24 - 28 Eylül 2014
Titanic Deluxe Hotel
Antalya
KONGRE KİTABI
www.guzokulu2014.org
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
İÇİNDEKİLER
DÜZENLEME KURULU
5
OTURUM BAŞKANI VE KONUŞMACILAR
6
KONFERANSLAR12
PANELLER13
UZMANA DANIŞ TOPLANTILARI
14
KURSLAR15
BİLİMSEL PROGRAM
16
SÖZLÜ BİLDİRİ ÖZETLERİ
23
POSTER BİLDİRİ ÖZETLERİ
55
DİZİN437
3
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Değerli Meslektaşlarımız ;
Öncelikle 2013 yılında düzenlenen ‘’7. Aile Hekimliği Güz Okulu’’nun önceki kongrelerimizin başarı çıtasını yükselterek sonuçlanmasından dolayı büyük bir mutluluk duyduğumuzu belirtmek isteriz. Bu motivasyon ile ‘‘8. Aile Hekimliği Güz Okulu’’ için başlatmış
olduğumuz çalışmaları büyük bir gayret göstererek tamamlamış bulunmaktayız.
Aile Hekimliği uygulaması ülkemizde yapılan sağlık reformlarının en önemlilerinden biridir. Aile Hekimliği yurt çapında yaygınlaşmış, aile hekimlerinin sorumlulukları artmış
ve dolayısıyla eğitim ihtiyacı da artmıştır. Aile Hekimliği, birey ve ailelere sürekli ve çok
yönlü sağlık hizmeti veren; biyolojik, klinik ve davranış bilimleriyle iç içe olan; akut ve
kronik hastalıkların tedavi edilmesine ek olarak, hastalıkları önlemek amacıyla düzenli
sağlık taramalarını gerçekleştiren ve sağlıkla ilgili konularda danışmanlık hizmeti de
sağlayan önemli bir birimdir. Buradan yola çıkarak düzenlenen eğitim programımızda;
katılımcıların farklı ilgi alanları ve gereksinimleri doğrultusunda birinci basamakta sık
karşılaşılan klinik sorunları kapsayan panel, konferans, vaka tartışması, uzmana danış,
kurs, çalıştay, sözlü ve poster bildiri tartışması oturumlarında; önceki yıllardaki gibi bu
yıl da farklı uzmanlık alanlarından öğretim üyeleri ve aile hekimliği akademisyenleri işbirliği içinde aile hekimlerinin ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışacaklardır.
‘’8. Aile Hekimliği Güz Okulu’’nda ihtiyaçlarımız olan konularda eğitim almak; ilgimiz
doğrultusunda konferanslara girmek, interaktif katılacağımız panellerde söz söylemek,
sözlü ve poster bildirileri ile bakış açımızı genişletmek ve sosyal programlarımızda bir
nebze olsun nefes alıp rahatlayabilmek adına sizleri aramızda görmekten mutluluk ve
onur duyuyoruz.
Düzenleme Kurulu adına;
Doç. Dr. Mehmet SARGIN
Prof. Dr. Hüseyin Avni ŞAHİN
Güz Okulu Kongre Genel Sekreteri
Güz Okulu Kongre Başkanı
TAHEV Yönetim Kurulu Başkanı
4
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
DÜZENLEME KURULU
Onursal Başkanlar
Chris Van Weel
İlhami Ünlüoğlu
Başkan
Hüseyin Avni Şahin
Sekreter
Mehmet Sargın
Organizasyon Komitesi
Berfu Çınkıt
Reşat Dabak
Rabia Kahveci
Hatice Esin Şener
İsmet Tamer
Pınar Topsever
Pemra Ünalan
Yusuf Üstü
Bildiri Değerlendirme Komitesi
Ekrem Orbay
Zuhal Sağlam
Dilek Toprak
Zeynep Tuzcular Vural
DÜZENLEME KURULU
Mehmet Akman
5
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
OTURUM BAŞKANLARI VE KONUŞMACILAR
AD SOYAD
KURUM
ŞEHİR
DOÇ. DR. MEHMET AKMAN
MARMARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
İSTANBUL
PROF. DR. ZEKERİYA AKTÜRK
ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
ERZURUM
ASS. DR. FİKRET MERTER ALANYALI
TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ
KLİNİĞİ
İZMİR
DOÇ. DR. ÇİĞDEM APAYDIN KAYA
MARMARA ÜNİVERSTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
İSTANBUL
UZM. DR. İSMAİL ARSLAN
ANKARA EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
ANKARA
DR. SEDA ARSLAN ÖZKUL
MARMARA ÜNİVERSİTESİ PENDİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
İSTANBUL
DOÇ. DR. ÜMİT AYDOĞAN
GÜLHANE ASKERİ TIP AKADEMİSİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
ANKARA
PROF. DR. OKAY BAŞAK
ADNAN MENDERES ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI - TAHUD BAŞKANI
AYDIN
DOÇ. DR. YASEMİN BİÇER GÖMÇELİ
ANTALYA EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ NÖROLOJİ KLİNİĞİ
ANTALYA
DOÇ. DR. UĞUR BİLGE
OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
ESKİŞEHİR
PROF. DR. NAFİZ BOZDEMİR
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
ADANA
YRD. DOÇ. DR. HÜSEYİN CAN
KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
İZMİR
UZM. DR. TANER CANATAR
AİLE HEKİMLİĞİ UZMANI / MUAYENEHANE
ADANA
PROF. DR. MUSTAFA CANKURTARAN
HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ İÇ HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
GERİATRİ ÜNİTESİ
ANKARA
PROF. DR. REHA CENGİZLİER
YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ÇOCUK SAĞLIĞI VE
HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
İSTANBUL
DOÇ. DR. AYŞE ÇAYLAN
TRAKYA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
EDİRNE
OTURUM BAŞKANI VE KONUŞMACILAR
6
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
OTURUM BAŞKANLARI VE KONUŞMACILAR
AD SOYAD
KURUM
ŞEHİR
UZM. DR. HÜSEYİN ÇETİN
DR. LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
İSTANBUL
DOÇ. DR. SERAP ÇİFTÇİLİ
MARMARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
İSTANBUL
DOÇ. DR. REŞAT DABAK
DR. LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ VE GASTROENTEROLOJİ ÜNİTESİ
İSTANBUL
YRD. DOÇ. DR. B. FURKAN DAĞCIOĞLU
YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
ANKARA
DOÇ. DR. RECEP DEMİRHAN
DR. LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
GÖĞÜS CERRAHİSİ KLİNİĞİ
İSTANBUL
DOÇ. DR. OĞUZHAN DEYNELİ
MARMARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ENDOKRİNOLOJİ VE
METABOLİZMA HASTALIKLARI BİLİM DALI
İSTANBUL
PROF. DR. ERDEM DİKER
ANKARA MEDİCANA İNTERNATİONAL HOSPİTAL KARDİYOLOJİ
BÖLÜMÜ
ANKARA
UZM. DR. MEMET TAŞKIN EGİCİ
İSTANBUL İLİ BEYOĞLU KAMU HASTANELERİ BİRLİĞİ TIBBİ
HİZMETLER BAŞKANI
İSTANBUL
ASS. DR. BERK GEROĞLU
TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ
KLİNİĞİ
İZMİR
DR. MURAT GİRGİNER
ERTUĞRULGAZİ AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ - AHEF BAŞKANI
BURSA
PROF. DR. DİLEK GOGAS YAVUZ
MARMARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ENDOKRİNOLOJİ VE
METABOLİZMA HASTALIKLARI BİLİM DALI
İSTANBUL
UZM. DR. UMUT GÖKBALCI
TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ
KLİNİĞİ
İZMİR
UZM. DR. IŞIK GÖNENÇ
HAYDARPAŞA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
İSTANBUL
PROF. DR. SÜLEYMAN GÖRPELİOĞLU
ANKARA DIŞKAPI YILDIRIM BEYAZIT EĞİTİM VE ARAŞTIRMA
HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
ANKARA
PROF. DR. DİLEK GÜLDAL
DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
İZMİR
DOÇ. DR. SEÇİL GÜNHER ARICA
OKMEYDANI EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ
KLİNİĞİ / İSTANBUL HASEKİ EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
İSTANBUL
7
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
OTURUM BAŞKANLARI VE KONUŞMACILAR
AD SOYAD
KURUM
ŞEHİR
DOÇ. DR. MELİH GÜVEN
YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ ORTOPEDİ VE TRAVMATOLOJİ
ANABİLİM DALI
İSTANBUL
DOÇ. DR. RABİA KAHVECİ
ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ
KLİNİĞİ
ANKARA
UZM. DR. ÇAĞRI KALACA
SAĞLIK BAHÇESİ EĞİTİM ARAŞTIRMA DANIŞMANLIK ŞİRKETİ
İSTANBUL
PROF. DR. CEM KALAYCI
KADIKÖY FLORENCE NIGHTINGALE HASTANESİ
GASTROENTEROLOJİ BÖLÜMÜ
İSTANBUL
PROF. DR. İSMAİL HAMDİ KARA
DÜZCE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
DÜZCE
PROF. DR. KUBİLAY KARŞIDAĞ
İSTANBUL TIP FAKÜLTESİ İÇ HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA BİLİM DALI
İSTANBUL
UZM. DR. İSMAİL KASIM
ANKARA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
ANKARA
PROF. DR. AYŞEGÜL KETENCİ
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İSTANBUL TIP FAKÜLTESİ FİZİKSEL TIP VE
REHABİLİTASYON ANABİLİM DALI
İSTANBUL
YRD. DOÇ. DR. TUNCER KILIÇ
YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
ANKARA
UZM. DR. EMRAH KIRIMLI
BEYKOZ 5 NOLU AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ
İSTANBUL
PROF. DR. NAZIM KORKUT
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ CERRAHPAŞA TIP FAKÜLTESİ KULAK
BURUN BOĞAZ ANABİLİM DALI
İSTANBUL
PROF. DR. ÖMER KOZAN
DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KARDİYOLOJİ
ANABİLİM DALI
İZMİR
YRD. DOÇ. DR. DİLEK KUŞASLAN AVCI
YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
VAN
ASS. DR. DEMET MERDER COŞKUN
MARMARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
İSTANBUL
DOÇ. DR. HALUK MERGEN
İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ
KLİNİĞİ
İZMİR
DOÇ. DR. EKREM ORBAY
DR. LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ VE DİYABET ÜNİTESİ
İSTANBUL
8
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
OTURUM BAŞKANLARI VE KONUŞMACILAR
AD SOYAD
KURUM
ŞEHİR
DOÇ. DR. KURTULUŞ ÖNGEL
KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
İZMİR
DOÇ. DR. SEVGİ ÖZCAN
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
ADANA
DOÇ. DR. NİLGÜN ÖZÇAKAR
DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
İZMİR
YRD. DOÇ. DR. ACLAN ÖZDER
BEZMİALEM VAKIF ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
İSTANBUL
PROF. DR. SEÇİL ÖZKAN
TC. SAĞLIK BAKANLIĞI TÜRKİYE HALK SAĞLIĞI KURUMU BAŞKANI
ANKARA
PROF. DR. ADEM ÖZKARA
ANKARA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
ANKARA
DOÇ. DR. KÜRŞAT ÖZŞAHİN
BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ ADANA UYGULAMA ARAŞTIRMA MERKEZİ
AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
ADANA
DOÇ. DR. HÜLYA PARILDAR
BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ İSTANBUL HASTANESİ ENDOKRİNOLOJİ VE
METABOLİZMA HASTALIKLARI BÖLÜMÜ
İSTANBUL
DOÇ. DR. ZUHAL SAĞLAM
MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA
HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
İSTANBUL
DOÇ. DR. MEHMET SARGIN
DR. LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ VE DİYABET ÜNİTESİ
İSTANBUL
YRD. DOÇ. DR. OKTAY SARI
GÜLHANE ASKERİ TIP AKADEMİSİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
ANKARA
YRD. DOÇ. DR. ENGİN BURAK SELÇUK
İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
MALATYA
PROF. DR. H. GÜLER ŞAHİN
VAN 100. YIL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KADIN HASTALIKLARI VE
DOĞUM ANABİLİM DALI
VAN
PROF. DR. HÜSEYİN AVNİ ŞAHİN
VAN 100. YIL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
VAN
AV. HALİL ŞEN
TC. SAĞLIK BAKANLIĞI TÜRKİYE HALK SAĞLIĞI KURUMU
ANKARA
DR. HATİCE ESİN ŞENER
ÇEKMEKÖY 75. YIL 2 NOLU AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ / İSTAHED
BAŞKANI
İSTANBUL
9
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
OTURUM BAŞKANLARI VE KONUŞMACILAR
AD SOYAD
KURUM
ŞEHİR
UZM. DR. TİJEN ŞENGEZER
ANKARA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
ANKARA
UZM. DR. ENGİN ERSİN ŞİMŞEK
İSTANBUL İLİ ANADOLU GÜNEY KAMU HASTANELERİ BİRLİĞİ İDARİ
HİZMETLER BAŞKANI
İSTANBUL
DOÇ. DR. İSMET TAMER
DR. LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
İSTANBUL
DOÇ. DR. BERRİN TELATAR
İSTANBUL BİLİM ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
İSTANBUL
PROF. DR. A. ERTAN TEZCAN
BEYKENT ÜNİVERSİTESİ PSİKOLOJİ BÖLÜMÜ
İSTANBUL
DOÇ. DR. DİLEK TOPRAK
ŞİŞLİ HAMİDİYE ETFAL EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
İSTANBUL
DOÇ. DR. PINAR TOPSEVER
ACIBADEM ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
İSTANBUL
ASS. DR. CANAN TUZ
BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ ANKARA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANKARA
DOÇ. DR. ZEYNEP TUZCULAR VURAL
HAYDARPAŞA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
İSTANBUL
UZM. DR. SABAH TÜZÜN
DR. LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE
HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
İSTANBUL
DOÇ. DR. MELTEM UĞRAŞ
YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ÇOCUK SAĞLIĞI VE
HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
İSTANBUL
PROF. DR. BÜLENT ULKAR
ANKARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ SPOR HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
ANKARA
PROF. DR. MEHMET UNGAN
ANKARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
ANKARA
UZM. DR. TÜLİN UYGUR
ACIBADEM KADIKÖY HASTANESİ DERMATOLOJİ BÖLÜMÜ
İSTANBUL
PROF. DR. OYA UYGUR BAYRAMİÇLİ
İÇ HASTALIKLARI VE GASTROENTEROLOJİ UZMANI /
MUAYENEHANE
İSTANBUL
PROF. DR. MURAT ÜNALACAK
HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
ANKARA
10
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
OTURUM BAŞKANLARI VE KONUŞMACILAR
AD SOYAD
KURUM
ŞEHİR
DOÇ. DR. PEMRA C. ÜNALAN
MARMARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
İSTANBUL
UZM. DR. MURAT ÜNALMIŞ
İSTANBUL KADIKÖY KOZYATAĞI AİLE SAĞLIK MERKEZİ
İSTANBUL
PROF. DR. İLHAMİ ÜNLÜOĞLU
OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
ESKİŞEHİR
UZM. DR. AYDAN ÜNSAL AKSÖYEK
BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
ANKARA
PROF. DR. AYÇA VİTRİNEL
YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ÇOCUK SAĞLIĞI VE
HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
İSTANBUL
UZM. DR. AYLİN YAMAN
ANTALYA EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ NÖROLOJİ KLİNİĞİ
ANTALYA
PROF. DR. HAKAN YAMAN
AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM
DALI
ANTALYA
PROF. DR. FÜSUN YARIŞ
ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ANABİLİM DALI
SAMSUN
UZM. DR. HÜLYA YIKILKAN
ANKARA DIŞKAPI YILDIRIM BEYAZIT EĞİTİM VE ARAŞTIRMA
HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
ANKARA
PROF. DR. METİN YILMAZ
GAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ CERRAHİ TIP BİLİMLERİ KULAK
BURUN BOĞAZ ANABİLİM DALI
ANKARA
DOÇ. DR. TEVFİK YOLDEMİR
MARMARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KADIN HASTALIKLARI VE
DOĞUM ANABİLİM DALI
İSTANBUL
ASS. DR. FETHİ SADA ZEKEY
ÜMRANİYE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
İSTANBUL
11
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
konferanslar
AÇILIŞ KONFERANSI
Aile Hekimliğinde Tanımlar ve Güncellemeler
15:00 - 15:40
24 Eylül 2014 Çarşamba
Salon A
KONFERANS 2
Sağlık İnanışları Modellerinin Birinci Basamakta
Kullanımı
08:30 - 09:05
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon A
KONFERANS 3
Hipertansiyon Tanısını Nasıl Koyarım?
Ne Zaman Sekonder Hipertansiyon Düşünmeliyim ?
09:05 - 09:40
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon A
KONFERANS 4
Oral Antidiyabetikler Kime, Ne Zaman ve Nasıl
Kullanmalıyız ?
11:15 - 12:15
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon A
KONFERANS 5
13:30 - 14:30
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon A
KONFERANS 6
Subklinik Tiroid Hastalıklarına Vakalarla Yaklaşım
08:30 - 09:40
26 Eylül 2014 Cuma
Salon A
KONFERANS 7
Konstipasyon Nedenleri ve Kanıta Dayalı Çözümler
11:15 - 12:15
26 Eylül 2014 Cuma
Salon A
KONFERANS 8
Güncel Kılavuzlar Işığında Hipertansiyon Tedavisini Nasıl
Yapalım ?
13:30 - 14:30
26 Eylül 2014 Cuma
Salon A
KONFERANS 9
Şizofreni ve Aşk
14:50 -15:40
26 Eylül 2014 Cuma
Salon A
KONFERANS 10
Üst Solunum Yolu Enfeksiyonlarında Akılcı Antibiyotik
Tedavisi
17:00 -18:00
26 Eylül 2014 Cuma
Salon A
KONFERANS 11
Vertigoda Semptomların Değerlendrilmesi, Ayırıcı Tanı ve
Pratik Tedavi Yaklaşımı
11:15 - 12:15
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon A
KONFERANS 12
Çocuklarda Sık Görülen Ayak Problemleri
13:30 - 14:30
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon A
KONFERANS 13
Göğüs Travmalarına Yaklaşım
14:50 - 15:40
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon A
*Reckitt Benckiser Firmasının Koşulsuz Eğitim Desteğiyle
Gastroözafajial Reflü Tedavisine Sinerjik Yaklaşım
KONFERANSLAR
12
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PANELLER
PANEL 1
Ülkemizde Aile Hekimliğinin Güncel Durumu ve
Beklentiler
16:00 - 18:00
24 Eylül 2014 Çarşamba
Salon A
PANEL 2
Hp’den Ülsere Uzun Bir Yolculuk
14:50 -15:40
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon A
PANEL 3
Aile Hekimliği’nde Sık Görülen Nörolojik Sorunlar :
Davranış Değişiklikleri
Epizodik Bozukluklar
Hareket ve Yürüyüş Bozuklukları
14:50 - 15:40
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon B
PANEL 4
ASM’de Hastalarımıza Sunabileceğimiz Pratik Bilgiler ve
Öneriler :
Beslenme
Fiziksel Aktivite
17:00 - 18:00
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon A
PANEL 5
Birinci Basamakta Cinsellik ve Cinsel İşlev Bozuklukları:
Cinsellik ve Cinsel Öykü Alma
Sık Görülen Cinsel İşlev Bozukluklarına Yaklaşım
11:15 - 12:15
26 Eylül 2014 Cuma
Salon B
PANEL 6
Çocuklarda Doğru Tanı ve Tedavi:
Kabızlık
Çapraz Besin Alerjileri
08:30 - 09:40
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon A
PANEL 7
Birinci Basamakta Gebe Takibi:
Antenatal Takip ve Yapılması Gerekenler
Riskli Gebe Takibi
17:00 - 18:00
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon A
PANELLER
13
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
UZMANA DANIŞ TOPLANTILARI
UZMANA DANIŞ 1
Dermatolojide Lezyondan Tanı ve Tedaviye Uzanan Süreç
10:00 -10:45
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon B
UZMANA DANIŞ 2
İnsülin Kullanan Diyabetik Hastanın Takibinde veya Reçete
Yazdırmak İçin Başvurduğunda Nelere Dikkat Edelim?
10:00 -10:45
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon C
UZMANA DANIŞ 3
Birinci Basamağın Gücü: Nasıl Daha Etkin Kullanabiliriz?
10:00 -10:45
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon D
UZMANA DANIŞ 4
Aşırı Aktif Mesane: Tanı ve Tedavide Ne Yapmalıyız?
16:00 - 17:00
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon B
UZMANA DANIŞ 5
Kanıta Dayalı Verileri Işığında Erişkinde Vitamin
Replasmanı
16:00 -17:00
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon C
UZMANA DANIŞ 6
Bağımlılık mı, Bağlılık mı?
16:00 -17:00
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon D
UZMANA DANIŞ 7
Bel Ağrısı Şikayeti ile Başvuran Hasta:Ne Yapmalıyım?
10:00 -10:45
26 Eylül 2014 Cuma
Salon B
UZMANA DANIŞ 8
ATP4,Statinler ve Tartışmalar
10:00 -10:45
26 Eylül 2014 Cuma
Salon C
UZMANA DANIŞ 9
Gözden Kaçabilen Bir Sorun: Gebelikte Kas İskelet Sistemi
Problemleri
16:00 -17:00
26 Eylül 2014 Cuma
Salon C
UZMANA DANIŞ 10
ASM’de Erişkin Hastada 20 soru 20 cevap
16:00 -17:00
26 Eylül 2014 Cuma
Salon D
UZMANA DANIŞ 11
ASM’de Yaşlı Hastada Sık Kullanılan İlaçlara Pratik Bakış
10:00 - 10:45
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon B
UZMANA DANIŞ 12
Kronik Pelvik Ağrıya Yaklaşım
10:00 - 10:45
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon C
UZMANA DANIŞ 13
Yenidoğan Taramaları ve Erişkinde Periyodik Sağlık
Muayeneleri
16:00 -17:00
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon B
UZMANA DANIŞ 14
ASM ve Hukuk: Hangi Sorunlarla Karşılaşabiliriz, Ne
Yapmalıyız?
16:00 -17:00
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon C
UZMANA DANIŞ 15
Menapoza Güncel Yaklaşım
16:00 -17:00
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon D
UZMANA DANIŞ TOPLANTILARI
14
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
KURSLAR
KURS 1 (1.Bölüm)
Bilimsel Makale Yazma Kursu 1
08:30 -10:45
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon E
KURS 1 (2. Bölüm)
Bilimsel Makale Yazma Kursu 2
14:50 -18:00
25 Eylül 2014 Perşembe
Salon E
KURS 2
Yaşlı Bireyin Değerlendirilmesinden Evde Bakım Sürecine
Kadar Bir Olgu
14:50 - 18:00
26 Eylül 2014 Cuma
Salon E
KURS 3
Aile Hekimliğinde EKG’den Nasıl Yararlanabiliriz ?
08:30 -10:45
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon E
KURS 4
Tıpta Anlatı Becerileri, Olgu Yazarlığı
14:50 -18:00
27 Eylül 2014 Cumartesi
Salon E
KURSLAR
15
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
24 EYLÜL 2014 ÇARŞAMBA
SAAT
SALON A
14:30 - 15:00
AÇILIŞ TÖRENİ
15:00 - 15:40
AÇILIŞ KONFERANSI
Aile Hekimliğinde Tanımlar ve Güncellemeler
Oturum Başkanı : Prof. Dr. Hüseyin Avni Şahin
Konuşmacı : Prof. Dr. Mehmet Ungan
15:40 - 16:00
ARA
16:00 - 18:00
PANEL 1
Ülkemizde Aile Hekimliğinin Güncel Durumu ve Beklentiler
Oturum Başkanı : Prof. Dr. İlhami Ünlüoğlu
Konuşmacılar :Dr. Murat Girginer, Prof. Dr. Okay Başak, Prof. Dr. Seçil Özkan
BİLİMSEL PROGRAM
16
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
25 EYLÜL 2014 PERŞEMBE
SAAT
08:30 - 09:05
SALON A
KONFERANS 2
Sağlık İnanışları Modellerinin Birinci Basamakta Kullanımı
Oturum Başkanı : Prof. Dr. Okay Başak
Konuşmacı : Prof. Dr. Dilek Güldal
09:05 - 09:40
KONFERANS 3
Hipertansiyon Tanısını Nasıl Koyarım?
Ne Zaman Sekonder Hipertansiyon Düşünmeliyim ?
Oturum Başkanı : Prof. Dr. Adem Özkara
Konuşmacı : Doç. Dr. İsmet Tamer
09:40 -10:00
ARA
10:00 -10:45
Bilimsel program UZMANA DANIŞ olarak diğer salonlarda devam edecektir.
10:45 -11:15
ARA
11:15 - 12:15
KONFERANS 4
Oral Antidiyabetikler Kime, Ne Zaman ve Nasıl Kullanmalıyız ?
Oturum Başkanı : Prof. Dr. Murat Ünalacak
Konuşmacı : Prof. Dr. Kubilay Karşıdağ
12:15 -13:30
ÖĞLE YEMEĞİ
13:30 - 14:30
KONFERANS 5
*Reckitt Benckiser Firmasının Koşulsuz Eğitim Desteğiyle
Gastroözafajial Reflü Tedavisine Sinerjik Yaklaşım
Oturum Başkanı : Prof. Dr. Süleyman Görpelioğlu
Konuşmacı : Prof. Dr. Cem Kalaycı
14:30 -14:50
ARA
14:50 -15:40
PANEL 2
Hp’den Ülsere Uzun Bir Yolculuk
Oturum Başkanı : Doç. Dr. Kurtuluş Öngel
Konuşmacılar : Doç. Dr. Reşat Dabak,Prof. Dr.Oya Uygur Bayramiçli
15:40 - 16:00
ARA
16:00 - 17:00
Bilimsel program UZMANA DANIŞ olarak diğer salonlarda devam edecektir.
17:00 - 18:00
PANEL 4
ASM’de Hastalarımıza Sunabileceğimiz Pratik Bilgiler ve Öneriler :
Beslenme
Fiziksel Aktivite
Oturum Başkanı : Prof. Dr. İlhami Ünlüoğlu
Konuşmacılar : Prof. Dr. Dilek Gogas Yavuz, Prof. Dr. Bülent Ülkar
17
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SAAT
SALON B
10:00 -10:45
UZMANA DANIŞ 1
Dermatolojide Lezyondan Tanı ve Tedaviye Uzanan Süreç
Konuşmacı : Uz. Dr. Tülin Uygur
11:15 -12:15
SÖZEL BİLDİRİLER 1
Oturum Başkanları : Doç. Dr. Ümit Aydoğan, Yrd. Doç. Dr. Engin Burak Selçuk
14:50 - 15:40
PANEL 3
Aile Hekimliği’nde Sık Görülen Nörolojik Sorunlar :
Davranış Değişiklikleri
Epizodik Bozukluklar
Hareket ve Yürüyüş Bozuklukları
Oturum Başkanı : Prof. Dr. Hakan Yaman
Konuşmacılar : Prof. Dr. Hakan Yaman, Doç. Dr. Yasemin Biçer Gömçeli, Uz. Dr. Aylin Yaman
16:00 - 17:00
UZMANA DANIŞ 4
Aşırı Aktif Mesane: Tanı ve Tedavide Ne Yapmalıyız?
Konuşmacılar : Doç. Dr. Kurtuluş Öngel, Uz. Dr. Umut Gökbalcı
SAAT
10:00 -10:45
SALON C
UZMANA DANIŞ 2
İnsülin Kullanan Diyabetik Hastanın Takibinde veya Reçete Yazdırmak İçin Başvurduğunda Nelere
Dikkat Edelim?
Konuşmacı : Doç .Dr. Oğuzhan Deyneli
16:00 -17:00
UZMANA DANIŞ 5
Kanıta Dayalı Verileri Işığında Erişkinde Vitamin Replasmanı
Konuşmacı : Doç. Dr. Rabia Kahveci
SAAT
10:00 -10:45
SALON D
UZMANA DANIŞ 3
Birinci Basamağın Gücü: Nasıl Daha Etkin Kullanabiliriz?
Konuşmacılar : Dr. Hatice Esin Şener, Uz. Dr. Emrah Kırımlı
16:00 -17:00
UZMANA DANIŞ 6
Bağımlılık mı, Bağlılık mı?
Konuşmacı : Uz. Dr. Tijen Şengezer
SAAT
SALON E
08:30 -10:45
KURS 1 (1.Bölüm)
Bilimsel Makale Yazma Kursu 1
Konuşmacılar : Prof. Dr. İlhami Ünlüoğlu, Prof. Dr. İsmail Hamdi Kara, Prof. Dr. Murat Ünalacak,
Doç. Dr. Berrin Telatar
14:50 -18:00
KURS 1 (2. Bölüm)
Bilimsel Makale Yazma Kursu 2
Konuşmacılar : Prof. Dr. İlhami Ünlüoğlu, Prof. Dr. İsmail Hamdi Kara, Prof. Dr. Murat Ünalacak,
Doç. Dr. Berrin Telatar
SAAT
12:45 - 13:30
POSTER ALANI
POSTER BİLDİRİ TARTIŞMA1
Oturum Başkanları :
Prof. Dr. Hüseyin Avni Şahin, Yrd. Doç. Dr. Oktay Sarı,
Prof. Dr. Mehmet Ungan, Uz. Dr. Hüseyin Çetin,
Prof. Dr. Dilek Güldal, Yrd. Doç. Dr. Tuncer Kılıç,
Prof. Dr. Adem Özkara, Uz. Dr. İsmail Arslan,
Prof. Dr. Hakan Yaman, Uz. Dr. İsmail Kasım
18
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
26 EYLÜL 2014 CUMA
SAAT
SALON A
08:30 - 09:40
KONFERANS 6
Subklinik Tiroid Hastalıklarına Vakalarla Yaklaşım
Oturum Başkanı : Doç. Dr. Mehmet Sargın
Konuşmacı : Prof. Dr. Dilek Gogas Yavuz
09:40 - 10:00
ARA
10:00 -10:45
Bilimsel program UZMANA DANIŞ ve PROJE TANITIM TOPLANTISI olarak diğer salonlarda devam
edecektir.
10:45 - 11:15
ARA
11:15 - 12:15
KONFERANS 7
Konstipasyon Nedenleri ve Kanıta Dayalı Çözümler
Oturum Başkanı : Prof. Dr. İsmail Hamdi Kara
Konuşmacı : Prof. Dr. Cem Kalaycı
12:15 -13:30
ÖĞLE YEMEĞİ
13:30 - 14:30
KONFERANS 8
Güncel Kılavuzlar Işığında Hipertansiyon Tedavisini Nasıl Yapalım ?
Oturum Başkanı : Prof. Dr. Nafiz Bozdemir
Konuşmacı : Prof. Dr. Ömer Kozan
14:30-14:50
ARA
14:50 -15:40
KONFERANS 9
Şizofreni ve Aşk
Oturum Başkanı : Doç. Dr. Pemra C.Ünalan
Konuşmacı : Prof. Dr. Ahmet Ertan Tezcan
15:40 -16:00
ARA
16:00 -17:00
Bilimsel program VASCO DA GAMA TOPLANTISI ve UZMANA DANIŞ olarak diğer salonlarda devam edecektir.
17:00 -18:00
KONFERANS 10
Üst Solunum Yolu Enfeksiyonlarında Akılcı Antibiyotik Tedavisi
Oturum Başkanı : Doç. Dr. Reşat Dabak
Konuşmacı : Prof. Dr. Metin Yılmaz
19
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SAAT
10:00 -10:45
SALON B
UZMANA DANIŞ 7
Bel Ağrısı Şikayeti ile Başvuran Hasta:Ne Yapmalıyım?
Prof. Dr. Ayşegül Ketenci
11:15 - 12:15
PANEL 5
Birinci Basamakta Cinsellik ve Cinsel İşlev Bozuklukları:
Cinsellik ve Cinsel Öykü Alma
Sık Görülen Cinsel İşlev Bozukluklarına Yaklaşım
Oturum Başkanı : Doç. Dr. Kürşat Özşahin
Konuşmacılar : Uz. Dr. Aydan Ünsal Aksöyek, Uz. Dr.Taner Canatar
13:30 - 14:30
SÖZEL BİLDİRİLER 2
Oturum Başkanları : Doç. Dr. Ayşe Çaylan, Yrd. Doç. Dr. Dilek Kuşaslan Avcı
14:50 - 15:40
SÖZEL BİLDİRİLER 3
Oturum Başkanları : Doç. Dr. Zeynep Tuzcular Vural, Yrd. Doç. Dr. Aclan Özder
16:00 -17:00
VASCO DA GAMA TOPLANTISI
Aile Hekimliği’nin Genç Yüzü: Vasco Da Gama Hareketi
(Youth Side of Family Medicine: Vasco Da Gama Movement)
Oturum Başkanı : Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Can
Konuşmacılar : Ass. Dr. Berk Geroğlu, Ass. Dr. Demet Merder Coşkun, Ass. Dr. Fikret Merter Alanyalı,
Ass. Dr. Canan Tuz, Ass. Dr. Fethi Sada Zekey
SAAT
10:00 -10:45
SALON C
UZMANA DANIŞ 8
ATP4,Statinler ve Tartışmalar
Konuşmacılar : Prof. Dr. Murat Ünalacak, Doç.Dr. Uğur Bilge
16:00 -17:00
UZMANA DANIŞ 9
Gözden Kaçabilen Bir Sorun: Gebelikte Kas İskelet Sistemi Problemleri
Konuşmacı : Prof. Dr. Ayşegül Ketenci
SAAT
10:00 -10:45
SALON D
PROJE TANITIM TOPLANTISI
Akıllı Sağlık Merkezleri Projesi
Konuşmacı : Doç. Dr. Mehmet Akman
16:00 -17:00
UZMANA DANIŞ 10
ASM’de Erişkin Hastada 20 soru 20 cevap
Konuşmacı : Prof. Dr. Mustafa Cankurtaran
SAAT
14:50 - 18:00
SAAT
12:45 - 13:30
SALON E
KURS 2
Yaşlı Bireyin Değerlendirilmesinden Evde Bakım Sürecine Kadar Bir Olgu
Konuşmacılar : Doç. Dr. Pemra C.Ünalan, Doç. Dr. Serap Çifçili, Doç. Dr. Çiğdem Apaydın Kaya,
Dr. Seda Arslan Özkul
POSTER ALANI
POSTER BİLDİRİ TARTIŞMA 2
Oturum Başkanları :
Prof. Dr. Süleyman Görpelioğlu, Doç. Dr. Sevgi Özcan,
Doç. Dr. Pınar Topsever, Doç. Dr. Hülya Parıldar,
Prof. Dr. Nafiz Bozdemir, Doç.Dr. Haluk Mergen,
Doç. Dr. Pemra C. Ünalan, Uz. Dr. Hülya Yıkılkan,
Doç. Dr. Berrin Telatar, Uz. Dr. Işık Gönenç
20
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
27 EYLÜL 2014 CUMARTESİ
SAAT
08:30 - 09:40
SALON A
PANEL 6
Çocuklarda Doğru Tanı ve Tedavi:
Kabızlık
Çapraz Besin Alerjileri
Oturum Başkanı : Prof. Dr. Ayça Vitrinel
Konuşmacılar : Doç.Dr. Meltem Uğraş, Prof. Dr. Reha Cengizlier
09:40 - 10:00
ARA
10:00 - 10:45
Bilimsel program UZMANA DANIŞ olarak diğer salonlarda devam edecektir.
10:45 -11:15
ARA
11:15 - 12:15
KONFERANS 11
Vertigoda Semptomların Değerlendrilmesi, Ayırıcı Tanı ve Pratik Tedavi Yaklaşımı
Oturum Başkanı : Prof. Dr. Zekeriya Aktürk
Konuşmacı : Prof. Dr. Nazım Korkut
12:15 - 13:30
ÖĞLE YEMEĞİ
13:30 - 14:30
KONFERANS 12
Çocuklarda Sık Görülen Ayak Problemleri
Oturum Başkanı : Doç. Dr. Pınar Topsever
Konuşmacı : Doç. Dr. Melih Güven
14:30 - 14:50
ARA
14:50 - 15:40
KONFERANS 13
Göğüs Travmalarına Yaklaşım
Oturum Başkanı : Doç. Dr. Ekrem Orbay
Konuşmacı : Doç. Dr. Recep Demirhan
15:40 - 16:00
ARA
16:00 - 17:00
Bilimsel program UZMANA DANIŞ ve ASİSTAN BULUŞMASI olarak diğer salonlarda devam edecektir.
17:00 - 18:00
PANEL 7
Birinci Basamakta Gebe Takibi:
Antenatal Takip ve Yapılması Gerekenler
Riskli Gebe Takibi
Oturum Başkanı : Prof. Dr. Füsun Yarış
Konuşmacılar : Uz. Dr. Murat Ünalmış, Doç. Dr. Tevfik Yoldemir
SAAT
10:00 - 10:45
SALON B
UZMANA DANIŞ 11
ASM’de Yaşlı Hastada Sık Kullanılan İlaçlara Pratik Bakış
Konuşmacı : Prof. Dr. Mustafa Cankurtaran
16:00 - 17:00
UZMANA DANIŞ 13
Yenidoğan Taramaları ve Erişkinde Periyodik Sağlık Muayeneleri
Konuşmacı : Doç. Dr. Dilek Toprak, Doç. Dr. Zuhal Sağlam
21
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SAAT
10:00 - 10:45
SALON C
UZMANA DANIŞ 12
Kronik Pelvik Ağrıya Yaklaşım
Konuşmacılar : Doç. Dr. Tevfik Yoldemir
11:15 - 12:15
SÖZEL BİLDİRİLER 4
Oturum Başkanları : Doç. Dr. Nilgün Özçakar, Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Can
13:30 - 14:30
SÖZEL BİLDİRİLER 5
Oturum Başkanları : Doç. Dr. Seçil Günher Arıca, Doç. Dr. Uğur Bilge
16:00 - 17:00
UZMANA DANIŞ 14
ASM ve Hukuk: Hangi Sorunlarla Karşılaşabiliriz, Ne Yapmalıyız?
Konuşmacı : Av. Halil Şen
SAAT
10:00 -10:45
SALON D
UZMANA DANIŞ 15
Menapoza Güncel Yaklaşım
Konuşmacı : Prof. Dr. H.Güler Şahin
16:00 -17:00
ASİSTAN BULUŞMASI
SAAT
08:30 -10:45
SALON E
KURS 3
Aile Hekimliğinde EKG’den Nasıl Yararlanabiliriz ?
Konuşmacılar : Prof. Dr. Erdem Diker, Doç. Dr. Mehmet Akman
14:50 -18:00
KURS 4
Tıpta Anlatı Becerileri, Olgu Yazarlığı
Konuşmacılar : Uz. Dr. Çağrı Kalaca, Doç. Dr. Mehmet Akman
SAAT
12:45 - 13:30
POSTER ALANI
POSTER BİLDİRİ TARTIŞMA 3
Oturum Başkanları :
Doç. Dr. Serap Çifçili, Uz. Dr. Tijen Şengezer,
Prof. Dr. Zekeriya Aktürk, Uz. Dr. Sabah Tüzün,
Prof. Dr. İsmail Hamdi Kara, Uz. Dr. Memet Taşkın Egici,
Prof. Dr. Murat Ünalacak, Uz. Dr. Engin Ersin Şimşek,
Doç. Dr. Dilek Toprak, Yrd. Doç. Dr. B. Furkan Dağcıoğlu
22
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SÖZLÜ
BİLDİRİ
ÖZETLERİ
23
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
sS 001
VAN’DA AKILCI İLAÇ KULLANIMI VE BİREYLERİN AİLE
HEKİMLERİNDEN BEKLENTİLERİ
DİLEK KUŞASLAN AVCI, HÜSEYİN AVNİ ŞAHİN, GÜLNİHAL GÜVENDİ, ZUHAL ÇAKMAK
YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ
AMAÇ: Bu çalışma aile sağlığı merkezine başvuranların
ilaç kullanımı ile ilgili tutum ve davranışları¬nın ve bu konuda aile hekimlerinden beklentilerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.
ilaç türünün ağrı kesiciler olduğu(%29,9) tesbit edilmiştir.
Bireylerden%83,1 ‘i kendisine iyi gelen ilacı başkasına da
önerdiğini,hekime danışmadan ilaç kullananlarda bu oranın %85,9 olduğu belirlenmiştir(p=0.0001).Başvuranların
%70,1’i diğer hekimlerce yazılan ilaçlarının aile hekimi tarafından reçetede tekrarlanması gerektiğini, %64,9’u ise
aile hekiminin hastayı görmeden de ilaç yazması gerektiğini belirtmiştir. Katılımcıların %14,3 ‘ü ise hastaneler
veya muayenehanelerde yazılan ilaçlarının aile hekimince
reçeteye tekrardan geçirilmemesi halinde aile hekiminden
kaydını sildireceğini belirtmiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tanımlayıcı tipte olan bu çalışma 20132014 yıllarında Van merkezde bulunan İpekyolu 3 No’lu
Aile Sağlığı Merkezi’ne her¬hangi bir nedenle başvuran 77
kişide yapılmıştır.Çalışma öncesinde Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan çalışmanın yapılabilmesi için yazılı onam
alınmıştır.Veriler anket formuyla toplanmıştır. Anket, başvuranların sosyo-demografik özelliklerini,ilaç kullanımına
ait tutumlarını ve aile hekimlerinden beklentilerini içeren
14 sorudan oluşmuştur.
SONUÇ: Çalışmamızda, katılımcıların önemli bir bölümününbir hekime gitmeden ilaç kullandıkları, kadınlarda bu
oranın anlamlı bir şekilde fazla olduğu, ayrıca bu kişilerde başkasına ilaç önerme davranışınında yüksek olduğu
görüldü. Bireylerin aile hekimleri tarafından reçetelerinin
tekrarlamalarını ve hasta gelmeden de ilaçlarının yazılmasını bekledikleri, reçetesini yazmaması halinde aile hekimini değiştirmeyi düşündüğü ve bu nedenlede aile hekimlerinin risk altında olduğu görüldü. Bu nedenlerle toplumda
bireylerin akılcı ilaç kullanımı açısından bilinçlendi¬rilmeleri ve aile hekimlerinin bu konuda üzerlerindeki baskının
giderilmesi için Sağlık Bakanlığı’na, sağlık çalışanlarına,
medyaya ve eğitimcilere önemli görevler düşmektedir.
BULGULAR: Katılımcıların %88,3’ünün bir hastalık durumunda hekime başvurmadan ilaç kullandığını belirttiği,bu
kişilerden %61,8’inin kadın olduğu, ayrıca katılımcılardan
bir hastalık durumunda hekime başvuru oranının %11 ve
bu kişilerden de %77,8 ‘inin erkek olduğu tesbit edilmiştir(p=0.024). Bireylerden %10.4’ü eczacıya ya da eczanede
çalışan bir kişiye danışarak ilaç aldığını belirtirken, %22,1’i
bir yakınına danışarak ilaç aldığını belirtmiştir.Kullanacağı
ilaçla ilgili kullanım şekli,dozu,yan etkileri gibi konularda
hekime başvuranların oranı %33,8 iken, bu amaçla eczacı
veya eczane çalışanına başvuranların oranının %15,6 olduğu tespit edilmiştir(p=0.044).İlaçlarını hekimin önerdiği
süre boyunca kullananların oranı %35,1 ve hekimin önerdiği dozda kullananların oranı %51,9 iken en çok kullanılan
ANAHTAR KELİMELER: Akılcı ilaç kullanımı, aile hekimi,
reçetesiz ilaç kullanım
24
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 002
ANKARADAKİ AİLE HEKİMLİĞİ ASİSTANLARININ AFET
TIBBI HAKKINDAKİ FARKINDALIKLARI
TARIK EREN YILMAZ1, TUĞBA YILMAZ1, ADEM BAHADIR1, İSKENDER BÜLBÜL1, ÖMER AKÇA1,
ŞEYMA SELEN SEVİNÇ2, TURGAY ALBAYRAK3, ADEM ÖZKARA4, RABİA KAHVECİ1, İSMAİL KASIM1,
İRFAN ŞENCAN1, K.HAKAN ALTINTAŞ5
1 ANKARA NUMUNE EGITIM VE ARASTIRMA HASTANESI AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 ANKARA NUMUNE EGITIM VE ARASTIRMA HASTANESI PSİKİYATRİ KLİNİĞİ
3 ANKARA ONKOLOJİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ ACİL TIP KLİNİĞİ
4 ANKARA NUMUNE EGITIM VE ARASTIRMA HASTANESI AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, HİTİT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE
HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
5 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ HALK SAĞLIĞI ANABİLİMDALI
AMAÇ: Acil durumlar ve afetler Dünya’da ve Türkiye’de sık
yaşanmaktadır. Afet yönetiminde multidisipliner bir yaklaşımla birçok kamu kurum ve kuruluşla beraber her bir
bireye görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Aile hekimlerine de bu konuda önemli görevler düşmektedir. Toplumun ve sağlık profesyonellerinin eğitilmesi önemli olup
Aile Hekimliği Uzmanlığı eğitimi sürecinde aile hekimleri,
afet konusundaki sorumluluklarını öğrenmesi gerekmektedir. Edinilecek bilgi ve tecrübe ile aile hekimleri bütüncül yaklaşım çerçevesinde afet yönetiminde toplumlarına
bir rehber olabilecekleri düşünülmektedir. Aile Hekimliği
Kliniğinde çalışmakta olan Asistan hekimlerin afet öncesi,sırası ve sonrasındaki rollerini ve görevlerini bilme durumlarını saptamak ve afet tıbbı hakkındaki farkındalıklarını
artırmak amacıyla bu çalışmayı planlanmıştır.
BULGULAR
• 124 asistan hekim anketimizi cevapladı .Bu rakam Ankara ilindeki tüm aile hekimliği asistanlarının %77‘sini
oluşturmaktaydı.
• Katılımcıların %83’ü şuan çalıştıkları yerde afet tıbbı hakkında herhangi bir eğitim almadığını ifade etti.
Daha önceki eğitim sürecinizde müfredatınızda afet
tıbbi hakkında herhangi bir ders var mıydı diye sorduğumuzda ise %54’ü “Hayır” ; %44’ü “Bilmiyorum” şeklinde cevapladı.
• Katılımcıların %83’ü Aile Hekimliği eğitiminde afet tıbbı konularının ciddi bir biçimde irdelenmesini arzu ettiğini ifade etti.
• Ayrıca %98.4’ü daha önce hiç afet planı hazırlanmasında yada uygulamasında yer almadığını söyledi.
• “Bugün bir afet olsa gönüllü olarak çalışmak ister misiniz?” Diye sorduğumuzda %59.2’si gönüllü olarak
çalışmak isterken %29’u “fikrim yok” diye cevapladı.
Ayrıca 87.2%’si afet tıbbı konusunda eğitim almak istiyordu.
• Aile hekimliği asistanlarının THSK tarafından BBU
Rehberinde belirtilen aile hekimlerinin görev tanımlarında yer alan görevlerden daha fazla görevleri olduğunu düşündükleri saptandı.
YÖNTEM: Bu çalışmamızda iki farklı anket uyguladık. Evren olarak Ankara ilindeki Aile Hekimliği Kliniğinde eğitim
gören tüm asistan hekimler olarak belirledik. İlk anketimizde asistan hekimlerin sosyodemografik bilgilerini, afet
ile ilgili düşünce, tecrübe ve tutumlarını sorguladık. Diğer
anketimizde ise Türkiye Halk Sağlığı Kurumu (THSK) tarafından oluşturulan Birinci Basamak Uygulama ve Veri Seti
Rehberinden (BBUR) yararlanarak hazırladığımız Aile Hekimlerinin afet ile alakalı rollerini ve görevlerini “evet görevidir”, “hayır görevi değildir” ya da “fikrim yok” şeklinde
cevaplamalarını istediğimiz aile hekimlerinin afetteki görev
tanımlarını sorguladık. Anketler tarafımızca yüz yüze görüşme yöntemiyle asistan hekimlerin bulundukları kliniklerde uygulandı.
SONUÇ:Rol model olması hasebiyle Aile hekimleri afet yönetiminde toplum açısından önemli bir yere sahiptir. Lakin
afet yönetiminde birinci basamak hekimleri olarak nasıl
afetle başaçıkabileceğimiz konusu hakkında sınırlı literatür bilgisi mevcuttur. Bu konuda yeterli rehberlerin hazırlanması gerekmektedir.
25
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 003
ESKİŞEHİR’DE BİR SPOR MERKEZİNDE AEROBİK
VE PİLATES EGZERSİZLERİ YAPAN KADINLARDA
SPORUN VÜCUT KİTLE İNDEKSİNE OLAN KATKISI VE
SPORCULARIN GENEL SAĞLIK DURUMU ALGILARINDAKİ
DEĞİŞİMİN İNCELENMESİ –Ön Çalışma
SEDA GÜLER1, MURAT ÜNALACAK2, UĞUR BİLGE2
1 ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
2 ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ AD
GİRİŞ: Çalışmamızda Eskişehir’de bir spor merkezinde aerobik ve pilates egzersizleri yapan kadınlarda vücut kitle
indeksinin ve bel çevresinin azaltılmasında sporun ne derece etkili olduğunun gösterilmesi hedeflendi.
2’si 12 aydan fazla %10. 6’sı 7- 12 aydır, %14. 8’i 3- 6 aydır,
%53. 1’i ise 3 aydan az bir süredir spora devam ediyordu.
Katılımcıların %95. 7’si haftada 3 günden fazla spora geliyordu. Spora başlamadan önceki kilolar 69,2kg (61,8-83.3)
iken spor sonucunda 65kg (60-78)’ti . Spora başlamadan
önceki bel çevresi 95cm (86- 103), spordan sonraki bel
çevresi 88cm (82- 97)’dir. Bel çevresi incelme oranları arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur
(p=0,00). BMI indeks farkları arasında istatistiksel olarak
anlamlı bir fark bulunmuştur. (p=0,00) Katılımcılar %91.4’ü
spora başladıktan sonra genel sağlık durumlarını daha iyi
bulduklarını belirttiler.%55. 3’ü ise uyku düzenlerinin daha
iyi olduğunu vurgulamıştır.
YÖNTEM: Katılımcıların değerlendirilmesi için bir anket
formu düzenlendi. Bu çalışma sürecinde spor merkezine
devam edenlerin %90’ına ulaşılması planlandı. Anket formunda spor yapanların spora düzenli ve haftada en az üç
kez katılımlarının olup olmadığı, diyet yapıp yapmadıkları,
genel sağlık algılarındaki değişim ve uyku düzenine sporun
katkısı sorgulandı. Katılımcıların boyları, spora başladıkları zamanki kiloları ve bel çevrelerinin spor merkezi kayıtlarından alınması, spora başlayış tarihlerinin de kayıtlardan
tespit edilmesi ve katılımlarının düzenli olup olmadığının
da değerlendirmelerde göz önüne alınması, anketin uygulandığı sırada da güncel ölçümlerinin yapılması planlandı.
TARTIŞMA: Çalışmamızda düzenli yapılan sporun kilo ve
bel çevresi üzerindeki incelme oranları ve genel sağlık algısı üzerinde olumlu etkisini gösterdik. Hekimlerin obezite
ve kardiyovasküler hastalıklar açısından risk taşıyan hastalara ve Tip 2 DM açısından risk taşıyan hastalara aerobik
ve pilates egzersizlerini haftada 3 gün ve daha fazla olacak
şekilde önerebileceğini düşünmekteyiz.
BULGULAR: Çalışmaya 47 sporcu katılmıştır (yaş ortalaması 35,5 yıl). Katılımcıların % 85. 1’i (n=40) spor ile birlikte diyet yapmadığını beyan etmekteydi. Katılımcıların %21.
26
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 004
SAĞLIK PROFESYONELLERİNDE PROFESYONEL İLKELERE
BAKIŞ
YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, BAŞAK ÖZDEMİR1, KURTULUŞ ÖNGEL2, NAZAN KARAOĞLU3
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
3 NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ, MERAM TIP FAKÜLTESİ, TIP EĞİTİMİ VE BİLİŞİMİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Profesyonel ve etik davranış toplumla yapılan sözleşmenin bir parçasıdır ve hekimlerin aynı zamanda kendi
mesleklerine, meslektaşlarına sorumluluğudur. Tüm dünyada son zamanlarda yoğun bir şekilde profesyonellikle
ilgili çalışmalar yayınlanmakta, eğitim müfredatlarının olmazsa olmazı profesyonellik eğitimi olarak görülmektedir.
Profesyonelliği tanımlarken sadece kelimeler, tanımlar
değil davranışlar bazında örnekler vererek anlamı ortaya
konmalıdır denmektedir. Kısa hikayeler kullanılan yöntemlerden biridir. Elbette ki kişilere, kurumlara ve kültürlere
göre profesyonellik anlayışında değişiklikler olabilmektedir. Bu nedenle kurumlar ve ülkeler bazında çalışmalar
yapılmaktadır. American Board Of Internal Medicine(ABIM)
yayınladığı profesyonellik raporu ile üç temel prensip ve 10
mesleki sorumluluk tanımlamıştır. Bunlar; I- Temel prensipler: 1-Hasta önceliği, 2-Hasta otonomisi, 3-Sosyal adalet
ile II- Mesleki Sorumluluk Prensipleri: 1- Mesleki yeterliliğe bağlılık, 2-Hastalara dürüst davranma, 3-Hasta mahremiyeti, 4-Hastalar ile uygun ilişki sürdürme, 5-Bakımın
kalitesini geliştirme, 6-Sağlık hizmetlerine ulaşımı artırma, 7-Sınırlı kaynakların adil dağıtımı, 8-Bilimsel bilgi kullanımı, 9-Çıkar çatışmalarını yöneterek güveni sürdürme
ve 10-Mesleki sorumluluğa sahip olmadır. Bu çalışmada
amaç daha önce bir proje içinde ABIM ilkelerine göre geliştirilmiş olan kısa hikayeler ve yine ülkemizde geliştirilmiş
profesyonellik envanteri kullanarak etik ile ilgili bir toplantıya katılan bireylerin etik olaylara bakışındaki farkları ortaya koyabilmekti.
MATERYAL VE METOT: Bu kesitsel çalışmada Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi ve Katip Çelebi Atatürk Eğitim
Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Anabilim Dalları’nın ortak düzenlediği etik ile ilgili bir toplantı öncesinde katılımcılara gönüllük temelinde bir anket uygulandı. İki bölümden
oluşan anket sosyo demografik bilgiler,başka bir proje için
ABIM ilkelerine göre oluşturulmuş 13 kısa hikaye ve meslekte profesyonellik tutum envanteri (MPTE) içermekteydi.
MPTE’den alınabilecek en düşük puan 32, en yüksek puan
ise 160’dır. Puan artışıyla profesyonellik düzeyinin yükseldiği kabul edilir.
BULGULAR: Araştırmada 89 katılımcının verileri değerlendirildi. Katılan kadın ve erkek sayıları eşitti (n=44;%50)
ve yaş ortalaması 34,85± 9,809 (min:25; max:63) idi. Hasta otonomisi ile ilgili hikaye % 7,9 (n=7)sorun olarak kabul
edilmezken sorun olarak görenlerin sorun derecelendirmesi şöyleydi: küçük bir sorun % 11,2 (n=10), orta düzeyde bir sorun %30,3 (n=27), büyük bir sorun %50,6 (n=45).
Araştırmanın kısa hikayelerden oluşan ilk kısmından elde
edilen bulgular Tablo 1. de sunulmuştur. MPTE’de katılımcıların ortalama puanı 137,12±15,083(min:96, max 160) idi.
SONUÇ: Bu çalışma katılımcıların olaylara farklı yaklaşımlarını ortaya çıkarmaktadır. Bu iyi tanımlanmış bireysel,
kurumsal ve kültürel farkları göze alan profesyonellik eğitimi önemlidir.
27
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 005
AİLE HEKİMLİĞİ POLİKLİNİĞİNE BAŞVURAN HASTALARDA
İRRİTABL BARSAK SENDROMU SIKLIĞI VE BU
HASTALARIN SOSYODEMOGRAFİK, KLİNİK VE YAŞAM
TARZI ÖZELLİKLERİ
ABDULLAH OZAN POLAT, DİLEK TOPRAK, MUSTAFA UZAN, EZGİ KARASU, MEHMET TAŞKIN EGİCİ
şişli hamidiye etfal EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
AMAÇ: İrritabl Barsak Sendromu (İBS) genel popülasyonun
%30’ undan fazlası hayatının belirli bir zaman etkileyen genellikle 40 yaşından sonra görülen, fonksiyonel bir barsak
hastalığı olup, müphem bir karın ağrısı, karında şişkinlik,
dışkılama sıklığında ve dışkı kıvamında değişikliklerle seyreden kronik bir hastalıktır. Bu çalışma Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda İBS sıklığı ve bu hastalarda
sosyodemografik, klinik ve yaşam tarzı özelliklerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
tif hastalarda en sık başvuru nedenleri arasında %21.4(n:5)
sosyal yaşamı etkileme, %17,9(n:5)stres şikayeti mevcuttu.
İBS şikayetleri nedeniyle en sık başvurulan bölüm aile hekimliği ve dahiliye idi. En sık yapılan invaziv /noninvaziv işlemler ise ADBG ve endoskopi idi. Medeni durum, VKI, yaş,
cinsiyet, gelir düzeyi, kronik hastalık, psikiyatrik hastalık
tanısı ve nöbet tutma durumu ile Roma III kriterleri (İBS
tanısı) arasında anlamlı ilişki gözlenmedi (p>0.05). Roma
kriterleri pozitif olanlarda baş ağrısının daha sık olduğu
birlendi(p:0,02), özellikle gerilim tipi başağrısı en fazlaydı.
İstem dışı kilo kaybı,sık hastalık öyküsü yaygın ağrı fibromyalji öyküsü, yeme alışkanlıkları ve gıdaların içerikleri ile
İBS arasında anlamlı ilişki bulunmazken (p>0.05) Roma
kriteri pozitif olanlarda kabızlık ve ishal ilişkisi anlamlı bulundu (P:0,00). Roma-3 kriterleri arasında en az rastlanan
kriter muskuslu gaita (%14,3,n:4) idi. İBS olanların sadece
%7,1’i(n:2) İBS için ilaç kullandığı belirlendi.
GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmaya Şişli Hamidiye Etfal
Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine 15.04.2014-30.06.2014 tarihleri arasında herhangi bir
amaçla başvuranlar arasında rastgele seçilen, anketi cevaplamayı kabul eden, 115 kişi dahil edildi. Ankette sosyodemografik özellikleri yanı sıra, bireyin beslenme ve
barsak alışkanlıkları, kronik hastalıkları, eşlik edebilecek
semptomları ve Roma III kriterleri sorgulandı. Verilerin
analizinde SPSS 16.00 programında Ki-kare, T testi, frekans kullanıldı, p<0.05 anlamlı kabul edildi.
SONUÇ: İBS toplumumuzda sanılandan çok daha fazla kişiyi etkileyen ve günlük yaşam kalitesini bozan önemli bir
rahatsızlıktır. Birinci basamak hekimleri atipik semptomları nedeniyle, tanı konmamış ya da önemsenmemiş ancak
hastanın pek çok sağlık merkezine gitmesine neden olan
bu rahatsızlığa önem vermesi, belirti ve bulgularını akılda
bulundurması ve buzdağının görünmeyen kısmı olan tanı
konmamış populasyona ulaşılmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 115 kişinin yaş ortalaması 38,23+-15,33 (min:14 , max:82) olup 74’i (%64,3) kadın,
41’i (%35,7) erkekti. Roma III kriterlerine göre 115 kişinin
28’inde (%24,3) İBS pozitif bulundu. İBS pozitif hastalarda
en sık başvuru nedeni %46,4 ile (n=13) kabızlık idi. İBS pozi-
28
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 006
Çocuklarda İdrar Yolu Enfeksiyonlarında
Mikroorganizmaların Dağılımı ve Antibiyotik
Direnci Değerlendirmesi, Retrospektif Vaka
Serisi
HATİCE DİLBER KÖŞKER, YILDIZ ATADAĞ, DİDEM KAYA, SELİME AYDOĞDU, SEMA BASAT
ÜMRANİYE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
AMAÇ: İdrar yolu enfeksiyonu(İYE)çocuklarda sık görülen ciddi bakteriyal enfeksiyonların başında gelir. Bölgesel farklılıklar ve geçirilmiş enfeksiyonlar(enf) nedeniyle
antibiyotik(a.b) kullanımı ile mikroorganizmalar(m.o) ve
a.b duyarlılığı değişkenlik göstermektedir. Bu çalışmada
çocuklarda İYEde saptanan m.o ve bunların a.b direnç durumlarının belirlenmesi amaçlanmıştır.
E.coli >2 yaş daha sık olarak saptandı (p=0.014, p=0.011).
Antibiyogramlar değerlendirildiğinde E.coli’nin a.b direnç
oranı ampisilin için %64.4, trimetoprim-sülfometaksazol
için %46.6, amoksisilin-klavulanat için %28.8 olarak bulundu. Klebsiella’nın a.b direnç oranı ampisilin için %66.6,
amoksisilin-klavulanat için %33.3 ve nitrofurontain için
%33.3 olarak bulundu. Meropenem, imipenem ve amikasin
seçilmiş vakalarda bakılmakla birlikte E.coli ve Klebsiella
antibiyogramlarında direnç saptanmadı.
GEREÇ-YÖNTEM: Hastanemiz çocuk kliniğinde 2013 yılında İYE tanısıyla yatarak tedavi gören hastalar retrospektif
olarak hastane otomasyon sistemi üzerinden tarandı. Vakaların demografik verileri, idrar mikroskopisi, idrar kültür
sonuçları kayıt altına alındı. Verilerin değerlendirilmesinde
hastaların ilk kültür sonuçları kullanıldı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve karşılaştırmalar için Fisher's
exact test kullanıldı. P < 0.05 istatistiksel anlamlı kabul
edildi.
TARTIŞMA: Literatürde yıllar içerisinde a.b dirençlerinin
arttığı görülmektedir. Gereksiz, uygun olmayan a.b kullanımı ile direnç gelişimi ve direnç artışı beklenen bir durumdur. İYE tedavisinde tercih edilebilen ampisilin (%69- 71) ve
trimetoprim-sülfometaksazolün (%52-54) diğer çalışmalara benzer şekilde yüksek direnç oranlarına sahip oldukları
görülmüştür. Bu sebeple tedavide ilk seçenek olarak tercih edilmelerinin uygun olmadığını düşünmekteyiz. Meropenem-imipenem gibi etkinliği kuvvetli a.b henüz belirgin
direnç görülmemesi sevindirici olup bu a.b ilk tercih olarak
başlanmaması, komplike olgularda kültür antibiyogram
sonucunun da beklenerek tedaviye eklenmesi ve rehberlere uygun olarak kullanılmasının hızlı direnç gelişimine
engel olacağı kanaatindeyiz.
BULGULAR: Çalışma döneminde 121 vaka tespit edildi.
Verileri eksik olan 9 vakanın çalışma dışı tutulmasıyla 112
vaka çalışma grubunu oluşturdu. Vakaların 75’i (%66.9) kız,
37’si (%33.1) erkek olup ortalama yaşı 2.32±3.37 idi. Toplam 68 vakada kültürde üreme görüldü. Sık tespit edilen
m.o sırasıyla E.coli %66.1 (n:45) ve Klebsiella %26.4 (n:18)
idi. Diğer etkenler Enterobacter (n:2), Pseudomonas (n:2),
Candida (n:1) idi.2 yaştan küçük hastalarda %57 (n:28) oranında E.coli, %34 (n:17) oranında Klebsiella saptandı. 2 yaş
üzeri hastalarda bu oranlar sırasıyla %89 (n:17), %5 (n:1)
idi. İstatistik değerlendirme sonrası Klebsiella <2 yaş,
SONUÇ: Bölgesel İYE etkenleri ve a.b dirençleri belli aralıklarla gözden geçirilmeli, uygun ampirik tedaviler değerlendirilmelidir.
29
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 007
Mop-Up Oral Polio Aşı Kampanyasında Bir Aile
Sağlığı Merkezi Bölgesinde Aşıyı Reddeden
Ailelerin ve Reddetme Nedenlerinin İncelenmesi
ÖZGÜR ERDEM1, İZZETTİN TOKTAŞ2, TAHSİN ÇELEPKOLU3
1 KAYAPINAR 9 NOLU ASM, DİYARBAKIR
2 KAYAPINAR TSM, DİYARBAKIR
3 DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ, DİYARBAKIR
AMAÇ: Bu çalışma Mop-up Oral Polio Aşı (OPA)kampanyasında aşıyı reddeden ailelerin incelenmesi ve aşıyı reddetme nedenlerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç
ve Yöntem Tanımlayıcı tipteki bu araştırmanın evrenini;
Kayapınar 9 Nolu Aile Sağlığı Merkezi (ASM) bölgesindeki
Mop-up OPA kampanyasında, çocuklarına aşı yapılmasını
reddeden aileler oluşturmaktadır. Araştırmada evrenin tamamına ulaşılması hedeflendi. Nisan ve Mayıs 2014’te kapı-kapı dolaşılarak 0-59 aylık çocuklara Mop- up stratejisi
ile 2 kez OPA yapıldı. “Mop-up Çocuk Takip Formu (Form
1A)” incelemesinde 38 kişinin aşıyı reddettiği belirlendi.
Veriler aşı kampanyasının 2. tur bitiminden sonraki haftada; 2-6 Haziran 2014 tarihleri arasında, araştırmacılar
tarafından hazırlanan anket formu aracılığıyla toplandı.
Anket formu; aile ve çocukların sosyo-demografik özellikleri ve OPA’nın reddedilmesi ile ilgili 14 sorudan oluşmuştur. Anketin giriş kısmında araştırmanın amacı yazılmıştır.
Anket ASM’deki her Aile Hekimi tarafından kendine kayıtlı kişilere ulaşarak yüz yüze veya telefonla uygulanmıştır.
Araştırma öncesinde Toplum Sağlığı Merkezinden izin ve
ailelerden sözel onam alınmıştır. Elde edilen veriler SPSS
15.0 istatistik paket programında değerlendirilmiş ve verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler kullanılmıştır.
annesi (n=27), %8’ini çocuğun babası (n=3) ve %21’ini ise
çocuğun diğer yakınları (n=8) oluşturmaktadır. OPA kampanyasında aşısı yaptırılmayan 38 çocuktan %50’si kız
(n=19) ve %50’si de erkek (n=19) çocuklardan oluşmaktaydı. Çocukların yaş ortalaması 23.2±17.7 ay idi. En küçüğü
3 günlük ve en büyüğü ise 59 aylıktı. Toplam kardeş sayısı
2.9±1.7 (1-7), beş yaş altı kardeş sayısı 1.4±0.5 (1-2), beş yaş
üstü kardeş sayısı 1.5±1.6 (0-6) olarak saptandı. Aşıyı reddeden çocukların %94.7’sinin diğer aşıları; Sağlık Bakanlığı Ulusal aşı takvimine göre tam iken (n=36), %5.3’ünün
ise diğer aşılarının eksik olduğu (n=2) tespit edilmiştir.
Çocukların %81.6’sına daha önce OPA yapılmış iken (n=31)
%18.4’üne ise hiç yapılmamıştır (n=7). Ailelerin Mop-up
OPA kampanyasında aşıyı reddetme nedenleri ve bu kararın kim tarafından verildiği Tablo 1’de gösterilmiştir. Aşıyı
reddeden annelerin yaş ortalaması 32,9±6,0 (24–45), babaların ki ise 35,7±5,7 (25-52) olarak saptandı. Aşıyı reddeden
anne-babaların meslekleri ve eğitim durumu ise tablo 2’te
belirtilmiştir.
SONUÇ: Aşıyı reddeden anne-baba meslekleri incelendiğinde %18,4’ünü sağlık personeli olan anne-babalar oluşturmaktadır. Sağlık personeli, sosyal hayatta çevresindeki
insanları için sağlık konularında birer danışman rolündedir. Yapılacak aşı kampanyalarında birinci basamakta çalışsın-çalışmasın öncelikle bütün sağlık personelinin bilgilendirilmesi aşıya olan desteği ve farkındalığı arttıracaktır.
BULGULAR: Kayapınar 9 Nolu ASM’de 3 Aile Hekimliği Birimi tarafından kampanya boyunca 1250 çocuk aşılanmıştır. Bunlardan 38 tanesi (%3.04) aşıyı reddetmiştir. Ankete
cevap veren aile bireyleri incelendiğinde; %71’ini çocuğun
30
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1. Ailelerin Oral Polio Aşı Kampanyasında Aşıyı Reddetme Nedenleri
Aşı Yaptırmama Nedenleri
n
%
Sağlık Bakanlığı Ulusal aşı takvimine göre aşıları tam olduğu için gerek görmedim
16
42.1
Aşının zararlı olabileceğini düşünüyorum
8
21.1
Aşının faydasına inanmıyorum
5
13.1
Çocuğun aşısını daha sonra yaptırdım
1
2.6
Diğer
8
21.1
Anne
21
55.3
Baba
7
18.4
Anne-Baba Beraber
9
23.7
Diğer
1
2.6
Aşının Reddedilip Yapılmaması Kararını Kim Verdi?
Tablo 2. Anne ve Babaların Eğitim Düzeyi ve Meslekleri
ANNE
ANNE
BABA
BABA
EĞİTİM DÜZEYİ
n
%
n
%
Okur-Yazar Değil
4
10,5
0
0
Okur-Yazar
3
7,9
1
2,6
İlkokul
14
36,8
8
21,1
Ortaokul
2
5,3
10
26,3
Lise
6
15,8
8
21,1
Üniversite
9
23,7
11
28,9
MESLEĞİ
n
%
n
%
Ev Hanımı
31
81,5
0
0
Öğretmen
5
13,2
4
11,1
Sağlık Personeli
2
5,3
6
16,7
Serbest Meslek
0
0
16
44,5
İnşaat Sektörü
0
0
3
8,3
Diğer
0
0
7
19,4
31
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 008
ÇOCUKLARDAKİ DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE
BOZUKLUĞU: AİLE HEKİMLERİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER
ÖZGE SAK AYDIN, MURAT YILDIZ, FATİH YILDIZ, ERSİN AKPINAR
Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Nöropsikiyatrik bir bozukluk olan Dikkat Eksikliği
ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), okul çağı çocuklarında %3-5 oranında görülen, hekimlerin ve toplumun giderek
daha fazla karşılaştıkları ve üzerinde durdukları bir konu
haline gelmiştir.DEHB li olguların yarısı ile üçte ikisinde
bozukluğun erişkinlik döneminde kalıcı olduğunu ortaya
koyan çalışmalar yayınlanmaktadır.Bu çalışmada,aile hekimlerinin, çocuklardaki DEHB’deki farkındalıklarının değerlendirilmesi ve DEHB’nin tanı, tedavi ve yönetiminde ne
gibi engeller olduğunun saptanması amaçlanmıştır.
(n:8) çocuk ve ergen psikiyatrisinden konsültasyon istediğini, %12,5i (n:5) hastasını çocuk ve ergen psikiyatrisine sevk
ettiğini belirtmiştir. Aile hekimlerinin %100ü aile hekimleri
için DEHB nin tanı, tedavi ve yönetiminde engeller olduğunu belirtmiştir. %22,8 i DEHB konusunda aile hekimlerinin
sınırlı/yetersiz deneyimi, %17,5i aile hekimlerinin reçete
edilen ilaçlara olan sınırlı/yetersiz deneyimi, %17,5i çocuk
hastalarda farmakoterapiye ilişkin güvenilirlik endişelerinin bu konuda engel oluşturduklarını, %15,8i DEHB tanısının hastaların algısında toplumda damgalanacağı düşüncesinin olması, %7'si DEHB nin diğer durum/bozukluklardan
ayrımının zor olduğunu, %7'si ise farmakoterapiye verilen
cevabın ölçülmesindeki zorlukların bu konuda engel olduğunu belirtmiştir.Aile hekimlerinin %6,1'sı hiperaktivite ve
dürtüselliği olmayan hastalara konulan tanının geçerliliği
hakkındaki endişelerin varlığı, %6,1'i hastanın aile veya yakın arkadaşlarından doğrulanan geçmiş tıbbi/gelişim bilgilerinin sınırlı olmasını tanımlamışlardır.
METODOLOJİ: Çalışmamıza, bölgemizdeki aile hekimleri
ve aile hekimliği araştırma görevlileri alındı. Yaş,cinsiyet,görev süresi ve çocuklardaki DEHB hakkındaki düşüncelerini içeren bir anket ile uygulandı.Toplanan veriler uygun
istatistik programı kullanılarak hesaplandı.
BULGULAR: Çalışmaya %60ı (n:24) kadın toplam 40 Aile
Hekimi alındı.Yaş ortalaması 32,88±9,84 (26-58) yıl; ortalama görev süreleri 84,4±125(3-418) aydır. Aile Hekimlerinin
%85i DEHB’nin tedavi edilmesi gereken nöropsikiyatrik bir
bozukluk, görülme sıklığının %11,96 (0,5-80) ve %75i (n:30)
DEHB tanısı alan çocukların tedavi edilmezse genç erişkin/ erişkin dönemlerinde tanı almamış veya tedavi edilmiş
kişilere göre adli suçlara karışma oranlarının yüksek olduğunu düşünmektedir.Aile Hekimlerinden %35’inin (n:14)
son 1 yıl içinde DEHB’yi düşündürecek semptomları olan ve
tanı koyduğu çocuk hastası olmuştur. Bu hekimlerin %20si
SONUÇ: Aile hekimleri başvuran/hasta ile sürekli, kapsamlı ve yüksek iletişim becerileri içindedir.DEHBnun tedavi edilmesi gereken nöropsikiyatrik bir hastalık olduğunun ve tanı alan çocukların tedavi edilmediklerinde erişkin
dönemlerinde işlevsellik kaybı, adli suçlara karışma durumları, aile ve arkadaş ilişkilerinde sorunlar ek olarak
gelişebilecek psikiyatrik sorunlar gibi sorunlarla karşılaşacaklarının bilinmesi tanımlananan engellerin ortadan
kaldırılarak kaliteli hizmet sunumunu sağlayacaktır.
32
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 009
ANNE SÜTÜ BANKACILIĞI VE TÜRKİYE’DE ANNELERİN
KONUYA BAKIŞI
ZEYNEP KESKİN1, AYBÜKE DEMİR ALSANCAK1, ZEYNEP SAYIN DİNCER1, DUYGU AYHAN BAŞER1,
GÖKHAN DİNCER2, YAKUP ALSANCAK3, UFUK BEYAZOVA4
1 ANKARA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 ANKARA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ KARDİYOLOJİ KLİNİĞİ
4 GAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ÇOCUK SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI ABD
GİRİŞ VE AMAÇ: Anne sütü bankacılığı; herhangi bir nedenle anne sütüne ulaşamayan bebeklerin beslenme ihtiyaçlarını karşılayabilmek için anne sütünü başka bir bebeğe
verilebilecek konuma uygun hale getirmek amacıyla anne
sütü bağışı yapabilecek kişileri seçen, bağışlanan anne sütünü toplayıp çeşitli kontrollerden geçirerek risk faktörlerini elimine eden, anne sütünü depolayan ve dağıtan ve tüm
bu işlemleri yaparken uluslararası kuruluşlarca belirlenen
standardizasyon yöntemlerini kullanan bir hizmettir. Anne
sütü bankacılığı ile ilgili olarak ülkemizde de çalışmalar
yürütülmektedir ancak konunun tıbbı ve sosyokültürel boyutları ile ilgili oldukça farklı görüşler ortaya atılmıştır. Burada sunduğumuz çalışmamızda, Ankara’da yaşayan çocuk
sahibi kadınların anne sütü bankacılığı hakkındaki bilgi, tutum ve görüşlerini saptayarak ülkemizdeki kadınların anne
sütü bankacılığına bakış açılarını belirlemeyi amaçladık.
BULGULAR: Anketlere 100 katılımcı cevap verdi. Araştırmaya katılan annelerin %55’i ev hanımı olup ortalama yaş
32,5± 7.085/yıldı. Katılımcıların %90’ı çekirdek aileye sahipti ve annelerin %12’si başka birinin çocuğuna sütünü
verdiğini, %10’u ise çocuklarının başka bir annenin sütüyle
beslendiğini belirtti. Katılımcıların %58‘i anne sütü bankası
kavramını daha önce hiç duymadığını belirtmekle beraber
annelerin %65’i ülkemizde anne sütü bankası açılması durumunda süt bağışı yapmak istediğini ifade etmiştir. Bağış
yapmak istemeyen annelerin % 48,5’i sütünün yeterli olmayacağını ve %40’ı ise dini inançlarına uygun olmamasını
sebep olarak göstermiştir. Bununla birlikte katılımcıların
%51’i bebeği için bankadan anne sütü almayı kabul etmeyeceğini belirtmiştir. Banka sütünü almayı kabul etmeme
sebepleri ise sırasıyla; hastalık bulaşma riski (%41,1), dini
inançlar (%39,2), bebeğini verici anneden kıskanma (%18.3)
ve diğer nedenler olarak saptanmıştır.
METOD: Temmuz 2014 ile Ağustos 2014 tarihleri arasında
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Çocuk Polikliniğine ve Sağlam Çocuk ve Aşı Polikliniğine başvuran
ve çocuk sahibi olan bütün kadınlar çalışmaya dahil edildi.
Tanımlayıcı nitelikte olan çalışmamızda, araştırmacılar tarafından geliştirilen anket formu ile katılımcılarla yüz yüze
görüşülerek veriler toplandı. Anket formu; karakteristik
özelliklerle beraber konuyla ilgili annelerin bilgi, tutum ve
görüşlerini saptamaya yönelik açık ve kapalı uçlu 15 sorudan oluşturuldu. Toplanan veriler SPSS 16 programı ile
analiz edildi.
SONUÇ: Biz bu çalışmayı annelerin anne sütü bankacılığı
hakkında bilgi, tutum ve farkındalıklarını saptamak için ön
çalışma olarak yaptık. Araştırmamız sonucunda annelerin
anne sütü bankası hakkında farkındalıklarının ve bilgilerinin yeterli olmadığı görülmüştür. Ülkemizdeki kadınların
anne sütü bankacılığı ilgili düşüncelerinin ve kaygılarının
net olarak saptanabilmesi için daha geniş örneklemlerle
yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
33
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 010
ERGEN GRUPLARINDA BABA MESLEKLERİNE GÖRE AİLE
FONKSİYONLARININ GÖZLENMESİ
ASLIHAN FİDANCI, OĞUZ TEKİN, MUSTAFA ÜLKÜ UÇKAN, İSMAİL ARSLAN, İZZET FİDANCI,
MUSTAFA OĞULLUK, ZEHRA AKTÜRK OĞULLUK, ELİF CİRİT, ENES GÜMÜŞ, SALİH DİLBER
T.C.SAĞLIK BAKANLIĞI ANKARA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ A.D.
GİRİŞ ve AMAÇ: Ergenlik dönemi 11-21 yaş arası çocuğun
yetişkinliğe geçmesini sağlayan aile yaşam döngüsünün
önemli dönemlerinden birisidir.Bireyin biyopsikososyal
olgunlaşma yaşadığı dönemdir.Bir ailenin kuruluşundan
, ömrünü tamamladığı zamana kadar geçen süre içindeki dönemler ‘aile yaşam döngüsü’adı altında incelenir.Bu
dönemleri bilmek ailenin sorunlarını çözmede yardımcı olmaktadır.Aile içi fonksiyonlar(AİF) ailenin en önemli
fonksiyonu olup bireylerin biyopsikososyal açıdan yeterli
düzeye gelişini sağlamaktadır. Çalışmamızda ergenlik dönemi AİF üzerine baba mesleklerinin etkilerini saptamayı
amaçladık.
rak kitap okumanın “gereken ilgiyi gösterme” fonksiyonunu
tek başına etkilediği, iletişim ve genel işlevler fonksiyonunu
baba mesleği ile birlikte etkilediği görülmüştür(p < 0,05).
TARTIŞMA:Baba mesleği eğitimci olan grubun iletişim ve
genel işlevler fonksiyonunun daha iyi olduğu görülmüştür.
