Risale-i Nur Külliyatından
Mesnevi-i Nuriye
(Türkçe Tercümesi)
Müellifi: Bediüzzaman Said Nursi
1
--- sh:»(Ms:5) ↓ -----
tizar
Risale-i Nur Külliyatı'ndan "El-Mesneviyy-ül Arabî" ile muanven büyük Üstad'ın cihanbaha
pek kıymetdar u eserini de Allah'ın avn ü inayetiyle Arabîden Türkçeye çevirmeye muvaffak
olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede
muhafaza edemedim. Evet o cevher-baha hakikatlara zarf olacak ne bir harf ve ne bir lafız
bulamadım. Tercüme lisanı da, fikrim gibi nâkıs ve kasır oldu undan, o azîm imanî ve cesîm
Kur'anî hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatın
hatırı kalmı . Fabrika-i dima iyemin bozuklu undan bu kadarını da müellif-i muhterem
Bediüzzaman'ın manevî yardımları ile dokuyabildim.
Evet bir tavuk kendi uçu uyla, ahinin veya kartalın uçu larını taklid ve tercüme edemez.
Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme de ildir. (Pek kısa bir meal, bazan da tayyedilmi ,
tercüme edememi .) Çok yerlerde yalnız mealini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak aslındaki
hakaikı, evlâd-ı vatana gösteren küçük bir âyinedir...
Risale-i Nur müellifinin neseben küçük
karde i ve onbe sene ondan ders alan
Abdülmecid Nursî
--- sh:»(Ms:6) ↓ ----------------------------------------------------------------------------------------------- sh:»(Ms:7) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------Risale-i Nur'un bir nevi Arabî Mesnevî-i erif'i hükmünde olan
bu mecmuanın mukaddemesi "Be Nokta"dır.
Birinci Nokta: Kırk elli sene evvel Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket
etti i için, hakikat-ül hakaike kar ı ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i
tarîkat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünki aklı, fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece
yaralı idi; tedavi lâzımdı. Sonra hem kalben, hem aklen hakikata giden bazı büyük ehl-i hakikatın
arkasında gitmek istedi. Baktı, onların herbirinin ayrı cazibedar bir hâssası var. Hangisinin
arkasından gidece ine tahayyürde kaldı. mam-ı Rabbanî de ona gaybî bir tarzda "Tevhid-i kıble
et!" demi ; yani "Yalnız bir üstadın arkasından git!" O çok yaralı Eski Said'in kalbine geldi ki:
"Üstad-ı hakikî Kur'an'dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur." diye, yalnız o üstad-ı kudsînin
ir adıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garib bir tarzda sülûke ba ladılar. Nefs-i emmaresi de ükûk ve
übehatıyla onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak de il; belki mam-ı
Gazalî (R.A.), Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve mam-ı Rabbanî (R.A.) gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık
olarak, ehl-i isti rakın akıl gözünü kapadı ı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmi .
Cenab-ı Hakk'a hadsiz ükür olsun ki, Kur'an'ın dersiyle, ir adıyla hakikata bir yol bulmu , girmi .
Hattâ
! "#$%&'( ) * hakikatına mazhar oldu unu, Yeni Said'in Risale-i Nur'uyla
göstermi .
kinci Nokta: Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve mam-ı Rabbanî (R.A.) ve mam-ı Gazalî
(R.A.) gibi, akıl ve kalb ittifakıyla gitti i için, her eyden evvel kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve
nefsin
--- sh:»(Ms:8) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------evhamdan kurtulmasını temine çalı ıp, lillahilhamd Eski Said Yeni Said'e inkılab etmi . Aslı Farisî
sonra Türkçe olan Mesnevî-i erif gibi o da Arabça bir nevi Mesnevî hükmünde Katre, Hubab,
Habbe, Zühre, Zerre, emme, u'le, Lem'alar, Re halar, Lâsiyyemalar ve sâir dersleri ve Türkçede
o vakit Nokta ve Lemaat'ı gayet kısa bir surette yazmı ; fırsat buldukça da tab'etmi . Yarım asra
yakın o mesle i Risale-i Nur suretinde, fakat dâhilî nefs ve eytanla mücadeleye bedel, hariçte
muhtaç mütehayyirlere ve dalalette giden ehl-i felsefeye kar ı Risale-i Nur, geni ve küllî
Mesnevîler hükmüne geçti.
Üçüncü Nokta: O Yeni Said'in münazarasıyla, nefis ve eytanın tam ma lub edilmesi ve
2
susturulması gibi, Risale-i Nur dahi yaralanmı talib-i hakikatı kısa bir zamanda tedavi etti i gibi,
ehl-i ilhad ve dalaleti de tam ilzam ve iskât ediyor. Demek bu Arabî Mesnevî Mecmuası, Risale-i
Nur'un bir nevi çekirde i ve fidanlı ı hükmündedir. Bu mecmuanın yalnız dâhilî nefis ve eytanla
mücadelesi, nefs-i emmarenin ve eytan-ı cinnî ve insînin übehatından tamamıyla kurtarıyor. Ve o
malûmat ise, me hudat hükmünde ve ilmelyakîn ise, aynelyakîn derecesinde bir itminan ve bir
kanaat veriyor.
Dördüncü Nokta: Eski Said ilm-i hikmet ve ilm-i hakikatın çok derin mes'eleleriyle me gul
olması ve büyük ülemalarla derin mes'eleler üzerinde münazarası ve medresenin yüksek derslerini
gören eski talebelerinin fehimlerinin derecesine göre yazması ve Eski Said'in de terakkiyat-ı fikriye
ve kalbiyesinde, yalnız kendisi anlayacak bir surette, gayet kısa cümlelerle ve gayet muhtasar bir
ifade ile uzun hakikatlara kısa kelimelerle i aretler nev'inde o mecmuayı yazdı ı için, bir kısmını en
müdakkik âlimler de zorla anlayabilir. E er tam izah olsa idi, Risale-i Nur'un mühim bir vazifesini
görecekti. Demek o fidanlık Mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalı mı ; kalb
ve ruh içinde yol açmaya muvaffak olmu . Bahçesi olan Risale-i Nur, hem enfüsî, hem ekseri
cihetinde turuk-u cehriye gibi âfâkî ve haricî daireye bakıp marifetullaha geni ve her yerde yol
açmı . Âdeta Musa Aleyhisselâm'ın asâsı gibi nereye vurmu ise su çıkarmı ...
Hem Risale-i Nur, hükema ve ülemanın mesle inde gitmeyip, Kur'an'ın bir i'caz-ı
manevîsiyle, her eyde bir pencere-i marifet açmı ;
--- sh:»(Ms:9) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------bir senelik i i bir saatte görür gibi Kur'an'a mahsus bir sırrı anlamı tır ki, bu deh etli zamanda
hadsiz ehl-i inadın hücumlarına kar ı ma lub olmayıp galebe etmi .
Be inci Nokta: Eski Said'in Yeni Said'e inkılab etmesi zamanında, yüzer ilimlerle alâkadar
binler hakikatlar, ayrı ayrı birer risaleye mevzu olacak kıymette iken, o Said te'lif ederken,
mes'elelerin ba ında " 'lem, 'lem, 'lem"lerle, her bir hakikatı -ki, bir risale olacak derecede
ehemmiyetli iken- birkaç satırda, bazan bir sahifede, bazan bir-iki satırda zikrediyorlar. Âdeta her
bir " 'lem", bir risalenin ifresidir.
Hem " 'lem"ler, birbirine bakmayarak muhtelif ilimlerin ve hakikatların fihristeleri
hükmünde yazıldı ından, o mecmuayı okuyanlar, bu noktaları nazara alıp itiraz etmesinler.
Said Nursî
--- sh:»(Ms:10) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
Lem'alar
(Türkçe Risale-i Nur'un Yirmiikinci Sözü ile aynı mealdedir)
"#$% &'( +,- . / 01 2345 ) *
678 + ,
39. ' ( "#$% &'( ,: "#$% &'( ; 3<
3=> ?3@ 1<! ,: 8 " A . 3. @B C< 3 @ 8 "#$% . 2
*
Ey daire-i esbabdan zuhur eden i leri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi
zannetti in esbab, mal sahibi de illerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında i gören kudret-i
ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesirleri ilân ve ne retmekle muvazzaftırlar.
Demek daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı
o daireden yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi irketi
reddeder, tesiri esbaba vermiyor.
Evet Sultan-ı Ezelî'nin memurları vardır amma, icraatçıları de illerdir ki, saltanat ve
rububiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân
ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır mü ahidlerdir ki, gördükleri evamir-i tekviniyeye kar ı yaptıkları
itaat ve inkıyad ile istidadlarına göre bir nevi ibadet yapmı olurlar. Demek esbab, ancak ve ancak
kudretin izzetini, rububiyetin ha metini izhar için vaz'edilmi bir takım vasıtalardır. Yoksa, kudretin
acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı de illerdir.
3
--- sh:»(Ms:11) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Be er sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def' için tayinlerine zaruret hasıl
olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh Allah'ın memurlarıyla insanın memurları arasında
münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri
göremediklerinden, Cenab-ı Hak'tan ekva ve ikayetlere ba larlar. te o ekva ve ikayetlerin
hedefini de i tirmek için esbab vaz'edilmi tir. Çünki kusur onlardan çıkıyor, onların
kabiliyetsizli inden ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i latif suretinde bir temsil-i manevî rivayet
ediliyor ki:
Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenab-ı Hakk'a demi ki:
–Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden ekva edecekler. Benden küsecekler.
Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demi ki:
–Senin ile ibadımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakaca ım. Tâ ekvaları
onlara gidip sana küsmesinler.
Evet nasılki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı
ervahta hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesine mütealliktir.
Öyle de Hazret-i Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen
ve rahmetin kemaline münasib dü meyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve
kudret-i lahiyeye bir perdedir.
Evet izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve
celal ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden...
TENB H
Arkada ! Tevhid iki çe it olur:
Birisi âmiyane tevhiddir ki: "Allah'ın eriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür." der. Bu
kısım tevhid sahiblerinin fikirce gaflet ve dalalete dü meleri korkusu vardır.
kincisi hakikî tevhiddir ki: "Allah birdir, mülk Onundur, vücud Onundur, her ey
Onundur." der; lâ-yetezelzel bir itikada sahibdirler. Bu kısım tevhid sahibleri, her eyin üstünde
Cenab-ı Hakk'ın
--- sh:»(Ms:12) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------sikkesini görür ve her eyin cebhesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir
tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.
Kur'an-ı Hakîm'den istifade etti imiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem'a
zımnında izah edece iz:
B R NC LEM'A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her
eyi halkeden Hâlık'a mahsustur. Ve her bir mahlukun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmu tur ki,
her eyi yapan Sâni'den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin ne retti i mektublarından
her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olmayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve
Ebed'e hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i'caza bakınız ki; hayat ile
bir eyden pek çok eyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok eyler dahi bir ey-i vâhide emr-i
Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir ey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah'ın
izni ile men e olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden
Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.
te kalb, akıl, uur sahibi olan bir adam, bu ciheti dü ünürse anlar ki, bir eyden çok eyleri
icad edip çıkartmak ve çok eyleri bir eye tahvil etmek, ancak her eyi halkeden ve her eyi yapan
Sâni'a mahsus bir sikkedir.
K NC LEM'A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlukata vaz'edilen hayat hâtemine bakınız!
Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir, ecere-i âleme güzel ve tatlı
bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini
dercetmi tir. Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücudlardan sa ılmı bir
katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zîhayatı halketmek, bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan
Cenab-ı Hak'tan maada hiç bir eye isnad edilemez.
Evet aklı bozulmayan bir ahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Meselâ bal arısını pek çok
eylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesailini insanın mahiyetinde yazan ve incir
4
nüvesinde
--- sh:»(Ms:13) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------incir a acının pro ramını derceden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve
be erin kuvve-i hâfızasında tarih-i hayatını taallukatıyla beraber yazan, ancak ve ancak her eyi
yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabb-ül Âlemîn'e mahsus bir
hâtemdir.
ÜÇÜNCÜ LEM'A: Cenab-ı Hakk'ın canlı mahlukata bastı ı hayat hâteminin gayr-ı
mütenahî nakı ve keyfiyetlerinden bir nümuneyi gösterece iz. öyle ki:
Nasıl ki suyun katrelerinden, i enin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar effaf veya
effaf gibi her eyde emsin cilvelerinden emse mahsus bir turra, bir cilve bulunur. Kezalik ems-i
Ezelî'nin de bütün canlı mahlukatta "ihya ve nefh-i hayat" cihetiyle bir tecelli-i ehadiyeti vardır ki,
bütün esbab iktidar ve ihtiyar sahibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini,
ne münferiden ve ne müçtemian yapmaktan âcizdirler. Buna binaen effaf eylerde görünen o
timsaller emsin timsali olup, emsten o effaf eylere in'ikas etmi olduklarına hükmedilmedi i
takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde her birisinde hakikî bir emsin maddesiyle mevcud
bulundu una hükmetmek lâzım gelir.
Kezalik ems-i Ezelî'nin ualar menzilesinde olan tecelli-i esmasının nokta-i merkeziyesi
olan hayat, ems-i Ezelî'ye isnad edilmedi i takdirde, bir sine e, bir çiçe e varıncaya kadar her bir
zîhayatta nihayetsiz bir kudret, muhit bir ilim, mutlak bir irade gibi Vâcib-ül Vücud'dan maada
hiçbir eyde vücudu mümkün olmayan sair sıfatların mevcud olmasına cahilane, ahmakane, gülünç
bir bâtıl hüküm lâzımgelir. Ve aynı zamanda, u bâtıl hüküm ile her bir zerreye ve her bir sebebe bir
uluhiyet-i mutlakayı isnad etmekle sayısız erikleri isbat etmek mecburiyeti hasıl olur.
Maahaza tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garib, acib, muntazam vaziyete
bakınız ki; o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczasıyla münasebetdar oldu u gibi, nev'iyle yani
ebna-yı cinsiyle de ve bütün mevcudat ile de münasebetleri vardır. Ve onlara kar ı o münasebetleri
nisbetinde vazifeleri vardır. E er o tohumcuk habbenin Kadir-i Mutlak'tan nisbeti kesilip kendi
nefsine isnad edilirse, yani kendi kendine olmu tur denilirse, her bir tohumda, her eyi görecek bir
gözün ve her eye muhit bir ilmin bulunmasını
--- sh:»(Ms:14) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------itikad etmek lâzım gelir. Bu ise, sâbık temsilde her bir effaf zerrede hakikî bir emsin vücudunu
iddia etmek gibi gülünç bir hamakattır.
DÖRDÜNCÜ LEM'A: Bir kitab el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir adama ve bir kaleme
ihtiyaç vardır. Fakat matbaada basılırsa, kalem i ini gören pek çok demir kalemler lâzımdır. Ve o
demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevat ve mürettibler gibi çok eylere ihtiyaç olur.
Kezalik u kitab-ı kâinatta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vâhid-i Ehad'in kalem-i
kudretiyle yazılmı oldu u cihete hükmeden adam, pek rahat ve kolay ve makul bir yola sülûk etmi
olur. Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden herifler, imtina ve muhalin en suubetli
ve çıkmaz bir yoluna zehab etmi olurlar. Çünki bu yola zehab edenler için tek bir zîhayatın tab' ve
bastırılması için ekser kâinatın tab'ını lâzım olan techizat lâzımdır. Bu ise, vehmin kabul edemedi i
bir hurafedir.
Ve keza topra ın, suyun, havanın her bir cüz'ünde nebatat adedince manevî gizli matbaalar
lâzımdır ki, mahiyetleri ve cihazları mütehalif sayısız meyve ve çiçeklerin te kilâtını yapabilsinler.
Veyahut o nebatatı o kadar zînet ve intizamlarıyla beraber ye illendirmek için, o üç unsurun herbir
cüz'ünde bütün a açların, meyvelerin ve çiçeklerin hâssalarını, cihazlarını ve mizanlarını bilip
yapabilecek bir kudret, bir ilim lâzımdır. Çünki bu üç unsurun her bir cüz'ü, her bir nebatın te kiline
medar ve men e olabilir. Evet bir saksıdaki toprak, cihazları ve ekilleri ve sair sıfatları muhalif
olan herhangi bir nebatın tohumunu ye illendirmeye kabiliyeti vardır. Binaenaleyh ikinci yola
zehab edenlerce o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makine ve fabrikaların vücudu lâzımgelir ki,
hurafeciler dahi bundan utanıyorlar.
BE NC LEM'A: Bir kitabda yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve
kendisine delalet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delalet eder ve nakka ını tarif eder.
Kezalik kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi mikdarınca kendini
5
gösterirse de pek çok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâni'ini gösterir, esmasını izhar eder.
Ve kendi evsafıyla, e kaliyle, nakı larıyla âdeta Sâniini medh için yazılmı bir kasidedir. Buna
binaen, me hur Hebenneka gibi ahmakla an bir
--- sh:»(Ms:15) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------adam dahi Sâni'-i Zülcelal'in inkârına gitmemek gerektir.
ALTINCI LEM'A: Cenab-ı Hak, bütün cüz' ve cüz'îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll
ve küllîlerde has hâtemini vaz'etti i gibi, aktar-ı semavat ve arzı, hâtem-i vâhidiyetle ve mecmu-u
kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemi tir. Mezkûr sikke ve hâtemlerden, meselâ
D E D 4 F G 2 3= ,. H 678 4 I (
MK N #" $% &'( ,: *
7 73J!
KL 3) *
âyetinin i aret etti i ihya ve nefh-i ruh keyfiyetindeki hâtem-i lahîye bakınız ki, pek çok garib garib
ha irleri, acib acib ne irleri göresiniz!
Evet bilhassa arzın ihyasında, her sene üç yüz binden fazla saha-i vücuda getirilen
mahlukatın nevilerinde ha ir ve ne irler vardır. Lâkin, bilinmez bir hikmete binaen, u ha ir ve
ne irlerin ekserisinde iade edilen emsal aralarındaki misliyet o kadar ayniyete karibdir ki, hemen
hemen, dirilen evvelkinin ne aynı ve ne gayrıdır, denilebilir. Her ne ise misliyet, ayniyet
mevzuubahis de ildir. Her nasıl olursa olsun, o ha ir ne irler be erin sühulet-i ha rine delalet
ettikleri gibi, be erin ha rine birer misal ve birer örnek olabilirler.
te birbirine muhalif nihayet derecede karı ık olan o enva'-ı kesireyi kemal-i imtiyaz ile
ihya etmek ve hatasız, haltsız, galatsız olarak mümtazane iade etmek nihayetsiz bir kudrete ve
muhit bir ilme sahib olan Zât-ı Zülcelal'in hâtem-i has ve sikke-i mahsusasıdır.
Ve keza sath-ı arz sahifesinde kusursuz, noksansız, sehivsiz kemal-i intizamla üç yüz binden
fazla risaleleri yazmak, öyle bir Zâtın sikke-i mahsusasıdır ki, her eyin iç yüzü, her eyin kilidi
onun elindedir. Ve hiç bir ey onun teveccühünü ba kasından çevirip kendisine hasredemez.
Hülâsa: Sath-ı arzda altı ay zarfında, be erin ha rini temsil eden o sayısız ha ir ve ne irlerde
görünen rububiyetin o tasarruf-u azîminde pek yüksek, büyük ve ince nakı lı bir hâtemi vardır.
Mahlukatın icadında görünen u intizamlar, sühuletler, sür'atler, imtiyazlar
--- sh:»(Ms:16) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------hep o hâtemin parıltısından meydana geliyorlar. Evet her bahar mevsiminde pek hakîmane,
basîrane, kerimane faaliyetler ba lar ve hârikulâde san'atlar yapılır. Ve bütün bu ameliyat, kemal-i
sür'atle, sühuletle muntazaman cereyan etmekte oldu u görünür.
te, bu hârikulâde faaliyetler öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiç bir mekânda olmadı ı halde,
her mekânda ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırdır.
YED NC LEM'A: Bakınız! Aktar-ı semavat ve arz sahifeleri üstünde hâtem-i ehadiyet
göründü ü gibi, kâinatın heyet-i mecmuasının büyük sahifesi üzerinde de pek vazıh bir surette
hâtem-i tevhid görünmektedir.
Evet bu âlem pek muhte em bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir
ehirdir. Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve enva'ı, âlât ve edevatı arasında hakîmane bir muarefe
ve tanı mak ve dostane bir mükâleme ve konu mak ve pek kerimane bir muavenet ve yardımla mak
vardır ki, kemal-i sür'atle pek uzun mesafelerden birbirinin savtını i itir ve ihtiyacını görür gibi
derhal imdadına yeti ir, ihtiyacını defeder. Evet semadaki ecram ve yıldızların birbirine ve arza
verdikleri ziya, hararet, bilhassa arza yaptıkları sair yardımlarını görüyorsunuz. Ve keza bulut ile
arz arasında cereyan eden su alı -veri ine bakınız ki, arz suyu buhar eklinde buluta veriyor, bulut
da kendi fabrikalarında lâzımgelen ameliyatı yaptıktan sonra buz, kar, ya mur eklinde iade ediyor.
Sanki o camid cirmler, lisan-ı halleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konu ur ve yekdi erine arz-ı
ihtiyaç ediyorlar. Bilhassa bütün o ecram âdeta el ele vermi gibi, kemal-i ciddiyetle zevilhayata
lâzım olan eyleri tedarik etmek hizmetinde sa'y ediyorlar ve bir Müdebbir'in emrine ba lı olup bir
gayeye teveccüh ediyorlar.
Evet u teavün kanununa ittibaen, ems, kamer, gece ve gündüz, yaz ve kı taraflarından
yapılan yardımlar sayesinde, u hayvanların erzakını yeti tiren nebatat izn-i lahî ile meydana gelir.
6
Hayvanat da emr-i Rabbanî ile be erin ihtiyacatını yerine getirir. Bal arısıyla ipek böce inin
insanlara yaptıkları yardımlar, bu davayı isbat eder.
Evet bu gibi e ya-yı camidenin yekdi erine yaptıkları u yardımlar,
--- sh:»(Ms:17) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------pek a ikâr bir delildir ki, onlar kerim bir Müdebbir'in hademesi ve amelesi olup onun emri ile, izni
ile i görürler.
SEK Z NC LEM'A: Gıda olarak mahlukata, bilhassa hayvanata taksim edilen rızıklara
dikkat lâzımdır ki, bu rızık vakt-i muayyeninde yeti ir, vakt-i ihtiyaçta sevkedilir. Ve derece-i
ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyatta büyük bir intizam vardır. te, bu umumî rızık hakkında
görünen geni ve muntazam rahmet ve inayetler, ancak her eyin mürebbisi ve her eyin müdebbiri
ve her ey yed-i teshirinde bulunan bir zâtın hâtem-i hassı olabilir.
DOKUZUNCU LEM'A: Bakınız! Âlem-i arz ve bütün cüz'iyat üstünde hâtem-i ehadiyet
bulundu u gibi, da ınık neviler ve muhit unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i ehadiyet bulunur.
Evet bir tarlaya tohum ekilmesinden anla ılıyor ki, o tarla tohum sahibinin mülküdür. Ve o
tohum da, o tarla sahibinin malıdır. Yani o buna, bu da ona ehadet ediyorlar.
Kezalik kâinattaki masnuat, tohum gibidir. Âlem ve anasır da tarla gibidir. Her iki tarafın
lisan-ı halleriyle ettikleri ehadete göre, masnuat ile âlem-i anasır, yani tohum ile tarla ve muhit ile
muhat, (hep) bir Sâni'-i Vâhid'in yed-i tasarrufundadır. Demek edna bir mahluka yapılan tasarruf-u
hakikî ve zaîf bir mevcuda edilen tevcih-i rububiyet, âlem ve anasır kabza-i tasarrufunda bulunan
Zâta mahsus oldu u gibi, herhangi bir unsurun da tedvir ve tedbiri, bütün hayvanat ve nebatatı
kabza-i rububiyetinde tutup terbiye eden aynen o Zâta mahsustur. te, hâtem-i tevhid dedi imiz
budur. E er bir eye temellük etme e niyetin varsa, meydana çık, kendini tecrübe et, bak ne
söylüyorlar! En cüz'î bir ferd, "Ancak nev'imi yaratan beni yaratabilir." diyor. Çünki efrad arasında
misliyet vardır. Ve arzın her tarafında da ınık bir surette bulunan en küçük bir nev', "Beni
yaratabilen ancak arzı yaratandır" söylüyor.
Arza bak ne söylüyor? Sema ile aralarında alı -veri i bulundu u için "Beni halkedebilen,
ancak mecmu-u kâinatı halkeden Zâttır." diyor. Çünki aralarında tesanüd vardır.
ONUNCU LEM'A: Arkada ! Hayat ve ihya ve zevilhayat ile her bir cüz' ve cüz'îye ve her
bir küll ve küllîye ve kâinatın heyet-i mecmuasına darbedilen tevhid hâtemlerinden bir kısım
misalleri, mezkûr
--- sh:»(Ms:18) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------beyanattan anla ıldı. imdi dinle! Enva' ve külliyat üstüne vaz'edilen vahdaniyet sikkelerinden bir
taneyi zikredece iz. öyle ki:
Tek bir semere ile semeredar ecerenin yaradılı larındaki suubet ve sühulet birdir. Çünki
ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna ba lıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir. Malûmdur ki,
merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti sayesinde külfet, me akkat, masraf azalır
ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki, pek çok semereleri olan bir a aç yed-i vâhide, tek bir semerenin
yapılı ı da eyâdi-i kesireye tevdi edildi i zaman, her iki tarafın yapılı ları sühuletçe bir olur. Ve
aralarında yaradılı ça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım
olan cihazat ve âlât ü edevat ve saire, bir adam tarafından yapılan semeredar ecerenin terbiye ve
yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir. Meselâ:
Bir ordu askere yapılan elbise tedariki için ne kadar âlât, edevat ve makine lâzımdır; bir
neferin elbisesi için de o kadar âlât ü edevat lâzımdır. Ve keza bir kitabın bin nüshasıyla bir
nüshasının ücreti matbaaca birdir. Bazan da tek bir nüshanın tab'ı daha fazla bir ücrete tâbi tutulur.
Buna kıyasen, bir matbaayı bırakıp çok matbaalara ba vurulursa, birkaç kat fazla ücretlerin
verilmesi lâzımgelir. Evet kesret vahdete isnad edilmedi i takdirde, vahdeti kesrete isnad etmek
mecburiyeti hasıl olur. Demek, da ınık bir nev'in icadındaki sühulet-i hârika, vahdet ve tevhid
sırrına ba lıdır.
ONB R NC LEM'A: Arkada ! Bir nev'in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin enva'ı
arasında âza-yı esasiyede bulunan mü abehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delalet
ettiklerinden anla ılıyor ki, bütün mütevafık ve müte abihler, yani birbirine benzeyen çokluk, bir
Zât-ı Vâhid'in eser-i san'atıdır.
7
Kezalik in a ve icadlarda görünen u sühulet-i mutlaka, bütün mevcudatın bir Sâni'-i
Vâhid'in eseri oldu unu, vücub derecesinde istilzam ediyor. Aksi halde, suubet, güçlük öyle bir
derece-i imtina ve muhaliyete çıkacaktır ki, o cins ve nevilerin ademden vücuda çıkmalarına bir sed
çekilmi olur. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk'ın zâtında eriki olmadı ı gibi -çünki intizam bozulur,
âlem fesada gider- fiilinde de eriki yoktur. Çünki suubetten, güçlükten dolayı âlemin ademden
çıkmamasına sebeb olur.
--- sh:»(Ms:19) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------ON K NC LEM'A: Arkada ! Hayat, Hâlık'ın ehadiyetine bürhan oldu u gibi, mevt de
devam ve bekasına bir delildir. Evet nasıl akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve
yeryüzünde bulunan sair effaflar, emsin ziya ve timsallerini göstermekle emsin vücuduna ehadet
ettikleri gibi; o kabarcık gibi effaflar ölüp, söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen
emsalleri, yine emsin ziya ve timsallerini gösterdiklerinden, emsin devam ve bekasına ve bütün o
uaat, celevat ve timsallerin bir ems-i Vâhid'in eseri olduklarına ehadet ediyorlar. te o effaflar,
vücudlarıyla emsin vücuduna ve ademleri ve ölümleriyle de emsin devam ve bekasına delalet
ediyorlar.
Kezalik mevcudat, vücuduyla "Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve ölüm ve zevaliyle,
teceddüdî bir teselsül ile yerlerine gelen emsali, Sâni'in ezelî ve ebedî vâhidiyetine ehadet
ediyorlar.
Evet leyl ve neharın ihtilafı, fusul-i erbaanın tahavvülü ve unsurların tebeddülü
hengâmlarında meydana çıkan u güzel mevcudat ve bu latif masnuatta devamla cereyan eden
mübadele ve devr ü teslim muamelesi kat'î bir ehadetle, sermedî, âlî, daim-üt tecelli bir Sahib-i
Cemal'in vücuduna ve bekasına ve vahdetine ehadet eden kat'î bir bürhandır.
Ve keza senevî inkılablarda, müsebbebat ile esbabın birlikte ölüm ve zevali ve sonradan
ikisinin yine birlikte iadeleri, esbabın da müsebbebat gibi âciz masnu ve mahluklardan oldu una
delalet etti i gibi; bu masnuat ve mevcudatın, bir Zât-ı Vâhid'in müteceddid bir san'atı oldu una da
ehadet eder.
ONÜÇÜNCÜ LEM'A: Arkada ! Zerrelerden tut, seyyarelere kadar ve nakı lardan emslere
varıncaya kadar her ey, zâtında, hakikatında sabit olan "acz ve fakr"ın lisan-ı haliyle Sâniin vücubu vücudunu ilân eder.
Ve keza acziyle beraber, nizam-ı umumînin bozulmaması için, hâmil bulundu u acib ve
mühim vazifeler cihetiyle Sâni'in vahdetine delalet eder. Binaenaleyh Sâni'in vâcib ve vâhid
oldu una her eyde iki ahid oldu u gibi, Hâlıkın Ehad ve Samed oldu una da her bir zîhayatta iki
âyet vardır. (*)
(*): htar: Kâinatın eczasından her bir cüz'ün ellibe lisanla Vâhid-i Ehad ve Vâcib-ül Vücud'u ilân
etmekte oldu unu, Kur'anın feyzinden fehmedip, icmalen "Katre" namındaki eserimde beyan
etmi imdir. Arzu eden oraya müracaat etsin.
--- sh:»(Ms:20) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------ONDÖRDÜNCÜ LEM'A: Arkada ! Mevcudat, Cenab-ı Hakk'ın vücub-u vücud ve
vahdetine ehadet etti i gibi, celalî, cemalî, kemalî olan cemi' sıfâtına da delalet etmekle Hâlık'ın
zâtında naks ve kusur olmadı ını ve uunatında, sıfâtında ve esmasında ve ef'alinde de naks ve
kusur bulunmadı ını ilân ediyor.
Zira, eserin kemali bilmü ahede fiilin kemaline, fiilin kemali bilbedahe ismin kemaline,
ismin kemali bizzarure sıfatın kemaline, sıfatın kemali hads-i yakînle uunatın kemaline delalet
eder. e'nin kemali ise, hakkalyakîn bir suretle Zâtın kemalini gösterir.
Binaenaleyh bir kasrın ve bir sarayın nuku ve tezyinatındaki mükemmeliyet, sâni' ve
mühendisin yaptıkları o nakı lar üstünde ve tezyinat altında görünen ef'alin mükemmeliyetine
delalet eder.
Ef'alin mükemmeliyeti dahi, o Sâniin taktı ı isim ve lâkabların mükemmeliyetini gösterir.
Esmanın mükemmeliyeti, sıfâtın mükemmeliyetine delalet eder. Sıfâtın mükemmeliyeti, uunatın
mükemmeliyetini tasrih eder. uunatın mükemmeliyeti dahi o nakka ın mükemmeliyet-i zâtına
delalet eder.
Kezalik kâinatta görünen âsârın kemali, hadsî bir mü ahede ile ef'alin mükemmeliyetine,
8
ef'alin kemali de fâilin kemal-i esmasına, esmanın kemali sıfâtın kemaline, sıfâtın kemali uunat-ı
zâtiyenin kemaline, uunatın kemali Zât-ı Zülcelal'in kemaline delalet eder.
--- sh:»(Ms:21) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
Re halar
Tenbih
Hâlık-ı Âlem'i bize tarif ve ilân eden deliller ve bürhanlar, lâyüadd ve lâyuhsadır. O
delillerin en büyükleri üçtür:
Birincisi: Bazı âyetlerini gördü ün, i itti in u "kitab-ı kebir-i kâinat"tır.
kincisi: Bu kitabın âyet-ül kübrası ve divan-ı nübüvvetin hâtemi ve künuz-u mahfiyenin
miftahı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.
Üçüncüsü: Kitab-ı âlemin tefsiri ve mahlukata kar ı Allah'ın hücceti olan Kur'an'dır.
imdi, birkaç re ha zımnında ikinci bürhanı tariften sonra sözlerini dinleyece iz.
B R NC RE HA: Arkada ! Hâlıkımızı tarif eden, pek büyük bir ahsiyet-i maneviyeye
mâlik, bürhan-ı nâtık dedi imiz "Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kimdir?" diye
yapılan suale cevaben deriz ki:
Hazret-i Muhammed (A.S.M.) öyle bir zâttır ki, azamet-i maneviyesinden dolayı sath-ı arz,
o zâtın Mescid-i Aksa'sıdır. Mekke-i Mükerreme
--- sh:»(Ms:22) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------onun mihrabı, Medine-i Münevvere onun minber-i fazl-ı kemalidir. Cemaat-ı mü'minîne en son ve
en âlî imam ve nev'-i be erin hatib-i ehîridir; saadet düsturlarını beyan ediyor. Ve bütün enbiyanın
reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünki dini bütün dinlerin esasatına câmi'dir. Ve bütün
evliyanın ba ıdır. ems-i risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor.
O zât (A.S.M.) öyle bir kutub ve nokta-i merkeziyedir ki, onun halka-i zikrinde bulunan
bütün enbiya u ahyar, ebrar u sadıkîn onun gelmesine müttefik ve kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve
öyle bir ecere-i nuraniyedir ki, damar ve kökleri, enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Dal ve
budakları, evliyanın maarif-i ilhamiyesidir.
Bu itibarla, herhangi bir davayı iddia etmi ise, bütün enbiya mu'cizelerine istinaden ve
bütün evliya kerametlerine müsteniden ona ehadet etmi lerdir. Evet bütün davalarının tasdiklerini
i 'ar eden, bütün kâmillerin hâtem ve mühürleri vardır. Ezcümle:
O zâtın (A.S.M.) davalarından biri "Tevhid"dir. Bu davayı tasrih ve ifade eden
8
8 kelime-i mübarekesidir. O zâtın halka-i din ve zikrine giren bütün geçmi
ve gelecek
insanlar o kelime-i mukaddeseyi rükn-ü iman ve vird-i zeban etmi lerdir. Demek, o davanın hak ve
hakikat oldu una kanaat ve itminan ve iz'anları hasıl olmu ki, zaman ve mekâna amil bir tarzda, o
kelime-i mübareke, me rebleri, meslekleri, an'aneleri mütehalif, mütebayin insanların a ızlarında
Mevlevîler gibi semavî deveran ve cevelan ediyor.
Binaenaleyh gayr-ı mütenahî ahidlerin tasdikiyle hak ve hakkaniyeti tahakkuk eden bir
davaya, hiç bir vehmin haddi de ildir ki, ona dest-i itirazı uzatabilsin!
K NC RE HA: Arkada ! Tevhidi isbat ve nev'-i be eri ir ad eden o nuranî bürhan; biri
sa ında, di eri solunda, biri mütevatir, di eri mecma-i aleyh bulunan nübüvvet ve velayetle
mücehhezdir. Ve aynı zamanda, irhasat denilen kabl-en nübüvvet kendisinden zuhur eden hârika
hallerin rumuzatıyla ve kütüb-ü semaviyenin be aratıyla ve hevatif denilen -gaybdan verilenteb irat-ı müteaddide ile musaddaktır.
--- sh:»(Ms:23) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza o bürhan-ı nuranîden zuhur eden in ikak-ı Kamer, parmaklarından fı kıran sular,
a açların onun davetine icabetleri, duasının akabinde ya murun nüzulü, pek az bir yemekten
çokların yiyip doymaları ve kurt, ceylan, deve, ta ve sairenin konu maları gibi mu'cizelerinin
delalet ve ehadetiyle tasdik edilmi bir zâttır. (A.S.M.)
Ve keza dünya ve âhiret saadetlerini temine kâfil, kâfi olan eriatı, nübüvvetini tasdik ve
isbata kâfidir. Geçen derslerde, ems-i eriatından bazı uaları gördük. Tatvil-i kelâmı mûcib
9
tekrarları lâzım de ildir.
ÜÇÜNCÜ RE HA: Arkada ! O zât (A.S.M.), delail-i âfâkıye denilen haricî deliller ile
musaddak oldu u gibi, delail-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sabit delil ve i aretler ile dahi
musaddaktır. Çünki O zât ems gibidir; zâtını zâtı ile ziyalandırarak gösterir. Meselâ: Bütün ahlâk-ı
hamîdenin en yüksekleri o zâtta içtima etmi oldu una bütün âlem ehadet ediyor. Ve keza en nezih
hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi' bir ahsiyet-i maneviye sahibi oldu una icma
vardır. Ve keza o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takva ve ubudiyeti ehadetleriyle mâlik
oldu u kuvvet-i imaniye ile musaddaktır. Ve keza siyer-i Nebeviyenin ehadetiyle derece-i vüsuku
ve kemal-i ciddiyet ve metaneti ve bütün i lerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka
mütemessik ve hakikate sâlik oldu unu tasdik eden kat'î delillerdir. Evet yaprakların ye illi i,
çiçeklerin taravet ve güzelli i ve semerelerin tazeli i; a acın canlı, hayatlı, hayy oldu una sadık
ahiddirler.
DÖRDÜNCÜ RE HA: Arkada ! Tûl-i zaman ve bu'd-i mekânın muhakemat-ı akliyede
tesiri çoktur. Maahaza,
23 H 3( K5O P
düsturuna ittibaen, u zaman ve muhitin hayalâtından
çıkarak tayy-ı zaman ve mekân ile, hayalen Ceziret-ül Arab'a gidelim ve Medine-i Münevvere'de
nuranî ve yüksek minber-i saadetine çıkmı , nev'-i be ere hitaben ir adatta bulunan o zât-ı muallâyı
bizzât görüp, sözlerini dinlemeliyiz.
te hayalen oraya gittik. Bak hârika bir surette hüsn-ü suretle hüsn-ü sîreti cem'eden o
Mür id-i Umumî, o Hatib-i Kudsî cevahir dolu bir kitab-ı mu'ciz-ül beyan eline alarak, bütün
insanlara mele-i
--- sh:»(Ms:24) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------a'lâdan nâzil olan hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün Benî Âdemi ve cinleri ve mevcudatı
dinletiyor. Evet pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acib muammasını açıyor.
Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev'-i be ere "Siz
kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? diye irad etti i, akılları acz ve hayrette
bırakan üç suale cevab veriyor.
BE NC RE HA: Arkada ! u zât-ı nuranî (A.S.M.), mür id-i imanî, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl ne retti i hakikatın nuruyla, hakkın ziyasıyla, nev'-i be erin
gecesini gündüze, kı ını bahara çevirerek, âlemde yaptı ı inkılab ile âlemin eklini de i tirerek
nuranî bir ekle sokmu tur. Evet o zâtın nuranî güzelli iyle kâinata bakılmazsa, kâinat bir matem-i
umumî içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine kar ı ecnebi ve dü man durumunda
bulunacaktı. Cemadat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zeval ve
firakın korkusundan vaveylâlara dü eceklerdi. Ve kâinata, harekâtıyla, tenevvüüyle ve
tegayyüratıyla, nuku uyla tesadüfe ba lı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa insanlar,
hayvanlardan daha a a ı, zelil ve hakir olacaklardı.
te, O Zât'ın telkin etti i iman nazarıyla kâinata bakılmadı ı takdirde, kâinat böyle korkunç,
zulümatlı bir ekilde görünecekti. Fakat o mür id-i kâmilin gözüyle ve iman gözlü üyle bakılırsa;
her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir.
Evet kâinat iman nuruyla matem-i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve ükür
olmu tur. Birbirine dü man telakki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve karde olmu lardır. Cenaze
ve ölü eklini gösteren cemadat, ünsiyetli birer hayatdar ve lisan-ı haliyle Hâlıkının âyâtını nâtık
birer müsahhar memuru ekline giriyorlar. A layan, müte ekki ve eytam kıyafetinde görünen insan,
ibadetinde zâkir, Hâlık'ına âkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüat, tegayyürat ve
nuku u abesiyetten kurtuluyor. Rabbanî mektublar, âyât-ı tekviniyeye sahifeler, esma-i lahiyeye
âyineler suretine inkılab ederler.
Hülâsa: man nuruyla âlem öyle terakki eder ki: "Hikmet-i Samedaniye Kitabı" namını
alıyor. Ve insan, zelil ve fakir ve âciz
--- sh:»(Ms:25) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------hayvanların sırasından çıkar; za'fının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubudiyetinin evketiyle,
kalbinin uaıyla, aklının ha met-i imaniyesiyle hilafet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmi tir. Hattâ
acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbab iken, suud ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli,
10
karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mazi, enbiya ve evliyanın ziyasıyla ziyadar
ve nuranî görünmeye ba lar. Karanlıklı gece eklinde olan istikbal, Kur'anın ziyasıyla tenevvür
eder. Cennet'in bostanları ekline girer. Buna binaen, O zât-ı nuranî olmasa idi kâinat da, insan da,
her ey de adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.
Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle tarifat ve te rifatçı bir mür id-i
hârika lâzımdır. "E er bu zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı." mealinde,
QR)8 S9 < 3 Q8, Q8,
olan hadîs-i kudsî u hakikatı tenvir ediyor.
ALTINCI RE HA: Arkada ! O hutbe-i ezeliyeyi okuyan zât, kâinatın kemalâtını ke feden
canlı bir güne tir. Saadet-i ebediyeyi ihbar ve teb ir ediyor. Nihayetsiz rahmeti ke fetmi , ilân
ediyor. Saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellâlı ve esma-i lahiyenin gizli definelerinin ke afıdır.
Evet! O Zât (A.S.M.) vazifesi itibariyle, hakkın bürhanı, hakikatın ziyası, hidayetin güne i,
saadetin vesilesidir. ahsiyet ve hüviyet cihetiyle, muhabbet-i Rahmaniyenin misali, rahmet-i
Rabbaniyenin timsali, hakikat-ı insaniyenin erefi, ecere-i hilkatin en kıymettar ve kıymetli
bahadar bir semeresidir. Tebli etti i dini de hârika bir sür'atle ark ve garbı ihata etmi , nev'-i
be erin be te biri kabul etmi tir. Acaba böyle bir zâtın davalarında, nefis ve eytanın münaka a ve
itirazlarına bir imkân var mıdır?
YED NC RE HA: Arkada ! O zâtı harekete getirip o inkılabları kendisine yaptıran ancak
bir kuvve-i kudsiyedir. Evet bilhassa Ceziret-ül Arab'da yaptı ı inkılab ve icraata bak!..
O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıb ve asabiyetlerinde fevkalâde
inadçı ve kasavet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını topra a gömüp
öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok vah i kavimler oturmakta
--- sh:»(Ms:26) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------idiler. O zât-ı nuranî kısa bir zamanda o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile
tebdil ettirdi. Hattâ o zât-ı mür idin (A.S.M.) telkin etti i iman nuru sayesinde, o vah i insanlar,
insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular. O
zâtın (A.S.M.) u kadar geni ve azîm saltanatı, yalnız zahirî bir saltanat de ildir. Daha geni ve
daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve
celbetmi tir. Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmi tir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve
tenvir edici ve nefislere mürebbi ve ruhlara sultan olmu ve olmaktadır.
SEK Z NC RE HA: Arkada ! Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir eyi
tiryakisinden ref'etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azim ile küçük bir kavimde
itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük mü kilâta rastgelir. Halbuki bu zât-ı nuranî, pek çok
âdetleri, pek çok asabî, inatçı kavimlerden, cüz'î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini
yüksek, nezih ahlâk ve âdetler ile doldurmu tur.
Evet Hazret-i Ömer bn-ül Hattab (Radıyallahü teâlâ anh)ın slâmiyetten evvel ve sonraki
halleri bu mes'eleye güzel bir misaldir. Bunun gibi icraat-ı esasiyesinden binlerce hârikalar vardır.
O zâtın o zamandaki icraatına hârika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda o
vah et-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o vah ileri ıslah için çalı salar, o zât-ı mür idin bir
senede muvaffak oldu u kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâ â!..
DOKUZUNCU RE HA: Arkada ! Aklı ba ında olan bir adam münazaralı davalarda yalan
söyleyemez. Çünki bilâhere yalanının açı a çıkıp mahcub olmasından korkar. Ve keza bir insan
yalan söyledi i takdirde pervasız, lâübali bir tarzda söyleyemez. Ve keza serbest, heyecanlı
söylenmesine giri emez. -Velev âdi bir mes'ele, küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede
bulunan küçük bir ahıs olsun.Acaba büyük bir vazife ile vazifedar, pek büyük bir mes'elede, pek büyük bir eref ve
haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek edid hasımların kar ısında iddia etti i bir davada
yalan ve hilaf-ı hakikat söyleyebilir mi?
--- sh:»(Ms:27) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------te o zât-ı nuranî, okudu u o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir tarz ile okuyor; ne tereddüdü var ne
hicabı, ne korkusu var ne teessürü... Hem samimî bir safa-i kalble, hâlis bir ciddiyetle, hasımlarının
damarlarına dokundurmak üzere akıllarını tezyif, nefislerini tahkir edip, izzetlerini kırıyor. Acaba
11
böyle bir davada, böyle bir makamda, böyle bir ahıstan zerre miskal bir hilenin bu mes'eleye
karı masına imkân var mıdır? Hâ â,
,M
8 ,: 2
Evet hak hileye muhtaç de il, hakkı
söylemekte hile ve i fal ihtimali yoktur. Hakikatı gören bir nazar halkı i fal etmez, hilaf-ı hakikat
söylemez, hayal ile hakikatı temyiz eder; aralarında iltibas olamaz.
ONUNCU RE HA: Arkada ! O zât-ı mür id, nev'-i be eri korkutmak için pek müdhi
hakikatlerden bahsediyor. Ve insanları teb ir için, kalbleri cezb ve akılları celbeden mes'elelerden
haber veriyor.
Yahu! Hakaik ve garaibi ke f için insanlarda öyle bir evk, öyle bir merak vardır ki, garib bir
hakikati ke if yolunda canlarını, mallarını feda ediyorlar. Bu Zât'ın (A.S.M.) ke f ve ihbar etti i
hakaika ne için ehemmiyet vermiyorlar? Halbuki bütün enbiya ve evliya ve sıddıkîn gibi ehl-i uhud
ve ashab-ı ihtisas, bilittifak o zâtı tasdik etmi ve ediyorlar.
Bu zât (A.S.M.), öyle bir sultanın uunundan bahsediyor ki, kamer Onun mülkünde bir sinek
gibidir. Acib hârikalardan bahsetti i gibi, pek müdhi infilâk ve inkılablardan da haber veriyor.
Bakınız! O hutbe-i ezeliyede
3= C T 678 S C T G +KUV #3 W G +7&,( P X G
gibi tilavet etti i âyetlere dikkat ediniz!
Ve be er için öyle bir istikbalden haber veriyor ki, dünyevî istikbal ona nisbeten bir katre
hükmündedir. Ve öyle bir saadetten müjde veriyor ki, dünya saadetleri ona nazaran rü'yalar gibi
olur. Evet bu kâinatın perdesi altında çok acaib eyler vardır, bizleri bekliyorlar. Biz de onları
intizar ediyoruz. Binaenaleyh o acaibi görüp bize keyfiyetlerini hikâye etmek için hârikulâde bir
insan lâzımdır ki, o hârika garaibi görsün ve gördü ü gibi bize de söylesin.
--- sh:»(Ms:28) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza o zât, Hâlıkımızın bizden taleb etti i eylerden bahsediyor ve çok hakikatlerden,
mes'elelerden haber veriyor ki onlardan kurtulu yoktur. Feya acaba! Ekser nâs neden böyle hak
eylerden göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak tıkıyorlar?.
ONB R NC RE HA: Arkada ! u minber-i âlîde Hutbe-i Ezeliyeyi okuyan ve ahsiyet-i
maneviyesiyle bizlere me hud ve yüksek uunatıyla âlemde me hur olan Zât-ı Nuranî (A.S.M.),
vahdaniyet-i lahiyeye bir bürhan-ı sadık-ı nâtık ve tevhidin hakikat oldu una bir delil-i hak ve
saadet-i ebediyenin de vücuda gelmesine kat'î bir delil ve zahir bir bürhandır.
Ve keza o zât, insanları hidayete davet etmekle saadet-i ebediyenin (husulüne sebeb oldu u
gibi), vusulüne de sebebdir.
Ve keza o zât, duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve icadına vesiledir. Evet bak! O
zât, nev'-i be ere imamdır. Mescidi, yalnız Ceziret-ül Arab de ildir, küre-i arzdır. Cemaati de yalnız
o zamanın insanları de ildir. Belki Âdem zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf
olup, bütün asırlar safları onun arkasında, onun duasına "Âmîn" diyorlar.
Bilhassa o zât, o cemaat-ı uzmada umum zevilhayata amil pek edid bir ihtiyac-ı azîm için
dua eder. Ve onun duasına, yalnız o cemaat de il, belki arz ve sema ve bütün mevcudat "Âmîn"
söyler. Yani "Ya Rabbena! Onun duasını kabul eyle. Biz de o duayı ediyoruz. Biz de onun taleb
etti ini taleb ediyoruz."
Bilhassa o cemaat-ı uzma önünde kıldırdı ı namazda, öyle bir tazarru' ve tezellül ile, öyle
bir i tiyakla, öyle bir hüzün ile niyaz ve dua eder ki, kâinat bile heyecana gelir; O Zât'ın duasına
i tirak eder. Evet öyle bir maksad için niyaz eder ki, e er o maksad husule gelmezse, yalnız
mahlukat de il âlem bile kıymetsiz kalır, esfel-i safilîne dü er. Çünki o zâtın matlubuyla mevcudat
yüksek kemalâta eri ir. Acaba o zât, o matlubu kimden istiyor? Evet öyle bir zâttan talebeder ki, en
gizli ve en küçük bir hayvanın cüz'î bir ihtiyacı için lisan-ı haliyle yaptı ı duayı i itir, kabul eder,
ihtiyacını yerine getirir.
Ve keza en edna bir emeli, en edna bir gaye için en edna bir zîhayatta görür ve onu ona
yeti tirmekle ikram ve merhamet eder.
--- sh:»(Ms:29) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Bu duaların neticesinde yapılan terbiye ve tedbirler öyle bir intizamla cereyan eder ki, o terbiyelerin
12
ancak bir Semi' ve Basîr, bir Alîm ve Hakîm'den oldu una übhe bırakmaz.
Acaba o zât, o minberde ar a müteveccihen ellerini kaldırarak yaptı ı dua ile ne istiyor ki
bütün mahlukat "Âmîn" söylüyor?
Evet o zât, Cenab-ı Hakk'ın rızasını ve Cennet'te mülâkat ve rü'yetiyle saadet-i ebediyeyi
istiyor. Bu istenilen eylerin icadına rahmet, hikmet, adalet gibi sayısız esbab olmadı ı takdirde, o
zât-ı nuranînin tek duası ve tazarru' ile niyaz etmesi, Cennet'in icadına ve îtasına kâfidir.
Binaenaleyh o zât'ın risaleti, imtihan ve ubudiyet için u dünyanın kurulmasına sebeb oldu u gibi, o
zâtın ubudiyetinde yaptı ı dua, mükâfat ve mücazat için dâr-ı âhiretin icadına sebeb olur.
Evet bu yüksek intizam ve geni rahmet ve güzel san'at ve kusursuz cemal ile zulüm ve
çirkinlik arasında tezad vardır. çtimaları mümkün de ildir.
Evet edna bir sesi, edna bir kimseden, âdi bir i için i itip kabul etmekle; en yüksek bir savtı,
en büyük bir i için i itip kabul etmemek, emsalsiz bir kubh ve çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise,
mümkün de ildir. Çünki hüsn-ü zâtî, kubh-u zâtîye inkılab eder. nkılab-ı hakaik ise muhaldir.
ON K NC RE HA: Arkada ! O hatib-i mür idden gördü ün, i itti in kâfidir. Çünki
ahvalini tamamıyla ihata etmek mümkün de ildir. Öyle ise, ondan sonra gelen asırların o zâttan
aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak arkada ! Bütün bu asırlar, o Asr-ı Saadet'in
güne inden Ebu Hanife, afiî, Ebu Yezid, Cüneyd-i Ba dadî, Abdülkadir-i Geylanî, mam-ı Gazalî,
Muhyiddin-i Arabî, Ebu Hasen-i azelî, ah-ı Nak ibend, mam-ı Rabbanî (Radıyallahü anhüm
ecmaîn) gibi binlerle nuranî ziyadar yıldızlar ayrılıp, âlem-i be eri tenvir etmi lerdir.
Me hudatımızın tafsilâtını ba ka vakte te'hir ederek mu'cizat sahibi o zât-ı nuranî
Aleyhissalâtü Vesselâm'a bir salât ü selâm getirelim.
--- sh:»(Ms:30) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
. K K . -4 2!K9
C 01 & 7,@ + 1 1: & W &'? = *
. >. +3@ A H "YRW I I "ZR? I I " 4. 3 & W @ LH [KH *
P 8 #3 & \ I ,: +3?3:78 ,5@ KX 7, C ' \ 8 7,> > 3WK KX *
A H "YRW I I "ZR? I I " 4. 3 8,. 3 & W K 9 73%3 ;X KX5 : ,( *
&K4 . .3 ] > ^ KU B3 _ KW C K\X , SB3` . >. a3V *
b5W KJ,- 3( "+ K. cRJ H 3?
. #3 d5 KX5 . M+3e. .3Hf . "g3? . d5%*
' \ g 7&1 g1\ hB&1 5L hi
;U 7 Z3j4 V( )*
I " 4. [email protected] V% 3 8,. 3 & W Kj5 k T 3. l KH h 3? K\X K\4 '5\
) K 2G3 &m > +3 - ) &-X> n K4 &'( A H "YRW I I "ZR? I *
. "#73N &'( . 2!K9 . " ( &'( B KN @ # ,= +3`, 3 K.*
.! .! .! 3=@. "ZR? &'- 3@= 3 3@ 7 3@ KVo 23.C K<!
C@
Arkada ! Risalet-i Ahmediye'yi isbat eden deliller pek büyük bir yekûn te kil ediyor.
Ondokuzuncu Söz namındaki risalemde o delillerden bir kısmı zikredilmi tir. O zâtın izhar etti i
bine yakın mu'cizeleriyle Yirmibe inci Söz namındaki eserimde tafsil edilen kırk vech-i i'caza bali
olan Kur'an, risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) ehadet
--- sh:»(Ms:31) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------etti i gibi, bu kâinat da -âyâtıyla- o zâtın nübüvvetine delalet eder. Evet kâinatta yazılan sayısız
âyetler Zât-ı Ehad'in vahdaniyetine ehadet ettikleri gibi risalet-i Ahmediyeye de (A.S.M.) delalet
13
ve ehadet ederler.
Ezcümle: Kâinatta görünen hüsn-ü san'at dahi risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) delalet ve
ehadet eden kat'î bir delildir. Zira, u zînetli masnuatın cemali, hüsn-ü san'at ve zîneti izhar eder.
San'at ve suretin güzelli i, Sâni'de güzelle tirmek ve zînetlendirmek iste i mevcud oldu una delalet
eder. Güzelle tirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâniin san'atına olan muhabbetine delalet eder. Bu
muhabbet ise, masnuatın en ekmeli insan oldu una delildir. Çünki o muhabbetin mazhar ve medarı
insandır. nsan dahi masnuatın en câmi' ve en garibi oldu undan ecere-i hilkate bir semere-i
uuriyedir. nsan bir semere gibi oldu u cihetle kâinatın eczası arasında en câmi' ve baid bir cüz'dür.
nsan zî uur ve câmi' oldu u cihetle, nazarı âmm, uuru küllî olur. Nazarı âmm oldu undan ecere-i
hilkati tamamıyla görür; uuru da küllî oldu undan Sâni'in makasıdını bilir. Öyle ise, insan Sâni'in
muhatab-ı hâssıdır.
Evet âmm ve ümullü olan nazar ve uurunu Sâni'in ibadetine ve muhabbetine sarf ve
san'atını istihsan, takdir ve te hirine tevcih ve nimetlerinin ükrüne istimal eden bir ferd, verdi i
nimetlere kar ı ükür isteyen ve yarattı ı mahlukatı ibadete, ükre davet eden Sâniin has muhatab
ve habibidir.
Ey insanlar! Zikredilen ahval ve uunatla muttasıf olan Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.)
Sâni'in o ferd-i ferîd dedi imiz muhatab-ı hâssı olmamasına imkân var mıdır? Ve tarihinizin
gösterdi i nev'-i be erden en büyük insanlar arasında, bu makama daha lâyık di er bir ahıs var
mıdır?
Ey gözleri sa lam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki
levha vardır:
Birinci daire: Rububiyet dairesidir.
kinci daire: Ubudiyet dairesidir.
Birinci levha: Hüsn-ü san'attır.
kinci levha ise: Tefekkür ve istihsandır.
--- sh:»(Ms:32) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Bu iki daire ile iki levha arasındaki münasebete bakınız ki: Ubudiyet dairesi bütün
kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalı ıyor. Tefekkür, te ekkür, istihsan levhası da bütün
i aretleriyle hüsn-ü san'at ve nimet levhasına bakıyor. Bu hakikatı gözün ile gördükten sonra,
rububiyet ve ubudiyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına
aklınca imkân var mıdır? Ve Sâniin makasıdına kemal-i ihlas ile hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni'
ile azîm bir münasebeti ve kavî bir intisabı ve o intisab ile her iki daire reisleri arasında bir muarefe
ve mükâleme ve alı -veri in olmamasına ihtimal var mıdır? Öyle ise bilbedahe tahakkuk etti ki;
ubudiyet reisi, rububiyetin has mahbub ve makbulüdür.
Ey insan! Bu süslü masnuatı enva'-ı mehasinle tezyin eden ve bütün zîhayat olanların
zevklerine, i tihalarına göre bu kadar nimetleri in'am eden Sâni'in en kâmil, en cemil ve ibadetine
kemal-i i tiyakla teveccüh eden ve Sâni'in mehasin-i san'atına takdir ve istihsanatıyla ar ve fer i
taraba, sevinmeye getiren ve Sâni'in ihsanatına yaptı ı te ekkürat ve tekbirat ile berr ve bahri
cezbeye getiren u güzel mahluk ve masnuuna iltifat edip sözünü nazar-ı itibara almaması ve
te ekküratına mukabele etmemesi ve teveccüh edip kendisiyle konu maması ve iktidarına göre
bütün mahlukata bir imam ve mür id yapmaması imkânı var mıdır?
--- sh:»(Ms:33) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
Lâsiyyemalar
[Onuncu Söz'ün bir cihette esası ve Yirmisekizinci Söz'ün Arabî ikinci makamıdır.]
Kâinatın bütün zerratı -müctemian ve münferiden- lisan-ı acz ve fakr ile vücub-u vücud ve
vahdetine ehadet ettikleri Sâni'-i Hakîme hamdler, senalar, ükürler olsun. Ve kâinatın tılsımını
açıp, âyâtını ke f ve beyan eden Resulü ile âl ü ashabına ve sair enbiya ve mürselîn ihvanına ve
ibad-ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun...
Arkada ! Tabiat ve esbab, bazı insanlara ükür kapısını kapatıp irk ve küfür kapısını
açmı tır. Halbuki, irkin temeli sayısız muhalâttan kurulmu oldu undan haberleri yok. O
14
muhalâttan bir taneyi beyan edeyim ki, irkin ne kadar fena bulundu unu kör gözleriyle görsünler.
öyle ki:
irk sahibi, cehalet sarho lu unu terk ve ilim gözüyle küfrüne baktı ı zaman, o küfrü iman
ve iz'an edebilmek için, bir zerre-i vâhideye bir ton a ırlı ında bir yük yükletme e ve her zerrede
sayısız matbaaları icad edip tabiat ve esbabın eline verme e ve bütün masnuatta bütün san'at
inceliklerini tabiata ders verme e muztar ve mecbur olur. Zira hava unsurundan (meselâ) her bir
zerre bütün nebatlar, çiçekler, semereler üstünde konup bünyelerinde vazifesini yapmak
salahiyetindedir. E er bu zerreler, yaptıkları vazifelerde memur olup Cenab-ı Hakk'ın emir ve
iradesine tâbi oldukları kâfirane inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün
cihazatını, keyfiyetiyle te ekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunmasını ancak o
kâfir itikad edebilir.
--- sh:»(Ms:34) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Maahaza bir semere, bir ecerenin bir misal-i musaggarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o
ecerenin defter-i a'malidir. O a acın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibar ile, bir semere
ecerenin tamamına, belki o ecerenin nev'ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyle ise, bir semerenin
san'atındaki azamet-i maneviyesi, arzın cesameti nisbetindedir. O zerreyi, san'atça havi oldu u o
azamet-i maneviye ile bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir
münkir, kalbinde böyle bir küfrü ta ımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık
var mıdır?
Arkada ! Her bir ey için iki suret ve ekil vardır:
Biri: Maddiyedir ki, âdeta bir gömlek gibi, her eyin vücuduna göre kaderin takdiriyle
biçilmi u görünen suretlerdir.
Di eri: Makuledir ki, bir eyin ya adı ı bir ömürde mürur-u zamanla de i tirdi i muhtelif
maddî suretlerin içtimaından tasavvur edilen bir suret-i vehmiyedir.
Bir ate in sür'atle tedvirinden hasıl olan daire-i vehmiye gibi, her eyin tarih-i hayatını
bildiren ve kadere medar olan ve mukadderat-ı e ya denilen u ikinci suret, makuledir. Suret-i
maddiye itibariyle her eyin bir nihayeti, bir gayesi oldu u gibi, suret-i maneviye itibariyle da bir
nihayeti ve gizli bazı hikmetler için bir gayesi de vardır. Binaenaleyh her eyin suret-i
maddiyesinde kudret-i Rabbanî ustadır, kader mühendistir. Suret-i maneviyesinde ise, kader
mistardır, yani, te ekkülâtın çizgilerini çizer, kudret masdardır, yani o çizgiler üstünde yapılan
te ekkülât, kudretten sudûr eder.
Ey kâfir! Bunu i ittikten sonra iyice dü ün! Bir zerreye, bir terzilik san'atını ö retmeye
kudretin var mıdır? Kendine Hâlık ittihaz etti in tabiat ve esbab, her eyin muhtelif ve mütenevvi'
suretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır?
Bak, ey gözden mahrum kâfir! ecere-i hilkatın semeresi ve kuvvet ve ihtiyarca esbabtan
üstün olan insan, terzili in bütün kabiliyetlerini, bilgilerini cem'edip dikenli bir ecerenin âzalarına
uygun bir gömle i dikemez. Halbuki, Sâni'-i Hakîm her eyin neması zamanında pek muntazam,
cedid ve taze taze gömlekleri ve ye il ye il hulleleri kemal-i sür'at ve sühuletle yapar, giydirir.
Fesübhanallah!...
Evet münezzehtir, her eyin vücudu emrine ba lı olan Allah münezzehtir.
--- sh:»(Ms:35) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Her eyin iç yüzü elinde bulunan Sâni' münezzehtir. Bütün mahlukata merci' olan Sâni'
münezzehtir.
Arkada ! Her bir mevcudun üstünde, Sâni'-i Ehad ve Samed'in bir sikkesi, bir hâtemi olup, o
mevcudun Sâni'-i Ehad ve Samed'in mülkü ve eser-i san'atı oldu una ehadet ediyorlar. Evet gayr-ı
mütenahî ehadiyet sikkelerinden ve Samediyet hâtemlerinden, yalnız bahar mevsiminde sahife-i
arza darbedilen sikkeye bak ki; u zikredilecek müteselsil fıkralar, cümleler o sikkeyi güne gibi
gösteriyorlar ve izhar ediyorlar.
Evet sahife-i arzda pek garib, hakîmane bir icad görünüyor. Bu görünen icadın gösterdi i
kuvvet ve faaliyeti görmek istersen u gelen fıkralara dikkat et:
1- O icad fiili, pek azîm ve geni bir sehavet-i mutlakadan geliyor.
2- Bir sühulet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan çıkıyor.
15
3- Mutlak bir intizamla, sür'at-i mutlakada meydana geliyor.
4- Mevzun ve mizanlı olarak bir vüs'at-i mutlakada bulunuyor.
5- Güzel bir eser-i san'at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.
6- Taalluk etti i eyler pek karı ık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz-ı mutlak ve adem-i
iltibas ile yapılıyor.
7- Mahall-i taalluku gayr-ı mütenahî olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez, ahsen
ekilde husule gelir.
8- Efrad ve enva' arasında, bu'd-u mutlak ile beraber, tevafuk-u mutlak var.
Arkada ! Bu fıkraların her birisi tek ba ına da o sikkeyi izhar etmeye kâfidir. Bakınız, en
hârika bir sehavetle en hârika bir hüsn-ü san'at, muhit bir kudretin hassasıdır. Ve intizamla beraber
hârika bir sühulet hiç bir eyden âciz olmayan muhit bir ilim sahibine mahsustur. Tartılmı gibi
gayet mizanlı olmakla beraber, mu'cizane bir sür'at-i mutlaka, her eyi emrine ve kudretine teshir
eden zâta mahsustur. Nevilerin pek da ınık bulunmasından, pek geni bir tasarruf ile hârika bir
hüsn-ü san'at ilim ve kudretiyle her eyin yanında
--- sh:»(Ms:36) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------bulunan zâta hastır. Kesret ve mebzuliyet ile beraber her ferdin san'at itibariyle kıymetdar olması,
sonsuz bir zenginlikle gayr-ı mütenahî hazinelere mâlik olan zâta mahsustur. Efradın ziyadesiyle
karı ık olmasıyla beraber iltibassız ve fevkalâde imtiyaz ve te ahhuslara mazhar olmaları, her eye
basîr ve her eye ehid ve her bir fiili kendisini di er bir fiilden menetmeyen zâta mahsustur.
Ve keza arzda da ınık bulunan efrad arasındaki uzaklıkla beraber suretçe, vücudca,
te kilâtça aralarında husule gelen tevafuk, küre-i arz yed-i tasarrufunda, ilminde, hükmünde,
hikmetinde bulunan zâta mahsustur.
Ve keza nev'in kesret-i efradıyla beraber her ferdin hârikulâde bir hüsn-ü hilkate mâlik
olması, Kadîr-i Mutlak'a hastır ki, az-çok, küçük ve büyük her ey ona nisbeten birdir.
Geçen fıkraların her birisinde, her eyin tek bir Sâni'in sun'u ve san'atı oldu una delalet eden
ba ka bir âyet daha vardır. Evet sehavet ile kuvve-i iktisadiye arasında ve sür'at ile mizanlı olmak
arasında ve ucuzlukla kıymetli olmak arasında ve karı ık olmakla mümtaz bulunmak arasında tezad
vardır. Bu zıdları bir fiilinde cem etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni'-i Kadîr'e mahsustur.
Hülâsa: Herbir fıkra, tek ba ına hâtem-i ehadiyeti izhara kâfi oldu u takdirde, fıkraların
heyet-i içtimaiyesi pek zahir bir tarîk-i evlâ ile hâtem-i ehadiyeti gösterir.
te bu izahtan,
,9 678 + , W ; < . => 3W e
âyet-i kerimesinin sırrı zahir
oldu. Yani, o inadlı münkire "Hâlık-ı Semavat ve Arz kimdir?" diye soruldu u zaman çar ü nâçar
"Allah'tır" diyecektir.
Arkada ! Uluhiyet, risalet, âhiret, kâinat arasında hakikatta telazum vardır. Yani, bunlardan
birisinin vücud ve sübutu, ötekisinin de vücud ve sübutunu istilzam eder. Birisine iman, ötekisine
de imanı îcabettirir. Evet meselâ, her bir kelimesi bir kitabı ve her bir harfi bir satırı içerisinde tutan
bir kitabın, kâtibsiz vücudu mümkün de ildir. Kâinat kitabı da Nakka -ı Ezelî'nin vücub-u
vücuduna ba lıdır. Sarho olmayanlar ancak Nakka -ı Ezelî'ye iman etmekle kitab-ı kâinata ahid
olabilirler.
--- sh:»(Ms:37) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza pek çok san'at hârikalarına ve nakı ve zînetlerin garaibine mü temil olan bir
binanın bâni ve sâni'siz vücudu mümkün olmadı ı gibi, bu âlemin vücudu da Sâni'in vücuduna
tâbidir. Dalalet sarho lu uyla sarho olmayanlar, onu bunsuz tasdik edemezler.
Ve keza deniz ve nehirlerin yüzünde, emsin aksini gösteren kabarcıklardaki güne in
parıltısı, emsin vücudunu inkâr etmekle mümkün olmadı ı gibi, aklı bozuk olmayanlar için, kemali intizam ile tahavvül ve teceddüd eden u kâinatın uhudu, Bâni ve Sâni'in vücub-u vücudunun
tasdikiyle olabilir. Çünki u muhte em kâinatı, me iet ve hikmetiyle tesis ve kaza ve kaderinin
düsturlarıyla tafsil ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inayet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin ve
esma ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden ancak ve ancak Bâni ve Sâni'dir. Evet Hâlık-ı Vâhid kabul
edilmedi i takdirde, kâinatın zerrat ve mürekkebatı adedince sonsuz ilahların kabulüne mecburiyet
hasıl olur. Ve aynı zamanda, her bir ilahın u kâinatı halketme e kadir olması lâzımdır. Çünki
16
zîhayatın her bir cüz'îsi zevilhayatın küllüne (yani umumuna) bir fihristedir. Cüz'îyi halkeden
küllîyi de halketme e kadir olmalıdır...
Ve keza ziyasız güne in vücudu mümkün olmadı ı gibi, uluhiyet de tezahürsüz olamaz.
Tezahürü ise, irsal-i rusül ile olur. Ve keza hadd-i kemale bali olan en yüksek bir cemalin
bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resullerin tarifi lâzımdır.
Ve keza kemal-i cemale bali olan kemal-i hüsn-ü san'at, resullerin delaletiyle olur.
Ve keza rububiyet-i âmme, ubudiyet-i küllîyi ister. Bu da zülcenaheyn resullerin vahdet-i
lahiyeyi halka ilân etmeleri ile mümkün olur.
Ve keza bir hüsn sahibinin iste i olmasa ve bir âyine bulunmasa ve tarif edici bir ahıs
tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi, gösterilmesi mümkün de ildir. Bu da ancak resuller
vasıtasıyla olur. Çünki resul, ubudiyetiyle Hâlık'ın hüsnüne âyinedir; risaleti cihetiyle de halka izhar
ve ilân eder.
Ve keza bir zâtın cevahirle, zîkıymet e ya ile dolu hazinelerini açıp halka göstermek ve
arzetmekle o zâtın kudretini, zenginli ini, saltanatını ilân etmek için ancak o zâtın müsaadesiyle ve
iradesiyle emir ve tayin edilmi bir memur lâzımdır. te o memur resuldür.
--- sh:»(Ms:38) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Arkada ! Bu sıfatları haiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret-i Muhammed
Aleyhissalâtü Vesselâm'dan ba ka âlemde bir ahıs yoktur. En câmi', en kâmil, en fâzıl o zâttır. Tam
tamına te hir, tebli , tarif, tavsif, izhar, ilân eden o zâttır.
Aziz arkada ! " man-ı Billah" ile "Âhiret imanı" arasındaki telazuma geldik. Hazır ol, dinle!
Bir sultan, itaat edenlere mükâfat ve isyan edenlere de mücazat etmezse, saltanatı inhidama
yüz çevirir. Ve keza bir sultanın sa ında lütuf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lâzımdır.
Mükâfat, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücazatı ister. Mükâfat ve mücazat menzilleri
âhirettir.
Ve keza yüksek bir hikmet ve adalet sahibi olan bir sultan saltanatının ânını kusurdan
saklamak üzere, kendisine iltica edenleri taltif ve hâkimiyetinin ha metini göstermek için milletinin
hukukunu muhafaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.
Ve keza lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehavet-i mutlakaya sahib olan bir sultan için
umumî ve daimî bir dâr-ı ziyafet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç sahiblerinin devam ve bekalarını
ister. Bu da ancak âhirette olur.
