RECAİZADE MAHMUT EKREM
Araba Sevdası
Musavver Millî Hikâye
YAYINA HAZIRLAYAN
Fatih Altuğ
SADELEŞTİRİLMİŞ BASIM
JALE PARLA’NIN ÖNSÖZÜYLE
RECAİZADE MAHMUT EKREM 1847’de İstanbul’da doğdu. Tanzimat’tan sonra
Takvimhane Nazırlığı yapan, şair, hattat ve vakanüvis Recaizade Mehmet Şakir
Efendi’nin oğludur. Küçük yaşta evde babasından Arapça ve Farsça öğrendi, bir süre
Vaniköy sıbyan mektebi ile Beyazıt Rüştiyesi ve Mekteb-i İrfan’da okudu (1858).
Buradan mezun olduktan sonra Harbiye İdadisi’ne gönderildiyse de henüz ikinci
sınıftayken hastalanınca ayrılmak zorunda kaldı. 1862’de girdiği Hariciye Mektûbî
Kalemi’nde bir yandan eski şiir anlayışını devam ettiren Leskofçalı Galip ve Hersekli
Arif Hikmet Bey ile, diğer yandan da Namık Kemal ve Ayetullah Bey gibi yenilikçilerle tanıştı. Bu arada Fransızca öğrenmeye başladı ve böylece Batı kültürüyle ilişki
kurma olanağı buldu; Divan şiiri tarzında şiirler yazmaya ve Fransızcadan bazı çeviriler yapmaya başladı. İlk yazıları Tasvir-i Efkâr ve Hakayıkü’l-vekayi gazetelerinde
yayımlandı. Namık Kemal 1867 Mayısı’nda gizli Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin üyesi
olarak Fransa’ya kaçarken Tasvir-i Efkâr’ın sorumluluğunu ona bıraktı. 1876’da bir
rahatsızlığı nedeniyle tedavi olmak üzere Avrupa’ya gitti ve bir süre Viyana yakınlarında bir kasabada kaldı. 1877’de Şura-yı Devlet âzası oldu. 1878-1887 yılları arasında Galatasaray Sultanisi’nde ve Mülkiye Mektebi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Bu
okullarda ders kitabı olarak okutulan Talim-i Edebiyat adlı retorik kitabını hazırladı.
1895’te, Musavver Malumat gazetesi sahibi Baba Tahir lakaplı Malumatçı Tahir’le
aralarında çıkan kafiye tartışmasında, eski anlayıştan farklı olarak, ilk defa “kulak
için kafiye” anlayışını savundu. Tartışma sürerken, Mülkiye Mektebi’nden eski
öğrencisi Ahmet İhsan’a, yayımlamakta olduğu Servet-i Fünun dergisini yeni edebiyat anlayışını savunan genç şair ve yazarlara açmasını tavsiye etti. 1896 başlarında
Recaizade Ekrem’in önayak olmasıyla Servet-i Fünun dergisi çevresinde Edebiyat-ı
Cedide hareketi başlamış oldu. Recaizade’nin Servet-i Fünun kuşağı edebiyatçılarının yetişmesinde önemli payı oldu. Ancak büyük ümitler bağladığı Servet-i Fünun
topluluğunun beş yıl gibi kısa bir süre sonra dağılması, ardından çok sevdiği oğlu
Nijad’ın ölümü onu çok sarstı ve edebiyat çevrelerinden uzaklaşmasına sebep oldu.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra kurulan Kâmil Paşa kabinesinde evkaf ve
maarif nazırlıklarında bulundu, daha sonra nazırlıktan ayrılarak Meclis-i Âyan üyesi
oldu. 1914 yılında İstanbul’da vefat etti. Recaizade Mahmut Ekrem, 1860’lı yıllarda
Şinasi ile başlayıp Namık Kemal ve Abdülhak Hâmit ile gelişen yenileşme akımının
belli başlı temsilcilerinden biridir. Galatasaray Sultanisi ve Mülkiye Mektebi’ndeki
hocalığı sırasında otoriter kişiliği öğrencilerinin saygı ve sevgisini kazanmış, “Üstat
Ekrem” unvanıyla anılmıştır. Bir şair olarak bir yandan Divan edebiyatı geleneğini
sürdürürken, bir yandan da halk söyleyişleri ile mahallileşme akımından etkilenmiştir. Ancak bütün bunların üstünde Fransız şiirinin etkisi altında kalmıştır. Şiirlerini
Nağme-i Seher (1871), Yadigar-ı Şebab (1873), Zemzeme (I-II-III, 1882, 1883, 1886),
Tefekkür (1886), Pejmürde (1894), Nijad Ekrem (1901) başlıklı eserlerinde topladı.
Hayatı boyunca “sanat sanat içindir” anlayışını savunan Recaizade’nin tiyatro eserlerinde de bu etkiyi görmek mümkündür: Afife Anjelik (1870), Atala yahut Amerika
Vahşileri (1873), Vuslat yahut Süreksiz Sevinç (1874), Çok Bilen Çok Yanılır (1916).
Öyküleri ise şu kitaplarında yer almaktadır: Muhsin Bey yahut Şairliğin Hazin Bir
Neticesi (1889) ve Şemsâ (1896).
İ Çİ NDEK İ LER
SUNUŞ / FATİH ALTUĞ................................................................................................................ 7
ÖNSÖZ
METİNLER LABİRENTİNDE BİR SEVDA:
ARABA SEVDASI / JALE PARLA....................................................................................... 15
Araba Sevdası
Okuyuculara............................................................................................................. 39
Birinci Kısım. .......................................................................................................... 41
İkinci Kısım............................................................................................................... 81
Üçüncü Kısım....................................................................................................... 139
Dördüncü Kısım............................................................................................... 187
EKLER..................................................................................................................................................... 279
Ek I: Jean Jacques Rousseau, Julie yahut Yeni Heloise,
“Birinci Mektup”. ............................................................................................................. 281
Ek II: A. Person de Teyssèdre, Le Secrétaire
des Amants, “Esrarengiz bir buluşma
talebinde bulunan genç adam”....................................................................... 285
Ek III: M. Pons de Verduu,
“Adı bilinmeyen güzel bir kadına”................................................................ 287
Ek IV: Enderunlu Vasıf, “Şarkı”......................................................................... 289
Ek V: Alphonse de Lamartine, Graziella, “İlk Nedamet”. .... 291
Ek VI: Zaman Çizelgesi............................................................................................... 303
SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA.......................................................................................................... 311
Okuyuculara
Malumdur ki insan eğlencesiz yaşayamaz. Bendeniz gibi fıtratı gereği inzivayı sevenler için ise okuma veya yazmadan
iyi eğlence olamaz. Şu kadar ki bu uğraş sürekli ve özellikle
ciddi olunca yorgunluğuna dayanmak mümkün değildir. Bu
halde yorgunluğu az, eğlencesi çok meşguliyetler aramak tabiidir. İşte şu ihtiyacın yönlendirmesiyle, ara sıra böyle şeyler yazarak vakit öldürmeye mecbur oluyorum.
İyi bilirim ki içimizde bu türlü uğraşları mesela satranç
oynamaktan on kat saçma, bahçe kazmaktan on kat faydasız sayanlar az değildir. İhtimal ki bu hüküm doğrudur. Ne
fayda ki ben satrancı merak edemedim... Bahçe kazmaya ise
mevsimin müsaadesi yok!..
Muhsin Bey1 hikâyesi hiçbir şey değil iken okuyucular tarafından epeyce rağbet gördüğü için bu romanın da yayımlanmasına cesaret olundu. Naçizane niyetim bun­ları birkaç
parçaya ulaştırıp ve ondan sonra biraz daha bü­yüklerini de
yazmaktır.
1 Recaizade Mahmut Ekrem’in 1888 yılında yayımladığı, sevgilisini kaybeden
Muhsin’in dünya ile tüm bağlarının kopuşunu anlattığı romanı.
39
İnsanlıkla bağlantılı olarak cereyan etmekte olan ibret verici olay ve hallere şiir ve hikmetin iç içe geçtiği bir nazarla bakı­lırsa hepsi de az çok hazin görünür. Bunlardan birtakımının üzüntülü gözyaşlarıyla, diğer bir kısmının tuhaf
bulan gülümsemelerle alımlanmasındaki fark, olayların asli
özelliklerindeki feciliğe değil göreceli niteliklerine dayanır.
Hakikat veya imkân dairesinde olanları tasarlamak ve betimlemek şartını yerine getiren büyük kü­çük hikâyeler ise olayların ve insanlığın hallerinin ibret verici aynalarıdır.
Bu görüş çerçevesinde Muhsin Bey hikâyesi okuyucularca
ağlanacak şeylerden görülmüş olduğu halde bu Araba Sevdası gülünecek hallerden sayılsa gerektir. Fakat dikkat olunursa bu, ondan elbette daha ziyade hazin, elbette daha çok
elem vericidir!..
İstinye, 28 Kasım 1889
Recaizade Mahmut Ekrem
40
Birinci Kısım
I
Üsküdar’dan Bağlarbaşı yoluyla Çamlıca’ya gidilirken Tophanelioğlu’ndaki dört yol ağzı mevkisinden yaklaşık yüz
adım ileriye bakış atılırsa o geniş şosenin sonunda, etrafı
bir buçuk arşın kadar yükseklikte bir duvarla kuşatılmış bir
ağaçlık görülür.
Bu ağaçlığa varıldığı gibi şose yol sağ ve sol olmak üzere ikiye ayrılır. Duvar ile çevrili olan ağaçlığın büyücek bir
kapı­sı vardır ki iki yolun tam ayrılma noktasında bulunur.
Sağ ve soldaki yollardan hangisine gidilecek olsa diğer taraf sözü edilen ağaçlıkla kuşatılmış görülür. Ağaçlığın yanındaki du­var alçacık olduğundan üzerinden hayvan ve
özellikle insan geçmesin diye boyunca teller uzatılarak muhafaza olunmuştur.
Mutedil bir yokuş üzerindeki bu yollardan normal bir yürüyüş ile dört beş dakika kadar gidilince tamamen duvar ile
çevrili olan ağaçlık bir meydancığa varılır. Ağaçlığın burada
da cephede aşağıdakine paralel bir kapısı vardır. Yüksekten
41
Üsküdar Belediye Bahçesi.
kuşbakışı bir nazarla bakmak mümkün olsa bir koni biçiminde görünecek olan ağaçlık burada biter ise de iki yol yine birleşemez. Meydancığın bir otuz adım ötesinde epeyce
geniş ve yüksek bir set üzerinde –eski tarz binaları taklit yolunda yapılmış– enli saçaklı bir kattan ibaret bir bina ve bunun etrafında bazı büyücek ağaçlar mevcuttur. Onun üst yanında diğer bir set ile başlayan yer ise birtakım servi ve meşe
ağaçlarını ve vaktiyle kırılamayıp kalmış ve mevkinin –Sarıkaya– ismiyle adlandırılmasına sebep olmuş büyük büyük
sararmış kayaları olan inişli yokuşlu metruk bir mezarlıktır
ki geçtiğimiz meydancıktan buraya değin olan mesafe de yine bir beş dakikalık kadar tahmin olunur.
Bu mezarlık da geçildikten sonradır ki iki yol hem birleşir hem de düzleşir. Buradan yine bir beş dakika kadar ileri
yürü­nürse artık Çamlıca Dağı’nın eteğinde Kısıklı Köyü’nün
çarşısına varılmış olur.
Buraya çıkıncaya kadar yorulmadıksa yine aşağı doğru
inelim de belli başlı noktalarını ve hududunu tayin ettiğimiz
42
(Dikdörtgen içerisinde) Çamlıca Bahçesi.
mevki inceleyelim. Tabiidir ki bu incelemeye de söz konusu
ağaçlıktan başlayacağız.
Burası Çamlıca Bahçesi1 adını taşır, İstanbul’da en önce
kurulmuş ve açılmış olan bahçedir. Birkaç zamandan be1 Sultan Abdülaziz devrinde halkın rağbetinin arttığı Çamlıca’da 1864’te Çamlıca Yolu Komisyonu kurulmuş, bununla birlikte geniş yollar yapılmış, 1870’te
de Millet Bahçesi adıyla da bilinen Çamlıca Bahçesi açılmıştır.
43
ri halkın rağbetinden bütün bütün uzak olduğundan çoğu
günler kapıları kapalı durur.
Yazın ve özellikle baharlarda bu bahçeyi açtırıp da aşağıki
kapıdan içeri girerseniz beş on kadem1 ilerleyerek etrafınıza
bir nazar ediverince muazzam, mamur ve iç açıcı bir bahçe
içinde bulunduğunuza derhal ikna olursunuz.
Bahçenin yalnız meydana geldiği tarihte güzel görünmesi
fikriyle değil, ileride yani zamanlar gelip geçtikçe ağaçların,
or­manların büyüyerek kazanacakları hale göre letafetlerini
daima artırarak muhafaza eyleyebilmesine dair ileri görüşlülükle icra olunan iç bölümlenmelerine ve o büyüklü küçüklü tarhlarının2 orantılılığına ve konumlanmalarına bakarak ilk olarak düzenlemesini üstlenen usta tabiat sever kim
ise sanatını alkışladıktan sonra her tarafı birer birer dikkat
ve beğeniyle temaşa etmeye başlarsınız.
Dışarısının meraklı bakışlarını kesmek için kenarlara bir
örnek bir düzenle dikilip gereği gibi büyümüş, dal budak salıvermiş salkım, aylandoz, atkestanesi gibi gölgeli ağaçlar ile
orta yer­lerde yer yer dikili çınar, kavak, manolya, salkımsöğüt gibi çeşit çeşit ağacın ve bazı yerlerde bakışın ışığının değil güneş ışınlarının bile içerisine kolaylıkla nüfuz edemeyeceği surette sıklaşmış ormancıkların etrafında dolaşır; bunları ziyadesiyle gönlünüze uygun bulursunuz.
Biraz ilerleyince bir düzlüğün ortasında üstü kapalı, etrafı
açık kameriyemsi bir şey ve bazı kenar yollar üzerinde kulübe tarzında düzenli ve bir örnek ufak ufak binalar gözünüze çarpar. Bunlardan kameriyeye benzeyen şeyin –özel günlerde müzik icrası için çağrılacak– çalgıcı takımına mahsus
bir yer ve o kulübelerin de bahçe dahilinde yiyecek ve meşrubat satmak için yapılmış büfeler olduğunu anlar, bunları
da beğenirsiniz.
1 İki üç metre.
2 Çiçek dikmeye ayrılmış yer.
44
Azıcık daha ileri gidince bir büyük lâk,1 onun ortasında
gönlünüze göre bir adacık, bu adayı kenara bağlamak üzere tertipsiz bir şekilde çitten yapılmış tabii güzel köprüler ve
adanın üzerinde yine işlenmemiş ağaç dal ve kütüklerinden
inşa olun­muş zarif bir köşkün farkına varır, bunlardan da
aşırı hoşlanırsı­nız. En sonra yukarıki kapıdan çıkarak sözünü ettiğimiz meydancığı geçip set üzerine çıkar, evvelce gördüğünüz binayı da yakından temaşa ettiğiniz ve bunun da
bahçeye bağlı bir gazi­no olduğunu öğrendiğinizden bahçenin her suretle mükem­meliyetini kabul edersiniz.
