05 GÜNDEM
27 EKİM 2014 PAZARTESİ ZAMAN
Maktel-ı Hüseyin’ler mücadele azmini canlı tutuyor
Zaman durmuş melekler bir biri üzerine
üşüşmüş, her şey Kerbela’ya kilitlenmiştir. Hicret esnasında bir gül yatağına
uzanır gibi korkusuzca ölüm yatağına
uzanan Allah’ın Aslanı Hazreti Ali’nin
Ömer, Osman ve Ebu Bekr adında ki
evlatları, amcalarının gözü önünde bir
bir doğranıyor. Taze bedenlere inen her
kılıç darbesinde “Amca! Amca!” Feryatları yükseliyor. Her feryattan sonra
çadırlardan çığlıklar yükseliyor.
Muharrem Ayı’nın
daha doğrusu bu ayın
onuncu günü olan
“aşura”nın İslâm tarihi için özel bir önemi
vardır; zira Kerbela
olayı bu günde
gerçekleşmiş, İmam
Hüseyin ve arkadaşları bu günde şehadet
şerbeti içmişlerdir.
0.VIBNNFE
.VTUBGBO‘OUPSVOVWF
0OVOUBSBG‘OEBOTFWJMJQ
ÅQÊMFOWFEVBFEJMFO
}
TBZH‘OCJSíBITJZFUUJS
ëNBN)ÊTFZJOIBL
WFBEBMFUMFÅ[EFíMFíNJí
IBLT‘[M‘êBWF[VMNF
LBS푸‘L‘í‘OTFNCPMÊ
PMNVíUVS
0 8 + $ 0 0 ( ' 0 8 6 7 $ ) $ ̵ 1 , 1 * ž = ò ' ( 7 2 5 8 1 8 ò0$0+ž6(<ò1
Belirtmek gerekir ki Ümam Hüseyin hak ve adaletle özdeÞleÞmiÞ,
haksËzlËßa ve zulme karÞË çËkËÞËn sembolü olmuÞtur. Onun bütün
MüslümanlarËn kalbinde derin iz bËrakmasËnËn sebebi budur. Zira
her Þeyden önce o; Muhammed Mustafa’nËn torunu ve O’nun
tarafËndan sevilip öpülen ve dua edilen saygËn bir Þahsiyettir.
Kaynaklarda belirtildißi üzere, Ümam Hüseyin 10 Ocak 626 yËlËnda
Medine’de doßmuÞtur. Aßabeyi Hasan’Ën gößsünden yukarË kËsmËnËn
dedesi Muhammed Mustafa’ya benzemesi gibi onun gößsünden
aÞaßË kËsmËnËn Peygamber Efendi-miz’e benzedißi ifade olunmuÞtur.
Hüseyin doßdußu zaman Peygamber Efendimiz bizzat kulaßËna ezan
okuyarak ismini koymuÞ, doßumunun yedinci gününde adËna akika
kurbanË kesilmiÞtir. Aßabeyi Hasan gibi ilk iki halife döneminde
cereyan eden önemli olaylara ´ ilen katËlmayan Ümam Hüseyin,
üçüncü halife zamanËnda Said bin Âs’Ën, 651 yËlËnda Kûfe’den
Horasan’a yaptËßË sefere iÞtirak etmiÞtir. AyrËca o, babasË Ýah-Ë
Merdan Ümam Ali’nin halifelißi sËrasËnda da, Kûfe’ye giderek onun
bütün seferle-rinde bulunmuÞtur. BabasËnËn Þehit edilmesinden
sonra da yine vasiyetine uyarak aßabeyine itaat etmiÞtir.
PROF. DR. OSMAN EĞRİ
Hz Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesi
sebebiyle duyulan üzüntüyü ifade etmek, bu
vesileyle Ehl-i Beyt sevgisini gönüllere yerleştirmek için yazılan şiirler olan “Muharremiye” ve
edebi bir tür olarak, Hz. Hüseyin’in şehit edilişini konu alan manzum ve mensur eserler olan
“Maktel-ı Hüseyin”ler okunmakta ve gözyaşları
akıtılarak dinlenmektedir.
