25 Aralık 2015
www.sorularlaislamiyet.com
1
İçindekiler
Normal hayız günlerinden önce veya sonra da leke gören kadın nasıl davranmalıdır? ...........3
Uzayda her gün gezegenler çarpışıyor, karadelikler meydana geliyor, bu çarpışmaların,
karadeliklerin hikmeti nedir? ......................................................................................................4
Peygamberimizin eşlerini diğer eşlerinin yanında övmesi, onları kıskançlığa sevk etmez mi? 5
Beled suresinde geçen "Fekkü rakabeh" ifadesinin tam olarak manası nedir?.......................6
İmanı, sezgicilik yoluyla ispatlar mısınız?...................................................................................7
Kur'ân-ı Kerim manzum şekilde midir? ......................................................................................9
Bizim her şeyimiz Allah’ın elindeyse, Allah niye bize zulmetmesin? .......................................10
Şeytan Peygamberlere vesvese verebilir mi? .............................................................................11
Ben kazanıyorsam neden zekat vereyim? Niye infakta bulunayım? ........................................12
Ramazan orucunun kazasına imsak vaktine kadar kalben veya dil ile niyet etmeyip,
sonradan öğleye kadar niyet edip tutan birisinin oruçları geçerli olur mu? ...........................16
2
Normal hayız günlerinden önce veya sonra da leke gören
kadın nasıl davranmalıdır?
Hanımların adet halleri en az üç, en çok on gün devam eder. İki adet hali arasındaki temizlik
süresi ise en az on beş gündür (Darekutni, Sünen, Hayz, 61).
Bu süre daha uzun da olabilir. Bazı kadınların adet günleri, düzenlidir. Adet günlerinin
değişmesi de söz konusu olabilir. Önceki mutat ay hali mesela altı gün olan bir kadın daha
sonraki ayda altıncı günün bitiminde temizlenmeyip kan görmeğe devam etse, bu durum on
günü aşmadıkça normal adeti olan altı güne ilaveten kan gördüğü günler de ay halinden sayılır.
Kısaca kaç gün kan görmüşse o günler ay hali günleridir. Adeti olan altı günden sonra kan
görmeğe devam ettiği günlerde de ay hali hükümleri geçerli olur (Mevsıli, İhtiyar, İstanbul, ts.
I, 26-27).
Fakat aynı kadın bu altı günün bitiminde temizlenmeyip kan görmeğe devam eder ve bu süre
on günü geçer ve mesela on iki güne ulaşırsa bu kadının ay hali altı gün olarak kabul edilir. Altı
günü on iki güne tamamlayan son altı günlük sürede görülen kan istihaze yani özür kanı sayılır.
Onuncu günden sonra görülen kan her halükarda özür kanı olduğu için kadın bu günlerde
namazını kılar, orucunu tutar. Mutat günleri olan altı günü, on güne tamamlayan dört günde
kılmadığı namazları, tutmadığı oruçları ihtiyaten kaza eder (Mevsıli, İhtiyar, İstanbul, ts. , I,
30).
Ergenlik çağına gelen bir kadından, hastalık sebebiyle olmaksızın gelen kan hayız kanıdır.
Hayız kanı, siyah, kırmızı, yeşilimtırak ve sarı olabileceği gibi bulanık yahut toprak renginde
de olabilir (Mevsıli, İhtiyar, İstanbul, ts. , I, 27).
Hanımların adet halleri en az üç, en çok on gün devam eder. İki adet hali arasındaki temizlik
süresi en az on beş gündür (Darekutni, Sünen, Hayz, 61).
Bu süre daha uzun da olabilir. Bazı kadınların adet günleri, düzenli olup belli günlerde
gerçekleşir. Adet günleri sabit olan kadınların bu günlerinden önce ve sonra görecekleri renkli
sıvı ve akıntılar özür kanı hükmünde olup adet kanı sayılmaz.
Eğer düzensiz bir adetiniz var ve on gün dolmadan önce bu lekeyi görmüş iseniz söz konusu
lekeyi dikkate alarak yeniden gusül almanız uygun olur. Mesela düzensiz adetli bir bayan
adetinin altıncı günü bittiğini düşünerek gusletse sekizinci gün tekrar kahverengi bir leke ya da
kanama görse bu durumda tekrar gusleder.
O günkü orucunu da kaza eder. Ancak düzenli bir adetiniz var ise adetinizin önünden ve
arkasından gördüğünüz lekeler özür sayılır. Bu durumda olan bir bayanın gusletmesi gerekmez.
O günkü orucuna da devam edebilir.
3
Uzayda her gün gezegenler çarpışıyor, karadelikler meydana
geliyor, bu çarpışmaların, karadeliklerin hikmeti nedir?
- Bizim görebildiğimiz kadarıyla, yıldızların çarpışması, daha çok sanal bir hayal mahsulüdür.
Şimdiye kadar herhangi bir yıldızın başka bir yıldızla çarpıştığına dair kesin bir ilmi veri
elimizde yoktur. Gerçi bazı bilim adamları böyle bir öngörüde bulundular fakat bu
öngörülerinin tahakkuk ettiğine dair bir delil oluşmadı.
- Ancak bazı yıldız kümelerinin hatta galaksilerin birbirinin içinden geçmeleri söz
konusudur. Bazı bilim adamları buna çarpışma diyorlar. Aslında bu, tesadüf eseri ortaya çıkan
bir çarpışma değil, yeni bir doğumun tahakkuk etmesidir. Yani, Allah sonsuz ilim, kudret ve
hikmetiyle milyarlarca yıldızları barındıran iki galaksiyi birbirinin rahminden geçirerek onları
bir tek galaksi haline getiriyor.
- Yıldızların çarpışma ihtimali olmasına rağmen, şimdiye kadar bir astronomik trafik kazasının
olmaması, Allah’ın sonsuz kudret, ilim ve hikmetinin göstergesidir.
- Elimizde kuvvetli bir delil olmamasına rağmen, bu konuda şöyle bir yorumun yanlış
olmayacağını düşünüyoruz:
Allah ilk önce bütün kâinatı bir tek cevherden yarattı. Önce yalnız bir tek cevherin var
edilmesi, Allah’ın birliğinin göstergesi olması bakımından önem arz etmektedir. Çünkü, “bir,
ancak birden gelir”, yani bir fiilin bir tek faili vardır. Yaratılışa menşe olan ilk cevherin de bir
tek olması yaratıcının bir tek olduğunu gösterir.