Ve keza bir cemal sahibi, daima hüsn ve cemalini görmek ve göstermek ister. Bu ise,
âhiretin vücudunu ister. Çünki daimî bir cemal, zâil ve muvakkat bir mü taka razı olmaz. Onun da
devamını ister. Bu da âhireti ister.
Ve keza yardım isteyenlere yardım ve dua edenlere cevab vermek hususunda, pek rahîmane
bir efkat sahibi olan bir sultan -ki edna bir mahlukun edna bir iste ini derhal yapar, verir- elbette
bütün mahlukatın en büyük bir ihtiyacını kemal-i sühuletle yapar. Böyle umumî ve en mühim bir
ihtiyaç ancak âhirettir.
Ve keza icraatından, faaliyetinden anla ılan pek hârika bir ihti am içinde bir saltanatı
varken, milletinin içtimaları için yalnız dar bir misafirhane yapılmı ; daimî olarak milleti istiab
edemez, daima dolar bo alır. Ve bir imtihan meydanı var; her vakit de i ir, tebeddül eder. Ve
sultanın bazı âsâr-ı san'atına ve ihsanatına bazı nümuneler göstermek için meclisleri var; zaman
zaman tahavvül eder.
--- sh:»(Ms:39) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Bu vaziyet, bu dar menzil ve meydan ve me herden sonra daimî bir menzil, sabit saraylar,
açık hazineler bulunup ve sâkinleri sabit ve daimî kalacaklarına bilbedahe delalet eder.
Ve keza dikkat sahibi bir sultan ki, milletinin bütün a'mallerini, ef'allerini, hizmetlerini,
hacetlerini tamamıyla yazar ve yazdırır ve mülkünde cereyan eden her bir hâdise ve her bir vakıanın
suretlerini, foto raflarını alıp tesbit ve hıfzederse, elbette bu vaziyet, bir muhasebenin, bir
muhakemenin, bir mükâfat ve mücazatın vukua gelece ine kat'î bir surette delalet eder.
Ve keza mükâfat ve mücazat hakkında tekrar ile pek çok va'dleri ve tehdidleri olursa ve o
va'd ü vaîd edilen eyler kudretine a ır gelmezse ve o eyler raiyeti için pek ehemmiyetli olursa,
elbette söz verdi i eylerde hilaf olmayacaktır. Çünki hulf-ül va'd, kudretin izzetine zıddır.
17
Ve keza hadd-i tevatüre bali olan muhbirlerin ittifak ve icmalarına göre, o muhte em ve
azîm saltanatın medarı ve cevelangâhı ancak âhiret memleketidir. Bu küçük menziller, meydanlar o
azamete daimî bir mekân olamaz. Çünki bu gibi zâil, mütebeddil eyler, o müstakar saltanata
makarr olamaz.
Evet o sultan u küçük menzilde ve meydanda çok eyleri, içtimaları, iftirakları gösteriyor.
Fakat, bizzât maksad o eyler de ildir. Ancak âhiretin meydan-ı ekberinde vukua gelecek hallerin,
emirlerin nümunelerini göstermektir. Çünki o mah er-i azîmde yapılacak muameleler, bu küçücük
nümunelere göre cereyan edecektir. Demek bu menzilde gösterilen fâni, zâil haller o âlemde bâki ve
daimî semereler verecektir.
Evet o sultanın u fâni menzillerde ve korkunç meydanlarda gösterdi i hikmet, inayet,
adalet, rahmet ve efkatin fevkinde bir derecenin tasavvuru imkân haricidir. Elbette bu kadar
yüksek ve geni hârika san'atlar, daimî mekânları, sabit meskenleri ve zevalsiz sâkinleri isterler ki, o
büyük hikmet ve adaletin hakikatlarına mazhar olsunlar. Ve illâ u görünen hikmet, inayet,
merhametin inkârı lâzım gelir. Ve aynı zamanda, bu kadar hikmetinden ve inayetinden zuhur eden
fiiller sahibinin -hâ â- zalim, gaddar, sefih oldu una zehab edilir. Bu ise, inkılab-ı hakaiki istilzam
eder.
--- sh:»(Ms:40) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza u muvakkat menzillerin saltanat-ı daimeye makarr olacak bir ekle girece ine pek
çok deliller, bürhanlar vardır. Maahaza, bu âlemi icad edip öteki âlemi icad etmemek ve bu kâinatı
vücuda getirip öteki kâinatı getirmemek, bu dünyayı yaratıp öteki dünyayı yaratmamak imkânı
yoktur. Çünki rububiyetin saltanatı mükâfat ve mücazatı ister. Ve keza Sâni'-i âlemin her eyi içine
almı ve her eyi istilâ ve istiab etmi bir rahmet-i vasiası vardır. Vâlidelerin, hattâ bir cihette
nebatatın evlâdına olan efkatleri ve küçük, zayıf yavrularının sühulet-i rızkları, o rahmet
deryasından bir katredir. O bahr-ı rahmetin azametiyle, u fâni dünyada, bu kısa ömürde, u kadar
zahmet ve belalar ile karı ık, zâil ve gayr-ı sabit olan u nimetler; ve ebedî bekayı isteyen insanlar
arasında münasebet yoktur. Ve aynı zamanda, iade edilmemek üzere zeval, nimeti nıkmete, efkati
zahmete, muhabbeti musibete ve lezzeti eleme ve rahmeti zıddına kalbeder.
Ve keza âlemde görünen tasarrufattan anla ılıyor ki, Sâni'-i Âlem'in pek yüksek, celalli,
izzetli bir haysiyeti vardır ki, ubudiyetle Sâni'i ta'zim etmeyenlerin veya istihfaf edenlerin
te'diblerini te'hir ve imhal etse bile ihmal etmez.
Ve keza o sultanın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp iman ile imtisal etmeyenler ve
ibadetle kendilerini sevdirmeyenler ve ükran ile hürmette bulunmayanlar için rububiyetin ebedî
karargâhında elbette bir dâr-ı mükâfat ve mücazat olacaktır.
Ve keza bütün mahlukatta görünen hüsn-ü san'atlar, intizamlar ve ihtimamlardan ve her
eyde takib edilmekte olan maslahat ve faidelerden anla ılıyor ki; kâinat taht-ı tasarrufunda bulunan
Sâni'-i Zülcelal'de pek büyük bir hikmet-i âmme vardır ki, itaat ile iltica edenlerin büyük taltif ve
in'amlara mazhar olacakları o hikmet-i âmmenin iktizasındandır.
Ve keza görünüyor ki, her ey lâyık mevkiine vaz'ediliyor. Ve her hak, hak sahibine
veriliyor. Ve her ihtiyaç sahibinin haceti, istedi i gibi yapılır. Ve her sual edenlerin matlubları bilhassa istidad lisanıyla veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla veya ızdırar ve zaruret lisanıyla olsuncevablandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir adalete bir mahkeme-i kübra lâzımdır ki, rububiyetin
hâkimiyetiyle hukuk-u ibad muhafaza edilsin. Çünki fâni olan u dünya menzili, o büyük
--- sh:»(Ms:41) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------adalet-i hakikiyeye mazhar olamaz. Öyle ise, o büyük Sultan-ı Âdil için bir cennet-i bâkiye, bir
cehennem-i daime lâzımdır.
Ve keza görünüyor ki, bu âlemin sahibi -yaptı ı u kadar fiillerin delaletiyle- hârika bir
sehavete sahib oldu u gibi, nur ve ziya ile dolu güne ler ve meyve ve semereler ile hâmile e car ve
a açlar misillü pek çok hazineleri vardır. Binaenaleyh bu ebedî sehavet, tükenmez servet ebedî bir
ziyafetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam-ı vücudunu iktiza eder. Zira nihayet bir
sehavet, hârika bir kerem, daima halka ihsan ve in'am etmek iktiza eder. Bu ise, ihsan ve in'amlara
minnettar ve muhtaç olanların devam-ı vücudlarını ister.
Ve keza u mu'cizeli ve hikmetli ef'al-i kerimanenin tezahüratından anla ılıyor ki, Sâni'-i
18
Fâil'in pek gizli kemalâtı vardır. Ve daima o kemalâtı, enzar-ı âleme arz ve te hir etmek ister. Çünki
daimî bir kemal, daimî bir tezahür ile takdir edicilerin devam-ı vücudlarını iktiza eder. Çünki ademi mutlaka namzed olan insan, kemalâta kıymet vermez ve istihsan ve takdire bedel istiskal ve tahkir
eder.
Ve keza bu güzel, müzeyyen, münevver masnuatın Sânii için mücerred manevî bir cemal
vardır. Ve Onun, o mahfî hüsn ü cemal için pek çok mehasin ve letaifi vardır ki, kısa akıllarımız ile
idrak edemeyiz. Ezcümle, o cemalin kesif âyinelerinden biri sath-ı arzdır. Bu sath-ı arz her asırda,
her mevsimde, her vakitte daima tecelli etmekte olan o cilvelerin gölgelerini te hir, tavsif, ilân ve
izhar eder.
Ve keza hakaik-i sabitedendir ki, yüksek bir cemal sahibi bizzât kendi gözüyle ve bilvasıta
ba kasının gözüyle, cemalini ve cemalinin inceliklerini görmek istiyor. Binaenaleyh cemal sermedî
ve daim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren âyinelerinin de ebedî ve daimî olması
zarurîdir. Çünki bâki bir hüsn, fâni bir mü taka razı olamaz. Ve zâil ve fâni bir â ıkın, ebedî ve bâki
olan mahbubuna muhabbeti adavete kalbolur. Evet insan, eli veya fehmi yeti medi i güzel bir eyi,
kendisini teselli için takbih eder. Bu itibarla bu âlem Sâni'i istilzam etti i gibi, Sâni' de âlem-i
âhireti istilzam eder.
Ve keza bu âlemin Sâniinde pek rahîmane bir efkat vardır. Zira görüyoruz ki: Bu âlemde
yardım isteyen bir musibetzedeye kemal-i
--- sh:»(Ms:42) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------sür'atle yardım ediliyor. Dergâh-ı izzete iltica eden kurtuluyor. Sual eden sâillerin istekleri veriliyor.
En âdi bir zîhayatın sesi i itiliyor ve haceti kabul ediliyor. te böyle bir efkat sahibi, nev'-i be erin
en büyük, en lâzım, en zarurî, edid bir haceti hakkında, bütün insanlar namına yaptı ı duada
istedi i Cennet'i ve saadet-i ebediyeyi ve ba'sü ba'de-l mevt'i yapacaktır. Bilhassa o reis-i
muhteremin u umumî duasına, bütün zevilhayat, bütün mahlukat "Âmîn! Âmîn!" diyorlar.
Bak, o zât öyle bir maksad, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki, insanı ve bütün
mahlukatı, esfel-i safilîn olan fena-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten
a'lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvî vazifeye, mektubat-ı samedaniye olması derecesine
çıkarıyor. Bak, hem öyle yüksek bir fizar-ı istimdadkârane ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı
istirhamkârane ile yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata, semavata, ar a i ittirip, vecde getirip,
duasına "Âmîn! Allahümme âmîn!" dedirtiyor.
Acaba bütün benî Âdem'i arkasına alıp, u arz üstünde durup, ar -ı a'zama müteveccihen el
kaldırıp, nev'-i be erin hülâsa-i ubudiyetini câmi' hakikat-ı ubudiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde
dua eden u eref-i nev'-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim.
Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat
âyinelerinde cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i lahiye ile beraber istiyor; o esmadan
efaat taleb ediyor, görüyorsun.
E er, âhiretin hesabsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi, yalnız u zâtın tek
duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm'in kudretine hafif gelen u Cennet'in binasına
sebebiyet verecekti. Demek nasılki o zâtın risaleti, u dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi,
QR)8 S9 < 3 Q8, Q8,
sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi öteki dâr-ı saadetin
açılmasına sebebiyet verdi.
7 +3
. ,<
3H KO) ,- & W ,: 01 h 54 F G & W &'? = *
H ` 54? !
9m ,W7 3@\ G A3HW W *
.! WK
& 5@ *
--- sh:»(Ms:43) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza bu âlemin geli ve gidi atında ve bütün mahlukatın bir hedefe sevkinde ve semavî,
süflî bütün ecramın bir kudrete ba lı ve müsahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri
19
görünüyor. Ve bundan anla ılıyor ki, bu mevcudatta tasarruf eden Sâni'in azîm rububiyetinde hârika
bir saltanatı vardır. Halbuki bu dünya menzili tahavvülâta, zevale maruzdur. Sanki misafirler için
yapılmı bir handır ki daima dolup bo alıyor. Ne kendisinin sabit bir ekli vardır ve ne de içinde
oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni'-i âlemin garib ve acib san'atlarının nümunelerini te hir ve ilân
için tahavvülden hâlî kalmayan bir me herdir. Bu itibarla o handa ve o me herde içtima eden
insanlar sabit kalacak de iller. Çünki meskenleri sabit de ildir.
te bu hal ve u vaziyet, bu fâni menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh olmak üzere,
sabit, bâki, ebedî, sermedî saadetlerin, cennetlerin ve sarayların olaca ına kat'î bir delaletle ehadet
eder. Çünki fâni, bâkiye makam ve medar olamaz. Evet bir melikin gelip giden misafirleri için
yolda yaptı ı u menzile ve o menzilde oturan misafirlere bakıldı ı zaman görülüyor ki,
milyonlarca lira ile yapılan o menzil, pek az bir zaman içindir. Ve ondaki zînetler, kıymetli eyler,
hep suret ve örneklerdir. Ve misafirler o nefis taam ve yemeklerin yalnız tadına bakıp, karınlarını
doyuracak derecede yemiyorlar. Ve her bir misafir, hususî makinesiyle o menzildeki zînetlerin
resimlerini alırlar. Ve melikin de gizli memurları onların bütün harekât, ef'al ve muamelelerini
yazıyorlar.
Ve o melik, her mevsimde milyonlarca o zînetleri, o güzel eyleri yeni gelecek misafirleri
için tahrib ve tecdid ediyor.
Ve hâkeza pek çok garib ve acib eyler görünüyor. te bu vaziyet gösterir ki, o muvakkat
menzil sahibinin pek yüksek kıymetli menzilleri, daireleri ve ebedî, sermedî sarayları vardır. Bu
küçük menzilde görünen eyler, haller misafirleri ebedî menzillerdeki yüksek eylere te vik için
gösterilen nümunelerdir.
Kezalik bu dünya menzilinin ve içinde oturan insanların ahvaline dikkat edilirse anla ılıyor
ki: Bu dünya ebedî kalmak için yaratılmı
--- sh:»(Ms:44) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------bir menzil de ildir. Ancak Cenab-ı Hakk'ın ebedî ve sermedî olan "Dâr-üs selâm" menziline
davetlisi olan mahlukatın içtimaları için bir han ve bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde
görünen leziz eyler, lezzet ve zevk için de ildir. Çünki visallerinin lezzeti, firaklarının elemine
mukabil gelmez.
Maahaza o lezzetlerden hiç kimse tam manasıyla muradına nâil olamaz. Ya o lezzetlerin
ömürleri kısa olur veya insanın ömrü kısa oldu undan muradına yeti emez. Ancak, o lezzetler ve o
nefis eyler ibret ve ükre sevk içindir. Çünki onlar Cenab-ı Hakk'ın ehl-i iman için cennetlerde
ihzar etti i hakikî nimetlere nümunelerdir. Ve o müzeyyen masnuat-ı fâniye, fena ve adem için
de ildir. Ancak, onların suretleri ve misalleri, manaları, neticeleri alınır; âlem-i bekada, ehl-i beka
için ebedî manzaraların yapılmasına medar olurlar. Yahut ebedî âlemde Sâni'-i Ebedî istedi i
ekillere sokar. Çünki o masnuat, beka içindir. Onların o zahirî ölüm ve fenaları; vazifelerinden
terhistir, i'dam de ildir.
Evet onların ölümleri fena olsa bile, yalnız bir cihetten fenaya gider, çok cihetlerden bâki
kalır. Meselâ, Kudret-i Ezeliyenin yarattı ı u gül çiçe ine bak! Evet nasıl bir kelime a ızdan çıkar
çıkmaz zahiren fenaya giderse de, Allah'ın izniyle kulaklarda, kâ ıtlarda, kitablarda milyonlarca
timsalleri kaldı ı gibi, akıllarda da akıllar adedince manaları kalır.
Kezalik o gül kısa bir zamanda vazifesi tamam olur olmaz solar, ölür gider. Amma onu
gören bütün insanların kuvve-i hâfızalarında ve halefiyle hâmile olan tohumlarında suretleri,
manaları bâkidir. Demek o gülün tohumu olsun, kuvve-i hâfızalar olsun, o gül çiçe inin suretini,
zînetini, menzilini hıfz için sanki birer foto raf ve bekası için birer menzildir.
Ey arkada ! nsan da ba ıbo , serseri, sahibsiz bir hayvan de ildir. Ancak onun da bütün
harekât ve ef'ali yazılıyor, tesbit ediliyor ve a'malinin neticeleri hıfzediliyor ki, muhasebe-i kübrada
ona göre derece alsın. Hülâsa, her güz mevsiminde yapılan tahribat, gelecek bahar mevsimlerinde
gelen yeni misafirler için yer tedarik etmek ve bir nevi terhis ve izinlerdir.
Ve keza bu âlemde tasarruf eden Sâniin öyle bir kitab-ı mübini vardır ki, ne küçük ve ne
büyük, o kitabda yazılıp hıfzedilmemi
--- sh:»(Ms:45) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------hiç bir ey yoktur. O kitabın maddelerinden âlemde görünen yalnız nizam ve mizan maddelerine
20
bak! Evet görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan bir ey, vazifesinden terhis edilmekle daire-i
vücuddan çıkarsa, Fâtır-ı Hakîm onun çok suretlerini "Levh-i Mahfuz"larda tesbit eder. Ve tarih-i
hayatını, tohumunda ve neticesinde nak eder ve pek çok gaybî âyinelerde ibka eder. Meselâ: Bir
ecere, meyvesiyle hâmile oldu u gibi, tohumu da meyve ile hâmiledir. Demek, a acın bünyesinde
semeresi mevcud oldu u gibi, tohumunda da semere mevcuddur. Ve keza vücuddan çıkmı pek çok
eyler, insanın kuvve-i hâfızasında mevcud kalır.
te bu misallerden, hıfz ve hafîziyet kanunu ne derece ihatalı oldu u anla ıldı. Evet bu
mevcudatın sahibi pek büyük bir ihtimam ile mülkünde cereyan eden her eyi taht-ı hıfz ve
muhafazasına almı tır. Ve hâkimiyetinin muhafazası için sonsuz bir dikkati vardır. Ve
rububiyetinde tam bir intizam ve saltanat vardır ki, edna bir hâdiseyi, âdi bir hizmeti yazar ve
yazdırır. te bu derece ihatalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu, elbette âlem-i âhirette yapılacak bir divanı muhasebata bakar. u muhafaza kanunu, bütün e yada câri oldu u gibi, mahlukatın en e refi olan
insana da amildir. Çünki insan Cenab-ı Hakk'ın rububiyetine ait uunat ve ahvaline ahiddir. Ve
mahlukatın cemaatleri içinde Allah'ın birli ine dellâldır. Ve mevcudatın tesbihatına mü ahid ve
hilafet-i kübra ile tekrim ve te rif edilmi tir. nsan bu keramete, bu erefe nâil oldu u halde,
kendisini ba ıbo ve gayr-ı mes'ul zannetmesin. Onun da divan-ı muhasebatta pek karı ık hesabları
vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak oldu u yere gidecektir.
Evet kudret-i ezeliyeye nisbetle, ölümden sonra ha rin gelmesi, güzden sonra baharın
gelmesi gibidir. Evet nebatat gibi insanın da bir güzü, bir de baharı vardır. Evet geçmi zamanda
vukua gelmi olan mu'cizat-ı kudret, Sâni'in bütün imkânat-ı istikbaliyeye kadir oldu una kat'î ahid
ve bürhanlardır.
Ve keza bu âlemin mâliki, kendi kudretine pek kolay ve pek ehven ve ibadına fevkalâde
mühim ve pek edid-ül ihtiyaç olan ha rin tekrar be tekrar va'dinde bulunmu tur. Malûmdur ki,
hulf-ül va'd kudretin izzetine, rububiyetin merhametine zıddır. Zira va'din hilafını yapmak, cehlin
veya aczin alâmetidir. Bu ise Kadîr-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak olan zâta muhaldir.
--- sh:»(Ms:46) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Maahaza, insanların ha ri nebatatın ha ri gibidir. Bunu gören onu nasıl inkâr eder? Ha rin
icadına olan va'di ise, bütün enbiyanın tevatürüyle ve büyük insanların icmaiyle sabit oldu u gibi
Kur'an-ı Kerim'in lisanıyla da sabittir.
Ezcümle:
3_m
.p? .
) h 7 8 .3 9 Y,
[email protected] \ ,: 8
8
*
olan âyet-i kerime, büyük bir iddet ve kuvvetle ha rin icadına söz veriyor. Fakat, bazı insan pek
nankördür ki; bütün mevcudat, sıdkına ve hak oldu una delalet etti i o Mâlik-ül Mülk'ün sözlerini
tasdik etmez, kendi hezeyanına ve ahmaklı ına itimad eder.
Ve keza bu âlemde pek ihti amlı bir rububiyet âsârıyla a aalı bir saltanatın uaları
görünmektedir. Evet görüyoruz ki: Koca arz -sekenesiyle beraber- ehlî, zelil, muti bir hayvan gibi o
rububiyetin emri altında beslenir. Güzde ölmesi, baharda dirilmesi ve bir Mevlevî gibi raks ve
hareketi ve sair bütün i leri o emre tâbi oldu u gibi, emsin de seyyaratıyla tanzim ve teshiri ve sair
vaziyetleri o emre ba lıdır. Halbuki, azametli u rububiyet-i sermediye ve bu saltanat-ı ebediye
öyle zaîf, zâil, muvakkat temeller ve esaslar üzerine bina edilemez. Ve bu mütebeddil, belalı,
kederli, fâni dünya üzerine kaim olamaz. Ancak, bu dünya o azametli rububiyetin pek azîm ve geni
dairesi içinde insanları tecrübe ve imtihan, kudretin mu'cizelerini te hir ve ilân için kurulmu
muvakkat bir menzildir ki, tahrib edilip pek muazzam, geni , ebedî ve bâki bir âleme cüz' olmak
için tebdil edilecektir. Binaenaleyh bu tebeddülât ma'rezi olan âlemin Sâni'i için di er tegayyürsüz,
sabit bir âlemin vücudu zarurîdir.
Maahaza, zahirden hakikata geçen ervah-ı neyyire ashabı ve kulûb-ü münevvere aktabı ve
ukûl-ü nuraniye erbabı ve kurb-u huzur-u lahîde dâhil olanlar, o Zât-ı Zülcelal'in mutîler için bir
dâr-ı mükâfat ve âsiler için bir dâr-ı mücazat ihzar etti ini ve pek metin va'dler ile edid tehdidleri
oldu unu kat'î ihbar ediyorlar. Malûmdur ki, va'dleri îfa etmemek bir zülldür. Hâlık-ı Âlem züll ve
zilletlerden
--- sh:»(Ms:47) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------21
münezzehtir. Ve aynı zamanda, o hakikatı ihbar eden ehl-i hakikat ve enbiya ve evliya ve asfiya
cemaatlerine kâinat bütün âyâtıyla, kelimatıyla zahir olarak ihbarlarını teyid ve takviye ediyor. Ey
insan! Bu haberden daha do ru bir haber ve bu sözden daha do ru bir söz var mıdır?
Ve keza bu âlemin mutasarrıfı, dar ve muvakkat u arz meydanında, âlem-i âhiretin büyük
meydanının çok misallerini, nümunelerini her vakit gösteriyor.
Ezcümle: Bahar mevsiminde arzın sathında yapılan nebatî ha irlere dikkat lâzımdır. Evet
altı gün zarfında, o karı ık nebatatın tohumlarından ölmü , çürümü , kaybolmu olan cesedleri
galatsız, haltsız kema-fi-s sâbık in a ve iade etmekle, arz meydanında nebatî ha irleri yapan kudret,
semavat ve arzı altı günde halketmesinden âciz de ildir. Ve o kudrete nazaran göz i areti kadar
kolay olan ha r-i insanîyi yapmamak imkânı var mıdır? Evet ha r-i nebatîde kelimeleri, yazıları
tamamen silinmi üçyüz bin kadar sahifeleri, birlikte, bilâ-halt ve bilâ-galat kısa bir zamanda eski
yazılarını iade eden bir kudrete, tek bir sahifeden ibaret bulunan ha r-i insanî a ır gelir mi? Hâ â!
te o kudret sahibi, lisan-ı Kur'an ile emretti i
D E D 4 F G 2 3= ,. H 678 4 I (
MK N #" $% &'( ,: *
7 73J!
KL 3) *
âyet-i kerimesi bu mes'elenin hakikat oldu una sarahat ile ehadet ediyor.
Ey aziz arkada ! Cenab-ı Hakk'ın u tasarrufatından ve uunatından anla ıldı ki, arz
meydanında yapılan nebatî ha irler ve ne irler ve sair içtima ve iftiraklar maksud-u bizzât de ildir.
Çünki öteki âlemin meydan-ı kebirinde yapılan o büyük ve mühim ihtifaller ile kısa bir zamanda
yapılan u cüz'î gayr-ı sabit bu semereler arasında münasebet yoktur. Ancak bu cüz'î semereler, bir
takım misal ve nümunelerdir ki, bunların suret ve neticelerine o mecma-i kebirde muameleler tatbik
ve icra edilsin. Demek bu fâni eylerin suretleri o âlemde bâki semereleri meyve verecektir.
--- sh:»(Ms:48) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza görüyoruz ki: Sâni'-i Sermedî, Sultan-ı Ebedî, u inhidama meyyal menzillerde ve
zevale mahkûm meydanlarda öyle bir hikmet-i bahirenin ve bir inayet-i zahirenin ve bir adalet-i
âliyenin ve bir merhamet-i câmianın âsârını izhar ediyor ki, kalbi paslanmamı , gözü kör olmamı
bir insan, aynelyakîn ile anlar ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz. Ve o âsârı görünen
inayetten daha ecmel bir inayet kabil de il. Ve emaratı görünen adaletten daha ecell bir adalet
yoktur. Ve o semeratı görünen merhametten daha e mel bir merhamet tasavvur edilemez. Öyle ise,
o sultanın memleketinde daimî mekânlar, sabit meskenler, daimî ve mukim sâkinler bulunmazsa, u
görünen hikmet, inayet, merhamet ve adaletin, kalb ve fikir sahiblerince inkârları lâzım gelir. Ve
aynı zamanda o ef'al-i hakîmane sahibinin, -hâ â- sefih, zalim olmasını istilzam eder. Bu ise,
hakikatı zıddına kalbeden bir muhaldir.
Ey sözlerimi dinleyen arkada ! Ha rin vücuduna ve vukuuna dair delillerin, u zikredilen
kısma, emarelere münhasır oldu unu zannetme. Kur'an-ı Kerim'in gösterdi i gayr-ı mütenahî
emarelerden istihrac edilen hakikat udur ki: Hâlıkımız, u muvakkat dünya me herlerinde daimî
olan rububiyetinin sabit karargâhına bizleri nakledecektir. Ve bu seyyal memleketi sermedî bir
memlekete tebdil edecektir. Ve yine zannetme ki, ha ir ve âhireti iktiza eden, esma-i hüsnadan
yalnız "Hakîm, Kerim, Rahîm, Âdil, Hafîz" isimleridir. Belki kâinatın tedbiriyle alâkadar olan her
bir isim, âhiret ve ha ri iktiza eder.
Hülâsa: Ha ir mes'elesi öyle bir hakikattır ki, celaliyle, cemaliyle, esmasıyla Hâlık-ı Zî an,
bütün kütüb-ü semaviye ile enbiya ve evliya ve asfiyanın icmalarını tazammun eden Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyan ve Fahr-i Kâinat Hazret-i Muhammed (A.S.M.) -ekmel-ül halk ve e ref-ül insanha rin gelece ine ittifakla hükmettikleri gibi, u kâinat dahi, bütün âyâtıyla ve kelimatıyla ha rin
vücud ve icadına ehadet ediyor. Hattâ her bir cüz'ün, cüz'î olsun küllî olsun, cüz' olsun küll olsun,
iki vechi vardır. Bir vecihle Hâlıka bakar, vahdaniyete delalet eder. Di er vecihle de âhirete nâzırdır
ki, ha rin, âhiretin vücudlarını ister.
Meselâ: Bir insan kendi vücuduyla, hüsn-ü san'atıyla Sâni'in vücub-u vücuduna ve vahdetine
delalet etti i gibi; âmâl ve istidadları
--- sh:»(Ms:49) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------22
ebede kadar uzandı ı halde pek sür'atle ölüm ve zevali, âhiretin vücuduna delalet eder. Bütün
mevcudatta görünen intizam-ı hikmet, tezyin-i inayet, taltif-i rahmet, tevzin-i adalet, Sâni'-i
Hakîm'in vücud ve vahdetine ahid oldukları gibi, âhiretin ve saadet-i ebediyenin de icad ve
vücudlarına delalet ederler.
F& 5 3VX # HW d. @\ 3@ <A # HW ZK.T ) 3 KX ZA3HW ': . 3@ H` = *
.! .! .! >.K4 F> K ; 3 ( !
& W 'j)
& 73>O
--- sh:»(Ms:50) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
Katre
(Tevhid Denizinden)
fade-i Meram
Malûmdur ki insan, hasb-el kader çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musibet ve
dü manlara rastgelir. Bazan kurtulursa da bazan da bo ulur. Ben de kader-i lahînin sevkiyle pek
acib bir yola girmi tim. Ve pek çok belalara ve dü manlara tesadüf ettim. Fakat, acz ve fakrımı
vesile yaparak Rabbime iltica ettim. nayet-i ezeliye beni Kur'ana teslim edip Kur'anı bana muallim
yaptı. te Kur'andan aldı ım dersler sayesinde o belalardan halâs oldu um gibi nefis ve eytan ile
yaptı ım muharebelerden de muzafferen kurtuldum. Bütün ehl-i dalaletin vekili olan nefis ve
eytanla ilk müsademe,
3 8 Z,N 8 , 8 K5(
8
8
4
2345W
kelimelerinde vuku buldu. Bu kelimelerin kalelerinde tahassun ederek o dü manlarla münaka alara
giri tim. Her bir kelimede otuz defa meydan muharebesi vukua geldi. Bu risalede yazılan her bir
kelime, her bir kayıd, kazandı ım bir muzafferiyete i arettir.
Bu risalede yazılan hakikatler, zıdlarına bir imkân-ı vehmî kalmayacak derecede yazılmı tır.
Uzun bir hakikate (delili ile beraber) bir kayıd veya bir sıfatla i aret yapılıyor...(*)
(*): htar: Bu zamanın cereyanı, benim gibi çoklarını vehmî tehlikelere atmı tır. n âallah, bu eser
Allah'ın izniyle onları kurtaracak ümidindeyim.
--- sh:»(Ms:51) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
*
&5
ZRj
4
(Bu risale, dört Bab ile bir Hâtime ve bir Mukaddeme üzerine tertib edilmi tir.)
Mukaddeme
Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm ö rendim;
tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen i aret edilecektir. Kelimelerden maksad: Mana-yı
harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır. öyle ki:
Cenab-ı Hakk'ın masivasına (yani kâinata) mana-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak
lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.
Evet her eyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk'a bakar. Di er ciheti de halka bakar. Halka
bakan cihet, Hakk'a bakan cihete tenteneli bir perde veya effaf bir cam parçası gibi, altında Hakk'a
bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldı ı zaman
Mün'im, san'ata bakıldı ı zaman Sâni', esbaba nazar edildi i vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre
gelmelidir.
Ve keza nazar ile niyet, mahiyet-i e yayı ta yir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha
kalbeder. Evet niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteri için yapılan bir ibadeti günaha
kalbeder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa, marifet-i
lahiyedir.
23
--- sh:»(Ms:52) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Birinci Kelâm:
- 3. S
&
Ben kendime mâlik de ilim. Ancak mâlikim kâinatın
mâlikidir. Fakat kendime mâlik nazarıyla bakıyorum ki, Mâlik-i Hakikî'nin sıfâtını ve sıfatların bir
derece mahiyetini ve hududunu bileyim. Evet mevhum, mütenahî hududum ile Mâlik-i Hakikî'nin
sıfatlarının bir cihette gayr-ı mütenahî hududunu bildim.
kinci Kelâm:
q; +,
Ölüm haktır. Evet bu hayat ve bu beden u azîm dünyaya direk
olacak kabiliyette de ildir. Zira onlar demir ve ta tan de ildir. Ancak et, kan ve kemik gibi
mütehalif eylerden terekküb etmi . Kısa bir zamanda tevafukları, içtimaları varsa da, iftirakları ve
da ılmaları her vakit melhuzdur.
& 7 Rabbim birdir. Evet herkesin bütün saadetleri, bir Rabb-ı Rahîm'e
Üçüncü Kelâm:
olan teslimiyete ba lıdır. Aksi takdirde pek çok rablere muhtaç olur. Çünki insan, câmiiyeti
itibariyle bütün e yaya ihtiyacı ve alâkası vardır. Ve her eye kar ı (hissederek veya etmeyerek)
teessürü elemleri vardır. Bu ise tam cehennem gibi bir halettir. Fakat erbab tevehhüm edilen esbab
yed-i kudretine bir perde olan Rabb-ı Vâhid'e teslimiyet, firdevsî bir vaziyettir.
Dördüncü Kelâm:
3
ile tabir edilen benlik, yani kendisine bir vücud, bir kıymet vermektir
ki; bu ene, Cenab-ı Hakk'ın sıfâtını, uunatını bilmek için bir santral ve bir vâhid-i kıyasîdir.
--- sh:»(Ms:53) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Birinci Bab
8
8*
beyanındadır.
H ` 54? !
" 4. WK & W
YR
ZRj
3H &r7
4*
Allah'tan ba ka hak bir Allah'ın bulunmadı ını kalben tasdik ve lisanen ikrar etti ime, bütün
gören ve görünen e yayı ahid gösteriyorum.
Öyle bir Allah ki, vücub-u vücuduna ve Vâhid, Ehad, Ferd, Samed oldu una Hazret-i
Muhammed (A.S.M.) bir ahid-i sadık ve bir bürhan-ı nâtıktır.
Öyle Muhammed (A.S.M.) ki, icma ve tasdiklerine mazhar olmakla, enbiya ve mürselîne
siyadet ünvanını; ve ittifak ve tahkiklerini almakla, imam-ül evliya ve'l-ülema lâkabını almı tır. Ve
öyle Muhammed (A.S.M.) ki, âyât-ı bahire, mu'cizat-ı katıa ve secaya-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye
sahibi olmakla mehbit-i vahy-i lahî olmu tur. Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.) ki, âlem-i gayb ve
melekûtu seyr ve ziyaret etmekle, ervahı mü ahede ve melaike ile musahabe, cin ve insanlara ir ad
vazifesini almı tır. Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.)dır ki, ahsiyet-i maneviyesiyle kâinatın
kemaline bir fihriste olmakla, bütün saadetlerin ve medeniyetlerin düsturlarını havi bir eriata
sahibdir. Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.)dır ki, âlem-i ehadette iken gaybiyattan haber verir bir
be îr ve nezîr olup bütün kuvvetiyle, kemal-i ciddiyetle ve vüsuk ile, itminan ile yüksek bir iman ile
nev'-i be ere kar ı "Tevhid Dini"ni
8
8 ile ilân ve i'lam ediyor.
--- sh:»(Ms:54) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza öyle bir Allah ki, vücub ve vücuduna, celal ve cemaline, Vâhid-i Ehad oldu una
ehadet edenlerden birisi de "Furkan-ı Hakîm"dir.
Ve öyle bir Furkan-ı Hakîm'dir ki, bütün enbiya kitablarının tasdiklerine mazhardır. Ve öyle
bir Furkan-ı Hakîm'dir ki, bütün akıllar ve kalbler, hükümlerini kabul ve tasdike icma ettikleri ve
cihat-ı sittesinden nur-ef an bir kitabdır.
Ve öyle bir Furkan-ı Hakîm'dir ki, mazhar-ı vahy olan resullerce, mahz-ı vahydir. Ehl-i ke f
ve ilhamca ayn-ı hidayettir. Maden-i iman ve mecma-i hakaiktir. Hükümleri delail-i akliye ile
müeyyed ve fıtrat-ı selimenin ehadetiyle musaddaktır. Lisan-ül gayb olup, âlem-i ehadette nev'-i
24
8
be eri
8
3)
ile tevhide emir ve davet ediyor.
Öyle bir Allah ki, vücub-u vücud ve vahdetine, u kitab-ı kebir denilen âlem, bütün yazıları
ve fasıllarıyla, sahifeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle ehadet etti i gibi; u insan-ı kebir
denilen kâinat da, bütün azâsıyla, cevarihiyle, hüceyratıyla, zerratıyla, evsafıyla, ahvaliyle delalet
8
8 ve o âlemlerin erkânıyla
,: 8 ; 3< 8 ve o erkânın azâsıyla ,: 8 d 3? 8 ve o azânın eczasıyla ,: 8 K& . 8 ve o eczanın
cüz'iyatıyla ,: 8 & K. 8 ve o cüz'iyatın hüceyratıyla ,: 8 n&Kj>. 8 ve o hüceyratın zerratıyla
,: 8 ; 3< 8 ve o zerratın tarlası olan esîriyle ,: 8 8 söyleyerek; bütün enva'ıyla, erkânıyla,
eder. Yani bu kâinat, ihtiva etti i bütün enva'ıyla
azâsıyla, eczasıyla, hüceyratıyla, zerratıyla, esîriyle (ellibe lisan ile) vücub-u vücud ve vahdetine
ehadet ve delalet eder. u lisanların tafsili gelecektir. imdi icmal ile zikredece im. öyle ki:
Kâinat terkiblerindeki intizam, cereyan-ı ahvaldeki nizam, suretlerdeki garabet,
nakı larındaki zînet, yüksek hikmetler, e yadaki muhalefet ve mümaselet, camidattaki muavenet,
birbirinden uzak olan
--- sh:»(Ms:55) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------eylerdeki tesanüd, hikmet-i âmme, inayet-i tâmme, rahmet-i vasia, rızk-ı âmm, hayatlar, tasarruf,
tahvil, ta yir, tanzim, imkân, hudûs, ihtiyaç, za'f, mevt, cehil, ibadet, tesbihat, daavat ve hâkeza pek
çok sıfatlar lisanlarıyla Hâlık-ı Kadîm-i Kadîr'in vücub ve vücuduna ve evsaf-ı kemaliyesine
ehadet ettikleri gibi; esma-i hüsnayı tilavet ederek, Cenab-ı Hakk'a tesbih ve Kur'an-ı Hakîm'i
tefsir ve Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) ihbaratını tasdik ediyorlar.
Geçen lisanların tafsiline geçiyoruz. öyle ki:
Kâinatta görünen tanzimat, nizamat, müvazenat kabza-i tasarrufunda bir mizan ve nizam
bulunan Hâlık'ın vücub-u vücuduna delalet etmekle
,: 8
8
cümlesini okur.
Ve keza kâinatta intizam ve ıttırad hüküm-fermadır. Bu iki sıfat, mutasarrıfın vahdetine ve
bir oldu una ehadet etmekle
,: 8
8
hakikatini ilân ediyor.
Ve keza semavat sahifesini güne ve yıldızlarla yazan kudretle, bal arısıyla karıncanın
sahifelerini hüceyrat ve zerrat ile yazan kudret bir oldu undan
,: 8
8
ile (mes'elenin
ilânıyla) Hâlıkın bir oldu una delalet ve ehadet eder.
Ve keza meselâ bulut ile arz gibi camid ve mütehalif eylerde tecavüb ve muavenet, yani
birbirinin hacetine cevab vermek ve seyyarat gibi emsten pek uzak olan yıldızların emse veya
birbirine tesanüd etmeleri, bütün e yanın bir Müdebbirin idaresinde bulundu una ehadet ederek
,: 8
8
ile ilân eder.
Ve keza semavatın yıldızlar gibi âsâr-ı muntazamadaki mü abehet ve arzın birbirine
benzeyen çiçeklerinde, hayvanatındaki münasebet, Hâlıkın bir oldu una delaletle ehadetini
,: 8
8
ile ilân eder.
--- sh:»(Ms:56) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza her bir zîhayat, çok isim ve sıfatların tecellisine mazhardır. Meselâ, bir zîhayat
vücuda geldi inde Bari isminin cilvesine, te ekkülünde Musavvir sıfatının cilvesine, gıdalandı ı
zaman Rezzak isminin cilvesine; hastalıktan ifa buldu unda, âfî isminin tecellisine ve hakeza
tesirde mütesanid, âsârda mütehalif, çok sıfat ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin
hedefleri bir oldu undan, elbette müsemmaları da bir olur. te her bir zîhayat, u mazhariyetle
25
Hâlık'ın bir oldu una dair olan ehadetini
,: 8
8
ile ilân eder.
Ve keza manzume-i emsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetçe birbiriyle
münasebetleri, ikisinin bir Nakka 'ın nak ı oldu una olan delaletlerini
,: 8
8
ile i'lam
ediyorlar.
Ve keza zerrat arasındaki cazibenin, güne ve yıldızlar arasında bulunan cazibeye karde
olması, her iki kısmın da bir kalem-i vâhidin yazısı oldu unu
,: 8
8
ile izhar ediyorlar.
Ve keza terkib ve mürekkebatta görünen intizam, o mürekkebattaki her zerrenin, lâyık
mevziine konulmasıyla hasıl olmu tur. Binaenaleyh o zerreleri, aralarındaki münasebetler
bozulmamak artıyla, lâyık mevkilerine koyabilmek, ancak bütün o mürekkebatı yaratabilecek bir
kudret sahibine hastır. te zerrattaki intizam ve u vaziyetin lisanıyla Allahüekber diyerek
,: 8
8
yu okur.
Ve keza bir neviden bir ferdin, bütün efraddan imtiyazını temin edecek te ahhus ve
taayyününün kalem-i kudretle yazılması, bütün nev'-i be erin, meselâ efradının nazar-ı kudrette
me hud ve melhuz oldu unu istilzam eder. Çünki bir ferd, alâmet-i farikası cihetiyle bütün efrada
muhalif olacaktır. E er bütün efrad hazır bulunmazsa, taayyünlerinde, alâmatlarında muhalefetin
bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyle ise, bir ferdin Hâlıkı bir nev'in Hâlıkı
olacaktır.
--- sh:»(Ms:57) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza bir nev'e Hâlık olabilmek, cinse de Hâlık olabilmeye mütevakkıftır. En nihayet i
,: 8
8
da nihayet bulur.
Ve keza hilkat ve yaratılı ın Vâcib-ül Vücud'a isnad edilmesini, nazarları çok kısa olanlar,
baid, garib, külfetli oldu unu tevehhüm etmekle inkârına zehab ediyorlar. Halbuki esbaba isnad
edilir ise onların tevehhüm ettikleri bu'd, garabet, külfet kat kat muzaaf olarak hakikate inkılab eder.
Çünki vâcibe daha kolay olur. Meselâ, bir adamdan birkaç eyin sudûru, birkaç adamdan bir eyin
sudûrundan daha ehvendir. Meselâ bal arısının hilkati, kudret-i lahiyeye isnad edilmezse nihayetsiz
mü kilât olur.
Maahaza, vâhidin kesrete yaptı ı vaziyet ve maslahatı, kesret çok me akkatlerden sonra
yapabilir. Meselâ, bir kumandanın pek çok neferlere verdi i intizam vaziyeti, o neferlere verilse
sühuletle yapamazlar. Demek Hâlık-ı Vâhid'e yapılan isnadda, zahiren bu'd ve garabet varsa da
esbab ve kesrete edilen isnadda, muzaaf olarak müteselsil muhaller vardır. öyle ki:
Her bir zerrede, Vâcib-ül Vücud'un sıfatlarını farzetmek lâzım geliyor. Çünki nakı taki
kemal, san'attaki hüsün o sıfatları ister. Hem irketi kabul etmeyen vücub hakkında, gayr-ı mütenahî
eriklerin farzı lâzımdır. Hem her bir zerrenin, bütün zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem mahkûm-u
mutlak olması lâzım geliyor. Çünki nizam ve intizam öyle ister. Hem her bir zerrede, ihatalı bir
uur, tam bir ilim lâzımdır. Çünki zerreler arasında tesanüd ve müvazene vardır. Bu tesanüd ve
müvazene ise ilim ile olur.
te, e yayı esbaba isnad etmekte bu kadar muhaller vardır. Amma sahib-i hakikî olan
Vâcib-ül Vücud'a isnad edildi i vakit, o zerreler öyle bir vaziyete girerler ki, emsin cilvelerine,
timsallerine, lem'alarına mazhar olan su katreleri gibi; kudret-i ezeliyenin nuranî tecellisine,
cilvelerine, lem'alarına o zerreler de mazhar olup, sahib-i kudretin izniyle, gayr-ı mütenahî olan ilim
ve iradesiyle, o zerrelerde te ekkülât ve terkibat yapılır. Binaenaleyh kudret-i ezeliyenin bir lem'ası
kudretin hâsiyetine mâlik oldu undan, esbabın binler lem'asından ve esbabın sultanından daha
tesirlidir. Çünki bunda tecezzi ve inkısam vardır, kudret-i ezeliyede ise yoktur.
--- sh:»(Ms:58) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza külfet ve u ra mak da yoktur. Çünki kudret Sâni'in zâtına zâtîdir, arazî de ildir.
Acz, kudretine tahallül edemez. Kudretin bir lem'asına zerreler, emsler mütesavidir. Büyük,
küçükten a ır ve zahmetli de ildir. Ve keza hayat, vücud, nur gibi eylerin zahir ve bâtınları effaf
26
oldu undan, icadları zamanında, vesait-i esbab altında kudretin tasarrufu görünür. Evet hayatın
vaziyetlerine ve derecelerine dikkat edilirse, kudretin tasarrufu görünür.
Meselâ: Bir salkım üzümün yapılması için ince, camid bir dal ve bir cam parçasında emsin
timsalini tersim için küçük bir delikten ziyanın geçmesi ve bir evi tenvir için bir kibrit tavassut
ediyor. Ve bu gibi basit esbab altında yapılan o azîm ve garib i lerde kudretin tasarrufu gündüz gibi
görünmesi a ikârdır.
Ve keza e yanın esbaba isnadındaki istib'addan ve isti rabdan hasıl olan inkârdan ne 'et
eden dalaletlerden hasıl olan ızdırabat, bütün akılları, ruhları Vâcib-ül Vücud'a firar ve iltica etmeye
mecbur eder. Çünki ancak Onun kudretiyle, iradesiyle her mü kil hallolur ve kapalı kapılar açılır.
Ve Onun zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binaenaleyh necat ve halas ancak Allah'a iltica ile olur.
r, 9 e U
K(1 8
KV)
te kâinat u hakikatın lisanıyla
,: 8
8
yu söylüyor.
Ve keza esbab-ı zahiriye pek basit, mahdud, fakir, camid, uursuz, iradesiz ve kanunlar
kısmı da itibarî, mevhum eylerdir. Müsebbebatta bulunan hârika nakı lar, zînetler, garib ve acib
san'atların o gibi kıymetsiz esbab ile kat'iyyen münasebetleri yoktur. Binaenaleyh meselâ bedenin
hüceyratındaki nizamlı, intizamlı te ekkülâtı, ekmek yemesine; ve kuvve-i hâfızada yazılan gayr-ı
mahdud muntazam nakı ları, kulaktaki ve ba taki telâfife; ve konu makta, tefekkürde, harflerin
te ekkülâtına ve suver-i zihniyenin husulüne, lisan ve zihnin hareketleri gibi esbaba isnadları
ahmakçasına bir hükümdür. Ancak o gibi müsebbebat, gayr-ı mütenahî bir kudret ile bir ilim ve bir
iradeyi iktiza ediyorlar. Bu hakikate binaen sabittir ki, kevn ü vücudda müessir-i hakikî, ancak
kudreti gayr-ı mütenahî bir Hâlık-ı Kadîr'dir. Esbab ise bahanelerdir, vesait de perdelerdir.
--- sh:»(Ms:59) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Havas ve hâsiyetler dahi kudretin tecelliyatına ve lem'alarına isim ve ünvanlardır.
Hem kanunlar ve nevamis denilen eyler, ancak ilim ile irade ve emrin enva'a olan
tecellilerinin isimleridir. Evet kanun emirdendir, namus iradedendir. te kâinat müsebbebatın
lisanıyla
,: 8
8
ile Hâlık-ı Hakikî'yi ilân ediyor.
Ve keza kâinat sahifesinde pek büyük bir itina ve ihtimam ile hârika bir tarzda yazılan
nakı lar, münferiden ve müçtemian, gayr-ı mütenahî bir kudreti iktiza ettiklerinden, kâinat da bir
Vâcib-ül Vücud, bir Hâlık-ı Kadîr'in vücuduna bizzarure delalet eder ki, o Hâlık'ın tesir-i kudretine
nihayet olmadı ından, eriklerden bilbedahe müsta nidir, erike ihtiyacı yoktur.
Maahaza, erik hadd-i zâtında mümteni'dir. Bir ferdinin vücudu mümkün de ildir. Çünki
kudret-i kâmilenin tesiri gayr-ı mütenahîdir. erik oldu u takdirde, kudretin tesiri mahdud olur.
Mütenahî olmadı ı halde mütenahî olur, inkıtaa u rar. Bu ise, birkaç cihetten muhaldir. Öyle ise
istiklal ve infirad, uluhiyet için zâtî hassalardır.
Maahaza erike bir mahal, bir makam, bir imkân-ı zâtî yoktur. Ve erikin vücudu hakkında
ne bir delil ve ne de bir delilden ne 'et eden bir ihtimal ve ne de bir emare ve kâinatın hiç bir
cihetinde erike bir mevzi yoktur. Bilakis hangi eye, hangi cihete bakılırsa tevhid sikkesi görünür.
Demek müessir-i hakikî ancak ve ancak Allah'tır.
Evet insan kâinatın en e refi ve esbab içinde ihtiyarı en geni oldu u halde, ef'al-i ihtiyarîsi
içinde yemek ve içmek gibi en âdi bir fiilinde, yüz cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana ait olabilir.
Esbabın sultanı olan insan, böyle eli ba lı, tesirsiz olursa öteki esbab-ı camide ne halt edebilir?
te kâinat u hakikatten tebarüz eden vücud ve vahdet lisanıyla
,: 8
8
yu tilavet
eder.
Ve keza kâinatın bütün ecza ve zerratına tecelli eden esma-i lahiye arasındaki tesanüd, yani
birbirine dayanarak tecelli ettikleri
--- sh:»(Ms:60) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------bir temazüç, yani elvan-ı seb'a gibi birbiriyle memzuc olarak e yayı cilvelendirdikleri eserleri bir
oldu u gibi, müsemmalarının da vâhid, ehad oldu una ehadet eder. Ve bu ehadet lisanıyla, kâinat
,: 8
8
diyerek ilân ediyor.
27
Ve keza kâinatın -küllî ve cüz'î- ihtiva etti i bütün eczasını istilâ eden bir hikmet-i âmme
görünür. Ve bu hikmet-i âmme, kasd, uur, irade, ihtiyar sıfatlarını tazammun ediyor. Bu sıfatlar,
bir Hakîm-i Mutlak'ın vücub-u vücuduna delalet eder. Çünki kâinat mef'ul ve münfaildir. Mef'ul
fâilsiz olamadı ı gibi, mef'ulün camid bir cüz'ü de fâil olamaz.
Ve keza kâinat sahifesinde bir inayet-i tâmme parlıyor. Bu inayet, tazammun etti i hikmet,
lütuf, tahsin sıfatlarıyla bir Hâlık-ı Kerim'in vücub-u vücuduna delalet eder. Çünki in'am ve ihsan,
mün'im ve muhsinsiz olamaz.
Ve keza kâinatı mü temilâtıyla beraber içine alan pek geni bir merhamet görünüyor. Bu
merhamet, rahmet, hikmet, inayet, in'am gibi çok sıfatları tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir
Rahman-ı Rahîm'in vücub-u vücuduna ehadet eder. Çünki sıfat mevsufsuz olamaz.
Ve keza zevilhayat ve canlı mahlukata tevzi edilen bir rızk-ı âmm vardır. Ve bu rızk sıfatı,
geçen sıfatları istilzam etmekle bir Rezzak-ı Rahîm'in vücuduna delalet eder. Çünki fiil fâilsiz
olamaz.
Ve keza bütün kâinatta inti ar eden bir hayat vardır. Bu hayat sıfatı dahi, geçen sıfatları
iktiza etmekle bir Hayy-ı Kayyum, bir Muhyî ve Mümit Hâlık'ın vücub-u vücuduna delalet eder.
Arkada ! Elvan-ı seb'a gibi memzuc olan u be hakikat, kâinata bir Rab, Kadîr, Alîm, Hakîm,
Kadîm, Rahîm, Rahman, Rezzak, Hayy-ı Kayyum zarurî oldu una bilbedahe delalet ve ehadet
eder. Ve kâinat bu ehadetlerini
,: 8
8
ile ilân eder.
Ve keza kâinat yüzünde hüsn-ü zâtîyi gösteren bir hüsn-ü arazî ve bir cemal-i mücerredi
gösteren bir cemal-i hazîn ve mahbub-u hakikîye i aret eden bir a k-ı sadık ve bütün esrarı
cezbeden bir hakikat-ı cazibeye i aret eden bir cezbe ve bir incizab vardır. Bu hakikatler,
--- sh:»(Ms:61) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------kâinata bir Rabb-i Vâcib-ül Vücud lâzım ve zarurî oldu una ehadet ettiklerini, kâinat
,: 8
8
ile talim ve i'lam ediyor.
Ve keza bütün enva'ın cüz'iyatında bir tasarruf var. Bu tasarruf, faideli i ve maslahatlar
içindir. Ve nebatat ve hayvanatta bir tebeddül ve tahavvül var. Bu da pek çok menfaatler içindir.
Küre-i arzda gece ve gündüz cihetiyle bir ta yir var. Bu dahi büyük büyük gayeler içindir. Kâinatta
hükümferma olan nizam ve intizamla beraber, faaliyet hususunda elvan-ı seb'a gibi tebarüz eden u
hakikatler, bilbedahe bir mutasarrıf-ı hakîm, kadîr, fâil-i muhtar gibi bütün evsaf-ı kemaliye ile
muttasıf bir Hâlık'ın vücub-u vücuduna yaptıkları delaleti, kâinat
,: 8
8
ile tebli ediyor.
Ve keza kâinatın ihtiva etti i bütün enva' ve ecza ve zerratı istilâ eden hudûs, bir muhdis ve
bir mûcidi iktiza eder.
Ve keza kâinat bütün eczasıyla beraber gayr-ı mütenahî e kal ve vaziyetlere kabiliyeti,
ihtimali, imkânı varken bu ekl-i hazıra girmesi, elbette bir Hâlık-ı Vâcib-ül Vücud'un ihtiyar, irade
ve tercihiyle olmu tur.
Ve keza büyük bir fakr u ihtiyaçta bulunan kâinatın enva' ve eczasına lâzım olan i lerini,
hacetlerini evkat-ı münasibde
hW>4 8 s .
îfa ve is'af etmek, bir Rezzak-ı Kerim'in vücub-u
vücuduna delalet eder.
Ve keza kâinat, umumî ve hususî, maddî ve manevî pek büyük ihtiyaçlar içindedir. Gerek
vücuduna ve gerek bekasına lâzım eyleri, i leri görmekten âcizdir. Bu gibi matlublarının uuru
olmaksızın yerine getirilmesi, elbette Rahman-ı Rahîm ve Vâcib-ül Vücud bir Sâni'-i Hakîm
tarafındandır.
Ve keza kevn ü vücudda, imkân, kesret, infial mertebeleri vardır. mkân mertebesi, vücub
mertebesine bakar ve onu istilzam eder. Kesret mertebesi, vahdet mertebesine nâzırdır, onu iktiza
eder. nfial mertebesi, fâiliyet mertebesine mütevakkıftır. Bu mertebeler arasındaki
--- sh:»(Ms:62) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------istilzam, bizzarure vâcib, vâhid, fa'al bir Hâlık'ı iktiza ve istilzam eder.
Ve keza bakıyoruz ki, kâinatta herhangi bir ey, hadd-i kemale vâsıl olmayınca hareket
28
etmekten durmuyor. Kemaline vâsıl oldu u zaman hareketi terk edip sükûnda oturur. Bundan
anla ılıyor ki, vücud kemali ister, kemal de sübutu iktiza eder. Öyle ise, vücudun vücudu kemal
iledir. Kemalin kemali de devam ile olur. Öyle ise, bir Vâcib-i Sermedî, Kâmil-i Mutlak var ki,
mümkinatın bütün kemalâtı, onun nur-u kemalinin cilvelerine birer gölgedir. Öyle ise Cenab-ı Hak
zâtında, sıfatında, ef'alinde kâmil-i mutlaktır.
Ve keza her eyin bâtını zahirinden daha latif, daha effaftır. Bu ise, Sâni'in o eyden hariç
ve baid olmamasına delalet eder. O eyin sair e ya ile nizam ve müvazenesinin Sânii tarafından
temin edildi i cihetle de, Sâniin o eyde dâhil olmamasını iktiza eder. Öyle ise, bir masnuun zâtına
bakılırsa, Sâniin ilim ve hikmeti görünür. Gayrısıyla birlikte bakılırsa, Sâniin fevk-al küll bir sem'
ve basara mâlik oldu u görünür. Bu hakikatten anla ıldı ki: Sâni'-i Âlem, âlemde dâhil olmadı ı
gibi âlemden hariç de de ildir. lmi ve kudreti ile her eyin içinde oldu u gibi, her eyin fevkindedir.
Bir eyi gördü ü gibi, bütün e yayı da beraber görür.
Bu hakikatler, kavs-i kuzeh renkleri gibi macun, bir takım nuranî âyetlerdir. Kâinat bütün
evsaf-ı kemaliye ile muttasıf bir Hâlık'ın vücub-u vücud ve vahdetine delalet eder. Evet kâinat o
Hâlık'ın nurunun gölgesi, esmasının tecelliyatı, ef'alinin âsârıdır.
Arkada ! Kâinatın
u geçen hakikatların lisanıyla söyledi i
,: 8
8 delailiyle
,W7 M 4. ı istilzam
3 8 Z,N 8 , 8 ı isbat eder. Ve keza 8 8
3) hakikatı
ediyor.
,W7 M 4. da, imanın be rüknünü tazammun etti i gibi, sıfat-ı rububiyete de mazhar ve
mir'attır. Bu sırra binaendir ki,
,W7 M 4. imanın mizan ve terazisinde 8 8 ile karin ve
--- sh:»(Ms:63) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------müvazi olmu tur. Nübüvvet, sıfat-ı rububiyete nâzır ve mazhar oldu undan, umumî bir câmiiyete
mâliktir. Velayet ise, hususî ve cüz'îdir. Aralarındaki nisbet
3H r7 ile & 7 arasındaki nisbet
gibidir ki, birisinde izafe umumîdir, ötekisinde hususîdir. Veya arzdan ar a olan mi'racla secdedeki
mi'rac arasında veya ar ile kalb arasındaki nisbet gibidir.
Arkada ! u yüksek olan matluba zikretti imiz bürhanlar, matlubu ihata eden bir dairedir.
Matlub olan vücub-u vücud ve vahdet o dairenin merkezindedir. Daireyi te kil eden bürhanların her
birisi, parma ını uzatıp, matlubun hak ve sadık oldu una imza atıyorlar. O bürhanlardan zayıf
olanların aralarında tesanüd vardır. Yani, birbirini teyid ve takviye etmekle, zayıf bürhanların
za'fiyeti zâil olur. Zâil olmasa bile itibardan dü mez. tibardan dü se bile, dairenin bozulmasına
sebeb olmaz. Ancak daire küçülür.
Maahaza bürhanların heyet-i mecmuasına terettüb eden matlubun kuvvet ve vuzuhunu her
ferdden istemek ve her ferdde aramak, aklın hastalı ına, zihnin cüz'iyetine i aret olup, matlubu red
ve inkâr için bir zemin te kil ediyor. Binaenaleyh bir bürhana bakıldı ı zaman za'fiyetten dolayı
vehimler ba gösterirse, öteki bürhanlardan süzülen kuvvet ile ortada za'fiyet kalmaz, vehimler de
da ılır.
Maahaza bazı bürhanlar suya benziyor, bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziya
gibidir. Binaenaleyh bu gibi bürhanları gayet latif ve dikkatli ince bir fikir ile arayıp tutmalıdır ki,
dökülmesin, sönmesin, uçmasın!..
--- sh:»(Ms:64) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------TAKR Z
(Fâzıl-ı muhterem Meclis-i Mesahif ve Tedkik-i Müellefat-ı er'iye Reis-i Âlîsi eyh Safvet
Efendi Hazretlerinin takrizidir.)
Cenab-ı Hakk'a hamd ve kendisine Kur'an nâzil olan Peygamberimize ve dinin binasını
tahkim ve temhid eden âl ü ashabına salât ü selâm olsun!
Tevhid Denizinden Bir Katre namındaki risale gözüme tecelli etti. O denizle bu katre
arasında bir fark göremedim. Çünki o katre hakikatte o denizden geliyor ve o denize dökülüyor.
Tevhid denizinden avuçla su içmekte ve slâmiyet memesinden süt emmekte karde imiz olan
29
allâme Bediüzzaman Said Nursî'nin sa'yinden dolayı Cenab-ı Hakk'a hadsiz ükürler olsun!
El-fakir, türab-u akdam-ul ülema
SAFVET
(Rahmetullahi Aleyh)
--- sh:»(Ms:65) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Hâtime
( u hâtime, dört çe it hastalıkları beyan eder. Ve tedavi çarelerini gösterir.)
Birinci Hastalık: "Ye's"tir.
Arkada ! Amele ve taate muvaffak olamayan azabdan korkar, yeise dü er. Böyle bir
me'yusun gözüne, dinî mes'elelere münafî edna ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan görünür.
Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, di er emarelerin saikasıyla ilân-ı isyan ederek slâm
dairesinden çıkar, eytanın ordusuna iltihak eder. Binaenaleyh a'male muvaffak olamayanlar, yeise
dü memek için u âyete müracaat etsin:
3_H ` r, 1 KV]
2
7 . ,[email protected] 8 =WV
K 7,V] ,:
,)KW 1 0A35 3 'N
kinci Hastalık: "Ucb"dur.
Arkada ! Ye'se dü en adam, azabdan kurtulmak için, istinad edecek bir noktayı aramaya
ba lar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemalâtı var, hemen o kemalâtına bel ba lar. Güvenerek der
ki: "Bu kemalât beni kurtarır, yeter" diye bir derece rahat eder. Halbuki a'male güvenmek ucbdur.
nsanı dalalete atar. Çünki insanın yaptı ı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü de ildir,
onlara güvenemez.
Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun de ildir. Çünki kendisinin eser-i san'atı de ildir. O
vücudu yolda bulmu , lakita olarak temellük de etmi de ildir. Kıymeti olmayan eylerden oldu u
için yere atılmı da insan almı de ildir. Ancak o vücud hâvi oldu u
--- sh:»(Ms:66) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------garib san'at, acib nakı ların ehadetiyle, bir Sâni'-i Hakîm'in dest-i kudretinden çıkmı kıymettar bir
hane olup, insan o hanede emaneten oturur. O vücudda yapılan binlerce tasarrufattan ancak bir tane
insana aittir.
Ve keza esbab içerisinde en e ref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken, ef'al-i ihtiyariye
namıyla kendisine mal zannetti i ef'alin ekl, ürb gibi en âdi bir fiilin husulünde, yüz cüz'ünden
ancak bir cüz'ü insana aittir.
Ve keza insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havassının en geni i hayal oldu u halde, o hayal
akıl ve aklın semerelerini ihata edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl daire-i ihtiyarına idhal
edip, onlarla iftihar ediyorsun?
Ve keza uurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller
uurî oldukları halde, uurun taalluk etmedi inden sabit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni'-i Zî uur'dur.
Ne sen fâilsin ve ne senin esbabın... Binaenaleyh mâlikiyet davasından vazgeç. Kendini mehasin ve
kemalâta masdar oldu unu zannetme. Ve kat'iyyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur
vardır. Çünki sû'-i ihtiyarınla, sana verilen kemalâtı bile ta yir ediyorsun. Senin hanen hükmünde
bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir. Binaenaleyh
3 8 Z,N 8 , 8
4
F
de.
Üçüncü Hastalık: "Gurur"dur.
Evet gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. E er gurur
saikasıyla ba kaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan
nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve ke fiyatlarını daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın ir adat ve
ke fiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki
eslaf-ı izamın kırk günde yaptıkları bir ke fiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar.
Dördüncü Hastalık: "Sû'-i zan"dır.
Evet insan hüsn-ü zanna memurdur. nsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde
30
bulunan sû'-i ahlâkı, sû'-i zan saikasıyla
--- sh:»(Ms:67) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------ba kalara te mil etmesin. Ve ba kaların bazı harekâtını, hikmetini bilmedi inden, takbih etmesin.
Binaenaleyh eslaf-ı izamın hikmetini bilmedi imiz bazı hallerini be enmemek, sû'-i zandır. Sû'-i
zan ise, maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler.
Arkada ! Taht-el arz yaptı ım hayalî bir seyahatta gördü üm bazı hakikatları zikredece im:
Birinci Hakikat: Arkada ! Mâlik-i Hakikî'den gaflet, nefsin firavunlu una sebeb olur. Evet
taht-ı tasarrufunda bulunan bütün e yanın Mâlik-i Hakikîsini unutan, kendisini kendisine mâlik
zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve ba kaları da, bilhassa esbabı kendisine kıyas ile,
hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Ve bu vesile ile, Allah'ın mülkünü, malını kendilerine taksim
ederek ahkâm-ı lahiyeye kar ı muaraza ve mübarezeye ba lar.
Halbuki Cenab-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, uluhiyet sıfatlarını
fehmetmek üzere bir vâhid-i kıyasî vazifesini görüyor. Maalesef sû'-i ihtiyar ile hâkimiyet ve
istiklaliyete âlet ederek tam bir firavun olur.
Arkada ! Bu ince hakikat, tam vuzuh ve zuhuruyla öyle bana göründü ki: Gaflet suyu ile
tenebbüt eden benlik, Hâlık'ın sıfatlarını fehmetmek için bir vâhid-i kıyastır. Çünki insanlar
görmedikleri eyleri kıyas ve temsiller ile bilirler. Meselâ: Bir adam Cenab-ı Hakk'ın kudretini
anlamak için bir taksimat yapar: "Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da Onun
kudretindedir" diye vehmî bir çizgi çizmekle mes'eleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de
ona teslim eder. Çünki nefis, nefsine mâlik olmadı ı gibi cismine de mâlik de ildir. Cismi, ancak
acib bir makine-i lahiyedir. Kaza ve kader kalemiyle kudret-i ezeliye (bir cilveci i) o makinede
çalı ıyor. Binaenaleyh insan o firavunluk davasından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslim etsin,
emanete hıyanet etmesin! E er hıyanetle bir zerreyi nefsine isnad ederse, Allah'ın mülkünü esbab-ı
camideye taksim etmi olacaktır.
kinci Hakikat: Ey nefs-i emmare, katiyen bil ki, senin hususî ama pek geni bir dünyan
vardır ki; âmâl, ümid, taallukat, ihtiyacat üzerine bina edilmi tir. En büyük temel ta ı ve tek dire i,
senin vücudun ve senin hayatındır. Halbuki o direk kurtludur. O temel
--- sh:»(Ms:68) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------ta ı da çürüktür. Hülâsa, esastan fasid ve zayıftır. Daima harab olma a hazırdır.
Evet bu cisim ebedî de il, demirden de il, ta tan de il.. ancak et ve kemikten ibaret bir
eydir. Âni olarak senin ba ına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak zaman-ı mazi senin gibi geçmi
olanlara geni bir kabir oldu u gibi, istikbal zamanı da geni bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki
kabrin arasındasın; artık sen bilirsin!...
Arkada ! Bildi imiz, gördü ümüz dünya bir iken, insanlar adedince dünyaları hâvidir.
Çünki her insanın tam manasıyla hayalî bir dünyası vardır. Fakat, öldü ü zaman dünyası yıkılır,
kıyameti kopar.
Üçüncü Hakikat: u gördü ün dünyayı, bütün lezaiziyle, sefahetleriyle, safalarıyla pek a ır
ve büyük bir yük gördüm. Ruhu fasid, kalbi hasta olanlardan ba ka kimse o a ır yükün altına
giremez. Çünki bütün kâinatla alâkadar olmaktansa ve her eyin minnetine girmektense ve bütün
esbab ve vesaite el açıp arz-ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb-ı Vâhid, Semi' ve Basîr'e iltica etmek
daha rahat ve daha kârlı de il midir?
Dördüncü Hakikat: Ey nefis (*) Kâinatın uzak çöllerine gidip Sâni'in isbatına deliller
toplamaya ihtiyaç yoktur. Bir kulübecik hükmünde bulunan içerisinde oturdu un cisim kafesine
bak! Senin o kulübenin duvarlarına asılan icad silsilelerinden, hilkatin mu'cizelerinden ve hârika
san'atlarından, kulübeden harice uzatılan ihtiyaç ellerinden ve pencerelerinden yükselen "Ah!, Oh!"
ve enînler lisan-ı haliyle istenilen yardımlarından anla ılır ki, o kulübeyi mü temilâtıyla beraber
yaratan Hâlık'ın o âh u enînleri i itir, efkat ve merhamete gelir, hacat ve âmâlin ne varsa taht-ı
taahhüde alır. Zira sine in kafasındaki o küçük küçük hüceyratın nidalarına "Lebbeyk" söyleyen o
Sâni'-i Semi' ve Basîr'in, senin dualarını i itmemesi ve o dualara müsbet cevablar vermemesi imkân
ve ihtimali var mıdır?
Binaenaleyh ey bu küçük hüceyrelerden mürekkeb ve "ene" ile tabir edilen hüceyre-i kübra!
O kulübeci in küçüklü üyle beraber, dolu oldu u hârika icadlarını gör, imana gel! Ve: Yâ lahî! Yâ
31
Rabbî! Yâ Hâlıkî! Yâ Musavvirî! Yâ Mâlikî ve yâ men lehülmülkü
(*): (Müellif-i muhterem, kendi nefsine tasrihen, ba kalara da ta'rizen söylüyor.)
--- sh:»(Ms:69) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------velhamd! Senin mülkün ve emanetin ve vedîan olan u kulübecikte misafirim, mâlik de ilim." de; o
bâtıl temellük davasından vazgeç! Çünki o temellük davası, insanı pek elîm elemlere maruz bırakır.
(**)
Nükte
Arkada ! man bütün e ya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını
tesis eder.
Küfür ise, bürudet gibi bütün e yayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla
baktırır. Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adavet, kin, vah et yoktur. En büyük bir dü manıyla
bir nevi karde li i vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet oldu u gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı
vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza kâfir, dünyada
hasenatının mükâfatını (filcümle) görür. Mü'min ise, seyyiatının cezasını görür.
Bunun için dünya kâfire cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine cehennemdir (yani saadet-i
ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mes'uddur, denilmi tir.
Ve keza iman, insanı ebediyete, Cennet'e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise ruhu, kalbi
söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünki iman, kabu unun içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise,
lüb ile kabu u tefrik etmez. Kabu u aynen lübb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür
derecesine indirir.
Nokta
Arkada ! Kalb ile ruhun hastalı ı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade
olur. O hastalık marazı da, ulûm-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek manevî olan
hastalıklar,
(**): (Mütercimin bir itizarı)
Mesnevî-i Nuriye'nin Arabî asıl nüshasında bulunan ve yeri burası olan Sübhanallah,
Elhamdülillah ve Allahü Ekber'e dair çok kıymetli ve ehemmiyetli bir kısmı, üslûbunu ve fesahatını
muhafaza edememek ve evrad makamında okunabilen o hakikatları Türkçeye çevirmekle, kıymet-i
asliyesini haleldar etmek endi esiyle tercüme etmedim. Karilerden özür diler, rahmet ve hayır
dualarını beklerim.
Mütercim
ABDÜLMEC D
--- sh:»(Ms:70) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------insanları aklî ilimlere te vik ve sevk eder. Ve akliyat ile i tigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtela
olur.
Ve keza dünyanın iki yüzünü gördüm:
Bir yüzü: Az çok zahirî bir ünsiyet, bir güzelli i varsa da, bâtını ve içi daimî bir vah et ile
doludur.
kinci yüzü: Filcümle zahiren vah etli ise de, bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur. Kur'an-ı
Azîmü an, nazarları âhiret ile muttasıl olan ikinci veche tevcih eder. Birinci vecih ise âhiretin zıddı
olup ademle muttasıldır.
