RÜYA ÇARŞILARI
-garipseme ama, başımdan geçen bu olayın gerçek olup olmadığını
ben de bilmiyorum sevgili günlükBu sokaklardan biri Divanyolu’na çıkmalı.
Yollar mı karışık, kafam mı karışık anlamadım gitti. Şurası kesin: İlacı aldığımdan beri
kendimde değilim. İlaç mı beni daha beter etti, bu nöbet mi ziyadeleşti anlamadım. Gözümün
önünde yollar, evler, arabalar ve ne varsa birbirine dolaşıyor. İnsanlar Karagöz göstermeliği gibi
bir tuhaf.
Nihayet Divanyolu. Akşam olmuş. Güneş, minarelerin ardından çoktan çekilmiş.
Hastaneden gelene dek, ağrı karnımdan başıma kadar yükseldi. Bundan sonrası anlıyorum ki fena.
Gece uzun olacak. Sıkıntım büyüyor, hiçbir şey düşünmeğe mecalim yok. Hemen oteli bulmam
lazım. Karnımda bir şeyler gerilmeye başladı. Zihnim atamadığım konuşmlarla ve insanlarla
dolmaya başladı. Yol boyunca içimden doktorla hesaplaşıp durdum. Ateşim yükseliyor. Doktor
içimde hep aynı şeyleri söyleyip duruyor, ben de aynıyla tekrar tekrar cevaplıyorum:
- Nöbet halinde mi geliyor ağrılar, belirli aralıkları var mı?
- Evet, takriben iki haftada bir. Bazen üç haftada bir. Sancının süresi iki günü de bulmuyor.
İki gündüz bir gece. Yalnız, aradaki gece pek zor geçiyor. İlkin karnımda bir şişme, sonra başımda
yükselen ateş. Arada kötü, çok kötü bir gece ve gecenin ardından da ne oluyorsa geçiyor ağrı.
Ertesi gün sadece bitkinlik. Sonrası hiçbir şey olmamış gibi. Lakin o gece ve gece boyu sanrılar…
- Ne tür sanrılar bunlar, ateş sonrası görülen şeyler mi?
- Aslında tam bir sanrı denemez. Kriz anında ya da sadece kriz gecesinde demeliyim.
Beynimin içine bir yığın insan doluyor. Sabaha dek kendi aralarında konuşup duruyorlar işte. Bir
türlü uyuyamıyorum. Uyuyamayınca sancı artıyor, sancı arttıkça beynim doluyor.
- Bitkin görünüyorsun. Şimdi kriz günün mü?
- Evet, başladı işte. Sabah kalkınca fark ettim. O gün üzerimde bir halsizlikle uyanırım.
Yürüyorum. İçimdeki olayı tekrar ettim. Birazdan bir daha tekrar edeceğim. Otel
nerelerdeydi? Doktor içimde susmak bilmiyor. Bu akşam Divanyolu, galiba o kadar da tenha
değil. Yürüdükçe fark ettiğim garip bir akşam kalabalığı var. Kolumla karnımı bastırıyorum. Hafif
öne eğik yürüyebiliyorum. Sanki göbek bağımdan omurilik kemiğime bir ip bağlanmış gibi.
Gerildikçe geriliyor. Ani hareketlerimde veya sarsılışlarımda içimde bir kütle hareket ediyor.
Keyifsizim. İçimde geçmeyen bir bulantı. Nereden geldiğini bilmediğim garip, iğrenç bir koku
duyuyorum. Baktığım her yerin rengi sarı. Satre’nin ‘Bulantı’sı bu olmalı. Hiçbir şey yerinde
değil. Her şey çalkanıyor.
Bazı vakitler gözüm kararıyor, yürüyebilmek için yolumu kontrol ediyorum. Işığın altında
tozdan yeşili kaybolmuş akasya, köhne han bozması işyerleri, çöplük kâhyası üç beş uyuz kedi...
Alnımda bir damar geriliyor, ben geriliyorum. Adımlarım yorgun, ahenksiz. Otel nerelerdeydi?
Tramvay üzerime üzerime geliyor. İçimde, rayların ortasında dikilme hissi var. Demir yığını bu
modern kocaconcolosun bütün gücüyle alnıma vurduğunu hesap ediyorum. O dakikada sanki
dünya yeniden aydınlanacak. O dakikada sanki içimdeki bu ağrı uçuverecek. Tramvay yaklaşıyor.