II
Şu birkaç sözle nitelikleri kabaca tarif edilmiş olan Çamlıca
Bahçesi bundan evvel şimdiki gibi hüzünlü bir tenhalık ve
sessizlik mekânı değil şamatalı bir arzu ve fitne şenliği idi.
Düzleştirilmesi ve düzenlenmesiyle bir hayli zaman uğraşılan bu bahçe­nin bin sekiz yüz yetmiş yılının bahar mevsiminde açılacağı haberi İstanbul ile Bilâd-ı Selâse tabir olunan mevkiler2 ahalisi arasında yayılınca zevke ve eğlenceye düşkün gençler ve özellikle böyle eğlenceleri erkeklerden
birkaç kat ziyade aramaya tabiatları gereği mecbur olan hanımlar, belirlenmiş zamanın gelmesini bekleyerek elbiseyle,
süsle alakalı hazırlıklara gereği gibi hararet vermişler ve bi­
zim memlekette benzeri henüz görülmeyen bu moda seyir
yerinden her vakit ve belki mehtaplı gecelerde bile istifade
maksadı kolaylıkla gerçekleşsin diye pek çok aileler Çamlıca, Bulgurlu, Kısıklı, Tophanelioğlu, Bağlarbaşı taraflarında
köşk­ler, haneler kiralayarak bahar gelir gelmez hemen taşınmaya girişmişlerdi.
1 (Fr.) Lac: göl.
2 Üsküdar, Eyüp, Beyoğlu.
45
Nihayet o senenin mayıs ayı başlarında Bahçe açıldı. Dinlenme ve dolaşmaya ayrılmış olan cuma ve pazar günleri,
Üs­küdar, Kadıköy, Beylerbeyi gibi Çamlıca’ya civar sayılan
yerlerden başka İstanbul’un uzak mahallelerinden, Boğaziçi’nden ve diğer yerlerden arabalarla, hayvanlarla ve bazen
yayan olarak gelen kadın erkek binlerce seyircinin bahçeye
hücumu hakikaten görülecek temaşalardan idi.
Çevresi bir çeyrek saatte ancak dolaşılabilen bahçe o ka­
dar genişliğiyle beraber o insan kalabalığını taşıyamadığından
hal­kın birtakımı girdikçe diğer birtakımını çıkmaya mecbur
eder idi. Bu suretle gerek yukarıki gerek aşağıki kapıdan kesintisiz girip çıkan seyircilerin izdihamının çokluğuyla o koca
bahçe –benzetme bi­raz kabaca ise de– kocaman bir arı kovanını andırır idi. Fakat bu bir kovan idi ki arıların bal alacakları
çiçekler de içinde bulunurdu! İçeride kalanlardan –alafranga
bir tabir ile– taife-i latifeye1 mensup olanlar bahar çiçekleriyle rekabet eder gibi en parlak, en güzel renkler içinde ve üçü
beşi bir yerde çiçekler gibi iki taraflarına salınarak gezinirler
ve bunlardan bal almak hevesiyle kararsız kalan arı karakterli genç beyler de çiçeklerin arasında ikişer ikişer dolaşırlardı.
Bahçenin dışarısına gelince o da bir başka âlem idi: Süslü
hanımları, şık beyleri taşıyan birkaç yüz kadar araba, bahçenin etrafını kuşatarak hareketli bir zincir gibi birbiri ardınca
aralıksız ve iç içe geçmiş bir şekilde dönerlerdi.
Vakıa o tarihte ağaçlar daha pek genç ve belki çocuk, or­
manlar ise pek seyrek olmakla beraber, bitki türleri içerisinde manzara güzelliğine sahip ve bahçeyi süslemeye yarar
ağaçlar, çiçekler ve çimenlerin makbul ve itibarlı her cinsini içinde bulundurduğu için, tabiat denilen bahar ülkesinin
özellikle seçilmiş bir derlemesi gibi bakılmaya layık olan ve
fazla ola­rak içinde lâk ve köşk gibi bakışları başkaca memnun edecek şeyleri ve özellikle istirahat ve huzur arzu eden1 Güzeller takımına.
46
ler için yer yer sandalyeleri, kanapeleri bulunan bu bahçe,
halkın diğer seyir yerlerine olan rağbetini tamamıyla kendisine çekmişti. Bundan dolayı cuma ve pazar dışındaki günlerde ve bazen mehtaplı gecelerde bile Bahçe ziyaretçilerden boş kalmaz idi. Onun için demiştik ki: Çamlıca Bahçesi bundan evvel şimdiki gibi hüzünlü bir tenhalık ve sessizlik mekânı değil şamatalı bir arzu ve fitne şenliği idi. Hakikaten o yaşlıca ağaçlar vaktiyle genç idi, arzularının istekleri
önünde kararsız olan gençler gibi bunlar da en hafif bir rüzgâr ile hemen hareket etmeye başlar ve şevk ve ümide dair
dedikodular da dolaşıma girerdi!
III
O senenin Haziran ortalarına doğru sıcaklar günden güne
şiddetini artırdı. Sıcaklar ziyadeleştikçe Bahçe’deki hararet
noksan bulmaya başlamıştı. O esnada, bir perşembe gecesi çıkan fırtınayı takip ederek sabaha kadar devam eden yağ­
mur, havayı temizleyip değiştirdiği ve tozları tamamen bastırdığı gibi dağlara bağlara da yeni bir tazelik bahş eylediğinden bir gün sonraki cuma günü saat sekiz sularında1 Bahçe
emsali görülmedik bir kalabalığa mazhar olmuş idi.
Bu kalabalığın çoğunluğu –kadınlar başka erkekler yine
başka olarak– üçer beşer bahçenin içinde aşağı yukarı gezinirler, di­ğerleri de tarhların arasındaki kanapelere sandalyelere oturarak ve çalgıcıların –o zamanlar İstanbul’ca pek moda olan– Bel Elen2 operasından çaldıkları havaları dinleyerek gezinenleri temaşa ile eğlenirlerdi.
1 Saat 5 civarında.
2 La Belle Hélène: Metnini Henri Meilhac ve Ludovic Halévy’nin yazdığı, Jacques
Offenbach’ın kompozitörlüğünü yaptığı, Helen’in Paris’le birlikte kaçarak Truva Savaşı’na yol açmasının parodisini yapan operet. İlk olarak 1864’te Paris’te
icra edilmiştir.
47
Annuaire Oriental’in 1891 tarihli basımından alınma Terzi Mir ve Kunduracı Herald’in
ilanları.
Bu temaşacıların içinde, yaklaşık yirmi üç, yirmi beş
yaşla­rında, top simalı, saz benizli, ela gözlü, kara saçlı, az bıyıklı, kı­saca boylu, güzel giyinmiş bir bey görülürdü ki aşağıki kapı­ya yakın ve kapıdan her gireni çıkanı görmeye müsait bir mev­ki tutarak bir masanın iki yanındaki birer sandalyeden birisine kendisi kurulmuş, diğerine de yakasının
iç tarafındaki Terzi Mir1 markası yakından geçenlerin gözlerine çarpmakta olan pardesüsünü sanki gelişi güzel atmıştı.
Masanın üzerinde bir tepsi içinde görülen bir arpa suyu
ka­dehi hemen bir saatten beri geldiği gibi dolu durmakta idi.
Genç bey ise oturduğu yerde sol ayağı üzerine atmış olduğu
sağ aya­ğını müziğin usulüne muvafık bir hareketle aralıksız
oynatır ve o ayağı pek de küçük değil iken ziyadesiyle nazik,
1 Romanın geçtiği tarihte Terzi Mir, Beyoğlu’nda şimdiki adı Orhan Adli Apaydın Sokak olan Derviş Sokak’ta 2 numaralı dükkândır. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şık romanında da kendisinden söz edilmektedir.
48
ziyadesiyle biçimli gösteren Heral1 işi parlak potininin sivrice burnuna elindeki bağa2 saplı ve sapının üzeri Fransızca
M.B. harflerini gösterir gümüş markalı bastonuyla aralıksız
vurur ve en azı her beş dakikada bir kere, uçları altınlı bir siyah ipek şeride bağlı mineli saatini beyaz yeleğinin cebinden
çıkarıp baktıktan ve sabırsızlıkla yerinden fırlayarak kapı tarafına doğ­ru beş on adım gittikten sonra yine sandalyesine
dönerek önce­ki vaziyetini alırdı. Genç beyin bu haline dikkat edenler ken­disinin önemli bir bekleyiş rahatsızlığı içinde bulunduğuna hükmedebilirlerdi.
IV
Muhteşem Bihruz Bey eski vezirlerden rahmetli (....) Paşanın oğludur.
Şehirden şehre taşınarak, on beş sene kadar aralıksız İs­
tanbul’a ayak basmamış olan pederiyle çocukluğunun en sevimli döneminde memle­ket memleket dolaştığından dolayı
Bihruz Bey, bir çocuk için birinci derecede öğrenilmesi gereken bilgileri on altı yaşına kadar elde edememişti. Nihayet
pederinin azledilmesi üzerine İstan­bul’a gelmesiyle küçük
beyin bir ortaokula konulmasına na­sılsa girişildi. Aradan altı ay geçmeden (....) Paşa yine bir ilin valiliğine memur ve İstanbul’dan tekrar ayrılmağa mecbur oldu ise de artık bu defa
Bihruz Bey eğitiminden geri kalmamak için validesiyle beraber İstanbul’da bıra­kıldı.
İki sene sonra Paşa yine azledilip İstanbul’a geldiği zaman
küçük beyi dört işlemden, imladan, okumadan bizzat imtihan ederek bilgisini yeterli derece görmekle eğitimini ta1 Kunduracı Herald, dönemin en meşhur kunduracılarındandır. Mai ve Siyah’ta
da geçer. İstiklal Caddesi’nde 401 numaradadır.
2 Kaplumbağa kabuğundan yapılmış.
49
mamlayıp da bir diploma alıncaya kadar mektebe devam ettirmeğe lüzum görmeyerek çocuğu kendi arzusu üzerine Babıâli kalemlerinden birisine çırak ettirmiş ve Beyefendi için
artık elbette zorunlu görünen Fransızca ile beraber ikinci derecede lüzumu teslim olunan Arapça ve Farsçayı öğrenmek
üze­re Bihruz Bey’e başka başka maaşlı hocalar tayin etmişti.
Bihruz Bey ilk hevesle beş altı ay kadar kaleme devam ede­
rek daha Fransızca bir ibare okumaya iktidar kazanmadan
ağızdan bellediği bir hayli söz ve tamlamalar ile en alafranga
genç beylerin tavır, kıyafet, hal ve hareketini taklitte hakikaten büyük bir yatkınlık gösterdi.
Bihruz Bey ebeveyninin tek evladı olduğu için zaten pek
şı­marık büyümüş idi. Babanın servet ve geliri, oğlun her ar­
zu ettiği şeyi kolaycacık elde edebilmesine müsait olduğu
gibi; gençliğin getirdiği eğilimlerine de hiçbir taraftan, hiçbir şekilde engelleme görmediğinden Bihruz Bey, sonraları
kaleme gidip gelmeyi pek seyrekleştirmişti.
Kaleme gitmediği günler ise saçlarını kestirmek,
terziye kıyafet ısmarlamak, kunduracıya ölçü vermek gibi
hiç eksik ol­mayan vesilelerle Beyoğlu’nda, ötede beride vakit geçirir, cumaları pazarları da sabahleyin hocalarıyla yarımşar saat ders müzakeresinden sonra hanesinden çıkar,
akşamlara kadar seyir yerlerinde dolaşır idi.
Vilayetlerde bulunduğu zaman en büyük zevki – sırmalı kıyafetler içinde, midilli veya at üzerinde, arkasında çifte çifte uşaklarla sokak sokak gezip dolaşmaktan ibaret olan
bu beyin İstanbul’a geldikten sonra merakı üç şeye harcandı
ki birin­cisi araba kullanmak; ikincisi alafranga beylerin hepsinden daha süslü gezmek; üçüncüsü de berberler, kunduracılar, terziler ve gazinolardaki “garson”larla Fransızca konuşmaktı.
Bey kışları Süleymaniye’deki konaklarında, yazları da Kü­
çük Çamlıca’daki köşklerinde ikamet ederdi. Kendisi gi50
bi kibarzadelerin rağbet göstereceği hiçbir seyir yeri bulunmazdı ki bu beyefendi en son modaya uygun bir şekilde giyinmiş oldu­ğu halde bazen yağız ve bazen kır bir çift beygir
koşulu, dört te­kerlek üzerinde üstü ve yanları açık süslü bir
peykeden ibaret olan ve seyisin oturma yerinin arka tarafında bulunduğu arabasıyla orada hazır bulunmasın.
Kışın mesela zemheri içinde bir açık hava görünce arkasında –özellikle süse halel vermemek için– dar ve incerek jaket, diz­lerinin üzerinde ise –özellikle süslü görünmek için–
bir kadife ör­tü bulunduğu halde Beyoğlu caddesinde, Kağıthane yollarında araba kullanmak hevesiyle en şiddetli poyrazın karşısında tiril tiril titreyen Bihruz Bey, yazın da otuz,
otuz beş derece sıcak günler­de Çamlıca, Haydarpaşa, Fenerbahçe yollarında, yine o heves­le en kızgın güneşin altında haşım haşım haşlanır ve fakat bu azabı kendisine en büyük zevk addederdi. Bihruz Bey her ne­reye gitse, her nerede bulunsa maksadı görünmekle beraber görmek değil, yalnız görünmekti.
Nihayet “...” Paşanın ölümününün gerçekleşmesi üzerine
küçük bey birdenbire yirmi sekiz bin liralık1 bir mirasa nail olarak eylemlerinde de serbest kalınca o büyük serveti az
zaman içinde tüketecek bir sefahate koyuldu. Çünkü valide hanımefendinin küçük bey hakkında eskiden beri hiçbir
hükmü, hiçbir tehdidi işlemez, etkili olamazdı. Pederinin
ölümüyle oğluna intikal eden ser­vetin güzelce idaresi yolunda akrabadan bazı kişileri işe karıştır­mak gibi tedbirlere
teşebbüs etmiş ise de sonuçsuz kalacağını anladığı gibi, çocuğu bütün bütün kendi havasına bırakmak zaafını göstermiş ve fazla olarak genç beye o cihetle de bir sıkın­tı çektirmemek üzere konağın mutfak masraflarını ve hizmetle­rinde
bulundurdukları bazı emektar çalışanların maaşlarını kendi
gelirinden karşılamaya razı olmuş idi.
1 Yaklaşık 5.600.000 TL.
51
Mirasyedi beyefendinin kendi sefahatinden başka hiçbir
masrafı olmadığı halde her ay eline geçen yüz elli lira kadar
bir para o sefahate kifayet etmezdi.