Bu tür eserlerin başında gelen Fuzûlî’nin,
Hadîkatü’s-Süedâ’sında İmâm Hüseyin, hukuk ve adâlet uğruna şehîd edilen, mazlûmların
ve mağdûrların sığınağı bir kahraman olarak
anlatılmaktadır. Hz. Hüseyin, Hakk, Muhammed ve Ali’yi seven canlar için çok önemli bir
“rol modeli”dir. Fuzûlî Hz. Âdem’den başlanarak peygamberlerin çektikleri sıkıntıları, Hz.
Muhammed’in Kureyşlilerden çektiği sıkıntıyı,
Hz. Hamza ve Cafer-i Tayyar’ın şehit edilişini,
daha sonra da Hz. Hüseyin’in şehadetine kadar
devam eden süreci hem bir şair, hem de bir tarihçi
üslûbuyla anlatmaktadır.
Kumru’da; önce Hz. Muhammed’den başlanarak, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in fazîletleri, Hz.
Muhammed’in vefâtından sonra Ehl-i Beyt’in
çektikleri acılar ve onların göstermiş oldukları direnç anlatılmaktadır. Aşûre Günü yaşanan olaylar;
özellikle Kerbelâ olayı, duygusal ve ayrıntılı bir
şekilde dile getirilmektedir.
Muharrem ayı münasebetiyle, Kerbelâ Olayı
sırasında verilen Hakk ve hakikat mücadelesini,
her yıl tekrar tekrar dinleyen dervişlerin manevî
dirençleri güçlenmekte, Hakk’ın galibiyeti için
mücadele azimleri artmaktadır. Okunan her eser,
tutulan her oruç, dökülen her bir gözyaşı Ehl-i
Beyt’i Hz. Muhammed Mustafa’dan ayırmayan
canların iman ve ikrarlarını canlı tutmaktadır.
-
BİSM-İ ŞÂH ALLAH ALLAH
Cân, baştan geçmişiz biz Rûm Erenler aşkına
Cân gözüyle dembedem Hakk’ı görenler aşkına
Kerbelâ-yı deşt-i gamda susuz kalanlar aşkına
Şol Yezîd-i bî-dîn elinden cân virenler aşkına
Gözlerim yaşın sebil virem sana yâ Hüseyin hû.
TÜRK EDEBİYATINDA MAKTEL-İ
HÜSEYİN TEMALI ROMANLAR
BELLİ BAŞLICALARI ŞUNLARDIR:
Ziya Şakir Soko - “Kerbela Vakası”
Selami Münir Yurdatapan - “Kerbela Faciası”
Murat Sertoğlu - “Kerbela”
M. Yavuz Arıtürk - “Onbinlerin İhaneti”
Bekir Yıldız - “Ve Zalim Ve İnanmış Ve Kerbela”
Ahmet Turgut - “Aşkın şehidi”
Sinan Yağmur - “Kerbela Aşka Bela”
Harun Tokak - “Suya Düşen Kan”
Suya Düşen Kan
Gece...Muharrem’in onuncu gecesi...Gün boyunca bağrı kızan çöl, ay ve yıldızların şavkında
parlıyor.
Aydınlık çölde nazlı nazlı akıyor Fırat. Fırat’ın
ay ışığı vurmuş sularından yükselen bir havar
türküsünü dinliyor Kerbela toprakları.
Fırat’ın yanık sesi duyuluyor sabaha değin. Fırat
ağlıyor, Fırat hıçkırıyor, Fırat feryat ediyor;
“Fırat’ım ben... Fırat’ım ben... Ciğerleri yanan
Ehl-i Bey’te bir yudum su veremedikten sonra
bunca suyu ne edeyim ben.”
Gece...
Muharrem’in onuncu gecesi...
Çöl yanıyor...
Kerbela’da gam ve bela kol kola yürüyor,
Kerbela’da kumlarla birlikte güller de yanıyor.
Kerbela’da kumlar aleve sarıyor...
Gül dudaklar kuruyor, çadırlar yanıyor, çocuklar yanıyor...
Çadırlardaki susuz çocuklar Fırat’ın aydınlık
şırıltılarını duyuyor.
Kulaklara dolan şırıltılar anaların yüreklerini
yakıyor.
Bir yudum suya, bir yudum sevgiye
hasret Ehl-i Beyt yanıyor, Alem-i
İslam’ın kalbi yanıyor.
“Su! Su!” diye inleyen çocuklara
can dayanmıyor.
