KÜLTÜR / Enbiya YILDIRIM*
Kulların Gözünde
İtibar Kazanmak!
“Bir insanın Allah katındaki değerini kullar elbette bilemez.
Lâkin farz olan ibadetleri îfâsı, haramlardan kaçınması
ile diğer insanlarla olan münâsebetleri onun durumuyla
ilgili bir kanâat oluşturabilir. Bu demek oluyor ki, Allah’ın
emirlerini yerine getirmeden, yasaklarından kaçınmadan
Rabbin katında makbul bir kul olunamaz.”
B
ir insanın Allah katındaki değerini kullar
elbette bilemez. Lâkin farz olan ibadetleri
îfâsı, haramlardan kaçınması ile diğer insanlarla olan münâsebetleri onun durumuyla
ilgili bir kanâat oluşturabilir. Bu demek oluyor
ki, Allah’ın emirlerini yerine getirmeden, yasaklarından kaçınmadan Rabbin katında makbul
bir kul olunamaz. Aynı şekilde, geçimsiz olan,
etrafındakilerle sürekli didişen ve sevilmeyen
kimse de makbul bir insan değildir. Dolayısıyla kişinin olumsuz halleri esasında Allah katında da nasıl olabileceğini anlamamıza yardımcı
olur.
Buradan hareketle şöyle dememiz mümkün
olmaktadır: Bir insanın iyi kul olmasını belirleyen iki temel husus vardır. Bunlardan biri eksik olursa, o insanın iyi bir kul olduğundan söz
etmemiz mümkün olamaz. Birincisi, Allah’ın
kitabında, Rasûlullah’ın sünnetinde belirlemiş
olduğu ibadetleri yerine getirip haramlardan
kaçınmak. İkincisi, yine bu ikisinde belirlenmiş
olan ahlâkî düsturları hayata hâkim kılmak. Her
iki madde de hayatta tatbîk edilsinler diye insandan istenmiştir. Çünkü Kur’an ve hadislerde
insanın uyması istenen bu buyruklar, kulun yaşantısını düzgün hâle getirmesi için gerekli olan
hususlardır. Bunları isteyen Allah ve Rasûlü olduğuna göre, ahlâkla ilgili emirlere uymak ibadetlerle ilgili emirlere uymakla aynıdır. Her ikisi
de Allah ve Rasûlü’nden gelmektedir. Dolayısıyla kişi “Ben ibadetleri yerine getirerek güzel
bir kul olabilirim, insanların ne düşündüğü veya
ne dediği umurumda değil.” diyemez. Unutmamak gerekir ki, etrafımızdakiler âhirette bizim
için şâhitlik yapacaklardır. Hadiste belirtildiği
üzere, Müslümanların güzel gördüğü Allah katında güzel, tersi de çirkin olduğundan,1 insan
yaşantısını güzelleştirmek zorundadır.
42 ŞUBAT 2014
Bu bir ölçü olduğuna göre, insan nefsine yenik düşerek, yapıp ettiklerine mâzeretler üreterek sürekli kendisini temize çıkarmaya çalışmamalıdır. Bunun yerine etrafındakilerin ona nasıl
baktığına önem vermelidir. Hatta çevresindekilerin onu nasıl değerlendirdiğini, kendisinin
yine kendisini nasıl değerlendirdiğinden daha
fazla önemsemelidir. Çünkü sonuçta bir toplum
içinde yaşamaktadır. Herkesin yanıldığını ve bir
tek kendisinin hakîkati gördüğünü söylemek
gerçeğin inkârı, nefsin boyunduruğuna girmenin göstergesidir. Bu yüzden de devamlı olarak,
“Efendim, ben şunu yapmak istedim, ben şunu
dedim, beni yanlış anladılar.” demek yerine, etrafında bulunan zevâtın onu nasıl gördüğünü
ve söylediklerini nasıl yorumladığını önemsemelidir.
Herkesin Güvenini Kazanmak
Esasında her meselede olduğu gibi bu
konuda da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in örnekliğine mürâcaat etmek durumundayız. Allah
Rasûlü’nün Mekke’deki hayatına baktığımızda,
onu ahlâkî açıdan eleştiren tek bir kişi bulamayız. Bir Allah’ın kulu kalkıp da “Muhammed! Sen
şu ahlâksız işleri zamanında bizimle beraber
yapıyordun, senin az mı yalanını yakaladık, şu
şu işleri yapan sen değil miydin?” gibi suçlamalarla onu ithâm etmemiştir. Bu durum Allah
Rasûlü’nün vefâtına kadar bu şekilde devam etmiştir. İnsanların ahlâkî za’fiyet olarak suçlayacağı bir şeyi olmamıştır. Bu yüzden de onu İslâm
öncesinde “Emîn” diye vasıflandırmışlardı.
