikâyeler anlattım halka
Türküler yaktım
Kuşlar uçtu katar katar
Tezenemin altında öttü hep turna
Her sözümde arandı bir kıssa
MEMLEKET TÜRKÜSÜ
Bir ananın ninnisiyle söylediği sözdesin
Hepimizin yüreğinde her nefeste özdesin
Seni yabancı bilmez, kalbimizde gözdesin
Damarımda akan kan, canımsın memleketim.
Toprağına karışmış, binlerce şehit kanı
Düşünmeden vermişler, cümle şehitler canı
Osmanlıdan, Fatih'ten, almışım armağanı
Gönlümde tek sevgili, baş tacım memleketim.
Bir bilen seslendi âşığa
Ana düzenle çal dedi bağlamayı
Üst tel akordunu bozma
Bağrından yetişmişler Külebiler, Ersoylar
Uğrunda can vermişler, Ahmet, Mehmet, Aliler
Dünya dönüp durdukça, unutulmaz veliler,
Yazdırmışlar adını, tarihe memleketim.
Kardeşçe yaşamışlar, yıllar yılı bağrında
Çiçekler açtırmışlar tarlasında, bağında
Bayrağı dalgalanır, göklerinde, dağında
O bayrak hiç inmesin bağrından memleketim.
Yönelme kara düzene
Ne karanfil düzeni
Ne misket
Kıvrak havalara uyup
Cura akorduna kayma
Türkmen düzeninden geç
Vur tezeneyi Köroğlu'na
İster saz deyin ister bağlama
Hangi düzende çalınırsam çalınayım
Yıllarca demiştim sözümü her koşulda
Yine diyeceğim
Ben sazım
Her sözüm halktan
Doğrudan yana
Bilmemki senin için daha neler yazayım
Sevgini özlemin mısra mısra dizeyim
Tükenmezsin bitmezsin köşe bucak gezeyim
Sana yurdum demişim Türkiyem memleketim
Nezihe GÜLER
120
Mehmet YARDIMCI
MƏN NƏ
SÖYLƏYIM KI
YARAŞSIN SƏNƏ
EYLÜL HALLERİ
yüreğin susturulmuş yanıyla gel/gel eylülce açıl biraz
bu eylüller hicran için var sanki çok farklı dokunur insana
nice ayrılıklar var ki yeşertmiştir hiç olmayacak duaları
hasretim nehirden daha uzun dur birazcık aksın sana
Fidan ABBASOVA
Nifrətə çevirdin baxışlarımı
Mən belə deyildim nə olub mənə
Öldürdün qəlbimdə arzularımı
Mən nə söyləyim ki, yaraşsın sənə.
hiç okumadan yak bu şiiri/şiirde kalsın bu cevapsız sorular
biz ömrün yollarında çileyi derledik bile bile
mavi buz kırığı olmuş ikimizi göstermez bu aynalar
elbet baharın bir şavkı takılıp kalmıştır zülfün ince teline
Nə bir söz tapıram nə də bir kəlmə
Söyləyim ürəyim bir az boşalsın
Qəlbsizi gətirmə imana dinə
Qoy elə əbədi qəlbsiz də qalsın.
dağ suyu ol dökül biraz irkilsin ruhumdaki çiçek kökleri
günahlarım cam kırıklarında akşam güneşinde yanarken
bu mevsimde çok görürsün özellikle vuslat hayali
rüzgâr uğultusu çocuk gibi yamaçlarda kayarken
Hər səni görəndə sorub qəlbimə
Mən harda səf etdim harda yanıldım?
İndi hər baxdıqca sənin əlinə
Mənmi tutdum onu məhəttəl qaldım.
kanatlarındaki ölümsüz efsane karanlığı söndürür
izdivaç renkli kelebek şem-i rûşende aşk içinde yanarken
her eylül dirilir bende ve beni her gün öldürür
efsunlu perilerin inat mizaçları hepsi sende yaşarken
Bu muydu verdiyin qərarın sözün
Oynadın sən mənim o hisslərimlə
Bir zaman sən belə saxta deyildin
Görünür bir yalan dolub qəlbinə.
bu akşamda kıyısız derya kenarında yine beklerken seni
kurşuni renge boyadım denizi güneş batacak yer arıyor
bulandırdı beni şu kuytuda ters takla atan densiz kuğular
sudaki izlerin öptüm diye seni bana yar sanıyor
Düz deyib atalar bunu əzəldən
İnsana güvənmə sevgiyə güvən
Vaxt olar tapılar itmiş həqiqət
Artıq olmayacaq sevirəm deyən.