Ve keza mümkinatın da iki vechi vardır:
Birisi: Enaniyet ile vücuddur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalbolur.
kincisi: Enaniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcib-ül Vücud'a bakar bir vücud kazanır.
Binaenaleyh vücud istersen, mün'adim ol ki vücudu bulasın!..
Nükte
(Mukaddemede zikredilen dört kelimeden, niyet hakkındadır.)
Arkada ! Bu niyet mes'elesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet niyet öyle
bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acib bir iksir ve bir mâyedir.
Ve keza niyet, ölü ve meyyit olan haletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir
ruhtur.
Ve keza niyette öyle bir hâsiyet vardır ki; seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder.
32
Demek niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlastır. Öyle ise necat, halas ancak ihlas iledir. te bu
hâsiyete binaendir ki; az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki; az bir ömürde,
Cennet bütün lezaiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan, daimî bir âkir olur, ükür sevabını
kazanır.
Ve keza dünyadaki lezzet ve nimetlere iki cihetle bakılır:
Bir cihette, o nimetlerin bir mün'im tarafından verildi i dü ünülür. Ve nazar, o lezzetten
in'am edene döner; onu dü ünür. Mün'imi
--- sh:»(Ms:71) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------dü ünmek lezzeti, nimeti dü ünmekten daha lezizdir.
kinci cihet, nimeti görür görmez nazarını ona hasrederek, o nimeti ganîmet telakki ederek
minnetsiz yer. Halbuki birinci cihette lezzet, zeval ile zâil olsa bile ruhu bâkidir. Çünki Mün'im'i
dü ünür. Mün'im ise merhametlidir, daima bu nimetleri bana verir diye ümidvar olur. kinci cihette,
nimetin zevali ölüm de ildir ki, ruhu kalsın. Ruhu da söner, ancak dumanı kalır. Musibetlerin ise;
zevalinden sonra dumanları söner, nurları kalır. Lezzetlerin zevalinden sonra kalan dumanları,
günahlarıdır.
Arkada ! Dünya ve âhiretteki lezzet ve nimetlere, iman ile bakılırsa, bunlarda bir hareket-i
devriye görülür ki; emsaller birbirini takib eder. Biri gider, yerine onun misli gelir. Bu sayede o
nimetlerin mahiyeti sönmez. Ancak te ahhusat-ı cüz'iyede firak ve iftirakları vardır. Bunun içindir
ki; lezaiz-i imaniye, firak ve iftirak ile müteessir ve mükedder olmuyor. Fakat ikinci cihette, her bir
lezzetin zevali var. Ve o zeval hadd-i zâtında elem oldu u gibi, dü ünmesi de elemdir. Çünki bu
ikinci cihette, hareket devriye de ildir, müstakimdir. Lezzet, ebedî bir ölüm ile mahkûm olur...
Nokta
Arkada ! Esbab ve vesaiti insan kuca ına alıp yapı ırsa, zillet ve hakarete sebeb olur.
Meselâ: Kelb, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile i tihar
etmi tir. Hattâ sadakat ve vefadarlı ı darb-ı mesel olmu tur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar
arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılma a lâyık iken, maalesef insanlar arasında
mübarekiyet de il necis-ül ayn addedilmi tir.
Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara kar ı ükran
hissi olmadı ı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabı ise, kelbde hırs
marazı fazla oldu undan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapı ır ki, Mün'im-i
Hakikî'den bütün bütün gafletine sebeb olur. Binaenaleyh vasıtayı müessir bilerek Müessir-i
Hakikî'den yaptı ı gaflete ceza olarak necis hükmünü almı tır ki tahir olsun. Çünki hükümler,
hadler günahları afveder. Ve beynennas tahkir darbesini, gaflete keffaret olarak yemi tir.
--- sh:»(Ms:72) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Öteki hayvanlar ise, vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ: Kedi
seni sever, tazarru' eder, senden ihsanı alıncaya kadar. hsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki,
sanki aranızda muarefe yokmu ve kendilerinde sana kar ı ükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i
Hakikî'ye ükran hisleri vardır. Çünki fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar.
uur olsun olmasın...
Evet kedinin "mır-mır"ları "Ya Rahîm! Ya Rahîm! Ya Rahîm"dir.
Nükte
Yine gördüm ki: E er her ey Cenab-ı Hakk'a isnad edilmezse, bir ân-ı vâhidde, gayr-ı
mütenahî ilahların isbatı lâzım gelir. Ve bütün zerrat-ı kâinattan daha çok olan u ilahların her birisi,
bütün ilahlara hem zıd, hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, her birisi, bütün kâinata
elini uzatmı tasarrufatta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım geliyor. Meselâ: Bal arısının bir
ferdini yaratan bir kudretin hükmü, bütün kâinata câri ve nafiz olması lâzımdır. Zira, o bal arısı
kâinatın unsurlarına nümunedir, eczasını kâinattan alıyor. Halbuki vücud sahasında mahal ve
makam, yalnız ve yalnız Vâcib-ül Ehad'a mahsustur. E er e ya kendi nefislerine isnad edilirse, her
bir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ: Ayasofya'nın bânisi inkâr edildi i takdirde, her bir ta ı bir
Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise kâinatın Sânia olan delaleti, kendi nefsine olan
delaletinden daha vâzıh, daha zahir, daha evlâdır.
Öyle ise, kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâni'in inkârı mümkün de ildir...
33
Nokta
Gafletten ne 'et eden dalalet, pek garib ve acibdir. Mukareneti illiyete kalbeder. ki ey
arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet
gösterilmesi o dalaletin e'nindendir. Halbuki devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz.
Nükte
Arkada !
5H
deki "nun"un ifade etti i cem' ve cemaat, fikri ve
--- sh:»(Ms:73) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------kalbi ayık olan musallînin nazarında sath-ı arzı bir mescid ekline getirir. Ve bütün mü'minlerden
te ekkül etmi , arktan garba kadar dizilmi safları hâvi o cemaat-ı kübra içinde namaz kıldı ını
ihtar ettirir.
Ve keza
8
8 olan kelime-i zikriyeyi bir insan vird-i zeban etti i zaman, zamanı bir
halka-i zikir tahayyül etmekle o halkanın sa tarafı olan mazi cihetinde enbiyanın, sol tarafı olan
istikbal cihetinde de evliyanın oturup cemaatle zikrettiklerini ve kendisi de o cemaat-ı uzma içinde
bulunarak u kubbe-i minayı dolduran yüksek lahî ve tatlı sadâlarına i tirak etti ini tahayyül etsin.
Kuvve-i hayaliyesi daha keskin olanlar da kâinat mescidinde bütün masnuatın te kil ettikleri halka-i
zikirlerine girsin, u fezayı velvelelendiren o sadâları dinlesin.
Nokta
Cenab-ı Hakk'ın masivasına yapılan muhabbet iki çe it olur. Birisi, yukarıdan a a ıya nâzil
olur. Di eri, a a ıdan yukarıya çıkar. öyle ki:
Bir insan en evvel muhabbetini Allah'a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah'ın sevdi i
her eyi sever ve mahlukata taksim etti i muhabbeti, Allah'a olan muhabbetini tenkis de il, tezyid
eder.
kinci kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah'ı sevme e vesile yapar. Bu
kısım muhabbet, toplulu unu muhafaza edemez, da ılır. Ve bazan da kavî bir esbaba rast gelir.
Onun muhabbetini mana-yı ismiyle tamamen cezbeder, helâkete sebeb olur. ayet Allah'a vâsıl olsa
da, vusulü nâkıs olur...
Nükte
3=NT7
8 678 ) " A . 3.
âyet-i kerimesiyle, rızk taahhüd altına alınmı tır. Fakat,
rızk dedi imiz iki kısımdır: Hakikî rızk, mecazî rızk. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var.
Âyetle taahhüd altına alınan, zarurî kısmıdır. Evet hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor.
Cisim ve bedenin semizli i ve za'fiyeti,
--- sh:»(Ms:74) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------rızkın çok ve az oldu una bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları ahiddir. Mecazî olan
rızk ise, âyetin taahhüdü altında de ildir. Ancak sa'y ve kesbe ba lıdır.
Nokta
Arkada ! Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, be er
fehminin anlayamadı ı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız me iet-i lahiyenin düsturlarını hâvi
eriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi de ildir ki, aklı olmayan bir eye tatbik edilmesin. O
eriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o eriatın hükümleri
tatbik ile tecziye edilir. Meselâ: Bir çocuk, eline aldı ı bir ku veya bir sine i öldürse, eriat-ı
fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i efkate muhalefet etmi olur. te bu muhalefetten dolayı, dü üp
ba ı kırılırsa müstehak olur. Çünki bu musibet, o muhalefete cezadır. Veya di i bir kaplan, öz
evlâdlarına olan iddet-i efkat ve himayeyi nazara almayarak, zavallı ceylanın yavrucu unu
parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra bir avcı tarafından öldürülür. te hiss-i efkat ve
himayeye muhalefet etti inden, ceylana yaptı ı aynı musibete maruz kalır.
htar: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sa hayvanları öldürüp rızık
yapmak, eriat-ı fıtriyece haramdır.
--- sh:»(Ms:75) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------tizar
34
Arkada ! Bu risale, Kur'anın bazı âyâtını uhudî bir tarzda beyan eden bir nevi tefsirdir. Ve
hâvi oldu u mesail, Furkan-ı Hakîm'in cennetlerinden koparılmı bir takım gül ve çiçekleridir.
Fakat ibaresindeki i kal ve îcazdan tevahhu edip, mütalaasından vazgeçme... Mütalaasına tekrar ile
devam edilirse, me'luf ve me'nus bir ekil alır. Kezalik nefsin temerrüdünden de korkma. Çünki
benim nefs-i emmarem bu risalenin satvetine dayanamıyarak inkıyada mecbur oldu u gibi,
eytanım da
KV
diye ba ırdı. Sizin nefis ve eytanlarınız benim nefis ve eytanımdan daha âsi,
daha tâgi, daha akî de iller.
Kezalik Birinci Bab'da tevhidin beyanı için zikredilen delillerde vaki' olan tekrarları,
faidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binaen zikredilmi lerdir. Evet hatt-ı harbde siperde
oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan bo siperlere gitmeyip, bulundu u siper içinde
di er bir pencereyi açması elbette bir ihtiyaca binaendir.
Kezalik bu risalelerin ibarelerindeki i kal ve i lakın, keyf için ihtiyarımdan çıkmı oldu unu
zannetme. Çünki bu risale, deh etli bir zamanda, nefsimin hücumuna kar ı yapılan âni ve irticalî bir
münaka adır. Kelimeleri, o müdhi mücadele esnasında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir.
O ate le nurun karı tıkları bir hengâmda, ba ım dönme e ba lıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh
minarenin dibinde, kâh minarenin erefesinde kendimi görüyordum. Çünki takib etti im yol, akıl ile
kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akıla inip çıkmaktan bîzar
olmu tum. Bunun için, bir nur buldu um zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat o
nurların üstüne bıraktı ım kelime ta ları, delalet için de ildi. Ancak kaybolmamak için birer ni an
ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nurlar,
Kur'an güne inden ilham edilen misbah ve kandillerdi.
.! .! .! [email protected] 8 _ %K. 3@ 7 3@ , N 3@ ,9H _7, 2!K9 'H` =
--- sh:»(Ms:76) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
Katre'nin Zeyli
H ` 54? !
" 4. 3 & W
YR
ZRj
3H &r7
4
Remz
Arkada ! Vaktin evvelinde, Kâ'be'yi hayalen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki,
birbirine giren daireler gibi Beyt'in etrafında te ekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyt'i
ihata ettikleri gibi, en uzak safların da âlem-i slâmı ihata etmi oldu unu hayal ile görsün. Ve o
saflara girmekle, o cemaat-ı uzmaya dâhil olsun ki, o cemaatın icma ve tevatürü, onun namazda
söyledi i her davaya ve her bir sözüne bir hüccet ve bir bürhan olsun.
Meselâ: Namaz kılan
4
dedi i zaman, sanki o cemaat-ı uzmayı te kil eden bütün
mü'minler "Evet do ru söyledin" diye onun o sözünü tasdik ediyorlar. Ve bu tasdikler, hücum eden
evham ve vesveselere kar ı manevî bir kalkan vazifesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hasseleri,
latifeleri, duyguları o namazdan zevk ve hisselerini alırlar. Yalnız musallînin Kâ'be'ye olan u
hayalî nazarı, kasdî de il tebaî bir uurdan ibaret bulunmalıdır.
htar: Sath-ı Arz mescidini mütehalif ve muntazam harekâtıyla tezyin eden o cemaat-ı
uzmanın, satırları andıran saflarının o güzel manzarası muhafaza edilmek üzere, âlem-i misal
sahifesinde kalem-i kader ile, lahî bir foto rafla tersim ve terkim edilmekte oldu u ihtimal ve
imkândan halî de ildir.
--- sh:»(Ms:77) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Remz
Arkada ! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-i Ekrem'in (A.S.M.)
sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir sünnet veya bir hadd-i
er'î, zulmetli dalalet yollarında güne gibi parlıyor. O yollarda insan, zerre-miskal o sünnetlerden
inhiraf ve udûl ederse; eytanlara mel'ab, evhama merkeb, ehval ve korkulara ma'rez ve da lar
35
kadar a ır yüklere matiyye olacaktır.
Ve keza o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara
temessük eden yükselir, saadetlere nâil olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare
ile semaya çıkmak hamakatında bulunan Firavun gibi bir firavun olur...
Remz
Arkada ! Nefiste öyle deh etli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıdları birbirinden tevlid
eder. Ve aleyhte olan her bir eyi lehte zanneder. Meselâ güne in eli sana yeti ir, ziyasıyla ba ını
ok ar. Fakat senin elin ona yeti emez ve senin keyfin üzerine hareket etmez. Demek emsin sana
kar ı iki ciheti vardır: Biri kurb, di eri bu'd. E er senin ondan baîd oldu un cihetle "O bana tesir
edemez" ve onun sana karib oldu u cihetle "Ona tesir edebilirim" desen, cehlini ilân etmi olursun.
Kezalik Hâlık ile nefis arasında da bir kurb ve bu'd vardır. Kurb Hâlıkındır, bu'd nefsindir.
E er nefis uzaklı ı cihetiyle enaniyet ile Hâlıka bakıp, "Bana tesir edemez" diye bir ahmaklıkta
bulunursa dalalete dü er. Ve keza nefis mükâfatı gördü ü zaman "Ke ke ben de öyle yapaydım,
böyle olaydım" der. Mücazatın iddetini de gördü ü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli eder.
Ey ahmak nokta-i sevda! Hâlıkın ef'ali sana nâzır de ildir. Ancak Ona bakar. Kâinatı senin
hendesen üzerine yapmı de ildir. Ve seni hilkat-ı âlemde ahid tutmamı tır. mam-ı Rabbanî'nin
(R.A.) dedi i gibi: "Melikin atiyyelerini, ancak matiyyeleri ta ıyabilir."
Remz
Arkada ! Bilhassa muztar olanların dualarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duaların
hürmetine, en büyük bir ey en küçük
--- sh:»(Ms:78) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------bir eye müsahhar ve mutî olur. Evet kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir
masumun duası hürmetine, denizin fırtınası, iddeti, hiddeti inmeye ba lar. Demek dualara cevab
veren Zât, bütün mahlukata hâkimdir. Öyle ise, bütün mahlukata dahi Hâlıktır.
Remz
Karde lerim! Nefsin en mühim bir hastalı ı da udur ki; küllü cüz'de, büyü ü küçükte
görmek istiyor. Göremedi i takdirde red ve inkâr eder. Meselâ: Küçük bir kabarcıkta, güne in
tamamıyla tecelliyatını ister. Bunu göremedi i için, o kabarcıktaki cilvenin güne ten oldu unu
inkâr eder. Halbuki emsin vahdeti, tecelliyatının da vahdetini istilzam etmez.
Ve keza delalet etmek tazammun etme i iktiza etmez. Meselâ: Kabarcıktaki güne in cilvesi
güne in vücuduna delalet eder, fakat güne i tazammun edemez, yani içine alamaz. Ve keza bir eyi
bir eyle tavsif edenin, o eyle muttasıf olması lâzım gelmez. Meselâ, effaf bir zerre, emsi tavsif
eder, fakat ems olamaz. Bal arısı Sâni'-i Hakîm'i vasıflandırır, amma Sâni' olamaz...
Remz
Arkada ! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha
tehlikelidir. man yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve
zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihat-ı sittesini güne lendirmek istedi i zaman, ya bir
Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güne e kar ı getirir veya güne i o mesafe-i baideden
celb ile gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci ık, tevhidin kolaylı ına misaldir. kincisi de,
küfrün zahmetlerine misaldir.
Sual: irk bu kadar zahmetli oldu u halde ne için kâfirler kabul ediyorlar?
Cevab: Kasden ve bizzât kimse küfrü kabul etmez. Yalnız irk heva-i nefislerine yapı ır.
Onlar da içine dü er; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması mü kille ir. man ise, kasden ve bizzât
takib ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır.
--- sh:»(Ms:79) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Remz
Arkada ! Bir kelime-i vâhidenin i itilmesinde, bir adam, bin adam birdir. Yaratılı
hususunda da -Kudret-i Ezeliyeye nisbeten- bir ey, bin ey birdir. Nev' ile ferd arasında fark
yoktur.
Remz
Arkada ! Bütün zamanlarda, bütün insanların maddî ve manevî ihtiyaçlarını temin için nâzil
olan Kur'anın hârikulâde haiz oldu u câmiiyet ve vüs'at ile beraber, tabakat-ı be erin hissiyatına
36
yaptı ı müraat ve ok amalar, bilhassa en büyük tabakayı te kil eden avam-ı nâsın fehmini
ok ayarak, tevcih-i hitab esnasında yaptı ı tenezzülât, Kur'anın kemal-i belâgatına delil ve bahir bir
bürhan oldu u halde, hasta olan nefislerin dalaletine sebeb olmu tur. Çünki zamanların ihtiyaçları
mütehaliftir. nsanlar fikirce, hisce, zekâca, gabavetçe bir de ildir. Kur'an mür iddir, ir ad umumî
oluyor. Bunun için, Kur'an'ın ifadeleri zamanların ihtiyaçlarına, makamların iktizasına,
muhatabların vaziyetlerine göre ayrı ayrı olmu tur. Hakikat-ı hal bu merkezde iken, en yüksek, en
güzel ifade çe itlerini Kur'anın herbir ifadesinde aramak hata oldu u gibi; muhatabın hissine,
fehmine uygun olan bir üslûbun mizan ve mirsadıyla mütekellime bakan elbette dalalete dü er.
Remz
Arkada ! Dünyanın üç vechi vardır:
Birisi: Âhirete bakar. Çünki onun mezraasıdır.
kincisi: Esma-i hüsnaya bakar. Çünki onların mekteb ve tezgâhlarıdır.
Üçüncüsü: Kasden ve bizzât kendi kendine bakar. Bu vecihle insanların hevesatına,
keyiflerine ve bu fâni hayatın tekâlifine medar olur. Nur-u imanla dünyanın evvelki iki vechine
bakmak, manevî bir cennet gibi olur. Üçüncü vecih ise, dünyanın fena yüzüdür ki zâtî ve
ehemmiyetli bir kıymeti yoktur...
Remz
Arkada ! nsanın vücudu, bedeni, emval-i mîriyeden bir neferin
--- sh:»(Ms:80) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------elinde bulunan bir hayvan gibidir. O nefer, o hayvanı besleme e ve hizmetine mükellef oldu u gibi,
insan da o vücudu besleme e mükelleftir.
Aziz karde lerim! Burada bana bu sözü söylettiren, nefsimle olan bir münaka amdır. öyle
ki:
Mehasiniyle ma rur olan nefsime dedim ki:
– Sen bir eye mâlik de ilsin, nedir bu gururun?
Dedi ki:
– Madem mâlik de ilim, ben de hizmetini görmem.
Dedim ki:
– Yahu bu sine e bak! Gayet küçücük zarif elleriyle kanatlarını, gözlerini siler süpürür. Her
i ini görür. sen de lâakal onun kadar vücuduna hizmet etmelisin, diye ikna ettim. Takdis ederiz o
zâtı ki, bu sine e nezafeti ilhamen ö retir, bana da üstad yapar. Ben de onun ile nefsimi ikna ve
ilzam ederim.
Remz
nsanı dalaletlere sürükleyen cihetlerden biri de udur ki: sm-i Zahir ile ism-i Bâtın'ın
hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karı tırıp merci'lerini kaybetmek mahzurludur.
Kezalik kudretin levazımı ile hikmetin levazımı bir de ildir. Birisine ait levazımatı
ötekisinden taleb etmek hatadır.
Ve keza daire-i esbabın iktizası ile daire-i itikad ve tevhid'in iktizası bir de ildir. Onu
bundan istememeli.
Ve keza kudretin taallukatı ayrı, vücudun cilveleri veya sâir sıfatın tecelliyatı ayrıdır.
Birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ: Dünyada vücudun tedricîdir. Berzahî âyinelerde âni ve
def'îdir. Çünki icad ile tecelli arasında fark vardır.
Remz
Arkada ! slâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden
istifade etmi lerdir. Çünki slâmiyet'in telkinatıyla küfr-ü mutlak, inkâr-ı mutlak; ek ve tereddüde
inkılab
--- sh:»(Ms:81) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------etmi tir. O telkinatın kâfirlerde de yaptı ı in'ikas ve tesirat sayesinde, kâfirlerin, hayat-ı ebediye
hakkında ümidleri vardır. Bu sayede, dünya lezzetleri ve saadeti onlarca tamamıyla zehirlenmez.
Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılab etmez. Yalnız tereddüdleri vardır. Tereddüd ise, her iki
tarafa baktırır. Deve ku u gibi, tam manasıyla ne ku olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki
tarafın zahmetinden kurtulur.
37
Remz
Arkada ! Nefis, tenbellik saikasıyla vazife-i ubudiyetini terk etti inden tesettür etmek
istiyor. Yani, onu görecek bir rakibin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hâlıkın,
bir Mâlikin bulunmamasını temenni eder. Sonra mülahaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihayet,
ademini, yok oldu unu itikad etmekle dinden çıkar. Halbuki, kazandı ı o hürriyetler, adem-i
mes'uliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulundu unu bilmi olsa derhal tövbe ile
vazifesine avdet eder.
Remz
Arkada ! Her bir insanın bir nokta-i istinadı bulundu una nazaran, istinad noktalarının
tefavütüne göre insanların yapabilece i i ler de tefavüt eder. Meselâ: Büyük bir sultana istinadı olan
bir nefer, bir ahın yapamadı ı bir i i yapar. Çünki nokta-i istinadı ahtan büyüktür. Evet kudret-i
ezeliye tarafından memur edilen baûda yani sivrisine in Nemrud'a olan galebesi; ve bir çekirde in
"Fâlik-ul Habbi Ve-n Neva" tarafından verilen izin ve kuvvete binaen koca bir a acın cihazatını,
malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması bu hakikatı tenvir eden bir hakikattır.
Remz
Arkada ! "Katre" namındaki eserimde Kur'an'dan ilhamen takib etti im yol ile ehl-i nazar ve
felsefenin takib ettikleri yol arasındaki fark udur:
Kur'andan tavr-ı kalbe ilham edilen Asâ-yı Musa gibi, manevî bir asâ ihsan edilmi tir. Bu
asâ ile, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhal mâ-i hayat çıkar. Çünki müessir
ancak eserde görünebilir.
--- sh:»(Ms:82) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Manevî asansör hükmünde olan murakabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek mü kildir.
Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi ar a kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o
uzun mesafede hücum eden vesveselere, vehimlere, eytanlara ma lub olup caddeden çıkmamak
için, pekçok bürhanlar, alâmetler, ni anlar lâzımdır ki yolu a ırtmasınlar.
Kur'an ise, bize asâ-yı Musa gibi bir hakikat vermi tir ki; nerede olsam, hattâ ta üzerinde de
bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fı kırıyor. Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su
borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum. Evet
! "#$% &'( )
beytiyle, bu hakikat hakikatıyla tebarüz eder (*)
Remz
Arkada ! Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük vücudunda zerre-miskal kaldıkça
hakikat güne inin görünmesine mani' bir hicab olur. Evet mü ahedemle sabittir ki; kat'î, yakînî
bürhanlar ile deliller dolu olan büyük bir kalede, küçük bir ta ta bir za'fiyet görünürse, o kör olası
nefis o kaleyi tamamen inkâr eder. Altını üstüne çevirir. te nefsin cehaleti, hamakati, bu gibi
insafsızca tahribattan anla ılır.
Remz
Ey insan! Senin vücudunun sahasında yapılan fiiller ve i lerden senin yed-i ihtiyarında
bulunan, ancak binde bir nisbetindedir. Bâki kalan Mâlik-ül Mülk'e aittir. Binaenaleyh kendi
kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl kadar bir uur ile, büyük ta ları kaldırmak
te ebbüsünde bulunma. Mâlikinin izni olmaksızın Onun mülküne el uzatma. Binaenaleyh gafletle,
kendi hesabına bir i yaptı ın zaman, haddini tecavüz etme. E er Mâlikin hesabına olursa istedi in
eyi al ve yap. Fakat izin ve me iet ve emri dairesinde olmak artıyla. zin ve me ietini de
eriatından ö renirsin.
(*): htar: Kur'anın delaletiyle buldu um yola gitmek isteyen için ve ona o yolu güzelce tarif etmek
için, "Risale-i Nur Külliyatı" güzel bir tarifçidir…
--- sh:»(Ms:83) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Remz
Ey an ve erefi, nam ve öhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. öhret ayn-ı riyadır ve
kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O bela ve musibete dü ersen
38
2
,H` 7
3
3
de, o beladan kurtul...
--- sh:»(Ms:84) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
Hubab
(Kur'an-ı Hakîm'in ummanından)
/A A 2 t D 03= u7 A v , 0 , w u < D. !7AE< F . uE< Y ( x 0 <*
H ` 54? !
" 4. 3 & W
YR
ZRj
3H &r7
4
'lem ey zikreden ve namaz kılan karde !
8
8 2 =%
ve
,W7 M 4.
ve
4
gibi mübarek kelimeler ile ilân etti in bir
hüküm ve iddia etti in bir dava ve i had etti in bir itikad, lisanından çıkar-çıkmaz milyonlarca
mü'minlerin tasdik ve ehadetlerine iktiran eder.
Ve keza slâmiyetin hak ve hakikat oldu una ve hükümlerinin do ru ve sadık olduklarına
delalet eden bütün deliller, ahidler, bürhanlar, senin o davanın ve itikadının hak oldu una delalet
ederler.
Ve keza söyledi in o mübarek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve
berekât-ı lahiye terettüb eder.
Ve keza cumhur-u mü'minîn ve muvahhidînin o kelimat-ı mübarekeden kalben zevkettikleri
mâ-i hayatı ve arab-ı cenneti, sen de o mukaddes ma rapalardan içersin...
--- sh:»(Ms:85) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------'lem! Kavaid-i usûliyedendir ki: Bir mes'ele hakkında isbat edenin sözü nefyedenin sözüne
müreccahtır. Çünki isbat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı
olmadı ından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam bir eyi nefyederse, bir adam
gibidir. Bin adam da isbat ederse, isbat edenlerin her birisi bin olur. Çünki hepsi bir eye bakıyorlar.
Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye
etmek yoktur, her birisi tek kalır.
Meselâ: Bin pencereden bir yıldızı görüp isbat eden bin adamın her birisi ötekisine yardımcı
olur, sözünü takviye eder. Çünki o bin adam, parmakla i aret eder gibi, o eyi isbat ediyorlar.
Nefyedenler öyle de ildir. Çünki nefy için sebeb lâzımdır. Sebebler de ayrı ayrı olur. Meselâ: Birisi
"Gözümde za'fiyet var, göremedim", ötekisi "Evimizde pencere yok", ötekisi "So uktan ba ımı
kaldırıp bakamadım" der. Ve hâkeza... Her birisi nefyine, müddeasına ayrı bir sebeb gösterdi inden,
kendisince yıldızın bulunmaması, nefs-ül emirde de yıldızın bulunmamasına delalet etmez ki
birbirine yardımcı olsun.
Binaenaleyh bir mes'ele-i imaniyenin nefyi hakkında ehl-i dalaletin ittifakları haber-i vâhid
hükmündedir, tesiri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesail-i imaniyede olan sözleri, her birisi
ötekisine yardımcıdır, takviye eder...
'lem Eyyühel-Aziz! (=Ey aziz karde im bil ki) Bir küll ne eye muhtaç ise, cüz'ü de o eye
muhtaçtır. Meselâ: Bir ecerenin meydana gelmesi için ne lâzım ise, bir semerenin vücuduna da
lâzımdır. Öyle ise, semerenin Hâlıkı, ecerenin de Hâlıkı o oluyor. Hattâ arzın ve ecere-i hilkatin
de Hâlıkı, o Hâlık olacaktır.
'lem Eyyühel-Aziz! ki tarafı birbirinden gayet uzak bir mes'ele var ki, her bir tarafı bir
çekirdek gibi sünbül vermi ; a aç olmu , dal budak salmı . Böyle bir mes'ele üzerine, ükûk ve
evhamın konmaması lâzımdır. Çünki bir çekirdek di er bir çekirdekle, çekirdek olarak toprak
altında kaldıkları müddetçe iltibas edilebilir. Amma a aç olduktan, meyve verdikten sonra ek
edersen, bütün meyveler senin aleyhinde ehadet ederler. E er bu ba ka bir çekirdektir diye
tevehhüm etsen, o a acın bütün meyveleri seni tekzib ederler. Elma a acına inkılab etmi bir
çekirde i, hanzale a acının çekirde i farzetmek
--- sh:»(Ms:86) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------39
sana müyesser olmaz. Ancak tevehhümle veya bütün elmaların hanzaleye tebdil edilmi olmasıyla
mümkündür ki, bu da muhaldir.
Binaenaleyh nübüvvet öyle bir çekirdektir ki: slâmiyet eceresi bütün semeratıyla,
çiçekleriyle o çekirdekten çıkmı tır. Kur'an dahi, seyyar yıldızları ismar eden ems gibi, slâmiyetin
onbir rüknünü intac etmi tir. Acaba, bu cihan-baha semerelere bakıp gördükten sonra, çekirde inde
übhe ve tereddüd yeri kalır mı? Hâ â...
'lem Eyyühel-Aziz! Tavus ku u gibi pek güzel bir ku , yumurtadan çıkar, tekâmül eder,
semalarda tayarana ba lar. Âfâk-ı âlemde öhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının
kabu u içerisinde o ku un güzelli ini, kemalâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın
ahmak oldu unda übhe yoktur. Binaenaleyh tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (A.S.M.)
bidayet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazar ile bakan bir adam ahsiyet-i maneviyesini idrak
edemez ve derece-i kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidayet-i hayatına ve levazım-ı be eriyetine ve
ahval-i zahiriyesine ince bir kı ır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kı ır içerisinden, iki
âlemin güne i ve tûbâ gibi ecere-i Muhammediye (A.S.M.) çıkmı tır. Ve feyz-i lahî ile sulanmı
ve fazl-ı Rabbanî ile tekâmül etmi tir. Binaenaleyh Nebiyy-i Zî an'ın (A.S.M.) mebde-i hayatına ait
ahval-i suriyesinden zaîf bir ey i itildi i zaman üstünde durmamalı; derhal ba ını kaldırıp etraf-ı
âleme ne retti i nurlara bakmalı.
Maahaza mebde-i hayatına ek ve übhe ile bakan adam herhalde masdar ile mazhar, menba'
ile makes, zâtî ile tecelli aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden übheye dü er. Evet Nebiyy-i Zî an
(A.S.M.) tecelliyat-ı lahiyeye mazhar ve makestir; masdar ve menba' de ildir. Çünki o zât yalnız
âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek bu kadar görünen terakkiyat, kemalât onun zâtî malı
de ildir. Ancak hariçten verilen Rahman-ı Rahîm'in tecellileridir. Evvelce beyan edildi i gibi, hiç
bir ey, bir zerreye bile, mana-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mana-yı harfiyle semanın
yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar oldu u zannıyla bakıldı ından, san'at-ı
lahiyeyi tagutî bir tabiata malederler.
'lem Eyyühel-Aziz! Dualar, tevhid ve ibadetin esrarına nümunedir. Tevhid ve ibadette lâzım
oldu u gibi, dua eden kimse de, "Kalbinde dola an arzu ve isteklerini Cenab-ı Hak i itir" deyip
Kadir
--- sh:»(Ms:87) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------oldu una itikad etmelidir. Bu itikad, Allah'ın her eyi bilir ve her eye kadir oldu unu istilzam eder.
'lem Eyyühel-Aziz! u âlemi ziyalandıran emsin, bir sine in gözüne tecelli ile girip
ı ıklandırması mümkündür. Ve ate ten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir.
Çünki gözü patlatır.
Kezalik bir zerre, ems-i Ezelî'nin tecellisine mazhar olur. Fakat Müessir-i Hakikî'ye zarf
olamaz...
'lem ey ma rur, mütekebbir, mütemerrid nefis! Sen öyle bir za'fiyet, acz, fakirlik, miskinlik
gibi hallere mahalsin ki, ci erine yapı an ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir
mikroba mukavemet edemezsin; seni yere serer, öldürür...
'lem Eyyühel-Aziz! Hardale ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i
hâfızanın ihata etti i meydanda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahraya inkılab eder ki,
gezmekle bitmez bir ekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin
dairesini ne suretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise, aklın gezdi i daire
nasıldır? Aklı da dünyayı yutar. Fesübhanallah! Cenab-ı Hak hardaleyi, akıl için dünya ve dünyayı
da akıl için bir hardale gibi yapmı tır.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanların en büyük zulümlerinden biri de udur ki: Büyük bir cemaatin
mesaîsine terettüb eden hasenatı intac eden semeratı, bir ahsa isnad ve ona malederler. Bu zulümde
bir irk-i hafî vardır. Çünki bir cemaatin cüz'-i ihtiyarîsiyle kesbettikleri mahsulâtı bir ahsa
atfetmek, o ahsın icad derecesinde hârikulâde bir kudrete mâlik oldu una delalet eder. Hattâ eski
Yunanîlerin ve Vesenîlerin ilaheleri, böyle zalimane tasavvurat-ı eytaniyenin mahsulüdür.
'lem Eyyühel-Aziz! Zikreden adamın feyz-i lahîyi celbeden muhtelif latifeleri vardır. Bir
kısmı kalb ve aklın uuruna ba lıdır. Bir kısmı da uursuz, yani uurlara tâbi
40
de ildir.
KHX 8 s . husule
gelir. Binaenaleyh gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâlî
de ildir.
--- sh:»(Ms:88) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hak, insanı pek acib bir terkibde halketmi tir. Kesret içinde
vahdeti, terkib içinde besateti, cemaat içinde ferdiyeti vardır. htiva etti i âza, havass ve letaifin her
birisi için müstakil lezzetler, elemler oldu u gibi; aralarında görülen sür'at-i teavün ve imdaddan
anla ıldı ı üzere, her birisi arkada larının lezzet, elem ve teessüratından da hisse alıyorlar. Bu hilkat
sayesinde, insan e er ubudiyet yoluna giderse; bütün lezzet, nimet, kemalât nevilerinin bir
kısımlarına mazhar olmaya âyandır. Ve keza e er enaniyet yolunu takib ederse, çe it çe it elem ve
azablara da mahal olmaya müstehaktır.
'lem Eyyühel-Aziz! Kelime-i Tevhid'in tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok
eylerle ba layan ba ları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz etti i
mahbublardan yüzünü çevirtmektir. Maahaza, zâkir olan zâtta bulunan hasse ve latifelerin ayrı ayrı
tevhidleri oldu una i aret oldu u gibi; onların da onlara münasib erikleriyle olan alâkalarını
kesmek içindir.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın bir akrabasına (meselâ) okudu u bir Fatiha-i erife'den hasıl
olan sevabda istifade etmekte, bir ile bin müsavidir. Nasıl ki a ızdan çıkan bir lafzın i itilmesinde,
bir cemaat ile bir ferd bir olur. Çünki latif eyler matbaa gibidir. Basılan bir kelimeden bin kelime
çıkar.
Ve keza nuranî eylerde vahdet ile beraber tekessür oldu una, yani bir nuranî eyde bin
sevab bulundu una bir i arettir...
'lem Eyyühel-Aziz! Nebiyy-i Zî an'ın (A.S.M.) Makam-ı Mahmud'u lahî bir maide ve
Rabbanî bir sofra hükmündedir. Evet tevzi' edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor.
Resul-i Zî an'a (A.S.M.) okunan salavat-ı erife, o sofraya edilen davete icabettir.
Ve keza salavat-ı erifeyi getiren adam Zât-ı Peygamberîyi (A.S.M.) bir sıfatla tavsif etti i
zaman, o sıfatın nereye taalluk etti ini dü ünsün ki, tekrar be tekrar salavat getirmeye mü evviki
olsun.
'lem ey din âlimi! (*) Ücretim az, ilmime ra bet yok, diye mahzun olma. Çünki mükâfat-ı
dünyeviye ihtiyaca bakar, kıymet-i zâtiyeye bakmaz. Meziyet-i zâtiye ise mükâfat-ı uhreviyeye
nâzırdır.
(*): Ehemmiyetlidir.
--- sh:»(Ms:89) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Öyle ise, zâtî olan meziyetini mükâfat-ı uhreviyeye sakla, birkaç kuru luk dünya metaına satma.
'lem ey hitabet-i umumiye sıfatı ile gazete lisanıyla konferans veren muharrir! Sen, kendi
nefsini a a ı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat eair-i
slâmiyeye zıd ve muhalif olan herzeler ile slâmiyeti lekelendirme e kat'iyyen hakkın yoktur.
Seni kim tevkil etmi tir? Fetvayı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına,
ümmetin hesabına slâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalaletini ne r ve ilân ediyorsun?
Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme. Dalaletini kime satıyorsun? Burası slâmiyet
memleketidir, Yahudi memleketi de ildir. Cumhur-u mü'minînin kabul etmedi i bir eyin gazete ile
ilânı, milleti dalalete davettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı
kanunî olmadı ı halde, koca bir milletin belki âlem-i slâmın hukukuna hangi cesarete binaen
tecavüz ediyorsun? A zını kapat!..
'lem Eyyühel-Aziz! Kâfirlerin, müslümanlara ve ehl-i Kur'ana dü man olmaları küfrün
iktizasındandır. Çünki küfür imana zıddır. Maahaza Kur'an, kâfirleri ve âba ve ecdadlarını i'dam-ı
ebedî ile mahkûm etmi tir.
Binaenaleyh müslümanlar ile ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet
bo a gidiyor. Onların muhabbetiyle kar ıla ılamaz. Onlardan meded beklenilemez. Ancak
' (, H
[email protected]
diye Cenab-ı Hakk'a iltica etmek lâzımdır.
'lem Eyyühel-Aziz! Kâfirlerin medeniyeti ile mü'minlerin medeniyeti arasındaki fark:
41
Birincisi, medeniyet libasını giymi korkunç bir vah ettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor.
Dı ı süs içi pis, sureti me'nus sîreti makûs bir eytandır...
kincisi, bâtını nur zahiri rahmet, içi muhabbet, dı ı uhuvvet, sureti muavenet, sîreti efkat,
cazibedar bir melektir.
--- sh:»(Ms:90) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Evet mü'min olan kimse, iman ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla
baktı ı gibi; bütün mahlukatı, bilhassa insanları, bilhassa slâmları birbiriyle ba layan ip de, ancak
uhuvvettir. Çünki iman bütün mü'minleri bir babanın cenah-ı efkati altında ya ayan karde ler gibi
karde addediyor.
Küfür ise, öyle bir bürudettir ki, karde leri bile karde likten çıkarır. Ve bütün e yada bir
nevi' ecnebilik tohumunu ekiyor. Ve her eyi her eye dü man yapıyor.
Evet hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattır. Ve ezelî, ebedî iftirak ve
firak ile muttasıl ve mahduddur. Amma kâfirlerin medeniyetinde görülen mehasin ve yüksek
terakkiyat-ı sanayi, (bunlar) tamamen medeniyet-i slâmiyeden, Kur'anın ir adatından, edyan-ı
semaviyeden in'ikas ve iktibas edildi i "Lemaat" ile "Sünuhat" eserlerimde istenildi i gibi izah ve
isbat edilmi tir...
a3@ @ 'Vo 3_ L _K. 0K 3 =H` 7
'lem! Mesail-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat, u zamanda oraya girme e altı
mani vardır...
Birincisi: Nasılki kı ta fırtınaların iddetli oldu u bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir;
yeni kapılar açmak hiç bir cihetle kâr-ı akıl de il. Hem nasılki büyük bir selin hücumunda tamir için
duvarlarda delikler açmak gark olma a vesiledir. Öyle de: u münkerat zamanında ve âdât-ı
ecanibin istilâsı ânında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalaletin tahribatı hengâmında, içtihad
nâmıyla kasr-ı slâmiyetten yeni kapılar açıp duvarlarında muharriblerin girmesine vesile olacak
olan delikler açmak, slâmiyete cinayettir...
kincisi: Dinin zaruriyatı ki içtihad onlara giremez. Çünki kat'î ve muayyendirler. Hem o
zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler; u zamanda terke u ruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün
himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyasına sarfetmek lâzım gelirken, slâmiyetin nazariyat
kısmında ve selefin içtihadat-ı safiyane ve hâlisanesiyle bütün zamanların hacatına dar gelmeyen
efkârları oldu u halde, onları bırakıp, heveskârane yeni içtihadlar yapmak; bid'atkârane bir
hıyanettir.
--- sh:»(Ms:91) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Üçüncüsü: Her zamanın insanlarınca, kıymetli addedilerek efkârı celbeden cazibedar bir
meta mergubdur. Meselâ: Bu zamanda en ra betli, en iftiharlı, siyasetle i tigal ve dünya hayatını
temin etmektir. Selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çar ısında en mergub meta, Hâlık-ı Semavat ve
Arz'ın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur'an
ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesailini
elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı lahiyeyi bilmek
ve ö renme e müteveccih idi. Bunun için, istidad ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen
bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin te kil eden yüksek istidadlar
vücuda gelirdi.
imdi ise, fikir ve kalblerin te ettütü, inayet ve himmetlerin za'fiyeti, insanların siyaset ve
felsefeye ibtilâ ve ra betleri yüzünden, bütün istidadlar fünun-u hazıra ve hayat-ı dünyeviyeye
müteveccihtir. Ahkâm-ı diniyeye sarfedilecek müstakim bir içtihad yoktur.
Dördüncüsü: çtihad kapısından slâmiyete girip mesailini geni lendirme e meyleden
adamın maksadı, zaruriyata imtisal ile takva ve kemale mazhariyet ise güzeldir. Amma zaruriyatı
terk ve hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı uhreviyeye tercih eden adam ise, onun içtihada meyli, meyl-üt
tahribdir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır.
Be incisi: Her eyin, her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen oldu u gibi, bir maslahata
dahi tabidir. Fakat maslahat illet de ildir. Ancak tercih edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzât
saadet-i dünyaya müteveccihtir. eriatın nazarı ise, bizzât saadet-i uhreviyeye müteveccih olup,
bittabi dünyaya da nâzırdır. Çünki dünya âhirete vesiledir.
42
Umumî bir beliyye olan ve nâsın ona mübtela oldu u çok i ler vardır ki zaruriyattan
olmu tur. O gibi i ler sû'-i ihtiyar ile gayr-ı me ru meyillerden do mu olduklarından, mahzuratı
ibahe eden zaruriyattan de ildir. Ve ruhsat ve müsaade-i er'iyenin ümulüne dâhil olamazlar.
Meselâ: Bir adam sû'-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarho etse, hal-i sekirde yaptı ı
tasarrufatta mazur olamaz. Bu zamanda bu gibi içtihadlar, semavî de il ancak arzî içtihadlardır.
--- sh:»(Ms:92) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Bu gibi içtihadlar ile Hâlık-ı Semavat ve Arz'ın hükümlerinde yapılan tasarrufat merduddur.
Meselâ: Bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki, halkın bilhassa
siyasî ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi ahval-i siyasiye yalandan, hileden, eytanî
fikirlerden hâlî de ildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı lahiyenin tebli i için ittihaz edilmi bir
makamdır.
Sual: Avam-ı nâs Arabîden haberdar de ildir, fehmedemez?
Cevab: Avam-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu
gibi hükümlerin tebli i içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen de ilse de icmalen
avam-ı nâsa malûm ve maruftur. Maahaza lisan-ı Arabda bulunan ehamet, yükseklik, meziyet,
satvet di er lisanlarda yoktur...
'lem ey gafletli, sa ır ve kör olarak, zulmetler içinde esbaba ibadet eden ahmaklar! Cenab-ı
Hakk'ın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibe vecihle yaptıkları
ehadetlerin bir vechini yazaca ım. öyle ki:
E yanın icadı, ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve isti rabı mûcibdir. Bu da red
ve inkârı îcab eder. Bu dahi dalaletleri intac eder. Bu ise ızdırabat-ı ruhiye ve te evvü at-ı akliyeye
sebeb olur. Bu da ruhları ve akılları firar ettirmekle Vâcib-ül Vücud'a iltica etmeye mecbur eder.
Zira her mü kilat, Onun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz dü ümler, Onun iradesiyle açılır. Ve
kalbler Onun zikriyle mutmain olur. Bu hakikatı öyle bir müvazene ile izah edece im. öyle ki:
Mevcudatın fâili -yani e yayı vücuda getiren- ya vâcib ve vâhiddir veyahut da mümkin ve
kesirdir. Fâil, vâcib ve vâhid oldu u takdirde, ne külfet var ne de garabet var. Olsa bile vehmî olur.
Esbaba isnad edildi i takdirde, külfet ve garabet vehmîlikten çıkar; kat'î ve hakikî bir ekilde
tahakkuk eder. Çünki kusur ve za'fiyetten hâlî olmayan esbab-ı kesîreden hiç bir sebeb, bir
müsebbebi omuzuna kaldıramaz. Ve bir eyin icadında gayr-ı mütenahî esbabın i tiraki lâzımdır.
Meselâ: Bal arısı her eyle alâkadar oldu undan, e er icadı esbaba isnad edilirse, semavat ve arzın
i tirakleri lâzımdır.
--- sh:»(Ms:93) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Maahaza, kesretin vâhidden sudûru, vâhidin kesretten sudûru kadar zahmet de ildir, daha
kolaydır. Meselâ: Bir kumandanın efrad-ı kesîreye verdi i intizam ve yaptırdı ı i leri, o efrad-ı
kesîre, kendi ba larına büyük bir mü kilattan sonra yapabilirler.
Maahaza, icadın esbaba isnadında lâyüadd külfet, garabet olmakla beraber pek çok muhalata
zemin te kil ediyor.
1- Her bir zerrede Vâcib-ül Vücud'un sıfatlarının farzı lâzımdır.
2- Uluhiyette gayr-ı mütenahî eriklerin i tiraki lâzım gelir.
3- Her bir zerrenin hem hâkim hem mahkûm olması lâzım gelir. Kubbeli binalarda birbirine
dayanmakla dü mekten kurtulan ta lar gibi.
4- uur, irade ve kudret gibi sıfatların her zerrede bulunması lâzım gelir. Çünki hüsn-ü san'at
bu sıfatları iktiza eder. u hakikati izah için birkaç misal söyleyece iz:
Birincisi: ems effafiyet sırrına binaen, i elerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semanın
seyyarelerinde müsavat üzerine tecelli eder.
kincisi: Mukabele sırrına binaen, merkezdeki bir lâmbanın daireyi te kil eden âyinelere
nisbet-i in'ikası birdir.
Üçüncüsü: Nurdan veya nuranî bir eyden tenevvür etmek ve ziya almak hususunda, bir ile
bin birdir. Nuranînin iktizası öyledir.
Dördüncüsü: Müvazene sırrına binaen, hassas bir terazinin iki kefesinde iki ceviz veyahut
iki güne bulunsa; hangi kefesine bir ey ilâve edilirse, o a a ı iner; ötekisi havaya kalkar.
Be incisi: Büyük bir sefine ile gayet küçük bir sefineyi sevk ve tahrik hususunda fark
43
yoktur. -Kaptan; ister bir çocuk olsun, ister büyük olsun- çünki intizam vardır.
Altıncısı: Hayvan-ı nâtık gibi bir mahiyet-i mücerredenin küçük ve büyük efradına nisbeti,
birdir.
Hülâsa: Kalil ile kesir, küçük ile büyük arasında bir ey-i vâhide isnadlarında tefavüt
olmadı ı, imkân dairesinde oldu u u misaller ile tavazzuh etti. Binaenaleyh e yada bulunan
intizam, müvazene, evamir-i tekviniyeye kar ı imtisal, itaat, kudret-i ezeliyenin nuraniyeti,
--- sh:»(Ms:94) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------e yanın iç yüzünün effafiyeti gibi sırlardan dolayı; bir sinekle arzın ihyası, bir a aç ile semavatın
icadı, bir zerre ile güne in yaratılı ı Vâcib-ül Vücud'a nisbetle mütesavidir. Evet müsavat ve adem-i
tefavütü göz ile görünür. Bak! Mahiyeti meçhul, mu'cizatıyla malûm olan kudret-i ezeliyenin,
bilhassa semerat ve sebzelerdeki nakı ları, san'atları, esbaba havale edilirse, esbab altında
ezilecektir.
Elhasıl: Hayatî, vücudî, nuranî eylerin icadında üç nokta var:
Birinci Nokta: Kudretin umûr-u hasise ile zahiren müba ereti görünmemek için perde
olmak üzere esbab vaz'edilmi tir.
kinci Nokta: Hayat, vücud ve nurun, dı ları gibi içleri de effaf oldu undan, kesif perdeler
hükmünde olan esbab vaz'edilmemi tir. Yalnız pek ince, nazik perdeleri andıran vesait varsa da
altında dest-i kudret görünür.
Üçüncü Nokta: Kudret-i ezeliyenin tesirinde, tasniinde külfet yoktur. Evet bir incir
çekirde inden koca bir incir a acını ve ince bir sap ile koca bir kavunu ba layıp çıkaran kudrete hiç
bir ey a ır gelmez. öyle mu'cizatıyla malûm olan kudret sahibinin vücudu, zuhuru; kâinatın
vücudundan, zuhurundan daha zahirdir. Çünki her bir masnu, kendi nefsine birkaç vecihle aynen
delalet eder. Fakat Sâniine, hem aynen, hem aklen çok vecihler ile delaletleri vardır. Ve hangi bir
masnuun vücudu esbabdan istenilirse, bütün esbab toplanıp birbirine yardımları olsa bile, o
masnuun benzerini yapamazlar...
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüs'attedir ki, ihatası mümkün
de ildir; ve o kadar dardır ki, i neye mahal olamaz. Evet bazan zerre içinde dönüyor, katre
içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. Bazan de, âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinatı
misafireten getirir, akıl odasında misafir eder. Bazan de o kadar haddini tecavüz eder, yükse e çıkar
ki; Vâcib-ül Vücud'u görme e çalı ır. Bazan da küçülür, zerreye benzer. Bazan da semavat kadar
büyür. Bazan da bir katreye girer. Bazan da fıtrat ve hilkati içine alır...
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'ın insana verdi i nimetler, ister âfâkî olsun ister enfüsî
olsun, bazı erait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ: Ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi
nimetlerden
--- sh:»(Ms:95) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------insanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, a ız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait,
Allah'ın halk ve icadıyla olur. nsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.
Binaenaleyh o nimetleri yolda bulmu gibi sahibsiz, hesabsız oldu unu zannetmesin. Ancak
Mün'im-i Hakikî'nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır. Sonra ihtiyaca göre in'am edenin
iradesiyle bedeninde inti ar eder.
'lem Eyyühel-Aziz! Herhangi bir eyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden a a ı
olmadı ı gibi; zahiri ve sureti de san'at ve hikmetçe bâtınından güzel de ildir. Öyle ise e yanın iç
yüzlerini ve nihayetlerini sahibsiz zannedip, tesadüflere havale etme. Çiçekle, çiçekten çıkan
semeredeki eser-i san'at ve hikmet; çekirdekle, çekirdekten çıkan filizin eser-i san'at ve nak ından
a a ı de ildir. Binaenaleyh Sâni'-i Zülcelal hem evveldir hem âhir, hem zahirdir hem bâtın...
H d W ,:
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'anın i'cazı tahrifine bir seddir. Evet madem Kur'an mu'cizedir,
be er onun taklidini yapamaz. Âyetleri ba ka kelâmlar ile tebdil edilmekle tahrif ve ta yiri mümkün
de ildir. Çünki müfessir, müellif, mütercim, muharref üslûblarını, kisvelerini âyâtın kisvesiyle
iltibas ettiremezler. Âyetlerde i'caz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet
addedilemez. Öyle ise i'caz, tahrif ve ta yiri kabul etmez.
44
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Kerim nimetleri, âyetleri, delilleri ta'dad ederken
3 &1- 3 -& 7 #8! &035)
2
âyet-i celilesi tekrar ile zikredilmekte oldu undan öyle bir delalet vardır ki:
Cin ve insin en çok isyanlarını, en edid tu yanlarını, en azîm küfranlarını tevlid eden öyle bir
vaziyetleridir ki; nimet içinde in'amı görmüyorlar. n'amı görmediklerinden Mün'im-i Hakikî'den
gaflet ederler. Mün'imden gafletleri saikasıyla o nimetleri esbaba veya tesadüfe isnad ederek,
Allah'tan o nimetlerin geldi ini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh herbir nimetin bidayetinde, mü'min
olan kimse Besmeleyi okusun. Ve o nimetin Allah'tan oldu unu kasdetmekle, kendisi ancak
--- sh:»(Ms:96) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------Allah'ın ismiyle, Allah'ın hesabına aldı ını bilerek, Allah'a minnet ve ükranla mukabelede
bulunsun.
'lem Eyyühel-Aziz! nsan kalben ve fikren hakaik-i lahiyeye bakıp dü ündü ü zaman,
bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek eytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve
çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevaî, vehmî ve çirkin
eylerin def'iyle u ra an adam, o vesveselere ma lub olur. Ancak onları ma lub edip kaçırmak
çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile u ra mamaktır. Evet arılar ile u ra ıldıkça onlar hücumlarını
arttırırlar. Onlara karı ılmadı ı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne
hakaik-i lahiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet pis bir menzilin deliklerinden
semanın güne ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana
ve ne de bakılana bula maz. Ve fena bir tesir etmez. (Ha iye)
'lem Eyyühe's-Said! Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu ha met, nedir bu isti na,
nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü,
ancak bir u'le kaldı. Ömrün geçti, uurun söndü, bir lem'a kaldı. öhretin gitti, ancak bir an kaldı...
Zamanın geçti kabirden ba ka mekânın var mı? Bîçare! Aczine ve fakrına bir had var mı?
Emellerin nihayetsizdir, ecelin yakındır. Evet böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hâlî bir
insanın ne olacak hali? Hazain-i rahmet sahibi Hâlık-ı Rahman-ür Rahîm'e, böyle bir acz ile itimad
etmek lâzımdır. Odur herkese nokta-i istinad. Odur her zaîfe cihet-i istimdad...
(Ha iye): O çirkin sözler senin kalbinin sözleri de il. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve
müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i eytanîden geliyor. Meselâ: Sen namazda, Kâ'be
kar ısında, huzur-u lahîde âyâtı tefekkürde oldu un bir halde, u tedai-i efkâr seni tutup en uzak
malayaniyat-ı rezileye sevkeder. Meselâ: Âyinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ate in misali
yakmaz. Ve necasetin görünmesi âyineyi telvis etmez.
--- sh:»(Ms:97) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
W73V 23 5 3 1-: h 9 ) +KUO Z3`3@ /1:
Y A 23.7A 7A,< A7A YAK- . KL S=` yX r7 3
S @. z x 7 C. T 7 0A ( Y A . SW 7 7A
S @. K5N AK) ( Y A {| 7A
S @. r U} Kx ` +E 3 w ~
SW /A3> . •/T3@` K KW K *
S @. Y3L K> (3< . S9 < Q3< r! Y N 7A
S € : zA • : u3 @ D #‚ A @ Y v@ . Px zA 2E|
45
SW /A3X( K5N zA @- . KL •/T y x zA ~
SW7 T 7A 7
/7
SWA zA S 0ƒ | 073 >< #C` C` ! .
SW73 ( : ~ /3 E( : C`3 : #C` ~ (
SW G,V 7 . '59> . 7A , 3\. }3. 7A
S 3 W 2! F 3 23.T
2 .
/73-%! , +7 N N 3=VH} 3:K9) : 3
.KW '.
' . 3. +KU) 7A SW >%,
S : S : | K: SW7 A Dt7ƒ KL &„. •/ B A „@ 3. l3 > •/ B A
W7 C l3 > W7 Y ( 3 <
S : l3 > zA S | K: SWA zA
--- sh:»(Ms:98) ↓ --------------------------------------------------------------------------------------------
S :3 E( /3 E( SWA •/ B A ,€ : z >N •/ B A
S 3=` z 9 ‚. +3`3 ~ K9) Px
SW !ƒ\> 8 #C` ,| : ‚. • 3. W ~
S . ( +3`3 [email protected]( Y ( #C`
SW . •/73| >%1t D. w3 C #C` w , / 7 zA Px
SW . [email protected] , S 3= D S 7 uE% . K v> A , S 3@ ‚
SW S)3 S 7 S 3= D K4 ( P( 2 *
S KW /KUN F ( 073 >< #C` K @( S 3< ,| : D 3t T / E
SWA3 ,| : u3 @ D K
SW 395 Y8! 39 3.! SW [email protected] 3 A C 23
( ) 7A,< 0D 3) A,` Y3`K)3 PV 0 3
46
S : H A > : ( 7A,< ; 3<
3 39 3 ( 3@) /A A
F.
SW +35J DV DV ( 0& W 2 w *
, w u < D. !7AE< F . uE< Y ( x 0 <*
SW7 A /3v , 0 /A A 2 t D 03=
(Ha iye)
(Ha iye): Bu Farisî münacat, kısalı ına ra men çok uzun hakikatleri ihtiva etmektedir. Ankara'da
otuzbe sene evvel tab' edildi i vakit, Afgan Sefiri Sultan Ahmed çok be enmi ve Afgan ah'ına
bir aded bu münacattan hediye göndermi tir. Türkçe tercümesi " htiyarlar Risalesi"nde ve
"Onyedinci Söz"de oldu undan tercüme edilmedi.
--- sh:»(Ms:99) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------(Bu kısım, müellifin kendi Türkçesidir)
1339 tarihinde, Meclis-i Meb'usana hitaben yazdı ım bir hutbenin suretidir.
3_ ,N,. 3_ 3>( @.…E
S 3( †E j 2
Ey mücahidîn-i slâm! Ey ehl-i hall ü akd! Bu fakirin bir mes'elede on sözünü, birkaç
nasihatını dinlemenizi rica ediyorum.
Evvelâ: u muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i lahiye bir ükran ister ki devam etsin,
ziyade olsun. Yoksa, nimet ükrü görmezse gider. Mademki Kur'an'ı, Allah'ın tevfikiyle dü manın
hücumundan kurtardınız; Kur'anın en sarih ve en kat'î emri olan Salât gibi feraizi imtisal etmeniz
lâzımdır. Tâ onun feyzi böyle hârika suretinde üstünüzde tevali ve devam etsin.
Sâniyen: Âlem-i slâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o
teveccüh ve muhabbetin idamesi, eair-i slâmiyeyi iltizam ile olur. Zira, Müslümanlar slâmiyet
hesabına sizi severler.
Sâlisen: Bu âlemde evliyaullah hükmünde olan gazi ve ühedalara kumandanlık ettiniz.
Kur'an'ın evamir-i kat'iyyesine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nuranî güruha refik olma a
çalı mak, sizin gibi himmetlilerin e'nidir. Yoksa, burada kumandan iken orada bir neferden
istimdad-ı nur etme e muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye, an ve erefiyle öyle bir meta
de il ki, sizin gibi insanları i ba etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzât olsun.
Râbian: Bu millet-i slâmın cemaatleri -çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa
yine- ba larındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ umum Kürdistan'da umum memurlara dair en
evvel sordukları sual bu imi : "Acaba namaz kılıyor mu?" derler. Namaz
--- sh:»(Ms:100) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir
zaman, Beyt-ü ebab a airinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: "Sebeb nedir?" Dediler ki:
"Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edece iz?" Bu sözü
söyleyenler de namazsız, hem de e kıya idiler.
Hâmisen: Enbiya'nın ekseri arkta ve hükemanın a lebi garbda gelmesi kader-i ezelînin bir
remzidir ki, arkı aya a kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe de il. arkı intibaha getirdiniz,
fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa'yiniz ya hebaen gider veya muvakkat, sathî kalır...
Sâdisen: Hasmınız ve slâmiyet dü manı olan firenkler dindeki lâkaydlı ınızdan pek fazla
istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki, hasmınız kadar slâma zarar veren, dinde
ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı slâmiye ve selâmet-i millet namına, bu ihmali
a'male tebdil etmeniz gerektir. Görülmüyor mu ki, ttihadcılar o kadar hârika azm ü sebat ve
fedakârlıklarıyla, hattâ slâm'ın u intibahına da bir sebeb oldukları halde, bir derece dinde
47
lâübalilik tavrını gösterdikleri için, dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki slâmlar
dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti verdiler.
Sâbian: Âlem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla,
misyonerleriyle âlem-i slâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe etti i halde, -âlem-i
slâma- dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün fırak-ı dâlle-i slâmiye de, birer kemmiye-i kalile-i
muzırra suretinde mahkûm kaldı ı; ve slâmiyet metanetini ve salabetini sünnet ve cemaatle
muhafaza eyledi i bir zamanda, lâübaliyane, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir
cereyan-ı bid'atkârane, sinesinde yer tutamaz. Demek âlem-i slâm içinde mühim ve inkılabvari bir
i görmek, slâmiyetin desatirine inkıyad ile olabilir, ba ka olamaz. Hem olmamı , olmu ise de
çabuk ölüp, sönmü ...
Sâminen: Za'f-ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılma a yüz tuttu u bir
zamanda ve medeniyet-i Kur'anın zuhura yakın geldi i bir anda, lâkaydane ve ihmalkârane müsbet
--- sh:»(Ms:101) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------bir i görülmez. Menfîce, tahribkârane i ise, bu kadar rahnelere maruz kalan slâm zâten muhtaç
de ildir.
Tâsian: Sizin bu " stiklal Harbi"ndeki muzafferiyetinizi ve âlî hizmetinizi takdir eden ve
sizi can u dilden seven, cumhur-u mü'minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avamdır ki sa lam
müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlı ınızı takdir ederler.
Ve, intibaha gelmi en cesîm ve müdhi bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evamir-i
Kur'aniyeyi imtisal ile onlara ittisal ve istinad etmeniz maslahat-ı slâm namına zarurîdir. Yoksa,
slâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz Avrupa meftunu firenk mukallidleri, avam-ı
müslimîne tercih etmek, maslahat-ı slâma münafî oldu undan, âlem-i slâm nazarını ba ka tarafa
çevirecek ve ba kasından istimdad edecek...
 iren: Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa; hayatından
vazgeçmi , mecnun bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. imdi, yirmidört saatten bir saati i gal
eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde doksandokuz ihtimal-i necat var. Yalnız, gaflet ve
tenbellik haysiyetiyle, bir ihtimal zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki feraizin terkinde, doksandokuz
ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalalete istinad, tek bir ihtimal-i necat olabilir. Acaba dine ve
dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?
Bahusus bu güruh-u mücahidîn ve bu yüksek meclisin ef'ali taklid edilir. Kusurlarını millet
ya taklid veya tenkid edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibadı da
tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmaı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delaili dinlemeyen ve
safsata-i nefis ve vesvese-i eytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla, hakikî ve ciddî i
görülmez.
u inkılab-ı azîmin temel ta ları sa lam gerek. u meclis-i âlînin ahsiyet-i maneviyesi,
sahib oldu u kuvvet cihetiyle mana-yı saltanatı deruhde etmi tir. E er eair-i slâmiyeyi bizzât
imtisal etmek ve ettirmekle mana-yı hilafeti dahi vekaleten deruhde etmezse, hayat için dört eye
muhtaç fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakal be defa dine muhtaç olan u fıtratı bozulmayan
ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hacat-ı diniyesini Meclis
tatmin etmezse, bilmecburiye mana-yı hilafeti, tamamen kabul etti iniz isme ve lafza verecek. O
manayı idame
--- sh:»(Ms:102) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki meclis elinde bulunmayan ve meclis tarîkıyla olmayan
böyle bir kuvvet, in ikak-ı asâya sebebiyet verecektir. n ikak-ı asâ ise,
3_H `
'54 , j>
âyetine zıddır. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan ahs-ı manevî daha metindir ve tenfizi ahkâm-ı er'iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i ahsî, ancak ona istinad ile vezaifi deruhde
edebilir. Cemaatın ruhu olan ahs-ı manevî e er müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. E er
fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin, iyili i de fenalı ı da mahduddur. Cemaatin ise gayr-ı
mahduddur. Harice kar ı kazandı ınız iyili i, dâhildeki fenalıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki ebedî
dü manlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, slâmın eairini tahrib ediyorlar. Öyle ise zarurî
vazifeniz, eairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa uursuz olarak uurlu dü mana yardımdır.
48
eairde tehavün, za'f-ı milliyeti gösterir. Za'f ise dü manı tevkif etmez, te ci' eder...
K j@ H
, H ' (, H
[email protected]
***
'lem eyyühel-aziz!
(Ey aziz karde im bil ki!)
'lem Eyyühel-Aziz! Hakaik-i imaniyeyi isbat için îrad edilen bürhan ve delilleri tedkik
ederken, u kocaman neticeyi bu zaîf, nahif delil intac edemez diye tenkidatta bulunma. Zira
za'fiyetiyle ittiham etti in o delilin sa ında ve solunda bulunan takviye kuvvetleri ve kıt'aları pek
çoktur. Evet slâmiyet'in sıdkına delalet eden ahidlerden, ehidlerden, bürhanlardan, delillerden,
emarelerden her birisi, o müdafaa meydanında arkada ını himaye etmekle sıhhat raporunu
imzalayarak sa lam oldu unu tasdik eder. O da, onun ilim ve haberine ehl-i vukuf olur. Çünki
hakaik-i imaniyede hedef sübuttur, nefy de ildir. Sabit olan bir eyi gösterenlerin biri, bin gibidir.
Zira sübutta gösterenlerin gösterme tarzları birbirine uygun ve muvafık oldu undan, her birisi
ötekileri tezkiye ve tasdik etmi olur. Nefy cihetinde, nefyedenlerin ehadetlerinde tevafuk yoktur.
Nefylerine mütehalif esbab gösterirler. Bunun için, ehadetleri birbirinin sıhhatine delil olamaz.
Çünki tevafuk yok.
--- sh:»(Ms:103) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Bazan bir eye iddetli muhabbet, o eyin inkârına sebeb olur. Ve keza
iddet-i havf ve gayet azamet ve aklın ihatasızlı ı da inkâra sebeb olur.
'lem Eyyühel-Aziz! Hanzalenin çekirde inde hanzale a acı mündemiç ve dâhil oldu u gibi,
Cehennem'in de küfür ve dalalet tohumunda müstetir bulundu unu, uhudî bir yakîn ile mü ahede
ettim. Ve keza nasılki hurmanın çekirde i, hurma a acına hâmiledir. Aynen öyle de, iman
habbesinde de Cennet'in mevcud oldu unu hads-i kat'î ile gördüm. Çünki o çekirdeklerin a açlara
tahavvül ve inkılabları garib olmadı ı gibi, küfür ve dalalet manası da tazib edici bir Cehennem'i,
iman ve hidayet de bir Cennet'i intac edece inde istib'ad yoktur.
'lem Eyyühel-Aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindi i zaman, elbette
sünbüllenip ne v ü nema bulamaz; ölür gider. Kezalik ene ile tabir edilen enaniyetin kalbi, Allah
Allah zikrinin ua ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunla amaz. Ve Hâlık-ı
Semavat ve Arz'a isyan edemez. O zikr-i lahî sayesinde, ene mahvolur.
te Nak ibendîler, zikir hususunda ittihaz ettikleri zikr-i hafî sayesinde kalbin fethiyle, ene
ve enaniyet mikrobunu öldürme e ve eytanın emirberi olan nefs-i emmarenin ba ını kırma a
muvaffak olmu lardır. Kezalik Kadirîler de zikr-i cehrî sayesinde tabiat tagutlarını tar ü mar
etmi lerdir.
'lem Eyyühel-Aziz! Âlemde her eyin yüzünde hikmet eserleri göründü ü gibi en uzak, en
geni , en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir. Evet kesret ve
tekessürün müntehası ve neticesi olan insanın sahife-i vechinde, cebhesinde, cildinde, ellerinin
içlerinde kalem-i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakı lar, ni anlar yazılmı tır. Malûmdur ki,
insanın u sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, ruh-u insanîde bulunan
manalara, maneviyatlara delalet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektublara da
i aretleri vardır. Arkada , insanın geçen sahifelerine kaderin yazdı ı ha iye, tesadüf ve ittifakın
dühûlüne bir menfez bırakmamı tır.
'lem Eyyühel-Aziz! u dünya hayatına muhabbetle mübtela olan bazı insanlar, o hayatın
vücuda gelmesinden maksad ve gaye, yalnız
--- sh:»(Ms:104) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------o hayata hizmet ve o hayatın bekası olup, ba ka bir faidesi olmadı ını, yani Fâtır-ı Hakîm'in
zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koydu u bütün cihazat-ı acibe ve techizat-ı
hârikanın, seri-üz zeval olan u hayatın hıfzı ile bekası için verildi ini zannediyorlar. Halbuki
kaziye öyle oldu u takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahî nizamların ehadetleriyle, sath-ı âlemde
görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve bürhanların, makûse olarak
abesiyete, israfa, intizamsızlı a, adem-i hikmete delil ve bürhan olmaları lâzım gelecektir.
Arkada ! u dünyevî hayatın faideleri pek çoktur. O faidelerden, hayat sahibine -tasarruf ve
49
hizmeti nisbetinde- bir hisse ayrıldıktan sonra bâki kalan gayeler, semereler Fâtır-ı Hakîm'e raci'dir.
Evet insan ve insanın hayatı esma-i lahiyenin tecelliyatına bir tarladır. Ve Cennet'te rahmet-i
lahiyenin enva'ının cilvelerine mazhardır. Ve hayat-ı uhreviyenin hârika ve gayr-ı mütenahî
semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir. Demek insan bir sefine kaptanı gibidir. Sefinenin
gayr-ı mahdud faidelerinden, kaptanın alâka ve hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Bâki kalan
kısmı sultana raci'dir. nsan da, sefine-i vücuduyla alâkası derecesinde o vücudun hayatdar
semeratından hissesini alır. Mütebâkisi, Sultan-ı Ezelî'ye aittir...
'lem Eyyühel-Aziz! Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zînetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve
Mevlâmızı bilmedi imiz takdirde cennet olsa bile cehennemdir. Evet öyle gördüm ve öyle de
zevkettim. Bilhassa efkatin ate ini söndürecek, marifetullahtan ba ka bir ey var mıdır? Evet
marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine i tiha olmadı ı gibi Cennet'e bile i tiyak geri kalır.
'lem Eyyühel-Aziz! Dünyada cereyan eden ve husule gelen her bir eyin iki vechi vardır.
Biri âhirete bakar ki, nefs-ül emirde en sabit, en a ır bu vecihdir. kincisi dünyaya, nefsine ve
hevaya bakar. Bu vecih, hakaret, hıffet ve zevalden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne,
teellümüne, ızdırabına, dü üncelerine bâis olacak bir kıymette de ildir.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanların öyle eblehleri vardır ki, effaf bir zerrede emsin timsalini
veya bir çiçe in renginde emsin tecellisini görse; emsin o timsal ve tecellisinden, hakikî emsin
bütün levazımatını, hattâ âleme merkez olmasını ve seyyarata olan cezbini
--- sh:»(Ms:105) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------taleb edip isterler. Maahaza, o zerrede veya o çiçekte gördü ü timsal ve tecellinin bir ârızadan
dolayı kayboldukları zaman, basar ve basiretinin körlü ü dolayısıyla hakikî emsin inkârına zehab
ederler. Ve keza o eblehler tecelli ile husule gelen vücud-u zıllîyi, vücud-u hakikî ve aslîden fark
edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için, bir eyde emsin timsalini, gölgesini gördükleri
zaman, emsin hararetini, ziyasını ve sair hususiyatını da istemeye ba larlar.
Ve keza o eblehler sinek, böcek ve sair küçük ve hasis eylere bakarken, onlarda pek yüksek
bir eser-i san'at ve hikmet görmekle, derler: "Sâni' bunlara pek fazla ehemmiyet vermi tir. Bir
sine in ne kıymeti olabilir ki bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?"