Bu durum sadece Sevgili Peygamberimiz
için geçerli olan bir durum değildir. Kur’an’ın
bahsettiği diğer peygamberlere baktığımızda
da aynı durumu görürüz. Dolayısıyla bir yandan
ibadet dünyası güzel olacak, diğer yandan da
somuncubaba 43
Bu hal bazen meşrep milliyetçiliğinin
din kardeşliğinin önüne geçmesi durumunda da görülür. Bir insan kendi mensubu olduğu meşrebe odaklı olarak yaşar da dini
ve Müslümanları öncelemek yerine kendi
meşrebinden olanları öncelerse ve her hareketini oranın menfaatlerine göre şekillendirirse kardeşlik hukukunu her zaman
çiğneyebilir. Günümüz Müslümanlarının en
büyük problemlerinden birisi budur.
dakiler akıl yoksunu kimseler olmadıklarından,
bizim bu ikircikli halimizden istifâde etmeye
kalkacaklardır. İş, güven noktasına geldiğinde
de, bize zerre kadar itimat etmeyeceklerdir.
Çünkü gelgitleri olan, zamana ve mekâna göre
konuşma ve hareket tarzı değişen, bir gün öyle
bir gün böyle olan biriyle yola çıkılmayacağını
herkes bilir.
insanlarla ilişkiler ahlâkî olacak. Sırtımızı döndüğümüzde insanlar kusurlarımızı dillerine dolayıp bizi kötülemeyecek. Şahsiyetli ve vakûr
bir yaşantı süreceğiz.
lise girdiğimizde insanlar bizi görüp mevzuyu
hemen değiştiriyorlarsa, burada bir düşünmemiz gerekir. Demek ki, bizim Müslümanlığımızın bir yönü tamamen çökmüş durumdadır.
Nitekim Allah ve Rasûlü’nün buyrukları var:
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”2 “Rabbimiz
Allah’tır deyip sonra da dosdoğru olanlara korku
yoktur ve onlar üzülmeyecektir.”3 “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridirler.
İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve
Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine
rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz Allah, üstün
ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”4 “Sizin
en hayırlınız, hayrı umulan ve şerrinden emin
olunan kimsedir. Sizin en şerliniz ise hayrı umulmayan ve şerrinden emin olunmayan kimsedir.”5
“Mü’min, insanların malları ve canları konusunda kendisine güvendiği kişidir.”6
Bu söylediklerimizden, “İslâmî hassasiyetleri olmayan bir bölgede yaşayan veya çalışan
bir kimsenin, kendisini sevdirmek, uyumlu olduğunu göstermek için haramlara bulaşabilir.”
sonucu çıkmamalıdır. Birilerinin sevmesi için
içki içilmez, şirin gözükmek için ibadetler terk
edilmez. Lâkin insan kişilikli olmak zorundadır. Haramlardan kaçınarak, ibadetlerimizi de
aksatmaksızın çevremizde bulunan insanlarda
saygı uyandırmak zorundayız. Etrafımızdakiler,
“Hem namaz kılıyor, hem de her türlü haltı yiyor.” diyorsa, orada büyük sorun var demektir.
Dine de büyük zarar verilmesi söz konusudur.
Çünkü insanlar bizim üzerimizden dine saldırmak için bir bahâne bulmuş olmaktadırlar.
Aynı iş ortamını paylaştığımız insanlar, “Bununla bir şey paylaşılmaz, yarın bizi satar.”,
“Güvenilmez bir kişidir, anlattıklarımızı aramız
bozulunca kullanır.”, “Konuştuklarımızı başka
yerlere taşır.” gibi vesveseler taşıyorsa, bir mec-
Demek oluyor ki, insanın ahlâken iyi biri
olabilmesi için birilerine eğilip bükülmesine,
yamulup şekilden şekle girmesine gerek yoktur. Bir duruşumuz, bir kimliğimiz olmalıdır. Değerlerimizden taviz verdiğimiz zaman, karşımız-
44 ŞUBAT 2014
Şunu unutmamak gerekir, bulunduğumuz
ortamda inançlarımız birilerininkiyle örtüşmeyebilir. Hatta İslâm karşıtı kimselerle bile çalışmak durumunda kalabiliriz. Veyahut da farklı
meşreplerdeki mü’minlerle aynı ofisi paylaşabiliriz. Bizim kabullerimiz belli makamlara
getirilmeyişimizin gerekçesi de olabilir. Lâkin
dürüstlük ve ilkeli duruşumuz, inançlarımızı benimsememiş olanlarda bile bize karşı bir saygı
uyandırmalıdır. Bizim için “Müslüman adamdır,
bir şeyler elde etmek veya bir yerlere gelmek
için değerlerinden vazgeçmez, arkadaşlarına
hainlik etmez, yalaka değildir.” denmelidir.