Mevcut eğitim sistemleri kişinin yaratıcı, eleştirici olmasını engellemektedir.Eğitimcilerin diğer ebeveynlere oranla
bu durumun daha çok farkında olduğunu,iletişim ve genel
işlevler fonksiyonlarının ebeveyni eğitimci olan ergenlerde
daha iyi olduğunu düşünmekteyiz.Günümüzde çocuklar ve
ergenler televizyon ve bilgisayarları kitap okumaya tercih
etmekte, bu durum bireyin muhakeme gücünü, analiz etme
yeteneğini engellemektedir.Çalışmamızda da buna paralel
olarak kitap okumanın “gereken ilgiyi gösterme” fonksiyonunu tek başına etkilediği,iletişim ve genel işlevler fonksiyonunu baba mesleği ile birlikte etkilediği görülmüştür.
GEREÇ ve YÖNTEMLER: Aile Rehberlik Projesi kapsamında, gözlemsel, analitik ve prospektif olarak planlanmış çalışmamıza 11-21 yaş arası 285 ergen (138 erkek, 147 kız)
dahil edilmiştir. “Mc.Master Aile Değerlendirme Ölçeği”
kullanılarak AİF'ın değerlendirmesi yapılmıştır.Ergenlerin
baba meslekleri sağlıkçı(44),emniyet(74),teknik(55),eğitimci(55),serbest(57)olarak 5 gruba ayrılmıştır.
SONUÇ VE ÖNERİLER:Eğitimciler gibi diğer meslek grupları ömür boyu eğitim, iletişim, düzenli kitap okuma gibi
konularda daha çok bilgi sahibi olursa ergenlerin AİF'ı
daha iyi olacaktır.Kitap okumanın teşvik edilmesi ile ilgili
programların düzenlenmesi ergenlerin kitap okuma oranını artıracaktır.Çocuk yetiştirme ile ilgili programlar sadece
anneler için hazırlanmamalı ,babaların da bu programlara
teşviki sağlanmalıdır.Böylece bilgi sahibi babalar çocuklarına daha farklı yaklaşacak, onların gelişimini olumlu yönde etkileyecektir.
BULGULAR: Çalışmamızda baba mesleklerinin düzenli kitap okumayla birlikte ergenin iletişim, duygusal tepki verebilme,genel işlevler fonksiyonlarını etkilediğini saptadık(p
< 0,05).Meslek grupları arasında da anlamlı fark olup olmadığına bakıldığında baba mesleği eğitimci olan grubun
iletişim(iletişim skoru 1,898;düşük olması olumlu durumun
göstergesi) ve genel işlevler fonksiyonunun(1,576 ± 4575)
daha iyi olduğu görüldü. Çalışmamızda ayrıca düzenli ola-
34
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 011
AİLE SAĞLIĞI MERKEZİMİZDEKİ SERVİKAL SMEAR
SONUÇLARI
AYNUR YALÇINTAŞ1, PÜREN CURA ECEVİT2, BURCU KAYHAN TETİK3
1 KONYA KARATAY 09 NOLU ASM
2 KONYA MERAM 25 NOLU ASM
3 DİYARBAKIR BAĞLAR TSM
GİRİŞ: Serviks kanseri dünyada kadın kanserleri arasında meme kanserinden sonra ikinci sırada yer almaktadır.
Yılda dünyada 493.000 kadın yeni tanı almakta ve serviks
kanseri nedeniyle 274.000 kadın hayatını kaybetmektedir.
Ülkemizde T.C. Sağlık Bakanlığı’nın Sağlık İstatistikleri Yıllığı 2012’ye göre kadınlarda en sık görülen 10 kanser türü
sıralamasında serviks kanseri 9.sırada yer almakta ve 2011
yılındaki serviks kanseri insidansının yüzbinde 7,1 olduğu
bildirilmektedir. Servikal kanserler genital kanserlerden
korunmaya en iyi örnektir ve Pap smear testi ile erken dönemde tanı konulabilmektedir. Türkiye’de servikal kanser
tarama programına 30 yaşında başlanır. 60 yaşına kadar
her beş yılda bir tekrarlanır.65 yaşında son iki testi negatif
olanlar programdan çıkartılır.
BULGULAR: Araştırmamıza toplam 239 gönüllü kadın katılmıştır. Yaş ortancası 43 (min:30; max:66) yıl olarak bulunmuştur. Lezyonların dağılımına baktığımızda %69,8
(167)’i benign, %21,8 (52)’i atrofik, %6,3 (15)’ü inflamasyon,
%1,7 (4)’si önemi belirsiz atipik skuamöz hücre (ASC-US),
%0,4 (1)’ü düşük dereceli skuamöz intraepitelyal lezyon
(LSIL) olarak belirlenmiştir. İnflamasyon saptanan kadınların 12 (%80)’sinde Candida, 3 (%20)’ünde bakteriyel vajinit
saptanmıştır.
TARTIŞMA: Korkmaz ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada
(İstanbul, 2014) 20-65 yaş arası toplam 3813 kadından %1
(37)’i ASC-US, %0,5 (19)’i LSIL olduğu saptanmıştır. Erdem
ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada (Düzce, 2011) 17-89
yaş arası toplam 1101 kadından %2,5 (27)’i ASC-US, %0,3
(3)’ünün LSIL olduğu saptanmıştır. Bizim çalışmamızda da
benzer sonuçlar elde edilmiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu araştırma Konya Karatay 09 No’lu
Aile Sağlığı Merkezi’nde 17-21 Mart 2014 tarihleri arasında
hastalara randevu verilerek Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezi (KETEM)’nden gelen ekip eşliğinde
servikal smearları alınarak yapılmıştır. Çalışmaya 30-66
yaş arası 239 gönüllü kadın dahil edilmiştir. Tüm smearler KETEM ekibi tarafından steril tek kullanımlık plastik
spekulumla ve süpürge tarzı fırçayla alınmıştır. Sitolojik
inceleme Bethesda 2001 sistemine göre yapılmıştır. Verileri değerlendirirken tanımlayıcı istatistikler (sayısal parametrelerde ortanca, minimum ve maximum değerler;
kategorik değişkenlerde yüzde (olgu sayısı)) kullanılmıştır.
İstatistiksel veriler SPSS ver 15.0 ile yapılmıştır.
SONUÇ: Serviks kanseri korunmayla önlenebilecek kanserlere en iyi örnektir. Serviks kanserinden korunmada,
kansere neden olduğu düşünülen faktörlerin bilinmesi,
alınacak önlemler açısından önemlidir. Bu konuda özellikle
risk altındaki gruba Aile Hekimleri başta olmak üzere Aile
Sağlığı Elemanlarınca eğitimlerin düzenlenmesi oldukça
önemlidir. Ülkemizde KETEM’ lerin Aile Hekimliği ile koordineli çalışmasını sağlayarak tarama programları ile daha
geniş kitlelere ulaşarak serviks kanseri prevalansının düşmesine katkı sağlayabiliriz.
35
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 012
OSTEOPOROZU OLAN HASTALARIN ANTİ-OSTEOPOROTİK
İLAÇ KULLANIM DURUMLARI
MUSTAFA ARSLAN BİRCAN1, ÖZLEM TÜREDİ1, MİNE ARAZ2, CENK AYPAK1, HÜLYA YIKILKAN1,
DERYA AKBIYIK1, SÜLEYMAN GÖRPELİOĞLU1
1 DIŞKAPI YILDIRIM BEYAZIT EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 DIŞKAPI YILDIRIM BEYAZIT EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ NÜKLEER TIP ÜNİTESİ
GİRİŞ: Osteoporoz, tüm dünyada sıklığı giderek artan ve
özellikle yaşlı populasyonda önemli oranda morbidite ve
mortaliteye yol açan hastalıkların başında gelmektedir.
Bu çalışmada amacımız, kemik mineral yoğunluğu (KMY)
ölçümü yapılan hastaların anti-osteoporotik ilaç kullanım
durumlarını değerlendirmekti.
BULGULAR: Altı aylık sürede KMY ölçümü yapılan toplam 1554 hastanın (1424 kadın, 130 erkek) yaş ortalaması
59 ± 12,3 idi. Hastaların % 58’sinde (902) osteoporoz ve %
31,3’ünde (486) osteopeni olduğu tespit edildi. Osteopenik
hastaların %53,5’nin (260) ve osteoporotik hastaların %
26,7’sinin (241) herhangi bir anti-osteoporotik ilaç tedavisi
(kalsiyum, D vitamini, bifosfonat, selektif östrojen reseptör
modülatörleri, kalsitonin, teriparatid vb içeren herhangi bir
tedavi) kullanmadığı saptandı.
YÖNTEM: Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma
Hastanesi Nükleer Tıp Ünitesi’nde Mayıs 2013 ve Ekim 2013
tarihleri arasında KMY ölçümü yapılan hastalar çalışmaya
alındı. Hastaların; yaş, lomber omurga kemik mineral yoğunluğu (LOKMY) ve femur boynu kemik mineral yoğunluğu (FBKMY) verileri kaydedildi. Bu hastaların kullandıkları
ilaçlar medulla veri tabanından retrospektif olarak tarandı.
SONUÇ: Çalışmamızda, hastaların önemli bir bölümünün
osteoporoz açısından yeterli tedavi almadıkları tespit edilmiştir. Bu durumun olası sebeplerinin neler olduğunun
ortaya çıkarılması osteoporozun önlenmesi ve tedavisi açısından oldukça önemlidir.
36
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 013
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Van Sağlık Yüksekokulu
Öğrencilerinin Cinsellikle İlgili Bilgi,Tutum ve
Davranışlarının İncelenmesi
DİLEK KUŞASLAN AVCI, HÜSEYİN AVNİ ŞAHİN, GÜLNİHAL GÜVENDİ
YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Yüzüncü Yıl Üniversitesi Van
Sağlık Yüksekokulu’nda okuyan öğrencilerin cinsellikle ilgili bilgi, tutum, davranışlarını ve ilk ve son sınıf öğrencileri
arasındaki farklılıkları belirlemektir.
şıladığını ifade ederken dördüncü sınıftakilerin %22’si buna
katılmakta, diğerleri suçluluk duygusu, aileden ya da toplumdan utanma, zarar görme endişesi içinde olduklarını
ifade etmiştir. Evlilik öncesi erkeklerin cinsel ilişki kurmasını birinci sınıfların %74’ü reddederken bu oran dördüncü
sınıflarda %56’dır. Öğrencilerden birinci sınıfta olanların
%84’ü dördüncü sınıfta olanlarınsa %77’si evlenmeden
önce bayanların cinsel ilişki kurmasını uygun bulmayarak
reddetmiştir. Evlenildiğinde kızlık zarını önemseyenlerin
oranı birinci sınıflarda %61 iken dördüncü sınıflarda %60
bulunmuştur. birinci sınıftaki katılımcıların %13’ü, dördüncü sınıftakilerinse %9’u bir kadının cinsel ilişkiden keyif
almasının kendi değerlerine uygun olmadığını belirtmiştir.
Katılımcılardan birinci sınıf öğrencilerinin %80’i, dördüncü
sınıf öğrencilerinin ise %76’sı homoseksüelliğin normal bir
durum olmadığını ve bir hastalık olduğunu ifade etmiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmanın verileri Van Sağlık Yüksekokulu ebelik ve hemşirelik bölümü birinci ve dördüncü
sınıfta okuyan toplam 320 öğrenciden anket yolu ile elde
edilmiştir. Etik kurul onayı alındıktan sonra uygulanan anket formunda, öğrencilerin sosyodemografik özellikleri,
cinsel sağlıkla ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını içeren
32 soru bulunmaktadır. Araştırmaya katılanlara ait veriler
SPSS 21 programı kullanılarak istatistiki olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Katılımcıların %22,8’i cinsel bilgi kaynaklarının arkadaşları, %13,4’i kitap, elektronik kitap ve CD,
%10,6’sı ise internet olduğunu belirtmiştir. Öğrencilerin
%11,9’u geçmişte tam bir cinsel birliktelik yaşadıklarını
belirtmiştir. Cinsellikle ilgili duygu ve düşüncelerini en sık
%42,2 lik bir oranla arkadaşlarıyla paylaşıyorken %0,6’sı
aile hekimleriyle, %0,9’u ise diğer sağlık çalışanlarıyla paylaşmaktadırlar. Evlilik öncesi cinsel ilişki yaşamayı birinci
sınıflarda okuyanların %76’sı reddederken dördüncü sınıflarda okuyanların %62’si reddetmiştir. Masturbasyonun
anlamını birinci sınıfların %65’i bildiğini belirtirken dördüncü sınıfların %88’i bildiğini ifade etmiştir. Birinci sınıf
öğrencilerinin %20’si bundan hoşlandığını ya da doğal kar-
SONUÇ: Genç bir nüfusa sahip olan ülkemizde gençlere yönelik cinsel eğitim ve danışmanlık hizmeti verecek Sağlık
Yüksek Okulu son sınıf öğrencilerinin cinsellik hakkında
bilgi düzeyleri artmasına rağmen, öğrencilerin önemli bilgi
eksikliklerinin olduğu görülmektedir. Bu nedenle Ebelik ve
Hemşirelik eğitiminde cinsellik konusunda bilgi eksikliklerini giderecek program değişiklikleri mutlaka yapılmalıdır.
ANAHTAR KELİMELER: Cinsel sağlık, Cinsel bilgi, Ebe,
Hemşire
37
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 014
JİNEKOLOJİK TARAMA TESTLERİ VE DOĞUM KONTROL
YÖNTEMLERİ HAKKINDA BİLİNÇ DÜZEYİ
AHMET NADİR1, BERFU ÇINKIT1, DENİZ GÜL1, İBRAHİM YILMAZ2, ŞEVİN DEMİR1, GÜNDEN DEĞER2,
ZEHRA MELTEM PİRİMOĞLU3, MEHMET SARGIN1
1 KARTAL EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 KARTAL EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
3 KARTAL EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ KADIN HASTALIKLARI VE DOĞUM KLİNİĞİ
AMAÇ: Jinekolojik hastalıkları tarama amacıyla sıklıkla kullanılan smear testi, kemik dansitometri ölçümü ve
mammografi gibi tetkikler doğru sıklıkla kullanıldığında
erken tanıda önemli yer sahibi olmaktadır. Doğum kontrolü (aile planlaması) ise bir çiftin istediği zaman ve istediği
sayıda çocuk sahibi olmasıdır. Çalışmamızda jinekolojik tarama testleri ve doğum kontrol yöntemleri hakkında toplumun bilinç ve tıbbi bilgi düzeylerini araştırmayı amaçladık.
menapozal olguların %39’unun herhangi bir doğum kontrol
yöntemi kullanmadığı gözlenmiş olup korunma yöntemlerin kullanım sıklığı Tablo 2’de gösterilmiştir. Postmenapozal olguların %64’ü düzenli olarak mammografi çektirmesi
gerektiğini biliyorken tüm olguların %51’inin mammografi
çektirdiği gözlenmiştir. Postmenapozal olgulardan kemik
dansitometri ölçümünün düzenli olarak yapılması gerektiğini bilenlerinin oranı %51; yaptıranların oranı ise %25 olarak görülmüştür. Sadece bir sefer mammografi veya kemik
dansitometri ölçümü yapanlar düzenli olarak yaptırıyor
sayılmamıştır. Çalışmanın istatistiki araştırması yüzde ile
hesaplanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM : Hastanemizde 01 Haziran 2014 ile 30
Haziran 2014 arasında jinekoloji polikliniğine başvuran 214
hasta içerisinden çalışmamıza katılmayı kabul eden 154
katılımcıya jinekolojik tarama testleri ve doğum kontrol
yöntemleri hakkında bilgi düzeyi ve kullanım oranları hakkında araştırıcılar tarafından hazırlanan anketler uygulandı. Cinsel hayatı hiç başlamamış olan hastalar çalışma dışı
bırakıldı. Premenapozal olgulara smear bilinci ve doğum
kontrol yöntemleri kullanımı, postmenapozal olgularaysa
smear bilinci, mammografi ve tüm vücut kemik dansitometri ölçümü hakkındaki soruları yönelttik.
TARTIŞMA: Meme kanseri, serviks kanseri ve osteoporoz
gibi hastalıklar, yakalanmadan önce tarama testleri ile tanı
alabilecek ve tedaviye başlanabilecek hastalıklarken, katılımcıların önemli bir miktarının bu testler hakkında bilgi sahibi olmadığı dikkat çekicidir. Doğum kontrol yöntemi
kullanan olguların en sık kullandıkları yöntemin %33 ile,
doğru uygulansa dahi gebe kalma riskinin % 9-15 olduğu
geri çekme yöntemi olduğu izlenmiştir. Toplumun eğitim
düzeyi ve tıbbi bilgi konusundaki donanımları göz önüne
alındığında gerek jinekolojik tarama testlerinin gerekse
doğum kontrol yöntemlerini birinci basamak sağlık kuruluşlarında karşılaştığımız tüm hastalara olabildiğince anlatıp bu testlerin kullanım sıklığını ve toplum bilincini arttırmamız gerektiği aşikardır.
BULGULAR: Çalışmaya katılan olguların yaş ortalaması
38.5 yıldır (Premenapozal olgular : 35.0 yıl, Postmenapozal
olgular 52.7 yıl). Olguların eğitim durumları Tablo 1’de gösterilmiştir. Olguların %57’sinin smear testinin ne olduğunu,
% 47 sinin bu testi periyodik olarak yapılması gerektiğini
bildiği görülmüş olup tüm olguların sadece %23’ünün düzenli aralıklarla smear testi yaptırdığı belirlenmiştir. Pre-
38
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1 : Katılımcıların eğitim durumları ( % )
Eğitim Durumu
Premenapozal
Postmenapozal
Eğitim almamış
10
29
İlkokul
60
13
Ortaokul
18
2
Lise
18
6
Lisans
18
1
Tablo 2 : Doğum kontrol yöntemi kullanan premenapozal katılımcıların tercih ettikleri yöntemler
Oral Kontraseptif
Rahim içi araç
Enjeksiyon
Kondom
Geri çekme
Diğer
9
28
3
15
33
12
39
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 015
Evde Sağlık Hizmetine Kayıtlı Hastalara Bakım
Veren Bireylerin Sosyodemografik Özellikleri ve
Genel Sağlık Durumlarının Değerlendirilmesi
MÜGE ÜÇÜNCÜ, BESTEGÜL ÇORUH, DİLEK TOPRAK
Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi
GİRİŞ-AMAÇ: Evde Bakım, kronik hastalıkların bakım sürecinde, ihtiyaç sahiplerine kendi ortamlarında sağlık bakımı hizmetlerinin verilmesidir. Bu hizmette öncelikli hedef bireyin kendisine yetecek düzeye gelmesini sağlamak
ve hastalıklarından kaynaklanabilecek komplikaasyonları
önlemektir. Bütün bunları sağlarken gözardı edilmemesi
gereken önemli bir konu da bakımverenin sağlık durumudur. Bu çalışmada İstanbul Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve
Araştırma Hastanesi (ŞHEEĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ) Aile Hekimliği Kliniği’ne bağlı Evde Sağlık Hizmetleri
Birimine kayıtlı hastaların bakım verenlerinin genel sağlık
durumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
rik problemler yer almaktaydı ve hastaların inkontinans ve
beslenme problemi birlikte (n=80, %53.3) idi. %61.3’ünden
(n=92) bakım dışında da iş beklentisi vardı. %89.3’ünden
24 saat bakım beklentisi vardı. Bakım verenlerin 59’unun
(%39.3) kendi ailesi ve bakmakla yükümlü olduğu başka
kimseler de vardı. Çoğunlukla (%67.3, n=101) 1. derece akrabalar bakım veriyordu ve %80’i yaptığı işten gelir elde
etmiyordu. %44.7’si (n=67) gün boyu hastayla yalnız kalıyordu ve ancak %33.3’ü (n=50) kısa sürerli de olsa hastayı
bırakabiliyordu. %25.3’ü hastasıyla ilgili acil bir durumda
ne yapacağını bilmiyordu. Bakım verenlerin çoğunda diyabet ve/veya hipertansiyon vardı GSA-28 puanı 5’in altında
olan %81.3 (n=122) iken yaş gruplarına göre, eğitim düzeyi,
cinsiyet, akrabalık derecesi, gelir elde etme,başka hizmet
bekleme durumu, bakım yükünün 7 gün veya daha az olma
durumu, kısa süreli de olsa bırakabilme durumu, hastayla
gün boyu yalnız kalması, acil durumda ne yapacağını biliyor
olma durumu ile GSA-28 arasında ilişki bulunmadı (p>0.05)
Ancak hastasında sadece beslenme sıkıntısı olanlarda
GSA-28 5’den yüksekken diğerlerinde yaklaşık %11-18 kadarında GSA- 28 5 den yüksek çıktı(p=000)
GEREÇ VE YÖNTEMLER: Kesitsel bir çalışma olan araştırmamız ŞHEEĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ kayıtlı Evde
Bakım hastalarına bakımverenler üzerinde yapıldı. Genel
Sağlık Durumları, Türkiye’de geçerlik ve güvenirlik çalısması yapılmış olan GenelSağlıkAnketi (GSA-28) kullanılarak belirlendi. GSA-28 ruh saglıgı sorunlarını saptayan,
bireyin kendisinin doldurduğu bir tarama testidir.Veriler,
SPSS 16.0 kullanılarak Chi-Square, T testi ve frekansı kullanılarak analiz edilmiştir.
SONUÇ:Sonuç olarak Evde Bakım Hizmeti kapsamında sadece ihtiyacı olan hastaların değil hastaya bakım veren kişilerin de sağlık sorunları, kişisel problemleri,beklentileri
göz önüne alınmalı gerekli tıbbi ve sosyal destek sağlanmalıdır. Böylece evde bakım hizmeti aile hekimliğinin ‘bütüncül’ yaklaşım prensibine uygun olarak amacına ulaşmış
olacaktır.
BULGULAR: Çalışmamıza katılan bireylerde yaş ortalaması 53.25±14.08 olup %60.7’si (n=91) 51 yaş ve üzeri 120 kadın
(%80), 30 (%20) erkek idi. %53.3’ü (n=80) lise ve üstü eğitimli ve çoğunun (%90.7,n=136) başka mesleği yoktu. Bakım
verilen hastaların büyük grubunu (%48.0,n=72) nörolojik
hastalıklar oluştururken ikinci sırada (%20.7,n=31) geriat-
40
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 016
Aile Hekimliği Anabilim Dalına Bağlı Obezite
Polikliniğine Kilo Vermek İçin Başvuran
Olguların Retrospektif Olarak İncelenmesi; 3
Yıllık Periyot
YUNUS CEM SARIGÜZEL, FEYZA BEZİRGAN, MEHMET HARUN DELER, USAME VELİOĞLU,
DAVUT BALTACI
düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği
GİRİŞ: Obezite en önemli sağlık problemi olup metabolik,
kardiyovasküler, mekanik, hormonal ve psikolojik bozukluklarla ilişkilidir.
ğerlendirildi (Tablo 1). Olguların %54,2’sinde IR saptandı.
JNC-7’ye göre olgularda %20,5’i optimal düzeyde, %42,2’si
preHT, %24’ü evre 1 ve %13,2’si evre 2 HT gözlendi. Obezite
derecesi arttıkça MetS sıklığı (p<0,001), prediyabet sıklığı
(p<0,001), dislipidemi sıklığı (p<0,001) ve IR sıklığı (p<0,001)
anlamlı olarak artmıştır. Öncesinde HT tanısı olan olgularda obezite derecesi arttıkça kan basıncı regülasyonunun
ciddi anlamda bozulduğu saptanmıştır (evre 2 HT sıklığı
obezite sınıflamasına göre sırasıyla %19,4, %19,4, %29,2 ve
%52,3; p<0,001). Öncesinde HT olmayan olgularda obezite
derecesi arttıkça anlamlı olarak HT evresinde artış gözlenmiştir (p<0,001). Yeni tanı HT olgular arasında evre 3 obez
olguların %43,6’sı yeni tanı HT iken, pre-obez olguların
%12,8’i yeni tanı HT idi (p<0,001) (Tablo 2). Tüm metabolik
risk faktörleri ile VKİ arasında anlamlı korelasyon izlenirken (p<0,001), VKİ ile SKB&DKB arasında güçlü (r=0,410;
r=0,362), AKŞ (r=0,202), insülin (r=0,273), TG (r=0,166),
HDL- kol (r=-0,127) ve IR (r=0,291) arasında orta ve LDL-kol
(r=0,091) Total- kol (r=0,072) arasında zayıf korelasyon bulunmuştur (Resim 1 ve 2).
AMAÇ: Aile Hekimliği Obezite Polikliniğine kilo vermek için
başvuran olguların retrospektif olarak metabolik risk faktörlerinin incelenmesi
METOT: Dosya kayıtlarından retrospektif olarak obez ve
aşırı kilolu olguların fizik muayene, sosyodemografik özellikler (cinsiyet ve sigara) ve antropometrik ölçümlerine
(boy, kilo, bel ve kalça çevresi) ait son 3 yıllık (2011-13) veriler çıkarılmıştır. Metabolik risk profilinden lipit düzeyleri,
glikoz ve insülin alınmıştır. Dislipidemi ve Metabolik sendrom (MetS) ATPIII, prediyabet ADA, hipertansiyon (HT) tanım ve sınıflaması JNC-7, insülin direnci (IR) IDF ve obezite
sınıflaması WHO kriterlerine göre belirlenmiştir. Metabolik
risk faktörleri ile vücut kitle indeksi (VKİ) arasında ilişki incelenmiştir.
BULGULAR: Toplam 2935 olgu olup kadın oranı %82,2’dir.
Sigara kullanım oranı %18 idi. VKİ’ye göre pre-obez %22,4,
evre 1 %34,9, evre 2 %24,5 ve evre 3 %18,2’dir. Olguların
%45,8’inde MetS gözlendi. Olguların 1/3’inde (%35,5) prediyabet saptandı. Tüm olgular arasında öncesinde HT olan
ve tedavi alanların oranı %13,3 iken yeni tanı HT oranı ise
%32,8 bulundu. Olguların %48,2’inde dislipidemi saptandı.
Lipit profili incelendiğinde olguların %12,3’ünde total-kol;
%10,8’inde LDL-kol ve %15,7’sinde TG yüksek; %20,5’inde
HDL-kol düşük olup bu olgular yüksek riskli grupta de-
SONUÇ: Obezite derecesi arttıkça HT gelişme sıklığı, kötü
kan basıncı kontrolü ve kan basıncı değerlerinde ciddi artış
gözlenmiştir. Prediyabet, IR ve MetS gelişme sıklığı özellikle evre 2 ve 3 obez olgularda anlamlı derecede artmakta;
TG ve HDL-kol değerleri VKİ oldukça anlamı, fakat total ve
LDL-kol değerleri ile ciddi anlamda ilişkili olmadığı görülmüştür. (Obezite polikliniğine başvuran hastaların retrospektif incelenmesi - 3 yıllık periyod.)
41
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Vücut Kitle İndeksi ile Açlık Kan Şekeri, İnsülin Direnci, Sistolik ve Diyastolik Kan Basınçları Arasındaki İlişki
Vücut Kitle İndeksi ile Lipit Profili Arasındaki İlişki
42
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1
N=2935
Cinsiyet (Kadın )
%
82,2
Sigara (Aktif kullanan)
18
MetS (+)
45,8
Prediyabet (+)
35,5
Dislipidemi (+)
48,2
IR (+)
54,2
LDL-kol (Yüksek risk)
10,8
HDL-kol (Yüksek risk)
20,5
TG (Yüksek risk)
15,7
Total-kol (Yüksek risk)
12,3
HT hikayesi (+)
13,3
Yeni tanı HT
32,8
MHuO
91,6
Tüm Olguların Metabolik ve Sosyodemografik Özellikleri
Tablo 2
Cinsiyet (kadın)
Sigara (aktif kullanan)
MetS (+)
Prediyabet (+)
Dislipidemi (+)
İR (+)
LDL kolesterol
Normal
Sınırda Yüksek
Yüksek
HDL kolesterol
Normal
Düşük
TG
Normal
Sınırda Yüksek
Yüksek
Total kolesterol
Normal
Sınırda Yüksek
Yüksek
HT Hx (+)
Obezite
Sınıflaması
Pre-obez
81,7
21,5
20,3
21,6
35,4
33,9
Obezite
Sınıflaması
Evre 1
78,3
18,9
40,1
32,4
49,2
52,4
Obezite
Sınıflaması
Evre 2
84,8
14,1
59,1
42,4
52,6
61,9
Obezite
Sınıflaması
Evre 3
86,9
17,2
69,9
49,2
56,1
71,6
P
<0,001
0,015
<0,001
<0,001
<0,001
<0,001
72,3
17,2
10,6
66,7
21,6
11,7
65,2
23,7
11,1
62,8
27,9
9,3
<0,001
84,5
15,5
78,7
21,3
78,5
21,5
76,1
23,9
<0,001
77,0
12
11
66,8
17,4
15,8
61,5
19,8
18,8
60,8
21,9
17,4
<0,001
68
28
11,2
5
57,1
30
12,9
11,2
55,1
31,8
13,1
17,5
53,9
34,7
11,4
21,4
<0,001
<0,001
62,4
93,1
<0,001
0,337
Yeni Tanı HT
16,6
29,6
48
MHuO
90,9
91,4
Olguların Obezite Sınıflamasına Göre Metabolik Risk Profili ve Sosyodemografik Özelliklerinin Dağılımı
43
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 017
GÜNEYDOĞU ANADOLU’DA BİRİNCİ BASAMAK SAĞLIK
ÇALIŞANLARINDA METABOLİK SENDROM SIKLIĞI VE
FARKINDALIĞI
TAHSİN ÇELEPKOLU1, P. GAMZE ERTEN BUCAKTEPE1, HATİCE YÜKSEL2, YILMAZ PALANCI3,
SERCAN BULUT ÇELİK4, HÜSEYİN CAN5, AHMET YILMAZ1, VEYSEL KARS1, GÖKHAN USMAN6,
NECMİ ARSLAN1, ARZU EVLİYAOĞLU TAŞKESEN7, İLKNUR ASLAN8, ÖZGÜR ERDEM9, ATA AKIL10
1 DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
2 DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ BİYOKİMYA ANABİLİM DALI
3 DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ HALK SAĞLIĞI ANABİLİM DALI
4 BATMAN 11 NOLU ASM
5 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
6 ADIYAMAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
7 DİYARBAKIR YENİŞEHİR 11 NOLU ASM
8 ÇINAR DEVLET HASTANESİ
9 DİYARBAKIR YENİŞEHİR 9 NOLU ASM
10 DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KARDİYOLOJİ ANABİLİM DALI
AMAÇ: Metabolik Sendrom (MetS), etyopatogenezi tam
olarak bilinmeyen, diabetes mellitus ve kardiyovasküler
hastalıklar için bir risk faktörleri topluluğudur. Dünyada ve
ülkemizde erişkin bireylerin üçte birinde MetS bulunması
ve yaşla görülme sıklığının artması, morbidite ve mortalite artışına neden olması MetS’i giderek büyüyen bir toplumsal sağlık sorunu haline getirmiştir. Bu çalışmamızın
amacı; Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki birinci basamak
sağlık kuruluşları olan Aile Sağlığı Merkezleri (ASM) ve
Toplum Sağlığı Merkezlerindeki (TSM) sağlık çalışanlarında MetS'in sıklığını ve farkındalığını belirleyerek toplumdaki MetS'li kişileri daha erken tanımak ve sağlık çalışanları
olarak MetS'lilere yaklaşım stratejileri geliştirmektir.
veriler nedeniyle çalışma dışı bırakılmıştır. Şimdi sunacağımız sonuçlar geriye kalan 326 sağlık çalışanı üzerinden
saptanan sonuçlardır. Bu 326 kişiden 247’si ASM’lerden, 79
kişi ise TSM’lerden çalışmaya katılmıştır. Çalışmaya katılanların 213’ü (%65.3) kadın, 113’ü (%34.7) erkek idi. Ortalama yaş: 36.48±8.22 idi. Katılımcıların 122’si (%28) hekim,
204’ü (%72) hekim dışı personeldi. Toplamda 56 (%17.2) kişide MetS saptanırken, 270 (%82.8) kişide MetS yoktu. MetS
olanların ortalama yaşı 39.76±8.71, olmayanların ortalama
yaşı 33.21±7.71 idi (p<0.001). Sigara içenlerde MetS %22
saptanırken içmeyenlerde bu oran %15 idi (p<0.05). MetS
kadın sağlık çalışanlarında %7.5, erkeklerde %32 olarak
saptandı (p<0.001). MetS evlilerde %20.4, bekarlarda %7.1
olarak saptandı (p<0.001). Alkol kullananlarda Mets %27.8
iken kullanmayanlarda bu oran %15.9 idi (p<0.001). doktorlarda MetS sıklığı %32.8 saptanırken, diğer sağlık personelinde MetS sıklığı %7.8 olarak saptandı (p<0.001). Tüm
katılımcıların %9.5’i tansiyonunu, %35.1’i de bel çevresini 1
yıldan uzun süredir ölçtürmediğini ifade etti.
YÖNTEM: Çalışmamız ülkemizin Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki 8 ilde (Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep,
Kilis, Mardin, Siirt ve Şanlıurfa birinci basamak sağlık merkezlerinde çalışan yaklaşık 4800 sağlık çalışanı içinden her
ile düşen örneklem sayısı kadar sağlık çalışanına ulaşmak
suretiyle yapıldı. Çalışmaya katılmayı kabul edenlerde
NCEP/ATP III 2005 kriterlerine göre MetS taraması yapıldı. Ayrıca bu kişilere, MetS hakkında tutum ve farkındalık
soruları içeren anket uygulandı. İstatistiksel analizler için
SPSS 18.0 programı kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi.
SONUÇ: MetS konusunda Sağlık Bakanlığı’nın 2010 yılından
beri yaptığı çalışmalar topluma yönelik çok önemli olumlu
sonuçları doğurduğu aşikar olmakla beraber özellikle sağlık personelinin bu konuda daha duyarlı olması hem kendileri için hem de halk sağlığı için çok önemlidir.
BULGULAR: Çalışmamız devam etmekte olan bir çalışmadır. Ulaşmamız gereken toplam sayı minimum 516 olup,
ulaştığımız sayı 377’dir. Bu 377 kişiden 51 tanesi eksik
ANAHTAR KELİMELER: Metabolik sendrom, birinci basamak sağlık çalışanı, sıklık, farkındalık
44
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 018
DM HASTALARINDA BİTKİSEL ÜRÜN KULLANIMININ
DEĞERLENDİRİLMESi
HATİCE ESİN TEMİZ, NİHAN GENÇTÜRK, ZUHAL AYDAN SAĞLAM
MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Günümüzde birçok vitamin, mineral ve bitki hastalar
tarafından diyabetin medikal tedavisine destek amacıyla
kullanılmaktadır. İnternet kullanımı ve televizyonda sağlığa yönelik yapılan programların artması bitkisel ürünlerin
bilinirliğinin ve kullanımının artmasına ve bu ürünlere bağlı
sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu
çalışmadaki amaç DM hastalarında bitkisel ürün kullanımının değerlendirilmesidir.
etti. En sık tüketilen ürün bitki çayları idi(%52,1). 25 hasta
(%52,1) kullandığı ürünlerden fayda gördüğünü bildirirken
en sık (%62,5) GIS kaynaklı olmak üzere %14,6 oranında yan
etki görüldüğü belirtildi. Hastaların %82,4’ünün sürekli gittikleri doktorları vardı ve yalnızca %40,2’si aile hekimiydi.
Doktorların %94,7’si bitkisel ürün kullanımını sorgulamamış ve hastaların %97’si doktoruna bildirmemişti. Hastalar
ürünü en çok aktardan (%52,1) aldıklarını ve tanıdıklarından (%66,7) duyduklarını belirttiler. Yaş, cinsiyet, medeni
durum, meslek, gelir düzeyi, eğitim düzeyi, DM tipi, DM
süresi, komplikasyon görülmesi ile bitkisel ürün kullanımı
arasında anlamlı bir ilişki görülmemiştir.
YÖNTEM: 2014 Haziran ayında Aile Hekimliği Polikliniğine
başvuran DM hastalarının bitkisel ürün kullanımı sıklığı,
hangi ürünlerin kullanıldığı, bu ürünlere bağlı yan etkiler
ve doktorların bitkisel ürün kullanımını sorgulayıp sorgulamadıkları gönüllü hastalara uygulanan 28 soruluk anket
yöntemiyle değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler t testi, ki kare ve fisher gerçeklik testi kullanılarak yapıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bazı bitkisel ürünlerin genel yararıyla ilgili çalışmalar bulunmakla birlikte kronik hastalığı
ve çoklu ilaç kullanımı olan bireylerde ilaç etkileşimi veya
komplikasyon varlığı halinde doz ayarı gibi parametrelerin
standardizasyonunun yapılamayacağı durumlarda hastalarda yan etkiye yol açabilmektedir. Hastaların yaklaşık
%25’i bitkisel ürün kullanmasına rağmen yalnızca %3’ünün
doktoruna bildirmesi ve doktorların yalnızca %7’sinin bu
ürün kullanımını sorgulaması bu kontrolsüz konuda farkındalığın olmadığını göstermektedir. Ayrıca hastaların
hiçbirinin ürünü sağlık çalışanından duymadığı ve kontrolsüz şekilde aktardan, marketten aldığı da düşünülürse
hastaların medikal tedavi dışında ürün kullanımları mutlaka sorgulanmalı ve bu konuda hastalar bilgilendirilmelidir.
BULGULAR: Çalışmaya 133 hasta katılmıştır [K/E (n/%):
85/48;%63,9/%36; yaş ort. sırayla: 57,73±10,37/ 56,38±10,74
yıl]. 110 katılımcı evli (%82,7), çoğu ilköğretim mezunu
(%51,1) ve çalışmıyordu (%64). %97,7’si T2DM olan hastaların DM süreleri 0-5 Yıl 48 (%36,1), 6-10 Yıl 44 (%33,1) ve >11
Yıl 41 (%30,8) olarak bulunmuştur. %69,9 hastada komplikasyon bulunmazken komplikasyonu olanlar arasında en
sık diyabetik nefropati (%12,0) saptandı. DM tanısına en sık
(%64,7) HT eşlik etmekteydi. Hastaların 33’ü (%24,8) halen
DM tedavisine yönelik bitkisel ürün kullanmaktayken, 48’i
(%36,1) hayatının bir döneminde kullanmış olduğunu ifade
45
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 019
KORONER KALP HASTALARINDA KAS GÜCÜ ÖLÇÜMÜNÜN
HDL VE EGZERSİZLE İLİŞKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
DİDEM KAFADAR, FATMA GÖNÜL DOĞAN, SERAP BİLGİÇ DALKIRAN, MUSTAFA HAKAN DİNÇKAL
İSTANBUL BAĞCILAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
AMAÇ: Kas gücü ve fonksiyonu yaşlanma ile beraber progresif olarak azalır, ancak daha genç grupta da kullanmama-immobilite durumlara sekonder gelişebilir. Kas gücü
kronik hastalıklar yanında vücut kitle endeksine göre de
değişebilir, ayrıca mobiliteyi ve egzersiz kapasitesini de etkiler. Koroner arter hastalığı(KAH) olan bireylerde el sıkma
gücü ölçümüyle ile beraber vücut kitle endeksinin(VKI) ve
egzersizle artan HDLnin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
sinde el sıkma gücü normaldi(p:0.567). Erkeklerin %40 ında
VKİ>30 ve HDL<40 bulunurken kadınların %70 inde VKİ>30
ve %60 ında HDL<50 bulundu. Hiç egzersiz yapmayan %37.5
kadın ve hiç egzersiz yapmayan %26.5 erkek bulunuyordu.
El sıkma gücü düşük 35 kişide 17 kişinin (%48.6), el sıkma
gücü normal olan 37 kişide 16 kişinin (%43.2) HDL değeri
düşüktü. Her gün egzersiz yapan 37 kişinin (%62) kas gücü
ölçümü normal idi. HDL normal olan 40 kişinin 10 u (%25)
hiç egzersiz yapmadığını, 18 i(%45) hergün egzersiz yaptığını ifade etti. Obezite ile kas gücü ve HDL arasında ilişki
bulunamadı(p:0.238). GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Kardiyoloji ve Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran KAH tanılı 81 hasta alındı.
Hastaların sosyodemografik özellikleri, kronik hastalıkları,
egzersiz düzeyleri, vücut kitle indeksleri(VKİ), el dinamometresi ile ölçülen kas gücünü gösteren el sıkma gücü ile
birlikte lipid değerleri retrospektif olarak değerlendirildi. SONUÇ: KAH gibi kronik hastalıklardan kaynaklanan mobilite kısıtlılıklarını ve hastalığın bireye etkisini değerlendirmek için kas gücü ölçümünün VKİ ve HDL ile ilgisi istatistiki
olarak gösterilememiştir. Referans değerler başka çalışmalardan alınmıştır. Egzersiz ile HDL değeri yükselirken
kişinin fiziksel kapasitesi ve kas gücü de artmakta ve hastalığın prognozuna etki ettiği düşünülmektedir. Hastalara
hastalıklarıyla bağdaşan egzersizin önerilmesi, tanımlanması gerekir. Ölçümleri yorumlayan ve referans değerleri
gösteren farklı kronik hastalıkları olan hastalar ile sağlıklı
bireylerin de çalışma kapsamına alındığı daha büyük ölçekli çalışmaların planlanması gereklidir.
BULGULAR: KAH tanılı 81 hastanın 57si(%70) erkek,
24ü(%30) kadındı. 54(%67) kişi ilköğretim mezunuydu.
Çalışma grubunda 65 yaş üstü geriatrik hastalar 24 kişi(
%29,6), 51-64 yaş arası 37 kişi (%45.7) ve 30-50 yaş altı 20
kişi bulunuyordu.(%24.7). 54 kişide(%67) akut koroner sendrom öyküsü ve bu grubun %28.4 ünde kalp yetmezliği tanısı
da mevcuttu, bu grupta el sıkma gücü %50 hastada normal
değerler içindeydi. KAH tanısı yalın olan 53 kişinin de %52
46
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 020
BESLENME DÜZENİ VE ARA ÖĞÜN TÜKETİMİ İLE BEDEN
KİTLE İNDEKSİ ARASINDAKİ İLİŞKİ
TUĞÇE ÇETİN, CANAN TUZ, FİSUN SÖZEN, ALTUĞ KUT, GÖKHAN EMİNSOY, İREM OLCAY EMİNSOY
BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ
GİRİŞ:İnsan sağlığı başta beslenme olmak üzere kalıtım,
iklim koşulları ve çevre gibi birçok faktörün etkisi altındadır.Sağlıklı beslenme, günlük su tüketimi, bireyin yaşı, cinsiyeti ve fizyolojik durumuna göre değişmektedir.
da bir dönemde diyet yaptıklarını ifade etti.Beslenme düzenlerine bakıldığında %59.2 oranında sebze-meyve ağırlıklı beslenirken %5.3 ile en az oranda fast-food tarzında
beslenildiği anlaşıldı.Katılımcıların %67.2’si günde üç öğün
yediklerini; %56.6’sının ara öğün tükettiği belirlendi.Ara
öğünler arasında %46.1 ile en sık öğleden sonra atıştırmalığı ikinci sırada % 34,9 ile gece atıştırması saptandı. Tüm
ara öğün tercihleri %22.4 ile meyve- sebze oldu.Abur-cubur atıştırmalarının %62.7’sinin öğleden sonra gerçekleştirildiği saptandı. Ara öğün tüketim miktarının yaş ile birlikte
anlamlı olarak arttığı anlaşıldı(p= 0.04 ). Kadınların anlamlı
olarak erkeklerden daha kilolu oldukları ve günlük su tüketimlerinin daha fazla olduğu tespit edildi.(p=0,001; p=0,021)
Eğitim düzeyi ile su tüketimi arasında anlamlı ilişki saptanmadı( p=0,111 ) Günlük tüketilen su miktarı ile ara öğün
yeme davranışı arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.
(P=0,974 )
AMAÇ: Bu çalışma bir üniversite hastanesinde yakınları
tedavi gören popülasyonun beslenme durumlarını incelemek, günlük su tüketim miktarlarını araştırmak ve beden
kitle indekslerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
GEREÇ-YÖNTEM:Tanımlayıcı tipteki bu araştırma Mart-Kasım 2013 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi İstanbul
ve Adana Bölge Hastaneleri’ne başvuran erişkin hasta
yakınları ile gerçekleştirilmiştir.Araştırmaya 152 gönüllü
katılmıştır.Katılımcılara 41 soruluk bir anket yüzyüze uygulanmıştır.Sonuçlar istatistik programı ile analiz edilmiştir.
BULGULAR:Adana’dan 100, İstanbul’dan 52 olmak üzere
toplam 152 katılımcı mevcuttu. Katılımcıların %71.1’i kadın, %28.9’u erkekti. %61.2’si evli, %38.8’i boşanmış ya da
bekardı.Eğitim durumu %67.8 oranında üniversite ve dengi öğretim düzeyinden oluşmaktaydı.Katılımcıların %87.5’i
çalışıyor, %7.9’u işsiz, %4.6’sı ise emekli idi.Katılımcıların
%67.8’i alt gelir düzeyinde idi.(0-1999ytl/ay) Ortalama yaş
36.59_+11.3, ortalama vücut kitle indeksi 24.73_+4.46, ortalama su tüketimleri 1.77_+0.77 litre/gün olarak tespit
edildi.Vücut kitle indeksine bakıldığında %55.3’ü “normal”;
%31.6’sı “fazla kilolu” idi.Katılımcıların %40.8’i hayatların-
SONUÇ:Gelişmiş toplumlarla doğru orantılı olarak kendi toplumumuzun sosyokültürel düzeyi yüksek kesiminde
de obezite riski giderek artmaktadır.Eğitim düzeylerinden
bağımsız olarak kişiler geleneksel beslenme durumlarına devam etmektedir. Ara öğün kavramından atıştırmalık
besinlerin anlaşıldığı ve kadınların erkeklere oranla daha
yüksek vücut kitle indeksine sahip oldukları görülmüştür.
Aile hekimliğinin temel prensipleri kapsamında koruyucu
hekimliğin en önemli unsurlarından biri olarak beslenme
eğitimi ve obeziteden koruyucu önlemler almak gelir.
47
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 021
KANSER TANISI ALMIŞ HASTALARIN BİRİNCİ DERECE
YAKINLARININ KANSER TARAMA PROGRAMLARINA
YÖNELİK BİLGİ TUTUM VE DAVRANIŞLARI
ERKAN DAMAR1, OKTAY SARI1, GÖKHAN ERDEM2, ÜMİT AYDOĞAN1, ONUR MAHMUTOĞLU1, FİKRET
ARPACI2
1 Gülhane Askeri Tıp Fakültesi Aile Hekimliği AD
2 GÜLHANE ASKERİ TIP FAKÜLTESİ TIBBİ ONKOLOJİ BD
AMAÇ: Kanser açısından ailesel yatkınlığı olan bireyler,
yüksek sıklıkla ve daha erken yaşlarda kanser gelişme riski taşıdıklarından, bu aile bireylerinde klinik tarama test ve
girişimlerinin yapılmasının gerekliliği artık kabul edilmektedir. Çalışmamızda kanser tanısı nedeniyle takibi yapılan
hastaların birinci derece yakınlarının kanser konusundaki
bilgi tutum ve davranışlarını incelemeyi amaçladık.
en sık; % 68 (n=70) sigara, %46,6 (n=48) beslenme alışkanlıkları, % 41,7 (n=43) radyasyon seçeneğini işaretlemiştir.
Katılımcılar kanserle ilgili en sık yakınmaları % 65 (n=67)
halsizlik, % 62,1 (n=64) kilo kaybı, % 46,6 (n=48) iştahsızlık
ve % 45,6 (n=47) vücudun herhangi bir yerinde şişlik olarak
belirtmiştir. Kanserden korunmak için neler yapılabileceği
sorulduğunda %74,8’i (n=77) beslenmeye dikkat edilmeli, % 60,2’i (n=62) sigara içmemeli şıkkını seçmiştir. Katılımcıların % 80,6 sı (n=83) erken tanı için belli dönemlerde
check-up yaptırmak gerektiğini düşünmektedir. % 41,7’si
(n=43) mamografi çektirmek, % 35’i (n=36) smear testi
yaptırmak, % 23,3’i (n=24) gaytada gizli kan testi yaptırmanın önemli olduğunu ifade etmiştir. Kadın katılımcılardan
% 40,9’u (n=27) mamografi yaptırırken, smear testi yaptıranların oranı % 59,1 (n=39), gaytada gizli kan yaptıranlar
% 16,7 (n=11), kolonoskopi yaptıranlar % 9,1’dir. (n=6). Erkeklerde ise gaytada gizli kan testi yaptıranların oranı %
13,5 (n=5), kolonoskopi yaptıranların oranı % 10,8’dir. (n=4).
Tarama testlerini yaptıranlar arasında %74,2’si (n=23) yakınlarına kanser tanısı konmadan önce tarama yaptırdığını
ifade etmişti. Sadece 8 kişi (%25,8) yakını kanser tanısı aldıktan sonra tarama testi yaptırmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma, Ocak – Haziran 2014 tarihleri arasında, GATF Onkoloji Servisinde kanser tanısı
nedeniyle takip edilen hastaların birinci derece yakınları
üzerinde yapılmıştır. Hazırlanan soru formundaki sorular
hastalara yüz yüze görüşme yöntemiyle sorulmuştur. Soru
formunda hasta yakınlarına yaş, cinsiyet, eğitim durumu ile
ilgili sosyodemografik sorular yer almaktadır. Katılımcının
kanser ile ilgili bilgi düzeyini kanser tarama programlarına
katılım ile ilgili davranışlarını değerlendiren sorular yöneltilmiştir. Bilgiler veri ortamına aktarılarak analiz edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 103 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 41,81 ± 12,69 (18-68 yaş), %64,1’i
kadın (n=66), %35,9’i erkekti (n=37). Eğitim durumlarına
bakıldığında %72,6’ sı (n=75) lise ve daha ileri seviyede eğitim almıştır. 13 (%12,6) kişinin kronik bir rahatsızlığı mevcuttur. Katılımcıların yaklaşık üçte ikisi (%61,2) kanser ile
ilgili bilgilerini sağlık personelinden edindiğini ifade etmektedir. Katılımcılara kanserin nedenleri sorulduğunda
SONUÇ: Kanser tanısı almış hastaların birinci derece yakınlarının kanser tarama programlarına yönelik bilgi tutum
ve davranışlarının arttırılması, gerek birey gerekse toplum
açısından ortaya çıkabilecek olumsuzlukları azaltacaktır.
48
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1. Kanser tanısı alan hastaların birinci derece yakınlarının tarama programlarına katılım oranları
Tablo 2. Kanser tanısı alan hastaların birinci derece yakınlarından tarama programlarına katılanların katılım zamanları
49
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 022
Üniversite öğrencilerinde akne varlığı,
algı ve bilgi durumları ile benlik saygısı
değerlendirilmesi
İLYAS ERKEN1, ÜLKÜ YILDIZ1, MELİKE ÇAĞAYDIN1, GİZEM LİMNİLİ2, NİLGÜN ÖZÇAKAR1
1 dokuz eylül üniversitesi tıp fakültesi
2 DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ MEDİKOSOSYAL MERKEZ
Üniversite öğrencilerinde akne varlığı, algı ve bilgi durumları ile benlik saygısı değerlendirilmesi Akne vulgaris,
pilosebase ünitenin sık rastlanılan multifaktöriyel, inflamatuvar bir hastalığıdır. Akne genellikle pubertenin bir
göstergesi olarak ergenlik döneminde başlar ve hastaların
çoğunda 25 yaşından önce kendiliğinden sonlanır. Klinik
tablo, hafif komedonal akneden çok ağır sistemik hastalığa
kadar değişebilmektedir. Çoğunlukla kozmetik yakınmalara neden olduğu düşünülmesine rağmen kişilerde psikolojik ve sosyal açıdan kısıtlamalar yaratabilmektedir. Akne
hastalarının kendilerine güven duyguları daha az, sosyal
ilişkileri kısıtlı, depresyon, anksiyete skorları yüksek olarak bulunmuştur. Türkiye’de gençlerde aknenin yaşam
kalitesi üzerindeki psikolojik etkilerini inceleyen bazı çalışmalar vardır. Bu araştırma ile gençlerin aknenin patogenezine ilişkin bilgileri, bilgi kaynakları, tedavi seçenekleri ve
beklentileri ile benlik saygıları arasındaki ilişkiyi değerlendirmek üzere planlanmıştır.
(min=18, mak=32). Okudukları fakültelere göre değerlendirildiklerinde %29,1’i mühendislik fakültesinde okumakta, %44,5’i 1. sınıfta öğrenim görmektedir. Katılımcıların %93,9’unun aknesi olmuş, %41,3’ünde 3 aydan kısa
sürmüştür. Akne yapan sebepler sorulduğunda ise %49,8
hormon, %47,0 beslenme, %19,8 cilt hijyeni, %16,6 genetik,
%6,5 enfeksiyon sebep gösterilmiştir. Katılımcıların %53,4
akneyi bir hastalık olarak kabul ederken, %38,1’i akne nedeniyle doktora başvurmuşlardır. Tedavi, %56,4’ünün beklentilerini kısmen karşılamıştır. Akne varlığının %8,4’ü
arkadaşlık ilişkilerini ve %7,1’i okul ilişkilerini olumsuz etkilediğini bildirmiştir. Katılımcıların %66,8’inin benlik algısı
yüksek, %32,8’inin orta ve %0,4’ünün düşük bulunmuştur.
Akneyi bir hastalık olarak kabul edenler, uzun süreli tedavi
alanlar ile benlik saygısı arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05).
TARTIŞMA VE SONUÇ: Çalışmamızda gençlerin çoğunluğu akneyle karşılaşmış ve yarısı bu durumu hastalık olarak kabul etse de doktora başvuruları kısıtlıdır. Bu durum
akneyi hormon, beslenme, hijyen gibi değişik faktörlere
bağlayarak normalleştirilmeleri ile açıklanabilir. Gençlerin anlık benlik saygıları yüksektir. Gençlerin akneye ilişkin
farkındalıkları, tıbbi yardım alma ve tedavi uygulamalarına
uyum gibi konularda önemli rol oynamaktadır. Gençlerin
hekimle karşılaşmalarında konuya ilişkin bilgileri artırılmalıdır.
YÖNTEM: Kesitsel tanımlayıcı araştırmada herhangi bir
nedenle Dokuz Eylül Üniversitesi Mediko-Sosyal Birimi’ne
başvuran öğrencilere yüz yüze görüşme yöntemiyle demografik bilgiler, akne ile ilgili sorular ve Rosenberg Benlik
Saygısı Ölçeğinin benlik saygısını ölçmeye yönelik olarak,
ölçeğin ilk ‘’10’’maddesini içeren bir anket uygulanmıştır.
Veriler 15.0 SPSS programıyla değerlendirilmiş ve p<0.05
anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular Çalışmaya alınan 247 katılımcının %63,6’sı kadın olup ortalama yaş 21,40±2,38’dir
50
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 023
Dahiliye ve Aile Hekimliği Palyatif Bakım
Servisleri: İlk Bir Yıllık Analiz
YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, TEVFİK TANJU YILMAZER1,
SİBEL DEMİRAL SEZER2, HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL3, HARUN AKAR2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ DAHİLİYE KLİNİĞİ
3 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Palyatif bakım; yaşamı tehdit eden hastalık varlığında hasta ve hasta yakınlarının yaşam kalitesini artırmak amaçlı fiziksel, psikolojik, sosyal ve manevi destekleri
kapsar.Bir Aile Hekimliği Kliniği’ne bağlı ilk palyatif bakım
servisi 2014 yılı Haziran ayında Tepecik Eğitim ve Araştırma
Hastanesi bünyesinde kurulmuştur. Palyatif bakım servisi
dahiliye ve aile hekimliği kliniklerine bağlı iki alt birimden
oluşmaktadır. Bu serviste kronik hastalık izlem ve kontrolü, evde bakım hastalarına destek tedavisi, kanser hastalarında ağrı palyasyonu ve beslenme desteği, geriatrik
hastalarda beslenme ve destek tedavisi, obezite hastalarının eğitim ve izlemi sağlanmaktadır.Bu çalışmada, palyatif
bakım servislerinin ilk bir yılında izlenen hastaların analiz
edilmesi amaçlanmıştır.
olmak üzere toplamda 332 hastanın takip edildiği gözlendi.
Aile Hekimliği Kliniği’nde yatırılan 227 hastanın yaşları ortalaması 57,84±15,29 olup 65’i(%28,6) erkek, 162’si(%71,4)
kadındı. Dahiliye Kliniği’nde izlenen 105 hastanın yaşları ortalaması 60,17±14,92 olup 43’ü(%41) erkek 62’si(%59)
kadındı. Klinikler göre yatan hastaların tanıları açısından
incelendiğinde; Aile Hekimliği Kliniği’nde %47,6’sı (n:108)
obezite, %17,6’sı (n:40) malignite, %15,9’u (n:36) Tip 2 diyabet,%9,7’si (n:22) nörolojik hastalıklar, %9,3’ü (n:21) de
diğer nedenlerle;Dahiliye Kliniği’nde %37,1’i (n:39) malignite; %15,2’si (n:16) Tip 2 diyabet,%8,6 (n:9) kronik böbrek
yetmezliği,%7,6’sı (n:8) nörolojik hastalık,%4,8’i (n:5) siroz
ve %26,7’si (n:28) diğer tanılarla izlendi. Yatış süreleri açısından incelendiğinde; Aile Hekimliği’nde 3 hastanın halen yatmakta olduğu, taburcu olan 262 hastanın ortalama
16,39±13,59 gün,Dahiliye Kliniği’nde ise 1 hastanın halen
yatmakta olduğu taburcu olan 123 hastanın ise 18,73±20,52
gün süreyle takip edildiği gözlendi.
MATERYAL VE METOD: Haziran 2013- Haziran 2014 tarihleri arasında Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesipalyatif bakım servislerinde yatırılarak izlenen tüm hastaların
veritabanı ve arşiv kayıtları geriye dönük incelenmiş; yaş,
cinsiyet, yatış tanıları ve süreleri standart bir forma kaydedilerek SPSS programında analiz edilmiştir.
SONUÇ: Palyatif servislerde izlenen hastaların çoğunluğu
kadın olup; Dahiliye Kliniği’nde ağırlıklı olarak malignite,
Aile Hekimliği Kliniği’nde obezite hastaları yatırılmıştır. Yatış süreleri açısından Dahiliye Kliniği’nin yatış süreleri Aile
Hekimliği Kliniği’nden uzundur (p:0,027). Aile Hekimliği Kliniğinde yatak doluluk oranları daha fazladır.
BULGULAR: Bir yıllık süreçte Aile Hekimliği Kliniği’nde 265,
Dahiliye Kliniği’nde 124 olmak üzere toplamda 389 yatış işlemi gerçekleşmiştir. Yatak doluluk oranları Aile Hekimliği
Kliniği için Haziran-Aralık 2013’te %84,6; Aralık-Haziran
2014’te %79,6 iken Dahiliye Kliniği için bu oranlar sırasıyla
%44,7 ve %39,3 idi. Mükerrer yatışlar değerlendirildiğinde;
Aile Hekimliği Kliniği’nde 227, Dahiliye Kliniğinde 105 hasta
ANAHTAR KELİMELER: Aile hekimliği, analiz, dahiliye, palyatif.
51
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 024
Hipertansif Hastalarda Farklı Vücut Yağ
İndekslerinin Hedef Kan Basıncı Kontrolü
Üzerine Etkisi
FEYZA BEZİRGAN1, YUNUS CEM SARIGÜZEL2, MEHMET HARUN DELER2, USAME VELİOĞLU2,
LEZİZ HAKAN2, DAVUT BALTACI2
1 Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği
2 DÜZCE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
WHtR (p<0,001 ve p<0,001), BAI (p<0,001 ve p<0,001), WC
(p<0,001 ve p<0,001) ve VKI (p<0,001 ve p<0,001) ile orta
düzeyde pozitif ilişki göstermiştir. BEI-V ve BEI-Total ile
sistolik kan basıncı orta düzey pozitif korelasyon (p<0,001
ve p<0,001) gösterirken diyastolik kan basıncı BEI-total ile
zayıf (p=0,001) fakat BEI-V ile korelasyon göstermemiştir
(p=0,107). CI, WHR ve VAI ise hem SKB hem de DKB anlamlı
bir ilişki gözlenmemiştir. (Tablo 2). İki grup arasında spot
idrar albümin-kreatinin oranı (AKO), serum hs-CRP ve ürik
asit seviyeleri karşılaştırıldığında, ortalama serum hs-CRP seviyesi (p=0,041) ve AKO (p=0,030) grup 2’de anlamlı
olarak yüksek saptandı; fakat ürik asit istatistiksel olarak
farklı değildi (p=0,130) (Şekil 1).
GİRİŞ: Tedavi alan hipertansif hastaların ancak üçte birinde
kan basıncı hedef değerlerdedir. Artmış vücut yağ değerleri hipertansiyon gelişimi ve kötü kan basıncı kontrolü ile
ilişkilidir.
AMAÇ: Obez ve aşırı kilolu bayan hastalarda tanımlanmış
farklı vücut yağ indeksi ölçümlerinin bayan olgularda kan
basıncı kontrolü üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Metot: Haziran 2013-Haziran 2014 tarihleri arasında
Aile Hekimliği obezite polikliniğine kilo vermek için başvuran ve hipertansiyon tedavisi alan olgulara ait veriler geriye
dönük olarak taranmıştır. Antropometrik, biyokimya ve kan
basıncı ölçümleri toplanmıştır. Hedef kan basıncı değerlerine göre olgular hedef kan basıncı kontrolü iyi (Grup 1) ve
kötü (Grup 2) şeklinde iki gruba ayrılmıştır. Antropometrik
değerler vücut kitle indeksi (VKI), Bel Çevresi (WC), bel-boy
oranı (WHtR), bek-kalça oranı (WHR), Vücut Adiposite İndeksi (BAI), Konisite İndeksi (CI), Viseral Adiposite İndeksi
(VAI) ve Biyoelektrik Empedans total (BEI-total) ve viseral
yağ indeksi (BEI-V) ölçümleri gruplar arasında karşılaştırılmış ve kan basıncı değerleri ile ilişkileri incelenmiştir.
SONUÇ: Klinik pratikte obez ve bayan hipertansif olgularda
kötü kan basıncı kontrolü ile ilişkiyi belirlemede BIE yağ analizi, WHtR ve BAI ölçümleri kullanışlı bulunurken, WHR, CI
BULGULAR: Toplam 414 olgunun % 35,3’ünde kan basıncı kontrolü hedef değerlerde (Grup 1) idi. Gruplar arasında
yaşları ortalaması açısından istatistiksel olarak farklılık
bulunmadı (p=0,106). Aktif sigara kullanan olguların oranı
benzerdi (p=0,923). Obezite derecesine göre kan basıncı
kontrolü karşılaştırıldığında evre 2 ve evre 3 obez olgularda daha kötü kan basıncı kontrolü olduğu saptanmıştır
(p<0,001). WHtR grup 2’de anlamlı olarak yüksek olduğu
(p<0,001), WHR ise istatistiksel olarak grup 1’den farklı olmadığı gözlenmiştir (p=0,838). BEI-total (p=0,016) ve BEI-V
(p=0,002) grup 2’de grup 1’e göre anlamlı olarak yüksek
bulunmuştur. Ortalama CI (p=0,303) ve VAI değerleri gruplar arasında benzer bulunurken BAI grup 2’de istatistiksel
olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001) (Tablo 1). Korelasyon analizinde hem sistolik hem de diyastolik kan basıncı
Şekil 1
52
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1
Gruplar
Gruplar
Değişkenler
Grup 1
Grup 2
p
Yaş (yıl)
49,6±8,9
51,4±8,8
0,106
Aktif Sigara İçicisi
,7
,6
0,923
VKI
35,6±4,7
39,2±6,9
< 0,001
WC
105,1±10,5
110,6±11,6
< 0,001
WHtR
0,66±0,05
0,69±0,07
< 0,001
WHR
0,87±0,12
0,88±0,08
0,838
BEI-Total
43,7±7,2
47,5±9,7
0,016
BEI-V
12,4±4,1
13,5±3,6
0,002
CI
1,28±0,09
61,7±9,5
0,303
BAI
57,2±7,4
61,7±9,5
< 0,001
VAI
6,6±5,2
6,8±4,1
0,918
Pre-obez
E,5
T,5
Evre-1
P,9
I,1
Evre-2
5,0
e,0
Evre-3
,2
y,8
< 0,001
Olguların Yaş, Sigara Durumu ve Obezite Evrelemesi ve Antropometrik Ölçümlerin Gruplar Arasında Karşılaştırılması
Tablo 2
SKB DKB Değişkenler r p r p WHtR 0,307 <0,001 0,248 <0,001 WHR 0,029 0,562 0,017 0,734 BAI 0,301 <0,001 0,241 <0,001 VAI 0,041 0,413 0,004 0,935 BEI-V 0,250 <0,001 0,064 0,230 BEI-T 0,214 <0,001 0,177 0,001 CI 0,060 0,230 0,052 0,295 VKI 0,345 <0,001 0,277 <0,001 WC 0,288 <0,001 0,234 <0,001 Olguların Sistolik ve diyastolik kan basıncı değerlerinin farklı antropometrik ölçüm değerleri ile karşılaştırılması
53
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
SS 025
KANSER HASTALARINDA PALYATİF BAKIM VE DESTEK
SERVİSİ: 1 YILLIK DENEYİMİMİZ
HÜSEYİN CAN, MEHMET ALİ KURNAZ, HANDAN ATSIZ SEZİK, ALP ŞENER, LEVENT ŞAHİN,
ABDÜLKADİR YILMAZ, ARZU AYBEK YILMAZ, SERCAN TURAN, ZEYNEP AY,
ALPER DURMUŞ SÖNMEZ, SEVİNÇ YILMAZ, GÖKÇENUR UTLU
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ VE AMAÇ: Yaşamı tehdit eden hastalığa bağlı olarak
ortaya çıkan problemlerle karşılaşan hasta ve ailede; ağrının ve diğer problemlerin, erken tanılama ve kusursuz bir
değerlendirme ile fiziksel, psikososyal ve spiritüel gereksinimlerin karşılanması yoluyla acı çekmenin önlenmesi ve
hafifletilmesine yönelik uygulamaların yer aldığı ve yaşam
kalitesini geliştirmenin amaçlandığı bir yaklaşım olan “palyatif bakım” hakkındaki bir yıllık deneyimimizi paylaşmak
amacıyla bu bildiri hazırlanmıştır.
BULGULAR: 1 yıllık süre içerisinde toplam 224 kanser hastası servisimize yatırılarak semptom palyasyonu sağlandı.
Hastaların %54.0’ı kadın (n=121) olup, tüm hastaların yaş
ortalaması 60.46±11.37 (34-97) yıl idi. Hastaların serviste
ortalama yatış süreleri 10.76±8.43 (1-61) gün idi. En sık başvuru semptomu sırası ile ağrı, beslenme bozukluğu, nefes
darlığı şeklinde idi. Hastaların % 60.7’si (n=136) palyasyonu
sağlanarak taburcu edilirken, %31.7’si (n=71) serviste yaşamını yitirmiştir. Ek acil problemler nedeniyle hastaların
%7.6’sı (n=17) başka servislere nakil verildi.
GEREÇ VE YÖNTEM: 29.07.2013 tarihinde açılmış olan ve
Aile Hekimliği Kliniğince yönetilen Kanser Hastalarında
Palyatif Bakım ve Destek Servisi’nin verileri geriye dönük
olarak otomasyon sisteminden tarandı. Hastalar cinsiyet,
yaş, yattığı gün sayısı, kanser tanısı, yatış semptomu v.b.
veriler açısından incelendi ve sonuçları sunuldu. Servis 10
yatak ile hizmet vermekte olup, acil yatışlar ilgili kliniklere yapılmakta, acil sorunları çözüldükten sonra palyasyon
açısından konsültasyon istenerek servisimize nakil işlemi
gerçekleşmektedir. Veriler yüzde (sayı); ortalama±standart
sapma (minimum- maksimum) şeklinde sunulmuştur.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Palyatif Bakım ülkemizde yeni bir
alan olup, hastaların yaşam kalitesi üzerine ciddi katkıları olan bir yaklaşımdır. Sahada Aile Hekimleri tarafından
takip edilen kanser hastalarının ağrı, beslenme bozukluğu, nefes darlığı, kabızlık v.b. sorunlarının palyasyonu son
derece önem arz etmektedir. Aile Hekimlerinin öncelikle
ağrı olmak üzere bu semptomların palyasyonu ile ilgili bilgi
ve tecrübelerini arttırmaları hastalarının yaşam kalitesini
arttırmaya yönelik girişimlerindeki başarılarını daha da
arttıracağı görüşündeyiz.
54
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
POSTER
BİLDİRİ
ÖZETLERİ
55
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 001
Hashimoto tiroiditi tanılı kadın hastalarda
tiroid volümü, hormon ve otoantikor
düzeylerindeki değişim: 2 yıllık izlem çalışması
SERAP BAYDUR ŞAHİN1, SİBEL GÖK İNECİKLİ2, TESLİME AYAZ3, KADİR İLKKILIÇ3,
MEHMET FATİH İNECİKLİ4, YAVUZ METİN4, FİLİZ TAŞÇI4
1 Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi
2 RECEP TAYYİP ERDOĞAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ
3 RECEP TAYYİP ERDOĞAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, İÇ HASTALIKLARI
4 RECEP TAYYİP ERDOĞAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, RADYOLOJİ
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı yeni hashimoto tiroiditi (HT)
tanısı konan ötiroid kadın hastalar ile daha önceden tanı
konmuş ve levotiroksin (L-T4) kullanan HT’li kadınlarda 2
yıl içindeki tiroid volümü, tiroid hormon ve otoantikor düzeylerindeki değişimi araştırmaktı. Gereç ve Yöntemler:
Çalışmaya ortalama yaşları 39.6± 10.8 olan, HT tanılı 60 kadın hasta dahil edildi. Hastaların 27’si ilk kez HT tanısı konan ötiroid grubu oluştururken, L-T4 grubu (n=33) ise daha
önceden HT tanısı almış ve levotiroksin kullanan hastaları
oluşturuyordu. Tüm hastalara başlangıçta ve 2 yıl sonra tiroid ultrasonografisi yapıldı. Serbest T3 (sT3), serbest T4
(sT4), TSH, anti-tiroglobulin antikor (anti-TG) ve anti- tiroid peroksidaz antikoru (anti-TPO) düzeyleri ölçüldü. Tiroid
loblarının volümü elipsoid formüle göre hesaplandı: Volüm
(ml)= kalınlık (cm) x genişlik (cm) x uzunluk (cm) x π/6 (15).
BULGULAR: Tüm grupta 2 yıl sonunda ortanca tiroid volümü
8.6 (1.8-46) ml’den 10.8 (3.9-54.5) ml’ye yükseldi (p=0.008).
Serum sT3 düzeylerinde 2.9± 0.5 pg/ml’den 2.5± 0.3 pg/ml’ye
düşme görülürken (p<0.001), sT4, TSH, anti-TG ve anti-TPO düzeylerinde değişiklik gözlenmedi (p>0.05). Tiroid volüm değişimi ile başlangıçtaki tiroid volümü (r= -0.290, p=0.027) ve TSH
(r=-0.271, p=0.039) arasında negatif bir ilişki saptanırken, sT3
ile pozitif bir ilişki saptandı. (r= 0.356, p= 0.006). Ötiroid grupta
başlangıçta 9.8 ml (6.6-35.1) olan tiroid volümü 2 yıl sonunda
12.5 (6.9-54.5) ml’ye yükselirken (p=0.006), L-T4 grubunda değişiklik gözlenmedi (7.5 ml’ye karşın 8.3 ml, p=0.428).
SONUÇ: Ötiroid HT’li kadınlarda 2 yıl sonunda tiroid volümünde artış gözlenirken, L-T4 replasmanı alan hastalarda
değişiklik olmadı. Tiroid otoantikorları her iki grupta da değişmezken, ötiroid hastaların %7.4’ünde 2 yıl sonunda hipotiroidi gelişti.
Tablo 1 Ötiroid hastalarda tiroid hormon, otoantikor ve volüm değişimleri
Parametre
Bazal
2. yıl
p
sT3 (pg/ml)
3± 0.4
2.6± 0.3
0.002
sT4 (ng/dl)
1.1± 0.1
1.4± 1.7
0.412
TSH (uIU/ml)
1.7± 0.9
1.9± 1
0.361
Anti-TG (IU/ml)
113 (1.7-4367)
91.8 (2.3-4367)
0.072
Anti-TPO (IU/ml)
153 (3.2-2000)
46.2 (3.2-2000)
0.738
Tiroid volümü (ml)
9.8 (6.6-35.1)
12.5 (6.9-54.5)
0.006
Yaş, sT3, sT4 ve TSH için ortalama± SD değerler verilmiştir. Anti-TG, anti-TPO ve tiroid volümü için ortanca (aralık) değerler verilmiştir
Tablo 2 L-T4 grubunda tiroid hormon, otoantikor ve volüm değişimleri
Parametre
Bazal
2. yıl
p
sT3 (pg/ml)
2.9± 0.5
2.4± 0.3
<0.001
sT4 (ng/dl)
1.1± 0.1
1.09± 0.1
0.02
TSH (uIU/ml)
3.0± 2
3.4± 2.4
0.436
Anti-TG (IU/ml)
23.4 (3.7-1000)
21.6 (3.8-5052)
0.896
Anti-TPO (IU/ml)
170 (2.3-1000)
140.9 (2.3-1000)
0.982
Tiroid volümü (ml)
7.5 (1.8-46.1)
8.3 (3.9-33.3)
0.428
Yaş, sT3, sT4 ve TSH için ortalama± SD değerler verilmiştir. Anti-TG, anti-TPO ve tiroid volümü için ortanca (aralık) değerler verilmiştir.
56
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 002
Risk Altındaki Yaşlıların Belirlenmesi Ölçeği
(RAYBÖ) Türkçe Formunun geçerlilik ve
güvenilirlik çalışması
AYŞE SEMRA DEMİR AKCA1, SADIK TOPRAK2, HİLAL HOCAGİL3, FATİH AKCA4, ÖZDE ÖNDER5
1 BÜLENT ECEVİT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
2 BÜLENT ECEVİT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ADLİ TIP ANABİLİM DALI
3 BÜLENT ECEVİT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ACİL TIP ANABİLİM DALI
4 UZUN MEHMET GÖĞÜS VE MESLEK HASTALIKLARI HASTANESİ
5 ZONGULDAK HALK SAĞLIĞI MÜDÜRLÜĞÜ
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, 65 yaş üstü acil servise başvuran hastaların mortalite, fonksiyonel gerileme, hastaneye tekrar başvuru riskinin belirlenmesinde kullanılan Risk
Altındaki Yaşlıların Belirlenmesi Ölçeğinin Türkçe sürümünün geçerlilik ve güvenilirliğini değerlendirmek.
sağlanmış ve güvenilirlik yönünden gözlemciler arası Kappa analizi ile değerlendirilmiştir.
YÖNTEM: Metodolojik bir çalışma olup, Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Acil servise başvuran 65 yaş üstü 23
hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. Ölçeğin dil geçerliliği
TARTIŞMA: Bu çalışmaya göre RAYBÖ’nün Türkçe sürümünün geçerli bir test olduğu, iyi tanısal özellik gösterdiği
anlaşılmıştır.
BULGULAR: Ölçeğin toplam(6) puan ≥2 Kappa degerinin ise
0.88 (p<0.001) olduğu saptanmıştır.
57
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 003
Birinci Basamak Aile Sağlığı Merkezi Poliklinik
Başvurularının Dağılımı
HAKAN GÜLMEZ1, ÖZDE ÖNDER2, AYSE SEMRA DEMİR AKCA3
1 SELÇUKLU 56 NOLU AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ, SELÇUKLU, KONYA
2 ZONGULDAK 22 NOLU AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ, ZONGULDAK
3 BÜLENT ECEVİT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ABD, ZONGULDAK
AMAÇ: Çalışmamızın amacı bir yıl içerisinde gerçekleşen
birinci basamak aile sağlığı merkezi poliklinik başvurularının dağılımını inceleyerek, sık karşılaşılan hastalıkları
saptamaktır.
BULGULAR: Başvuruların 4398’i (% 38,9) erkek, 6907’si
(% 61,1) kadındı. Toplam 11305 başvuruda 539 farklı ICD
kodu işlenmişti. Protokol defterine işlenen ICD kod toplamı 21288 idi. Başvuru başına sisteme girilen ortalama tanı
sayısı 1,9 olarak saptandı. En sık tanı konulan on akut ve on
kronik hastalık dağılımı ve toplam başvuruya göre oranları
Tablo 1’de verilmiştir.
YÖNTEM: Birinci basamak sağlık hizmeti sunulmakta olan
bir aile sağlığı merkezi aile hekimliği birimine 01.08.2013
ile 31.07.2014 tarihleri arasında yapılan 11305 başvuru incelendi. En sık tanı konulan on akut ve on kronik hastalık
tanısı sapandı.
SONUÇ: Üst solunum yolu hastalıkları en sık tanı konulan
akut hastalık grubuyken, esansiyel hipertansiyon en sık
karşılaşılan kronik hastalık olmuştur.
58
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 004
SURİYELİ SIĞINMACI 15-49 YAŞ KADINLARA, GEBELERE
VE YENİDOĞANLARA VERİLEN SAĞLIK HİZMETLERİNİN
RETROSPEKTİF DEĞERLENDİRİLMESİ
PINAR DÖNER1, İRFAN ŞENCAN2, MELTEM KOÇ3, DUYGU AYHAN2, İSMAİL KASIM4, RABİA KAHVECİ2,
ADEM ÖZKARA5, HİLAL AKSOY6
1 Kilis Merkez Toplum Sağlığı Merkezi
2 ANKARA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 ANKARA MAMAK TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
4 ANKARA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
5 HİTİT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİMDALI, ANKARA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ
KLİNİĞİ
6 ANKARA ETİMESGUT TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
AMAÇ: Ülkemizde bulunan Suriyeli sığınmacılara verilen birinci basamak sağlık hizmetleri içerisinde önemli
ve büyük bir yer tutan 15-49 yaş kadınlara verilen üreme
sağlığı hizmetleri, gebelik takibi hizmetleri, yenidoğan taramalarının tanımlanması, mevcut durumun belirlenmesi,
il düzeyindeki ve Türkiye genelinde verilen hizmetler ile
karşılaştırma yapılması. Ayrıca Dünya'daki çeşitli ülkelerdeki sığınmacı kadınlara ve yenidoğanlara verilen sağlık
hizmetleri ile karşılaştırma yapılarak mevcut durumun değerlendirilmesi. YÖNTEM ve GEREÇ: Çalışmamızdaki veriler, Mart 2012- Haziran 2014 tarihleri arasında Kilis İline
bağlı Konteyner Kentlerde barınmakta olan ve şehir merkezinde Suriyeli sığınmacılara hizmet vermek üzere kurulan gebe takibi ve aşı merkezindeki takip kartlarının retrospektif olarak taranması, günlük ve haftalık olarak toplanan
verilerin değerlendirilmesi ile elde edilmiştir. Elde edilen
veriler, tanımlayıcı çalışma oluşturması acısından sınıflandırılmış ve analiz edilmiştir.
Konteyner Kentte tespit edilen 15- 49 yaş kadın nüfusları
sırasıyla; 2238 ve 3174' tür. 2012 ve 2013 yıllarına ait her iki
konteyner kentteki tespit edilen toplam gebe sayısı : 753
olup tespit edilen toplam canlı doğum sayısı: 619'dur. 2012
yılında Öncüpınar Konteynere ait genel doğurganlık hızı:
%o 129.5 , bebek ölüm hızı: %o 11.4 ve anne ölüm oranı:
% oo 0. 2013 yılında Öncüpınar Konteyner Kent ve Elbeyli Konteyner Kente ait veriler sırasıyla; genel doğurganlık
hızı: %o 14; %o3,4 bebek ölüm hızı: %o 2,7; %o 0 ve anne
ölüm oranı: % oo 0; % oo 0.
SONUÇ: Anne ölüm oranı ve bebek ölüm hızı, bir ülkenin
sağlık hizmetlerinin düzeyini gösteren en önemli ölçütlerden olup, aynı sağlık ölçütleri sığınmacıların sağlık düzeylerini göstermesi açısından da oldukça önemlidir. Sığınmacılara verilen sağlık hizmetlerinde mevcut durumun
değerlendirilmesi, sağlık göstergelerinin daha da iyi hale
getirilmesi için planlanacak hizmetler açısından oldukça
önemlidir. Ayrıca sığınmacılarla ilgili yapılacak bilimsel
çalışmalar; sığınmacıların artan sayısı karşısında bu popülasyona hizmet veren veya verecek olan sağlık profesyonelleri açısından bilgilendirici ve yol gösterici olacaktır.