Bu arada idi ki beyin Arapça ve Farsça hocaları birer birer
–gördükleri soğuk muameleden dolayı– konağa gelmemeğe
başladılar. Yalnız Mösyö Piyer namındaki Fransızca hocası
beyin karakterine göre şerbet verir kurnaz bir ihtiyar olduğundan onun eskisi gibi devamına izin verildi ve hatta dört
liradan1 ibaret maaşı altı liraya2 çıkarıldı.
Genellikle mirasyedilerin düşündüğü gibi Bihruz Bey de
servetini yemekle bitmez tükenmez zannederdi. Bundan dolayı ulu orta giriştiği harcamalara nakitten başlandı. Onlar
bitince İs­tanbul tarafındaki en az gelir getiren dükkânlardan
birer birer kurtulundu. Sonrasında Beyoğlu’ndaki ehemmiyetli mağazalara sıra gel­di. Bunlar da elden çıkarıldı. Gelir namına Galata’da bir han kal­mıştı. Nihayet o da satıldı.
Mülk olarak elde Süleymaniye’deki konak ile Küçük Çamlıca’daki köşkten başka bir şey kalmadı. Ancak Bihruz Bey
dalmış olduğu sefahat bataklığına arabasıyla, çalışanlarıyla,
debdebesiyle batmakta devam ediyordu. Çünkü valide hanımın renk renk kadife mahfazaları içinde, çekmeceleri süsleyen mücevher ve takılarına he­nüz el sürülmemiş ve hanımın
kendi üzerinde bulunan diğer beş on parça kira getiren mülküne ise hiç girişilmemişti.
V
Çamlıca Millet Bahçesi’nin açılacağını yakınlık münase­
betiyle elbette herkesten evvel haber alan Bihruz Bey, Mart
gelir gelmez validesini zorlaya zorlaya sayfiyeye taşınmaya
1 Yaklaşık 800 TL.
2 Yaklaşık 1.200 TL.
52
razı etmiş ve köşke taşınmalarının ertesi günü hemen jarden
püblike1 aceleyle gidip içerisini ve dışarısını muayene ederek
buranın pek alâmod2 ve özellikle kendi arzusu olması bakımından süslerini başkalarına göstermeye pek favorabl3 bir
promenad4 mahalli olacağını anlayınca ekipajına5 biraz daha
süs vermek için Beyoğlu’nda tedarik ettiği bazı vesaitle Bender6 fabrikası üretiminden olmak üzere gayet hafif ve zarif
bir araba ile mevcutlarına nispeten ikişer parmak daha boylu bir çift eğitimli Macar araba hayvanı ısmarlamıştı.
Araba ile hayvanlar, tam bahçenin açılışının ikinci haftasında geldi yetişti. Bihruz Bey de hemen o haftadan itibaren
her cuma ve pazar günü Millet Bahçesi seyircileri arasında
görün­meye başladı.
Araba hakikaten o senenin moda rengi olan gayet açık,
tatlı sarıya boyanmış, yan tarafları beyin isim ve mahlasının
ilk harf­lerine sahip yaldızlı birer marka ile bezeli, tekerleklerinin çu­bukları incecik fakat kendisi ziyadesiyle yüksek, zarif ve nazik ve amiyane bir tabir ile kız gibi bir şey idi.
Macar cinsinin en güzellerinden olan kır hayvanlara gelince bunların da gerek boyları gerek renkleri araba ile uyumlu
olduğu gibi koşum takımı da tabii en iyisinden idi.
Mevsimin modasına göre bazen koyu bazen açık renkte
gayet dar elbisesi, bal renginde eldivenleri, ufarak fesi ile yan
taraftan simasının bir yarısı frenk gömleğinin dimdik duran
yük­sek yakasıyla örtülmüş, bileğinden aşağı ellerinin yarısından ziyadesi yine o gömleğin uzun kolları içinde saklan1
2
3
4
5
6
(Fr.) Jardin public: Genel, umumi bahçe.
(Fr.) À la mode: Modaya uygun.
(Fr.) Favorable: Uygun.
(Fr.) Promenade: Gezinti.
(Fr.) Équipage: Lüks araba.
Çelik Gülersoy Eski İstanbul Arabaları’nda (Turing Kurumu, İstanbul, t.y.) bu
fabrikadan şöyle bahseder: “Nureddin Paşa’nın açık ve kapalı arabaları Fransız
(Bender) fabrikasından gelirdi ve bu fabrika o devirde dünyada en güzel araba
yapan müesseseydi.” (30)
53
mış olduğu halde Bihruz Bey, arabanın ön tarafında bulunarak hayvanların terbiyesini tutar, parlak düğmesi, lacivert
setresi, malta rengin­de açık ve dar pantolonu, diz kapaklarına kadar çıkan uzun konçlarının yukarıdan tersine kıvrılmış tarafı beyaz, oradan aşa­ğısı siyah çizmeleri ve beyinkinden daha açık büyücek fesi ile seyis de kendi mevkinde oturarak beyefendinin hareketlerine dikkat ederdi.
Bundan dolayı Bihruz Bey’in ekipajı –yukarıda tarif olunduğu gibi– bahçenin etrafını aralıksız ve zincirleme bir şekilde devreden hareketli zincirin birinci övünç halkası sayılmaya layık idi!
Bihruz Bey bahçe seyrinde araba kullandığı zamanlar bir
kimseyi çiğneyip de bir kaza çıkarmamak, arabayı bir yere çarptırıp da bir sakatlığa meydan vermemek için kendi hayvanlarının ve özellikle öndeki ve gerideki arabaların hareketlerine sürekli dikkat göstermek mecburiyetinde
bulunduğun­dan dolayı hiçbir şey göremez, hiçbir kimseye
bakamazdı. An­cak görmek bakmak da istemezdi. Çünkü tek
maksadı süs ve debdebe açısından araba temaşasının seçkinleri içinde birinciliği kazanmaktan ibaret olarak bu maksadın gerçekleşeceğinden ise kendisi tamamıyla emin idi. Şu
kadar ki o kıyafette, o vazi­yette ve özellikle o kalabalık içinde saatlerce araba kullanmak yorgunluğuna tahammül edemediğinden hem dinlenmek hem de ekipajının temaşacılar
üzerinde oluşturduğu efeyi1 bizzat gözlemlemek için ara sıra
bahçenin üst tarafındaki meydancı­ğın –gelen geçen arabaları görmeye, içindekileri seçmeye müsait– bir noktasında arabasını durdurur ve bazı vakit araba­dan inerek bahçenin içerisinde bir tur yapmaya da rağbet gös­terirdi.
Yine bir defa o suretle araba içinde sürekli devreden bir
temaşayla eğlenirken kalem arkadaşlarından kendisi gibi
epeyce süslü, fakat arabalı değil, hatta hayvanlı da değil, ya1 (Fr.) Effet: Tesir, etki.
54
Araba Sevdası romanı resimlerinden: Bahçe-i Umumi’nin kenarında Bihruz Bey Keşfi ile
konuşur. [Araba-Sevdasi, roman d’Ekrem Bey, illustration de Halil Bey. Behrouz et son
emi Kechfi devant le Jardin Public de Tchamlidja.]
ya bir genç bey, Bihruz Bey’in arabasına yaklaşarak beyefendiye alâmod yani kısacık bir temenna ederek el de verdikten ve arabayı, hayvanları övüp yücelten birkaç sözden sonra Bihruz Bey’in daveti üzerine arabaya çıkmış, ötekinin yanına oturmuş idi.
İki arkadaş hem konuşurlar hem de gözleri önünden
geçmekte olan arabaları temaşa ederlerdi. Bu arabalardan
bir tanesi ikisinin birden dikkatini çekti. Çünkü bu araba
güzel bir çift doru beygir koşulu büyücek ve yeni bir lando idi. Çünkü landonun siyeji1 üzerinde özel bir temkin
ile otur­makta olan koşe2 yani arabacı parlak düğmeli idi.
Çünkü lan­donun içinde bulunan iki beyaz baştan bir tanesi beylerin bulundukları noktaya gelince arabadan dışarıya doğru özel bir eda ile uzanarak önce arabaya hayvanlara, sonra da beye­fendilere başka başka dikkatli bakışlarını yöneltmiş idi.
1 (Fr.) Siège: Arabacının oturduğu yer.
2 (Fr.) Cocher: Arabacı.
55
Lando ikinci defa geçtiği sırada o beyaz baş yine evvelki hareketi tekrar edince Bihruz Bey’in söze başlamasıyla iki
genç arasında şu konuşma cereyan etti:
– Tre şik!1
– Trez elegant!2
– Mon şer3 kimin bu lando?
– Landoyu tanıyamadım..
– E la blond?4
– Blondu tanıyacağım gibi..
– Kim bakayım?
– Fakat pek sür5 değilim. Bilmem. Benzetiyor muyum..
– Kem port, dit!6
– Zannederim ki bizim köyden. Belki de bizim kartiyeden..7
– Drol!8 Dünyada ne kadar güzel varsa hepsi de sizin köy­
den mi olur?..
– Hepsi değil amma bazıları... Ne zannettin ya?.. Bizim
köy cennetten bir parça, bunlar da hurileri!..
– Fenerbahçe’den dolayı mı?
– Hayır, Kuşdili’nden dolayı...
– Ben o dilden anlamam. Fener âlemi nasıl gidiyor? Mond9
geliyor mu?
– Ne gezer!.. Sizin bu jardeniniz10 yok mu, Papazın Bağı’nı
da kuruttu, Fener’in parlaklığını da söndürdü, Moda’yı da
eskit­ti!.. Şimdi buradan başka her yer dezer!11
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
56
(Fr.) Très chic: Çok şık.
(Fr.) Très élégante: Çok zarif.
(Fr.) Mon cher: Azizim.
(Fr.) Et la blonde?: Ya sarışın?
(Fr.) Sûr: Emin.
(Fr.) Qu’importe, dites: Ne önemi var, söyleyiniz.
(Fr.) Quartier: Mahalle, semt.
(Fr.) Drôle: Tuhaf.
(Fr.) Monde: Sosyete.
(Fr.) Jardin: Bahçe.
(Fr.) Désert: Issız, tenha, çöl.
VI
Arkadaşıyla bu konuşmayı yaptığı kısa müddet zarfında Bihruz Bey‘in zihninden bir alay düşünce geçmişti:
“Ne münasebet?.. Kadıköy’ü gibi burjuva kartiyede1 bu de­
rece şık bir ekipaj bulunsun!.. Ne münasebet?.. Orada olanlar hep malum. Blondu tanırım – demesi de ağız... Tanısaydı
öyle mi dururdu?.. Oh! Kel bote divin!2 Sürtu kel gu ekselan!3
Be­nim ekipaja ne kadar dikkatli bakıyordu!.. Tabiatının güzelliğini bu da ispat etmez mi? Acaba kimdir bu?.. Şüphesiz
ün jön fiy blond.4 Lakin şu Keşfi’yi nasıl savayım? O vakit çabuk anlaşılır, bakalım iltifat bana mı yönelikmiş, yoksa ona
mı? Kim oldu­ğunu öğrenmek kolay, takip de eder, gittiği yeri görürüm.”
Şu düşünüşlerinden de anlaşılır ki Bihruz Bey landonun
Kadıköy tarafından olduğuna ihtimal veremiyor ve arkadaşı
Keşfi Bey’in: “Landoyu her ne kadar tanımazsam da sarışın
hanımı bileceğim,” yollu sözünü –hanımın bakışının ona da
yöneldiğini ispata dair– bir tür tedbire yormakla beraber bu
konuda bütün bütün şüphelerini gideremiyordu.
Landoyu Kadıköy’e yakıştıramıyordu, çünkü pek alaf­
ranga beylerle sıkı fıkı olması sayesinde edinmiş olduğu bazı fikir gariplikleri kapsamında; Bihruz Bey, İstanbul ile etrafındaki mevki ve mahalleleri –birincisi kendisi gibi nobles5
yani asil ve itibarlı kişilerden olan sivilize6 kibara, ikin­cisi
burjuva sınıfına yani medeni fikirlerden o kadar nasibi olmayan kaba tabiatlı orta halli halka, üçüncüsü esnaf takımına mahsus olmak üzere– üç sınıfa ayırmış ve Kadıköy’ü bi1
2
3
4
5
6
(Fr.) Bourgeois quartier: Orta sınıf mahallesi.
(Fr.) Quelle beauté divine: Ne ilâhî güzellik!
(Fr.) Surtout quel goût excellent: Özellikle ne selim bir zevk!
(Fr.) Une jeune fille blonde: Sarışın bir genç kız.
(Fr.) Noblesse: Asalet.
(Fr.) Civilisé: Medeni.
57
rinciye geçirmek lazım gelirken her nasılsa ikinci sınıfa sokmuştu.
Arkadaşı Keşfi Bey’in “Sarışın hanımı tanırım,” demesini hakikatten ziyade tedbir amaçlı bir yalana yormasındaki sebep ise şu idi: Güya Keşfi Bey bu nazlı hanıma kur1 yapacak olursa –kendi köyünden bulunduğu ve zaten tanıdığı için– Bihruz Bey’in bir şey demeye hakkı ve rekabete
kalkışmaya yüzü olamayacak. Halbuki Bihruz Bey nerede?
Keşfi Bey nerede?.. İkisinin arasın­da asaleten, liyakaten, zarafeten ve şahsen mevcut olan fark Küçük Çamlıca ile Kadıköy arasındaki fark kadar büyük olarak landonun övgüye
değer sedirinin süsü olan nazlı hanımın bu farkı bilmemesi ise Bihruz Bey’in fikrince mümkün değil idi. Burası öyle
ise de hanımefendinin bir aralık Keşfi Bey’e de bakışındaki
hikmet ne idi?
Bu bakışın manası Keşfi Bey’e: “Bey! Sen o arabaya hiç de
yakışmıyorsun!” demek mi idi? Yoksa kendisine karşı: “Ne
için öyle âdi adamlarla görüşüyorsunuz?” Veyahut: “Yanınızda o bulunmasa idi size daha başka türlü bakacaktım...”
yollu bir şey miydi? Bunu derhal anlamak Bihruz Bey için
pek mühimdi ve bu da Keşfi Bey’in baştan savılmasına bağlı idi. Onun için Keşfi Bey’i yanından def etmeye zihninde
bir çare arayıp du­rurken Keşfi Bey’in: “Monşer, ben biraz da
bahçeye gireceğim, arkadaşlardan birisiyle randevumuz var,
bakayım gelmiş mi..” diyerek ayrılma isteğinde bulunmasını... “Öyle ise (orövuvar)”2 diye karşılayarak iki arkadaş birbirinden ayrıldı.
1 (Fr.) Cour: Kur yapma.
2 (Fr.) Au revoir: Allahaısmarladık.
58
VII
Keşfi Bey gerçekten doğru Bahçe’ye girdi ve kalabalığın içinde kayboldu. Bihruz Bey de fesini, boyunbağını düzelttikten,
potinlerinin tozunu arabacısına aldırdıktan sonra mevkisine
rahat­ça yerleşti. Landonun gelmesini bekledi.