Arkada ! Bu gibi eblehleri ikna' ve i kallerini def' için, dört eyin bilinmesi lâzımdır.
Birincisi: Cenab-ı Hakk'ın rububiyetinin kemaliyle alâkadar olan her ey Onu tavsif eder.
Fakat o eyin, rububiyetine mazhar oldu u münasebetiyle, kemalinin de mahall-i tecellisi olur.
Fakat, o kemal ile muttasıf olamaz.
kincisi: Her eyden Cenab-ı Hakk'ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin
kapanması, gayr-ı mütenahî sair kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat, hepsinin bir miftah
ile açılması mümkündür.
Üçüncüsü: lm-i muhitten in'ikas eden kader, her eyde esma-i nuriyeden bir hisse tersim
etmi tir.
Dördüncüsü:
2,- ) ( ,9 2 3_e % A 7 G /K. 3 *
"Z "PV@( 8 -mH 8 -9 < 3.
Bu âyetlerin sarahatine göre, her eyin vücudu "Kün" emriyle ba lı oldu u gibi; bütün
e yanın icad ve sonradan ihyaları, bir nefs-i vâhidenin icad ve ihyası gibidir. Demek icad Cenab-ı
Hakk'a isnad edilirse, bu kadar rahat ve kolay olur. Amma esbaba veya e yanın kendilerine isnad
edildi i zaman, bütün ukalânın ve eblehlerin hükümlerinden ne 'et eden muhalâtı kabul etmeleri
lâzım gelir...
--- sh:»(Ms:106) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, hakikatları durub-u emsal ile beyan ediyor.
Çünki daire-i uluhiyete ait hakaik-i mücerrede, daire-i mümkinatta ancak misaller ile temessül ve
tavazzuh eder. Mümkin ve miskin olan insan da, daire-i imkânda misallere bakarak, fevkinde
bulunan daire-i vücubun uunatını, ahvalini dü ünür.
'lem Eyyühel-Aziz! Her eyin içine melekût, dı ına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb,
50
birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünki insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle
de mazruf olur.
Bu kaide ar ile kevn hakkında da tatbik edilir. öyle ki: Ar ; Zahir, Bâtın, Evvel, Âhir
isimlerinin halita ve karı ı ıdır. Bu halitada dâhil olan sm-i Zahir itibariyle ar , mülk; kevn,
melekût olur. sm-i Bâtın itibariyle ar , melekût; kevn, mülk olur. Demek ar a ism-i Zahir nazarı ile
bakılırsa; kendisi zarf, kevn de mazruf olur. sm-i Bâtın gözü ile bakılırsa; kendisi mazruf, kevn zarf
olur. Ve keza ism-i Evvel itibariyle
alıyor. Ve ism-i Âhir itibariyle
#3
%K 23( âyetinin i aret etti i kevnin bidayetini içine
K [K @\ I9W hadîs-i erifinin ima etti i kevnin nihayetini
içine alıyor.
Demek Ar öyle bir halitadır ki, u dört isimden aldı ı hisseler ile kevn ve vücudun sa ını,
solunu, üstünü ve altını ihata etmi olur.
'lem Eyyühel-Aziz! Acz, nidanın madenidir. htiyaç duanın menbaıdır.
Feya Rabbî, ya Hâlıkî, ya Mâlikî! Seni ça ırmakta hüccetin hacetimdir. Sana yaptı ım
dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem aczimdir. Re's-ül malım,
emellerimdir. efiim, Habibin (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve rahmetindir. Afveyle, ma firet eyle ve
merhamet eyle yâ Allah yâ Rahman yâ Rahîm! Âmîn!
--- sh:»(Ms:107) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
Zeyl-ül Hubab
Öyle bir Allah'a hamd, medh ü senalar ederiz ki, u âlem-i kebir onun icadıdır. Ve insan
denilen u küçük âlem de onun ibdaıdır. Biri in ası, di eri binasıdır. Biri san'atı, di eri sıbgasıdır.
Biri nak ı, di eri zînetidir. Biri rahmeti, di eri nimetidir. Biri kudreti, di eri hikmetidir. Biri
azameti, di eri rububiyetidir. Biri mahluku, di eri masnuudur. Biri mülkü, di eri memluküdür. Biri
mescidi, di eri abdidir. Evet bütün bu eyler, eczasıyla beraber Allah'ın mülkü ve malı oldu u,
i'cazvari sikke ve mühürleriyle sabittir...
F 3 ,@j. d ` Q =X 3 #3 W 678 Y, N 3 = *
QKV]>W F F K% 8 Q S 8 8 S F 3 F9 < d ` *
3H _ 7 > W7 F ,W7 Q 5 _ 4. 2 =X F r,> *
H ` 54? !
F> K ; 3 ( >.K hW3@ ‚ (
& W ~ &'? =
'lem Eyyühel-Aziz! Her kim kendisini Allah'a mal ederse, bütün e ya onun lehinde olur. Ve
kim Allah'a mal olmasa, bütün e ya onun aleyhinde olur. Allah'a mal olmak ise, bütün e yayı terk
ve her eyin ondan oldu unu ve ona rücu etti ini bilmekle olur.
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'ın sana in'am etti i vücud ile vücuda lâzım olan eyler,
temlik suretiyle de ildir. Yani, senin mülkün ve malın olup istedi in gibi tasarruf etmek için
verilmemi tir. Ancak o gibi nimetlerde, Allah'ın rızasına muvafık tasarruf edilebilir.
--- sh:»(Ms:108) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Evet bir misafir, ev sahibinin iznine ve rızasına muvafık olmayacak derecede, yemeklerde ve
sair eylerde israf edemez.
'lem Eyyühel-Aziz! Gözleri küsuf tutmu bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı
mahdud hususî ha r ü ne irleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrayı ve ha r-i
umumiyeyi nasıl isti rab ediyorlar? Acaba çiçek açıp, semere veren a açlarda her sene icad edilen
meyvelerin ha r ü ne irlerini gördükten sonra ha r-i umumîyi istib'ad eden sıkılmaz mı? E er onlar
uhudî bir yakîn ile ha r-i umumîyi görmek isterlerse, -akıllarını da beraber bulundurmak artıylayaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba a aç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif,
51
latif kudret mu'cizeleri o mahlukat-ı latife, evvelkisinin yani ölüp giden semeratın aynı veya misli
de il midir?
E er insanlarda oldu u gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmu olsa idi, geçmi ve gelen
yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat ruhları olmadı ı için aralarında ayniyete yakın
öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti
gören ha ri istib'ad edebilir mi?
Ve keza manevî asansörler ile lâzım olan erzak ve gıdalarını a acın yüksek dallarına
çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı dîdar eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve camid bir a açtan
ihraç ve icad etmekle o kuru a acı acib bir vaziyete ve hayatdar antika bir ekle koyan kudret-i
ezeliyeye ha r-i umumî a ır gelir mi? Hâ â! Bu latif, nazik masnuatı o kuru a açlardan ihraç eden
kudrete hiç bir ey a ır gelmez. Bu bedihî bir mes'eledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın her bir suresi, bütün Kur'anın
münderecatını icmalen ihtiva etti i gibi, sair surelerde zikredilen makasıd ve mühim kıssaları da
tazammun etmi tir. Bundaki hikmet, Kur'an'ı tamamen okumaya vakti müsaid olmayan veya ancak
bir kısmını veya bir suresini okuyabilen insanlar, Kur'anın hepsini okumaktan hasıl olan sevabdan
mahrum kalmamasıdır.
Evet mükellefîn arasında bulunan ümmiler ancak bir sureyi okuyabilirler. 'caz-ı Kur'an
onları da tam sevab kazanmaktan mahrum etmemek için, bu nükte-i i'caziyeyi takib ederek bir
sureyi tam Kur'an hükmünde kılmı tır.
--- sh:»(Ms:109) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Maddiyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebayin olan bir çoklukta
tasarruf eden bir zâtın, o çoklu un her birisiyle bizzât müba eret ve mualecesi lâzım de ildir.
Evet asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı, ancak emir ve iradesiyle
husule gelir. E er o kumandanlık vazifeleri ve i leri neferata havale edilirse, her bir neferin bizzât
müba eret ve hizmetiyle veya her bir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır.
Binaenaleyh Cenab-ı Hakk'ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur.
Bizzât müba ereti yoktur. emsin kâinatı tenvir etti i gibi.
'lem Eyyühel-Aziz! (*) nsan, ya ayı vaziyetince, bir da dan kopup sel içine dü en veya
yüksek bir apartmandan dü üp yuvarlanan bir ahıs gibidir.
Evet hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi im ek gibi geçiyor. Zaman da sel
dolaplarını sür'atle çalı tırıyor. Arz sefinesi de, sür'atle giderken
r34W K. K
âyetini okuyor.
Sefine-i arz sür'atle yürürken, dünyanın gayr-ı me ru lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin
bataca ı dü ünülsün. Binaenaleyh o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firakın elemi, telaki
lezzetinden a ırdır.
Ey nefs-i emmarem! Sana tabi de ilim. Sen istedi in eye ibadet et ve istedi in eyin pe ine
dü ; ben ancak ve ancak beni yaratıp, ems ve kamer ve arzı bana müsahhar eden Fâtır-ı Hakîm-i
Zülcelal'e abd olurum.
Ve keza kader muhitinde uçan tayyare-i ömre veya hayat da ları arasında açılan uhdud ve
tünellerinden im ekvari geçen zamanın imendiferine bindirerek, ebed-ül âbâd memleketinin
iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevkeden Hâlık-ı Rahman-ür Rahîm'den meded
istiyorum.
Ve keza hiç bir eyi dualarıma, istigaselerime ve niyazlarıma hedef ittihaz etmem. Ancak
küre-i arzı harekete getiren felek çarklarını
(*): Ehemmiyetli.
--- sh:»(Ms:110) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------durdurma a ve ems ve kamerin birle tirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirme e ve vücudun
ahikalarından yuvarlanıp gelen u dünyayı sâkin kılma a kadir olan kudreti nihayetsiz Rabb-i
Zülcelal'e dualarımı, niyazlarımı arz ve takdim ediyorum. Çünki her eyle alâkadar âmâl ve
makasıdım vardır.
Ve keza kalbime vaki' olan en ince, en gizli hatıraları i itti i ve kalbimin müyul ve
emellerini tatmin etti i gibi; akıl ve hayalimin de temenni ettikleri saadet-i ebediyeyi verme e kadir
52
olan Zât-ı Akdes'ten maada kimseye ibadet etmiyorum. Evet dünyayı âhirete kalbetmekle kıyameti
koparan kudret muktedirdir, âciz de ildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. ems,
büyüklü üne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet onun marifetiyle elemler lezzetlere
inkılab eder. Evet Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belalara
tebeddül eder. Vücud ademe inkılab eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezaiz günahlara
tahavvül eder. Evet Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a'da ve dü man
olurlar. Beka bela olur, kemal heba olur, ömür heva olur. Hayat azab olur, akıl ikab olur. Âmâl,
âlâma inkılab eder.
Evet Allah'a abd ve hizmetkâr olana her ey hizmetkâr olur. Bu da, her ey Allah'ın mülk ve
malı oldu una iman ve iz'an ile olur.
Evet kudret, insanı çok dairelerle alâkadar bir vaziyette yaratmı tır. En küçük ve en hakir bir
dairede, insanın eli yeti ebilecek kadar insana bir ihtiyar, bir iktidar vermi tir. Fer ten ar a, ezelden
ebede kadar en geni dairelerde insanın vazifesi, yalnız duadır.
Evet
(‡ 3 A 8, & 7 - ‡,5H 3. 'N
âyet-i kerimesi, bu hakikatı tenvir ve isbata kâfidir. Öyle
ise, çocu un eli yeti emedi i bir eyi peder ve vâlidesinden istedi i gibi; abd de, acz ve fakrıyla
Rabbına iltica eder ve Hâlıkından ister.
'lem Eyyühel-Aziz! E yada görünen nev'î ve ferdî vahdetler, Sâni'deki sırr-ı vahdetten
ne 'et etmi tir. Çünki kuvvet da ılmıyor. Bir kısmına çok, bir kısmına az sarfedilmekle kudrette,
kuvvetin tecezzi ve inkısamı olmuyor. E er vahdet olmasa idi, kudretin yaptı ı sarfiyatta tefavüt
olsa idi, masnuatta da tefavüt ve intizamsızlık
--- sh:»(Ms:111) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------olurdu. Demek kudretin vahdetle beraber masnuata yaptı ı tasarrufu, emsin tenviri gibidir ki, bir
ems-i vâhid, cüz' ve küllü bilâ-tefavüt her eyi ziyalandırdı ı gibi, tecellisiyle de her eyin yanında
mevcuddur. Binaenaleyh mümkinat dairesi efradından tavzif edilen miskin, camid, meyyit ve ism-i
Nur'a mazhar ems'te sırr-ı vahdet sayesinde bu kadar intizamlı tasarruf olursa; ems-i Ezelî,
Sultan-ı Ebedî, Kayyum-u Sermedî, Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i Ehad'in masnuata tasarrufu nasıl
olacaktır?
'lem Eyyühel-Aziz! Sâni'in vahdetine en sadık ahidlerden birincisi: Cüz'î ve küllî e yalarda
görünen vahdetlerdir. Çünki herhangi bir ey zerreden âleme kadar vahdet ile muttasıf ve
alâkadardır. Öyle ise, Sâni'de de vahdet var. Öyle ise, Sâni' ehaddir.
kincisi: Her eyde kabiliyetinin liyakatına göre bir kemal-i ittikan vardır. En âdi, küçük
nebatî ve hayvanî bir eyde kör gözler bile gördükleri öyle bir antika eser-i san'at vardır ki, insanları
hayrette bırakır.
Üçüncüsü: Her eyin icad ve in asındaki sühulettir. Gözle görünen san'attaki sühulet isbata,
delile muhtaç de ildir.
'lem Eyyühel-Aziz! Küre-i arz ma azasından me'kulât ve me rubat ve libas ve sair
ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldı ınız bu malları lahî hazineden almayıp birer birer
esbaba yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip, ne kadar pahalı
alacaksınız? Çünki o nar, bütün e ya ile alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule
gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda ondaki zînet, intizam, san'at, rayiha, tat ve koku gibi latif
eylerden anla ılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sâni'in masnuudur ki, icadında külfet ve müba eret
yoktur.
Mes'ele böyle oldu u halde, ha eratın zevk ve heveslerini tatmin için her bir noktasında bin
türlü i'caz nükteleri bulunan o küre-i arz ma azasındaki e yanın Sâni'i ya uursuz, hissiz, iradesiz,
ilimsiz, ihtiyarsız, kemalsizdir ki, bu kadar bol zîkıymet antika e yayı parasız da ıtıyor. Bu bâtıl
ihtimal, isbata muhtaç olmayan bedihî bir hakikattir. Veya o hazine sahibi o hazineyi âhirete gitmek
üzere gelip muvakkaten kalan insanlara lahî ve Rahmanî bir sofra olarak yaratmı tır. O hazine-i
gaybda e yanın icadı "Kün" emri ile ba lıdır.
--- sh:»(Ms:112) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Ve bütün e yanın melekûtiyetleri santral gibi Hakîm, Kadîr, Mürîd, Alîm bir Vâcib-ül Vücud'un
yed-i kudretindedir.
53
Maahaza o lahî sofradaki e ya yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerinin tatmini için
de ildir. Her bir ferd-i müstehlikte zevilhayata ait cüz'î faidelerden ba ka esma-i lahiyenin
tecelliyatına ve faaliyetteki esrar ve uunatına ait gayr-ı mütenahî hikmetler, gayeler vardır. Öyle
ise, bu ziyafet-i âmme ve bu feyz-i âmmın bir kör kuvvetten ne 'et etmesi ve bu e yanın semeratı
sel gibi akıp ittifakı ve tesadüfün eline havalesi muhaldir. Çünki o e yanın intizamlı hakîmane
te ahhusatı ve uurkârane muhkem hususiyatı kör tesadüf ve ittifakı reddediyor. Öyle de: O sofra-i
rahmetteki ucuzluk ve kolaylık ve çokluk o e yanın bir Cevvad-ı Mutlak'tan, bir Hakîm-i
Mutlak'tan, bir Kadîr-i Mutlak'tan geldi ini gösteren ahidlerdir.
'lem ey esbaba mübtela insan! Bil ki, sebebin halkı ve sebebiyetinin takdiri ve müsebbebin
vücuduna lâzım olan eylerle techizi, kudretine nisbetle zerreler ve emsler müsavi olan Zât'ın
"Kün" emriyle müsebbebi halketmesinden daha kolay, daha ekmel, daha a'lâ de ildir.
'lem Eyyühel-Aziz! Dünyada görülen bilhassa nebatî ve hayvanî hayatlarda mü ahede
edilen ademler, i'damlar, tebeddül ve teceddüd-ü emsalden ibarettir. manlı olan kimselere göre
zeval ve firakın acısı de il, yerlerine gelen emsalleriyle visalin lezzeti hasıl oluyor. Öyle ise, imana
gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki, selâmette kalasın.
'lem Eyyühel-Aziz! Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalalet,
riya ve zulmetten mürekkeb bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz
ediyorlar. Hamiyet-i slâmiye ise, nur-u imandan in'ikas edip dalgalanan bir ziyadır.
'lem Eyyühel-Aziz! Ehl-i ilhad ile ve bilhassa Avrupa mukallidleriyle münazara ile i tigal
edenler büyük bir tehlikeye maruzdurlar. Çünki nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle
tedricen hasımlarına ma lub olur ki, bîtarafane muhakeme denilen münsifane münazarada nefs-i
emmareye emniyet edilemez. Çünki insaflı bir münazır, hayalî bir münazara sahasında, arasıra
hasmının libasını
--- sh:»(Ms:113) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------giyer, ona bir dâva vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin tekrarıyla,
dima ında bir tenkid lekesinin husule gelece inden, zarar verir. Lâkin niyeti hâlis olur ve kuvvetine
güvenirse, zararı yoktur. Böyle vaziyete dü en bir adamın çare-i necatı, tazarru' ve isti fardır. Bu
suretle o lekeyi izale edebilir.
'lem Eyyühel-Aziz! Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı de ildir. Ancak
insanlar, amele gibi o misafirhanenin çe it çe it i lerinde ve tezyinatında çalı ırlar. E er küre-i arzın
haricinden yabancı birisi gelip misafirhanenin bir mu'cize ve hârika oldu una ve insanların da âciz,
fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse, bu insanlar bu binaya sahib ve sâni' olacak bir iktidarda
de ildir, ancak böyle hârika bir masnuun sânii de mu'ciznüma oldu una kat'iyyetle hükmedecektir.
Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezelî'nin makasıdına çalı an amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları
ücretlerinden maada bu binadan bir eye mâlik ve sahib olmadıklarına tekraren hükmedecektir. Ve
keza o çiçeklerin zevilhayata kar ı gösterdi i teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine
dikkat eden anlar ki: Bir Hakîm-i Kerim tarafından misafirlerine hizmetle muvazzaf bir takım
hedaya ve behayadır ki, Sâni' ile masnu arasında bir vesile-i tearüf ve tahabbüb olsun.
Eyyühen-nefs! Sen her bir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun; fakat, haricî olan
manaları zihnî manalarda arıyorsun. Esma-i hüsnanın her birisinde bütün esmanın uaatını görmek
istiyorsun. Her bir latifenin zevkiyle bütün letaifin zevklerini zevketmek istiyorsun. Her bir hisse
tâbi olan i leri ve hacetleri îfa ederken, bütün hislerinin i lerini beraber görmek istiyorsun. Bundan
dolayı evhama maruz kalıyorsun.
'lem Eyyühel-Aziz! Bir nimetin umumî ve herkese amil olması, kıymetinin azlı ına ve
ehemmiyetsizli ine delalet etmez. Ve o nimetin bir kasd ve iradeden gelmemesine emare olamaz.
Meselâ: Göz nimetinin bütün hayvanlarda bulunması, senin göze olan iddet-i ihtiyacını tahfif
etmedi i gibi, gözün kıymetini tenkis etmeye de sebeb olamaz. Ve keza hususî ve tek bir nimetin
tesadüfü mümkün olsa bile, umumî bir nimet behemehal bir mün'imin eser-i kasd ve iradesidir.
'lem Eyyühel-Aziz! Her bir zîhayatın hayatında gayr-ı mütenahî
--- sh:»(Ms:114) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------gayeler vardır. Bu gayelerden zîhayata ait ancak binde birdir. Bâki kalan gayeler, gayr-ı mütenahî
olan mâlikiyeti nisbetinde hayatı icad eden zâta aittir. Öyle ise, büyük bir mahlukun küçük bir
54
mahluka tekebbür etmeye hakkı yoktur. Ve hakikate nazaran abesiyet de yoktur. Çünki bir hayatın
bütün faideleri, bir zîhayata ait de ildir ki, abes olsun. Evet sath-ı arzda her sene yapılan ziyafet-i
âmme-i lahiye nev'-i be ere halife oldu u münasebetiyle bir ikramdır. Yoksa hepsi onun istifadesi
için de ildir.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın zihnine bazan öyle bir vesvese gelir, der: "Sen de âdi ve böcek
gibi bir hayvansın. Hayvanlardan fazla ne kıymetin var? Hem de semavat ve arzı yed-i kudretine
alan Hâlık-ı Zülcelal'e kar ı ne meziyetin ve ne gibi bir hizmetin var ki, seninle me gul olsun? Bu
vesveseye kar ı öyle bir hakikatı dü ünmek lâzım:
1- nsan gayr-ı mütenahî acz ve fakrıyla beraber Cenab-ı Hakk'a imanıyla, kudret ve gına ve
izzetine mazhar olmu tur. te bu mazhariyetten dolayı insan, hayvaniyetten terakki edip halife-i
zemin olmu tur.
2- Cenab-ı Hak ihata-i kudret ve azemetiyle insanın duasını i itir, hacatını görür. Ve semavat
ve arzın tedbiri o insanı da dü ünmeye mani de ildir.
Sual: Cenab-ı Hakk'ın cüz'iyat ve hasis emirler ile i tigali azametine münafîdir?
Elcevab: O i tigal, azametine münafî de ildir. Bilakis, adem-i i tigali azamet-i rububiyetine
bir nakîsedir. Meselâ: emsin ziyasından bazı eylerin mahrum ve hariç kalması, emse bir nakîse
olur. Maahaza bütün effaf eylerde görünen emsin timsallerinin her birisi, " ems benimdir. ems
yanımdadır. ems bendedir." diyebilir. Ve zerreler ile ems arasında müzahame yoktur. Bütün
mahlukat -bilhassa insanlarda ferdî olsun, nev'î olsun, erif olsun hasis olsun- ilim, irade, kudret
itibariyle Cenab-ı Hakk'ın tecellisine mazhardır. Herbir ey, herbir insan, "Allah yanımdadır"
diyebilir. Bilhassa insanın za'fı, fakrı, aczi nisbetinde Cenab-ı Hakk'ın kurbiyeti ve her bir eyin
Cenab-ı Hak'la münasebeti olmakla beraber, o da münasebetdardır. Ve gayr-ı mütenahî acz ve fakrı
olan insan, gayr-ı
--- sh:»(Ms:115) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------mütenahî kudret ve gına ve azameti olan Cenab-ı Hak'la münasebeti ne kadar latiftir.
Takdis ederiz o zâtı ki, en büyük lütfu en büyük azamete, en yüksek efkati en yüksek
ceberuta idhal etti i gibi, nihayetsiz kurbu nihayetsiz bu'd ile cem'edip, zerreler ile emsler arasında
uhuvveti tesis etmi tir. Birbirine zıd olan bu eyleri cem'etmekle derece-i azametini bir derece
göstermi tir.
'lem Eyyühel-Aziz! mana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mal-i sâlihadır.
Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa
etmekten ibarettir. Ecnebilerden alınan maddî bilgiler, san'at ve terakkiyata ait ise, lâzımdır.
Sefahete dair ise muzırdır.
" 4. . r, N 7&, YRW ZRj
" 4. . 7
K 73 = *
.! YRW8 H K% &L 2!K9 23:K 7&, 2!K9 23 8 7,@ YRW ZRj
--- sh:»(Ms:116) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
Habbe
(Cennet-i Kur'aniyenin semeratından bir semerenin ihtiva etti i)
„ Et . 5
„ \ •, …E w Kx w @5% F „ E •/E . w Kx ><7A ˆ3% .*
ZKB A C(K. ,: 01 " 4. YR ZRj 23 8 3 ( YRW8 A
4 *
2 K 9 7 A 3. 2 , Y A 3. H ` 54? ! 23 8 7 , d5@. YRW8
55
'lem Eyyühel-Aziz! u gördü ün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur-u
Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. E er o âlem-i kebir, bir ecere
tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirde i, hem semeresi olur. E er dünya mücessem bir
zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. E er büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı
olur. E er pek güzel a aalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî onun andelibi
olur. E er pek büyük bir saray farzedilirse, Nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelî'nin makarr-ı saltanat
ve ha meti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san'atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi
ve te rifatçı olur. Bütün insanları davet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hârikaları
ve mu'cizeleri tarif ediyor. Halkı o saray sahibine, sâniine iman etmek üzere cazibedar, hayret-efza
davet ediyor.
--- sh:»(Ms:117) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Hilkat eceresinin semeresi insandır. Malûmdur ki, semere bütün
eczanın en ekmeli ve kökten en uza ı oldu u için bütün eczanın hâsiyetlerini, meziyetlerini hâvidir.
Ve keza hilkat-i âlemin ille-i gaiye hükmünde olan çekirde i yine insandır.
Sonra, o ecerenin semeresi olan insandan bir tanesini ecere-i slâmiyete çekirdek ittihaz
etmi tir. Demek o çekirdek, âlem-i slâmiyetin hem bânisidir, hem esasıdır, hem güne idir. Fakat o
çekirde in çekirde i kalbdir. Kalbin ihtiyacat saikasıyla âlemin enva'ıyla, eczasıyla pek çok
alâkaları vardır. Esma-i hüsnanın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o
kalbin hem emelleri, hem de dü manları vardır. Ancak, Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı Hakikî ile
itminan edebilir.
Ve keza o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi
temsil eder. Ve Vâhid-i Ehad'den ba ka merkezinde bir eyi kabul etmiyor. Ebedî, sermedî bir
bekadan maada bir eye razı olmuyor.
nsanın çekirde i olan kalb, ubudiyet ve ihlas altında slâmiyet ile iska edilmekle imanla
intibaha gelirse, nuranî, misalî âlem-i emirden gelen emr ile öyle bir ecere-i nuranî olarak ye illenir
ki; onun cismanî âlemine ruh olur. E er o kalb çekirde i böyle bir terbiye görmezse, kuru bir
çekirdek kalarak nura inkılab edinceye kadar ate ile yanması lâzımdır.
Ve keza o habbe-i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki, o hâdimler kalbin hayatıyla hayat
bulup inbisat ederlerse, kocaman kâinat onlara tenezzüh ve seyrangâh olur. Hattâ kalbin
hâdimlerinden bulunan hayal -meselâ- en zaîf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıdlı olan
sahibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır. Ve arkta namaz kılanın ba ını Hacer-ül Esved'in
altına koydurur. Ve ehadetlerini Hacer-ül Esved'e muhafaza için tevdi ettirir.
Madem benî-Âdem kâinatın semeresidir. Nasılki, bir harmanda ba aklar dö ülür; tasfiye
neticesinde semereler istibka ve iddihar edilir. Binaenaleyh ha ir meydanı da bir harmandır.
Kâinatın ba ak ve semeresi olan benî Âdemi intizar etmektedir.
'lem Eyyühel-Aziz! u görünen umumî âlemde her insanın hususî
--- sh:»(Ms:118) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi emstir.
Hususî âlemlerin merkezi ise ahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sahibinde olup
letaifiyle ba lıdır. O ahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyası ve zulmeti, merkezleri olan
e hasa tâbidir. Evet âyinede irtisam eden bir bahçe hareket, tegayyür ve sair ahvalinde âyineye tâbi
oldu u gibi, her ahsın âlemi de merkezi olan o ahsa tâbidir. Gölge ve misal gibi.
Binaenaleyh cisminin küçüklü üne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünki kalbin
kasavetinden bir zerre, senin ahsî âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.
'lem Eyyühel-Aziz! Otuz seneden beri iki tagut ile mücadelem vardır. Biri insandadır,
di eri âlemdedir. Biri "Ene"dir, di eri "Tabiat"tır. Birinci tagutu gayr-ı kasdî, gölgevari bir âyine
gibi gördüm. Fakat o tagutu kasden veya bizzât nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Firavun
olurlar.
kinci tagut ise, onu lahî bir san'at, Rahmanî bir sıbgat, yani nakı lı bir boya eklinde
gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyyunlarca bir ilah olur. Maahaza
o tabiat zannedilen ey, lahî bir san'attır. Cenab-ı Hakk'a hamd ve ükürler olsun ki, Kur'anın
feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tagutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.
56
Evet Nokta, Katre, Zerre, emme, Habbe, Hubab Risalelerimde isbat ve izah edildi i gibi;
mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında eriat-ı fıtriye-i lahiye ve san'at-ı uuriye-i
Rahmaniye güne gibi ortaya çıkmı tır. Ve keza firavunlu a delalet eden "Ene"den Sâni'-i
Zülcelal'e raci' olan "Hüve" tebarüz etti.
'lem Eyyühel-Aziz! Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mahiyetlerinden ve ne
akibetlerinden haberin olmuyor. Biri, ceseddir. Evet cesedin genç iken latif, zarif ve güzel gül
çiçe ine benzerse de, ihtiyarlı ında kuru ve uyu mu kı çiçe ine benzer ve tahavvül eder.
Biri de, hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevaldir.
Biri de insaniyettir. Bu ise, zeval ve beka arasında mütereddiddir. Daim-i Bâki'nin zikri ile
muhafazası lâzımdır.
--- sh:»(Ms:119) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Biri de ömür ve ya ayı tır. Bunun da hududu tayin edilmi tir. Ne ileri ve ne de geri bir adım
atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzun olma. Tahammülünden âciz, tâkatinden hariç oldu un
tûl-i emel yükünü yüklenme!
Biri de, vücuddur. Vücud zâten senin mülkün de ildir. Onun mâliki ancak Mâlik-ül
Mülk'tür. Ve senden daha ziyade senin vücuduna efkatlidir. Binaenaleyh Mâlik-i Hakikî'nin daire-i
emrinden hariç o vücuda karı tı ın zaman zarar vermi olursun. (Ümidsizli i intaç eden hırs gibi.)
Biri de bela ve musibetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevalleri dü ünülürse, zıdları
zihne gelir, lezzet verir.
Biri de, sen burada misafirsin ve buradan da di er bir yere gideceksin. Misafir olan kimse,
beraberce getiremedi i bir eye kalbini ba lamaz. Bu menzilden ayrıldı ın gibi, bu ehirden de
çıkacaksın. Ve keza bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalı . Vücudunu
Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünki feda etmedi in takdirde, ya bâd-i
heva zâil olur, gider; veya Onun malı oldu undan yine Ona rücu eder.
E er vücuduna itimad edersen, ademe dü ersin. Çünki ancak vücudun terkiyle vücud
bulunabilir. Ve keza vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuddan senin elinde ancak bir
nokta kalabilir. Bütün vücudun cihat-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma, o noktayı da
elinden atarsan vücudun tam manasıyla nurlar içinde kalır.
Biri de dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete ba lıdır. Talebinde kalâka dü er. Ve sür'at-i
zevali itibariyle aklı ba ında olan onları kalbine alıp kıymet vermez.
Dünyanın akibeti ne olursa olsun, lezaizi terketmek evlâdır. Çünki akibetin ya saadettir,
saadet ise u fâni lezaizin terkiyle olur. Veya ekavettir. Ölüm ve i'dam intizarında bulunan bir
adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının akibetini küfür
saikasıyla adem-i mutlak oldu unu tevehhüm eden adam için de, terk-i lezaiz evlâdır. Çünki o
lezaizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın
--- sh:»(Ms:120) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler, o elemlere galebe edemez.
'lem Eyyühel-Aziz! Mer'ayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attı ı
ta lara musab olan bir koyun, lisan-ı haliyle: "Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade
faidemizi dü ünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim." diye kendisi döner, sürü de döner.
Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve dâll de ilsin. Kaderden sana atılan bir musibet ta ına
maruz kaldı ın zaman,
2,H` 7
3
3
söyle ve Merci-i Hakikî'ye dön, imana gel, mükedder
olma. O seni senden daha ziyade dü ünür.
'lem Eyyühel-Aziz! Kalbin umûr-u dünyeviye ile kasden i tigal etmek için yaratılmı
olmadı ı öylece izah edilebilir:
Görüyoruz ki, kalb hangi bir eye el atarsa, bütün kuvvetiyle, iddetiyle o eye ba lanır.
Büyük bir ihtimam ile eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devamla onun ile beraber kalmak istiyor. Ve
onun hakkında tam manasıyla fena olur. Ve en büyük ve en devamlı eylerin pe indedir,
talebindedir. Halbuki umûr-u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline
nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebed-ül âbâda müteveccih açılmı bir penceredir. Bu fâni
dünyaya razı de ildir.
57
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'an, semadan nâzil olmu tur. Ve Onun nüzuluyla semavî bir maide
ve bir sofra-i lahiye de nâzil olmu tur. Bu maide, tabakat-ı be erin i tiha ve istifadelerine göre
ayrılmı safhaları hâvidir. O maidenin sathında, yüzünde bulunan ilk safha tabaka-i avama aittir.
Meselâ:
3 :[email protected]>V) 3_9 7 3> 3( 678 + , W 2
âyet-i kerimesi, be erin birinci tabakasına u manayı
ifham ve ifade ediyor:
Semavat, ayaz, bulutsuz, ya muru ya dıracak bir kabiliyette olmadı ı gibi, arz da kupkuru,
nebatatı yeti tirecek bir ekilde de ildir. Sonra ikisinin de yapı ıklıklarını izale ve fetk ettik.
Birisinden
--- sh:»(Ms:121) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------sular inme e, ötekisinden nebatat çıkma a ba ladı. Mezkûr âyetin ifade etti i u manaya delalet
eden
"& "#$% '( #3
. 3@ H`
âyet-i kerimesidir. Çünki hayvanî ve nebatî olan hayatları koruyan
gıdalar ancak arz ve semanın izdivacından tevellüd edebilir.
Mezkûr âyetin tabaka-i avama ait safhasının arkasında öyle bir safha da vardır ki: Nur-u
Muhammediye'den (A.S.M.) yaratılan madde-i aciniyeden, seyyarat ile emsin o nurun macun ve
hamurundan infisal ettirilmesine i arettir. Bu safhayı delaletiyle teyid eden
07,
; < 3.
olan
hadîs-i erifidir.
kinci misal:
" ` "; < . "P5 ) : ' 8 ; O 3 3@ H)
olan âyet-i kerimenin tabaka-i
avama ait safhasında u mana vardır.
"Onlar, daha acib olan birinci yaratılı larını ehadetle ikrar ettikleri halde, daha ehven, daha
kolay ikinci yaratılı larını uzak görüyorlar." u safhanın arkasında ha ir ve ne rin pek kolay
oldu unu tenvir eden büyük bir bürhan vardır.
Ey ha ir ve ne ri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun. Sabah ve
ak am elbiseni de i tirdi in gibi her senede bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyorsun,
haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım eyler ölür, yerine emsali gelir.
Bunu hiç dü ünemiyorsun. Çünki kafan bo tur. E er dü ünebilseydin, her vakit âlemde binlerce
nümuneleri vukua gelen ha ir ve ne ri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir.
'lem Eyyühel-Aziz! Nefsin belâhet ve hamakatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm
tarafından terbiye edildi ini ve o Rabb-i Hakîm'in memluk ve masnuu oldu unu bildi ine ve bu
temellük ve terbiyenin bütün efrad, enva', ecnasta câri olmakla mes'elenin bir kaide-i külliye eklini
aldı ına ve bu feyzin ümullü olmakla bir nevi icma ve fiilî bir tasdika mazhar oldu una nazaran
kanun ve düstur eklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itminan
etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren
--- sh:»(Ms:122) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------tecelliyat-ı esmayı -kendisi de o cilvelerde hissedar oldu u halde- vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal
sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvalini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini,
yaptı ı fiillerinde fiil içinde müstetir "Hu" gibi görüyor. Tecelliyatın geni li ini imtinaa,
büyüklü ünü ademe hamletmekle eytanı bile yaptı ı mugalatadan utandırıyor.
'lem Eyyühel-Aziz! Nefis daima ızdırablar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle
yana mıyor. Hükm-ü Kadere razı olmuyor. Halbuki emsin tulû' ve gurubu mukadder oldu u gibi,
insanın da bu dünyada tulû' ve gurubu ve sair mukadderatı, kalem-i kader ile cebhesinde yazılıdır.
sterse ba ını ta a vursun ki, o yazıları silsin; fakat ba ı kırılır, yazılara bir ey olmaz hâ!
Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semavat ve Arz'ın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı
Külli ey'in rububiyetine muhabbetle rıza-dâde olmalıdır.
'lem Eyyühel-Aziz! Bir eyin sânii, o eyin içinde olursa, aralarında tam bir münasebet
lâzımdır. Ve masnuatın adedince sânilerin ço alması lâzımdır. Bu ise muhaldir. Öyle ise sâni',
masnu içinde olamaz. Meselâ: Matbaa ile teksir edilen bir kitab, yine bir adamın kalemiyle
yazılıyor. O kitabın nakı ları, harfleri; kendisinden sünbüllenmez. Kâtib de o kitabet san'atı içinde
58
de ildir. Ve illâ, intizamdan çıkar. Öyle ise, masnuun nakı ları kendisinden de ildir. Ancak, kudret
kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.
'lem Eyyühel-Aziz! Aklın pek garib bir hali vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sahibidir ki, bazan
kâinatı ihata etmekle kuca ına alıyor. Bazan daire-i imkândan çıkar, en yüksek dairelere
müdahaleye çalı ır. Bazan da bir katre suda bo ulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur.
Maahaza hangi eyde fena ve kaybolursa, bütün varlı ı o eye münhasır oldu unu bilir. Ve hangi
bir noktaya girse, bütün âlemi beraberce götürmek iste indedir.
'lem Eyyühel-Aziz! E er dünyanın veya vücudun mülkiyeti, zılliyeti sende ise taahhüd,
tahaffuz, korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın, daima rahatsız olursun. Çünki noksanları
tedarik, mevcudları telef olmaktan muhafaza ile daima evham, korkular, me akkatlere mahal
olursun. Halbuki o nimetler, Mün'im-i Kerim'in taahhüdü altındadır. Senin i in onun sofra-i
ihsanından yeyip içmekle
--- sh:»(Ms:123) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ükretmektir. ükürde bir zahmet yoktur. Bilakis nimetin lezzetini arttırır. Çünki ükür, nimette
in'amı görmek demektir. n'amı görmek, nimetin zevalinden hasıl olan elemi def'eder. Zira nimet
zâil oldu undan, Mün'im-i Hakikî onun yerini bo bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden
lezzet alırsın.
Evet
3H &r7
4 2 = , A K<!
olan âyet-i kerime, hamdin ayn-ı lezzet oldu una
delalet eder. Çünki hamd, in'am eceresini, nimet semeresinde gösterir. Ve bu vesile ile zeval-i
nimetin tasavvurundan hasıl olan elem zâil olur. Çünki ecerede çok semere vardır, biri giderse
ötekisi yerine gelir. Demek hamd, ayn-ı lezzettir.
'lem Eyyühel-Aziz! Âfâkî malûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan malûmat, evham ve
vesveselerden hâlî olamıyor. Amma bizzât vicdanî bir uura mahal olan enfüsî ve dâhilî malûmat
ise, evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh merkezden muhite, dâhilden harice bakmak
lâzımdır.
'lem Eyyühel-Aziz! Küre-i Arzı bir köy ekline sokan u medeniyet-i sefihe ile gaflet
perdesi pek kalınla mı tır. Ta'dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza be eriyet ruhundan
dünyaya nâzır pek çok menfezler açmı tır. Bunların kapatılması ancak Allah'ın lütfuna mazhar
olanlara müyesser olur.
'lem Eyyühel-Aziz! Bir zerre, kocaman emsi tecelli ile, yani in'ikas itibariyle istiab eder,
içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzât yani hacimleri itibariyle içine alamaz. Binaenaleyh
ya murun emsin timsaline ma'kes olan katreleri gibi, kâinatın zerrat ve mürekkebatı, ilim ve
iradeye müstenid kudret-i nuraniye-i ezeliyenin -tecelli ve in'ikas itibariyle- lem'alarına mazhar
olabilirler. Fakat gözün içindeki bir hüceyre zerresi, "asab, evride, erayin"de tesirleri görünen bir
kudret, uur ve iradeye menba olamaz. Bu acib san'at, muntazam nakı , ince hikmetin iktizasına
göre kâinatın her bir zerresi, herbir mürekkebatı, uluhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menba
ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlar ile muttasıf ems-i Ezelî'nin tecelliyat lem'alarına
ma'kes olmaları lâzımdır.
Birinci ıkta kâinatın zerratı adedince muhalât vardır. Binaenaleyh her bir zerre o büyük
yükün tahammülünden âciz oldu unu
--- sh:»(Ms:124) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ikrar ile "Mûcid, Hâlık, Rab, Mâlik, Kayyum ancak Allah'tır" diye ehadetini ilân eder. Ve keza her
bir zerre, her bir mürekkebat, muhtelif lisan ve delaletleriyle u beyti terennüm ediyorlar:
K X 3 \ QG
q'(
[email protected]
>% 3@ 735
Evet her bir harf kendi vücuduna bir vecihle delalet eder. Amma kâtibinin, sâniinin
vücuduna çok vecihlerle delalet eder. Evet...
'B3W7 F
8R
. 3= 3) +3@B3- 7,UW '.3
'lem Eyyühel-Aziz! Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman vesaire gibi,
tecelli-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok eyler vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem
münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünki asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden
59
de mahrumdurlar. Nuranîlerin timsalleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve
asıllarına gayr de illerdir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak emsin hararetini hayat, ziyasını uur, ziyadaki
renkleri duygu gibi yapmı olsa idi, senin elindeki âyinede temessül eden emsin timsali seninle
konu acaktı. Çünki o, timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat
bulurdu. Ziyasıyla uurlu olurdu. Renkleri ile de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle
konu abilirdi. Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem (A.S.M.) kendisine okunan bütün salavat-ı
erifeye bir anda vâkıf olur.
'lem Eyyühel-Aziz! Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri, Cenab-ı Hakk'ı Celal ve
Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. "Celal" sıfatını tazammun eden "Sübhanallah", abdin ve
mahlukun Allah'tan baid olduklarına nâzırdır.
Cemal sıfatını içine alan "Elhamdülillah", Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlukata
karib oldu una i arettir. Meselâ biri kurb, di eri bu'd olmak üzere bize nâzır emsin iki ciheti
vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle insanların mazarratlarından tahir ve
safi kalıyor. Bu itibarla insan emse kar ı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.
Kezalik -bilâ te bih- Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib oldu u cihetle ona hamdediyoruz.
Biz ondan uzak oldu umuz cihetle onu
--- sh:»(Ms:125) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------tesbih ediyoruz. Binaenaleyh rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baid oldu una bakarken,
tesbih et. Fakat her iki makamı karı tırma ve her iki nazarı birle tirme ki, hak ve istikamet mültebis
olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadı ı takdirde, her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem
cem'edebilirsin. Evet "Sübhanallahi ve bihamdihi" her iki makamı cem'eden bir cümledir.
'lem Eyyühel-Aziz! Dört ey için dünyayı kesben de il, kalben terketmek lâzımdır:
1- Dünyanın ömrü kısa olup, sür'atle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti
zeval buluyor.
2- Dünyanın lezaizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
3- Seni intizar etmekte ve senin de sür'atle ona do ru gitmekte oldu un "kabir", dünyanın
zînetli, lezzetli eylerini hediye olarak kabul etmez. Çünki dünya ehlince güzel addedilen ey, orada
çirkindir.
4- Dü manlar ve ha erat-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde
senelerce durmak arasındaki müvazene, kabir ile dünya arasındaki aynı müvazenedir. Maahaza,
Cenab-ı Hak da bir saatlik lezzeti terketmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat
edesin. Öyle ise, kayıdlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah'ın davetine icabet et.
Fesübhanallah, Cenab-ı Hakk'ın insanlara fazl u keremi o kadar büyüktür ki, insana vedia
olarak verdi i malı, büyük bir semeni ile insandan satın alır, ibka ve himaye eder. E er insan o malı
temellük edip Allah'a satmazsa, büyük bir belaya dü er. Çünki o malı uhdesine almı oluyor.
Halbuki, kudreti taahhüde kâfi gelmiyor. Çünki arkasına alırsa, beli kırılır; eli ile tutarsa, kaçar,
tutulmaz. En nihayet meccanen fena olur gider, yalnız günahları miras kalır.
'lem Eyyühel-Aziz! Geceye benzeyen gençli im zamanında gözlerim uyumu idi, ancak
ihtiyarlık sabahıyla uyandım, mealinde olan:
h X. b5j 8 5>@
>5 5% ' S.3 N @ *
iirin ümulüne dâhilim. Çünki gençli imde en yüksek bir intibah ahikasına çıktı ımı sanıyordum.
imdi anlıyorum ki, o intibah intibah
--- sh:»(Ms:126) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------de ilmi . Ancak uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imi . Binaenaleyh medenîlerin
iftihar ile dem vurdukları tenevvür-ü intibahları, benim gençlik zamanımdaki intibah kabilesinden
olsa gerektir.
Onların misali, rü'yasında güya uyanıp, rü'yasını halka hikâye eden naim meselidir. Halbuki
rü'yasında onun o intibahı, uykunun hafif perdesinden derin ve kalın bir perdeye intikal etti ine
i arettir. Böyle bir naim ölü gibidir. Yarıbuçuk uykuda bulunan insanları nasıl ikaz edebilir?
Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya te ebbühle
medenîlere yana mayın. Çünki aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı temin
60
edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalalete dü er bo ulursunuz.
'lem Eyyühel-Aziz! Masiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır.
Çünki o masiyete devam eden, ülfet peyda eder. Sonra ona â ık ve mübtela olur. Terkine imkân
bulamayacak dereceye gelir. Sonra o masiyetinin ikaba mûcib olmadı ını temenniye ba lar. Bu hal
böylece devam ettikçe, küfür tohumu ye illenmeye ba lar. En nihayet, gerek ikabı ve gerek dâr-ül
ikabı inkâra sebeb olur.
Ve keza masiyete terettüb eden hacaletten dolayı, o masiyetin masiyet olmadı ını iddia
etmekle, o masiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ iddet-i hacaletten yevm-i hesabın
gelmeyece ini temenni eder.
ayet yevm-i hesabı nefyeden edna bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhan addeder.
En nihayet nedamet edip terketmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur gider. -El'iyazü billah'lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz ve belâgatına dair Lemaat namındaki
eserimde izah edilen bazı lem'aları dinleyeceksin:
1- Kur'anın okunu unda yüksek bir selaset vardır ki, lisanlara a ır gelmez.
2- Büyük bir selâmet vardır ki, lafzan ve manen hatadan sâlimdir.
--- sh:»(Ms:127) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------3- Âyetler arasında büyük bir tesanüd vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri birbirine
dayanarak bünye-i Kur'aniyeyi sarsılmaktan vikaye ediyor.
4- Büyük bir tenasüb, tecavüb, teavün vardır ki; âyetleri birbirine ecnebi olmadı ı gibi,
birbirinin vuzuhuna yardım, istizahına cevab veriyor.
5- Parça, parça, ayrı ayrı zamanlarda nâzil oldu u halde iddet-i tesanüdden sanki sebeb
birdir.
6- Esbab-ı nüzul ayrı ayrı ve mütebayin oldu u halde, iddet-i tesanüdden sanki sebeb birdir.
7- Mükerrer mütefavit suallere cevab oldu u halde, iddet-i imtizac ve ittihaddan sanki sual
birdir.
8- Müteaddid, mütegayir hâdisata beyan oldu u halde, kemal-i intizamdan sanki hâdise
birdir ve bir hâdiseye cevabdır.
9- "Tenezzülât-ı lahiye" ile tabir edilen muhatabların fehimlerine yakın ve münasib üslûblar
üzerine nâzil olmu tur.
10- Bütün zaman ve mekânlarda gelip geçen insanlara tevcih-i kelâm etti i halde, sühulet-i
beyandan dolayı sanki muhatab birdir.
11- r adın gayelerine îsal için tekrarları tahkik ve takriri ifade eder. Maahaza, tekrarları
halel vermez. adesi, zevki izale etmez. Tekerrür ettikçe misk gibi kokar.
12- Kur'an kalblere kuvvet ve gıdadır. Ruhlara ifadır. Gıdanın tekrarı kuvveti artırır. Tekrar
etmekle daha me'luf ve me'nus oldu undan lezzeti artar.
13- nsan maddî hayatında; her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün gıdaya,
her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizâtında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü
içindir. Kezalik insan hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur'anda zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı
nevilere her anda muhtaçtır. "Hüvallah" gibi. Çünki ruh bunun ile nefes alıyor. Bazı nevilere her
vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. te hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen Kur'an tekrarlar
yapıyor. Meselâ: "Bismillah", hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin etti inden kesret-i ihtiyaca
binaen Kur'anda çok tekrar edilmi tir.
--- sh:»(Ms:128) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------14- Kıssa-i Musa gibi bazı hâdisat-ı cüz'iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir düsturu
tazammun etti ine i arettir.
Hülâsa: Kur'an hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem
eriattır, hem sadırlara ifa, mü'minlere hüda ve rahmettir.
'lem Eyyühel-Aziz! Fıtrat-ı insaniyenin garib bir hali, gaflet zamanında letaif ile havassın
hükümlerini, iltibas ile birbirine benzetir, tefrik edemez. Meselâ: El ile gözü birbirine benzetip
hizmetlerini ve vazifelerini tefrik edemeyen bir mecnun, yüksekte gözüyle gördü ü bir eyi almak
için elini uzatıyor. El gözün kom usu oldu u münasebetle, onun yaptı ı i i, el de yapabilir
zanneder.
61
Kezalik insan-ı gafil, kendi ahsına ait edna, cüz'î bir tanzimden âciz oldu u halde
gururuyla, hayaliyle Cenab-ı Hakk'ın ef'aline tahakküm ile el uzatıyor.
Yine insanın fıtratında acib bir hal: nsanın efradı arasında cismen ve sureten ayrılık varsa da
pek azdır. Amma manen ve ruhen, aralarında zerre ile ems arasındaki ayrılık kadar bir ayrılık
vardır. Fakat sair hayvanat öyle de ildir. Meselâ balık ile ku , kıymet-i ruhiyece birbirine pek
yakındırlar. En küçü ü en büyü ü gibidir. Çünki insanın kuvve-i ruhiyesi tahdid edilmemi tir.
Enaniyet ile o kadar a a ı dü erler ki, zerreye müsavi olur. Ubudiyet ile de o kadar yükse e çıkıyor
ki, iki cihanın güne i olur. -Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi.'lem Eyyühel-Aziz! E yada esas bekadır, adem de ildir. Hattâ ademe gittiklerini
zannetti imiz kelimat, elfaz, tasavvurat gibi seri-üz zeval olan bazı eyler de ademe gitmiyorlar.
Ancak suretlerini ve vaziyetlerini de i erek zevalden masun kalıp bazı yerlerde tahassunla adem-i
mutlaka gitmezler. Fen dedikleri hikmet-i cedide, bu sırra vâkıf olmu ise de, vuzuhuyla vâkıf
olamamı tır. Ve aynı zamanda "Âlemde adem-i mutlak yoktur. Ancak terekküb ve inhilal vardır"
diye ifrat ve hata etmi tir. Çünki âlemde Cenab-ı Hakk'ın sun'uyla terkib vardır. Allah'ın izniyle
tahlil vardır. Allah'ın emriyle icad ve i'dam vardır.
K 3. -4 * #3X 3.
'HV
--- sh:»(Ms:129) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Kabir, âlem-i âhirete açılmı bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti
ise azabdır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak
zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etme e i tiyakın yok mudur? Evet vakit
yakla tı. Dünya kazuratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa onlar istikzar ile ikrah
edeceklerdir.
E er mam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan'da hayattadır diye ziyaretine bir
davet vuku' bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gidece im. Binaenaleyh
ncil'de "Ahmed", Tevrat'ta "Ahyed" Kur'anda "Muhammed" ismiyle müsemma, iki cihanın güne i,
kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine
gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır.
u esasata dikkat lâzımdır:
1- Allah'a abd olana her ey müsahhardır. Olmayana her ey dü mandır.
2- Her ey kader ile takdir edilmi tir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.
3- Mülk Allah'ındır. Sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip senin için muhafaza
edecek. Sende kalırsa, meccanen zâil olur gider.
4- Devam olmayan bir eyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da
zâildir. Kâinatın u ekl-i hazırı da zâildir. Bunlar saniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini
takiben zevale gidiyorlar.
5- Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadı ı takdirde, fâni dünyada bıraktı ın eserlere de
kıymet verme.
'lem Eyyühel-Aziz! "Sübhanallah", "Elhamdülillah", "Allahü Ekber" bu üç mukaddes
cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:
1- Kalbinde hayat bulunan bir insan kâinata, âleme bakarken idrakinden âciz bilhassa u
bo lukta yapılan lahî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. te bu gibi hayret ve
deh etengiz vaziyetleri ancak "Sübhanallah" cümlesinden nebean eden mâ-i zülali
--- sh:»(Ms:130) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------içmekle o hayret ate i söner.
2- Aynı o insan, gördü ü leziz nimetlerden duydu u zevkleri izhar etmekle, "Hamd" ünvanı
altında in'amı nimette ve mün'imi in'amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde
bulunarak "Elhamdülillah" cümlesiyle nimetler definesini bulan adam gibi nefes alıyor.
3- Aynı o insan, mahlukat-ı acibe ve harekât-ı garibeden aklının tartamadı ı ve zihninin
içine alamadı ı eyleri gördü ü zaman, "Allahü Ekber" demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha
azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine a ır de ildir.
'lem Eyyühel-Aziz! nsan seyyiatıyla, Allah'a zarar vermi olmuyor. Ancak nefsine zarar
62
eder. Meselâ: Hariçte, vaki'de ve hakikatte Allah'ın eriki yoktur ki, onun hizbine girmekle Cenab-ı
Hakk'ın mülküne ve âsârına müdahale edebilsin. Ancak, eriki zihninde dü ünür, bo kafasında
yerle tirir. Çünki hariçte erikin yeri yoktur. O halde o kafasız, kendi eliyle kendi evini yıkıyor.
'lem Eyyühel-Aziz! Allah'a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah, kâmil-i mutlak oldu undan
lizâtihi mahbubdur. Allah mûcid, vâcib-ül vücud oldu undan kurbiyetinde vücud nurları,
bu'diyetinde adem zulmetleri vardır. Allah melce ve mencedir. Kâinattan küsmü , dünya zînetinden
i renmi , vücudundan bıkmı ruhlara melce ve mence odur. Allah bâkidir, âlemin bekası ancak
onun bekasıyladır. Allah mâliktir, sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah ganiyy-i
mugnidir, her eyin anahtarı ondadır. Bir insan Allah'a hâlis bir abd olursa, Allah'ın mülkü olan
kâinat, onun mülkü gibi olur.
'lem Eyyühel-Aziz! Aklı ba ında olan insan, ne dünya umûrundan kazandı ına mesrur ve
ne de kaybetti i eye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. nsan da beraber gidiyor. Sen
de yolcusun. Bak, ihtiyarlık afa ı, kulakların üstünde tulû' etmi tir. Ba ının yarısından fazlası
beyaz kefene sarılmı . Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün ke if kollarıdır.
Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide görece in rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde
sa'y ve çalı malarına ba lıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan
evvel uyan!
--- sh:»(Ms:131) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'a malûm ve maruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve
menkûr olur. Çünki bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema'dır. Hakikatı i'lam edecek bir ifade
de de ildir. Maahaza, o ünvan ile fehme gelen mana, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka
edemez. Ancak Zât-ı Akdes'i mülahaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenab-ı Hakk'a mevcud-u
meçhul ünvanıyla bakılırsa, marufiyet uaları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecelli eden sıfat-ı
mutlaka-i muhita ile, bu mevsufun o ünvandan tulû' etmesi a ır gelmez.
'lem Eyyühel-Aziz! Esma-i hüsnanın her birisi, ötekileri icmalen tazammun eder. (Ziyanın
elvan-ı seb'ayı tazammun etti i gibi). Ve keza her birisi ötekilere delil oldu u gibi, onların her
birisine de netice olur. Demek esma-i hüsna mir'at ve âyine gibi birbirini gösteriyor. Binaenaleyh
neticeleri beraber mevsul kıyaslar gibi veya delilleri beraber neticeler gibi okuması mümkündür.
--- sh:»(Ms:132) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Tazarru' ve niyaz
& 7 S G 3=.3 > +3@B3- @ A3 7 +3 &@. +3) , 3 8 2 MYT8 D= *
3o 3 j 3= dUN d. "r3 > "; H =` F ,@j. FN, O. 3 G D= 9 3<
3 - 3. 3 NT 7 3 & 7 3 9 3< 3 > N, O. 23 gKi 3) . K- ‰ 7 KB3 0 H
YK(8 F5 54 -4 F 3NKV L 8 F W3 ~ @ 4 FB3 W3 F eW D= 3 07&,j.
3 73 3 @ 7
,: 'N I I 3 L 8 F%KH 9 F.Rr , 3 73>W 3 73Vo 3 KVo 23 A 3 23@. 3 23@ *
3 ,V 3 n‡ 7 3 A A 3 &@ I r3: 3 *
73 K(3 3 3 &@ T 3\ K j 3 d W 3 K 5< 3 I U 3 IU 7,Vo
,:3 3 N3 3 d 3 F iV
` 0A3: 3 ? 3 &r7 3 9> Š K&j 3 :
3 ; 3 7, 3 2!K9 23 8 7,@ 0K5N 5 N*
63
Y K(8
R\ G 3 F F 3. 3 Y, N 3 *
--- sh:»(Ms:133) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
F W3 F eW K 7 3 K)3o 3 08,. 3 7A3N 3 0,N 3 f3 3 K:3^ 3 K<! 3 3
2 3H r3>( ) L 8 QKW ,: 01 YR ZRj
" 4 2!K9 ) L 8
7
5 3N ) 5 N L 8 W8 7 , _ i V. _Z ,( @ 4 #3 W8 /1: . b>V
9 94 P % H% ‹ V "+ ,-( #3 W8 /1: 0K5N I9 ( V 4j /1: K j>) 0K5N )
/1: '5N3) 3W Y3 N #3 W8 /1= 0A3@ q0 23 2,- 2 &@ D= 7
'B C 3
3_5B3 0 H N35 [,9@
3= 3@ i9 +3)8 ,:8 d ` . 3= 3@ \@ _ZR? " 4. 3 & W D & W &'? = *
3 +3e UO rE 1 d ` 3= 3@ KV] +3e& d ` . 3= 3 K&=U +3`34 d `*
I I F G n3H} n3H} "2! &'( ) 3 . H 3 Z . ) 'H` + , h \. 3 *
34? !
" 4. 3 & W F G 3m. 3m. F G 'm. ) Ki. "YRW "ZR?*
KVo 0K Z . ) ?3H W3V
C F G &'( . "ZR? '( 'H` 35 /73j *
.! K 7 3 F> K 3=@. "ZR? &'- @ 7 *
--- sh:»(Ms:134) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
Zeyl-ül Habbe
Arkada ! u mü evve eserlerim ile büyük bir eyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum
ke fedebildim mi? Veyahut sonra inki af edecektir. Veyahut bilâhere zuhur edecek. Ke fine yol
açıp gösteriyorum.
K j@ H
, H ' (, H
[email protected]
3 8 Z,N 8 , 8*
73\%8 + K J 7345 l ,. 73U.8 + KUN A H YRW8 23 8 H
4
A H 7 ,f8 ) H . &'(
K-X 7 , 8 +3H 73 f8 +3 ] 73:T8 [,9
! z3>O "„ 4. 73 <8 7 K 8 & W YR ZRj 7 A8 ) H '(
&
73=@ ' Y A3. 7 , 8 0 G = YE\ 34? 73=f8
'lem Eyyühel-Aziz! Misafir olan bir kimse seferinde çok yerlere, menzillere u rar, U radı ı
her yerin âdetleri ve artları ayrı ayrı olur.
Kezalik Allah'ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere
64
rastgelir ki, bunların da her birisi için kendine mahsus artlar ve vaziyetler vardır. Bu artları ve
perdeleri,
--- sh:»(Ms:135) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------birbirine haltedip karı tıran, galat ve yanlı hareket eder. Meselâ: Bir ahırda atın ki nemesini i iten
bir adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını i itir. E er o terennüm ile atın
ki nemesini farketmeyip andelibden ki nemeyi taleb ederse, kendi nefsiyle mugalata etmi olur.
'lem Eyyühel-Aziz! Dünya hayatını güzelle tiren esbabdan biri, dünya âyinesinde temessül
ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsalleridir. Evet müstakbel
mazinin âyinesidir. Mazi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılab etti inde suretini ve eklini ve
dünyasını istikbal âyinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedia ediyor. Onlara olan manevî ve
hayalî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur. Meselâ: Arkada larının ve akrabasının
timsallerini ve foto raflarını hâvi büyük bir âyineyi yolunda bulan bir adam, ark cihetine giden
adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalı mayıp da, o âyinenin içindeki
timsaller ile u ra ır, muhabbet eder. te bu adam gafletten ayıldı ı zaman: "Eyvah, ne ediyorum!
Bunlar arab de il serabdır. Bunlar ile u ra mak azb de il azabdır." der, arkada larına yeti mek
üzere ark seferine tedarikatta bulunmaya ba lar.
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hak ve hakikat oldu una en sadık deliller:
1- Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir.
2- Esma-i hüsnanın tenasüb ve iktizası üzerine hakaik-i âliye-i lahiyedeki müvazeneyi
müraat etmesidir.
3- Rububiyet ve uluhiyete ait uunatı kemal-i müvazene ile cem'etmesidir.
Kur'anın bu hâsiyeti be erin eserlerinde bulunmadı ı gibi, melekût cihetine geçen evliya ve
sair büyüklerin netaic-i fikirlerinde de bulunamamı tır. Ve e yanın bâtınında dalmı olan rakiyyun
ve âlem-i gayba nüfuz eden Ruhaniyyun dahi, Kur'anın bu hâsiyetini bulamamı lardır. Zira onların
nazarları mukayyed oldu undan hakikat-ı mutlakayı ihata edemez. Bunlar ancak hakikatın bir
tarafını bulur ve ifrat-tefrit ile tasarrufa ba larlar. Bunun için tenasübü bozup, müvazeneyi ihlâl
ediyorlar.
--- sh:»(Ms:136) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Meselâ: Enva'-ı cevahiri hâvi zînetli ve kıymetli bir defineyi ke fetmek için birkaç adam
denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde ara tırma yaparken birisinin eline uzunca bir parça elmas
geçer. Definenin mü temilâtını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret oldu unu hükmeder. Sonra
arkada larından ba ka çe it cevherin bahsini i itti inde onların bulundukları cevahirin kendi
buldu u elmasın nakı ları olduklarını tahayyül eder. Di eri kürevî bir yakutu bulur. Öteki arkada ı
da ba ka bir çe idini buluyor. Ve hâkeza her birisi definenin esas mü temilâtı kendi buldu u
çe itten ibaret oldu unu ve arkada larının buldukları çe itler de definenin zevaid ve teferruatından
oldu unu itikad eder. Mes'ele bu ekle girmekle müvazene kayıp ve tenasüb zâil olur. Sonra
mes'elenin hakikatını ke f ve izah için tevilat ve tekellüfata ba larlar. Hattâ definenin inkârına bile
zehab eden olur.
Evet sünnet-i seniye ile müvazene yapılmazdan evvel, hemen me hudatına itimad eden
rakiyyun ile mutasavvifenin eserlerini teemmül eden zâtlar, u söyledi ime hak verir.
Bilâtereddüd kabul ederler.
Arkada ! Kur'an da o defineyi ke fetmek için o denize dalmı tır. Fakat Kur'anın gözü açık
oldu undan, defineyi tamamıyla ihata ile görmü tür. Ve hakikata uygun bir tarzda tenasüb ve
müvazeneye riayet ederek kemal-i intizam ve ıttırad ile hakikatı izhar etmi tir.
Arkada ! Nev'-i be erde envaen dalalete dü en fırkaların sebeb-i dalaletleri, imamlarının
kusurudur. Evet imamları bâtından bahsetmi lerse de, me hudatlarına itimad ve iktifa ederek esnâ-i
tarîkten dönmü lerdir. Ve
#3 % F@ S 3o 3_e % SLV
kavline mâsadak olmu lardır.
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok e kal ve
vaziyetlerinden en yükse i müslim sıfatıyla insan suretine getirmi tir. Mebde-i hareketin ile son
aldı ın suret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvalin herbirisi sana ait
65
nimetler defterine kaydedilmi tir. Bu itibarla, senin geçirmi oldu un zaman eridine elmas gibi
nimetler dizilmi , tam bir gerdanlık veya nimetlerin enva'ına bir fihriste eklini veriyor.
--- sh:»(Ms:137) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Binaenaleyh geçirmi oldu un vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvalinde: "Nasıl
bu nimete vâsıl oldun? Ne ile müstehak oldun? Ve ükründe bulundun mu?" diye suale
çekileceksin. Çünki vukua gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen eyler
suale tâbi de ildir. Geçirmi oldu un ahval, vukuattır. Gelecek ahvalin ademdir. Vücud mes'uldür,
adem ise mes'ul de ildir. Öyle ise, mazide ükrünü eda etmedi in nimetlerin ükrünü kaza etmek
lâzımdır.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanı havalandırıp ba a a ı felâkete atan öyle bir hal var:
stihkak nazara alınmayarak, Hakk'ın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine,
kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı
insaniyetten dü ürür, ya zulme veya kizbe sevkeder.
Meselâ: Bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir katre
sudaki timsalinden, emsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır.
Çünki vasıf ile ittisaf arasında fark vardır. Meselâ: Katredeki timsal, emsin evsafını gösterir.
Amma o evsaf ile muttasıf olamaz.
'lem Eyyühel-Aziz! Vücud nev'inde tezahüm yoktur. Yani, pek çok âlemler, haller, vücud
sahnesinde içtima eder, birle irler. Meselâ: Gece zamanı duvarları camdan olan ve elektrik yanan
bir odaya girdi in vakit, âlem-i misale bir pencere hükmünde olan camlarda pek çok menzilleri,
odaları göreceksin.
Sâniyen: Odada otururken, kemal-i sühuletle o misalî odalarda her çe it tebdil, ta yir,
tasarruf edebilirsin.
Sâlisen: Odadaki elektrik, elektrik misallerinin en uza ına en yakındır. Çünki o misalî
misallerin kayyumu odur.
Râbian: Bu maddî vücudun bir habbesi, bir parçası, o misalî vücudun bir âlemini içine
alabilir. Bu dört hüküm, Vâcib ile âlem-i mümkinat arasında da câridir. Çünki mümkinatın vücudu,
Vâcib'in nurundan bir gölge oldu u cihetle vehmî bir mertebededir. Vâcib'in emriyle vücud-u
hariciyeye girer. Sabit ve müstekar kalır. Demek mümkinatın vücudu bizzât hakikî bir vücud-u
haricî olmadı ı gibi,
--- sh:»(Ms:138) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------vehmî veya zâil bir zıll de de ildir. Ancak, Vâcib-ül Vücud'un icadıyla bir vücuddur.
'lem Eyyühel-Aziz! Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhal oldu u gibi, kendisini
insanlara bildirip tarif etmemesi de muhaldir. Çünki insan mâlikin kemalâtına delalet eden âlemin
hüsnünü görüyor; ve kendisine be ik olarak yaratılan Küre-i Arzda istedi i gibi tasarruf eden bir
halifedir. Hattâ sema-i dünyada dahi aklıyla çalı ıyor ve küçüklü üyle, za'fiyetiyle beraber hârika
tasarrufat-ı acibesiyle e ref-i mahlukat ünvanını almı tır. Ve elinde cüz-ü ihtiyarî bulundu undan
bütün esbab içerisinde en geni bir salahiyet sahibidir. Binaenaleyh Mâlik-i Hakikî'nin rusül
vasıtasıyla böyle yüksek fakat gafil abdlerine kendisini bildirip tarif etmesi zarurîdir ki, o Mâlik'in
evamirine ve marziyatına vâkıf olsunlar.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın vehim, farz, hayal duygularına varıncaya kadar bütün hâssaları
bilâhere rücu' edip bil-ittifak Hakk'a iltica ettiklerini ve bâtıla hiç bir ihtimal ve imkânın
kalmadı ını ve kâinatın ancak ve ancak Kur'anın izah etti i ekilde bulundu unu gördüm.
'lem Eyyühel-Aziz! Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i
elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esîr, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve
yer darlı ı yoktur. Bu âlemler, hepsi de ihtilâlsiz, müsademesiz küçük bir yerde içtima ederler.
Kezalik pek geni gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimaları, mümkündür. Evet hava, su,
insanın yürüyü üne, cam ziyanın geçmesine, uaın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna
ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektri in cereyanına bir mani'
yoktur.
Kezalik bu kesif âlemde ruhanîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, eytanları cereyandan,
melekleri seyerandan men'edecek bir mani yoktur.
66
'lem Eyyühel-Aziz! Göz, lâmba, ems gibi nur ve nuranî eylerde cüz'î küllî, cüz küll, bir
bin müsavidir. Evet emse bak! Onun timsalleriyle seyyarat, denizler ve havuzlar, katre, kabarcıklar
gibi bütün effaf eyler, kemal-i sühuletle temessül ediyorlar. Kezalik
--- sh:»(Ms:139) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ems-i Ezelî u kâinat kitabında bütün babları, fasılları, satırları, cümleleri, harfleri def'aten bilâkülfet yazıyor. Ve ba'sü ba'de-l mevtte dahi aynı bu sühulet vardır. "Hilkatiniz ve ba'siniz, bir nefsin
hilkat ve ba'si gibidir." diye Kur'an-ı Kerim emrediyor.
'lem Eyyühel-Aziz! Her eyi tahrik eden zerrat-ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar
hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki: Her eyin hududunda
daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir hudud bekçisi vardır. O zerratı ta maktan
men'ediyor. o bekçi ise, muhit bir ilmin tecellisidir ki, o tecelli kadere, kader de mikdara, mikdar da
kalıba tahavvül eder. Demek, her ey içerisindeki zerrata bir kalıbtır.
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'anın âyetleri birbirini tefsir etti i gibi, bu kitab-ı âlemin de bir
kısmı, di er bir kısmını izah ediyor. Meselâ: Maddiyat âlemi Cenab-ı Hakk'ın envâr-ı nimetini
cezbetmek için hakikî bir ihtiyaç ile emse muhtaç oldu u gibi, âlem-i maneviyat dahi rahmet-i
lahiyenin ziyalarını almak için ems-i nübüvvete muhtaçtır. Binaenaleyh Resul-i Ekrem'in
(A.S.M.) nübüvveti, emsin kat'iyyet ve vuzuhu derecesinde kat'î ve vâzıhtır.
'lem Eyyühel-Aziz! Zîhayatın vücuduna terettüb eden semereler, yalnız kendisine,
menfaatına, bekasına, kemaline mahsus de ildir. Ancak o semerelerden bir hisse kendisine aittir.
Bâki kalan kısm-ı a'zamı Hâlıka raci'dir. Zîhayata ait uzun bir zaman sonra husule gelir. Hâlık'a
raci' kısım ise, bir anda husule gelir. Meselâ: O zîhayat, esma-i hüsnanın tecelliyatına mazhariyetle
Hâlıkı, evsaf-ı kemaliye ile tavsif ve lisan-ı haliyle hamdetmi oluyor.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın bir ferdi, ihata-ı fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin vüs'atiyle bir nevi
külliyet kesbeder. Ve keza insanın bir ferdi, hilafet hususunda âlemin eczasıyla uurca alâkadar
oldu undan nebatî olsun hayvanî olsun pek çok nevilerde tasarruf sahibi bulundu undan, nev'i
gibidir. Ve bu itibarla insanın bir ferdi nevi'ler sırasına geçer. Binaenaleyh gerek hayvanatın, gerek
semeratın nevi'lerinde vukua gelen mükerrer kıyametler, hevam ve ha eratta vücuda gelen senevî
ha ir ve ne irler, insanın da her bir ferdinde câridir.
Hülâsa: Kur'anın âyetleriyle ebna-yı be er için büyük kıyametin gelece ine kat'î delaletler
oldu u gibi, kitab-ı âlemin âyât-ı tekviniyesiyle
--- sh:»(Ms:140) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------de kıyamet-i kübraya pek kat'î delaletler ve i aretler vardır.