O gece gazap toprağı oluyor Kerbela. İnsanlıktan uzak bir yerde, Kerbela’da kader bir havar
çığlığı gibi örüyor Ehl-i Beyt’in hayatını.
Fırat buz gibi akıyor ama yanı başında sevgiye
hasret bir demet gül yanıyor.
Kıvrılarak, ağlayarak, hıçkırarak, çığlık çığlığa,
en hazin şırıltılarla akıyor, akıyor Fırat.
İslam Alemi’nin cesarette, cömertlikte, fedakarlıkta, ilim ve takvada ideali olan Ehl-i Beyt’in
evlatları yanıyor.
Gece...
Muharrem’in onuncu gecesi...
Gün boyunca çöle inen sıcaklıkla sabaha değin
kumlardan alev fışkırıyor.
Ehl-i Beyt nefes almakta zorlanıyor.
Hz. Hüseyin(ra); Ehl-i Beyt’i boğmaya gelen
ordunun komutanı Ömer b. Sa’d’a elçi gönderiyor.
“Anlaşılan bu gece son gecemizdir, git! Bu gece
için mühlet al. Bu gece namaz kılalım, Rabbimize
dua edelim, Kur’an okuyalım.”
Son arzu kabul ediliyor.
Gece saldırılmayacaktır.
Hz. Hüseyin yanındakilere:
“Gece sizi bürüyünce Ehl-i Beyti birer ikişer
alınız ve buradan uzaklaşınız” diyor. Kelebekler,
Kerbela ateşinde yanmayı tercih ediyor.
Namaza, Kur’an’a tahsisli gecede son namazlar kılınıyor, son niyazlar Sonsuzluğun Sahibine
iletiliyor.
Gece sırtını sabaha dayadığında mehtabın
ışığında niyaza durmuş olan Hazreti Hüseyin’in o
yorgun ve güzel gözleri kapanıyor.
“Düşman saldırıya geçti!” diyerek uyandırılıyor.
Güzel gözlerini açıyor ve;
“Dedem, ‘Hüseyin’im! Ben seni bekliyorum,
bugün bana kavuşacaksın,’ dedi” sözleri dökülüyor susuz dudaklardan.
Gül yüzü, en tatlı tebessümlerdedir.
O gece bütün gam kervanlarının yolu
Kerbela’dan
geçiyor.
Yezid’in orduları,
korkuyla hiç tanışmayan,
haksızlıkların üzerine cesaretle
yürüyen Ehl-i Beyt ailesinin üzerine
daha güneş doğmadan saldırıyor.
Sabahın seherinde vınlamaya başlayan oklarla
kirpiye dönen gül bedenler, atların ayakları altında
çiğneniyor.
Boyuna göre kılıç bile bulunamayan Ehl-i Beyt
delikanlıları, çocukları, bir bir doğranıyor. Gün,
Fırat’ın sesi ve güneşin parlak ışıkları ile başlıyor.
Bu gün bile hala yeni evlenen çiftlerimize dua
ederken;
“Allah’ım bu gençlere Hz. Ali ile Hz.
Fatıma’nın arasındaki sevgiyi ver” dediğimiz
cennet çiftinin çiçekleri çiğneniyor. Hazreti Ali,
kendisini istemeye geldiğinde babasının; “kızım
ne diyorsun?” sorusu karşısında sonsuz bir sükût
denizi gibi duran, gözlerinden süzülen cennet
incisi gözyaşlarıyla; “anamdan sonra ben senin
hem kızın hem anandım ya şimdi benden sonra
kim görür senin işlerini” diyen Fatıma anamızın
gülleri yanıyor.
Güneş yükseliyor...
Çölün bağrı kızıyor...
Ehl-i Beyt delikanlılarının taze bedenleri kanlara, kumlara belenmiş yerde yatıyor.
Kızgın kumlardan buğu buğu kan kokuları
yükseliyor.
Cuma vakti yaklaşınca minarelerden Allah
Rasulü’nün adı yükselmeye başlıyor. Güllerin
Efendisi’nin sesi minarelerden göklere yükselirken, evlatları bir bir kızgın kumlara seriliyor.
Hazreti Ali ve Hazreti Fatıma anamız, çadırın
direğine dayanmışlar, güllerinin yanışını, dallarının kırılışını, yapraklarının koparılışını seyrediyor.