Hayra alamet sayılmayacak bir bağırma, bir çığlık!
Önce pek seçemiyorum. Az ötede bir adam var. Orta yaşlarda bir adam, sırtında bir
pardösü mü, hırka mı? Şalvara benzer kısa, şiş ve söküklerle bir pantolon, delikleri ayak
parmaklarıyla doldurulmuş hantal postallarıyla hırpani bir adam. Anlaşılan bir meczup. Tramvaya
bağıran oymuş meğer. Tramvay geçip gidiyor. Meczup ardınca da bağırmaya devam ediyor.
Şaşırıp toplanan küçük grup, vaziyeti anlayınca yoluna devam ediyor. Yatsı ezanı okunuyor.
Meczup kimselerin görmediği birilerine bakar gibi etrafı kolaçan ettikten sonra, derin bir saygı
içinde ellerini önünde kavuşturup mazlumlaşıyor.
Doktor yeniden zihnimde ve hastalığı bu defa çözmeye kararlı:
- Biraz karışık gibi görünüyor. Halüsinasyonlar yüksek ateşin getirdiği şeyler olabilir.
Sadece o geceye ait şeyler mi, yoksa bu konuda devamlı şikâyetin var mı?
1
- Devamlı değil. Ne oluyorsa, o nöbet akşamında oluyor. Roman kahramanlarından,
meddahlara değin kim varsa aklımda işte. Uyku ile uyanıklık arasında uğraşıp duruyorum. Size
garip gelebilir ama, bir mumun ışığında elişi yapan birini de görüyorum bazen. Kimdir bilmem.
Silik bir resim gibi zaten. Başı eğik vaziyette oturmuş, elinde bir şey mi var? Bakın orasını ben de
bilmiyorum. Bu şey neyse, tam belirecekken sabah olur çok kere, ağrılar da yavaş yavaş diner.
- O kim oluyor?
- Dedim ya, bir onu bilmiyorum.
- Tamam neyse. Biz fiziksel sıkıntını halledelim evvelce. Gerisi, anlaşılan beni aşıyor.
Senin işin tek celselik değil. Kafana taktığın mevzuların bir tesiri de olabilir onlar.
Bir uyusam. Otele geldim. Oh ne iyi! Konuşmakta zorlanarak, odamın anahtarını
istiyorum. Rahatsızsınız herhalde, diyor otelci. Başımla tasdik edip hemen odama yöneliyorum.
Yatak karşımda bir deniz gibi açılıyor. Bitkin vücudumu derin bir denize bırakıyorum. Hiç
değilse o aralık, bir rahatlama. Bu hastalığın öğrettiği tek şey bu; yorgun vücudumu yatağa
bırakma zevki. Bir lahza mola. Kısa bir uzaklaşma; lakin o illet orada karnımda ve yeniden
uyanıyor. Birkaç dakikanın ardından sağa sola dönerek bir boşluk arama hamlesi. Yine kısmî bir
ferahlık ve yeniden ağrı.
Bir dönüş daha. Ayaklarımı kıbleye mi uzattım? Ters istikamete bir başka hamle.
Karnımın üstünde bir tencere kaynıyor ve ben her hareketimde bu kaynar tencereyi devirmekten
korkuyorum. Evet, sakin bir hamle daha yapıyorum. Yapıyorum ama galiba bu sefer de ayaklarımı
yolun karşısındaki Keçecizade Fuat’ın türbesine çevirdim. Hay Allah! Kıpırdadıkça tencere
kaynıyor. Tencere kaynadıkça sancılarım, sancılandıkça sinirlerim artıyor. Neden bilmem o
sıkıntının içinden Fuat Paşa da konuşmaya başladı.
Bir Fransız sarayında mı, nerede? Bilmiyorum ama, mütemadi konuşuyor ve konuştukça
da herkesin ilgisini kendine çekiyor. Etrafındaki insanlar neşeli; fakat hazret keyifsiz. Kubbenin
devrildiğinin farkında. Fuat Paşa susacak gibi değil. Oysa bana bir lahza da olsa uyku. Ayaklarımı
başka yöne çelmeliyim. Tutup yatakta çapraz yatmayı deniyorum. Fuat Paşa’nın kederli gözleri
içimde geziyor. Etrafında insanlar konuşuyorlar, eğleniyorlar; yalnız o keyifsiz. Doktorum
dinliyor tek onu. Paşa’nın da benim gibi sancıları olmalı. Onunda karnında tencere mi kaynıyor?