Hatta insanlık ailesini ilk defa sadece bir tek insandan (Hz. Adem’den) yaratması da bu
gerçeği fiilen seslendirmeye yöneliktir.
Hatta, diğer canlıların her bir nevinin bir ilk Adem’i olması da bu hikmete mebnidir.
Milyarlarca yıldızı barındıran galaksilerin iç içe girip birleşmeleri bu birlik nakşını dokumaya
yöneliktir.
İşte ilk defa yaratılan mahlukların (Allah’ın birliğini gösterdiğinden) bir tek cevherden
yaratıldığı gibi, en sonunda da bu milyarlarca varlıkların yine bir tek cevher haline getirilmesi
bu hikmete uygundur. “Gün gelir, gök sahifesini, tıpkı kâtibin yazdığı kâğıdı dürüp rulo
yapması gibi düreriz. Biz ilkin yaratmaya nasıl başladıysak diriltmeyi de Biz
gerçekleştiririz. Bu, üzerimize aldığımız bir vaaddir. Bunu gerçekleştirecek olan da
Biz’iz.” (Enbiya, 21/104) mealindeki ayetten bu gerçeğin işaretlerini sezmek mümkündür.
- Uzmanların belirttiğine göre, karadelik dediğimiz uzay-zaman eğriliğinin sonsuza yaklaşan
bir bölgesidir. Karadelikler, maddenin, adeta ezilerek yok olduğu görünmez noktalardır.
Karadelikten ışık kaçamazsa, fiziksel hiçbir şey kaçamaz. Karadelikler, yıldızların ölümünün
bir sonucudur.
- Karadelikler, yıldızların ölümlerinin bir sonucu olduğuna göre, evrenin bir gün tamamen
öleceğinin ve kıyametin kopacağının bir göstergesi olarak yaratıldığını düşünebiliriz.
- Karadeliklerin en bariz dikkat çeken özelliği “başka uzaylara” kapı açılmasıdır. Aynı
zamanda karadelikler bir kıyamet makinesi gibi çalışırlar.
Kâinat, mükemmel bir düzen ve âhenk içinde birbirine bağlı hareket eden milyarlarca gök
sistemine ev sahipliği yapar. Bu muhteşem düzeni bozacak ve çekim gücü dâhil diğer
kuvvetleri tesirsiz hâle getirecek, gezegen ve yıldızları yörüngesinden çıkararak, her şeyi alt üst
edebilecek zâhirî bir sebep veya kuvvet ne olabilir?
Tekvîr Sûresi'nin "Güneş dürülüp söndürüldüğü zaman... Yıldızlar kararıp düştüğü
zaman... Gök yerinden soyulup koparıldığı zaman..." mealindeki âyetlerini mevcut
kozmoloji bilgilerimize göre düşünürsek, Güneş'i dürecek, yıldızların ışığını dahi yutup onları
fonksiyonsuz hâle getirip düşürecek sebep, karadelikler olabilir mi?
- Keza, karadelikler, bir açıdan kozmik bir çöp kutusu görevini de üstelmiş gibidir. Ölen
yıldızların cenazelerini toplayarak ve tamamen yok etmek suretiyle, astronomik çapta bir
temizlik işini görmektedir. Böyle bir faaliyet Hakim ve Kuddus isimlerinin tecellisine
uygundur.
4
Peygamberimizin eşlerini diğer eşlerinin yanında övmesi,
onları kıskançlığa sevk etmez mi?
- Kaynaklarda, Efendimizin bazı eşlerinin yanında diğer eşlerini övdüğüne dair fazla bir bilgi
yoktur. Yani Efendimizin prensip olarak böyle bir adeti olduğunu söyleyemeyiz.
- Ancak Hz. Hatice’yi övmesi, ayrı bir vefakârlığın örneğidir. Dikkat edilirse bu da hayatta
olmayan, ölmüş bir hanımının arkasında gösterdiği bir kadirşinaslık idi. Başkası kıskanır
diye, bu fedakâr eşine karşı ahde vefa göstermemesi beklenemezdi.
“Hz. Aişe, “Ben, Hatice’yi kıskandığım kadar hiçbir kimseyi kıskanmamışımdır. Çünkü
Resulullah onu hep över ve hatırlardı. Ayrıca Allah onu cennetle müjdelemesini
emretmişti. Bunları duyunca hep onu kıskanırdım.” demiştir. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr,
20; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 74-76)
“Hz. Aişe bir gün Hz. Peygamber’in, Hz. Hatice’yi övmesine karşı çıkarak (onu
kıskanmış) “O yaşlı kadını ne anıp duruyorsun? Allah onun yerine sana daha iyisini
verdi” deyince Hz. Peygamber de Hz. Hatice’yi kadirşinaslığından dolayı şöyle övmüştür:
“Allah bana ondan daha hayırlısını vermemiştir. Çünkü herkes beni inkâr ederken, o
bana iman etti. Herkes beni yalanlarken o beni tasdik etti. İnsanlar mallarını esirgerken
bana arka çıktı. Ve Allah Teala bana ondan çocuklar nasib etti.” (Ahmed b. Hanbel, 6/118)
- Hz. Peygamber (asm)’in Hz. Aişe ile olan bu gibi konuşmalarından şunu anlamak gerekir:
a) Yeri geldiğinde Resulullah ilk eşi ve çocuklarının anası olan Hz. Hatice’yi hatırlar ve onu
överdi. Bu övgüyü en sevdiği eşi Hz. Aişe’nin yanında bile yapmaktan çekinmezdi.
b) Hz. Peygamberin bu vefakârlığı, aynı zamanda bütün ümmetine bir derstir. Eşlerlerinin
vefatlarından sonra da olsa onların hatır ve hatıralarını devam ettirmeleri yüksek bir ahlak
örneğidir. Resulullah insanlara bu dersi veriyordu
c) Bazı hakikatler var ki, başkasının kıskançlığına kurban edilemez. Özellikle herkesin
kendisini inkâr edip yalanlarken, onu tasdik eden bir eşinin hatırasını, Hz. Aişe’nin
kıskançlığına feda etmesini beklememek gerekir.
d) Üstelik, Hz. Aişe’nin kıskanması, sanıldığı gibi öyle onu günaha sokacak kadar bir nefreti
uyandırmıyordu. Hz. Aişe’nin “Hatice’yi fazla kıskanırdım” demesi, aslında bir yandan Hz.