Aradan iki dakika geçmeksizin lando bahçenin öbür
köşe­sinden göründü. Zavallı Bihruz Bey o güne gelinceye
kadar öyle bir yürek çarpıntısına uğramamıştı. Başındaki
kan kalbine doğru hücum ederek yüzünde bir mavilik ortaya çıktı. Kendi kendine Diyabl! Par hazar sörej amurö?1 gibi alafranga söylenmeğe başladı. Oturduğu yerde bazı pozlardan2 sonra landoya gözlerini dikti. Lando tüm görkemiyle Bihruz Bey’in bulunduğu noktaya geliyorsa da içindekilerde kesinlikle bir hare­ket görülmüyordu. Bihruz Bey arabasını biraz geri almak bahanesiyle hayvanlarını hareket ettirdi. Bundan maksadı lan­donun içindekilere: “Ben buradayım!” demekti. Bu hareketin de etkisi olmadı. Lando geldiği gibi geçti gitti.
“Ne bayağı kadın!.. Yazık ekipaja! O da bir şey değil a...
zati modası geçmiş!.. Hayvanlar dersen kaç paralık şeyler?..
Öyle ordiner3 insanlar kendileri gibi insanlara meyleder. Se
tu natürel4 lakin domaj!5 Vualâ ün bote mal plase! Si se tün bote par ekzampl!”6
Bihruz Bey’in böyle sözler söylemeye kalkışması arabadan daha önceki iltifata mazhar olamamasının getirdi1 (Fr.) Diable! Par hasard serai-je amoureux?: Şeytan (Vay canına)! Yoksa âşık mı
oluyorum?
2 (Fr.) Pose: Duruş, poz.
3 (Fr.) Ordinaire: Alelade.
4 (Fr.) C’est tout naturel: Bu çok tabii bir şey.
5 (Fr.) Dommage: Yazık.
6 (Fr.) Voilà une beauté mal placée! Si c’est une beauté par exemple: İşte yerini bulmamış bir güzellik! Eğer buna da güzellik denebilirse.
59
ği mahrumiyeti avutmak içindi; halbuki aslında o zamana kadar bir kerecik olsun tadını tatmadığı bir hasedin acılığını birden bire tatmış ve bu hasedin doğal sonucu olarak da ansızın çıkan bir hareket nöbetine tutulmuş, gözleri kararmış, fikri bulanmıştı. Bu yüzden kendisine bir dakika evvel sevinçli bir şenlik âlemi gibi görünen o dolaşanlar topluluğunu, gözleri huzursuz eden bir kargaşalıktan ibaret görmeye ve bahçe­den doğru gelen müzik seslerini kulakları tırmalayan cehennem-vari bir ahenk gibi duymaya başladı.
Fakat ne yapsın?.. Arabanın arkasından gitmek bir tenezzül olacağı, orada durmak tahammülü zorlayacağı, bütün
bütün savuşup gitmek de teessüre yorulacağı için anlamsızdı. Biçare Bihruz Bey zihninde hiçbir şeye karar veremediği
için olduğu yerde durup düşünmekteydi.
Fransızca hocasıyla beraber okuduğu bazı romanlarda kendisinin maruz kaldığı zor duruma benzer bazı olaylar meydana gelmiş idi. Bir aralık hatırına onlar geldi. Onları düşündükçe yavaş yavaş kanındaki hiddet soğumaya başladı. Çünkü böyle durumlarda kadınlara karşı endiferans1
göstermekten başka etkili ve yararlı bir tedbir olamayacağına dair tecrübeye dayalı kuralı o romanların kendi­sine kazandırdığı faydalardan biri olarak hatırlayarak olduğu gibi
orada kalmağa ve lando tekrar gelip geçtiği vakit kendisi de
amaçsızca başka bir tarafa bakmağa karar verdi. Bu defa landoyu rahatça bekledi.
Lando dördüncü defa olmak üzere yine öbür taraftan ortaya çıktı. Fakat bu defa doğruca bahçenin kapısı hizasına geldi durdu. Hanımların emir ve işaretleri üzerine arabacı derhal aşağıya atla­dı arabanın kapısını açtı. Zihninde tamamıyla
amaçsız görün­meye karar veren Bihruz Bey’in gözleri öncekinden daha ziyade açılmış halde ileriden bu duruma bakı1 (Fr.) Indifférence: Kayıtsızlık.
60
yordu. Arabanın kapısı açılır açılmaz birbiri ardınca iki hanım indiler. Bunlardan birincisi o bildiğimiz sarışın hanım,
diğeri de refakatindeki hanım idi.
Hanımlar arabadan indikten sonra arabacı aldığı bir emir
üzerine landoyu öbür tarafa doğru yürüttü. Sarışın hanım
–ken­disi gibi gönül avcılığında ustalık kazanmış nazlı hanımların işveli tavırlarından biri olan– yanındaki hanıma bir
şey söy­lemiş de ona gülüyor gibi gülümseyerek Bihruz Bey’e
bakışını yönettikten sonra ağır ağır yürüdü. Arkadaşıyla birlikte bahçeye dahil oldu.
Bunlar landolarını bahçenin hizasında durdurur durdurmaz Bihruz Bey kendi kendine: “Keşfi’nin randevusu anlaşıldı! Hay şıllık hay! Se ne kün grizet!..1 Ya berikinin o ağızları ne idi? Lakin bu kim? Belki bir kokot!..2 Böyle bir bayağı kokotla Keşfi gibi bir bayağı kurörün3 muamelelerini görmek de hoştur ya!.. Ben de bahçeye girer, bir tarafta bunları seyrederim. Ne ehem­miyeti var ki, ah o zevzeğe niçin yüz
verdim de arabama ça­ğırdım, yanıma oturttum?.. Lakin şunun kim olduğunu öğren­meliyim. Lâparans e trompöz4 derler. Ne kadar doğru bir söz” yollu birtakım sözler söyleyerek bahçeye girmeye zaten karar vermiş iken sarışın hanımın o şekilde bakışından yine kendisine yönelik ve ümit veren bir mana çıkardığından kadıncağız hakkındaki sözlerini
şimdilik geri alarak hemen arabasından fırladı, bahçeye girdi, önü sıra konuşarak gayet yavaş yü­rümekte olan iki hanımı takibe başladı.
1
2
3
4
(Fr.) Ce n’est qu’une grisette: Bu hafifmeşrep / avam bir kızdan başka bir şey değil.
(Fr.) Cocotte: Kokot, çapkın.
(Fr.) Coureur: Çapkın, hovarda.
(Fr.) L’apparence est trompeuse: Görünüş aldatıcıdır.
61
VIII
Sarışın hanım kısadan uzunca, uzundan kısaca, tamam orta boylu, narin yapılı, yürürken ansızın durur, dururken birdenbire hareket eder, döner döner arkasına bakar, hani şu:
“Ahû zı tu âmûht be-hengâm-ı devîden
Rem kerden u üstâden u vâpes nigerîden!”1
ünlü sözünde tarif olunan gönül aldatıcı edaya sahip bir
nazlı hanım idi. Saçları şimdiki boyaların verdiği kızıl renkte değil gayet açık tabii sarı, gözleri ise tabiatın ressamının
doğruyu latif bir şekilde gösteren bir hatası olmak üzere mavi değil de hâreli koyu sarı, kaşları kumral, siması vücudunun narinliğine nispeten dol­gunca, burnu ise çehrenin dolgunluğuna nispeten incecik çek­me tabir olunan biçimde, ağzı şairlerin tasavvur ettikleri hayalî nokta derecesinden beş
on bin defa büyük, fakat yine alelade küçük idi.
Şu nitelikleri ile epeyce güzel denilen sarışın hanımın en
büyük, en etkili güzelliği bakışıyla dudaklarında idi. O bakışta bilmem ne keskinlik vardı ki dikilip durduğu vakit yöneldiği gözlere yıldırımın bir anlık parıltısı gibi nüfuz ederek karşısındakinin ta can evine ulaşır ve olağanüstü gücü
ve yakıcılığı karşısında yürekleri tir tir titretirdi! O dudaklarda bilmem ne kuvvet vardı ki nazikçe konuşarak veya zarifçe gülümseyerek hareket etmeğe başladığı za­man, hasretli bakışlara türlü türlü anlamlar sunar ve bu anlamlar sakinlik ve dayanabilme kudretini yok ederdi!
Nazlı hanım ne kadar da güzel giyinmişti: O zamanın
modası­na pek de uygun olmayarak biraz darca kesilmiş süt
mavisi rengindeki atlas feracesi; boyundaki orantılılığı giz1 Molla Camii’ye ait olan beyit, Bolâhenk Nuri Bey tarafından bastelenmiştir:
“Ceylan, sıçrayıp koşarken, bir şeyden ürkmüş gibi birdenbire durmayı ve dönüp dönüp arkasına bakmayı senden öğrendi.”
62
lemekten aciz olduğu halde, araba içinde saatlerce üzerine
oturulmaktan dolayı birçok kıvrımlar bükümler oluşmasından dolayı, güneşe maruz kalınca –usta bir ressam için örnek olmaya yaraşır bir şekilde– gayet latif, gayet gönül okşayıcı ışıklar, gölgeler içinde bakışı çelen, dalgalanıp duran bir
manzara sunmaktaydı. En ince cinsten yaşmağı, toz pembesi rengindeki yanakları üzerinde yeni açmış bir gülü süsleyen hoş bir çiğ tanesi gibiydi ve yaşmağın iki yanından haylazcasına dışarıya sarkmış olan ve en hafif bir rüzgar esintisiyle hemen oynamaya başlayan sırma teller ise beyaz bir bulut parçasına yönelen güneş ışınlarını andırırdı. Başındaki
hotoz da havai mavi idi. [Teşbihatımızın bayağılaşmayacağından emin olsak bunu da o sırma saçlarla beraber gü­neşli
bir gökyüzüne benzetirdik.] Eflatunun açığı eldivenler içinde saklı ellerin ve tahminen otuz dört numara iskarpin içinde ipek çorapla örtülü ayakların orantılılık ve naziklik derecesi bilinemezse de arzulu bakış için bunlar da pek se­vimli,
pek nazik idi.
Sarışın hanımın şemsiyesine gelince öyle dantelli, saçaklı
nevinden parlak renkli değil de tabiatındaki –hani ya şu Bihruz Beyi ilk bakışta “Kel gu ekselan!”1 sözüyle kendisine övgüler düzdüren– zarafetin en büyük nişanı olmak üzere sade
gü­zel ve yalnız sapına feracesinin renginde bir kurdele bağlı si­yah ağır atlastan idi. [Okuyucular isterler ise bu şemsiyeyi de o güneşli gökyüzünün bir tarafındaki kara bir buluta
benzetebi­lirler. Şu kadar ki o zaman benzetmenin sunacağı
hayal ters çevrilmiş olur. Çünkü bulut göğün içinde olmak
lazım gelirken gökyüzü bulutun içine girmiş olur.]
Sarışın hanımın yaşından bahsetmedik, çünkü bilmiyoruz. Dişlerini anlatmadık, çünkü göremedik. Fakat tahminimizce nazlı hanım olsa olsa yirmi yaşını henüz bitirmiş olmalı. Dişler de elbette iki dizi incidir!
1 (Fr.) Quel goût excellent: Ne selim bir zevk!
63
Buna eşlik eden hanıma gelince, bu ötekinden boylu, öte­
kinden enli, ötekinden yaşlı, hem de çok yaşlı... Mavi gözlü, es­mer yüzlü, fakat canlı canlı yürüyüşünden dolayı pek
dinç, lakırdıyı çok etmesinden, latifeyi çok sevmesinden, sürekli gülme­sinden dolayı pek neşeli, yanlarından gelen geçenlere hemen bir şey söyleyecek gibi dikkatli dikkatli bakmasından dolayı serbest­çe alışmış, sanki Kalpakçılarbaşı’ndaki dükkânlardan çokça alışveriş etmiş olmasını akla
getirir bir hanım idi.
Siyaha eğilimli koyu yeşil canfesten1 feracesine söz yoksa
da bunun arka eteğini daima sağ eliyle tutup kaldırmasında
pek de zarafet yok idi. Karamandoladan2 potinleri eski değilse de yü­rürken feracenin etekleri ziyade kalktığından o potinlerin üst ta­rafından beyaz tire çorapların görünüşü pek
güzel gelmiyordu. Sol elindeki beyaz şemsiye ipekli gibi parlıyorsa da büküm yer­lerinin bir parçacık sararmış olması o
kadar hoş görünmüyordu. Kalınca yaşmağı o yaşta bir hanım için pek uygun ise de bu yaşmağın ara sıra çenesinden
aşağıya doğru düşmesi hiç de se­vilir şey değil idi. Ancak bu
iki hanımın birbirine refaka­ti ifrat ve tefriti dengeleyerek güzel bir manzara ortaya çıkarıyordu. Sarışın hanım mesela bir
sarı gül, diğeri ise o güle bağlanmış bir mazı dalı idi. Yahut
sarışın hanım çiçek açmış bir nazik fidan, yanındaki ise o fidanın biçimsiz bir gölgesi idi. Veyahut sarışın hanım parlak
bir güneş, öbürü ise o güneşin yanından ayrılmaz, o güneşi daha şaşaalı göstermekle beraber kendisi de hoş görünür
bir kara bulut idi.
1 Üzerinde desen bulunmayan ince dokunmuş, parlak, ipekli kumaş.
2 Daha çok ayakkabı ve terlik yüzü olarak kullanılan satene benzer parlak kumaş.
64
IX
İki hanım ağır ağır gittiler, söz konusu lâkın yanında durdular. Oraya beş altı kadar çiçek, birkaç da arı toplanmış, havuzu temaşa ediyordular. Bihruz Bey de berikilerin arkaları
sıra gitti. Dört beş adım kadar uzakta, lâkın kenarında bastonuna dayan­dı durdu.
Havuz bu türden durgun sularda öncelik ve eskilik işareti olan ve bazı vakit berraklıktan daha ziyade hoşa giden yeşil ren­gi henüz kazanamamış ise de epeyce bulanmış sararmış oldu­ğundan; yüzeyi, kenar ve civarındaki ağaç ve bitkiler ile temaşasına gelenlerin şekil, görünüş, vücut ve suretlerine ay­nalık edebiliyordu. İçerisindeki kırmızı, beyaz, siyah
renkte ba­lıklar güneşten hayat paylarını almak için ta suyun
yüzüne kadar çıkmış ve su âlemi içinde sakince ve kendinden geçmişçesine dolaşmaya dalmıştı. Havuzun güneş ışığının temasıyla parıl parıl parlayan yüzeyi –içindeki bu balıklarla beraber– çirkin renkte ve çiçekli bir ipek kumaş gibi görünürdü.
Sarışın hanımla refakatindeki hanım lâkın kenarına gidip de yüzünde kendi akislerini görünce sarışın hanımın sö­
ze başlamasıyla aralarında şöyle bir konuşma cereyan etmeye başladı:
– Bak bak Çengi Hanım yer aynası!.. Görüyor musun ken­
dini?..
– Yer aynası mı?.. O da nedir? Yer elması bilirim ama yer
aynası hiç işitmedimdi!