İyi de kardeşim, diyor doktor, midemde ağrı var, diyorsun. Mide ağrısı, baş ağrısı yahut
ateş yapmaz ki, sana mide tedavileri uygulanıyor.
Vallahi bu doktor Paşa’dan daha sert. O konuşmaya bir daha dönüyorum: “Ne bileyim”,
diyorum aniden, “Benim karnım da ağrıyor, ateşim de çıkıyor işte! Ve nereye gitsem mide
tedavileri uygulanıyor. Üçlü antibiyotikler. Apandisimi almaya kalkışan bile oldu.
Hay Allah, doktor yanında edepsizlik ettik. Sesimiz fazla çıktı. Millet olarak ketum bir
millet değil miyiz biz? Bunca bin yılın içinde bu millet kime anlatmış ki derdini doktorlara
anlatabilsin. O yüzden doktoru karşımda hâkim elbiseleri içinde görmeye başlıyorum. Bir suç
işlemiş olmalıyım. Bir suç işlemişlik duygusu mu taşıyoruz ne? Kafka’nın adamları gibiyiz millet
olarak. Gregor Samsa’yım ben de ve belki de bu yatakta sabaha bir böceğe dönüşeceğim.
Keçecizade Fuat’ın konuşmalarıyla doktorun lafları birbirine karıştı. Neticeyi kestirmeden
beni salacağı yok. Ben bir parça uyuyabilmenin derdindeyim. Ağrılarım artıyor. Tencere kaynıyor.
Döküldü dökülecek. Karnımı bastırıp, bükülüyorum. Bu keskin ağrıyla bir yalnızlık doluyor
yüreğime. Ah köyde olsa idim. Çıtır çıtır yanan sobanın yanında acı tarhanayı içip uzanınca az bir
terleyiversem, belki de azıcık kendime gelirdim.
- Hemen şu tahlilleri yaptıralım, diyor doktor. Galiba anlıyorum.
Bize gene tahlillerin yolu göründü.
- Aç mısın, aç geldin değil mi?
- İstesem de yiyemiyorum ki! Bu ağrı bu garip koku…
- Eğer bu güne yetiştirirsen, sonuçları veririz. Gidersin memleketine. Tebessüm ediyor.
Memleket mi? Ne güzel! İki şey var zaten bizi böyle sevindiren: Askerlikten terhis ve
hastaneden taburcu. Büyükşehir hastanelerinden gelen köylüler, askerden dönenlerden az itibarlı
değildir bizim oralarda. Bir türlü kalkmak bilmeyen misafirler dolar da dolar. Hasta, misafirlerin
arasında pijaması ile yatağında uzanıp konuşma imtiyazına sahiptir. Neler görüp geçirdiğini, bir
2
esir kampından kurtuluş hikâyesi gibi ayrıntıları atlamadan anlatır da anlatır. Ketum bir millet
değilmişiz demek ki. Öyleyse, kime konuştuğumuz önemli.
Bu sosyolojik bilmecenin zamanı değil. Benim uyumam lazım. Keçecizade, doktor ve
etrafıma dizilmiş hasta ziyaretçileri konuştukça konuşuyor. Zihnim bir dakikalığına da olsa
duramaz mı? Bu defa ağrım pek fena. Üstelik ilaç sonrasında ateşim diğer nöbetlere nazaran daha
yüksek. Tencere bu gece dökülecek. Bu belli. Lâkin, gürültüler içimde kaybolacak yerde
derinleşiyor. Derine iniyorlar, iniyorlar, iniyorlar… Uyumam lazım. Oda kararıyor, kararıyor,
kararıyor… Uyumam lazım. Divanyolu’nda işleyen tramvayın sesi odaya doluyor. Duvarlarda
yankılanıyor. Uyumam la.. Tramvayın sesi sokaklara kaçıyor: Taaaaaak, taaaaak taaak, taak, ta…
Derinlerdeyim. Uzak bozkırlarda çağıldayan pınarlar, su sesleri, sisli yollar, büyük ağaçlar
ve bunların arasında yürüyen çocuklar… Sonra biri eğiliyor kulağıma fısıltıyla sesleniyor:
-“Şişşşt, Caaaaaaan! Seni çağırıyorlar.”