Peygamberin eşlerine karşı gösterdiği vefakârlığın boyutunu anlatmaya; diğer yandan da Hz.
Hatice’nin büyüklüğünü aktarmaya ve onun Resulullah’ın yanındaki değerini anlatmaya
yöneliktir.
e) Hz. Peygamberin eşlerinden en çok sevdiği Hz. Aişe’nin yanında bile Hz. Hatice’yi övmesi
ve karşı çıkmasına aldırmayarak onun sadakatini, cefakârlığını, vefakârlığını anlatması, hakkın
hatırını her hatırdan daha üstün saymasın anlamına gelir.
Evet Hz. Peygamber, “hakkın hatırı âlidir, hiç bir hatıra feda edilmez” düsturunun da
muallimidir, rehberdir, bunu fiilen göstermiştir.
Peygamber Efendimizin, az da olsa, yerine göre diğer eşlerini övmesini ve faziletlerini
saymasını da aynı şekilde değerlendirmek gerekir.
5
Beled suresinde geçen "Fekkü rakabeh" ifadesinin tam
olarak manası nedir?
Fekk kelimesi
"Fekk", bağı çözmek, kelepçeyi çıkarmak gibi, engeli ortadan kaldırma manasına gelirken,
"fekkü rakabeh", insanı hürriyetine kavuşturma, köleliğini sona erdirme gibi manalara gelir.
"Fekkü'r-rehn" ifadesi de, rehin bağını çözmek, rehni kurtarmak demektir.
Buna göre, salıverdiğin her şeyi, adeta fekketmiş, çözmüş olursun. "Fekkü’l-hitab" da bu
köktendir.
Anlatıldığına göre, Arapların esirlerle ilgili adeti, onların boyunlarını ve ellerini bağlamak
şeklinde idi. Böylece bu, her ne kadar onlar esirlerini artık bağlamasalar bile, esirler hakkında
kullanılır oldu. Daha sonra da, bundan dolayı esirlerin salıverilmesi işine "fekâk" (çözme)
denilmiştir.
Mükâtebe
"Fekkü rakabe", bazen bir kimsenin bir köleyi, kölelikten azad etmesi şeklinde gerçekleştiği
gibi, bazen da mükateb (efendisiyle belli bir para kazanmak üzere hürriyetine kavuşmak üzere
anlaşmış) köleye, onu kölelikten kurtaracak şeyi vermekle gerçekleşir.
Burada şöyle bir izah daha yapılabilir: Bu ifade ile, kişinin, canını, kendi nefsini, kendi
sebebiyle cennete gireceği ibadet mükellefiyetlerini yerine getirmek suretiyle azad etmesi ve
nefsini ateşten kurtarması da kastedilmiş olabilir ki, en büyük hürriyet de işte budur. (bk. Razi,
ilgili ayetin tefsiri)
Önceki ayetlerde, insana lütfedilen duyu organlarından söz edildikten sonra ona "iki yol"un da
gösterildiği belirtilmektedir. Duyu organları dış dünyadan bilgi edinme araçlarıdır; "iki yol"
ise genellikle "iyilik ve kötülük yolları" olarak açıklanmış olup bu ifade insanın, olgular ve
eylemler üzerine "doğru-yanlış, iyi-kötü" şeklinde hüküm verme ve tercihte bulunma
yetenekleriyle donatıldığı anlamına gelir.
Allah Teâlâ'nın insana bilgi edinme, düşünüp yargıda bulunma ve seçim yapma yetenekleri
lütfederek bu yetenekleriyle onu yeryüzünün en seçkin varlığı halinde yarattığı anlatılmaktadır.
Bu yetenekler aynı zamanda insanın bir ödev ve sorumluluk varlığı olmasını da gerektirmiştir.
İşte “Fakat o sarp yokuşu aşmaya çalışmadı. Böyle yaparak verilen nimetlerin şükrünü eda
etmedi.” mealindeki 11. âyette bu sorumluluğu yerine getirmeyenler kınanmakta; ardından da o
dönem toplumunun en ağır sorunlarıyla ilgili başlıca ödevler sıralanmaktadır.
Bunlar, köleleri özgürlüklerine kavuşturmak, yetimi ve yoksulu doyurmak, birbirine
sabırlı ve merhametli olmayı tavsiye etmektir.
İslâm'ın sosyal ahlâkının kapsamlı bir özeti olan bu ifadeler, eski deyimiyle tahdîdî değil
ta'dâdîdir; yani sınırlayıcı değil, örnek göstericidir.
6
İmanı, sezgicilik yoluyla ispatlar mısınız?
Cevap 1:
İmân esaslarını yalnızca tecrübe ve ilmî metodlarla kabul etmek yeterli değildir. Kalbî, rûhî,
hâlî (bâtınî, içe bakış) vicdânî metodlar da gerekir ki, insan yüksek mârifet ve inanca
ulaşabilsin. Bacon, imânı birinci sıraya, tecrübeyi ikinci sıraya alarak; tecrübenin yanında bir
de bâtınî tecrübeyi kabul eder. (Prof. Dr. İrfan Yılmaz vd., İlim ve Din, İst., 1998, c. 1, s. 268)
İmam-ı Gazalî’ye göre de mantığın, dünya ilimlerinde bir şeyi anlatmak ve ispat etmek için âlet
olabilir. Fakat derûnî, iç hakikatlerde onun isbatı asla yetmez; “kalb gözü”ne başvurmak
gerekir. (Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş, s. 110)
Bunu biraz daha açarsak:
Fıtratın/Yaratılışın yalan söylemediğini vicdânen ve hâlen biliyor ve görüyoruz. Meselâ, bir
çekirdekteki gelişme meyli, “Sümbülleneceğim, meyve vereceğim”; bir yumurtadaki hayat
meyli, “Piliç olacağım”; bir avuç su, “Fazla yer tutacağım” der ve oluşsal âlemde bunların
olduğunu görürüz.
İnsanlığın beş zahiri duyu ve beş batın (iç) duygularının yanında, gayb âlemine açılan pek çok
pencereleri; şuûruruna varılmayan “şevk ve sevk” gibi hisler var. Bunlar yalan söylemez;
yanlış gidemez. Dolayısıyla fıtrat (yaratılış) ve vicdan, yalan söylemez...
Hads -ki, şimşek gibi sür’at-i intikaldir, daima onu tahrik eder, hakikati tasdik ettirir. Hadsin
muzaafı (iki katı) olan ilham, onu daima nurlandırır. Meylin muzaafı, arzu ve onun muzaafı
olan iştiyak ve onun muzaafı olan İlâhî aşk, ona daima gerçeği söyler. (Mesnevi-î Nûriye, s.