BULGULAR: 2012 yılında Öncüpınar Konteyner Konteyner
Kentte toplam tespit edilen 15- 49 yaş kadın nüfusu 2238
olup, 2013 yılında Öncüpınar Konteyner Kent ve Elbeyli
59
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 005
BİRİNCİ BASAMAKTA YAŞLILARDA ÇOKLU İLAÇ
KULLANIMI
RAZİYE ŞULE GÜMÜŞTAKIM
KARAMAN SARIVELİLER İLÇE ENTEGRE HASTANESİ
Tıbbın gelişimi ile tedavi edici ajanların sayısı artmış ve insan ömrü uzamıştır. Toplumun giderek yaşlanması sonucunda ise akut ve kronik hastalıkların oranı ve dolayısıyla
kronik ve multipl ilaç kullanımı artmıştır. Bu çalışmanın
amacı hastaların ilk başvurduğu yer olan birinci basamakta hastaların çoklu ilaç kullanımını saptamak, çoklu ilaç
kullanımının sosyodemografik özelliklerle ilişkisini değerlendirmek, hastaları bu konuda bilinçlendirmek ve birinci
basamaktaki hekimlerin bu konuda üstlerine düşen sorumluluğun büyüklüğünü kavramalarına yardımcı olmaktır.
BULGULAR: Çalışmaya katılan hastaların %56,3’ü (n=169)
kadın, %43,7’si (n=131) erkekti. Hastaların yaş ortalaması
73,05±6,20 olup %66,7’si (n= 200) 65-74 yaş aralığındaydı.
%68,7’si evli olmakla birlikte %15,7’si tek başına, %36’sı
aile bireyleriyle, %48’i eşiyle yaşıyordu. Hastaların %58’i
ilkokul mezunu iken %41,3’ü okuma-yazma bilmiyordu.
%94,3 (n=283) oranında hastanın mesleği diğer olarak sınıflandırdığımız emeklilik ve ev hanımlığıydı. Hastaların
sosyal güvencesine bakıldığında ise %70.3 (n=211) hastanın
SGK’sı var iken %49,3 (n=148) hastanın gelir düzeyi asgari
ücret kadardı. Hastaların komorbid hastalık sayısı ortalama 2,60±1,40 olup hastalık dağılımı Tablo 1’de görülmektedir. Hastaların kullandıkları ilaç sayısı ortalama 4,24±2,38
olup kullanılan ilaçların dağılımı Tablo 2’de görülmektedir.
En çok kullanılan ilaç grupları %72.7’lik oranla kardiyovasküler sistem ilaçları ve %54’lük oranla analjezik ve antiinflamatuarlardır. En sık görülen komorbid hastalıklar ise HT,
GÖR, kas-iskelet sistemi hastalıkları ve DM’dir. Hastaların
ilaç sayısı ile sosyodemografik özellikleri karşılaştırıldığında sadece cinsiyet ve komorbid hastalık sayısı ile arada
fark bulunmuş olup kadınlarda kullanılan ilaç sayısının ve
komorbid hastalık sayısının daha fazla olduğu görülmüştür.
MATERYAL-METOD: Araştırma evreni Karaman Sarıveliler
Aile Hekimliği Polikliniğine herhangi bir nedenle başvuran
65 yaş ve üstü hastalardan oluşmaktadır. Hastalara araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemi ile sosyodemografik özelliklerin değerlendirildiği 11 soruluk bir anket
uygulanmış ve anketin sonunda hastaların kullandığı ilaçlar bilgisayar ortamında kaydedilmiştir. Araştırma klinik
kohort tarzında olup, araştırma grubuna polikliniğe reçete
yazdırma ya da bir hastalık yakınması ile başvuran 65 yaş
ve üstü 310 hasta alınmış ancak anket formunda bilgileri
eksik kalan on kişi çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmada
elde edilen veriler SPSS 16.0 programı ile istatistiksel olarak analiz edilmiş olup sayısal değerler sürekli ve kesikli
numerik değerler biçiminde ve yüzdelerle belirtildi. Tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerin (ortalama, standart sapma,
frekans, yüzde) yanı sıra verilerin değerlendirilmesinde
ki-kare testi kullanıldı. Sonuçlar %95 güven aralığında,
p<0.05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir.
SONUÇ: Çalışmamıza katılan yaşlılarda çoklu ilaç kullanımının oldukça yaygın olduğu saptandı. Özellikle kadınlarda,
dul / boşanmış olanlarda, aile bireyleriyle birlikte yaşayanlarda, 65-75 yaş grubunda, memurlarda, ilkokul mezunlarında, geliri asgari ücret düzeyinde olanlarda ve sosyal
güvencesi SGK olanlarda dört ve üzeri ilaç kullanımı daha
yaygındı. Birinci basamakta yaşlılarda çoklu ilaç kullanımı
önemli bir sorun olup bu konuda birinci basaman hekimlerinin, hastaların ve hasta yakınlarının eğitimi oldukça önem
arzetmektedir.
60
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1. Komorbid hastalıkların dağılımı
Tablo 2. Kullanılan ilaç grupları
Komorbid hastalıklar
Yüzde/sayı
Kullanılan ilaçlar
Yüzde/sayı
HT
63 (n=189)
KVS ilaçları
72.7 (n=218)
GÖR
33.3 (n=100)
Analjezik ve antiinflamatuarlar
54 (n=162)
Kas-iskelet sistemi hastalıkları
23 (n=69)
GİS ilaçları
39 (n=117)
DM
19.3 (n=58)
Endokrin sistem ilaçları
25 (n=75)
KAH
18.7 (n=56)
Respiratuar sistem ilaçları
17.3 (n=52)
Osteoporoz
16.3 (n=49)
Osteoporoz ilaçları
15.3 (n=46)
Astım
13.7 (n=41)
Vitamin ve nutrisyonel ajanlar
15.3 (n=46)
HL
9.7 (n=29)
Antibiyotikler
14.3 (n=43)
BPH
8.7 (n=26)
Ürogenital sistem ilaçları
12.3 (n=37)
Hipotroidi
6.7 (n=20)
SSS ilaçları
11.7 (n=35)
KY
5 (n=15)
Diüretikler
7.3 (n=22)
Anemi
5 (n=15)
Oftalmik ajanlar
7.3 (n=22)
Anksiyete
5 (n=15)
Hematopoietik sistem ilaçları
7.3 (n=22)
Glokom
3.3 (n=10)
Psikiyatrik ajanlar
6.3 (n=19)
Vertigo
3.3 (n=10)
Dermatolojik ajanlar
2.3 (n=7)
İBS
2.3 (n=7)
Steroidler
2 (n=6)
Kabızlık
2 (n=6)
Antineoplastik ve immünomodülatörler
1 (n=3)
Parkinson
1.7 (n=5)
Otik ajanlar
0.7 (n=2)
Hipertroidi
1.7 (n=5)
Gut ilaçları
0.3 (n=1)
Nöropati
1.7 (n=5)
SVO
1.3 (n=4)
Kanser
1 (n=3)
Varis
1 (n=3)
İnkontinans
0.7 (n=2)
Alzheimer
0.7 (n=2)
Allerjik rinit
0.7 (n=2)
Tremor
0.3 (n=1)
Tinnitus
0.3 (n=1)
Pnömoni
0.3 (n=1)
Katarakt
0.3 (n=1)
61
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 006
BİRİNCİ BASAMAKTA ASTIM KONTROLÜ
RAZİYE ŞULE GÜMÜŞTAKIM
KARAMAN SARIVELİLER İLÇE ENTEGRE HASTANESİ
Günümüzde astım tedavisi kontrol odaklı olmakla birlikte
astım kontrolü, astım belirtilerinin (semptomlar, fonksiyonel bozukluklar gibi) ne derece azaldığı ve tedavinin amacına ulaşıp ulaşmadığını ifade eden bir terim olarak kullanılmaktadır. Astım kontrolü dünyada ve ülkemizde istenen
düzeyde değildir. Bu çalışmanın amacı birinci basamakta
astım hastalarının kontrol düzeyini değerlendirmek ve hastaları astım konusunda bilinçlendirmektir.
sosyal güvencesi SGK iken %87.4’ü sigara içmiyordu. %11.6’sı
ise sigarayı bırakmıştı. %94.7 hasta egzersiz yapmıyorken
yine %94.7 hastanın evinde nem rutubet yoktu. %96.8 hastanın
evi güneş görüyordu ve hastaların %60’ı evinde hayvan besliyordu. %97.9 hasta evinde soba ile ısınmakta iken hepsinin
kullandığı yakıt kömürdü. Hastaların astımlarının süresi ortalama 5,85±5,19, kullanılan ilaç sayısı ortalama 2,24± 1,05, AKT
puanı ortalama 12,84, ACQ puanı ise 14,87 idi. %30.5 hastanın
astıma ek olarak sadece hipertansiyonu varken %17.9 hastanın ek başka bir hastalığı yoktu. Hastaların %91.6’sı(n=87)
kontrol altında değilken %8.4’ü (n=8) kısmi kontrol altındaydı. Tam kontrol altında olan hasta yoktu. Kadınların %94’ü,
erkeklerin ise %78’i kontrol altında değildi. Cinsiyet, meslek,
öğrenim düzeyi ve sigara kullanımı ile kontrol durumu arasında istatistiksel açıdan da fark bulundu (Tablo 2). Diğer sosyodemografik özelliklerin kontrol durumunu etkilemediği saptandı. Okuma-yazma bilmeyenlerde, ev hanımlarında, sigara
içmeyenlerde astım kontrol altında değildi.
MATERYAL-METOD: Araştırma evreni Karaman Sarıveliler
İlçe Entegre Hastanesine başvuran astım hastalarından
oluşmaktadır. Çalışmaya daha önce astım tanısı konulan
ve yaş sınırlaması olmayan hastalar dahil edilmiştir. Çalışmada 95 hastaya ulaşılmıştır. Hastalara araştırmacı
tarafından yüz yüze görüşme yöntemi ile sosyodemografik
özelliklerin sorgulandığı 19 soruluk bir anket ile birlikte
Astım Kontrol Testi (AKT) ve Astım Kontrol Ölçeği (ACQ)
uygulanmıştır. Araştırma klinik kohort tarzında olup, araştırma grubuna polikliniğe reçete yazdırma ya da bir hastalık yakınması ile başvuran ve astım tanısı olan 102 hasta
alınmış ancak anket formunda bilgileri eksik kalan yedi kişi
çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmada elde edilen veriler
SPSS 16.0 programı ile istatistiksel olarak analiz edilmiş
olup sayısal değerler sürekli ve kesikli numerik değerler
biçiminde ve yüzdelerle belirtildi. Tanımlayıcı istatistiksel
yöntemlerin (ortalama, standart sapma, frekans, yüzde)
yanı sıra verilerin değerlendirilmesinde ki-kare testi kullanıldı. Sonuçlar %95 güven aralığında, p<0.05 anlamlılık
düzeyinde değerlendirilmiştir.
SONUÇ: Astım ülkemizde prevalansı yüksek olan kronik
hastalıklardan biri olup hastalığın kontrolü oldukça önemlidir. Bu açıdan hastaların ilk görüldüğü yer olan birinci
basamakta hastalar hekimler tarafından basit bir test olan
AKT ile değerlendirilmeli ve gerek görülürse diğer basamaklara yönlendirilmelidir.
Tablo 2. Sosyodemografik özellikler ve kontrol durumu
ilişkisi
BULGULAR: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması
58,56±1,38 idi. Hastaların %80’i kadınlardan oluşmakta olup
%78.9’u evli, %75.8’i ev hanımı, %61.1’i ilkokul mezunu idi.
%67.4 oranında hasta eşiyle yaşarken, %63.2 hastanın gelir
durumu asgari ücret düzeyindeydi. Hastaların %78.9’unun
62
Sosyodemografik özellikler
Kontrol durumu (p değeri)
Cinsiyet
0.02
Meslek
0.002
Öğrenim düzeyi
0.04
Sigara kullanımı
0.002
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 007
KADIKÖY İLÇESİNDEKİ ECZACI VE ECZACI KALFALARININ,
SİGARA BIRAKMAK İÇİN KULLANILAN FARMAKOLOJİK
YÖNTEMLER HAKKINDAKİ BİLGİ VE TUTUMLARI
SELAHATTİN KÖROĞLU, KUTLAY GÜR, İBRAHİM ALOĞLU, MUHAMMET BULUT, BANU ÇELİK,
İREM SEVEN, PEMRA ÜNALAN
marmara ünversitesi pendik eğitim ve araştırma hastanesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Sigara bırakmada kullanılan farmakolojik yöntemlerin satımında ve kullanacak kişilerin bilgilendirilmesinde; eczacı ve eczacı kalfalarının rolü büyüktür.
Çalışmamızın amacı eczacı ve eczacı kalfalarının sigara bırakmak için kullanılan farmakolojik yöntemler hakkındaki
bilgi düzeyini ve tutumlarını etkileyen kişisel alışkanlıkları,
tercihleri, ilişkili hastalıkları gibi özellikleri belirlemektir.
%59,7’si sigarayı bırakmak istemekte ya da kararsız olduğunu söylemektedir. Katılımcıların %24,1’i (n=38) kullanılan farmakolojik yöntemler hakkında eğitim almış %12,6’sı
da (n=20)bu yöntemleri kendisi de kullanmıştır. Bu amaçla kullanılan yöntemlerin %32,1’i (n=51) reçeteli, %67,9’u
(n=108) reçetesiz satılmakta olduğunu belirtmiştir. Katılımcıların %16,4’ü (n=26) görevi olmadığı için başvuranları
bu yöntemler hakkında aydınlatmadığını , %18,9’u (n=30)
yeterli düzeyde aydınlatamadığını ve %64,8’i yeterince aydınlattığını belirtmiştir. Bu konu hakkında eğitim isteyenler
katılımcıların %50,9’u (n=81) , istemeyenler %49,1’i (n=78)
dir. Eczacı veya eczacı kalfası olma ve sigara bıraktırma
danışmanlığı eğitimi isteyip istememe arasında anlamlı bir
ilişki ortaya konamamıştır. (p=0,261)
GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmamız kesitsel araştırma tipindedir. Anketimiz 17 sorudan oluşup, başına bilgilendirme formu eklenmiş; sorularımız ise çoktan seçmeli, açık
uçlu, evet-hayır ve Likert tipindedir.. Kadıköy ilçesinde bulunan 515 eczaneden seçilen ve 140 eczanede anket uygulaması yapılmıştır. Örneklemimize giren eczanelerde eczacı ve eczacı kalfalarından en az biri çalışmaya alınmıştır.
Elde edilen veriler SPSS 20 programı ile analiz edilmiştir.
Veriler; ortalama, standart sapma, sıklık değerleriyle ifade
edilmiş, kategorik veriler için ki kare testi kullanılmıştır.
SONUÇ: Ülkemizde, sigara bıraktırma ürünlerine başvuran
kişilerin danışmanlıklarını sağlamak için Haziran 2011’den
beri “Eczanede Sigara Bıraktırma Danışmanlığı Eğitimi”
verilmektedir. Buna rağmen danışmanlık hizmeti verecek
eczacı ve eczacı kalfalarının bir kısmı (%35) bu görevi benimsememekte ya da kendilerinin yeterli görmemektedir.
Sigara bıraktırma ilaçlarının reçetesiz kullanımının da yaygın olduğunun belirtildiğini dikkate alındığında eczacı ve
kalfalarının bu alanda duyarlılığının ve becerilerinin arttırılması gereklidir.
BULGULAR: Katılımcıların %48,4’ü (n=77) erkek, %51,6’sı
(n=82) kadındır. %37,7’si (n=60) eczacı, %62,3’ü (n=99) eczacı kalfasıdır. Katılımcıların %40,3’ü (n=64) sigarayı hiç
kullanmadığını, %37,1’i (n=59) halen kullandığını, %20,8’i
(n=33) ise bıraktığını belirtmiştir. Sigara içenlerin %75’i
günde 5 adetten fazla sigara içmektedir. Ancak bunların
63
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 008
İZMİR TEPECİK EĞİTİM ve ARAŞTIRMA HASTANESİ’
NDE 2013 YILI BOYUNCA 65 YAŞ ÜZERİNDEKİ
HASTALARDA ALINAN TÜM İDRAR KÜLTÜRLERİNİN
DEĞERLENDİRİLEREK ELDE EDİLEN SONUÇLARIN
BİRİNCİ BASAMAKTA TETKİK ve TEDAVİ UYGULAMASINA
YANSIMASININ ELE ALINMASI- BİR ÇALIŞMA
ZELİHA ÖZTÜRK1, TEVFİK TANJU YILMAZER1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) 65 yaş ve üzerindeki hastalarda görülen en sık enfeksiyon olup; birinci basamakta da yaşlılarda sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Ancak
özellikle tipik olmayan klinik seyri özellikle tedavide sorunları karşımıza çıkarmaktadır. Elimizde ÜSE’ larının tanısı
için önemli bir silah olan idrar kültürünün özellikle birinci
basamaktaki uygulamalarımız sırasında ne derece anlamlı
ve gerekli olduğunu araştırmayı planladık.
Ele alınması gereken hasta ve tetkik sayısının çok fazla olması nedeniyle henüz çalışmamız tasarlama ve önerilere
göre yeniden düzenlenme aşamasındadır.
BULGULAR: 2013 yılı boyunca toplam 65 yaş ve üzerinde
olan 6040 hastadan idrar kültürü istenmişti. Bu hastaların
yaş ortalaması; 75.06 yıldı. İdrar kültürü alınan tüm hastaların; 3088’inde üreme saptanmadı, 710’unda kültür sonucu kontaminasyon olarak belirlenmişti. 1646’sında GR(-)
basil, 359’unda GR(-) kok, 26’sında GR(+) kok ve GR (-) basil,
22’sinde maya benzeri mantar, 185’inde yalnızca üreme olduğu belirtilmişti.
AMAÇ: 65 yaş ve üzerindeki ÜSE düşünülerek idrar kültürü
istenen tüm hastalarda kültür sonuçlarının gerek tetkikin
amacına ulaşması gerekse de en sık görülen etkenler yönünden incelenmesi ve sonuçların birinci basamaktaki tetkik ve tedavi uygulamasına yansımasını araştırmak. Materyal Metod: Bir yıl boyunca İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma
Hastanesi’nde alınan tüm idrar kültürleri ele alındı, 65 yaş
üzerindeki hastalardan alınanlar kayıt edildi ve değerlendirmeye alındı. Kültür alma işleminin başarılı bir sonuç verip vermediği, hangi klinikten yönlendirme olduğu, üreyen
etkenlerin kayıt edilmesi planlandı. Kültür sonucu ve tam
idrar tetkiki ile de korelasyonlarının bulunması düşünüldü.
SONUÇ: ÜSE tanısı olan yaşlı olguların idrar kültürlerinde
en sık karşılaşılan etkenler belirlidir. Yaşlılarda alınan idrar kültürlerinde sonuçların anlamlı olması özellikle birinci basamakta oldukça zor karşılaşılan bir durumdur. Atipik
seyir ve semptomların azlığından dolayı geç tanı ve tedavi
verilmesi ve artmış olan komorbid durumlar önem kazanmaktadır.
64
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 009
TİP 2 DİABETES MELLİTUSLU HASTALARDA YAŞAM
KALİTESİ VE TEDAVİ MEMNUNİYETİ: BİRİNCİ
BASAMAKTAN SONUÇLAR
ACLAN ÖZDER1, MESUT ŞEKEROĞLU2, HASAN HÜSEYİN EKER1
1 Bezmialem Vakıf Üniversitesi
2 18 NOLU ASM, AZDAVAY, KASTAMONU
AMAÇ: Çalışmamızın amacı Türkiye’de birinci basamakta
tip 2 diabetes mellitus hastalarında yaşam kalitesi ve tedavi
memnuniyetlerini değerlendirmekti.
lerden zevk alma maddesinde sahipti (ortalama ± SS = -1.63
± 1.50). Grubun tamamında DTSQ ortalama skoru 21.02 ±
8.07 (en iyiden en kötüye skor aralığı: 36 ila 0 arası) idi. Diabet ile ilgili komplikasyon varlığı istatistiksel olarak anlam-
YÖNTEM: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 180
hasta dahil edildi. Katılımcılara geçerlilik ve güvenilirlik
çalışmaları yapılmış olan ADDQoL ve DTSQ ölçeklerinin
Türkçe versiyonları uygulandı.
lı biçimde düşük tedavi memnuniyeti ile ilişkiliydi (ortalama
± SS = 23.08 ± 7.32 komplikasyon olmadan, ortalama ± SS =
18.48 ± 8.36 komplikasyon varlığında, p = 0.003).
SONUÇ: Birinci basamakta çalışan hekimler hastaya en uygun protokolü düzenleyebilmek için güncel kılavuzları takip
ederek diabet tedavisiyle ilgili en son bilgilerle donatılmalıdır.
BULGULAR: Çalışma grubunda ağırlıklandırılmış etki skoru -2.73 ± 2.56 idi. Diabetes mellitus en fazla etkiye yiyecek-
65
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 010
Böbrek hastalıkları her zaman semptomatik
midir?
SERVET YÜKSEL1, ÜMİT AYDOĞAN2, OKTAY SARI2, M. İLKER YILMAZ3, ARMAĞAN GÜNAL4
1 CENGİZ TOPEL DENİZ HAVA K.LIĞI BİRİNCİ BASAMAK MUAYENE MERKEZİ
2 GÜLHANE ASKERİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
3 GÜLHANE ASKERİ TIP FAKÜLTESİ NEFROLOJİ BİLİM DALI
4 GÜLHANE ASKERİ TIP FAKÜLTESİ PATOLOJİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Bilindiği gibi kronik böbrek hastalığının erken evresinde sadece böbreğin fonksiyonel rezervinde azalma vardır. Böbreğin ekskresyon, biyosentetik ve düzenleyici fonksiyonları genellikle iyi olduğu için hastalarda çoğu zaman
klinik belirti veya bulgular yoktur. Çalışmamızda böbrek
biyopsisi yapılmış olan hastaların, hangi şikayetlerle daha
sık olarak başvurduğunu araştırmayı amaçladık.
veya idrar analizinde anormallik saptanan hastalarımızın
oranı %17.5 (n=47) olarak saptandı. Genel olarak baktığımızda ise tüm hastalarımızın yaklaşık olarak %43.2’sinde (n=116) herhangi bir böbrek hastalığını düşündüren bir
şikayet yoktu. Şikayeti olan hastalarımızın en sık başvuru
nedeni bacaklarda ve/veya yüzde şişlikti. Bunu yan ağrısı ve idrar karakterinde değişiklik şikayeti takip ediyordu.
Spesifik şikayetleri olmayan hastalarımızın ise en sık geliş
nedeni %44.6 (n=21) ile halsizlikti. Bunu baş ağrısı şikayeti
%25.5 (n=12) ile takip ediyordu (Tablo 1).
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya, Gülhane Askeri Tıp Fakültesi (GATF) Nefroloji Bilim Dalında 2007-2011 yılları arasında böbrek biyopsisi yapılan 268 hasta dahil edildi. Hastaların tümü native böbrek biyopsisi olan hastalardı. Veriler
SPSS-15 programına aktarılarak istatistiksel analiz yapıldı.
SONUÇ: Özellikle böbrek hastalıklarının büyük çoğunluğunun asemptomatik olmasından dolayı, birinci basamakta görev yapan ve hastayla ilk karşılaşan hekim olan aile
hekimlerine önemli görevler düşmektedir. Aile hekimleri
tarafından halsizlik gibi spesifik olmayan şikayeti olan hastalarda iyi bir öykü alınmalıdır ve böbrek hastalığı ihtimali
her zaman akılda tutulmalıdır. Saptanan bir proteinüri veya
hematürinin doğru bir şekilde ayırt edilmesi, hem hastalığa
erken tanı konulmasını sağlar hem de hasta açısından oldukça sıkıntılı geçecek bir süreç olan ve aynı zamanda ülke
ekonomisine maddi açıdan ciddi yük getiren kronik böbrek
hastalığına ilerlemeyi önleyecektir.
BULGULAR: Hastalarımızın %83.2’si (n=223) erkek, %16.8’si
(n=45) kadındı. İncelediğimiz hastalarımızdan böbrek hastalığı olasılığını düşündüren şikayetlerle hekime başvuran
hasta oranımız %56.8 (n=152) iken, herhangi bir şikayeti olmayıp tamamen asemptomatik olan veya operasyon öncesi yapılan rutin tetkikler sırasında tespit edilenlerin oranı
%25.7 (n=69) olarak tespit edildi. Ayrıca böbrek hastalığını
düşündürmeyen farklı şikayetlerle hekime başvurup, yapılan tetkikler sonucunda böbrek fonksiyonlarında bozukluk
66
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Hastalarımızın şikayet durumu
67
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 011
Polikistik over sendromu tanılı hastalarda
Metabolik Sendrom sıklığı ve hastalığın klinik ve
hormonal özellikleri ile olan ilişkisi
SİBEL GÖK İNECİKLİ1, SERAP BAYDUR ŞAHİN2, TESLİME AYAZ3, OSMAN ZİKRULLAH ŞAHİN4,
EZGİ AKTAŞ5
1 Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi
2 RECEP TAYYİP ERDOĞAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI
3 RECEP TAYYİP ERDOĞAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, İÇ HASTALIKLARI ANA BİLİM DALI
4 RECEP TAYYİP ERDOĞAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, NEFROLOJİ
5 RECEP TAYYİP ERDOĞAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ
AMAÇ: Polikistik over sendromu (PKOS) reproduktif dönemdeki kadınların %5-10’unu etkileyen heterojen bir
hastalıktır. PKOS’da obezite görülme sıklığı %30-70 olup,
insülin direnci, diyabet, dislipidemi ve hipertansiyon riski
tüm hastalarda artmaktadır. Metabolik Sendrom (MS) ise
insülin direnci sendromu olarak bilinmektedir ve temel bileşenlerini abdominal obezite, artmış kan basıncı, insülin
direnci ve lipid bozuklukları oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı, PKOS’lu hastalardaki MS sıklığını belirlemek ve
MS varlığının hastalığın klinik ve hormonal özellikler üzerine etkisini araştırmaktı.
BULGULAR: PKOS grubunda MS sıklığı %44.5 iken, bu oran
kontrol grubunda %26 olarak saptandı (p=0.026). VKİ>25 kg/
m2 olan hastalar ve kontrol grubu karşılaştırıldığında MS
sıklığı sırasıyla %58.9 ve %32.5 idi (p=0.006). VKİ<25 kg/m2
olan PKOS’lu hastaların %17.1’inde MS saptanırken, normal
kilolu sağlıklı grubun hiçbirinde MS saptanmadı (p=0.320).
MS olan PKOS grubunda hastaların %58.5’inde 3, %34’ünde
4 ve %7.5’inde 5 komponent mevcuttu. MS+ olan hastaların
ort. yaşları (24.5± 5.6) MS- olan gruba (22.4± 4.2) göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.018). MS olan ve olmayan hastalarda FGS, akne ve androjenik alopesi sıklığı
açısından fark yok iken, akantozis nigrikans görülme sıklığı
MS olan hastalarda daha yüksekti (%31.8’e karşın %60.4,
p= 0.003). Menstrual düzensizlik MS+ grupta %73.6 oranda
görülürken, bu oran MS- grupta %63.6 idi (p=0.323). MS+
grupta HOMA-IR değeri 3.5± 1.7 iken, MS- grupta 2.1± 1.3 idi
(p<0.001). İki grup arasındaki hormon düzeyleri karşılaştırıldığında, serbest testosteron düzeylerinin MS+ grupta
(3.6± 2.6 pg/ml) MS- olan gruba (2.7± 1.6 pg/ml) göre daha
yüksek olduğu görüldü (p=0.038)
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Rotterdam 2003 kriterlerine göre PKOS tanısı konmuş ve henüz tedavi edilmemiş 119
hasta (ort. yaş 23.3±4.9, VKİ 31.1± 9.1 kg/m2) ile yaş ve vücut
kitle indeksi (VKİ) benzer 50 sağlıklı gönüllü (ort. yaş 22.0±
5, VKİ 29.8± 5.5 kg/m2) alındı. Tüm hastalar Ferriman-Gallwey skoru (FGS), akantozis nigrikans, akne, androjenik
alopesi açısından değerlendirildi. Tüm bireylerin kilo, boy,
bel çevresi ve kan basıncı ölçümleri kaydedildi. Vücut kitle
indeksi (VKİ) kilo/(boy)2 formülüne göre hesaplandı. Tüm
hastalara 75 gr oral glukoz tolerans testi yapıldı. Açlık insülin, total-kolesterol (K), LDL-K, HDL-K ve trigliserid düzeyleri ölçüldü. MS tanısı NCEP ATPIII tanı kriterlerine göre
kondu. TSH, prolaktin, total testosteron, serbest testosteron, DHEA-S düzeyleri ve menstrual siklusun foliküler fazında FSH, LH, östradiol düzeyleri ölçüldü.
SONUÇ: PKOS’lu kadınlarda MS sıklığının kontrol grubuna
göre daha yüksek olduğu ve özellikle MS+ olan hastaların
yaşının MS olmayan gruba göre daha yüksek olduğu görüldü. Akne, androjenik alopesi ve menstrual düzensizlik
benzer sıklıkta görülürken, akantozis nigrikans sıklığı MS+
grupta daha yüksekti. Serbest testosteron düzeyleri MS+
hastalarda daha yüksek bulundu.
68
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1 Metabolik sendrom olan ve olmayan PKOS%u2019lu hastaların karşılaştırılması
Parametre
MS+ grup
(n=53)
MS- grup (n=66)
p
Yaş
24.5± 5.6
22.4± 4.2
0.018
FGS
13.1± 3.9
14.2± 3.9
0.145
Akne (%)
q.7
f.6
0.691
Akantozis nigrikans (%)
`.4
1.8
0.003
Androjenik alopesi (%)
T.7
c.6
0.352
Menstrual düzensizlik (%)
s.6
c.6
0.323
TSH (uIU/ml)
2.2± 1.4
2.2± 1.8
0.915
Prolaktin (ng/ml)
17.1± 8.9
19.1± 15.2
0.405
Total testosteron (N:0.09-1.3 ng/ml)
0.85± 0.3
0.80± 0.3
0.371
Serbest testosteron (N:1.1-3.1 pg/ml)
3.6± 2.6
2.7± 1.6
0.038
LH/FSH
1.23± 0.4
1.24± 0.5
0.934
Östradiol (pg/ml)
42.6± 36.8
39.5± 19.6
0.561
DHEA-S (N:35-430 µg/dl)
267.6± 130.4
273.5± 119.9
0.807
HOMA-IR
3.5± 1.7
2.1± 1.3
<0.001
USG%u2019de polikistik overler (%)
s.9
†.1
0.213
Ortalama± SD değerler verilmiştir. p<0.05 anlamlı olarak kabul edilmiştir.
69
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 012
BİRİNCİ BASAMAKTA TİP 2 DİABET MELLİTUSLU
HASTALARDA D VİTAMİNİ DÜZEYLERi
ACLAN ÖZDER, HASAN HÜSEYİN EKER, MESUT BİLGİNÇ
Bezmialem Vakıf Üniversitesi
AMAÇ: Çalışmamızın amacı birinci basamakta 25-hidroksi
vitamin D [25(OH)D] eksikliği prevalansı ve ilişkili durumlar
ile tip 2 diabetes mellitus (T2DM) ile ilişkisini araştırmaktır.
kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (11.85
± 8.51 ng/ml’ye karşın 15.33 ± 17.42 ng/ml). T2DM grubunun % 35.8’inde hafif, % 35.8’inde orta ve % 17.2’sinde ciddi
vitamin D eksikliği saptandı. Buna karşın kontrol grubunda
YÖNTEM: Çalışmaya Aile Hekimliği polikliniğine başvuran diabetes mellituslu 134 ve kontrol olarak sağlıklı 134
kişi alındı. Katılımcılardan alınan kan örneklerinde serum
25-hidroksi vitamin D, kalsiyum, LDL kolesterol, insülin,
PTH ve açlık kan şekeri ölçülerek T2DM grubunun sonuçlarıyla sağlıklı kontrol grubunun sonuçları karşılaştırıldı.
% 26.1 oranda hafif, % 41.8 oranda orta ve % 11.9 oranında ciddi vitamin D eksikliği belirlendi. Genel olarak, T2DM
hastalarının % 88.8’i ve sağlıklı grubun % 79.9’unda vitamin
D eksikliği mevcuttu.
SONUÇ: Bu çalışma T2DM hastalarında ve sağlıklı kişilerde yaygın vitamin D eksikliği olduğunu göstermiştir. Çalışmamızdaki katılımcıların genel olarak 25(OH)D yönünden
eksikliklerinin olduğu ve vitamin D replasmanına ihtiyaç
duydukları sonucuna varılmıştır.
BULGULAR: T2DM ve sağlıklı grupta vitamin D eksikliği
saptandı. T2DM grubunda yaş ortalaması 58.00 ± 12.03 bulunurken sağlıklı grubun yaş ortalaması 46.76 ± 15.70 olarak saptandı. T2DM grubunda ortalama 25(OH)D seviyeleri
70
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 013
TİP 2 DİABETES MELLİTUSLU VE BOZULMUŞ AÇLIK
GLUKOZU OLAN HASTALARDA ORTALAMA TROMBOSİT
HACMİNİN ARAŞTIRILMASI: BİRİNCİ BASAMAKTA
MALİYET ETKİN BİR ARAÇ MI?
ACLAN ÖZDER, HASAN HÜSEYİN EKER
Bezmialem Vakıf Üniversitesi
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı tip 2 diabetes mellitus (T2DM)
hastalarında, bozulmuş açlık glukozu (BAG) olan kişilerde
ve kontrol grubu olarak sağlıklı bireylerde ortalama trombosit hacmi (MPV) değerlerini karşılaştırmaktı.
BULGULAR: Diabetli hastalar ve BAG olanlarda MPV değerleri diabetik olmayan grupla (10.66 ± 0.94 fL ve 10.49 ±
0.96 fL, sırasıyla) karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek
bulundu (10.04 ± 1.01fL) (p = 0.000). Diabetik grupta MPV (r
= 0.357; p = 0.000) ve açlık kan şekeri (AKŞ) (r = 0.306; p =
0.000) ile HbA1c seviyeleri arasında Pearson korelasyonu
açısından pozitif ve anlamlı bir ilişki saptandı. HbA1C < 7.5%
olan hastalarda ortalama MPV değerleri 10.17 ± 0.83 fL idi
ve bu değer HbA1c ≥ 7.5% olan hastalardan anlamlı olarak
daha düşüktü (10.80 ± 0.92 fL) (p = 0.001).
YÖNTEM: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Aile
Hekimliği polikliniğine başvuran hastalar içerisinden 201
T2DM hastası, 201 BAG tespit edilen kişi ve 201 sağlıklı
kontrol çalışmaya dahil edildi. Katılımcılardan alınan kan
örneklerinde açlık kan şekeri, tam kan sayımı ve LDL kolesterol düzeylerine bakılarak çalışmaya katılan grupların
sonuçları karşılaştırıldı.
SONUÇ: MPV basit ve maliyet etkin bir test olarak T2DM’nin
izlenmesi ve kontrolünde ve dolayısıyla vasküler olayların
önlenmesi amacıyla birinci basamakta kullanılabilir.
71
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 014
TÜRKİYE’DE T2DM HASTALARINDA GÖRÜLEN LİPİD
PROFİLİ ANAORMALLİKLERİ: BİRİNCİ BASAMAKTAN
SONUÇLAR
ACLAN ÖZDER
Bezmialem Vakıf Üniversitesi
AMAÇ: Diabet kronik hiperglisemi ve karbohidrat, lipid ve
protein metabolizmalarındaki bozukluklarla karakterizedir.
Çalışmamızda lipid bozukluklarının saptanması ve tedavi
edilmelerinin tip 2 diabet mellitus hastalarında aterojenik
kardiyovasküler hastalıklar ve serebrovasküler olayların
gelişme riskini azaltabileceği savından hareketle lipid profili ile kan şekeri arasındaki ilişki varlığını araştırdık.
lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), trigliserid (TG) ve HbA1c düzeyleri bakıldı. Diabetik hastaların
herbirine hepatosteatoz varlığını değerlendirmek amacıyla
radyolog tarafından hepatik ultrason uygulandı.
SONUÇ: Katılımcıların ortalama yaşları 55.3 ± 10.5 idi.
Ortalama VKİ değerleri 28.59 ± 3.25 kg/m2 olarak hesaplandı. Diabetlilerde anlamlı olarak yüksek biçimde toplam
kolesterol, trigliserid ve LDL kolesterol değerleri saptandı.
HbA1c ile toplam kolesterol, trigliserid, LDL kolesterol düzeyleri (p<0.05) ve hepatosteatoz varlığı (p<0.001) arasında
anlamlı pozitif korelasyon olduğu saptandı.
YÖNTEM: Bu çalışma Ocak 2014 ile Haziran 2014 arasında
yapılmıştır. Çalışma grubuna Bezmialem Vakıf Üniversitesi
hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine ardarda başvuran 132
tip 2 diabet mellitus hastası dahil edildi. Multivitamin desteği alan veya hepatik, renal veya metabolik kemik sorunları olan (paratiroid ilişkili sorunları olanlar dahil) hastalar
çalışma dışı bırakıldı. Boy, vücut ağırlığı ölçülerek katılımcıların vücut kitle indeksi (VKİ) değerleri hesaplandı. Alınan
kan örneklerinde açlık kan şekeri (AKŞ), yüksek dansiteli
SONUÇ: En iyi glisemik kontrolün sağlanabilmesi için uygun antidiabetik ilaçlarla yapılacak optimum tedavi lipid
düşürücü ilaçlar ve alınacak uygun diet önlemleriyle beraber yürütülmelidir.
72
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 015
BİRİNCİ BASAMAKTA DİABET HASTALARININ İYİLİK HALİ
VE DEPRESYON DURUMLARI
ACLAN ÖZDER
Bezmialem Vakıf Üniversitesi
AMAÇ: Çalışmamızda birinci basamakta tip 2 diabetes mellituslu hastalarda iyilik halleri ve depresyon durumlarını
değerlendirmeyi amaçladık.
hastalarda, 10 yıldan uzun süren diabeti olanlarda, insülin
tedavisi alanlarda ve HbA1c düzeyleri % 7.5 değerinin üzerinde çıkanlarda diğerlerine göre anlamlı fark saptandı (p =
0.019, p = 0.001, p = 0.009 and p = 0.000, sırasıyla). WBQ-22
YÖNTEM: Sağlıkla ilişkili yaşam kalitesinin değerlendirilmesi amacıyla DSÖ-İyilik Hali Anketi (WBQ-22) ve depresif belirtilerin saptanması için Beck Depresyon Envanteri
(BDE) Bezmialem Vakıf Üniversitesi hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine ardarda başvuran 110 hastaya uygulandı.
anketinin analizi, diabet komplikasyonlarının (p = 0.001) ve
komorbid hastalıkların (p = 0.014) genel iyilik hali skorlarının oluşumunda büyük rol oynadığını doğrulamıştır.
SONUÇ: Tip 2 diabet mellituslu hastaların değerlendirilmesi sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi ve depresyon düzeyinin
birbirleriyle ilişkili olduğu ve bir takım klinik değişkenlerden her ikisinin de etkilendiğini göstermiştir. Başlıca, insülin tedavisi, kötü metabolik kontrol, diabetik komplikasyon
ve komorbid hastalık varlığı gibi olumsuz durumlar, hastaların hastalığın yönetiminde daha fazla yer almalarının
sağlanmasıyla mümkün olduğunca başa çıkılabilir duruma
getirilebilir.
BULGULAR: Diabetli yaşam süresi fazla (≥10 yıl) ve yüksek HbA1c düzeylerine sahip (≥%7.5) hastalarda ortalama
BDE skorları anlamlı olarak yüksek bulundu (p = 0.000, p =
0.010, sırasıyla). Yaşlı diabetiklerde (≥65 yaş) BDE skorları
17.92 ± 10.02 olarak bulundu ve daha genç olanlarla istatistiksel anlamlı fark vardı (p = 0.000). İyilik hali anketi değerlendirildiğinde genel iyilik hali için 65 yaş ve üstündeki
73
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 016
TİP II DİABETİ OLAN VE OLMAYAN HİPERTANSİYONLU
HASTALARDA RENAL PARAMETRELERİN
DEĞERLENDİRİLMESİ VE KARŞILAŞTIRILMASI
HAMZA ASLANHAN, AHMET YILMAZ, MEHMET HALİS TANRIVERDİ, NECMİ ARSLAN,
GAMZE BUCAKTEPE, TAHSİN ÇELEPKOLU, VEYSEL KARS
Dicle Üniv Tıp Fak. Aile Hekimliği AD.
GİRİŞ: Hipertansiyon ve diyabet toplumda yaygın olarak görülen ve sıklığı artan iki hastalık grubudur. Bu iki hastalığa
bağlı olarak gelişen nefropati, kardiyovasküler hastalık,
retinopati gibi komplikasyonlar pek çok sistemi etkileyerek,
mortalite ve morbiditeyi arttırmaktadır.Bu çalışmamızda
hipertansiyon (HT) tanısı olan ve HT+diyabetes mellitus
(DM) u olan hastalarda renal parametrelerin birbirleri ile
karşılaştırılması amaçlandı. Sadece HT tanısı olan ve HT+
DM‘si olan hastalar arasında böbrek hastalığı oranlarında
anlamlı bir farklılık olup olmadığı araştırıldı.
Diyabet Mellitus tanılı toplam 170 adet hasta arşiv dosyaları
retrospektif olarak taranarak dahil edildi.
BULGULAR: Çalışmamızda HT grubunun % 83,5’inde normoalbuminuri, % 15,5’ünde mikroalbuminuri, % 1,2’inde
makroalbuminuri vardı. HT+DM grubunun % 69,4’ünde
normoalbuminuri, %23,5’inde mikroalbuminuri, % 7,1’inde
makroalbuminuri vardı. HT grubunun mikroalbuminuri +
makroalbuminuri oranı % 16,5 olarak, HT+DM grubunun
mikroalbuminuri + makroalbuminuri oranı ise % 30,6 bulunmuştur. HT+DM grubunun albuminüri oranı HT grubuna
göre belirgin olarak fazla bulundu. Albuminüri açısından
aralarındaki fark anlamlıydı. GFR açısından karşılaştırıldığında ise HT grubunun GFR <60 mL/min/ 1.73 m2 prevalansı % 2,4 olarak tespit edilirken HT+DM grubunda ise bu oran
% 5,9 olarak bulunmuştur. HT+DM grubunda bu oran daha
fazla olmasına rağmen GFR değerleri bakımından gruplar
arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.
MATERYAL METOD: Bu çalışmamızda 01.03.2014-15.06.2014
tarihleri arasında tıp fakültesi Dahiliye polikliniği ve Diyabet
polikliniğinde Tip2 Diyabet ve HT ön tanısı ile takip edilen
hastaların arşiv dosyaları retrospektif olarak tarandı, çalışmaya rastgele örnekleme ile 35-70 yaşları arasında 85 HT,
85 HT + Tip2 Diyabet tanıları almış olup takip edilen toplam
170 adet hasta dahil edildi. Çalısmamızda elde edilen sonucların istatistiksel analizleri SPSS 17,5 paket programı ile
yapıldı.Karsılastırmalarda independent sample t ve ki-kare testleri kullanıldı. P<0.05 anlamlı kabul edildi Bu çalışmada hipertansiyon ve/veya diyabet tanılı hastalarda renal
fonksiyonları değerlendirerek bu hastalıkların nefropati
üzerindeki etkilerini irdelemeye çalıştık. Çalışmaya dahiliye ve diyabet polikliniklerinde ayaktan takip edilen rastgele
örnekleme ile 35-70 yaşları arasında 85 HT, 85 HT + Tip2
SONUÇ: Hipertansiyon ve diyabet mellitus renal fonksiyonları olumsuz olarak etkilemekte, bu iki hastalığın birlikte
olması kronik böbrek hastalığına gidişi hızlandırmaktadır.
DM sıklığı giderek artan bir sağlık sorunudur. Beraberinde
HT olması renal yetmezliğin daha erken ve sık görülmesine
yol açmış olabilir. Bu hastaların daha agresif takip edilmesi
son dönem dönem böbrek yetmezliğine gidişi geciktirebilir
74
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 017
HİPOGLİSEMİNİN AĞIRLIĞINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER
BURCU DOĞAN1, MELİKE KURTOĞLU YAKICI2, CAN ÖNER3, GÜLSÜM MERCİK KARAMAĞARA2,
AYTEKİN OĞUZ4
1 MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
3 İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
4 MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
AMAÇ: Diyabetes Mellitüs’lu (DM) hastalar da hipoglisemi
düzeyini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi.
Ağır hipoglisemisi olanların insülin kullananlar olduğu
(p=0,002) ve gece hipoglisemisi yaşayanlarda ağır hipogliseminin daha yüksek oranda olduğu (p=0,01) saptanmıştır.
MATERYAL –METOD: Çalışmaya İstanbul Medeniyet Üniversitesi Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Diyabet
Polikliniği’ne 01.02.2014 ve 28.02.2014 tarihleri arasında
başvuran ardışık 95 hasta ( 22 tip 1 ve 73 tip2) hipoglisemi
açısından tarafımızca hazırlanan anketle değerlendirildi.
Hipoglisemi tarifleyen hastaların 22 tip 1 DM (11 kadın, 11
erkek) ve 73 tip 2 DM (37 kadın, 36 erkek) alınmıştır. Soğuk
terleme, halsizlik, titreme, göz kararması halinde ölçülen
kan şekeri değerleri ve kan şekeri ölçümünün 70 mg/dl nin
altında olması hipoglisemi olarak değerlendirilip, hafif (>70
mg/dl), orta 70–50 mg/dl ve ağır <50 mg/dl hipoglisemi olarak 3 gruba ayrıldı.
Diyabet yaşı, hipoglisemi sıklığı, ara ürün alma durumu,
yürüyüş yapma, sabah-öğlen ve akşam hipoglisemilerinin
şiddeti arasında anlamlı fark saptanmamıştır.
TARTIŞMA-SONUÇ: Hipoglisemi en sık görülen endokrin acildir. Geç kalındığında koma, kardiyak disritmiler ve
ölümle sonuçlanabilir. Mortalitesi %11–27 olması, hipogliseminin tespiti ve tedavisinin ne kadar önemli olduğunu
göstermektedir. Çalışmamızda hipoglisemi hafif orta ağır
diye sınıflanarak kan şekerinin < 50 mg/dl altında olduğu
ağır hipogliseminin daha genç olan yaş grubunda, tip 1
diyabetiklerde, insülin kullananlarda ve gece saatlerinde
daha sık olduğu saptanmıştır. Hipoglisemi açısından tüm
diyabetik hastaların bilinçlendirilmesi ve özellikle de ağır
hipoglisemi riski yüksek olan hastaların farkındalığının
arttırılması önemlidir.
BULGULAR: Hipogliseminin şiddeti ağırlaştıkça hastaların yaş ortalamasının düştüğü ve ağır hipogliseminin yaş
olarak daha genç olan grupta olduğu tespit edildi. (P=0,01),
75
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
HİPOGLİSEMİNİN AĞIRLIĞINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER
76
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 018
DİYABETİK HASTALARDA PERİFERİK ARTER HASTALIĞI
VE İLİŞKİLİ FAKTÖRLER
ESRA CEYLAN, KAMİLE MARAKOĞLU
Selçuk Üniversitesi tıp fakültesi Aile Hekimliği AD
GİRİŞ: Diyabetli bireylerde ateroskleroz- periferik arter
hastalığı daha erken yaşlarda ortaya çıkmakta olup bu
hastalarda kardiyovasküler hastalık riski normal bireylere
göre daha fazla görülmektedir. Bu yüksek riskli hastaları
erken dönemde saptayabilmek için DM hastalığının ilk tanısı sırasında ayak bileği kol indeksi (ABİ) ölçümünün yapılması rehberlerde önerilmektedir.
(min=0- maks=33) yıldı. Hastaların %25,6’sı (n=62) insülin
kullanıyordu. Hastaların ortalama bel çevresi 105,09±11,03
cm (min=65-maks= 136) idi. Hataların ortalama ABİ değeri 1,09±0,14 (min=0,6- maks=1,53) hesaplandı. PAH
(ABİ≤0,9) olanlar %7,4 (n=18) olup bunların %33,3’ü (n=6)
erkek, %66,7’si (n=12) kadın idi (p=0,224). PAH olan grubun (6,02±6,04 yıl) DM tanı almış olma süresi PAH olmayanlara (6,77±7,55 yıl) göre daha fazla olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,620). PAH olanların
% 55,6’sında (n=10), PAH olmayanların %52,7’sinde esansiyel hipertansiyon (HT) mevcut idi (p=0,814). PAH olan
hastaların %88,9’unda (n=16), PAH olmayan hastaların
%82,1’inde (n=184) hiperlipidemi (HL) mevcuttu (p=0,467).
PAH olan grubun%16,7’sinde (n=3), PAH olmayan grubun
%8,9’unda (n=20) koroner arter hastalığı var olduğu öğrenildi (p=0,284). PAH olanlarda, PAH olmayanlara göre daha
fazla oranda HT, HL, KAH mevcut olup bu fark istatistiksel
olarak anlamlı değildi.
AMAÇ: Bu çalışmada; Diyabet Eğitim Polikliniği’ne muayene olmak için gelen periferik arter hastalığı olan ve olmayan Tip II diyabetli hastaların; HbA1c değerlerinin, lipid panellerinin, tahmini glomeruler filtrasyon hızlarının (GFR),
ve ilişkili durumların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Materyal-metod: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniği’ne 1 Nisan 2014–1 Temmuz 2014 tarihleri
arasında muayene için başvuran 242 DM’li hasta çalışmaya
alındı. Bu hastaların el dopleri ile ayak bileğinden ve koldan
arteriyal tansiyonları ölçülerek ABİ hesaplandı. ABİ≤0,9
periferik arter hastalığı(PAH) olarak sınıflandırıldı. Bu parametrelerden ABİ ile ilişkili faktörler değerlendirildi. Tanımlayıcı istatistik parametreler olarak; sayı, yüzde, ortalama, standart sapma kullanılmış olup verilerin analizinde
Ki-kare, Student-t testi kullanıldı.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Periferik arter hastalığı (ABİ≤0,9)
prevalansı birçok epidemiyolojik çalışmada belirlenmiş
olup sıklıklar %3 ile %10 arasında değişmektedir. Bizim
çalışmamızda ise PAH sıklığı %7,4 olarak saptanmış olup
diğer çalışmalarla benzer sonuçlar elde edilmiştir. DM
hastaların miyokard infarktüsü(MI), inme ve ölüm risklerini azaltabilmek için asemptomatik alt ekstremite periferik
arter hastalıklı bireylerin erken dönemde tespit edilmesi
büyük önem arz etmektedir.
BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların %47,1’i (n=114) erkek, %52,9’u (n=128) kadın idi. Yaş ortalamaları 53,99±6,08
(min=33-maks=74), başvuru anındaki VKİ ortalamaları
32,29±6,13 kg/m2 idi. Diyabet süreleri ortalama 6,08±6,15
77
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 019
POLİKLİNİĞE BAŞVURAN DİYABETLİ HASTALARDA İLAÇ
KULLANIM HATALARI
GÖKÇEN KÜLAHLI1, SELİN HALİLOĞLU2, ZUHAL AYDAN SAĞLAM1
1 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İSTANBUL HASEKİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Doğru ilaç kullanımı; hastalığın tanısı doğru bir şekilde konulduktan sonra, tedavi amaçlarını belirleyip, etkinliği ve güvenilirliği kanıtlanmış en uygun tedavinin seçilmesi, hastaya bilgi vererek tedaviye başlanması, tedavi
sonuçlarının izlenip- değerlendirilmesini kapsayan sistematik bir yaklaşım biçimidir.
102(%87.2) kişide tiroid hastalığı eşlik etmektedir. Hastaların tümü en az bir komorbid hastalık olması nedeniyle çoklu ilaç kullanmaktaydılar (min:2, max:9). Hastaların çoğunluğu ilkokul mezunuydu (s=48;%41) ve çalışmamaktaydı
(s=62;%53) (Tablo 1). Çalışmayan hastalarda ilaç kullanım
hataları anlamlı düzeyde yüksek olup, eğitim durumlarının
farklılık oluşturmadığı saptanmıştır (p>0.05). Kadın hastaların 36’sı, erkeklerin 16’sında (%30.7; %13.6) ilaç kullanım
hatası tespit edilmiş olup kadınlarda bu oran anlamlı şekilde yüksekti. Kullanılan ilaç sayısının (ort.:6.8±2, mod:6 )
artışıyla beraber hata sıklığının arttığı, en fazla hatalı kullanımın ise ilaç dozu azaltma yönünde olduğu görülmüştür
(Tablo 2).
GEREÇ VE YÖNTEMLER: Bu kesitsel çalışma 2014 Ocak ayı
içerisinde İstanbul Medeniyet Üniversitesi Göztepe Eğitim
ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Diyabet polikliniğine çeşitli nedenlerle başvuran 117 Diyabetes Mellitus
(DM) hastasında tarafımızca hazırlanan ve ilaç kullanımlarını sorgulayan bir anket uygulanarak yapılmıştır. Hastaların demografik özelliklerinin yanı sıra, DM’e ve komorbid
hastalıklarına yönelik kullandığı ilaç sayısı ve çoklu ilaç
kullanımı ile yanlış ilaç kullanımının ilişkisi araştırılmıştır.
İlaç kullanım hataları ilaç bırakma, doz azaltma ve arttırma
şeklinde sınıflandırılmıştır. SPSS 16.0 versiyonunda frekans, ki-kare ve T testleri kullanılarak verilerin analizleri
yapıldı.
TARTIŞMA: Günümüzde yaşam süresinin uzamasıyla kronik hastalıklar ve beraberinde çoklu ilaç kullanımı sıklığı
artmaktadır. Çalışmamızda ilaç kullanım hatalarının özellikle ev hanımı veya çalışmayan kadınlarda daha fazla olması dikkat çekmiştir. Kullanılan ilaç sayısının artmasıyla
da hata oranı artmaktadır. Hastalıkların tedavisinde doğru
ilacın doğru zamanda doğru şekilde verilmesini sağlamak
kadar, doğru yaşam tarzı önerileriyle gereksiz ilaç kullanımının önüne geçmek de birinci basmak hekimlerinin görevleri arasındadır.
BULGULAR: Çalışmamıza dahil olan 117 DM’li hastanın
[K/E(s/%):81/%69.2; 36/%30.8) yaş ort: 44±13.6 yıl] 91’inde
(%77.8) hipertansiyon (HT), 106’sında (%90.6) hiperlipidemi (HL), 113(%96.6) kişide koroner arter hastalığı (KAH),
78
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Çalışmaya Katılan Olguların Demografik Özellikleri
79
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Hatalı ilaç kullanımlarının demografik özellikler ve komorbid hastalık ile ilişkisi
80
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 020
Dışkapı Yıldırım Beyazıt EĞİTİM ARAŞTIRMA
HASTANESİ Aile Hekimliği Polikliniklerine
Başvuran Kronik Hastalığı Olan Hastalarda
Bitkisel Ürün Kullanım Sıklığı
MÜNEVVER TULUNAY, HÜLYA YIKILKAN, DERYA İREN AKBIYIK, CENK AYPAK,
SÜLEYMAN GÖRPELİOĞLU
DIŞKAPI YILDIRIM BEYAZIT EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
AMAÇ: Bu çalışma diyabetes mellitus (DM), hipertansiyon
(HT) ve hiperlipidemi (HL) hastalarında bitkisel ürün kullanım sıklığını, çeşitliliğini ve nedenlerini belirlemek amacıyla yapılmıştır.
hastalık mevcuttu. Bitkisel ürün kullanım oranı %32.8 olarak bulundu. Kullanılan ürünler; DM için en sık tarçın, HL
için ceviz, HT için limon suyu idi. Bitkisel ürün kullananların
%69’u bitkisel ürünlerin yan etkisi olmayacağına inanıyor;
%84’ü üründen fayda gördüğünü ifade ediyordu. Kullanıcıların %44’ü ürünü bir tanıdığının önerisiyle, %24’ü ise medyadan duyarak kullandığını söyledi.
YÖNTEM: Çalışmaya 01 Nisan -30 Haziran 2014 tarihleri
arasında Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden DM, HT, HL hastaları dahil edildi. Mevcut
tıbbi tedavisine ek olarak bitkisel ürün kullanıp kullanmadığı, kullanıyorsa kullandığı ürünün ne olduğu, kim tarafından önerildiği, etki ve yan etkileri hakkındaki inanışlarını
sorgulayan bir anket formu uygulandı. Elde edilen verilerin
analizinde yüzde frekans ve ki-kare testleri kullanıldı.
SONUÇ: Çalışmamıza göre hastaların çoğu bitkisel ürünleri yan etkisi olmayacağına inanarak, etkili olduğunu düşünerek ve doktor tavsiyesi olmaksızın kullanmaktadır.
ABD'de yetişkinlerin %16'sının reçete edilen ilaçlarla birlikte bir bitki ya da katkı maddesi kullandığı rapor edilmiştir. Bitkiler birbirleriyle ve ilaçlarla etkileşim içinde olabilir.
Yapılan çalışmalarda bitki-ilaç etkileşimleri incelenmiş ve
bitkisel ürünlerle ilaçların birlikte reçete edilmesinin getirdiği risklerin büyük oranda bilinmediği fark edilmiştir.
‘Bitkisel tedavi doğaldır öyleyse zararı yoktur’ inanışının
bilinenin aksine pek çok sağlık sorununa da yol açabilmesi
nedeniyle sağlık profesyonellerinin üzerinde önemle durması gereken bir konudur.
BULGULAR: Çalışmaya %82’si kadın, %18’i erkek olmak
üzere toplam 61 kişi katıldı. Hastaların yaş ortalaması 58.2
(SD:10.57) idi. Eğitim düzeyleri; %14.8 okur-yazar değil,
%1.6 okur-yazar, %63.9 ilköğretim, %11.5 lise, %8.2 üniversite idi. Hastaların %77’si il merkezinde, %16.4’ü ilçede,
%6.6’sı köyde yaşıyordu. Hastalık dağılımına göre; %11.5
DM, %23 HT, %4.9 HL, %60.6’sında ise birden fazla kronik
81
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 021
DİABETES MELLİTUSLU HASTALARDA ANKSİYETE VE
DEPRESYON
LÜTFULLAH ÇAKIR1, ŞAHİKA ALTAŞ ÇAKIR2, ÖZGÜR ENGİNYURT3
1 YENİMAHALLE AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ / ORDU
2 AKYAZI AİLE SAĞLIĞIMERKEZİ / ORDU
3 ORDU ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / ORDU
GİRİŞ VE AMAÇ: Diabetes Mellitus (DM) tüm dünyada en sık
rastlanan endokrin hastalıktır. Diabetli hastaların yaşam
süresine bağlı olarak, kronik komplikasyonların görülme
sıklığı artmıştır. Bu komplikasyonlar diabetik hastaların
en önemli mortalite ve morbitide nedenidir. DM organik bir
hastalık olmanın yanında, psikiyatrik ve psikososyal boyutları olan bir durumdur. Diabetes mellitusla en sık birlikte
görülen psikiyatrik durumlar anksiyete ve depresyondur.
Bu çalışmada amaç, diabet polikliniğine başvuran hastalarda hastane anksiyete ve depresyon alt ölçeği kullanılarak HbA1c seviyesinin anksiyete ve depresyon düzeyleri
üzerine etkisini araştırmaktır.
mada diyabetli bireylerin anksiyete ve depresyon puanları
ve HbA1c düzeyi ile ilgili bilgiler ise bağımsız değişkenleri
oluşturdu. Kategorik verilerin başka bir kategorik başlık
açısından kıyasında kikare veya fisher testleri kullanıldı. İki
gruplu bir özelliğin sıralı biçimde kategorileştirilmiş özellikleri ise nonparametrik mann whitney testi ile kıyaslandı.
BULGULAR: Araştırmamıza katılan hastaların % 45,3’ü
HAD-D alt ölçeğinden eşik altı değer alırken, % 54,7’si eşik
üstü değer aldı. Hastaların % 63,8’i HAD-A alt ölçeğinden
eşik altı değer alırken, % 36.2’si eşik üstü değer aldı. Çalışmamızda hastaların HbA1c düzeylerine baktığımızda HbA1c
düzeyi arttıkça HAD-D alt ölçeğinde eşik üstü puan aldığı
gözlenmektedir. İstatistiksel olarak bakıldığında anlamlı
seviyede (p<0,05)bulundu. HAD-A alt ölçeğinde de HbA1c
düzeyi arttıkça anlamlı çıkmıştır(p<0,05).
MATERYAL VE METOD: Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi Diyabet Polikliniğine başvuran, Tip 1 DM ve Tip 2 DM
tanısıyla takip edilen hastalardan; en az 1 yıldır DM tanısı mevcut olan, yaşları 10y-80y arasında değişen rastgele
örnekleme yöntemiyle seçilen, 62’si kadın 68’i erkek, toplam 130 hasta, çalışma grubu olarak seçildi. HbA1c düzeyi
%6,5 mg/dl sınır olarak kabul edildi. Hastane Anksiyete ve
Depresyon Ölçeği (HAD- Hospital Anxiety and Depression
Scale): Hastada anksiyete ve depresyon yönünden riski
belirlemek, düzeyini ve şiddet değişimini ölçmek amacıyla Zigmond ve Snaith tarafından geliştirilen, dörtlü likert
tipi bir ölçektir. Toplam 14 soru içermekte ve tek sayılar
anksiyeteyi, çift sayılar depresyonu ölçmektedir. Anksiyete
(HAD-A) ve depresyon (HAD-D) alt ölçekleri vardır. Araştır-
SONUÇ: Çalışmamızda hastaların HbA1c düzeylerine baktığımızda HbA1c düzeyi arttıkça HAD-D alt ölçeğinde eşik
üstü puan aldığı gözlenmektedir. İstatistiksel olarak anlamlı seviyede (p<0,05) bulundu. HbA1c düzeyi arttıkça
HAD-A alt ölçeğinin de eşik üstü puan aldığı gözlenmektedir. İstatistiksel olarak anlamlı seviyede (p<0,05) bulundu.
Sonuç olarak diyabet hastaları depresyon ve anksiyete riski
altındadır. Bu hastalarda depresyon ve anksiyetenin teşhisi
ve kan şekeri regülasyonunun en iyi şekilde yapılması gerekmektedir.
82
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 022
Bir Aile Sağlığı Birimine kayıtlı; VKİ 25 ve
üzeri olan yetişkin bireylerde eşlik eden ek
hastalıklar
AYŞEGÜL TAŞKIRAN ÇATAK1, MÜŞERREF DIMIŞKI2, AYŞE ERDOĞAN3
1 PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞ UZMANLIĞI ANABİLİM DALI, DENİZLİ
2 MEDİNE VURAL AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ, DENİZLİ
3 PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ HALK SAĞLIĞI ANABİLİM DALI, DENİZLİ
AMAÇ: Tüm dünyada fazla kiloluluğun (hafif şişmanlığın)
ve obezitenin (şişmanlığın) prevalansı giderek artmaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre dünyada 20 yaş
üzeri 500 milyonun üzerinde obez ve yaklaşık 1,5milyardan
fazla kilolu birey bulunmaktadır. 2015 yılında bu rakamın
sırasıyla 700milyon ve 2,3milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir ve fazla kiloluluk tüm dünyada ölüm nedenleri
arasında 5.sıradadır. En az 2,8milyon insan her yıl fazla kiloluluğun ve obezitenin neden olduğu hastalıklar nedeniyle ölmektedir. Birinci basamakta çalışan aile hekimlerinin
bu toplumsal sorun ile ilgili farkındalıklarının bulunması
önemlidir. Bu çalışmada amacımız birinci basamakta Vücut
Kitle İndeksi (VKİ) yüksek bireylerde ek hastalıkların neler
olduğunu ve sıklığını araştırmaktır.
BULGULAR: Toplamda kayıtlı nüfus sayısı 3875’di.AHBS verilerine göre VKİ 25 ve üzeri ölçülen kişi sayısı 1542 (%39,7)
bulundu. Çalışmaya katılanların %53,6’sı kadın (826),
%46,4’sı erkek (716) olup, yaş ortalaması 45 (±15)’di. Çalışmaya katılanların VKİ’e baktığımızda; %57,5’si (887) fazla
kilolu (VKİ:≥25-<30),%39,4’ü(608)obez (VKİ:30-<40),%3,0’ü
(47) morbit obez (VKİ:≥40) olarak tespit edildi. Ortalama
VKİ 30,1 (±4,1) olarak bulunmuştur. Cinsiyet açısından bakıldığında kadınların erkeklere göre obezite ve morbit obezite oranları anlamlı olarak daha fazlaydı (p<0,001). (Sırasıyla obezite oranları %61,2, %38,8; morbit obezite oranları
%85,1, %14,9). Toplam nüfusta %12 (469) HT, %8,5 (329) anemi, %5,7 (221) DM, %3,2 (122) KVH, %1,4 (54) HL, %0,3 (13)
Kronik tiroit bezi hastalığı tanılı birey vardı. VKİ 25 ve üzeri
olup HT tanılı %24,4 (377) birey, DM tanılı %12,1 (187) birey,
anemi tanılı %8,4 (130) birey,HL tanılı %2,7 (42)birey, KVH
tanılı %2,4 (37) birey, kronik tiroid bezi hastalığı tanılı %0,7
(11)birey saptandı. VKİ 25 ve üzeri olup en az bir ek hastalık
tanısı olan %33,9 (522) kişi; iki ve üzeri kronik hastalık tanısı olan %12,9 (198) kişi vardı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırma tanımlayıcı niteliktedir.Kayıtlardan geriye dönük olarak planlanmıştır. Pamukkale
Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’ndan onay alındıktan sonra Nisan 2012 ve Nisan 2013 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmanın evrenini Denizli’de
çalışan bir ASB (Aile Sağlığı Birimine) kayıtlı 18 yaş üzeri
bireyler oluşturmuştur.Örneklem seçilmeyip; kayıtlı tüm
bireylerden VKİ>25 olanların tümü çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin tanıları ve sosyodemografik özellikleri Aile Hekimliği Bilgi Sistemi (AHBS)verilerinden elde edilmiş; veriler SPSS programına aktarılmıştır.İki
yüzde arasındaki farkın karşılaştırılmasında kikare analizi
kullanılmıştır.
SONUÇ: Obezite;bir çok hastalığa neden olabilen önemli bir
sağlık sorunudur. Çalışmamız obez kişilerin ek hastalığa
yakalanma riskinin yü ksek olduğunu göstermiştir.Bu nedenle obez bireylerin ASB’e her gelişinde boy, kilo, bel çevresi ölçülerek kaydedilmeli,VKİ izlenmeli; ek hastalık riski
açısından takibi yapılmalıdır.
ANAHTAR KELİMELER: Obezite, VKİ, kronik hastalıklar
83
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 023
Aile Hekimliği Polikliniğine Başvuran Hipertansif
Hastalarda Tuz Tüketimi
ABDURRAHMAN ERSU1, NAZMİYE KAÇMAZ ERSU1, KAZIM ÇETİNKAYA1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Diyetle fazla sodyum alımının hipertansif hastalarda
kan basıncı kontrolünü zorlaştıran bir faktör olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı İzmir’de bir Aile Hekimliği
Polikliniği’ne başvuran hastaların tuz tüketimi konusundaki bilgilerini ve bilgi kaynaklarını değerlendirmektir.
hastalar 0 ile 25 gram arasında değişen yanıtlar verdiler ve
bu soruya verilen yanıtın ortalaması ise 9,19 gram’dı. Hastaların %61’i takiplerini aile hekimlerine yaptırmaktaydılar.
%31,7’si her kontrolde bir ya da birden fazla hekim tarafından tuz tüketimi konusunda bilgilendirildiklerini ve %14,6’sı
ise hiçbir kontrolde bilgilendirilmediklerini belirttiler. Hastaların %53,7’si ise tuz tüketimi açısından en fazla aile hekimleri tarafından bilgilendirilmişlerdi ayrıca tüketiminin
azaltılmasında en etkili olan hekimler yine aile hekimleriydi (%58,5). Takiplerine aile hekiminde devam eden hastalar
diğer hastalara göre bilgilendirmenin yararının daha fazla
olduğunu düşünmekteydi ve arada istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmaktaydı (p<0,05).
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma İzmir Çiğli Devlet Hastanesi’ne bağlı Atatürk Organize Sanayi Bölgesi Semt Polikliniği’nde yer alan Aile Hekimliği Polikliniği’nde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya; hipertansiyon öyküsü olan, 18 yaşın
üzerinde, sözlü onam veren hastalar dahil edilmiştir. Çalışmanın örneklemi, evreni bilinen örneklem formülü ile 167
kişi hesaplanmıştır. Çalışmaya katılanlara, çalışmacıların
hazırladığı 24 soruluk bir anket yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Bu bildiride 41 olguluk çalışmanın ara
sonuçları sunulmuştur. Verilerin analizi SPSS 16.0 for Windows paket programıyla yapılmış olup; frekans dağılımları
ve ki-kare testi ile değişkenler arasındaki ilişkilerin anlamlılığı analiz edilmiştir.
SONUÇ: Günlük önerilen tuz alımı 5 gram olup ülkemizde
ortalama günlük tuz alımı 18,04’ tür. Hastaları düzenli olarak takip eden hekimler olan aile hekimlerinin özellikle hipertansif hastalar olmak üzere tüm hastaları tuz tüketimi
konusunda bilinçlendirmesi gerekmektedir. Aile hekimleri
tuz tüketimi konusundaki davranış değişikliklerinde etkili
olabilirler. Yapılmakta olan çalışmanın ara sonuçları aile
hekimlerinin, hastaların tuz tüketimi konusundaki davranış
değişiklikleri üzerinde etkili olduğunu destekler niteliktedir.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen olguların yaş ortalaması 53,12 (min:35 , max:80) yaş bulunmuştur. Katılımcıların %34,1’i kadın ve %65,9’u erkekti. Eğitim durumları
sorgulandığında; hastaların %53,7’si ilköğretim mezunuydu. Katılımcıların %58,5’inde ek hastalık bulunmazken en
sık görülen ek hastalık diyabetti (%17,1). Hastaların vücut
kitle indeksleri ortalaması 28,61’di (min:20,1 , max:39,3).
Önerilen günlük tuz alımının kaç gram olduğu sorusuna
ANAHTAR KELİMELER: Aile hekimi, takip, tuz.
84
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 024
İNHALER CİHAZLARIN DOĞRU KULLANIMINI ETKİLEYEN
FAKTÖRLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ
GÜLAY OLUDAĞ, ŞEYMA BAŞLILAR, BENGÜ ŞAYLAN, AYŞEGÜL AKBAY, HACER SALİ ÇAKIR
ÜMRANİYE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ VE AMAÇ: Astım ve KOAH tedavisinin temelini oluşturan inhalasyon cihazları, tedavi maliyetini artıran en önemli
faktördür ve etkili olabilmesi için bronş mukozasına yeterli
miktarda ilaç ulaştırılması gereklidir. İnhaler ilaç kullanan
hastalar, değişik aşamalarda önemli hatalar yapmaktadır.
İnhaler ilaç uygulamasında görülen hatalar, hastaların hiç
ilaç alamamalarına ya da az ilaç almalarına neden olmaktadır. Bu da hastaların yeterli tedavi olmamaları ve hastalıkların kontrol edilmemesi gibi sonuçlar doğurmaktadır.
Çalışmamızda inhaler ilaçların doğru kullanımını etkileyen
faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.
BULGULAR: Hastaların %74’ü ilaçlarını doğru olarak kullanmaktaydı. Doğru kullanım oranları ölçülü doz inhaler (ÖDİ) 'de
%66.3 iken Kuru toz inhaler (KTİ)'de %76 ila %81 arasında değişmekteydi (p:0.030, p<0.05). İleri yaş (60 yaş üzeri), okur-yazar olmama veya ilkokul mezunu olma, yakınma süresinin üç
aydan kısa olması ve ÖDİ cihaz seçimi hatalı kullanmada etkili
faktörlerdi. Çalışmamızda cinsiyete göre kullanım durumları
arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Cihazı hatalı kullanım
durumuna yaş, eğitim durumu, yakınma süresi ve ÖDİ cihazını kullanma parametrelerinin etkilerini Backward Stepwise
lojistik regresyon analizi ile değerlendirdiğimizde. ilacı hatalı
kullanımda ileri yaşın (60 yaş üzeri) 3.433 kat, ilkokul mezunu
olma durumunun 4.609 kat, okur yazar olmama durumunun
17.151 kat, yakınma süresinin 0-3 ay olma durumunun 5.001
kat, ÖDİ cihazını kullanma durumunun 1.837 kat arttırıcı etkisi
olduğu görülmüştür.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada 01.06.2010-30.12.2010
tarihleri arasında Ümraniye Eğitim Araştırma Hastanesi
Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran bir aydan uzun
süredir inhaler ilaç kullanan ve ilaç kullanımını etkileyecek fiziksel problemi olmayan 751 hasta çalışmaya alındı.
Hastaların yaşı, cinsiyeti, eğitim durumu, yakınma süresi
ve kullanılan cihaz bilgileri kaydedildi. Daha sonra hastalardan inhaler cihazını kullanması istenerek kullanım şekli
gözlemlendi. Kullanım becerileri Türkiye Solunum Araştırmaları Dernegi “İnhalasyon Tedavileri” Çalışma Grubunun
hazırladığı inhaler ilaç kullanma beceri çizelgesine göre
değerlendirildi. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 15.0 programı kullanıldı.
SONUÇ: İnhaler ilaç kullanımı gerektiren durumlarda hastanın kolaylıkla kullanabileceği cihazlar tercih edilmeli, cihaz seçimi hastalarla beraber deneterek yapılmalıdır. Hastaya uygulamalı inhaler cihaz eğitimi verilmeli, tedavi için
inhaler cihazı doğru kullanmanın önemini vurgulanmalı,
kontrollerde de eğitim tekrarlanarak hastanın doğru kullandığından emin olunmalıdır. Bunun için polikliniklerde,
hastalara eğitim verilecek gerekli döküman ve görsellerin
bulunduğu ortamlar hazırlanmalı, eğitimli sağlık çalışanları tarafından birebir veya grup halinde inhaler cihaz eğitimleri sık sık tekrarlanmalıdır.
85
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 025
SAĞLIK ÇALIŞANLARINDA OBEZİTE DURUMUNUN
SAPTANMASI
GAZİ BİLMEZ1, OKTAY SARI1, ÜMİT AYDOĞAN1, HANDAN İLHAN2, OSMAN TANSU TOMBUŞ1,
ABDULLAH İLHAN3, TÜRKER TÜRKER4
1 GATA AİLE HEKİMLİĞİ AD.
2 GATA ENFEKSİYON HASTALIKLARI VE KLİNİK MİKROBİYOLOJİ AD.
3 GATA İÇ HASTALIKLARI BD.
4 GATA HALK SAĞLIĞI AD.
GİRİŞ VE AMAÇ: Toplumun obezite konusunda bilinçlendirilmesinde, bu sorunların önlenmesi ve tedavisi çalışmalarının yürütülmesinde sağlık personeline önemli görevler
düşmektedir. Çalışmamızda, sağlık personelinin obezite
durumunun belirlenmesini amaçladık.
BULGULAR: Çalışmaya 634 sağlık çalışanı katıldı. Katılımcıların %61.8’i (n=392) kadındı ve yaş ortalaması 34.4 ± 7.1 yıldı
(minimum:19, maksimum:55). Ortalama boy 168.38±7.91cm.
(minimum:150, maksimum:191), ortalama kilo 68.79±13.29
kg. (minimum:42, maksimum:120) olarak tespit edildi. BKİ
ise 24.13±3.59 (minimum:15.29, maksimum:35.16) kg/m2
olarak hesaplandı. Katılımcıların 27’si (%4.3) düşük kilolu,
366’sı (%57.7) normal kilolu, 199’u (%31.4) fazla kilolu ve 42’si
(%6.6) obezdi. Katılımcıların %37.9’u aile bireylerinde kilolu
kişi olmadığını belirtirken, %39.1’i kilolu kişi sayısını 1 olarak ifade etti. Katılımcıların %37.4'ü (n=237) aile bireylerinde
kendileri dışında obez olan kişinin annesi olduğunu ifade etti.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızın örneklemini, Gülhane Askeri Tıp Akademisi GATA) sağlık çalışanları (doktor,
diş tabibi, hemşire, sağlık teknisyeni, laborant ve biyolog)
oluşturdu. Çalışmamıza katılmaya gönüllü sağlık çalışanlarının demografik verileri (cinsiyet, yaş, aile bireylerinde
kilolu/obez sayısı) ve boy-kiloları araştırmacılar tarafından
hazırlanan forma kaydedildi. Boy ve kilo verilerine göre, vücut ağırlığının (kg), boy uzunluğunun metre cinsinden karesine bölünmesiyle beden kitle indeksi (BKİ) değerleri 18.5
kg/m2 altında olanlar düşük kilolu, 18.5-24.9 kg/m2 arasında olanlar normal kilolu, 25.0- 29.9 kg/m2 arasında olanlar fazla kilolu ve 30.0 kg/m2 üzerinde olanlar obez olarak
gruplandırıldı.
SONUÇ: Sağlık çalışanları, sağlığı koruma ve geliştirme
programlarında aktif olarak yer almakta ve sağlığı geliştirme faaliyetlerinde büyük sorumluluklar almaktadırlar.
Ayrıca, mesleki sorumlulukları ve sosyal rolleri gereği,
sürdürdükleri yaşam biçimleri ile rol modeli olma ve sağlık
eğitimi yönünden hizmet verdikleri grubu etkileme özelliğine sahiptirler.
86
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 026
Obez Hastalarda Beden Kitle İndeksi ve Sigara
Kullanımı İlişkisi
NİLAY ÇÖLBE TIĞRAK1, BERK GEROĞLU1, UMUT GÖK BALCI1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Obezite, genetik ve çevresel etkileşimleri olan ciddi ve kronik bir hastalıktır. Benzer şekilde; ülkemizin uzun
süredir tanışık olduğu tütün kullanımı da; ülkemizde ve
tüm dünyada giderek artan bir sağlık sorununa dönüşmeye
başlamıştır. Hem beslenme alışkanlığı bozukluğunun hem
de sigara alışkanlığının; oral dönem saplantısı gibi benzer
etiyolojik faktörler ile bağlantılı olabileceği tartışmalar
arasındadır. Bu çalışmada da; obez hastalarda beden kitle
indeksi ile sigara kullanımı arasındaki ilişkinin ortaya konması hedeflenmiştir.
%62,1’i (n:18) ev hanımıdır. Tüm katılımcıların %27,6’sı (n:8)
1.derece obez (BKİ: 30-34,9 kg/m2), %24,1’i (n:7) 2.derece
obez (BKİ: 35-39,9kg/m2) ve %44,8’i (n:13) 3.derece morbid
obez (BKİ: >40 kg/m2)’dir. %37,9’u (n:11) hayatı boyunca hiç
sigara kullanmadığını, %31’i (n:9) hayatının bir döneminde
sigara kullanmış ve sonrasında bırakmış olduğunu, %31’i
(n:9) halen sigara kullanıyor olduğunu belirtmiştir. İlk sigara içme yaşı katılımcıların %34,5’inde (n:10) 15-25 yaş
arasındadır ve tüm katılımcıların %27,6’sı (n:8) 25 yıl ve
üzerinde süredir sigara kullanmaktadır. Beden kitle indeksi ile sigara kullanımıyla ilişkili soruların hiçbirisi arasında
istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p<0.05).
MATERYAL VE METOD: Bu çalışma ile Temmuz 2014 tarihinde İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Obezite
Polikliniği’ne başvuran hastalarda beden kitle indeksi (BKİ)
ile sigara bağımlılığı arasındaki ilişki, araştırmacılar tarafından oluşturulmuş 18 soruluk bir anket ile araştırılmıştır.
Veriler SPSS 20.0 programı ile analiz edilmiştir.