..
Ta… Tak, takır, takırr, takırrr… Tekerleği taş kaldırımlara vuran, kumları ezen bir fayton.
Pencereye koşuyorum. Fayton, Divanyolu’ndan aşağı iniyor. Yol kenarları gaz lambaları ile
aydınlatılmış. Her yer, pastel boya bir resim gibi boyanmış ve sisler içinde. Fayton’un içinde
üzerinde İstanbulin, başında hafif yan yatmış fesi, elinde bastonuyla biri oturmakta. Bir ara göz
göze geldiğimizi hissediyorum. Sonra çekip benden bakışlarını yola doğru bakıyor. Bir yerlerden
bir müzik sesi geliyor. Fayton sisler içinde usul usul kayboluyor. Otelci, girişteki kapı önünde. Bir
ara, pencereme kaldırarak başını sesleniyor:
- Bihruz bu. Bizim, Bihruz. Bakma çalımına. Hani nasıl demeli... Anlarsınız, safın teki,
alafranga züppe işte.
Bu odada durmak mümkün değil. Dışarıda bir şeyler beni çağırıyor. Odadan ayrılıyorum.
Otelci hâlâ kapıda. Yolun altında bir düğün mü var nedir? Def sesleri zil şıkırtılarına karışmış,
öyle kıvrak havalar…
- Aşağıda bir cin düğünü var, diyor otelci. Aşağıda hamamın içinde. Severler öyle yerleri.
Ters ayaklarıyla bir oyunlar oynarlar; şıngır da şıngır, şıngır da şıngır. Oynamaya başlayan
otelcinin ayakları ters dönüyor. O hala aynı yerde, şıngır da şıngır. Uzaklaşıyorum.
Uğraşamam bir de cinlerle. Benim az evvel duyduğum müzik başka idi. Hafif, içli,
ağlamaklı bir şeydi. Çemberlitaş’a doğru çıkıyorum. Hava kapalı. Yağacak da yağmadı nedense.
Ardınca o müzik; sanıyorum, Boğaz’ın lacivert sularında bir kadın gölgesi var. Tavukpazarı
istikametine sarkacağım ki anlıyorum: Bu müzik, Evcara Peşrev. Dilhayat Kalfa’nın. Şimdi neden
buradayım ve neden bu müzik?
Tavukpazarı dedikleri yer burası olmalı. Bu kadar kahvehane olduğuna göre. Birinin önü
epeyce kalabalık. Gencin biri yakmış türküyü. Kahvehanenin duvarları, kepenkleri ve sayvanları
çeşit çeşit nakışlarla bezenmiş. Ortada bir fıskiyeli havuz var. Peykeli duvarlarda kehribar ağızlıklı
nargile çubukları… Sazlarını taburesinin kenarına koymuş öteki âşıklar da şimdi bu genci
dinliyor. Bitince türkü, pala bıyıklı biri, gencin sırtını sıvazlıyor.
Önümdeki kalabalıktan biri ötekine anlatıyor: Anadolu’dan yeni gelmiş bu âşık, diyor.
Halepli mi imiş, ne imiş. Bak gencin sırtını sıvazlayan da Çiroz Ali.
Keçecizade dalgın, doktor tahlilleri inceliyor, Bihruz asabi. Çakıldılar duruyorlar içimde.
Şimdi de bu âşıklar ve Çiroz.
Neden Tavukpazarı’ndayım? Beni buraya getiren ne? Yahut tam tersi mi; bu mekân onları
mı çağırıyor? Evet, Dilhayat Kalfa ve Evcara Peşrev. Neden bu müzik? Kitaplar, saatler,
mücevherler, kürkler, seccadeler, işlemeler, tombaklar, cam eşya.. Dilhayat Kalfa’nın Tavukpazarı
ile ilintisi ne? Buralarda bir kahvede onun müziğini mi dinlemiştim? Tek müzik değil, Dilhayat
Kalfa Cariyesi Teravet’e iki kıymetli iğne mi bağışlamış ne? O hatıra da var zihnimde. Demek ki
II. Mahmut döneminin bir hususiyeti bu. O vakitlerde miyim şimdi ben?
II. Mahmut da kardeşi Esma Sultan’ın Çamlıca’daki sarayında abdest alırken; gümüş
ibrikten, gümüş leğene, gümüş rengi elleriyle Buyidil su dökmemiş miydi? Bu hizmete karşılık II.