214-215)
İşte, insandaki tapınma, teşekkür, duâ ve ibâdete olan meyli; hakikî bir cazibedarın cezbiyle,
yâni çekimiyledir. Çekim varsa, bir cazibedar var demektir.
Dolayısıyla, kâinatın sonsuz bir kudret, ilim ve sonsuz isim ve sıfat sahibinin eseri olduğunu
vicdânen de biliriz. Tıpkı, balın tadını, limonun ekşiliğini, biberin acılığını “tartı, metre ve
hacim” gibi ölçüleri “ilmî” rakamlarla ispat edemeyip; vicdânen bilmemiz, anlamamız gibi..
Cevap 2:
Sezgi aracılığı ile iman esaslarına ait bilgilere ve kanaatlere ulaşılması çabası, rasyonel, mantık
esaslı akıl yürütmeye dayalı ve kanıtlandırma diyebileceğimiz bir yaklaşımdan farklıdır. Ruhî
tecrübeye dayalı bireysel yaşanmışlık diyebileceğimiz sezgisel tavır, imanın konusu olan
madde ötesi aşkın alanların yine insanın madde ötesi yönünü temsil eden ruh aracılığı ile
tanınması ve bilinmesi esasına dayalıdır.
Bu nedenle rasyonaliteye ait ispatlamak isteği sezgiciliğe uygun değildir. Bunun yerine “iman
esaslarına ulaşacak sezgisel bilgiyi nasıl elde edebiliriz?” şeklinde bir soru uygun olacaktır.
Felsefî çizgide özellikle Plotinus’un etkisindeki yeni Plâtoncu yaklaşım ile Orta Çağ Hıristiyan
felsefesinde Augustinus gibi filozoflarda etkin olmuştur. İslam dünyasında ise tasavvuf
düşüncesi bağlamında özellikle Sühreverdi ve İbn Arabî gibi mutasavvıfların vahdet
anlayışlarında etkin olmuştur.
7
İnsan ruhunun temel yetilerinden biri olarak sezgi, dolayımsız bir idrakin adıdır. Ancak bu
dolayımsız idrake ulaşılması için insanın maddi ilişki ve koşullara bağlı algısını temsil eden
zihinsel yönünün üzerine çıkılması gerekmektedir. Öncelikli olarak bu hedefe ulaşabilmek
içinse bir takım özel çaba ve yaklaşımlar tarih boyunca söz konusu olmuştur. Örneğin İslam
tasavvuf anlayışındaki seyr-i sülük yaklaşımı, ruha ait sezgisel ve dolayımsız bilgi aracılığı ile
iman esaslarına ulaşılması açısından bu özel çabalardan birisidir.
Hakkalyakîn bilgi olarak da adlandırılan bu salt gerçeklik algısına ulaşabilmek için gerekli
çabalar tasavvuf kaynaklarında açıklanmaktadır. Bu noktada dikkate değer olan, bu yol
aracılığı ile rasyonel ve genel geçer bir ispatın söz konusu olmamasıdır. Ancak günlük hayat
içerisinde yer yer farklı psikolojik etkiler neticesinde sezgisel yönümüzün devreye girdiği de
bir gerçektir.
Buna göre kimi zaman herhangi bir kanıt ileri sürmeksizin içsel bir duyuş ile ilahi varoluşu
hissedebiliriz. Özellikle ilhama dayalı sanat çevrelerinde ya da insan doğasını zorlayan istisnai
durumlarda bu yönümüz açığa çıkabilmektedir. Tüm bunlarla birlikte iman esaslarına yönelik
rasyonel bilgi ve algıların kolektif bütünlüğü de bize, tüm bu bütünlüğün gösterdiğinden daha
aşkın olan bir mevcudiyetin gerçekliğini de ifade edebilmektedir.
Sezgisel bilgide yalnızca ruhsal yönle hareket etme geleneği, Hz. Peygamberin (asm) Necm
suresinde anlatılan mi’rac yaşanmışlığı ile ruh ve beden birlikteliği aracılığı ile ulaşılan bir
sezgisellikte ortaya konmuştur. “Gördüğünü kalbi yalanlamadı.” (Necm-11), “Onun
gördükleri hakkında onunla tartışacak mısınız?” (Necm-12), gibi ifadeler ruha ait sezgisel
bilginin aynı zamanda bedensel bilgi ile de paylaşılarak tam bir yaşanmışlığın imkânına vurgu
yapılmaktadır.
Bu surede ilahi gerçeklik ile olan yakınlık “Bunun üzerine ne vahyettiyse kuluna onu
vahyetti.” (Necm-10), melekler ile olan yakınlık “çünkü onu güçlü, kuvvetli Cebrail öğretti,
bu esnada o istiva etti.” (Necm-5,6), ahret bilgisi hakkında ise “Son sınır olan sidrenin
yanındaki cennetül me’va da onun yanındadır” (Necm-13,14) ifadelerini görmekteyiz.
“O arzusuna göre konuşmaz, o kendisine vahyedilenden başkası değildir.” (Necm-3,4)
ayetleri de peygamberlik ve vahye inancı içermektedir.
Bu surenin ilk ayeti olan “yörüngesinde akan yıldıza and olsun” ifadesi de ilahi takdiri,
“arkadaşınız sapmadı ve taşkınlık yapmadı” ifadesi de Hz. Peygamberin (asm) iradesini
doğru yolda kullandığını belirleyerek, ters manası ile arkadaşınız iradesi ile sapmadı ancak
sizler iradeniz ile saptınız anlamını bildirmektedir.
Böylece de ilahi takdir ile özgür irade birlikteliğine vurgu yapmaktadır.
8
Kur'ân-ı Kerim manzum şekilde midir?
Yazılan şeyler ya manzumdur (şiir türüdür) veya mensurdur (düz yazı türüdür).
Kur’an-ı Kerim manzum şekilde değildir. Manzum demek şiir tütünde yazılmış eser demektir.
Zebur’dan başka diğer kutsal kitaplar da manzum değildir.
“Biz Resûl’e (Kur’ân öğrettik), şiir öğretmedik, o zaten ona yaraşmaz. O sırf bir irşâd ve
parlak bir Kur’ân’dır.” (Yasin, 36/69) mealindeki ayette Kur’an’ın bir şiir olmadığı açıkça
ifade edilmiştir.