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Kerim okunurken istimaında bulundu un zaman muhtelif
ekillerde dinleyebilirsin:
1- Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev'-i be ere hitaben
Kur'anın âyetlerini tebli ederken, kıraatini kalben ve hayalen dinlemek için kula ını o zamana
gönder. O fem-i mübarekinden çıkar gibi dinlemi olursun.
2- Veya Cebrail (A.S.) Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) tebli ederken her iki Hazretin
arasında yapılan tebli -tebellü vaziyetini dinler gibi ol.
3- Veya Kab-ı Kavseyn makamında, yetmi bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelî'nin
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a olan tekellümünü dinler gibi hayalî bir vaziyete gir.
'lem Eyyühel-Aziz! Senin uur ve ilminin sana taalluku, ahval ve levazımat-ı ihtiyacatın
nisbetindedir. Çünki sebeb ile müsebbeb, kuvvet ile amel arasında münasebet lâzımdır. Fazla
noksan olmamalıdır. Senin sana olan uur ve ilminin nisbeti, Hâlıkın sana olan nazar ve ilmine
nisbetle bir kıl gibidir. Binaenaleyh pek cüz'î olan ilim ve uurunla, ems-i Ezelî'nin ilim ve
nazarına mukabele etmekle gündüz ortasında güne in altında, güne in ziyasıyla mübarezeye çıkan
ate böce i gibi olma!
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'ın ef'ali birbirine münasib, âsârı birbirine mü abih,
esması birbirine âyine ve ma'kes, sıfatı birbirine mütedâhil, uunatı memzuc ise de, herbirisi için
hususî bir tavır, bir hal vardır ki, maksud-u bizzât o hususî tavırdır. Sair tavırlar ise, tebaîdirler.
Binaenaleyh meselâ Hâlık'ın âsârından cemadata baktı ın zaman azamet ve kudreti, kasdına hedef
yap. Ba ka isimlerin tecelliyatını teb'an dü ün. Hayvanata bakarken merhamet kasdıyla bak. Sair
67
tecelliyata tebaî bir nazar ile bak.
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Kerim bütün insanlara rahmettir. Çünki herbir insanın u
hakikî âlemden kendisine mahsus hayalî bir âlemi oldu u gibi, herkes kendi me rebine göre
Kur'andan fehm ve iktibas etti i (hâfızasında) kendisine has bir Kur'an vardır ki, onun ruhunu
terbiye, kalbini tedavi eder.
--- sh:»(Ms:141) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza Kur'an-ı Kerim'in bir meziyeti udur ki: Bütün ülema ve ehl-i me reb gibi herkes
hidayeti için, ifası için müteaddid surelerden ayrı ayrı âyetleri ahzedebilir. Çünki bir âyetin sair
âyât-ı Kur'aniye ile pek ince münasebetleri, ittisal cihetleri vardır. Aralarından vah et yoktur. Bu
itibar ile müteaddid surelerden alınan âyetler küçük bir Kur'an hükmünde olur.
'lem Eyyühel-Aziz!
3 8 †EN 8 , 8 cümle-i mukaddesesi, insanın zerre vaziyetinden,
insan-ı mü'min suretine gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdi i
etvar ve ahvaline nâzırdır. u menzillerde insanın letaifi pek çok elem ve emellere maruzdur.
Maahaza havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmı tır. Binaenaleyh bu
cümle, teselli-bah olup ümulü dâhilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ:
uE`E
2- #395
3- dV@
4- h 3U
5- ZA35H
6- H&@
1-
†EN 8 Y H
†EN 8 C
†EN 8 ZKi
†EN 8 hB3j
†EN 8 ?3H
†EN 8 9&@
, 8 Ademden çıkıp vücuda gelmek.
, 8 Zevale gitmeyip bekada kalmak.
, 8 Mazarratı def', menfaati celb.
, 8 Musibetten uzak olup, matluba nâil olmak.
, 8 Maasiye dü memek, ibadete devam etmek.
, 8 Azaba maruz kalmamak,
--- sh:»(Ms:142) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------nimete mazhar olmak.
7-
zE@ D †EN 8 ~ Œ L
, 8 Zulmete dü memek, nur ile tenevvür etmek.
Ve hâkeza her bir makamda insanın letaifine göre takyid ve tefsir edilebilir.
--- sh:»(Ms:143) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
Zeyl-üz Zeyl
'lem Eyyühel-Aziz! Bazı insanların a zından kemmiyeten az, keyfiyeten pek büyük üç
kelime dola maktadır:
Birincisi: Her ey kendi kendine te ekkül etmi tir.
kincisi: Mûcid ve müessir esbabdır.
Üçüncüsü: Tabiat iktiza etti.
Bu üç kelimatın pek çok muhalâta zarf oldukları hakkında yapılan beyanatı dinle:
nsan mevcuddur. Bu mevcud insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni'dir, hem masnu.
kinci kelimeye göre, esbabın tesiriyle vücuda gelmi tir.
Üçüncü kelimeye nazaran, mevhum tabiatın eseridir.
Dördüncü cihet ise, hak ve hakikatın istilzam etti i gibi Allah'ın masnuudur.
Evvelki kelimenin gayr-ı mahsur muhalâtı:
1- O kelimenin iktizasına göre insanı te kil eden zerrelerin her birisinde hem insanın içini,
hem kâinatı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sair sıfat-ı lâzimenin bulunması lâzımdır.
2- nsanın bedeninde zerrattan te ekkül eden mütehalif mürekkebat adedince -matbaalarda
68
hurufatı tertib etmek için kullanılan kalıblar gibi- kalıblar lâzımdır.
--- sh:»(Ms:144) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------3- Kârgir kemerlerin ta ları gibi, herbir zerrenin arkada larına hem hâkim, hem mahkûm
olması lâzım gelir. Ve keza her birisi, ötekilere hem zıd, hem misil, hem mutlak, hem mukayyed
olması lâzımdır.
kinci Kelimenin muhalâtı:
1- nsanın me'hazi, yani insanı te kil eden maddeler eczahanelerde bulunan a ızları
mühürlü, ayrı ayrı, çe it çe it mütebayin ilâçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın
ihtiyaç nisbetinde kemal-i intizam ve müvazene ile o ilâçların i elerden kendi kendine çıkıp hayatî
bir macun vaziyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sâni'siz esbab ve mevadd-ı camideden sudûru
mümkündür diyebilir.
2- Bir eyin kemal-i intizam ile gayr-ı mahdud, kör, sa ır, camid, uursuz esbabdan
sudûrunun muhaliyeti nisbetinde sâni'siz insanın da o maddelerden yapılması muhaldir. Maahaza,
maddî esbabın yalnız zahire taalluku vardır. Bâtındaki latif, ince, garib nakı lara, san'atlara nüfuzu
yoktur.
3- O kelimenin iktizasına göre kemal-i ittifak ve intizam ile ihtiyacat nisbetinde gayr-ı
mahsur esbabın bir cüzde, bir hüceyrede içtimaları lâzım gelir. Bu içtima, âlemin ecza ve erkânının
azametiyle beraber senin elinin içine girip içtima etmeleri demektir.
Çünki insanın ustası esbab oldu u takdirde, âlemin bütün ecza ve erkânı insanla alâkadar
oldu una nazaran, insanın yapılı ında âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Bir usta yaptı ı eyin
içerisinde bulunduktan sonra yapar. o halde, insanın bir hüceyresinde âlemin eczası ictima edebilir.
Bu öyle bir muhaldir ki, muhallerin en mümteniidir.
Üçüncü kelimenin muhal ve butlanı ise:
Evet tabiatın iki ciheti vardır. Biri zahiridir ki, ehl-i gaflet ve dalaletçe hakikat
zannedilmi tir. Di eri bâtınıdır ki, san'at-ı lahiye ve sıbga-i Rahmaniyedir. Tabiata ilâveten iddia
edilen kuvvet ise, Hâlık-ı Hakîm-i Alîm'in cilve-i kudretidir. Ehl-i gafletin sâni' olarak telakki
ettikleri tabiata, cenah olarak yapı tırdıkları kör tesadüf ve ittifak ise, dalaletten ne 'et eden ızdırar
neticesinde eytanların ihtira
--- sh:»(Ms:145) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ettikleri hezeyanlardır. Çünki müteaddid eserlerimde kat'î bir surette isbat edildi i gibi, hârikaların
hârikası olan u san'at, ancak ve ancak bütün evsaf-ı kemaliye ile muttasıf bir Habîr-i Basîr'in yed-i
kudretinden çıkmamı ise, u kesif, camid, mukayyed, miskin, mümkinin eliyle mi u kâinata
giydirilen gömlek yapılmı tır? Yoksa âlemlere giydirilen u güzel te ekkülleri, nakı ları baûda veya
kaplumba a mı yapmı tır? Hâ â, sümme hâ â!...
Evet insanda, her eyde Sâni'-i Ezelî'nin masnuu olduklarına mevcudatın adedince ahidler
vardır. Meselâ:
1- Kâinattır. Evet kâinatın ihtiva etti i bütün zerrat ve mürekkebatın her birisi ellibe lisan
ile ehadet etmektedir.
2- Kur'andır. Evet Kur'an, bütün enbiya, evliya ve muvahhidînin kitablarıyla, sahife-i kevn
ve vücudda yaratılan icadî ve tekvinî âyetler Hâlıkın hallakıyetine âdil ahidlerdir.
3- Mahlukatın reisi ve resulü, bütün enbiya, evliya, melaike ile birlikte her eyin sânii Allah
oldu una ilân-ı ehadet ediyorlar.
4- ns ve cin taifeleri envaen ihtiyacat-ı fıtriyesiyle ahiddirler.
5- Uluhiyet ve Hallakıyetin Allah'a mahsus ve münhasır oldu una Allah da ehadet ediyor.
Arkada ! San'atın, vücuh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam etti ine
nazaran Vâcib'e olan isnadı mes'elesi; semeredar bir a aç mes'elesi gibidir. öyle ki: A acın o
semereleri, ya vahdete isnad edilir. Yani ne v ü nema kanunuyla a acın kökünden, kök de
çekirdekten, çekirdek de evamir-i tekviniyeyi temessülden, evamir-i tekviniye de "Kün" emrinden,
"Kün" emri dahi Vâhid-i Vâcib'den sâdır olmu tur.
O vakit, o a aç bütün eczasıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılı kolaylı ında
bir semere-i vâhide hükmünde olur. Çünki vahdete nisbeten küçük bir semere a acıyla pek büyük
ve çok semereli bir a aç arasında fark yoktur. Bu adem-i fark, vahdette sühuletle yüsr, kesrette
69
suubetle usrün bulundu undan ne 'et etmi tir.
E er kesrete isnad edilirse, her bir semere, her bir çiçek, herbir yaprak, herbir dal; tam
a acının vücuda gelmesine lâzım olan bütün
--- sh:»(Ms:146) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------âlât, cihazat, esbab vesaireye ihtiyaç gösterecektir. Çünki küll cüz'de dâhildir. Ona ne lâzımsa buna
da lâzımdır. Mes'ele bu iki ıktan hariç de ildir. Biri vâcib, di eri mümteni'dir.
Hülâsa: Bir hüceyrenin vücuda gelmesi kendisine isnad edilirse, kâinata muhit olan sıfatlar
kendisinde lâzımdır. Esbaba isnad edilirse, âlemdeki bütün esbabın o hüceyrede içtimaları lâzım
gelir. Halbuki sine in iki eli sı mayan bir hüceyre, iki ilahın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâ â!..
Maahaza hüceyreden tut, âleme kadar her bir eyin bir nevi vahdeti vardır. Öyle ise, Sâni' de
vâhid olacaktır. Çünki vâhid ancak vâhidden sudûr eder. Ve keza bir habbe emsi ziyasıyla,
rengiyle (tecelli suretiyle) içine alabilir. Fakat masdariyet itibariyle, bir habbe, iki habbeyi içine alıp
onlara masdar olamaz. Ve keza vücud-u haricî, vücud-u misalîden daha sabit, daha muhkemdir.
Vücud-u haricîden bir nokta, vücud-u misalîden bir da ı içine alabilir. Kezalik vücud-u vücubî;
daha kavî, daha rasih, daha sabittir. Belki de vücud-u hakikî, vücud-u haricî ondan ibarettir.
Binaenaleyh ilm-i muhit-i ezelîde temessül eden imkânî vücudlar, vücud-u vücubînin
tecelliyat-ı nuriyelerine âyine ve ma'kestirler. Öyle ise ilm-i ezelî, imkânî vücudlara âyine oldu u
gibi, imkânî vücudlar da vücud-u vücubîye âyinedir. Sonra o imkânî vücudlar, ilm-i ezelîden vücudu haricîye intikal etmi lerse de, vücud-u hakikî mertebesine vâsıl olmamı lardır.
'lem Eyyühel-Aziz! Kevn ve vücud sahasında durup, ahval-i âleme dikkat eden adam, hadsî
bir sür'atle anlar ki: Tesir ve fâiliyet; latif, nuranî, mücerred olan eylerin e'ni oldu u gibi; infial,
kabiliyet, teessür de maddî, kesif, cismanî eylerin hassasıdır. Evet misal olarak semadaki nur ile
yerdeki u kocaman da a bak. O nur semada iken ziyasıyla yerde i görür, faaliyettedir. O da ise,
azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var.
Ve keza e ya arasında vukua gelen fiillerden anla ılıyor ki, hangi bir ey latif, nuranî ise,
sebeb ve fâil olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de infial ve müsebbebiyet mertebesine
yakla ıyor. Bundan anla ılıyor ki, esbab-ı zahiriyenin Hâlıkıyla, müsebbebatın mûcidi, ancak ve
ancak Nur-ul Envâr, Sâni'-i Ezelî'dir.
--- sh:»(Ms:147) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümatını
da ıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvalinde tefekkür etti in zaman derinden derine
tafsilât ile tedkikat yap. Fakat âfâkî, haricî, umumî ahvalâta teemmül etti in vakit sathî, icmalî
dü ün, tafsilâta geçme. Çünki icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilâtında yoktur. Hem
de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. çine dalma bo ulursun.
Arkada ! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmalî yaparsan, vahdete takarrüb
edersin. Aksini yaptı ın takdirde kesret fikrini da ıtır, evham seni havalandırır. Enaniyetin
kalınla ır, gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. te dalalete îsal eden kesret yolu budur.
'lem Eyyühel-Aziz! nsan ne kadar cahil ve gafildir. Ne kadar yolunu a ırmı , nefsine zarar
veriyor. Dokuz vecihle menfaatı muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı
azîmi terk, dalaleti irtikâb eder. Evet sofestaînin bir übhesi için, binlerce menfaat delilleri olan
hidayeti terkediyor.
Halbuki insan çok vehham, ihtiyatlı oldu una nazaran, dünyevî bir i de onda bir zarar
ihtimali varsa içtinab eder. Âhiret i i olursa onda dokuz zarar ihtimali oldu u halde, içtinab etmez.
te cehalet bu kadar olur.
'lem Eyyühel-Aziz! Ruh-u insanî gayr-ı mütenahî ihtiyaçlara giriftar, gayr-ı mütenahî
elemlere mahaldir. Gayr-ı mahsur lezzetlere i tihalıdır. Gayr-ı mahdud âmâli beslemektedir. Hattâ
kalbin dalaletiyle beraber ruhtan fı kıran efkat, gayr-ı mütenahî elemleri tazammun ediyor.
Binaenaleyh "Ben neyim? Ne kıymetim var ki, benim için kıyamet kopsun, mizan vaz'edilsin, hesab
görülsün?" demeye hakkın yoktur.
Ey kemal-i gurur ile dalalet kürsüsünde oturan! Hayatına ma rur olma. Zira o hayat, bir
mugalata ile kaimdir. öyle ki: O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenanın deh etini dü ünüp korktu u
zaman saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i diniyenin terkinde de âhiretin olmayaca ı
70
ihtimaline kaçar. Bu ma lata ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda dü üm açılır,
hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder.
--- sh:»(Ms:148) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza "Musibet taammüm etti inde, elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim." diye yine
yük altından kaçar. Fakat, musibet âmm oldu undan, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünki
kendisi gibi akrabası, ahbabı da o musibete dâhildir. Çünki insanın ruhu, ebna-yı cinsiyle
alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.
Ey ek cephesinde, gaflet gölgesinde istirahata çekilen bîçare! Gaflet serinli inde, ek içinde
zevketti in lezzeti lezzet sanma! O zehirli baldır. Az bir zaman sonra cehennemî bir azaba inkılab
edecektir. E er âlâmın lezaize, nârın nura inkılab etmesi emelinde isen, evkat-ı hamsede rüku ve
sücud kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, ba ını kır, imanı doldur. Sonra âyâta tefekkür ile
taate devam eyle ki, ek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalalât acılı ından, necatın halâveti
tavazzuh ile münacat lezzeti ortaya çıksın.
'lem Eyyühel-Aziz! Ubudiyette ancak teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünki
seyyid, efendi; abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd seyyidini imtihan etmek
salahiyetinde de ildir. Ve keza insan Rabbini, Hâlıkını tecrübe edemez.
--- sh:»(Ms:149) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------(*)
Zühre
*
Mukaddeme
Bu risalenin te'lifinden oniki sene evvel (Ha iye) inayet-i Rabbaniye ile, marifet-i lahiyede
bir hareket-i fikriye ve bir seyahat-ı kalbiye ve bir inki afat-ı ruhiyede tezahür eden bazı lemaat-ı
tevhidiyeyi Arabî olarak Notalar suretinde Zühre, u'le, Habbe, emme, Zerre, Katre gibi
risalelerde kaydetmi tim. Uzun bir hakikatın yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız
bir uaını irae etmek tarzında yazıldı ından, yalnız kendi kendime birer hatıra ve birer ihtar eklinde
oldu undan, ba kalarının istifadesi mahdud kalmı tı. Hususan en mümtaz ve en has karde lerimin
kısm-ı a'zamı Arabî okumamı lar. Bunların ısrarı ve ilhahıyla o Notaların, o Lem'aların kısmen
izahlı ve kısmen kısa bir mealini Türkçe olarak yazma a mecbur oldum. Bu Notalar ve Arabî
risaleler, Yeni Said'in en evvel hakikat ilminden bir derece uhud suretinde gördü ü için ta yir
edilmeden mealleri yazıldı. Onun için bazı cümleler sair Sözlerde zikredilmekle beraber burada da
zikrediliyor; ve bir kısmı gayet mücmel olmakla beraber izah edilmiyor, tâ letafet-i asliyesini
kaybetmesin.
Said Nursî
(*): (Bu Zühre Risalesi Mesnevî-yi Arabî'nin çok mühim bir risalesidir. Her ne kadar tercüme
etmeye çalı mı isem de, müellifinin vaktiyle Nur akirdlerinin ricakârane ısrarları üzerine yaptı ı
tercümeyi aynen dercetmeyi daha münasib gördüm. Risale-i Nur'un Onyedinci Lem'ası namını alan
bu risale ile Arabî Zühre arasında, bir icmal tafsil ve takdim te'hir farkı vardır.)
Mütercim
ABDÜLMEC D
(Ha iye): Oniki sene evvel denilen tarih; Hicri 1340, Milâdî 1921 seneleridir. -Na ir--- sh:»(Ms:150) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------B R NC NOTA: Kendi nefsime hitaben demi tim: Ey gafil Said! Bil ki: u âlemin
fenasından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfarakat eden bir eye
kalbini ba lamak sana lâyık de ildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terkedip arka çeviren ve
bahusus berzah seferinde arkada lık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar te yi' etmeyen,
hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan,
hususan senin ra mına olarak husulü anında seni terkeden fâni eylerle kalbini ba lamak, kâr-ı akıl
de ildir. E er aklın varsa; uhrevî inkılabatında, berzahî etvarında ve dünyevî inkılabatının
71
müsadematı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkada lı a muktedir olmayan i leri bırak,
ehemmiyet verme, onların zevalinden kederlenme. Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin latifelerin
içinde öyle bir latife var ki, ebedden ve ebedî zâttan ba kasına razı olamaz. Ondan ba kasına
teveccüh edemiyor, masivasına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin
edemez. O ey ise, senin duygularının ve latifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîm'in emrine muti' olan
o sultanına itaat et, kurtul!..
K NC NOTA: Hakikatdar bir rü'yada gördüm ki, insanlara diyordum: "Ey insan! Kur'anın
desatirindendir ki, Cenab-ı Hakk'ın masivasından hiçbir eyi ona taabbüd edecek bir derecede
kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir eyden tekebbür edecek derecede büyük tutma.
Çünki mahlukat, mabudiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlukiyet nisbetinde de
birdirler."
ÜÇÜNCÜ NOTA: Ey gafil Said! Bil ki: Galat-ı his nev'inden gayet muvakkat dünyayı
lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktı ın zaman bir derece sabit ve müstemir
gördü ünden, fâni nefsini de o nazar ile sabit telakki etti inden, yalnız kıyametin kopaca ından
deh et alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına kadar ya ayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun.
Aklını ba ına al. Sen ve hususî dünyan, daimî zeval ve fena darbesine maruzsunuz. Senin bu galat-ı
hissin ve ma latan u misale benzer ki:
Bir adam elinde olan âyinesini bir hane veya bir ehre veya bir bahçeye kar ı tutsa; misalî
bir hane, bir ehir, bir bahçe o âyinede görünür. Edna bir hareket ve küçük bir tegayyür âyinenin
ba ına
--- sh:»(Ms:151) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------gelse, o hayalî hane ve ehir ve bahçede herc ü merc ve karı ıklık dü er. Hariçteki hakikî hane, ehir
ve bahçenin devam ve bekası sana faide vermez. Çünki senin elindeki âyinedeki hane ve sana ait
ehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdi i mikyas ve mizan iledir. Senin hayatın ve ömrün,
âyinedir. Senin dünyanın dire i ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o
hane ve ehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harab olması muhtemel oldu undan, her dakika senin
ba ına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir vaziyettedir. Madem öyledir; sen, bu hayatına ve
dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme!..
DÖRDÜNCÜ NOTA: Bil ki: Ekseriyetle Fâtır-ı Hakîm'in âdetidir, ehemmiyetli ve
kıymetdar eyleri aynıyla iade ediyor. Yani, ekser e yanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin
tebeddülünde, asırların de i mesinde o kıymetdar ehemmiyetli eyleri aynıyla iade ediyor. Yevmî
ve senevî ve asrî ha irlerin umumunda, u kaide-i âdetullah ekseriyetle muttarid görünüyor. te bu
sabit kaideye binaen deriz: Madem fünunun ittifakıyla ve ulûmun ehadetiyle, hilkat eceresinin en
mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlukat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en
kıymetdar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev'i hükmündedir. Elbette kat'î bir
hads ile hükmedilir ki, ha ir ve ne r-i ekberde be erin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle,
resmiyle iade edilecektir.
BE NC NOTA: u notada Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said'in fikrinde bir derece
yerle ti i için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyretti i zaman, Avrupa'nın fünun ve medeniyeti, o
seyahat-ı kalbiyede emraz-ı kalbiyeye inkılab ederek ziyade mü kilâta medar oldu undan,
bilmecburiye Yeni Said zihnini silkeleyip, müzahref felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken,
kendi ruhunda Avrupa'nın lehinde ehadet eden hissiyat-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa'nın
ahs-ı manevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmu tur.
Yanlı anla ılmasın, Avrupa ikidir:
Birisi, sevînin din-i hakikîden ve slâmiyetten aldı ı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i be eriyeye
nâfi' san'atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takib eden Avrupa'ya hitab
etmiyorum.
--- sh:»(Ms:152) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Belki felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek, be eri sefahete ve
dalalete sevkeden bozulmu ikinci Avrupa'ya hitab ediyorum. öyle ki:
O zaman, o seyahat-ı ruhiyede, mehasin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan ba ka olan
malayani ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa'nın ahs-ı manevîsine
72
kar ı demi tim:
Bil ey ikinci Avrupa! Sen sa elinle sakîm ve dalaletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve
muzır bir medeniyeti tutup dava edersin ki, be erin saadeti bu ikisi iledir. Senin bu iki elin kırılsın
ve u iki pis hediyen senin ba ını yesin.
Ey küfr ü küfranı da ıtıp ne reden bedbaht ruh! Acaba hem ruhunda, hem vicdanında, hem
aklında, hem kalbinde deh etli musibetlerle musibet-zede olmu ve azaba dü mü bir adamın
cismiyle, zahirî bir surette aldatıcı bir zînet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir
mi? Ona mes'ud denilebilir mi? Âyâ görmüyor musun ki, bir adamın cüz'î bir emirden me'yus
olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir i ten inkisar-ı hayale u raması
sebebiyle tatlı hayaller ona acıla ıyor, irin vaziyetler onu tazib ediyor, dünya ona dar geliyor,
zindan oluyor. Halbuki senin eametinle, kalbinin en derin kö elerinde ve ruhunun tâ esasında
dalalet darbesini yiyen ve o dalalet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa u rayan ve bütün elemleri ondan
ne 'et eden bir bîçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba zâil, yalancı bir cennette cismi
bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azab çeken bir insana mes'ud denilebilir mi? te sen bîçare
be eri böyle ba tan çıkardın, yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azab çektiriyorsun.
Ey nev'-i be erin nefs-i emmaresi! Bu temsile bak, be eri nereye sevketti ini bil. Meselâ
bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım ba ında bîçare âciz bir
adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, e yasını gasbederek kulübeci ini harab ediyorlar, bazan
da yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak haline sema a lıyor. Nereye bakılsa hal bu minval üzere
gidiyor. O yolda i itilen sesler, zalimlerin gürültüleri, mazlumların a layı ları oldu undan umumî
bir matem, o yolu kaplıyor. nsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim oldu undan, hadsiz
bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül
--- sh:»(Ms:153) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------edemedi inden; o yolda giden, iki eyden birisine mecbur olur. Ya insaniyetten tecerrüd edip
nihayetsiz vah eti iltizam ederek öyle bir kalbi ta ıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun
helâketi onu müteessir etmesin veyahud kalb ve aklın muktezasını ibtal etsin.
Ey sefahet ve dalalette bozulmu ve sevî dininden uzakla mı Avrupa! Deccal gibi birtek
gözü ta ıyan kör dehan ile ruh-u be ere bu cehennemî haleti hediye ettin! Sonra anladın ki: Bu öyle
ilâçsız bir illettir ki, insanı a'lâ-yı illiyyînden, esfel-i safilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine
indirir. Bu illete kar ı buldu un ilâç, muvakkaten ibtal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların
ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin ba ını yesin ve yiyecek! te be ere
açtı ın yol ve verdi in saadet, bu misale benzer.
kinci yol ki: Kur'an-ı Hakîm, hidayetiyle be ere hediye etmi tir. öyledir: Görüyoruz ki o
yolun her menzilinde, her mekânında, her ehrinde bir Sultan-ı Âdil'in müstakim askerleri her
tarafta bulunuyor, geziyorlar. Arasıra o Sultan'ın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar.
Silâhlarını, atlarını ve mîrî levazımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis
olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslim alınmasından zahiren mahzun
oluyorlar. Fakat hakikat noktasında terhisle müferrah olup, Sultan'ın ziyaretine ve padi ahın
payitahtına dönmesi ve padi ahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar. Bazan terhis
memurları acemî bir nefere rastgeliyorlar. Nefer onları tanımıyor. "Silâhını teslim et!" diyorlar.
Nefer diyor: "Ben padi ahın askeriyim, onun hizmetindeyim; sonra onun yanına gidece im. Siz
neci oluyorsunuz? E er onun izin ve rızasıyla gelmi iseniz, göz ve ba üstüne geldiniz, emrini
gösteriniz; yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek ba ımla kalsam, sizler binler dahi olsanız,
yine sizinle dö ü ece im. Kendi nefsim için de il, çünki nefsim benim de il, benim sultanımındır.
Belki bendeki nefsim ve silâhım, mâlikimin emanetidir. Emaneti muhafaza ve Sultanımın
haysiyetini himaye ve izzetini vikaye için size ba e meyece im!
te o ikinci yoldaki medar-ı sürur ve saadet olan binler ahvalden bu hal bir nümunedir. Sair
ahvali sen kıyas et. Bütün o ikinci
--- sh:»(Ms:154) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------yolun seferinde, tevellüdat namında sevinç ve enlikle bir tah idat ve sevkiyat-ı askeriye var ve
vefiyat namında sürur ve muzıka ile terhisat-ı askeriye görünüyor. te Kur'an-ı Hakîm be ere bu
yolu hediye etmi tir. Bu hediyeyi kim tam kabul etse, böyle iki cihanın saadetine giden bu ikinci
73
yoldan gider. Ne geçmi eyden mahzun ve ne de gelecek eyden havf eder.
Ey ikinci bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı unlardır ki: "En büyük
melekten en küçük seme e kadar her bir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalı ır ve
kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı, ya amak
ve bekasını temin etmektir." diyorsun. Ve Hâlık-ı Kerim'in kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta
kemal-i itaatla imtisal edilen düstur-u teavünle, nebatat hayvanatın imdadına ve hayvanat insanların
yardımına ko masından tezahür eden o umumî kanunun rahîmane, kerimane cilvelerini cidal
zannedip, "Hayat bir cidaldir" diye ahmakane hükmetmi sin. Acaba o düstur-u teavünün
cilvesinden olan zerrat-ı taamiyenin, kemal-i evk ile beden hüceyrelerinin gıdalandırılması için
ko maları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpı maktır? Belki o imdad ve ko mak, Kerim bir Rabb'in
emriyle bir teavündür. Hem çürük bir esasın: "Her ey kendi nefsine mâliktir" diyorsun. Hiçbir ey
kendi nefsine mâlik olmadı ına kat'î bir delil udur ki: Esbabın içinde en e refi ve ihtiyar
noktasında en geni iradelisi, insandır. Halbuki bu insanın dü ünmek, söylemek ve yemek gibi en
zahir ef'al-i ihtiyariyesinden yüz cüz'ünden onun dest-i ihtiyarına verilen ve daire-i iktidarına giren
yalnız me kuk tek bir cüz'dür. Böyle en zahir fiilin yüz cüz'ünden bir cüz'üne mâlik olmayan, nasıl
kendine mâliktir denilir? Böyle en e ref ve ihtiyarı en geni , bu derece hakikî tasarruftan ve
temellükten eli ba lanmı bulunsa; "Sair hayvanat ve cemadat kendine mâliktir" diyen, hayvandan
daha ziyade hayvan ve cemadattan daha ziyade camid ve uursuz oldu unu isbat eder.
Seni bu hataya atıp bu vartaya dü üren, bir gözlü dehandır. Yani hârika, menhus zekândır. O
kör dehan ile, her eyin Hâlıkı olan Rabbini unuttun, mevhum bir tabiata isnad ettin, âsârını esbaba
--- sh:»(Ms:155) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------verdin, o Hâlıkın malını bâtıl mabud olan tagutlara taksim ettin. u noktada ve o dehan nazarında
her zîhayat, herbir insan, tek ba ıyla hadsiz a'daya kar ı mukavemet etmek ve nihayetsiz hacatın
tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem'a gibi
bir uur, çabuk söner u'le gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz a'daya ve
hacata kar ı dayanmaya mecbur oluyor. Halbuki o bîçare zîhayatın sermayesi, binler matlublarından
birisine kâfi gelmiyor. Musibete giriftar oldu u zaman; sa ır, kör esbabdan ba ka derdine derman
beklemiyor,
" R} ) 8 K)3- #3 A 3. *
sırrına mazhar oluyor.
Senin karanlıklı dehan, nev-i be erin gündüzünü geceye kalbetmi . Yalnız o sıkıntılı,
zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için; yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvir ettin. O lâmbalar
sürur ile be erin yüzüne tebessüm etmiyor. Belki be erin a lanacak acı hallerindeki eblehane
gülmesine, o ı ıklar müstehziyane gülüp e leniyor. Herbir zîhayat senin akirdlerin nazarında
zalimlerin hücumuna maruz, miskin birer musibetzededirler. Dünya bir matemhane-i umumiyedir.
Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vaveylâlardır. Senden tam ders alan akirdin, bir
firavun olur. Fakat en hasis eye ibadet eden ve menfaat gördü ü her eyi, kendine rab telakki eden
bir firavun-u zelildir. Hem senin akirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul
eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için eytanın aya ını öper derecede alçaklık
gösterir. Hem cebbardır fakat kalbinde bir nokta-i istinad bulamadı ı için, zâtında gayet âciz bir
cebbar-ı hodfüru tur. O akirdin gaye-i himmeti, hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve hamiyet ve
fedakârlık perdesi altında kendi menfaat-ı nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalı an
bir dessastır. Nefsinden ba ka ciddî olarak hiçbir eyi sevmiyor. Her eyi nefsine feda ediyor.
Amma Kur'anın hâlis ve tam akirdi ise, bir abddir. Fakat a'zam-ı mahlukata kar ı da
ubudiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve a'zam bir menfaati gaye-i ubudiyet yapmaz
bir abd-i azizdir. Hem halim selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelalinden ba kasına, izni
--- sh:»(Ms:156) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halim-i âlîhimmettir. Hem fakirdir fakat onun Mâlik-i
Kerim'i ona ileride iddihar etti i mükâfat ile bir fakir-i müsta nidir. Hem zaîftir fakat kudreti
nihayetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinad eden bir zaîf-i kavîdir ki, Kur'an hakikî bir akirdine
cennet-i ebediyeyi dahi gaye-i maksad yaptırmadı ı halde; bu zâil fâni dünyayı ona gaye-i maksad
hiç yapar mı? te iki akirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı oldu unu anla!
Hem felsefe-i sakîmenin akirdleriyle Kur'an-ı Hakîm'in tilmizlerinin hamiyetkârlık ve
74
fedakârlıklarını bununla müvazene edebilirsiniz. öyle ki:
Felsefenin akirdi, kendi nefsi için karde inden kaçar, onun aleyhinde dava açar. Kur'anın
akirdi ise, semavat ve arzdaki umum sâlih ibadı kendine karde telakki ederek, gayet samimî bir
surette onlara dua eder ve saadetleriyle mes'ud oluyor ve ruhunda edid bir alâkayı onlara kar ı
hisseder. Hem en büyük ey olan Ar ve ems'i, müsahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir
mahluk telakki eder.
Hem iki akirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur'an, kendi akirdlerinin
ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki; doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz Esma-i
lahiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerratını, birer tesbih taneleri olarak
akirdlerinin ellerine verir. "Evradlarınızı bununla okuyunuz." der. te Kur'anın tilmizlerinden ahı Geylanî, Rufaî, azelî (R.A.) gibi akirdleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde
silsile-i zerratı, katarat adedlerini, mahlukatın aded-i enfasını tutmu lar, onunla evradlarını
okuyorlar. Cenab-ı Hakk'ı zikir ve tesbih ediyorlar. te Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın mu'cizane
terbiyesine bak ki: Nasıl edna bir kederle ve küçük bir gam ile ba ı dönüp sersemle en ve küçük bir
mikroba ma lub olan bu küçük insan, terbiye-i Kur'aniye ile ne kadar teâli ediyor. Ve ne derece
letaifi inbisat eder ki: Koca dünya mevcudatını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor. Ve
--- sh:»(Ms:157) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Cennet'i zikir ve virdine gaye olmakta az gördü ü halde, kendi nefsini Cenab-ı Hakk'ın edna bir
mahlukunun üstünde büyük tutmuyor. Nihayet izzet içinde, nihayet tevazuu cem'ediyor. Felsefe
akirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve a a ı oldu unu kıyas edebilirsin.
te felsefe-i sakîme-i Avrupaiyeden yek-çe m olan dehasının yanlı gördü ü hakikatları; iki
cihana bakan, gayb-a ina parlak iki gözü ile iki âleme nazar eden, be er için iki saadete iki eliyle
i aret eden hüda-yı Kur'anî der ki: "Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün
de il, belki sana emanettir. O emanetin mâliki, her eye kadîr, her eyi bilir bir Rahîm-i Kerim'dir. O
senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor. Tâ senin için muhafaza etsin, zayi' olmasın.
leride mühim bir fiat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. Onun namıyla çalı ve
hesabıyla amel et. Odur ki, muhtaç oldu un eyleri sana rızk olarak gönderiyor ve senin tâkatın
yetmedi i eylerden seni muhafaza eder. Senin u hayatının gayesi, neticesi; o Mâlik'in esmasına ve
uunatına bir mazhariyettir. Sana bir musibet geldi i vakit, de:
2,H` 7
3
3
Yani: Ben
mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! E er onun izin ve rızasıyla geldin ise, merhaba, safa geldin!
Çünki elbette bir vakit ona dönece iz ve onun huzuruna gidece iz ve ona mü takız. Madem
herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzad edecektir. Haydi ey musibet! O terhis ve o âzad
etmek, senin elinle olsun, razıyım. E er benim emanet muhafazasında ve vazifeperverli imi tecrübe
suretinde sana emir ve irade etmi , fakat sana teslim olmaklı ıma izin ve rızası olmazsa; benim
tâkatım yettikçe, emin olmayana Mâlikimin emanetini teslim etmem!" der.
te binden bir nümune olarak, deha-yı felsefînin ve hüda-yı Kur'anînin verdikleri derslerin
derecelerine bak. Evet iki tarafın hakikat-ı hali sâbıkan beyan edilen tarz ile gidiyor. Fakat hidayet
ve dalalette insanların dereceleri mütefavittir. Gafletin mertebeleri de muhteliftir. Herkes her
mertebede bu hakikatı tamamıyla hissedemez. Çünki gaflet, hissi ibtal ediyor. Ve bu zamanda öyle
bir derecede ibtal-i his etmi ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat
hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle
--- sh:»(Ms:158) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ve her günde otuzbin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebilerin
tagutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalalete gidenlere ve onları körükörüne taklid edip ittiba
edenlere binler nefrin ve teessüfler!
Ey bu vatan gençleri! Firenkleri taklide çalı mayınız! Âyâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz
zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet
ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba de il, belki uursuz olarak onların safına
iltihak edip kendi kendinizi ve karde lerinizi i'dam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına
ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!.. Çünki u surette ittibaınız, milliyetinize
kar ı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!..
75
9>W Š K&j
(3
3@ :
ALTINCI NOTA: Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakaik-i imaniyenin
inkârındaki ittifaklarından tela a dü en ve itikadını bozan bîçare insan! Bil ki: Kıymet ve
ehemmiyet, kemmiyette ve aded çoklu unda de il. Çünki insan e er insan olmazsa, eytan bir
hayvana inkılab eder. nsan, bazı firenkler ve firenk-me rebler gibi ihtirasat-ı hayvaniyede terakki
ettikçe, daha iddetli bir hayvaniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki; hayvanatın kemmiyet ve
aded itibariyle hadsiz bir çoklu u varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum enva'-ı hayvanat
üstünde sultan ve halife ve hâkim olmu tur. te muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler,
Cenab-ı Hakk'ın hayvanatından bir nevi habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imaratı için
halketmi tir. Mü'min ibadına etti i nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî
yapıp, akibette müstehak oldukları Cehennem'e teslim eder.
te küffarın ve ehl-i dalaletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet
yoktur. Çünki nefiy sırrıyla ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, birtek hükmündedir. Meselâ:
Bütün stanbul ahalisi, Ramazanın ba ında ay'ı görmedi inden nefyetse, iki ahidin isbatıyla o
cemm-i gafîrin nefiy ve ittifakı sukut eder. Madem küfrün ve dalaletin mahiyeti nefiydir ve inkârdır,
cehildir ve ademdir, küffarın kesret ile ittifakı ehemmiyetsizdir. Ehl-i hakkın, hak ve sabit ve sübutu
isbat olunan mesail-i imaniyede uhuda
--- sh:»(Ms:159) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------istinad eden iki mü'minin hükmü, hadsiz ehl-i dalaletin ittifakına racih olur, galebe eder. Bu
hakikatın sırrı udur ki: Nefyedenlerin davaları sureten bir iken, müteaddiddir; birbiriyle ittihad
edemez ki kuvvetlensin. sbat edicilerin davaları ittihad ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünki
gökteki hilâl-i Ramazanı görmeyen der ki: "Benim nazarımda ay yoktur; benim yanımda
görünmüyor." Ba kası da, "Nazarımda yoktur" der. Daha ba kası da öyle der. Herbiri kendi
nazarında "yoktur" der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan esbab dahi ayrı ayrı
olabildi i için, davaları da ayrı ayrı olur; birbirine kuvvet veremez. Fakat isbat edenler demiyor ki:
"Benim nazarımda ve gözümde hilâl var." Belki "Nefs-ül emirde, gö ün yüzünde hilâl vardır,
görünür" der. Görenler bütün aynı davayı ve "nefs-ül emirde vardır" der. Demek bütün davalar
birdir. Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı oldu undan, davaları da ayrı ayrı olur. Nefs-ül emre
hükmedemiyorlar. Çünki nefs-ül emirde nefiy isbat edilmez. Çünki ihata lâzımdır.
" L "+R-X 8 S5m 8 ; U Y H
bir kaide-i usûldür. Evet bir eyi dünyada var desen, yalnız o
eyi göstermek kâfi gelir. E er yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki,
tâ o nefiy isbat edilsin.
te bu sırra binaen; ehl-i küfrün bir hakikatı nefyetmesi ise, bir mes'eleyi halletmek veyahud
dar bir delikten geçmek veyahud bir hendekten atlamak misalindedir ki; bin de, bir de, birdir. Çünki
birbirine yardımcı olamaz. Fakat isbat edenler nefs-ül emirde hakikat-ı hale baktıkları için,
müddeaları ittihad ediyor. Kuvvetleri birbirine yardım eder. Büyük bir ta ın kaldırmasına benzer ki,
ne kadar eller yapı sa daha ziyade kaldırması kolay olur ve birbirinden kuvvet alır.
YED NC NOTA: Ey müslümanları dünyaya iddetle te vik eden ve san'at ve terakkiyat-ı
ecnebiyeye cebr ile sevkeden bedbaht hamiyet-füru ! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile
ba landıkları rabıtalar kopmasın! E er böyle ahmakane körükörüne topuzların altında bazıların
dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i katil hükmünde o dinsizler zarar
verecekler. Çünki mürtedin vicdanı tamam bozuldu undan, hayat-ı içtimaiyeye zehir
--- sh:»(Ms:160) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------olur. Ondandır ki, ilm-i usûlde "Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir e er zimmî olsa veya
musalaha etse, hakk-ı hayatı var" diye usûl-i eriatın bir düsturudur. Hem mezheb-i Hanefiyede,
ehl-i zimmeden olan bir kâfirin ehadeti makbuldür. Fakat fâsık merdud-ü ehadettir, çünki
haindir.
Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve "Ekseriyetin efkârı benimle
beraberdir" deme! Çünki fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzât taleb edip girmemi ; belki içine
dü mü çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini
76
mütedeyyin görmek istemesin. llâ ki, el'iyazü billah irtidad ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi
zehirlemekten lezzet alsın.
Ey divane ba ve bozuk kalb! Zanneder misin ki, "Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar
veyahud dü ünmüyorlar ki, fakr-ı hale dü mü ler ve ikaza muhtaçtırlar; tâ ki dünyadan hissesini
unutmasınlar." Zannın yanlı tır, tahminin hatadır. Belki hırs iddetlenmi , onun için fakr-ı hale
dü üyorlar. Çünki mü'minde hırs, sebeb-i hasarettir ve sefalettir.
MKW3< MhB3< • K4
durub-u emsal
hükmüne geçmi tir. Evet insanı dünyaya ça ıran ve sevkeden esbab çoktur. Ba ta nefis ve hevası ve
ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve eytanı ve dünyanın surî tatlılı ı ve senin gibi kötü arkada ları
gibi çok dâîleri var. Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır. E er
sende zerre mikdar bu bîçare millete kar ı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurdu un yalan
olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdad etmek lâzım gelir. Yoksa o az dâîleri susturup,
çoklara yardım etsen eytana arkada olursun.
Âyâ zanneder misin ki; bu milletin fakr-ı hali, dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan
gelen bir tenbellikten ne 'et ediyor. Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve
Hind'deki Mecusi ve Berahime ve Afrika'daki zenciler gibi, Avrupa'nın tasallutu altına giren
milletler bizden daha fakirdirler. Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade müslümanların
elinde bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya
gasbediyor.
--- sh:»(Ms:161) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Sizin cebren böyle ehl-i imanı mimsiz medeniyete sevketmekteki maksadınız, e er
memlekette asayi ve emniyeti temin ve kolayca idare etmek ise, kat'iyyen biliniz ki; hata
ediyorsunuz, yanlı yola sevkediyorsunuz. Çünki itikadı sarsılmı , ahlâkı bozulmu yüz fâsıkın
idaresi ve onlar içinde asayi temini, binler ehl-i salahatın idaresinden daha mü kildir. te bu
esaslara binaen ehl-i slâm, dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve te vik edilmeye muhtaç de ildirler.
Terakkiyat ve asayi ler, bununla temin edilmez. Belki mesaîlerin tanzimine ve mabeynlerindeki
emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evamir-i
kudsiyesiyle ve takva ve salabet-i diniye ile olur.
SEK Z NC NOTA: Ey sa'y ve ameldeki lezzet ve saadeti bilmeyen tenbel insan! Bil ki:
Cenab-ı Hak, kemal-i kereminden, hizmetin mükâfatını, hizmet içinde dercetmi tir. Amelin
ücretini, nefs-i amel içinde koymu tur. te bu sır içindir ki, mevcudat hattâ bir nokta-i nazarda
camidat dahi, evamir-i tekviniye tabir edilen hususî vazifelerinde, kemal-i evk ile ve bir çe it lezzet
ile evamir-i Rabbaniyeyi imtisal ederler. Arıdan, sinekten, tavuktan tut; tâ ems ve Kamer'e kadar
her ey kemal-i lezzetle vazifesine çalı ıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları
olmadı ından akibeti ve neticeleri dü ünmeden, mükemmel vazifelerini îfa ediyorlar.
E er desen: Zîhayatta lezzet kabildir, cemadatta nasıl evk ve lezzet olabilir?
Elcevab: Cemadat kendi hesablarına de il, onlara tecelli eden esma-i lahiye hesabına bir
eref, bir makam, bir kemal, bir güzellik, bir intizam isterler, arıyorlar. O vazife-i fıtriyelerinin
imtisalinde, Nur-ul Envâr'ın isimlerine birer ma'kes, birer âyine hükmüne geçti inden tenevvür
eder, terakki eder. Meselâ: Nasılki bir katre su, bir zerrecik cam parçası zâtında ziyasız,
ehemmiyetsiz iken, sâfi kalbiyle Güne 'e yüzünü çevirse, o vakit o ehemmiyetsiz, ziyasız katre ve
cam parçası, Güne 'in bir nevi ar ı olup senin yüzüne de tebessüm eder. te bu misal gibi, zerrat-ı
mevcudat, cemal-i mutlak ve kemal-i
--- sh:»(Ms:162) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------mutlak sahibi olan Zât-ı Zülcelal'in isimlerine vazifeperverlik cihetinde âyine olmalarıyla, o katre
ve zerrecik i e gibi gayet a a ı bir dereceden gayet yüksek bir derece-i zuhura ve tenevvüre
çıkıyorlar. Madem vazife cihetinde gayet nuranî ve yüksek bir makam alıyorlar; lezzet mümkün ve
kabil ise, yani hayat-ı âmmeden hissedar iseler, gayet lezzet ile o vazifeleri görüyorlar, denilebilir.
Vazifede lezzet bulundu una en zahir bir delil, sen kendi âza ve duygularının hizmetlerine
bak. Herbiri beka-i ahsî ve beka-i nev'î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs-i
hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terketmek, o uzvun bir nevi azabıdır.
Hem en zahir bir delil dahi, horoz veya yavrulu tavuk gibi hayvanatın vazifelerinde
77
gösterdikleri fedakârane ve merdane vaziyetleridir ki, horoz aç oldu u halde tavukları nefsine tercih
edip buldu u rızka onları ça ırır; yemez, onlara yedirir. Ve bir evk ve iftihar ve telezzüz ile o
vazifeyi gördü ü, görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır.
Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hatırı için ruhunu feda eder,
ite atılır. Kendini aç bırakıp onları doyurur. Demek o hizmette öyle bir lezzet alır ki; açlık acısına ve
ölmek elemine tereccuh eder, ziyade gelir. Hayvanî vâlideler yavrularını, küçük iken vazifeleri
bulundu undan lezzetle himayeye çalı ır. Büyük olduktan sonra vazife kalkar, lezzet de gider.
Bazan yavrusunu döver, elinden taneyi alır. Yalnız, insan nev'indeki vâlidelerin vazifeleri bir derece
devam eder. Çünki insanlarda za'f ve acz itibariyle daima bir nevi çocukluk var, her vakit de efkate
muhtaçtır. te umum hayvanatın horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi vâlidelerine
bak, anla ki; bunlar kendi hesabına ve kendileri namına, kendi kemalleri için o vazifeyi
görmüyorlar. Çünki hayatını, vazifede lâzım gelse feda ediyorlar. Belki vazifeleri, onları o vazife ile
tavzif eden ve o vazife içinde rahmetiyle bir lezzet derceden Mün'im-i Kerim'in hesabına ve Fâtır-ı
Zülcelal'in namına görüyorlar.
Hem nefs-i hizmette ücret bulundu una bir delil de udur ki: Nebatat ve e car, bir evk u
lezzeti ihsas eden bir tavır ile Fâtır-ı Zülcelal'in emirlerini imtisal ediyorlar. Çünki da ıttı ı güzel
kokular ve mü terilerin nazarını celbedecek zînetlerle süslenmeleri ve sünbülleri
--- sh:»(Ms:163) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ve meyveleri için çürüyünceye kadar kendilerini feda etmeleri, ehl-i dikkate gösterir ki: Onların,
emr-i lahînin imtisalinde öyle bir lezzetleri var ki; nefislerini mahvedip çürütüyorlar.
Bak, ba ında çok süt konserveleri ta ıyan Hindistan cevizi ve incir gibi meyvedar a açlar,
rahmet hazinesinden lisan-ı hal ile süt gibi en güzel bir gıdayı ister, alır, meyvelerine yedirir; kendi
bir çamur yer. Hem nar a acı sâfi bir arabı, hazine-i rahmetten alıp meyvesine yedirir; kendisi
çamurlu ve bulanık bir suya kanaat eder.
Hattâ hububatta dahi sünbüllenmek vazifesinde zahir bir i tiyak görünür. Nasılki dar bir
yerde hapsedilen bir zât, bir bostana ve geni bir yere çıkmayı mü takane ister. Öyle de: Hububatta,
sünbüllenmek vazifesinde öyle sürurlu bir vaziyet, bir i tiyak görünüyor. te "Sünnetullah" tabir
edilen, kâinatta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki: siz, tenbel, istirahatla ya ayan ve rahat
dö e inde uzananlar, ekseriyetle sa'yeden, çalı anlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çekerler.
Çünki daima i sizler ömürlerinden ikayet ederler; e lenceler ile çabuk ömürlerinin geçmesini
isterler. Sa'yedenler ve çalı anlar ise; âkirdirler, hamdederler, ömürlerinin geçmesini istemezler.
MK(3% '.3H
3W /K
. "Q3% 'f3H b K>W
küllî düsturdur. Hem o sır iledir ki: "Rahat, zahmette;
zahmet, rahattadır" cümlesi darb-ı mesel olmu tur. Evet cemadata dikkatle nazar edilse: Bilkuvve
yalnız istidad ve kabiliyet cihetinde nâkıs kalıp inki af etmeyenlerin, gayet bir içtihad ve sa'y ile
inbisat edip bilkuvveden bilfiil suretine geçmesinde, mezkûr sünnet-i lahiye düsturuyla bir tavır
görünüyor. Ve o tavır i aret eder ki: O vazife-i fıtriyede bir evk ve o mes'elede bir lezzet vardır.
E er o camidin umumî hayattan hissesi varsa, evk kendisinin olur; yoksa, o camidi temsil eden,
nezaret eden eye aittir. Hattâ bu sırra binaen denilebilir ki: Latif, nazik su incimad emrini aldı ı
vakit, öyle iddetli bir evk ile o emre imtisal eder ki, demiri akk eder, parçalar. Demek bürudet ve
taht-es sıfır so u un lisanıyla a zı kapalı demir kaptaki suya "Geni len!" emr-i Rabbanîsi tebli
edilince, iddet-i evk ile kabını parçalar, demiri bozar, kendisi buz olur. Ve hâkeza.. her eyi buna
kıyas et ki, güne lerin deveranından ve seyr ü seyahatlarından tut,
--- sh:»(Ms:164) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------tâ zerrelerin mevlevî gibi devretmelerine ve dönmelerine ve ihtizazlarına kadar kâinattaki bütün sa'y
ü hareket, kanun-u kader-i lahî üzerine cereyan ediyor. Ve dest-i kudret-i lahîden sudûr eden ve
irade ve emir ve ilmi tazammun eden emr-i tekvinî ile zuhur eder. Hattâ herbir zerre, herbir
mevcud, herbir zîhayat, bir nefer askere benzer ki; orduda muhtelif dairelerde, o neferin ayrı ayrı
nisbetleri, vazifeleri oldu u gibi; herbir zerre, herbir zîhayatın dahi öyledir. Meselâ: Senin gözünde
bir zerre, gözün hüceyresinde ve gözde ve asab-ı vechiyede ve bedenin erayin tabir edilen
damarlarında, birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi ve o vazifeye göre birer faidesi vardır. Ve
hâkeza her eyi ona kıyas et. Buna binaen herbir ey, bir Kadîr-i Ezelî'nin vücub-u vücuduna iki
78
cihetle ehadet eder:
Biri: Tâkatının binler derece fevkinde vazifeleri görmekteki acz-i mutlak lisanıyla o Kadîr'in
vücuduna ehadet eder.
kincisi: Herbir ey, nizam-ı âlemi te kil eden düsturlara ve müvazene-i mevcudatı idame
eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle, o Alîm-i Kadîr'e ehadet eder.
Çünki zerre gibi bir camid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübin'in mühim ve ince
mes'eleleri olan nizam ve mizanı bilemez. Camid bir zerre ve arı gibi küçük bir hayvan nerede?
Semavat tabakalarını bir defter sahifesi gibi açıp, kapayıp toplayan Zât-ı Zülcelal'in elindeki Kitab-ı
Mübin'in mühim ince mes'elelerini okumak nerede? E er sen divanelik edip; zerrede, o kitabın ince
hurufatını okuyacak kadar bir göz bulundu unu tevehhüm etsen; o vakit o zerrenin ehadetini redde
çalı abilirsin. Evet Fâtır-ı Hakîm, Kitab-ı Mübin'in düsturlarını gayet güzel bir surette ve muhtasar
bir tarzda ve has bir lezzette ve mahsus bir ihtiyaçta icmal edip derceder. Her ey öyle has bir lezzet
ve mahsus bir ihtiyaç ile amel etse, o Kitab-ı Mübin'in düsturlarını bilmeyerek imtisal eder. Meselâ:
Hortumlu sivrisinek dünyaya geldi i dakikada hanesinden çıkar; durmayarak insanın yüzüne hücum
eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fı kırtır, içer. Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harb gibi meharet
gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahluka bu san'atı ve bu fenn-i harbi ve
su çıkarmak san'atını
--- sh:»(Ms:165) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------kim ö retmi ve nereden ö renmi ? Ben, yani bu bîçare Said itiraf ediyorum ki: E er ben o
hortumlu sine in yerinde olsaydım; kerr u ferr harbini ve su çıkarmak hizmetini çok uzun dersler ve
çok müteaddid tecrübelerle ancak ö renebilirdim.
te ilhama mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvanatı bu
sine e kıyas et. Hattâ nebatatı da aynen hayvanata kıyas edebilirsin. Evet Cevvad-ı Mutlak (Celle
Celaluhu), her ferd-i zîhayatın eline lezzet midadıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmı bir tezkereyi
vermi . Onunla evamir-i tekviniyenin pro ramını ve hizmetlerinin fihristesini tevdi' etmi tir. Bak o
Hakîm-i Zülcelal'e; nasıl Kitab-ı Mübin'in düsturlarından arı vazifesine ait mikdarını bir tezkerede
yazmı , arının ba ındaki sandukçaya koymu tur. O sandukçanın anahtarı da, vazifeperver arıya has
bir lezzettir. Onunla sandukçayı açar, pro ramını okur, emri anlar, hareket eder.
âyetinin sırrını izhar eder.
,- ) (
2,H`K
F7
te e er bu Sekizinci Nota'yı tamamen i ittin ve tam anladınsa, bir
"#$% '( > 7 SHW in bir sırrını, / 4 b&5W 8 "#$% . 2 *
,9 2 3_e % A 7 G /K. 3 nun bir düsturunu,
"#$% &'( +,- . / 01 2345W) un bir nüktesini anlarsın.
hads-i imanî ile
'4@
nin bir hakikatını,
2
DOKUZUNCU NOTA: Bil ki: Nev'-i be erde nübüvvet, be erdeki hayır ve kemalâtın
fezlekesi ve esasıdır. Din-i Hak, saadetin fihristesidir. man, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir.
Madem u âlemde parlak bir hüsün, geni ve yüksek bir hayır, zahir bir hak, faik bir kemal
görünüyor. Bilbedahe hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve Nebiler elindedir. Dalalet, err ve
hasaret; onun muhalifindedir.
Mehasin-i ubudiyetin binlerinden yalnız buna bak ki: Nebi Aleyhissalâtü Vesselâm,
ubudiyet cihetiyle muvahhidînin kalblerini îd ve cuma ve cemaat namazlarında ittihad ettiriyor ve
dillerini bir
--- sh:»(Ms:166) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------kelimede cem' ediyor. Öyle bir surette ki: u insan, Mabud-u Ezelî'nin azamet-i hitabına, hadsiz
kalblerden ve dillerden çıkan sesler, dualar, zikirler ile mukabele ediyor. O sesler, dualar, zikirler
birbirine tesanüd ederek ve birbirine yardım edip ittifak ederek öyle geni bir surette Mabud-u
Ezelî'nin uluhiyetine kar ı bir ubudiyet gösteriyor ki; güya Küre-i Arz kendisi o zikri söylüyor, o
duayı ediyor ve aktarıyla namaz kılıyor ve etrafıyla semavatın fevkinde izzet ve azametle nâzil olan
79
Z, j , N
emrini, Küre-i Arz imtisal ediyor. Bu sırr-ı ittihad ile, kâinat içinde bir zerre gibi zaîf,
küçük bir mahluk olan u insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı Arz ve Semavat'ın mahbub bir
abdi ve Arz'ın halifesi, sultanı ve hayvanatın reisi ve hilkat-ı kâinatın neticesi ve gayesi oluyor. Evet
e er namazların arkasında hususan bayram namazlarında bir anda Allahü Ekber diyen yüzer milyon
insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i ehadette dahi birbirleriyle ittihad edip
içtima etse, Küre-i Arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile
söyledi i Allahü Ekber'e müsavi geldi inden, o muvahhidînin ittihadı ile bir anda Allahü Ekber
demeleri, Küre-i Arz'ın büyük bir Allahü Ekber'i hükmüne geçiyor. Âdeta bayram namazlarında
âlem-i slâmın zikr ü tesbihiyle zemin zelzele-i kübraya mazhar olup, aktar u etrafıyla Allahü Ekber
deyip, kıblesi olan Kâ'be-i Mükerreme'nin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke a zıyla, Arefe diliyle
Allahü Ekber diyerek, o tek kelime etraf-ı Arz'daki umum mü'minlerin ma ara-misal a ızlarındaki
havada temessül ediyor. Bir tek Allahü Ekber kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz Allahü Ekber vuku
buldu u gibi, o makbul zikir ve tekbir, semavatı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüc ederek
sadâ veriyor. te bu Arz'ı böyle kendine sâcid ve âbid ve ibadına mescid ve mahluklarına be ik ve
kendine müsebbih ve mükebbir eden Zât-ı Zülcelal'e, yerin zerratı adedince hamd ve tesbih ve
tekbir edip ve mevcudat adedince hamd ediyoruz ki; bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ına ümmet eylemi .
ONUNCU NOTA: Bil ey gafil, mü evve Said! Cenab-ı Hakk'ın nur-u marifetine yeti mek
ve bakmak ve âyât ve ahidlerin âyinelerinde cilvelerini görmek ve berahin ve deliller mesamatıyla
tema a
--- sh:»(Ms:167) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------etmek iktiza ediyor ki; senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen herbir nuru tenkid
parmaklarıyla yoklama ve tereddüd eliyle tenkid etme! Sana ı ıklanan bir nuru tutmak için elini
uzatma; belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur. Çünki ben mü ahede ettim
ki: Marifetullahın ahidleri, bürhanları üç çe ittir.
Bir kısmı: Su gibidir; görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayalâttan
tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkid parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse akar,
kaçar. O âb-ı hayat, parma ı mekân ittihaz etmez.
kinci kısım: Hava gibidir; hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona kar ı sen yüzün,
a zın, ruhunla o rahmet nesimine kar ı teveccüh et, kendini mukabil tut, tenkid elini uzatma,
tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüd ile baksan, tenkid ile el atsan, o yürür gider; senin elini
mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.
Üçüncü kısım ise: Nur gibidir; görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyle ise sen
kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle; belki
kendi kendine gelir. Çünki nur; el ile tutulmaz, parmaklar ile avlanmaz, belki o nur ancak basiret
nuruyla avlanır. E er harîs ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir.
Çünki öyle nur, maddîde hapse razı olmadı ı gibi, kayda giremez, kesifi kendine mâlik ve seyyid
kabul etmez.
ONB R NC NOTA: Bil ki: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın ifadesinde çok efkat ve
merhamet var. Çünki muhatablarının ekserisi, cumhur-u avamdır. Onların zihinleri basittir.
Nazarları dahi dakik eyleri görmedi inden, onların besatet-i efkârını ok amak için tekrar ile,
semavat ve arzın yüzlerine yazılan âyetleri tekrar ediyor. O büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor.
Meselâ: Semavat ve arzın hilkati ve semadan ya murun ya dırılması ve arzın dirilmesi gibi
bilbedahe okunan ve görünen âyetleri ders veriyor. O huruf-u kebire içinde küçük harflerle yazılan
ince âyâta nazarı nâdiren çevirir, tâ zahmet çekmesinler. Hem üslûb-u Kur'anîde öyle bir cezalet ve
selaset ve fıtrîlik var ki: Güya Kur'an bir hâfızdır; kudret kalemiyle kâinat sahifelerinde yazılan
âyâtı okuyor. Güya Kur'an, kâinat kitabının kıraatıdır ve
--- sh:»(Ms:168) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------nizamatının tilavetidir ve Nakka -ı Ezelîsinin uunatını okuyor ve fiillerini yazıyor. Bu cezalet-i
beyaniyeyi görmek istersen, hü yar ve müdakkik bir kalb ile, Sure-i Amme ve
80
F F 3. = 'N
âyetleri gibi fermanları dinle!..
ON K NC NOTA: Ey bu Notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki; ben hilaf-ı âdet olarak,
gizlemesi lâzım gelen Rabbime kar ı kalbimin tazarru' ve niyaz ve münacatını bazan yazdı ımın
sebebi; ölüm, dilimi susturdu u zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmeti lahiyeden rica etmektir. Evet kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma keffaret olacak, muvakkat
lisanımın tövbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabımın lisanı daha
ziyade o i e yarar. te bu notaların te'lifinden onüç sene evvel, da da alı bir fırtına-i ruhiye
neticesinde, Eski Said'in gülmeleri, Yeni Said'in a lamalarına inkılab edece i hengâmda; gençli in
gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandı ım bir anda, u münacat ve niyaz Arabî yazılmı tır.
Bir kısmının Türkçe meali udur ki:
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim! Benim sû'-i ihtiyarımla ömrüm ve gençli im
zayi' olup gitti. Ve o ömür ve gençli in meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet
verici elemler, dalalet verici vesveseler kalmı tır. Ve bu a ır yük ve hastalıklı kalb ve hacaletli
yüzümle kabre yakınla ıyorum. Bilmü ahede göre göre gayet sür'atle, sa a ve sola inhiraf
etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbab ve akran ve akaribim gibi kabir kapısına
yana ıyorum. O kabir, bu dâr-ı fâniden firak-ı ebedî ile ebed-ül âbâd yolunda kurulmu , açılmı
evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu ba landı ım ve meftun oldu um u dâr-ı dünyayı, kat'î bir
yakîn ile anladım ki; hêliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmü ahede içindeki mevcudat dahi, birbiri
arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi ta ıyanlara u
dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz
tokat vurur.
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim!
Mh KN "+! '( *
--- sh:»(Ms:169) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------sırrıyla ben imdiden görüyorum ki: Yakın bir zamanda kefenimi giydim, tabutuma bindim,
dostlarıma veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin
lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kaliyle ba ırarak derim: "El-Aman el-Aman! Yâ Hannan! Yâ
Mennan! Beni günahlarımın hacaletinden kurtar!" te kabrimin ba ına ula tım, boynuma kefenimi
takıp kabrimin ba ında uzanan cismimin üzerine durdum. Ba ımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün
kuvvetimle feryad edip nida ediyorum: "El-Aman el-Aman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni
günahlarımın a ır yüklerinden halas eyle!" te kabrime girdim, kefenime sarıldım. Te yi'ciler beni
bırakıp gittiler. Senin afv ü rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmü ahede gördüm ki: Senden ba ka
melce' ve mence' yok. Günahların çirkin yüzünden ve masiyetin vah i eklinden ve o mekânın
darlı ından bütün kuvvetimle nida edip: El-Aman, el-Aman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennan!
Yâ Deyyan! Beni çirkin günahlarımın arkada lıklarından kurtar, yerimi geni lettir. lahî! Senin
rahmetin melceimdir ve Rahmeten lil-Âlemîn olan Habib'in (A.S.M.) senin rahmetine yeti mek için
vesilemdir. Senden ekva de il, belki nefsimi ve halimi sana ekva ediyorum. Ey Hâlık-ı Kerimim
ve ey Rabb-ı Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlukun ve masnuun ve abdin hem âsi, hem âciz,
hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelil, hem müsi', hem müsinn, hem akî, hem seyyidinden
kaçmı bir köle oldu u halde, kırk sene sonra nedamet edip senin dergâhına avdet etmek istiyor.
Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatiatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü
illetlerle mübtela olmu . Sana tazarru' ve niyaz eder. E er kemal-i rahmetinle onu kabul etsen,
ma firet edip rahmet etsen; zâten o senin ânındır. Çünki Erhamürrâhimînsin. E er kabul etmezsen,
senin kapından ba ka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden ba ka Rab yok ki, dergâhına
gidilsin. Senden ba ka hak Mabud yoktur ki, ona iltica edilsin!..
† <8 ) YR3 ) YR- K<! F F K% 8 Q S 8 8*
W
3H
? ,W7 _ 4. 2 =%
8 8 2 =% K59 )*
--- sh:»(Ms:170) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------81
ONÜÇÜNCÜ NOTA: Medar-ı iltibas olmu be mes'eledir.
Birincisi: Tarîk-ı hakta çalı an ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini dü ünmek
lâzım gelirken, Cenab-ı Hakk'a ait vazifeyi dü ünüp, harekâtını ona bina ederek hataya dü erler.
Edeb-üd Din Ve-d Dünya Risalesi'nde vardır ki: Bir zaman eytan, Hazret-i sa Aleyhisselâm'a
itiraz edip demi ki: "Madem ecel ve her ey kader-i lahî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at,
bak nasıl öleceksin." Hazret-i sa Aleyhisselâm demi ki:
7 K5>O 2 5H P / 5 K5>O 2
2
Yani: "Cenab-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: Sen böyle yapsan sana böyle yaparım, göreyim
seni yapabilir misin? diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi de il ki, Cenab-ı Hakk'ı
tecrübe etsin ve desin: Ben böyle i lesem, sen böyle i ler misin? diye tecrübevari bir surette Cenab-ı
Hakk'ın rububiyetine kar ı imtihan tarzı sû'-i edebdir, ubudiyete münafîdir."
Madem hakikat budur, insan kendi vazifesini yapıp Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karı mamalı.
Me hurdur ki: Bir zaman slâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddid defa
ma lub eden Celaleddin-i Harzem ah harbe giderken, vüzerası ve etbaı ona demi ler: "Sen
muzaffer olacaksın, Cenab-ı Hak seni galib edecek." O demi : "Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda
hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karı mam; muzaffer etmek veya ma lub
etmek onun vazifesidir."
--- sh:»(Ms:171) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------te o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, hârika bir surette çok defa muzaffer olmu tur.
Evet insanın elindeki cüz'-i ihtiyarî ile i ledikleri ef'allerinde, Cenab-ı Hakk'a ait netaici
dü ünmemek gerektir. Meselâ: Karde lerimizden bir kısım zâtlar, halkların Risale-i Nur'a iltihakları
evklerini ziyadele tiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit zaîflerin kuvve-i maneviyeleri
kırılıyor, evkleri bir derece sönüyor. Halbuki Üstad-ı Mutlak, Mukteda-yı Küll, Rehber-i Ekmel
olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
kR5 8 ,WK
3.
olan ferman-ı lahîyi kendine
rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa'y ü gayret ve
ciddiyetle tebli
etmi . Çünki
#3X . 0 =
- S55 . 0 = 8 F
sırrıyla anlamı
ki:
nsanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir. Cenab-ı Hakk'ın vazifesine
karı mazdı.
Öyle ise; i te ey karde lerim! Siz de, size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle
karı mayınız ve Hâlıkınıza kar ı tecrübe vaziyetini almayınız!
kinci Mes'ele: Ubudiyet, emr-i lahîye ve rıza-yı lahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i lahî
ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasden
istenilmemek artıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüb eden ve istenilmeyerek verilen
semereler, ubudiyete münafî olmaz. Belki zaîfler için mü evvik ve müreccih hükmüne geçerler.
E er o dünyaya ait faideler ve menfaatlar; o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir
cüz'ü olsa; o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hasiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez. te bu
sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hasiyeti ve faidesi bulunan Evrad-ı Kudsiye-i ah-ı Nak ibendî'yi
veya bin hasiyeti bulunan Cev en-ül Kebir'i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzât niyet ederek
okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki o
faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzât istenilmeyecek. Çünki onlar
fazlî bir surette, o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir
--- sh:»(Ms:172) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten dü er. Yalnız bu kadar var ki; böyle hasiyetli
evradı okumak için zaîf insanlar bir mü evvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faideleri dü ünüp,
evke gelip; evradı sırf rıza-yı lahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu
hikmet anla ılmadı ından; çoklar, aktabdan ve selef-i sâlihînden mervî olan faideleri
görmediklerinden übheye dü er, hattâ inkâr da eder.
Üçüncü Mes'ele:
82
/7,f T 3\>
/ nK
,f Yani: "Ne mutlu o adama ki, kendini bilip
haddinden tecavüz etmez." Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden,
kamerden seyyarelere kadar güne in cilveleri var. Herbirisi kabiliyetine göre güne in aksini,
misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre "Güne 'in bir aksi bende
vardır" der. Fakat "Ben de deniz gibi bir âyineyim" diyemez. Öyle de: Esma-i lahiyenin cilvesinin
tenevvüüne göre, makamat-ı evliyada öyle meratib var. Esma-i lahiyenin herbirisinin bir güne gibi
kalbden Ar 'a kadar cilveleri var. Kalb de bir Ar 'tır, fakat "Ben de Ar gibiyim" diyemez. te
ubudiyetin esası olan, acz ve fakr, kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı uluhiyete kar ı
secde etmeye bedel, naz ve fahr suretinde gidenler; zerrecik kalbini Ar 'a müsavi tutar. Katre gibi
makamını, deniz gibi evliyanın makamatıyla iltibas eder. Kendini o büyük makamata yakı tırmak
ve o makamda kendini muhafaza etmek için tasannuata, tekellüfata, manasız hodfüru lu a ve birçok
mü kilâta dü er.
Elhasıl: Hadîste vardır ki:
2,j O 8 2, .3H F : 2, .3H 8 2, 3H F : 2, 3H 8 a3@ F :*
" L "KU< 2,j O
Yani: Medar-ı necat ve halas, yalnız ihlastır. hlası kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlaslı amel,
batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. hlası kazandıran harekâtındaki sebebi, sırf bir emr-i lahî
ve neticesi rıza-yı lahî oldu unu dü ünmeli ve vazife-i lahiyeye karı mamalı.