SONUÇ: Çalışmanın belli bir bölge ile sınırlı olması ve çalışmaya alınan denek sayısının az olması çalışmanın kısıtlılıklarıdır. Daha doğru sonuçlar için, bu konuda kontrol
grubunun da dahil edileceği daha geniş çaplı çalışmalar
yapılması gereklidir.
BULGULAR: Çalışmaya 29 kişi katılmıştır. Katılımcıların
%93,1’i (n:27) kadın, %6,9’u (n:2) erkek olup tüm katılımcıların yaş ortalaması 42,41 ±9,3’dür. %79,3’ü (n:23) evli ve
ANAHTAR KELİMELER: Obez, sigara bağımlılığı, beden kitle indeksi.
87
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 027
KREATİNİN KLİRENSİ DİYABETİK NÖROPATİ GÖSTERGESİ
OLABİLİR Mİ?
FATİH YILDIZ, MURAT YILDIZ, ÖZGE SAK AYDIN, ERSİN AKPINAR
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ VE AMAÇ: Diyabetik nöropati; diabetes mellitusun
(DM) kronik komplikasyonu olup değişik derecelerdeki çevresel sinir sistemi tahribatıdır. Kronik komplikasyonların
gelişiminde diyabet süresi, hastanın yaşı, cinsiyet, genetik yatkınlık, ırk ve kötü kan şekeri regülâsyonu gibi birçok
faktör rol oynar. DM ile nöropati arasındaki ilişki açıktır. DM
süresi artıkça, nöropati insidansı da artmakta ve hastaların
%50’sinden fazlasını etkilemektedir. Bu çalışmamızda aile
hekimlerinin günlük pratiklerindeki diyabetik hasta izlemlerinde renal ve nöropatik komplikasyon ilişkisini araştırmayı amaçladık.
BULGULAR: Çalışmaya %52,6’si (n: 20) erkek, toplam 38
hasta alındı. Yaş ortalamaları 55,37±14,14 (19 – 77) yıl,
hastalık süresi 14,82±8,7 (1 – 36) yıl, ortalama kreatinin
klirensi 111,24±65,87 (8 - 251) ml/dk idi. Hastaların %47’sinin (n:18) nöropatisi mevcuttu (modifiye MNSI skor ≥ 7).
Modifiye MNSI skor ≥ 7 olan nöropatili hastaların kreatin
klirensi arasında, fizik muayenede ayak görünümünde
anormal bulgu elde edilmesi ile kreatin klirensi arasında
ve fizik muayenede ayak görünümünde anormal bulgu elde
edilmesi ile noropati arasında anlamlı ilişki vardı (sırayla
p=0.001, p=0.009 ve p=0.003).
YÖNTEM: Klinikte takip edilmekte olan DM hastalara, cinsiyet, yaş, ek hastalığı olup olmadığı, hastalık süresi, kreatinin klirensi ve modifiye Michigan Neuropathy Screening
Instrument (MNSI) içeren anket ve fizik muayene yapıldı.
Veriler uygun istatistik programı kullanılarak hesaplandı.
SONUÇ: Aile hekimlerinin kronik hastalıklar içinde sık karşılaştıkları DM komplikasyonlarından nöropatinin kreatinin
klirensiyle ilişkisinin varlığı birinci basamak hekimlerinin
diyabetik nöropati ve renal komplikasyonların birlikteliğine
daha dikkat etmeleri gerektiğini düşünmekteyiz.
ANAHTAR KELİMELER: Diyabetik nöropati, kreatinin klirensi, aile
hekimliği
88
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 028
ANKARA İLİ BAHÇELİEVLER SEMTİNDE YAŞAYANLARDA
SIVI TÜKETİM DURUMU
ŞÜKRÜ ÜMİT EREN, OĞUZ TEKİN, İSMAİL ARSLAN, İZZET FİDANCI, SALİH DİLBER
ANKARA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ-AMAÇ: İnsanlar günlük sıvı ihtiyaçlarını su ve su
harici çeşitli sıvılarla karşılamaktadır. Su yerine tüketilen
sıvılarla vücuda fazladan glukoz / çeşitli elektrolitler alınmaktadır. Bu sebeple sıvı tüketim miktarı ve tüketilen sıvının cinsi insan sağlığı açısından önem arz etmektedir. Bu
çalışmanın amacı; Bahçelievler semtinde yaşayan hastaların sıvı tüketim durumlarının araştırılmasıdır.
dın=1838,34±1215,743 mlt) ama anlamlı olarak fark bulunamadı(p=0,351). Sıvı tüketim miktarı durumunun rol oynayabileceği değişkenler(kan değerleri, kan basıncı, boy,
kilo, beden kitle indeksi, kalça çevresi ölçümleri) arasında
anlamlı fark bulunamadı. Sofrada su bulunma durumuna
göre su tüketim miktarının arttığı saptandı fakat istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı(p=0,469).
GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmaya Ankara Eğitim ve Araştırma
Hastanesi Bahçelievler Semt Polikliniği’ne genel kontrol için başvuran ve bu bölgede yaşayan 51 hasta(13 erkek, 38 kadın; yaş ortalaması erkek=62,77±16,523 , kadın=51,95±16,453) dahil edildi. Sıvı tüketim miktarı ve çeşidi
günlük olarak ölçüldü. Hastalar anket yöntemi ile değerlendirilirken kan tetkikleri ve mevcut hastalılarının yanında
kan basıcı, boy, kilo, beden kitle indeksi, bel çevresi, kalça
çevresi ölçümleri de çalışmaya dahil edildi. İstatistiksel
Analiz SPSS paket programında yapıldı.
SONUÇ: Sıvı tüketim durumu, insan sağlığı açısından önem
arz etmektedir. Su yerine tüketilen sıvılarla vücuda fazladan glukoz / çeşitli elektrolitler alınmaktadır. İnsanların
sıvı tüketim algılarının oluşması ve uygun sıvı seçimi için
polikliniklerimize her ne sebeple olursa olsun başvuran
hastalara sıvı tüketimi hakkında bilgilendirilme yapılması
gerekmektedir. Böylelikle birinci basamak sağlık kuruluşlarında insan sağlığının korunmasına katkıda bulunulacaktır. Çalışmamız, su ve sıvı tüketimi ve bunun kronik hastalıklarla ilişkilendirilmesi hakkında yapılacak olan daha
ayrıntılı çalışmalara kapı aralayacaktır.
BULGULAR: Günlük alınan sıvı miktarı cinsiyetler karşılaştırıldığında; kadınlarda bu miktarın erkeklerden daha
fazla olduğu saptandı(erkek= 1411,54±410,363 mlt, ka-
ANAHTAR KELİMELER: su, sıvı tüketimi, beden kitle indeksi
89
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 029
Romatid Artrit’te Radyolojik Hasarın Sabah
Tutukluluğu Süresi, Depresif Belirtiler ve
Hastalık Süresi ile İlişkisinin Değerlendirilmesi
TAHSİN ÇELEPKOLU1, MUSATAFA AKİF SARIYILDIZ2, İBRAHİM BATMAZ2, LEVENT YAZMALAR2,
MEHMET GULİ ÇETİNÇAKMAK3, ÖMER SATICI4
1 DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
2 DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ FİZİKSEL TIP VE REHABİLİTASYON ANABİLİM DALI
3 DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ RADYOLOJİ ANABİLİM DALI
4 DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ BİYOİSTATİSTİK ANABİLİM DALI
GİRİŞ VE AMAÇ: Romatoid Artrit (RA) toplumun yaklaşık
%1’ini etkileyen, eklem yıkımı, sabah tutukluluğu ve depresif semptomlarla karakterize kronik otoimmün bir hastalıktır. Çalışmamamızın amacı; RA'lı hastalarda radylojik
hasarın hastalık semptomları, sabah tutukluluğu süresi,
depresif semptomlar ve hastalık süresi ile ilişkisini değerlendirmektir.
BULGULAR: RA’lı hastaların % 35.5’de (n=32) önerilen Larsen skoru cut off değerine göre ( ≥ 28), eroziv artrit skoru
gözlendi. Eroziv RA’lı hastalarda eroziv olmayan RA grubuna göre Anti-MCV, hastalık süresi ve Beck depresyon skoru
açısından anlamlı derecede yüksek puanlar vardı. Çalışmamızın çok değişkenli regresyon analizleri, RA’da Beck
depresyon skoru, hastalık süresi ve sabah tutukluğu süresi
bağımsız olarak radyolojik skor ile ilişkili saptandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız kesitsel tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. RA tanısı konan doksan hasta çalışmaya alındı. Tüm hastalara Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile
birlikte Romatoid Artrit Yaşam Kalitesi (RAQoL) ve Sağlık
Değerlendirme Anketi (SDA) ölçekleri uygulandı. Hastalık
aktivitesi, Hastalık Aktivite Skoru (HAS) 28 ölçeği ile değerlendirildi. Mutasyona uğramış Sitruline Vimentin’e karşı
gelişen Antikor (Anti MCV) miktarı Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) ile analiz edildi. Hastalardaki radyolojik hasar modifiye Larsen yöntemi ile hesaplandı.
SONUÇ: RA'da radyolojik hasar multifaktöryel orijinli olmakla beraber, hastalık süresi, sabah tutukluğu süresi,
Anti-Siklik citrullinated peptid (anti-CCP) düzeyleri ve depresif belirtiler gibi hastalıkla ilgili değişkenlerle de ilişkilidir.
ANAHTAR KELİMELER: Romatoid Artrit, radyolojik hasar,
depresyon, sabah tutukluğu süresi, Anti-MCV
90
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 030
Diabetes Mellituslu Hastalarda HbA1C düzeyi ile
Uyku Bozukluğu İlişkisine Dair Bir Ön Çalışma
UĞUR BİLGE1, SEDA GÜLER1, PINAR YILDIZ1, AHMET KESKİN2
1 Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi
2 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
AMAÇ: Tip 1 ve tip 2 Diabetes Mellituslu (DM) hastalarda
HbA1C düzeyi ile uyku bozukluğu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi. Materyal -Metod: Kliniğimize rutin kontrolleri nedeniyle başvuran DM’lu hastalara Epworth, Pittsburgh ve Berlin anketleri uygulandı. HbA1C düzeyleri ve
hedef HbA1C değerlerine ulaşma oranı ile ölçek skorları
arasındaki ilişki sorgulandı.
tif sleep apne açısından yüksek riskli hasta grubundaydı.
HbA1C düzeyleri ile Epworth skorları arasında pozitif, Pittsburg skorları arasında ise negatif zayıf ilişki bulundu
(p>0,005). Berlin anketine göre yüksek riskli hasta grubunda HbA1C’nin hedef değerin üzerinde olma olasılığı daha
yüksek bulundu.
TARTIŞMA: Bu çalışmanın kısıtlılığı hasta sayısının düşük
olmasıdır. Buna rağmen HbA1C ile uyku anketleri arasında istatistiksel olarak zayıf bir ilişki mevcuttur. Çalışmanın
çok merkezli olarak daha yüksek hasta sayılarında geliştirilmesi planlanmaktadır.
SONUÇLAR: Çalışmaya 20 kadın, 12 erkek toplam 32 hasta dahil edildi. Hastaların %84,4’ü sigara kullanmıyordu.
Hastaların %37,5’inde HbA1C hedef değer olan %6,5’un
altındaydı. Hastaların %78,1’inde Epworth’a göre uyuklama ihtimali yüksek, Berlin anketine göre %50’si obstrük-
91
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 031
Tip2 diyabetli hastaların aile hekimi ile iletişimi
ile ilgili görüş ve deneyimleri: Kalitatif Çalışma
DUYGU AYHAN BAŞER1, RABİA KAHVECİ1, HİLAL AKSOY2, PINAR DÖNER3, İSMAİL KASIM1,
İRFAN ŞENCAN1, ADEM ÖZKARA1
1 Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2 ANKARA ETİMESGUT TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
3 KİLİS TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
AMAÇ: Bu niteliksel çalışmada, Tip 2 diyabetli hastaların
takiplerinde birinci basamağı tercih etme durumlarını,
birinci basamaktaki DM yönetimine dair görüşlerini, aile
hekimleri ile aralarındaki iletişimi ve aile hekimleri ile iletişimlerinde etkili olan faktörleri ve nedenlerini saptamak
amaçlanmıştır.
BULGULAR: DM hastaları, kapsamlı, bütüncül yaklaşımı ve
hekime ve aile sağlığı merkezine kolay ulaşımından dolayı
takiplerinde aile hekimini seçebilmektedirler. Aile hekiminde aradıkları özellikler ise samimiyet, ulaşım kolaylığı,
empati, yüksek bilgi düzeyidir.
SONUÇ: Çalışmamızda, sağlık hizmetleri içinde çok önemli bir yere sahip olan birinci basamak sağlık sistemlerinde
çekirdek yeterliliklerinin, DM gibi kronik hastalıkların yönetiminde hastaların aile hekimlerinden beklentileri doğrultusundaki gereken özellikleri karşıladığı saptanmıştır.
GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmada araştırmaya katılmaya gönüllü olanlardan, maksimum çeşitlilik örneklemesi ile seçilmiş 20 tip 2 diyabetli hasta ile, derinlemesine, yarı (gevşek)
yapılandırılmış 16 soru ile, yüz yüze görüşmeler yapılmış
ve içerik analizinde teori geliştirme metodu kullanılmıştır.
92
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 032
Tip 2 Diabetik Hastalarda Parathormon ile 25-OH
Vitamin D ve 1,25 OH Vitamin D Arasındaki İlişkiye
Yönelik Bir Ön Çalışma
UĞUR BİLGE1, GÖKNUR YORULMAZ2, NARGÜLER TOMUŞ3
1 Eskişehir Osmangazi Üni. Tıp Fak. Aile Hekimliği AD
2 ESKİŞEHİR DEVLET HASTANESİ, ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA KLİNİĞİ
3 ESKİŞEHİR DEVLET HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
AMAÇ: Tip 2 diabetik hastalarda parathormon ile 25-OH vitamin D ve 1,25 OH vitamin D arasındaki ilişkiye yönelik retrospektif bir ön çalışma yapmaktır. Metod: Kliniğimize ve
Eskişehir Devlet Hastanesi Endokrinoloji kliniğine başvuru
yapmış olan tip 2 diabetik hasta dosyaları retrospektif olarak incelendi ve herhangi bir endikasyonla parathormon,
25-OH vitamin D ve 1,25 OH vitamin D bakılmış hastalar
çalışmaya alındı.
SONUÇLAR: Toplam 88 hasta çalışmaya alındı (59 erkek, 29
kadın). Parathormon ile 1,25 OH vitamin D düzeyleri arasında bir ilişki bulunmazken parathormon ile 25 OH vitamin D
arasında negative fakat anlamlı bir ilişki bulundu.
TARTIŞMA: 25 OH vitamin D, vitamin D’nin vucutta ki durumunun ana belirtecidir. Diabetik hastalarda değerlendirilmesi faydalı olacaktır.
93
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 033
HOMA-IR düzeyleri ile Glomerüler Filtrasyon Hızı
İlişkisi Var mı? Bir Ön Çalışma
GÖZDE GÜLTEKİN, NURGÜL ŞİMŞEK, UĞUR BİLGE, İLHAMİ ÜNLÜOĞLU
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği AD
AMAÇ: Bu çalışmada amacımız Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran
HOMA-IR hesaplanan hastalarda, HOMA-IR ile glomerüler filtrasyon hızı arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemektir. Materyal Metod: Bu bir retrospektif çalışmadır.
Hastaların dosyalarından GFR değerleri Cockgroft-Gault
(CG) formülü ile hesaplandı ve HOMA-IR istenen hastalarda
ki bu değerler ile korelasyonuna bakıldı.
SONUÇLAR: Çalışmaya 23’ü kadın, 12’si erkek toplam 35
kişi alındı. Hastaların yaş ortalaması 39,17±13,11 yıldı. Hastaların 17’sinde HOMA-IR değerine göre insülin direnci
saptandı. Yapılan analizde HOMA-IR değeri ile GFH arasında pozitif yönde düşük bir ilişki saptandı.
TARTIŞMA: Mevcut kanıtlara göre artmış yağlanma ve insülin direnci ile renal vasküler hasar arasında direkt bir
ilişki vardır. Bu ilişkinin daha kapsamlı araştırmalarla incelenmesi gerekmektedir
94
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 034
DİYABET VE OBEZİTE HASTALARINDA SİGARA BIRAKMA
VE BIRAKMA SÜRESİ
AKATLI KÜRŞAD ÖZŞAHİN
Başkent Üniversitesi
AMAÇ: Diyabet ve obezite poliklinik hastalarında sigara bırakma ve bırakmanın sürdürülebilirlik oranı araştırılması
Materyal-Metod: Başkent Üniversitesi aile hekimliği polikliniğine başvuran 2069 kadın , 1308 erkek toplam 3377
hastanın sigara kullanım durumu, bırakma durumu ve bırakmanın ne kadar sürdürebildiği sorgulanmıştır.
kadın, 251 erkek )son bir yıl içinde sigara bırakmayı ( %10)
denemişler ve bunlardan 61 kadın ve 92 si erkek olmak üzere 153 tanesi (%4)bir yıl boyunca sigara kullanmamış olduklarını bildirmişlerdir.
SONUÇ: Diyabet ve obezite hastalarında sigara içme sıklığı
toplum geneline yakın olup bırakma oranı toplum bırakma
değerlerinin (%7) altındadır.
BULGULAR: Hastalarımızın 1462 adedi (547 kadın, 915 erkek) sigara kullanıyor idi. Kullanıcılardan 338 adedi (137
95
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 035
OBEZ VE AŞIRI KİLOLU OLGULARDA FARKLI
ANTROPOMETRİK İNDEKSLERİN METABOLİK SENDROM
DURUMUNU BELİRLEMEDE PREDİKTİF DEĞERLERİNİN
KARŞILAŞTIRILMASI
FEYZA BEZİRGAN, YUNUS CEM SARIGÜZEL, MEHMET HARUN DELER, USAME VELİOĞLU,
DAVUT BALTACI
Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği
GİRİŞ: Metabolik sendrom (MetS) diyabet (DM) ve kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörleri topluluğudur. MetS
gelişimi için bilinen en önemli faktör santral obezitedir.
sistolik ve diyastolik kan basıncı ve bel çevresi (WC) farklı antropometrik ölçümlerle arasındaki korelasyonda HDL
seviyesi WHR, WHtR, CoI, WC, BIA-V, VKI ile orta düzeyde
negatif ilişki; BIA-F ve BAI ile zayıf düzeyde negatif ilişki
göstermiştir. HDL, VAI ile güçlü negatif korelasyon göstermiştir. TG seviyesi WC, VKI, BIA-F, BIA-V, WHR, WHtR, BAI
ve CoI ile orta düzey pozitif korelasyon göstermiştir. VAI ile
güçlü pozitif korelasyon göstermiştir. AKŞ WC, VKI, BIA-F,
BIA-V, WHR, WHtR, BAI, VAI ve CoI ile orta düzey pozitif
korelasyon göstermiştir. Sistolik ve diyastolik kan basıncı
değerleri tüm antropometrik ölçümlerle orta düzey pozitif korelasyon göstermiştir (Tablo 2). Tüm olgularda MetS
tahmin etmede antropometrik ölçümler sırasıyla (kesim
değeri, özgüllük, duyarlılık) VAI için >4,6, 71,4, 81,8; BAI için
>53,25; VKI için >31,1, 82,3, 55,2; CoI için >1,23, 70,3, 54,5;
WHR için >0,82, 81, 38,1; WHtR için >0,60, 79,7, 60; BAI-F için
>40, 72, 50; BAI-V >8, 70,9, 60,4 olarak bulunmuştur. Erkek ve bayan olgularda MetS durumunu belirlemede farklı
antropometrik ölçümler için kestirim ve özgüllük/duyarlılık
prediktif değerleri arasında farklı sonuçlar bulunmuş olup
Şekil 1 ve 2’de verilmiştir.
AMAÇ: Obez ve aşırı kilolu olgularda farklı antropometrik
indekslerin MetS durumunu belirlemede prediktif değerlerin karşılaştırılması amaçlanmıştır. METOT: Aile Hekimliği Obezite Polikliniğine başvuran hastalara ait sosyo- demografik, klinik ve laboratuvar verileri geriye dönük olarak
hasta kayıtlarından alınmıştır. Özgeçmişinde DM, kanser,
kronik kalp ve böbrek hastalıkları ve koroner arter hastalığı olan hastaların verileri çıkarılmıştır. MetS tanısı ATP-III
kriterlerine göre belirlenmiştir. Olgulara ait farklı antropometrik ölçümler vücut kitle indeksi (BMI), bel- kalça oranı
(WHR), bel-boy oranı (WHtR), konisite indeksi (CoI), viseral
Adiposite indeksi (VAI), vücut adiposite indeksi (BAI) ve biyoelektrik empedans vücut total/viseral yağ analizi (BIA-F/
BIA-V) hesaplanarak MetS durumuna göre karşılaştırılmış
ve her bir ölçüm için MetS durumunu belirlemedeki prediktif ve cut-off değerleri belirlenmiştir.
BULGULAR: Toplam 3623 olgudan (kadın %83,3; erkek
%16,7) %43,2’sinde MetS saptandı. Olgulara ait antropometrik ölçümler MetS grupları arasında karşılaştırıldı.
Tüm antropometrik ölçümler MetS tanısı alan olgularda almayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek
bulundu (Tablo 1). MetS tanı kriterleri olan TG, HDL, AKG,
SONUÇ: Tanımlanmış farklı antropometrik ölçümler arasında MetS belirlemede VAI, WHtR, BAI-V. MetS kriterleri
ile BIA ve BAI-F diğer antropometrik ölçümlere göre zayıf
korelasyon göstermiş olup MetS tanı kriteri olarak WC ile
birlikte VAI, BAI ve WHtR ölçüm kriteri olarak alınabilir.
96
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Şekil 1
Şekil 2
97
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1
MetS Grupları
MetS (+)
MetS Gruplar
MetS (-)
P
BAI
58,1±9
51,3±9,3
<0,001
VAI
7,3±5,2
3,6±2
<0,001
CoI
1,3±0,1
1,2±0,1
<0,001
WHR
0,9±0,7
0,84±0,1
<0,001
Değişkenler
WHtR
0,6±0,1
0,6±0,1
<0,001
BMI
36,7±6,3
30,8±6,5
<0,001
BIA-F
43,3±7,8
38,1±10,5
<0,001
BIA-V
11,02±4,2
8,4±4,1
<0,001
WC
106,7±11,4
94,1±13,7
<0,001
Farklı Antropometrik Ölçümlerin Gruplar Arasında Karşılaştırılması
Tablo 2
VKI
BIA-F
BIA-V
WHR
WHtR
BAI
VAI
CoI
HDL r
-,0214
-0,053
-0,208
-0,206
-0,260
-0,063
-0,699
-0,165
-p
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
TG r
0,276
0,123
0,283
0,300
0,312
0,158
0,931
0,256
-p
< 0,001
0,002
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
AKŞ r
0,252
0,144
0,237
0,133
0,266
0,209
0,162
0,164
-p
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
SKB r
0,461
0,239
0,390
0,220
0,453
0,365
0,211
0,241
-p
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
DKB r
0,441
0,236
0,367
0,197
0,423
0,348
0,199
0,216
-p
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
WC r
0,850
0,523
0,668
0,561
0,945
0,697
0,391
0,699
-p
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
Obez ve Aşırı Kilolu Olgularda Farklı Antropometrik İndekslerin Metabolik Sendrom Durumunu Belirlemede Prediktif Değerlerinin
Karşılaştırılması
98
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 036
Aile Hekimliği Pratiğinde Bayan Olgularda
Framingham Risk Skoru Uygulaması
FEYZA BEZİRGAN, YUNUS CEM SARIGÜZEL, MEHMET HARUN DELER, MEHMET SERKAN
KARAÇAM, DAVUT BALTACI
Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği
GİRİŞ: Hastalıkları önlenmesi aile hekimliğinin en önemli sağlık hizmeti bileşenidir. Kardiyovasküler hastalıkların
önlenmesinde Framingham Risk Skoru(FRS) ileriki on yıl
içerisinde muhtemel kardiyak bir olayı tahmin etmede sık
kullanılan bir skorlamadır.
BULGULAR: Olgulara ait kardiyometabolik ve antropometrik
ölçümler Tablo 1’de verilmiştir. VKI gruplarına göre 10 yıllık
KV risk durumları karşılaştırıldığında orta ve yüksek risk taşıyan olgular aşırı kilolu ve obez gruplarda normal kilolu olgulara göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,001).
MetS olan olgularda olmayanlara göre FRS oldukça istatistiksel olarak yüksek saptandı (p<0,001). Prediyabet olan olgularda ortalama FRS anlamlı yüksek bulundu (p<0,001). Anti-hipertansif tedavi altında ve kötü kan basıncı(KB) kontrolü olan
hipertansif olgularda ortalama FRS hedef kan basıncında
olan olgulara göre oldukça yüksek gözlendi (p<0,001). Tedavi
almayan fakat kan basıncı değerlerine göre FRS karşılaştırıldığında evre 2 ve evre 1 hipertansif olgularda FRS oldukça
yüksek saptandı (p<0,001) (Şekil 1). FRS’na göre 10 yıllık KV
risk kategorize edildiğinde MetS(+) (p<0,001), prediyabet (+)
(p<0,001), IR(+) (p=0,001) ve kötü kan basıncı kontrolü olan
olgularda (p<0,001) olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı artış gözlenmiştir. VKI, BIA-F, BIA-V, CoI, BAI, VAI, WHR,
WHtR ölçümlerinin sırası ile orta ve yüksek 10 yıllık yüksek
KV risk prediktif değerleri için ROC analizi Tablo 2’de verilmiş olup BIA-V(p<0,001), WHtR(p<0,001) ve VAI(p<0,001)’nin en
yüksek değere sahip olduğu bulunmuştur.
AMAÇ: Bu çalışmada Aile Hekimliği pratiğinde Framingham Risk Skorunun kullanımının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Metot: Aile Hekimliği Polikliniği’ne son 3 yıl
içerisinde başvuran ardışık hastalar içerisinden (n=4606)
bilinen diyabet, koroner arter hastalığı, böbrek ve akciğer
hastalığı dışında 18-80 yaş arası bayan olgularda (n=3637)
retrospektif olarak veriler tarandı. Olguların antropometrik ölçümleri, kardiyometabolik risk parametreleri ve FRS
belirlendi. FRS ile antropometrik ölçümler ve metabolik
risk parametreleri arasında korelasyon incelendi. Olguların 10 yıllık düşük, orta ve yüksek kardiyovasküler(KV)
risk durumları belirlenerek obezite derecesi, metabolik
sendrom (MetS) durumu, prediyabet ve hipertansif hastalarda kan basıncı kontrol grupları arasında karşılaştırma
yapıldı. Antropometrik ölçümlerin (vücut kitle indeksi: VKİ,
biyoelektrik empedans viseral/total yağ analizi: BIA-V/F,
bel-kalça oranı: WHR, bel-boy oranı: WHtR, viseral adiposite indeksi: VAI, vücut adiposite indeksi: BAI ve konisite indeksi: CoI) yüksek KV risk belirlemedeki prediktif, cut-off,
özgüllük ve duyarlılık analizi yapıldı.
SONUÇ: FRS kriterleri arasında antropometrik ölçümler
yer almamakta; fakat bu çalışmada gösterilmiştir ki antropometrik ölçümlerin özellikle BIA, WHtR ve VAI için belirlenen kesim noktalarında obez ve aşırı kilolu olgular
99
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Şekil 1
Tablo 1
10 YILLIK KV RİSK
DÜŞÜK (%)
Framingham Risk Skoru
ORTA-YÜKSEK (%)
Normal
96,0
4,0
Aşırı kilolu
85,1
14,9
Obez
75,3
24,7
PreDM (+)
67,8
13,2
PreDM (-)
84,7
15,3
MetS (+)
65,8
34,2
MetS (-)
89,8
10,2
IR (+)
79,2
20,8
IR (-)
84,2
15,8
Kötü kontrol
29,2
70,8
Hedefte kontrol
58,3
41,7
GRUPLAR
p
obezite derecesi
<0,001
PreDM durumu
<0,001
MetS durumu
<0,001
Insülin Direnci
0,001
KB kontrol
<0,001
Olguların obezite, preDM, MetS durumu, IR durumu ve kan basıncı kontrol durumuna göre 10 yıllık kardiyovasküler risk dağılımı
100
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 2
101
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 037
Obez Hastalarda Dispne Şiddetinin
Değerlendirilmesi
HASRET AYGÜN1, MERTER ALANYALI1, YASEMİN ŞİMŞEK1, UMUT GÖK BALCI1, LEVENT USTA2,
KURTULUŞ ÖNGEL3
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ GÖĞÜS HASTALIKLARI SERVİSİ
3 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Dispne, kişinin güçlükle nefes alıp verme hali olup;
anemi, kardiyovaskuler hastalıklar, obezite, hipertiroidi,
yoğun egzersiz ve akciğer hastalıkları ile birlikte görülebilen bir semptomdur. Şiddetine göre 5 evrede sınıflandırılır.
Vücutta zararlı ölçüde yağ dokusu artışı anlamına gelen
obezite de birçok kronik hastalığa yol açarak, çeşitli oranlarda morbidite ve mortaliteye neden olan önemli bir sağlık sorunudur. Obezitede, boyun çevresinde yağ dokusunun
artmasıyla üst hava yolunda daraltma ve tıkanma eğilimi
artmaktadır. Obezite ve dispne arasındaki yakın ilişki nedeniyle, obez hastalarda solunum fonksiyonlarının sorgulanması önemlidir. Bu bildiride de solunum fonksiyon testleri
ile obez hastalarda dispne şiddetinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir.
MATERYAL VE METOD: Çalışma 2014 yılı Haziran-Temmuz
aylarında İzmir Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi Obezite Polkliniği’ne başvuran hastalar üzerinde gerçekleştirildi. Rastgele seçilmiş 40 obez hastaya, araştırmacılar
tarafından oluşturulmuş, dispne şiddetini saptamaya yönelik anket yanısıra solunum fonksiyon testi uygulanarak,
sonuçları istatistiksel olarak değerlendirildi.
sı 46,2 (min:18, max:79) yaş idi. Eğitim düzeyine göre dağılım
hemen hemen her grupta eşitti. Çalışmaya katılan hastaların %70’inde (n:28) obezite yanısıra ek hastalık da mevcuttu
ve hastaların %60’ı (n:24) medikal tedavi kullanmaktaydı.
Hastaların vücut kitle indeksi ortalaması 37,99+5,47 (min:29max:56,5) olarak hesaplanırken; 8 hasta (%20) kilolu, 20 hasta (%50) obez, 10 hasta (%25) morbid obez olarak kaydedildi.
Dispne şiddetine göre; %40 evre-1 (n:16), %35 evre-2 (n:14),
%12,5 evre-4 (n:5) ve %12,5 evre-5 (n:5) olarak tespit edildi.
Fev1 değerine göre 3 hasta (%7,5), fvc değerine göre 9 hasta
(%22,5) ve fev% değerine göre 4 hasta (%10) solunum fonksiyon testlerinde dipne kriterlerini sağlamaktaydı.
SONUÇ: Solunum fonksiyon testlerine kıyasla, klinik dispne
şikayetleri obez hastalarda daha belirgin görülmektedir.
Etiyolojisi ne olursa olsun, dispne şikayeti olan obez hastalarda temel sebebe yönelik tedavi düzenlenirken obezitenin
ortadan kaldırılmasına yönelik planlamanın da yapılması
gerektiği düşünülmektedir.
ANAHTAR KELİMELER: Dispne, obezite, solunum fonksiyonları
BULGULAR: Çalışmaya katılan obez hastaların yaş ortalama-
102
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 038
Antropometrik Ölçümlerin Alkolik Olmayan
Karaciğer Hastalığında Yağlanma Derecesi
ile Olan İlişkisi ve Prediktif Değerlerinin
Karşılaştırılması
FEYZA BEZİRGAN, YUNUS CEM SARİGÜZEL, MEHMET HARUN DELER, MEHMET SERKAN
KARACAM, LEZİZ HAKAN, DAVUT BALTACI, ISMAİL HAMDİ KARA
Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği
GİRİŞ: Alkolik olmayan karaciğer hastalığı (NAFLD) obezite, diyabet ve metabolik sendrom ’da (MetS) sik görülmekte. Özellikle
obez hastalarda santral yağlanma ile yakından ilişkilidir.
AMAÇ: Farklı vücut adipozite indekslerinin NAFLD ile ilişkisi ve
derecesini belirlemede prediktif değerlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Metot: Aile Hekimliği Polikliniğinde 2013 yılı
içerisinde abdominal ultrason (USG) yapılan bayan olguların
karaciğer yağlanma derecesi, antropometrik ölçümleri ve fizik
muayene bulguları poliklinik hasta kayıtlarından verileri toplanmıştır. Öncesinde diyabet, Hepatit B/C ve kronik karaciğer hastalığı olan olgular analize alınmamıştır. Kriterlere uygun 18-80
yaş arası toplam 712 kadın olguya ait veriler dahil edildi. Vücut
kitle indeksi (BMI), bel çevresi (WC), bel-kalça oranı (WHR), belboy oranı (WHtR), konisite indeksi (CoI), viseral Adipozite indeksi
(VAI), vücut Adipozite indeksi (BAI) ve biyoelektrik empedans
vücut total/viseral yağ analizi (BIA-F/BIA-V) uygun formüllerle
hesapladı. Bu ölçümlerin karaciğer yağlanma derecesi (NAFLD+
ve NAFLD-; grade 0, 1, 2 ve 3) ile olan ilişkisi ve prediktif değerler
uygun istatistiksel yöntemlerle analiz edildi.
BULGULAR: olgulara ait antropometrik ölçümler, karaciğer
fonksiyon testleri (KCFT) ve yas gibi temel özellikler tablo 1’ de
verilmiştir. Olguların % 34,8’i normal kilolu, %11,2’si aşırı kilolu ve
%53,9’u obez idi. USG sonucuna göre NAFLD ile uyumlu olgu sa-
103
yısı 350 (%49,2)’dır. Grade 1, 2 ve 3 olan olguların oranı ise siyasi
ile %19,4, %17,4 ve %12,2 idi. NAFLD+ olgularla NAFLD- olgular
arasında antropometrik ölçümler, KCFT değerleri karşılaştırılmış
ve NAFLD+ olgularda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur
(Tablo 2). Yağlanma derecesi ile antropometrik ölçümler arasında yapılan korelasyon analizinde orta CoI (r=0,251; p<0,001)
ve VAI (r=0,301; p<0,001) ile orta düzey; BAI (r=0,625; p<0,001),
WHtR (r=0,569; p<0,001), VKI (r=0,649; p<0,001), BIA-F (r=0,576;
p<0,001), BIA-V (r=0,539; p<0,001) ve WC (r=0,564; p<0,001) ile
güçlü korelasyon gösterirken; WHR (r=0,053; p=0,161) ile bir
korelasyon göstermemiştir. Ayrıca, ortalama ALT, AST ve GGT
değerleri antropometrik olçum değerleri arasındaki korelasyon
analizinde ALT ve GGT tüm antropometrik ölçümlerle değişik
düzeyde orta ve zayıf pozitif ilişki gösterirken; AST yalnızca VKI,
WC, WHtR, BAI, VAI ve BIA-V ile anlamlı fakat zayıf korelasyon
göstermiştir (Tablo 3). Farklı vücut adipozite indekslerinin NAFD
durumunu belirlemek için yapılan ROC analizi şekil 1’de verilmiştir. BAI, WHtR, WC, BIA-F ve VKI antropometrik ölçümler için AUC
en yüksek değere sahiptirler.
SONUÇ: FRS kriterleri arasında antropometrik ölçümler yer almamakta, fakat bu çalışmada gösterilmiştir ki antropometrik ölçümlerin özellikle BIA, WHtR ve WAI için belirlenen kesim noktalarında obez ve aşırı kilolu olgulara FRS ile KV risk belirlenmelidir.
(Bayan olgularda Framingham Skorlamasının işlerliği çalışması)
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1
Değişkenler
Yas
VKI
BIA-F
BIA-V
WC
WHR
WHtR
CoI
VAI
BAI
ALT
AST
GGT
Ortalama ± Standart Sapma
36,2 ± 10,8
30,9 ± 16,8
37,3 ± 12,3
7,74 ± 1,0
93,9 ± 16,8
0,84 ± 0,07
0,58 ± 0,11
1,22 ± 0,09
4,5 ± 3,4
51,4 ± 11,5
19,1 ± 8,26
20,2 ± 9,6
17,8 ± 12,2
Olguların temel antropometrik ölçümleri ve Karaciğer Fonksiyon Testleri
Tablo 2
Antropometrik Ölçümler ve
KCFT
Yas
VKI
WC
WHR
WHtR
BIA-F
BIA-V
BAI
VAI
CoI
ALT
AST
GGT
NAFLD Durumu
NAFLD (+)
36,5 ± 10,1
36,1 ± 7,6
103,6 ± 14,1
0,85 ± 0,07
0,64 ± 0,09
44,2 ± 8,2
9,4 ± 3,3
58,1 ± 10
5,4 ± 3,9
1,24 ± 0,08
21,9 ± 7,0
21,1 ± 11,6
19,8 ± 4,3
NAFLD Durumu
NAFLD (-)
38,9 ± 11,2
25,9 ± 6,7
85,4 ± 14,8
0,84 ± 0,07
0,53 ± 0,08
30,3 ± 11,7
6,0 ± 3,9
45,2 ± 9,0
3,6 ± 2,7
1,21 ± 0,09
15,6 ± 10,1
19,1 ± 6,9
15,5 ± 7,9
p
0,048
< 0,001
< 0,001
0,046
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
< 0,001
0,021
0,001
Alkolik olmayan Yağlı Karaciğer Hastalığı Olan ve Olmayan olgular arasında Antropometrik Ölçümlerin ve Karaciğer Fonksiyon Testlerinin Karşılaştırılması
Antropometrik olcumlerle KCFT ve Karaciger Yaglanma Derecesi arasindaki Korelasyon
104
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 039
Egzersiz Durumunun Kilo Verme ile İlişkisi
MERTER ALANYALI1, BERK GEROĞLU1, HASRET AYGÜN1, YASEMİN ŞİMŞEK1 , UMUT GÖK BALCI1,
KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Obezite; vücut yağ oranının aşırı oranlarda artması
ile karakterize bir hastalıktır. Başta gelişmiş ülkeler olmak
üzere dünyanın birçok bölgesinde giderek büyüyen önemli
bir toplumsal problemdir. Obezite birçok kronik hastalıkla birliktelik gösterebildiği gibi sağlıklı yaşam biçimi davranışlarıyla da ilişkilidir. Türkiye’de özellikle son yıllarda
fiziksel inaktivite obezitenin yaygınlaşmasına neden olmuştur. Obezite tedavisinde de egzersizin yeri bilinen bir
gerçektir. Bu araştırma ile; egzersiz ve kilo verme arasındaki ilişki konusunda kişilerin tutum ve davranışlarını değerlendirerek, farkındalık yaratmak amaçlanmıştır.
MATERYAL VE METOD: Çalışma, 2014 Haziran-Temmuz aylarında gerçekleştirildi. Obezite polikliniğine herhangi bir
nedenle başvurmuş olan 46 hasta çalışmaya dahil edildi.
Hastalara sosyodemografik özelliklerini ve kilo durumlarını sorgulayan 15 soruluk bir anket ve beraberinde uluslararası fiziksel aktivite anketi kısa formu uygulandı. Veriler
istatistiksel olarak yüzde dağılım ve anlamlılık açısından
değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 46 kişinin %93,5’i (n:43)
kadın, %6,5’i (n:3) erkekti. Yaş ortalamaları 46,52±12,98
(min:17, max:79) olarak bulundu. 32 kişi (%69,6) ev hanı-
105
mıydı. Hastaların vücut kitle indeksi ortalaması 37,86+6,98
(min:27,6-max:61,8) olarak hesaplanırken; 4 hasta (%8,69)
normal kilolu, 12 hasta (%26,08) kilolu, 17 hasta (%36,95)
obez, 13 hasta (%28,26) morbid obez olarak kaydedildi. 34
hastada (%73,9) obezite ile birliktelik gösteren en az 1 kronik hastalık mevcuttu ve 31 hasta (%67,39) bu rahatsızlıklar için en az 1 ilaç kullanmaktaydı. Çalışma grubuna dahil
olanlar büyük oranda alkol ve sigara kullanmamaktaydı
(sırasıyla; %93,5 ; %76,1). Egzersiz ile ilişkili olarak 9 hasta
(%19,5) pedometre kullanırken, 37 hasta (%80,5) kullanmamaktaydı.Uluslararası fiziksel aktivite anketi METZ-skoruna göre; 25 hasta (%54,3) yetersiz (<600 puan), 19 hasta (%41,3) orta derecede yeterli (600-3000 puan), 2 hasta
(%4,3) yeterli (>3000 puan) olarak puanlandırıldı.
SONUÇ: Obezite polikliniğine başvuran hastalar değerlendirildiğinde; büyük çoğunluğu morbid obezlerden oluşmaktadır. Bu grup için egzersiz çok önemli olmakla birlikte,
çalışma grubunda egzersiz yapma oranları yeterli değildir.
Bu yönde hem çalışanlara hem de hastalara düzenli eğitim
verilmesi gereklidir.
ANAHTAR KELİMELER: Egzersiz, eğitim, kilo, obezite.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 040
KORONER ARTER HASTALARININ METABOLİK SENDROM
AÇISINDAN TAKİPLERİ GEREKLİDİR
FATMA GÖNÜL DOĞAN, DİDEM KAFADAR, MUSTAFA HAKAN DİNÇKAL
İSTANBUL BAĞCILAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
AMAÇ: Metabolik sendromun(MetS) bileşenleri arasında;
santral obezite, hipertrigliseridemi, düşük HDL kolesterol,
hipertansiyon ve diabetes mellitus, bozulmuş glukoz toleransı veya insülin direnci yer almaktadır. Kardiyovasküler
mortalite, MetS olan hastalarda %12 iken, MetS olmayanlarda bu oran %2.2 dir. Çalışmamızda koroner arter hastalığı (KAH) tanılı hastaların özellikleri MetS tanı kriterleri
çerçevesinde incelenmiştir.
MATERYAL VE METOD: Çalışmamıza dahil edilen 77 hastanın MetS açısından tanı kriterleri sorgulandı, bu kriterleri
taşıyan hastaların sigara kullanımı, sosyodemografik özellikleri ile laboratuar parametreleri incelendi.
BULGULAR: Hastaların 58’i(%75,3) erkek, 19’u(%24,7) kadındı ve yaş ortalaması 63 idi. 22 hastanın (%28,6) sigara
kullanmadığı, 55 hastanın ise (%71,4) sigara kullandığı
görüldü. Akut koroner sendrom(AKS) sonrasında hastaların 37si(%48,1) koroner bypass operasyonu geçirmiş,
40ına(%51,9) ise PTCA( perkütan transluminal koroner anjioplasti) uygulanmıştı. Sigara kullanan 55 hastanın 29una
(%52,7) sigara kullanmayan 22 hastanın 8ine(%36,4) bypass tedavisi uygulanmıştı. MetS açısından değerlendirilebilen 72 hastanın 45i(%62,5) tanı kriterlerini taşıyordu.
MetS olan hastaların 30u(%66,7) erkek, 15i(%33,3) kadındı
ve hastaların %58,3ü ilköğretim mezunuydu. MetS olanlarda cinsiyete göre 65 yaş altı ve 65 yaş üstü olmak arasında
anlamlı fark yoktu (p=0,128). Sigara kullanmamış 22 has-
106
tanın 14 ünde(%63,6), sigara kullanmış olan 50 hastanın da
31inde(%62) metabolik sendrom bulunuyordu. MetS olanlarda sigara kullanımıyla 65 yaş altı ve 65 yaş üstü olmak
arasında anlamlı fark yoktu (p=0,72). Sigara kullananların
MetS olup olmamasıyla bypass operasyonu geçirmesi arasında anlamlı fark yoktu (p=0,216). Miyokard infarktüsü (MI)
geçirenlerde bypass operasyonu geçirmekle sigara kullanım öyküsü arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,367). MI
geçirenlere bypass operasyonu veya PTCA uygulanması ile
metabolik sendrom bulunması arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p=0,878, p=0,111).
SONUÇ: Çalışma grubumuzda AKS geçirme oranının erkeklerde daha fazla olduğu ve en çok 7.dekatta görüldüğü
tespit edildi. AKS geçiren hastalarda yüksek oranda sigara
kullanma öyküsü bulunuyordu. AKS geçirmiş hastaların
büyük oranda metabolik sendrom tanı kriterlerini taşıdığı
görülmüştür. Evli olmayan hastalarda metabolik sendrom
sıklığı daha yüksek bulunmuştur. MetS olan hastaların KAH
riskinin 3 kat artmış olması nedeniyle daha yakın takip edilmeleri, bu noktada aile hekimliğinde bu hastaların yaşam
tarzı değişiklikleri, tedavilerini aksatmamaları hususunda
her vizitte bilgilendirilmeleri gerekmektedir. KAH hastalarının takibinde aile hekimleri ve kardiyologların beraber
çalışması gerektiği; bu hasta grubunun çoğunda metabolik
sendrom bulunması nedeniyle tekrar AKS geçirme risklerinin yüksek olduğu göz ardı edilmemelidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 041
AİLE HEKİMLİĞİ POLİKLİNİĞİNE BAŞVURAN
TİROİD HASTALIĞI TANISI ALAN HASTALARIN
DEĞERLENDİRİLMESİ
SERAP BİLGİÇ DALKIRAN, DİDEM KAFADAR, ABDURRAHMAN POLAT, HASAN AYBERK ÇAKIRLAR,
MESUT BALA, MUSTAFA HAKAN DİNÇKAL
BAĞCILAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
AMAÇ: Tiroid hastalıkları dünyada ve ülkemizde yaygın
olarak rastlanan bir hastalık grubudur. Tiroid hastalıkları, tiroid boyutu ve şeklindeki değişiklikler ya da hormon
salgılanmasındaki düzensizlikler sonucu ortaya çıkar. Çalışmamızda, sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesine katkıda
bulunmak amacı ile Aile Hekimliği polikliniğine başvuran
ve tiroid hastalıkları tanısı alan hasta profilinin ortaya konması amaçlanmaktadır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Aile Hekimliği Polikliniğine Mart 2013Mart 2014 arasında başvuran 60 tiroid hastalığı olan hastanın yakınmaları, konulan tanıları ve yapılan laboratuvar ve
görüntüleme tetkikleri retrospektif olarak değerlendirilip
analiz edilmiştir.
BULGULAR: Polikliniğimize başvuran tiroid hastalarının %
80’i kadın, % 20’si erkekti. Hastalar en sık 40-64 (% 49,3)
yaş grubunda bulunuyordu. Hastaların %8,3’ünü 18 yaş altı
hastalar, %10’nu geriatrik hastalar oluşturuyordu.3 hasta(%5) gebeydi. Hastalarımızın yaş ortalaması 41,9 yıldı.
Yaş gruplarına göre yaş ortalaması; 18 yaş altında 13,8; 1839 yaş grubunda 30,6;40-64 yaş grubunda 49,3; geriatrik
hastalarda yaş ortalaması 70,1’di. Hastaların başvuru nedenleri arasında en sık kontrol amaçlı, ilaç yazdırma, rapor
yenileme gibi sebepler (%46) yer alıyordu. Birkaç yakınmanın bir arada bulunabildiği hastaların yakınmalarını sıra-
107
sıyla halsizlik, yorgunluk, kırgınlık (%11,7); uyku bozuklukları (%6,7); kilo alma şikayetleri (%6,7); adet düzensizlikleri
(%5); gastrointestinal sistem ve diğer sistemlere ait yakınmalar (%28,3) oluşturuyordu. Polikliniğimizde tetkikleri yapılan hastaların %13,6’sında aşikar hipotiroidizm, %
20,3’ünde subklinik hipotiroidizm, %6,8’inde aşikar hipertiroidizm, % 16,9’sinde subklinik hipertiroidizm bulunuyordu.
%42,4 hasta ötiroid durumdaydı. Tiroid hastalığı olarak %5
hastaya ilk kez polikliniğimizde tanı kondu. Otoantikorlar,
tetkik yapılan 26 hastanın 14ünde(%53.8) pozitif bulundu.
Hipertiroidik hastaların %35ine nodül eşlik ediyordu. USG
sonuçlarına göre nodül tesbit edilen 10 hastaya (%16.7) yapılan İİAB leri sonucu bir hastada papiller tiroid karsinomu
teşhis edildi ve hasta Genel Cerrahi Kliniğine devredildi.
Başvurularda en çok konsültasyon istenen dallar genel
cerrahi ve endokrinoloji oldu.
SONUÇ: Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran hastaların
semptomları geniş bir yelpazede olabilmektedir ve hasta
yakınmaları değerlendirilirken tiroid hastalıkları da düşünülmelidir. Daha önce tiroid hastalığı tanısı almış hastaların takipleri aile hekimliği polikliniklerinde yapılabilmektedir, bu nedenle tiroid hastalıklarında teşhis, takip ve tedavi
konusundaki gelişmeler aile hekimlerince yakından izlenmeli, gerektiğinde endokrinoloji ve genel cerrahi uzmanlarıyla birlikte hastalar değerlendirilmelidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 042
TİP 2 DİYABETİK YAŞLI HASTALARDA ERKEN BİLİŞSEL
BOZUKLUK
ŞENGÜL IŞIK1, TÜLAY KARABAYRAKTAR2, EKREM ORBAY2, MEHMET SARGIN2
1 Dr.Lütfi Kırdar Kartal Eğtim ve Araştırma Hastanesi Diyabet Eğitim Hemşiresi
2 Dr.Lütfi Kırdar Kartal Eğtim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ: Tip 2 diyabet (DM) ve tedavisinin kardiyovaskuler ve
sinir sistemi başta olmak üzere birçok sistemi etkilediği
bilinmektedir. DM hafif kognitif bozukluk, Alzheimer hastalığı ve vaskuler demans için bir risk faktörüdür.Kognitif
fonksiyonların etkilenmesi hem hasta hem de çevresi için
büyük sorundur. Biz de bu nedenle diyabetik yaşlı hastalarda DM‘in neden olabileceği düşünülen bilişsel bozukluğu
saptamayı amaçladık.
MATERYAL-METOD: Çalışmaya haziran- temmuz 2014 tarihleri arasında Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim Araştırma
hastenesi diyabet polikliniğine başvuran 55 yaş üstü en az
ilkokul mezunu olan 92 hasta dahil edildi. Tiroid hastalığı,
B12, Folik asit eksikliği tanı, tedavisi, daha önce demans
tanısı, serebrovasküler olay geçirmiş, son 10 yıl içinde psikiyatrik tanı, tedavi almış hastalar ve psikiyatrik ön tanı
alan hastalar çalışmaya dâhil edilmedi.Hastaların Mini cog
skoruna etkisi olabilecek; cinsiyet ve yaş gibi demografik
bilgileri,diyabet süresi, hastaların tedavi durumları, hangi
tedaviyi ne kadar süredir aldıkları,hipertansiyon tanısı olup
olmadığı, açlık kan şekeri ve HbA1c düzeyisorgulandı.Hastalarademansın erken evrelerinde ilk bozulan testlerden
biri olarak kabul edilensaatçizme testi (SÇT) ve üç madde
108
hatırlama yöntemi uygulandı.SÇT’ de hastadan saat çizmesi, içine sayıları yerleştirmesi ve söylenen zamanı işaretlemesi istenir. Kontrüksiyonel praksi, anlama ve planlama
yeteneğini test eder. Altı puan üzerinden değerlendirilir.
Dört puanın altı bozulmuş kognitif fonksiyon ile uyumludur.
BULGULAR: Hastaların %58,7 si kadın, ortalama yaş
63,8±6,5 yıl , ortalama diyabet yaşı 13,2±8 yıl, açlık kan
şekeri 163,8±56,4 mg/dl idi. Hastaların %90,2 ‘sinin her
üç maddeyi hatırladığı tespit edildi. SÇT skoru değerlendirildiğnde ise 26 (%28,3) hastanın 4 puanın altında aldığı
görüldü. SÇT skoru yaş,cinsiyet, eğitim seviyesi, kullanılan
ilaç türü, Hba1c seviyesi, tedavi süresi ile ilişkisiz çıkarken,
açlık kan şekeri (p=0,04 r= -0,2) ile istatistiki anlamlı ilişki
saptandı.
SONUÇ: Tip 2 diyabetve diyabetin risk faktörü oldğu insan
hayatını çok etkileyen demansın erken tanınması ve tedavisinin yapılabilmesi oldukça önemlidir. Tip 2 diyabet ve erken bilişsel bozukluğun ilişkisinin net ortaya konabilmesi
için daha geniş poplasyonlu daha uzun süreli çalışmalara
ihtiyaç vardır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 043
TİROİD HASTALARINDA İLAÇ KULLANIMI VE TEDAVİ
BİLİNCİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
DENİZ GÜL¹, MERVE MELİKOĞLU¹, AHMET NADİR¹, İBRAHİM YILMAZ², ŞULE TEMİZKAN³,
MEHMET SARGIN¹,³
1 Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
2 Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği
3 Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü³
AMAÇ: Tiroid hastalıkları, dünyada ve ülkemizde yaygın görülen hastalıklardır. Özellikle birinci basamak sağlık hizmeti veren aile hekimleri bu hastalık grubuyla sık karşılaşmaktadır. Günlük pratiğimizde hastaların ilaçlarını sıklıkla
yanlış kullandıklarını gözlemlemekteyiz. Bu çalışmamızda
hastaların tiroid ilaç kullanımında yeterli bilince sahip olup
olmadıklarını araştırmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda, hastanemiz Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğine 20 Haziran 2014 ile 31
Temmuz 2014 tarihleri arasında başvuran 148 tiroid hastası değerlendirilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, tanı, ilaç
bilgisi, doğru ilaç kullanımı, yan etki bilinci araştırmacılar
tarafından hazırlanan bir anket ile sorgulanmıştır.
BULGULAR: Hastaların 133’ü (%89.9) kadın, 15’i (%10.1)
erkekti. Kadın hastaların yaş ortalaması 45.1 yıl, erkek
hastaların yaş ortalaması 45.8 yıl, toplam yaş ortalaması
45.2 yıldı. Hastaların 108’i (%72.9) hipotiroidi, 33’ü (% 22.3)
hipertiroidi, 7’si (%4.8) tiroid kanseri nedeniyle takip edilmekteydi. Hastaların 13’ü propiltiyourasil, 20’si metimazol, 115’i levotiroksin kullanıyordu. Ortalama ilaç kullanım
süresi 5.2 yıldı. İlaç kullanan hastaların 31’i (%20.9) kullandığı ilacın ismini bilmiyordu.
109
Levotiroksin kullanan hastaların %97.3’ü ilacını sabah alması gerektiğini biliyor, bilenlerin %99.1’i uyguluyordu.
%2.7 hasta ise ilacını sabah kullanması gerektiğini bilmiyordu. Hastaların %89.5’i ilacını kahvaltıdan en az otuz dakika önce alması gerektiğini biliyor, bilenlerin %89.3’ü uyguluyordu. %10.5 hasta ise bilmiyordu. Hastaların %49.6’sı
ilacını diğer ilaçlarla (demir preparatları, kalsiyum preparatları antiasitler vs.) birlikte kullanmaması gerektiğini, diğer ilaçlarla arasında en az iki saat zaman olması gerektiğini bilmiyordu.
Anti-tiroid ilaç kullanan hastaların %69.6’sı iki yıldan az,
%30.4’ü ise iki yıldan fazla süredir ilacını kullanıyordu.
Hastaların %51.6’sı anti-tiroid ilaç tedavisinin ömür boyu
tedavi olmadığını, geçici tedavi olduğunu bilmiyordu. Hastaların %12.1’i ilaca bağlı ateş, sarılık, döküntü gibi yan etkilerin olabileceğini ve doktora başvurması gerektiğini biliyor %87.9’u ise bilmiyordu.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Çalışmamızdan tiroid ilacı kullanan
hastaların, tedavi hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı
anlaşılmaktadır. Hastaların anti-tiroid ilaçlar ve tedavinin
olası yan etkileri hakkında yeterli bilince sahip olmaması,
bu konuda hasta-hekim iletişiminde yetersizlik olabileceğini düşündürmektedir. Tedaviye uyumu arttırmak için kronik
hastalıkların takip ve tedavisinde hasta eğitimine daha fazla önem vermeliyiz.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 044
SOĞUK ALGINLIĞI İLE İLGİLİ BATIL İNANIŞLAR
EROL YAYLA, ELİF BİNEN, ERDİNÇ YAVUZ
halk sağlığı kurumu
GİRİŞ: Soğuk algınlığı en sık görülen hastalıklardan biridir.
Soğuğa maruziyet ve enfeksiyona eğilim arasında bir bağlantı olmadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda Türkiye’de soğuk algınlığı ve soğuğa maruziyet arasında ilişki olduğuna
dair bir batıl inancın olduğunu göstermeyi amaçladık.
MATERYAL VE METODLAR: 146 vaka çalışmaya katıldı.14
soru soruldu. Sorular aile hekimliği uzmanları tarafından,
Afyon ve Adana’daki iki aile hekimliği merkezinde soruldu.
SONUÇ: 107(%73,3) kadın, 39(%26,7) erkek çalışmaya katıldı. Deneklerin yaşları 37,13±12 (min:18, max:71) idi. 20
(%13,7) hasta bekar, 126 (%86,3) hasta evliydi. Deneklere
ateşi olup olmadıkları ve sağlık merkezine terli terli su
110
içmek, betona veya taşa basma veya oturma, cereyanda
kalmak, üstünü açık uyumak nedeni başvurup başvurmadıkları soruldu. Öncekine 42(%28,8) kişi evet olarak cevaplarken, 104(%71,2) kişi hayır olarak cevapladı; 58(%39,7)
kişi evet olarak, ve sonuncusunu 88(%60,3) kişi hayır olarak cevapladı. “Yukarda bahsedilen batıl inançlar size ne
yapar” sorusuna ortak yanıtı soğuk algınlığı idi.
TARTIŞMA: Çalışmamız soğuk algınlığı hakkında batıl inanışların yaygın olduğunu gösterdi. İnsanlar konduksiyon
veya konveksiyonla ısı transferinin soğuk algınlığına yol açtığına inanıyordu. Bu inanışlar büyük maddi kayba yol açan,
antibiyotiklerin uygunsuz kullanımına neden olmaktadır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 045
SİGARAYI BIRAKAN HASTALARIN 1. VE 3. AY SOLUNUM
FONKSİYON TESTİ SONUÇLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
NİSA ÇETİN KARGIN, KAMİLE MARAKOĞLU
Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği A. D.
AMAÇ: KOAH; tam geri dönüşümlü olmayan, genellikle
progresif ilerleyen zararlı partiküllere karşı gelişen inflamatuar yanıtla ilişkili hava akımının kısıtlanmasıyla karakterize sigara içenlerde esas olan bir hastalıktır. Sigara
bırakrma polikliniğine gelen Mora terapi tedavisine uygun
olan hastaların başvuru anı ve 3. ay solunum fonksiyon sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
MATERYAL VE METOD: Selçuk Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Sigara Bırakma Polikliğine 02.01.201423.05.2014 tarihleri arasında başvuran ve sigarayı bırakan
ve 3 ay boyunca hiç sigara içmeyen 104 kişi değerlendirmeye alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, medeni durum, meslek,
CO değerleri, Fagerstrom Bağımlılık Puanları (FBP), Beck
Depresyon Ölçeği Puanları (BDÖP), solunum fonksiyon testi parametreleri kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalamaları 43.51±10.86
(min=20,max=64), %14.4’ ü (n=15) kadın olup %85.6’sı (n=89)
erkek idi. Hastaların CO ölçüm ortalamaları 10.13±5.11
(min=1, max=25), FBP ortalamaları 6.65±2.12 (min=1,max=10) , % 83.7’ si (n=87) evli olup %16.3’ü (n=17) bekar idi.
BDPÖ ortalamaları 10.70 olup (min=0,max=26), sigara içenlerin ortalamaları tükettikleri sigara miktarı 34.55±23.8
paket/yıl (min=1.5,max=150) olarak bulundu. Sigaraya başlama yaş ortalamaları 17.62±4.22 (min=10,max=30), sigara
içtikleri yıl ortalaması 25.50±10.80 (min=3,max=50), içtik-
111
leri günlük sigara adeti ortalaması 24.54±11.09 (min=5,max=90).Hastaların gerçek yaş ortalamaları 43.51±10.86
olup solunum fonksiyon testinde akciğer yaş ortalamaları
51.94± 20.18 olup anlamlı derecede yüksek idi (p<0.000) .
Hastaların başvuru anındaki FEV1 değeri 89.76±18.42 iken
3. ay FEV1 değeri 92.70±17.61 olup anlamlı derecede yüksek idi (p<0.000) . Hastaların başvuru anındaki PEF değeri
74.68±23.15 iken üçüncü ay PEF değeri 87.63 ± 22.36 olup
anlamlı derece de yüksek idi (p<0.001). Hastaların başvuru anındaki FEF 2575 değeri 77.48±27.10 iken 3. ay FEF
2575 değeri 81.72±26.77 olup anlamlı derecede yüksek idi
(p<0.013) .Hastaların CO ortalamaları ile BDPÖ arasında
pozitif yönde anlamlı ilişki mevcut idi (p<0.005) .Hastaların
FEV1/FVC değerleri ile akciğer yaş ortalamaları arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulundu. (r=- ,449,p=0,000)
.Hastaların paket/yıl ortalamaları ile FEV1/FVC ortalamaları arasında negatif yönde anlamlı ilişki mevcut idi (r=,292,p=0,029 ) . Hastaların yaş ortalamaları ile FEV1/FVC
ortalamaları arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulundu
(r=-,265,p=0,007 ).
SONUÇ:KOAH, ülkemizde ölümlerin en sık 3.sebebi olup
olguların %75-80 inde sebep sigara içimidir.Biz de sigara
bıraktırma polikliniğimizde sigara bırakma sonrasında 3.ay
solunum fonksiyon testlerinde olumlu gelişmeyi gözlemledik ve bu gelişme hastalarımızda sigarayı bırakma aşamasında motivasyonu arttırmaktadır .
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 046
EVDE SAĞLIK HİZMETİ ALAN YATAĞA BAĞIMLI
HASTALARIN D VİTAMİNİ SEVİYELERİNİN
DEĞERLENDİRİLMESİ
FEYZA ÇELİK, HÜLYA YIKILKAN, CENK AYPAK, DERYA İREN AKBIYIK, SÜLEYMAN GÖRPELİOĞLU
DIŞKAPI YILDIRIM BEYAZIT EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ VE AMAÇ: D vitamini eksikliği dünya çapında olduğu
gibi ülkemizde de yaygın bir sağlık problemidir. D vitamini
eksikliğinin nedenleri arasında diyetle yetersiz alım, emilimde azalma ve esas olarak güneş ışığına kısıtlı maruziyet
nedeniyle yetersiz sentez yer alır. Bu çalışmada güneş ışığından yararlanamayan yatağa bağımlı evde sağlık hastalarının serum D vitamini düzeylerinin ve replasman ihtiyaçlarının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Çalışmada Nisan-Haziran 2014 tarihleri arasında
hastanemiz Evde Sağlık Hizmetleri Birimi tarafından ziyaret edilen ve en az 1 yıldır yatağa bağımlı olan hastaların
25-OH D vitamini düzeyleri incelendi. Çalışmaya karaciğer
ve böbrek yetmezliği olmayan, oral alım problemi olmayan,
PEG veya NG ile beslenmeyen 114 hasta dahil edildi. 25-OH
D düzeyi; 20 ng/ml den düşük ise D vitamini eksikliği, 21 ile
29 ng/ml arasında ise D vitamini yetersizliği, 30 ng/ml den
yüksek ise normal D vitamini düzeyi olarak kabul edildi.
112
BULGULAR: Çalışmaya katılan 114 hastanın 87’si (%76,3)
kadın, 27’si (%23,7) erkekti. Yaş ortalaması 75,7±13,6 yıldı.
Ortalama 25-OH D düzeyi 12±11 ng/ml bulundu. Hastaların
%78,1’inde D vitamini eksikliği, % 14,9’unda D vitamini yetersizliği saptandı. Hastaların sadece %7’sinde D vitamini
normal düzeylerdeydi.
TARTIŞMA: D vitaminin kalsiyum homeostazı ve kemik
sağlığı üzerindeki etkilerinin yanında kardiyovasküler hastalık, metabolik sendrom, kognitif fonksiyonlar ve birçok
otoimmün sistem hastalığında etkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca D vitamini eksikliğinin yaşlanmayı hızlandırdığı ve yaşam sürecini etkilediği öne sürülmüştür. Çalışmamızda yatağa bağımlı hastalarda % 78,1 gibi yüksek oranda
D vitamini eksikliği, %14,9 oranında D vitamini yetersizliği
tespit edilmiştir. Güneş ışığına maruziyetin azaldığı yatağa
bağımlı hastaların D vitamini replasmanlarının ihmal edilmemesi gereklidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 047
SİGARA BAĞIMLILIĞI TEDAVİSİNDE MEDİKAL
TEDAVİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ
KAMİLE MARAKOĞLU, NİSA ÇETİN KARGIN, RAHİME MERVE UÇAR
Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
AMAÇ: Bu çalışma, prospektif tipte bir araştırma olup, sigara bıraktırma tedavilerinden Vareniklin, Bupropion, ve
Nikotin Replasman Tedavisi (NRT) kullanan hastaların bir
aylık, üç aylık, altı aylık, birinci yıl, ikinci yıl başarı sıklıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
MATERYAL VE METOD: 25 Mart 2011–15 Temmuz 2014 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Sigara Bıraktırma Polikliniğine sigara bırakmak için 4695
hasta başvurdu. Bu hastalardan medikal tedavi kullanması
uygun olan 3322 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların
sağlık sorgulamaları, muayeneleri yapılıp, Fagerstrom Bağımlılık Puanları değerlendirildikten sonra kendilerine en
uygun ilaç olarak Vareniklin, Bupropion, veya NRT tavsiye
edildi. Hastalara bilgilendirilmiş onam formları imzalatılarak ilaçları nasıl kullanacakları anlatıldı. Hastaların 1.ay,
3.ay, 6.ay, 1.yıl ve 2.yıl başarı durumları yüz yüze görüşme
ve telefon kontrolleri ile sorgulanarak kaydedildi. İlaç kullanmayı red eden ve medikal tedavi alması uygun olmayan,
elektroakupunktur alan hastalar çalışmaya dahil edilmedi.
Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 16.0 paket programı kullanıldı. Verilerin analizinde sayı, yüzde, ortalama ve
standart sapma, Ki-kare testi kullanıldı.
BULGULAR: Başvuran hastaların (n=2683) %80.8’i erkek, %19.2’si (n=639) kadındı. Yaş ortalamaları 37.19±12.02
(median=35.00, min=18, max=76) idi. Genel olarak 1. ayda
113
sigara bırakma başarı sıklığı %55.8 (1362/2443), 3. ayda
başarı sıklığı %40.0 (967/2415), 6. ayda başarı sıklığı %28.7
(715/2493), 1. yılda başarı sıklığı %23.3 (564/2419), 2. yılda
başarı sıklığı %18.3 (346/1895) olarak bulundu. Vareniklin
kullananlarda 1. ay başarı sıklığı %63.5 (766/1206), 3. ay
başarı sıklığı %46.8 (548/1170), 6. ay başarı sıklığı %32.1
(386/1201) 1.yıl başarı sıklığı %25.6 (298/1163), 2.yıl başarı sıklığı %19.9 (211/1059), Bupropion kullananlarda 1. ay
başarı sıklığı %49.9 (559/1120), 3. ay başarı sıklığı %35.6
(405/1138), 6. ay başarı sıklığı %26.4 (319/1210), 1.yıl başarı
sıklığı %21.9 (261/1192), 2.yıl başarı sıklığı %16.0 (133/832),
olarak bulundu. NRT kullananlarda 1. ay başarı sıklığı
%53.2 (25/47), 3. ay başarı sıklığı %24.3 (9/37), 6.ay başarı
sıklığı %27.3 (6/22) idi. Birinci, 3., 6.,12. ve 24. aylarda Vareniklin kullananlarda, Bupropion ve NRT kullananlara göre
sigara bırakma sıklığı anlamlı derecede yüksek bulundu
(p=0.000, p=0.000, p=0.008, p=0.034, p=0.028).
SONUÇ: Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre genel olarak Vareniklin, Bupropion ve NRT tedavisi alanlarda
1., 3. ve 6. ay ve 1.yıl ,2.yıl sigara bırakma başarı olanları
son yurtdışı çalışmalarına benzer bulunmuştur. Bu başarıda sigara bıraktırma polikliniğimize her başvuran hastaya
davranış değişikliği ve uygun medikal tedavinin verilmesinin ve hastalarımızın iki yıl telefon görüşmeleri ile takip
edilmesinin ve ekip çalışmasının önemi büyüktür.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 048
Tıp Fakültesi Öğrencilerinin Organ Nakli ve
Bağışı Konusundaki Bilgi, Tutum ve Davranışları
HÜSEYİN CAN1, MEHMET ALİ KURNAZ2, RIFKI ÖNDER3
1 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
2 ERZURUM KÖPRÜKÖY İLÇE DEVLET HASTANESİ
3 ADNAN MENDERES ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİMDALI
GİRİŞ VE AMAÇ: Organ bağışı, bir kişinin hayatta iken serbest iradesi ile tıbben yaşamı sona erdikten sonra doku ve
organlarının başka hastaların tedavisi için kullanılmasına
izin vermesidir. Halkın organ bağışı konusunda yetkililerce
bilgilendirilmesi son derece önem arz etmektedir. Halka bu
konuda bilgi verecek ve halkın sağlığı ile ileride profesyonel olarak uğraşacak olan tıp fakültesi öğrencilerinin de
organ nakli hakkında yeterli bilgi ve birikime sahip olması gerekmektedir. Toplumumuzun organ bağışı konusunda
yeterli düzeyde bilgi sahibi olmadığı görüşünden yola çıkarak eğitimli kesim olarak tıp fakültesi öğrencilerinin organ
nakli ve bağışı konusunda bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmek amacıyla bu çalışma yapılmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tanımlayıcı-kesitsel tipte tasarlanan
araştırmanın evrenini İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp
Fakültesi 1-3. sınıf öğrencileri oluşturmuştur. Araştırmacılar tarafından uygun literatür taranarak oluşturulan 29
soruluk anket, katılımcılar ile yüz yüze görüşme tekniği
ile uygulanmıştır. Araştırmada gönüllülük esası bulunup,
araştırma için kontrol grubu oluşturulmamıştır. Araştırmanın etik kurul onayı alındıktan sonra bir aylık sürede anketler uygulanmıştır. İstatistiksel değerlendirmede tanım-
114
layıcı analizlerde yüzde (sayı), ortalama±standart sapma
(minimum – maksimum değer) ve ortanca; gruplar arası
karşılaştırmalarda ki-kare testi kullanılmıştır. İstatistiksel
önemlilik için p<0,05 değerleri anlamlı kabul edilmiştir.
BULGULAR: Araştırmaya tıp fakültesi birinci (%38,4; n:73),
ikinci (%18,4; n:35) ve üçüncü sınıf (%43,2; n:82) öğrencilerinden oluşan toplam 190 kişi katıldı. Katılımcıların %52,6’sı
(n:100) kadın, %47,4’ü (n:90) erkek olup, yaş ortalamaları
20,68±1,50 (18-33) yıl idi. Katılımcıların %56,8’i (n:108) organ nakli konusunda daha önce bilgilendirildiğini, %43,2’si
(n:82) ise bilgilendirilmediğini belirtti. Katılımcıların %7,4’ü
(n:14) organ nakli bekleyen yakını olduğunu, %3,2’si de (n:6)
organ bağışında bulunduğunu belirtti. Organ bağışında bulunmak isteyenler, bu isteklerini en fazla etkileyen nedenin
“bir başkasının yaşamasını sağlamak” olduğunu belirtti.
SONUÇ: Araştırmamızda katılımcıların yarından fazlasının
konu hakkında bilgilendirilmiş olduğu ancak organ bağışında bulunma oranının çok düşük olduğu saptandı. Geleceğin
doktor adaylarının bu hayati konu ile ilgili daha fazla bilgilendirilmesi ve farkındalık oluşturabilmek amacıyla eğitimlerin düzenlenmesi gerekmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 049
Aile Hekimliği ve Acil Tıp Asistanlarının Saygın
Ölüme İlişkin Tutumları
AYŞE MELİKE ERASLAN, SEVGİ ÖZCAN
Çukurova Ünivrsitesi Tıp Fak Aile Hekimliği AD
GİRİŞ VE AMAÇ: Ölümle her an iç içe olan insanın ölüme
huzur ve saygınlık içinde ulaşma sürecinde hekim, hasta
ve hasta yakınlarının yapacağı tercihler ölüm zamanındaki
yaşam kalitesini hatta ölümün kalitesini geliştirmesi açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı, ilk tıbbi temas noktası olan acil tıp ve aile hekimliği disiplinlerinde eğitim alan
asistanların, saygın ölüm konusuna ilişkin tutumlarının değerlendirilmesidir. GEREÇ ve
YÖNTEM: Araştırma grubunu anabilim dalımızdaki asistanlar (N=23) ve ilimizdeki iki eğitim kurumunda uzmanlık eğitimi almakta olan acil tıp (N=29) asistanları oluşturmuştur
(N=52). Ulaşılabilen asistanlardan (N= 38, %73) çalışmaya
katılmayı kabul edenlere (aile hekimliği (N=18, %78), acil
tıp (N=17,% 59)), bazı sosyodemografik özelliklerini (bölüm,
yaş, cinsiyet, medeni durum, yakınını kaybetme, ailede bakıma muhtaç birinin varlığı) sorgulayan bir anket ile Duyan
tarafından geliştirilerek, geçerlik ve güvenirlik çalışması
yapılan, “Saygın Ölüm İlkelerine İlişkin Tutumları Değerlendirme Ölçeği” uygulanmıştır. Ayrıca, çalışmaya katılan
aile hekimliği asistanlarına konu hakkındaki farkındalıklarını arttırmak amacıyla bir saatlik eğitim verilerek eğitim
sonrası aynı ölçek tekrar uygulanmıştır. Ölçek, 12 ifadeden
oluşmakta ve 5’li Likert ile değerlendirilmektedir. Ölçekten
alınabilecek toplam puan 12 ile 60 arasında değişmektedir.
Alınan yüksek puanlar saygın ölüm ilkelerini benimseme
düzeyinin yüksek olduğu anlamına gelmektedir. Oranların
karşılaştırılmasında kikare ve fischer’s exact test, ortalamaların karşılaştırılmasında t testi kullanılmıştır.
115
BULGULAR: Yaşları 26 ile 41 arasında değişen katılımcıların yaş ortalaması 29,23±3,2 idi. Aile hekimliği asistanlarının %61,1’i acil asistanlarının %23,5’i kadındı (p= 0,025).
Acil asistanlarının (%94,1) aile hekimliği asistanlarına
(%50) kıyasla daha yüksek oranda yakınını kaybettiği saptandı (p=0,007). Yaş, medeni durum ve ailede bakıma muhtaç kimselerin varlığı açısından bölümler arasında farklılık
bulunmadı (p>0,05). Saygın ölüm ilkelerine ilişkin tutum
puan ortalamaları, aile hekimliği asistanları için 47,11±6,04,
acil tıp asistanları için 46,06±9,14 hesaplandı (p=0,022). Diğer sosyodemografik verilerle saygın ölüm ilkelerine ilişkin tutum puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı
(p>0,05). Aile hekimliği asistanlarının eğitim sonrası puan
ortalamasının eğitim öncesine göre arttığı (53,06±6,28)
ve bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu
(p=0,003).
SONUÇ: Aile hekimliği asistanlarının acil tıp asistanlarına
kıyasla saygın ölüm ilkelerini daha yüksek oranda benimsedikleri ve bunun kısa bir farkındalık eğitimiyle daha da
arttırılabileceği saptanmıştır. Bölümler arası bu farklılığın,
disiplinlerine özgü özellikler nedeniyle aile hekimlerinin
kronik durumlar, terminal dönem hasta ve ailesiyle, acil tıp
hekimlerinin ise akut durumlar ile daha fazla karşılaşıyor
olmalarından kaynaklanabileceği düşünülmüştür.
ANAHTAR SÖZCÜKLER: Ölüm, aile hekimliği, acil
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 050
AKADEMİSYEN HEKİMLER ARASINDA GÜNDÜZ AŞIRI
UYKULULUK PREVALANSI VE YAŞAM KALİTESİYLE
MESLEKİ PERFORMANS ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
ACLAN ÖZDER, HASAN HÜSEYİN EKER
Bezmialem Vakıf Üniversitesi
AMAÇ: Uyku bozuklukları hekimlerin sağlığı ve mesleki
performanslarıyla beraber hastaların tanı ve tedavi süreçlerini de etkileyebilir. Bu çalışmanın amacı, Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ) kullanılarak üçüncü basamak sağlık kuruluşunda çalışan akademisyen hekimler arasında gündüz
aşırı uykululuk (GAU) prevalansını değerlendirmek ve EQ5D ölçeği kullanılarak algılanan uykululukla yaşam kalitesi
arasında bir ilişki varlığını araştırmaktı.
YÖNTEM: Araştırmacılar tarafından literatür taranarak hazırlanan bir anket İstanbul’da bulunan bir üniversite hastanesinde klinisyen olarak çalışan akademisyen hekimlerin
tamamına e-posta yoluyla gönderildi. Anket kapsamında
EUÖ ve EQ-5D ölçekleri de yer almaktaydı. Aktif olarak klinisyen olarak çalışan akademisyen hekimlerin bir listesini
oluşturabilmek için kurumun e-posta veri bankasından yararlanıldı. Veri analizinde çiftleştirilmiş ve bağımsız t testleri kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı
kabul edildi.
116
BULGULAR: Anketlerin gönderildiği 396 akademisyen hekimden 252 tanesi (% 63.6) cevap verdi. Çalışmaya katılanların 84’ü (% 33.3) kadın ve 168’i (% 66.7) erkekti. 252
katılımcının 108’i (% 42.8) gece hastaneden telefon çağrısı
almaktaydı (p=0.000). 90 kişi (% 35.7) yeterince uyuduğunu
düşünmekteydi ve 84 kişi (% 33.3) her gün şekerleme yaptığını bildirdi (p=0.000). Katılımcılardan 72’sinde (% 28.6)
gündüz aşırı uykululuk durumu tespit edildi (EUÖ skoru >
10) (p=0.000). EQ-5D indeksi ve EQ-5D görsel analog ölçek
değerlendirildiğinde akademisyen hekimlerin uykululuk
durumuyla düşük yaşam kalitesi arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.000).
SONUÇ: Akademisyen hekimlerin dörtte birinden fazlasında uykululuk saptandı. Uykululuk durumuyla düşük yaşam
kalitesi arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Şekerleme
alışkanlığıyla gündüz uykululuk durumu arasında da pozitif
bir ilişki belirlendi.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 051
Düzce Merkezindeki bir ASM’ye başvuran
hastaların demografik bilgileri ile başvurudaki
semptomlarının incelenmesi
İSMAİL HAMDİ KARA1, FEYZA BEZİRGAN1, YASEMİN TÜRKER2, LEZİZ HAKAN1, DAVUT BALTACI1
1 Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimligi AD.
2 DÜZCE MERKEZ 2NO.LU ASM, DÜZCE
AMAÇ: Bu araştırmanın amacı, Düzce Merkezindeki bir
ASM’ye başvuran hastaların demografik bilgileri ile başvurudaki semptomlarının incelenmesidir. Bu çalışmanın
sonucunda Aile Hekimliği uzmanlık eğitiminde önem verilmesi gereken, sık görülen rahatsızlıklara dikkat çekilerek,
Aile Hekimliği uzmanlık eğitiminin içeriğine ve ÇEP (Çekirdek Eğitim Programı)’e katkıda bulunmak ta amaçlanmıştır.