Kur’an şiir/manzum olmamakla beraber ifadelerindeki akıcılık, kelimeleri arasındaki ses
uyumu ona şiirden daha güzel bir şiirsel ahengin güzelliğini kazandırmıştır.
Kur'ân'ın ne söz olarak, ne de mânâ olarak şiir olmadığı açıktır. Bir kere Kur'ân'ın sözlerinde
şiir sözünün vezin ve kafiyesi yoktur. Mânâ bakımından ise şiir, gerçek olup olmadığı
aranmaksızın hoşlandırmak veya tiksindirmek, coşturmak veya küstürmek gibi hisleri
gıcıklayan hayalî kuruntulara, zanna dayanan kıyaslara, duygu oyunlarına aittir.
Kur'ân ise Hakk'ın doğru yolunu gösteren hikmetler ve hükümler ile irfan nuru, kesin iman
rehberi bir ilâhî yadigârdır. Fakat kâfirlerin birçokları onu bir şiir gibi düşünmek ve
düşündürmekte ısrar ettikleri ve bu şekilde Peygamberi bir şair gibi tanıttırmak istedikleri için
buyuruyor: "Biz ona şiir öğretmedik. Hem o, ona yaraşmaz da." Çünkü "Şairlere gelince
onlara da azgınlar uyar." (Şuara, 26/224) Ne peygamberlik makamına şairlik yaraşır, ne de
Kur'ân'a şiir demek.
O Kur'ân, başka değil, ancak bir zikir; sırf Allah tarafından bir öğüt ve irşad ve apaçık bir
Kur'ân'dır. İbadetlerde ve ibadethanelerde okunacak Allah kelâmıdır.
9
Bizim her şeyimiz Allah’ın elindeyse, Allah niye bize
zulmetmesin?
- Siz söyler misiniz, şayet Allah’a inanmazsan, bu takdirde hayatın hangi açıdan güvencede
olur? Bu takdirde senin için bir tesadüf oyuncağı olan senin hayatın hangi saniyede hangi
tarafa savrulacağına dair bir bilgin olabilir mi?
- Allah dilerse her şeyi, herkesi bir anda yok edebilir. Fakat Allah asla kimseye haksızlık etmez.
Allah’ın en açık sıfatlarından biri adalettir, onun âdil olmasıdır. Onun kendi adaletine ters
düşen bir haksızlığa imza atması elbette mümkün değildir.
Kur’an’da onlarca defa kendini bize Rahman ve Rahim olarak tanıtan Allah’ın sonsuz rahmeti,
değil haksızlık etmeye, hakkından çok daha fazla vermeye götüren bir unsurdur.
Hem Allah ne diye insanlara zulmetsin ki? İsteseydi, zaten yaratmazdı. Zulüm, bir intikam
duygusundan kaynaklanır. Allah’ın zavallı insanlardan intikam alacak şekilde -onlar tarafındanbir haksızlığa uğraması söz konusu olabilir mi?
- “Şu kesindir ki Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez.. “İşte bu, sizin ellerinizle
işlediğiniz günahların karşılığıdır. Çünkü Allah kullarına haksızlık edecek değildir.” (Ali İmran, 3/182; “(Nisa, 4/40), “Allah insanlara asla zulmetmez. Lâkin insanlar kendi
kendilerine zulmederler.” (Yunus,10/44) mealindeki ayet ve benzerlerinde, Allah’ın kullarına
asla haksızlık etmeyeceği defalarca vurgulanmıştır.
- Acaba, sonsuz rahmet sahibi, yalana asla tenezzül etmeyen, istediğini anında yapabilen
sonsuz bir kudrete sahip olan yüce yaratıcı Allah’a güvenmek mi; yoksa kör, sağır, cansız,
akılsız tabiata, sebeplere mi güvenmek daha akıllıcadır?
“Biz neden Allah’a tevekkül etmeyelim ki gireceğimiz yolları bize O gösterdi.” (İbrahim,
14/12), “Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: “Düşmanlarınız olan insanlar size
karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun.” dediklerinde, bu tehdit
onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekil’ (Allah bize yeter. O ne güzel
vekildir!) demişlerdir.” (Al-i İmran, 3/173) mealindeki ayetlerin işaret ettiği gibi, iman hem
nurdur, hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam bütün dünyaya meydan okuyabilir ve
bütün dünya bomba olup patlasa ihtimaldir ki onu korkutmaz.
Kur’an’da defalarca “Allah’a tevekkül edin/ona dayanın, ona güvenin; iman edenler
Allah’a tevekkül ederler/ona güvenirler” manasına gelen ifadelere yer verilmesi, insanın
istikbalini güvenceye alan yegâne yolun Allah’a iman olduğunu göstermektedir.
- “Şayet siz onlara (Allah’tan başka taptığınız, bel bağladığınız şeylere) seslenirseniz
çağrınızı işitemezler. Faraza işitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet günü ise sizin
kendilerini, ibadette Allah’a ortak saymanızı reddedeceklerdir.” (Fatır, 35/14) mealindeki
ayette, Allah’tan başka insanın güvenmesine layık hiç bir varlığın olmadığına işaret edilmiştir.
Demek ki yegâne sığınacak Allah’tır. Allah’a güvenmek imanla yakından ilgilidir. Hakiki
manada Allah’ın bir olduğuna iman emek, Allah’a tevekkül etmeyi, ona dayanmayı, ona
güvenmeyi gerektirir.
10
Şeytan Peygamberlere vesvese verebilir mi?
Senden önce hiç bir resul ve nebî göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de
onun arzularına bir şeyler katmaya kalkışmasın. Fakat Allah şeytanın katmaya çalıştığını iptal
eder. Sonra Allah kendi âyetlerini (onun kalbine) sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla
bilendir, hikmetle yönetendir.(Hacc, 22/52)
Şeytanın bu nevi vesveselerine bir insan olarak peygamberlerin de maruz kalmaları
mümkündür. Önemli olan şeytanın bu telkinlerine kapılmamaktır ki, peygamberlerin buna
kapılması söz konusu değildir.
Temeni, gönlün arzu ettiği şeyi kişinin kendi içinde, hayalinde şekillendirip canlandırmasıdır.