--- sh:»(Ms:173) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Her eyde bir ihlas var. Hattâ muhabbetin de ihlas ile bir zerresi, batmanlarla resmî ve ücretli
muhabbete tereccuh eder. te bir zât bu ihlaslı muhabbeti böyle tabir etmi :
Mr ,J
]5 0_,: I H} _Z,%7 &h4
o35 3 3 3. *
Yani: "Ben muhabbet üzerine bir rü vet, bir ücret, bir mukabele, bir mükâfat istemiyorum. Çünki
mukabilinde bir mükâfat, bir sevab istenilen muhabbet zaîftir, devamsızdır." Hattâ hâlis muhabbet,
fıtrat-ı insaniyede ve umum vâlidelerde dercedilmi tir. te bu hâlis muhabbete tam manasıyla
vâlidelerin efkatleri mazhardır. Vâlideler o sırr-ı efkat ile, evlâdlarına kar ı muhabbetlerine bir
mükâfat, bir rü vet istemediklerine ve taleb etmediklerine delil; ruhunu, belki saadet-i uhreviyesini
de onlar için feda etmeleridir. Tavu un bütün sermayesi kendi hayatı iken, yavrusunu itin a zından
kurtarmak için -Hüsrev'in mü ahedesiyle- kafasını ite kaptırır.
Dördüncü Mes'ele: Esbab-ı zahiriye eliyle gelen nimetleri, o esbab hesabına almamak
gerektir. E er o sebeb ihtiyar sahibi de ilse -meselâ hayvan ve a aç gibi- do rudan do ruya o
nimeti Cenab-ı Hak hesabına verir. Madem o, lisan-ı hal ile Bismillah der, sana verir. Sen de Allah
hesabına olarak Bismillah de, al. E er o sebeb ihtiyar sahibi ise; o Bismillah demeli, sonra ondan al,
yoksa alma. Çünki
W K(1 ‚ . , (3 8
âyetinin mana-yı sarihinden ba ka bir mana-yı
i arîsi udur ki: "Mün'im-i Hakikî'yi hatıra getirmeyen ve onun namıyla verilmeyen nimeti
yemeyiniz!" demektir. O halde hem veren Bismillah demeli, hem alan Bismillah demeli. E er o
Bismillah demiyor fakat sen de almaya muhtaç isen; sen Bismillah de, onun ba ı üstünde rahmet-i
lahiyenin elini gör, ükür ile öp, ondan al. Yani nimetten in'ama bak, in'amdan Mün'im-i Hakikî'yi
dü ün. Bu dü ünmek bir ükürdür. Sonra o zahirî vasıtaya istersen dua et. Çünki o nimet onun eliyle
size gönderildi.
Esbab-ı zahiriyeyi peresti edenleri aldatan; iki eyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki,
"iktiran" tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir.
--- sh:»(Ms:174) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Hem bir eyin ademi, bir nimetin madum olmasına illet oldu undan, tevehhüm eder ki: O eyin
vücudu dahi, o nimetin vücuduna illettir. ükrünü, minnetdarlı ını o eye verir, hataya dü er. Çünki
bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddematına ve eraitine terettüb eder. Halbuki o nimetin
ademi, birtek artın ademiyle oluyor. Meselâ: Bir bahçeyi sulayan cetvelin deli ini açmayan adam,
o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebeb ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin
vücudu, o adamın hizmetinden ba ka, yüzer eraitin vücuduna tevakkufla beraber, illet-i hakikî olan
83
kudret ve irade-i Rabbaniye ile vücuda gelir. te bu ma latanın ne kadar hatası zahir oldu unu anla
ve esbab-perestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil!
Evet iktiran ayrıdır, illet ayrıdır. Bir nimet sana geliyor; fakat bir insanın sana kar ı ihsan
niyeti, o nimete mukarin olmu ; fakat illet olmamı . llet, rahmet-i lahiyedir. Evet o adam ihsan
etmeyi niyet etmeseydi, o nimet sana gelmezdi. Nimetin ademine illet olurdu. Fakat mezkûr kaideye
binaen; o meyl-i ihsan, o nimete illet olamaz. Ancak yüzer eraitin bir artı olabilir. Meselâ: Risale-i
Nur'un akirdleri içinde Cenab-ı Hakk'ın nimetlerine mazhar bazı zâtlar (Hüsrev, Re'fet gibi),
iktiranı illetle iltibas etmi ler; Üstadına fazla minnetdarlık gösteriyorlardı. Halbuki Cenab-ı Hak
onlara ders-i Kur'anîde verdi i nimet-i istifade ile, Üstadlarına ihsan etti i nimet-i ifadeyi beraber
kılmı , mukarenet vermi . Onlar derler ki: "E er Üstadımız buraya gelmeseydi, biz bu dersi
alamazdık. Öyle ise onun ifadesi, istifademize illettir." Ben de derim: "Ey karde lerim! Cenab-ı
Hakk'ın bana da sizlere de etti i nimet beraber gelmi , iki nimetin illeti de rahmet-i lahiyedir. Ben
de sizin gibi iktiranı illetle iltibas ederek, bir vakit Risale-i Nur'un sizler gibi elmas kalemli yüzer
akirdlerine çok minnetdarlık hissediyordum. Ve diyordum ki: Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım
ümmi bir bîçare nasıl hizmet edecekti? Sonra anladım ki, sizlere kalem vasıtasıyla olan kudsi
nimetten sonra, bana da bu hizmete muvaffakıyet ihsan etmi . Birbirine iktiran etmi , birbirinin
illeti olamaz. Ben size te ekkür de il, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnetdarlı a bedel,
dua ve tebrik ediniz."
--- sh:»(Ms:175) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Bu dördüncü mes'elede, gafletin ne kadar dereceleri bulundu u anla ılır.
Be inci Mes'ele: Nasılki bir cemaatın malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaata ait
vakıfları bir adam zabtetse zulmeder. Öyle de: Cemaatın sa'yleriyle hasıl olan bir neticeyi veya
cemaatın haseneleriyle terettüb eden bir erefi, bir fazileti, o cemaatın reisine veya üstadına vermek;
hem cemaata, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünki enaniyeti ok ar, gurura sevkeder. Kendini
kapıcı iken, padi ah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir irk-i hafîye yol açar.
Evet bir kal'ayı fetheden bir taburun ganîmetini ve muzafferiyet erefini, binba ısı alamaz. Evet
üstad ve mür id, masdar ve menba telakki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma'kes olduklarını
bilmek lâzımdır. Meselâ: Hararet ve ziya, sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Senden Güne 'e kar ı
minnetdar olmaya bedel, âyineyi masdar telakki edip, Güne 'i unutup, ona minnetdar olmak,
divaneliktir. Evet âyine muhafaza edilmeli, çünki mazhardır. te mür idin ruhu ve kalbi bir
âyinedir. Cenab-ı Hak'tan gelen feyze ma'kes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur.
Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır. Hattâ bazı olur ki, masdar telakki
edilen bir üstad, ne mazhardır, ne de masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlasıyla ve kuvvet-i
irtibatıyla ve ona hasr-ı nazar ile o mürid ba ka yolda aldı ı füyuzatı, üstadının mir'at-ı ruhundan
gelmi görüyor. Nasılki bazı adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem-i misale
kar ı hayalinde bir pencere açılır. O âyinede çok garaibi mü ahede eder. Halbuki âyinede de il,
belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla âyinenin haricinde hayaline bir pencere açılmı
görüyor. Onun içindir ki, bazan nâkıs bir eyhin hâlis müridi, eyhinden daha ziyade kâmil olabilir
ve döner eyhini ir ad eder ve eyhinin eyhi olur.
ONDÖRDÜNCÜ NOTA: Tevhide dair dört küçük remizdir.
Birinci Remiz: Ey esbabperest insan! Acaba garib cevherlerden yapılmı bir acib kasrı
görsen ki, yapılıyor. Onun binasında sarfedilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin'de bulunuyor. Di er
kısmı
--- sh:»(Ms:176) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Endülüs'te, bir kısmı Yemen'de, bir kısmı Sibirya'dan ba ka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması
zamanında aynı günde ark, imal, garb, cenubdan o cevherli ta lar kolaylıkla celbolup yapıldı ını
görsen; hiç übhen kalır mı ki; o kasrı yapan usta, bütün Küre-i Arz'a hükmeden bir hâkim-i
mu'cizekârdır.
te herbir hayvan, öyle bir kasr-ı lahîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o
sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri; bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı
âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuz'dan ve di er bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anasır
âleminden geldi i gibi; hacatı ebede uzanmı , emelleri semavat ve arzın aktarında inti ar etmi ,
84
rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvarında da ılmı bir saray-ı acib ve bir kasr-ı garibdir.
te ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o zât
olabilir ki: Dünya ve âhiret birer menzil, arz ve sema birer sahife, ezel ve ebed dün ve yarın
hükmünde olarak tasarruf eden bir zât olabilir. Öyle ise insanın mabudu ve melcei ve halaskârı o
olabilir ki; arz ve semaya hükmeder, dünya ve ukba dizginlerine mâliktir.
kinci Remiz: Bazı eblehler var ki, güne i tanımadıkları için, bir âyinede güne i görse,
âyineyi sevmeye ba lar. edid bir his ile onun muhafazasına çalı ır. Tâ ki içindeki güne i
kaybolmasın. Ne vakit o ebleh; güne , âyinenin ölmesiyle ölmedi ini ve kırılmasıyla fena
bulmadı ını derketse, bütün muhabbetini gökteki güne e çevirir. O vakit anlar ki, âyinede görülen
güne ; âyineye tâbi de il, bekası ona mütevakkıf de il.. belki güne tir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor
ve onun parlamasına ve nuruna meded veriyor. Güne in bekası onunla de il; belki âyinenin
hayatdar parlamasının bekası, güne in cilvesine tâbidir.
Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mahiyetin, bir âyinedir. Senin fıtratında ve kalbinde
bulunan edid bir muhabbet-i beka, o âyine için de il ve o kalbin ve mahiyetin için de il.. belki o
âyinede istidada göre cilvesi bulunan Bâki-i Zülcelal'in cilvesine kar ı muhabbetindir ki, belâhet
yüzünden o muhabbetin yüzü ba ka yere dönmü . Madem öyledir. "Ya Bâki Ente-l Bâki" de. Yani
madem sen varsın ve bâkisin; fena ve adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!..
--- sh:»(Ms:177) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Üçüncü Remiz: Ey insan! Fâtır-ı Hakîm'in senin mahiyetine koydu u en garib bir halet
udur ki: Bazan dünyaya yerle emiyorsun. Zindanda bo azı sıkılmı adam gibi "of, of" deyip
dünyadan daha geni bir yer istedi in halde, bir zerrecik bir i , bir hatıra, bir dakika içine girip
yerle iyorsun. Koca dünyaya yerle emeyen kalb ve fikrin, o zerrecikte yerle ir. En iddetli
hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dola ıyorsun.
Hem senin mahiyetine öyle manevî cihazat ve latifeler vermi ki; bazıları dünyayı yutsa tok
olmaz. Bazıları bir zerreyi kendinde yerle tiremiyor. Ba , bir batman ta ı kaldırdı ı halde; göz, bir
saçı kaldıramadı ı gibi; o latife, bir saç kadar bir sıklete, yani gaflet ve dalaletten gelen küçük bir
halete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür. Madem öyledir; hazer et, dikkatle bas, batmaktan
kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir i arette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan
bütün letaiflerini onda batırma. Çünki çok küçük eyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl
küçük bir cam parçasında; gök, yıldızlarıyla beraber içine girip garkoluyor. Hardal gibi küçük
kuvve-i hâfızanda, senin sahife-i a'malinin ekseri ve sahaif-i ömrünün a lebi içine girdi i gibi; çok
cüz'î küçük eyler var, öyle büyük e yayı bir cihette yutar, istiab eder.
Dördüncü Remiz: Ey dünyaperest insan! Çok geni tasavvur etti in senin dünyan, dar bir
kabir hükmündedir. Fakat, o dar kabir gibi menzilin duvarları i eden oldu u için birbiri içinde
in'ikas edip göz görünceye kadar geni liyor. Kabir gibi dar iken, bir ehir kadar geni görünür.
Çünki o dünyanın sa duvarı olan geçmi zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi madum ve
gayr-ı mevcud oldukları halde, birbiri içinde in'ikas edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın
kanadlarını açarlar. Hakikat hayale karı ır, madum bir dünyayı mevcud zannedersin. Nasıl bir hat,
sür'at-i hareketle bir satıh gibi geni görünürken, hakikat-ı vücudu ince bir hat oldu u gibi; senin de
dünyan hakikatça dar, fakat senin gaflet ve vehm ü hayalinle duvarları çok geni lemi . O dar
dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, ba ını çok uzak zannetti in duvara çarparsın.
Ba ındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki: O geni dünyan; kabirden daha dar,
köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan
daha sür'atli akar.
--- sh:»(Ms:178) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Madem dünya hayatı ve cismanî ya ayı ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık,
cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm etti in geni dünyadan daha geni
bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. te o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdaniyet sırlarını
ifade eden "Lâ lahe llallah" kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu i lettirmektir.
ONBE NC NOTA: Üç mes'eledir.
Birinci Mes'ele: sm-i Hafîz'in tecelli-i etemmine i aret eden
85
/K ŽK% "Z7G 39m. ' H . /K _K < "†7G 39m. ' H )
âyetidir. Kur'an-ı Hakîm'in bu hakikatına delil istersen, Kitab-ı Mübin'in mistarı üstünde yazılan u
kâinat kitabının sahifelerine baksan, ism-i Hafîz'in cilve-i a'zamını ve bu âyet-i kerimenin bir
hakikat-ı kübrasının naziresini çok cihetlerle görebilirsin. Ezcümle: A aç, çiçek ve otların muhtelif
tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumların cinsleri birbirinden ayrı,
nevileri birbirinden ba ka olan çiçek, a aç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı
karanlıkta ve karanlık, basit ve camid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra mizansız ve e yayı
farketmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula. Sonra senevî ha rin meydanı
olan bahar mevsiminde gel, bak! srafil-vari melek-i ra'd; baharda nefh-i sur nev'inden ya mura
ba ırması, yer altında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki, o
nihayet derece karı ık ve karı mı ve birbirine benzeyen o tohumcuklar, ism-i Hafîz'in tecellisi
altında kemal-i imtisal ile hatasız olarak Fâtır-ı Hakîm'den gelen evamir-i tekviniyeyi imtisal
ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki; onların o hareketlerinde bir uur, bir basiret, bir
kasd, bir irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladı ı görünüyor. Çünki görüyorsun ki; o birbirine
benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz edip ayrılıyor. Meselâ bu tohumcuk, bir incir a acı
oldu. Fâtır-ı Hakîm'in nimetlerini ba larımız üstünde ne re ba ladı. Serpiyor, dallarının elleri ile
bizlere uzatıyor. te ona sureten benzeyen bu iki tohumcuk ise, gün â ıkı namındaki çiçek ile,
hercaî menek e
--- sh:»(Ms:179) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------gibi çiçekler verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere sevdiriyorlar.
Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi ve sünbül ve a aç oldular. Güzel
tad, koku ve ekilleri ile i tihamızı açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar ve
kendilerini mü terilerine feda ediyorlar. Tâ nebatî hayat mertebesinden, hayvanî hayat mertebesine
terakki etsinler. Ve hâkeza.. kıyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inki af ettiler ki, o tek kabza,
muhtelif a açlar ve mütenevvi çiçekler ile dolu bir bahçe hükmüne geçti. çinde hiçbir galat, kusur
yok.
"7,U) . 0K ': Kj5 d`73)
sırrını gösterir. Herbir tohum, ism-i Hafîz'in cilvesiyle ve ihsanıyla
ona pederinin ve aslının malından verdi i irsiyeti; iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor.
te bu hadsiz hârika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve ha irde hafîziyetin tecelli-i ekberini
gösterece ine kat'î bir i arettir. Evet bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz,
galatsız hafîziyet cilvesi bir hüccet-i katıadır ki; ebedî tesiri ve azîm ehemmiyeti bulunan emanet-i
kübra hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef'al, âsâr ve akvalleri ve hasenat ve seyyiatları,
kemal-i dikkat ile muhafaza edilip, muhasebesi görülecek. Âyâ bu insan zanneder mi ki, ba ı bo
kalacak? Hâ â!.. Belki insan, ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve ekavet-i daimeye
namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.
te hafîziyetin cilve-i kübrasına ve mezkûr âyetin hakikatına ahidler hadd ü hesaba gelmez. Bu
mes'eledeki gösterdi imiz ahid; denizden bir katre, da dan bir zerredir.
-4
H S F 3@> 3. 8 3@
8 F 345W
--- sh:»(Ms:180) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
Zerre
(Hidayet-i Kur'aniyenin uâından)
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin
tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn te kil etmektedir. Âdi bir yol kapandı ı
zaman, bütün yolların kapanmı oldu unu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir ahididir. Bu
adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir ehirde, karargâhın bayra ını
görmedi inden, sultanın ve askeriyeye ait bütün eylerin inkârına veya teviline ba layan adamın
meseli gibidir.
'lem Eyyühel-Aziz! Her eyin bâtını zahirinden daha âlî, daha kâmil, daha latif, daha güzel,
86
daha müzeyyen oldu u gibi; hayatça daha kavî, uurca daha tamdır. Ve zahirde görünen hayat, uur,
kemal ve saire ancak bâtından zahire süzülen zaîf bir tere uhtur. Yoksa bâtın camid, meyyit olup
da ilim ve hayatı dı arıya vermi oldu una zehaba ihtimal yoktur.
Evet karnın (miden) evinden; cildin, gömle inden ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nak
ve intizamca daha yüksek ve daha garibdir. Binaenaleyh âlem-i melekût, âlem-i ehadetten; âlem-i
gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, heva-i nefs ile baktı ı
için zahirî hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi, meyyit ve zulmetli ve vah etli zannetti i bâtın üstüne
serilmi oldu unu görüyor.
'lem Eyyühel-Aziz! Senin yüzün, vechin o kadar küçüklü ü ile beraber geçmi ve gelecek
bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden ni an ve alâmetleri hâvi oldu u
gibi,
--- sh:»(Ms:181) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------yüzünü te kil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda biri tevafuk,
di eri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâniin muhtar oldu una, tevafuk ciheti ise
Sâniin Vâhid-i Ehad oldu una delalet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıd'ın kasdıyla, bir Muhtar'ın
ihtiyarıyla, bir Mürîd'in iradesi ile, bir Alîm'in ilmiyle olmadı ını tevehhüm etmek, muhalâtın en
acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahî ni anlar dercedilmi tir ki,
göz ile okunur da nazar ile, yani akıl ile görünmez.
nsan nev'inde u tehalüf ile beraber bu day, üzüm, arı, karınca nevilerindeki tevafuk, kör
tesadüfün i i olmadı ı güne gibi a ikârdır. Mademki kesretin böyle uzak, ince, geni ahval ve
etvarında da tesadüfün müdahalesine imkân yoktur. Ve tesadüfün elinden mahfuzdur. Ve ancak bir
Hakîm'in kasdı ve bir Muhtar'ın ihtiyarı ve Semi', Basîr bir Mürîd'in iradesinin daire-i
tasarrufundadır.
"Tesadüf, irk ve tabiat"tan te ekkül eden fesad ebekesinin âlem-i slâmdan nefiy ve
ihracına, Risale-i Nur'ca verilen karar infaz edilmi tir.
'lem Eyyühel-Aziz! eytanın ilka etmekte oldu u vesveselerden biri:
"Yahu, u koyun veya inek, e er Kadîr ve Alîm-i Ezelî'nin nak ı, mülkü olmu olsa idi; bu
kadar miskin bîçare olmazlardı. E er bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr, Mürîd bir Sâniin kalemi
çalı mı olsaydı, bu kadar cahil, yetim, miskin olmazlardı." diyen ve cinnî eytanlara üstad olan ey
eytan-ı insî! Cenab-ı Hak, her eye lâyıkını veriyor ve maslahata göre veriyor. E er atâsı, in'amı bu
kaideden hariç olsa idi, senin e e inin kula ı senden ve senin üstadlarından daha akıllı, daha âlim
olması lâzımdı. Ve senin parma ın içinde senin uur ve iktidarından daha çok bir uur, bir iktidar
yaratırdı. Demek her eyin bir haddi var. O ey, o had ile mukayyeddir.
Kader, her eye bir mikdar ve o mikdara göre bir kalıb vermi tir. Feyyaz-ı Mutlak'tan aldı ı
feyze olan kabiliyeti o kalıba göredir. Malûmdur ki, dâhilden harice süzülen cüz-ü ihtiyarî
mizanıyla, ihtiyaç derecesiyle, kabiliyetin müsaadesi ile hâkimiyet-i esmanın nizam
--- sh:»(Ms:182) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ve tekabülüyle feyz alınabilir. Maahaza, emsin azametini bir kabarcıkta aramak, akıllı olanın i i
de ildir.
'lem Eyyühel-Aziz! nsan, hikmet ile yapılmı bir masnudur. Ve Sâniin gayet hakîm
oldu una, yaptı ı vuzuh-u delalet ile sanki mücessem bir hikmet-i nakka edir. Tecessüd etmi bir
ilm-i muhtardır. ncimad etmi bir kudret-i basîre oldu u gibi öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı
irade etti i eyi kendisine veriyor. Öyle bir in'am ve ihsanın kesifidir ki, bütün hacatına vâkıftır.
Öyle bir kaderin tersim etti i bir surettir ki, bünyesine lâzım ve münasib eyleri bilir. Bu malûmat
ile her eyin mâliki olan Mâlik'inden nasıl tegafül eder; ve bütün cinayetlerini bilen, hacatını gören,
vaveylâlarını i iten Semi', Basîr, Alîm, Mucîb olarak üstünde bir Rakib'in bulunmamasını nasıl
tevehhüm edebilir?
Ey nefs-i emmare! Ne için kendini hariç tevehhüm ediyorsun? E er evamire imtisal
dairesinden çıkarsan, ya herkesin aya ını öpercesine müraat ve ihtiram etme e mecbur olursun.
Veya ehemmiyet vermeyerek "Zalim-i Alelküll" olacaksın. Bu yük a ırdır, ta ıyamıyacaksın. En
iyisi, ecnebi olan irki terk ile mülküllahın dairesine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefineye binip
yükünü arkasına alan ebleh adam gibi olacaksın.
87
'lem Eyyühel-Aziz! Bir insanı yaratan Hâlık'ın, âlemi mü temilâtıyla beraber yaratmasında
bir bu'd, bir garabet yoktur. Zira bir insanın yaratılı ı, içerisinde bulunan e yanın yaratılmasından
ibaret oldu u gibi, âlemin de yaratılı ı mü temilâtının yaratılı ından ibarettir. Ve keza insan, âleme
bir enmuzec ve küçük bir fihristedir. Çünki kavunun hâlıkı, çekirde in hâlıkından ba kası olması
mümteni'dir.
'lem Eyyühel-Aziz! Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdud, ömrünün günleri
ma'dud ve her eyin fânidir. Öyle ise, u kısa, fâni ömrünü fâni eylere sarfetme ki, fâni olmasın.
Bâki eylere sarfet ki, bâki kalsın.
Evet ya adı ın ömürden dünyada görece in istifade ancak yüz sene olur. Bu yüz sene
ömrünü yüz tane hurma çekirde i farzedelim. Bu çekirdekler iska edilip muhafaza edilirse, ilâmâ âallah semere verecek yüz tane a aç olur. Aksi takdirde ate e atıp yakmaktan
--- sh:»(Ms:183) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ba ka bir istifadeyi temin etmez. Kezalik senin o yüz senelik ömrün de, eriat suyu ile iska ve
âhirete sarfedilirse, âlem-i bekada ilelebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh
semeredar yüz tane hurma a acını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o adam,
Hutame'ye (cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.
'lem Eyyühel-Aziz! Evham, übehat, dalaletin men e' ve mahzenlerinden biri: Nefis,
kendisini kader ve sıfât-ı lahiyenin tecelliyat dairesinden hariç addeder. Sonra tecelliyata mazhar
olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farzeder. Onda fena olur. Sonra ba lar bazı teviller ile o
eyi de Allah'ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmi oldu u irk-i hafîye girdirir.
Ve irk-i hafîden aldı ı bazı halleri o masuma da aksettirir.
Hülâsa: Nefs-i emmare, deveku u gibi aleyhine olan eyi lehine zanneder. Veya sofestaî gibi
münaka a edenleridir ki, vekilleri birbirini reddeder. Taâruzan, tesakutan kabilinden: "Hiç birisi de
hak de ildir" diye hükmeder.
'lem Eyyühel-Aziz! Gafil nefis, âhireti dünyanın biti i inde ve dünya ile ba lı bir menzil
zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zeval ve fenasının eleminden
kurtulmak için âhireti dü ünmekle ümidvar olur. Âhiret için lâzım olan a'mal külfetine gelince,
gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır. Ölmü olanların hayatta olmadıklarını
dü ünmüyor. Ancak sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder. Ve
ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor. Bazı dünyevî i lerini ebedîle tirmek için öyle bir desisesi de
vardır ki: "Matlublarımın dünyada semereleri olmasa da, esasları âhiret ile muttasıl ve âhirette
faideleri vardır" diye müteselli oluyor. Meselâ: lim gibi, "Dünyada menfaati olmasa bile âhirette
faidesi vardır" diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur.
Hülâsa: Nefis, deveku u gibidir. eytan sofestaî, heva da bekta îdir.
'lem Eyyühel-Aziz! Halk-ı e ya hakkında "mûcibe-i külliye" sadık olmadı ı takdirde
"sâlibe-i külliye" sadık olur. Yani ya bütün e yanın hâlıkı Allah'tır veya Allah hiç bir eyin hâlıkı
de ildir. Çünki e yanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak,
--- sh:»(Ms:184) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------tecezziyi kabul etmez bir külldür, baziyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye
olacaktır. Ba ka ihtimal yok. Her eyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhî hükmünde bir
kıymet yok. Binaenaleyh edna bir eyde Hâlıkıyet eseri göründü ü zaman, bütün e yada tahakkuk
eder.
Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira Sâni' vâhid-i hakikî
olmazsa, kesîr-i hakikî olacaktır. Kesîr-i hakikî ise gayr-ı mütenahîdir.
Maahaza nuru ne redenin nursuz, icad edenin vücudsuz, îcab ettirenin vücubsuz olması
muhaldir.
Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, uuru ihsan edenin uursuz, ihtiyarı verenin
ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil eylerin sânii gayr-ı kâmil oldu unu telakki etmek
muhaldir.
Ve keza aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız oldu unu dü ünmek,
ancak basar ve basiretten mahrum olan adamın i idir. Maahaza masnudaki kemalât, tamamen
Sâni'deki kemalden akan bir feyizdir. Fakat ku lardan yalnız sine i gören, tanıyan bir mikrop,
88
kartalı gördü ü zaman "Bu ku de ildir." der. Çünki sinekteki eyler onda yoktur.
'lem Eyyühel-Aziz! Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir
devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz. Öyle ise ey devamı isteyen nefis! Daimî olan
bir Zât'ın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. Ondan nur al ki sönmeyesin. Onun cevherine sadef
ve zarf ol ki kıymetli olasın. Onun nesim-i zikrine beden ol ki, hayatdar olasın. Esma-i lahiyeden
birisinin hayt-ı uaıyla temessük et ki, adem deryasına dü meyesin.
Ey nefis! Seni tutup dü mekten muhafaza eden Zât-ı Kayyum'a dayan. Senin
mevcudiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parça Onun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça
kalır. En iyisi o parçayı da Onun hazinesine at ki rahat olasın.
'lem Eyyühel-Aziz! Sen kendi vücudunu yapmaya kadir de ilsin. Ve elin onu icad etmekten
kasırdır. Ba kaları dahi o i ten âciz ve kasırdırlar. stersen tecrübe et bakalım. ecere-i kelimat
denilen bir lisanı veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir a ızı yap. Elbette yapamayacaksın.
--- sh:»(Ms:185) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Öyle ise Allah'a irk yapma!
M L M L QK&X 2
'lem Eyyühel-Aziz! u görünen âlem, lahî bir dükkân ve bir mahzendir. çerisinde envaen
türlü türlü mensucat kuma lar, me'kulât yemekler, me rubat erbetler vardır. Bir kısmı kesif bir
kısmı latif, bir kısmı zâil, bir kısmı daimî, bir kısmı katı bir lüb, bir kısmı mâyi ve hâkeza her çe it
bulunur. Lâkin bir kısmı icadî bir nescdir. Bir kısmı da tecelliyata bir nakı tır. Felasifenin
dalaletince, icad ile nakı birdir. Ve o dükkân sahibi de mûcib-i bizzâttır.
'lem Eyyühel-Aziz! Enaniyetten ne 'et eden irk-i hafî katıla tı ı zaman, esbab irkine
inkılab eder. Bu da devam ederse, küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, ta'tile yani
hâlıksızlı a incirar eder. El'iyazü billah!..
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın hilkatinden maksad, mahfî hazine-i lahiyeyi ke if ile
göstermek ve Kadîr-i Ezelî'ye bir bürhan, bir delil, bir ma'kes-i nuranî olmakla cemal-i ezelînin
tecellisi için effaf bir mir'at, bir âyine olmaktır. Hakikaten semavat, arz ve cibalin hamlinden âciz
kaldıkları emaneti insan hamletti i cihetle cilâlanmı , cilvelenmi bir ekle girmi tir. Çünki o
emanetin mazmunlarından biri de insanın sıfât-ı lahiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî
vazifesini görmektir. nsanın hilkatinden maksad bu gibi eyler oldu u halde, kısm-ı ekserîsi perde
olurlar, sed olurlar. Vazifesi feth ve açmak iken kapatıyor, ba lıyor. Ziya ve ı ı ı ne r iken
söndürüyor. Allah'ı tevhid etmek yerine irk yapıyor. Ve keza nur-u imanla Allah'a bakıp mülkü
ona teslim etmekle -itikaden- mükellef iken, "Ene" rasadıyla halka bakarak Allah'ın mülkünü onlara
taksim ediyor. Hakikaten
M E=` MYE L 23 8 2
'lem Eyyühel-Aziz! Ey nefis! E er takva ve amel-i sâlih ile Hâlıkını razı etti isen, halkın
rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. E er halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet
gösterirlerse, iyidir. ayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi
âciz kullardır. Maahaza ikinci ıkkı takib etmekte irk-i hafî oldu u gibi, tahsili de mümkün
de ildir. Evet bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmi
--- sh:»(Ms:186) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ise, o i görülür. Etmemi ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni
lâzımdır. zni de rızasına mütevakkıftır.
'lem Eyyühel-Aziz! Vâcib-ül Vücud zâtında, mahiyetinde mümkine benzemedi i gibi,
ef'alinde de benzemiyor. Çünki Vâcib-ül Vücud'un kudretine nisbeten yakın-uzak, az-çok, küçükbüyük, ferd-nev', cüz'-küll aralarında fark yoktur. Ve keza onun fiilinde bizzât müba eret yoktur.
Fakat mümkinin kudreti bu derece de ildir. Bunun için nefis, Vâcib-ül Vücud'un ef'alini fiillerine
benzetemiyor. Hakikatını fehmetmekte akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor.
'lem Eyyühel-Aziz! Arslan gibi hayvanların di ve pençelerine bakılırsa, iftiras ve
parçalamak için yaratılmı oldukları anla ılır. Ve kavunun, meselâ, letafetine dikkat edilirse, yemek
için yaratılmı oldu u hissedilir. Kezalik insanın da istidadına bakılırsa, vazife-i fıtriyesinin
ubudiyet oldu u anla ıldı ı gibi; ruhanî ulviyetine ve ebediyete olan derece-i i tiyakına da dikkat
edilirse, en evvel insan bu âlemden daha latif bir âlemde ruhen yaratılmı da, teçhizat almak üzere
89
muvakkaten bu âleme gönderilmi oldu u anla ılır.
Ve keza insan, hilkat semeresi oldu undan anla ılır ki: nsanlardan bir çekirdek var ki,
Cenab-ı Hak ecere-i hilkati o çekirdekten inbat etmi tir. O çekirdek de ancak ve ancak bütün ehl-i
kemalin ve belki nev'-i be erin nısfının ittifakıyla efdal-ül halk, seyyid-ül enam Hazret-i
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.
'lem Eyyühel-Aziz! Siyah ve beyaz nakı lar ile nakı lı bir ımame ile küre-i arzın kafasını
saran semavat ve arzın nâzım ve hâlıkı olan Allah'ın Uluhiyetine lâyık mıdır ki, âlemin bazı
safahatını miskin bir mümkine tevdi' ve tefviz etsin. Ar ın sahibinden maada, ar ın altındaki eylere
bizzât tasarruf eden imkân dairesinde kimse var mıdır! Kellâ. Çünki o kudret kısa ve kasır olmayıp
muhit bir kudret oldu undan, açık bir yer, bir delik kalmıyor ki, gayr müdahale etsin. Maahaza
ceberutiyet ve istiklaliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti, gayre müsaade
etmiyor ki, arada ibadullahın enzarını kendine celbeden ismî bir vasıta bulunsun. Maahaza küll ile
cüz'de, nev' ile ferdde yapılan tasarrufat, birbirinin içinde mütedâhil ve yekdi erine mütesanid
oldu undan, o tasarrufları ayrı ayrı fâillere vermek mümkün de ildir. Meselâ: Âlemin nizam,
intizam ve tasarrufunda arzın tedbiri dâhildir. Arzın
--- sh:»(Ms:187) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------tedbirinde insanın da tedbiri dâhildir. Ve aynı zamanda bu tasarrufat yapılırken, ba ka nevilerin de
uunatına bakılır. Ve hüceyrat-ı bedeniye ile zerrat dahi yaratılıyor. Ve hâkeza bütün bu tasarrufat
bütün safahata aynı kudretle yapılır. Nasılki emsin nurundan, katre ve kabarcıklara varıncaya kadar
hiç bir ey hariç kalmıyor. Bütün e ya o nur ile tenevvür ediyor.
Kezalik bütün tasarrufat, kudret-i ezeliyeye aittir. Ba ka bir eyin müdahalesi yoktur.
Küreden zerreye varıncaya kadar o kudretin tasarrufundan hariç de ildir.
Hülâsa: Arının dima ını, mikrobun gözünü tanzim eden zât, senin ef'al ve a'malini mühmel,
ba ıbo , hesabsız, kitabsız bırakmayarak " mam-ı Mübin"de yazar. Ona göre muhaseben olacaktır.
'lem Eyyühel-Aziz! Her bir masnuda, her bir zerrede görünen tasarruf-u mutlak, kudret-i
muhita ve hikmet-i basîrenin delalet ve ehadetleriyle sabittir ki, bütün e yanın Sânii, vâhiddir,
eriki yoktur. Ne kudretinde inkısam var, ne iktidar ve ihtiyarında tecezzi vardır. Binaenaleyh Sâni'
ancak Vâcib-ül Vücud olacaktır ki, kaderin mizanıyla yürüyen kudretine bir nihayet yoktur.
'lem Eyyühel-Aziz! Sinek, örümcek, pire gibi küçük hayvanlar, fil, camus, deve gibi büyük
hayvanlardan daha zeki, hilkatçe daha güzel, san'atça daha tam oldukları halde, bunların ömrü kısa
onlarınki uzun, bunların zahiren menfaatleri yok, onlarınki var. te bu hal, hilkat-i e yada Sâniin
külfeti olmadı ına ve her eyin vücuda gelmesi ancak "Kün" emriyle oldu una bahir bir bürhandır.
,: 8
8 #3X 3.
'HV
'lem Eyyühel-Aziz!
M‰ 4. =B 7 .
Evet Allah ilmi, iradesi, kudreti ve sair sıfatıyla
muhittir. Daire-i ihatasından hariç bir ey yoktur. Fakat insan cüz'î ve kısa zihniyle Allah'ın
azametine ve emsin etrafında seyyaratı tedvir etti ine bakarken, meselâ arı gibi, küçük hayvanlar
ile i tigal etmesini uzak görüyor.
--- sh:»(Ms:188) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Çünki Vâcib-ül Vücud'u, mümkine kıyas ediyor. Halbuki bu kıyasa göre küçük hayvanlara büyük
bir zulüm olur. Çünki onlar da
/ 4 b&5 8 "#$% . 2
kaziyesince Hâlıklarını tesbih etmekle,
Allah'tan maada kimseyi Rab tanımıyorlar. Binaenaleyh büyü ün küçü e tekebbür etmeye hakkı
yoktur.
'lem Eyyühel-Aziz! Umumî olan bir in'am ile inayet-i ahsiye arasında münafat yok.
Meselâ: Bir ziyafete yapılan umumî bir davet altında ahıslar da davet edilmi olur. Yani, bu ziyafet
umumî oldu undan davet umumiyette kalır, ahıslar nazara alınmıyor, denilemez. Binaenaleyh
Allah'ın nimetleri vakıf malı veya nehir suyu gibi umumî olup, in'amında ahıslar kasdedilmemi
de ildir. Ancak o umumiyette hususiyet de maksuddur. Binaenaleyh e has o umumî in'amda
kasdedilmediklerinden o nimetlere kar ı ükretmeye mükellef olmadıklarına zehab etmek hatadır.
'lem Eyyühel-Aziz! Yarın seni zillet ve rezaletlere maruz bırakmakla terkedecek olan
90
dünyanın sefahetini bugün kemal-i izzet ve erefle terkedersen pek aziz ve yüksek olursun. Çünki o
seni terketmeden evvel sen onu terkedersen, hayrını alır, errinden kurtulursun. Fakat vaziyet
ma'kuse olursa, kaziye de ma'kuse olur.
'lem Eyyühel-Aziz! Fısk çamuruyla mülevves olan medeniyet, insanları da o çamur ile
telvis ediyor. Ezcümle: Riyayı an ü eref ile iltibas etmi . nsanları da o pis ahlâka sevkediyor.
Hakikaten insanlar o riyaya öyle alı mı lar ki, ahıslara yaptıkları gibi milletlere hattâ unsurlara bile
yapıyorlar. Gazeteleri o riyaya dellâl, tarihleri de alkı çı yapmı lardır. Bu yüzden ahsî hayatlar
"hamiyet-i cahiliye" ünvanı altında unsurî hayatlara feda edilmektedir.
'lem Eyyühel-Aziz! Nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) isbat eden delillerden biri de
tevhiddir. Evet meratibiyle tevhid bayra ını kâinatın en üst tepesi üstünde dikmi olan ve enzar-ı
âleme kar ı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden ve enbiyanın mücmel bıraktıkları hakaikı
tafsilâtıyla beyan eden ve açıklayan ancak ve ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm'dır. Binaenaleyh tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.)
hak ve hakikattır.
--- sh:»(Ms:189) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Sath-ı âlemde kurulan u sergi-yi lahîde te hir edilen tezyinata,
kemalâta, güzel manzaralara ve rububiyetin ha metiyle uluhiyetin azametine bir mü ahid, bir
mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün; o manzaralar arasında
tenezzüh etsin; o hârika nakı lara, zînetlere tefekkür ile hayran olsun. Sonra o sergiden Sâni'in
celaline, Mâlikinin iktidar ve kemalâtına intikal ile Onun azametine secde-i hayret etsin. Bu
vazifeyi îfa edecek insandır. Çünki insan gerçi cahil, zulmetli bir eydir amma, öyle bir istidadı
vardır ki, âleme bir enmuzec ve bir nümune olmaya liyakatı vardır. Hem o insanda öyle bir emanet
vedia bırakılmı tır ki, onun ile gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdid
edilmeyerek mutlak bırakılmı tır. Buna binaen küllî bir nevi uur sahibi olur ki, Sultan-ı Ezel'in
azamet ve ha metinin a aasını idrak ediyor.
Evet ma ukun hüsnü, â ıkın nazarını istilzam etti i gibi, Nakka -ı Ezelî'nin rububiyeti de
insanın nazarını iktiza eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsinlerde bulunsun.
Evet gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelle tiren zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan,
bülbüllerden istihsan â ıkları icad etmesin. Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelli i yaratan, elbette
o güzelli e mü takları da yaratır.
Kezalik bu âlemi u kadar zînetler ile, nakı lar ile tezyin eden Mâlik-ül Mülk, elbette ve
elbette o hârika, antika, mu'cize manzaraları, zînetleri, seyircilerden, mü ahidlerden, â ık ve
mü taklardan, ârif dellâllardan hâlî bırakmayacaktır. te câmiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı
eflake ille-i gaiye oldu u gibi, halk-ı kâinata da semere ve netice olmu tur.
'lem Eyyühel-Aziz! E ya arasındaki tevafuk, Sâniin Vâhid, Ehad oldu una delalet etti i
gibi, aralarında bulunan muntazam tehalüf de, Sâniin Muhtar ve Hakîm oldu una ehadet eder.
Meselâ: Hayvanların bilhassa insanların esas a'zalarındaki tevafuk, bilhassa çift a'zalardaki temasül,
Hâlıkın vahdetine bürhan oldu u gibi, keyfiyetler ve ekillerdeki tehalüf de Hâlıkın ihtiyar ve
hikmetine delalet eder.
'lem Eyyühel-Aziz! Mahlukatın en zalimi insandır. nsan, kendi nefsine olan iddet-i
muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve
--- sh:»(Ms:190) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------menfaati olan eyleri hem sever, hem kıymet verir. Semeresinden istifade gördü ü eylere abd ve
köle olur. Aksi halde ne sever ve ne kıymet verir. Ve keza hayatın icadında ille-i gaiyenin yalnız
hayat oldu unu bilir. Cenab-ı Hakk'ın icad etti i "Hayy"larda hedef ittihaz etti i binlerce
hikmetlerinden haberi yok. Acaba imkân ve ihtimalden hariç midir ki, âlemde görünen u e ya-yı
hârika daha garib, daha hârika ve daha mu'cize melekûtî, berzahî, misalî eylere bazı nümune ve
bazı esaslar olmasın?
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hak kâinatı te kil eden zerratı, eriat-ı fıtriyesine müsahhar ve
muti' ve evamir-i tekviniyesine de münkad ve mümessil kılmı tır. Bir arı, "Kün" emrine imtisalen
matlub bir ekle girdi i gibi, herhangi bir hayvan da aynı emre imtisalen irade edilen vaziyetlere
girer.
91
'lem Eyyühel-Aziz! ems, kamer, yıldız, arz gibi ecramı kabzasında tutan kudret, o ecramı
öyle bir sühuletle tanzim etmi tir ki, da ılan tesbih tanelerini ipe dizen adam gibi, ne bir acz
görmü tür ve ne ba kasının yardımına ihtiyaç olmu tur.
'lem Eyyühel-Aziz! Bir katre su, bir deniz suyu ile müttehiddir. Çünki ikisi de sudur. Nehir
suyu ile de müttehiddir. Çünki ikisinin de men e'leri semadır. Ve keza bir küçük balık balina balı ı
ile müttehiddir. Çünki ünvanları birdir. Kezalik esma-i lahiyeden bir hüceyreye veya bir mikroba
tecelli eden isim, kâinatı ihata eden isim ile müttehiddir. Çünki müsemmaları birdir. Meselâ: Bütün
kâinata taalluk ve tecelli eden Alîm ismiyle bir zerreye taalluk eden Hâlık ismi, müsemmada
müttehiddirler. Hurma a acına taalluk eden Musavvir ismiyle de, semeresine taalluk ve tecelli eden
Mün i ismi, müsemmada müttehiddirler. Zâten en büyük eye tecelli eden isim ile en küçük bir eye
tecelli etmemesi muhaldir.
'lem Eyyühel-Aziz! Mümkin ünvanı altındaki e yanın vücudunda tegayyür var. Yani
keyfiyetleri, halleri de i ir. Binaenaleyh mümkin olan bir eyin daima bir halde tevakkuf ve sükût
etmekle atalette kalması, o eyin ahval ve keyfiyetleri için bir nevi ademdir. Çünki o eyin istikbal
halleri ademde kalır, yol bulup vücuda gelemez. Adem ise büyük bir elem ve bir err-i mahzdır.
Binaenaleyh faaliyette lezzet oldu u gibi, ahval ve uunatta da bir tebeddül
--- sh:»(Ms:191) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------olup, bu tahavvül ve tebeddülden ne 'et eden teessürat, teellümat, bir cihetten çirkin ise de birkaç
cihetten de güzeldir. Evet bir eyin ekillerinde vukua gelen devir ve teslim sırasında gidenler
müteessir, gelenler de memnun olurlar. Ve bu sayede hayat tasaffi eder, temizlenir. Vücud da
teceddüd eder.
--- sh:»(Ms:192) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
emme
(Hidayet-i Kur'aniyenin Nesîminden)
"„ 4. W
& W 3WK 3H
H ` 54? !
> 7
3H &r7
?
4 *
'lem Eyyühel-Aziz! u âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve enva'ıyla "Lâ lahe
llâ Hu" diye tevhidi ilân ediyor. Çünki aralarındaki tesanüd böyle iktiza ediyor. Ve o tabakatla
enva', bütün erkânıyla "Lâ Rabbe llâ Hu" diye ilân-ı ehadet ediyor. Çünki aralarındaki mü abehet
böyle istiyor. Ve o erkân bütün a'zasıyla "Lâ Mâlike llâ Hu" diye ehadetlerini ilân ediyorlar.
Çünki aralarındaki temasül böyle iktiza eder. Ve o a'za bütün eczasıyla "Lâ Müdebbire llâ Hu" diye
ehadet eder. Çünki aralarında teavün ve tedahül vardır. Ve o ecza bütün cüz'iyatıyla "Lâ
Mürebbiye llâ Hu" diye olan ehadetini ilân eder. Çünki aralarındaki tevafuk, kalemin bir oldu una
delalet ediyor. O cüz'iyat bütün hüceyratıyla "Lâ Mutasarrıfe Fil-Hakikati llâ Hu" diye ehadet
eder. Ve o hüceyrat bütün zerratıyla "Lâ Nâzıme llâ Hu" diye ilân-ı ehadet eder. Çünki cevahir-i
ferd arasındaki haytın bir oldu u böyle iktiza eder. Ve o zerrat bütün esîriyle "Lâ lahe llâ Hu"
cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünki esîrin besateti, sükûnu, intizamla emr-i Hâlıka sür'at-i
imtisali, böyle iktiza eder.
'lem Eyyühel-Aziz! Hiç bir insanın Cenab-ı Hakk'a kar ı hakk-ı itirazı yoktur ve ekva ve
ikayete de haddi yoktur. Çünki ikayet eden ferdin hilaf-ı hevesini iktiza eden nizam-ı âlemde
binlerce hikmet
--- sh:»(Ms:193) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------vardır. O ferdi irza etmekte, o bin hikmetin i dabı vardır. Bir ferdi razı etmek için, bin hikmet feda
edilemez.
678 ~ + E
+ V =B!,: ;4 d5 ,
E er her ferdin keyfine göre hareket
edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.
Ey müte ekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz'î hevesini külliyat-ı kâinata
mühendis mi yapıyorsun? Kokmu olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı
92
yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannetti in nimet nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki, sine in
kanadına müvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için, felek çarklarıyla hareketten teskin
edilsin!..
'lem Eyyühel-Aziz! Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi
tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünki küllün nakı larıyla, ahvaliyle cüz'ün çok alâka ve
münasebetleri vardır. Öyle ise, cüzde tasarruf, Hâlık-ı Küll'ün emri altındadır.
'lem Eyyühel-Aziz! Hevam, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, ha erat ve
nebatatın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütuf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni'-i Hakîm'in
hâfiziyetine lâyık mıdır ki, âhirette semere veren a açlara çekirdek olacak a'malinizi hıfzetmesin,
ihmal etsin? Halbuki sen hâmil-i emanet, halife-i arzsın.
Evet her bir zîhayatta bulunan hıfz-ul hayat hissi, vücudun ebedî bir bekaya sm-i Hayy,
Hafîz, Bâki'nin tecellisiyle incirar edece ine delalet eder.
'lem Eyyühel-Aziz! Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himaye
eden, inhilalden vikaye eden ve o tohumda incir a acının te kilâtına lâzım olan esasları kemal-i
ihtimam ile muhafaza eden, elbette ve elbette, halife-i arz ünvanını alan nev'-i be erin a'malini
ihmal etmez, hıfzeder.
'lem Eyyühel-Aziz! Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez, bâki kalır. Kabuk
parçalanır, lüb bâki ve sa lam kalır. Libası yırtılır, cesedi sa lam, bâki kalır. Cesed ölüp da ılırsa da
ruh bâki
--- sh:»(Ms:194) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enaniyet genç kalır. Çokluk, cemaat da ılır amma, vâhid-i ferd bâki
kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkidir. Madde kırılır, nur bâkidir. Binaenaleyh ömrün bidayetinden
sonuna kadar devam eden mana, çok cesedleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire
yuvarlandı ı halde vahdetini, bekasını muhafaza etti i gibi, ölüm hende ini de atlayarak sâlimen
ebed yoluna devam edecektir.
Maahaza her vakit "Fenaya hazır ol" emrini intizar eden zâil ve bekasız maddiyatta, u hıfz
ve muhafaza düsturu beka ile çok münasebetdar olan ruh ve manada da câridir.
'lem Eyyühel-Aziz! Uluhiyetin azameti, izzeti, istiklaliyeti, her eyin, -küçük olsun büyük
olsun, yüksek olsun alçak olsun- taht-ı tasarrufunda bulundu unu istiyor. Senin hıssetin veya
hakaretin, onun tasarrufundan hariç kalmasına sebeb olamaz. Çünki senin ondan bu'dun varsa da
onun senden bu'du yoktur. Veya senin bir sıfatının hakareti vücudunun hakaretini istilzam etmez.
Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez. Ve
keza Hâlık'ın azameti, çirkin eylerin tasarrufundan çıkmasını istilzam etmez. Bilakis azamet-i
hakikiye, icad hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle de ihatayı iktiza eder.
'lem Eyyühel-Aziz! Maddî olan bir ey, kesafeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve
gizli eyleri göremez ve onları idraktan kasırdır. Fakat nur ve nuranî eyler, ne kadar nuraniyette
terakki ederse, o nisbette ince ve gizli eylere nüfuzu tam ve keskin olur. Ve keza ne kadar latif
olursa, o derece maddiyatın içlerini ke feder (Röntgen uaı gibi). Mümkinatta mes'ele bu merkezde
ise; Vâcib, Vâhid olan Nur-ul Envâr ne derece
z W83 M 3 ‚ 3VO •)3
olaca ı, bir derece anla ıldı.
Öyle ise azameti, tam manasıyla ihata, nüfuz, ümulü iktiza ve istilzam eder.
'lem Eyyühel-Aziz! Ekseriyet-i mutlakayı te kil eden avam-ı nâsın fehimleri Kur'anca o
kadar müraat edilmi tir ki, birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir mes'elede avamın
fehimlerine en me'nus en karib ciheti ve nazarlarına en vâzıh, en zahir dereceyi söylüyor. Çünki
öyle olmasa, delilin neticeden hafî olması lâzımgelir.
--- sh:»(Ms:195) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Kur'an'ın kâinattan yaptı ı bahis, Hâlık'ın sıfatlarını isbat ve izah içindir. Binaenaleyh ne kadar
cumhurun fehmine yakın olursa, ir ada daha lâyık ve daha muvafık olur. Meselâ: Hâlık'ın
tasarrufatına
delalet
eden
âyetlerden
en
zahir,
en
a ikâr
olan
tabakayı
-,
->@W nR>< 678 + E
;< 3! .
âyetiyle zikretmi tir. Halbuki bu tabakanın
arkasında vücuhun taayyünat, te ahhusat tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın
93
fehminden daha yakındır. Ve keza en a ikâr dereceyi
73=@ ' nR>< 678 + , W ; < ) 2
âyetiyle zikretmi tir. Bu derecenin arkasında, arzın
ems etrafında emir ve irade-i lahî kanunuyla tahrik ve tedviri derecesi de vardır. Lâkin bu derece,
evvelki dereceden bir derece mahfî oldu undan terkedilmi tir.
Ve keza
_A3 35\ 3@ H`
cümlesiyle en okunaklı sahifeyi göstermi tir. Halbuki bu
sahifenin arkasında "Direk ve kazıklar ile tehlikeden muhafaza edilen bir sefine gibi, arz da
içerisinde vukua gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için da lar ile
kazıklanmı tır" sahifesi de vardır. Fakat bu sahife, avam-ı nâsça o kadar okunaklı olmadı ından
terkedilmi tir. Ve bu sahifenin altında da öyle bir ha iye vardır:
Hayatı besleyip sa lamak üzere da lar arza direk yapılmı tır. Çünki da lar suların
mahzenidir. Havanın tara ıdır, tasfiye ediyor. Topra ın hâmisidir, denizin istilâsından vikaye
ediyor. Zâten hayatın direkleri bu unsurlardır.
Bu sırra binaendir ki, eriatça hilâlin tulû' ve gurubu nazara alınmı tır. Çünki bu ise, ayları
günleri hesab etmekten avamca daha kolaydır. Ve yine o sırra binaendir ki, ezhan-ı avamda tesbit
ve takrir için Kur'anda tekrarlar vukua gelmi tir.
'lem Eyyühel-Aziz! Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, iirlerin bahsettikleri hayalattan pek
vâsi ve pek yüksektir. Bu itibar ile iirden addedilmemi tir. Hem de, âyetler, sahibinin uunat ve
ef'alinden bahseder. iir ise, fuzulî olarak gayrdan bahseder. Hem de filcümle âdi eylerden bahsi
hârikulâdedir. iirin hârikulâdelerden bahsi, alelekser âdidir.
--- sh:»(Ms:196) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Hâlıkın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek
çok çe itleri oldu u gibi merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmu lardır. Binaenaleyh bir
âyinede göründü veya bir sahifede okundu mu, hepsinde de görünür ve okunur. Fakat birisinde
görünmemesi, hepsinde görünmemesini istilzam etmez.
'lem Eyyühel-Aziz! Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan satırı
yazanın gayrısı, kitabı yazan sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün olmadı ı gibi; karıncayı halk
eden cins-i hayvanı halkedenin gayrısı, hayvanı yaratan arzı yaratanın gayrısı, arzı halkeden, Rabbül Âlemîn'in gayrısı olması muhaldir.
Rububiyet-i âmmenin i aretlerindendir ki, kâinat kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o
harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelâm, bir kısmında bir kitab yazılıdır.
Meselâ: O kitabda bahr, ecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi,
ikincisinde ecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmı tır. Hattâ, Yâsin suretinde tam Yâsin
Suresi yazıldı ı gibi, bazı masnuatta, bir kelime olan isminde, çekirde inde o masnuun suresi ve
kitabı yazılmı tır.
'lem Eyyühel-Aziz! Yıldızlar, emsler arasında mümaselet oldu u gibi filcümle müsavat da
vardır. Binaenaleyh onlardan biri ötekilere Rab olamaz. Ve onlardan birine Rab olan, hepsine de
Rab olur. Ve keza her eye de Rab olur.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın bir ferdinde bir cemaat-ı mükellefîn bulunur. Evet her bir uzuv,
bir ey için yaratılmı tır. O uzvu, o eyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ, her bir hasse için bir
ibadet vardır. Onun hilafında kullanılması dalalettir. Meselâ, ba ile yapılan secde Allah için olursa
ibadettir, gayrısı için dalalettir. Kezalik uaranın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri
dalalettir. Hayal, onun ile fâsık olur.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanları fikren dalalete atan sebeblerden biri; ülfeti, ilim telakki
etmeleridir. Yani melufları olan eyleri kendilerince malûm bilirler. Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyata
teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi eyler,
birer hârika ve birer mu'cize-i kudret oldukları
--- sh:»(Ms:197) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------halde, ülfet saikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; tâ onların fevkinde olan tecelliyat-ı
seyyaleye im'an-ı nazar edebilsinler. Bunların meseli deniz kenarında durup, denizin içerisindeki
hayvanata ve sair garib hâlâtına bakmayarak, yalnız rüzgâr ile husule gelen dalgalara ve emsin
94
uaatından peyda olan parıltısına dikkat etmekle Mâlik-ül Bihar olan Allah'ın azametine delil
getiren adamın meseli gibidir.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanların arza ait malûmat ve müsellemat-ı bedihiyatları ülfete
mebnîdir. Ülfet ise, cehl-i mürekkeb üstüne serilmi bir perdedir. Hakikate bakılırsa zannettikleri
ilim, cehildir. Bu sırra binaendir ki, Kur'an âyetleriyle insanların nazarını melufatları olan eylere
çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler atar. nsanın kula ından tutar, ba ını e dirir. O
ülfetin altındaki havarik-ul âdât mu'cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir.
'lem Eyyühel-Aziz! Aralarında münasebet, muamele, hattâ mükâleme bulunan iki eyin,
birbirine mü abih veya müsavi olmasını istilzam etmez. Meselâ: Ya murun bir katresi veya
semerenin bir çiçe inin, -küçüklü üyle beraber- ems ile münasebeti ve muamelesi vardır.
Binaenaleyh ey insan! Senin hakaretin, seni Hallak-ı Âlem'in nazar-ı inayetinden setredecek
bir sebeb olamaz.
'lem Eyyühel-Aziz! Denizlerde vukua gelen medd ü cezir gibi, evliya arasında da bast-ı
(Ha
iye) tayy-ı mekân mes'elesi
zaman,
(Ha iye): Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Mi'rac, bu
hakikatın vücudunu isbat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mi'racın birkaç saat müddeti, binler
seneler hükmünde vüs'ati ve ihatası ve uzunlu u vardır. Çünki Mi'rac yoluyla beka âlemine girdi.
Beka âleminin birkaç dakikası, bu dünyanın binler senesini tazammun etmi tir. Hem bu hakikata
binaen bazı evliya bir dakikada bir günlük i i görmü . Bazıları, bir saatte bir senelik vazifesini
yapmı . Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur'aniyeyi okumu oldukları gibi, Risale-i Nur'un
te'lifinde de bu bast-ı zaman hakikatı çok defa vukua gelmi . Ezcümle:
Ondokuzuncu Mektub yüzelli sahifedir. Üçyüzden fazla mu'cizatı, kitablara müracaat
edilmeden ezber olarak da , ba kö elerinde dört gün zarfında her gün üçer saat me gul olmakla
mecmuu oniki saatte te'lif edilmesi.. Ramazan Risalesi, kırk dakikada te'lif edilmesi..
Yirmisekizinci Söz, yirmi dakikada te'lif edilmesi.. bast-ı zamanın vukuunu isbat etmi tir.
"YE ‹H ~ ‚_.E [email protected] !E 3N >m5 ( =@. M'B3N 3N*
âyeti tayy-ı zamanı gösterdi i gibi 2 H ‚ . "[email protected] I 3( F& 7 „@ ‚_.E 2 ~ **âyeti de bast-ı zamanı
gösterir.
--- sh:»(Ms:198) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------öhret bulmu tur. Ezcümle Kitab-ı Yevakit'in rivayetine göre, mam-ı a'ranî bir günde iki buçuk
defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalaa etmi tir. Bu gibi vukuat,
isti rab ile inkâr edilmesin. Zira bu gibi garib mes'eleleri tasdike yakla tıran misaller pek çoktur.
Meselâ rü'yada bir saat zarfında bir senenin geçti ini ve pek çok i ler görüldü ünü görüyorsun.
E er o saatte o i lere bedel Kur'an okumu olsa idin, birkaç hatim okumu olurdun. Bu halet evliya
için halet-i yakazada inki af eder. Zaman inbisat eder. Mes'ele ruhun dairesine yakla ır. Ruh zâten
zaman ile mukayyed de ildir. Ruhu cismaniyetine galib olan evliyanın i leri, fiilleri sür'at-ı ruh
mizanıyla cereyan eder.
'lem Eyyühel-Aziz! Bir bürhan ile elde edilen netice-i tevhidi bazı insanlar isti'zam ile dar
zihinlerine sıkı tıramazlar veya bozuk hayalleri tahammül edemez. Bu hale kar ı o kat'î, sahih
bürhanı reddetmek üzere "Bu neticeyi, bu kadar azametiyle u bürhan (onu) intac edemez." diye
bahaneler ile kabul etmez. O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyumu imandır. Bürhan, ancak onu
görmek için bir menfezdir veya bir süpürge gibi o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahaza
bürhan bir de ildir, bin de ildir. Zerrat-ı âlem adedince bürhanlar vardır.
Fesübhanallah! Mülk ve melekût arasındaki hicab ne kadar incedir, aralarındaki mesafe ne
kadar büyüktür. Dünya ile âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. lim ile cehil
arasındaki hicab ne kadar latif ve ne kadar kalındır. man ile küfür arasındaki berzah ne kadar effaf
ve ne kadar kesiftir. badetle masiyet arasındaki mesafe ne kadar kısadır. Halbuki araları Cennet ile
Nâr'ın araları kadardır. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur. Evet hal ile mazi arasında öyle
ince bir perde vardır ki, ruhun
--- sh:»(Ms:199) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------95
mazi cihetine geçmesine mani de ildir. Cesede nisbeten bitmez bir mesafedir.
Kezalik mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için effaf, ehl-i heva için kesif
ince bir perde vardır. Kezalik gece ile gündüz arasında latif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla
gece olup, açılmasıyla gündüz oldu u gibi; nefsin âlem-i maneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece
içinde kalır; gözü maneviyata açılırsa neharı inki af eder.
Kezalik Allah'ın hesabına kâinata bakan adam her ne mü ahede ederse ilimdir. E er gafletle
esbab hesabına bakarsa, ilim zannetti i ey de cehl olur.
Kezalik iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde
görecektir.
Kezalik ef'al-i be er için iki cihet vardır. E er niyet ile Allah'ın hesabına olursa, tecelliyata
ma'kes, effaf, parlak olur. E er Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermi olur.
Kezalik hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar. Di eri effaf, âhirete nâzırdır.
Nefis, siyah vechin altına girer. effaf veche terettüb eden saadet-i ebediyeyi ister.
'lem Eyyühel-Aziz! Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de
manen kapalıdır. Cenab-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan "Ene" namında bir miftahı
insanın eline vermi tir. Fakat, ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın
da kapıları açılıyor.
Evet Cenab-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermi tir ki, Cenab-ı Hakk'ın
rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vâhid-i kıyasî yapsın.
Mahiyet-i be erde pek ince bir ip, insanın vücudunda uurlu bir kıl, ahsın kitabında bir elif
kıymetinde ve miktarında olan "Ene"nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i
feyizdir, fâil de ildir. Di er vechi ise erre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.
Ene'nin mahiyeti mevhumedir, rububiyeti hayalîdir. Vücudu bir eye hâmil olamaz. Ancak
mizan-ül hararet gibi, Vâcib-ül Vücud'un
--- sh:»(Ms:200) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------rububiyetine ait sıfât-ı mutlaka-i muhitayı bilmek için bir mizan vazifesini görüyor.
E er insan benli ine mizan nazarıyla bakarsa, kâinattan zihnine akıp gelen âfâkî malûmatı
kendi malûmatı ile, tasarrufat ve sıfât-ı lahiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merciine iade
.* ümulüne dâhil olarak bihakkın emaneti îfa etmi
Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik itikad ederse ‚= WA . r3< „N
eder. Ve bu sayede
‚= (T . b ) „N
daki
olur.
nın
ümulüne dâhil olmakla emanette hıyanet etmi olur. Zira semavat ve arzın, hamlinden korkarak
imtina' ettikleri cihet "Ene"nin bu cihetidir. Çünki dalaletler, irkler, erler bu cihetten do arlar.
E er vaktiyle o "Ene"nin iddetli bir terbiye ile ba ı kırılmaz ise büyür, insanın vücudunu yutar.
E er milletin de enaniyeti inzimam ederse, Sâniin emrine kar ı mübarezeye çıkar. Tam
manasıyla bir eytan olur. Sonra halkı da kendisine kıyas eder, esbabı da o kıyasa dâhil eder, büyük
bir irke dü er. -El'iyazü billah...Mühim bir mes'ele: "Ene"nin iki vechi vardır. Bir vechini nübüvvet almı tır. Bir vechini de
felsefe almı tır.
Birinci vecih, ubudiyet-i mahzaya men e'dir. Mahiyeti harfiye olup, müstakil de ildir.
Vücudu tebaî olup, aslî de ildir. Mâlikiyeti vehmî olup, hakikî de ildir. Vazifesi, Hâlık'ın sıfatını
fehmetmek için bir mizan ve bir mikyas olmaktır. Enbiya (Aleyhimüsselâm) enaniyetin bu vechine
bakmakla, mülkü tamamen Allah'a teslim ederek ne mülkünde, ne rububiyetinde, ne uluhiyetinde
eriki olmadı ına hükmetmi lerdir. Ene'nin bu vechinden Cenab-ı Hak ecere-i tûbâ-i ubudiyeti
inbat edip; dal ve budakları kâinat bahçesinde enbiya, evliya, sıddıkîn gibi mübarek semereleri
vermi tir.
kinci vechi alan felsefe, ene'nin vücudunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik-i hakikî
oldu unu zu'metmi lerdir. Vazifesi de yalnız hubb-u zâtıyla tekemmül-ü hayattır. Ene'nin bu siyah
yüzünden envaen irkler, dalaletler çıkmı tır. Ezcümle: Kuvve-i behimiye dalında
--- sh:»(Ms:201) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------sanemler do mu lardır. Kuvve-i gazabiye gusnundan firavunlar, nemrudlar çıkmı tır. Kuvve-i
96
akliyeden dehriyyun, maddiyyun, felasife çıkmı lardır ki, Vâcib-ül Vücud'a bir mahluk-u vâhidi
verir. Bâki kalan mülkünü gayra taksim ederler.
Hülâsa: Ene, haddizâtında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi
haline gelir. Sonra ülfetle kalınla ır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınla ır ki, sahibini yutar.
Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Hâlık'ın evamirine mübarezeye ba lar. Küçük âlemde yani
insanda ene, büyük insanda yani kâinatta tabiata benziyor. kisi de tagutlardandır.
'lem Eyyühel-Aziz! Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucb, riya ve gösteri
iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda uur ile bizzât hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir uur ve niyet
ile inkıta' bulur.
Nasılki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür.
Meselâ: Tevazua niyet onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izale eder, feraha niyet onu uçurur, gam
ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkeza kıyas et.
'lem Eyyühel-Aziz! Kâinat bir eceredir. Anasır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır.
Hayvanat onun çiçekleridir. nsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyadar, nurlu, ahsen,
ekrem, e ref, eltaf Seyyid-ül Enbiya Ve-l Mürselîn, mam-ül Müttakin, Habib-i Rabb-ül Âlemîn
Hazret-i Muhammed'dir.
+ , W 678 S. A 3. + E j 'i)
--- sh:»(Ms:202) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
r3 pA3) D E? S>V< Œ V] † % ~ D@> \< D?3H † m( ~ D@>W < rE 1 D= *
B!„ ~ D R - zA39 „5 • X 0 @W ~ 0 & W +Ej F V]. r3 D) 0A3 ~ F> 7*
+E- . / . ‚ ~ "#$% '( > 7 SHW . ‚ r E5 „@ aE …3 E59 *
8 ~ M#$% @ rƒH 8 ~ M#$% 5 ] 8 ~ M#$% HV@ 8 ~ M#$% / i 8 . ‚ ~ "#$% &'(*
/ƒ\H 8 ~ M#$% =5X 8 ~ "#$% M#$% ]X 8 ~ "#$X H> 8 ~ M#$% /A‡E *
&'( „ 39. / ~ "#$% &'( Œ ?3@ M•< ,: . ‚ "#$% . D@ e 8 D> "#$% '( D Vo M#$%*
~ "#$% &'( pE) K:3L ~ "#$% &'( „H K<8 "#$% &'( '5N 8 ,: . ‚ ~ "#$%*
‚ ~ MK N "#$% &'( D F "#$% '( D Vo "#$% &'( pE) K:39 ~ "#$% &'( 2 A f35 *
‚_5 N7 ~ "#$% &'( D !_ =% ‚ ~ "#$% &'- !_ j ~ "#$% &'- ‚_U 4. ~ "#$% &'- ‚_ *
~ rE 1 . "#$% '( D Vo "#$% &'- !_ 5< ~ "#$% &'- ‚_V U ~ "#$% &'( D *
~ F R` †ƒH ‘E D& = MK N "#$% &'( D F "#$% D@ e 8 D> +3e UO *
\> z3` ‚ Œ &A #!,:8 ~ ŒH U9 . F 7 N 23U ~ F 3U W †7 9 ~ F ƒ R\ *
"„ 4. F& 5 &h4 D@&V? ~ Œ X5 + 7 G39 . D &=f Œ 3U X + E=X . D ` *
[email protected] D> '=\ Y3: ~ Œ V] #!„? . Œ 9 & &j Œ54 3 W ~
D ?*
7Ej@. Œ@. K4 D) Œ H@ ‚_N o . ~ D ~ 3 ~ '- D95 ~ Œ 3 8 *
--- sh:»(Ms:203) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------97
']X "'o3% &'(
Œ 3 4 ^EV4. Œ [email protected] ^EL4. I *
‚ 7 ‚ z3=N ‚ C ƒ ‚ F . ‚ z3=@ ~ ' K& . ‚ ~ z W8 3 ‚ ~ z E 8 zE ‚ ) *
rE 1 z3Vo ‚ rE H z3>W ‚ z3j 8 ~ rE 9 h& 9. ‚ rE ] YR ‚ z3Vo ‚ u A *
K H ~ r E 8 A S9& o ~ r35W8 SN3} . 7 D E G D Vo *
~ Œ jH ~ Œ V] A3 . D) MŒH 7 V ~ .3 S. j r Ej ': ; f QE W*
L . 7 r3: ‚ ( ‚ ~ r3 4 d W ‚ ~ r3` D A !G . ‚ ) r3 >(8 &D A*
F D= B3`7 ~ /‡3\ . S ~ BR 0EN ~ > SVH} ~ B3V% C ~ } .*
. M† UN D= D> g3U9 ~ D>N3) D ~ D>`3 D>\ D= D> 3-% ~ D ƒ ~ D&m d)7 *
[ H !G ‚ u A ‚ u A ‚ u A ‚ D@ V- QEV z3 . M†7G ~ D@ @] QAE` z34 *
~ F% 23(7 ’R. 01 F=` zE@ F eW „ ‚ _83H) ‚ „ H. ‚ ‡0 5. ‚ „ \ *
8 8 "#$% '( SHW D> F> ~ F9 < d ` D ‚= +7 N D> F 7 9 F eW *
7 ‚ F> 0 d ` D) D 3 +3U9W ~ D E G d ` KVo [email protected] s ]. ‚ S *
3H &r7 „ 4 ~ .
*
--- sh:»(Ms:204) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
Onuncu Risale
f3 X ‚_.E`7 3:3@ H`
'lem Eyyühel-Aziz! u âyet-i kerimenin yüksek semasına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi
basamaklı bir merdiven kuruyoruz.
Birinci Basamak: Semavatın, melaike ile tesmiye edilen münasib sâkinleri vardır. Çünki
küre-i arzın semaya nisbeten küçüklü ü ve hakaretiyle beraber zevilhayat ile dolu olması,
semavatın o müzeyyen burçları zevil-idrak ile dolu olmasını tasrih ediyor. Ve keza semavatın bu
kadar zînetlerle tezyin edilmesi, behemehal zevil-idrakin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini
celbetmek içindir. Çünki hüsn-ü zînet, â ıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır.
Maahaza ins ve cin o vazifeyi îfaya kâfi de illerdir. Ancak gayr-ı mahdud oraya münasib melaike
ve ruhanîler o vazifeyi îfa edebilir.
kinci basamak: Arzın semavatla alâkası, muamelesi olup aralarında çok büyük irtibat
vardır. Evet arza gelen ziya, hararet, bereket vesaire, semavattan geliyor. Arzdan da semaya dualar,
ibadetler, ruhlar gidiyor. Demek aralarında cereyan eden ticarî muameleden anla ılıyor ki; arzın
sâkinleri için semaya çıkmaya bir yol vardır ki, enbiya, evliya, ervah cesedlerinden tecerrüd ile
semavata uruc ederler.
Üçüncü basamak: Semavatta devam ile cereyan eden sükûn, sükût, nizam, intizam,
ıttıraddan hissedildi ine nazaran, semavat ehli, arz sâkinleri gibi de ildirler. Evet arzda bulunan
nifak, ikak, ihtilaf, ezdadın içtimaı, hayır ve errin ihtilatı gibi eyler, semavatta
--- sh:»(Ms:205) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------98
yoktur. Bu sayede semavatta nizam ve intizamı bozacak bir hal yoktur. Sâkinleri verilen emirlere
kemal-i itaatle imtisal ediyorlar.
Dördüncü basamak: Cenab-ı Hakk'ın iktizaları, hükümleri mütegayir bazı esmaları vardır.
Meselâ: Bedir gibi bazı gazâlarda Ashab-ı Kiram'a yardım etmek üzere küffar ile muharebe etmek
için melaikenin semadan inzâlini iktiza eden ismi, melaike ile eyatîn -yani semavî olan ahyar ile
arzî e rar- arasında muharebenin vukuunu istib'ad de il, iktiza eder. Evet Cenab-ı Hak melaikeye
bildirmeksizin eytanları def' veya ihlâk edebilir. Fakat satvet ve ha metinin iktizası üzerine bu
kabil mücazatın müstehaklarına ilân ve te hiri, azametine lâyıktır.