MATERYAL-METOD: Kayıtlara dayalı bir durum saptaması
olan bu çalışma, kesitsel ve tanımlayıcı niteliktedir. Düzce
Merkezindeki bir ASM’ye başvuran hastaların dosyalarındaki demografik bilgileri (yaş, cins, medeni durum, çocuk
sahibi olup-olmadıkları, sigortalılık durumu, hangi kurumdan sigortalı oldukları), sigara içme durumu, başvurudaki
ilk 5 semptom yada bulguları, kronik hastalık ve ilaç yazdırma durumu incelendi. Araştırmanın istatistiksel analizleri
SPSS 11.5 Paket programı kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: 1-31 Aralık 2013 dönemi boyunca Düzce Merkezindeki bir ASM’ ye başvuran toplam 330 ardışık başvuru
117
incelenmiştir. Hastaların 176’sı (%53,3) kadın, 154’ü (%46,7)
erkek olup; kadınların 15’i (kadınların %8,5’i), erkeklerin ise
42’si (erkeklerin %27,3’ü), toplam 57 (%17,3) hasta sigara içmektedir. ASM’ ye en fazla 45-65 yaş arası erişkinler ile 1844 yaş genç erişkinler (sırasıyla 96 olgu, %29,1 ve 186 olgu,
%26,1) başvurmuştur. Hastaların çoğunluğu ilaç yazdırmak
için başvurmuştu (156 olgu %47,3). Hastaların 94’ünde HT
(%28,5), 39’unda (%11,8) DM, 12’sinde (%3,6) Hiperlipidemi,
7’sinde (%2,1) ise romatolojik hastalık bulunmaktaydı. Hastaların tüm semptomları incelendiğinde en sık belirtilen ilk
beş semptom sırasıyla; boğaz ağrısı (81 olgu, %24,5), öksürük (79 olgu, %23,9), ateş (47 olgu, %14,2), Halsizlik (38
olgu, %11,5), baş ağrısı (26 olgu, %7,9) idi.
SONUÇ: Birinci basamakta sık karşılaşılan semptom ve
hastalıklara yaklaşım, hastaların başvuru nedenleri konusunda hekimin yeterli bilgi ve beceriye sahip olması için
önem taşımaktadır. Bu konuda kendi evrenimizde oluşturacağımız çalışmaların sonuçları, sağlıkta eğitim hedeflerinin daha net olarak ortaya konulmasını sağlayacaktır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 052
ADLİ RAPORLAMA KONUSUNDA AİLE HEKİMLİĞİ
ARAŞTIRMA GÖREVLİLERİNİN EĞİTİM ÖNCESİ VE
SONRASI FARKINDALIKLARI
ZEYNEP AY1, SERCAN TURAN1, ZEYNEP EZGİ KÜÇÜKÇOBAN1, MEHMET ERTAN2, HÜSEYİN CAN1
1 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
2 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ ADLİ TIP BİRİMİ
GİRİŞ: Adli raporlar, adli makamlarca hekimden istenen ve
kişinin tıbbi durumunu tespit ederek sorulan soruları yanıtlayan, hekim görüş ve kanaatini bildiren belgelerdir [1]. Adli
raporlar mahkemelerde bilirkişi hizmeti vererek adaletin
sağlanmasını, anlık tıbbi durum tespiti yaparak gerçeklerin
ört bas edilmesini ve gözaltı sürelerinde kişilerin insanlık
dışı muamele ve işkence görmelerini engellemesini sağlama gibi önemli işlevleri bulunmaktadır. Ayrıca adli raporun
doğru ve kurallara uygun yazılması sağlık personelinin hukuksal güvencesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 15 aile hekimliği araştırma görevlisi
ile yapılan ön çalışma sonuçlarıdır. Ön test-son test şeklinde tasarlanan çalışma için Adli Tıp hekimince hazırlanan
adli raporlama ile ilgili 10 sorudan oluşan anket eğitim öncesi ve sonrası araştırma görevlilerine uygulandı. Sonuçlar
SPSS 16.0 demo paket programı ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 15 aile hekimliği araştırma görevlisinin %53.3’ü (n:8) kadın idi. Katılımcıların
%23.3’ünün şimdiye kadar adli rapor düzenlemediği tespit edildi. İstanbul Protokolü ile ilgili bilgilerinin sorulduğu soruya eğitim öncesi 6 kişi doğru yanıt verirken eğitim
sonrası 15 kişinin tamamının doğru yanıt verdiği saptandı
(p<0.001). TCK 280. maddesi ile ilgili sorulara eğitim öncesi
5 kişi doğru yanıt verirken eğitim sonrasında 14 kişi doğru
yanıt verdiği saptandı (p=0.001).
118
TARTIŞMA: TCK’nın 280. maddesi, sağlık mesleği mensuplarının görevlerini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir belirtiyle karşılaşması halinde durumun bildirilmesi
zorunluluğunu getirmiştir. Bu durumda hekim adli olgu ile
karşılaştığında adli olgu bildiriminde bulunacaktır. Eğitim
öncesinde aile hekimliği araştırma görevlilerinin %35,7’si
TCK 280. maddesi hakkında bilgi sahibi iken eğitim sonrasında bu oran %93,3’e ulaşmıştır. Konu ile ilgili yapılan
çalışmalarda; adli olgularda eksik ve yanlış düzenlenen raporlar nedeniyle yargının işlemesine %41 oranında olumsuz etki yaptıkları, bu nedenle mezuniyet öncesi ve sonrası
adli tıp eğitim programlarının yaygınlaştırılarak uygulanması gerektiği, bu konudaki yetersizliklerin eğitim ile giderilebileceği, bu eğitimin hizmet içi seminerler şeklinde
olabileceği belirtilmiştir (1,2). Birinci basamak hizmetleri
vatandaşın ek kolay hizmet alabildiği sağlık merkezi olması nedeniyle vatandaşa karşı işlenmiş suçlar ilk kez tespit
edilerek aile hekimleri tarafından adli olgularda raporların düzenlenerek ilgili kurumlara bilgi verilmesi açısından
önemlidir. Adli olgu bildirimi ve adli rapor düzenlenmesi
hekimin tıbbi bir görevi olmasının yanında ayrıca hukuki
sorumluluğudur. Hekimlerin adli olguya nasıl yaklaşacağı
ve muayene süreciyle ilgili bilgilendirilmesi amacıyla hem
tıp eğitiminde hem de mezuniyet sonrası eğitimlerde adli
rapor yazım süreci işlenmelidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 053
Tıp Fakültesi Öğrencilerinin Hasta Ve Hekim
Perspektifi Değerlendirmeleri
SERKAN YAVUZ, NİLGÜN ÖZÇAKAR
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
Hasta ile görüşme tıp uygulamasının temelidir. Görüşmede
amaç, hastanın probleminin hekimin tıbbi bilgisi ışığında
anlaşılması ve çözümlenmesidir. Bu süreçte hasta-hekim
ilişkisi, her iki tarafın da birbirinden karşılıklı olarak etkilenir. Etkili bir görüşmede, iyi bir iletişim için hekim görüşmeyi kendi bakış açısının yanında hasta perspektifiyle de
değerlendirebilmelidir. Hasta perspektifi açısından hekim;
hastanın kaygılarını, hastalığını nasıl anladığını ve yorumladığını, çözümü için neler yaptığını araştırmalıdır. Hastalığının ve/veya tedavinin bireyin yaşamına, işine, ilişkilerine
etkisi ve beklentileri öğrenilmelidir.
YÖNTEM: Bu çalışmada dönem 3 öğrencileri DEÜTF hastanesi polikliniklerinde hasta- hekim görüşmelerini gözlemlemiştir. Hekim perspektifi formuyla; iletişim, öykü özellikleri ve yapılan fizik muayene açısından, hasta perspektifi
formu ile hasta perspektifini hastaların polikliniklerde yaşadıkları sürece eşlik ederek gözlemlediler. Toplam 237
form içerik analizi yapılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Hekim perspektifini değerlendiren 128 öğrenciden 70’i basit bir dil kullanıldığını, 22’si hastayla iletişimin iyi olduğunu belirtti. Öykü alınırken 29’u daha çok
ana yakınmaya yönlendiğini ifade ederken 11’i hastaların
sorularının yanıtlandığını, açıklayıcı cevaplar verildiğini,
9’u ise sorularına cevap verilmediğini, hastaların ne yapacağını anlamadan odadan çıktığını belirtti. 13’ü hiç fizik
muayene yapılmadığını, 49’u yakınmaya yönelik muayene
119
yapıldığını bildirdi. Hasta perspektifinden yapılan 109 değerlendirmede hastaların 3 farklı durum içinde bulunduğu
belirlendi. “Hasta ve ebeveynleri randevudan bir gün önce
başlayan ‘ya kötü bişey çıkarsa’ şeklinde tarif ettiği yoğun
anksiyeteye sahipler” gibi ifade edilen kaygı; “Kalbinde pıhtı olduğunu söyleyen bir hastanın yakını araştırmanın yavaş yapıldığını belirtti. Daha hızlı yapılsaydı kalbinde pıhtı
olmayacağını düşünüyor.”, “Tedavi hakkında yeterli bilgi
verilmediğini söylüyor. İlaçların ne zaman kesileceğini bilmediği için sorunlar oluşmuş” gibi olumsuz ve “Aile hastaneden memnun, doktorların yeterince vakit ayırması annenin her sorusuna ilgiyle ve anlaşılır yanıtlar vermesinin bu
duyguları oluşturduğunu belirtiyor” gibi olumlu durumlar
mevcuttu.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Hastayla görüşmede hekimin daha
hastasını tanımadan öncelikli olduğuna karar verdiği konular hekimin gündemini oluştururken, hastanın da sosyal
koşulları, sağlık algısı, korkuları, öncelikleri, deneyimlerini içeren farklı bir gündemi vardır. Hasta-hekim görüşmesinde bu gündemlerin öncelikleri tamamen farklı olabilir.
Bu fark görüşmeleri işlevsiz kılarken tanı, tedavi ve izlem
süreçlerini de olumsuz etkiler. Aile hekimliği gibi sürekli
bir ilişki hedefleyen tıp disiplinleri için hastalığı anlamak
yani tanıyı koymak kadar hastayı anlamak da önemlidir. Bu
nedenle hekimlerin hasta görüşmelerinde geliştirecekleri
davranış ve tutumlara yönelik uygulamaların tıp fakültelerinin eğitim müfredatında yer alması önerilir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 054
ANKARA İLİNDEKİ AİLE HEKİMLİĞİ ASİSTANLARI
GÖZÜNDEN TELETIP
ZEYNEP SAYIN DİNCER1, GÖKHAN DİNCER2, SELDA SAYIN3, ZEHRA SAYIN4, İSMAİL KASIM1,
İRFAN ŞENCAN1, RABİA KAHVECİ1, ADEM ÖZKARA1
1 ANKARA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 ANKARA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 İZMİR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ EĞİTİM BİRİMİ
4 MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI
GİRİŞ:Tüm dünyada teletıp günlük tıp pratiğinde oldukça
yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Tanı, tedavi, konsültasyon, medikal verilerin taşınması ve saklanması gibi birçok farklı aşamada oldukça başarılı örnekleri bulunmaktadır. Bununla beraber teletıbbın birinci basamak sağlık
hizmetlerine de katkılarının olduğu gösterilmiştir. Ancak
Türkiye’de teletıp oldukça yeni bir kavramdır. Birkaç pilot
çalışma dışında teletıbbın ülkemizde tıp pratiğinde kullanımı yaygın değildir. Ülkemizdeki hekim başına düşen hasta
sayısı ve kırsal kesimlere ulaşım sorunları göz önüne alındığında teletıbbın yaygınlaşmasının birinci basamak sağlık
hizmetlerine katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
AMAÇ: Ülkemizde teletıp ile ilgili çalışmaların çoğu birinci
basamağa yöneliktir. Bu açıdan bakıldığında geleceğin teletıp kullanıcıları bugünkü aile hekimliği asistanlarıdır. Biz
de çalışmamızda Ankara’daki aile hekimliği asistanlarının
teletıp hakkındaki görüşlerini saptamayı amaçladık.
METOD: Ankara ilindeki tüm aile hekimliği asistanları çalışma popülasyonuna dahil edildi. Açık ve kapalı uçlu sorulardan oluşan bir anket formu geliştirildi. Çalışma için
veri toplamaya başlamadan önce 25 kişi ile pilot çalışma
yapıldı. Toplanan veriler SPSS. 15 programı ile analiz edildi.
SONUÇLAR: Asistanların %74,5(n=116) ile iletişim kurulabildi. Katılımcıların yaş ortalaması 28,4 idi. %60,3 ü kadın
ve %39,7 si erkek idi. Katılımcıların büyük bir kısmı (%62,1)
120
teletıp kavramını daha önce hiç duymadığını belirtti. Teletıp
kullanarak uzman hekimler ile konsültasyon yapabilmek
isteyenlerin oranı %86,2 idi. Meslektaşlarının kendisine danışabilmesini isteyenler ise %79,3. Görüntüleme yöntemlerini teletıp ile raporlatabilmeyi isteyenlerin oranı ise %94,0
tür. Katılımcılar teletıbbın en yararlı olarak teleradyolojide
kullanılabilir olduğunu düşünmektedir (%89,7). Katılımcılar; teletıbbın en çok konsültasyon (%80,2) ve en az da tedavi (%17,2) aşamasında yardımcı olacağını düşünmektedir.
Asistanlar teletıp kullanımı sırasında karşılaşabilecekleri
en önemli sorunları sırasıyla: teknik alt yapı ile ilgili sorunlar, hasta uyumsuzluğu ve hukuki sorunlar olarak sıralamaktadır. Katılımcıların %55,1’i teletıbbın aile hekimliği
hizmetlerinin daha iyi yürütülmesine katkı sağlayacağını
düşünürken %50'si teletıp ile sağlık hizmetlerinin kalitesinin artacağını ve %50,3ü bir üst basamağa sevk sayısının
azalacağını ifade etmektedir. %71,5’i teletıbbın tıbbi sorumluluklarını, %75,0’i hukuki sorumluluklarını arttırabileceğini düşünmektedir.
TARTIŞMA: Çalışmamız göstermiştir ki; aile hekimliği
asistanları, teletıpla ilgili yeterli bilgi ve pratik deneyime
sahip olmamalarına rağmen, teletıbbın potansiyel yararları konusunda ikna olmuş durumdadırlar. Ancak bazı temel
konularda endişelerinin olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak
konu ile ilgili daha fazla bilgilendirilmeye ihtiyaç vardır ve
kaygılar ile ilgili çözümler geliştirilmelidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 055
KRONİK HASTALKLAR VE CİNSEL İŞLEV BOZUKLUĞU
ÖZDEN GÖKDEMİR-YAZAR1, ÜLKÜ BULUT1, HİLAL HEYBELİ2, ŞEVKİ ÇETİNKALP3
1 DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ AD
2 EGE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ İÇ HASTALIKLARI AD
3 EGE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ENDOKRİNOLOJİ BİLİM DALI
GİRİŞ: 1950’li yıllarda Freud’un psikanalitik kuramının etkisiyle Cinsel İşlev Bozukluğu (CİB)'un, erken çocukluk yaşantılarından ve psikoseksüel gelişim dönemlerindeki aksaklıklar nedeniyle ortaya çıkmış olan derin çatışmalardan
kaynaklandığı görüşü egemen oldu. Herhangi bir psikolojik
stresörün cinsel yaşam üzerindeki ketleyici etkisi,en basit
şekliyle,stres tepkisinin fizyolojik mekanizmasıyla açıklanabilir. Yapılan çalışmalar; yaralanma, açlık, ameliyat gibi
durumlarda cinsel hormon düzeylerinin düştüğünü gösterdi.Stres durumunda cinsel işlevin gereklerinden olan parasempatik sistem devre dışı kaldığında kişi kendini kaygılı ya
da sıkıntılı duyumsayabilir. Parasempatik sistemden sempatik sisteme hızlı geçiş de cinsel işlev sorunlarına neden
olabilmektedir. Tanı ve tedavi koşullarının iyileşmesi, kronik hastalıklarla (KH) yaşamak zorunda kalan hasta sayısını da arttırmaktadır. CİB, KH'ın erken döneminde başlayan
komplikasyonlar ve komorbid durumlarla da birliktelikleri
bulunmaktadır. Uzun dönem tedavi görmek yaşamın her
alanını, yaşamla olan her türlü ilişkiyi ve bağı etkilediği gibi
doğal olarak cinselliği de etkiler.
AMAÇ: Kronik hastalıklar, özellikle yaygın karşılaşılan Diyabet Mellitus (DM), Romatizmal hastalıklar ve kanserler
olmak üzere CİB'na da neden olabilmektedir.Çalışmanın
amacı hastaneye yatış öncesi ve sonrası cinsel işlev sorunlarını araştırabilmektir. Bu amaca uygun bir pilot çalışma
olarak planlandı.
121
YÖNTEM: Bu araştırmada hastanede KH nedeniyle tetkik
edilen ve tedavisi yapılan 47 hastaya Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED)’nin anketi yüzyüze görüşme tekniğiyle
uygulanmıştır. Oryantasyon-kooperasyonu olmayan ve anketi yanıtlamak istemeyen hastalar çalışma dışı bırakıldı.
BULGULAR: Bu tanımlayıcı çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp
Fakültesi Endokinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Servisi’nde tedavi gören 21 erkek ve 26 kadın katıldı. Katılımcıların %59,6’si evli; evli olanların, %50’si en az 30 yıldır evliydi.Katılımcıların yatış nedenleri sorgulandığında %23,4
hipertansiyon, %10,6 DM, %8,5 diyabetik ayak olduğu görüldü.Evli olan-olmayan katılımcılar karşılaştırıldığında;
evli olmayan katılımcılarda CİB olmadığı istatikel olarak
anlamlı bulundu (p<0,05). Katılımcıların büyük çoğunluğu,cinsel sorunların sağlıkla ilişkili olmadığını düşündüğünü
(p=0,011) söylerken, %12,8 cinsellikle ilgili soruların kendisiyle ilişkili olmadığını belirtti.
TARTIŞMA: KH,duygu-durumu da etkilemektedir; birçok
hastanın anketi yanıtlamayı reddetmesi buna bağlanabilir.
Sorunu çözmek için önce sorunun varlığını benimsemek
gerekir. Hastaların bu durumu sorun olarak görmemeleri ya da anketi yanıtlamayı reddetmeleri ise başka bir
araştırmanın konusu olmaya adaydır. Cinsel işlev sorunları,özellikle KH'ların da bir sonucu olarak sağlığın her basamağında karşımıza çıkabilmesine karşın sorgulanırsa
bulgulanabilmektedir. Tedavide biyo-psikososyal bağlamların dikkate alınması, aile hekimlerinin çok yönlü ve bütünleştirici olması gerekmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 056
GENÇ ERKEKELERDE SİGARA KULLANIMININ EĞİTİM
DURUMU İLE İLİŞKİSİ
HALİL AKBULUT1, ÜMİT AYDOĞAN2, OKTAY SARI2, OSMAN TANSU TOMBUŞ3, MÜCAHİT SABRİ
BİLGİN4, SERVET YÜKSEL5, TÜRKER TÜRKER6, KENAN SAĞLAM7
1 4. Ana Jet Üssü Aile Hekimliği Servisi
2 GATA AİLE HEKİMLİĞİ AD.
3 BEYTEPE ASKER HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ SERVİSİ
4 AKSAZ ASKER HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ SERVİSİ
5 DENİZ ÜS KOMUTANLIĞI AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ
6 GATA BİYOİSTATİSTİK AD.
7 GATA İÇ HASTALIKLARI BD.
GİRİŞ: Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), sigara bağımlılığını meydana getirdiği ciddi hastalıklar (inme, hipertansiyon, kronik
obstrüktif akciğer hastalığı, astım, koroner arter hastalığı,
vb) nedeniyle başlı başına bir hastalık olarak tanımlamıştır. Özellikle, 1950'li yıllardan itibaren sigara firmalarınca
yapılan reklam ve tanıtımlar sonucunda, 1980'lerde sigara
bağımlılığı pandemi haline gelmiştir. Her ne kadar son dekatta, Ülkemizde Sağlık Bakanlığınca sigaraya karşı başarılı kampanyalar yürütülmüşse de halen istenilen noktaya
ulaşılamamıştır. Çalışmamızda ülkemizin farklı bölgelerinde yaşayan, farklı sosyoekonomik seviyelerdeki genç erkeklerin sigara kullanım sıklığı ve eğitim durumu ile ilişkisi
incelenmiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız, Ülkemizin 5 bölge ve 8
ayrı şehirinde yaşayan 20-29 yaş grubu 2596 genç erkek
üzerinde yapıldı. Çalışma kapsamında bireylerin sigara
kullanım durumu, kullanıyorsa adedi, yaş, eğitim durumu,
mesleği, yaşanılan yer araştırılmıştır. Parametrik verilerin tanımlanmasında ortalama ± standart sapma, yüzde
standart sapma değerlerinden yararlanmıştır. İstatistiksel
analizlerde Man Whitney-U testi uygulandı. p<0.05 değeri
istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması,
21.49 ±1.46 (20-29) idi. Eğitim durumları açısından incelendiğinde katılımcıların %1.9'u (n=49) okula gitmemiş, %58'i
122
(n=1505) ilköğretim, %30.7'si (n=797) lise ve %9.4'ü (n=245)
üniversite mezunuydu. Katılımcıların sigara kullanım oranı %47 (n=1219) olarak saptandı. Sigara kullanan bireylerin
%20.8'i (n=539) 1-10 adet/gün, %30.3'ü (n=789) 11-20 adet/
gün ve %1.9'uda (n=49) günde bir paketten fazla sigara tüketmekteydi. Günlük yaşantısında işi gereği düzenli ağırlık
kaldırdığını beyan edenlerin oranı ise %43.8 (n=1136) idi.
Eğitim durumları ile sigara içimi arasındaki ilişki incelendiğinde aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit
edildi (p= 0.015). Veriler incelendiğinde sigara kullanımının
eğitim seviyesi arttıkça azaldığı saptandı. Yaşanılan yer ile
sigara arasında ise istatistiksel fark bulunamadı (p=0.614).
SONUÇ: DSÖ, 2008 yılında gelişmekte olan ülkelerde sigara kullanım oranını %32 olarak tespit etmiştir. Biz çalışmamızda genç erkeklerde sigara kullanım sıklığını %47
olarak tespit ettik. Bu oran halihazırda oldukça yüksektir.
Çalışmamızda sigara kullanımıyla eğitim durumuyla ters
ilişkisi olduğunu tespit ettik. Bu durum literatürlerle benzerlik göstermektedir. Ayrıca çalışmamızda, sigara kullanımın yaşının ortaokul çağlarında başladığını saptadık. Bu
durum sigaranın uzun dönem komplikasyonlarının ortaya
çıkışı açısından önem taşımaktadır. Sigara kullanımıyla
mücadele kapsamında bireylerin farkındalığını arttırmanın
ve ilköğretim çağından itibaren sigara karşıtı propaganda
yapmanın, sigarayla mücadelede başarı oranını yükseltebileceğini düşünmekteyiz.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 057
Bir Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği
Kliniği Asistanlarının Aile Sağlığı Merkezi Teknik
Donanım Bilgi Düzeyleri
NİLAY ÇÖLBE TIĞRAK1, BERK GEROĞLU1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: 25 Ocak 2013 tarihinde, Aile Hekimliği Çalışma Yönetmeliği yayınlanmış olup; yönetmelik 9 bölüm ve 41 maddeden oluşmaktadır. Yönetmelikte aile hekimliği sisteminin
amacı, kapsamı, çalışma, usul ve esasları, performans,
sistem ve kalite esasları, atamalarda ve görevlendirmelerde öncelik sıralaması, fiziki ve teknik şartlar, kullanılacak
belgeler, kayıtların tutulması ve denetim gibi maddeler ve
açıklamaları bulunmaktadır. İlgili yönetmelikte, bir aile
sağlığı merkezinde bulunması gereken malzeme ve teknik
donanım listesi de verilmiştir. Bu bildiri ile; bu konuda bilgili oldukları öngörülen aile hekimliği asistanlarının bilgi
düzeyleri tespit edilmeye çalışılmıştır.
MATERYAL VE METOD: Resmi Gazete’de yayınlanan yönetmeliğin fiziki ve teknik şartlar başlıklı 5. bölümü’nün aile
sağlığı merkezinin teknik donanımı isimli 24. maddesinde
buralarda bulunması gereken asgari cihazlar listesi açıklanmıştır. İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile
Hekimliği Kliniği’nde görev yapan asistanların 24. maddede açıklanan tüm asgari cihazlar hakkındaki bilgi düzeyleri,
araştırmacılar tarafından hazırlanan anket ile sorgulanmış, veriler yüzde analiz olarak verilmiştir.
123
BULGULAR: Çalışmaya 22 asistan dahil edilmiştir. Çalışmada, aile sağlığı merkezlerinde mutlak bulunması gereken 41 tıbbi cihaz ve malzeme listesi sorgulanmıştır. Asistanlar tarafından bilinme oranı en yüksek olan ilk beş cihaz
sırasıyla; tromel (%27,3), fetal el doppleri (%54,5), Snellen
eşeli (%54,5), jeneratör veya kesintisiz güç kaynağı (%59,1)
ve sterilizatör (%59,1) olarak saptanmıştır.
SONUÇ: Aile hekimliği asistanları, gelecekte birinci basamak sağlık hizmeti sunarken kullanacakları cihazların
birçoğu hakkında yüksek oranda bilgi sahibiyken; bazı cihazlar hakkında düşük oranda bilgileri vardır. Birçok aile
hekimliği asistanı mevcut aile hekimliği asistanlık eğitimine göre, şu an için, maalesef aile sağlığı merkezlerinde hiç
eğitim görememektedirler. Bu nedenle sık kullanacakları
cihazların mevcut asistanlara tanıtılması ve bu cihazların
beceri eğitimlerinin mevcut asistan eğitim programları içine entegre edilmesi gereklidir.
ANAHTAR KELİMELER: Aile hekimliği, asistan, donanım,
malzeme
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 058
Maden Kazaları Konusunda Literatür Taraması
BERK GEROĞLU1, NİLAY ÇÖLBE TIĞRAK1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Özellikle Türkiye’de son yıllarda yaşanan dramatik
maden kazaları, dikkatleri bu yöne çekmiştir. Bu bildiri ile
maden kazaları konusunda tıp literatüründe yazılanları ortaya koymak amaçlanmıştır.
MATERYAL VE METOD: Amerika Birleşik Devletleri online kütüphanesi sayılan ve farklı tıp dergilerinden yaklaşık
16000 makaleyi tarayan “Pubmed” üzerinden tarama gerçekleştirildi. Araştırma esnasında anahtar kelime olarak
“maden kazası / mining accidents” kullanıldı. Literatür taraması 25-28 Temmuz 2014 tarihlerinde gerçekleştirildi.
BULGULAR: Pubmed taraması sonucunda 835 makaleye
ulaşılmıştır. Makaleler yayın yıllarına göre incelendiğinde
1909-2014 yılları arasında dağılım göstermektedir. Yıllar
içerisinde, özellikle son 10 yılda konunun giderek önem
kazandığı ve bu konuda yapılan araştırma yazılarının arttığı gözlenmektedir. Makaleler yıllara göre incelendiğinde,
373’ünün son on yıla ve 207’sinin son beş yıla ait olduğu
saptanmıştır.
SONUÇ: Literatür incelendiğinde; Türkiye, maden kazaları
sonucu yaşanan ölümlerde dünyada ilk sıralarda yer al-
124
maktadır. Dünyanın en büyük kömür üreticilerinden bir tanesi olan Çin'de, 2008 yılında 100 milyon ton başına düşen
ölüm sayısı 127 olurken, Türkiye'de bu rakam 722 olarak
kaydedilmiştir. Çin'de, 2008 yılında 100 milyon ton başına
127 kişi hayatını kaybederken, bu sayı 2013 yılında 37'ye
düşmüştür. Dünyanın en büyük kömür üreticilerinden birisi olan Amerika Birleşik Devletleri'nde de, 100 milyon ton
üretim başına 1 ile 6 kişi yaşamını yitirmiştir. Türkiye'de ise
2000 yılında 100 milyon ton başına 710 kişi hayatını kaybederken, 2008 yılına gelindiğinde bu rakam 722'ye çıkmıştır.
Çalışma göstermektedir ki; iş güvenliği ve maden kazaları
sadece ülkemizde değil tüm dünyada son yıllarda üzerinde tartışılan konulardan olmuştur. Önlenemez iş kazası
bulunmadığı unutulmamalı ve mevcut yasalar ile yetersiz
olduğu düşünülen düzenlemeler bir an önce yapılmalıdır.
ANAHTAR KELİMELER: Literatür, kaza, maden. Kaynaklar
1. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Maden
Mühendisleri Odası, Madencilikte Yaşanan İş Kazaları Raporu, Haziran 2010. 2. http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye%27deki_madencilik_kazalar%C4%B1 3. Türkiye
Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV), Madenlerde
Yaşanan İş Kazaları ve Sonuçları Üzerine Bir Değerlendirme, Temmuz 2010.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 059
ONDOKUZMAYIS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE
HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI POLİKLİNİĞİ’NE BAŞVURAN
HASTALARIN İLAÇ KULLANIM ALIŞKANLIKLARI
BAHADIR YAZICIOĞLU, FÜSUN YARIŞ, MUSTAFA FEVZİ DİKİCİ
ONDOKUZMAYIS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
GİRİŞ: İlaçlar; hastalıklardan korunma, teşhis, tedavi veya
vücudun herhangi bir faaliyetini değiştirmek için kullanılan
kimyasal, bitkisel ve biyolojik kaynaklı ürünlerdir. Akılcı
ilaç kullanımı, “hastaların klinik bulgularına ve bireysel
özelliklerine göre ilacı yeterli süre ve dozda, en düşük fiyata ve kolayca sağlayabilmeleri olarak tanımlanmıştır”.
Doğru endikasyon, doğru ilaç, uygun doz ve süre, hastanın
yeterince bilgilendirilmesi, ilaç alım sürecinin izlenmesi
ve değerlendirilmesi akılcı ilaç kullanımının kriterleridir.
Akılcı ilaç kullanımında topluma düşen sorumluluk akılcı
tüketimdir. Bu sorumluluk toplum, sağlık çalışanları ve ilaç
sağlayıcıları arasında paylaşılmalıdır. Akılcı ilaç kullanımı
konusunda ülkemizde önemli sorunlar olup, artık ilaç bunlardan biridir.
AMAÇ: Bu çalışmada, polikliniğimize başvuran hastaların
ilaç kullanım alışkanlıkları, evlerde artık ilaç bulundurma
sıklığı ve bunlara etki eden faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır.
MATERYAL METOD: Çalışma, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Polikliniği’ne
01 – 25.07.14 tarihleri arasında başvuran hastalardan randomize olarak seçilen ve çalışmaya gönüllü 51 kişi ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan hastalara, literatür taraması
yapılarak hazırlanan ilaç kullanım anketi uygulanmış, sonuçlar tanımlayıcı istatistiksel testler ile elde edilmiştir.
125
BULGULAR: Çalışmamıza 19 erkek(%37,3) 32 kadın (%62,7)
toplam 51 kişi katılmıştır. Katılımcılarımızın ortalama yaşı,
39,8 (±12,14) idi. Evde kullanılmayan ilaç bulunduranların oranı %70,6 (n=36) bulunmuştur. Hastalık durumunda
hastalarımızın %45,1’i (n=23) ilk olarak hekime başvuru
yaparken, %41,2’si (n=21) evde bulunan ilaçlarla tedaviye
başlamakta ve %13,7’si (n=7) hiç bir şey yapmadan hastalığın geçmesini beklemektedir. Evde bulunsun diye ilaç yazdıranların oranı %51 (n=26) bulunmuştur. Hastalarımızın
%78,4’ü (n=40) reçete edilen ilaçların tamamını ya da bir
kısmını tedavi sona ermeden önce yarım bırakmıştır. 26
hasta (%51) hastalık semptomlarının geçtiği ya da kendini
iyi hissettiği zaman tedaviyi yarım bıraktığını söylemiştir.
Hastalarımızın %45,1’i(n=23) kullanılmayan ilaçları son
kullanım tarihlerine kadar bekletirken, %27,5’i (n=14) daha
sonra kullanmak üzere saklamaktadır.
SONUÇ: Katılımcılarımızın çoğunluğu evde artık ilaç bulundurmaktadır. Hastaların yarısı kendini iyi hissettiği
anda tedaviyi yarım bırakmıştır. Hastalarımızın yaklaşık
yarısı hastalık durumunda kendi kendilerini tedavi etmeye çalışmaktadırlar. Sonuç olarak hastaların akılcı ilaç
kullanmadıkları söylenebilir. Gelecekte planlanan eğitim
programlarına ışık tutması ve akılcı ilaç kullanımının yaygınlaştırılması açısından genel olarak toplumda ilaç kullanma alışkanlıkları ve akılcı ilaç kullanımı ile ilgili araştırmaların yapılması yararlı olacaktır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 060
KANSER HASTALARINDA PALYATİF BAKIM VE DESTEK
SERVİSİNDE NÜTRİSYON
ALP ŞENER, SERCAN TURAN, ZEYNEP AY, HÜSEYİN CAN
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ: Beslenme kanser tedavisinin önemli bir parcasıdır.
Kanser tedavisi esnasında dengeli ve yeterli beslenme ile;
enfeksiyon riskinde azalma, çabuk iyileşme, tedaviye bağlı
yan etkileri daha iyi tolere etme, enerji ve gücü devam ettirme, vücudun besin deposu ve ağırlığını koruma, kendini
daha iyi hissetme sağlanır. Son yapılan derleme ve gözlemsel çalışmalarda diyet ve besin seçiminin kanser ilerlemesinde, hastalığın tekrarlama riskinde, genel sağ kalımda
etkili olabileceği gösterilmiştir.
GEREÇ VE YÖNTEM: 1 Mayıs-30 Temmuz 2014 tarihleri
arasında Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kanser Hastalarında Palyatif Bakım ve
Destek Servisine ağrı, bulantı-kusma, oral alım bozukluğu
gibi şikayetlerle yatan 60 hasta ile yapılan ön çalışma sonuçlarıdır. Hastaların cinsiyetleri, yaşları, kanser tanıları,
nutrisyon risk skorları, gerçek metabolizma ihtiyaçları ve
beslenme solüsyonlarının verilme yolu incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 60 hastanın %45’i (n=27)
erkek, %55’i (n=33) kadındı. Hastaların yaş ortalaması
64,4±11,3 (40-87) yıl olarak bulundu. Hastaların en büyük
nütrisyon risk skoru (NRS) 5, en küçük 3 ve ortalaması
4,2±0,71 idi. Hastaların hesplanan Gerçek Metabolizma İh-
126
tiyaçları (GMİ) en yüksek 2200 kcal iken en düşük 1250 ve
ortalama 1660±206 kcal olarak bulundu. Hastaların 14’ü
kolon, 10’u mide, 5’i akciğer, 5’i pankreas, 4’ü over, 4’ü malign melanom, 3’ü endometrium, 3’ü mesane, 3’ü özofagus
ve 9 hasta da çeşitli kanser tanılarına sahipti. Hastaların
%38,3’ünün (n=23) oral, %20’sinin (n=12) hem oral hem periferik, %11,7’sinin (n=7) nazogastrik, %10’unun (n=6) periferik, %8,3’ünün (n=5) gastrostomi, %6,7’sinin (n=4) santral, %3,3’ünün (n=2) hem oral hem santral ve %1,7’sinin
(n=1) jejunostomi yolu ile beslendiği saptandı.
TARTIŞMA: Avrupa Klinik Beslenme ve Metabolizma Derneği hastanede yatan cerrahi dışı onkoloji hastalarında
beslenmenin mümkün olduğunca enteral yolla yapılmasını
(öneri düzeyini ‘’A’’) belirtmiştir. Bizim çalışmamızda hastaların büyük bir çoğunluğunun enteral yoldan beslendiği
saptanmıştır. Kilo kaybının fazla oduğu kanser hastalarında kalori ihtiyacı da yüksek olup çalışmamızda özellikle
kolon (2200kal) ve pankreas (2100kal) kanser olgularının
hesaplanan kalori ihtiyacının en büyük değerlere sahip
olduğu saptandı. Kanser tanısı alan tüm hastaların, erken
dönemde beslenme durumu değerlendirilerek, özellikle
ileri derecede malnütrisyonlu hastaların etkili bir şekilde
tedavi edilmesi önem taşımaktadır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 061
Evde Sağlık Hizmeti Alan Hastaların Kendi Aile
Hekimlerinden Hizmet Alma Durumları
NİSA SOLMAZ, HÜLYA YIKILKAN, DERYA İREN AKBIYIK, CENK AYPAK, SÜLEYMAN GÖRPELİOĞLU
Diskapi Yıldırım beyazit e.a.h aile hekimligİ
AMAÇ: Evde sağlık hizmeti, yaşlı nüfusun çoğalması ile
birlikte kronik hastalık prevalansının artması ve hastanede kalım giderlerinin yükselmesi nedeniyle son yirmi
yılda daha çok önem kazanmıştır. Ülkemizde Evde sağlık
hizmetleri 2010 yılında Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliği’ne girmiştir. Çalışmamızın amacı evde sağlık hastalarının kendi Aile hekimleri tarafından evde ziyaret edilme ve
hizmet alma durumlarını belirlemektir.
YÖNTEM: Çalışmaya, bir üçüncü basamak hastane olan kurumumuz tarafından, Mayıs-Haziran 2014 tarihlerinde ilk
defa ziyaret edilmiş yatağa bağımlı 61 hasta dahil edilmiştir. Kendi Aile hekimlerinden evde ziyaret alma durumları
ve aldıkları hizmetleri sorgulayan bir anket uygulanmıştır.
İletişim kurulamayan hastalarda bilgiler bakım verenlerden alınmıştır.
127
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 61 hastanın ortalama yaşı 71,5 ± 17,2 yıl ve yatalak olma süresi 1 yıl- 40 yıl
arası değişmekte olup ortanca süresi 3,8 yıldır. Hastaların
%86,7’si (n=52) aile hekimini tanımakta, %80’i (n=48) adını
bilmektedir. Hastaların %31.7’si (n= 19) aile hekimi tarafından evde ziyaret edilmiştir. Aldıkları hizmetler sorgulandığında; 16 hasta muayene, 1 hasta pansuman, 1 hasta sonda, 1 hasta kan alma hizmetini evde aldığını ifade etmiştir.
Ziyaret sayıları incelendiğinde; 17 hastaya 1 kez, 1 hastaya
2 kez, 1 hastaya 3 kez ziyaret uygulanmıştır. Aile hekimlerinden poliklinikte hizmet alma durumu sorgulandığında
ise; 45 hasta poliklinikte ilaç yazdırma, 3 hasta poliklinikte
muayene hizmeti aldığını belirtmiştir.
SONUÇ: Çalışmanın sonuçlarına göre uzun süredir yatalak
olan evde sağlık hastalarının ancak üçte birinin Aile hekimi
tarafından ziyaret edildiği görülmektedir. Evde sağlık hizmeti sunumunda, hastaların gereksinimleri doğrultusunda kaliteli hizmet verilmesi için birinci ve üçüncü basamak
evde sağlık hizmet birimlerinin iş yükünü paylaşmaları uygun olacaktır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 062
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ
ASİSTANLARININ YAŞLILARA YÖNELİK TUTUMLARI
TUĞBA TAŞTAN, SEVGİ ÖZCAN
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ
GİRİŞ VE AMAÇ: Literatür verileri yaşlı ayrımcılığına ilişkin tutumların görüldüğü alanlardan birinin de sağlık olduğunu, son yıllarda sağlık bakım hizmetinin sunulduğu
tüm alanlarda yaşlı insanlara yönelik ayrımcılık yapıldığını
göstermektedir. Sağlık profesyonellerinin yaşlılara yönelik
olumsuz önyargılarının değiştirilebilmesi ve yaşlı ayrımcılığının ortadan kaldırılabilmesinde öncelikli faktörlerden
biri yaşlılara karşı tutumların belirlenmesidir. Tutum kavramı, genel olarak bir bireye atfedilen ve onun psikolojik bir
nesneye/olaya/insana ilişkin düşünce, duygu ve davranışlarını organize eden bir eğilime işaret etmek için kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı aile hekimi asistanlarının
yaşlılara yönelik tutumlarının değerlendirilmesidir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırma evrenini Çukurova Üniversitesi Aile hekimi asistanları (n=23) oluşturdu. Çalışmanın
yapıldığı gün akademik toplantıda bulunan 18 (%78 ) aile hekimliği asistanına çalışma hakkında bilgi verildikten sonra
isimsiz olarak yaş, cinsiyet, medeni durum, yaşlı ile yaşayıp
yaşamadığını ve yaşlılıkla ilgili eğitim alıp almadığını sorgulayan bir anket ile Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması Duyan ve Gelbal tarafından yapılan, Kogan’ın “ Yaşlılara
Yönelik Tutum Ölçeği” uygulandı. Yaşlılara yönelik tutumu
değerlendiren ölçek 34 ifadeden oluşmaktadır ve kesinlikle
katılmıyorum (1), katılmıyorum (2), biraz katılmıyorum (3),
128
biraz katılıyorum (4), katılıyorum (5) ve kesinlikle katılıyorum (6) şeklinde değerlendirilmektedir.
BULGULAR: Yaş ortalaması 28,6±3,2 asistanların %61,1i
kadındı. Yaşlıyla yaşama oranı % 55,5, yaşlılıkla ilgili bir
eğitim alma oranı ise % 38,8 idi. Asistanların; %61’i “Yaşlılar
farklıdır”, %77,8’i “Yaşlılar birbirinden farklıdır”, %72,3’ü
“Yaşlılar gençlerle iç içe yaşamalıdır”, %66,7’si “Yaşlılarla
iç içe olan bir çevre güzeldir”, %66,7’si “Yaşlıların geçmişlerinden söz etmeleri hoş bir şeydir” ifadelerine katıldığını
bildirdi. Ölçek toplam puan ortalaması 129,89± 13,65 olarak
hesaplandı. Yaş, cinsiyet, medeni durum, yaşlı ile yaşayıp
yaşamama ve yaşlılıkla ilgili eğitim alıp almama durumu ile
ölçek puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı
bir ilişki bulunamadı.
SONUÇ: Genel olarak aile hekimliği asistanlarının yaşlılara
yönelik tutumları olumlu bulunmuştur. Bu durum Türk toplumunun yaşlılara yönelik tutumunun yansıması olarak değerlendirilebilir. Tutumların doğuştan gelmediği, öğrenme
yoluyla kazanıldığı göz önüne alındığında yaşlanan nüfusa
hizmet sunacak olan aile hekimliği uzmanlık öğrencilerine
verilecek eğitimlerle bunun daha da arttırılabileceği düşünülmüştür.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 063
Direkt Grafinin Kanser Oluşumu ile İlişkisi
İZZET FİDANCI1, OĞUZ TEKİN1, İLKNUR FİDANCI2, ARİF HAKAN DEMİREL3, İSMAİL ARSLAN1,
ŞÜKRÜ ÜMİT EREN1, ADİL ÇETİN1, ÖZLEM KIZILTAŞ1 , SALİH DİLBER1
1 Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Aile Hekimliği Kliniği
2 ANKARA ÇOCUK SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI HEMATOLOJİ ONKOLOJİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, PEDİATRİ KLİNİĞİ
3 ANKARA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, GENEL CERRAHİ KLİNİĞİ
AMAÇ: Radyasyon Üreten Cihazların Kullanımı ve Kanserle
İlişkileri Hakkında Hastaların Bilgi, Tutum ve Davranışlarının Değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Özellikle direkt grafi
başta olmak üzere radyasyon üreten cihazların kullanımının sıklığının artması nedeniyle bu konuda araştırma yapmayı amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi kliniğine başvuran 74 kişiye
uygulanmak üzere 10 adet sorudan oluşan anket oluşturuldu. Vakaların 38 tanesi tiroit kanser tanılı ve tiroidektomi operasyonu geçirmiş hastalardan oluşurken, 36 tanesi herhangi bir kanser öyküsü olamayan kontrol grubu
olarak çalışmaya dahil edildi. Anket soruları arasında cep
telefonu, saç kurutma makinesi, tıraş makinesi, bilgisayar
kullanım durumu, baş boyun direkt grafi çekim öyküsü gibi
güncel konular sorgulandı.
129
BULGULAR: Çalışmamıza, 49 kadın ve 25 erkek olmak üzere toplam 74 vaka dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı tiroit kanseri grubunda 46.25 (±10.80 yaş), kontrol grubunda
36.08 (±9.30 yaş) olarak bulundu. Daha önce baş boyun bölgesine grafi çekilme (diş, baş, boyun x-ray grafi) durumu
tiroit kanseri grubunda (%61), kontrol grubuna göre (%11)
daha yüksek bulundu(p<0.05). Tıraş makinesi ve saç kurutma makinesi kullanımı oranı kontrol grubunda, tiroit kanser grubunda göre istatistiksel olarak anlamlı olmamakla
birlikte daha fazla bulundu.
SONUÇ: Çalışmamıza göre; ileri yaşta ve baş boyun bölgesine grafi çekilme öyküsü olanlarda, tiroit kanser görülme
sıklığı artmaktadır.
ANAHTAR KELİMELER: Tiroit Kanseri, Direkt Grafi, Radyasyon Üreten Cihazlar
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 064
KLİNİK UYGULAMA REHBERLERİ ADAPTASYON
STRATEJİSİ” GELİŞTİRİLMESİ Ve STRATEJİNİN PİLOT
DENEMESİ
DUYGU AYHAN BAŞER1, RABİA KAHVECİ1, MELTEM KOÇ2, İLKNUR YAŞAR3, AYBÜKE DEMİR
ALSANCAK1, İSMAİL KASIM1, İRFAN ŞENCAN1, FATMA GÖKŞİN CİHAN4, ADEM ÖZKARA1
1 Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2 MAMAK TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
3 YENİMAHALLE TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
4 KONYA NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ
GİRİŞ: Türkiye’de sağlık hizmetlerinde kökten bir değişim
süreci yürütülmekte ve birinci basamak yönelimli bir sağlık sistemi oluşturulma çalışmaları hızla devam etmektedir. Kaliteli klinik uygulama rehberlerinin geliştirilmesi bu
değişim çalışmaları içinde çok önemli bir yer tutmaktadır.
Klinik Uygulama Rehberleri tüm dünyada 3 yöntem kullanılarak geliştirilmektedir. Ülkemizde ise de novo yöntemlerle
ya da direk tercüme edilerek geliştirilmektedir; ancak diğer bir rehber geliştirme yöntemi olan adaptasyon yöntemi ile oluşturulmuş herhangi bir rehbere ya da adaptasyon
stratejilerine dair herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır.
Bu çalışma ile amacımız, klinik uygulama rehberleri için
ülkemize özgü adaptasyon stratejisi geliştirmektir. İkincil
amacımız ise strateji geliştirirken Sağlık Bakanlığı tarafından tercüme edilerek sunulan Finlandiya kaynaklı elektronik birinci basamak rehberlerinin seçilen pilot konularının
adaptasyon gerektiren alanlarını belirlemek ve stratejinin
pilot testini de bu vesileyle gerçekleştirmektir.
METODOLOJİ: Ülkemize özgü adaptasyon stratejisi geliştirmek için “ADAPTE Adaptasyon Rehberi” temel alınacak
rehber olarak belirlendi. Sağlık bakanlığının birinci basamağa yönelik çeviri rehberler üzerinden pilot çalışma yapılması uygun görüldü. Belirlenen seçim yöntemine göre,
ulaşılan rehberler içinden adaptasyonu gerçekleştirilecek
olan iki rehber belirlendi. Oluşturulan rehber adaptasyon
komitesi tarafından, seçilen pilot rehberlerin adaptasyon
gerektiren alanları belirlendi. Pilot rehberin adaptasyonunun gerçekleştirilmesi sırasında ADAPTE’nin mevcut
130
haliyle kullanılabilirliği denenip, rehber içinde adaptasyon
sürecinde kullanılması gereken ek parametreler de belirlendi.
BULGU: ADAPTE rehberinin Türkiye şartlarına adaptasyonu sonucu 24 adım üzerinden değerlendirilen önerilerin
değerlendirilme sonucuna göre 24 adımın 2 tanesi reddedilmiş, 4 tanesi modifikasyon ile 3 tanesi ek öneri ile ve 15
tanesi ise olduğu gibi kabul edilmiştir. Elektronik Kanıta
Dayalı Tıp Rehberleri-Peptik Ülser Rehberinin değerlendirilmesi sonucu; rehberde 2 sağlık sorusuna tam cevap bulunamamıştır, bunun dışında verilen öneriler günlük birinci
basamak pratiği ile de karşılaştırıldığında tanıda verilen
bazı öneriler hariç uygulanabilir olarak değerlendirilmiştir.
Değerlendirme sonucu Elektronik Kanıta Dayalı Tıp Rehberleri- Hipertansiyon Rehberinde verilen öneriler bazılarında adaptasyona gidilerek ve 1 sağlık sorusuna cevap
niteliğinde öneri eklenerek birinci basamakta kullanımı
uygun olarak değerlendirilmiştir.
TARTIŞMA: Rehber adaptasyonu henüz çoğu ülke ve kurum/ kuruluş için yeni bir kavramdır. ADAPTE adaptasyon
rehberinin ülkemize adaptasyonu ile ülkemizde kullanımı kolaylaşacak ve önümüzdeki günlerde oluşturulacak
rehberler de novo yöntemler kadar maddi ve manevi efor
harcanmadan, kullanacak kitlenin işine yarayacak bilgiler
seçme, eleme ya da modifiye etme yöntemi ile daha az efor
ile daha çabuk bir şekilde bir rehberde toplanabilecektir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 065
MEDENİ DURUM VE EĞİTİM DÜZEYİNİN, SİGARA
KULLANIM DURUMU İLE İLİŞKİSİ
SALİH DİLBER, OĞUZ TEKİN, İSMAİL ARSLAN, ŞÜKRÜ ÜMİT EREN, İZZET FİDANCI
Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Aile Hekimliği Kliniği
AMAÇ: Sigara kullanımı insan sağlığı açısından önemini korumaktadır. Bu nedenle çalışmamızda; sigara kullanımında rol oynayabilecek faktörleri değerlendirmek amaçlandı.
GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamıza; Ankara Eğitim ve
Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği'ne başvuran 68
hasta alındı. Katılımcıların medeni durum, eğitim düzeyi ve
sigara kullanım durumu başta olmak üzere kan tetkik düzeyleri de (Lipid Paneli, Karaciğer-böbrek fonksiyon testleri, Hormon düzeyleri) sorgulandı. Anket yöntemi uygulanan
hastaların değerlendirilmesinde SPSS paket veri programı
kullanıldı.
BULGULAR: Toplam 68 kişinin yaş ortalaması(37,3±14,5)
yıldı. Çalışmamıza katılan hastalarda medeni durum; bekar
19(%27,9), evli 38(55,8) ve boşanmış 11(%16,1) olmak üzere
boşanmış kişilerde sigara kullanım oranının anlamlı ola-
rak fazla olduğu saptandı(p<0,05). Sigara kullanım durumu;
bekar 7(%36,8), evli 11(%28,9), boşanmış 9(%81,8) şeklinde
bulundu. Kan tetkik sonuçları(Lipid Paneli, Karaciğer-böbrek fonksiyon testleri, Hormon düzeyleri) ve eğitim düzeyi
durumunun ise sigara kullanımında istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı.
SONUÇ: Sigara kullanım alışkanlığı bireye ve çevresine
zarar vermektedir. Boşanmış kişilerde sigara kullanmaya
başlamanın daha kolay olabileceği ve sigara bırakmanın
zorlukları düşünüldüğünde bu gruptaki hastalara sigara konusunda daha hassas yaklaşılması gerekliliğini doğurmuştur. Çalışmamızda da boşanmış bireylerde sigara
kullanım durumunun anlamlı olarak daha fazla olduğunu
saptadık.
131
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 066
REHBER ADAPTASYON REHBERLERİ: MEVCUT
KAYNAKLARIN TARAMASI
DUYGU AYHAN BAŞER1, RABİA KAHVECİ1, FATMA GÖKŞİN CİHAN2, İLKNUR YAŞAR3, MELTEM KOÇ4,
İSMAİL KASIM1, İRFAN ŞENCAN1, ADEM ÖZKARA1
1 Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2 KONYA NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ
3 YENİMAHALLE TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
4 MAMAK TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
GİRİŞ: Klinik Uygulama Rehberleri hasta bakımını en iyi
hale getirmek için sistematik araştırmaya dayalı kanıtlardan ve alternatif bakım seçeneklerinin yarar-zararlarının
değerlendirilmelerinden oluşan tavsiyeleri içeren bildirimlerdir. Rehberler 3 yöntem kullanılarak geliştirilmektedir
(de novo, tercüme ve adaptasyon). Rehber adaptasyonu ise
henüz çoğu ülke ve kurum/ kuruluş için yeni bir kavramdır.
Rehber adaptasyonu, daha önce oluşturulmuş olan rehberlerin farklı bir kültürel ortamda/ülkede ve/ veya kuruluşta
farklı şartlarda uygulanması için kültürel ya da konu ile
ilgili diğer farklılıklar göz önünde bulundurularak modifikasyonu yöntemidir. Rehber adaptasyonu yöntemi için çok
az sayıda kaynak bulunmaktadır.
AMAÇ: Amacımız Türkçe ve İngilizce dilinde mevcut bulunan adaptasyon için oluşturulmuş rehberleri geniş bir tarama ile saptamaktır.
BULGULAR: Sistematik derlememizde PubMed (1966 dan
2013 Marta kadar), the Cochrane Library ve Google "rehber adaptasyonu", “adaptasyon” “adaptasyon rehberi” gibi
sözcükler yazılarak tarandı. Ek olarak GIN, NICE, SIGN,
NHRMC, GAIN, NCGC gibi rehber oluşturma veri tabanları
da taranmıştır. De nevo rehber geliştirme yöntemi ile ilgili
internet üzerinden ücretsiz olarak ulaşılabilen birçok kaynak saptanmasına rağmen, adaptasyon sürecinde yardımcı
olacak iki tane kaynak saptanmıştır: ADAPTE Kaynak Aracı
ve CAN-IMPLEMENT Rehberi.
TARTIŞMA: Rehber adaptasyonu ile rehber oluşturulmasında gereken zaman ve eforun çok daha azı kullanılarak ilgili
toplum/kurum yada kuruluşa ihtiyacı doğrultusunda rehber oluşturulması imkanı sağlamaktadır. Bu kadar faydalı
ve kullanışlı bir yöntem olan ve birçok ülke tarafından aktif
olarak kullanılan rehber adaptasyonu yöntemi ile ilgili sadece iki kaynağa ulaşmış olmak bu durumda bir tezatlık teşkil
etmektedir. Ülkemizde de bu konu ile ilgili farkındalık uyandırılmalı ve konu ile ilgili rehber kaynaklar oluşturulmalıdır.
132
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 067
İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM
ARAŞTIRMA HASTANESİNDE GEÇİCİ SEVK ZİNCİRİNE
YAKLAŞIM
MEHMET ATEŞ, ZUHAL AYDAN SAĞLAM, AYŞE PERVARLAR, HASAN HÜSEYİN MUTLU
İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Sağlık hizmetlerine daha etkin şekilde ulaşılmasının sağlanması amacı ile yandal hekimlerine Alo182-MHRS(Merkezi Hekim Randevu Sistemi)hattından veya internet
üzerinden randevu alınabilmesi planlanmış olmakla birlikte 2013/6 tarihli uygulamayla randevuların öncelikle birinci
basamak hekimlerinden verilmesi öngörülmüştür.Çeşitli
nedenlerle birinci basamakta gerçekleşemeyen bu uygulama için hastanemizde öncelikle Aile Hekimliği Kliniği olmak üzere tüm branşlar yetkilendirilmiştir.Çalışmamızda
yandal uzmanlarına başvuran hastaların birinci basamak
değerlendirmesi sonucu sevk edilme durumlarını değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM: Mart 2014’te yandal polikliniklerine randevu almak için başvuran hastaların sayısı,şikayetleri,hangi branşa başvurdukları ve başvuru şekilleri sorgulanarak birinci
basamak hekimliğince değerlendirilip değerlendirilemeyeceği anamnez ve muayene sonuçlarıyla incelendi.
BULGULAR:
Polikliniğe
başvuran
830
hastanın
(E/K:236/594; ortalama yaş: 50.84±15.1 yıl) sonuçları değerlendirildi. Çoğunluk gastroenteroloji ve endokrinoloji
(%51.7;%31.8) en azı da (%0.7) hematoloji randevusu almak
üzere başvurmuştu. Romatoloji için başvuran hastalar arasında en çok eklem/bel ağrısı ve RA (%50.9;%13.2) nedeniyle başvuru mevcutken, endokrinolojiye başvuran hastalar
arasında en çok TFT bozukluğu ve hipofiz tm (%33.3;%9.4)
bulunmaktaydı. Gastroenterolojiye başvurular en çok
(%40.8) dispeptik şikayetlerle olmaktaydı. Başvuran tüm
hastaların %53.1’i aldıkları kronik tanılar nedeniyle yandal-
133
lar tarafından takip edilmekteydi. Yaklaşık %15,8'i aslında
tarafımızdan takip edilebilecekken hasta ısrarı nedeniyle
randevu verilmek zorunda kalınmıştır.Tüm başvuruların
%13.3’ü Aile Hekimliği polikliniğine yönlendirilmiş ve izlenmiştir.Hastaların %17.8’i ilk kez başvuruda bulunmuş
olup yandallar tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir. Hasta ısrarı nedeniyle yandal polikliniğine gönderilen
hastaların %77.1'ini 40 yaş üstü hasta grubu oluşturmakta
olup anlamlı cinsiyet farklılığı gözlenmemiştir.
TARTIŞMA: MHRS hastaların daha sağlıklı hizmet almalarını öngören bir sistem olmasına rağmen aslında izlenebilecek olan hastaların zaman yetersizliği nedeniyle yine bir
ana uzmanlık branşı tarafından yandal uzmanına gönderilmesine ve hastaların ısrarla yandal uzmanına gitmek istemelerine neden olmaktadır.Hastanemizde gastroenteroloji
ve endokrinoloji uzmanlarının sayısı yeterli olduğundan bu
değerlendirmeler daha çok bu branşları kapsamaktadır.
Çok az randevu açabilen romatoloji, hematoloji ve allerji
uzmanları, kronik tanılarla izledikleri hastalarını sistemde
yeşil alana atarak internetten kolayca randevu almalarını
sağlamaktadır.
SONUÇ: Yandal uzmanına gitmek üzere başvuran hastaların yaklaşık 1/3'ünü birinci basamakta izleyebiliriz.Ancak
bunun, sadece birinci basamak hekimlerinin istemesiyle
gerçekleşebilmesi mümkün değildir.Biz birinci basamak
hekimlerine düşen ise hastalarımızı yakından izlemek, gerektiğinde üst basamaklarla koordinasyonu sağlamak ve
süreci takip etmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 068
ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE
HEKİMLİĞİ POLİKLİNİĞİNDE YAPILAN TALASEMİ
TARAMASI SONUÇLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
AYŞENUR ALPER GÜRZ, BAHADIR YAZICIOĞLU, FÜSUN AYŞİN ARTIRAN İĞDE
ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
AMAÇ: Talasemiler, hemoglobin (Hb) zincirlerinden birinin
veya birkaçının hasarlı sentezi sonucu gelişen hipokrom
mikrositer anemi ile karakterize heterojen bir grup hastalıktır. Ülkemiz, talasemi taşıyıcılığının sık görüldüğü bir
coğrafik bölgede bulunmaktadır. Bu çalışmada, talasemi
taraması amacıyla Aile Hekimliği Anabilim Dalı polikliniğine başvuran hastaların sonuçları değerlendirilmiş olup
tarama sırasında dikkat edilmesi gereken noktalara dikkat
çekilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi
(OMÜTF) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim dalı (AD)
polikliniğinde talasemi tanısı almış hastaların aileleri tam
kan sayımı (CBC) ve Hb elektroforezi istenmesi için Aile Hekimliği AD polikliniğine yönlendirilmekte olup,bu çalışma
ile Nisan 2011- Temmuz 2014 tarihleri arasında OMÜTF Aile
Hekimliği AD merkez polikliniğine bu amaçla yönlendirilen
kişilerin sonuçları incelenmiştir.Bu bireylerden alınan kan
örneklerinin değerlendirilmesinde MCV değeri 80 fL ve altında olanlar düşük,Mentzer indeksi(MCV/RBC) 13 ve altı
olanlar talasemi riski yüksek olan grup olarak belirlenmiştir.HbA2değerleri %3,5 ve/veya Hb F için %2,0’nin üzerindeki olgular talasemi taşıyıcısı olarak kabul edilmiştir.
Sonuçlar SPSS 16.0 ile değerlendirilip çözümlenmiştir.
α, %19,19’unda (n=19) β-talasemi taşıyıcılığı görülmüştür.
Babasında β-talasemi taşıyıcılığı olan bir hastanın erkek
kardeşinde de β-talasemi taşıyıcılığı saptanmıştır. Taranan
bir ebeveynin her ikisinde α,iki ebeveynin her ikisinde de
β-talasemi taşıyıcılığı izlenmiştir. Konulan tanıların MCV
ile ilişkisine bakılmıştır (Tablo 1). 3 hastanın MCV değerlerine ulaşılamamıştır.
SONUÇ: Çalışmanın sonucunda talasemi taşıyıcılığı %50,5
oranında bulunmuştur. Çocuklarının birinde hemoglobinopati saptanmış olan ebeveynlerin, diğer gebeliklerinde
preimplantasyon veya prenatal tanı ile sağlıklı çocuk sahibi
olabilmeleri açısından danışmanlık verebilmek adına taşıyıcı olup olmadıklarını saptamak gereklidir. Ebeveynlerin
taranmasında maliyet etkin bir uygulama için öncelikle CBC
sonuçları değerlendirilip, hipokrom mikrositer anemi saptanan gruba demir eksikliği anemisi ve talasemi taşıyıcılığı
yönünde ayrım yapılarak diğer tetkikleri uygulamak daha
uygun bir yaklaşım olacaktır. Çalışmamızda başvuranların
%38,38 (n=38)’inde CBC sonuçları normal olmasına rağmen başvuran tüm bireylerden Hb elektroforezi istenmiş
ve beklendiği üzere bu grupta sonuçlar normal olarak bulunmuştur. Pahalı bir tetkik olan Hb elektroforezinin,CBC
sonucu riskli olan gruba uygulanmasının çok daha maliyet
etkin bir uygulama olacağı düşünülmektedir.
BULGULAR: Nisan 2011-Temmuz 2014 tarihleri arasındaki
talasemi taraması yapılmış, 49’u kadın (%49,5), 50’si erkek
(%50,5) olmak üzere toplam 99 hasta taranmıştır.Hastaların yaş ortalaması 34,5±7,3 idi.Taranan hastaların toplam
%53,53’ünde (n=53) talasemi taşıyıcılığı saptanmıştır.Taranan annelerin %3,03’ünde (n=3) α, %17,17’sinde (n=17) β-talasemi taşıyıcılığı izlenirken, babaların %7,07’sinde (n=7)
134
Tanıların MCV ile ilişkisi
Talasemi +
Talasemi -
MCV<80fL
52
6
58
MCV>80fL
0
38
38
52
44
96
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 069
YARI ZAMANLI UZMANLIK: AİLE HEKİMLERİ NE
DÜŞÜNÜYOR? İLK SONUÇLAR
OLGU AYGÜN1, ÖZDEN GÖKDEMİR YAZAR1, FETHİ SADA ZEKEY2, KEMAL AYGÜN3, DİLEK GÜLDAL1
1 dokuz eylül üniversitesi aile hekimliği abd
2 ÜMRANİYE EĞİTİM ARAŞTIRMA AİLE HEKİMLİĞİ ABD
3 DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ İÇ HASTALIKLARI ABD
Tüm dünyada yaygın olarak uygulanan sağlık reformları ile
dikkatler birinci basamak sağlık hizmetlerine ve aile hekimliği uzmanlığına çevrilmiştir. Bir yandan nitelikli birinci
basamak sağlık hizmeti verilmesi planlanırken bir yandan
bu alanda hizmet verecek uzman hekimlerin yetiştirilmesi
önem kazanmıştır. Ülkemizde 1985 yılından beri var olan
aile hekimliği uzmanlık eğitiminde son on yılda önemli değişiklikler gerçekleştirilmiş, bunların bir kısmı akademi ve
uzmanlar tarafından desteklenirken bir kısmına şiddetle
karşı çıkılmıştır. Bu karşı çıkışların temelinde aile hekimliği uzmanlık eğitiminin dolayısıyla birinci basamak sağlık
hizmetlerinin niteliğinin olumsuz etkileneceği kaygıları rol
oynamaktadır.
AMAÇ: Gündemdeki yarı zamanlı uzmanlık eğitimiyle (YUE)
ilgili olarak Aile Hekimliği Uzmanları(AHU), Aile Hekimleri
ve Aile Hekimliği Uzmanlık Öğrencilerinin görüşlerini ortaya koymaktır.
YÖNTEM: Araştırmacılar tarafından oluşturulan anket; yaş,
cinsiyet gibi sosyodemografik özelliklerle yedili likert ölçeği
üzerinden değerlendirilmek üzere hazırlanan yarı zamanlı
uzmanlık eğitiminin eğitim-sağlık-bilimsel ortam-iş barışı-gelir dengesi konularını içeren sorulardan oluşmaktadır. Çalışmanın internet ortamında, 20 temmuz-20 Ağustos
tarihleri arasında yapılması planlanmıştır. 20-29 Temmuz
2014 tarihleri arasında 109 hekim tarafından yanıtlanan
anketler üzerinden ilk sonuçlar SPSS 15 veri tabanında
analiz edilmiştir. AH’lerden gelen yanıtlar henüz analizlere
yetecek sayıda olmadığından (4) ilk sonuçlarda analiz dışı
bırakılmıştır.
135
BULGULAR: Araştırmaya katılan hekimlerin % 61,9'u kadın
olup yaş ortalaması 32,05±6,19'dur. Katılımcıların %32'si
AHU ve %77’si uzmanlık öğrencisidir. Hekimlerin %93,8’i
Aile hekimliği uzmanlığını isteyerek seçmişi, %43,4'ünün
ilk tercihi olmuştur. Meslekte çalışma sürelerinin ortalaması 81,78 aydır ve uzmanlık öğrencileri için tamamladıkları uzmanlık eğitimi süresi ortalama 26,70 aydır.. Uzmanlık eğitimi için alınan ortalama TUS puanı ise 54,91±4,04’dir.
Katılımcıların YUE ile ilgili düşünceleri tablo 1’de gösterilmiştir. 1 hiç katılmıyorum,7 kesinlikle katılıyorum olarak
işaretlenmiştir. Yapılan karşılaştırmalarda YUE’ın hastalar
açısından eşitsizliğe yol açacağı fikrine erkeklerin kadınlara göre daha az katıldıkları (p=0,007) gözlenmiştir. TUS
puanı arttıkça YZU rotasyonlarının TZU ile eşdeğer olmayacağını, bu gruba tez yaptırılmayacağını, eğer yaptırılırsa da eşdeğer olmayacağını düşünenlerin sayısı artmaktadır (sırası ile: t=2,463, p=0,015, t=2,807,p=0,006, t=2,540,
p=0,013). Diğer bağımsız değişkenler açısından YUE ile ilgili
düşüncelerde bir fark saptanmamıştır.
SONUÇ: Aile hekimliği için son zamanlarda uygulamaya konulmuş yarı zamanlı uzmanlık uygulaması ile ilgili olarak
AHU ve asistanları arasında olumsuz düşünceler son derece yaygın olarak gözlenmektedir.Çalışmanın devamında
uzman olmayan AH’leri de eklenerek çıkacak olan sonuçlar
önemli olacaktır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Yarı Zamanlı Uzmanlık Eğitimi (YUE) ile ilgili düşünceler
136
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 070
YETİŞKİNLERİN AİLE HEKİMLİĞİ UYGULAMASI
HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ VE AİLE HEKİMLİĞİNDEN
HİZMET ALIMI KONUSUNDAKİ TUTUMLARI
SEVİM ÖĞÜLMÜŞ1, YUNUS EMRE ÖZTÜRK2, MUHAMMED HARUN ÜNAL3, İREP KARATAŞ ERAY1,
YUSUF ÜSTÜ3
1 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SAGLİK BİLİMLERİ FAKÜLTESİ
3 ANKARA YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİMDALI
AMAÇ: Bu çalışmada 18 yaş üstü kişilerin aile hekimliği
uygulaması hakkındaki bigi düzeyleri ve aile hekimliğinden
hizmet alma konusundaki tutum ve davranışlarının belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Tanımlayıcı tipteki bu çalışma Mayıs 2013 tarihinde Konya ili Selçuklu ilçesindeki 28 nolu Aile Sağlığı Merkezi’ne bağlı 10 aile hekimliği bölgesinden rastgele seçilen 5
aile hekimliği bölgesindeki 100 kişi ile yürütülmüştür.
BULGULAR: Araştırmaya katılan kişilerin %52’si kadın
%48’si erkektir. %72.7’si 18-44 yaş aralığındadır. Çalışma grubunun %29’unu öğrenciler, %19’unu ev hanımları
oluşturmaktadır. Araştırmaya katılan kişiler herhangi bir
sağlık sorunuyla karşılaştıklarında %27,3’ ü aile hekimine,
%34,3’ü devlet hastanesine, %12,1’i üniversite hastanesine,
%20,2’ si özel hastaneye, %5,1’ ise özel muayeneye başvurduklarını belirtmiştir. Herhangi bir sağlık sorunuyla karşılan kişilerin %31’i yakın olduğu için, %21’i güvenilir olduğu
için, %6’sı ucuz olduğu için, %14’ü hekime güven sebebiyle,
%5’i tanıdık olduğu için ve %22’si ise teknik imkanlar iyi olması nedeniyle gittiği kurumu tercih etmektedir. Kişilerin
%22’si aile hekimine hiç gitmediğini, gidenler ise %40’ı muayene olmak, %25’i kontrol, %42,2’si ilaç yazdırmak, %3’ü
aile planlaması, %9’u enjeksiyon-pansuman, %11’i aşı olmak, %23’ü rapor almak ve %2’si sevk almak için aile hekimliğine müracaat ettiğini bildirmiştir. Çalışmamızda aile
hekimine başvuranların %63’ünün aile hekimlerini çok iyi/
iyi olarak değerlendirdikleri ve %44,3’ünün başkalarına da
kendi aile hekimlerini tavsiye ettikleri görülmektedir. Katılımcıların %59,6’sı hekim-hasta iletişiminin iyileştiğine ve
%56,1’i hasta memnuniyetinin arttığına inanmaktadır.
maktadır. Bu başvuruların yaklaşık yarısı uyum zorlukları,
anksiyete ve depresyon benzeri durumlarla ilişkilidir. Akut
solunum yolu infeksiyonları, hipertansiyon, diyabet ve kronik obstriktif akciğer hastalığı en sık tanılardır. 1000 kişi
üzerinde yapılan bir çalışma sonucunda, herhangi bir ayda
800 kişinin en az bir semptomu olduğu tespit edilmiştir. Bu
hastaların çoğu kendi kendine tedavi uygulamış, 217’si ise
bir hekime görünmüştür. 8’i yatırılarak tedavi edilmiş, bir
kişi üçüncü basamak sağlık kurumuna gitmiştir. Hastaların ihtiyaçları karşılandığı ve gereksiz tetkiklerle fazladan
maliyet engellendiğinde maliyet-etkin sonuca ulaşılır. Çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, bireylerin aile hekimliği
uygulamasından haberdar olduklarını, ancak yeterli bilgiye
sahip olmadıklarını göstermektedir.
SONUÇ: Çalışmamızın sonucuna dayanarak kişilerin aile
sağlığı merkezlerini ilk başvuru noktası olarak algılamaları, periyodik sağlık muayeneleri, gebe-loğusa-bebek takipleri ve aşılama, aile planlaması hizmetleri gibi koruyucu
hizmetlerden faydalanmak için aile sağlığı merkezlerini
tercih etmeleri konusunda farkındalıklarının artırılması
gerektiği kanaatindeyiz.
Aile Hekimliği Uygulamasında Hizmet Değerlendirmesi
Kişi Sayısı
%
çok iyi
14
17,3
iyi
37
45,7
orta
22
27,2
kötü
5
6,2
çok kötü
3
3,7
TARTIŞMA: Birinci basamak ziyaretlerinin çoğunluğu,
hastaların komplike olmayan problemleri nedeniyle ol-
137
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 071
Check up hastalarının Glomerüler Filtrasyon
Hızlarının (GFH) Cockgroft-Gault ve Modification
of Diet in Renal Disease (MDRD) Study equation
formülleri ile Hesaplanması- Bir Ön Çalışma
NURGÜL ŞİMŞEK, GÖZDE GÜLTEKİN, UĞUR BİLGE, İLHAMİ ÜNLÜOĞLU
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği AD
AMAÇ: Check up için başvuran hastalarda glomerüler
filtrasyon hızının (GFH)hesaplanması için kullanılan Cockgroft-Gault (CG) ve Modification of Diet in Renal Disease
(MDRD) formüllerinin kıyaslamasının yapılması.
MATERYAL METOD: Check up için başvuran hastaların GFH
hızları hesaplanırken aynı anda iki farklı formül kullanıldı
ve ikisi arasında ki farklılık değerlendirildi.
SONUÇLAR: Çalışmaya 11 erkek, 14 kadın toplam 25 hasta
dahil edildi. Her iki formülde istatistiki analize göre yakın
138
düzeyde ilişkili bulundu.Anormal GFH değeri 90 ml/dak kabul edildiğinde MDRD formülü ile 7 kişide, CG formülü ile
de 2 kişide anormal böbrek fonksiyonu bulundu. MDRD fomülüne göre renal fonksiyon bozukluğu saptananlar takibe
alındı.
TARTIŞMA: MDRD son yıllarda daha sık kullanılmaya başlanılan bir formüldür ve artık çalışmalarda da daha sık kullanılmaktadır. Check up hastalarının böbrek fonkisyonları
değerlendirilirken tek başına serum creatinin ve/veya kan
üre azotuna bağlı kalınmayıp, GFH’larının da hesaplanmasının önemli olduğu kanaatindeyiz.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 072
Check Up Hastalarının Psikiyatrik Açısından
Değerlendirilmesi de Gerekli midir? Bir Ön
Çalışma
PINAR GÖRÜNMEZ, BERNA ÖZKAN, UĞUR BİLGE, İLHAMİ ÜNLÜOĞLU
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği AD
AMAÇ: Check up polikliniğine başvuran hastalar tamamıyla
fizik muayene ve laboratuar bulgularına göre değerlendirilmekte fakat psikiyatrik değerlendirme yapılmamaktadır.
Bu ön çalışmada amacımız bu hasta grubunu uygulanacak
bir psikiyatrik test yardımıyla değerlendirmektir.
MATERYAL METOD: Check up polikliniğimize başvuran
hastaların cins, yaş, sigara kullanım ve kronik hastalık durumları kaydildi ve Beck anksiyete ve Beck depresyon ölçekleri uygulandı. Hastalara psikiyatrik destek alıp almadıkları sorgulandı.
SONUÇLAR: Çalışmaya 11 erkek, 9 kadın toplam 20 hasta
alındı. Hastaların 9’unda herhangi bir kronik hastalık vardı.
Dokuz hasta sigara kullanmamış, 9 hasta sigara kullanıyor,
2 hasta ise kullanıp bırakmıştı. Sekiz hasta psikiyatrik destek almak isteyebileceğini belirtti. Beck anksiyete ölçeğine
göre 4 hastada hafif, 2 hastada ise orta düzeyde anksiyete şiddeti bulunmaktaydı. Beck depresyon ölçeğine göre 3
hastada hafif, 2 hastada ise orta düzeyde depresyon şiddeti bulunmaktaydı. Sonuç olarak: Check up hastalarının
ruhsal yöndende taranmasının psikiyatrik rahatsızlıkların
daha hafif düzeyde belirlenmesi ve erken tanı ve tedavi açısından önemli olduğu görüşündeyiz.
139
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 073
Check Up Polikiniğimize Başvuran 50 yaş altı ve
üstü hastalarda serum Vitamin B12 ve Ferritin
düzeylerinin karşılaştırılması
YAVUZ HEBEŞ
OSMANGAZİ ÜNiVersitesi AİLE HEKİMLİĞİ Anabilim Dalı
AMAÇ: Check up polikliniğimize başvuran 50 yaş altı ve
üzeri hasta gruplarında check up rutinimize aldığımız serum vitamin B12 ve ferritin düzeylerinin karşılaştırmasını
yapmak
METOD: 2014 yılı mayıs-haziran aylarında check up için kliniğimize başvuran hastaların dosyaları retrospektif olarak
ön çalışma yapmak amacıyla tarandı. Hasta dosyalarından
cinsiyet, yaş ve laboratuar verileri alınarak kaydedildi. İstatiksel program olarak SPSS 16 for Windows programı
kullanıldı.
140
SONUÇLAR: 50 yaş altı ve üzeri hastalar çalışmaya alındı. Yirmi üçü erkek 77’si kadın toplam 100 hasta çalışmaya
alındı. Kadın yaş ortalaması 46,04 ± 14,48 yıl iken erkeklerde 49,13 ± 18,22 yıldı. Çalışmaya alınan gruplar arasında serum vitamin B12 (353,17±162 vs 446,97±389)ve ferritin
düzeyleri arasında fark saptanmadı.
TARTIŞMA: Çalışma populasyonun dar olması nedeniyle
yaşlı hasta grubunun kabul edilebilir yaşının 65 yaş olmasına rağmen sınır değer olarak 50 yaşın alınması bu sonuca
neden olmuş olabilir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 074
İÇİN SAĞLIK RAPORU ALMAK AMACIYLA BAŞVURAN
KİŞİLERİN RETROSPEKTİF DEĞERLENDİRİLMESİ
SİBEL TUNÇ KARAMAN, SEVAL KİLİT, DİLEK TOPRAK, MEHMET TAŞKIN EGİCİ
şişli hamidiye etfal EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
AMAÇ: Bu çalışma işe giriş için başvuran kişilerin yaş, cinsiyet, meslek gruplarına göre istenen tetkiklerin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEMLER: Bu çalışmaya Şişli Hamidiye Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği 1 nolu Polikliniğine 01.03.2014-30.04.2014 tarihleri arasında işe giriş
için sağlık raporu almak amacıyla başvuran 503 kişi dahil
edildi. Kayıtlar retrospektif olarak incelendi. Verilerin analizinde SPSS 16.00 programında Ki-kare, T testi, frekans
kullanıldı. P<0.05 anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 503 kişinin yaş ortalaması 29,513(min:16, max:74) olup 175’i (%34,8) kadın, 328’i
(%65,2) erkekti, çoğunlukla (%82,7) 40 yaş altındaydı. Başvuruların en fazla (%42,1, n=212) ofis ortamında çalışacak olanlar olduğu saptandı. 2. sırada (%25,8, n=130) gıda
sektörü yer alıyordu. Kişilerin %29,4’ünden (n=148) tetkik
istendi. En fazla tetkik istenen grup %50,7 ile gıda sektörü idi. Ofis ortamında çalışacakların ise %84,9’undan tetkik istenmemişti. Meslek gruplarına göre tetkik istenmesi
arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p=0,00). En fazla tetkik
gıda sektöründen (Portör tetkikleri) isteniyordu (p=0,00).
Elisa testlerinin ise en fazla gıda, temizlik ve sağlık sek-
141
törlerinde istendiği dikkat çekti (p=0,00). En fazla anti HAV
Total olmak üzere bulaşıcı hastalıklar tetkikleri en çok
sağlık sektörüne başvurularda isteniyordu (p=0.00). Diğer
tetkiklerin meslek gruplarına göre dağılımında anlamlı bir
fark bulunmadı (p>0,05). İleri yaş grubuna göre genç yaş
gruplarında antiHBs pozitifliğinin daha fazla olduğu dikkati çekti (p=0,002). Diğer tetkiklerde yaş gruplarına göre
anlamlı bir ilişki saptanmadı. 40 yaş altı grubun daha çok
ofis ortamında (%92,7) çalışmak için, 40 yaş üstünde daha
çok temizlik(%24,1) ve gıda sektöründe (%28,7) çalışmak
için başvurduğu görüldü (p=0,00). Burun kültürü istenen
68 kişiden 5’inde, boğaz kültürü istenen 67 kişiden sadece
1’inde üreme saptandı. Kadınların daha çok ofis ortamında
çalışmayı tercih ettiği(%57,7), gıda sektöründe çalışanların
%76,2’sinin erkek olduğu saptandı (p=0,00).