Zihinde canlandırılmış olan bu tabloya "ümmiyye" veya "münye" denilir ki, Fransızca "ideal"
diye tabir edilir. Kur'ân özellikle bu âyetle anlatıyor ki, peygamberlik bir arzu bir temenni işi
değildir. "O hevadan (kendi nefsinden) söylemiyor; Kur'ân sadece bir vahiydir, ancak
vahyolunur" (Necm, 53/3-4) âyetiyle anlatılan peygambere temenni yakışmaz, çünkü vahiy
tamamen hakkın emridir.(Elmalılı, İlgili ayetin tefsiri)
Ayetteki anlatıma göre beşer olması dolayısıyla peygamberin de görevini yürütürken zihninden
bazı düşünceler ve gönlünden birtakım arzular geçirebilir. Ama bunlar bir peygambere
yaraşmayacak düşünce ve temenniler olamaz. Peygamberin asıl görev ve hedefi insanlara
hidayet yolunu göstermek olduğuna göre bu düşünce ve arzuların, çevresindekilerin ve mesajı
ulaştırabilecekleri bütün insanların bir an önce yanlış inanç ve uygulamaları terkedip hak yola
girmeleriyle ilgili olması tabiidir. Nitekim birçok âyette Peygamberimizin, çevresindekilerin
hemen imana gelmeleri için çırpındığı ve kendilerine yapılan uyanlara rağmen hakikate kulak
tıkayanların korkunç akıbetlerini düşünerek derin üzüntü duyduğu ifade edilmektedir.
Fakat bu noktada onların beşer olma özelliğinden yararlanarak İlâhî mesaja bir şeyler
karıştırmaya çalışan şeytanın faaliyeti devreye girer. İşte bu âyette, beşer olma özelliğinin
istismarı çabası içindeki şeytanın faaliyeti ile insanlara dini tebliğ etmekle görevlendiren
peygamberin özel bir himayeye alınmasını murad eden ilâhî iradenin çatıştığı bu ince sınıra
değinilmektedir.
Mutlak hikmet sahibi olan Allah akıl nimetiyle donattığı insanı sınarken İlâhî çağrı ile şeytanın
çağrısı arasında seçim yapma imkân ve sorumluluğunu kendisine bırakmış ve âhiretteki
durumunu da -ilke olarak- bu irade sınavındaki başarısına bağlamıştır. Ayetten, ilâhî mesajı
insanlara iletme ve onları bu doğrultuda eğitme görevi verilen peygamberlerin -bu konularda
hata yapıp insanları yanlış yönlendirmekten korunmaları için şeytanın fitnesi ile sınanmaktan
istisna edildikleri; bu görevi yapanların, son tahlilde, -beşer de olsalar- şeytan kaynaklı bir
bildirimde bulunmalarının mümkün olmadığı, dini bildirim çerçevesinde tebliğ ettikleri her
şeyin ilâhî kontrol altında bulunduğu anlaşılmaktadır.(Diyanet, Kuran Yolu, IV/30-33.)
11
Ben kazanıyorsam neden zekat vereyim? Niye infakta
bulunayım?
Memurların maaşlarını dağıtmak üzere, kendine verilen paraları kendi malı zanneden bir kişi:
"Madem bunları ben kazandım o halde nedne dağıtayım." diyebilir mi?
Bu paralar onun malı değil, ona emanet verilmiştir. Bunun gibi, bütün mülk Allah'ındır.
Allah bazı kullarına emanet olarak mal verir. Ama bazı kimseler bu emanetleri kendi malları
zannederler.
Bir asker, kendine emanet verilen ve zimmetlenen silaha "benim silahım" der. Ama o asker bu
sözüyle silahın kendi malı olduğunu söylemek istemez. Sadece kendine zimmetlenen silah
olduğunu demek ister.
Allah'ın dünya kışlasında birer askeri olan bizlere verilen her şey, sadece birer emanettir. Hiç
biri bizim mülkümüz değildir.
Bu onuda -sorudan anlaşıldığı üzere- ilgili ayetler bilindiğine göre, mantık açısından birkaç
noktaya dikkat çekmekle cevap vereceğiz:
a) Akılları, zekâları ve çalışma şevkleri aynı olan kimselerden birinin zengin, diğerinin fakir bir
hayat yaşaması, insanın kazandığının, kendi becerisinin sonucu olmadığını göstermektedir. Ki
bunun binlerce örneği vardır.
b) Nice çok aptal insanların zengin olup servet sahibi olmaları, buna mukabil nice pek çok
akıllı, zeki insanların fakir bir hayat yaşamaları, rızkın taksimatının Allah’ın elinde olduğunun
göstergesidir.
c) Rızık bir yaratma ürünüdür. Yaratmalarda sebeplerin varlığı sadece bir perdedir. O perdenin
arkasında iş gören ise sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi olan Allah’tır. Sebeplerin varlığının
pek çok hikmetlerinden biri de imtihan sırrıdır. Bu sır ise sebeplere bakarak kimin şirke girdiği
kimin girmediğini belirlemeye yöneliktir.
- Hiç bir sebep yaratıcı değildir. Buna ne kabiliyeti var ne de gücü yeter. Allah insanlara
rahmetiyle yardım etmek için sebeplerin yaratıcı olmadığını gösteren bir sistem takip etmiştir.
O da, sebep ile müsebbeb (sebep ile o sebebe bağlı olarak yaratılan) nesne arasındaki
uçurumdur.
Örneğin, tırnak kadar bir kuvve-i hafızaya milyonlarca kitabı yerleştirmek.. Tırnak kadar bir
incir çekirdeğine batmanlar ağırlığında bir incir ağacını koymak.. Nohut kadar olan bir mısır
tanesine onlarca sap ve binlerce mısır tanesini dercetmek.. Bir damlacık suda (menide/spermde)
milyonlarca insan namzedi/adayı canlı yerleştirmek.. ve daha yüzlerce misalle gösterilebilir ki,
milyonlarca varlığın zahiri sebebi, o varlığın yaratılmasında zerre kadar müdahalesi yoktur.
Sebep ile müsebbeb/yaratılan nesne arasındaki bütün bu orantısız nispetler “sebeplerin
yaratma fiilinden azledildiği”nin açık göstergesidir.
- Aynen öyle de, zenginlik, fakirlik gibi hususlar da zahiri sebeplerin çok ötesinde bir
pozisyona sahiptir. İnsanların bu işlerdeki çabası sadece binde biridir. Geriye kalan kısımların
hepsi sonsuz bir ilim, hikmet ve kudrete ihtiyacı vardır. O da Allah’tır.