Güvenilir Bir İnsan Olmamak
Çok Büyük Bir Zillet
Esasında kullar nezdinde sözüne itimat
edilen güvenilir bir insan olmamak çok büyük
bir zillet durumudur. Belki yaşınız altmışa varmıştır, ancak etrafınızdakiler mesai sonrası sizi
görmek istemezler. Bir abi veya yaşını almış bir
abla olarak saygı duymazlar. Sizden her zaman,
farklı hesabı olan biri olarak çekinirler. Bu ne
acı bir durumdur?!
Farklı meşreplere mensup kişiler bir araya geldiklerinde, İslâm’ın hakkı cemaatin
hakkından geride kalmaktadır. Herkes İslâm’ı
yüceltmeyi değil de kendi ekolünü yükseltmeye çabalamaktadır. Böyle olunca da kendisiyle
aynı kulvarda olmayan mü’minin ayağına çelme
takmak, önünü kesmek ve uygun zemini yakaladığında gammazlamak söz konusu olabilmektedir. Bu acıklı manzara, insanın artık kimseye
güvenememesi gibi acı bir sonucu doğurmaktadır. Çünkü meşrep kardeşliği artık İslâm kardeşliğinin önüne geçmiştir. İnsan bu uğurda
başkalarının hakkını hukukunu tanımamakta,
kendi meşrebini yükseltmek için diğerlerini
tepiklemeyi, ezip ufalamayı caiz görmektedir.
Sırttan hançerlemek bu olsa gerektir.
Etrafla ilişkilerdeki za’fiyet elbette sadece
işyeriyle sınırlı değildir. Kezâ sadece dindarlar
arasında geçerli olan bir durum da değildir. Misalleri çoğaltmak mümkündür. Örneğin, dindar
bir kisvesi olan veya dindar bilinen bir kişinin
yaptığı ticarette müşterisini kandırdığını düşünün. Bu insan gece başından sabaha kadar
alnını secdeden kaldırmasa Allah katında değeri olmaz. Çünkü bir taraftan dünyalık uğruna
başkalarına kazık atmakta, diğer taraftan sanki
Allah’ın bunlardan haberi yokmuş gibi ondan af
ve mağfiretini dilemektedir. Oysa namazını kılmasını emreden ile ticarette hile yapmamasını
emreden makam aynıdır. “Sakın tartıda haksızlık etmeyin. Tartıyı doğru tutun, terazide eksiklik
yapmayın.”7 “İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında dolu dolu; onlara satmak için tarttıklarında
ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun. On-
somuncubaba 45
lar düşünmezler mi ki, kendileri büyük bir günde
hesap vermek için diriltilecekler. Öyle bir gün ki,
insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda
divana duracaklar.”8
Kandırmak Hastalığı
Günümüzde çok karşılaştığımız hileli ticaret
işlerine bir örnek verecek olursak: İkinci el araba almak için pazara gidiyorsunuz. Arabadan
da fazla anlamıyorsunuz. Bir otoyu gözünüze
kestiriyorsunuz. Satıcıya bakıyorsunuz, tipi size
güven veriyor. Bir kusuru var mı, diye soruyorsunuz. Birkaç yerinde ufak tefek boyası olduğunu söylüyor. Hatta arabayı bir ustaya gösteriyorsunuz, o da kabataslak bakıyor, birkaç minik
kusurunu da o söylüyor. Bunları önemsemiyor
ve arabayı alıyorsunuz. Sonrasında ise tamirciden çıkmıyorsunuz. Meğerse araba büyük bir
kaza geçirmiş.
Aynı şekilde pazarlıkla bir şey alıyorsunuz.
Yemin ederek “Abi maliyeti şu, inan ki şu kadara
geldi.” diyerek size malı satıyor. Sonra bir başka
yerde aynı ürüne çok daha ucuz fiyata rastlıyorsunuz. Pazarcıların, tezgâhın önüne iyileri dizip
poşetin içine size fark ettirmeden birkaç çürük
atması da işin bir başka boyutu…
Rasûl-i Ekrem bir yiyecek satıcısına uğrar.
Elini, görünümü çok güzel olan hubûbat yığınına sokar. Parmaklarına ıslaklık bulaşınca, satıcıya “Nedir bu yaşlık?” diye sorar. Satıcı: “Ya
Rasûlallah! Yağmur yağdı da ıslandı.” der. Bunun
üzerine, ıslak kısmı alta saklaması nedeniyle
şöyle buyurur: ”Islak kısmı üste koysaydın da, insanlar görseydi ya! Bizi kandıran bizden değildir.”9
İşte size örnek bir ticaret ahlâkı: Yûnus bin
Ubeyd’in kumaş dükkânında iki yüz dirhemden dört yüz dirheme kadar farklı fiyatlarda
kumaşlar satılmaktadır. Yûnus bir ara yeğenini dükkânda bırakarak camiye namaza gider.