Be inci basamak: Ruhanîlerin ahyarı, semada bulunduklarından, e rarı da letafetlerine
güvenerek onları takliden iltihak etmek istediklerinde, ehl-i sema, onları eraretleri için kabul
etmeyerek def'ediyorlar. Maahaza, bu gibi manevî mübarezeleri âlem-i ehadete, bilhassa vazifesi
ehadet ve mü ahede olan insana ilân ve te hirine recm-i nücum alâmet ve ni an kılınmı tır.
Altıncı basamak: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, nev'-i be eri itaate ir ad, isyandan zecr ve
men'etmek üzere kullandı ı üslûb-u âlîsine bak:
678 + E
z3UN . ! 1V@ 2 >HU>W 2 P 8 & \ KXH. ‚
"23U 8 2 1V@ 8 ! 1V 3)
Yani: "Ey ins ve cin cemaati! Mülkümden hariç bir memlekete çıkıp kurtulmak için semavat
ve arzın aktarından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir sultanla çıkarsınız."
Kur'an-ı Kerim bu âyet ile pek geni saltanat-ı rububiyete kar ı ins ve cinnin aczlerini ilân
zımnında nida ediyor: "Ey insan-ı hakir, sagir, âciz! Ne suretle, eytanları recmeden melaike ile
necimlerin, emslerin, kamerlerin itaat ettikleri Sultan-ı Ezel'e isyan ediyorsun! Nasıl kocaman
yıldızları mermi, kur un yerinde kullanabilen bir askere sahib olan bir sultana kar ı isyan etmeye
cesaret ediyorsun!"
Yedinci basamak: Yıldızların pek küçük efradı oldu u gibi, pek büyükleri de vardır.
Semanın vechini, yüzünü ziyalandıran her ey
--- sh:»(Ms:206) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------yıldızdır. Bu neviden bir kısmı, semaya zînet olmu tur. Bir kısmı da eytanları recmetmek için
semavî mancınıklardır. Semada yapılan bu recm, sema gibi en vâsi dairelerde bile vukua gelen
mübareze hâdisesini insanlara göstermekle insanların mutîlerini âsilerle mübarezeye te vik ile
alı tırmaktır.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanı hayvandan ayıran eylerden:
Biri, mazi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın dü ünecek
bir idrake mâlik de ildir.
kincisi, gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dâhilî ve haricî eylere taalluk eden idraki, küllî ve
umumîdir.
Üçüncüsü, in aata lâzım olan mukaddemeleri ke f ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin
yapılması için lâzım olan ta , a aç, çimento misillü lüzumlu mukaddemeleri ihzar ve tertib etmek
gibi.
Binaenaleyh insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve
istikbal zamanlarında görmü veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde
görmekte oldu u in'amlar lisanıyla, sonra mahlukatın yapmakta oldukları tesbihatı ehadet ve
mü ahede lisanıyla Sânii hamd ü sena etmektir.
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ,
kaza kanununu, kaza da kaderi bozar.
Meselâ: Bir ey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O
kararın ibtaliyle hükmü kazadan afvetmek, atâ demektir. Evet yumu ak bir otun damarları katı ta ı
deldi i gibi, atâ da kaza kanununun kat'iyyetini deler. Kaza da ok gibi kader kararlarını deler.
Demek atânın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kaza kanununun ümulünden
ihraçtır. Kaza da kader kanununun külliyetinden ihracıdır. Bu hakikate vâkıf olan ârif:
"Ya lahî! Hasenatım senin atâ'ndandır. Seyyiatım da senin kaza'ndandır. E er atâ'n olmasa
99
idi, helâk olurdum" der.
'lem Eyyühel-Aziz! Esma-i hüsnayı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime
verilmekte ne gibi bir sır vardır?
Evet Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, bazan âyât-ı kudreti âyetlerde basteder. Sonra içerisinden
esmayı çıkarır. Bazan mensucat toplar gibi
--- sh:»(Ms:207) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------açar da ıtır. Sonra toplar, esmada tayyeder. Bazan da ef'alini tafsil ettikten sonra isimler ile icmal
eder. Bazan da halkın a'malini tehdidane söyler. Sonra rahmete i aret eden isimler ile teselli eder.
Bazan da bazı makasıd-ı cüz'iyeyi zikrettikten sonra o makasıdı takdir ve isbat için bürhan olarak
kavaid-i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor. Bazan da maddî cüz'iyatı zikreder. Sonra esmai külliye ile icmal eder ve hâkeza...
'lem Eyyühel-Aziz! Acz de a k gibi Allah'a îsal eden yollardan biridir. Amma acz yolu,
a ktan daha kısa ve daha selâmettir.
Ehl-i sülûk, tarîk-ı hafada letaif-i a ere üzerine, tarîk-i cehrde nüfus-u seb'a üzerine sülûk
etmi lerdir. Bu fakir, âciz ise dört hatveden ibaret; hem kısa, hem sehl bir tarîkı, Kur'anın feyzinden
istifade etmi tir.
-WV !E(ƒ R) âyetinden,
kinci hatveyi: =WV = 3)
,W 1 3( , ,- 8 âyetinden;
Üçüncü hatveyi: FWV
) " e& W . F 3? 3.
) " @W . F 3? 3. âyetinden;
Dördüncü hatveyi: =` 8 F 3: "#$% '( âyetinden ahzetmi tir. Bunların izahı:
Birinci hatve:
Birinci Hatve: Evet insan yaratılı ında kendi nefsine muhib olarak yaratılmı tır. Hattâ
bizzât nefsi kadar bir eye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak Mabuda lâyık senalar ile medhediyor.
Nefsini bütün ayıblardan, kusurlardan tenzih etmekle, -haklı olsun haksız olsun- kemal-i iddetle
müdafaa ediyor. Hattâ Cenab-ı Hakk'ı hamd ü sena için kendisinde yaratılan cihazatı, kendi nefsine
hamd ü sena için sarfediyor ve
,: = 1O .
deki
.
ümulüne dâhil
--- sh:»(Ms:208) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem-i tezkiyesiyle olur.
kinci Hatve: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor.
Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptı ı fiili aksetmekle olur. Yani i e, hizmete ileriye sevkedilmeli,
ücret tevziinde geriye bırakılmalıdır.
Üçüncü Hatve: Kendi nefsinde, torbasında, kusur, naks, acz, fakr'dan maada bir eyi
bırakmamalıdır. Bütün mehasin, iyilikler, Fâtır-ı Hakîm tarafından in'am edilen nimetler olup hamdi
iktiza eder. Fahrı istilzam etmediklerini itikad ve telakki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi;
kemalinin adem-i kemalinde, kudretinin aczinde, gınasının fakrında oldu unu bilmekten ibarettir.
Dördüncü Hatve: Kendisi istiklaliyet halinde fâni, hâdis, madum oldu unu ve esma-i
lahiyeye âyinedarlık etti i halde ahid, me hud, mevcud oldu unu bilmekten ibarettir. Bu
mertebede onun tezkiyesi; vücudunda ademini, ademinde vücudunu bilmekle
„4
F
yü
kendisine vird ittihaz etmektir.
Ve keza Vahdet-ül Vücud ehli, kâinatı nefyetmekle i'dam ediyorlar. Vahdet-ü ühud halkı
ise, bütün mevcudatı, -kürek cezalılar gibi- nisyan zindanında ebedî hapse mahkûm ediyorlar.
Kur'anın ifham etti i tarîk, kâinatı, mevcudatı hem i'damdan, hem hapisten kurtarır. Esma-i
hüsnaya mazhariyetle âyinedarlık etmek gibi vazifelerde istihdam ediyor. Fakat kâinatı,
istiklaliyetten ve kendi hesabına çalı maktan azlediyor.
Ve keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünki hem nebatîdir, hem hayvanîdir, hem
insanîdir, hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye
iner. Bazan da yirmidört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki' olur. nsanı hata ve galata
100
atan, bu dört tabakadaki farkı riayet etmemektir.
3_H ` 678 ) 3. 3@ ; < ya istinaden insaniyetin
mide-i hayvaniye ve nebatiyeye münhasır oldu unun zannıyla galat ediyor. Sonra bütün gayelerin
nefsine ait oldu unun hasrıyla galat ediyor.
--- sh:»(Ms:209) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Sonra, her eyin kıymeti menfaatı nisbetinde oldu unun takdiriyle galat ediyor. Hattâ Zühre
yıldızını kokulu bir zühreye mukabil almaz. Çünki kendisine menfaatı dokunmuyor.
'lem Eyyühel-Aziz! Ubudiyet, sebkat eden nimetin neticesi ve onun fiatıdır. Gelecek bir
nimetin mükâfat mukaddemesi ve vesilesi de ildir. Meselâ: nsanın en güzel bir surette yaratılı ı,
ubudiyeti iktiza eden sâbık bir nimet oldu u ve sonra da, imanın i'tasıyla kendisini sana tarif etmesi,
ubudiyeti iktiza eden sâbık nimetlerdir. Evet nasılki midenin i'tasıyla bütün mat'umat i'ta edilmi
gibi telakki ediliyor; hayatın i'tasıyla da, âlem-i ehadet mü temil bulundu u nimetler ile beraber
i'ta edilmi gibi telakki ediliyor.
Ve keza nefs-i insanînin i'tasıyla, bu mide için mülk ve melekût âlemleri nimetler sofrası
gibi kılınmı tır. Kezalik imanın i'tasıyla, mezkûr sofralar ile beraber, esma-i hüsnada iddihar edilen
defineleri de sofra olarak verilmi oluyor. Bu gibi ücretleri pe in aldıktan sonra, devam ile hizmete
mülazım olmak lâzımdır. Hizmet ve amelden sonra verilen nimetler mahza onun fazlındandır.
'lem Eyyühel-Aziz! Enva'ın efradında, bilhassa ha erat ve hevam kısmında görünen
fevkalâde çoklukta mü ahede edilen hârikulâde gayr-ı mütenahî bir cûd u sehavet vardır. Kemal-i
ittikan ve intizam ile bütün enva'da bulunan u kesret-i efrad, tecelliyat-ı lahiyenin gayr-ı mütenahî
oldu una ve Cenab-ı Hakk'ın mahiyeti her eye mübayin oldu una ve bütün e ya onun kudretine
nisbeten mütesavi oldu una sarahaten delalet eder.
Evet bu cûd-u icad Sâniin vücubundandır. Nevide celalîdir, ferdde cemalîdir.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın yaptı ı san'atların sühulet ve suubet dereceleri, onun ilim ve
cehliyle ölçülür. Ne kadar san'atlarda bilhassa ince ve latif cihazatta ilmî mehareti çok olursa, o
nisbette kolay olur. Cehli nisbetinde de zahmet olur. Binaenaleyh e yanın hilkatinde sür'at-i
mutlaka ile vüs'at-i mutlaka içinde görünen sühulet-i mutlaka, Sâniin ilmine nihayet olmadı ına
hads-i kat'î ile delalet eder.
Kj5 3 "b ( M†
8 ‚ . ‚.
--- sh:»(Ms:210) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! nsanın fıtraten mâlik oldu u câmiiyetin acaibindendir ki: Sâni'-i
Hâkim u küçük cisimde gayr-ı mahdud enva'-ı rahmeti tartmak için gayr-ı ma'dud mizanlar
vaz'etmi tir. Ve esma-i hüsnanın gayr-ı mütenahî mahfî definelerini fehmetmek için gayr-ı mahsur
cihazat ve âlât yaratmı tır. Meselâ: Mesmuat, mubsırat, me'kulât âlemlerini ihata eden insandaki
duygular, Sâni'in sıfat-ı mutlakasını ve geni uunatını fehmetmek içindir.
Ve keza hardaleden daha küçük kuvve-i hâfızasında öyle bir latife-i müdrike bırakılmı tır ki
o hardalenin tazammun etti i geni âlemde o latife daimî seyr ve cevelan etmekte ise de sahiline
vâsıl olamaz. Maahaza, bazan bu büyük âlem o latifeye o kadar darla ır ki, âlem o latifenin
karnında bir zerre gibi olur. Ve o latifeyi, bütün seyahat meydanlarıyla, mütalaa etti i kitablarıyla o
hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da a rımaz.
te, insanın mütefavit mertebeleri bu sırdan anla ılır.
Evet bazı insanlar zerrede bo ulurlar. Bazısında da dünya bo ulur. Bazılar da, kendilerine
verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geni bir âlemini açar fakat içinde bo ulur. Sahil-i vahdet
ve tevhide zorla vâsıl olur. Demek, insanın seyr-i ruhanîsinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada,
insanlara huzur u tevhid pek sühuletle nasib ve müyesser olur. Bir tabakasına da, gaflet ve evham
öyle istilâ eder ki, kesret içinde garkolmakla tam manasıyla tevhidi unutmu olur. Sukutu suud,
tedenniyi terakki, cehl-i mürekkebi yakîn, uykunun son perdesini intibah zan ve tevehhüm eden bir
kısım medenîler ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakaik-i imaniyeyi derketmekte
bedevilerin bedevileridir.
'lem Eyyühel-Aziz! sm-i Celal, alelekser nevilerde, külliyatta tecelli eder. sm-i Cemal ise
mevcudatın cüz'iyatına tecelli eder. Bu itibarla nevilerdeki cûd-u mutlak, celalin tecellisidir.
Cüz'iyatın nakı ları, e hasın güzellikleri cemalin tecelliyatındandır.
101
Ve keza celal, vâhidiyetin tecellisinden, cemal dahi ehadiyetin tecellisinden zahir olur.
Bazan da cemal, celalden tecelli eder. Evet cemalin gözünde celal ne kadar cemildir, celalin
gözünde dahi cemal o kadar celildir.
'lem Eyyühel-Aziz! Basar masnuatı görüp de, basiret Sânii görmezse çok garib ve pek
çirkin dü er. Çünki o halde Sâniin manen,
--- sh:»(Ms:211) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------kalben görünmemesi, ya basiretin fıkdanındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır veya pek
dar oldu undan mes'eleyi azametiyle kavramadı ındandır. Veya bir hızlan'dır. Ve illâ Sâniin inkârı,
basarın uhudunu inkârdan daha ziyade münkerdir.
'lem Eyyühel-Aziz! Bir tarlaya zer'edilen bir tohum, manevî bir sur ve bir duvardır. O
tarlayı tohum sahibine mal eder. Ba kasının tasarrufuna mani olur. Kezalik küre-i arz tarlasına
zer'edilen nebatat, hayvanat tohumları manevî bir sur ve bir seddir ki, irketi men'ediyor; gayrı,
müdahaleden tardeder.
'lem Eyyühel-Aziz! Tabiatları latif, ince ve latif san'atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has
bahçelerinde pek güzel hendesevari bir ekilde ekilleri, arkları, havuzları, adırvanları yaptırmakla
bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letafetin, o güzelli in derecesini göstermek
için bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam -ma ara ve da heykelleri gibi- eyleri de ilâve
ediyorlar ki, onların çirkinli iyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelli i, letafeti fazlaca parlasın.
Çünki
3:A }3 n H #3 %8 3 * Lâkin
müdakkik bir kimse, o ezdadı cem'eden bahçenin manzarasına
baktı ı zaman anlar ki, o çirkin kaba eyler kasden yapılmı tır ki; güzellik, intizam, letafet artsın.
Zira güzelin güzelli ini arttıran, çirkinin çirkinli idir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o
çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.
Kezalik dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlukat ve masnuat
arasında -hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemadatta olsun- bazı çirkin, intizamdan hariç eyler
bulunur. Bunların çirkinli i, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelli ine, intizamına bir zînet, bir
süs olmak üzere Sâni'-i Hakîm tarafından kasden yapılmı oldu unu, pek yüksek, geni , âirane bir
hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam görebilir.
Maahâza, o gibi eyler kasdî olmasaydı, ekillerinde hikmetli tehalüf olmazdı. Evet tehalüfte
kasd ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara sîmaca muhalefeti buna delildir.
--- sh:»(Ms:212) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! nsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin
meziyetlerinden biri, zevilhayatın Vâhib-ül Hayat'a olan tahiyye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani
insan kendi kelâmını fehmetti i gibi, iman kula ıyla zevilhayatın da, belki cemadatın da bütün
tesbihlerini fehmeder. Demek her ey sa ır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar. nsan ise, bütün
mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri esma-i hüsnanın delillerini fehmeder. Binaenaleyh
her eyin kıymeti, kendisine göre cüz'îdir. nsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir ferd iken
bir nevi gibi olur.
r ,j 3
'lem Eyyühel-Aziz! Zahir ile bâtın arasında mü abehet varsa da, hakikate bakılırsa
aralarında büyük uzaklık vardır.
Meselâ: Âmiyane olan tevhid-i zahirî, hiçbir eyi Allah'ın gayrisine isnad etmemekten
ibarettir. Böyle bir nefiy, sehl ve basittir. Ehl-i hakikatın hakikî tevhidleri ise, her eyi Cenab-ı
Hakk'a isnad etmekle beraber her eyin üstünde bulunan mührünü, sikkesini görüp okumaktan
ibarettir. Bu, huzuru isbat, gafleti nefyeder.
'lem Eyyühel-Aziz! Hayat-ı dünyeviyeye kasden ve bizzât teveccüh edip ba lanan kâfirin,
imhal-i ikabında ve bilakis terakkiyat-ı maddiyede muvaffakıyetindeki hikmet nedir?
Evet o kâfir, kendi terkibiyle, sıfatıyla Cenab-ı Hak'ça nev'-i be ere takdir edilen nimetlerin
tezahürüne - uuru olmaksızın- hizmet ediyor. Ve güzel masnuat-ı lahiyenin mehasinini bilâ- uur
tanzim ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla garabet-i san'at-ı lahiyeye nazarları celbediyor. Ne
faide ki farkında de ildir. Demek o kâfir, saat gibi kendi yaptı ı amelden haberi yok. Amma
102
vakitleri bildirmek gibi nev-i be ere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binaen dünyada
mükâfatını görür.
'lem Eyyühel-Aziz! Tevfik-i lahî refiki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zahirden
hakikate geçebilir. Evet Kur'andan, hakikat-ı tarîkatı -tarîkatsız- feyiz suretiyle gördüm ve bir parça
aldım. Ve keza maksud-u bizzât olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsal edici bir yol buldum.
--- sh:»(Ms:213) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Seri-üs seyr olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîkı ihsan etmek, rahmet-i
hâkimenin ânındandır.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanı gaflete dü ürtmekle Allah'a ubudiyetine mani olan, cüz'î nazarını
cüz'î eylere hasretmektir. Evet cüz'iyat içerisine dü üp cüz'îlere hasr-ı nazar eden, o cüz'î eylerin
esbabdan sudûruna ihtimal verebilir. Amma ba ını kaldırıp nev'e ve umuma baktı ı zaman, edna bir
cüz'înin en büyük bir sebebden sudûruna cevaz veremez. Meselâ: Cüz'î rızkını bazı esbaba isnad
edebilir. Fakat men e-i rızık olan arzın, kı mevsiminde kupkuru, kıraç oldu una, bahar
mevsiminde rızk ile dolu oldu una baktı ı vakit, arzı ihya etmekle bütün zevilhayatın rızıklarını
veren Allah'dan maada kendi rızkını verecek bir ey bulunmadı ına kanaatı hasıl olur. Ve keza
evindeki küçük bir ı ı ı veya kalbinde bulunan küçük bir nuru bazı esbaba isnad edebilirsin. Amma
o ı ı ın, emsin ziyasıyla, o nurun da Menba'-ul Envâr'ın nuruyla muttasıl oldu una vâkıf oldu un
zaman anlarsın ki; kalıbını ı ıklandıran, kalbini tenvir eden ancak leyl ü neharı birbirine kalbeden
Fâtır-ı Hakîm'dir.
Ve keza senin vücudunun zuhur ve vuzuhca Hâlık'ın vücuduna nisbeti, Hâlık'ın vücuduna
delalet edenlerin nisbeti gibidir. Çünki sen bir vecihle kendi vücuduna delalet ediyorsun. Amma
Hâlıkın vücuduna, bütün mevcudat, bütün zerratıyla delalet ediyor. Öyle ise onun vücudu senin
vücudundan, âlemin zerratı adedince zuhur dereceleri vardır.
Ve keza seni nefsini sevmeye sevkeden esbab:
1- Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir
2- Vücudun merkezi ve menfaatin madeni nefistir
3- nsana en karib -yakın- nefistir, diyorsun. Pekâlâ. Fakat o fâni lezzetlere mukabil, lezaiz-i
bâkiyeyi veren Hâlık'ı daha ziyade ubudiyetle sevmek lâzım de il midir? Nefis vücuda merkez
oldu undan muhabbete lâyık ise, o vücudu icad eden ve o vücudun kayyumu olan Hâlık, daha fazla
muhabbete, ubudiyete müstehak olmaz mı? Nefsin maden-i menfaat ve en yakın oldu u, sebeb-i
muhabbet olursa, bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi', Bâki ve daha karib
olan, daha ziyade muhabbete lâyık de il midir? Binaenaleyh bütün mevcudata inkısam eden
muhabbetleri cem ve muhabbetin ile beraber mahbub-u hakikî olan Fâtır-ı Hakîm'e ihda etmek
lâzımdır.
--- sh:»(Ms:214) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Senin önünde çok korkunç büyük mes'eleler vardır ki, insanı ihtiyata,
ihtimama mecbur eder.
Birisi: Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.
kincisi: Deh etli korkulu ebed memleketine yolculuktur.
Üçüncüsü: Ömür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok, acz-i mutlak gibi
elîm elemlere maruz kalmaktır. Öyle ise, bu gaflet ü nisyan nedir? Deveku u gibi ba ını nisyan
kumuna sokar, gözüne gaflet gözlü ünü takarsın ki Allah seni görmesin. Veya sen Onu görmeyesin.
Ne vakte kadar zâilat-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyat-ı daimeden tegafül edeceksin?
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'a hamdler, ükürler olsun ki; mesail-i nahviyeden "isim"
ile "harf" arasındaki manevî fark ile çok mühim mes'eleleri bana ö retmi tir. öyle ki:
Harf, gayrın manasını izah için bir âlet, bir hâdim oldu u gibi; u mevcudat da, esma-i
hüsnanın tecelliyatını izhar, ifham, izah için bir takım lahî mektublardır ki, içlerinde yazılı delail,
berahin, havarık mu'cize-i kudrettir. Mevcudat bu vecihle nazara alınması; ilim, iman, hikmettir.
ayet isim gibi müstakil ve maksud-u bizzât cihetiyle bakılırsa, küfran ve cehl-i mürekkeb olur.
Ve keza mesail-i mantıkiyeden "küllî" ile "küll" arasındaki fark ile rububiyete dair çok
mes'eleleri ö renmi bulunuyorum. Cemal ile Ehadiyet
"+3 Bƒ` ~G qD& (
ümulüne dâhildir. Celal ve
103
Vâhidiyet
"#!C` ~G q'( ünvanına dâhildir.
'lem Eyyühel-Aziz! Dünya, âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede âlem-i
âhiretin mühim mes'elelerine olan i aretlerden biri, cismanî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fâni,
rezil, zelil dünyada bu kadar nimetleri ihsas ve ifaza etmek için insanın vücudunda yaratılan havass,
hissiyat, cihazat, a'za gibi âlât ve edevatından anla ılır ki, âlem-i âhirette de
73= 8 3=>4 . 0K\
kasırların
--- sh:»(Ms:215) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------altında, ebediyete lâyık cismanî ziyafetler olacaktır.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh etti i takdirde, havf bir bela,
bir elem olur. Muhabbet bir musibet gibi olur. Zira o korktu un adam, ya sana merhamet etmez
veya senin istirhamlarını i itmez. Muhabbet etti in ahıs da, ya seni tanımaz veya muhabbetine
tenezzül etmez. Binaenaleyh havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı
Hakîme tevcih et ki, havfın Onun merhamet kuca ına -çocu un anne kuca ına kaçtı ı gibi- leziz bir
tezellül olsun. Muhabbetin de saadet-i ebediyeye vesile olsun.
'lem Eyyühel-Aziz! Sen ecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirde isin. Cismin
itibariyle küçük, âciz, zaîf bir cüzsün. Lâkin Sâni'-i Hakîm lütfuyla, latif san'atıyla seni cüzlükten
küllü e çıkartmı tır.
Evet cismine verilen hayat sayesinde, geni duyguların ile âlem-i ehadet üzerinde cevelan
etmekle filcümle cüz'iyet kaydından kurtulmu sun. Ve keza insaniyet i'tasıyla bilkuvve "küll"
hükmündesin. Ve keza iman ve slâmiyet ihsanıyla bilkuvve "küllî" olmu sun. Ve keza marifet ve
muhabbetin in'amıyla muhit bir nur olmu sun.
Binaenaleyh dünyaya ve cismanî lezaize meyledersen, âciz, zelil bir cüz'î olursun. E er
cihazatını insaniyet-i kübra denilen slâmiyet hesabına sarfedersen, bir küllî ve bir küll olursun.
'lem Eyyühel-Aziz! Bu kadar elîm firak ve ayrılıklara maruz kalmakla çekti in elemlerin
sebebi ve kabahati sendedir. Çünki o muhabbetleri gayr yerinde sarfediyorsun. E er o muhabbetleri
cem' edip Vâhid-i Ehad'e tevcih ve Onun hesabıyla, izniyle sarfedersen, bütün mahbubların ile
beraber bir anda birle ip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın.
Evet bir sultana intisab eden bir adam, o sultanın, her eyle alâkadar, her mekânda herkesle
muhaberesi, alâkası zımnında, o adam da bir cihette, bir derece alâkadar olabilir.
'lem Eyyühel-Aziz! Meselâ: Kamerin ahvaline veya istikbalin hakikatine dair i'ta-i malûmat
eden adama, bütün mâmelekini ona feda etmeye hazırsın. Amma kamer daire-i mülkünde bir arı
hükmünde
--- sh:»(Ms:216) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------olan Hâlıktan haber getiren ve ezel, ebede, hayat-ı ebediyeye, hakaik-i esasiyeye, azîm mes'elelere
dair malûmat i'ta eden ve seni manevî peri aniyetlerden, dalaletlerden kurtarıp kesretten vahdete
do ru yol gösteren ve hayat-ı ebediyeye imanla mâ-ül hayatı sana içirtmekle firak ve ayrılmak
ate lerinden kurtaran; ve Hâlıkın marziyatını, metalibini tarif eden ve Sultan-ı Ezel, Ebed'in
muhaberesine tercümanlık yapan Resul-i Rahman'ı dinlemeye ve o Muhbir-i Sadık'a iman ile teslim
olmaya mani olan nefsin heva ve hevesini terketmiyorsun!..
'lem Eyyühel-Aziz! Görüyoruz ki: Sâni'-i Hakîm, kemal-i hikmetiyle pek âdi eylerden pek
hârika mu'cize-i mensucat yapıyor. Ve keza abesiyet ve israfa mahal bırakılmamak üzere, bir ferdi
envaen vazifeler ile tavzif ediyor. Hattâ insanın ba ında, insanın muvazzaf oldu u vazifeleri görmek
için her vazifeye göre birer tırnak kadar maddî bir eyin bulunması îcabetseydi, bir ba ın Cebel-i
Tur büyüklü ünde olması lâzım gelirdi ki, ashab-ı vezaife yer olsun.
Ve keza lisan sair vezaifiyle beraber erzak hazinesine ve kudretin matbahında pi irilen bütün
taamlara müfetti tir. Ve bütün taamların tatlarını yakîn eden, bilen bir ehl-i vukuftur.
te bu faaliyet-i hakîmiyeden anla ılıyor ki; zamanın seyliyle beraber gelip geçen e ya-yı
seyyaleden ve geçen günlerden senelerden, asırlardan, leyl ve neharın takallübü ile pek çok
mensucat-ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet âlemin fihristesi hükmünde olan insan
fabrikasında dokunan mensucat o hakikatı tenvir eder. Öyle ise, bu fâni dünyada mevt, fena, devair104
i gaybiyede safi bir bekaya intikal ederek bâki kalır. Evet rivayetlerde vardır ki; insanın ömür
dakikaları insana avdet ederler. Ya gafletle muzlim olarak gelirler veya hasenat-ı muzie ile avdet
ederler."
'lem Eyyühel-Aziz! Görüyoruz ki: Sâni'-i Hakîmin, efrad ve cüz'iyatın tasvirinde büyük
büyük tefennünleri vardır. Evet hayvanların pek büyük ve pek küçükleri oldu u gibi, ku larda,
balıklarda, meleklerde ve sair ecramda, âlemlerde dahi pek küçük ve pek büyük ferdleri vardır.
Cenab-ı Hakk'ın u tefennünde takib etti i hikmet:
1- Tefekkür ve ir ad için bir lütuf, bir teshilattır.
--- sh:»(Ms:217) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------2- Kudret mektubları okunup fehmetmekte bir kolaylıktır.
3- Kudretin kemalini izhar etmektir.
4- Celalî ve cemalî her iki nevi san'atı ibraz etmektir.
Maahaza, pek ince yazıları herkes okuyamaz ve pek büyük eyler de nazar-ı ihataya
alınamaz. te ir adı teshil ve tamim için bir kısmını küçük harfler ile, bir kısmını da büyük harflerle
yazmakla ir adın iktizası yerine getirilmi tir.
Amma eytanın talebesi olan nefs-i emmare, cismin küçüklü ünü san'atın küçüklü üne atf
etmekle, esbabdan sudûrunu tecviz ediyor. Ve pek büyük cisimler dahi hikmet ile yaratılmamı
iddiasında bulunarak bir nevi abesiyete isnad ediyor.
'lem Eyyühel-Aziz! Gerek cûdda, gerek rızıkta ifrat derecesinde mebzuliyet vardır. Bu ise,
hikmetten uzak, abesiyete yakın görünür. Evet e er yaratılan ey bir gaye için yaratılıyorsa hakkın
var; amma gayeler pek çoktur. Binaenaleyh bir gayeye nazaran abesiyet hissedilse bile, gayelerin
mecmuuna nazaran ayn-ı hikmet ve ayn-ı adalettir.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın san'atıyla Hâlıkın san'atı arasındaki fark: nsan kendi san'atının
arkasında görünebilir, amma Hâlık'ın masnuu arkasında yetmi bin perde vardır. Fakat, Hâlıkın
bütün masnuatı def'aten bir nazarda görünebilirse, siyah perdeler ortadan kalkar, nuranîler kalır.
'lem Eyyühel-Aziz! Hayvanattan olsun nebatattan olsun tevellüd ile tenasül ümulüne dâhil
olan her ferd vech-i arzı istilâ ve tasallut etmek niyetindedir ki, arzı kendisine ve zürriyetine has ve
hâlis bir mescid yapmakla Fâtır-ı Hakîm'in esma-i hüsnasını izhar ile Hâlıkına gayr-ı mütenahî bir
ibadette bulunsun.
Evet ku ların, balıkların, karıncaların yumurtalarında, e car ve sebzevatın semeratında ve o
semeratın tohumlarındaki ifrat derecesini bulan kesret o vaziyeti tenvir eder. Lâkin âlem-i ehadetin
darlı ına ve müstakbel ibadetlerin Allâm-ül Guyub'un ilminde mevcud oldu una binaen, niyetten
fiile henüz çıkmayan onların ibadetleri kabul edilmi tir.
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Kerim, bazan bir eyin müteaddid gayelerinden insanlara ait
bir gayeyi zikre tahsis eder. Bu ihtar
--- sh:»(Ms:218) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------içindir, inhisar için de ildir. Yani, o eyin gayeleri, zikredilen gayeye münhasır de ildir. Ancak o
eyin nizam ve intizam ve sair faydalarına insanın nazar-ı dikkatini celbetmek için insanlara raci' o
faideyi zikrediyor. Meselâ:
r3 4
@&W A !E H>
T3@. /3 7 N K 9
âyet-i kerime ile zikredilen
faide, takdir-i kamerin binlerce faidelerinden biridir. Yoksa, takdir-i kamer bu faideye münhasır
de ildir. Yani, kamer yalnız bu gaye için de ildir. Bu gaye onun gayelerinden biridir.
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'a mahsus taklidi mümkün olmayan en bahir tevhid sikke
ve mühürlerinden biri, gayr-ı ma'dud muhtelif e yayı basit bir eyden halketmektir. Evet pek basit
olan u topraktan binlerce enva', muhtelif nebatat, gayr-ı mütenahî bir kudret ile, bir ilim ile, pek
büyük bir ittikan, bir sühuletle yaratılmakta oldu u tevhidin öyle bir bürhanıdır ki; hem taklidi, hem
tenkidi imkân haricidir.
'lem Eyyühel-Aziz! Hayat-ı insaniyenin vezaifinden biri de kendi cüz'î sıfatlarını uunatını,
Hâlıkın küllî sıfatlarını, uunatını fehmetmek için bir mikyas yapmaktır. Amma, âlem-i âhirette
ha irdeki uunat-ı azîmesini ve kıyamette emvatın ihyasıyla ahval-i umumiyesini fehmetmek için,
ancak güz mevsiminin kıyametiyle baharların ha ri, ha ir ve kıyamet-i kübrada Hâlık'ın uunatına
mikyas olabilir.
105
'lem Eyyühel-Aziz! Müslümanları lehviyat-ı nevmiye mesabesinde olan dünya hayatına
davet etmekle, Cenab-ı Hakk'ın helâl etti i tayyibat dairesinden, haram etti i habisat mezbelesine
te vik eden adamın meseli öyle bir sarho a benzer ki:
Parçalayıcı arslan ile, ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor. Sehpa a acı ile jimnastik
a acını birbirinden ayıramıyor. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz edemedi i halde, kendisini
mür id bilerek ir ad ve nasihata çıkıyor.
Esna-yı ir adda bir adama rastgelir. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan
duruyor. Ön tarafında da sehpa a acı kuruldu u gibi, her iki yanında da deh etli yaralar var. Fakat
adamca ızın
--- sh:»(Ms:219) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse ifayab olur. Ve o
arslan, ata inkılab eder; burak gibi bine i olur. O sehpa a acı da; daima teceddüd etmekte olan
ahval-i âlemi, seyyal manzaraları seyretme e âlet ve vasıta olur. O sarho herif, o zavallı
adamca ıza diyor: "Yahu nedir o ilâçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at keyfine bak."
Adamca ız: "Yok baba! Bu ilâçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan
almakta oldu um haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü
öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir a zını kapatabilirsen ve hayatımın maruz kaldı ı fena ve
zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ seninle beraber dans
oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def'ol git. Sen ancak kendin gibi sarho ları kandırabilirsin.
Ben
sarho
' (E H
de ilim.
[email protected]
Dünyanıza,
keyfinize
ihtiyacım
yok.
Çünki
K j@ H D E H
bana yeter."
'lem Eyyühel-Aziz! Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, müslümanları ecnebi âdetlerine
ittiba ile eair-i slâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur'an Nurcuları böylece müdafaada
bulunurlar: "E er dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa,
pekâlâ, dini de terk ediniz, eairi de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konu mayınız. Bakınız
arkamızda pençelerini açmı hücuma hazır ecel arslanı tehdid ediyor. E er iman kula ıyla Kur'anın
sadâsını dinleyecek olursan o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmana ula tıracaktır.
Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile
da ıtacaktır. Ve keza önümüzde i'dam sehpaları kurulmu tur. E er iman, îkanla Kur'anın ir adını
dinlersen, o sehba a açlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ula tırıcı bir
sefine yapılacaktır.
Ve keza sa yanımızda fakr yarası, solda da acz, za'f cerihası
--- sh:»(Ms:220) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------vardır. E er Kur'anın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmanın ziyafetine evk u
i tiyaka inkılab edecektir. Acz ve za'fımız da Kadîr-i Mutlak'ın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet
tezkeresi gibi olur.
Ve keza bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden ha re, ha irden ebed
memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı da ıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır.
Güvendi imiz akıl ve ilimden ümid yok. Ancak Kur'an'ın güne inden, Rahman'ın hazinesinden
tedarik edilebilir. E er bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût
ediniz, Kur'anı dinleyelim bakalım ne emrediyor:
7 K] 3 - ] 8 3
Z, 4 - K] R)
Hülâsa: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset arabıyla veya öhret hırsıyla veya rikkat-ı
cinsiye ile veya felsefenin dalaleti ile veya medeniyetin sefahetiyle sarho olanlar senin me reb ve
mesle ine tâbi olurlar. Fakat insanın ba ına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun
sarho lu unu izale ile ayıltacaktır.
Ve keza insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile mübtela ve me gul de ildir. Belki
müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederi ile hâl elemlerine maruzdur. Fakat kendisini akî,
dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur'anın u be aretini dinlesin:
106
0KX5 = 2,9> , 3( ,@.! 1 2, C4 : 8 = n,< 8 #3 2 8
LH T,V ,: F G +3 - ' 5 8 ZK<8“ ) 3 †E 4 )
--- sh:»(Ms:221) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
*
@ W 7,f 2,> C
&>
ilâ âhiri Sure...
'lem Eyyühel-Aziz! Her bir masnu'da tahakkuk eden kemal-i san'at, Sâniin her mekânda ve
her masnuun yanında bulunmasına delalet etti i gibi; hiç bir mekânda ve hiç bir masnuun yanında
bulunmamasına da delalet eder.
Ve keza insan, her bir eye muhtaç oldu u cihetle her eyin melekûtu elinde ve her eyin
hazinesi yanında olan Zât-ı Akdesden maada kimseye ibadet edemez.
Ve keza insan vücud, icad, hayır, ef'al cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla karıncadan, arıdan
edna, örümcekten daha zaîftir. Fakat adem, tahrib, er, infial cihetiyle semavat, arz, cibalden daha
büyüktür. Meselâ: Hasenat yaptı ı zaman, habbe habbe yapar. Seyyiat yaparsa kubbe kubbe yapar.
Evet meselâ küfür seyyiesi bütün mevcudatı tahkir eder, kıymetten dü ürür.
Ve keza insanın bir cihetle kıl kadar bir ihtiyarı, zerre kadar bir iktidarı, ua kadar bir hayatı,
dakika kadar bir ömrü, cüz'î bir cüz kadar mevcudiyeti varsa da, di er cihetle hadsiz bir acz ve fakrı
da vardır. Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlakın tecelliyatına geni bir ma'kes olur.
Ve keza insan hayat-ı dünyeviye cihetiyle bir çekirdek olup, pek büyük semere ve sünbüller
vermek için kendisine tevdi edilen cihazatı, bazı maddeleri elde etmek için tavuk gibi toprakları,
gübreleri, necisleri e meye sarfeder, faidesiz tefessüh eder. Ve hayat-ı maneviye cihetiyle emelleri
ebede kadar uzanan bir ecere-i bâkiyedir.
--- sh:»(Ms:222) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Ve keza insan fiil ve sa'yi cihetiyle zaîf bir hayvan olup daire-i sa'yi pek dardır. nfial, sual,
dua cihetiyle Rahman-ı Rahîm'in aziz bir misafiridir. Dairesi hayal kadar geni tir.
Ve keza insanın hayat-ı hayvaniyeden aldı ı lezzet bir serçe ku unun lezzeti kadar de ildir.
Çünki insanda hüzün, keder, korku var, onda yoktur. Fakat cihazat, hissiyat, duygular, istidadlar
itibariyle hayvanların en a'lâsından fazla lezzet alır. nsanın u vaziyetine dikkat edilirse anla ılır ki:
Bu kadar cihazat, bu hayat için olmayıp, ancak bir hayat-ı bâkiye için kendisine verilmi tir.
Ve keza insan saltanat-ı rububiyetin mehasinine nâzır ve esma-i kudsiyenin cilvelerine dellâl
ve kalem-i kudretle yazılan mektubat-ı lahiyeyi mütalaa ile mütefekkir oldu u cihetle, e ref-i
mahlukat ve halife-i arz olmu tur.
***
#!K9V > a3@ ‚= ‚
'lem Eyyühel-Aziz! nsandaki kusur sonsuz oldu u gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet
yoktur. nsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebarüz etti i gibi; insandaki kusur,
kemalât-ı Sübhaniye derecelerine bir mirsaddır. nsandaki fakr, gına-i rahmetin derecelerine bir
mikyastır. nsandaki acz, kudret ve kibriyasına bir mizandır. nsandaki tenevvü-ü hacat, enva'-ı
niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergâh-ı
izzetine kusurlarına "Esta firullah" ve "Sübhanallah" ile ilân etmektir.
***
" 4` DV z3\V 2 " H DV z 8 2 *
'lem Eyyühel-Aziz! Her bir insan için hayat seferinde iki yol vardır. Bu iki yolun uzunlu u
kısalı ı birdir. Amma birisinde ehl-i uhud ve ehl-i vukufun ehadet ve tasdikleriyle onda dokuz
107
menfaat ihtimali var. kinci yolda mes'ele ma'kusedir. Onda dokuz zarar
--- sh:»(Ms:223) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ihtimali vardır. kinci yol ile gidenin ne silâhı var, ne zahîresi. Tabiî yolda pek çok korkulara maruz
kalaca ı gibi ihtiyaçlarını def' için çoklara minnet altında kalır. Fakat birinci yola sülûk edenin, hem
silâhı, hem erzakı beraberdir. Pek serbestane gider. Birinci yol Kur'an yoludur, ikinci yol ise dalalet
yoludur.
Evet ehl-i uhudun, ehl-i vukufun tasdik ve ehadetleriyle sabittir ki, iman yümnüyle
yürüyen emn ü eman içindedir. Ve bilâhere merkez-i hükûmete ula tı ında onda dokuzu büyük
mükâfatlara mazhar olacaklardır. Fakat, dalalet zulümatı içinde yürüyenler esna-yı seferde
korkudan, açlıktan her eye ve herkese tezellül ettikten sonra, mahall-i hükûmete vâsıl oldu unda
onda dokuzu ya i'dam veya ebedî hapse mahkûm olacaklardır. Binaenaleyh aklı olan, zararlı bir
eyi, dünyevî, edna bir hıffet için tercih etmez.
Ehl-i uhud dedi imizden maksad, evliyaullahtır. Zira velayet sahibi, avamın itikad etti i
eyleri gözle mü ahede ediyor. Kur'an yolu ile gidenlerin silâh ve zahîreleri ise; Kadîr-i Mutlak'a,
Ganiyy-i Kerim'e olan tevekkül onları temin eder. Zira tevekkül, istinad ve istimdad noktalarını
tazammun ediyor. Bu noktalar da kelime-i tevhidi istilzam ediyor. Kelime-i tevhid de namazı iktiza
ediyor. Namaz dahi ubudiyetin esas bir rüknüdür. Ubudiyeti emreden tekliftir. Mükellefiyetini îfa
edenin, mükellefiyet müddetince, mükellefiyet-i askeriye gibi yemekleri, libasları ve sair hayat
lâzımeleri hazine-i Rahmandan verilir. Mükellefiyet-i askeriye iki buçuk senedir. Amma
mükellefiyet-i ubudiyet, müddet-i ömürdür.
***
2 , 4 = ZK<8“ 7 2 MhH M,= 8 3
Z, 4 /1: 3. *
'lem Eyyühel-Aziz! nsan bir yolcudur. Sabavetten gençli e, gençlikten ihtiyarlı a,
ihtiyarlıktan kabre, kabirden ha re, ha irden ebede kadar yolculu u devam eder. Her iki hayatın
levazımatı, Mâlik-ül Mülk tarafından verilmi tir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu
hayat-ı fâniyeye sarfediyor. Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı
bâkiyeye sarfetmek gerektir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmidört lira
harcırah alan bir memur, ilk dâhil oldu u memlekette yirmiüç
--- sh:»(Ms:224) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------lirayı sarfederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevab verecektir? Böyle yapan
kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için
yirmidört saatlik bir vakit vermi tir. Ço unu aza, azını ço a vermek suretiyle, yirmiüç saat kısa ve
fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saatı da be namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata
sarfetmek lâzımdır ki dünyada pa a, âhirette geda olmasın!
'lem Eyyühel-Aziz! Gafil olan insan, kendi vazifesini terkeder, Allah'ın vazifesiyle me gul
olur. Evet insan, gafletten dolayı iktidarı dâhilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zaîf
kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatını
kaybetmekle âsi, akî, hâin adamların partisine dâhil olur.
Evet insan bir askerdir. Askerlik vazifesi ba ka, hükûmetin vazifesi ba kadır. Askerlik
vazifesi talim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak i lerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını,
silâhını vermektir. Binaenaleyh erzakını temin için askerli e ait vazifesini terk edip ticaretle meselâ- i tigal eden bir asker, akî ve hâin olur. Bu itibarla insanın Allah'a kar ı ubudiyet,
vazifesidir. Terk-i kebair takvasıdır. Nefis ve eytanla u ra ması, cihadıdır.
Amma gerek nefsine, gerek evlâd ve taallukatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah'ın
vazifesidir. Evet madem hayatı veren odur. O hayatı koruyacak levazımatı da o verecektir. Yalnız,
hükûmetin asker için ofislerde cem'etti i erzakı askerlere ta ıttırdı ı, temizlettirdi i, ö üttürdü ü,
pi irttirdi i gibi, Cenab-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp
cem'ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir me guliyet,
bir e lence olsun ve atalet, betalet azabından kurtulsun.
Ey insan! Rahm-ı maderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken,
seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana! Her
108
bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva'-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin
a zına getirip sokacak de il ya! Yahu, e lencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü
leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!
--- sh:»(Ms:225) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Hülâsa: Allah'ı ittiham etmekle i ini terk edip Allah'ın i ine karı ma ki nankör âsiler
defterine kaydolmayasın.
***
- h\>W , A *
'lem Eyyühel-Aziz! Bazı dualar icabete iktiran etmez, diye iddiada bulunma. Çünki dua bir
ibadettir. badetin semeresi âhirette görünür. Dünyevî maksadlar ise, namaz vakitleri gibi, dualar
ibadeti için birer vakittirler. Duaların semeresi de illerdir. Meselâ: emsin tutulması küsuf
namazına, ya mursuzluk ya mur namazına birer vakittir.
Ve keza zalimlerin tasallutu ve belaların nüzulü, bazı hususî dualara vakittir. Bu vakitler
bâki kaldıkça, o namazlar, o dualar yapılır. E er bu vakitlerde dünyevî maksadlar hasıl olursa, zâten
nurun alâ nur. Ve illâ, icabet duaya iktiran etmedi, diyemezsin. Ancak, henüz vakit inkıza etmemi ,
duaya devam lâzımdır, diyebilirsin. Çünki o maksadlar duaların mukaddemesidir, neticesi
de illerdir. Cenab-ı Hakk'ın duaların icabetine va'detmesi ise, icabet ayn-ı kabul de ildir. Yani,
icabet kabulü istilzam etmez. Duaya her halde cevab verilir. Cevabsız bırakılmaz. Matluba olan is'af
ise, Mucîbin hikmetine tâbidir. Meselâ: Doktoru ça ırdı ın zaman, herhalde: "Ne istersin" diye
cevab verir. Fakat: "Bu yeme i veya bu ilâcı bana ver" dedi in vakit, bazan verir, bazan hastalı ına,
mizacına mülayim olmadı ından vermez.
Adem-i kabul esbabından biri de, duayı ibadet kasdıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsis
etti inden aks-ül amel olur. O dua ibadetinde ihlas kırılır, makbul olmaz.
'lem Eyyühel-Aziz! nkılablar neticesinde, her iki taraf arasında geni geni dereler husule
geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında
gidi geli olsun. Lâkin o köprülerin inkılabat cinslerine göre ekilleri, mahiyetleri mütebayin;
isimleri mütenevvi olur. Meselâ uyku âlemi, yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah,
dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismanî ile âlem-i ruhanî arasında bir
köprüdür. Bahar, kı ile yaz arasında
--- sh:»(Ms:226) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ayrı bir nevi köprüdür. Kıyamette ise, inkılab bir de ildir. Pek çok ve büyük inkılablar olaca ından,
köprüsü de pek garib, acib olması lâzım gelir.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın ba'de-l mevt Hâlık-ı Rahman ve Rahîm'e rücuu hakkında ilânat
yapan u
r3.
~ Kj
~ 2EH`
~
-H` .
gibi âyetlerde büyük bir be aret ve teselli oldu u gibi, ehl-i isyana da büyük tehdidleri ima vardır.
Evet bu âyetlerin sarahatine göre: Ölüm; zeval, firak, adem kapısı ve zulümat kuyusu
olmayıp; ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed'in huzuruna girmek için bir medhaldir. Bu be aretin i aretiyle
kalb adem-i mutlak korkusundan, eleminden kurtulur. Evet küfrün tazammun etti i cehennem-i
maneviyeye bak!
05 &^ @ 3
Hadîs-i Kudsîsi sırrınca, Cenab-ı Hak kâfirin zan ve itikadını
daimî bir azab-ı elîme kalb eder. Sonra, iman ve yakîn ile, Cenab-ı Hakk'ın likasından sonra,
rızasından sonra, rü'yetinden sonra mü'minler için hasıl olan lezzetlerin derecelerine bak! Hattâ
cehennem-i cismanî, ârif olan mü'min için, âsiye kâfirin cehennem-i manevîsine nisbeten cennet
gibidir.
Arkada ! Âlem-i bekaya delalet eden berahinden maada, arkasında saflar te kil edip
dualarına bir a ızdan "Âmîn! Âmîn!" söyleyen enbiya, evliya, sıddıkîn imamları, Mahbub-u
Ezelî'nin Habib-i Ekremi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tazarruatı, duaları, âlem-i bekada
insanın bekasına pek büyük bürhan ve kâfi bir vesiledir. Çünki; kâinatı serapa istilâ eden u
hüsünler, güzellikler, cemaller, kemaller; o Habib'in tazarruatını i itmemek veya kabul etmemek
109
kadar çirkin, kabih, kusur, naks addedilecek bir eye müsaade eder mi? Cenab-ı Hak bütün
nekaisten, çirkin eylerden münezzeh, müberra de il midir? Elbette münezzehtir.
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'ın verdi i nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek,
bazan gurura ve kibre incirar eder. Tevazu kasdıyla da o nimetleri ketmetmek iyi de ildir.
Binaenaleyh
--- sh:»(Ms:227) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. öyle ki:
Her bir nimetin iki vechi vardır. Bir vechi insana aittir ki insanı tezyin eder, medar-ı lezzeti
olur. Halk içinde temayüze sebeb olur. Mucib-i fahr olur, sarho olur. Mâlik-i Hakikî'yi unutur. En
nihayet kibir ve gurur kuyusuna dü ürtür.
kinci vechi ise, in'am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in'amını if a,
esmasına ehadet eder. Binaenaleyh tevazu, ancak birinci vecihle tevazu olabilir. Ve illâ küfranı
tazammun etmi olur. Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle manevî bir ükür olmakla memduh olur.
Yoksa kibir ve gururu tazammun etti inden mezmundur. Tevazu ile tahdis-i nimet öylece bir
içtimaları var:
Bir adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama ba ka bir adam "Ne
kadar güzel oldun." dedi ine kar ı "Güzellik paltonundur." dedi i zaman, tevazu ile tahdis-i nimeti
cem'etmi olur.
'lem Eyyühel-Aziz! Ücret alındı ı zaman veya mükâfat tevzi edildi i vakit, rekabet,
kıskançlık mikrobu oynamaya ba lar. Fakat i zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi
olmuyor. Hattâ tenbel olan adam çalı kanı sever. Zaîf olan kavîyi takdir ve tahsin eder. Fakat
çalı masını ister ki, i hafif olsun, zahmetten kurtulsun.
Dünya da umûr-u diniyeye ve a'mal-i âhirete i ve hizmet için kurulmu bir fabrika oldu u
cihetle ve o fabrika içerisinde i lenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki âlemde göründü üne
nazaran ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Oldu u takdirde ihlası kaybolur. Ve o rekabeti yapan,
halkın takdir ve tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı dü ünür. Zavallı dü ünmüyor ki, o dü ünce ile
amelini adem-i ihlas ile ibtal eder. Çünki sevab i'tasında ve ücret aldı ında, nâsı Rabb-i Nâs'a erik
yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.
'lem Eyyühel-Aziz! Keramet ile istidrac manen birbirine mübayindir. Zira keramet, mu'cize
gibi Allah'ın fiilidir. Ve o keramet sahibi de kerametin Allah'tan oldu unu bilir ve Allah'ın
kendisine hâmi ve rakib oldu unu da bilir. Tevekkül ü yakîni de fazlala ır. Lâkin bazan Allah'ın
izniyle kerametlerine uuru olur, bazan olmaz. Evlâ ve eslemi de bu kısımdır.
--- sh:»(Ms:228) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------stidrac ise, gaflet içinde iken e ya-yı gaybiyenin inki afından ve garib fiilleri izhar
etmekten ibarettir. Fakat bu istidrac sahibi, nefsine istinad ve iktidarına isnad etmekle enaniyeti,
gururu öyle fazlala ır ki
"
> 3
okumaya ba lar. Lâkin o inki af, tasfiye-i nefs ve
tenevvür-ü kalb neticesi oldu u takdirde, ehl-i istidrac ile ehl-i keramet arasında tabaka-i ûlâda fark
yoktur. Tam manasıyla fenaya mazhar olanlar ise, onlara da Allah'ın izniyle e ya-yı gaybiye inki af
eder. Ve onlar da, o e yayı fena fillah olan havaslarıyla görürler. Bunun istidracdan farkı pek
zahirdir. Zira zahire çıkan bâtınlarının nuraniyeti, müraîlerin zulümatıyla iltibas olmaz.
***
/ 4 b&5 8 "#$% . 2 *
'lem Eyyühel-Aziz! Tesbihat, ibadat, gayr-ı mahdud enva'larıyla her eyde vardır. Fakat, her
eyin kendi tesbihat ve ibadetini bütün vecihlerini daima bilip uur edinmesi lâzım de ildir. Çünki
husul huzuru istilzam etmez. Tesbih ve ibadet edenler, yalnız yaptıkları amelin mahsus bir tesbih
veya sıfatı malûm bir ibadet oldu unu bilirlerse kâfidir. Zâten Mabud-u Mutlak'ın ilmi kâfidir.
nsandan maada mahlukatta teklif olmadı ından, onlara niyet lâzım de ildir. Ve keza amellerinin
sıfatını bilmek de lâzım de ildir.
'lem Eyyühel-Aziz! nsan-ı mü'minin kıymeti, ihtiva etti i san'at-ı âliye ile esma-i hüsnadan
in'ikas eden cilvelerin nakı ları nisbetindedir. nsan-ı kâfirin kıymeti ise, et, kemikten ibaret fâni ve
110
sâkıt maddesinin kıymetiyle ölçülür. Kezalik bu âlem de, e er Kur'anın tarif etti i gibi mana-yı
harfiyle, yani Cenab-ı Hakk'ın azametine bir âlet nazarıyla bakılırsa, o nisbette kıymettar olur. E er
felsefenin dedi i gibi, mana-yı ismiyle yani hiç bir fâil, Hâlık ile ba lı olmayıp müstakill-i bizzât
nazarıyla bakılırsa, kıymeti camid, mütegayyir maddesinde münhasır kalır. Kur'andan istifade
edilen ilmin felsefe ilminden ne derece yüksek oldu u, u misal ile tebarüz eder:
3_` KW P X 'H`
Bu hükm-ü Kur'anî esma-i hüsnanın
--- sh:»(Ms:229) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------cilvelerine bakmak için bir pencere açıyor. öyle ki:
Ey insan! Bu ems, azametiyle beraber size müsahhardır. Meskenlerinize nur veriyor.
Yemeklerinizi hararetiyle pi irtiyor. Sizin öyle Azîm, Rahîm bir Mâlikiniz var ki, bu ems onun bir
lâmbası olup misafirhanesinde sâkin misafirlerini ziyalandırıyor.
Felsefenin hikmetince, ems büyük bir ate tir, yerinde dönüyor. arz ile seyyarat, ondan uçan
parçalardır. Cazibe ile emse merbut kalarak medarlarında hareket ediyorlar.
'lem Eyyühel-Aziz! nsanın Cenab-ı Hak'tan hiç bir hakkı taleb etmeye hakkı yoktur.
Bilakis daima ona ükretmeye medyundur. Çünki mülk onundur. nsan onun memluküdür.
--- sh:»(Ms:230) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------MU'C ZE- KÜBRADAN B RKAÇ KATREY TAZAMMUN EDEN
ONDÖRDÜNCÜ RE HA
B R NC KATRE: Nübüvvet-i Ahmediye'yi (A.S.M.) isbat eden deliller ne ta'dad ve ne
tahdid edilemez. Ehl-i tahkik ve yüksek insanlarca, beyanları hakkında yapılan tasnifler pek çoktur.
Acz ve kusurum ile " uaat" adlı eserimde o emsin bazı uaları beyan edildi i gibi, "Lemaat" adlı
ikinci bir eserimde Kur'anın i'caz dereceleri, kırka ibla edilmi tir. Ve o vücuh-u i'cazdan belâgat-ı
nazmiyeye ait bir vecih de arat-ül 'caz nam eserimde beyan edilmi tir. tihası olanlara o üç kitabı
tavsiye ediyorum.
K NC KATRE: Geçen derslerden anla ıldı ı üzere Hâlık-ı arz ve semavatın, nev'-i
be erin ıslah ve terbiyesi için inzâl etti i Kur'anın pek çok vazife ve makamları vardır.
Evet Kur'an kâinatın bir tercüme-i ezeliyesidir. Ve kâinatın kendi lisanlarıyla okudukları
âyât-ı tekviniyenin tercümanıdır. Ve u kitab-ı âlemin tefsiri oldu u gibi; arz, semavat sahifelerinde
müstetir esma-i hüsnanın definelerini ke aftır. Ve u âlem-i ehadete âlem-i gaybdan bir lisandır.
Ve âlem-i slâmın güne i oldu u gibi, âlem-i âhiretin de haritasıdır. Ve Cenab-ı Hakk'ın zâtına,
sıfâtına, esmasına, uunatına bir bürhan ve bir tercümandır. Ve keza nev'-i be erin eriat kitabı,
hikmet kitabı, dua kitabı, davet kitabı, ibadet kitabı, emir kitabı, zikir kitabı, fikir kitabı olmakla,
zahiren bir kitab eklinde ise de, ihtiva etti i fünun ve ulûm cihetiyle binlerce kitab hükmündedir.
ÜÇÜNCÜ KATRE: Tekrarat-ı Kur'aniyedeki i'cazın bir lem'asını beyan zımnında "Altı
Nokta"dan ibarettir.
Birinci Nokta: Kur'an bir zikir kitabı, bir dua kitabı, bir davet kitabı oldu una nazaran,
surelerinde vukua gelen tekrar, belâgatça ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir. Çünki zikir ve duadan
maksad
--- sh:»(Ms:231) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------sevabdır ve merhamet-i lahiyeyi celbetmektir. Malûmdur ki, bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar
lâzımdır ki, o nisbette sevab kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvir
eder. Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde tesiri, te'kidi vardır.
kinci Nokta: Kur'an bütün be erin tabakatına hitab ve deva oldu u için, zeki-gabî, takîakî, zâhid gayr-ı zâhid, bütün insan tabakaları u hitab-ı lahiyeye mazhar ve bu eczahane-i
Rahmaniyeden ilâç almaya hakları vardır. Halbuki Kur'anı tamamen ve daima okumak herkese
müyesser de ildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler bilhassa uzun surelerde tekrar
edilmi tir ki her bir sure hemen hemen bir küçük Kur'an hükmünde olsun ki herkes sühuletle
istedi i vakit istedi i sureyi okumakla tam Kur'anın sevabını kazanabilsin. Evet
K(&1 2 9 3 KW 9
olan âyet-i kerime bu hakikatı isbat ediyor.
Üçüncü Nokta: Cismanî ihtiyaçlar vakitlerin ihtilaflarıyla tebeddül eder. Noksan ve
111
fazlala ır. Meselâ: Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti
zamanlarında olur. Gıdaya olan hacet, her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç, alelekser haftada bir defa
lâzımdır. Ve hâkeza...
Kezalik manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda "Allah" kelimesine
ihtiyaç vardır. Her vakit "Besmele"ye her saatte "Lâ ilahe illallah"a ihtiyaç vardır. Ve hâkeza...
Binaenaleyh; âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza o
gibi hükümlere olan ihtiyacın iddetine i arettir.
Dördüncü Nokta: Bilirsiniz ki; Kur'an bu metin din-i azîmin esasatını ve slâmiyetin
erkânını tesis etti i gibi, içtimaat-ı be eriyeyi tebdil eden bir kitabdır. Malûmdur ki: Müessis olan
zât, vaz'etti i esasları güzelce yerle tirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet tekrar edilen ey
sabit kalır, takarrur eder, unutulmaz.
Ve keza Kur'an be erin muhtelif tabakalarından kalî veya halî yapılan suallere lâzım olan
cevabları veren umumî bir mür id-i mücibdir. Malûm ya, sual tekerrür ederse cevab da tekerrür
eder.
--- sh:»(Ms:232) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Be inci Nokta: Bilirsiniz ki, Kur'an pek büyük mes'elelerden bahseder. Ve kalbleri iman ve
tasdike davet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis açar. Akılları; marifete, dikkate tahrik eder.
Binaenaleyh o mesailin, o ince hakaikın, kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede
türlü türlü üslûblarla tekrara ihtiyaç vardır.
Altıncı Nokta: Bilirsiniz ki, her âyet için bir zahir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala'
var. Ve her bir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksadlar vardır. Binaenaleyh muayyen
bir âyet her yerde öbür münasib bir vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zahiren tekrar
görünse bile hakikatte tekrar de ildir.
DÖRDÜNCÜ KATRE: Kur'anın felsefî mesail-i kevniyenin bir kısmında ihmal ile, bir
kısmında ibham ile, öteki kısmında icmal ile i aret etti i derece-i i'cazı "Altı Nükte" zımnında izah
ediyoruz.
Birinci Nükte: S: Ne için Kur'an da, hikmet ve felsefe gibi kâinattan bahsetmiyor?
C: Felsefe hakikattan udûl etmi , kâinata mana-yı ismiyle bakarak, kâinatı kâinat hesabına
istihdam ediyor. Kur'an ise, Haktan hak ile nâzil olmu , hakikata gidiyor. Mevcudata mana-yı
harfiyle bakarak Hâlıkının hesabına istihdam ediyor.
S: Ulvî ve süflî ecramın mahiyetleri, ekilleri, hareketleri hakkında fennin verdi i beyanat
gibi beyan lâzım iken, mübhem bırakılmı tır?
C: Bu gibi mes'elelerde ibham daha mühimdir. Ve icmal daha cemil ve güzeldir. Çünki
Kur'an, istitradî ve tebaî olarak Cenab-ı Hakk'ın zâtına, sıfatına istidlal için kâinattan bahsediyor.
stidlalin birinci artı, delilin neticeden daha zahir ve malûm olması lâzımdır. E er fencilerin
i tihası gibi " emsin sükûnuna, arzın hareketine bakmakla Allah'ın azametini anlayınız." demi
olsaydı, delil müddeadan daha hafî olurdu. Ve insanların ekserisi, ekser zamanlarda
fehmedemediklerinden inkâra zehab ederlerdi. Halbuki, ir ad ve hidayet zamanlarında cumhurun
derece-i fehimleri nazara alınarak ona göre söz söylemek îcabeder. Maahaza ekseriyete yapılan
müraattan, ekalliyette kalanın mahrumiyeti ne 'et etmez. Çünki onlar da istifade ediyorlar. Amma
mes'ele makuse olursa, ekseriyet mahrum kalır, istifade edemez. Çünki fehimleri kasırdır.
--- sh:»(Ms:233) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Ve sâniyen: Belâgat-ı ir adiyenin e'nindendir ki, avamın nazarına, âmmenin hissine,
cumhurun fehmine göre hareket yapılsın ki; nazarları tevahhu , fikirleri kabulden imtina' etmesin.
Binaenaleyh cumhura olan hitabın en beligi zahir, basit, sehl olmasıdır ki âciz olmasınlar. Muhtasar
olsun ki, melûl olmasınlar. Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayan tafsilden nefret etmesinler.
Ve sâlisen: Kur'an mevcudatın ahvalinden ancak Hâlıkları için bahseder. Mevcudatın
zâtlarına ait de ildir. Bu itibarla Kur'anca en mühim, kâinatın Hâlık'a nâzır olan ahvalidir. Fen ise,
Hâlık'ı i e katmıyor. Kâinatın ahvalinden bizâtiha bahsediyor. Ve keza Kur'an bütün insanlara hitab
eder. Ve ekseriyetin fehmini müraat eder ki, tahkiki bir marifet sahibi olsunlar. Fen ise, yalnız
fenciler ile konu ur. Avamı nazara almıyor. Avam taklidde kalıyor. Bu itibarla fennin tafsilâtını
ihmal veya ibham, maslahat-ı âmme ve menfaat-i umumiyeye nazaran, ayn-ı isabet ve ayn-ı
112
hikmettir.
Ve râbian: Kur'an bütün zamanları tenvir ve bütün insanları ir ad eden bir kitabdır. Bu
itibarla ir adın belâgatı îcabınca, ekseriyeti, nazarlarında bedihî olan mes'elelere kar ı mükâbereye,
mugalataya îka' ve icbar etmemek lâzımdır. Ve onlarca mahsus, me hud, maruf olan bir eyi
lüzumsuz yerde ta yir etmemek lâzımdır. Ve keza vazife-i asliyece ekseriyete lâzım olmayan eyin
ihmal veya icmali lâzımdır. Mes'ele, emsin zâtından, mahiyetinden bahsetmek de ildir. Ancak,
âlemi tenvir etmekle, hilkatin nizam merkezi ve âleme mihver olması gibi hârika eyleri ihtiva eden
vazifesinden bahsetmekle, Hâlıkın azamet-i kudretini efkâr-ı âmmeye ibraz etmektir.
kinci Nükte:
3_` KW P X 3@ H`
S: Ne için ems "sirac"la tavsif edilmi tir. Halbuki ehl-i fence, ems arza tâbi de ildir ki ona
sirac olsun. Belki arz ile seyyarat kendisine tâbi olan bir merkezdir?
C: "Sirac" tabiri öyle bir tasvire i arettir ki: Âlem bir saray gibidir. Mevcudatı, o sarayın
mü temilâtı, tezyinatı makamında oldu u gibi, ems de, o saray halkını tenvir eden lahî bir
lüküstür. Ve keza "sirac" tabiri Cenab-ı Hakk'ın rububiyetinden do an vüs'at-ı rahmetine ve o
rahmet içinde derece-i in'am ve ihsanına bir ihtar ve azamet-i saltanatı içinde vahdaniyetine bir
ilândır ki, mü riklerin
--- sh:»(Ms:234) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------mabud ittihaz ettikleri kocaman ems, âlem sarayında lüküs vazifesiyle muvazzaf müsahhar bir
memur ve bir hizmetkârdır. Malûmdur ki, lâmba hizmetini gören camid bir eyin ibadete, yani
mabud olmaya hiç liyakatı var mıdır?
Üçüncü Nükte: Kur'an'ın takib etti i makasıd-ı esasiye ve anasır-ı asliye: Ubudiyetle
tevhid, risalet, ha ir, adalet olmak üzere dörttür. Di er bahsetti i mes'eleler ancak bu maksadlara
vesilelerdir. Bu itibarla vesilelerde yapılacak tafsilât, ol babdaki kavaide muhaliftir. Çünki malayani
ile i tigal, maksadı geri bırakıyor. Bunun içindir ki, bazı mesail-i kevniyede Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan ihmal veya ibham veya icmal yapmı tır. Ve keza Kur'anın muhatablarından kısm-ı ekseri
avamdır. Avam sınıfının hakaik-i lahiyenin ince ve mü kil kısmına fehimleri kadir de ildir. Ancak
temsil ve icmaller ile fehimlerine yakınla tırmak lâzımdır. Bunun içindir ki Kur'an, kesret ile
temsilleri zikrediyor. Ve istikbalde ke fedilecek bazı mesailde de icmal yapıyor.
Dördüncü Nükte: Bu Nükte mütercim tarafından tayyedilmi tir.
Be inci Nükte: Müellif-i muhteremi tarafından tayyedilmi tir.
ALTINCI KATRE: Kur'an ba ka kelâmlar ile mukayese edilmez. Aralarında münasebet
yoktur. Evet kelâmın ulviyetine, kuvvetine, hüsnüne, cemaline kuvvet veren mütekellim, muhatab,
maksad, makam olmak üzere dört eydir. Ediblerin zannettikleri gibi yalnız makam de ildir.
Demek, bir kelâmın derece-i kuvvetini anlamak istedi in zaman; fâiline, muhatabına, gayesine,
mevzuuna bak. Bunların dereceleri nisbetinde kelâmın derecesi anla ılır.
Evet meselâ: O kelâm emir veya nehiy olursa, irade ve kudreti tazammun etti inden
derecesine göre tezauf ediyor. Meselâ: Kur'anın
H N #3 W 3 Q#3. H 67 3
âyetiyle, sema ve
arza verdi i emrin tazammun etti i yüksek ve kat'î irade ve kudret ile derhal semaî sehab çekilir, arz
da suyunu yutar. Ve keza arz ve semaya
3_:K( 3_ ,f 3 >B
âyetiyle verilen emri itaatla kabul
etmelerinden,
--- sh:»(Ms:235) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------o emirdeki irade ve kudretin derece-i kuvveti ve dolayısıyla kelâmın derece-i ulviyeti tebarüz eder.
Fakat, insanların camidata verdikleri emirler, mütekellimindeki irade ve kudretin za'fiyeti
nisbetinde ruhsuz, hayalî hezeyanlardan farkları yoktur.
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'ın "A'lem, Ekber, Erham, Ahsen" gibi esma ve sıfât ve
ef'alinde kullanılan ism-i tafdil tevhide naks de ildir. Çünki maksad, bizzât ve hakikî bir mevsufu
gayr-ı hakikî veya aklî bir imkânla veya vehmî bir mevsufla tafdil etmektir.
Ve keza izzet-i lahiyeye de münafî de ildir. Çünki maksad, sıfat ve ahval-i lahiye ile
mahlukatın sıfat ve ef'ali arasında bir müvazene yapmak de ildir. Yani, ikisini bir seviyede
113
tuttuktan sonra, bunu ona tafdil etmek de ildir ki, sıfat-ı lahiyeye bir naks olsun.
Evet masnuattaki kemalât, Cenab-ı Hakk'ın kemalinden in'ikas eden bir gölge oldu una
nazaran, masnuat, sıfât-ı lahiye ile müvazene hakkına mâlik de ildir.
--- sh:»(Ms:236) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------u'le
'lem Eyyühel-Aziz! Bütün esma-i hüsnanın ifade etti i manalar ile bütün sıfat-ı kemaliyeye
Lafza-i Celal olan "Allah" bil'iltizam delalet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmalarına delalet
eder. Sıfatlara delaletleri yoktur. Çünki sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadı ı gibi aralarında lüzumu beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delaletleri yoktur. Amma
Lafza-i Celal bil-mutabakat Zât-ı Akdes'e delalet eder. Zât-ı Akdes ile sıfat-ı kemaliye arasında
lüzum-u beyyin oldu undan sıfatlara da bil-iltizam delalet eder. Ve keza uluhiyet ünvanı sıfât-ı
kemaliyeyi istilzam etmesi, ism-i has olan "Allah"ın da o sıfatı istilzam etti ini istilzam ediyor. Ve
keza "Allah" kelimesi de nefiyden sonra sıfatlar ile beraber dü ünülür. Binaenaleyh "Lâ ilahe
illallah" kelâmı, esma-i hüsnanın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, u kelime-i
tevhid kelâmı, delalet etti i sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. "Lâ Hâlıka illallah",
"Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyume illallah" gibi... Binaenaleyh terakki etmi olan zâkir bir zât, bu
kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemi oluyor.
'lem Eyyühel-Aziz! Mademki her eyin Allah'tan oldu unu bilirsin ve ona iz'anın vardır.
Zararlı menfaatli her eyi tahsin ve hüsn-ü rıza ile kabul etmek lâzımdır. Ve illâ, gaflete dü meye
mecbur olursun. Bunun için esbab-ı zahiriye vaz'edilmi ve gözlere de gaflet perdesi örtülmü tür.
Kâinat hâdiselerinden insanın heva ve
--- sh:»(Ms:237) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur. E er heva sahibi, bu esbab-ı
zahiriyeyi görüp Müsebbib-ül Esbab'dan gaflet etmese, itirazlarını tamamen Allah'a tevcih eder.
'lem Eyyühel-Aziz! Dualar üç kısımdır.
Birisi: nsanın lisanıyla yaptı ı kavlî dualardır. Savt ve sadâlı hayvanatın, -meselâacıktıkları zaman kendi hususî lisanlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî dualardandır.
kinci Kısım: Nebatat, e carın bilhassa bahar mevsiminde lisan-ı ihtiyaçla yaptıkları ihtiyacî
dualardır.
Üçüncüsü: Tahavvül, tekemmül e'ninde olan eylerin, lisan-ı istidad ile hissedilen istidadî
dualarıdır. Evet her ey Cenab-ı Hakk'ı tesbih etti i gibi lisanıyla, ihtiyacıyla, istidadıyla dahi
Allah'a dua eder.