Mahmut’tan pırlanta bir firkete hediye almamış mıydı? Buyidil Hanım, Dilhayat Kalfa… Bu
3
isimler de ötekilerle bir olup durgun bir su gibi, buğulu bir resim gibi sızıyor içime. Ne demek
Buyidil, gönül kokusu muydu ya Dilhayat?...
Kimin hayatı bilemem; ama bu hayat galiba benim değil. Beyazıt’a doğru çıkabilirsem
biraz ferahlarım belki. Yürüyorum. Caddede adım atacak yer yok. Bir kalabalık: Zati’nin Remilci
Dükkanı. Gittik şimdi de devr-i Süleyman’a. Sarıklı, saltalı pek çok insan küçük bir dükkânın
önüne toplanmışlar, arkada kalanlar ayak parmaklarına basarak önlerinde duranların omuzları
arasından faslı takip etmeye çalışıyorlar. Bir aradan ben de bakıyorum. Küçük dükkânın içinde bir
adam taburede oturuyor. Elinde bir çomak var. Önüne döktüğü kumu çizip etrafında oturan
gençlere bir şeyler anlatıyor. Yanındakiler hiçbir noktayı kaçırmak istemezmiş gibi dikkatli. Zâtî,
araya bir söz atarak, kendi temin ettiği sükûneti gene kendi bozuyor. Bir kahkaha tufanı kopuyor.
Nüktedan bir adam olduğu belli.
- Ne dedi, ne dedi, diye soruyor arkadan biri. Diğeri, sus, diye ikaz ediyor. Sus, remil
bakılıyor…
Ben zaten bitmişim. İçim fena. Remille uğraşacak zamanda değilim. Zihnimde Doktor,
Keçecizade, Buyidil, Dilhayat, Zâti’nin etrafında toplanıyorlar. Kimin ne konuştuğu belli değil.
Bir ferah köşe bulma ümidiyle yeniden yürüyorum. Ağrıdan eğilmişim, bitkinim. Şairin ruh hali
bana aşikâr: Alsa kaldırımlar alnımdan bu ateşi. Divanyolu’nda nereye baksam olmayan biri
çıkıyor karşıma. Divanyolu… Bu ad nereden geliyor? Belirgin bir anlamı yok ama; ismin
arkasında hep yürüyüş davulları vuruyor: Güm, gümm, gümmm…
Adımlarım yavaş yavaş resmî bir yürüyüş ritmi alıyor: Güm.. gümm.. Bir savaştan
dönüyorum sanki. Yanı başımda bir düzen içinde yürüyen yüzlerce yeniçeri... Niye?
Divanyolu’nun öbür adı da Yeniçeriler Caddesi değil miydi? Kafamda bir yeniçeriler eksikti..
Dudakları kapalı, gözleri bir noktaya dikilmiş kıranta bıyıklı yeniçerilerin arasından Bâb-ı
Hümayun’a doğru yürüyorum. Güm.. gümm..
Bir boşluk bulsam sıyrılacağım; ama davulun ritminden kaçış yok. Tramvayın sesi
duyuluyor. Tam zamanı! Kendimi kenara atıyorum. Kafam çatlayacak, karnım gerilmiş. Tek adım
daha atacak halde değilim. Oturup bir köşeye, başımı duvara yaslıyorum. Bittim. Öleceksem,
galiba o yer burası olacak. Nerdeyim? Kaldırıp başımı bakınca Türk Edebiyatı yazısını
seçebiliyorum. Zamanında taş mektep mi ne imiş burası. II. Mahmut’un sütannesi… Cevrî Kalfa
mıydı? Evet, Cevrî Kalfa Mektebi. Cevrî Kalfa’nın dingin bakışları altında, taş kaldırımları onun
dizi sayıp da bir evlât uykusu uyuyabilir miyim?
Biz yalnızca kayıp bir kuşak değiliz, galiba. Daha da önemlisi sahipsiz bir nesiliz. Cevrî
Kalfa… Bu isim insanda garip bir itimat hissi uyandırıyor. Nasıl biriydi? Kalfa, Buyidil ve
Dilhayat kadar hayat dolu görünmüyor. Daha tok biri. Hayır, şimdi bunu da zihnime
taşımamalıyım. Taşımamalıyım ama, bu defa bir suçlu gibi hissediyorum kendimi. Nuran,
Mümtaz’a soruyor:
- Neden yedi asrın ölüsü ile meşgulsün? Mümtaz’ın cevabı önemli:
- Eğer ben meşgul olmazsam, son yaşama haklarını da kaybedecekler.
İçimde bir çıkrık maziyi kuyusundan mütemadi geriye çekiyor. Evvel zaman insanları,
aynanın öte yüzünden bir geçit bulmuş gibi kendi hikâyeleriyle konuşarak, yürüyerek, bakarak
önce sokağa oradan da ağrıyan, sancılanan, ateşlenen başıma doluyor. Yanı başımda bir sarmaşık
gibi büyüyen on yedinci yüzyılın içinde Kandilli’nin eski sarayı yeniden kuruluyor, Boğaziçi’nin
lacivert ipeğinin içinde evvel zaman yalılarının kandilleri bir bir yanıyor ve şairin bende bir
muamma gibi duran mısrası kendini açıyor:
Yeniden şu’lebar-i sahil oldu köhne Kandilli
Lakin ben hiç de şu’lebar değilim. Davullar hâlâ vuruyor, vursun. Zati remil çekiyor,
çeksin. Âşık bugün pek de dertli söylüyor, söylesin, Yeniçeriler geçiyor, geçsin. Buyidil’in
firketesi parlıyor, parlasın. Evcara çalıyor, çalsın. Bu ‘huzur’un içinde en huzursuz olan
Keçecizade. Çevrimin farkında o. Benim gibi ağrıları var. Doktor yeniden gözlerimin içine
bakıyor: Evet, beklediğim gibi bu tahliller. Fibrinojen, ohoooooo, nereye çıkmış; sedim de
oldukça fena.
4
Kaldırım kenarında epeyce oturmama rağmen yeniçerilerin geçişleri bir türlü bitmedi.
Onun da ötesinde Sultanahmet Meydanı’nda meşaleler yanıyor. Bütün akış o yöne. Beni oraya
çağıran bir şeyler var. Oysa ben hiç değilse şu saatte bir parça sükûneti arıyorum. Karnımdaki
koca tencere kaynadı, kaynadı, kaynadı. Kapağını ne kadar sıksam da patlayacak. Bu halden
kaçtıkça başka zamanlara yuvarlanıyorum. Başka zamanlar; paşalardan, yeniçerilerden, şairlerden,
âşıklardan, gözdelerden, gelin alaylarından, sahil saraylarından…
Benim ölümüm bu köşe başında da değil. Zorla da olsa yeniden kalkıyorum. Bu tencere
patlayacaksa da şöyle iyi bir yerde patlamalı. İyi bir zamanda. Bambaşka yüzyıllardayım.
Baktığım, gördüğüm her yer, bütün yüzyıllarıyla uyanmış bir halde beynime nüfuz ediyor. Belki
de bu bir şizofren. Bilinçaltımın zindanlarında ne kadar insan varsa zincirlerini çözmüş dolaşıyor
ortalıkta. Zamanın bütün çizgileri silinmiş. Hangi nehrin hangi zamandan akıp geldiği ve hangi
zamana döküldüğü meçhul. İçim bir düğün evi gibi. Davetli davetsiz herkes toplanmış.
Kalabalığın içinde ağrılarımla hedefsiz yürüyorum.
Havuzun kenarındaki merdivenlerden inince Atmeydanı’nda sûrname minyatürü gibi
dizilmiş bir kalabalığın içine düşüyorum. Geçit var; ama yeniçeriler değil bu defa. Huzur-u
Hümayunda yapılan bir tören bu. Ekmekçiler, iplikçiler, kavaslar, hattatlar velhasıl zanaat erbabı
adına ne varsa İstanbul’da, hünerini sergileyip geçiyor. Padişah, kendisi için hazır edilen bir
seyirgâhtan nazar ediyor. O, herkesten daha cüsseli. Karanlıktan ve uzaktan nasıl olduğunu
bilmiyorum ama, görüyorum işte. Hatta bir ara göz göze geliyoruz. Hani bir keresinden Selim-i
Salis Boğaziçi’nde Melling’i görmüş ve göz göze gelmişler ya. Böyle bir şey olmalı.