SONUÇ: İşe giriş için sağlık raporu başvurularında istenen
tetkiklerin yapılacak işle ilgisi ve kişilerin riskleri doğru belirlenmelidir. Portör muayeneleri yeni yönetmelikle işe giriş tetkikleri arasından kaldırılmış olmasına rağmen halen
kurumlar tarafından zorunlu tutulmaktadır. İstenen diğer
pek çok tetkikin de çalışılacak sektörle ilişkisi olmayıp bu
durum hem iş yükünü hem de sağlık sisteminde ekonomik
kayıpları arttırmaktadır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 075
ÜÇÜNCÜ BASAMAK HASTANEYE BAŞVURULARDA AİLE
HEKİMLİĞİ UYGULAMASININ ROLÜ
TUĞBA OKUR
ÜMRANİYE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
AMAÇ: Türkiye'de sağlıkta dönüşüm programı ile 2010 yılının sonuna kadar yurt genelinde aile hekimliği uygulamasına başlanmıştır.Bu çalışmada aile hekimliği uygulamasının
üçüncü basamak devlet hastanesine ayaktan hasta başvurularında etkisinin incelenmesi ve tartışılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Aile hekimllği asistan eğitiminde dört büyük rotasyon olarak belirlenen iç hastalıkları, çocuk sağlığı ve
hastalıkları, kadın hastalıkları ve genel cerrahi klinikleri ele alındı.Yüzyüze yapılan ankette aile hekimi bilgisi ve
başvurusu konusunda (aile hekimini bilme, daha önce aile
hekimine başvurma, mevcut şikayeti için aile hekimine
başvurma, aile hekimi tarafından yönlendirilme) dört soru
yöneltildi.Tarafımızca tedavisinin aile hekimi tarafından çözülebilinecek düzeyde olma durumu saptandı.İstatistiksel
metodlardan frekans ve Ki-Kare testi kullanıldı. Anlamlılık
düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi.
BULGULAR: Anket her kilnikten 50 hasta olmak üzere
toplam 200 kişiye yapılmıştır. Olguların%30'u(n=60) erkek, %70'i(n=140) kadındır. Olguların %7'sinin(n=14) eğitimi yokken, %44.5(n=89) ilköğretim mezunu, %32'si(n=64)
lise mezunu ve %16.5'i(n=33) üniversite mezunudur. Olguların %91.5'i(n=183) aile hekimini bilmektedir.Olguların %86.5'i(n=173) daha önceden aile hekimine gittiğini
söylemiştir. Olguların %32'si(n=64) aile hekimi tarafından
yönlendirilmiştir. Olguların %42'sinin(n=84) şikayetinin tedavisi aile hekimince halledilebilecek düzeydedir. Cinsiyet
142
açısından değerlendirildiğinde anket sorularında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Polikliniklere göre
hastaların şikayetlerinin aile hekimince halledilebilecek
düzeyde olma oranları arasında istatistiksel olarak ileri
düzeyde anlamlı farklılık bulunmaktadır(p:0.001;p<0.01).
Genel Cerrahi kliniğine başvuran hastaların şikayetlerinin
aile hekimince halledilebilecek düzeyde olma oranı(%18);
Kadın Doğum(%42), Çocuk hastalıkları kliniği(%58) ve Dahiliye kliniğine(%50) başvuran olguların şikayetlerinin aile
hekimince halledilebilecek düzeyde olma oranlarından
anlamlı şekilde düşüktür. Polikliniklere göre diğer sorular açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Eğitim
düzeyine göre hastaların şikayetlerinin aile hekimince halledilebilme oranı arasında anlamlı farklılık bulunmaktadır
(p:0.011;p<0.05). Eğitimi olmayan(%57.1) ve ilköğretim mezunu(%52.8) hastaların şikayetlerinin aile hekiminde halledilebilecek olma oranları; lise(%29.7) ve üniversite(%30.3)
mezunu olguların şikayetlerinin aile hekimince halledilebilecek düzeyde olma oranından anlamlı şekilde yüksektir.
Eğitim düzeylerine göre diğer sorular açısından anlamlı
farklılık saptanmamıştır (p>0.05)
SONUÇLAR: Tüm Türkiye'de 2011 yılı başından bu yana Aile
Hekimliği Uygulaması başlamasına rağmen halen sevk
zinciri olmaması nedeniyle hastalar genellikle aile hekimlerine başvurmadan ikinci ve üçüncü basamak hastanelere gitmektedir. Bunda özellikle hastanın eğitim düzeyinin
düşük olması ve şikayetinin genel cerrahiile ilgili olması
önemli bir faktördür.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 076
HARRAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ HASTANESİNDE
GÖREV YAPAN ASİSTAN HEKİMLERİN ADVERS İLAÇ
REAKSİYONLARI İLE İLGİLİ BİLGİ VE TUTUMLARININ
DEĞERLENDİRİLMESİ
DURSUN ÇADIRCI1, ELİF OĞUZ2 , ELİF BURCU YAVUZ1, BELGİN ALAŞEHİRLİ3
1 HARRAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ A. D.
2 HARRAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ TIBBİ FARMAKOLOJİ A. D.
3 GAZİANTEP ÜNİVERSİTESİ, TIP FAKÜLTESİ TIBBİ FARMAKOLOJİ A. D.
AMAÇ: İlaçlara karşı normalde kullanılan dozlarda meydana gelen zararlı, istenmeyen reaksiyonlara advers ilaç
reaksiyonları (AİR) adı verilir. AİR birçok ülkede önde gelen
ölüm nedenleri arasındadır. Ülkemizde AİR bildirim oranları gelişmiş ülkelere oranla oldukça düşüktür. Yoğun çalışma temposu, bildirimin nereye, nasıl yapılabileceğinin
bilinmiyor olması v.b. nedenlerle bildirim yapılmamaktadır. Bu çalışmanın amacı üniversitemizde uzmanlık eğitimi
alan asistan hekimlerin AİR hakkında bilgi düzeylerini ve
tutumlarını değerlendirmektir.
GEREÇ-YÖNTEM: Çalışma için hekimlerin AİR ile ilgili bilgi ve tutumlarını değerlendirmek üzere oluşturduğumuz
anket formu üniversitemiz hastanesinde çalışan asistan
hekimlere uygulandı. Anket sonuçları SPSS 18.0 (Statistical Package for Social Sciences) paket programı ile sayı ve
yüzdelik testi kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya katılan hekimlerin 49 (%67.1)‘u erkek, 24 (%32.9)’ü kadındı. Yaş ortalamaları 29.0 ± 2.9 idi.
Hekimlere AİR’nin ne olduğunu sorduğumuzda %50.7’si
bir ilacı normal dozda aldıktan sonra ilacın zararlı etkisinin görülmesi, %45.2’si ilaç alındıktan sonra yan etkilerin
ortaya çıkması, %2.7’si ilacı aldıktan sonra istenen etkilerinden herhangi birinin ortaya çıkması olarak tanımlarken
%1.4’ü herhangi bir fikri olmadığını ifade etmiştir. AİR’nin
bir örneğinin ne olabileceği sorusuna %68.5’i antibiyotik
kullanımıyla diyare gelişimi, %19.2’si öksürük şurubu aldıktan sonra uyku hali, %8.2’si öksürük şurubu aldıktan
sonra kaza geçirmek olarak cevaplarken %4.1’i hiçbir fikri
olmadığını bildirmiştir. Hekimlerin AİR bildirimi yapıp yapmadıkları ve bildirim sayıları hakkında verdikleri cevaplar
Tablo 1’de, tespit ettikleri ilaç reaksiyonlarını bildirmeme
nedenleri ise Tablo 2’de sunulmuştur. Hekimlerin sadece
%8.2’si AİR bildirimi ile ilgili profesyonel bir bilgilendirme
ya da eğitim aldığını belirtmiştir. Çalışmaya katılan hekimlerin %75.3’ü Türkiye’de AİR’nin ciddi bir sorun olduğunu
ifade etmiştir.
SONUÇ: Advers etkiler hakkında küresel bilgi paylaşmak
ülkelerdeki ilaç güvenliğini kuvvetlendirir ve hasta güvenliğini sağlamak açısından önemlidir. Hekimler advers ilaç
reaksiyonları bildirimleri hususunda önemli bir role sahiptirler. Çalışmamızın sonucunda hekimlerin bu konuda
yeterli bilgiye sahip olmadıklarını gördük. Bunun AİR bildirimlerdeki düşüklüğe etkisi olduğunu düşünmekteyiz. Bu
konu ile ilgili periyodik eğitimler verilmesinin önemli olduğu kanaatindeyiz.
ANAHTAR KELİMELER: Advers ilaç reaksiyonu, bildirim,
hekim.
143
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1
Tablo 2
144
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 077
HARRAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ HASTANESİNDE
GÖREV YAPAN HEMŞİRELERİN ADVERS İLAÇ
REAKSİYONLARI İLE İLGİLİ BİLGİ VE TUTUMLARININ
DEĞERLENDİRİLMESİ
ELİF OĞUZ1, DURSUN ÇADIRCI2, ELİF BURCU YAVUZ2, SEYİTHAN GÜNEŞ3, BELGİN ALAŞEHİRLİ4
1 HARRAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ TIBBİ FARMAKOLOJİ A. D.
2 HARRAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ A. D.
3 HARRAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ TIBBİ BİYOKİMYA A. D.
4 GAZİANTEP ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ TIBBİ FARMAKOLOJİ A. D.
AMAÇ: Hastanelerde ilacın temin edilmesi, hazırlanması
ve hastaya uygulanması hemşirelerin kontrolü altında yapılmaktadır. Bundan dolayı hemşireler advers ilaç reaksiyonları (AİR) bildirimlerinde önemli bir yere sahiptirler. AİR
bildirim oranlarının ülkemizde düşük olduğu bilinmektedir.
Bu çalışmanın amacı üniversitemiz hastanesinde çalışan
hemşirelerin AİR bildirme konusundaki tutumlarını ve bu
konuyla ilgili bilgi düzeylerini değerlendirmektir.
GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmaya dahil edilen üniversitemiz
hastanesinde görevli 142 hemşireye AİR ile ilgili bilgi ve
tutumlarını değerlendirmek üzere oluşturduğumuz anket
formu uygulandı. Sonuçlar SPSS 18.0 paket programı ile
sayı ve yüzdelik testi kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya katılan hemşirelerin 79 (%55.6)’u kadın, 63 (%44.4)‘ü erkek, yaş ortalamaları 27.7 ± 5.3 idi. Hemşirelere AİR’nin ne olduğunu sorduğumuzda %60.6’sı bir ilacı
normal dozda aldıktan sonra ilacın zararlı etkisinin görülmesi, %32.4’ü ilaç alındıktan sonra yan etkilerin ortaya çıkması,
%2.8’i ilacı aldıktan sonra istenen etkilerinden herhangi birinin ortaya çıkması olarak tanımlarken %4.2’si ise bilmediğini ifade etmiştir. AİR’nin bir örneğinin ne olabileceğini sorduğumuzda %66.2’si antibiyotik kullanımıyla diyare gelişimi,
145
%23.2’si öksürük şurubu aldıktan sonra uyku hali, %4.9’u
öksürük şurubu aldıktan sonra kaza geçirmek olduğunu, %
5.6’sı hiçbir fikri olmadığını bildirmiştir. Hemşirelerin % 32.3’ü
AİR bildirimi yaptığını ve bildirim yapanların % 41.3’ü 1-2, yine
% 41.3’ü 3-5, % 2.2’si 6-10, % 15.2’si 10’dan fazla bildirim yaptığını ifade etmiştir. Tespit ettikleri ilaç reaksiyonlarını bildirmeme nedenleri de sorulmuş ve verdikleri cevaplar Tablo
1’de sunulmuştur. AİR kime rapor edilmelidir sorusuna çalışmaya katılan hemşirelerin %45.8’i farmakovijilans sorumlusu, %34.5’i doktor, %10.6’sı hemşire, %6.3’ü eczacı cevabını
verirken %2.1’i bir fikri olmadığını söylemiştir. Hemşirelere
AİR’ye kimlerin daha yatkın olabileceği sorulduğunda en fazla çocuklar (%35,2) ve yaşlılar (%35,2) olarak cevapladıkları
görülmüştür. Bunun yanında %17.6’sı erişkin hastaların daha
yatkın olduğunu, %7’si bireyler arasında bir fark olmadığını ve
%1.4’ü hiçbir fikri olmadığını belirtmiştir.
SONUÇ: Hastanemizde çalışan hemşirelerin AİR bildiriminin düşük olduğu ve bunun en önemli sebebinin bilgi eksikliği olduğu görülmektedir. Hemşirelere AİR bildirimi ile
ilgili periyodik eğitimler verilmesi faydalı olacaktır.
ANAHTAR KELİMELER: Advers ilaç reaksiyonu, bildirim,
hemşire.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 078
SAĞLIK KURUMLARINDA ÖRGÜT KÜLTÜRÜ.ZONGULDAK
UZUNMEHMET GÖĞÜS VE MESLEK HASTALIKLARI
HASTANESİNDE ÇALIŞAN PERSONELLERİN
ALGILAMALARINA YÖNELİK BİR ARAŞTIRMA
FATİH AKCA1, HALİL YILDIRIM2, AYŞE SEMRA DEMİR AKCA3
1 ZONGULDAK UZUNMEHMET GÖĞÜS VE MESLEK HASTALIKLARI HASTANESİ
2 BÜLENT ECEVİT ÜNİVERSİTESİ İİBF. İŞLETME BÖLÜMÜ
3 BÜLENT ECEVİT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
İşlevlerinin ileri düzeyde uzmanlaşmış olması sebebiyle karmaşık bir yapıya sahip olan hastaneler, hastaların
teşhis ve tedavisine yönelik çok çeşitli hizmetlerin sunulduğu, hızlı teknolojik değişim, uzmanlaşma, toplumdaki
değişimler ve hizmet alanlarının artan beklentisi gibi çok
fazla sorunla karşı karşıya olan örgütlerdir. Hastanelerin temel politikalarının saptanmasında, örgütsel değişim
planlarının hazırlanmasında, insan kaynakları yönetiminde örgüt kültürünün göz önünde bulundurulması örgütün
başarı ve verimliliğini arttırarak örgütün rekabet gücünü
arttırmasına ve istikrarını korumasına yardımcı olacaktır.
Bu çalışmada sağlık kurumlarında çalışan personellerin
örgüt kültürü algılarının sosyodemografik özelliklerine
göre değişiklik gösterip göstermediğini araştırmak amacıyla yapıldı. Zonguldak Kamu Hastaneleri Birliği Uzun
Mehmet Göğüs ve Meslek Hastalıkları Hastanesi’nde dış
kaynak kullanımı kapsamında çalıştırılan personeli dışında kalan tüm personeli çalışma kapsamına dahil edilmiştir.
Dış kaynak kullanımı dışında kalan toplam 146 kişi çalışma kapsamına alınmıştır. Anketi uygulayan kişilerden 104
kişi anketin tamamını cevaplamıştır. Anketi yapan grubun
ağırlığı, personel grubunun tamamına göre %71.2 sini kapsamaktadır. Araştırmaya katılan hastane personelinin 47’si
(%45.2) bayan, 57’si (% 54.8) erkektir. Araştırmaya katılan
146
hastane personelinin vizyon boyutu puanlarının yaş değişkenine göre anlamlı bir farklılık gösterip göstermediğini
belirlemek amacıyla yapılan Kruskal Wallis testi sonucunda, yaş grupları arasında örgüt kültürü ölçeğinin vizyon boyutu puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel
olarak anlamlı bulunmuştur. Araştırmaya katılan hastane
personelinin örgüt kültürü boyutlarının görev değişkenine
göre anlamlı bir farklılık gösterip göstermediğini belirlemek amacıyla Kruskal Wallis testi sonucunda, tutarlılık
boyutunda görev gruplarının puanları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Buna göre, görevi
şef düzeyinde yönetici olan hastane personelinin tutarlılık
boyutuna yönelik algısı, görevi teknik personel olan hastane personelinin algısına göre daha güçlüdür. Hastane yöneticileri, çalışanlarının motivasyonunu sağlayarak örgüt
kültürünü devam ettirmede ve değiştirmede önemli rollere
sahiptir. Aynı zamanda gelecekteki başarıyı yakalayacak
olan kurumların kolay ve hızlı öğrenen örgütler olacağı
bilinmektedir. Hastane yöneticileri güçlü örgüt kültürü yaratarak ve paylaşılan bilgi, anlayış, davranışlarla örgütsel
kazanımı ortaya koymalı ve sağlık hizmetinin kalitesini, verimliliğini artırarak daha etkin hale getirmekle yükümlüdür.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 079
Kişilerin Elektronik Sigara Kullanımı
Konusundaki Bilgi, Tutum ve Davranışları
MERTER ALANYALI1, BERK GEROĞLU1, HASRET AYGÜN1, YASEMİN ŞİMŞEK1, UMUT GÖK BALCI1,
KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Elektronik sigara, günümüzde çok popüler olan, sigara bıraktırma yada sigaranın zararlarını azaltmak için
kullanılan bir elektronik cihazdır. Bu cihaz ile kullanıcılar
duman yerine, oluşan buharı içlerine çekerler. Bu bildiri ile
kişilerin elektronik sigara konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarını araştırmak hedeflenmiştir.
MATERYAL VE METOD: Çalışma 2014 yılı Haziran-Temmuz aylarında gerçekleştirildi. Rastgele seçilmiş 56 kişiye,
araştırmacılar tarafından oluşturulmuş, sigara kullanımına yönelik 20 soruluk anket yanısıra sigara kullananlara
Fagerström nikotin bağımlılık testi uygulanarak, sonuçları
istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 35 kadın (%62,5), 21 erkek (%37,5)
katılmıştır. Yaş ortalaması 30,91±7,03 (min:20, max:54)
olarak bulunmuştur. Kişilerin büyük çoğunluğunun (n:49,
%87,5) bilinen bir sağlık problemi yoktur; sağlıık problemi
olanlar en az 1 ilaç kullanmaktadır. 47 kişi (%83,9) aktif sigara kullanmaktadır. Sadece 1 kişi (%1,8) elektronik sigara
147
kullanmakta; tekrarlayan ağız kuruluğu ve farenjit şikayetleri bulunmaktadır. Elektronik sigarayı 23 kişi (%41,1)
sağlıklı bulurken; 24 kişi (%42,9) fikrinin olmadığını belirtmiştir. 25 kişi (%44,6) elektronik sigaranın bağımlılıktan kurtulmak için iyi bir yol olabileceğini düşünmektedir.
Elektronik sigarayı, diğer sigara bıraktırma yöntemlerine
göre avantajlı görenlerin oranı %64,3 (n:36) kişidir. Bağımlılık yapmaması (n:53, %94,6) ve yasak olmaması (n:51,
%91,1) en büyük kullanım avantajları olarak görülmektedir.
SONUÇ: Elektronik sigara kullanımı şu an için çok yaygın
olmamakla birlikte, sigara bıraktırma konusunda yardımcı
olacağı ve diğer yöntemlere nazaran avantajlı olduğu yönündeki inanış güçlüdür. Bu durum yakın zamanda elektronik sigara kullanımının artacağını düşündürmekte ve bu
konuda acilen yasal ve tıbbi düzenlemelerin yapılmasının
gerekliliğini ortaya koymaktadır.
ANAHTAR KELİMELER: Bağımlılık, cihaz, elektronik sigara.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 080
TAMAMLAYICI VE ALTERNATİF TIP UYGULAMALARI
İLE İLGİLİ SAĞLIK ÇALIŞANLARININ TUTUM VE
DAVRANIŞLARI
DİLEK TOPRAK1, SABA SAĞLIKER2, NAZLI ÇELİK2, SEDA ÖNAL2
1 Şişli Hamidiye Etfal EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ Aile Hekimliği Kliniği
2 şişli hamidiye etfal EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Toplumumuzun tamamlayıcı ve alternatif tıp (TAT)
uygulamalarına ilgisi giderek artmasına rağmen hekimlerin büyük bir kısmı bu uygulamalar ile ilgili temel bilgilerden ve yaklaşımlardan uzak kalmaktadır. Bu çalışmada
TAT uygulamaları hakkında sağlık çalışanlarının tutum ve
davranışlarını belirlemek amaçlanmıştır.
GEREÇ - YÖNTEM: Çalısmaya Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve
Araştırma Hastanesinden 90 sağlık çalışanı dahil edilmiştir. Araştırma 01.06.2014-01.07.2014 tarihleri arasında yapılmış olup katılımcılara TAT yaklaşımlarını içeren 13 farklı
uygulamayla ilgili bilgi düzey ve yaklaşımlarını değerlendiren üçlü likert tipi ölçekli anket formatı uygulanmış, sosyodemografik özellikleri sorgulanmıştır. Veriler, SPSS 16.0
kullanılarak Chi-Square, T testi ve frekansı kullanılarak
analiz edilmiştir.
BULGULAR: Katılımcıların %63.3’ü (n:57) kadın, %36.7’si
(n:33) erkek olup, %18.9’u (n:17) ebe-hemşire, %45.6’sı
(n:41) asistan pratisyen hekim, %35.6’sı (n:32) uzmandı. %68.9’si (n:62) 5 yıl ve altı, %31.1’i (n:28) 6 yıl ve üzeri
mesleki tecrübeye sahipti. Katılımcıların yaş ortalaması 30.91±6.16 (min:18, maks:53) idi. Katılımcıların 46’sının
TAT’la ilgili eğitimi herhangi bir sertifika/akademik eğitimi
bulunmaktaydı ve en fazla sertifikaya sahip olunun alan
yoga idi ( %7.8n=7). En fazla akademik eğitim alınmak istenen grup ise %63.3(n:57) ile beslenme terapisi idi. Sağlık
çalışanlarının %55.6 (n:50) ile en yüksek oranda dua terapisini kendisi kullanmakta ve tavsiye etmekteydi (%77.8
148
n:70). Katılımcılar en çok(%63.3,n:57) beslenme terapisi
eğitimi almayı isterken; eğitimini almış olsalar en çok bitkisel terapi (%81.1 n:73) ve beslenme terapisi (%78.9 n:71)
konusunda uygulama alanı bulabileceklerini düşünmekteydi.Cerrahi branşlarda çalışanlar dahili branşlara göre
anlamlı olarak yoga(p:0.007), aromaterapi (p:0.02), meditasyon (p:0.029), homeopati: (p:0.023), mora terapi (p:0.022)
alanlarını kendileri uyguluyordu. Bitkisel terapiyi 5yıl altında mesleki tecrübesi olan sağlık çalışanları 5yılın üzerinde
olanlara göre anlamlı oranda hastalarına tavsiye ederken
(p:0.009) 5 yılın üzerinde mesleki tecrübesi olanlar ise bitkisel terapiyi kendileri kullanıyordu (p:0.028).Erkek sağlık
çalışanları kadınlara göre hastalarının daha fazla akapunktur (p:0.025), masaj (p:0.009), meditasyon (p:0.038),
homeopati(p:0.016), hipnoz(p:0.03) alanlarını kullandıklarını düşünüyordu.
TARTIŞMA: Ülkemizde sağlık çalışanlarının TAT alanındaki
eğitim oranları düşük olmakla birlikte bu konularda eğitime sıcak bakmakta ve eğitim alırlarsa uygulayabileceklerini düşünmektedirler. Mesleki yılı az olanların daha fazla
olanlara göre TAT alanlarına daha ılımlı yaklaştıkları gözlenmiş olup bu alanlara sağlık çalışanlarının bakış açısının
giderek olumlu yönde değiştiği düşünülmüştür. TAT konularının tıp eğitimine eklenmesi hem sağlık çalışanlarının
bu konudaki eğilimlerini karşılayacak hem de hastaların bu
konuda eğitimi ve yetkisi olmayan bireylere başvurmalarını
engelleyecektir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 081
Literatür Taramasında Tıbbi Dökümantasyon
Kullanımı
YASEMİN ŞİMŞEK1, NİLAY ÇÖLBE TIĞRAK1, UMUT GÖK BALCI1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Günümüz teknolojileri ile bilgiye ulaşmak oldukça
kolay olmasına rağmen; bilgi kirliliği içerisinde doğru ve
güvenilir bilgiye ulaşmak çok zordur. Güvenilir bilgi ancak
doğru kaynaklardan doğru yollarla elde edildiğinde kullanılır olacaktır. Bilgiye ulaşmada kullanılan literatür taramasında da en önemli faktör, doğru kısaltmalarla yayınlara
ulaşabilmektir. Bu çalışmanın amacı, Türkiye’de tıbbi dökümantasyonda kullanılan kısaltmalara ilişkin standart bir
kısaltma listesi hazırlamaktır. Materyal ve Method: Çalışma
2014 Mayıs-Haziran aylarında gerçekleştirilmiştir. İnternet
üzerinden National Library of Medicine (NLM) sınıflandırma sistemine göre tarama yapılarak, yapılan yayınlardan,
kısaltmalar öncelikle alt gruplar halinde kategorize edilmiş; sonrasında bu kategorizasyona göre alt kısaltmalar
ortaya konmuştur.
BULGULAR: NLM sınıflama sistemine göre tıbbi bilimlere
verilen semboller incelendiğinde, 35 kısaltma tespit edil-
149
miştir. Tıp kitap çeşitlerine göre, ders kitapları 3 ana kategoriye ayrılmıştır. Tıbbi süreli yayınlar incelendiğinde; 10
alt kategori oluşturulmuştur. Tıbbi yayınların yayınlanma
zamanları 6 farklı kısaltma ile kategorize edilmiştir. Son yıllarda popüler olan online computer library center (OCLC) de
sınıflandırılamayan ayrı bir kategori olarak ele alınmıştır.
SONUÇ: Çeşitli konularda bilgili olmak, çok ve değisik konularda kitap okumakla, literatür taramakla mümkündür.
Bu noktada da doğru bilgiye ulaşabilmek çok önemlidir.
Özellikle, yeni uzman ve akademisyenlerin bu açıdan doğru
literatür tarama yöntemleri ile tıbbi dökümantasyonu bilmeleri çok önemlidir. Bu çalışmanın sonuçları; kısaltma ve
dizinleme hizmetlerinin ürünlerine, makalelerin beraberindeki kaynakçalara ve doküman tanımlamasının sözkonusu olduğu çalışmalara yol gösterici olacaktır.
ANAHTAR KELİMELER: Dökümantasyon, literatür, tıp
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 082
Aile Hekimliği, Dahili ve Cerrahi Branş
Hekimlerinin Reçete Yazımında Dikkat Ettikleri
Hususların Karşılaştırılması
MUHAMMET ALİ BULUT1, MESUT İLHAMİ1 , AYŞE SEDA DEMİREL2, EMRAH KADİR ERCAN2, AYŞE
DİDEM ESEN1, SEÇİL ARICA1
1 OKMEYDANI EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
2 HASEKİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
AMAÇ: DSÖ 1985 Nairobi toplantısında akılcı ilaç kullanımını ‘kişilerin klinik bulgularına ve bireysel özelliklerine göre
uygun ilacı, uygun süre ve dozajda, en düşük fiyata ve kolayca sağlayabilmeleri’ olarak tanımlanmıştır. Biz bu çalışmada aile hekimliği ve diğer branşlardaki ikinci basamak
hekimlerinin ilaç reçete ederken göz önünde bulundurdukları ölçütleri araştırmayı planladık.
GEREÇ VE YÖNTEM: 1-10 Temmuz 2014 tarihleri arasında
Haseki ve Okmeydanı Eğitim Araştırma Hastanelerindeki
245 hekimle yüz yüze anket yöntemiyle yaptık. Veriler %95
güven aralığında SPSS 15.0 programında girildi.
BULGULAR: Çalışmaya eğitim ve araştırma hastanelerinde çalışan hekimler katıldı. Katılımcıların %32,2 (79) dahili,
%29,4 (72) cerrahi ve %38,4 (94) aile hekimliği asistan ve
uzman hekimi katıldı. Günlük bakılan hasta sayısı her üç
branşta da ortalama 60 civarıydı. Bu hastaların müracaat
nedeni; Dahili branş muayene %66, reçete %19, diğer %12.
Cerrahi branş muayene %73, reçete %11, diğer%14. Aile
hekimliği muayene%57, reçete %24, diğer %17 idi. Muayene ettiğiniz ve tedavi uygulayacağınız her hastaya tedavinin
gerekçelerini anlatır mısınız? Sorusuna dahili (%66), cerrahi (%64) ve aile hekimliğindekilerin %76,6 sı evet yanıtını verdiler (p:0.04).Hastaların talep ettikleri ilaçları yazma
sorusuna aile hekimleri %42,6 oranında evet cevabını verirken dahili (%6,3) ve cerrahi (%16,7) branşlarda bu oran çok
daha düşüktü (p:0,0001). Yazdığınız ilaçlarla ilgili hastaya
bilgi veriyor musunuz sorusuna dahili ve aile hekimliğindeki hekimlerin %91 i her zaman sıklıkla yanıtını verirken
cerrahi bölüm hekimlerinde bu oran daha düşüktü (p:0,02).
Aile hekimliği (%57,6) dahili(%22) ve cerrahi(%20,6) branşlara oranla daha yüksek oranda reçete ettikleri ilaçların
fiyatlarını biliyorlardı (p:0,0001). Aile hekimleri (%46,3) ilaç
seçiminde hastanın sosyal güvencesi olup olmadığına da-
150
hili (%29) ve cerrahi(%23) branşlara oranla daha çok dikkat
etmekteydiler. fakat bu durum istatistiksel olarak anlamlı
değildi. İlaç tanıtım elemanlarının sunumlarından en fazla
etkilenenler aile hekimleriydi, fakat bu durum istatistiksel
açıdan anlamlı değildi.(p>0,05) Hastalara ilaç dışı tedavi
öneriyor musunuz sorusuna aile hekimlerinin %55,4 ü evet
yanıtını verirken cerrahi (%66,7 ) dahili (%76) idi. İlaç dışı
tedavi vermek aile hekimliği dışındakilerde daha fazla idi.
Çalışmaya katılan hekimler arasında ilaç yazarken dikkat
ettikleri en önemli husus önem sırasına göre etkinlik, güvenilirlik, uygunluk ve maliyet şeklinde idi. Sonuç olarak
aile hekimliği, dahili ve cerrahi bölüm hekimlerine göre
hastalarına uyguladıkları tedavi ve gerekçeleri hakkında
daha fazla oranda bilgi vermekteydiler; yazdıkları ilaçların
fiyatlarını da dahili ve cerrahi branş hekimlerine göre daha
yüksek oranda bilmekte ve ilaç seçiminde hastalardaki
sosyal güvence varlığı aile hekimleri için daha önemliydi.
Grafik. Hekimlerin ilaç reçetelemede önem verdiği hususların
branşlara göre karşılaştırılması
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 083
TAMAMLAYICI VE ALTERNATİF TIP UYGULAMALARI
İLE İLGİLİ SAĞLIK ÇALIŞANLARININ TUTUM VE
DAVRANIŞLARI
SABA SAĞLIKER, DİLEK TOPRAK, NAZLI ÇELİK, SEDA ÖNAL
ŞİŞLİ ETFAL EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Toplumumuzun tamamlayıcı ve alternatif tıp (TAT)
uygulamalarına ilgisi giderek artmasına rağmen hekimlerin büyük bir kısmı bu uygulamalar ile ilgili temel bilgilerden ve yaklaşımlardan uzak kalmaktadır. Bu çalışmada
TAT uygulamaları hakkında sağlık çalışanlarının tutum ve
davranışlarını belirlemek amaçlanmıştır.
GEREÇ-YÖNTEM: Çalısmaya Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve
Araştırma Hastanesinden 90 sağlık çalışanı dahil edilmiştir. Araştırma 01.06.2014- 01.07.2014 tarihleri arasında yapılmış olup katılımcılara TAT yaklaşımlarını içeren 13 farklı
uygulamayla ilgili bilgi düzey ve yaklaşımlarını değerlendiren üçlü likert tipi ölçekli anket formatı uygulanmış, sosyodemografik özellikleri sorgulanmıştır. Veriler, SPSS 16.0
kullanılarak Chi-Square, T testi ve frekansı kullanılarak
analiz edilmiştir.
BULGULAR: Katılımcıların %63.3’ü(n:57) kadın, %36.7’si
(n:33) erkek olup, %18.9’u (n:17) ebe-hemşire, %45.6’sı (n:41)
asistan pratisyen hekim, %35.6’sı (n:32) uzmandı. %68.9’si
(n:62) 5 yıl ve altı, %31.1’i (n:28) 6 yıl ve üzeri mesleki tecrübeye sahipti. Katılımcıların yaş ortalaması 30.91±6.16
(min:18, maks:53) idi. Katılımcıların 46’sının TAT’la ilgili eğitimi herhangi bir sertifika/akademik eğitimi bulunmaktaydı
ve en fazla sertifikaya sahip olunun alan yoga idi (%7.8n=7).
151
En fazla akademik eğitim alınmak istenen grup ise %63.3
(n:57) ile beslenme terapisi idi. Sağlık çalışanlarının %55.6
(n:50) ile en yüksek oranda dua terapisini kendisi kullanmakta ve tavsiye etmekteydi (%77.8 n:70). Katılımcılar en
çok (%63.3,n:57) beslenme terapisi eğitimi almayı isterken;
eğitimini almış olsalar en çok bitkisel terapi (%81.1 n:73) ve
beslenme terapisi (%78.9 n:71) konusunda uygulama alanı bulabileceklerini düşünmekteydi. Bitkisel terapiyi 5yıl
altında mesleki tecrübesi olan sağlık çalışanlarının 5yılın
üzerinde olanlara göre anlamlı oranda hastalarına tavsiye
ederken (p:0.009) 5 yılın üzerinde mesleki tecrübesi olanlar
ise bitkisel terapiyi kendileri kullanıyordu (p:0.028).Erkek
sağlık çalışanları kadınlara göre hastalarının daha fazla
akapunktur (p:0.025), masaj (p:0.009),meditasyon (p:0.038),
homeopati (p:0.016), hipnoz (p:0.03)alanlarını kullandıklarını düşünüyordu.
TARTIŞMA: Ülkemizde sağlık çalışanlarının TAT alanındaki eğitim oranları düşük olmakla birlikte bu konularda
eğitime sıcak bakmakta ve eğitim alırlarsa uygulayabileceklerini düşünmektedirler. TAT konularının tıp eğitimine
eklenmesi hem sağlık çalışanlarının bu konudaki eğilimlerini karşılayacak hem de hastaların bu konuda eğitimi ve
yetkisi olmayan bireylere başvurmalarını engelleyecektir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 084
Toplumda Yaşayan Yaşlı Bireylerin Sağlık
Gereksinimleri
HAKAN YAMAN1, BİRGÜL YILMAZ2
1 Akdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği AD, Antalya
2 İlçe Sağlık Müdürlüğü, Döşemealtı, Antalya
AMAÇ: Bu çalışmada Döşemealtı ilçesinde yaşayan yaşlı
bireylerin sağlık taramalarının yapılıp, sağlık gereksinimlerinin tespit edilmeleri amaçlanmıştır.
Katılımcıların son bir ayda geçirmiş oldukları rahatsızlıkları nedeniyle başvurdukları kurum ve yöntem şekil 1’de
gösterilmiştir.
ARAÇ VE GEREÇ: Çalışmaya ≥ 60 yaşında olan bireyler evlerinde ziyaret edilip, değerlendirilmeye alınmışlardır. Çalışmaya 65 birey katılmıştır. Sağlık gereksinimlerinin tespitinde şu ölçekler kullanılmıştır: 1. Genel Anket, 2. YDASM
10 dakikalık Kapsamlı Değerlendirme Formu, 3. MNA Beslenme Değerlendirme Formu, 4. Ağız ve Diş Sağlığı Anketi.
10 dakikalık tarama testi sonucunda tespit edilen sorunlar
tablo 1’de gösterilmiştir.
BULGULAR: Katılımcıların ortalama yaşları 71.0 (SD=7.91;min-maks=60-96) ve cinsiyetleri %59.1 kadın (n=39) ve
%40.9 (n=27) erkekti. Çoğu okur yazar değildi (n=24; %36.4)
ve ilkokul mezunuydu (n=19, %28.8); sosyal güvenliği vardı (n=41; %80.4); müstakil evde yaşıyordu (n=41; %80.4);
%16’sı (n=8) evde yalnız yaşıyordu;genel sağlık algıları ortanca dörttü (iyi) (min-maks=1-5); son dört haftada çok hafif (ortanca 1 puan; min-mks=0-6) beden ağrısı çekmişler;
komorbidite (≥ 2 kronik hastalık) (n=23) mevcuttu; %78.4’ü
(n=40) ilaç kullanıyordu, %7.8’i (n=4) sigara içiyordu; alkol
kullanan yoktu ve %37.3’ünün uyku sorunları mevcuttu.
152
Beslenme taraması ile (MNA taramam formu) 3 vaka (%0.7)
malnütrisyonlu ve 16 vaka (%34.8) risk altında bulunmuştur.
Ağız ve diş sağlığı bakımından ise DENTAL ölçeği ile 20 hastanın (%39.2) ileri değerlendirilmeleri uygun görülmüştür.
SONUÇ: Bu çalışma çerçevesinde değerlendirilen yaşlı bireylerin henüz karşılanmamış ve yaşlılık döneminde sık
görülen sağlık sorunları tespit edilmiştir. Aile sağlık merkezlerinde uygulanacak olan kısa ve kolay uygulanır tarama ölçekleri ile ev ziyaretlerinde önemli bulgular elde etmek mümkündür.
Bilgi Notu: Özel Çalışma Modulü çerçevesinde anket uygulamasında yardımcı olan öğrencilerimize teşekkür ederiz.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Şekil 1: Katılımcıların son bir ayda geçirmiş oldukları rahatsızlıkları nedeniyle başvurdukları kurum ve yöntem
Tablo 1: 10 dakikalık tarama testi sonucunda tespit edilen sorunlar
Alan
Pozitif; n (%)
Bilişsel
3 Kelime Hatırlama Testi
(1. Uygulama)
9 (13.6)
3. Kelime Hatırlama Testi
(2. Uygulama)
31 (47)
Üriner İnkontinans
16 (24.6)
Depresyon
17 (25.8)
Mobilite Sorunu:
IADL+ADL
43 (65.2)
Düşmeler
16 (24.2)
Beslenme
Son altı ayda kilo kaybı
25 (37.9)
İşitme Sorunu
15 (23.1)
Görme Sorunu
18 (27.3)
153
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 085
Aile Hekimliği Stajında Öğrenci Görüşleri, Bilgi
Düzeyleri ve Öğrenme Ortamı
HAKAN YAMAN, NEDİM OĞUZ
Akdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği AD, Antalya
AMAÇ: Bu çalışmada Dönem 3 öğrencilerinin katıldıkları
aile hekimliği stajı ve öğrenme ortamı ile ilgili görüşleri ve
bilgi düzeylerindeki değişimleri incelenmiştir.
Hekimliği Stajı Değerlendirme Anketine vermiş oldukları
yanıtların dağılımı şekil 2’de gösterilmiştir. Öğrenme ortamına ilişkin değişiklikler ise şekil 3’te gösterilmiştir.
ARAÇ VE GEREÇ: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem
3’te düzenlenen Topluma Dayalı Staj Kurulu Aile Hekimliği
stajına katılan öğrenciler arasından 150 öğrenciye çalışmaya
katılmaları konusunda müracaat edilmiş ve 119’ü katılmayı
kabul etmişlerdir (Yanıt oranı= %79). Öğrencilere ön test-son
test uygulanarak bilgilerindeki değişim değerlendirilmiştir.
Öğrenci görüşleri aile hekimliği stajı değerlendirme anketi
(Cronbach alfa=0.92) ve öğrenme ortamları ise DREEM ölçeği (Cronbach alfa=0.91) ile değerlendirmeye alınmıştır.
SONUÇ: Aile hekimliği stajına katılan öğrencilerin aile hekimliği ile ilgili bilgilerinin olumlu yönde değiştiği, aile hekimliği stajını olumlu yönde değerlendirdikleri ve öğrenme
ortamını ise olumlu yönde değerlendirdikleri anlaşılmaktadır. Aile hekimliği stajımız tıp eğitimi programı içerisinde
saha eğitimi ile ilgili önemli bir ihtiyacı karşılamaktadır.
BULGULAR: Katılımcıların ortalama yaşları 21.3 (SD=0.97;min-maks=19-25) ve cinsiyetleri %41.9 kadın (n=36) ve %58.1
(n=50) erkekti. Öğrencilerin staj öncesi ve sonrası bilgi düzeylerindeki değişim (p<0.01) şekil 1’de gösterilmiştir. Aile
SONUÇ: Aile hekimliği stajına katılan öğrencilerin aile hekimliği ile ilgili bilgilerinin olumlu yönde değiştiği, aile hekimliği stajını olumlu yönde değerlendirdikleri ve öğrenme
ortamını ise olumlu yönde değerlendirdikleri anlaşılmaktadır. Aile hekimliği stajımız tıp eğitimi programı içerisinde
saha eğitimi ile ilgili önemli bir ihtiyacı karşılamaktadır.
Şekil 1: Öğrencilerin Staj Öncesi ve Sonrası Bilgi Düzeyleri
154
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Şekil 2: Aile Hekimliği Stajı Değerlendirme Anketi
Şekil 3: Aile Hekimliği Stajına İlişkin Öğrenme Ortamı
155
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 086
Yaşlı Dostu Aile Sağlığı Merkezi Enstrümanı
HAKAN YAMAN, TÜLİN AKGÜN
Akdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği AD, Antalya
AMAÇ: Bu çalışmada literatür bilgilerine dayanılarak aile
sağlığı merkezlerinde kullanılabilecek bir “Yaşlı Dostu Aile
Sağlığı Merkezi” Enstrüman Seti geliştirilmek amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada farklı veri tabanında taramalar yapılırken, ayrıca araştırmacıların mevcut deneyimlerine başvurulmuştur.
BULGULAR: Yaşlı Dostu Aile Sağlığı Merkezi Enstrümanının
dört bölüme ayırmak mümkündür:
A. Sağlığın Geliştirilmesi
B. Yaşlı Bireyin Taranması ve Sağlık Sorunlarının Yönetimi
C. Sağlık Ortamının Organizasyonu ve
D. Çevre Ortamının Değerlendirilmesi
Sağlığın geliştirilmesi çerçevesinde aşağıdaki alanlarda
müdahaleler planlanabilir:
A.1. Sigara Bıraktırma
A.2. Beslenme:
A.3. Bedensel Etkinlik:
Yaşlı Bireyin Taranması ve Sağlık Sorunlarının Yönetimi konusunda aşağıdaki nokatalara başvurulur:
B.1. Tarama Testleri:
B.1.1. “10 Dakikalık Tarama Testi” (Şekil 1): Test yaşlı bireyin
gereksinimi ve kırılganlığına göre 6-12 ayda bir uygulanabilir. Müspet çıkan alana göre testler derinleştirilmelidir.
B.2. “10 Dakikalık Tarama Testi”nde müspet çıkan durumlar için ileri değerlendirme yapılır.
B.2.1. “10 Dakikalık Tarama Testi”nde “Bellek Maddesinde”
156
müspet yanıt alınırsa MMSE testi uygulanır. Yirmi dört puanın altında puan alan hastalar Nöroloji Kliniklerinin bünyesinde bulunan demans polikliniklerine yönlendirilmelidirler:
B.2.2. “10 Dakikalık Tarama Testi”nde “Depresyon”maddesinde müspet yanıt alınırsa Geriatrik Depresyon Testi uygulanır:
B.2.3. “10 Dakikalık Tarama Testi”nde “Üriner İnkontinans”maddesinde müspet yanıt alınırsa Üriner İnkontians Anketi
uygulanır:
B.2.4. “10 Dakikalık Tarama Testi”nde “Düşme”maddesinde
müspet yanıt alınırsa Düşme Anketi uygulanır:
B.2.5. “10 Dakikalık Tarama Testi”nde “İşlevsellik” maddesinde müspet yanıt alınırsa ADL/IADL uygulanır:
B.2.6. “10 Dakikalık Tarama Testi”nde “İşitme” ve ”Görme”
sorunları tespit edilen hastalar ilgili kliniğe ileri değerlendirme için yönlendirilir.
B.2.7. “10 Dakikalık Tarama Testi”nde ve “MNA Beslenme
Tarama” Anketinde müspet netice alınan hastalara Ayrıntılı
“MNA Beslenme” Anketi doldurulur ve ardından beslenme
uzmanına yönlendirilir.
B.2.8. “DENTAL” ölçeğinde müspet netice alan hastalar ise
ağız ve diş taramasında geçirilmelidirler.
Sağlık Ortamının Organizasyonu konusu da bu değerlendirmeler çerçevesinde ele alınmalıdır.
Çevre ortamının değerlendirilmesi konusunda aşağıdaki
hizmetler sunulmalıdır: erişilebilir nakil, yardımcı aletler –
çoğunlukla tekerlekli sandalye ve kişisel yardım. Ayrıca ev
güvenliğinin değerlendirilmesi öncelikler arasında yer almalıdır.
Sonuç : Aile sağlığı merkezlerinde sunulan hizmetlerin
spektrumunun geniş olması, çalışanların iş yüklerinin faz-
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
la olması ve ev ziyaretlerine iştirakte zorlanmaları kırlgan/
hassas bireylere ulaşımı zorlaştırmaktadır. Geliştirilecek
kısa ve etkin cözümler bu hizmetlerin yerine getirilmesini
kolaylaştıracaktır. Kullanılacak ölçekler kısa sürede uygulanabilmeli ve olgu tespitinde başarılı olmalıdır.
Mevcut Enstrüman Yaşlı Dostu Aile Sağlığı Merkezi’nin
yaşlı bireylerde vaka tespiti ve sağlık taramalarını yapmayı
hedeflemektedir. Enstrüman hazırlanırken iş yoğunluğu
içerisinde bulunan aile hekimlerinin iş yüklerini artırmadan, kırılgan olan bu risk grubuna destek olunması
amaçlanmıştır.
Bilgi Notu: Bu çalışmaya katkısı bulunan Fakültemizin Özel
Çalışma Modulü öğrencilerine teşekkür ederiz.
Şekil 1: 10 Dakikalık Tarama Testi
157
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 087
Aile Hekimliği Kliniklerinin İşbirliği Konusunda
Aile Hekimliği Uzmanlık Öğrencilerinin Görüşleri
HAKAN YAMAN1, ALPER ARI1, MEHMET ÖZEN2, ELİF KOCAMAN2
1 Akdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği AD, Antalya
2 Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Aile Hekimliği Kliniği, Antalya
AMAÇ: Bu çalışmada aile hekimliği uzmanlık öğrencilerinin
Aile Hekimliği Kliniklerinin İşbirlikleri konusunda görüşleri
incelenmek istenmiştir.
ortalama ortalama 6.2 (SS=4.3; min-maks=1-16), uzmanlık
eğitimlerindeki kıdem ortalama ortanca 2 (min-mas=13)’di.
ARAÇ VE GEREÇ: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği AD ve Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile
hekimliği Kliniği aile hekimliği uzmanlık öğrencileri (n=24)
bu çalışmaya dahil edilmiştir. Bu çalışma için hazırlanan
anket üç bölümden oluşmaktaydı: 1. Sosyodemografik (5
Soru), 2. Görüş (8 soru), 3. SWOT (4 Soru).
Aile Hekimliği Uzmanlık Öğrencilerin görüşleri şekil 1’de
bulunmaktadır.
BULGULAR: Çalışmaya 23 katılımcı katılmıştır (yanıt oranı %95.8). Katılımcıların yaşı ortalama 32.4 (SS=6.19; minmaks=26-45), 13’ü kadın (%56.5), mesleklerindek kıdem
158
SONUÇ: Bu çalışmada Aile hekimliği Uzmanlık Eğitiminde
coğrafi yakınlığı bulunan kliniklerinin işbirliklerinin eğitime olumlu yansıma potansiyellerinin olduğu anlaşılmaktadır. Kaynakların verimli kullanımını sağlamak, eğitimde çeşitliliği artırmak ve karşılıklı deneyim paylaşımı için
farklı kliniklerin ortak çalışmalarının teşvikinin yararlı olacağı izlenimi oluşmuştur.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 088
Aile Hekimliği Uzmanlık Öğrencilerinin Araştırma
Konusundaki Görüş ve Yeterlik Algıları
Hakan Yaman1, Alper Arı1, Mehmet Özen2, Ayşe Emel Kaya Nogay2
1 Akdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği AD, Antalya
2 Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Aile Hekimliği Kliniği, Antalya
AMAÇ: Bu çalışmada aile hekimliği uzmanlık öğrencilerinin
araştırma konusunda görüş ve yeterlik algıları incelenmek
istenmiştir.
eğitimlerindeki kıdem ortalama ortanca 2 (min-mas=13)’di. Katılımcıların onu (%43.5) araştırma yaptığını, altısının (%26.1) araştırma eğitimi aldığını ve beşi (%21.7)
araştırma bulgularını yayınladığını bildirmişlerdir. Yeterlik
ARAÇ VE GEREÇ: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Ad ve Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile
hekimliği Kliniği aile hekimliği uzmanlık öğrencileri (n=24)
bu çalışmaya dahil edilmiştir. Bu çalışma için hazırlanan
anket dört bölümden oluşmaktaydı: 1. Sosyodemografik (5
Soru), 2. Görüş (4 soru), 3. SWOT (4 Soru), 4. Yeterlik Algısı
(20 soru).
algısına ilişkin sorulara verilen yanıtlar şekil 1’de gösterilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 23 katılımcı katılmıştır (yanıt oranı %95.8). Katılımcıların yaşı ortalama 32.4 (SS=6.19; minmaks=26-45), 13’ü kadın (%56.5), mesleklerindek kıdem
ortalama ortalama 6.2 (SS=4.3; min-maks=1-16), uzmanlık
SONUÇ: Aile hekimliğinde araştırma kapasitesinin geliştirilmesine stajyer ve uzmanlık eğitimi sırasında başlanılması gerektiği bildirilmektedir. Bu çalışma ile iki klinikte
eğitim gören uzmanlık öğrencilerinin araştırma konusundaki görüş ve yeterlik algıları tespit edilmiştir. Daha yaygın
bir örneklem ile uzmanlık öğrencilerinin araştırma konularındaki eğitim gereksinimlerini saptamak ve bu doğrultuda
eğitim çalışmalarına yer verilmesi mümkün olacaktır.
Şekil 1: Aile Hekimliği Uzmanlık Öğrencilerinin Araştırma Konusundaki Yeterlik Algıları
159
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 089
Kongrede Sunulan Bildiriler İle İlgili Gelecek
Planları
Hakan Yaman, Alper Arı, Bekir Urağan İneli, Florije Meşeli
Akdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği AD, Antalya
AMAÇ: Bu çalışmada ulusal kongrede sunulan bildiriler ile
ilgili yapılan gelecek planları konusunda sunum yapan katılımcıların görüşleri incelenmek istenmiştir.
doç.dr. (n=13;%43.3) ve uzm. dr’du (n=13;%43.3). Çalışmalardan sadece dördü (%14.8) bir tez çalışmasından köken,
dokuzu (%31) etik kurulu onayı ve yedisi (%22.3) istatistik
danışmanlığı almışlardır. Hiçbirisi proje desteği alma-
ARAÇ VE GEREÇ: 13. Ulusal Aile Hekimliği Kongresi’nde
sunum yapan katılımcıların sunmuş oldukları bildirileri ile
ilgili gelecek planları hakkında görüşleri alınmak istenmiştir. Bu çalışma için hazırlanan anket dört bölümden oluşmaktaydı: 1. Sosyodemografik (5 Soru), 2. Bildiriye İlişkin
Bilgi (10 soru), 3. Bildiriye İlişkin Gelecek Planları (3 Soru),
4. Araştırmaya İlişkin Bilgi (8 soru).
mıştır. Çalışmaların çoğu klinik hizmetleri (n=8;%29.6) ve
sağlık hizmetleri (n=7;%25.9) ile ilgiliydi. Katılımcıların 18’i
(%62.1) bildirilerini bir dergide ve 22’si (%88) Türkçe yayınlamayı planlamaktaydı.
BULGULAR: Çalışmaya 30 katılımcı katılmıştır (yanıt oranı
%66.7). Katılımcıların 29’u (%96.7) aile hekimi, 25’i (%83.3)
aile hekimliği uzmanlık öğrencisi, aile hekimliğindeki mesleki kıdemleri 2 (min-maks=1-10) yıldı, sundukları bildirilerdeki yazar sayısı ortanca dörttü (2-7), yazarların çoğu
aile hekimiydi (n=19; &65.5), yazarların bir kısmı üniversitelerden (n=19;%53.3) ve bir kısmı eğitim araştırma hastanelerindendi (n=12;%40), yazarların ünvanları çoğunlukla
SONUÇ: Kongrelerde sunulan bildirilerin bilimsel makaleye dönüştürülmeleri konusunda teşvik edilmeleri gerekemektedir. Katılımcıların önemli bir ksımının Türkçe yayınlama istekleri ise dergilerimizin nitelik yayın konusundaki
gereksinimlerini karşılamaya yardımcı olacaktır. Kongrelerde sunulan bildirilerin uluslararası indekslere girmeye
aday olan dergilerimiz için önemli bir kaynak teşkil edeceği
kanaati bulunmaktadır.
Katılımcıların araştırma yapma nedenleri ise şekil 1’de
gösterilmiştir.
Şekil 1: Katılımcıların araştırma yapma nedenleri
160
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 090
ŞİŞLİ HAMİDİYE ETFAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA
HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ POLİKLİNİKLERİNE 4 AYLIK
BAŞVURULARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Memet Taşkın Eğici, Dilek Evcik Toprak, Mustafa Uzan
Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
AMAÇ: Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Aile Hekimliği Kliniği’ne bağlı polikliniklere yapılan başvuruların değerlendirilmesi.
num sistemi hastalıkları (%20.0; n=4676) ICD kod başlıkları
idi. Alt grup olarak bakıldığında sırasıyla Endokrin bozukluklar (E34), akut üst solunum yolu enfeksiyonları (J06.9),
Esansiyel (primer) hipertansiyon (I10), işe giriş öncesi mu-
GEREÇ-YÖNTEM: Bu kesitsel, retrospektif çalışmada Şişli
Hamidiye Etfal Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği’ne bağlı, 2’si hastane binasında, 2’si semt polikliniğinde olmak üzere toplam 4 polikliniğe 2014 yılı ilk 4 ayında (01.01-30.04.2014) yapılan tüm başvurular yaş, cinsiyet,
en yoğun başvuru saati, konulan tanılar ve istenen tetkikler
yönünden değerlendirildi. Veriler SPSS 16.0 versiyonunda
frekans, T testi ve ki-kare istatistiksel yöntemleri kullanılarak analiz edildi; p<0.05 anlamlı kabul edildi.
ayene (Z02.1) ve Anemi (D64) kodları ile tanı konmuştu. Toplam istenen kan tetkiki 5339 olup bunlar içerisinde en fazla
istenen (3110; %58.25) “Glukoz” idi. Bunu Üre, Kreatinin
ALT, AST ve lipid profili izliyordu. İstenen 441 görüntüleme
yönteminden ilk sırayı 87 istem ile Akciğer grafisi alırken
bunu Abdominal USG ve Tiroid USG’nin izlediği belirlendi.
Akciğer grafisi en fazla işe giriş sağlık raporu amaçlı isteniyordu. Çalışma günlerinde en yoğun 3 saat sabah 09.00,
10.00 ve öğleden sonra 14:00 olarak belirlendi.
BULGULAR: Toplam 16500 kayıtlı hasta değerlendirmeye
alındı. 16500 başvurunun 14407’si (%87) muayene 2093’ü
(%13) kontrol idi. 9563’ı (%58) kadın 6937’i (%42)erkek olup
en fazla 15-49 yaş grubunun (n=8585; %52.03) başvurduğu,
bunu 4168 (%25.26) kişi ile 65 ve üzeri yaş grubunun izlediği
belirlendi. 15 yaş altı sadece 65 kişi (%0.39) başvurmuştu.
En çok tanı (%24.2; n=5651) E00-E90 endokrin, beslenme
ve metabolizma hastalıkları, ikinci sırada ise J00-J99 Solu-
SONUÇ: Üçüncü basamak sağlık hizmeti sunan hastanelerde Aile Hekimliği Polikliniklerine başvurular birinci basamaktan farklılıklar göstermektedir. Özellikle 15 yaş altı
başvuruların oldukça az olması, gebe izlemlerinin ve jinekolojik şikayetle gelen hastaların olmaması hasta profili
yönünden büyük eksiklik yaratmaktadır. Ancak diğer yandan hastaneye bağlı hizmet vermek, istenecek laboratuar
ve görüntüleme tetkiklerin yelpazesini genişletmektedir.
161
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 091
BİRİNCİ BASAMAK SAĞLIK HİZMETLERİNDE HASTA
VE HEKİMLERİN HASTA MERKEZLİ BAKIM İLE İLGİLİ
ALGILARI
Mehmet ALTUĞ1, Hakan YAMAN2
1 3 Nolu ASM, Beyşehir, Konya
2 Akdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği AD, Antalya
AMAÇ: Hastayla görüşme, hasta bakımı Birinci Basamakta Aile Hekimliği uygulamasının temelini oluşturur. Bu
çalışmada Antalya il merkezindeki birinci basamak sağlık
kuruluşlarına başvuran 65 yaş üstü hastaların ve birinci
basamak sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin, hasta
merkezli bakım konusundaki algıları ve bu algılar açısından hasta-hekim görüşmesinin sonuçlarını ve hasta ve
hekimlerin hasta merkezli bakım konusundaki algılarının
incelenmesi amaçlanmıştır.
ARAÇ VE GEREÇ: Çalışmaya Antalya Merkez İlçeleri birinci
basamak sağlık kuruluşlarına başvuran 65 yaşın üzerinde
500 gönüllü hasta ve bu ilçelerdeki 72 hekim dahil edildi.
Çalışmada anketlerde hasta ve hekimlere ilişkin sosyodemografik anketi ve altışar soruluk hasta ve hekim görüşlerine yönelik anketler yanı sıra Stewart M ve ark. “The
measure of patient perception of patient-centredness” ölçeğinin 9’ar maddelik hasta ve hekim ölçeklerinin Türkçe
uyarlanmış versiyonları uygulanmıştır.
162
BULGULAR: Çalışmaya katılan 500 hastanın 235’i (%47) kadın, 265’i (%53) erkek idi. Hastaların yaş ortalaması 70 (SS=
5,95)’di. Hastaların çoğu ilkokul (%53,8) mezunuydu. Çalışmaya katılan hekimlerin yaş ortalaması 42,2 (SS=5,75)’di.
Hastaların ve hekimlerin hasta merkezli bakım konusundaki algıları değerlendirildiğinde, hekim ve hasta algılarının birbirine yakın olduğu gözlenmiştir (p<0.05).
SONUÇ: Elde edilen bulgular ışığında hasta ve hekimlerin
hasta merkezli görüşmeler konusunda olumlu algı düzeylerine sahip oldukları söylenebilir. Hasta merkezli yaklaşım
konusunda yine de geliştirilmeye açık alanların bulunduğu
da gözlenmiştir. Bu çerçevede aile sağlığı merkezlerinde
bu hususun dikkate alınması ve gereksinim doğrultusunda
iyileştirmeleri gidilmesi önem arz etmektedir.
Bilgi Notu: “BİRİNCİ BASAMAK SAĞLIK HİZMETLERİNDE
HASTA VE HEKİMLERİN HASTA MERKEZLİ BAKIM İLE İLGİLİ ALGILARI. Akdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği AD, Antalya. Yayımlanmamış Tez Çalışması.” isimli
tez çalışmasından kaynaklanmıştır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 092
Aile Hekimliği Araştırmaları: 1994-2013 Yıllarını
Kapsayan Tarama Çalışması
Hakan Yaman, Alper Arı, Nedim Oğuz, Tülin Akgün, Elif Iltar
Akdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği AD, Antalya
AMAÇ: Bu çalışmada 1994-2013 yıllarını kapsayan dönemde SCI, SCI-E ve SSCI veri tabanlarında bulunan Türkiye adresli aile hekimliği yayınlarının irdelenmesi amaçlanmıştır.
ARAÇ VE GEREÇ: SCI, SCI-E ve SSCI veri tabanlarında uygun anahtar kelimeler ve 1994-2013 yıllarını kapsayan tarama sonucunda elde edilen yayınlar bu amaç için hazırlanmış bir değerlendirme formu ile değerlendirilmişlerdir.
Değerlendirme formunda yayının yayınlandığı dergi, yayının
özellikleri, yazarların özellikleri, yapılan araştırmanın özellikleri, ulusal araştırma önceliklerine uygunluğu, EGPRN
araştırma ajandasına uygunluğu, proje desteği, etik kurulu
onayı, istatistik danışmanı, tezden köken aldığı gibi konuları
kapsayan toplam 28 madde ile incelenmişlerdir.
163
BULGULAR: Tarama neticesinde 1319 yayına ulaşılmıştır.
El ile yapılan eleme neticesinde 880 yayın değerlendirilmeye alınmıştır. Tam metnine ya da tüm değerlendirme
parametrelerine ulaşılabilen yayınların değerlendirilmesi
neticesinde son 20 yılda aile hekimleri tarafından yapılan
yayınların sayıca arttığı, akademik kurumlar yanı sıra sahada çalışan aile hekimlerin çalışmalara katıldıkları, Aile
Hekimliği AD’ları/kliniklerinin müstakil çalışmalarının arttıkları, rotasyonlarda aile hekimliği asistanların da yayınlara iştirak ettikleri, yayınların çoğunun orjinal oldukları ve
proje desteği almadıkları anlaşılmaktadır.
SONUÇ: Ülkemizin aile hekimliği alanında yapılan çalışmaların sayıca artışı dikkat çekicidir. Çalışmalara proje desteklerin verilmesi bu sürece önemli katkılar sağlayacaktır.
Ulusal ölçekte geliştirilecek bir aile hekimliği araştırma
ajandası ve yayın politikası disiplinimize yön verici ve yol
gösterici olacaktır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 093
4-8 Yaş Arası Astımlı Çocuklarda Yaşam Kalitesi
BAHADIR YAZICIOĞLU1, BANU GÜLCAN ÖKSÜZ2, MAHİR İĞDE3
1 ONDOKUZMAYIS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
2 SAMSUN EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ PEDİATRİ
3 SAMSUN EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ PEDİATRİK ALERJİ
AMAÇ: Astımlı çocukların yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ve sağlıklı çocuklarla karşılaştırılması amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır.
MATERYAL METOD: Araştırmaya, 4-8 yaş arası, 1 Ocak – 10
Şubat 2014 tarihleri arasında Samsun Eğitim ve Araştırma
Hastanesi çocuk allerji polikliniğine başvurmuş 25 astım
tanılı ve genel pediatri polikliniğine başvurmuş 25 astımlı
olmayan sağlıklı çocuk olmak üzere toplam 50 çocuk katılmıştır. Araştırmanın verileri, Kiddy-KINDL yaşam kalitesi
ölçeği-aile bilgi formu ile toplanmıştır. Kiddy-KINDL, altı
alt boyuttan ve her alt boyutta 4’er sorudan oluşmaktadır.
Sorular 1’den(hiçbir zaman) 5’e(her zaman) doğru sıralanmış Likert tipi ölçüm ile ölçeklendirilmiştir. Her bir boyut
için maddelere verilen puanların sayılması, 0-100 arasında
ölçeklendirilecek şekilde dönüştürülmesi ve özetlenmesi
ile puan hesabı yapılır. Yüksek puan, sağlıkla ilgili yaşam
kalitesinin (SYK) iyi göstergesidir.
BULGULAR: Araştırmada, astımlı çocukların toplam yaşam kalitesi puanı 61,9, sağlıklı çocukların ise 85,3 olarak
bulunmuştur ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0.05). Yaşam kalitesi ölçeğinin alt
boyutlarının karşılaştırılmasında, astımlı çocuklar; fiziksel
iyilik, duygusal iyilik, sosyal ilişkiler ve okul alt boyutlarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük puan almışlardır (p<0.05). Aile ilişkileri ve özgüven alt başlıklarındaki
farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı olarak değerlendirilmemiştir (p>0.05)
SONUÇ: Araştırma sonuçları, astımlı çocukların yaşam kalitesinin etkilendiği sonucunu ortaya koymaktadır. Aile ve
özgüven alt başlıklarındaki farklılıkların anlamlı olmaması
Türk aile yapısından kaynaklanmış olabilir. Astımlı çocukların yaşamın her alanında güçlendirilmesine yönelik destekleyici yaklaşımların benimsenmesi, yaşam kalitesinin
arttırılmasına önemli katkı sağlayacaktır.
ANAHTAR KELİMELER: Astım, Çocuk, Yaşam Kalitesi
164
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 094
Çıraklık Eğitim Merkezinde Eğitim Gören
Gençler ile Anadolu Lisesinde Okuyan Gençlerin
Sigara, Alkol ve Madde Kullanımı Açısından
Karşılaştırılması
NAZMİYE KAÇMAZ1, ABDURRAHMAN ERSU1, KAZIM ÇETİNKAYA1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
AMAÇ: Başta sigara olmak üzere alkol ve diğer bağımlılık
yapıcı maddeler, genç ve erişkinler arasında yaygın olarak
kullanılmaktadır. Okul hayatının disiplininden uzaklaşan
çocuklar, bağımlılık yapıcı maddelere daha kolay alışabilmektedir. Bu çalışmada İzmir Çiğli Atatürk Organize Sanayi
Bölgesinde çalışıp; haftada bir gün çıraklık eğitim merkezine devam eden gençler ile aynı yaş gurubunda Anadolu
lisesinde okuyan gençleri bağımlılık yapıcı madde kullanımları açısından karşılaştırıp, konunun önemine dikkatleri çekmek amaçlanmıştır.
MATERYAL VE METOD: Çalışma Kasım 2013-Şubat 2013
tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmanın evrenini İzmir Organize Sanayi Bölgesi Mesleki Eğitim Merkezinde
eğitim gören 15-18 yaş aralığındaki erkek öğrenciler ile
Teğmen Ali Rıza Anadolu Lisesi'nde eğitim gören 15-18 yaş
aralığındaki erkek öğrenciler oluşturmuştur. Çalışmanın
örneklemi evreni bilinen örneklem hesaplama formülüyle
hesaplanmış; araştırmacılar tarafından oluşturulmuş anket formu uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Verilerin SPSS
16.0 istatistik programı ile yüzde dağılım analizi yapılmış
ve ki kare testi ile anlamlılıkları değerlendirilmiştir. Ayrıca
binary lojistik regresyon analizi uygulanıp; p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 284’ü çalışan, 147’si okuyan olmak
üzere toplam 431 genç dahil edildi. Çalışan çocukların yaş
ortalamaları 16,7±0.98 (min:14, max:20), okuyan çocukla-
165
rın 16,8±0.91 (min:14, max:19) olarak bulunmuştur. Çalışan
çocukların %41,9’u (n:119), okuyan çocukların ise %21,8’i
(n:32) halen sigara kullanmaktaydı. Çalışan çocuklarda
halen sigara içme durumu okuyan çocuklara göre anlamlı olarak yüksekti (p<0.001). Çalışan çocukların %56’sında, okuyan çocukların %53,7’sinde alkol kullanım öyküsü
mevcuttu. Çalışan çocukların %39,8’i, okuyan çocukların
%31,3’ü ayda en az bir kez alkol kullanmaktaydı. Çalışan
çocuklar okuyan çocuklara göre anlamlı oranda daha fazla alkol tüketmekteydi. (p<0.001). Madde kullanımına göre;
çalışan çocukların %18’i (n:51) ve okuyan çocukların %7,5’u
(n:11) yaşamı boyunca esrar, kokain, tiner, bally vb. maddelerden en az birisini denemişti. Yaşamları boyunca madde
deneyimleyen çalışan çocuklar okuyan çocuklara göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p:0.003). Çıraklarda sigara
kullanmayanlara göre halen kullananlar 3,719 kat fazladır
(p<0,05). Madde kullanmayanlara göre çıraklar Anadolu Liselerinde okuyanlardan 2,706 kat daha fazla madde kullanmaktadır (p<0,05).
SONUÇ: Çalışan çocuklar arasında sigara, alkol, illegal ve
uçucu madde kullanım sıklığı okuyan çocuklara göre yüksek saptanmıştır. Ancak okuyan çocuklarda da bu maddelerin kullanımı azımsanmayacak sıklıktadır. Bu çocukların
sigara, alkol ve diğer maddelerden korunması için konu ile
ilgili danışmanlık eğitimleri verilmelidir.
ANAHTAR KELİMELER: Bağımlılık, çocuk, madde kullanımı
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 095
Çocuk Hastalarda Tüberkülozun Mevsimselliği
NİLAY ÇÖLBE TIĞRAK1, BERK GEROĞLU1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Akciğer tüberkülozu ülkemizde ve dünyada önemini
koruyan bir hastalıktır. Literatürde bazı solunum sistemi
hastalıklarının insdanslarının mevsimsel değişkenlik gösterdikleri belirtilmiştir. Bu çalışmada, ülkemizde önemli bir
sağlık problemi olan tüberkülozun çocuklarda diğer solunum sistemi hastalıkları gibi mevsimsel ritme sahip olup
olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.
MATERYAL VE METOD: Temmuz 2008 - Haziran 2014 tarihleri arasında İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne başvuran 0-18 yaş arası hastaların tüberküloz
tanısıyla hastaneye başvuru tarihleri retrospektif olarak
incelenmiştir. Hasta sayıları aylara göre dağıltılmış ve ilgili
yıllarda o ay içerisinde başvuran toplam tüberküloz hastalarının sayıları dikkate alınmıştır.
BULGULAR: İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne başvuran 0-18 yaş arası tüberküloz tanılı hastaların
sayısının Ocak aylarında toplam 24, Şubat ayında toplam
26, Mart ayında toplam 31, Nisan ayında toplam 25, Mayıs
ayında toplam 15, Haziran ayında toplam 16, Temmuz ayında toplam 28, Ağustos ayında toplam 30, Eylül ayında toplam 21, Ekim ayında toplam 18, Kasım ayında toplam 23,
Aralık ayında toplam 28 olduğu saptanmıştır.
166
SONUÇ: Douglas ve arkadaşları, 1983-1992 yılları arasında
İngiltere’de yaptıkları bir araştırmada 53313 akciğer tüberkülozlu olguyu inceleyerek, diğer solunum sistemi hastalıkları bir kış piki yaparken, tüberkülozun bir yaz piki yaptığını bulmuşlardır. Tüberküloz ile ilgili bu bulguya neden
olarak, vitamin D seviyesinin kış sonunda düşük olmasını
ve bunun da hücresel immüniteyi bozarak, latent bir periyoddan sonra dormant mikobakteriyel infeksiyonun reaktivasyonuna sebep olabileceğini öne sürmüşlerdir (1). Çalışma sonucunda tüberküloz hasta sayısının Mart ve Ağustos
aylarında pik yaptığı, Mayıs ve Haziran aylarında ise ciddi
miktarda bir düşüşte olduğu görülmektedir. Bu sonuç, tüberkülozun yaz aylarında bir pik yaptığını doğrulamıştır ancak Mart ayındaki hasta sayısı ile kış ayında da bir pik yaptığını göstermiştir. Daha kesin sonuçlar ortaya çıkarabilmek
amacıyla daha geniş çaplı benzer çalışmaların yapılması
gerekmektedir.
ANAHTAR KELİMELER: Çocuk, mevsim, tüberküloz.
KAYNAKLAR:
1. Douglas AS, Strachan DP, Maxwell JD. Seasonality of
tuberculosis: the reverse of other respiratory diseases
in the UK. Thorax 1996; 51: 944-6.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 096
ANNELERİN D VİTAMİNİ HAKKINDAKİ BİLGİLERİ VE
KULLANMA TUTUMLARI
TÜLİN ÇATAKLI1, SERÇİN TAŞAR1, MUSTAFA OĞULLUK2, YILDIZ DALLAR BİLGE1
1 T.C.SAĞLIK BAKANLIĞI ANKARA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ PEDİATRİ A.B.D.
2 T.C.SAĞLIK BAKANLIĞI ANKARA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ A.B.D.
AMAÇ: Çalışma annelerin D vitamini hakkındaki bilgileri ve
D vitamini kullanma tutumlarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.
GİRİŞ: D vitamini kemik gelişimi ve devamlılığının sağlanmasında önemli vitamin-hormondur. İnsan vücudunda bulunan D vitaminin %95’i UV B ışınlarının etkisi ile deride yapılır. Besinlerle alınan D vitamini kaynakları sınırlıdır. Anne
sütü günlük D vitamini gereksinimi sağlamada yetersiz kalmaktadır. Yapılan çalışmalar D Vitamini eksikliğinin yerine
konulması ile ileri ki yıllarda ortaya çıkabilecek osteoporoz, kalp-damar hastalığı, diyabet, otoimmün hastalıklar
ve bazı kanser risklerini azaltabileceğini bildirmektedir. D
vitamini desteğinin yapılması ve sürdürülmesi için Çocuk
Endokrinoloji ve Diyabet Derneği Kemik Sağlığı Grubu ve
Sağlık Bakanlığı uzlaşı ile tüm bebekler için en az 1 yaşına
tercihen 3 yaşına kadar günde 400 ünite D vitamini kullanılması önerilmiştir. Uzlaşı kararından sonra ülkemizde
0-3 yaş gurubunda %1.67-19 olan rikets sıklığının %0,1'e
düştüğü bildirilmektedir. Özellikle birinci basamakta D vitamininin ücretsiz dağıtılması ve kullanımı konusunda ailelere farkındalık yaratılması programın başarısında etkili
olmuştur. D vitamini eksikliğinin giderilmesinde alınan kararlara rağmen ülkemizde subklinik D vitamini yetersizliği
sorunu sürmektedir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Ankara EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ’si sağlam çocuk polikliniğine Mart 2013-Nisan 2014
tarihleri arasında başvuran ve 0-3 yaş arasında çocuğu
167
olan 476 anne çalışmaya alınmıştır. Annelere yüz yüze anket metodu yöntemi kullanarak anneye ait sosyodemografik özellikler, annenin D vitamini hakkındaki bilgileri ve kullanma tutumlarına ait sorular sorularak veriler toplandı.
Veriler; sayı, yüzde ve Ki-Kare analizleriyle değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan annelerin %31.7’si 25-33 yaş
aralığında, %31.7’si ilkokul mezunu idi. Annelerin %18.4’ü
bebeklerini ilk altı ay sadece anne sütü ile beslemişti. Annelerin tamamı günde üç damla “devit” kullanmaları gerektiği bilgisine sahip idi. Çocuklarına düzenli D vitamini
veren annelerin oranı %67.2 idi. Annelerin eğitim durumları ile D vitaminini düzenli kullanma tutumları arasında
fark saptanmadı(p>0.05). Annelerin %56’sının gebelikleri
süresince çoklu vitamin preparatları içinde D vitamini aldıkları saptandı. D vitamininden zengin beslenme kaynağının “ıspanak” olduğunu düşünen annelerin oranı %49.2 idi.
Annelerin tamamı güneş ışığının kemik gelişimine faydalı
olduğunu, %61.12’si fazla D vitamini verilmesi halinde “bıngıldağın erken kapanacağını” düşünmekte idi.
SONUÇ:Annelerin günlük önerilen D vitaminini kullanma
tutumları olumludur. Annelerin gebelikleri boyunca ve emzirme döneminde D vitamini kullanma bilgileri ve tutumları
eksiktir.D vitamini kullanma süresi ve D vitamini kaynaklarına dair bilgileri yeterli değildir.
ANAHTAR KELİMELER: Anne, anne sütü, D vitamini, beslenme
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 097
Sığınmacı Çocukların Temel Aşılanma Durumları
GİRAY KOLCU1, VİLDAN KARABACAK1, AYSEL BAŞER2, ŞEYDA UĞUR1, KURTULUŞ ÖNGEL3
1 konya selçuklu tsm
2 İZMİR KARŞIYAKA TSM
3 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Sığınmacılar ile ilgili çalışmalarda popülasyon içerisindeki çocuk oranı ve çocukların sağlık durumları oldukça
önemlidir.
AMAÇ: Çalışmamızda saha çalışmamızda tespit ettiğimiz
çocukların sağlık durumlarına dikkat çekmeyi amaçladık.
MATERYAL METOD: TSM proje birimi ekibi tarafından iki
sağlık personeli (hekim ve ebe), bir tercüman ve bir şoförden oluşan “İki adet” tarama ekibi oluşturuldu.10-02-2014
ile 05-05-2014 tarihleri arasında model uygulanarak saha
çalışması yapıldı. İki ekip 27 kez sahaya çıktı. Toplamda
2399 sığınmacıya ulaşılarak veri toplandı.
BULGULAR VE SONUÇLAR: Konya Selçuklu Toplum Sağlığı Merkezi tarafından yapılan saha çalışmasında 2399
sığınmacıya ulaşıldı. Bu popülasyon içerisinde 1199 adet
168
(%49,97) çocuk tespit edildi. Bu çocukların yaş ortalamasının 8,06 ±5,22 (min:0, max:18 ) olduğu görüldü. Bu çocuklardan tıbbi olarak uygun görülen 9 ay 15 yaş arasındaki
1015 çocuktan 687’sine (%67,6) KKK, 0-59 ay arasındaki 393
çocuktan 335’ine (%85,24) oral polio aşısı yapıldı.
TARTIŞMA: Sığınmacı popülasyonu içerisinde çocuklar
önemli bir alt grubu oluşturmaktadır ve bu çocukların temel sağlık hizmetlerinden faydalanmaları hem vatandaşlarımız hem de sığınmacıların sağlık durumları yönünden
oldukça önemlidir.
KAYNAKLAR:
1. Kolcu G, Karabacak V, Uğur Ş, Başer A, Öngel K. Selçuklu Toplum Sağlığı Merkezi Göçmenler için Saha Taraması Çalışması. 13. Ulusal Aile Hekimliği Kongresi,
Antalya, 23-27 Nisan 2014; P-219
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 098
Çocuk Acil Servise Ateş Nedeniyle Başvuran
Annelerde Ateşe Yaklaşım Davranışları
EMEL ÖZTÜRK1, NEHİR MENGÜLLÜOĞLU1, SABİHA ŞAHİN2, UĞUR BİLGE1, İLHAMİ ÜNLÜOĞLU1
1 ESOGÜ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ABD
2 ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ÇOCUK HASTALIKLARI ABD
AMAÇ: Çocuk Acil Servise Ateş Nedeniyle Başvuran Annelerde Ateşe Yaklaşım Davranışlarının, acil servise gelmeden önce ki davranışlarının değerlendirmeye yönelik bir ön
çalışma. Materyal Metod: Çocuklarını ateş nedeniyle acil
servise getiren annelere ateşli çocuğa yaklaşımları ile ilgili
yazarlar tarafından hazırlanma ön- çalışma soru anketi uygulandı. Kişilere çocuğun ateşini daha ölçüp ölçmedikleri,
herhangi geleneksel veya tıbbi (suspansiyon, fitil) uygulayıp uygulamadıkları sorgulandı. Başvuran çocukların ay
olarak yaşları not edildi. Annelerden elleri ile çocuklarının
ateşlerinin olup olmadığını söylemeleri istendi ve sonrasında termometre ile çocukların ateşi ölçüldü.
SONUÇLAR: Çalışmaya toplam 50 (28 erkek, 22 kız) hasta
alındı. Gelmeden önce hemen hepsinin ateşleri ölçülmüş
ve herhangi bir ateş düşürücü yöntem uygulanmıştı (giysi
çıkarma, soğuk uygulama, ateş düşürücü verme). Elleriyle
çocuklarının ateşi ölçen ve ateşi olduğunu söyleyen annelerin %71,4’ü gerçektende ateş kriterini sağlıyordu. Acile
başvurmadan önce ateş düşürücü veren annelerin %62’si
doktorun eskiden önerdiği dozda verirken, %16’sı doza kendisi karar vermişti.