bu mevsimde dudağıma ilişir bütün sarı türküler
bu mevsimde öfkeli dalışa geçer balık ve martı sürüsü
bu mevsimde yanmıştır mektup-şiir ve bütün şarkılar
bu mevsimde bulunur göçmen kuşların ölüsü
Mən hələ sabaha inanacamda
Həyat tək səninlə bitmir anladım
Bəlkə başqasına alışacamda
Səndən uzaq olan boş dünyamdaydın.
hüzün saltanat kurdu ve reva gördü eylüle
içim dışarıdan görünüyor çok eskidi pembe şafak tülleri
bir ara teşrif eyle yüreğimdeki sana mahsus yerine
şu sonbaharı sil mevsimlerden bitsin bu eylül halleri
Vəfası olmayır ilk məhəbbətin
Sonradan gələndə vəfasız olur
Gözündə ucalan tək həqiqətin
Bu gün var olmayır bir gün yox olur
gelirken çiğ düşer /üşürse ellerin kalbine geri dönersin
zemheri yaftasını artık hamaylı gibi asmışım boynuma
yüklerim eylül yapraklarına zümrüdüanka efsanesini
bir kucak yıldız koparıp galaksiden alıp yatarım koynuma.
Sevgi nifrətə də çevrilir bir gün
Bunu mən etmədim bunu sən etdin
Ötüb bir anlığa mənim yanımdan
Necə gəlmişdinsə elə də getdin.
İlhami BULUT
Fidan ötür günlər zamana bağlı
Sən daha inanma o xoş gözlərə
Kim sevib ayrılıb ürəyi dağlı
Rast gələ bilərik həmin izlərə.
121
Bize gelen kitaplar
etkinlikler
Türk şiirinin duayeni Cemal Safi onuruna Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği tarafından 11 Ekim
2014 tarihinde Tokat Grand Ballıca Otelinde verilen kahvaltı ve Cemal Safi Özel Programı
124
Cemal Safi’ye Vefa
Gecesinde Niksar
Belediye Başkanı
Özdilek Özcan’ın
plaket takdimi.
Erzurumlu Emrah’tan Cahit Külebi’ye Şiir Gecesi - Cemal Safi’ye Vefa
Gecesi ve Cahit Külebi 5. Memleketime Bakış Şiir Yarışmasında
dereceye giren katılımcıların ödül töreni.
Simurg Ateşi Şairleri;
Üstat Cemal Safi ve
Niksar Belediye
Başkanı Özdilek
Özcan ile birlikte...
125
Şair Hasan Akar’ın
Mersin Büyükşehir
Belediyesi 13.
Uluslararası
Karacaoğlan Şiir
Akşamları’na Tokat
adına katılımı...
Tokat Valiliği, Tokat Belediyesi
ve GOP Üniversitesi tarafından
düzenlenen Tokat Tarihi ve
Kültürü Sempozyumunda
Araştırmacı - Yazar Hasan Akar,
“Tokatlı Müzisyen Sanatçı Necati
Başara” konulu bildirisini
sunarken.
Tokat Valiliği, Tokat
Belediyesi ve GOP
Üniversitesi tarafından
düzenlenen Tokat Tarihi ve
Kültürü Sempozyumunda
Derneğimiz üyelerinden
Mahmut Hasgül, “Hey Onbeşli
Türküsü ve Onu İlk Kez Plağa
Alan Hafız Hakkı Feryadi”
konulu bildirisini sunarken.
126
25-28 Eylül 2014 tarihleri arasında Elazığ’da düzenlenen 22. Hazar Şiir Akşamlarına Tokat
Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı Remzi Zengin’in, ‘Bizim Külliye Dergisi’ni ziyareti, Türk
Edebiyatı ve Edebiyat Dergileri Paneline katılımı ve plaket töreni...
63 Mürekkebin
Aşkı “Siz Yazın
Yetimler
Gülsün Projesi”
kapsamında
Sündüs Arslan
AKÇA’nın
İstanbul’da ki
programa
katılımı...
Tokat Sanayisinin
sayılı sanatkar ve
esnaflarından
Hami İKİZ’in
“Tütmeyen Baca”
isimli hatıra
kitabı yayınlandı.
Kümbet
Dergisi yayın
ekibi iş
başında...
Download

Kümbet 34-Renkli.cdr - Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği