TÜRKİYE KIBRIS HABER
18
İMAMDI ASKERE GİTTİ GAZİ OLDU,
GELDİ BELEDİYE BAŞKANI SEÇİLDİ
1
954 Çal ilçesi Kabalar Köyü doğumlu olan Hüseyin Yavaş,
Denizli İmam Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra 1973 yılında
Güney Merkez Çarşı Camisi’ne İmam Hatibi olarak atandı.
Yavaş, Güney’de 1 yıl imamlık yaptıktan sonra 1974 yılının Mart
ayında askere alındığını belirtirken, o günleri şöyle anlatıyor :
“Böylece Eğridir Dağ Komando Okulu’na asker olarak gittim. 4
aylık acemi eğitimimi Eğridir’de tamamladıktan sonra, Kayseri
Hava İndirme Tugay’ı 4. Paraşüt Taburu Zincidere’deki usta birliğine gönderildim. Orada paraşüt eğitimi, paraşütle kuleden
atlama ve uçaktan paraşütle atlama eğitimleri aldım. Mecburi
olan 5’inci atlayışımı da yaptıktan sonra, garanti antlaşmasının 3’üncü maddesine istinaden 20 Temmuz 1974 Cumartesi
günü, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs’a yapmış olduğu Barış
Harekatı’na katıldım. O dönemde Rumlar yine Kıbrıs’ta yaşayan Türkler’e akıl almaz baskı ve işkenceler uygulamaya başlamıştı. Buna dur demek için Türk ordusu harekete geçmişti.”
“PARAŞÜTLE SAVAŞ ALANININ YAKININA ATLADIK”
Hüseyin Yavaş, Kıbrıs Barış Harekatı’nın başlamasıyla yaşadıklarını şöyle dile getiriyor : “önce C 160 askeri nakliye uçağıyla,
60 kişilik paraşütçü ekibi olarak Girne’nin 1 kilometre uzaklığında bulunan Gönyeli beldesinde düz araziye atladık. Rumlar
Türk paraşütçülerinin atlayışını görünce, üstümüze havan topu
mermisi yağdırmaya başladılar. Bizler de zayiat vermemek için
araziye tek tek dağıldık ve tam siper yere yattık. Çünkü havan
topu atıldığında yerde yatan kişiye değil, içindeki şarapnel
parçaları havaya dağılıyor. Bu nedenle şarapnelden zarar görmemek için, hepimiz birbirimizden uzaklaşıp yere atarak siper
aldık.” “ARKADAŞIM GÖZÜMÜN ÖNÜNDE,
HAVAN MERMİSİYLE İKİYE BÖLÜNDÜ”
O günleri anlatırken tekrar tekrar yeniden yaşayan ve heyecanlanan Hüseyin Yavaş, sözlerini şöyle sürdürüyor : “Ben İstanbul
Küçükçekmece’den asker arkadaşım Mehmet Emin Türkeli ile
beraber yan yana tam siper yerde yatıyorduk. Arkadaşım karşıdaki Rum birliklerinin bizi yan yana görmemesi için, yanımdan
biraz uzağa ayrılmak istedi ve ayağa kalkıp 20 metre benden
uzaklaştı. Tam o esnada havan mermisi arkadaşıma isabet etti
ve vücudu gözümün önünde iki parçaya bölündü. Bende paraşütle atladığımız esnada, tam yere yatarken havan mermisi küçük parmağıma isabet etmiş ve parmağımı koparmıştı.
Fakat arkadaşımın gözlerimin önünde parça parça olmasıyla,
ben kendi acımı falan düşünemez oldum. O anıyı ömür boyu
unutamadım. Şimdi bile ne zaman o an aklıma gelse, arkadaşımın acısını yine yüreğimin derinliklerinde duyar kahrolurum.”
“GAZİ İMAMDI, BELEDİYE BAŞKANI OLDU”
Kıbrıs’ta paraşüt birliği olarak 7 ay kaldıklarını belirten Gazi Hüseyin, savaşa gittiğinde bekar olduğunu ve döndükten sonra
evlendiğini belirtirken, daha sonra gelişen olayları da şu şekilde anlatıyor : “Savaş sonrasında İmam Hatibi olarak mesleğime
yine geri döndüm ve Bozkurt’a bağlı İnceler Kasabası Merkez
Çarşı Camii’nde görevimi sürdürdüm. Daha sonra İnceler halkının sevgisi ve isteğiyle Belediye Başkanı olarak geçici bir süre
görev yaptım. Böylece İmamlıktan Gaziliğe, Gazilikten Belediye Başkanlığı’na ilginç bir dönem yaşamış oldum.”
Gazi İmam Hüseyin, anılarını anlatırken başından geçen ilginç
ve komik bir hikayeyi anlatmadan da geçemiyor : “İmam olarak görevimi sürdürürken, bir gün yaşlı bir teyze yanıma geldi
ve sara rahatsızlığı olduğunu belirterek kendisine muska yazmamı istedi. Ben kendisine muskanın batıl olduğunu, şifayı
Allah’tan ve de doktorlarımızın tedavisinde araması gerektiğini söylediğimde yaşlı teyze bana çok kızdı ve “Sen ne biçim
İmam’sın. Hoca insan muska yazmasını bilmez mi?” diyerek
bağırmaya başladı. Teyzenin okuma yazması yoktu. Sırf onu
kırmamak ve gönlünü hoş tutmak için bir kağıda “Benim adım
hoca gezer, hasta gelirse muska yazar, ölürse dahaaa mezar”
diye yazıp kendisine verdim. Teyze memnun bir şekilde yazdığımı boynuna asıp yanımdan ayrıldı. Bir süre sonra karşılaştığımızda rahatsızlığının kalmadığını bana anlatınca gülmeden
duramadım. Hasta inanç ve telkinle kendi kendini iyi etmişti.
Kağıda yazdığım sözleri bilse sanırım beni vurmaya gelirdi.”
ŞEHİT ŞERİFE BACI
D
ünyada hiçbir milletin kadını: ‘Ben Anadolu kadınından fazla çalıştım. Milletimi kurtuluşa ve zafere
götürmekte Anadolu kadını kadar emek verdim.’
diyemez!” diyen Ulu Önder, Anadolu kadınının milletin
kurtuluş mücadelesinde ne denli önemli bir rol oynadığını bildirmiştir bizlere. İşte bu kurtuluş mücadelesinde yıldız gibi parlayan Anadolu kadınlarından bir tanesi: Şehit
Şerife Bacı…
Peki, kimdir Şerife Bacı, kimdir bu yıldız, milletini kurtuluşa götüren yolda aydınlık olan. Adı: Şerife, derdi hürriyet,
memleketi Anadolu’nun şirin köşesi Kastamonu. Kocası Birinci Cihan Harbi’nde şehadet şerbetini içmiş bir er, kendisi
de bağımsızlık yolunda canını veren bir nefer…Anadolu
işgal altında, her yer zâlim saldırısında…Yeni bir hükümet
kurulur Ankara’da ve bu hükümetin ordusuna mühimmat
lazımdır mutlaka…
Peki, nereden gelecek bütün bunlar bu darlıkta. Anadolu
bu düşünceler altındayken, İstiklâl Yolu açılır Kastamonu – İnebolu’dan Ankara’ya. İstanbul’dan deniz yoluyla
İnebolu’ya gelen cephaneler buradan kağnılar vasıtasıyla
Ankara’ya ulaştırılır. Ancak, yol çetin, yol zorlu, yol soğuk…
Erkekleri cephede olan kadınlar bu görevde gönüllü sayarlar kendilerini. Görevleri kağnılarla İnebolu’ya gitmek,
oradan aldıkları cephaneyi Kastamonu’daki kışlaya teslim
etmektir. Şerife Bacı da bu gönüllü bacılardan bir tanesidir.
Köyünden iki öküzünü koştuğu kanısıyla ve kucağında yetim Elif bebeğiyle yola düşer diğer köylülerle ve İnebolu’ya
gelir. Buradan mühimmatı alır ve kafile ile birlikte yolculuğa
başlar. Yolculuk başta iyi başlamıştır; ancak Küre Dağları’na
varıldığında işin seyri değişir. Karlı tepeleri aşmakta zorlanır
kağnılar. Bu esnada Şerife Bacı’nın cılız öküzlerinden birisi
de bu zorluğa dayanamayarak yolda kalır. Şerife Bacı öküzün yerine kendini koşar kağnıya ama kendi grubu çok yol
almıştır bu esnada. Var gücüyle çeker kağnıyı Şerife Bacı
ama yetişemez arkadaşlarına, hatta arkasından gelen bir
başka köyün grubu da gelir geçer yanından. Bu esnada kar
şiddetini iyice arttırmıştır. Elif bebek açlığın ve soğuğun verdiği acıyla ağlar da ağlar… Ağlamaktan ve yorgunluktan sesi
kısılır ama yine de ağlar… Şerife Bacı kızının sesini duyamayınca bir an, korku ile mermilerin üzerinde battaniyenin altında yatan Elif bebeğe koşar. Korktuğu olmamıştır. Ancak; Elif
bebeği bitap düşmüştür, neredeyse canını teslim etmek üzeredir
soğuktan. Yağan kar da mermileri iyiden iyiye ıslatmaya başlamıştır. Yapacak bir şey kalmamıştır artık Şerife Bacı için. Kendini kızının
üzerine örter, ona anne şefkati ile sıcacık bir kucak hazırlar. Sadece
Elif bebeğe değildir bu annelik, altındaki mermileredir de…
Onların da üzerini örtmüştür bedeniyle… Islanmasınlar ve
hatta donmasınlar diye. Üzerine ıslak battaniyeyi örter, kendini ve kağnısındakileri Allah’a ve koşuktaki tek öküzüne emanet ederek yoluna devam eder… Kastamonu kışlasının önünde tek öküzlü bir kağnı durur ertesi günün sabahında. Askerler merak eder bu kağnıyı, nasıl gelmiştir onca yolu tek başına. Bu merakla giderler kağnıya ve kaldırırlar battaniyeyi…
Orada Şerife Bacı’nın Şehit olmuş bedenini görürler. Bu esna-
da kağnının içinden bir bebek sesi gelir. Ağlayan Elif’tir, ağlayan askerlerdir, ağlayan Mehmetçiktir, ağlayan Anadolu’dur
aslında… Şerife Bacı, o emsalsiz kadın, kendini mermilere
siper etmiş ve onlar yerine kendisi soğuktan donarak can vermiş, şehadet şerbetini içmiştir. Kastamonu’da ve Anadolu’da
bir kurtuluş abidesidir Şehit Şerife Bacı. Atatürk’ün: “Gözüm
cephede, kulağım İnebolu’da.” sözünün mensubudur Şehit
Şerife Bacı. Ve Anadolu coğrafyasındaki her kadın gibi vatan
sevgisiyle can vermiştir Şehit Şerife Bacı. Ruhu şâd olsun…
Vatan sağ olsun…
Muhammed Kamil YAYKAN
Ağrı Şerife Bacı Kız Teknik ve Meslek Lisesi
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
Download

Sayfa 18 - Kıbrıs Cemiyeti