– Yaşmağını biraz sıyırır da bakarsan yer aynasının içinde
iki tane yer elması da görürsün..
– Nesine bakayım, bulanık bir su... O kırmızı şeyler de zahir Amasya elması olacak..
– Ay Amasya’da elmas çıkar mıymış?.. Ben de bunu işitmedimdi.
65
– Elma, ayol elma!.. Elmas değil. Elmasın, pırlantanın İngiltere’de çıktığını bilmeyecek ne var? Sen de eğlence bula­
madın da besbelli benimle eğleniyorsun...
Hanımların bu konuşmasını tam bir dikkatle ve azami
önem göstererek dinlemek için olduğu yerde –alafranga bir
tabir ile– baştan ayağa kulak ke­silen Bihruz Bey “yer aynası” benzetmesi ve özellikle “yer aynası içinde yer elması görüneceği” göndermesinden dolayı kendi kendisine “Kel espri!.. Kel fines!”1 diyerek sarışın hanımın zarafetine hayran
olup dururken en sonunda İngiltere sözünü işit­tiği gibi bunu
özellikle kendisine ait olmak üzere fırlatılmış –pırlanta kadar kıymetli– bir ufak taş olarak telakki etmek istedi. Bunda
da esasen hakkı vardı. Çünkü orada kendi­sinden başka –İngiltere’den henüz gelmiş bir mösyö gibi– alafranga giyinmiş
kimse yoktu. Dünyalar değerinde böyle bir iltifata nail olmaktan dolayı kendisini en birinci bahtiyarlardan saymaya
kalkışan Bihruz Bey bu taşın, yani bu zarif hediyenin altında
kalmayacak güzel bir karşılık hazırlamaya başladı.
Bu sırada orada mevcut olan seyirciler de çekiliyorlardı. Beyefendi bu güzel tesadüften yararlanarak derhal hanımlara
yaklaştı, jaketinin bir iliğine sokulmuş olan beyaz jeraniumu,2
yani kaba Türkçesi sardalya çiçeğini yerin­den çıkardı ve:
“Kıymeti İngiltere’yi, Fransa’yı ve belki bütün Avrupa’yı satın alabilecek olan pırlantanıza böyle bir fane3 çi­çekle karşılık vermek layık değil ise de kabulüne tenezzül buyurmanızı
ricaya cesaret etmekle kendimi bahtiyar sayarım. Öy­le bir iltifatınız admiratörünüzü4 ne derecelere kadar örö5 etti­ğini tarif edemem..” diyerek çiçeği sarışın hanıma doğru uzattı. Sarı1
2
3
4
5
66
(Fr.) Quel esprit! Quelle finesse!: Ne letafet! Ne ince düşünüş!
(Fr.) Géranium: Sardunya çiçeği.
(Fr.) Fanée: Solmuş.
(Fr.) Admirateur: Hayran.
(Fr.) Heureux: Bahtiyar, mutlu.
şın hanım bu sözü hiç üzerine almayarak güya kendi temaşasıyla meşgul oluyordu. Nihayet refakatindeki hanımın uyarısı ve zorlamasıyla Bihruz Bey’e doğru döndü, “Teşekkür ederim,” dedi, çiçeği aldı, bir toplu iğne ile göğsünün bir tarafına
iliştirdi. Sonrasında yanındaki hanıma: “Acaba köşke girmeye
izin var mıdır?” diyecek oldu. Öteden Bihruz Bey hemen söze karışa­rak: “Bahçenin her tarafını gezmeye herkesin druvası1 vardır. Zaten böyle rüstik2 yerlere sizin gibi huriler, periler
yakışır!” dedi. Bunun üzerine sarışın hanım gülerek arkadaşına doğru eğildi, gizlice bir şey söyledi. Söylediği: “A... bu benim adımı nereden öğrenmiş?” sözünden ibaretti.
Bihruz Bey derece derece sarışın hanıma yaklaşmak, onunla bilişmek, tanışmak, konuşmak istiyor, halbuki ilk karşılaşmada o kadar yakından kendisini Bihruz Bey’e göstermek
[artık bari ismiyle analım] Periveş Hanım’ın hesabına uymuyordu. Bundan dolayı iki hanım köşkü gezmekten sakınarak
aşağı doğru yürüdüler, beş on adım sonra kalabalığın içine
gir­diler. Bihruz Bey de gölge gibi bunları takibe başladı.
X
Bihruz Bey hem ağır ağır yürüyor, hem de Periveş Hanım’ın güzelliğinin niteliklerini ve halinin güzelliklerini
birer birer anarak: –Böyle yüzü melek, huyu melek, esprisi fevkalade, edükasyonu3 mükemmel ve bu özelliklerle gayet nobl4 bir aileye mensubiyeti şüphesiz olan bir hanımefendinin Keşfi gibi bayağı ve mal elöve5 bir adama iltifata
1
2
3
4
5
(Fr.) Droit: Hak.
(Fr.) Rustique: Kıra, kır hayatına ait.
(Fr.) Éducation: Eğitim, terbiye, yetişme tarzı.
(Fr.) Noble: Asil.
(Fr.) Mal élevé: Terbiyesiz, kötü yetişmiş, kötü eğitilmiş.
67
gönül indirmesi mümkün olmayacağını– düşünür ve biraz
evvel bu hanım hak­kındaki kötü zannından dolayı meydana gelen duygularını aşağıdaki düşüncelerle dengelemeye
çalışırdı:
“Bu nasıl bote?..1 Uzaktan güneş gibi görünüyor, gözleri
kamaştırıyordu. Yakından ay gibi parlıyor da insanın baktıkça bakacağı geliyor! Ne kadar poetik2 bir bote! Ya o konversasyonun3 güzelliği! Miruvar terestr, o glas parter.. tre bel
komparezon pur ön pöti lâk.. se tre joli!..4 İngiltere pırlantası!
Bu da güzel, benim için ön pö tro flatan me sa nö fe riyen.5 Çiçeği pek güç aksepte6 etti. Tabii, öyle bir jön person için sa va
biyen, sa ne kö dö lâ püdör.. se dö la kandör!7 Acaba adı nedir?
Ah! Aceleyle soramadım.. emosyon8 bırakmıyor idi ki... Ben
de güzel mukabele ettim ya.. örözman9 üzerimde o çiçek bulundu. Gerçekten pek poetik bir rankontr10 oldu. Viktuvar!11
öyle bir lâkın kenarında... Lamartin!.12 Ah Lamartin! Gelip
de bu hali görmeliydin! Beş dakika içinde en parlaklarından beş yüz ver13 yazmak için ne şairane bir tablo idi!.. Çen1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
68
(Fr.) Beauté: Güzellik.
(Fr.) Poétique: Şairane.
(Fr.) Conversation: Konuşma tarzı.
(Fr.) Miroir terrestre.. Ô glace par terre.. Très belle comparaison pour un petit lac.
C’est très jolie!: Yer aynası.. O yerdeki ayna.. Bir küçük göl için çok güzel bir
mukayese.. çok sevimli!
(Fr.) Un peu trop flattant, mais ça ne fait rien: Biraz fazla övücü, fakat zararı yok.
(Fr.) Accepte: Kabul.
(Fr.) Öyle bir jeune personne için ça va bien, ça n’est que de la pudeur, c’est de la
candeur: Genç bir kadın için çok uygun, bu hal sadece utanmadan, saflıktan.
(Fr.) Émotion: Heyecan.
(Fr.) Heureusement: İyi ki, çok şükür.
(Fr.) Rencontre: Karşılaşma, rastlama.
(Fr.) Victoire: Zafer.
Lamartine’in Osmanlı edebiyat meraklıları arasında da meşhur olan “Le Lac”
şiirine gönderme yapılıyor. Lamartine’in bu şiiri ve Arap harfli çevirileri için
bkz. Ali İhsan Kolcu, Alphonse de Lamartine: Tercümeleri ve Tesirleri, Salkımsöğüt Yayınları, Erzurum, 2006, s. 142-155.
(Fr.) Vers: Mısra.
gi Hanım... Kel drol dö nom!1 Çengi.. malum dansözler.. lakin bu kelimeyi isim olarak hiç işitmedimdi. Orijinal, bu da
pek orijinal. Şu tuvalete2 bak! Şu yürüyüşe bak!.. Gerçekten
bir Kalipso3 ... sanki Kalipso’yu adasından almışlar.. yaşmaklamışlar feracelemişler de şu bahçenin içine salıvermişler!..”
İşte Bihruz Bey bu yolda düşünür, düşündüğü kadar da
mutlu olur ve iftiharla dolardı.
Çünkü önü sıra tam bir neşe ve sevimlilikle ile yürümekte ve güzelliğine, zarafet ve kıyafetine yalnız erkekleri değil kendi kadar süslü hanımları bile hayran etmekte olan
Periveş Hanım’ca beğenilmek mutluluğu, o kadar şık beyler içinde yal­nız kendisine nasip olmuş idi. Hakikaten nazlı hanım, her adımında kendisine yol açan beş on kişiyi durdurduğu halde bunların hiçbirisine bakış atmaya bile gönül
indirmeye­rek ve yalnız güzellikte parlaklıkta kendisine rakip saydığı taze çiçekleri en hafifinden bir iltifat bakışıyla
kuşatarak ilerlerdi.
Bihruz Bey başarısından emindi. Yalnız bir hatıracık ara
sıra kendisini huzursuz ediyordu ki o da –Keşfi Bey bahçede ise elbette görüneceğinden– sarışın hanımın ona karşı ne
muamelede bulunacağı endişesiydi.
Çalgı mevkine kadar Keşfi Bey görülmedi. Bihruz Bey’in
mutluluk göğünün ufkundaki o kara hatıra bulutu da yavaş
yavaş dağılmaya başladı. Biraz daha ilerlediler. Burası kalaba­
lıktan uzaktı. Bihruz Bey adımlarını sıklaştırdı, hanımlara yetişti. Bu süratten maksadı sarışın hanımı bir daha nerede ve
ne vakit görmek mümkün olacağını sormaktı. Sarışın ha1 (Fr.) Quel drôle de nom: Ne tuhaf bir isim.
2 (Fr.) Toilette: Kıyafet.
3 Yunan mitolojisinde, Atlas’ın kızı olan, Ogigia Adası’nda yaşayan nimf / peri.
Homeros, Kalipso’nun Odysseus’u yedi yıl boyunca adasında rehin almasından
söz eder. Birlikte yaşarlar ama sonrasında tanrıların araya girmesi ile Odysseus’u serbest bırakmak zorunda kalır. İsmi, “örtmek, saklamak, gizlemek” anlamlarına gelen kalyptô’dan gelmektedir. Erkekleri amaçlarından uzaklaştırıp,
yoldan ve baştan çıkaran kuvvetlerin simgesi olarak telakki edilir.
69
nım buna meydan vermeksizin Çengi Hanım’a hitaben: “Burası pek güzel... Pek hoşuma gitti... Gelecek cuma da gelelim, hem doğruca buraya girelim.” dedi. Bunun üzerine Bihruz Bey: “A kel ör?..1 Pardon efendim, saat kaçta?” der demez
geriden “Haset!.. Haset!..” bağırtısı geldi. Hepsi birden dön­
düler baktılar. Bunu söyleyen oracıkta ağaçlarla çevrili bir
tar­hın içinde yalnızca oturmakta olan Keşfi Bey idi. Hanımlar bağırışın sahibini tanıyarak birbirlerine bir şey söylediler
gülüş­meye başladılar. Bu sırada aşağıki kapıya da varmışlardı. Bihruz Bey’in “Saat kaçta?” sorusu cevapsız kaldı.
Hanımlar kapıdan çıktılar. Lando evvelce aldığı emir üzerine oraya gelmişti. Arabacı mevkisinden indi, arabanın ka­
pısını açtı, hanımlar içeriye girer girmez kapı “tak!” diye kapandı. Arabacı mevkine çıktı, sonra bir kırbaç şakırtısı işitil­
di, lando süratle aşağı doğru ilerlemeye başladı.
XI
Bihruz Bey bu dakikada pek mutsuzdu. Keşfi Bey’in o suretle
haykırması, hanımların o suretle gülüşmesi, sorusunun ce­
vapsız kalması, arabacının, o teresin de – landonun kapısını aç­makta, hanımları alıp gitmekteki sürati, nihayet sarışın
hanımın arabadan bakıp da bir adiyöcük2 bile demeksizin çıkıp gitmesi çaresiz beye pek ziyade tesir etmişti. Bu duygu
patlamasının şaşkınlığı içinde ansızın hatırına landoyu takip etmek fikri geldi. Kapının ya­nında bağcı kılığında iki kişi durmuş konuşuyorlardı. Onlara bakarak sertçe bir eda ile
“Mon ekipaj?..” dedi ve muhataplarının hızlıca hareket etmelerini bekledi. Fakat herifler bundan bir şey anlamadıklarından hayretle birbirine bakmaktan başka hiçbir şey yapa1 (Fr.) À quel heure: Saat kaçta.
2 (Fr.) Adieu: Allahaısmarladık, elveda.
70
madılar. Bihruz Bey’in buna da canı sıkıldı. Artık kendi gözleriyle arabasını aramaya başladı. Halbuki yukarıki kapıdan
bahçeye girdiği zaman ekipajı aşağıki kapıya getirmesini koşeye tembih etmemişti. Onun için araba kendisini bıraktığı
yerde bekliyordu. Sarışın hanımın ardı sıra bir kere bahçeden dışarıya çıkmış bulunduğu için şoseden yukarıya doğru
aceleyle yürümek istediyse de birbiri ardınca gelmekte olan
arabaların izdihamından ve hususuyla bir sarı bulut gibi ha­
vaya yükselmekte olan tozun yoğunluğundan ürktü. Tekrar bahçe­ye girdi. Acele ile giriş parası vermeyi unutmuştu.
ihtar üzerine elini cebine soktu, bir mecidiye1 çıkardı, para alan adama fırlattı. Mecidiyenin üst tarafını almaya meydan yoktu. Koşar gibi bir süratle yürürken Keşfi Bey’i biraz
evvel gördüğü yerde göremeyince süratini daha da artırdı.
Bu aralık yolu­nun üzerinde karşılaştığı süslü bir madamanın fistanına bastı yırttı. Telaşından, zarar gören kişinin cinsiyetini ve özellikle yabancılığını düşünemeyerek “pardon
mon şer!”2 dedi geçti. Bi­raz daha ötede bir tepsi içinde kahve
ve bira götürmekte olan garsona çarptı, tepsiyi yere düşürdü. Şişeler kırıldı. Dökülen kahveler, biralar kendisiyle beraber kadın erkek birkaç kişinin daha üstüne başına sıçradı. O yine koşup gidiyordu. Garson “Beyefendi! Beyefendi!
Bizim zararlar ne olacak?..” diye haykırmaya ve arkasından
koşmaya başladı. Çaresiz bunun için de durdu. Jilesinin3 cebinden bir altın4 çıkardı, garsona doğru attı. Bu aralık tanıdığı bir kişiye rastgeldi. O kişi bir şey söylemek, bir şey anlatmak için kendisini yolundan alıkoymak istediyse de Bey:
“Je afer!.. Je afer!.. Jö süi tre prese.”5 diyerek bundan da kur­
1
2
3
4
5
1 mecidiye 20 kuruş değerindedir. Günümüzdeki karşılığı yaklaşık 40 TL’dir.