TARTIŞMA: Acil servise gelen anneler %71,4 oranında elle
ölçerek ateş olduğunu doğru bilmişlerdir. Annelerin eski
ilaç dozlarını kullanmaları ise büyüyen ve gelişen bir çocukta önemli bir sorundur. Kilogram başına dozla verilen
ilaçlar çocuk büyüdükçe eski dozda bırakıldığında yetersiz
kalmaktadır. Bu konuda annelerin eğitime ihtiyacı vardır
169
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 099
Bir Eğitim Araştırma Hastanesi Ergen
Polikliniğine Başvuran Adolesan Gebeler
FIRAT YAMAN1, NURDAN TEKGÜL2, HAKAN MUT1, CAN ACAR1, AHMET SERKAN ALTAŞ1,
AZRA ARICI YURTKUL3, KURTULUŞ ÖNGEL4
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, ALSANCAK GENÇLİK DANIŞMANLIK VE SAĞLIK
HİZMETLERİ MERKEZİ, ÇİDEM
3 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ EGE DOĞUMEVİ
4 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Adolesans dönem; çocukluk ile erişkinlik arasındaki
fiziksel, cinsel psikososyal gelişim dönemi olarak tanımlanmaktadır. Bu dönem kişinin kendisini keşfettiği, cinsel
kişiliğin ve rollerin geliştiği bir dönemdir. Kentlerin hızlı
büyümesi, göçler, ekonomik zorluklar, aile bağlarının zayıflaması, medyanın etkisiyle genç kız ve erkeklerin daha erken yaşlarda cinselliği yaşadıkları bilinmektedir. İster evlilik içi, ister evlilik dışı aktif cinsel yaşam ile beraber erken
yaşta gebeliklerin sayısı giderek artmaktadır. Bu bildiri ile,
bir eğitim araştırma hastanesi ergen polikliniğine başvuran adolesan gebeliklerin ortaya konması amaçlanmıştır.
MATERYAL VE METOD: Çalışma grubu, 2014 yılı Ocak, Şubat, Mart ve Nisan aylarında Tepecik Eğitim ve Araştırma
Hastanesi Ege Doğumevi'nde doğum yapmış, 13-17 yaş toplam 47 adolesan gebeden oluşmaktadır.
BULGULAR: Olguların %61,7’si 17 yaşında, %78,7’si bekar,
%21,3’ü evlidir. %21,3’ü 37 haftanın altında doğum yapmış,
%87,2’sinin ilk gebeliği iken %4,3’ünün 3. Gebeliği olduğu
tespit edilmiştir. Saptanan adolesan gebeliklerinde en sık
170
görülen komlikasyon %6,4 ile sürmatürasyondur. Bebeğin
doğum kilosuna göre komlikasyon tipleri, bebeğin doğum
haftasına göre komplikasyon tipleri ve anne yaşına göre
komplikasyon tipleri ayrıca araştırılmıştır.
SONUÇ: 19 yaş ve altı gebeliklerin direkt olarak yüksek
riskli gebelik grubunda sayılmaya başlanmasından itibaren adolesan çağ ve riskli gebelik terimlerini sıkça bir arada görmekteyiz. Bu durumun anne ve bebek için sosyal ve
sağlık açısından önemli problemlere neden olabilmesinin
yanı sıra etkileri çok daha büyük bir çevrede hissedilebilen bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Yarım bırakılan
eğitimler, azalmış iş olanakları, yürümeyen evlilikler (ortada resmi bir evlilik varsa), azalmış gelirler ve tüm bunların
sonucu olarak adolesan anne ve bebeklerinin karşılaştığı
sağlık sorunları ve gelişimsel riskler yalnızca aileyi değil,
dolaylı olarak tüm toplumu etkileyen bir durum olarak göze
çarpmaktadır.
ANAHTAR KELİMELER: Adolesan gebelikleri, riskli gebelikler.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 100
Ergenlerde Facebook Bağımlılığı
FIRAT YAMAN1, NURDAN TEKGÜL2, HAKAN MUT3, CAN ACAR3, AHMET SERKAN ALTAŞ3, KURTULUŞ
ÖNGEL4
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, ALSANCAK GENÇLİK DANIŞMANLIK VE SAĞLIK
HİZMETLERİ MERKEZİ, ÇİDEM
3 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
4 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Teknolojinin hızlı gelişimi ile birlikte bilgisayar ve
internet hem ülkemizde hem de dünyada giderek artan
oranlarda kullanılır hale gelmiştir. Çocuklardan yaşlılara
her bireyin rahatlıkla kullanabileceği internet; yaşamın
tüm alanlarını kapsamaya başlamış ve hem bireyin kendisini hem de aile ve toplum yaşamını çok yönlü etkileyen bir
iletişim aracı olmuştur.
MATERYAL VE METOD: Araştırma 19 adet, 11-25 yaş arası
ergene uygulanmıştır. Araştırmada kişilerin Facebook bağımlılık düzeylerini değerlendirmek amacıyla “Bergen Facebook Bağımlılık Ölçeği Kriterleri” uygulanmıştır. Ölçek
toplam 6 likert tipi maddeden oluşmaktadır. Ayrıca yaş ve
cinsiyet soruları da eklenmiştir.
BULGULAR: Araştırmaya katılanların %31,6’sı 11-14 yaş,
%47,4’ü 15-17 yaş, %21,1’i 18-25 yaş arasında idi. %42 erkek, %58 kız olguydu. Facebook hakkında; düşünme oranı
%47,4 çok nadir, %21 bazen, %15 sıkça olarak cevaplandı.
Facebook’a giderek daha fazla kullanma arzusu sorusuna;
%63,2 çok nadir olarak cevaplarken, %30 nadir ve bazen
olarak cevaplandırdı. Facebook’u kişisel sorunları unut-
171
mak-kaçınmak için kullanma oranı %57,9 çok nadir, %31,6
bazen, %10,5 sıkça şeklindeydi. Facebook kısıtlandığı zaman huzursuz- sıkıntılı olma hali %78,9’da çok nadir, %5,3
oranlarında sırasıyla nadir, bazen, sıkça ve çok sık olarak
cevaplandı.
SONUÇ: Araştırma sonuçları değerlendirildiğinde Facebook bağımlılığında yaş ve cinsiyete göre farklılaşma bulunmakla birlikte; orta ( 15-17 yaş) ve geç ergenlik (18-25 yaş)
dönemi puanları erken ergenlik dönemindeki ergenlere
göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Facebook kullanım
oranı, arzusu, kullanmayınca huzursuz olma hali, facebooku düşünme oranı, facebooku kişisel sorunları unutmak
amaçlı kullanım oranı kızlarda daha fazla saptanmıştır. Ancak bu araştırmada interneti kullanma sıklığı ile facebook
bağımlılığı arasında bağlantı saptanmamıştır. Çalışma bu
kapsamda genişletilerek daha büyük bir gruba uygulanabilir.
ANAHTAR KELİMELER: Fecebook bağımlılığı, orta ve geç
ergenlik
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 101
Ergen Sağlığı Polikliniğine Başvuran Ergenlerde
Uyku Kalitesinin Değerlendirilmesi
HAKAN MUT1, NURDAN TEKGÜL2, FIRAT YAMAN1 , AHMET SERKAN ALTAŞ1, CAN ACAR1, KURTULUŞ
ÖNGEL3
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, ALSANCAK GENÇLİK DANIŞMANLIK VE SAĞLIK
HİZMETLERİ MERKEZİ, ÇİDEM
3 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Uyku, yaşam kalitesini etkileyen temel etkenlerden
biri olup, fizyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları olan bir
kavramdır. Yetersiz ve kalitesiz uyku ergenlerin günlük
aktivitelerini önemli derecede bozan en önemli etkenlerdendir. Bu çalışma ergenlerin uyku kalitesini pittsburg
uyku kalitesi indeksi (PUKİ) ile değerlendirmek amacıyla
yapılmıştır. Materyal ve Metot: Çalışma Alsancak gençlik
danışmanlık ve sağlık hizmetleri merkezinde ergen sağlığı
polikliniğine başvuran 12 -18 yaşları arasındaki 32 ergenle yüz yüze görüşme ile ülkemizde daha önce Ağargün ve
ark. tarafından geçerlilik güvenirliliği yapılan PUKİ ve uyku
kalitesini bozan etmenleri de içeren anket uygulanarak yapılmıştır.
BULGULAR: Çalışma grubunun %41’i gece 12’den sonra yatağa gittiğini, %29’u ise öğlen 12’den sonra yataktan
kalktığını söylemiştir. Ortalama uyku süresi 8.35±1.21 saat
olup, ortalama uykuya dalma süresi 36.35 dakikadır. “30
dakikada uykuya dalamadım” sorusuna “hiç yok, haftada
1’den az, haftada 1-2 kere ve haftada 3 veya daha fazla” diyenlerin orantısı sırasıyla %41.9, %19.4, %12.9, ve %25.8’dir.
Ergenlerden sadece biri haftada 3 veya daha fazla uykuya
dalmak için ilaç kullandığını belirtmiştir. Günlük aktivite-
172
lerinde uykululuk nedeniyle problem yaşayan ergenler
grubun %43.7’sini oluşturmaktadır. Ergenlerin %28.1’i geçen ay içerisindeki uyku kalitelerini oldukça kötü veya çok
kötü olarak değerlendirmesine rağmen PUKİ skoruna göre
uyku kalitesi kötü olanların oranı %43.3 olarak bulunmuştur. PUKİ skoru kötü olan ergenlerin %23.1’i gün içinde çay,
kahve ve/veya sigara içtiğini, %41.6’sı odasını biriyle paylaştığını ve %58.3’ünün odasında bilgisayar ve/veya televizyon bulunduğunu belirtmiştir.
SONUÇ: Bu çalışmada yaklaşık iki ergenden birinin uyku
kalitesinin kötü olduğunu saptanmıştır. Ancak katılımcı
sayısının yetersiz olması sebebiyle kötü uyku kalitesi ve
bunu etkileyen faktörler arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ancak çalışmada uyku kalitesi kötü olanların
iyi olanlara nazaran; çay, kahve ve/veya sigara tüketimi,
odasını başkasıyla paylaşma ve odada bilgisayar ve/veya
televizyon bulundurma oranları daha yüksek bulunmuştur.
Çalışma bu kapsamda genişletilerek daha büyük bir gruba
uygulanabilir.
ANAHTAR KELİMELER: Ergen, uyku kalitesi, pittsburg.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 102
İNFANTİL KOLİKTE KULLANILAN MEDİKAL VE
ALTERNATİF TEDAVİ YÖNTEMLERİ
REYHAN ÜSTÜNDAĞ, EZGİ KAÇAR, ÖMER ÖZTÜRK, SEÇİL ARICA
SB. İSTANBUL OKMEYDANI EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ VE AMAÇ: İnfantil kolik; üç haftadan fazla, haftada
en az üç gün, günde üç saati aşan huzursuzluk ve ağlama
nöbetleri olarak tanımlanır(1). Yaşamın ilk üç ayında ailenin
yakınmalarına neden olacak düzeyde, nedeni açıklanamayan yineleyen ağlamalar pratik olarak infantil kolik olarak
tanımlanabilmektedir(2). Etyolojide en çok kabul gören
teoriler besin alerjisi, hipermotilite, barsaklarda aşırı gaz
oluşumu ve gastrointestinal immotilite olmakla beraber
etyopatogenez hala net olarak anlaşılamamıştır(3). Bu
nedenle tedavisi hala tartışmalıdır. Bu çalışmada infantil
koliğin tedavisinde kullanılan medikal ve alternatif tedavi
yöntemleri sorgulandı.
GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çocuk polikliniğine başvuran yaşları üç gün ile altı ay arasında değişen, 40 adet infantil kolik
tanısı konulan hasta çalışmaya alındı. İnfantil kolikte kullanılan medikal ve alternatif tedavi yöntemlerini sorgulayan
anket formları ailelere uygulandı. Veriler spss15.0 programında analiz edildi. Tanımlayıcı yöntemler ve kikare testi
kullanıldı. p değeri 0.05 in altındaki değerler anlamlı kabul
edildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 40 hastanın 17 (%42,5) kız,23
(%23,5)erkekti. Doğum kilosu ortalama 3081+591 gram idi.
Kilo artış hızı 841+303 gram/ay’dı. Bebek yaşı ortalama
65,7+36 gün idi. Günlük içilen sigara miktarı gebelikte ortalama 11,0+6,9 adet idi. %53 ü 1. çocuktu. İnfantil kolikli
çocuklarda ağlama atağı en sık akşam 20-02 saatleri arasında oluyordu. Bebeğin ağlama nöbetleri ortalama 3,5+1,6
saat sürüyordu. Bebeğin şikayetlerini azaltmak için en çok
kullanılan yöntemler karna masaj (%90), %48 i hoplatma,
%78 i ilaç kullanımı, %20 araçla gezdirme, %18 elektrik
süpürgesi, saç kurutma makinası kullanımıydı. %42 si bitkisel içerikli ilaç kullandığını belirtti. %80 i kullandıkları
ilacın doktoru tarafından önerildiğini belirtti. %40 ı aktardan bitkisel ürün alarak kendi hazırlağını söyledi. Cinsiyete
göre kullanılan bitkisel tedavi yöntemleri arasına fark yoktu (p>0,05).
SONUÇ: İnfantil koliğin tedavisinde bir çok yöntem kullanılmakla beraber bu yöntemlerin etkinlikleri kesin olarak
saptanamamıştır. Yaptığımız çalışmada medikal ilaç kullanımı, bebeğin karnına masaj uygulama, bitkisel tedavi
yöntemi olarak da rezene çayı kullanımı ön plana çıkmıştır.
ANAHTAR KELİME: infantil, kolik, tedavi, rezene
173
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 103
FEBRİL KONVÜLZİYON ETYOLOJİSİNDE ANEMİNİN
DEĞERLENDİRİLMESİ
KAMİL DEMİR1, DEMET DEMİR2, VEFİK ARICA3, SEÇİL ARICA1
1 OKMEYDANI EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
2 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
3 OKMEYDANI EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ ÇOCUK SAĞLIĞI ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Febril konvülziyon (FK), altı ay beş yaş arası çocuklarda merkezi sinir sistemi (MSS) enfeksiyonu, elektrolit düzensizliği, MSS’ni doğrudan etkileyen hastalıklar
ve afebril konvülziyon öyküsü olmaksızın nörolojik olarak
sağlıklı çocuklarda görülen ateşle birlikte ortaya çıkan
konvülziyonlar olarak tanımlanmıştır. Çalışmamızda febril
konvülziyon geçiren hastalardaki etyolojisinde aneminin
yerini değerlendirmeyi amaçladık.
GEREÇ VE YÖNTEM:Febril konvülziyon tanısı konan 100 çocuk retrospektif olarak değerlendirildi. Veriler SPSS 15.0
programında %95 güven aralığında analiz edildi. İstatistiksel analizde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler ve parametrik verilerin karşılaştırılmasında student t testi, nonparametrik verilerin karşılaştırılmasında mann whitney u ve
kikare testi kullanıldı.
BULGULAR: Yaş ortalama 30,4±21,1 aydı. Çalışmaya 100
febril konvülziyon hastası alındı. Bunların 55 i erkek, 45 i
kızdı. %44 ü daha önce febril konvülziyon geçirmişti. MSS
travma ve enfeksiyon öyküsü bulunan hastalar çalışmaya
dahil edilmedi. %100 ünde ateş yüksekliği vardı. İlk geliş
ateşi ortalama 37,8±0,8 santigrad derece idi. Konvülziyon
saati tüm grupta homojen dağılım gösteriyordu. Çalışmaya
174
katılanların %90 ı ilk yarım saat içinde bir sağlık kuruluşuna başvuruda bulunmuşlardı. Çalışmaya katılan hastaların hepsi jenarelize tonik klonik konvülziyon geçirmişlerdi.
Konvülziyon süresi ortanca değeri 3 (0,5-30) dk idi. 3 kişinin
ailesinde febril konvülziyon öyküsü vardı. %7 sinde (7 kişi)
ilaç kullanım öyküsü (antiepileptik) vardı. Ateş odağı %67
sinde üst solunum yolu enfeksiyonu, %28 inde alt solunum
yolu enfeksiyonu, %3 ünde üriner sistem enfeksiyonu, %2
sinde diğer sebeplerden idi. İlk kez febril konvülziyon geçirenlerle birden fazla kez geçirenler arasında yaş ortalamaları ve geliş ateşleri arasında fark yoktu. İlk kez febril konvülziyon geçirenlerde yaş ortanca değeri 21,5 (3,5-120 )ay
iken 2 ve daha fazla kez febril konvülziyon geçirenlerde 30
(12-96)ay idi.(p>0,05) Febril konvülziyon geçiren hastaların
%39 unda anemi mevcuttu. Tekrarlayan febril konvülziyon
geçirenlerin %43,2 sinde anemi mevcuttu. Anemilerin hepsi mikrositer anemi idi. MCV ortalaması 76.19 idi. Mentzer
indeksi 6 kişide 13 ün altında idi.
SONUÇ: Anemi toplumumuzda sık görülmesine rağmen
febril konvülziyon geçiren çocukların %39 unda anemi olması aneminin febril konvülziyon için önemli bir risk faktörü olduğunu göstermektedir. Anemi tekrarlayan febril
konvülziyonlar için de önemli bir risk faktörüdür.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 104
24-72 ay çocukların sosyo demografik özellikleri
ve ebeveynlerinin özel aşılar hakkındaki bilgi
düzeyleri: Doğu-Batı Karşılaştırılması
MEHMET ZİYA GENÇER1 , FATİH ALICIOĞLU2, SEÇİL ARICA1
1 İSTANBUL İLİ BEYOĞLU KAMU HASTANELER BİRLİĞİ OKMEYDANI EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 BİNGÖL İLİ ADAKLI ENTEGRE İLÇE HASTANESİ
AMAÇ: Bu çalışmada 24-72 ay çocukların sosyo demografik özellikleri ve ebeveynlerinin özel aşılar hakkındaki bilgi
düzeyleri İstanbul ve Bingöl de karşılaştırmalı olarak saptanmaya çalışılmıştır. GEREÇYÖNTEM: 08.05.2014–18.07.2014 tarihleri arasında Okmeydanı E.A.Hastanesine başvuran 149 hasta ebeveynine ve
Bingöl Adaklı Hastanesine başvuran 151 hasta ebeveynine
olmak üzere toplam 300 ebeveyne anket uygulanarak veriler SPSS15.0 programında %95 güven aralığında istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: Çalışma kapsamına alınan çocukların 150'si
erkek 150'si kızdı tüm çocukların yaş ortalaması 45,9±13,4ay
idi.Erkek çocukların yaş ortalaması 46,4±13,2 ay, kız çocuklarının yaş ortalaması 45,5±13,6 ay idi.Cinsiyete göre yaş
ortalamaları arasında anlamlı fark yoktu(p>0,5).Yılda geçirilen enfeksiyon sayısı ortalama 4,9±2,7 kez idi.Anne sütü
alma süresi 15(0- 36)ay idi.Yılda kullanılan antibiyotik kutu
sayısı ortalama 3,2±2,0 kutu idi.Ek gıdaya başlangıç ayı ortalama 5,8±0,7ay idi.Anne eğitim yılı 8(0- 18)yıl baba eğitim yılı 8(0-19)yıl olup baba yaşı ortalama 34,1±6,04yıl,anne
yaşı ortalama 30,6±5,1 yıl, kardeş sayısı ortalama 1,8±1,4
idi.Ailelerin gelir düzeyi arttıkça çocuklarına özel aşı yaptırma oranları artıyordu(p:0,0001).Özel aşılardan haberdar olan ebeveynlerin toplam sayısı 190 olup düşük gelir
grubunda aşı yaptıranlar 15 kişi(%20)yaptırmayanlar 51kişi(%44.3),orta gelir grubunda 48 kişi(%64) yaptırdığı halde
175
61(%53)kişi yaptırmamış,yüksek gelir grubunda 12(%16)kişi
yaptırmış olup 3(%2.6)kişi yaptırmamış idi.Anne eğitim yılıyla aşı yaptırma oranı paralel artıyor idi(p:0,0001).Anne
yaşı özel aşı yaptırma oranını etkilemiyordu(p:0,43).Ek gıdaya başlangıç ayı ile yılda geçirilen ortalama enfeksiyon
sayısı arasında korelasyon ilişkisi yoktu (r:0,46p:0,42)300
kişiden 2 kişinin aşıları eksikti.En sık yaptırılan özel aşı hepatit A(HAV)en az yaptırılan özel aşı varicella aşısıydı.Çalışmaya katılan hiçbir ebeveyn,çocuklarına meningokok aşısı
yaptırmamış idi.Çalışmaya katılanların %66'sı özel aşıların
varlığından haberdar olup.%78 bilgi kaynağı sağlık personeli,%12 Medya,%10 arkadaşlar ve akrabalar idi.İstanbuldakilerin %45i çocuklarına özel aşı yaptırırken bu oran Bingöl'de %35'e düşüyordu.Çalışmaya katılanların yaptırdığı
özel aşıların dağılımı Bingöl’de rota-25,HAV-10,varicella-4
iken İstanbul’da rota-13,HAV-31,varicella-8 idi.(Tablo1)
SONUÇ: Çalışmada ailelerin gelir düzeyi arttıkça çocuklara özel aşı yaptırma oranı arttığı görülmüş olup halen özel
aşılar konusunda en önemli bilgilendirme kaynağının sağlık personeli olduğu bununla birlikte medyanın da bilinç
düzeyini arttırmada etkili olduğu saptanmıştır.Çalışmada
bölgesel olarak özel aşı tercihlerinin farklılık gösterdiği
saptanmıştır. Bingöl’de muhtemelen rota salgınlarının sıklığından ötürü ebeveynler tarafından rota virus aşısı Bingöl’de İstanbul’a oranla 2kat daha fazla çocuğa uygulanmış
idi(p:0,03).İstanbul’da ise HAV aşısının 3 kat,Varicella aşısının ise 2 kat fazla yaptırıldığı izlenmiştir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 105
0-1 Yaş Arası Bebeklerde Demir Profilaksisi
Kullanımı ve Uyumu
ÖZLEM SUVAK
Aşağıeğlence ASM
AMAÇ: Demir eksikliği 0–12 aylık bebeklerde sık görülen
ve önlem alınmadığında ciddi sorunlara yol açabilen önemli
bir sağlık sorunudur. Bu çalışmanın amacı 0-1 yaş bebeklerde oral demir profilaksisi kullanım durumu, profilaksiye
uyumu ve yan etkilerinin değerlendirilmesidir. Metod: Ankara’da Ocak 2011-Aralık 2012 tarihleri arasında Keçiören
Aşağıeğlence Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran ve demir
profilaksisi verilen 0-1 yaş arası sağlıklı bebeklerin ailelerine anket soruları yöneltildi.
176
BULGULAR: Yan etki görülenlerin %42.1’i erkek iken
%57.9’u kadın idi, . İlaçları önerilen doz ve şekilde kullanıp
kullanmadıkları ile yan etki sıklığı değerlendirildiğinde doz
uyumu olan grupla, olmayan grup arasında anlamlı fark izlenmedi. Bebeklerde en fazla görülen yan etki ağızda kötü
tat, kusma ve kabızlık olarak saptandı.
SONUÇ: Sonuç olarak ülkemiz gibi demir eksikliği anemisi
insidansının yüksek olduğu ülkelerde etkin, uygulanması
kolay olan demir profilaksisinin kullanımı tercih edilebilir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 106
24-72 AY ÇOCUKLARDA SOSYODEMOGRAFİK
FAKTÖRLERİN EMZİRME SÜRESİNE ETKİSİ VE EMZİRME
SÜRESİNİN YAŞAMIN İLERLEYEN YILLARINDA
ENFEKSİYON GÖRÜLME SIKLIĞINA ETKİSİNİ : DOĞU-BATI
KARŞILAŞTIRMASI
MEHMET ZİYA GENÇER1, FATİH ALICIOĞLU2, SEÇİL ARICA1
1 İSTANBUL İLİ BEYOĞLU KAMU HASTANELER BİRLİĞİ OKMEYDANI EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 BİNGÖL İLİ ADAKLI ENTEGRE İLÇE HASTANESİ
AMAÇ: Çalışmamızda,anne sütü ile ilgili sosyodemografik
faktörlerin emzirme süresine ve emzirme süresinin yaşamın ilerleyen yıllarında ki enfeksiyon sıklığına etkisi İstanbul ve Bingöl ilinde karşılıklı yapılan anketlerle tespit edilmeye çalışılmıştır.
GEREÇ-YÖNTEM:08.05.2014–18.07.2014 tarihleri arasında Okmeydanı E.A.Hastanesine başvuran 149 hasta ebeveynine ve Bingöl Adaklı Hastanesine başvuran 151 hasta
ebeveyni olmak üzere toplam 300 ebeveyne 24-72 ay çocuklarında sosyodemografik faktörlerin emzirme süresine
etkisini, emzirme süresinin yaşamın ilerleyen yıllarında
enfeksiyon görülme sıklığına etkisini ve annelerin emzirme
hakkındaki bilgi düzeylerini sorgulayan anket uygulanarak
veriler %95 güven aralığında SPSS15.0 programında analiz
edildi.
Çalışmamızda anne eğitim yılı arttıkça anne sütü alma süresi artıyordu(r:0,161 p:0,005)(Grafik1).Ailenin gelir düzeyine göre, ortalama anne sütü alma süreleri arasında fark
yoktu(p>0,05).Anne eğitim yılı arttıkça yılda geçirilen ortalama enfeksiyon sayısı azalıyordu(r:-0,251 p:0,0001)(Grafik2).Çalışan annelerin çocukları yılda ortalama 4,4±2,5
kez enfeksiyon geçirirken çalışmayan annelerin çocukları
5,0±2,7 kez enfeksiyon geçiriyordu.Aradaki fark istatistiksel yönden anlamlı değildi(p>0,05).Ek gıdaya başlama ayı
ile toplam anne sütü alma süresi arasında korelasyon ilişkisi yoktu (r:0,68p:0,2).Yılda 8 kez ve üzeri enfeksiyon geçirenler sık enfeksiyon geçiriyor olarak kabul edildi ve iki
grup yapıldı(Grafik3).Sık enfeksiyon geçirenlerde ortalama anne sütü alma süresi 11,3±8,4 ay iken sık enfeksiyon
geçirmeyen çocuklarda ortalama anne sütü alma süresi
15,8±8,4 ay idi(p:0,005).
BULGULAR:Çalışmaya alınan çocukların 150 si erkek, 150
si kızdı.Tüm çocukların yaş ortalaması 45,9±13,4 ay idi.
Yılda geçirilen enfeksiyon sayısı ortalama 4,9±2,7 kez idi.
Anne sütü alma süresi 15(0-36)ay idi.Anne sütü alma süresi açısından doğu-batı karşılaştırılmasında İstanbul'da
ortalama süre 15,5±8,5 ay iken,Bingöl'de bu süre 15,1±6,0
ay idi.Anne sütü alma süresi açısından doğu-batı arasında
fark yoktu(p>0,05).Annenin yaşıyla anne sütü alma süresi
arasında korelasyon ilişkisi yoktu(r:0,042 p>0,05).Çalışan
annelerin çocuklarının ortalama anne sütü alma süresi
15,5±7,2 ay iken,ev hanımlarının çocuklarında bu süre ortalama 15,3±7,4 ay idi.Aradaki fark anlamlı değildi(p>0,05).
SONUÇ:Çalışmamızda anne eğitim yılı yükseldikçe anne
sütü alma süresinin arttığı izlenirken çocuğun gelecek yıllarda ki enfeksiyon geçirme sıklığı ile anne eğitim yılı arasında ters orantı saptanmış olup aile hekimliği uygulaması
ve iletişim aygıtlarının gelişmesi ebeveynlerin bilinç düzeyinin artmasında etkili faktörler olarak görülebilir.24-72 ay
arasında sık enfeksiyon geçiren çocukların, sık enfeksiyon
geçirmeyen çocuklara kıyasla daha kısa süre anne sütü aldığı görülmüş olup anne sütünün çocuğun gelecek hayatına
etkisine dair çalışmaların arttırılması ve genişletilmesi çocuk sağlığı ve koruyucu hekimlik açısından oldukça önemli
ve yeni bulgulara gebedir.
177
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
178
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
179
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 107
KİLO ALAMAMA ŞİKAYETİ İLE GELEN ÇOCUKLARDA
MALNUTRİSYON ORANLARI VE DAĞILIMI
MEHMET TEMURTAŞ1, GONCA KILIÇ YILDIRIM2, YALÇIN KARA3, UĞUR BİLGE1, İLHAMİ ÜNLÜOĞLU1
1 ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ,AİLE HEKİMLİĞİ
2 ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ,PEDİATRİK BESLENME VE METABOLİZMA HASTALIKLARI
3 ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ,ÇOCUK SAĞILIĞI VE HASTALIKLARI
AMAÇ: 3.basamak bir sağlık kuruluşuna kilo alamama ve/
veya beslenme yetersizliği nedeniyle başvuran hastaların
değerlendirilmesi.
deydi.Hastaların 49(%34)’unun ek bir kronik hastalığı olup
başka bir poliklinikten refere edilmişlerdi.,95(%66)’inin ise
başvuru anında bilinen herhangi bir hastalığı yoktu.Ek hastalığı olup refere edilen hastaların 47(%96)’sinde malnut-
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Pediatrik Beslenme ve
Metabolizma Hastalıkları polikliniğine 1 Ocak 2014-31 Haziran 2014 tarihleri arasında kilo alamama ve/veya beslenme yetersizliği nedeniyle başvuran hastaların değerlendirilmesi amacıyla yapılmış bir ön çalışmadır. Çalışmamıza
alınan 144 hastanın antropometrik ölçümleri retrospektif
olarak değerlendirildi. Değerlendirme için Centers for Diaseas Control (CDC),Growth Chart, USA, 2000 verileri kullanıldı ve hastaların Gomez sınıflamasına göre malnutrisyon
derecesi belirlendi.
risyon tespit edildi.Bu gruptaki hastaların 22(%45)’si hafif,18(%36.7)’si orta,7(%14.2)’si ağır malnutrite idi.Hastalar
en çok nöroloji polikliniğinden (%42) refere edilmişlerdi.
Başvuruda bilinen herhangi bir hastalığı olmayan hastaların 62(%75.8)’si malnutrite idi,23(%24.2)’ü ise normal değerlere sahipti.
BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 4.9
olup 86(%59.7)’sı kız,58(%40.3)’ü erkekti. Gomez sınıflamasına göre hastaların 121(%84)’inde malnutrisyon saptandı.
Hastaların 62(%43.1)’si hafif,47(%32.6)’si orta,12(%8.3)’si
ağır malnutrisyonlu idi.23(%16)’ü ise normal değerler-
180
SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre kronik bir hastalığı
olup başka bir poliklinikten beslenme polikliniğine yönlendirilen hastalarda malnutrisyon derecesi oldukça yüksekti.
Bu nedenle kronik hastalıklarına yönelik takip edilen hastaların,özellikle de nöroloji hastalarının,beslenme açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir.Ayrıca ek bir hastalığı olmayıp normal değerlere sahip olan %24 oranındaki
hastanın 3.basamağa başvuruyor olması sevk sisteminin
ve birinci basamakta sağlam çocuk takibinin önemini göstermektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 108
ADOLESAN YAŞ GRUBUNDAKİ ÖĞRENCİLERDE BESLENME
ALIŞKANLIKLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
DİDEM AYŞE TEMURTAŞ, MEHMET TEMURTAŞ, UĞUR BİLGE, İLHAMİ ÜNLÜOĞLU
eskişehir osmangazi üniversitesi tıp fakültesi,aile hekimliği ABD
AMAÇ: Bu araştırma adolesan yaş grubundaki öğrencilerin beslenme alışkanlıklarını ve bilgilerini değerlendirmek
amacıyla yapılmış bir ön çalışmadır.
oranla(%54,3) ‘canım istemiyor/iştahım olmuyor’ seçeneği işaretlenmiştir. Sizce beslenmeniz yeterli mi? sorusuna
öğrencilerin %10,3’ü kesinlikle hayır derken %17,6’sı kesinlikle evet cevabını vermiştir. Öğrencilerin %25’i hiç fastfood
YÖNTEM: Çalışmanın evrenini bir meslek lisesinde okuyan
toplam 69 öğrenci oluşturmuştur. Katılımcıların beslenme
alışkanlıklarına dair veriler araştırmacılar tarafından hazırlanan bir anket formu ile toplanmıştır. Araştırma öncesi
okul yetkililerinden izin ve öğrencilerden sözel onam alınmıştır.
tüketmezken %23.5’i her gün tükettiğini ifade etmiştir. Öğrenciler ara öğün olarak en fazla bisküvi- çikolata (%49,3)
tüketirken 2.sırada hamburger-sandviç(%23,9) seçeneği
yer almıştır. Sebze yemeklerini haftada 2 ve daha az tüketenlerin oranı %46,4 iken hiç tüketmeyenlerin oranı %11,6
olarak belirlenmiştir. Haftada 5 ve daha fazla meyve tüketenlerin oranı %67,6 olurken %4,4’ü hiç meyve tüketmem
yanıtını vermiştir.
BULGULAR: Araştırmaya katılan öğrencilerin yaş ortalaması 16,1±0,98, vücut kitle indeksi(VKİ) ortalaması 20,6±3,11
kg/m^2 dir. VKİ’ ye göre öğrencilerin %20,3’ünün zayıf,
%70,3’ünün normal,%9,4’ünün ise kilolu olduğu bulunmuştur. Öğrencilerin %74,2’si öğün atladığını ifade ederken en
fazla atlanan öğün kahvaltı olmuştur. Öğrencilerin %69,6’sı
en önemli öğün olarak kahvaltıyı gördüklerini söylemiş
ancak yalnızca %47’sinin her gün kahvaltı yaptığı tespit
edilmiştir. Kahvaltı yapmama nedeni olarak da en yüksek
181
SONUÇ: Araştırma sonucunda öğrencilerin sık öğün atladıkları, kahvaltıyı en önemli öğün olarak gördükleri halde
yeteri kadar kahvaltı yapmadıkları tespit edilmiştir. Öğrencilerin çoğunun ara öğünlerde yediği şeyler yağ içeriği yüksek gıdalar olup sebze tüketiminin az olması öğrencilerin
yetersiz ve dengesiz beslendiğini düşündürmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 109
Adana Bölgesinde 15-49 Yaş Evli Kadınlarda
Modern Ve Geleneksel Yöntem Seçimini Etkileyen
Faktörlerin Karşılaştırılması
ELİF BİNEN, MUHTEŞEM EROL YAYLA
halk sağlığı kurumu
GİRİŞ VE AMAÇ: 15-49 yaş grubu evli kadınların aile planlaması yöntem (modern ve geleneksel) seçimine etki eden
sosyal, ekonomik ve kültürel faktörlerin karşılaştırılması
ve bunun sonucunda kadınları etkili yöntem seçimine yönlendiren etkenlerin tespiti.
MATERYAL VE METOD: Mart 2009- Ocak 2010 tarihleri
arasında, Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 15–49
yaş grubu, evli, modern doğum kontrol yöntemi kullanan
( n=80) ve geleneksel doğum kontrol yöntemi kullanan (
n=80) 160 kadın çalışma programına alındı. Veriler yüz
yüze görüşme tekniği ile yapılan anket çalışması ile toplandı. Yaş, ilk doğum yaşı, gebelik sayısı, düşük sayısı, kürtaj
sayısı, yaşayan çocuk sayısı, aileye ait sosyo-demografik
özelliklerden kendisinin ve eşinin öğrenim ve iş durumu,
sosyal güvencesi, eşi ile akrabalık durumu, aile tipi (geniş
ve çekirdek) değişkenleri, iki grup arasında karşılaştırıldı.
Nominal verilerin karşılaştırılmasında x2 testi, ordinal verilerin karşılaştırılmasında Mann Whitney U Testi kullanıldı. p<0,05 anlamlı kabul edildi.
182
BULGULAR: Geleneksel ve modern yöntem seçen kadınlar
arasında kadınların yaş dağılımları, kendilerinin ve eşlerinin eğitim düzeyleri, yaşayan çocuk sayısı, düşük ve kürtaj
sayısı, gebelik sayısı, ilk doğum yaşı, sağlık güvencesi, aile
tipi, kendilerinin ve eşlerinin çalışma durumları, akrabalık
durumları açısından isatatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05, x2 testi). Kadının ve eşinin eğitim düzeyinin, çalışma durumunun modern yöntem seçimini anlamlı
olmamakla beraber artırdığı, kadının 30-39 yaş aralığında
olmasının, düşük yapmasının ve kürtaj olmasının, yeşil kart
sahibi olmasının ve eşiyle akraba olmasının, yaşayan çocuk ve gebelik sayısının dörtten fazla olmasının geleneksel
yöntem seçimini anlamlı olmamakla birlikte artırdığı bulundu (p>0,05, x2 testi).
SONUÇ: Kadınların aile planlamasında modern yöntem seçimlerini artırmak için, kadının ve eşinin eğitim ve çalışma
düzeyinin yükseltilmesi önemlidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 110
DOĞURGANLIK SORUNU YAŞAYAN KİŞİLER İÇİN HAYAT
KALİTESİ ÖLÇEĞİ’NİN TÜRKÇE VERSİYONUNUN İÇ
GÜVENİLİRLİK ANALİZİ
AYÇA ÇETİNBAŞ, H. NEZİH DAĞDEVİREN, SERDAR ÖZTORA, AYŞE ÇAYLAN, ÖNDER SEZER
Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
AMAÇ: Bu çalışmada Boivin ve arkadaşları tarafından geliştirilmiş olan Doğurganlık Sorunu Yaşayan Kişiler İçin
Hayat Kalitesi Ölçeği’nin Türkçe versiyonunun iç güvenilirlik çalışmasının yapılması amaçlanmıştır.
BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalamaları 31,8 ± 5,96 yıl
olarak saptandı. Ölçeğin iç güvenilirlik katsayısı Cronbach
alfa 0,905 olarak hesaplandı. Katılımcıların ortalama FertiQol puanları 71,1 ± 13 olarak bulundu.
YÖNTEM: Çalışmamız Trakya Üniversitesi Hastanesi Üremeye Yardımcı Teknikler Merkezi'nde gerçekleştirilmiştir.
Trakya Üniversitesi Hastanesi Üremeye Yardımcı Teknikler
Merkezi'ne başvuran 18 yaş ve üzerindeki infertilite tanılı 50 gönüllü kadın hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Bu
katılımcılara araştırmacı tarafından hazırlanan 63 sorudan
oluşan anket uygulanmıştır. Ankette 27 sorudan oluşan
sosyodemografik form ile Boivin ve arkadaşları (2011) tarafından geliştirilen ve Cardiff Üniversitesi’nde Türkçe’ye
çevirilen 36 soruluk ‘Doğurganlık Sorunları Yaşayan Kişiler
İçin Hayat Kalitesi Ölçeği’ (FertiQol) kullanılmıştır. Anket
çalışmaya katılmayı kabul eden infertilite tanılı kadınlarla
yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur.
SONUÇ: Bu çalışmada ölçüm aracının niteliğine uygun olarak yapılması gereken iç güvenilirlik analizleri ile FertiQol
ölçeğinin iç güvenirliğinin kadın katılımcılarda yeterince
yüksek olduğu gösterilmiştir. Bu ölçeğin, Türkiye’deki erkek hastalarda da iç güvenilirliğinin gösterilmesiyle daha
yaygın gruplarda kullanımı sağlanabilecektir.
183
ANAHTAR KELİMELER: yaşam kalitesi / iç güvenilirlik / infertilite
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 111
18 YAŞ ÜZERİ KADINLARIN SERVİKS KANSERİ
KONUSUNDA BİLGİ TUTUM VE DAVRANIŞLARI
TUBA NUR ARSLAN, AYŞE KARALAR, DİLEK TOPRAK
şişli hamidiye etfal EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Serviks kanseri dünyada meme kanserinden sonra
kadınlarda en sık görülen kanser türüdür.Tarama sayesinde erken tanı ve tedavisi mümkündür.
BULGULAR: Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması
34.48 ± 10.78 olup düzenli muayene olan 30 kişi (23.1) idi
ve bunların da çoğu (%79.2) şikayeti olduğu içindi. Çalışma
grubunun %45.4’ü serviks kanseri hakkında bilgi sahibi
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve
Araştırma Hastanesi'ne başvuran kadınların serviks kanseri konusunda bilgi tutum ve davranışlarını değerlendirmektir.
değildi ve %55.4’ü tarama testlerinden haberdar değildi.
%51.5’i smear testi yaptırmamıştı. Sigara içme oranı %22.3
idi. Kadınların eğitim durumları ile serviks kanseri hakkında bilgisi olma(p<0,001),tarama testini bilme (p<0,001),korunmanın mümkün olduğunu düşünme(p<0,000) arasındaki farklar anlamlı bulundu. Yaş ile bu faktörler arasında
anlamlı ilişki bulunmadı (p>0.05). Eğitim durumu ile düzenli
muayene ,eğitim düzeyi ve smear yaptırma,düzenli muayene yaptırma ve kanserden korunmanın mümkün olduğunu
düşünme arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Yaş ve smear
yaptırma arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0.134)
MATERYAL VE YÖNTEM: Kesitsel analitik tipteki bu çalışmada Nisan-Haziran 2014 tarihleri arasında İstanbul Şişli
Hamidiye Etfal EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ'ne başvuran 18 yaş üzeri kadınlar araştırmanın evrenini ve örneklemini oluşturdu. Araştırmayı kabul eden 130 kadına serviks
kanseri hakkında bilgi düzeylerini ve bu konudaki davranışlarını değerlendirebilecek sorulardan oluşan bir anket
uygulandı. Veriler SPSS 16.0 versiyonunda T testi, frekans
ve ki-kare kullanılarak değerlendirildi.
184
SONUÇ:Elde edilen verilere dayanarak serviks kanseri risk
faktörleri ve korunma konusunda kadınların yeterli bilgiye
sahip olmadığı,düzenli muayene ve smear testi yaptırmadıkları belirlenmiştir.Düzenli tarama yaptırmaları için kadınların eğitimi ile bilgi düzeylerinin artırılması önerilebilir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 112
Menoraji öntanısıyla takip edilen hastalarda
TSH bakılmalı mı?
NUMAN GÜVENÇ, MURAT YILDIZ, FATİH YILDIZ, ÖZGE SAK AYDIN, ERSİN AKPINAR
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI, ADANA
GİRİŞ: Düzenli siklüsleri olan bir kadında kanama miktarının aşırı olması (> 80 ml) menorajidir. Menstrüel siklüs
için hipotalamustan pulsatil GnRH salgılanması ve GnRH
uyarısı ile hipofizden overleri stimüle eden gonadotropin
salgılanmasını sağlar. Overler, gonadotropinlere cevaben
foliküllerden estradiol sentez ve sekresyonu için gerekli
mekanizmalar çalışır ve endometrium bu hormonal uyarılara cevap vererek hipotalamik-hipofiz-over aksını (HHOA)
tamamlayarak menstrüel siklüsün oluşumunu sağlar. Bu
çalışmada, benzer aksı izleyen bir diğer hormon olan tiroid
stimüle edici hormon (TSH) ile HHOA ilişkisinin araştırılması amaçlanmaktadır.
YÖNTEM: Polikliniğe adet düzensizliği şikâyetiyle başvuran
hastalar çalışmamıza alındı. Menoraji öntanılı hastaların
sosyodemografik bilgileri, TSH ve östrojen düzeylerine bakıldı. Veriler uygun istatistiksel program ile analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmamıza 35 kadın alındı. Hastaların yaş
ortalaması 38,8±9,93 (14-53) yıl idi. Adet düzensizliği şikâyetiyle başvuran hastalarda TSH 1,92±1,05 mIU/L ve estradiol 96,86±162,55 pg/ml idi. Menorajili hastalarda estradiol
düzeyleri ile TSH değerleri arasında anlamlı ilişki bulunamadı (p=0.078).
SONUÇ: Hipotalamo hipofizer aks bozukluklarının göstergesi olarak TSH düzeyindeki patolojik değişikliklerin mens
düzensizliklerine ve hormonal bozukluklara da eşlik edeceği düşünülse de çalışmamızda TSH ile menoraji arasında
anlamlı ilişki bulunmadı. Menoraji tanısı konulan hastalarda myoma uterinin ve olası HHOA nedeni haricindeki etyolojiler ekarte edilerek HHOA hormanlarının değerlendirilmesi olası TSH östrojen arasındaki ilişkinin olup olmadığı
yönünde veriler elde edilebileceği kanaati oluşmuştur.
ANAHTAR KELİMELER: Tsh, estradiol, menoraji, aile hekimliği
185
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 113
GEBELERDE KRONİK YORGUNLUK SENDROMU BELİRTİ VE
BULGULARININ GÖRÜLME SIKLIĞININ ARAŞTIRILMASI
OKTAY SARI, MEHMET GÖLCÜR, ÜMİT AYDOĞAN
GATA AİLE HEKİMLİĞİ AD.
GİRİŞ VE AMAÇ: Kronik yorgunluk sendromu (KYS) klinik
olarak tanısı konulan, altta yatan kronik bir hastalığın bulunmadığı bir rahatsızlıktır. En az altı aydan beri mevcut
olan yorgunluk ile birlikte, hafıza ve konsantrasyon problemleri, hassas lenf nodları, kas ağrısı, eklem ağrısı, egzersiz sonrası bitkinlik, baş ağrısı, kişiyi dinlendirmeyen
uyku ile tekrarlayan boğaz ağrısı gibi bulgulardan en az dört
tanesinin bulunmasıyla karakterize bir hastalıktır. KYS’deki belirtilerin hemen hemen tamamı, gebelikteki fizyolojik
değişiklikler sonucu oluşan yakınmalarla örtüşmektedir.
Bu durum, gebelerde ortaya çıkması muhtemel KYS tanısının atlanmasına yol açabilir. Çalışmamızda, gebelerde KYS
belirti ve bulgularının görülme sıklığını araştırdık.
GEREÇ VE YÖNTEM: Gebelerin sosyodemografik özellikleri
kaydedildi. CDC (Hastalık Koruma ve Kontrol Merkezi)’nin
tanı kriterlerinde belirtilen KYS belirti ve bulgularına yönelik araştırmacılar tarafından hazırlanan soru formu,
herhangi bir kronik hastalığı olmayan 224 gebeye yüz yüze
görüşme yöntemi ile uygulandı.
186
BULGULAR: Çalışmaya katılan gebelerin demografik verileri Tablo-1’de gösterilmiştir. Çalışmaya katılan 224 gebenin 46’sında (%20.5) başka bir tıbbi duruma bağlı olmayan yorgunluk, 27’sinde (%12.1) egzersiz sonrası bitkinlik,
15’inde (%6.7) kısa dönem hafıza ve konsantrasyonda bozukluk, 5’inde (%2.2) hassas servikal veya aksiller lenf nodları, 117’sinde (%52.2) kas ağrısı, 29’unda (%12.9) kızarıklık
ve şişlik olmaksızın eklemlerde ağrı, 34’ünde (%15.2) yeni
başlayan baş ağrısı ve 112’sinde (%50) kişiyi dinlendirmeyen uyku yakınması mevcut idi (Tablo-2). En sık gözlenen
KYS yakınmaları sırasıyla, kas ağrısı ve kişiyi dinlendirmeyen uyku sorunu idi.
SONUÇ: Daha ziyade kadınlarda gözlenen KYS ile, pek çok
sistemde değişikliklerin ortaya çıktığı gebelik sürecindeki
bazı belirti ve bulgular benzerlikler gösterebilmektedir.
Gebelerde gözlenen yakınmaları, yanlışlıkla KYS bileşeni
olarak değerlendirmemek için gebelikte ortaya çıkan yakınmalarda KYS açısından da dikkatli olunmalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1: Çalışmaya katılan gebelerin sosyodemografik özellikleri
187
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo-2: CDC’ye göre gebelerde KYS belirtilerinin sıklığı
188
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 114
2009 AŞI TAKVİMİ UYGULANAN BEBEKLERDE YAŞAMIN
İLK YILINDA YAPILAN AŞILARIN İSTENMEYEN ETKİLERİ
EBRU SİVASLIOĞLU1, BİLGE SÖNMEZ2, HİLAL AKSOY3, UFUK BEYAZOVA4, ADEM ÖZKARA5
1 ÇERKEŞ DEVLET 2 NOLU ASM İSKENDERUN
2 ÇANKIRI ÇERKEŞ DEVLET HASTANESİ
3 ANKARA ETİMESGUT TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
4 GAZİ ÜNV.ÇOCUK SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI ANABİLİM DALI ÖĞRETİM ÜYELİĞİNDEN EMEKLİ
5 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ,AİLE HEKİMLİĞİ EĞİTİM GÖREVLİSİ,ANKARA; ÇORUM HİTİT ÜNV. TIP
FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ AD.,ÇORUM
AMAÇ: Aşı sonrası istenmeyen etki; aşı uygulanan bir kişide, aşı sonrası ortaya çıkan, bilinen aşı yan etkisi ya da
aşıya bağlı olduğu düşünülen herhangi bir istenmeyen tıbbi
olaydır. Bu çalışmanın amacı; 2009 aşı takvimi uygulanan
bebeklerde 2-12 aylar arasında uygulanan BCG, DaBT+
Hib+ IPV, KKK, Pnömokok ve Hepatit B aşılarından sonraki
3 gün içinde oluşan istenmeyen etkileri belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu tanımlayıcı çalışma Eylül 2009-Şubat 2010 ayları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Sağlam Çocuk
Polikliniğinde rastgele örneklem metoduyla seçilmiş 2,
4, 6, ve 12 aylık toplam 503 sağlam çocuk üzerinde yapılmıştır. Çocukların ailelerine gönüllülük ilkesine dayanarak
ve yazılı bilgilendirmiş onam alınarak aşılamanın hemen
sonrasında üç gün süreyle aşı istenmeyen etkilerini (ateş,
şişme, kızarıklık, uykusuzluk, beslenme problemi, alerjik
reaksiyon, huzursuzluk, ağlama) kaydedecekleri bir form
verilmiştir. Her aileye istenmeyen etkileri nasıl değerlendireceği ayrıntılı bir şekilde anlatılmış olup dördüncü gün
189
araştırmacı tarafından ailelere telefonla ulaşılarak formdaki her reaksiyon hakkında ayrı ayrı bilgi alınarak sonuçlar araştırma formuna kaydedilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya % 48.1 (242)’i erkek, % 51.9(261)’u
kız olmak üzere toplam 503 çocuk dahil edildi. Çocukların
163( % 32.4 )’ü 2 aylık, 110 ( % 21.9)’u 4 aylık, 129( %25.6
)’u 6 aylık olan, 101( %20.1)’i ise 12 aylık tı. Araştırmamızda
yaşamın ilk bir yılında yapılan rutin aşılama programındaki
aşıların anlamlı bir yan etkisi saptanmadı.Ayrıca istenmeyen etkiler cinsiyete göre kıyaslandığında da anlamlı bir
fark bulunmadı(p>0.05).
SONUÇ: Araştırma grubunu oluşturan 503 çocuğun hiç birinde aşılama sonrası ciddi ve tedavi gerektiren istenmeyen etki gözlenmemiş, yüksek ateşle giden olguların tümü
antipiretiklerle kısa sürede düzelmiştir .Türkiye’de son yıllarda aşılama programında yapılan değişiklikler aşıların
istenmeyen etkilerinde azalmaya neden olmuş ve aşıların
uygulanabilirliğini artırmıştır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
190
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 115
SURİYELİ SIĞINMACILARA VERİLEN ÇOCUKLUK ÇAĞI
BAĞIŞIKLAMA HİZMETLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
PINAR DÖNER1, İRFAN ŞENCAN2, MELTEM KOÇ3, ÖMER ERTEM4, İSMAİL KASIM2, RABİA KAHVECİ2,
ADEM ÖZKARA2, ŞULE SÜRMELİBEY GÜMÜŞTAKIM5
1 Kilis Merkez Toplum Sağlığı Merkezi
2 ANKARA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 ANKARA MAMAK TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
4 TRABZON ÇUKURÇAYIR AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ
5 KARAMAN SARIVELİLER DEVLET HASTANESİ
AMAÇ: Ülkemizde bulunan Suriyeli sığınmacılara verilen
birinci basamak sağlık hizmetleri içerisinde önemli yer
tutan çocukluk çağı bağışıklama çalışmalarında mevcut
durumunun belirlenmesi, il düzeyindeki ve Türkiye genelindeki çocukluk çağı bağışıklama oranları ile Suriyeli çocukların mevcut bağışıklama oranları hakkında bilgi edinmek. Ayrıca Dünya'daki çeşitli ülkelerdeki sığınmacılara
uygulanan aşı çalışmaları ile ülkemizdeki aşı çalışmalarının durumunun değerlendirilmesi
GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızdaki veriler, 01Haziran01Ağustos 2014tarihleri arasında Kilis iline bağlı Konteyner
Kentlerde barınmakta olan ve şehir merkezinde Suriyeli sığınmacılara hizmet vermek üzere kurulan sağlık merkezine herhangi bir nedenle başvuran Suriyeli sığınmacılardan
0-1 yaş aralığında olan bebeklerin aşı kartlarının retrospektif olarak taranması, günlük ve haftalık olarak toplanan
verilerin değerlendirilmesi ile elde edilmiştir. Toplam 245
aşı kartı taranmış olup; çalışmamız Kilis İlinde bulunan iki
konteyner kentteki bağışıklama oranlarının tespit edilmesi,
kayıtların düzenliliğini tespit etmek için ön çalışma olarak
başlatılmıştır. Elde edilen veriler, tanımlayıcı çalışma oluşturması acısından sınıflandırılmış ve SPSS 20 paket programı ile analiz edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmada incelemeye dahil edilmiş olan bebeklerin %49.1'ini kız, %50,9'unu erkek bebekler oluşturuyordu. Çalışmamızda incelen bebek sayısı mevcut bebek
sayısının (0-12 ay arası) %43,75'ni oluşturmaktadır. 0-1 yaş
191
bebekler, üçer aylık gruplara bölünerek yaş 0-3 ay arası
(0.,1.ve 2. aylar), 3-6 ay arası (3.,4. ve 5. aylar), 6-9 arası
(6.,7. ve 8.aylar), 9-12 ay arası (9.,10. ve 11.aylar) 12 ve üzeri olmak üzere yaş dağılımları sınıflandırıldığında: 0-3 ay
arası : % 21,22 (n:52 ),3-6 ay arası: %17,95(n: 44 ), 6-9 arası:
%36,7 (n: 90 ), 9-12 ay arası: %12,24(n: 30 ), 12ay ve üzeri
%11,42 (n: 28 ) olarak bulunmuştur. Çalışmamızdaki bebeklerin yaş ortalamasına bakıldığında ortalama değer: 6,29
ay olarak bulunmuştur. Aşı dozlarının zamanı geldiğinde
aşılarını yaptıranların yüzdesi her bir aşı için sırasıyla ;
DaBT- IPV- Hib 1. doz: % 87,9 , 2.doz: % 80,2 3.doz : % 63,5
; OPA 1.doz : % 99 ; KKK 1.doz: % 96,1; KPA 1.doz: % 77,51 ,
2.doz: %61,19, 3.doz: % 100, BCG( tek doz) için: %98,35; Hep
B 1.doz: %94,5 2.doz: % 72,05, 3.doz: % 100 olarak bulunmuştur.
SONUÇ: Bağışıklama çalışmaları, etkinliği yüksek koruyucu sağlık hizmetlerinden olup düzenli ve tam dozunda
yapılması, enfeksiyonlardan korunmayı arttıracaktır. Sığınmacılar gibi yüksek riskli grupların barındığı yerlerde,
enfeksiyonların yaygınlığını engellemek amacıyla bağışıklama çalışmalarının yaygınlaştırılması, yapılan aşı oranlarının arttırılması, yapılamayan aşı dozlarının nedenlerinin
incelenmesi ve eksik aşılı bireylerin tespit edilerek dozlarının tamamlanması oldukça önemlidir. Tüm bu çalışmaların
kayıtların düzenli kontrollerinin yapılması, geribildirimlerinin yapılarak olası bulaşıcı hastalıklar için gerekli önlemle
rin alınması gerekmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 116
ANNE SÜTÜ VE EMZİRME EĞİTİMİNİN SADECE ANNE SÜTÜ
(SAS) VERMEYE ETKİSİ
ESMA ÖZÇELİK, NACİYE IRMAK, ARZU UZUNER, NESİM TÜĞEN, PERRAN BORAN
marmara üniversitesi pendik EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Annelere emzirme konusunda bilgi ve doğru alışkanlıkların kazandırılması, anne sütünün ve emzirmenin
yerleşik bir uygulama haline gelmesini sağlamak amacıyla,
Sağlık Bakanlığı’nın çalışmaları kapsamında, doğum hizmeti veren hastanelerde ve birinci basamak sağlık kurumlarında 1991 yılında “Anne Sütünün Teşviki ve Bebek Dostu
Hastaneler Programı” başlatılmıştır.
AMAÇ:Bu araştırmada gebelik öncesi ve gebelik sonrası sağlık kurumlarında bebek dostu hastaneler programı
kapsamında verilen eğitimin annelerin emzirme sürelerine
ve ilk 6 ay sadece anne sütü verme oranlarına etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Tanımlayıcı bir araştırma olup, Marmara Üniversitesi EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ pediatri ABdalı polikliniklerine 1-5 yaşları arasında çocuğunu muayeneye getiren annelerin katılımıyla gerçekleştirildi. Annelerin son
emzirme süreçleriyle ilgili sorular içeren bir anket formu
dağıtılıp toplanmak suretiyle uygulandı
BULGULAR: Araştırmaya katılan toplam 100 annenin yaş
ortalaması 30,2±5,1 (%57 20-30 yaş aralığında) idi. Annelerin %85’i ev hanımıydı; %40’ının aylık geliri 1000 TL’nin
altındaydı. %45’i lise ve üzeri eğitimliydi, %4’ü okuma yazma bilmiyordu; ort çocuk sayısı 2,2±1,2’ydi. Araştırmaya
katılan annelerin %55’i ilk 6 ay sadece anne sütü (SAS)
vermişti. SAS eğitim alma ve eğitimin yeterli bulunması ile
ilişkili değildi (ki-kare sırasıyla p=0.64, p=0.33). Emzik ve
192
biberon kullananların emzirme süresi ortalaması daha düşük bulundu (t test sırasıyla p=0.003, p=0.008). Annelerin
%16’sı bebeğini 6 ay ve daha az, %15’i 7-12 ay arası ,%26’sı
13- 18 ay arası,%24’ü 19-24ay arası, %4’ü ise 24 aydan fazla
emzirmişti; %49’u biberon,%42’si emzik kullanmıştı. Annelerin %54’ü bağlı oldukları aile sağlığı merkezlerinden
eğitim aldıklarını belirtti. Eğitimi, bağlı oldukları ASM deki
ebe/hemşireden (%80), ASM deki hekimden (%15), almışlardı. Hastanelerden bilgi alma oranları, üniversite %1,
E.A.H %10, devlet hastanesi %10’dur. Annelerin %18’i eğitimi gebelik öncesinde, %50’si doğum sonrasında, %37’si ise
hem gebelik öncesi hem de sonrasında almıştı. SAS’la eğitim zamanı arasında istatistiksel ilişki saptanmadı. Eğitim
alanların %69’u eğitimin 5-10dk sürdüğünü belirtti; %72’si
verilen eğitimi yeterli olarak niteledi. Eğitim süresi 5-10dk
olanlarla daha fazla olanlar arasında emzirme süresi açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.66). Annelerin emzirmeyle ilgili bilgileri ASM dışında yakın çevre ve aile büyüklerinden (%47), kitap ve dergilerden (%41), tv ve radyodan
(%25) aldığı saptandı.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Araştırmamıza katılan annelere
göre ilk altı ay SAS oranı Türkiye Nüfus Sağlık Araştırması
(TNSA) 2008 verilerine göre yüksektir.Anneler eğitim düzeyinin yüksek olması bunda etkili olabilir. Eğitimin zamanı
ve süresi SAS da etkili değildir. Eğitimin niteliği konusunda
araştırmalar bebek dostu programının etkinliğini artırmada yol gösterici olabilir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 117
Sağlık Çalışanlarının Doğum Şekli Tercihi ve Bu
Konudaki Tutumları
SALİHA ARSLAN, NAFİZ BOZDEMİR
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği
GİRİŞ VE AMAÇ: Gebelik ve doğum fizyolojik bir olay olmakla birlikte kadın için önemli bir stres kaynağıdır. Anne
adaylarının doğum tercihlerinin normal vajinal doğum veya
sezeryan olması anne ve çocuk sağlığı açısından çok önemlidir. Sağlık çalışanlarının bu konudaki farkındalığının yüksek olması beklenmektedir. Bu çalışmanın amacı Çukurova
Üniversitesi sağlık çalışanlarının doğum şekli konusundaki
tercihleri, tutumları ve deneyimlerini incelemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırma grubu evrenini Çukurova
Üniversitesi Tıp Fakültesinde çalışan kadın sağlık personeli, sağlık alanında eğitim gören Tıp Fakültesi 1. ve 6. Sınıf ile
Hemşirelik Meslek Yüksek Okulu son sınıf kadın öğrencileri
oluşturmuştur. Evrenimiz 1306 kişidir. Araştırmaya gönüllülük esasına göre katılanların sayısı 322 dir. Veriler anket
formu yöntemiyle toplanmıştır. Anketler kişilerin kendisi
tarafından doldurulmuştur. Elde edilen veriler kodlanarak,
SPSS istatistik paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Yaşları 18-56 yıl arasında değişen katılımcıların yaş ortalaması 23,7 yıldır. 322 Katılımcının 39' u daha
önceden doğum yapmış olup, bunların %69,2’si ilk doğumunda doğum şekli konusunda hekim önerisine uymuştur.
Ancak ikinci doğumda bu oran %66,7'ye düşmüştür. Doğum
yapmayanların bu konuda tercih yapıp yapmayacakları sorulduğunda 247 kişiden 181'i (%73,7) tercih yapacağını be-
193
lirtmiştir. Tercih yapanların %80,3'ü normal vajinal doğum
tercih ederken, buna gerekçe olarak %74,5 i fizyolojik olmasını belirtmiştir. Araştırmaya katılan 47 doktorun 12'si
(%25,5) doğum yapmış olup, tamamı sezeryan olmuştur.
Katılan 109 hemşirenin 26'sı (%23,9) doğum yapmış olup,
doğum yapanların %65,4'ü normal vajinal doğum yapmıştır.
53 Tıp fakültesi öğrencisinden 1 tanesi doğum yapmış ve
normal vajinal doğum yapmıştır. Katılımcılardan daha önce
doğum yapmış olanlar arasında meslek grupları ile doğum şekli tercihleri arasında anlamlı fark saptanamamıştır (p>0,05). Daha önce doğum yapmamış katılımcılardan
meslek gruplarına göre; doktorların %71,4'ü, hemşirelerin
%80,6'sı, tıp fakültesi öğrencilerinin %57,4'ü, hemşirelik
yüksekokul öğrencilerinin %76,3'ü doğum şekli konusunda tercih yapacaklarını belirtmiştir. Meslek ile doğum şekli
tercihi arasında istatistiki olarak anlamlı farklılık bulundu
(p=0,037). Tercih edecekleri doğum şekli sorulduğunda 35
doktorun %60'ı, 82 hemşirenin %79,3'ü, 52 tıp fakültesi öğrencisinin %82,7'si, 110 hemşirelik yüksekokul öğrencisinin
%86,4'ü normal vajinal doğumu tercih edeceklerini belirtmiştir. Bu fark istatistiki olarak anlamlı bulundu (p=0,042).
SONUÇ: Sağlık çalışanlarının genel olarak, doğum tercihlerinin daha çok normal vajinal doğum olmasına karşın,
doktor meslek grubunun tercihi sezeryan doğum olmuştur.
Gelecekte yapacakları doğumlarla ilgili ise tercihin normal
vajinal yolla doğum olduğu görülmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 118
SOSYODEMOGRAFİK ÖZELLİKLERE GÖRE KADINLARIN
SERVİKS KANSERİ İLE İLGİLİ BİLGİ VE UYGULAMA
DÜZEYLERİ
BURCU DEĞİRMENCİ, BETÜL YILDIZ ÖZTÜRK, ZUHAL AYDAN SAĞLAM
İstanbul Medeniyet Üniversitesi Göztepe Eğitim Araştırma Hastanesi
AMAÇ: Serviks Ca tarama ile erken tanı aşamasında tespit edilebilen ve olumlu sonuç alınabilen bir malignitedir.
Amacımız aile hekimliği polikliniğine başvuran 18-65 yaş
arası kadınların sosyodemografik özelliklerine göre bilgi ve
uygulama düzeylerini değerlendirmektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Mart-Nisan/2014 tarihleri arasında
aile hekimliği polikliniğimize başvuran 18-65 yaş arası 200
kadın hastaya, sosyodemografik özellikleri ve serviks ca ile
ilgili bilgi ve uygulama düzeyleri ile ilgili sorular soruldu.
Anketler SPSS 16.0 versiyonda, sayı ve yüzde, aritmetik ortalama, mod, standart sapma, analiz için ki-kare testi uygulanarak incelendi.Anlamlılık p˂0,05 kabul edildi.
BULGULAR: Katılımcıların ortalama yaşı 40,8±12,8yıl iken
çoğunluğu ilköğretim mezunu (%46) idi.Kadınlar en sık %34
ile normal kiloda iken (BMI:18,5-24,9kg/m2) %56.5’u ev hanımı ve %72’si evli idi.Evlilik yaşı en sık ≤18 yaş idi(%33).%58.5’u
hiç sigara içmemişti. 18 yaşından önce evlenenlerin ‘Smear
hangi hastalık için tarama testidir?’ sorusunu ≥18 yaşa göre
yanlış yanıtladıkları görüldü(p:0.008).Sorunun doğru yanıtlanma oranı % 50.5 idi.Bu soruyu lise ve yüksekokul mezunları daha alt eğitim grubuna göre anlamlı şekilde doğru bilmekteydi (p:0.047).Medeni durum ve çalışıyor olmak soruyu
doğru bilme açısından anlamlı bir fark oluşturmamaktaydı.
Smear aldırma oranları 41 yaş ve üstünde, ev hanımlarında ve eğitimi ortaokul düzeyi ve altı olanlarda anlamlı şekilde yüksek bulundu(sırasıyla p:0,00;p:0,00;p:0,01).Evlenme yaşı 18’in üzerinde olanların smear aldırma oranları
daha yüksekti (p=0.004). Smear aldırmama nedeni olarak
en sık ihmal ve bilmiyordum ve ‘ne olduğunu bilmiyorum’
yanıtları alındı(%32,2;%25,5,%23,3.) ’Smear hangi sıklıkla
alınmalı’ sorusuna %37 oranında doğru yanıt verilirken lise
ve yüksekokul mezunları anlamlı biçimde doğru yanıt verdi
(p:0,047).‘Rahim ağzı kanseri cinsel yolla bulaşır mı?’ soru-
194
suna %44,5’i ‘bilmiyorum’, %29,5 ‘evet’,%26’sı ‘hayır' cevabı
verdi.Katılımcıların rahim ağzı kanseri ile ilgili bilgileri en
çok medyadan (%38,5), sonra sağlık çalışanlarından aldıkları görüldü(%37).
TARTIŞMA VE SONUÇ:Çalışma evrenimizdeki kadınların
serviks kanseri hakkında çok bilgi sahibi olmadığı görüldü.
Yaş ilerledikçe konuyla ilgili bilgi sahibi olma oranının artması cinsel aktivitenin artmasına bağlanabilir. Evli olmak,
lise ve üstü eğitim sahibi olmak bu konuda bilgi düzeyini ve
farkındalığı artırmakta ancak uygulamaya yansımamaktadır.Ev hanımlarının daha fazla smear aldırıyor olması çalışan kadınlara göre kendilerine daha fazla zaman ayırabiliyor olmasına bağlanabilir. Eğitim seviyesi arttıkça smear
aldırma oranının azalması kadınların çalışma oranlarının
artması ve kendilerine ayırdıkları zamanın azalması nedeniyle olduğunu düşündürmektedir. Temel görevlerimizden
biri olan koruyucu hekimlik sürecinde kadınların periyodik
muayene konusundaki farkındalıklarının gerek birebir iletişim gerekse genel eğitimlerle arttırılması, ayrıca tutumlarının da izlenmesi gerekmektedir.
cervical cancer
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
tablo 1-2-3
195
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 119
PAP SMEAR TESTİ FARKINDALIĞI
LÜTFULLAH ÇAKIR1, AYDIN ÇİLTAŞ2, ŞAHİKA ALTAŞ ÇAKIR3, HÜSEYİN CAN4, ÖZGÜR ENGİNYURT5,
BAKİ ERDEM6
1 YENİMAHALLE AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ / ORDU
2 S. B. ODÜ. EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
3 AKYAZI AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ / ORDU
4 KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI / İZMİR
5 ORDU ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI / ORDU
6 ARNAVUTKÖY DEVLET HASTANESİ / İSTANBUL
GİRİŞ VE AMAÇ : Servikal kanser gelişimi etiyopatolojik
ve epidemiyolojik açıdan en iyi tanımlanmış kanser tipidir.
Serviks kanseri smear/pap Smear testiyle tarama sonrası
erken tanı ve tedavi programlarıyla önlenebilen bir hastalıktır. İnvaziv servikal kanserin iyileşme oranı tanı konduğu
andaki evresine ve mümkün tedavi olasılıklarına bağlıdır.
Son 50 yıl içinde serviks kanserinin insidansı ve mortalite
oranları gelişmiş ülkelerde belirgin bir şekilde azalmıştır.
Bu konuda en önemli katkı servikal sitoloji tarama yöntemleri (pap smear) tarafından sağlanmıştır.
HASTALAR VE YÖNTEM: Bu çalışma Mart-Mayıs 2013 tarihleri arasında Ordu Yenimahalle Aile Sağlığı Merkezi
(ASM1) ve Akyazı Aile Sağlığı Merkezine (ASM2) başvuran
18-69 yaşları arasında, geçmişte veya halen cinsel yönden
aktif, histerektomi ameliyatı geçirmemiş, testleri anlayıp
yanıt verecek düzeyde olan kişilere başvuru sırasında yüz
yüze anket uygulanarak yapılmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya ASM1'den 270 , ASM2'den 147 olmak üzere 417 kadın dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan
kadınların evlilik süreleri 10 yıl ve daha az (%27.3), 11-20
yıl (%27.3), 21-30 yıl (%23.0), 31 yıl ve üzeri (%22.3) olarak
tesbit edildi. Kadınların (%78.9) 'u calışmıyor, (%21.1) 'i çalışıyor idi. Kadınların (%31.9) 'u menapoza girmiş, (%68.1)
'i menapoza girmemişti. Menepoza girmeyen kadın grubunun (%74.7) 'sinin adetleri düzenli, (%25.3) 'ünün adetleri
düzensizdi. Kadınların (%8.9) 'u 6 ayda 1, (%20.6) 'sı yılda
196
1, (%70.5) 'i daha seyrek sıklıkta düzenli jinekolojik muayeneye oluyordu. Kadınların (%66.9) 'u daha önce papsmear
testini duymuş, (%33.1) 'i ise duymamıştı. Pap smear testini daha önce duyan kadınların (%69.1) 'i sağlık çalışanını, (%10.4) 'ü medyayı, (%20.5) 'i arkadaşını kaynak olarak
gösterdi. Kadınların (%57.8) 'i hiç pap smear testi yaptırmamış, (%25.2) 'si bir kere, (%8.6) 'sı iki kere, (%4.1) 'i üç kere,
(%4.3) 'ü 4 kere daha önce pap smear testi yaptırmıştı. Yakınında kanser hastası olan kadınların oranı (%47.3) olmayanların oranı (%52,7) idi. Kadınların yakınlarının (%13.3)'ü
jinekolojik, (%2.6)'sı jinekolojik+diğer (%84.2 )'si diğer kanser hastası idi.
SONUÇ: Çalışmamızda; daha önce pap smear testini duyması ile daha önce pap smear testi yaptırma arasında ilişki ileri derecede anlamlı (0.000) idi. Daha önce pap smear
testini duyduysanız nereden duydunuz ile daha önce pap
smear testi yaptırma arasında ilişki sağlık çalışanlarından
en fazla olmak üzere ileri derecede anlamlı çıktı. Eğitim ile
düzenli jinekolojik muayene olma anlamlı (0.03) idi. Eğitim
düzeyinin artmasıyla düzenli jinekolojik muayeneye gitme
ve daha çok sağlık çalışanı ile karşılaşmanın pozitif korelasyon gösterdiği, kadınların en çok sağlık çalışanları tarafından bilgi aldıkları ve bilgi edinmenin pap smear testi
yaptırma oranını arttırdığı göz önüne alındığında sağlık çalışalarının risk grubundaki tüm kadınlara geliş sebebi ne
olursa olsun pap smear eğitimi vermesi gerektiği kanaati
oluşmuştur.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 120
ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KADIN
HASTALIKLARI ve DOĞUM POLİKLİNİĞİ’NE BAŞVURAN
HASTALARIN JİNEKOLOJİK MUAYENE SIRASINDA
GELİŞEN KAYGI DÜZEYLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
GÜLPER ÖZAY, FÜSUN AYŞİN ARTIRAN İĞDE
ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ VE AMAÇ: Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi
Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği’ne başvuran ve jinekolojik muayene uygulanan kadınlarda Spielberger Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği ile sosyodemografik sorular
içeren anket formu kullanarak kaygı düzeylerinin ve kaygıya neden olan durumların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Çalışmaya 24.04.2014-18.07.2014 tarihleri arasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği’ne başvuran 140 kadın üzerinde sosyodemografik özellikleri ile beraber jinekolojik
muayene öncesi Sürekli Kaygı Ölçeği ve muayene sonrası
Durumluk Kaygı Ölçeği kullanılarak yapılan kesitsel bir çalışmadır.Veriler SPSS 20 paket program kullanılarak elde
edilmiş ve yüzdelik oranlara dönüştürülmüştür. Çalışma
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulunun onayı alınarak yapılmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 140 kadının ortalama yaşı
37,8± 11,4 (17- 76) idi. Medeni durum olarak 121(%86,4) kişinin evli, 11 (%7,9) kişinin boşanmış/ayrı yaşadığı, 8 (%5,7)
kişinin eşi vefat ettiği tespit edilmiştir. Eğitim düzeylerine bakıldığında 23 (%16,4) kişinin hiç eğitimi olmayıp, 61
(%43,6) kişi ilköğretim mezunu, 24 (%17,1) kişi lise mezunu,
32 (%22,9) kişi üniversite mezunu idi. 32 (%22,9) kişi kırsal
alanda (nüfus 20000 den az),108 (% 77,1) kişi kent (nüfusu
20000 den fazla) de yaşamaktaydı. Muayeneye geliş sayısına bakıldığında 73 (% 52,1) kişinin 6 ve daha fazla kez
197
muayeneye geldiği saptanmış olup, geliş nedenleri arasında 36 (%25,7) kişinin gebelik problemleri ile başvuruduğu
saptanmıştır. Jinekolojik muayene esnasında 61( %43,6)
kadın, yanında doktor ve hemşirenin birlikte olmasını tercih etmiştir. Jinekolojik muayeneyi yapan doktor seçiminde
44 (%31,4) kişi en önemli tercih nedenini doktorun bilgili ve yetenekli olması olarak bildirmiş olup, bu 44 kişinin
16 (%22,4) sı üniversite mezunu olduğu sağtanmıştır. 34
(%24,3) kişi doktorun kadın olmasını tercih ettiğini belirtmiş olup, bunların 20 (%28) sinin ilkokul mezunu ve hiç
eğitim almayanlar olduğu saptanmıştır. Muayene sırasında endişe düzeyine bakıldığında 11 (%7,9) kişinin hiç endişelenmediği, 78 (%55,7) kişinin ise soyunmaya bağlı utanç
hissinden dolayı endişe ettiği saptanmıştır. Durumluk kaygı
ölçeği ortalaması 47,4 ± 11,2 puan, sürekli kaygı ölçeği ortalaması ise 44 ± 9,2 puan olarak saptanmıştır.
SONUÇ:Çalışmamızda jinekolojik muayeneye gelenlerde
yüksek düzeyde anksiyete geliştiği saptanmıştır. Kadının
anksiyete yaşamasının nedenleri arasında; muayene sırasında yanında yardımcı sağlık personelinin olmaması, muayene eden doktorun karşı cinsten olması, utanma duygusu,muayene pozisyonu, kullanılan aletler ve mahremiyete
dikkat edilmemesi bulunmaktadır. Bu anksiyete nedenleri
göz önüne alınarak yeterli bilgilendirme ile muayeneden
ayrılmaları sağlanırsa, hastaların muayene sonrası kontrollerine zamanında gelecekleri ve her türlü sağlık problemlerinde gecikmeden bir sağlık kuruluşuna başvurabilecekleri düşünülmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 121
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Van Sağlık Yüksekokulu
Öğrencilerinin Aile Planlamasına ilişkin Bilgi
Düzeylerinin Saptanması
DİLEK KUŞASLAN AVCI, HÜSEYİN AVNİ ŞAHİN, GÜLNİHAL GÜVENDİ
YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ
AMAÇ: Bu araştırma, topluma aile planlaması konusunda
danışmanlık yapacak olan ebelik ve hemşirelik öğrencilerinin, aile planlaması yöntemleri konusuna bakış açılarını ve
eğitimin etkinliğini saptamak amacıyla planlandı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tanımlayıcı tipte düzenlenen bu araştırma, 2014 yılında Van Sağlık Yüksekokulu’nda öğrenim
gören toplam 356 öğrenci üzerinde yapılmıştır. Araştırmacılar tarafından literatür bilgileri doğrultusunda geliştirilen anket formu kullanıldı. Etik kurul onayı alındıktan sonra
uygulanan anket formunda, öğrencilerin sosyodemografik
özellikleri ve aile planlaması hakkındaki bilgi düzeylerini
belirlemek amacıyla 30 sorudan oluşan anket formu kullanıldı. Araştırmaya katılanlara ait veriler SPSS 21 programı
kullanılarak istatistiki olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Araştırmaya katılan öğrencilerin 167’si birinci,
189’u ise dördüncü sınıf ebelik ve hemşirelik öğrencisi idi.
Katılımcıların aile planlamasından ne anladıklarına ilişkin
soruyu birinci sınıf öğrencilerin %65’i, dördüncü sınıf öğrencilerin %57’si bakabileceği kadar çocuk sahibi olmak
şeklinde cevaplamış, birinci sınıfların %72’si dördüncü sınıfların %52’si bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadığını
belirtmiştir. Doğum kontrol haplarının yan etkileri ile ilgili
sorulan soruya birinci sınıfların %80’i, dördüncü sınıfların
%71’i yanlış cevap verirken, emzirme döneminde hangi do-
198
ğum kontrol yönteminin kullanılamayacağı ile ilgili soruya
birinci sınıfların %79’u, dördüncü sınıfların %31’i yanlış cevap vermiştir. Acil kontrasepsiyon ile ilgili birinci sınıfların
%87,4’ü, dördüncü sınıfların %86,2’si yanlış bilgiye sahiptir.
Aile planlamasıyla ilgili birinci sınıfların %92,3’ü, dördüncü
sınıfların %96,7’si eşler birlikte karar vermeli derken bu konuda en etkili meslek grubu sorulduğunda birinci sınıfların
%66,4’ü, dördüncü sınıfların %88,8’i sağlık çalışanları ve
aile hekimleri olduğunu, birinci sınıfların %33,6’sı, dördüncü sınıfların %11,2’si öğretmenler,din görevlileri gibi diğer
meslek grupları olduğunu belirtmiştir. En güvenilir doğum
yöntemi olarak birinci sınıfların %30,7’si, dördüncü sınıfların %14,4’ü geleneksel yöntemleri belirtirken, en az güvenilir yöntemler sorulduğunda birinci sınıfların %67’si, dördüncü sınıfların %25’i modern yöntemleri belirtmişlerdir.
SONUÇ: Aile planlaması kadının üreme sağlığını sürdürmede en önemli unsurlardan biridir. Sağlıkla ilgili bölümde
eğitim alan öğrencilerin son sınıfta bilgi düzeyleri artmasına rağmen öğrencilerin aile planlaması konusunda önemli
bilgi açıklarının olduğu görülmektedir. Bu nedenle Ebelik
ve Hemşirelik eğitiminde eksiklikleri giderecek program
değişiklikleri mutlaka değerlendirilmelidir.