Kıyamete kadar gelecek bütün evliyanın asfiyanın anası olan gül sultan yorgun ve yaralı bir kuş
gibi çadırın dibinde durmadan çırpınıyor.
Can parçasının ciğer pareleri yanıyor; ilmin kapısı olan, Hayber Kalesi’nin kapısını bir pençede
söken Allah’ın Aslanı’nın yavruları kızgın kumlara
seriliyor. Müslümanları saran, buluşturan sevgi
kalesi yıkılıyor, parçalanıyor.
Torunları, kıyamete kadar birer akıncı edasıyla
pirleri, dedeleri, babalarıyla devamlı olarak İslam
ordularının önünde yol açacak olan yiğitlere
kıyılıyor.
Zaman durmuş melekler bir biri üzerine
üşüşmüş, her şey Kerbela’ya kilitlenmiştir. Hicret
esnasında bir gül yatağına uzanır gibi korkusuzca
ölüm yatağına uzanan Allah’ın Aslanı Hazreti
Ali’nin Ömer, Osman ve Ebu Bekr adında ki evlatları, amcalarının gözü önünde bir bir doğranıyor.
Taze bedenlere inen her kılıç darbesinde “Amca!
Amca!” Feryatları yükseliyor.
Her feryattan sonra çadırlardan çığlıklar yükseliyor.
Sıra alnı, gözleri, güzelliği gönülleri fetheden
cennet reyhanı Hazreti Hüseyin’e geliyor.
Susuzluk dayanılmaz bir hal alınca atını Fırat’ın
serin sularına sürüyor.
Beş yüz asker birden dikiliyor karşısına. Etten
ve kemikten bir duvar örüyorlar nazlı nazlı akan
serin sularla arasına.
Yine de suya kadar ulaşıyor ve nehri avuçluyor.
O anda bir ok vınlayarak geliyor ve damağına
saplanıyor.
Kan damlıyor avucundaki suya.
Bir tutam ateş tutuşuyor o sudan.
O ateş hâlâ yanıyor...
O kan hâlâ damlıyor...
O gözyaşı hâlâ akıyor...
Ve Hazreti Hüseyin, bir yudum su içemeden
dönüyor çadırların olduğu yere. Çığlıklar yükseliyor çadırlardan.
Feryatlar yükseliyor Ehl-i Beyt kadınlarından.
Yezit ordusunun başında, Uhud’da
Peygamberimiz’in (sav), “Anam babam sana feda
olsun” dediği Hz. Sad’ın oğlu Ömer vardır.
İlk oku o fırlatıyor Hz. Hüseyin Efendimiz’e.
Babası Peygamberi (as) oklardan korumuş olan
oğul, vuruyor Peygamberin reyhanını.
Hz. Hüseyin tam otuz üç kılıç yarası alıyor.
Artık atının üzerinde zor duruyor.
Çadırlardaki kadınlarla da irtibat kesiliyor. Sırtından giren bir mızrakla atından yere düşüyor.
Kanlı yüzü kızgın kumlara batarken dudaklarından şu sözler dökülüyor;
“Bu gün Cuma’dır ve namaz vaktidir. Minarelerde adı anılan, minberlerde salavat getirilen
benim dedemdir.”
Çadırlardaki çocuklardan kadınlardan çığlıklar
yükselmeye başlıyor.
Efendimiz (as), onları bir bir almıştı abasının
altına da; “Bunlar benim Ehl-i Beytim, ben bunları
seviyorum, siz de seviniz” demişti.
Ama şimdi kanadı kırık kuşlar gibi bir bir uçuyorlar örtünün altından.
“Cihanın sahibinden bir yudum su kıskanılmış
aah!
Fırat ağlar, Murat ağlar, zemin-ü asuman ağlar”
Ve Kerbela’da bir ateş düşüyor İslam’ın kalbine,
o ateş hep harlanarak, asırları ve yürekleri yakarak
günümüze kadar geliyor.
****
Rahmetli babam hep ağlayarak anlatırdı bize
Kerbela’yı...
Onun içindir ki, Ali’dir ağabeyimin adı, Hasan’dır
küçük kardeşimin adı.
O gün bu gündür gözlerimiz Fırat, yüreklerimiz
Kerbela’dır.
O ateş hâlâ yanıyor...
O gözyaşı hâlâ akıyor...
O kan hâlâ damlıyor...
Download

Yazıyı orjinal haliyle okumak için tıklayınız