Camiden dönerken elinde kumaş olan birine
rastlar. Kumaş kendi dükkânında satılan mallardandır. Kaça aldığını sorar. Adam dört yüz
dirhem verdiğini söyler. Yûnus, “Kandırılmışsın, bu kumaş iki yüz dirhemdir. Geri git, pa-
46 ŞUBAT 2014
ranın üstünü al.” der. Adam “Ama bu kumaş
bizim oralarda beş yüz dirhem eder, aldanmadım.” diyecek olursa da adamla birlikte
dükkâna gelir. Delikanlıya çıkışır: “Utanmadın
mı, Allah’tan korkmadın mı? İki yüzlük kumaşı nasıl olur da dört yüze verirsin?” Delikanlı
“Ama razı oldu.” diyecek olunca da şunu söyler: “Diyelim o razı oldu. Peki, senin vicdanın
buna nasıl razı oldu?”10
Bütün bu yazdıklarıma baktığımızda, insanın
diyesi geliyor: “Herkes en kısa yoldan karşıdakinin cebini boşaltmayı hedefliyor. Sözüne ve arkadaşlığına güvenilecek kimse kalmamış. Yâhu
biz nasıl ve nerede yaşayacağız?”
Bu sorular haklı. Böylesi bir toplumda insanlar arasında güven duygusu kalır mı? Veya
böyle şeyleri yapan sözde dindar bir insan etrafında dost bırakır mı? Keza bu insan Rabbi katında muteber bir insan olabilir mi? Size kazığı
attıktan sonra “Aman namazım geçmesin.” diye
camiye koşması ne ifade eder? Bu, İslâm ahlâkı
üzerine sinmeyen, kulluğu sadece namaz ve
oruç zanneden hastalıklı bir din anlayışıdır.
Erciyes Mesnevîsi
Dağlar, Allah dostlarının kemâle erdiği yerdir
Dağlar, nice bilinmezin sırrını verdiği yerdir
Eteklerini yurt tutmuş, Seyrânî’nin memleketi
Nice insan, börtü böcek sende bulmuş bereketi
Dağlar, tefekkür mekânı, dağlar tezekkür mekânı
Nefsimizle hesaplaşma, rûhu dinleme imkânı
Yaparken câmilerini, Sinan senden ilham almış
İstanbul’da, Edirne’de, Erciyes’im donup kalmış
Sanki gökten yere inmiş, karla bezeli Erciyes
Sonsuzluk atına binmiş, dağlar güzeli Erciyes
Ondokuz’un Köroğlu’su, Avşar Boyu’nun ulu’su
Koçyiğit Dadaloğlu’su, pınarlarından içmiş su
Gölgesine Tennûrî’nin postunu serdiği çınar
Nasîbi olan canlının suyunu içtiği pınar
Sana hayran Karac’oğlan, sana hayran Âşık Hasan
Sendedir büyülü zaman, sendedir büyülü ceylan
Aslıhan’la Âşık Kerem senin bağrında yatıyor
Güneş zirvenden doğuyor, güneş zirvenden batıyor
Bir müşfik anne gibisin, kucaklayıp emzirirsin
Sen her cephesiyle güzel, berceste bir şiirsin…
Bekir OĞUZBAŞARAN
Anadolu’nun bağrına sultan gibi kurulmuşsun
Kaynayıp kaynayıp coşmuş, en sonunda durulmuşsun
“Ben iyi bir Müslüman mıyım?” diye aklımıza bir soru geliyorsa, bu sorunun cevabı bizde
değil etrafımızdaki insanlardadır. Uzun süredir
bizleri tanıyanlar, “Kusurları olmakla beraber
iyi bir insandır.” diyorsa, ibadetlerimizi de elden geldiğince yapıyorsak, âhiret için ümitvar
olabiliriz. Öyleyse zamanını kaçırmadan Kur’an
ve sünnete dönme vaktidir.
Ümidiniz mi kırıldı? Kırılmasın, mü’min yeis
sahibi olamaz. O her zaman ümitvârdır.
Dipnot
* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1. Mustedrek, 4465.
2. 11/Hûd, 112
3. 46/Ahkâf, 13
4. 9/Tevbe, 71
5. Tirmizî, 2189
6. Tirmizî, 2551
7. 55/Rahmân, 8-9
8. 83/Mutaffifîn, 1-6
9. Mustedrek, 2155
10.İhyâ, II/79.
somuncubaba 47
Download

Kulların Gözünde İtibar Kazanmak!