Zanaatkârlar meydanda bütün hünerleriyle geçiyor. Bakın, Yılancı Mahir bu, diyor
yanımdan biri. Meğer yılancılar geçiyormuş. Heyecanla devam ediyor biri diğerine anlatmaya:
Bütün o gördüğün yılanlar var ya, hepsi en zehirli cinsinden. Kuzu gibi oluyorlar Mahir’in
yanında. Yüzündeki yanığı görüyor musun? Galata yangınında oldu. Yılanlarım yanıyor, diye
ateşin içine dalmış bizim Mahir. Kendi yanmış; ama kurtarmış yılanları. Budur Mahir’in hikâyesi.
Dört bir yanda çerağlar yanıyor. Ortalık gündüz gibi. Ebruzenler geçiyor, dericiler,
dülgerler, karagözcüler… Geçerek huzur-ı padişahtan, her biri beynime bir minyatür figürü gibi
ifadesiz yüzleriyle doluyor. Tencere artık almıyor. Çerağlar yanıyor; ortalığı gündüz eden
çerağlar. O dakika yeniden görüyorum onu. Bir cumbada, kandil şavkında nakış işliyor. Hiçbir
olayın onda tesiri yok. Başını eğmiş, zamanların arkasından nakış işliyor.
O; Leyla, diyor yanımdan biri. Hiç kimse bilmedi onu. O, Leyla. Kimseler anlatmadı onu.
Belki de Mecnun’dan füzûn âşıklık istidadı onundu da, şair kendine saydı onu. Sonra elini
omzuma koyuyor meçhul el; o, Leyla. Hep geçilecek bir köprüydü o, aşılacak ateş denizi.
Kimseler demedi ona, senin de derdin nedir, diye. O, Leyla; kimseler bilmedi onu. Hep uzaktılar
ona.
- Şimdi daha mı yakınız, diye sorarak hepimizin ilgisini kendinde topluyor biri. Dalgın
görünüşlü bir adam bu. Seyir yerinden yönünü bize doğru çeviriyor. Yuvarlak gözlüklü hafif
dalgalı saçlı. Ceketinin yan cebinden bir sigara çıkarıp yakıyor. Hafif eğri burnunun altındaki ince
dudaklarıyla tebessüm ediyor: Bu hâl tam bir trajedi. Oysa Simeranya’da diyor ardınca, trajedi
yoktur.
- Hah tamam, diye aradan çıkışıyor bir ses; bir kadın sesi. Simerya Papazı da burada imiş.
A, öyle değildi canım! Neydi? Evet, Simeranya. Kadın, yıllardır içine kelimeler dolduran adamı
bulmuş gibi. Susmaya niyeti yok. Bir yanda meydan akıyor: Seraskerler geçiyor, macuncular,
cambazlar, hokkabazlar, şairler… Ben onun kapısına gidiyorum.
Avlu kapısı bir büyük bahçeye açılıyor. Kenarda ahşap merdivenler var. Merdivenlere
yönelip yavaşça çıkmaya başlıyorum. Kalbim bir kuşun kalbi gibi. Karanlık bir sofaya erişiyorum.
Hiçbir şey görünmüyor. Sofada merdiven başında bir elimle yakaladığım tırabzanı tutmaktayım.
Karanlıklar denizindeyim.
Az ötede bir kandilin ışığı beliriyor. Sanki bir el duvarda kısılmış bu ışığı açmakta. Oysa
ortalıkta kimseler görünmüyor. Işık açıldıkça açılıyor. Evet, o sofadayım ve duvarları hesap
edebiliyorum. Işık açılıyor. En geride sokağa bakan bir pencere var. Hayır, iki tane. Bu bir cumba
olmalı. Işık açılıyor. Cumbada bir karaltı var. Evet, karşımda oturmuş biri. Işık açılıyor ve renk
5
renk, desen desen elbiseler içinde bir kız görüyorum, oturmuş elinde bir şeyler örmekte. Işık
açılıyor. Simsiyah saçları, geceyi gölgelemekte. Sonra yavaşça kaldırıp başını bakıyor; karanlık
bulutlar ardından bir dolunay doğuyor. Kaldırıp başını bakıyor; kavis kavis kirpikler arasında
geceyi yutan gözler var.