12
d) Kendi becerisini ön planda tutanlar, Allah’ın mülkünü gasbetmeye çalışan eşkıyalardır. Bu
eşkıyaların yanıldığı nokta: “her varlığın bir sebebe bağlı olarak yaratılması ve o sebebin yok
olmasıyla o varlığın da yok olmasıdır.”
Bu manzara karşısında akıllarının yitiren bu eşkıyalar, kendilerinin de bu sebepler arasında yer
aldıklarına göre, onların da yaratmada payları ve haklarının olduğunu düşünürler. Özellikle, bir
sebebin yokluğu, ona bağlı olan nesnenin de yokluğuna sebep olduğunu gördükleri için,
varlığının da o sebebe borçlu olduğunu tasavvur ederler. Oysa bu düşünce tamamen yanlıştır.
Bunun açılımını Bediüzzaman hazretlerinden dinleyelim:
“Meselâ şâhane bir bağ var ki, nihayetsiz meyvedar ve çiçekdar masnu'lar içinde bulunuyorlar.
Ona nezaret etmek için pek çok hademeler tayin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi,
yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrasındaki deliğin kapağını açmaktır. Ve şu
hizmetkâr ise tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi
veyahut kurudu. O vakit Hâlık'ın san'at-ı Rabbaniyesinden ve Sultan'ın nezaret-i şahanesinden
ve ziya ve hava ve toprağın hizmet-i bendeganesinden başka bütün hademelerin, o sersemden
şekvaya hakları vardır. Zira hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.” (Sözler, 167 )
“Bir şeyin vücudu ve tamiri ve hayatı, ona ait bütün erkân ve şeraitin vücuduyla olabilmesi; ve
o şeyin ademi ve tahribi ve ölmesi, bir tek şartın bozulmasıyla olduğu bir kaide-i hakikattır.
Umumun dillerinde "Tahrib, tamirden çok kolaydır" diye darb-ı mesel olmuştur.” (Emirdağ
Lahikası-1, 285 )
Yani: Bir şeyin var olması, Allah’ın -yaratma noktası dışında- sebepler dairesinde vazettiği
binlerce sebeplerin varlığına bağlıdır. Bir sebebin, bir şartın olmaması o ilgili nesnenin var
olmamasına neden olur. Fakat o nesnenin varlığı onlarca sebebe bağlıdır.
Örneğin, insanın akıllıca işlerini düzenleyip tedbir etmesi, zengin olmanın bir sebebidir. Şayet
böyle bir tedbir almaya yönelik bir iradeyi göstermezse serveti elde edemez. Ancak, bir servet
elde etmesi için onun bu akıllıca tedbiri yetmez, bu sadece onlarca şarttan sadece biridir.
Aslında diğer şartlar gibi bu adamın aklını da yaratan Allah’tır.
e) Sebeplere ve kendi aklına güvenenleri aldatan “İktiran” (iki şeyin beraber gelmesi)dir.
Allah’ın ilmini noksanlıktan, kudretini acizlikten tesbih etmek, hikmetinin kudsiyetini tenzih
etmek ve tevhid noktasında insanları imtihan etmek gibi hikmetlerle yaratılan sebepler ile var
edilen nesnenin birlikte var edilmesi, aklını kullanmayanların aklını şaşkına çevirmiştir.
Örneğin: Buğday tohumu ekmekle buğdayın filiz vermesi olayı birliktedir.. Bir çocuğun
doğması ile evlenme işi aynı karede yer alır.. Bir yavrunun dünyaya gelmesi ile annenin
göğsünden sütün gelmesi aynı çerçevede bulunur.
Bu manzaraya bakan bazı kimseler, derler ki: “Buğdayı ben ektim, öyleyse bütün bu tarlanın
mahsulatı benim çalışmamın ürünüdür, bunun sahibi benim”
Kur’an’ın bu gibi adamları uyarması şöyledir:
“Ektiğiniz tohuma baksanıza! Siz mi onu yetiştiriyorsunuz Biz mi?
Eğer isteseydik onu kuru çöp haline getirirdik, siz de şaşıp kalırdınız:
Eyvah! Emeklerimiz boşa gitti. Doğrusu biz rızıktan mahrum kaldık, sefalete mahkûm olduk.”
Derdiniz.” (Vakıa, 56/63-65)
13
- Keza bu gibi adamlar: “ben evlenmeseydim, bu çocuk olmazdı.. Öyleyse bu çocuğun dünyaya
gelmesinin en büyük vesilesi benim. Kur’an’ın bu gibi adamlara karşı yaptığı uyarı şöyledir:
“Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’ındır. O dilediğini yaratır. Dilediğine kız evlat, dilediğine
erkek evlat verir, yahut kızlı oğlanlı olarak her iki cinsten karma yapar. Dilediğini de kısır
bırakır.O her şeyi mükemmel bilir, her şeye kadirdir.” (Şura, 42/49-50), “Şimdi düşünsenize o
akıttığınız meniyi! Onu yaratıp insan haline getiren siz misiniz, yoksa Biz miyiz? Aranızda
ölümü Biz takdir ettik. Sizi yok edip yerinize benzerlerinizi getirmeyi ve sizi bilemeyeceğiniz
bir biçimde ve vasıfta yaratmayı dilersek, Bize mani olacak hiçbir güç yoktur.” (Vakıa, 56/5861)
- Anne sütü ile çocuk arasındaki bağlantı da anne-babanın bu konuda hiç bir dahillerinin
olmadığını göstermektedir.
“Doğrusu davarlarda da size deliller vardır: Zira size onların karınlarındaki işkembe ile kan
arasından, halis bir süt içiriyoruz ki içenlerin boğazından âfiyetle geçer.” (Nahl, 16/66)
mealindeki ayette, sütün bütün sebeplerin üstünde ve ötesinde bir manzara gösterdiğine işaret
edilmiştir.
Ayrıca evlenmediği veya çocuğu olmadığı takdirde yüz yaşına da gelse bir kadının sütünün
olmaması, bu sütün sırf yavrular için rahmet hazinesinden gönderildiğini gösterir.
- Dikkat edilirse, Kur’an’da insanların yaptıkları iş, gösterdikleri gayret, genel olarak sebeplerin
varlığı inkâr edilmiyor. Ancak bu sebeplerin yaratıcı olmadıklarına vurgu yapılıyor.
f) Zenginlik-fakirlik tamamen Allah’ın taksimatının bir sonucudur. Aynı şartlara sahip olan
insanlardan bazılarının fakir, bazılarının zengin olması, hatta çoğu kez bilgili ve akıllı
insanların cahil ve daha az akıllı olanlardan daha fakir olmaları bu konuda tereddüde mahal
bırakmaz.