(Fr.) Pardon mon cher: Özür dilerim azizim.
(Fr.) Gilet: Yelek.
1 altın lira yaklaşık 200 TL’dir.
(Fr.) J’ai affaire! J’ai affaire! Je suis très pressé: İşim var! İşim var! Çok acelem var!
71
tuldu. Hele güç bela kapıdan çıktı, arabasını buldu. Par malör1 arabacı hayvanların önüne birisini bırakarak o da kendinin bir ufak işi için bir tarafa gitmişti. Bihruz Bey arabacının
dönüşünü beklemedi. Hemen yerine çıktı, terbiyeleri eline
aldı, hayvanları kırbaçladı, aşağıya doğru olabildiğince süratle gitmeye başladı.
Yolun üzeri arabalar, hayvanlar, insanlarla hıncahınç dolu olduğundan Bihruz Bey dakikada bir durmaya mecbur oldukça sabırsızlığından pek ziyade sıkılırdı. Sonunda aşağıki kapıyı da buldu. Oradan ötesi tenhaca idi. Arabayı alabildiğine koştura­rak Tophanelioğlu mevkine geldi, birdenbire
durdu. Çünkü bu­rada karşısına çıkan dört yoldan hangisine gitmek lazım geldiği­ni evvelce düşünüp kararlaştıramamıştı. Burada dahi ziyade sıkılmaya başladı. İki dakika kadar durakladıktan sonra Beylerbeyi’ne inen yolu tutturdu.
İstavroz üzerlerine kadar bir koşu gitti. Landodan bir iz bile bulamadı. Oradan döndü. Bağlarbaşı, Nuhkuyusu yoluyla Haydarpaşa’ya indi, landodan yine eser bulamayınca bütün bütün üzüldü.
Bu esnada vakit de on ikiyi geçmiş, yarıma2 geliyordu. Çaresizce Koşuyolu’ndan ağır ağır giderek büyük bir üzüntüyle
köşküne döndü. Doğruca odasına çıktı. Fesini bir tarafa attı,
eldivenleri­ni çıkardı. O aralık: “Mösyö e servi, e Mösyö Piyer
e lâ..”3 di­ye gelen uşağı Mişel’i bir tekdir ile savdıktan sonra
trapezenin4 üzerinde bir tabak içinde duran frenk sigaralarından birisini al­dı, tepesini dişiyle kopardı, sigarayı lambadan yaktı, kanapeye geçti oturdu ve sigarasının tavana doğru yükselmekte olan ma­vi dumanını bakışıyla takip ederek
üzüntü içinde düşünmeye başladı.
1 (Fr.) Par malheur: Ne yazık ki, maalesef.
2 Akşam 8-8.30 civarı.
3 (Fr.) Monsieur est servi, et Monsieur Pierre est là: Mösyönün yemeği hazır ve
Mösyö Pierre burada.
4 (Fr.) Trapèze: Masa.
72
1920’li yılların Üsküdar ve Kadıköy’ünü gösteren harita, Pervititch Haritası’nın Atatürk
Kitaplığı’ndaki kopyasından aktarılmıştır. Kalın olarak belirtilen çizgiler, Bihruz’un roman
boyunca Anadolu yakasında takip ettiği belli başlı güzergâhları göstermektedir.
Çamlıca Bahçesi Yaklaşık olarak Bihruz’un evi.
XII
Periveş Hanımla refikası Çengi Hanım’a gelince bunların
terbiye ve erdem bakımından nitelikleri bahçede lâkın yanında Bihruz Bey’e karşı gösterdikleri laubali tavırlardan ve
biraz aşağıda aktarılacak konuşmalarından anlaşılır.
73
Burada yalnız şunu anlatmak lazımdır ki Periveş Hanım
–Bihruz Bey’in yakıştırdığı gibi– öyle şerefli bir aileye, asil
bir hanedana mensup olmadığı gibi ikametgâhının bulunduğu mevki de Bihruz Bey’in kendi sınıflandırmasına göre
yaptığı tahmine uygun olmak üzere kibar sınıflara özel olan
yerlerden değildi.
Kaşıkçı esnafından Sakin Ağa adında namuslu bir adamın
kızı ve dilekçecilikle geçinen Mağmum Efendi adında haysiyetli bir kişinin eşi olan Periveş Hanım on altı yaşında babasını kaybettikten ve yirmi üç yaşında eşinden ayrıldıktan
sonra annesi Zaime Hanımla birlikte Karabaş mahallesinde
bulunan dört odalı evlerinde fakirlik içerisinde ve fakat yine iffetli bir surette geçinir giderlerdi. Gerçekten fevkalade
denecek güzellerden olan Periveş Hanım’ı kötü bir tesadüf
Çengi Hanım denilen hileci ve dalavereci kadın ile biliştirmiş ve bu suretle çaresiz kadının az zaman içinde güzelliğinin ve zarafetinin şöhreti gereği gibi yayılmış ve fakat – yazık ki erdeminin çok kıymetli cevheri bütün bütün kaybolmuştu.
Bu kötü ilişkinin kurulmasından sonra Periveş Hanım sıklıkla Çengi Hanımla bir araya gelir, daima onunla gezer ve
gerektikçe de Çengi Hanım’ın evinde kalırdı.
Bunların Çamlıca Bahçesi’nde görüldükleri günün sabahı
Periveş Hanım adi bir yatak bağına bürünmüş olduğu halde Ka­rabaş Mahallesi’nden çıkarak sekiz yaşında bir komşu çocuğu refakatıyla bir hayli mesafe kat ettikten sonra güneş görmez ve bu yüzden çamuru kurumaz bir sokağın izbe
bir köşesinde –karşısı bostan, arkası yine bostan, her iki tarafı bekâr odaları, ahır filan gibi önemsiz bayağı binalar ile
kuşatılmış olmak üzere– tek başına bulunan şüpheli bir eve
gelmişti.
Burası Çengi Hanım’ın ikametgâhıdır. Periveş Hanım’ın
varışından bir saat sonra bu iki hanım yukarıda tarif olunan
74
Yaklaşık olarak
Periveş’in evi
Yaklaşık olarak
Çengi Hanım’ın
evi
Ayverdi Haritası’ndan Karabaş Mahallesi.
zarif kıyafete bürünmüş oldukları halde yaşlısı önde, genci arkada olarak evden çıktılar, Aksaray Caddesi’ne doğru
yürü­düler.
Hanımların evden çıktıkları zaman kararları Samatya’ya
ka­dar yaya inerek oradan demiryoluyla Bakırköy’e, ora­dan
da Sakızağacı mesiresine gitmekti. İşte bu karar ile yürür­
lerken Periveş Hanım: “Çamlıca Bahçesi’ni pek methediyorlar... Bugün de oraya gitsek acaba nasıl olur?..” yolundaki
sorusuna Çengi Hanım tarafından olumlu cevap verilmesi,
Sakızağacı kararını Millet Bahçesi’ne çevirmişti. Bunun üzerine hanımlar hareketlerini hızlandırarak Aksaray’ın tramvay durağına yetiştiler ve hemen, hareket etmek üzere bulunan tramvay arabasına çıktılar oturdular.1 Üç çeyrek saat sonra Köprübaşı’nda tramvaydan indiler, Köprü’yü geçerek Üsküdar vapuruna girdiler. Vapura girdikten yarım saat
1 İstanbul’da atlı tramvay seferlerine 1871 yılında başlanmıştır. Romanın geçtiği
senede henüz tramvay seferi yoktur.
75
Karabaş
Mahallesi
(Sertaç Kayserilioğlu’nun Dersaadet’ten İstanbul’a Tramvay kitabından)
1870’li yıllarda atlı tramvayların güzergâhları.
sonra da Üsküdar vapur iskelesine çıktılar. Beylik ambarın
önü­ne doğru yürümeye başladılar.
Diğer günler vapurdan çıkan halkı karşılamaya koşarak
“Boş ara­ba!.. Araba lazım mı? Sizi şu temiz kupa ile götüreyim?..” yol­lu sözlerle rahatsızlık verici bir çığırtkanlıkla birbiriyle yarışan arabacılardan hiçbirisi görünmedi. Çünkü o
gün seyir yerle­rine dağılmak için kira arabalarına yönelen
hücum, diğer va­kitlerden pek çok ziyade olduğundan bir saatten beri iskelede boş bir tek araba bile kalmamıştı.
Çengi Hanım’ın orada rast geldiği işsiz bir adama: “Ayol!
Kira arabası arıyoruz, acaba nerede bulunur?” sorusuna
“Hanıme­fendi nafile aramayınız, bulamazsınız,” diye aldığı
cevap üze­rine hanımların ikisi birden: “A!.. Vah vah, o kadar uzak yerden gelişimiz hiçbir şeye yaramadı!..” demekle
beraber beri taraftaki Çeşme Meydanı’na yönelerek ilerlediler ve orada da rast geldikleri birkaç kişiye “Ayol! Buralarda
hiçbir araba bulunmaz mı?” sorusunu tekrar ettiler.
O gün sabahleyin Beyoğlu kira arabalarından bir lando
76
Ka­dıköy’e bir hasta götürerek Üsküdar’a dönmüş, araba vapurunu beklerken çeşmenin yanında durmakta idi. Landonun arabacı­sı hanımların araba arayışında olduklarını görünce kendi ken­dine: “İki saat daha burada boş boşuna vapur bekleyeceğime şu hanımları alsam götürsem daha iyi olmaz mı?” dedikten sonra hanımlara doğru ilerledi ve Çengi Hanım’a hitaben: “Nereye gi­deceksiniz hanımefendi?.. İsterseniz sizi bu lando ile götüre­yim.” deyince hanımlar ikisi birden dönerek landoyu inceleyerek –talihin mutlak yokluk içinde meydana getirdiği– bu istediklerinin de ötesindeki imkândan memnuniyetlerini bakışlarıyla, gülüşleriyle
birbirine ilettikten sonra Çengi Hanım gidilecek mahalli tayin ile pa­zarlığa girişti.
O mevkide bulunan kayıkçı, hamal, beygir sürücüsü kabilinden birtakım aşağılık kişiler Periveş Hanım’ın etrafına
toplanıp laf atarak nazlı hanımı rahatsız etmeye ve haziran
güneşinin gökyüzünün bir ucundan yeryüzünün sakinlerine doğru yönelen şiddetli ışınları da çaresiz kıza zahmet terleri döktürmeye başlamıştı. Bu zor durumdan bir an evvel
kurtulmak ihti­yacını fazlasıyla hisseden Periveş Hanım arabacıya işaret edip arabanın kapısını açtırdı, hemen içeriye
kendisini attı. Ardından Çengi Hanım da girdi.
XIII
İşte Bihruz Bey’in Periveş Hanım hakkındaki dış görünüşe
dayalı tahminlerine ve zor beğenir duygu ve düşüncelerine
tam bir dayanak oluşturan landonun bu nazlı hanımı taşır
halde Millet Bahçesi seyrinde bulunması –pek o kadar nadir
olmayan– tesadüflerden birisiydi. Ancak böyle bir tesadüfün
imkânı düşüncesi Bihruz Bey’in hatırından bile geçmediğinden dolayı beyefendi landoya bakarak hanımlara ve hanım77
lara bakarak landoya –gördüğümüz derecelere kadar– önem
vermiş ve bu önemin sonucunda bahçenin içinde Periveş
Hanım’a –bildiğimiz suretle– musallat olmuştu.
Yukarıda tarif olunduğu şekilde hanımlar –Bihruz Bey de
arkalarında olduğu halde– bahçeden çıkıp landolarına binerek araba hareket eder etmez Periveş Hanım’ın:
– Daha pek toy zavallı!.
demesiyle iki hanım arasında şu konuşma cereyan etmeye başladı:
– Adeta budala ayol!.
– Biraz hoppaya da benzer.
– Zıpır derler bunlara zıpır... Fani çiçeği ne yaptın? Baka­
yım hâlâ göğsünde duruyor mu?..
Çengi Hanım Bihruz Bey’in bir aralık münasebetsizce söylemiş olduğu Fransızca fane kelimesini “fani” diye işittiğinden ve bir hanıma ilk görüşte aşkın halis bir şekilde sunulması için verilen çiçeğin fani­liğinden bahsetmekte güzel bir
bağlantı, bir zarafet ve letafet bulamadığından: “Fani çiçeği ne yaptın?” demekle Bihruz Bey’in o münasebetsizliğine
gönderme yapmak istedi.
– Ha! Gerçek o ne demekti acaba? “Benim aşkım da bu çiçek gibidir, böyle solar gider” mi demek istedi?
– Adam sen de! Onun ne söylediğinden ne yaptığından
kendisinin de haberi yoktu.
– Gelecek cumaya bekleyecek...
– İşi yoksa beklesin dursun.
– Adam gelelim, eğleniriz, bahçe de hiç fena değil doğru­su..
– Her vakit böyle süslü arabayı nereden bulacaksın?
– Böylesi olmasın da adetası olsun, meram eğlenmek de­
ğil mi?
– Ya o vakit alafranga bey yine sana bakar mı dersin?
– Bakmazsa bakmayıversin... O da tasamın on beşi sanki!..
– Bahçeden çıkarken o deli deli bağıran da kimdi?
78
– A.. bilemedin mi?.. Geçen gün Kadıköy vapurundan çı­
karken benim feracemin eteğine basıp da pardon diyen bey
de­ğil mi ya?
– O budala mıydı o? Değil değil, onun sakalı vardı.
– A.. hiç ben bilmez miyim. Ta da kendisi idi.
– Adam nemize lazım... Acaba iskelede çok bekleyecek
miyiz?
– Sanırım ki beklemeyiz. Olmazsa kayığa da binmek ola­
bilir.
– Galiba sen canını yabanda bulmuşsun. Ey şimdi paraları sayacak mıyız?...
– Sayacağız ya, arabacının bahşişini de unutma!
– Bahşiş mi?.. İki saat için yüz kuruş verdikten sonra bir
de bahşiş öyle mi? Üstüme iyilik sağlık! Ben çıldırmadım
ayol!.
Bu aralık araba Üsküdar İskelesi hizasında gündüz hanımları aldığı noktada –birdenbire– durunca Çengi Hanım:
– A, geldik mi? Ne çabuk geldik, vallahi iyi!. diyerek önceden hazırladığı dört mecidiye1 ile bir miktar bakır parayı ara­bacıya teslim etti. İki hanım arabadan indiler, ağır ağır
iskeleye doğru yürüdüler, vapura girdiler. On dakika sonra
vapur da is­keleden ayrılarak İstanbul’a doğru yöneldi ve yirmi dakika içinde Haliç dahilindeki gemilerin arasına karışarak gözden kayboldu.