Kalbimin atmadığının farkındayım. Sanki bütün işleyiş durdu. Zaman, bir güvercin
kalbinin sıcaklığı gibi boşluğu doldurmada. Elinden yavaşça işlemesini bırakıp ayağa kalkıyor. Bir
rüzgâr esiyor uzaklardan; servileri derin ninnilerde sallayan bir rüzgâr. Bir siyah saç saltanatı
içinden cenk sesleri duyulmakta. Bir rüzgâr esiyor. Yârin perçemlerinden şaha kalkan kara atlılar,
kara yüzlü tutsaklar geçmede. Bir rüzgâr esiyor, bir dolunayın üzerini kıvrım kıvrım saçlar
örtmede. Kayboluyor ışıklar. Saçların perçemlerinden siyah simsiyah, kıvrım kıvrım bir yılan gibi
iniyor odaya.
Dışarıda dört bir yanda bir çığlık: Eyvah, Mahirin yılanları kaçtı! Bir çığlık ki herkes
kaçışmakta. Karanlıkta ilk adımım bir boşluğa düşüyor. Anlıyorum, bir merdivenden
yuvarlanmadayım. Herkeste bir çığlık, herkes korku dolu gözlerle mütemadi kaçışmakta.
Düştüğüm yerden biri tutup kaldırıyor beni.
Halk izdiham içinde. Büyük bir korkuyla fırıncılar, dülgerler, yeniçeriler geçiyor yanımdan.
Sele takılmış gidiyorum. Şimdi hepimiz büyük bir yangından kaçıyoruz. Keçekülahlı, pala bıyıklı
mehteranlar, sof ferace kadınlar, ağlaşan çocuklar arasında bir çıkış yolu arayıp koşmadayım.
Üzerime bütün hızıyla atlı bir arabanın geldiğini görüyorum. Tramvayın acı düdüğü çalıyor. Sert
bir hamleyle biri sırtımdan tutup çekiyor. Önceki el gibi, bakıyorum meczup.
Divanyolu’nda bütün yeniçeriler kaçışmakta. Aralarına karışıyorum. Keçecizade’yi bir
landoya bindirmişler uzaklaştırıyorlar. Omuzlarında bir tabut, ortalığı yararak koşan tulumbacılar
geçiyor. Çiroz öldü, diye feveran ediyor biri. Eyüp Sultan’a götürüyorlar. Birden yanımda doktoru
görüyorum. Senin anladım ben derdini, diyor. Senin hastalığın FMF, şimdi al bu Kolşisin’i
deneyelim. Üç doz. İlk kullanımında ağır gelebilir.
İstemiyorum. Kaçıyorum oradan. Çemberlitaş’ı geçince sokak biraz daha rahatlıyor. Soluk
soluğa kalmışım. Koşmaya daha mecalim yok. İlesam’a sığınacağım. Oraya dönmeliyim... dön…
Birden büyük bir gürültü: Küüüt! Karnımda kaynayan tencere başımdan patlıyor.
..
Gözümü açtığımda yerde yattığımı fark ettim ilkin. Önümde kocaman bir mezar taşı
dikilmekte. Acaba öldüm mü? Etrafta hiç kimse yok. Yüzümü ince bir yağmur serinletiyor. Galiba
kapının taş kemerine vurdum. Ardıma dönüp kemere bakıyorum. Taş kemerin önünde Leyla ve
yanında ise daha çok bir talebeyi andıran o meczup duruyor. Yaklaşıyorlar. Eğilip başımı yavaşça
kaldırıyor. Doğrulup oturuyorum. Hafif bir rüzgâr esiyor. Tebessüm edip gözlerini yumuyor
Leyla:
- Kapıyı geçememişsin, diyor. Taş duvarlar, henüz bitmemiş önünde. Hadi şimdi kalk.
Ardınca o meczupla beraber yürüyüp sokaklarda kayboluyor. Alnımda çarptığım yeri
yoklayıp avucuma bakıyorum. Bir miktar kan var. Ağrım dinmiş. Bir rüzgâr esiyor. Son ağaçlarda
hışırtılı sesiyle yaprak yaprak bir sonbahar geziyor.
1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
Adı Soyadı: Fatih ORDU
Mesleği: Öğretmen
Doğum: 25. 10. 1973
Cinsiyeti: Erkek
E posta: [email protected]
Adres: Oyak Sitesi II. Kısım A/4 Daire 18 Başakşehir- İstanbul
Cep tel: 0505 648 69 18
6
Download

rüya çarşıları - hastalikhikayem.com