'lem Eyyühel-Aziz! Çekirdek a aç olmazdan evvel, yumurta ku olmazdan evvel, habbe
ba ak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce suret ve ekillere girmek
kabiliyetinde iken; o e ri-bü rü ihtimaller, yollar içinden çekilip do ru ve müstakim müntec bir
ekle, bir vaziyete sevkedilmelerinden anla ılır ki, o tohumlar, evvelce de Allâm-ül Guyub'un
terbiye, tedvir, tedbiri altında imi ler. Sanki o tohumların her birisi, kudret kitablarından istinsah
edilmi küçük bir tezkeredir. Yahut bir fihristedir, ilm-i ezelîden alınmı tır. Yahut Kader
kitablarından yazılmı bazı düsturlardır.
'lem Eyyühel-Aziz! Mü'min olan zât, mana-yı harfiyle, yani gayre bir hâdim ve bir âlet
sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise, mana-yı ismiyle, yani müstakil bir "A a" nazarıyla âleme
bakıyor. Bu itibarla her bir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zât ve sıfatından ibarettir.
Di er ciheti, Sânia ve esma-i hüsnadan kendisine olan tecelliyata bakar.
kinci cihetin dairesi daha geni ve mealce daha kâmildir. Zira, bir harf kendi zâtına bir harf
miktarı -o da bir vecihle- delalet eder. Kâtibine çok vecihler ile delalet eder. Ve kâtibini, bakanlara
tarif ve tavsif eder.
Kezalik Kudret-i Ezelî kitabından olan bir masnu, kendi nefsine
--- sh:»(Ms:238) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------kendi cirmi kadar ve bir vecihle delalet eder. Amma Nakka -ı Ezelî'ye pek çok vücuhla delalet eder.
Ve kendisine tecelli eden esmadan uzun bir kasideyi in ad eder. Kavaid-i mukarreredendir ki:
114
"Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mana-yı harfînin inceliklerine
tedkikat yapılamaz. Fakat mana-yı ismî, sadık, kâzib her hükme mahal olur." Bu sırra binaendir ki
mana-yı ismî ile kâinata bakan felasifenin kitablarında kâinata ait hükümler, nefs-ül emirde
örümce in nescinden zaîf ise de, zahire göre daha muhkem görünüyor.
Ehl-i kelâm, felsefî mes'elelerde ve ulûm-u kevniyeye mana-yı harfiyle, istidlal için tebaî bir
nazar ile bakıyor. Hattâ emsin sirac olması, arzın be ik, cibalin evtad olması, ehl-i kelâmın
müddealarını isbata kâfidir. Hattâ ehl-i kelâmın re'yleri, hiss-i umumîye ve tearüf-ü âmme mutabık
olduktan sonra, vakıa mutabık olmasa bile onların müddeasına zarar vermez ve tekzibe de müstehak
olmazlar. Bunun içindir ki, ehl-i kelâmın re'yleri mesail-i felsefiyede edna ve zaîf görünür. Amma
mesail-i lahiyede demirden daha metindir.
'lem Eyyühel-Aziz! Cenab-ı Hakk'ın günahkârları afvetmesi fazldır, tazib etmesi adldir.
Evet zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalı a, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa,
adldir. Çünki cezasını çeker. Hasta olmadı ı takdirde, Allah'ın fazlına mazhar olur. Masiyet ile azab
arasında kavî bir münasebet vardır. Hattâ ehl-i itizal, masiyet hakkında, do ru yoldan udûl ile
masiyeti, erri Allah'a isnad etmedikleri gibi, masiyet üzerine tazibin de vâcib oldu una zehab
etmi lerdir. errin azabı istilzam etti i, Rahmet-i lahiyeye münafî de ildir. Çünki er, nizam-ı
âlemin kanununa muhaliftir.
'lem Eyyühel-Aziz! nsan nisyandan alındı ı için, nisyana mübteladır. Nisyanın en kötüsü
de nefsin unutulmasıdır. Fakat hizmet, sa'y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir
i verilmemesi dalalettir. Hizmetler görüldükten sonra neticede, mükâfat zamanlarında nefsin
unutulması kemaldir. Bu itibarla ehl-i dalal ile ehl-i kemal, nisyan ve tezekkürde müteakistirler.
Evet dâll olan kimse, bir i ve bir ibadet teklifinde ba ını havaya kaldırarak firavunla ır. Lâkin
mükâfatın, menfaatın tevziinde bir zerreyi bile terketmez. Amma nefsini unutan ehl-i kemal sa'y,
tefekkür, sülûk
--- sh:»(Ms:239) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------zamanlarında her eyden evvel nefsini ileri sürüyor; fakat neticelerde, faidelerde, menfaatlerde
nefsini unutmakla en geriye bırakıyor.
'lem Eyyühel-Aziz! Mü'minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle
kıldıkları namaz ve sair ibadetlerinde büyük bir sır vardır ki; her bir ferd, kendi ibadetinden
kazandı ı miktardan pek fazla bir sevab cemaatten kazanıyor. Ve her bir ferd ötekilere duacı olur,
efaatçi olur, tezkiyeci olur, bilhassa Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma... Ve keza her bir ferd
arkada larının saadetinden zevk alır ve Hallak-ı kâinata ubudiyet etmeye ve saadet-i ebediyeye
namzed olur.
te mü'minler arasında, cemaatler sayesinde husule gelen u ulvî, manevî teavün ve
birbirine yardımla mak ile hilafete haml, emanete mazhar olmakla beraber mahlukat içerisinde
mükerrem ünvanını almı tır.
'lem Eyyühel-Aziz! Bir eyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o eyi göremez.
Ne kadar zeki olursa olsun, o eyin ahvali hakkında ihtilafları oldu u zaman yakın olanın sözü
muteberdir. Binaenaleyh Avrupa feylesofları maddiyatta iddet-i tevaggulden dolayı iman, slâm ve
Kur'anın hakaikından pek uzak mesafelerde kalmı lardır. Onların en büyü ü, yakından hakaik-i
slâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de de ildir. Ben böyle gördüm, nefs-ül emir de benim
gördü ümü tasdik eder. Binaenaleyh im ek, buhar gibi fennî mes'eleleri ke feden feylesoflar,
Hakkın esrarını, Kur'an nurlarını da ke fedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise,
kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünki kalblerinde can kalmamı tır. Gaflet o kalbleri tabiat
bataklı ında çürütmü tür.
'lem Eyyühel-Aziz! Sem', basar, hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha
kıymetli olduklarına nazaran, hususî ahsî nimetlerden kat kat fazla ükre istihkak ve liyakatları
vardır.
Binaenaleyh o gibi umumî nimetlere kar ı nankörlük edip ükran etmemek, en büyük
küfran-ı nimet sayılır. Hal bu merkezde iken, bazı insanlar ahıslarına ait hususî nimetlere kar ı
Allah'a ükrederlerse de, u umumî nimetler onlara ümulü yokmu gibi fikirlerine bile gelmiyor.
Halbuki en büyük nimet, âmm ve daimî
115
--- sh:»(Ms:240) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------olan nimetlerdir. Umumiyet kemal ve ehemmiyete delil oldu u gibi, devam da ulviyet ve kıymete
delalet eder.
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden
hikmetler, bazı ezkâr ve duaların da tekrarını iktiza eder. Zira Kur'an, hakikat ve eriat, hikmet ve
marifet kitabı oldu u gibi; zikir, dua ve davetin de kitabıdır. Duada tekrar, zikirde tezkâr, davette
te'kid lâzımdır.
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'anın yüksek meziyetlerinden biri de udur ki: Kesrete ait
bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor. Cüz'iyatın
bahislerinden sonra rububiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfat-ı kemaliyenin namuslarını fezlekeler
ile zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki faideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen
mukaddemelere neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar; tâ ki samiin zihni âyetlerde zikredilen
cüz'iyat ile me gul olup uluhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubudiyet-i
fikriyesine halel gelmesin.
'lem Eyyühel-Aziz! Velilerin himmetleri, imdadları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri hâlî
veya fiilî bir duadır. Hâdi, Mugis, Muin ancak Allah'tır. Fakat insanda öyle bir latife, öyle bir halet
vardır ki, o latife lisanıyla her ne sual edilirse, -velev ki fâsık da olsun- Cenab-ı Hak o latifeye
hürmeten o matlubu yerine getirir. O latife pek uzaktan bana göründü ise de, te his edemedim.
'lem Eyyühel-Aziz! lim ve yakîn ümulüne dâhil olan ahval-i maziye ile ek perdesi altında
kalan ahval-i istikbaliye arasında öyle bir mukayese yap:
Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farzet, otur. Sonra mevcudat-ı maziye
kafilesine dâhil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp da peyderpey vücuda çıkan evlâd ve
ahfadın arasında bir tefavüt var mıdır? yice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâni'in masnuu
oldu u gibi, ikinci kısım da aynen o Sâni'in masnuu olacaktır. Her iki kısım da, Sâni'in ilmi ve
mü ahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iadeten ihyası, evlâdının icadından daha garib de ildir.
Belki daha ehvendir. te bu mukayeseden anla ıldı ki: Vukuat-ı maziye, Sâni'in bütün imkânat-ı
istikbaliyeye kadir oldu una ehadet eden bir takım mu'cizelerdir.
--- sh:»(Ms:241) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Evet kâinat bostanında görünen u mevcudat ve ecram, Hâlıklarının her eye kadîr ve her
eye alîm oldu una delalet eden hârikalardır.
Kezalik nebatat ve hayvanat, enva'ıyla, efradıyla, Sâni'lerinin her eye kadir oldu una
ehadet eden san'at hârikalarıdır. Evet kudretine nisbeten zerrat ile ümus mütesavi oldu u gibi,
yaprakların ne riyle be erin ha ri de birdir. Ve keza a açların çürümü da ılmı yapraklarının
iadeten ihyası arasında fark yoktur.
'lem Eyyühel-Aziz! Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan büyük bir ölçüde tekrar etti i ihya-yı arz ve
toprak unsuruna nazar-ı dikkati celbetti inden kalbime öyle bir feyiz damlamı tır ki: Arz, âlemin
kalbi oldu u gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevazu, mahviyet gibi maksuda îsal eden
yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semavattan Hâlık-ı Semavat'a daha yakın bir
yoldur. Zira kâinatta tecelli-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilafete ve Hayy, Kayyum
isimlerinin cilvelerine en uygun topraktır. Nasılki ar -ı rahmet su üzerindedir. Ar -ı hayat ve ihya da
toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek bir âyinedir. Evet kesif bir eyin âyinesi
ne kadar latif olursa, o nisbette suretini vâzıh gösterir. Ve nuranî ve latif bir eyin de âyinesi ne
kadar kesif olursa, o nisbette esmanın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ hava âyinesinde yalnız
emsin zaîf bir ziyası görünür. Su âyinesinde ems, ziyasıyla görünürse de elvan-ı seb'ası
görünmüyor. Fakat toprak âyinesi, çiçeklerinin renkleriyle emsin ziyasındaki yedi rengi de
gösterir.
M„`3W ,: ~ & 7 . „5H 2E- ‚. r N
olan hadîs-i erif, bu sırra i areten ehadet eder. Öyle ise
arkada , topraktan ve topra a inkılab etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhu etme!
'lem Eyyühel-Aziz! Aklım yürüyü yaparken, bazan kalbimle arkada olur. Kalb zevkiyle
buldu u eyi akla veriyor. Akıl bervech-i mutad bürhan eklinde bir temsil ile ibraz ediyor. Meselâ:
Fâtır-ı Hakîm'in kâinattan sonsuz bir uzaklı ı oldu u gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet ilim
ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulundu u gibi; fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir
116
eyde dâhil olmadı ı gibi, hiçbir eyden de hariç de ildir. Evet âsâr-ı
--- sh:»(Ms:242) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mamulât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf olasın.
Meselâ: Biri arzda di eri semada veya biri arkta di eri garpta iki eyi bir anda yaratan Sâniin, o
yaratılan eylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklı ı lâzımdır. Ve keza her eyin kayyumu oldu u
cihetle de, her eyin nefsinden daha ziyade bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, daire-i vücub, tecerrüd ve
ıtlak hasaisindendir. Ve fâil-i aslînin mahiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübayenet-i
lâzımesidir. Meselâ: ems timsallerine kayyum oldu u için fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır.
Âyinedeki zıll ve gölge ile semada bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da bu'diyeti vardır.
--- sh:»(Ms:243) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------u'le'nin Zeyli
'lem Eyyühel-Aziz! Bütün kâinatı ihata eden bir nurdan hiç bir ey gizlenemez. Ve gayr-ı
mütenahî bir daire-i kudretten bir ey hariç kalamaz. Ve illâ, gayr-ı mütenahînin tenahisi lâzım
gelir. Ve keza hikmet-i lahiye her eye de eri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes barda ına göre
denizden su alabilir. Ve keza mukaddir olan Kadîr-i Hakîm'in büyü e olan teveccühü, küçü e olan
teveccühüne mani olamaz. Ve keza maddeden mücerred zahir ve bâtın olan muhit bir nazara, en
büyük ey en küçük bir eyi veya nev bir ferdini gizletemez. Ve keza küçük olan bir ey mazhar ve
mahal oldu u san'at nisbetinde büyür. Ve küçük eylerin nevileri büyük olurlar. Ve keza azamet-i
mutlaka irketi aslâ kabul etmez. Ve keza fevkalâde bir sühuletle, hârika bir sür'atle, mu'ciz bir
ittikan ve intizamla cûd-u mutlaktan akan âsârdan anla ılıyor ki, mikrop gibi en küçük ve daha
küçük havaî, maî, türabî hayvanlar bo zannedilen âlemin yerlerini doldurmu lardır.
'lem Eyyühel-Aziz! Nefsine olan muhabbeti îcab ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise,
Hâlıkına muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünki nefsinden o daha karibdir. Evet senin fikrin,
ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyat, Hâlıkın nazarı ve ilmi altındadır.
'lem Eyyühel-Aziz! Âlemde tesadüf yoktur. Evet bilhassa bahar mevsiminde, küre-i arz
bahçesinde, bütün a açların dallarında çiçeklerin yapraklarında, mezruatın sünbüllerinde hikmet
bülbülleri, hikmet âyetlerini tanaggum ve terennüm ile in ad ettikleri iman kula ıyla, basiret
gözüyle dinlenilirse, tesadüf eytanları bile kabul ile hayran olurlar.
--- sh:»(Ms:244) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------'lem Eyyühel-Aziz! Tevhid ile bütün e yayı, Vâhid-i Ehad'e isnad etmedi in takdirde,
âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı lahiye adedince ilahları kabul etmek
mecburiyetindesin. Evet gözünü emsden yumdu un ve timsalleriyle irtibatını kesti in zaman
timsallerine ma'kes olan eylerin adedince hakikî emslerin vücudunu kabul etmeye mecbur
olursun.
'lem Eyyühel-Aziz! Sen bazı vecihlerden fenaya gitti in zaman, Hâlık-ı Rahman-ı Rahîm
ilminde, me hudunda, malûmunda bâki kalmaklı ın senin bekan için kâfidir.
Yahu, her eyi sahib-i hakikîsine ver veya ona isnad et. Onun ismiyle al ki rahat edesin. Ve
illâ, bu kadar e yayı vücuda getirip nizam ve intizamlarını temin edecek o kadar ilahları kabule
muztar kalacaksın.
--- sh:»(Ms:245) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
Nokta
R` '`
)KH. zE .
(Kırkbe sene evvel te'lif edilmi bir risalenin bir kısmıdır.)
fade-i Meram
Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem ho lanırım.
Çürü ünü, yeti memi ini görsem "Huz mâ safâ" derim. Muhatablarımı da öyle arzu ederim. Derler:
– Sözlerin iyi anla ılmıyor?
Bilirim ki kâh minare ba ında, kâh kuyu dibinde konu uyorum. Neyliyeyim zuhurat öyle.
" uaat" ve u kitabda mütekellim âciz kalbimdir. Muhatab âsi nefsimdir. Müstemi' müteharri-i
117
hakikat bir Japondur. Tema a eden bunu dü ünmeli. Gayet-ül gayat olan Marifetullahın bir bürhanı
olan marifet-ün Nebi'yi " uaat"ta bir nebze beyan ettik. u risalede maksud-u bizzât olan tevhidin
lâyuhad berahininden yalnız dört muazzam bürhanına i aret edece iz. Hem nazar-ı aklîyi hads-i
kalbiyle birle tirmek için, melaike ve ha rin bir kısım delailine ima ederek imanın altı rüknünden
dördünün birer lem'asını, fehm-i kasırımla göstermek isterim.
3H
. /&K% /K < 7 9 3 K<8“ YE W7 5>( >-e . 3 S@.!*
,W7 _ 4. 2 =%
8 8 2 =% ;q +, H sH5
Said Nursî
--- sh:»(Ms:246) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
*
H ` 54? !
*
*
YE 9 D4 ,: 8
8
& 5@ 3< " 4.
YR
ZRj
3H &r7
4
maksudumuzdur, matlubumuzdur.
Gayr-ı mütenahî berahininden dört bürhan-ı küllîyi irad ediyoruz.
Birinci Bürhan: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. u bürhan-ı neyyirimiz uaat'ta
tenevvür etti inden, tenvir-i müddeamızda münevver bir mir'attır.
kinci Bürhan: Kitab-ı kebir ve insan-ı ekber olan kâinattır.
Üçüncü Bürhan: Kitab-ı Mu'ciz-ül Beyan, Kelâm-ı Akdes'tir.
Dördüncü Bürhan: Âlem-i gayb ve ehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden
birbirine gelen seyyaratın mültekası vicdan denilen fıtrat-ı zî uurdur. Evet fıtrat ve vicdan akla bir
penceredir. Tevhidin uaını ne rederler.
B R NC BÜRHAN: Risalet ve slâmiyetle mücehhez olan "hakikat-ı Muhammediye"dir
ki, risalet noktasında en muazzam icma ve en vâsi tevatür sırrını ihtiva eden mecmu-u enbiyanın
ehadetini tazammun eder. Ve slâmiyet cihetiyle vahye istinad eden bütün edyan-ı semaviyenin
ruhunu ve tasdiklerini ta ıyor. te bütün enbiyanın ehadetiyle ve bütün edyanın tasdikiyle ve bütün
mu'cizatının teyidiyle musaddak olan bütün akvaliyle, vücud ve vahdet-i Sânii be ere gösteriyor.
Demek u davada ittihad etmi bütün efazıl-ı be er namına o nuru gösteriyor. Acaba bu kadar
tasdiklere mazhar, büyük, derin, dûrbîn, safi, keskin, hakaik-a ina bir gözün gördü ü hakikat,
hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?
--- sh:»(Ms:247) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------K NC BÜRHAN: Kâinat kitabıdır. Evet u kitabın bütün hurufu ve bütün noktaları,
efraden ve terekküben Zât-ı Zülcelal'in vücud ve vahdetini, elsine-i mahsusaları kıraat ile
/ 4 b&5 8 "#$% . 2
yi tilavet ediyorlar. Cemi' zerrat-ı kâinat birer birer zât ve sıfat ve saire
vücuh ile hadsiz imkânat mabeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir
sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayretbah a hikemi intac etti inden, Sâniin
vücub-u vücuduna ehadetle avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan latife-i Rabbaniye içinde ilân-ı
Sâni' eden misbah-ı imanı ı ıklandırıyorlar. Evet bir nefer, nefsinde ve takımında ve bölükte,
taburda ve orduda gibi; her bir zerre de, kendi ba ıyla zât, sıfat, keyfiyetindeki imkânat cihetiyle
Sânii ilân etti i gibi, tesavir-i mütedâhileye benzeyen mürekkebat-ı müte abike-i mütesaide-i
kâinatın her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dairesinde, her bir zerre, müvazene-i
cereyan-ı umumîyi muhafaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfa ve hikmeti
intaç ettiklerinden Sâniin kasd ve hikmetini izhar ve vücud ve vahdetinin âyâtını kıraat ettikleri için
118
Sâni'-i
Zülcelal'in
;BRO a3V A H
berahini,
pU
zerrattan
kat
kat
ziyade
olur.
Demek
hakikattir mübala a de il; belki nâkıstır.
S: Neden aklıyla herkes göremiyor?
C: Kemal-i zuhurundan ve zıddın ademinden.
'B3W7 F
8R
. 3= 3) +3@B3- zEUW '.’3
Yani: "Sahife-i âlemin eb'ad-ı vâsiasında Nakka -ı Ezelî'nin yazdı ı silsile-i hâdisatın
satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i a'lâdan uzanan u selasil-i
resail, seni a'lâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın." u kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam
var ki, nezzamı güne gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu'cize-i kudret olan
bu kitab-ı kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir
--- sh:»(Ms:248) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i'caza kar ı secde ederek
-4 C ƒH S F ‚@ †7 N 8 F 345W diyeceklerdir.
Her
bir
kelimesi
bütün
kelimatıyla
münasebettardır. Ve her harfi, bahusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere kar ı müteveccih birer
yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzaaf i tibak-ı tesanüd-ü nazmı vardır ki, bir
noktayı yerinde icad etmek için bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır.
Demek sivrisine in gözünü halkeden, güne i dahi o halketmi tir. Pirenin midesini tanzim eden
manzume-i
emsiyeyi de o tanzim etmi tir. Sünuhat'ın dokuzuncu sahifesinde
"Z
"PV@( 8 -mH 8 -9 < 3.
âyetinin sırrına müracaat et. Yalnız u kitabın küçük bir kelimesi
olan bal arısını gör. Nasıl ehd-i ehadet o mu'cize-i kudretin lisanından akıyor. Veyahut u kitabın
bir noktası olan hurdebînî bir huveynat ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et! Nasıl
mu'ciznüma, hayret-feza bir misal-i musaggar-ı kâinattır. Sure-i Yâsin, suret-i lafz-ı Yâsin'de
yazıldı ı gibi, cezaletli, mûciz bir nokta-i câmiadır. Onu yazan, bütün kâinatı da o yazmı tır. E er
insaf ile dikkat etsen, u küçücük hayvanın ve huveynatın sureti altında olan makine-i dakika-i
bedia-i lahiyenin uursuz, kör, mecra ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânatından evleviyet
olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden husulünü, muhal-ender muhal göreceksin.
E er her bir zerrede hükema uuru, etibba hikmeti, hükkâmın siyaseti bulundu unu ve her
bir zerre de sair zerrat ile vasıtasız muhabere etti ini itikad edersen, belki nefsini kandırıp o muhali
de itikad edebilirsin. Halbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu'cize-i kudret, öyle bir hârika-i hikmet
vardır ki, ancak bütün kâinatı, bütün uunatını icad eden, tanzim eden bir Sâniin sun'u olabilir.
Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbab-ı tabiîden olamaz. Bahusus o esbab-ı
tabiiyenin üss-ül esası hükmünde olan cüz-ü lâ-yetecezzadaki kuvve-i cazibe ve kuvve-i dafianın
içtimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir eyin esası
zannettikleri olan cezb, def', hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun.
Lâkin kanun,
--- sh:»(Ms:249) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------kaidelikten tabiîli e ve zihnîlikten haricîli e ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete
geçmemek artıyla kabul ederiz.
S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan te ekkül-ü enva' gibi umûr-u bâtılaya neden
ihtimal veriliyor?
C: Sırf ba ka ey ile nefsini ikna etmek sadedinde oldu u için, o umûrun esas-ı fasidesini
tebaî bir nazarla derketmedi inden ne 'et ediyor. E er nefsini ikna etmek suretinde kasden ve bizzât
ona müteveccih olursa muhaliyetine ve makul olmadı ına hükmedecektir. Faraza kabul etse de,
tegafül-ü anis-Sâni' sebebiyle hasıl olan ızdırar ile kabul edilebilir. Dalalet ne kadar acibdir. Zât-ı
Zülcelal'in lâzım-ı zarurîsi olan ezeliyeti ve hassası olan icadı aklına sı ı tırmayan, nasıl oluyor ki
gayr-ı mütenahî zerrata ve âciz eylere veriyor.
Evet me hurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse bir ey görmedi. htiyar bir zât yemin etti:
"Hilâli gördüm." Halbuki gördü ü hilâl, kirpi inin tekavvüs etmi beyaz bir kılı idi. Kıl nerede,
119
Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede, sebeb-i te kil-i enva' nerede?
nsan fıtraten mükerrem oldu undan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir. Hak zannederek
koynunda saklar. Hakikatı kazarken ihtiyarsız dalalet ba ına dü er; hakikat zannederek ba ına
giydiriyor.
S: Nedir u tabiat, kavanin, kuva ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?
C: Tabiat, âlem-i ehadet denilen cesed-i hilkatin anasır ve a'zasının ef'alini intizam ve rabt
altına alan bir eriat-ı kübra-yı lahiyedir. te u eriat-ı fıtriyedir ki, sünnetullah ve tabiat ile
müsemmadır. Hilkat-ı kâinatta câri olan kavanin-i itibariyesinin mecmu ve muhassalasından
ibarettir. Kuva dedikleri ey, her biri u eriatın birer hükmüdür. Ve kavanin dedikleri ey, her biri
u eriatın birer mes'elesidir. Fakat o eriattaki ahkâmın yeknesak istimrarına istinaden vehim, hayal
tasallut ederek tazyik edip, u tabiat-ı hevaiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve
hayalden hakikat suretine girmi tir. Hayali, hakikat suretinde gören, gösteren nüfusun istidad-ı
ûresinden, fâil-i müessir tavrını takmı tır. Halbuki kör, uursuz tabiat, kat'iyyen kalbi ikna edecek
ve fikre kendini be endirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiç bir mülâyemet ve
münasebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud
--- sh:»(Ms:250) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------iken, sırf nefy-i Sâni' farazından çıkan bir ızdırar ile veleh-resan-ı efkâr olan kudret-i ezeliyenin
âsâr-ı bahiresinin tabiattan sudûru tahayyül edilmi .
Halbuki tabiat misalî bir matbaadır, tâbi' de il; nakı tır, nakka de il; kabildir, fâil de il;
mistardır, masdar de il; nizamdır, nâzım de il; kanundur, kudret de il; eriat-ı iradiyedir, hakikat-ı
hariciye de il. Meselâ: Yirmi ya ında bir adam birdenbire dünyaya gelse, hâlî bir yerde muhte em
ve sanayi-i nefisenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse kat'iyyen hariçten gelme hiç
bir fâilin eseri de il. Sonra içindeki e ya-yı muntazamaya sebeb ararken tanziminin kavaninini
câmi' bir kitab bulsa, onu ma'kes-i uur oldu undan, bir fâil, bir illet-i ızdırarî kabul eder. te Sâni'i Zülcelal'den tegafül sebebiyle böyle gayr-ı makul, gayr-ı mülayim bir illet-i ızdırarî olan tabiatla
kendilerini aldatmı lar.
eriat-ı lahiye ikidir:
Biri: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir eriattır ki, be erin ef'al-i ihtiyariyesini tanzim eder.
kincisi: Sıfat-ı iradeden gelen ve evamir-i tekviniye tesmiye edilen eriat-ı fıtriyedir ki,
bütün kâinatta câri olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir. Evvelki eriat nasıl
kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci eriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden
ibarettir. Sıfat-ı kudretin hâssası olan tesir ve icada mâlik de illerdir.
Sâbıkan sırr-ı tevhid beyanında demi tik: Her ey her eyle ba lıdır. Bir ey her eysiz
yapılmaz. Bir eyi halkeden her eyi halketmi tir. Öyle ise, bir eyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd,
Samed olmak zarurîdir.
u ehl-i dalaletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye, hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok;
hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a'ma ve ittifakıyet-i avrânın eline vermi tir.
E5H =}E< D) :7G J
2
'N
Elhasıl: kinci bürhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazm ve nizam, intizam ve
te'lifindeki i'caz güne gibi gösteriyor ki;
--- sh:»(Ms:251) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------bir kudret-i gayr-ı mütenahî, bir ilm-i lâ-yetenaha, bir irade-i ezeliyenin eserleridir.
S: Nazm ve nizam-ı tamme ne ile sabittir?
Elcevab: Nev'-i be erin havas ve cevasisi hükmünde olan fünun-u ekvan istikra-ı tamme ile
o nizamı ke fetmi lerdir. Çünki; her bir nev'e dair bir fen ya te ekkül etmi veya etmeye kabildir.
Her bir fen, külliyet-i kaide hasebiyle kendi nev'indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zira, her bir fen
kavaid-i külliye desatirinden ibarettir. Demek ahsın nazarı, nizamı ihata etmezse, cevasis-i fünun
vasıtasıyla görür ki, insan-ı ekber insan-ı asgar gibi muntazamdır. Her bir ey, hikmet üzere vaz'
edilmi tir. Faidesiz abes yoktur. u (*) bürhanımız de il yalnız erkânı ve âzası, belki bütün
hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhanın sadâ-yı bülendine
120
i tirak ederek "Lâ lahe llallah" diye zikrediyorlar.
ÜÇÜNCÜ BÜRHAN: Kur'an-ı Azîmü an'dır. u bürhan-ı nâtıkın sinesine kula ını
yapı tırsan i iteceksin: "Allahü Lâ lahe lla Hu"yu tekrar ediyor. Hem gayet mükemmel
semeratıyla, meyvedar bir a acın menba-ı hayatı olan cürsûme olmazsa veya kökü bozuksa, semere
vermez. u bürhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar do rudur ki,
übhe bırakmaz ki cürsûmesinde olan mes'ele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli,
do ru bir hak ve hakikatı tazammun ediyor. Hem u bürhanın âlem-i ehadet tarafına tedelli etmi
olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat oldu u gibi, bizzarure âlem-i gayb tarafına
uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u a'zamı (a aç dalı) yine sabit hakaik ile meyvedardır.
Hem derince u bürhan tersim edilse anla ılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mes'ele-i
tevhidde o kadar emindir ki, hiç bir aibe-i tereddüd hiç bir tarafında ihsas edilmiyor. Hem o
neticeyi bütün hakaika esas addederek müselleme ve zaruriye oldu unu bütün kuvvet-i beyanıyla ve
ısrarıyla ona giydiriyor. Ve ba ka eyleri ona irca ediyor. Temel ta ı gibi o edid kuvvet, sun'î
olamaz. Hem de, üstündeki sikke-i i'caz her ihbarını tasdik eder. Tezkiyeden müsta ni kılar.
(*): Delaletçe sîması bir "Hu" lafzına benzer ki, o "Hu"nun her bir cüz'ü küçük "Hu"lardan, her bir
küçük "Hu" da küçücük "Hu"lardan te ekkül etmi tir.
--- sh:»(Ms:252) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Âdeta ihbaratı binefsiha sabit umûrlardandır. Evet u bürhan-ı münevverenin altı ciheti de effaftır.
Üstünde i'caz; altında mantık ve delil; sa ında aklı istintak; solunda vicdanı isti had; önünde
hedefinde hayır ve saadet; nokta-i istinadı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin.
Marifet-i Sâni' denilen kemalât ar ına uzanan mi'racların usûlü dörttür.
Birincisi: Tasfiye ve i raka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır.
kincisi: mkân ve hudûsa mebni mütekellimînin tarîkıdır.
Bu iki asıl, çendan Kur'andan te aub etmi lerdir. Lâkin fikr-i be er ba ka surete ifra etti i
için uzunla mı ve mü kille mi , evhamdan masun kalmamı lar.
Üçüncüsü: übehat-âlûd hükema mesle idir.
Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur'aniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber,
cezalet cihetiyle en parla ı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle be erin umumuna en
e meli olan mi'rac-ı Kur'anîdir. Hem o ar a çıkmak için dört vesile vardır: lham, talim, tasfiye,
nazar-ı fikrî.
Tarîk-ı Kur'anî iki nevidir:
Birincisi: Delil-i inayet ve gayettir ki, menafi'-i e yayı ta'dad eden bütün âyât-ı Kur'aniye bu
delili nesc ve u bürhanı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinatın nizam-ı ekmelinde ittikan-ı
san'at ve riayet-i mesalih ve hikemdir. Bu ise Sâniin kasd ve hikmetini isbat ve tesadüf vehmini
ortadan nefyediyor. Zira ittikan ihtiyarsız olmaz. Evet nizamın ahidleri olan bütün fünun-u ekvan,
mevcudatın silsilelerindeki halkalardan asılmı mesalih ve semeratı ve inkılabat-ı ahvalin katmer ve
dü ümleri içinde saklanmaz hikem ve fevaidi göstermekle, Sâniin kasd ve hikmetine kat'î ehadet
ediyorlar. Ezcümle:
Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, ikiyüz bini mütecaviz enva'ın büyük peder ve âdemleri
hükmünde olan mebde'lerinin her birinin hudûsuna
--- sh:»(Ms:253) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ehadet etti i gibi; mevhum ve itibarî olan kavanin, kör ve uursuz olan esbab-ı tabiiye ise bu kadar
hayret-feza silsileler ve bu silsileleri te kil eden ve efrad denilen deh et-engiz birer makine-i acibe-i
lahiyenin icad ve in asına adem-i kabiliyetleri cihetiyle her bir ferd, her bir nevi müstakillen Sâni'-i
Hakîm'in dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar.
Kur'an-ı Kerim
"zEU) . 0K ': Kj5 d`73)
der. Kur'anda delil-i inayet vücuh-u
mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor. Kur'an, kâinatta tefekküre emir verdi i gibi, fevaidi
tezkâr ve nimetleri ta'dad eden âyâtın fevasıl ve hâtimelerinde galiben akla havale ve vicdanla
mü averete sevketmek için
K5> 3) 2 K(1 R)
2, 9H R) 2E H 8 *
121
gibi, o bürhan-ı inayeti ezhanda tesbit ediyor.
kinci Delil-i Kur'anî: "Delil-i htira"dır. Hülâsası:
Mahlukatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsusasını
müntic ve istidad-ı kemaline münasib bir vücudun verilmesidir. Hiç bir nevi' müteselsil-i ezelî
de ildir. mkân bırakmaz. nkılab-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez.
Tahavvül-ü esnaf inkılab-ı hakaikın gayrısıdır. Madde dedikleri ey, suret-i mütegayyire, hem
harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmedi inden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler,
a'raziyetleri cihetiyle enva'daki mübayenet-i cevheriyeyi te kil edemez. A'raz cevher olamaz.
Demek enva'ının fasîleleri ve umum a'razının havass-ı mümeyyizeleri bizzarure adem-i sırftan
muhteradırlar. Silsilede tenasül, erait-i âdiye-i itibariyedendir.
Feya acaba! Vâcib-ül Vücud'un lâzime-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine
sı ı tıramayan, nasıl oluyor da, her bir cihetten ezeliyete münafî olan maddenin ezeliyetini
zihinlerine sı ı tırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete kar ı mukavemet edemeyen koca kâinat,
nasıl oldu da küçücük ve nazik zerratların (öyle deh etli salabet bulmu ki) kudret-i ezeliyenin yed-i
i'damına kar ı dayanıyor. Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hassası olan ibda'
--- sh:»(Ms:254) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ve icadı, hiç bir münasebet-i makule olmadan en âciz ve en bîçare esbaba isnad ediliyor?
te Kur'an-ı Kerim u delili, halk ve icaddan bahseden âyâtı ile ezhanda tanzim ediyor.
Müessir-i hakikî yalnız Allah'tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur. Esbab, izzet ve azamet-i kudretin
perdesidir. Tâ ki, aklın nazar-ı zahirîsinde, dest-i kudret umûr-u hasise ile müba ir görünmesin. Bir
eyde iki cihet var: Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi. Ezdad ona vârid oluyor. Çirkin olur,
er olur, hakir olur, azîm olur... ilh. Esbab bu cihette vardır. zhar-ı azamet ve izzet-i kudret öyle
ister.
kinci cihet melekûtiyet cihetidir. Âyinenin effaf vechi gibi. u cihet her eyde güzeldir. u
cihette esbabın tesiri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve ruh ve nur ve vücud, iki vecihleri
effaf ve güzel oldu undan mülken ve melekûten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.
DÖRDÜNCÜ BÜRHAN: Vicdan-ı be er denilen fıtrat-ı zî uurdur. u bürhanda dört
nükteyi nazar-ı dikkate al:
Birincisi: Fıtrat yalan söylemez. Meselâ, bir çekirdekte meyelan-ı nümuv der ki:
"Sünbüllenece im, meyve verece im." Do ru söyler. Meselâ, yumurtada bir meyelan-ı hayat var,
der: "Piliç olaca ım." Biiznillah olur. Do ru söyler. Meselâ bir avuç su, incimad ile meyelan-ı
inbisatı der: "Fazla yer tutaca ım." Metin demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün do rulu u demiri
parçalar.
te bu meyelanlar, irade-i lahiyeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir,
cilveleridir.
kincisi: Be erin havass-ül hams-ı zahire ve bâtınadan ba ka, âlem-i gayba kar ı açılan pek
çok pencereleri var. Gayr-ı me 'ur pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zaika oldu u gibi, bir
hiss-i sâdise-i sadıka olan saika vardır. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika olan aika var. O evk ve sevk
yalan söylemez, yanlı gidemez.
Üçüncüsü: Mevhum bir ey hakikat-ı hariciyeye mebde' olamaz. Fıtrat ve vicdanda nokta-i
istinad ile nokta-i istimdad, iki hakikat-ı zaruriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan ruh-u
be er, o iki nokta olmazsa en süfli, en berbad bir mahluk olur. Halbuki, kâinattaki hikmet ve nizam
ve kemal bu ihtimali reddeder.
--- sh:»(Ms:255) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Dördüncüsü: Akıl ta'til-i e gal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi
nefsini inkâr etse de; onu görür, onu dü ünür, ona müteveccihtir. Hads ki, im ek gibi sür'at-i
intikaldir, daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder. Meyelanın
muzaafı olan arzu ve onun muzaafı olan i tiyak ve onun muzaafı olan a k-ı lahî, onu daima
marifet-i Zülcelal'e sevkeder. u fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı cazibedarın cezbiyledir.
Bu nükteleri bildikten sonra u bürhan-ı enfüsî olan vicdana müracaat et. Göreceksin ki, kalb
bedenin aktarına, ne r-i hayat etti i gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i Sâni'dir ki,
istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü müte aibeye ne r-i hayat
eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. te nokta-i istimdad.
122
Ve kavga ve müzahemetin meydanı olan da da a-i hayata hücum gösteren âlemin, binlerce
musibet ve müzahamelere kar ı yegâne nokta-i istinad yine marifet-i Sâni'dir.
Evet her eyi hikmet ve intizam ile i leyen bir Sâni'-i Hakîme itikad etmezse ve alelamyâ
kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyata kar ı elindeki kudretin adem-i kifayetini dü ünse, ister
istemez tevahhu , deh et, tela , havftan mürekkeb bir halet-i cehennemnümun ve ci er ikâfe
dü ecektir. O ise e ref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin her eyden ziyade peri an
oldu unu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıd oluyor. u nokta-i
istimdad ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hüküm-fermalık, hakikat-ı nefs-ül
emriyenin hassa-i münhasırası oldu u için, her vicdanda iki pencere olan u iki noktadan Sâni'-i
Zülcelal marifetini kalb-i be ere daima tecelli ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü
daima açıktır. Sâni'-i Zülcelal bu dört bürhan-ı azîmin kat'î ehadetleriyle Vâcib-ül Vücud, Ezelî,
Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürîd, Semi', Basîr, Mütekellim, Hayy, kayyum oldu u
gibi bütün evsaf-ı celaliye ve cemaliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki: Masnudaki feyz-i kemal
Sâniin zıll-i tecellisinden muktebesdir. Demek, kâinatta ne kadar hüsn-ü cemal, kemal varsa,
umumundan lâyühad derecede yüksek tabakada evsaf-ı cemaliye ve kemaliye ile Sâni'-i Zülcelal
muttasıftır. Zira, ihsan servetin, icad vücudun, îcab vücubun, tahsin hüsnün, tenvir
--- sh:»(Ms:256) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------nurun fer'i ve delili oldu u gibi; bütün kâinattaki bütün kemal ve cemal, Sâni'-i Zülcelal'in kemal ve
cemaline bir zıll-ı zalildir ve bürhanıdır.
Hem de Sâni'-i Zülcelal cemi' nekaisten münezzehtir. Zira nevakıs mahiyet-i maddiyatın
istidadsızlı ından ne 'et eder. Zât-ı Zülcelal maddiyattan mücerreddir, münezzehtir. Hem kâinatın
mahiyat-ı mümkinesinden ne 'et eden evsaf ve levazımatından mukaddestir.
/7E=^ † X DV>< . 2345W R` '` M#$% m ( P *
ƒH r35W83 h\> . 2345W /& } Y H K>>W . 2345W
Sual: Vahdet-ül vücudu nasıl görüyorsun?
Elcevab: Tevhidde isti raktır ve nazara sı mayan bir tevhid-i zevkîdir. Esasen tevhid-i
rububiyet ve tevhid-i uluhiyetten sonra tevhidde zevken iddet-i isti rak, vahdet-i kudret yani
8 2E- D) K&J’E. 8 sonra vahdet-i idare, sonra vahdet-ü
uhud, sonra vahdet-ül vücud, sonra
yalnız bir vücudu, sonra yalnız bir mevcudu görünceye müncer oluyor. Muhakkikîn-i Sofiyenin
müte abihat hükmünde olan atahatıyla istidlal edilmez. Daire-i esbabı yırtıp çıkmayan ve
tesirinden kurtulmayan bir ruh, vahdet-ül vücuddan dem vursa, haddini tecavüz eder. Dem vuranlar,
Vâcib-ül Vücud'a o kadar hasr-ı nazar etmi lerdir ki, mümkinattan tecerrüd ederek, yalnız bir
vücudu belki bir mevcudu görmü ler. Evet delil içinde neticeyi görmek, âlemde Sânii mü ahede
etmek, tarîk-ı isti rakkârane cihetiyle cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı lahiyeyi ve
melekûtiyet-i e yada sereyan-ı füyuzatı ve meraya-yı mevcudatta tecelli-i esma ve sıfâtı, yalnız
zevken anla ılır birer hakikat iken, dîk-ı elfaz sebebiyle uluhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir
ettiler. Ehl-i fikir, o hakaik-i zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkı tırdı ından çok evham-ı bâtılaya
men e oldu. Maddeperver hükema ve zaîf-ül itikad ehl-i nazarın vahdet-ül vücudu ile evliyanın
vahdet-ül vücudu, tamamen birbirinin zıddıdır. Be cihetten fark vardır:
Birincisi: Muhakkikîn-i Sofiye, Vâcib-ül Vücud'a o kadar hasr-ı nazar etmi ve müsta rak
olmu ve ehemmiyet vermi ler ki, onun
--- sh:»(Ms:257) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------hesabına kâinatın vücudunu inkâr etmi ler. Hükema ve zaîf-ül itikad olanlar, maddeye o kadar hasrı nazar etmi ler ve müsta rak olmu lar ki, fehm-i uluhiyetten uzakla tılar. Ve o derece maddeye
kıymet verdiler ki, her eyi maddede görmek hattâ uluhiyeti onda mezcetmek, hattâ kâinat hesabına
uluhiyetten isti na etmek derecede tarîk-ı müteassifeye girmi lerdir.
kincisi: Muhakkikîn-i sofiyenin vahdet-i vücudu vahdet-ü ühudu tazammun eder.
kincilerin vahdet-ül mevcudu tazammun eder.
Üçüncüsü: Birincilerin mesle i zevkîdir. kincilerin nazarîdir.
123
Dördüncüsü: Birinciler evvelen ve bizzât Hakk'a, nazar-ı tebaî olarak halka bakarlar.
kinciler, evvelen ve bizzât halka bakarlar.
Be incisi: Birinciler, Hüdaperesttirler. kinciler, hodperesttirler.
Œ .3U Œ L . df3 #‚ &i
~‚ m .!m
*
Tenvir
Meselâ: Küre-i Arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farzolunursa, her
biri ba ka hasiyetle levnine ve cirmine ve ekline nisbet ile emsden bir feyiz alacaktır. u hayalî
feyiz ise, ne güne in zâtı ve ne de ayn-ı ziyasıdır. Hem de ziyanın temasili ve elvan-ı seb'asının
tesaviri ve güne in tecellisi olan u gûna-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvanı faraza lisana gelseler,
herbiri "Güne benim gibidir" veyahut "Güne benim" diyeceklerdir.
SW < 23>WE 23 K=. P- SW3 Y A ( 83 < 2!
Fakat ehl-i vahdet-ü ühudun me rebi, fark ve sahvdır. Ehl-i vahdet-ül vücudun me rebi
mahv ve sekirdir. Safi me reb ise, me reb-i ehl-i fark ve sahvdır.
7 9 - 3) G ) K-V 8
#8! ) K-V
Y 9 0G 735\ V ( I -) ‚=(7 #K P #K 9 9
W@ c 4> . (7 I -) 3:3X #3 %8 g 01 ,:
--- sh:»(Ms:258) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------"NOKTA"nın ikinci kısmı, ha ir ve melaike ve beka-yı ruha ait oldu undan ve bu
hakikatları kerametli "Yirmidokuzuncu Söz" ve "Onuncu Söz" gayet parlak bir surette izah
etti inden onlara havale edilerek buraya dercedilmedi. Üçüncü kısım ise, Ondört Ders'ten ibaret
"Nur'un lk Kapısı" namıyla ayrıca ne redildi.
Said Nursî
--- sh:»(Ms:259) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------MÜNDERECAT HAKKINDA
Bu mühim mecmuanın cümle-i mukaddematından olan bir " 'lem"de:
"Bu Risale, bazı âyât-ı Kur'aniyenin uhudî bir nevi tefsiridir. Ve ondaki mes'eleler Kur'an-ı
Hakîm'in bahçesinden koparılmı çiçeklerdir. Bu risalenin ibaresindeki icmal ve îcaz ve fehmindeki
zahirî mü kilât, sana tevahhu vermesin. Tekrar tekrar mütalaa et, tâ ki
678 ~ + E
F.
ve
emsali tekrarat-ı Kur'aniyenin sırrı sana açılsın.
Ey kari! Bu mecmuadaki tevhidin bürhanları ve mazharları, birbirine ihtiyaç bırakmıyor
zannetme. Çünki ben her bir bürhana her bir makam-ı mahsusta ihtiyaç hissettim. Harekât-ı
cihadiyem beni öyle bir mevkie ilca ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı açmaya mecbur
kalıyordum. Çünki o deh etli anda di er açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu. Hem o
seyahat-ı acibede rastgeldi im nurlara delalet etmek için de il, belki hatırlamak için i aretler
koydum. Bazan büyük bir nura bir i aret koyuyordum... " lââhir" diye ne kadar güzel bir
mukaddemeyi ve bir hülâsayı -bu mecmua- âdeta ifre gibi bir anahtarı karilerine takdim ediyor.
***
Bu Mesnevî-i Nuriye'deki risalelerin isimleri "Re halar, Katre, Hubab, Habbe" eklinde
gidiyor. E er Katre Risalesi'nin âhirinde merhum eyh Safvet Efendi'nin yazdı ı gibi, her bir
risaleye bir takriz yazılsa idi, o merhumun "Bu bir katre de il bir bahrdır" dedi i gibi biz de derdik:
"O bir lem'a de il bir emstir. O bir re ha de il bir bahrdır. O bir zühre de il bir cinandır. O
bir hubab de il bir ummandır."
--- sh:»(Ms:260) ↓ -------------------------------------------------------------------------------------------
Fihrist
MUKADDEME
124
1- LEM'ALAR
Tevhide dair olup Risale-i Nur'daki Yirmiikinci Söz'ün esası ve bir cihette Arabçasıdır.
Ondört Lem'a ile tevhidin en ince hakikatlarını, en mufassal bir surette
&'( )
M„
D
MŒ
"#$%
hakikatına mazhar edecek bir silsile-i delail ve ehadeti ibraz eden çok kıymetdar ve hava,
su, ekmek gibi herkesin muhtaç oldu u bir risaledir.
Nur'un Mesnevîsinin ba ında derc edilen "Lâsiyyemalar", "Lem'alar", "Re halar"
isimlerindeki üç risale, âhirdeki risaleler gibi müteferrik mes'elelerden bahis de ildir. Aynı mevzu
üzerinde gidiyorlar.
2- RE HALAR
Bu Re halar risalesi, imanın en mühim üç erkânından nübüvvetin hakikatını ve nübüvvet-i
Ahmediye'yi (A.S.M.) gayet kat'î ve parlak bürhanlarla isbat ediyor. ems nasıl ziya vermemesi
mümkün de ildir. Aynen öyle de: Uluhiyet de risaletsiz mümkün olmadı ını isbat ediyor. Ve
nübüvvetin hakikatını güne gibi gösteriyor. Kâinatı mücessem bir Kur'an-ı kebîr olarak temsil
edip, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm onun âyet-ül kübrası oldu unu, gözünde perde ve
kalbinde pas olmayanlara irae ediyor.
Bu hârika risale "Onbir Re ha"dır. Onbirinci Re ha'da, yirmibir mu'cizat-ı Ahmediyeye
(A.S.M.) i aret eden bir salavat-ı erifeyi o Nebiyy-i Zî an Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize
getiriyor.
Onbirinci Re ha'dan sonra uzun bir 'lem'de, nübüvvet-i Ahmediyeye (A.S.M.) -ba ka bir
tarzda- görülmemi delilleri gösteriyor.
Bu risalenin Türkçesi, Risale-i Nur'daki Ondokuzuncu Söz'dedir.
--- sh:»(Ms:261) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Mesnevî'nin ba ındaki bu üç risale "Eski Said"in eserlerinden olmayıp, Üstadımızın
tabiriyle, "Yeni Said"in eserleridir. Üstadımızın eski eserlerinden Risale-i Nur'a girenler oldu u
gibi; Risale-i Nur'u te'lifi zamanında yazdı ı Arabça eserleri de, bu suretle Mesnevî-i Arabiyeye
idhal olunmu tur.
3- LÂS YYEMALAR
man-ı Ha re dair olan bu risale Risale-i Nur'daki Onuncu Söz'ün esası olup Barla'da,
Üstadımızın -bir bahar gününde- rahmet-i lahiyenin âsârını ba ve bahçelerde mü ahedesinden ve
ihtiyarsız olarak
3= ,. H 678 4 I (
7 73J! KL 3)
MK N #" $% &'( D ,: D E D 4 F G 2
âyet-i kerimesini kırk defaya yakın okumasından sonra tulû' etmi gayet kıymettar ve bu zamanda
çok lüzumlu ve inkâr-ı ha ir mefkûresini köküyle kesip bn-i Sina gibi acib bir dâhînin "Ha ir bir
mes'ele-i nakliyedir, akıl bu yolda gidemez" dedi i ha ri en basit fehme de kabul ettiren; ve ha rin
binler nümunelerini arz yüzünde gösteren; ve ha ri iktiza eden pek çok esma-i lahiyeden tut, tâ
mahiyet-i insaniyede dahi ha ri isbat eden bir risaledir.
Bir kaide-i hasenenin tezahürü olarak, her risalenin ba ında oldu u gibi bu risalenin ba ında
da Cenab-ı Hakk'a tahmidat ve Nebiyy-i Zî an'a salât ü selâm vardır. man-ı Billah, iman-ı bi'nnebi, iman-ı bil'ha ir ve uhud-u kâinat mabeyninde bir irtibat-ı tâmme ve telazum-u kat'iyye
oldu undan, bu risale kısaca olarak "Tevhid ve Risalet" hakikatlarından bahsederek esas mes'ele
olan mes'ele-i ha riyeye Lasiyyemalarla geçmi tir. Risale-i Nur'un Yirmisekizinci Söz'ünün kinci
Makamı olan bu risale, yirmi senedir Üstadımızın eline yeni geçmi tir.
4- KATRE
Bu Katre risalesi, bir mukaddeme, bir hâtime ve dört babdan ibarettir. Mukaddemede
Üstadımız, kırk sene ömründe, te'lif eyledi i seneye nisbetle otuz senelik ilim seyrinde, dört kelime
ile dört kelâm tahsil etti ini ve bu dört kelimenin biri "Mana-yı Harfî", ikincisi "Mana-yı smî",
üçüncüsü "Niyet", dördüncüsü "Nazar" oldu unu.. dört kelâm ise, biri "Ben kendi kendime mâlik
125
de ilim", ikincisi "El-mevtü hakkun", üçüncüsü "Rabbî vâhidün", dördüncüsü "Ene'nin bir nokta-i
sevda ve bir vâhid-i kıyasî" oldu unu söylüyor. Bu Risale
8
8 2 =%
--- sh:»(Ms:262) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------hakikatını, Birinci Bab olarak, kâinat erkânından her bir rükn ellibe küllî ve gayet zahir lisanla
isbat ediyor.
TAKR Z
KATRE'N N HAT MES
Müteferrik ve kısa, fakat çok lüzumlu ve mühim hakikatlardan bahseder. Ba ında "yeis, ucb,
gurur, sû'-i zan" gibi nefsin dört hastalı ını; sonra dört hakikatı ve daha sonra da "Katre"de
zikredilen Birinci Bab'daki "Lâ ilahe illallah" hakikatını ve devamı olarak Bâb-ı Sâni'de
"Sübhanallah"; Bâb-ı Sâlis'te "Elhamdülillah"; Bâb-ı Râbi'de "Allahü Ekber" mertebelerini beyan
ettikten sonra, Nokta ve Nükte ba lıklarıyla mevzu itibariyle birbirinden farklı 'lemlere geçer.
KATREN N ZEYL
"Remz"ler ve " 'lem"ler ünvanı altında, her birisi bir risaleye mevzu olacak kıymette
hakikatlardan ibarettir. Ba ında salât ü selâmdan sonra birinci " 'lem" namazda evvel vakte riayet
etmenin ve hayalen Kâ'be'ye mütevveccih olmanın faziletini ve evham ve vesvese-i eytaniyeyi
nasıl müzmahil etti ini ve musallînin bütün letaif ve havassının nasıl feyizlendi ini beyan eder.
Bu geçen risaleler aynı zamanda erkân-ı imaniyeden bahsetmekle hem iman, hem ilim, hem
marifetullah, hem zikir oldu undan; okuması dahi bir nevi ibadettir.
5- HUBAB
Biri Türkçe di eri Arabça iki zeyli olan bu çok mühim risale, Üstadımızın "Hutuvat-ı
Sitte"yi ne ri münasebetiyle taltif için Ankara'ya ça rıldı ında, Ankara'da slâm ordusunun Yunan'a
galebesinden ne 'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içine gayet müdhi bir zındıka fikri girmek ve
bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalı tı ını gördü ü hengâmda te'lif etti i iki eserden
birisidir.
Bu risalenin ba ında bulunan salât ü selâm çok ehemmiyetlidir. Bu Mesnevî-i Nuriyenin
fevkalâde olan ve hiç bir eserde rastlanmayan bir hususiyeti de bir parma ın hareketiyle birkaç
makineyi birden çalı tırmak gibi gayet belâgatlı bir beyan tarzına sahib olu udur. Sâbıkan
zikredildi i gibi, bu muazzam mecmuada hem zikir, hem iman, hem tefekkür, hem ilmi bir arada
bulmak daima mümkündür. Meselâ: Salât ü selâmı yalnız zikir olarak dercetmiyor. Aynı zamanda
onda bir iman inki afı, aynı zamanda bir ilim, aynı zamanda mü'min-i musalliyi evham ve
übehattan kurtaran hakikatları serd ederek lâakal üç mana mertebesini beyan ediyor.
--- sh:»(Ms:263) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Bu hârika risale mühim bir " 'lem"inde, medenî mü'min ile medenî kâfirin suret ve sîret ve
zahir ve bâtın farklarını gayet belig bir tarzda beyan ediyor. Ve neticede bu farkı körlere de
göstermek için diyor ki: "E er istersen hayalinle Nur in karyesindeki Seyda'nın meclisine git bak:
Orada fukara kıyafetinde melikler, padi ahlar ve insan elbisesinde melaikeleri bir sohbet-i
kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan
libası giymi ler ve ifritler adam suretini almı lar ilâ âhir" diyerek daha ba ka cihetteki farklarını
"Lemaat" ve "Sünuhat"a havale eder.
Ba ka bir " 'lem"de, Risale-i Nur'da Yirmiyedinci Söz namını alan çtihad Risalesi'ni dört
sahifede hülâsa ediyor.
HUBAB'IN B R NC ZEYL
Farisî bir münacatla ba lar. Bu münacatın Türkçesi Yedinci Rica'da ve Onyedinci Söz'ün
zeylinde vardır.
Üstadımız hiç Farisî tahsil etmedi i halde o kadar mükemmel Farisî bir lisan ile te'lif
edilmi tir ki, o zamanki Afgan Sefiri bu eseri takdir hisleri içerisinde Afganistan'a göndermi tir. Bu
Farisî münacatın akabinde: "Ey Mücahidîn-i slâm" ba lı ı altında Türkçe olarak meb'usana on
maddelik bir hitab vardır. Bu hitabın tesiriyle Meclis-i Meb'usanda küçük bir oda olan mescid,
büyük bir salona tebdil edilmi tir.
ZEYL-ÜL HUBAB
126
Hubab'ın kinci Zeyli de çok mühim hakikatları ihtiva etmektedir.
6- HABBE
ki zeyli vardır. Bu risalenin birinci " 'lem"i, hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) âlemin hem
sebeb-i hilkati, hem çekirde i, hem meyvesi, hem netice-i hilkat-i âlem oldu unu gayet edibane bir
üslûb ile beyan ediyor. Diyor ki: E er âlemi bir kitab-ı kebir olarak görsen, kâtibinin kaleminin
mürekkebi Nur-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. E er âlemi bir ecere suretinde görsen,
evvelâ çekirde i, sonra meyvesi yine Nur-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. E er âlemi bir
zîhayat libasını giymi görsen, Onun ruhu Nur-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. E er
âlemi bir gül bahçesi olarak görsen onun andelib-i zî anı yine Nur-u Muhammedî Aleyhissalâtü
Vesselâm'dır."
Risalenin sonunda gayet güzel bir tazarru' ve niyaz ve isti far vardır.
--- sh:»(Ms:264) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------ZEYL-ÜL HABBE
Habbenin Birinci Zeyli'nin âhirlerinde,
LH & H 3 8 †EN 8 , 8 ' (, H
[email protected]
mertebelerinin
Yirmidokuzuncu
Lem'a-i
Arabiye'ye nisbeten kısa ve gayet güzel beyanları mündericdir.
ZEYL-ÜZ ZEYL
Habbe'nin ikinci zeylinde, gayet mühim bir risale olan hem Arabca, hem Türkçe olarak
kesretle inti ar eden Asâ-yı Musa mecmuasında Yirmiüçüncü Lem'a namındaki "Tabiat Risalesi"nin
muhtasar kısa Arabçası da vardır.
Bu risale, Ankara'da te'lif edildi i zaman bir matbaada tab'edilmi tir. nsanların a zından
çıkan deh etli üç kelimenin butlanını isbat ederek tabiat bataklı ında bo ulanları kurtarıyor.
7- ZÜHRE
Uzun bir hakikatın yalnız ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir uaını irae etmek
maksadıyla yazılan bu çok mühim risale, gayet ehemmiyetli hakikatları ihtiva etti inden en mümtaz
Nur akirdlerinin musırrane talebleri üzerine -ekserisi Arabça bilmeyen o akirdlerin istifadelerine
medar olmak için- kısmen izahlı, kısmen kısa bir meali Üstadımız tarafından Türkçeye çevrilmi ve
Onyedinci Lem'a namıyla Onbe Nota olarak Risale-i Nur Külliyatının Lem'alar kısmına ilhak
edilmi tir.
Zühre öyle bir hakikatla ba lar: Dünyadaki her zîhayat, mâlikinin ismiyle, namıyla
hesabıyla çalı an muvazzaf bir asker gibidir. Kim kendini kendine mâlik zannetse o kimse hêliktir.
Sonra uzun ve muhit bir salât ü selâmı müteakib her biri bir risalenin güya hülâsası ve
çekirde i mahiyetindeki ümullü " 'lem"lere geçer. " 'lem"lerin birisinde, Kur'an tilmizi ile felsefe
tilmizini içtimaî ve ahsî cihetlerden mukayese ederek felsefenin sakîm ve muzır kısmının bâtıl
hükümlerini çürütür. Son " 'lem"i de, gayet güzel ve hazîn bir münacat ihtiva etmektedir. daha fazla
malûmatı Türkçe olan Notalar Risalesi'ne havale ederiz.
Bu Mesnevî-i Nuriye'nin fihristesinde, o kıymettar hârika risalelerdeki yüzer hakikatlerden
yalnız bir ikisini nâkıs fehmimizle ve kasır ifademizle gösterme e çalı tık. Yoksa gösterdi imiz
misaller, o hârika-i ilm ü irfanın ne en canlı noktaları olabilir ve ne de en kıymetli cevherleri
olabilir. Belki o emsin cüz'î bir uaı ve o bahrın küçük bir katresidir.
--- sh:»(Ms:265) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------8- ZERRE
eytanın ve ehl-i ilhadın bazı vesveselerini tard eden müteferrik mes'elelerden bahseden
hârika ve fevkalâde bir risale olup iki kısımdan ibarettir.
man ve ahlâkiyatı ve vesveselerin izalesini ve insandaki te ahhusat-ı vechiyenin hikmetini
beyan
eden
'lem'ler
->@ nR>< 678 + ,
bu
risalenin
;< 3! .
münderecatındadır.
Bir
'leminde
-E ~
âyetinde zikredilen semavat ve arzın hilkati ve be erin
lisan ve renklerinin ihtilafı Cenab-ı Hâlık-ı Zülcelal'in âyetlerinden oldu unun hakikatını gayet
güzel bir tarzda beyan ediyor. Diyor ki:
127
"Bütün be erin esasat-ı azada ittifakı, Sâniin vahdetine; te ahhusat-ı vechiyede temayüzü,
Sâni'in muhtar ve hakîm oldu una gayet bahir ve zahir delildir" der ve isbat eder. Be erin
birbirinden te ahhusça farklarının hikmetini ve di er mahlukatta bu temayüzün ferden ferda
olmayıp nevi nevi olu u hikmetin öyle iktiza etti ini izah ediyor.
Ba ka bir 'lemde, eytan-ı insî ve cinnînin, bakaranın bâtınen gayet mükemmel, zahiren
miskin olu u hakkındaki bir vesvesesini tardeder ve der ki: "Ey eytan-ı cinnîye üstad olan eytan-ı
insî! E er her ey, her eyi maslahat miktarıyla ve lâyık-ı vechile yapan Kadîr-i Ezelî'nin san'atı
olmasa idi, senin e e inin kula ı senden ve senin üstadlarından daha akıllı ve daha hâzık olması
lâzım gelirdi." diye insî ve cinnî eytanların vesveseleri yüzlerine çarpılarak; bakaranın yani ine in
dâhilinin mutlak oldu unun ve haricinin mukayyed olu unun hikmetini aklen ve ilmen gayet mukni
bir surette beyan eder.
Ahlâka dair bir 'lem'inde der ki: "Ey fâsık! Bil ki medeniyet-i sefihe öyle müdhi bir riyayı
ibraz etmi ve meydana çıkarmı ki, ehl-i medeniyetin ondan kurtulması mümkün de ildir. Çünki
ehl-i medeniyet o riyaya an ü eref namını vermi . nsanı ahıslara kar ı riyakârlı a bedel unsurlara
ve milletlere ve devletlere kar ı riyakârlı a te vik etmi ve tarihi onlara mü evvik ve alkı çı ve
cerideleri de, yani gazeteleri de dellâl yapmı . Ölümü unutturup (güya) unsurları içinde bir hayatları
var diye zaman-ı cahiliyetteki gaddar zalimlerin desiseleri nev'inden bir desise ile be eri tasannu ve
riyakârlı a sevk etmi tir." Ne kadar okunsa okunma a lâyık olan bu risale dahi, bir isti far ve
Hazret-i Mevlâna'nın bir beytiyle nihayet bulmu tur.
9- EMME
--- sh:»(Ms:266) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------Kâinatın mecmuundan tâ zerreye kadar mütenâzilen her bir mevcudun, pek çok esma-i
lahiyeden Allah, Rab, Mâlik, Müdebbir, Mürebbi, Mutasarrıf ve Nâzım isimlerine ehadet
ettiklerini isbat eder. Ba ka bir 'lem'inde, hiç bir kimsenin Sâni'-i Âlem'den ikayet hakkı
olmadı ını gösterir. Di er bir 'lem'inde Kur'an-ı Hakîm'in ilk ve ekser muhatabı olan cumhur-u
avamın fehimlerini nasıl ok adı ını ve onların idraklerine nasıl müraat etti ini uzun bir hakikatle
beyan eder. Hem tayy-ı mekân ve bast-ı zaman ve ene'nin mahiyeti ve iki vechi gibi pek çok ince
hakaikı beyan eden müteferrik mevzulardan müte ekkil bir kıymettar risaledir.
Bu risale:
Meded ey kafile-salar-ı rusül huz biyedî,
Sensin ey nur-u kerem cümlemizin mu'temedi
ntisabım sanadır i te dilimde senedi:
Lâilahe illallah Muhammedün Resulullah.
diye bir manzum kıt'adan sonra uzun ve muhit bir isti far ve duaya geçerek hitama erer.
ONUNCU R SALE:
Di erlerine nisbetle büyük olan bu risalede, Sözler'den bazılarının hülâsalarıyla, müteferrik
ve muhtelif mevzulardan ibaret 'lemler vardır.
Birinci 'lem'inde
f3 X ‚_.E`7 3:3@ H`
âyet-i kerimesinin tefsirini, semavata çıkmak isteyen
eytanların recmedilmelerini Yedi Basamak ile beyan eder.
Birinci basama ında: Semadaki sükûnet ve sükûta ve intizama i aretle der ki: "Sema ehli,
arz ehli gibi hayırların ve erlerin karı masından ve zıdların içtimaından meydana gelen münaka a
ve ihtilafat ve tezebzüb içinde de illerdir. Belki onlar, kendilerine Hâlıkları tarafından emredilen
eyleri kemal-i itaatla yapan mutîlerdir."
eytanların recmedilmelerini beyan ve isbattan sonra ba ka bir 'lemde (Üstadımız)
Kur'andan istifade etti i dört tarîkı dört hatve ile gayet veciz bir tarzda izah eder. Risale-i Nur'un
Sözler kısmında mufassal izahı bulunan bu 'lem çok mühimdir.
Di er bir 'leminde, ubudiyetin mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika de il, netice-i nimet-i sâbıka
oldu unu beyandan sonra çok hakikatlı ve geni manadaki 'lemlere geçerek Nur'un lk Kapısı'nda
ve Küçük Sözler'de bir derece mealleri bulunan hakikatların izahıyla bu kıymetdar ve mühim risale
hitama erer. Bu kıymetdar
--- sh:»(Ms:267) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------128
risalenin münderecatından ems gibi nurlu kamer gibi parlak bir misali udur: Kur'an-ı Hakîm
kâinatdaki insana raci' ve menfaatli olan e yayı ihtar için zikrediyor. Yoksa Kur'an-ı Hakîm'in o
beyanatı yalnız o faidesine inhisar etmiyor. Çünki insan kendisiyle alâkası olan ve faidesi dokunan
bir zerreye, kendisi ile alâkası olmayan bir ems'den ziyade ehemmiyet verir. Meselâ:
r3 4
@& u !E H>
*
T3@. /3 7 N K 9
Yani, kamerin küre-i arz etrafında devrinin Cenab-ı
Hak tarafından takdir edilmesinin pek çok hikmetlerinden bir hikmeti de be erin günlerini, aylarını,
senelerini hesab etmesi, bilmesidir. Yoksa kamerin takdiri, bizce çok lüzumlu bulunan bu faidesine
inhisar etmez. Hâlık-ı Zülcelal'in esmasına âyinedarlık eden binler hikmetleri daha var.
Bu kıymettar risalenin âhirinde, altı katrede 'caz-ı Kur'anı hülâsa eden küçük fakat o
nisbette ümullü bir risale vardır.
MU'C ZEKÜBRADAN
B RKAÇ
KATREY
TAZAMMUN
EDEN
ONDÖRDÜNCÜ RE HA
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletinin hakkaniyetine bir delil de Kur'an-ı Mu'cizül Beyan'dır... Kur'an-ı Hakîm'in kırka yakın vech-i i'cazı, Lemaat ve arat-ül 'caz tefsirinde beyan
edildi inden onlara havale ederek Birinci Katre nihayet bulur.
kinci Katre'de: Yirmibe inci Söz'de zikredilen "Kur'an Nedir?" diye olan tarifin kısa bir
Arabcası vardır.
Üçüncü Katre: Altı Noktadır. Üçüncü Noktasında: Nasılki insan muhtelif hacat-ı
cismaniyeye muhtelif vakitlerde muhtaçtır... Meselâ: Havaya her an, hararete, suya her vakit, gıdaya
her gün, ziyaya her hafta muhtaçtır. Öyle de hacat-ı maneviye-i insaniye de muhteliftir. Bir kısmına
her an muhtaçtır. Lafzullah gibi. Bir kısmına her vakit muhtaçtır. Bismillah gibi. Bir kısmına her
saat muhtaçtır. "Lâ lahe llallah" gibi. Ve hâkeza kıyas et.
Dördüncü Katre: Altı Nüktedir. Be inci Nüktesinde çok âyet-i kerime bulunmasından; ve
orası da izah makamı olmadı ından Mu'cizat-ı Kur'aniyeye havale edilerek o nükte tayyedilmi tir.
Bazan bir harf-i Kur'anîde, Kur'an'ın i'cazını isbat eden bu risale ve arkada ları olan " arat-ül 'caz"
ve "Mu'cizat-ı Kur'aniye" risaleleri Kur'an-ı Hakîm'in birer elmas kılıncıdırlar.
Altıncı Katre: Belâgat-ı Kur'aniyenin bir sırrını ke federek; ediblerin "Unzur ilâ men kale"
yani "kim söylemi " demelerine mukabil "Unzur ilâ men kale ve limen kale ve lima kale ve fima
--- sh:»(Ms:268) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------kale" diyerek i'caz-ı Kur'aniyeyi parlattırıyor. Bu Altıncı Katre, belâgat-ı Kur'aniye için mühim bir
anahtardır.
10- U'LE
ki sahifelik bir zeyli olan küçük hacimde bir risaledir.
11- NOKTA
Çok muhtasar oldu u için özetlenmedi.
.! .! .! 0 X5 . K- ZA3=X ZA3HW 3 3@ >< = *
--- sh:»(Ms:269) ↓ ------------------------------------------------------------------------------------------tizar
Fihristi hitama eren Mesnevî-i Nuriye, hayatın hayatı ve gayesi ve en yüksek hakikat olan
imanı taklidden tahkike, tahkikten ilmelyakîn mertebesine, ilmelyakîn mertebesinden aynelyakîn
derecesine ve daha sonra da hakkalyakîne ula tıran muazzam ve muhte em ve pek çok risaleleri
tazammun eden muhit ve hârika bir eserdir.
Bu eserin hakikî kıymetini tebarüz ettirecek en hakikî fihristi, yine onun aziz ve muhterem
müellifi üstadımız yapabilirdi. Bizim çok kısa anlayı ımız ve zayıf idrakimiz ve kasır fehmimiz ve
Arabcaya olan vukufsuzlu umuz, ülema-i mütebahhirînin katresine bahr dedikleri bu emsalsiz
eserin fihristini karilere pek noksan olarak takdim etmemizin âmilleri olmu tur.
Muhterem kari! Bu fihriste bakıp da tılsım-ı kâinatın ke afı, hakaik-i e yanın miftahı,
hikmet-i hilkatin dellâlı olan bu manevî hazine hükmündeki mecmuayı da o mizan ile tartma. Çünki
bizdeki acz ve noksanlık o mecmuanın kıymetiyle mebsuten de il, makusen mütenasibdir. Güne in
129
bir zerre cam parçasındaki timsaline bakıp da "Güne de bu kadardır" deme. Çünki o zerre,
kabiliyeti kadar o güne ten feyz alır. Sen ise âyinenin büyüklü ü nisbetinde o manevî emsten feyz
alacaksın.
Hem bu mecmuada bulunan yüzlerce 'lemlerden yalnız pek az bir kısmının pek cüz'î bir
manası yalnız i aret için zikredilmi . Yoksa her bir risale, hattâ her bir 'lem için bu Mesnevî
fihristinin mecmuu kadar bir fihrist yapmak lâzım gelirdi. Buna da ne bizim iktidar-ı ilmimiz ve ne
de makam ve ne de zaman müsaid de ildir.
-4
H S F 3@> 3. 8 3@ 8 F 345W
3 3U< 3@ W 2 ‚ 1< ’E 8 3@ 7
W „& W Œ. 4 jN3@ >WK=V /1: " E5N W 3 3@. '59 3@ 7 *
3H &r7 4 .! H ` 54? !
Mustafa Gül ve Tahirî Mutlu
130
Download

07-Mesnevi-i Nuriye