1 Yaklaşık 160 TL.
79
İkinci Kısım
I
Odasında sigara içerek düşünür bıraktığımız Bihruz Bey düşüne düşüne sonunda fikirlerini bir sonuca ulaştırmayı, tasarladıklarını bir karara bağlamayı başardı. Bu karar da kendisini daha şimdiden eziyetlerini çeken bir aşığı saydığı Periveş zalimine, aşkını ilan eden ve ayrılırken kendisinin: “Saat
kaçta?” sorusuna cevap verilmemesinden ve özellikle landonun hareke­ti esnasında bir veda işareti edilmemesinden dolayı sitem ve serzenişi içeren bir mektup yazmaktan, gelecek
cuma günü saat sekizde ve bel­ki daha erken bahçede bulunarak Periveş Hanım’ın gelmesini beklemekten ve hanımefendi görünür görünmez, hazırlana­cak mektubu yaklaşarak
kendisine takdim edip ondan sonraki hareket ve davranışlarını duruma göre ayarlamaktan; kısacası istek ormanlarının süsü olan hoş görünüşlü, nazende salınışlı ceylanı Keşfi zevzeğine rağmen arzunun tuzağına düşürmekten ibaretti.
Bu esnada üçüncü defa olarak –izin isteyerek– salona giren Mişel lambaları kontrol edip fitillerini biraz indirip yine
81
Bihruz Bey odasında. [Araba-Sevdasi, roman d’Ekrem Bey, illustration de Halil Bey,
Behrouz de son cabinet.]
çıkar­dıktan sonra beyefendinin çehresine gizlice baktı. Halinde gözlemlediği sakinlik işaretlerinden cesaret alarak yavaş bir sesle: “Yemek soğuyor,” diyebildi.
Bihruz Bey’in zihninin usandırıcı meşguliyeti bu karardan sonra her ne kadar bütün bütün geçmemiş ise de hayli­
ce hafiflemiş ve sal a manjede1 hemen üç çeyrek saatten ziyade bir vakitten beri kendisini bekleyen öğretmeni Mösyö Piyer’i daha ziyade bekletmek çirkin olacağı düşüncesi, o zihnin bir köşesinde kendi kendini gösterebilmişti. Bu yüzden
Bey yerinden kalktı, üçte ikisinden ziyadesi yana yana bitmiş olan sigaranın uzamış beyaz külünü masanın bir tarafındaki sigara tablasına bıraktıktan sonra sigaradan kalan par1 (Fr.) Salle à manger: Yemek odası.
82
çayı dudaklarının arasına kıstırarak yemek odasına yöneldi.
Kapıdan içeriye girer girmez öğretmen beye hitab ederek –
şüphe yok ki artık bu defa pek halis Fransızca olarak–: “Affedersiniz, aziz öğretmenim! Pek mühim bir şey düşünüyordum da sizi beklettim. Ümit ederim ki bana gücenmediniz!”
dedi. Tokalaşmak için öğretmenine elini uzattı.
Mösyö Piyer oralarda değildi. Zaten bütün bütün denecek derecelerde yemekten kesilen ve olanca iştahı, zevki,
eğlen­cesi siyasi gazetelerin günlük meselelere dair sütun sütun yayımladıkları makalelerin ve değinilerin okunmasından ibaret olan bu altmış beşlik ihtiyar köşke geç va­kit gelip
ikinci kata çıkar çıkmaz aç gözlü Mişel’in: “İsterseniz buraya buyurun, şimdi yemek çıkacaktır,” demesi üzerine doğruca yemek odasına girerek, sakosunun1 cebinden çıkardığı
bir yığın gazetelerden ayırdığı çarşaf kadar bir tanesini katlayıp küçülterek bir iskemlenin üstünde azami derecede dikkat ve önem vererek okumaya koyulmuş ve yemeğin gecikip
gecikmediğinden kesinlikle haberdar olmamıştı.
Bu yüzden Bihruz Bey’in böyle özür dilemesine şaşırmakla
beraber: “Hiç zararı yok, zaten ben gazetemi okuyor­dum...”
diyerek karşılık verdikten ve Bihruz Bey’in uzattığı eli sıkıp
bıraktıktan sonra beyle karşı karşıya sofraya geçtiler otur­
dular.
Mösyö Piyer’in o çarşaf kadar gazetede tam bir dikkatle okuduğu şey o dönemin en mühim siyasi meselelerinden
olan Süveyş Kanalı’na2 dair uzun bir makale idi ki meselenin
esası hakkında servet, ticaret, siyaset açısından birtakım düşünceleri ve incelemeleri içeriyordu.
Politikaya ziyadesiyle merakı olan Mösyö Piyer gazetede
okuduğu şeylerin hâlâ etkisi altında bulunarak fikrini onlarla biraz daha meşgul etmek ihtiyacında olduğundan sofra1 Ceket.
2 Süveyş Kanalı, 17 Kasım 1869 tarihinde deniz trafiğine açılmıştır.
83
ya oturur oturmaz Bihruz Bey’e hitaben: “Patri’de1 şimdi bir
makale okudum. Süveyş Kanalı hakkında pek önemli görüşlere sahiptir,” diye söze başlayarak okuduğu şeyleri madde
madde özetleyip anlattı ve bunlara kendi görüşlerini de eklemeye girişti.
Beri tarafta bir ucu Periveş Hanım’ın saçlarına ilişip kalmış, diğer ucu Keşfi Bey’in püskülüne takılıp dolaşmış olan
fikirlerinin keşmekeşi arasında zihni yeniden dağılmaya başlayan Bihruz Bey, Mösyö Piyer’in sözlerini kesinlikle
dinlemi­yordu ve dinlese de anlayamazdı.
Öğrencisinin böyle siyasi ve ciddi konulara muhatap olmak için pek yetenekli olmadığını herkesten iyi takdir etmiş
olması gereken Mösyö Piyer’in söz söylerken Bihruz Bey’in
yüzüne bakması, önünde bulunan sürahiye, Bordo şişesine
hitap etmekten ise ka­şı gözü hareket eder, eli ayağı oynar
bir istatüye2 hitap etmenin daha uygun olacağı fikrine dayanıyordu.
II
Mösyö Piyer bir aralık konunun kendince en can alıcı noktası üzerinde hararetli hararetli nutuklar atıp durur­ken bu
gevezelikler, bu gürültüler ister istemez kulağına gelip beynini tırmalayan, fikrini bütün bütün bulandıran Bihruz
Bey’in: “Pardon mon şer! Parlon damur ön pö, sil vu ple,”3 diye hocasını aşk ve alaka konusuna davet etmesi Mösyö Piyer’i ansızın büyük bir hayretin sessizlik ve sakinliğine düşürdü. Zavallı ihtiyar çatalı bıçağı bırakarak iki eliyle gözlü1 (Fr.) La Patrie: 1841’de kurulmuş muhafazakâr Fransız gazetesi.
2 (Fr.) Statue: Heykel.
3 (Fr.) Pardon mon cher! Parlons d’amour un peu s’il vous plaît: Özür dilerim azizim! Lütfen biraz da aşktan söz edelim.
84
Mösyö Piyer ile Bihruz Bey taamda konuşurlar. [Araba sevdassi, roman d’Ekrem Bey,
illustration de Halil bey: Behrouz et son profeseur M. Pierre se mettent à table.]
Romanda ifade değişiyor: Bihruz Bey hocası Mösyö Piyer ile karşı karşıya sofraya
otururlar.
ğünü iyice yerleş­tirdikten ve Bihruz Bey’in yüzüne –sofraya
oturduğundan beri henüz birinci defa olmak üzere– uzun
bir süre dikkatlice baktıktan sonra Fransızca: “Peki buyurunuz, ondan bahsedelim,” dedi ve çatalı bıçağı tekrar eline
alarak sözüne devam eyledi:
– Dö kel amur vulevu kö jö parl? Vu save biyen kil ya lâmur
dö lâ patri, lâmur filyal, lâmur maternel, lâmur dö proşen, lâmur propr, lâmur dö suva... Sö son dezamur dö diferant natür.
Dükel vule vu kö nu parliyon?.
– Dö lâmur dö fam, biyen sür!.1
1 (Fr.) Du quel amour voulez-vous que je parle? Vous savez bien qu’il y a l’amour
de la patrie, l’amour filial, l’amour maternel, l’amour du prochain, l’amour propre, l’amour de soi. Ce sont des amours de différente nature, du quel voulez-vous que
nous parlions?
– De l’amour de femme, bien sûr!
85
Bihruz Bey tarafından girişilmek istenilen bu bahsin Mösyö Piyer’ce yersizliği zamansızlığı ihtiyarın epeyce canını
sık­mıştı. Beyin birdenbire dile getirdiği: “Dö lâmur dö fam!”1
ifadesindeki münasebetsizlik üzerine herifin o yorgun sinirleri şiddetle oynamaya, o soğuk kanı süratle kızışmaya başladı. Çehresi kızardı. Gözleri açıldı. Edepsiz öğrencisini iyice haşlamak istedi. Fakat istediğini yapamadı, çünkü Küçük Çamlıca’nın havadar bir köşkünde haftanın iki gecesini gönül rahatlığıyla geçir­mek için vapur ve araba ücretlerinin yanı sıra peşin olarak her ay eline geçirdiği altı adet yirmi iki frank yetmiş beş santim,2 Mösyö Piyer’e hatırlıca bir
dost idi. Bihruz Bey karakterinin hafifliğiyle, tembelliğiyle,
garip garip eylem ve sözleriyle ne zaman Mösyö Piyer’i öfkelendirse o hatırlıca dost meydana çıkar; Mösyö Piyer’in kulağına: “Canım, o daha pek gençtir. Gençliğin bu türlü hallerinin hoş görülmesi lazımdır. Şu zavallı çocuğa öfkelenmenin ne lüzumu var? Sen bilge bir adamsın, öyle ku­surlara
bakmamalısın!” yollu söz söyler; öğretmen bey de bu hatırlı, bu yumuşak yüzlü, bu sevimli dostunun gönlünün hoşuna giden o öğüdünü onaylayarak Bihruz Bey’in her fenalığını hoş görürdü.
Bu defa da yine o dostun onun hayrını isteyen zorlayıcı
uyarısı üzerine kendini tuttu. Yalnız Bihruz Bey’in gelişigüzel or­taya sürmek istediği kadın düşkünlüğüne dair hevesler
Bu ifadelerin metnin aslında yer alan çevirisi: “– Sevdanın hangi nevinden
bahsetmek istiyorsunuz? Malum ya, muhabbetin envaı vardır: evlat muhabbeti, valide muhabbeti, hısım akraba muhabbeti, nefse muhabbet... Bunlar hep
ayrı ayrı şeylerdir. Hangisinden bahsedelim?... – Hangisinden olacak? Karı
muhabbetinden!” Bu çeviride “vatan muhabbeti” anlamına gelen “l’amour de
la patrie” unutulmuş, “l’amour propre” ve “l’amour de soi” ifadeleri tek bir ifade ile “nefse muhabbet” ile karşılanmıştır. Bu ayrımı kullanan Rousseau’nun
tanımlarına bağlı olacaksak birincisini “nefse muhabbet”, ikincisini ise “özsevgi” ile karşılayabiliriz.
1 (Fr.) De l’amour de femme: Kadın aşkından.
2 1 lira 22.75 Frank’tır.
86
konusunu beyin hoşlanamayacağı bir şekle dökerek manevi
bir intikam almak arzu­sundan geçemediği için tekrar şu suretle söze başladı:
– “Tutkunun her türlüsü insanlara türlü maskaralıklar ettirir. Özellikle aşk ve sevda insanı hepsinden ziyade maskara eder.”1 ... Manasını iyi anladınız ya?
– Hayır, fikrinizi anlayamadım.
– Pardon! Bu benim fikrim değil. Kendi fikrimi söylesem,
o hiç hoşunuza gitmez. Bazı bilgelere göre aşk ve alaka sahi­
bini gülünç eder. Bencesi gülünç değil adeta... Çünkü aşk ve
alaka zevzeklikten başka bir şey değildir.!..
– Siz ihtiyarsınız, aşka tabii düşman olursunuz.
– Kadın aşkına öyle mi?
– Şüphe yok.
– Ha! Ahlâk yönünden genellikle pek çirkin olan o güzeller takımının, o akıl ve zarafetleri makul şeylerden çok delilikleri destekleyen kadınların aşkına öyle mi? Korkarım, öğrencim bir kadına âşık olmuş olmalı!.
– Hayır, pek de öyle değil...
– Kendini gözet evladım! Kendini gözet! Kadınlar çok zararlıdırlar. Onlar azap meleklerinin yeryüzündeki benzerleridir. Bizi cennet kapısından cehenneme atarlar... Bir âmâya
demişler ki: “Eşiniz bir güldür.” O da: “Dikenle­rinden öyle
anlıyorum.” cevabını vermiş.
– Pardon! Mösyö Piyer..
– Dinleyiniz, dinleyiniz! Daha bitmedi. Sokrat ne diyor bi­
lir misiniz? Diyor ki: “Kadın her türlü fenalığın kaynağıdır.”
Aristofan2 da: “Dünyada kadınlar kadar idaresi zor yaratık
1 Mösyö Piyer’in bahsettiği söz, La Rochefoucauld’nun “Toutes les passions
nous font faire des fautes, mais l’amour nous en fait faire de plus ridicules.”
[Bütün tutkular hata yaptırır; ancak en gülünç duruma düşüren aşktır.”] sözü
olsa gerektir.
2 Aristofanes (M.Ö. 446 - M.Ö. 386): Lysistrata, Kuşlar, Barış gibi komedilerin
yazarı Eski Yunan edebiyatçısı.
87
yoktur. Ne deliler, ne de canavarlar onlar kadar sakınılmaya
layık olamaz!” demiş.
– Me mon şer profesör!..1
– Dinleyin, dinle genç Bey!.
– Mon profesör!2 Bu akşam her vakitki Mösyö Piyer de­
ğilsiniz. Ahlâkınız değişmiş. Pek nervö3 olmuşsunuz. Bilmem niçin?
– Olabilir. Lakin siz her vakitki Bihruz Beysiniz!..
III
Bihruz Bey’in son sözü pek doğru idi. Daha üç dört ay evvel
Pol e Virjini’yi4 birlikte okudukları zaman bu iki tabiat çocuğunun hemen kendileriyle birlikte doğup kendileriyle birlikte ortaya çıkan ruhani alakalarını, iki saf kalbi birbirine
bağlayan o masum aşkı –ıssız bir adanın tenha mevkilerinde, akarsuların kenarlarında, karanlık ormanların kıyıcıklarında, kumluk sahillerde, muz ağaçlarının tepelerinde, yavru kuşların yuvaları yanında aydınlık denizlere, renkli günbatımlarına, parlak güneşlere, latif mehtaplara karşı gerçekleşen– belirişlerin hoşluklarını Mösyö Piyer ne kadar tatlı tatlı anlatmış, ne kadar tatlı tatlı yorumlayıp açıklamıştı!
Daha üç dört hafta önce La Dam O Kamelya’yı5 köşke getirip
de “Vualâ ön şedövr dü roman!”6 diyerek kitabı hemen o gece yukarıdan aşağıya Bihruz Bey’e dinletip anlatırken Marg1
2
3
4
(Fr.) Mais mon cher professeur: Fakat aziz hocam.