- Hz. Muhammed (asm) gibi insanların en akıllısı, en zekisi ve üstelik bir Peygamberin fakir bir
hayat yaşamsı bu davamıza reddedilmez bir delildir.
Nitekim, müşrikler Hz. Peygamberin bu fakirliğini bahane ederek onun peygamber
olamayacağını söylemişlerdi. Mealini vereceğimiz ayette onların bu yanlışlarına dikkat
çekilmiştir:
“Senin Rabbinin rahmetini(peygamberliği kime vereceğini) onlar mı taksim ediyorlar? Halbuki
bu dünya hayatında onların maişetlerini aralarında taksim eden, bir kısmının diğer kısmını
çalıştırması için, kimini kimine üstün kılan Biziz. Senin Rabbinin rahmeti ise, onların
topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.” (Zurüf, 43/32)
Bu ayette zenginlik ve fakirlik realitesinin tamamen bir ilahi takdir mahsulü olduğunu altı
çizilmiştir.
- Tefsir alimlerinden Alusi, “zenginliği bir şeref, fakirliği ise bir tahkir vesilesi” olarak
telakki eden kimselerin, bu konuda hak yoldan saptıkların ifade eder. Hatta bu konuda şiir
olarak bu yanlış düşüncesini terennüm eden bir kimseden de şöyle söz eder: Bu konuda hataya
düşenlerden biri de şöyle demiştir: “Nice bilgili alim kimseler fakirliğin pençesinde
çırpınırken/nice cahil kimseler de servetin verdiği rahatlıkla yan gelip yatmaktadır. Bu durum
akılları şaşkına çevirmiş/ Ve bazı derin alimleri bile zındık olmaya zorlamıştır.” (Alusi, 11/322)
14
Alusi kendisi için “derin alim” vasfını kullanan bu adama karşı çıkar. Ve “Yemin ederim ki, bu
adam derin alimden ziyade, ahmak, geri zekâlı bir cahil olma vasfına daha layıktır” der. Ona
göre, gerçek ilim adamı, akıllı kimse bu konuda şunları söyler:
“Bütün işlerde hüküm ve karar mercii yalnız Allah olduğunu gösteren delillerden biri de: Nice
akıllı kimselerin fakir, sıkıntılı bir hayat; nice ahmakların da zengin ve güzel bir hayat
yaşamsıdır.” (Alusi, a.y.)
- Bediüzzaman hazretlerinin aşağıdaki ifadeleri konumuza ışık tutmaktadır:
“Esbab-ı zahiriyeyi perestiş edenleri aldatan; iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki,
"iktiran" tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem bir şeyin ademi, bir nimetin madum
olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki: O şeyin vücudu dahi, o nimetin vücuduna illettir.
Şükrünü, minnetdarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünki bir nimetin vücudu, o nimetin
umum mukaddematına ve şeraitine terettüb eder. Halbuki o nimetin ademi, birtek şartın
ademiyle oluyor. Meselâ: Bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin
kurumasına ve o nimetlerin ademine sebeb ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin
vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şeraitin vücuduna tevakkufla beraber, illet-i hakikî
olan kudret ve irade-i Rabbaniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlatanın ne kadar hatası zahir
olduğunu anla ve esbab perestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil! (Lem’alar, 133-134)
İlave bilgi için tıklayınız:
Allah'ın sebepleri yaratmasının ve çalıştırmasının hikmeti nedir ...
İyilikleri Allah'tan, kötülükleri nefisten bilmek, ne demektir ...
15
Ramazan orucunun kazasına imsak vaktine kadar kalben
veya dil ile niyet etmeyip, sonradan öğleye kadar niyet edip
tutan birisinin oruçları geçerli olur mu?
Oruca kalben niyet etmek yani ertesi günü oruçlu geçireceği niyet ve bilincine sahip olmak
yeterlidir. niyeti dil ile ifade etmek ise mendup görülmüştür.
Ramazan orucu ve belli günlerde tutulmak üzere adanan oruçlar ile bütün nafile oruçlar için
niyet etme vakti güneşin batması ile ertesi gün tepe noktasına gelmesi öncesine kadarki süredir.
Bu oruçlara ait niyetin fecr-i sadıktan (tan yerinin ağarmasından) sonraya kalabilmesi, fecr-i
sadıktan sonra bir şey yiyip içilmemiş, oruca aykırı bir şey yapılmamış olması ile kayıtlıdır.
Aksi takdirde gündüzden niyet geçerli olmaz (Kasani, Bedaiü’s-sanai, II, 581).
Ramazan orucu ve belli günlerde tutulmak üzere adanan oruçlar ile bütün nafile oruçlar için
mutlak niyet yani, mesela “yarınki günün orucunu tutmaya…” şeklinde niyet etmek yeterlidir.
Ancak niyeti geceden yapmak ve mesela “yarınki Ramazan orucunu tutmaya…” şeklinde
tutulacak orucu belirtmek daha faziletlidir. Kaza oruçları ile keffaret ve mutlak nezir oruçları
için niyet etme vakti, gün batımından itibaren fecr-i sadığa kadarki süredir.
Fecr-i sadığın başlamasından itibaren yapılan niyet geçerli olmaz. Bu tür oruçlara niyet ederken
“falanca günün kazasına…” “falanca keffaret orucuna…”, “falanca adak orucuna…” diye
belirtmek gerekir.
Şafii mezhebine göre nafile orucun dışındaki oruçların niyeti geceden yapılmalıdır. İmsak
vaktine kadar oruca niyet edilmemiş ise o gün oruca niyet edilmemiş sayılır. Nafile oruçlara ise
zeval vakti öncesine kadar niyet edilebilir (Şirazi, el-Mühezzeb, II, 598- 600).
Hanbeliler Şafiiler ile aynı görüştedirler. Malikiler ise nafile oruç için bile geceden niyet
edilmesi gerektiği görüşündedirler.
Sonuç itibariyle, kaza orucuna geceden niyet edilmesi bütün mezheplerin ortak görüşü olup
İslam ülkesinde bilmemek mazeret sayılmaz. Bu itibarla niyet etmediği oruç günlerini tekrar
kaza etmesi gerekir.
16
Download

25 Aralık 2015 www.sorularlaislamiyet.com