(Fr.) Mon professeur: Hocam!
(Fr.) Nerveux: Asabi, sinirli.
(Fr.) Paul et Virginie / Paul ve Virjini: Bernardin Saint-Pierre’in 1787 yılında yayımladığı aşk romanı.
5 (Fr.) La Dame aux camellias / Kamelyalı Kadın: Alexandre Dumas, fils’in
1848’te yayımladığı romanı. Taşra burjuvası Armand Duvall ile kurtizan ve veremle malul Marguerite Gautier’nin aşkı anlatılır.
6 (Fr.) Voilà un chef-d’œuvre du roman: İşte roman türünün bir şaheseri.
88
rit’in o aslında temiz olmayan bahtsız kadıncağızın sevip sevildiği Arman hakkın­daki aşkının halisliğinden ve bu aşktan
doğan hissiyatın saflık, incelik ve nezihliğinden ve sonunda
çaresiz aşığın verem olarak garip bir şekilde vefatından Mösyö Piyer ne kadar etkilenmiş, öğrencisini de ne kadar etkilemişti! Özellikle daha üç dört gün önce Alfons Kar’ın Ihlamurların Altında1 adındaki romanını Bihruz Bey okuyup da
romanın kahramanı olan İstefan’ın aşk ile o derece çılgınlıklarını zihnine aldıramadığından bahsettiği zaman –nefsani
alakanın o derecesine pasyon2 denilip tutulanları, adeta mecnuna döndüreceğini ve bu mecnunluğa yakalananların genellikle sevgililerine kavuşmakla da teselli bulamayarak mahiyeti kendilerince de meçhul bir hayat kırıklığı hissinin sonucunda intihar edegeldiklerini ve bu tutku halini Alman
şairi Göte, meşhur Verter3 hikâyesinde gayet tabii bir şekilde
tasvir etmiş olduğundan bir kere de o hikâyenin Fransızca
tercümesini okumak lazım olduğunu– Mösyö Piyer ne kadar ciddi bir tavır ile öğrencisine anlatmıştı!
Bu akşam Mösyö’ye ne oldu da daima saygıyla andığı aşk
ve muhabbeti böyle hor görmeye kalkıştı?
Zavallı Bihruz Bey muallim efendiye hitaben: “Pardon damur sil vu ple!”4 dediği vakit neler düşünmüş idi: Gündüzki
aşk macerasını tüm ayrıntılarıyla ve özlü bir şekilde Mösyö
Piyer’e anlattıktan sonra o özü muallim efendinin dil becerisiyle giydirilmiş, kuşatılmış, süslenmiş, kıvraklanmış olarak tekrar işitecekti!.. Evet! İhtişam denilen arabanın süsü olan, nazik bir eda ile saçları omuzlarına salınan sarı kız1 Jean-Baptiste Alhonse Karr’ın (1808-1890), 1832’de yayımladığı otobiyografik
nitelikleri de olan romanı: Sous les Tilleuls.
2 (Fr.) Passion: İhtiras.
3 Genç Werther’ın Acıları / Die Leiden des jungen Werthers: Goethe’nin (17491832), 1774 yılında yayımlanan, Werther’in Lotte ile yaşadığı ıstıraplı aşkın
anlatıldığı mektup tarzındaki romanı.
4 (Fr.) Parlons d’amour s’il vous plaît: Lütfen aşktan bahsedelim.
89
la ilk âşıkâne bakış alışverişinden başlanarak bahçeye inişler, lâkın kenarında duruşlar, gülüşler, söylenişler, yer aynası şakası, pırlanta sohbe­ti, çiçek muhabbeti, gezinişler, yürüyüşler, randevu talebi, rakip belası, keder veren ayrılma, veda etmeden yola çıkma, engellerin istilası, vakitsiz takip, sonuçsuz arayış, çarpıntılar, hiddetler sırasıyla üçer beşer kelime ile söylendik­çe Mösyö Piyer bu cümle ve kısımları kendisine özgü belagat ve şenlikle genişletip süsleyerek tekrar
edecek... Bihruz Bey de bunları dinledikçe bu güzel, bu şairane romanın kahramanı biz­zat kendisi olduğunu düşünerek mutluluk ve iftiharla dolacaktı.
Bihruz Bey’in istifadesi bundan ibaret de kalmayacaktı:
He­nüz birinci faslı meydana gelebilen bu güzel romanı arzuladığı sonuçlandırmak için ne türlü entriglere,1 tedbirlere
başvurmak lazım geleceği konusunda Mösyö Piyer’in teorik
bilgisinden ve pratik tecrübelerinden yardım da istenecekti.
Par malör2 muallim efendinin bu akşam tersliği tuttu. Netice
hak­kında kendisinden bir fikir almak şöyle dursun başlangıçtan bile bahse imkân bulunamadı.
Diğer taraftan Mösyö Piyer de öğrencisine karşı gösterdiği kaba muamelede o kadar haksız değildi. Herif Süveyş
Kanalı meselesi gibi ciddi ve derin bir konu içinde yuvarlanıp uğraşır, söylenip dururken Bihruz Bey’in damdan düşer
gibi: “Parlon damur sil vu ple” demesi ve özellikle: “Dö kel
amur vule vu kö jö parl?...”3 tecahül-i arifanesine “Dö lâmur
dö fam!”4 kaba tabiriyle karşılık vermesi affolunur münasebetsizliklerden, hazmolunur kabalıklardan mıdır?
Halbuki Bihruz Bey kendi kabahatini anlayamadığından
Mösyö Piyer’in münasebetsizliğini karakterindeki asabiye1 (Fr.) Intrigue: Entrika.
2 (Fr.) Par malheur: Ne yazık ki, maalesef.
3 (Fr.) De quel amour voulez-vous que je parle: Hangi aşktan bahsetmemi istiyorsunuz?
4 (Fr.) De l’amour de femme: Kadın aşkından.
90
tin her nedense heyecanda bulunmasına ve bu kötü tesadüfü fataliteye1 atfederek zorunlu olarak, konuşmaktan imtina
etmeye karar verdi. Yemek gürültüsü de sona ermişti. Meyveyi beklemeksizin sofradan kalktı. Bundan sonra aralarında şu sözler söylendi:
– Pardon Mösyö Piyer! Rahatsızım, başım pek ağrıyor.
Müsaadenizle içeri gideceğim. Siz yarın belki erken inmiş
olur­sunuz, o halde a mardi, nes pa?2
– Nasıl isterseniz...
– Bon suvar,3 Mösyö.
– Bon suvar Bey, Allah rahatlık versin!.
IV
Zavallı Bihruz Bey bu dakikada gerçekten pek ziyade ıstıraplıydı. Gündüzün saat dokuzundan4 beri zihninin aşırı
bir faaliyet halinde bulunmasından, kalbinin nöbetler halinde gelen şiddetli çarpıntılara tutulmasından biçare gencin sinirlerinde köklü bir sarsıntı gerçekleşmişti. Odasında yalnız başınayken bir hayli düşünerek, yapacağı şeyi
kararlaştırdıktan sonra bir dereceye kadar sakinleştirmeyi başardığı sinir sarsıntısını Mösyö Piyer’den alacağı öğütler sayesinde bütün bütün yatıştırabileceğini ümit ederek,
bu ümit ile sofraya oturmuşken, muallim efendiden beklenmedik bir şekilde uğradığı muamelenin şiddeti sinirlerini yeni­den alt üst ettiğinden biçarenin sevdalı başına şiddetli bir ağrı yapışmış ve bu ağrı kendisini istirahata muhtaç etmişti.
1
2
3
4
(Fr.) Fatalité: Kader.
(Fr.) À mardi n’est-ce pas?: Salı görüşürüz, değil mi?
(Fr.) Bonsoir: İyi akşamlar.
6 civarı.
91
Biundan dolayı Bey sofradan kalktığı gibi salona bile uğramaksızın harem dairesine geçti. Doğruca yatak odasına gitti.
Kendisini soymak için gelen dadı kalfayı:
– Biraz başım ağrıyor, yatacağım. Bugün çok dolaştım, yo­
ruldum da. Valide beni soracak olursa “yarın erken gidecekmiş, yattı..” deyiver diye savdıktan, oda kapısını da sürmeledikten sonra hemen yatağına düştü. Dört beş saat yatağın
içinde bir ta­raftan bir tarafa döne döne nihayet gözlerini kapayabildi.
Bihruz Bey yemek odasından çıkar çıkmaz Mösyö Piyer
yüz otuz altı frank elli santim1 ile yüz yüze geldi. Bu yumuşak yüzlü, bu tatlı dilli hayırsever dost Mösyö Piyer’e bu defa kim bilir ne acı sözler söyledi ki zavallı ihtiyar sakin sakin
biraz dü­şündükten sonra henüz ısırdığı bir akça armudunu
ezmeye uğ­raşan dişsiz ağzından: “Lakin bazen ben de münasebetsizlik edi­yorum! Zavallı çocuğu fena sıktım. Şuna gelecek salı kadın aşkına dair güzel bir eser getireyim.” sözleri
farkında olmaksızın dökülüverdi.
Koca profesör! Gelecek salı akşamı öğrencisine cildi tezhipli bir Kont dö Bokas2 hediye etmeye niyet etmişti. Bu şefkatli niyetten sonra Bihruz Bey’e dair artık hiçbir endişesi kalmadı. Önündeki Bordo şişesine uzandı, kadehini doldurdu, kendi sıhhatine olarak içti, sofradan kalktı. Bihruz
Bey’in evvelce büfenin kenarına bıraktığı sigar3 parçasını
kendinin zannıyle yakaladı, lambadan yaktıktan sonra gazetelerini aldı, bir tarafa çekildi, yine rahatlıkla okumaya koyuldu.
Öte tarafta Bihruz Bey uykuya dalar dalmaz gündüzki
olaylar o kapalı gözlerin önünde karmakarışık bir suret1 6 lira.
2 (Fr.) Contes de Boccace: Giovanni Boccaccio’nun (1313-1375), 1353 yılında tamamladığı Decameron adlı eseri. On kişinin anlattığı, aşka ve cinselliğe de yer
veren hikâyeler bir çerçeve hikâye ile kuşatılarak sunulmuştur.
3 (Fr.) Cigare: Puro, yaprak sigarası.
92
te cereyan etmeye, sofra başındaki konuşmalar ise o kaynar beynin içinde bağlantısız bir halde çın çın ötmeye başladı: Periveş Hanım’ın landosu İstavroz’un üzerinden Beylerbeyi’ne doğru yokuş aşağı bir derecede süratle gidiyor ki tekerlekler yere değ­miyor! Landoyu çekenler beygire asla benzemez bir çift acayip mahluk! Bunları kullananlar bildiğimiz
parlak düğmeli ko­şe değil.. Keşfi Bey’in kendisi! Bihruz Bey
yağız bir ata binmiş landoyu takip ediyorsa da bir türlü yetişemiyor! Atı kırbaçlıyor.. sürüyor.. koşturuyor.. tamam landoya yetişeceği vakit hayvan ge­ri geri gitmeye başlıyor! Bihruz Bey bu halden fevkalade incinmiş olduğu halde arkasına
dönüp görüyor ki Madam Piyer olması lazım gelen bir ihtiyar madam hayvanın kuyruğuna ya­pışmış geri geri çekip duruyor! Bu aralık Mösyö Piyer etekleri yerlere sürünür derecede uzun bir rob dö şambr1 giymiş.. başında renkli tüylerle süslenmiş bir kadın şapkası.. iki koltuğunda da birer bordo şişesi olduğu halde birdenbire meydana çıkıyor: “Kesköse
kö lâmur?, Setön tambur.. setön tambur!.. Me mon şer kavalye! Javu anfen kö lö bo seks vo miyö kön lâpen!..”2 diye haykırıp sıçradıkça-landoyu çeken acayip şekilli mahluklar
şaha kalkıp landoyu deviriyorlar! Landonun içinden bir çift
kaplumbağa ile bir de fino köpeği zuhur ediyor! Derken Bihruz Bey’in yağız atı beyin altından sıyrılıp ve büyük bir atmaca gibi havalanıp uçmaya.. kaplumbağalar dans etmeye.. fino
köpeği de Bel Elen operasından bir parçayı terennüm ederek
havlamaya başlıyor!..
Bunlara benzer daha birçok şekil, vaziyet ve hal gariplikleri!..
Zavallı Bihruz Bey bunları görmekten, bunları işitmekten
1 (Fr.) Robe de chambre: Robdöşambr, sabahlık.
2 (Fr.) Qu’est-ce que c’est que l’amour? C’est un tambour.. C’est un tambour!.. Mais mon cher cavalier? J’avoue enfin que le beau sexe vaut mieux qu’un lapin!: Nedir aşk? Çalan davuldur.. çalan davul!.. Ah benim güzel binicim? İtiraf edeyim
kadın bir tavşandan yani bir erkekten daha iyidir. Çeviriye dair bilgilendirmesi ve önerileri için Nami Başer’e teşekkürler.
93
ziyadesiyle huzursuz oluyorsa da gözlerini o bunaltıcı uykudan bir türlü açamıyordu. Hele sabaha karşı dadı kalfanın
oda kapısına vurarak:
– Beyim nasılsın?.. Baş ağrısı geçti mi?..
diye haykırması genç beyi uyandırdı. Bey hemen yatağından
fırladı. Önce bir pencere açtı. Sonra kapıya doğruldu. Dadı
kalfa ile birkaç lakırdı ettikten ve lavaboda enine boyuna yüzünü gözünü yı­kayıp kuruladıktan sonra tekrar geldi, açık
pencerenin önüne bahçeye karşı oturdu, yine düşünmeye
başladı. Düşündüğü şey­ler uyku âleminde gördüğü şeyler
kadar biçimsiz, garip, münasebetsiz değilse de hemen onlar
kadar karışık, onlar kadar bağlantısız idi.
Sabaha karşı Büyük Çamlıca Dağı’ndan kopup kendisine
kadar gelen taze ve saf havayı soluması sayesinde yorgun vücuduna bir zindelik, ağrılı başına bir hafiflik geldi. Sinirlerindeki gerginlik geçti. Bu aralık, –iki rafadan yumurta, bir
parça taze tereyağı ile büyücek bir fincan içinde sütlü kahveden, iki ufak dilim de francaladan ibaret olmak üzere– dadı kalfanın getirdiği kahvaltıyı epeyce bir iştahla yiyip içtikten ve bir sigara da tellendirip beş altı nefes çektikten sonra
hemen giyindi selamlığa çıktı.
Mösyö Piyer sabaha karşı çıkıp gitmişti. Bunu haber alınca
sevinerek doğruca odasına girdi. Kitaplığının önünde durdu. Raflardaki irili ufaklı, ciltli ciltsiz, yaldızlı yaldızsız kitapları ca­mın arkasından inceledikten sonra kitaplığın kapısını açtı. İki cilt kitap aldı. Orta yerdeki yeşil çuha örtülü masanın üzerine koydu. Kendi de bir iskemle ile masanın
yanına geçti oturdu.
94
Download

Araba Sevdası