ANAHTAR SÖZCÜKLER: Aile planlaması, Eğitim, Ebe,
Hemşire
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 122
KADIN HASTALIKLARI VE DOĞUM POLİKLNİĞİNE
BAŞVURAN GEBELERDE GASTROÖZEFAGEAL REFLÜ
SEMPTOMLARI SIKLIĞI VE GEBELERİN TUTUM VE
DAVRANIŞLARI
BURCU DURAN, ELİF SERAP ESEN, TUĞBA ATA, DİLEK TOPRAK
ŞİŞLİ HAMİDİYE ETFAL EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ VE AMAÇ: Kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine
başvuran gebeler üzerinde yapılan bu çalışma,toplumumuzda sıkça karşılaşılan gastroözefageal reflü semptomlarının gebelerdeki sıklığını ve gebelerin bu yakınmalarını
gidermeye yönelik tutumlarını değerlendirmek amacıyla
yapıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya 10/06/2014-15/07/2014
tarihleri arasında Şişli Hamidiye Etfal,Haseki,Gaziosmanpaşa Taksim İlkyardım Eğitim ve Araştırma Hastanesi kadın hastalıkları ve doğum polikliniklerine başvuran,çalışmaya katılmayı kabul eden 56 gebe dahil edildi.Gebelerin
sosyodemografik özelliklerini,yeme-içme,sigara ve alkol
alışkanlıklarını, gastrik yakınmalarını ve bu yakınmalara
karşı tutum ve davranışlarını sorgulayan sorulardan oluşan anket çalışması uygulandı.Verilerin analizinde SPSS
14.00 programı,frekans,Ki kare ve T testi kullanıldı.p<0.05
anlamlı olarak kabul edildi.
BULGULAR:Çalışmaya
katılan
gebelerin
%33.9’u
18-25(n=19)yaş arası,%33.9(n=19)’u 25-30 yaş arası,%32.1(n=18)’i 30 yaş ve üstüydü.Gebelerin %42.9(n=24)’u
ilkokul mezunuydu. %91.1(n=51)’i sigara kullanmıyordu,alkol kullanan gebe yoktu.%1.8(n=1)’i 0-13,%16.1(n=9)’i 1326,%82.1(n=46)’i ise 26-30 gebelik haftası aralığındaydı.
Şikayeti olan gebelerden %55.4(n=31)’ünde mide yanması,%26.8(15)’inde epigastik bölgede ağrı,%33.9(n=19)’unda
reflü,%8.9(n=5)’unda devamlı öksürük varlığı belirlendi.
Şikayeti olan gebelerden %73.2(n=41)’sinin gebelikten önce
199
bu şikayetlerinin olmadığı belirlendi.Gastrik yakınmaları
gidermek için yemek yeme alışkanlığını değiştiren gebelerden %1.8(n=1)’inin öğün sayısını azalttığı,%17.9(n=10)’unun ise az ve sık sık yediği belirlendi.Anket çalışmamızda
gün içinde yenilen son öğünle yatma saati arasındaki zaman sorgulandı ve gebelerin %21.4(n=12)’ünde bu sürenin
1 saatten az olduğu belirlendi.Katılımcıların %7.1(n=4)’inin
şikayetlerini gidermek amacıyla yatma saatine yakın saatlerde yemek yemeği bıraktığı belirlendi.Şikayeti olan gebelerin %23.2(n=13)’sinin yakınmaları için tedavi aldığı,2 kişinin proton pompa inhibitörü,13 kişinin ise antiasit solüsyon
kullandığı belirlendi.Çalışmaya katılan gebeleri eğitim düzeyine göre ortaokul düzeyinden aşağı ve lise düzeyinden
yüksek olanlar olarak iki gruba ayırıp reflü semptomlarını
karşılaştırdığımızda;mide yanması bulgusunda p=0.404,epigastrik ağrıda p=0.187,reflüde p=0.744,devamlı öksürük
p=0.766 saptandı.Gebelik haftalarına göre gastroösefageal reflü semptomları karşılaştırıldığında mide yanmasında
p=0.39,epigastrik ağrıda p=0.75,reflüde p=0.767 ve devamlı
öksürükde p=0.926 olarak saptandı.
SONUÇ:Gebelerde yapılan bu çalışmaya göre yaklaşık yarısında gastroösefageal reflü semptomları mevcuttur.Bu
semptomların yaklaşık yarısını mide yanması oluşturmaktadır.Çalışma sonucunda gebelerde gastroösefageal reflü
semptomlarının sık görüldüğü saptanmaktadır.Birinci basamakta takip edilen gebelerin bu şikayetleri sorgulandığında çok sayıda gebenin tedavisi sağlanabilir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 123
ŞİŞLİ HAMİDİYE ETFAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA
HASTANESİNE BAŞVURAN 15-49 YAŞ GRUBU
KADINLARIN AİLE PLANLAMASI HAKKINDAKİ BİLGİ,
TUTUM VE DAVRANIŞLARI
İLKNUR DEMİR, DEMET YILMAZ, NAZAN ÖZKAL YAKARIŞIK1, DİLEK TOPRAK1
şişli hamidiye etfal EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Bu araştırmada, İstanbul Şişli Hamidiye Etfal EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ’ne başvuran 15-49 yaş grubu
kadınların aile planlaması (AP) hakkındaki bilgi, tutum ve
davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM: 2014 Haziran-Temmuz aylarında yapılan kesitsel, tanımlayıcı araştırmamızda kadınların sosyodemografik özellikleri, kullandıkları AP yöntemi, daha öncesinde
danışmanlık hizmeti alıp almadıkları, AP ile ilgili bilgi ve
tutumları sorgulandı. Veriler SPSS16.0 versiyonunda frekans, ki-kare ve T testi kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışma grubumuzun yaş ortalaması
33.52±7.95 idi. 51 (%50.4) kişi düşük eğitim düzeyinde iken,
50 kişi ( %49.6) yüksek eğitimliydi. %51,5(n:52) kişi çalışıyordu; gelir düzeyi 1001-2000 TL olanlar %33,7(n:34) iken
2001 TL ve üstü olanlar %44,6(n:45) olarak belirlendi. Grubumuzun gravide ortalaması 2,4±1,85, parite ortalaması
1,7±1,37, abort ortalaması 0,2±0,59, küretaj ortalaması ise
0,3±0,62 idi. 53 kişinin (%52.5) danışmanlık hizmeti almadığı belirlenirken, alanların %48,5(n:49)’i danışmanlık hizmetini kendi talebiyle almıştı. Katılımcıların %30,7(n:31)’sinin danışmanlık hizmetini doktordan aldığı belirlendi. Daha
önce danışmanlık hizmeti alma ve kimden eğitim aldığı
ile modern ya da geleneksel yöntem kullanımı arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0,498; p=0,395). Çoğu
[%61,4(n:62) ] danışmanlık öncesi, AP hakkında bilgisini ye-
200
tersiz buluyordu. Danışmanlık sonrası kullandığı yöntemi
değiştirenler %36,6(n:37), değiştirmeyenler %63,4(n:64)
olarak bulundu. Şu anda herhangi bir AP yöntemi kullananlar 62 (%61,4) kişi iken %18,8(n:19)’ i kullandığı yöntemden
memnun değildi. Yöntem kullanma sıklıklarına bakıldığında katılımcıların %20,8(21)’i kondom, %19,8(n:20)’inin RIA
kullandığı gözlendi. Önceden kullanılan yöntemler sorulduğunda %39,6(n:40) kondom, %34,6(n:35) RIA, %32,6(n:33)
Hap, %31,6 (n:32) geleneksel yöntemler en çok verilen cevaplar oldu (birden çok cevap verilebildiği için toplam %
100’ü geçmektedir). Danışmanlık sonrası en fazla (%40,6,
n=41) tercih edilen yöntem RIA olarak belirlendi. Kadınların %51,5(n:52)’i danışmanlık almadan yöntem seçmişlerdi.
Çalışmaya katılanların %98(n:99)’i her hastaya danışmanlık
hizmeti verilmesi gerektiğini, %1(n:1)’i verilmesi gerekmediğini, %1(n:1)’i bu konuda fikri olmadığını belirtti. Kadınlar en fazla RİA’nın daha koruyucu olduğunu düşünüyordu
(%39,6 (n:40))
SONUÇ: Çalışmamızda kadınların çoğunlukla AP danışmanlık hizmeti almadığı dikkat çekti. Eğitim alanların çoğunlukla modern yöntemleri tercih ettiği ve en fazla hekimlerden bilgi alındığı gözlemlendi. Ancak danışmanlık
hizmetinden yeterince yararlanılmadığı ve kadınların bu
konuda tam bilgilendirilmediği belirlendi. AP eğitimlerine
önem verilmesi, özellikle ASM’lerde doğurganlık çağındaki
her kadına bu konuda eğitim verilmesi önem taşımaktadır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 124
TRAVAYDAKİ GEBELERİN HEMOGRAM, DEMİR,
TOTAL DEMİR BAĞLAMA KAPASİTESİ, FERRİTİN, B12
VİTAMİNİ VE FOLİK ASİT DEĞERLERİ İLE KORDON KANI
DEĞERLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI
EBRU SİPAHİ ÖZDEMİR1, BERRİN TELATAR2, AYÇA VİTRİNEL3
1 UŞAK MERKEZ KARAAĞAÇ AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ
2 İSTANBUL BİLİM ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ VE HALK SAĞLIĞI ANABİLİM DALI
3 YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ ÇOCUK SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
GİRİŞ VE AMAÇ: Demir eksikliği dünyada en yaygın nutrisyonel problemdir .Demir eksikliği anemisi anne ve bebek
sağlığı açısından ciddi sorunlara yol açabilir. Çalışma anemik ve anemik olmayan gebelerin hematolojik değerleri ile
yenidoğan bebeklerinin kordon kanı hematolojik değerlerinin karşılaştırılması ve aradaki ilişkinin saptanması amacıyla yapıldı.
GEREÇ VE YÖNTEM: 2006-2007 yılları arasında Dr.Lütfi
Kırdar KEĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran travaydaki gebelerden 37
haftayı tamamlayan, komplikasyonlu olmayan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 50 gebe çalışmaya alındı . Çalışma
grubu hemoglobin konsantrasyonu 11 g/dl ve altı olan anemik 14 gebe ve hemoglobin konsantrasyonu 11g/dl’nin üzerinde olan anemik olmayan 36 gebe olmak üzere ikiye ayrıldı. Gebelerin kanında ve kordon kanında hemoglobin (Hb),
hematokrit (Hct), ortalama eritrosit hacmi (OEH), ortalama
eritrosit hemoglobin konsantrasyonu(OEHC), serum demiri
(Fe), total demir bağlama kapasitesi (TDBK), ferritin, B12
vitamini ve folik asit düzeylerine bakıldı. Çalışmada SPSS
15.0 programı, grup içi ve gruplararası değerlendirmede
t testi kullanıldı. Tüm değerlendirmelerde p<0,05 anlamlı
kabul edildi.
BULGULAR: Demir eksikliği prevalansı %28 olarak saptandı. Gruplar arasında gravida, parite, eğitim düzeyi ve demir
kullanımı açısından istatistiksel fark bulunmadı. Hemoglo-
201
bin, hematokrit, kırmızı hücre sayısı, demir, demir bağlama
kapasitesi ve ferritin değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptandı. Kordon kanı değerleri için sadece vitamin B12 düzeyleri arasında anlamlı fark saptandı (p < 0.05).
Anemik grupta düzey 200.3 ± 64 pg/ml , diğer grupta 271 ±
121 pg/ml bulundu. Anemik annelerin bebeklerinde % 33.3,
anemik olmayan annelerin bebeklerinde % 25 oranında
anemi saptandı ( p > 0.05). Tüm gebelerin % 72’sinde ,tüm
bebeklerin % 56’sında vit.B12 eksikliği ve hiçbir gebede folik asit eksikliği olmamasına rağmen iki bebekte folik asit
eksikliği tespit edildi. Gebelerin % 38’inde ferritin eksikliği
olmasına rağmen hiçbir bebekte ferritin eksikliği görülmedi . Vitamin B 12 eksikliği olan bebeklerin % 42.8’inin anemik gebelerden, % 47.2’sinin anemik olmayan gebelerden
doğduğu tespit edildi (p > 0.05). Bebeklerdeki B12 vitamin
eksikliği ile annelerdeki B12 eksikliği arasında yüksek korelasyon saptandı (r =0,86) . Annedeki ferritin eksikliğinin
bebeklerini etkilemediği görüldü.
SONUÇ: Çalışmada anemisi olan ve olmayan gebe kadınların
bebeklerinin kordon kanı değerlerinin sadece vitamin B12 düzeyi açısından anlamlı ilişki gösterdiği görüldü. Ferritin düzeyi
için anlamlı bir ilişki saptanmadı. Gebelerin sadece demir eksikliği açısından değil B12 vitamini açısından da değerlendirilmesi ve desteklenmesi gerektiği sonucuna varıldı.
ANAHTAR SÖZCÜKLER: Anemi, kordon kanı, gebelik, ferritin,vitamin B12
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 125
Asistanlarda Depresyon Algısının İş Doyumu İle
İlişkisinin İncelenmesi
AHMET ÇELER, İSMAİL HAMDİ KARA2, DAVUT BALTACI2, HESNA GÜL ÇELER2, M. SERKAN
KARAÇAM2, M. HARUN DELER2, YUNUS CEM SARIGÜZEL2
1 DÜZCE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
2 DÜZCE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ AD. DÜZCE
Bu araştırmada iş doyumu düzeyinin; depresyon derecesine, kişisel ve çevresel faktörlere bağlı olarak değişip
değişmediği incelenmiş; oluşturulan yarı yapılandırılmış
anket formunda; medeni durum, yaş, eğitim durumu, ikamet yeri ve türü, sigara kullanım durumu, alkol kullanım
durumu, antidepresan ilaç kullanımı, kronik hastalık durumu, hekimlik mesleğindeki yılı-seçme nedeni, asistanlık
mesleğindeki yılı-seçme nedeni, kurum-bölüm memnuniyeti, gelir durumu yeterliliği, sosyal hayat ve aileye ayrılan süre, sağlıklı yaşam –sağlık durumu ve çalıştığı yer
ile ilgili sorulara verilen cevaplar ile iş doyumu düzeyleri
arasındaki farklılıklar incelenmeye çalışılmıştır. Katılımcılar Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesinde uzmanlık eğitimi
alan 117 asistandan oluşmaktadır. Araştırmada Beck Depresyon Envanteri, Minnesota İş Doyum Ölçeği kullanılmış,
yarı yapılandırılmış anket formu dağıtılmıştır. Uzmanlık eğitiminin zorluğu, insan fizyolojisini zorlayan iş yükü,
yoğun çalışma temposu, hekim kimliğine saygının önceki
dönemlere nazaran azalması ve tabiki ücretteki yetersizlik
nedeniyle asistan hekimlerin (%63.2) çoğu imkanı olduğu
takdirde farklı bir fakülte (farklı bir meslek dalı) tercihi yapabileceklerini belirtmiştir. Benzer sebeplerle bir çok asistanın imkanı olduğu takdirde mevcut bölümünden daha az
iş yükünün ve risk faktörünün olduğu alanları tercih etme
düşüncesinde olduğu belirlenmiştir.3.basamak sağlık kurumlarında hasta sayısındaki fazlalık ve performans sistemi hizmet sunumunu eğitimden öncelikli hale getirmiş
olup; kurumumuzda yapılan çalışmada asistanların mevcut
yada güncel yayınları yeterince takip etmeye vakit ve güç
bulamadığı, alanları ile ilgili toplantı ve seminerlere yeterince katılamadıkları tespit edilmiştir. Yoğunluğun getirdiği stres çalışanlar ve kıdemliler arasında zıtlaşmalara ve
mesafeli iletişime neden olmaktadır. Çalışma ortamındaki
fiziki yetersizlikler, yardımcı personel azlığı, nöbet sayılarının fazlalığı, nöbette kalan asistan sayısında yetersizlik
202
ve en önemlisi mesai sonrasında devir alınmış olan diğer
günün mesaisine de devam etmeyi zorunlu kılan nöbet sonrası izinden mahrumiyet asistanların genel, iç ve dışsal iş
doyumlarında azalmaya neden olduğu ancak anlaşılmayan
bir şekilde depresyon düzeylerinde paralel bir azalmaya
neden olmadığı tespit edilmiştir. Şu an çalıştığı kurumun
işleyişinden memnuniyetsizliğin asistan-personel eksikliği nedeniyle iş yükünün ve angaryanın çok olması; düzensizlik-sistemsizlik; yönetim problemleri ve çalışanların
düşüncelerinin önemsenmiyor olması ve adaletsizlikler,
eğitim ve etik değerlerin olmaması olarak belirlendi. Uzmanlık eğitiminde kaliteyi yakalamak ve alanında söz sahibi uzmanlar yetiştirebilmek öncelikle uygun koşulların
oluşturulması, zorlu sürecin motivasyon ve kolaylaştırıcı
pratik çözümlerle zevkli hale getirilmesi, asistan merkezli
bir eğitim sistemi ve anlayışının benimsenmesiyle olabileceği gerçeğini göz ardı etmemek gerekmektedir.
Şekil 1-BECK depresyon puanları
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Şekil 2-MINNESOTA iş DOYUM puanları
203
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 126
İKİ UÇLU DUYGUDURUM BOZUKLUĞUNDA RELAPS VE
REKÜRRENS
ACLAN ÖZDER
Bezmialem Vakıf Üniversitesi
GİRİŞ: Bu çalışmanın amacı iki uçlu duygudurum bozukluğu
olan hastalarda ne denli relaps ve rekürrens olduğunu izlemek, bunların sebeplerini ve hangi tür atak geçirdiklerini,
atak içinde iken, hangi tedaviler yapıldığını araştırmaktır.
YÖNTEM: Bu kesitsel çalışma Ekim ve Aralık 1994 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. İki yıl ve daha öncesinde
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde yatarak
tedavi edilmiş iki uçlu duygudurum bozukluğu (depresyon
ya da mani) tanısı almış İstanbul’da ikamet eden 30 olgu
çalışmaya alındı. Görüşmeye gelen olgulara Follow Up Assessment Scale (FAS) uygulandı.
BULGULAR: Olguların 13’ü (% 43.3) erkek ve 17’si (% 56.7)
kadındı. Olgular değerlendirildiğinde 17 olgu (% 56.7) re-
204
misyonda, 3 olgu (% 10.0) hipomani, 7 olgu (% 23.3) mani,
3 olgu (% 10.0) depresyon atağındaydı. Halen epizod içinde
bulunan 13 olguda (% 43.3) manik atak geçirme ortalaması
7.0 ± 3.861, epizod içinde bulunmayan 17 olguda (% 56.7) ise,
3.8824 ± 2.595 şeklinde bulunmuştur. Bu fark istatistiksel
olarak anlamlı bulunmuştur (p < 0.05).
SONUÇ: Çalışmamızın geçmişten günümüze bir ışık tuttuğunu düşünüyoruz. Duygudurum (mani-depresyon) bozukluğu olan olgularda rekürrensin ne zaman, nasıl, hangi
şiddette ve hangi dönem (mani veya depresyon) şeklinde
geleceğini tam olarak tespit etmek mümkün olmasa da
saptanmış olan kolaylaştırıcı faktörlerin ortadan kaldırılması rekürrensin önlenmesi yönünden hastaya oldukça yarar sağlayacaktır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 127
Hwalek-Sengstock Elder Abuse Screenıng Test
(H-S/East): Geçerlilik Ve Güvenilirlik Çalışması
NİLGÜN ÖZÇAKAR1, AKÇA TOPRAK ERGÖNEN2, MEHTAP KARTAL1, HAKAN BAYDUR3
1 Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
2 DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ADLİ TIP ANABİLİM DALI
3 CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK YÜKSEK OKULU
Yaşlı bireylerde fiziksel kısıtlılık ve kendi kendine bakım vermekte yaşanan yetersizlikler, diğer aile üyelerine özellikle
de bakım veren bireye ciddi sıkıntılar yaşatabilmektedir.
Bakım ilişkisinde her iki tarafında desteğe ihtiyacı vardır.
Bu destek zamanında ve yeterince karşılanmadığında yaşlı
istismarı ve ihmali gündeme gelebilmektedir. Yaşlı istismarının önemli bir kısmı bildirilmemesine ya da saptanamamasına rağmen yaşlı bireylerin yaklaşık %4 ile %10’unun
istismar ya da ihmale uğradığı tahmin edilmektedir. Yaşlılık
döneminde karşılaşılan ihmal ve istismar konularıyla ilgili
araştırmalarda kullanılan görüşme ve değerlendirme yöntemlerinde farklılıklar gözlenmektedir. Bu farklılık araştırmaların sonuçlarını karşılaştırma açısından da zorluklara
neden olmaktadır. Literatürde bu konu ile ilgili geliştirilen
ölçeklere rastlanmaktadır. Ülkemizde de benzer değerlendirme rehberlerine gereksinim duyulmaktadır.
AMAÇ: Çalışmamızın amacı yaşlı bireylerde ihmal ya da istismara uğrama durumlarını belirlemede kullanılmak üzere geliştirilen “Hwalek-Sengstock Elder Abuse Screening
Test (H-S/East)”in Türkçe versiyonunun geçerlilik güvenilirliğini incelemektir.
YÖNTEM: H-S/East birbirinden bağımsız olarak İngilizce’ye
hakim iki bağımsız çevirmen tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Daha sonra çevirilerin uygunluğu hedef dil açısından karşılaştırılmıştır. Çeviri sonrası sorgulama ile ölçek
tek bir çeviri haline getirilmiştir. Ölçeğin kapsam geçerliği
ve kültüre uygunluk için uzman görüşleri alınmıştır. Son
205
şekli verilen ölçek ile daha sonra ön uygulama yapılmıştır.
Ölçek test-tekrar test güvenilirliği için 2-4 hafta aralıkla iki
ayrı zaman diliminde aile hekimliği polikliniğine başvuran
katılımcılara uygulanmıştır. Ölçek 15 maddeli, direct abuse, characteristics of vulnarebility ve potentially abusive
situation olmak üzere üç boyutlu yapıdan oluşmaktadır. Ölçeğin ayırt edici geçerliliği için t testi, test- retest tutarlığı
için ICC analizleri yapılmıştır. Bu çalışmanın veri toplama
aşaması devam etmekte olup yapı geçerliliği ve iç tutarlılık
katsayıları hesaplanmamıştır.
BULGULAR: Araştırmada şu ana kadar görüşülen kişi
sayısı 42’dir. Bunların %61.9’u kadındır. Yaş ortalaması
75.3±5.9’dur. Katılımcıların yaklaşık yarısı ilkokul mezunu,
%61.9’u evli, %83.3’ü düzenli ilaç kullanmaktadır. Ölçeğin
ayırt ediciliğinde uygulanan t testine göre kadınların doğrudan ya da potansiyel olarak kötüye kullanım ile erkeklere göre daha fazla karşılaştığı görülmektedir. Hayatının
herhangi bir döneminde şiddet görenlerin üç boyutta da
anlamlı olarak daha fazla kötüye kullanıma maruz kaldığı
görülmektedir (p<0.05). Ölçeğin test-retest güvenirliliğinde
ICC değerleri sırasıyla 0.88, 0.73 ve 0.80 olarak bulunmuştur.
SONUÇ: Ölçeğin ayırt ediciliğinde kullanılan belirlenmiş
sosyodemografik değişkenlere duyarlı olduğu, test-tekrar
test değerlendirmesinde ise yüksek düzeyde tutarlılık gösterdiği belirlenmiştir. Ölçeğin ileri geçerlilik çalışmaları
devam etmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 128
ONKOJİDE TEDAVİ GÖREN FARKLI KANSER
TÜRLERİNDEKİ HASTALARIN TEDAVİ SONRASINDA
RECCURENSİNE AİT KORKULARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
HASAN HÜSEYİN MUTLU1, HACER HİCRAN BEYCA2
1 MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA
2 VAKIF GUREBBA ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ
AMAÇ: Biliş (kognisyon), çok sayıda ve farklı zihinsel yapı,
süreç ve işlevin bir araya gelerek oluşturduğu bir üst işlem
mekanizması olarak tanımlanabilir. Üst biliş kavramı, bilişleri kontrol eden, düzenleyen ve değerlendiren üst düzey
bilişsel yapılar ve süreçler olarak tanımlanabilir. Üst biliş, kişinin kendi zihnindeki olayların ve işlevlerin farkında
olmasını, zihin olaylarını ve işlevlerini amaçlı yönlendirebilmesini içeren bir üst sistem olarak tanımlanmaktadır.
Onkoloji ünitesinde farklı kanser türünden tedavi gören
hastaların hastalık rekkürens korkularının üst bilişsel ölçekle değerlendirilmesi
206
METOD: Onkoloji ünitesine başvuran hastaların meme, akciğer, gastrointestinal sistem, jinekolojik, ürolojik, sarkom,
baş-boyun, deri, beyin, diğer kanser türleri olarak 10 grupta incelenmiş ve hastalığın seyrine göre erken evre, lokal
ileri evre, metastatik evre olarak gruplandırılmıştır. Onkolojide tedavi gören 279 hastaya metakognisyon Qestionare
(MCQ-30) türkçe versiyonu uygulanmıştır.
SONUÇ: Onkolojide tedavi gören farklı kanser türlerinde
279 hastanın kanser grupları ve hastalık seyrindeki gruplar arasında metakognisyon Qestionare (MCQ-30) skorları
arasında farklılık olmadığı bulunmuştur. (P>0.05)
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 129
DEPREM SONRASI GÖRÜLEN DERMATOZLARIN
MULTİDİSİPLİNER DEĞERLENDİRİLMESİ
HASAN HÜSEYİN MUTLU1, HACER HİCRAN BEYCA2
1 MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA
2 VAKIF GUREBBA ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ
AMAÇ: Deprem ve depremin yol açtığı deri problemleri ile
ilgili daha önceden çalışmalar bulunmakla birlikte, bu bölgedeki depremin bölge insanı üzerindeki etkilerinin farklı
olabileceğini düşünmüştür. Bu çalışmada Van bölgesinde
deprem döneminde on günlük periyoda kurtarma ekibinde
görevli dermatolog, aile hekimi, plastik cerrah, ortopedist
hekimlerim gözlemleyip, tedavi uyguladıkları ilk yardım
hastanesine deri problemleri ile başvuran hastalar değerlendirildi.
MATERYAL VE METOD: 12-23 Kasım tarihleri arasında
deprem bölgesinin en büyük hastanesi konumundaki Van
Bölge E.A.Hastanesi acil ve poliklinik servislerine gelen
deri problemleri olan hastalar Ortopedi, aile hekimi, plastik cerrahi ve dermatoloji uzmanları tarafından aynı anda
tüm gün içinde görülerek çalışmaya alındı. Bu dermatolojik
problemler ile başvuran 550 hasta deprem öncesi (grup A)
ve deprem sonrası (grup B) şikâyetleri başlayan hastalar
olarak iki gruba ayrıldı. Dermatolojik hastalıklar temel tanı
alanları olarak gruplara ayrıldı ve iki grup karşılaştırıldı.
Ayrıca tam tanı konulan hastalıklar ayrıca kaydedildi. Tutu-
207
lum bölgeleri belirlendi. Hastalar 0-18, 18-60, 60-, şeklinde
üç yaş grubuna ayrıldı. Psikokutan uyarı açısından iki grup
hasta sorgulandı. Şüphe durumunda psikiyatri konsültasyonu ile psikiyatrik uyarı kaydedildi.
TARTIŞMA VE SONUÇ: En sık görülen dermatolojik problemler A grubunda eritemaskuamöz hastalıklar (%27,1)
(egzema, mikozis fungoides, kseroderma, atopik dermatit,
seboreik dermatit, figüre eritemler.), B grubunda ise bakteriyel enfeksiyonlar (%27,5) idi. Tam tanı konulan hastalıklar
A ve B gruplarında istatistik olarak çeşitli dağılımlardaydı.
Psikokutan uyarı A grubunda %2 iken B grubunda %24 hastada psikiyatri konsültasyonu sonucu tespit edildi. Büyük
depremlerin ardından fiziksel dermatozlar, travmatik deri
yaralanmalarının ve hijyenik olmayan koşulların ve stresin
etkisiyle birçok deri hastalığının arttığı gözlenmiştir. Hijyenik olmayan koşullar( kar, soğuk, çamur) ile temas özellikle bakteriyel deri enfeksiyonlarını, travmatik deri yaralanmalarını arttırmakta, plansız alelacele deprem yardımları
ise çadır yangınlarına yol açarak ciddi fiziksel dermatozlara neden olmaktadır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 130
Tükenmişlik Sendromu ile Örgütsel Bağlılık
Arası İlişkinin Kanonik Korelasyon Analizi ile
İncelenmesi
ÖZGÜR ENGİNYURT1, SONER ÇANKAYA2, KADİR AKSAY3, TANER TUNÇ4, BOZKURT KOÇ5,
ORHAN BAŞ6, ERDAL ÖZER7
1 ORDU ÜNİVERSİTESİ, TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
2 ORDU ÜNİVERSİTESİ, TIP FAKÜLTESİ, BİYOİSTATİSTİK ANABİLİM DALI
3 ORDU ÜNİVERSİTESİ, DENİZ BİLİMLERİ FAKÜLTESİ, DENİZCİLİK İŞLETMELERİ YÖNETİMİ BÖLÜMÜ
4 ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ, FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ, İSTATİSTİK BÖLÜMÜ
5 ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ, FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ, PSİKOLOJİ BÖLÜMÜ
6 ORDU ÜNİVERSİTESİ, TIP FAKÜLTESİ, ANATOMİ ANABİLİM DALI
7 KARADENİZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, ADLİ TIP ANABİLİM DALI
AMAÇ: Sağlık çalışanlarının tükenmiş düzeyleri (duygusal
tükenme, duyarsızlaşma, kişisel başarıda düşme hissi) ile
örgüte duydukları bağlılık düzeyleri (normatif bağlılık, devam bağlılığı, duygusal bağlılık) arası ilişkiyi kanonik korelasyon analizi ile ortaya koymak Tükenmişlik İnsanlara
hizmet veren mesleklerde ya da işlerde çalışan bireylerin
sıklıkla yaşadıkları, fiziksel, zihinsel, duygusal yorgunluğa
yol açan bir sendromdur. Örgütsel Bağlılık Bireyin örgütsel
amaçları başarmak için gönüllü olarak çaba göstermesi ve
örgüt kuruma olan aidiyeti sürdürmeye güçlü bir istek duyması olarak ifade edilmektedir.
MATERYAL: 15 Haziran-30 Temmuz 2013 tarihlerinde Sağlık Bakanlığı Ordu Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapan ve çalışmaya gönüllü katılan 486
personel (Toplam sağlık personelin % 83,2’si) Veri Toplama
Aracı Ø Tükenmişlik Sendromu Ölçeği Ø Örgütsel Bağlılık
Ölçeği İstatistiksel Analiz Sağlık çalışanlarının tükenmiş
düzeyleri (duygusal tükenme, duyarsızlaşma, kişisel başarıda düşme hissi) ile örgüte duydukları bağlılık düzeyleri
(normatif bağlılık, devam bağlılığı, duygusal bağlılık) arası
ilişkiyi kanonik korelasyon analizi (KKA) ile ortaya konulmuştur
208
BULGULAR VE TARTIŞMA: Koçak (2009)’ın “Analysis of occupational burnout levels of school administrators according
to various variables” isimli çalışmasında ortaya koyduğu kriterlere göre araştırmaya katılan sağlık çalışanlarının duygusal tükenme ve duyarsızlaşma düzeyleri düşük bulunurken,
kişisel başarıda düşme hissi yüksek bulunmuştur (Tablo 1).
Bu olumsuz hissi ortadan kaldırabilmek için çalışanların kuruma olan duygusal bağlılık düzeylerinin yükseltilmesine ihtiyaç olduğu Tablo 2 de görülmektedir. Tükenmişlik sendromu alt boyutları ile örgütsel bağlılık alt boyutları arasındaki
ilişki kanonik korelasyon katsayısı (KKK) ile izah edilmeye
çalışılmıştır. Çalışmada kullanılan ölçeklerin her ikiside 3 alt
boyuttan oluştuğu için 3 adet KKK hesaplanmıştır (Tablo 3).
Örgütsel bağlılık düzeyinin izahında en fazla katkıyı duygusal
bağlılığın, tükenmişlik düzeyinin oluşmasında ise en fazla
katkı sağlayan alt boyutun ise duygusal tükenme olduğu belirlenmiştir. İncelenen özellikler açısından bakıldığında, sağlık çalışanlarının örgütsel bağlılık düzeyini ortaya koyan alt
boyutlardan duygusal bağlılık düzeyindeki artış personelin
tükenmişlik düzeyinin azalması üzerinde etkili olabileceğini
göstermektedir .
Sonuç olarak; bu çalışma kapsamında gerçekleştirilen KKA
bulgularına göre; sağlık çalışanlarının tükenmişlik düzeylerinin düşürülmesi için önemli bir etkenin de örgütsel bağlılık
düzeyinin yükseltilmesi olduğu ortaya konmuştur.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 131
Hastanede Yatan Yaşlılarda Bilişsel İşlevlerin
Günlük Yaşam Aktiviteleri, Depresyon, Anksiyete
ve Klinik Değişkenlerle İlişkisi
AYŞE SEMRA DEMİR AKCA1, ÖZGE SARAÇLI2, UFUK EMRE3, NURAY ATASOY4, SERDAR GÜDÜL5,
BANU ÖZEN BARUT6, ÖMER ŞENORMANCI2, M. ÇAĞATAY BÜYÜKUYSAL7, LEVENT ATİK2, H. TUĞRUL
ATASOY6
1 BÜLENT ECEVİT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
2 BÜLENT ECEVİT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ PSİKİYATRİ ANABİLİM DALI
3 SAMATYA EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ NÖROLOJİ
4 bülent ecevit üniversitesi tıp fakültesi
5 TC.KAMU HASTANELERİ BİRLİĞİ EREĞLİ DEVLET HASTANESİ
6 BÜLENT ECEVİT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, NÖROLOJİ ANABİLİM DALI
7 BÜLENT ECEVİT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, BİYOİSTATİSTİK ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Yaşlı hastalardaki bilişsel bozulma, işlevsel kayıp
için bir risk faktörü olarak tanımlanmıştır. Bu işlevsel bozukluk; demans, depresyon, anksiyete veya medikal hastalıkların belirtisi olabilmektedir. Bu çalışma; hastanede
yatan yaşlı hastalarda bilişsel bozukluk sıklığını saptamak
ve hastaların bilişsel durumları ile sosyodemografik değişkenler, günlük yaşam aktiviteleri, anksiyete ve depresyon
arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Yöntemler: Kesitsel ve tanımlayıcı özellikteki bu çalışmanın
örneklemi Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve
Araştırma Merkezi’nde yatarak tedavi gören 65 yaş ve üstü
243 hastadan oluşmaktadır. Hastaları değerlendirmek için
Sosyodemografik veri formu, Standardize Mini Mental Test
(SMMT), Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği, Lawton–Brody
Enstrumental Günlük Aktiviteler Ölçeği, Geriatrik Depresyon Ölçeği (GDÖ) ve Beck Anksiyete ölçeği kullanılmıştır.
BULGULAR: Hastaların 106’sı (%43.6) kadın, 137’si (%56.4)
erkektir. Hastalar, SMMT 23/24 kesme puanına göre iki
gruba ayrılmıştır. Bilişsel işlev bozukluğu; ileri yaş, kadın
cinsiyet, düşük eğitim ve sosyo-ekonomik düzey, kırsal kesimde yaşayan hastalarda istatistik olarak anlamlı olarak
209
daha sık bulunmuştur. Bilişsel işlev bozukluğu olan grubun
temel ve yardımcı günlük yaşam aktivitelerinde ve beslenmelerinde daha çok sorun olduğu, anksiyete ve depresyon
puanlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda, bilişsel yıkım ve GDÖ’ne göre olası depresyon sıklığı
sırasıyla %56 ve %48 olmasına rağmen; hastaların sadece %10.5’inin daha önce psikiyatri doktoruna başvurduğu,
%9.3’ünün psikiyatrik bir tedavi aldığı öğrenilmiştir
SONUÇ: Bilişsel işlevler bozuldukça günlük yaşam aktiviteleri gerilemekte, beslenme bozulmakta ve bağımsız iş
yapabilme kapasitesi olumsuz yönde etkilenmektedir. İleri
yaş, kadın cinsiyet, düşük eğitim düzeyi ve sosyoekonomik
düzey, kırsal kesimde yaşamak bilişsel işlevlerde gerileme ile yakından ilişkilidir. Yaşlılardaki bilişsel gerileme
depresyon ve anksiyete ile de ilişkili olabilir. Çalışmamızın
sonuçlarına göre; tıbbi hastalığı olan yaşlılardaki bilişsel
sorunlar, depresyon ve diğer psikiyatrik sorunların fark
edilmemesinin, yaşlı hastaların zihinsel sağlığını olumsuz
etkileyebileceği kanaatindeyiz. Yaşlı hastalarla karşılaşan
tüm hekimlerin tarama testlerini kullanarak bilişsel yıkım
ve depresyonu taraması önemlidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 132
AFYONKARAHİSAR İLİNDEKİ AİLE HEKİMLİĞİ
SİSTEMİNDEKİ SAĞLIK ÇALIŞANLARININ TÜKENMİŞLİK
DÜZEYLERİ
HÜSEYİN ELBİ1, UMUT GÖK BALCI2, FEYZA NAZİK3, HASRET KORKMAZ2, KURTULUŞ ÖNGEL4
1 celal bayar üniversitesi tıp fakültesi
2 TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, İZMİR
3 BİNGÖL ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK YÜKSEKOKULU HEMŞİRELİK BÖLÜMÜ, BİNGÖL
4 KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI, İZMİR
GİRİŞ: Tükenmişlik sendromunun kronik stres sonucu oluşan bir hastalık olduğu ve sıklıkla yorgunluk, uyku sorunları ve kişilik bozuklukları ile birlikte seyrettiği bilinmektedir.
Bu araştırmada Afyonkarahisar'da aile hekimliği sistemindeki sağlık çalışanlarının tükenmişlik durumu ve ilişkili
olabilecek bazı sosyodemografik özelliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
daha yüksektir (p>0.05). Meslekte kendini başarılı bulma
ile duyarsızlaşma ve duygusal tükenme puan ortalamaları
arasında anlamlılık yokken, kişisel başarı puanları meslekte kendini başarılı bulanlarda anlamlı olarak yüksektir.
Geçmişe dönülse tekrar ASM’de çalışmak isteyenlerin duygusal tükenme ve duyarsızlaşma puanları anlamlı olarak
düşük, kişisel başarı puanları ise yüksektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Tanımlayıcı tipteki araştırmanın evrenini Afyonkarahisar ilindeki 207 Aile Hekimliği Biriminde
çalışan sağlık personeli oluşturmaktadır. Çalışmada örneklemini ise 107 Aile Hekimliği biriminde çalışan toplam
135 (%63,0) sağlık personeli oluşturmuştur. Araştırmaya
katılım aile hekimlerinde %69,1, aile sağlığı elemanlarında
%57 olarak gerçekleşmiştir.
TARTIŞMA: Çalışmamızda çalışanların yaşları ile duygusal
tükenme ve kişisel başarı puan ortalamaları arasında da
ilişki bulunamamıştır. Bu durum literatürdeki benzer çalışmalar ile uyumlu olarak değerlendirilmektedir. Ancak bizim çalışmamızda 35 yaş ve altı (n:42) olan sağlık çalışanlarının duyarsızlaşma puanı 46 ve üzeri yaşta (n:21) olanlara
göre anlamlı olarak daha yüksek (p>0.05) olması ileride
yapılacak çalışmalarda yaş gruplarının sınıflandırılması
gerektiğini düşünebiliriz. Geçmişe dönülse tekrar ASM’de
çalışmak isteyenlerin duygusal tükenme ve duyarsızlaşma puan ortalamaları anlamlı olarak düşük, kişisel başarı
puanları ise yüksektir. Emeklilik öncesi istifa etmeyi düşünenlerin duyarsızlaşma ve duygusal tükenmişlik puanları
anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Çalışmamızda bu sonuçlara göre aile hekimliği sisteminde çalışanların
çalışma yaşamlarından genel olarak memnun olduğu sonucuna varabiliriz. Sonuç olarak çalışmamızda elde edilen
verilerin daha önce birinci basamak sağlık hizmetlerinin
sağlık ocağı adı altında verildiği sırada yapılan benzer çalışmalar ile uyumlu olduğu görülmektedir.
BULGULAR: Araştırma kapsamına alınan sağlık çalışanlarının %38.5’i 35 yaş ve altındadır. Sağlık çalışanlarının %58,5'i kadın, %86.7’si evlidir. Çalışmaya katılanların
%54,8'i aile hekimi, %45,2’si aile sağlığı elemanı olarak çalışmaktaydı (%26,7’si ebe ve %18,5’i hemşire). Araştırmaya
katılan erkeklerin duyarsızlaşma puanının kadınlara göre
daha yüksek olduğu belirlenmiş ve cinsiyete göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,01). Sağlık
çalışanlarının yaşları ile duygusal tükenme ve kişisel başarı puan ortalamaları arasında da ilişki bulunamamıştır.
Ancak 35 yaş ve altı olan sağlık çalışanlarının duyarsızlaşma puanı 46 ve üzeri yaşta olanlara göre anlamlı olarak
210
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 133
YENİ TANI SKLERODERMALI HASTAYA YAKLAŞIM
GÖZDE KURTEL1 , ŞİRİN AKIN SARI1, PINAR ÜZGEÇ1, ZEYNEP AY2, HÜSEYİN CAN2, SERVET AKAR1
1 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ: Skleroderma temel olarak cilt kalınlaşması ile giden ve periferik vasküler dolaşımın etkilendiği bir hastalıktır. Ciddi parmak ülserleri ve nekrozlarına varacak kadar
doku iskemisi ortaya çıkabilir. Telenjiektazilerin eşlik ettiği, gergin ve atrofik cilt özelliği taşıyan tipik yüz görünümü
mevcuttur. Akciğer, kalp, gastrointestinal ve renal sistem
başta olmak üzere pek çok organ ve sistemde aşırı fibrozis
ve vasküler patolojilere ait komplikasyonlar gelişebilir.
OLGU SUNUMU: 35 yaşında erkek, bilinen kronik hastalık
ve ilaç kullanım öyküsü olmayan hasta yaklaşık 1yıldır parmak uçlarında belirgin morarma, renk değişikliği, yanma,
ağrı şikayeti mevcut. Son 5 aydır bu şikayetlerinde artış
olan ve parmaklarında ülser gelişen hastanın anamnezinde
14 paket/yıl sigara öyküsü vardı. 1 yıldır raynaud tarifleyen
hastanın yüz ve el derisinde cilt kalınlaşması, sklerodaktili
mevcuttu. Sağ el 2-3-4. parmaklar ve sağ ayak 1. parmakta
digital ülseri vardı. Hasta skleroderma ön tanısı ile yatırıldı.
Modifiye rodnan deri skoru 5 olarak saptandı. Tetkiklerinde
hemogram, karaciğer fonksiyon teslerinde, böbrek fonksiyon testlerinde ve elektrolitlerinde özellik saptanmadı.
Proteinüri yoktu. Sedimantasyon:14mm/saat, CRP:0.14 mg/
dl, ANA, anti-Scl 70, anti- sentromer, anti-Th/To, anti RNA
polimeraz III ve diğer otoantikorları negatif olarak saptandı. Kapilleroskopide erken patern izlendi. Genişlemiş kılcal
damarlar, kılcal damarlarda mikro kanamalar, kapiller mimaride düzensizlik gözlendi. Kapiller tortiyositesinde artış
olduğu görüldü. Otoantikorları negatif de saptansa kliniği
ve kapilleroskopi bulguları skleroderma ile uyumlu olan
hastaya nifedipin ve asetilsalisilik asit başlandı. Digital ülserleri nedeni ile iloprost tedavisi verildi. Hastanın takibinde parmaklardaki yanma, ağrı gibi şikayetlerinde gerileme
sağlandı. Tedavisi düzenlenen hasta önerilerle taburcu
edildi.
211
TARTIŞMA: Altta yatan bir hastalığı olmaksızın, iyileşmeyen parmak yaraları olanlar, uzun süre kuru öksürük tablosu ile birlikte ciltte ödem, artrit gibi bulguları olanlar,
yüzde ve avuç içinde artan telenjiektazileri olanlar, raynaud fenomeni, yüzde gerilme ve eforla artan dispne tarifleyenlerde özellikle skleroderma akla gelmesi erken tanı
açısından önem taşımaktadır. Erken tanı ve düzenli takip
sayesinde parmak ve extremite amputasyonları, extremite
ve özellikle ellerde kontraktür gelişimi, fonksiyon bozukluğu, akciğer ve kardiyovasküler sistemde oluşabilecek geri
dönüşümsüz hasar önlenebilir. Skleroderma tedavisinde
halen istediğimiz noktada olmasak da hastalığın tedavisinde eskiye göre oldukça çok yol kat edilmiştir. Tedavinin
yürütülmesinde en önemli noktalardan biri de bu tedavinin
multidisipliner yaklaşımla ele alınması gerektiğidir.
Skleroderma Parmak Ülserleri
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Skleroderma Ayak Ülseri
212
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 134
SORAFENİB TEDAVİSİ ALAN HEPATOSELÜLER KANSER
HASTASINDA GE LİŞEN TÜMÖR LİZİS SENDROMU
GÖZDE KURTEL1, EZGİ YILMAZ1, ZEYNEP AY2, HÜSEYİN CAN2, AHMET ALACACIOĞLU3,
YÜKSEL KÜÇÜKZEYBEK3
1 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
3 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ TIBBİ ONKOLOJİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Sorafenib ileri evre hepatoselüler karsinom (HCC)
vakarında kullanılan multikinaz inhibitörü ilaçtır. Efektif
prosedürlerle daha fazla fayda görmeyeceği düşünülen
ve karaciğer fonksiyonları korunmuş hastalarda palyasyon amacıyla endikedir. Hastaların %5’inde parsiyel cevap
oluşturabilir. Tümör lizis sendromu (TLS) kanser tedavisinin ciddi ve bazen yaşamı tehdit eden bir komplikasyonudur. Bu sunumda sorafenib tedavisi almakta olan HCC
hastasında gelişen TLS’den bahsedilmektedir.
OLGU SUNUMU: 58 yaşında, kronik etilizm öyküsü olan erkek hasta. Karaciğerde 14 cm’lik kitle, akciğerde multiple metastatik nodüller, hepatosplenomegali, asit, portal
hilusta lenfadenopati saptanarak metastatik HCC tanısı
aldan hastaya adriamisin ile iki kür kemoterapi (KT) uygulandı. KT altında hastanın kliniğinde ve AFP değerinde
progresyon saptanması üzerine hastanın tedavisine sorafenib ile devam edilmesine karar verildi. Poliklinik takibinde yaygın sırt ağrısı, karın şişliğinde artış, ateş tariflemesi
üzerine servise yatırılan hastanın tetkiklerinde lökositoz,
CRP yüksekliği saptandığından, asit mayi örneklemesi yapılarak ampirik seftriakson tedavisi başlandı. Ağrı palyasyonu ve parasentez yapılarak hastanın rahatlaması sağlandı. Periton mayiden gönderilen kültürde üreme olmaması,
tetkiklerinin transüda ile uyumlu olması nedeni ile ateş
odağı tespiti için gerekli tahlil ve tetkikler istendi. Hasta-
213
nın gelişinde 1.5 mg/dl olarak saptanan kreatinin değerinin, takiplerinde progresyon göstermesi ve idrar çıkışının
azalması nedeniyle mesane sonda takılarak aldığı çıkardığı
takibi yapıldı. 4 mg/dl’ye kadar kreatinin değerinin yükseldiği izlenen hastanın böbrek yetmezliği için istenen tetkiklerinde; ürik asit: 21.7 mg/dl, potasyum: 7.1 mmol/l, fosfor:10.2mg/dl, kalsiyum:7.8mg/dl, laktik dehidrogenaz:1416
U/l, bikarbonat:17.8 mmol/l, kan pH:7.32 şeklinde saptandı.
Renal ultrasonografi böbrek parenkim ekolarında grade 1
artış dışında normaldi. Nefroloji ile birlikte değerlendirilen
hastada ön planda TLS düşünüldü. Hastanın kullanmakta
olduğu sorafenib kesildi. Planlanan sıvı elektrolit tedavisi
ile hastanın idrar çıkışında artış, kreatinin seviyelerinde
gerileme sağlandı. Hasta halen serviste takip edilmektedir.
TARTIŞMA: Tümör lizis sendromu; çoğu zaman kemosensitif tümörlerde KT veya radyoterapinin ilk beş gününde,
cerrahi ve embolizasyon sonrası görülse de; yüksek proliferasyon gösteren tümörlerde kendiliğinden de gelişebilmektedir. Kanserde hedefe yönelik ajanların kullanımının
artması, yeni toksisite çeşitleriyle karşılaşmamıza neden
olmuş ve bunlara yönelik tedavi modaliteleri oluşturma gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle hasta odaklı tedavi, tedavi sırasında ortaya çıkabilecek yan etkilerin farkındalığı, önlenmesi hastanın artmış yaşam kalitesi ile birlikte
yaşam süresinin uzatılması açısından önemlidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 135
ÇOKLU POLİPLİ, TAŞLI SAFRA KESESİNDE AKUT
KOLESİSTİT
EROL YAYLA
halk sağlığı kurumu
GİRİŞ: Akut kolesistit safra kesesinin akut inflamatuar
hastalığıdır.(1) %90dan fazla kolesistit, taş ilişkilidir. Safra
kesesi genişler, gerilir ve inflame olur. Duvar kalınlaşması
ve perikolesistik sıvı birikimi görülebilir.(2,3) Komplike olmayan kolelitiazisin ana semptomu, safra kesesi boynunun
bir taşla tıkanması ile oluşan, kolik ağrıdır. Ağrı karakteristik olarak epizodik, şiddetli, epigastrik ya da sağ üst kadrana loklaizedir. Hastaların genellikle bulantı kusmanın eşlik
ettiği, sırta yayılan ağrıları vardır. (4)
VAKA: Vaka, 83 yaşında kadın hastaydı. 3 gündür karın ağrısı, Sultandağı Devlet Hastanesine başvurduğunda da, yeni
başlayan kusması vardı. Kusma içeriği safralı sarımsı kahverengi renkteydi, kan içermiyordu. Diyaresi olmamıştı ve 2
gündür kabızlık şikayeti vardı. Cildinde hafif sarılık mevcuttu. Yüzeyel ve derin palpasyonla, özellikle batın sağ üst kadranda yoğun hassasiyeti mevcuttu. Batında belirsiz sınırlı
bir kitle palpe ediliyordu.Ultrasonografik görüntülemede
10.5 X 5.6 X 7.7 mm boyutlarında, 5 mm üstünde duvar kalınlığı olan ve içinde multipl polip olan safra kesesi görünümü
mevcuttu. Safra kesesi boynu veya pankreas görüntülenemedi. Hastanın akut kolesistit olduğu düşünülerek, ikinci
basamak bir sağlık kuruluşuna sevk edildi. Burada kolesistektomi ameliyatı yapıldı. Kolesistektomi sonrası komplikasyon gelişmediği öğrenildi ve safra kesesinden alınan patolojik spesmende maligniteye rastlanmadığı, hasta 2 gün
hospitalize edildikten sonra da taburcu edildiği öğrenildi.
214
TARTIŞMA: Vakamızda olduğu gibi, hastaların dörtte birinde nadiren erken dönemde , genellikle de 24 saat sonrasında ortaya çıkan karında palpe edilebilen kitle mevcuttur.
Murphy bulgusu batında yaygın hassasiyet omadığı zaman
tanıya yardımcıdır. (Murph bulgusu: derin nefes alınması
sonrası safra kesesinin palpe edilmesiyle inspirasyonda
nefesin kesilmesi). Ateş ve lökositoz, akut kolesistitli hastalarda klasik olarak tanımlanır ancak herhangi biri veya
ikisi olmayabilir de. (9) Yaşlı hastalarda tanıda gecikmeler sıktır ve fizik muayene ve laboratuvar değerleri normal olabilir. (10) Hastamız yaşlı olsa da beyaz küre sayısı
yüksekti ve bu boyutta bir safra kesesi olan hastaya göre
semptomları yine de hafifti. Ultrason hastaların %98’inde
taşı görüntüleyebilir. Akut taşlı kolesistit safra kesesi duvar kalınlaşması(5 mm veya üstü), perikolesistik sıvı, veya
probun safra kesesine direk basısıyla oluşan hassasiyetle
beraber olmasıyla ,radyolojik olarak tanısı konur. (ultrasonografik Murphy bulgusu).(4) Safra kesesi polipleri sıklıkla
kazayla tespit edilirler. Sağlıklı populasyonun %5’inde safra kesesinde polip beklenir. (11). Malignensi riski 10 mm ve
üstü çaplarda, 50 yaş üstü, eşlik eden taş varlığında ve poliplerin hızla büyümesi durumunda artar (13-16), ve 10 mm
altı çaplı polipler kanser riski minimaldir (16). Vakamızın
multipl polipleri patolojik örneklerde incelendi ve maligniteye dair bulgu saptanmadı.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 136
ANORMAL SU İÇME TARZIYLA OLUŞAN BİR BİLATERAL
TEMPOROMANDİBULER EKLEM ÇIKIĞI
EROL YAYLA
halk sağlığı kurumu
Spontan anterior Temporomandibuler (TM) çene eklemi dislokasyonu sık bir durum değilidir.(1) En yüksek insidans 3. Ve
5. Dekatta ve kadın populasyondadır. (2) Tanı, ilk görünümle
konur. Tipik olarak mandibuler ağrı, dişleri biraraya getirerek ağzı kapatamama, preaurikuler çöküntüler, mandibuler
başın öne doğru belirginliği vardır.(3) Vaka sunumu:Hasta
22 yaşında erkek, üniversite öğrencisiydi. Daha önce bilinen
herhangi bir sistemik hastalığı yoktu. Aile hekimliği polikliniğine konuşamama, ağzını kapatamama şikayeti ile başvurdu. Ağzından salya sızıyordu. Konuşması anlaşılmıyor
olduğu için kağıt kalem isteyerek derdini anlattı. Su şişesini
başının üstünde eğip ağzına su döküp, şişeyi ağzına temas
ettirmeden su içmeye çalışmış, ilk yudum sonrası ağzını kapatamadığını farketmiş. Hasta 6 ay önce de diş hekimi muayenesi sırasında da aynı şeyin olduğunu söyledi. Fakat o
zaman çene eklemi çıkar çıkmaz diş hekimi tarafından yerine oturtulmuş. Ancak bu seferki çıkık neredeyse yarım saat
önce olmuş. Hastayı oturtup arkasına geçerek çene eklemi
yerine oturtulmaya çalışıldı, ancak başarılı olunamadı. Bunun sebebi olarak ta çıkık sonrası geçen zaman düşünüldü.
Daha fazla zaman kaybetmeden, hasta gerekli müdahalenin
yapılabileceği şehir devlet hastanesine sevk edildi.
TARTIŞMA:Çıkık için çeşitli presipitanlar tanımlanmıştır ve
travmatik veya non-travmatik olarak ta ayrılabilir. Travmatik olmayan presipitanlar daha sıktır ve gülme, bir şeyden
büyük bir ısırık alma, konvulziyonlar, esneme, diş tedavisi,
üst gastrointestinal endoskopisi, transoral fiberoptik bronkoskopi, endotrakeal intubasyon, laringeal maske havayolu
konulması, anestezi indüksiyonu gibi durumlardır. (3-10) Bizim vakamız, bir aile hekimliği polikliniğine bu şikayetle başvurması ve daha önce literatürde olmayan birnedenle; şişeyi
ağzına temas ettirmeden su içmeye çalışması nedeniyle bir
ilktir. Bu tarz su içme Türkiye’de, özellikle insanların ortak
kullandığı su şişesine ağız teması olmadan su içmek için
215
kullanılır.Çıkık tanısı radyolojik görüntüleme ile doğrulanır.
Tedavi deformitenin redüksiyonuna dayanır. Prosedürün gecikmeden yapılması önemlidir, çünkü zaman kaybedildikçe
komplikasyonlar örneğin kırık artan bir şekilde belirginleşir. Bunun da ötesinde, maseter ve pterigoid kaslarda zaman
geçtikçe spazmlar kötüleşir ve bu da redüksiyon prosedürünü daha da zorlaştırır. (6) Bizim vakamızda da aradan yarım
saat kadar bir süre geçtiği için çene kasları sertleşmiş ve
çenenin yerine oturtulması nerdeyse imkansızdı.
yan
ön
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 137
Aile Hekimliği Palyatif Servisinde Yatan
İnoperabl Komplike Mide Kanseri
YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, TEVFİK TANJU YILMAZER1, ÇAĞRI DURSUN1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1,
HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Aile Hekimliği Palyatif Bakım Yataklı Servisi’nde
esas olarak; ağrı, beslenme gibi palyasyonu sağlanacak
hastalar, kemoterapi ve radyoterapi yapılacak bakım hastaları ve morbid obes hastalar yatmaktadır. Bu olgu ile
serviste verilen multidisipliner yaklaşım vurgulanmaya çalışılmıştır.
OLGU: İnoperabl mide kanseri ve peritonitis karsinomatoza
nedeni ile yaklaşık 1 yıldır takipte olan 49 yaşındaki erkek
hasta; 1 hafta önce ileus nedeni ile genel cerrahi servisine yatırılmış. Hasta buradan Aile Hekimliği Palyatif Bakım
Servisi’ne devredildi. Hastanın devir sırasında dizüri ve
ateş şikayeti mevcuttu. Genel durumu kötü olan hastada;
sağda solunum sesleri azalmış, taşikardik, batında fistülize lezyon mevcuttu, gaz/gaita çıkışı yoktu. Üre:103 mg/dl
kreatinin:1,5 mg/dl saptandı; idrar tahlilinde nitrit pozitifti.
Ayakta direkt batın grafisinde hava sıvı seviyesi mevcuttu. Akciğer grafisinde sağ pnömotorax ile uyumlu görüntü
mevcuttu. Enfeksiyon hastalıklarına yapılan konsültasyon
sonrası; gögüs cerrahisi konsültasyonu istenmesine, idrar
ve çift kan kültür alınmasına, fistülden kültür alınmasına,
sülperazon 2*1 gr başlanmasına karar verildi. Hastaya port
takılması sırasında pnömotorax gelişti; göğüs cerrahisi
tarafından tüp torakostomi uygulandı. Göğüs cerrahisinin
önerileri ile sefazol flk 4x1 gr ve uygun analjezik başlandı, kontrol akciğer grafisi çekildi, dipeptiven %20 flk 2x1 ile
216
redoxon amp 3x1 başlandı, bol proteinli diyet verildi. Yatış esnasında; hastanın kreatinin değerleri anlamlı olarak
yükseldi. Kreatinin:2,8 md/dl ve 500cc/24h idrar çıkısı olan
olgu nefroloji konsültasyonu sonucu, prerenal akut böbrek
yetmezliği kabul edildi. Nefrolog önerileri doğrultusunda
hidrasyona devam edildi. Beslenmeye 1000 cc serum fizyolojik ve kabiven ile devam edilip, toplamda oralle beraber
2500 cc/gün sıvı alması sağlanan hastada yakın aldığı-çıkardığı ve kreatinin takibi yapıldı. Operasyon bölgesinden
gaita çıkışı ve akıntısı mevcut olan hastanın, fistül yerine
stoma torbası yapıştırılarak miktarının takibi yapılıp genel
cerrahi kliniği ile koordineli takip edildi. Tüp torakotomisi
takılan, enterokutan fistülü mevcut olan hastanın genel durumu kötüleşti. Plt sayısı 13000 olunca 1 ünite trombosit
aferezi yapıldı. Saturasyonları 4-6 lt/dk, SO2:83, nabız:132/
dk. Kan gazında Ph:7,35 CO2:34 bulundu. Saturasyonları
düşen olgu kardiyopulmoner arrest sonucu kaybedildi.
SONUÇ: Palyatif bakıma yatırılan hastalar komplike tanılara sahip olup, çoğu terminal dönem vakalar olduğundan,
multidisipliner yaklaşımın iyi planlanıp takip edilebilmesi gerekmektedir. Gelişen komplikasyonların boyutları bu
hastalarda daha ciddi seyretmektedir.
ANAHTAR KELİMELER: Palyatif, mide kanseri, pnömotorax.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 138
HUZURSUZ BACAK SENDROMU (HBS) : OLGU SUNUMU
YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, ALİ İHSAN GÜMÜŞ1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, TEVFİK TANJU YILMAZER1,
HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Huzursuz bacak sendromu özellikle istirahat döneminde ortaya çıkan bacaklarda uyuşma, yanma, iğnelenme, karıncalanma, ağrı ve şiddetli hareket ettirme isteği
gibi yakınmalarla kendini gösteren nörolojik bir hastalıktır.
Bu çalışmadaki amacımız, Aile Hekimliği Servisi’nde yatan tip-2 diyabet, hipertansiyon, obezite ve huzursuz bacak
sendromu tanılı hasta üzerinden Aile Hekimliği’ndeki bu tip
multidisipliner vakalara yaklaşıma dikkat çekmektir.
OLGU: 45 yaşında bayan hasta, 20 yıldır tip-2 diyabet, 15
yıldır astım tanısı olan hasta, 6 yıldır insülin kullanıyor.
Bacaklarda ağrı, uyuşma, karıncalanma gibi şikayetler tanımlaması ve kilo vermesi amacıyla polikliniğine yönlendirilmiş. Açlık kan şekeri 239 mg/dl, tokluk kan şekeri 301
mg/dl, HbA1c 10,7 olan hasta tetkik ve kan şekeri regülasyonu amacıyla interne edildi. Hastanın insülin dozu 3x18 Ü
novorapid, 1x36 Ü lantus (gece) şeklinde planlandı. 1800
kcal diyabetik diyet başlandı. Takiplerinde kan şekeri regüle seyretti. Tüm batın ultrasonografide karaciğerde grade
2 hepatosteatoz tesbit edildi. Hastanın nöroloji tarafından
çekilen elektronöromiyelografisi normaldi; mevcut Lyrica
300 mg 2x1 kullanımı kilo artışı nedeni olabileceğinden
yalnız gece tolere edebileceği en düşük dozdan verilmesi
önerildi. Hastanın anemi paneli normal geldi. Huzursuz ba-
217
cak sendromu için başlanan Pramipexol yararlı oldu. Fizik
tedavi tarafından taburcu edildikten sonra poliklinik takibi önerildi; myorelaxan başlandı. Bilateral pretibial ödemi olan hastaya, kalp yetmezliğe yönelik istenen kardiyak
ekokardiyografi ile arteriyel ve venöz doppler sonuçları
normal geldi. Kalp damar cerrahisi açısından ek patoloji
düşünülmeyen, ultrasonografisinde grade-2 hepatosteatoz
olan hastaya Lasix tb 1x ½ başlandı. Takiplerinde huzursuz
bacak sendromu nedeniyle gece uyku bozukluğu şikayeti
olması üzerine psikiyatri önerisi ile mirtazapin 15 mg 1x1
akşam başlandı. Hastanın uyuyamama şikayeti geriledi.
SONUÇ: Ülkemizde HBS sebep olduğu uyku bozuklukları
dolayısıyla önemli sosyal bir problemdir. Huzursuz bacak
sendromu tanısı konulması için bu hastalığa özel herhangi
bir test bulunmamaktadır. Bu nedenle Aile hekimlerin bazı
tanısal kriterler üzerinden bu hastalara tanı koyup toplumdaki bu hastalıkla ilgili farkındalığı arttırıp altta yatan varsa nedene yönelik, yoksa hayat tarzı değişikliği ve destek
tedaviyle hastaları yönlendirmeleri gerekir.
ANAHTAR KELİMELER: Aile Hekimliği, farkındalık, huzursuz bacak.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 139
Gıda Alımını Reddetme Sonucu Kaşeksi Gelişen
Alzheimer Olgusu
YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, ALİ İHSAN GÜMÜŞ1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, TEVFİK TANJU YILMAZER1,
HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Palyatif bakımda en önemli sorunlardan birisi hastaların beslenmesini düzenleyerek gereken kaloriyi alabilmelerini sağlamaktır. Bu amaçla palyatif bakım servisinde
gıda alımı olmayan hastaya yaklaşımı gösteren, Alzheimer
ve beyin tümörü tanılı bir olgu sunulmuştur.
OLGU: Seksenbir yaşında, beyin tümörü, Alzheimer, koroner arter hastalığı, aritmi ve hipertansiyon tanıları olan
bayan hasta; gıda alımını reddetme, kaşeksi ve ateş nedeniyle ileri tetkik ve tedavi amacıyla Aile Hekimliği palyatif
bakım servisine yatırıldı. Hasta kaşektik, yatağa bağımlı,
genel durumu kötü, tam koopere değil, oral hijyeni bozuk,
konjuktivalar soluk, bası yaraları mevcut idi. Anemisi, hipoalbuminemisi ve idrar yolu enfeksiyonu olan hastanın çıkardığı 500 cc olacak şekilde hidrasyonu sağlandı. Albumin
düşüklüğü enfeksiyon nedenli olarak değerlendirildi, öncelikle enfeksiyonun kontrolü sağlanmaya çalışıldı. İdrar kültüründe providencia stuartii üreyen hastaya siprofloksasin
2x400 mg başlandı. Kardiyoloji kliniği tarafından rythmonorm tedavisi kesilerek, beloc zok 2x50 mg’a çıkarılması
önerildi. Demansına yönelik tedavisine devam edildi. 1400
kcal enerji ihtiyacı olan hastaya fortimel energy 4x200 ml
ve 1500 cc serum fizyolojik ile hidrasyon başlandı. Sakral
218
bölgede, sağ ayak parmağında ve sal lateral malleol süperiorunda bası yarası oluşmuş hasta havalı yatağa alındı;
postür değişimi, bactroban ve bepanthen ile her gün kapalı pansumanları yapıldı. Kraniyal tomografisinde kalsifiye
menenjiom belirtilmesi üzerine hasta nöroloji kliniğine danışıldı; Alzheimer tedavisinin devamı önerildi. Albumin değeri 1,8 bulunması üzerine hastaya human albumin %20 100
cc 3 gün verildi. (Kontrol albümin:2,3). Hemoglobulin (Hgb)
değeri 7,4’e kadar gerileyen hastaya 2Ü eritrosit süspansiyonu replasmanı yapıldı. (Kontrol Hgb:11,3). Kan potasyum
(K) düzeyi 2,63 olması üzerine potasyum replasmanı yapıldı. Genel durumu bozuk olan hasta monitörize edildi. Solunum arresti geliştiğinde kardiyopulmoner resusitasyon
başlandı; entübe edildi. Cevapsız hasta exitus kabul edildi.
SONUÇ: Palyatif servisinde yatan hastaların beslenmelerinin sağlanması çoklu organ hasarı ve komplikasyonların
sıkça gelişmesi sonucu oldukça zorlanılan bir konudur. Bu
sebeple palyatif bakım ekibi bu konuda uzmanlaşmış multidisipliner bir ekip olmak zorundadır.
ANAHTAR KELİMELER: Alzheimer, beslenme bozukluğu,
palyasyon.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 140
Aile Hekimliği Palyatif Bakım Servisinde
Serebrovaskuler Hastalık Tanısıyla Yatan
Sosyal Endikasyonlu Bir Olgu
YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, ALİ İHSAN GÜMÜŞ1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, TEVFİK TANJU YILMAZER1,
HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Ülkemizde yaş sebebiyle yaşlı bakım evlerine alınamayan, fakat bakıma muhtaç durumdaki hastaların durumunu ortaya koymak için Aile Hekimliği palyatif bakım
servisine yatırılan afazik serebrovaskuler hastalıklı (SVH),
ailesinin bakımını üstlenmediği bir olgu sunulmuştur.
OLGU: SVH nedeniyle nörolojı yoğun bakım ünitesine yatırılan ve muayenesinde sol üst / alt extremitede plejı olan
hasta, 20 gün nörolojı yoğun bakımda tedavi gördü. Genel
durumu düzelen hasta, tedavisinin devamı ve sosyal endikasyon nedeniyle Aile Hekimliği palyatif servisine yatırıldı.
Muayenesinde sol üstte 4/5 parezi mevcuttu. Önceden başlanan plavix tb 1x1, clexane 0.6 1x1 sc., coraspin 100 tb 1x1,
digoxin tb 1x1, beloc tb 1x1, lasix tb 1x1 tedavisine devam
edildi. Çarpıntı şikayeti olan hasta Kardiyolojı kliniğine danışıldı; ekokardiyografisinde düşük ejeksiyon fraksiyonlu
mitral ve trisiküpid yetmezlik saptandı. Akciğer grafisinde
kardiomegali, sağda fissurü mevcut olan, sıvı balansı +2500
cc. olan, dinlemekle her iki akciğerde staz ralleri bulunan
hastaya konjestif kalp yetmezliği tanısıyla tedavisi başlandı.
Fizik Tedavi kliniğince değerlendirilen hasta rehabilitasyon
programına alındı. İzleminde motor afazisi devam eden, vi-
219
tal bulguları stabil seyreden hastanın taburculuğu planlandı. Ancak hasta yakınlarının bakımı üstlenmemesi üzerine
sosyal hizmetlerle görüşüldü. Hastanın ablası ve oğlu ile
görüşüldü; hastanın durumuna uygun bir kuruluşa yerleştirilebilmesi ile ilgili işlemler ve yasal sorumlulukları konusunda bilgi verildi. Sosyal endikasyon nedeniyle hasta serviste takip edilmeye devam edildi. Takibinde genel durumu
iyi, vital bulguları stabil olan, ek yakınması olmayan hasta
için, 60 yaş altında olduğundan özel bakımevleri ile görüşüldü. Gelirinin uygun olmaması nedeniyle kabul edilmeyen
hasta kendine yetebildiği de gözlendiğinden yakınlarına ve
sosyal hizmet uzmanına da bilgi verilerek taburcu edildi.
SONUÇ: Sunulan bu olguda olduğu gibi birçok hasta, durumu düzelip taburcusu planlandığı halde sosyal endikasyon
nedeniyle yatak işgal etmeye devam edebilmektedir. Sağlık
sisteminin bu tip hastalara yasal prosedürlerle sahip çıkmalı ve bakımını üstlenmek istemeyen aileleri olan bu tip
hastalara bakım imkanları oluşturmalıdır.
ANAHTAR KELİMELER: Endikasyon, sosyal, palyasyon, serebrovaskuler hastalık
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 141
Aile Hekimliği Palyatif Bakım Servisinde Yatan
Trakeo-özofageal Fistüllü Opere Larenks
Kanseri: Olgu Sunumu
YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, ÇAĞRI DURSUN1, TEVFİK TANJU YILMAZER1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1,
HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Aile Hekimliği palyatif bakım servisinde yatan, kimsesi olmayan, komplikasyon gelişmiş ve oral alımı minimal
olan, opere larenks kanserli bir olgu sunularak; bu servisin
hasta profili tanıtılmaya çalışılmıştır.
OLGU: Elliüç yaşında erkek hasta, 8 ay önce larinks kanseri tanısıyla opere edilmiş, oral alım bozukluğu nedeniyle
servisimize yatırıldı. Fizik bakısında; kaşektik görünümde,
sol akciğerde yaygın krepitan raller olup solunum seslerinde yer yer azalma mevcuttu. Eritrosit sedimentasyon
hızı ve C-reaktif protein yüksekliğinin maligniteye sekonder olduğu düşünüldü. Hastanın ruhsal durumu tamamen
bozulmuş, depresif durumda, çevresine karşı ilgisizdi.
Ekibimizin özel ilgi ve yaklaşımı sonucu hastanın özbakımı sağlandı; oturup televizyon izlemeye, beslenmesine ve
söylenenlere özen göstermeye başladı. Hasta, yaklaşık 2 ay
önce, 3 kür kemoterapi ve 1 kür radyoterapi almıştı. Radyoterapi sonrası katı ve sıvı gıdalara karşı yutkunma güçlüğü
olan hastaya nasogastrik sonda takılarak beslenmesi düzenlendi. Su ve sıvı gıdaların hastanın trakeostomisinden
sızdığı gözlendi. Hastanın trakeası endoskopik olarak değerlendirildi. Trakeaözefageal fistülü olan hastaya kaflı kanül takıldı. Hastada aspirasyon sonucu olduğu düşünülen
220
pnömoni bulgusu ve öncesinde kronik obstruktif akciğer
hastalığı mevcuttu. Balgam kültürü sonrası, Avelox tb 1x1
400, Duocid 1 gr flk 2x1, Combivent nebül 4x1, Asist 600 1x1
başlandı. Hasta nazogastrik sonda yoluyla 900 cc fortimel
energy multifibre alıyordu (675 ml sıvı-1350 kkal-54 g protein). Tetkik ve konsültasyonlar sonucu hastaya peruktan
endoskopik gastrostomi (PEG) takılıp maması 6*200 ml’ye
arttırıldı (1200 cc sıvı-900 cc su-1800 kkal-72 g protein).
Kimsesiz hastanın durumuna uygun bir kuruluşa yerleştirilmesinin sağlanması ile ilgili sosyal servis personeli, aile
ve sosyal politikalar il müdürlüğü ile görüşmeler yaparak,
tedavisi tamamlandıktan sonra hastanın bilgisi ve isteği ile
durumuna uygun bir huzurevi ayarlanması sağlandı.
SONUÇ: Palyatif bakım hastalarına, diğer hastalardan
farklı bir yaklaşım gerekir. Aile Hekimliğinin en önemli kriterlerinden olan biyopsikososyal yaklaşım ile aile hekimleri bu hastalara daha rahat yaklaşıp onlara palyasyonları
sırasında faydalı olabilmektedirler.
ANAHTAR KELİMELER: Palyatif, kanser, larenks, ruhsal
durum.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 142
DİYABETİK AYAK OLGU SUNUMU
SELİN HALİLOĞLU1, NADİYE KARABULUT1, GÖKÇEN KÜLAHLI2, SEÇİL ARICA1
1 haseki eğitim ve araştırma hastenesi
2 GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
AMAÇ: Diabetes Mellitus (DM) , insülin eksikliği veya etkisizliği sonucu gelişen, akut ve kronik komplikasyonların
eşlik etmesiyle yaşam boyu süren bir hastalıktır. Diyabetik
ayak, diyabetin en ciddi ve en ağır komplikasyonlarından
biridir. Diyabetik ayak sorunları; birinci basamakta sıklıkla görülen, bireylere biyopsikososyal yönden ve topluma
da ekonomik anlamda yük getiren, önemli bir morbidite ve
mortalite nedenidir. Diyabetli kişilerin yaklaşık %50’si tüm
yaşamları boyunca diyabetik ayak gelişme riski altındadır.
Bu nedenle hem tıbbi, hem sosyal, hem de ekonomik açıdan diyabette yaşanan ayak sorunları oldukça önemlidir.
OLGU: Bilinen 9 yıllık DM 'u olan 49 yaşında erkek hasta
ayaklarında yanma ağrı, sağ ayak başparmağında siyah
renkli yara şikateti ile polikliniğimize başvurdu. Özgeçmişinde DM (9 yıl) , Hipertansiyon (6yıl) , Hiperlipidemi (9 yıl)
olan ve soygeçmişinde özelliği olmayan hasta tek başına
yaşadığını ve ilaçlarını kaybettiği için 3 aydır ilaç kullanmadığını ifade etti. Yapılan tetkiklerinde açlık kan şekeri: 321;
HbA1C: 14 ; üre: 30,6 ; kreatinin:0,71 idi. Hasta kan şekeri
regülasyonu ve diyabetik ayak bakım ve tedavisi için servisimize yatırıldı. Göz muayenesinde Diyabetik retinopatisi
saptanan hastaya durum hakkında bilgi verilip taburculuk
sonrası rutin göz muayenesine gitmesi önerildi. Diyabetik
nefropati şüphesiyle yapılan idrar tahlilinde makroskopik proteinüri ( spot idrar:protein mg/kreatinin mg 4145 )
gözlenmiş olup yine taburculuk sonrası nefroloji poliklinik
kontrolüne de gitmesi açısından bilgilendirildi. Hastanın
sağ ayak baş parmağındaki nekrotik yara ortopedi ve enfeksiyon hastalıklarına konsulte edildi. Hastanın tedavisi
İmipenem 4×250mg ve vankomisin 1gr şeklinde düzenlendi. Hastanın sağ ayak nekrotizan yarası 2 kez debride edilmesine rağmen enfeksiyon devam ettiği için ayak bölgesine
VAK aleti takıldı. Hastaya kan şekeri regülasyonu için İnsülin glargine 1x10 Ünite, hipertansiyonu için Nifedipin 30 mg
221
1x1, perindopril 5mg 1x ½ , Hiperlipidemisi için Fenofibrat
267 mg 1x1, diyabetik nöropatisi için de Thioctic acid 600 mg
1x1 başlandı. Hastanın kan şekeri regüle edilip ayak tedavisi açısından ortopedi servisine devredilerek taburcu edildi.
SONUÇ: Diyabetik kişilerde kan glukoz düzeyleri yaşam
koşullarından belirgin şekilde etkilenir. Özbakımı iyi olan,
kendi kendine takip yapıp gereğinde beslenme, egzersiz ve
ilaç tedavisinde değişiklikler yapabilen hastalarda diyabete
ilişkin komplikasyon gelişimi daha seyrektir. Diyabetik ayak
eğitimle önlenebilir bir komplikasyon olup bu konuda birinci basamak hekimlerine büyük bir rol düşmektedir. Hasta
ve yakınları bilinçlendirilip gerektiği takdirde diyabet hemşiresi ya da diyabet eğitmeni tarafından özel bir eğitime tabi
tutulmalı ve birinci basamak hekimleri tarafından yapılan
periyodik muayeneler ile hasta takip edilmelidir.
ANAHTAR KELİMELER: Diyabetes Mellitus, diyabetik ayak
diyabetik ayak
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 143
MORBİD OBEZİTE VE KOMORBİDİTESİ OLAN HASTANIN
OLGU SUNUMU
SELİN HALİLOĞLU1, NADİYE KARABULUT1, GÖKÇEN KÜLAHLI2, SEÇİL ARICA1
1 haseki eğitim ve araştırma hastenesi
2 GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
AMAÇ: Obezite,vücuda besinler ile alınan enerjinin,harcanan enerjiden fazla olmasından kaynaklanan ve vücut yağ
kitlesinin,yağsız vücut kitlesine oranla artması ile karakterize olan kronik bir hastalıktır. Dünya Saglik Örgütü (DSÖ)
obezite tanımlamaya yönelik bir indeks formüle etmiştir.
(VKİ; Vücut kitle indeksi) (BMİ; body mass index) olarak
adlandırılan bu indeks hastaların (kilogram cinsinden)
ağırlıklarının ve metre cinsinden boylarının karesine bölünmesiyle hesaplanmaktadır. DSÖ,obeziteyi VKI’nin 30 ya
da üzerindeki değerlerde olmasıyla tanımlamaktadır. Yetişkinlerde obezite sınıflandırması: Grup VKI(kg/m2): Normal altı (Zayıf) <18,5 ;Normal Kilolu 18,5 - 24,9 25,0 - 29,9
Obez Sınıf 1; 30,0 - 34,9 Obez sınıf 2; 35,0 - 39,9 Obez Sınıf 3
;(morbid)> 40 Birinci basamak hekimleri olarak toplumun
önemli bir kesimini etkileyen ve genellikle kronik hastalıklarla birlikteliği olan morbid obeziteye yaklaşımı bilmek ve
hastaları bu konuda bilinçlendirmek önemlidir.
OLGU: 66 yaşında erkek hasta batında, testislerde ve bacaklarda şişlik ve nefes darlığı şikayetleriyle hastanemize başvurdu. Özgeçmişinde obezite (8 yıl),alkolik karaciğer sirozu (3 yıl) , kalp yetmezliği (3 yıl), Hipertansiyon (3
yıl),Diyabetes Mellitus (5 yıl) olan hasta propranalol tb 2x
½ ,insülin aspart sabah 24 ünite;akşam 12 ünite,spironolakton 100 mg 2x1 kullanmakta idi.Soygeçmişinde özelik
yoktu.Morbid obez hastanın VKİ:45,1 ve yapılan kan tetkiklerinde albumin :1,66 idi.Albümin replasmanı ve alkolik
dekompanse karaciğer sirozuna bağlı rahatlatıcı abdomi-
222
nal asit örneklemesi yapılması için servisimize yatırıldı.
Hastanın Abdominal USG'sinde batında yaygın asit saptanmış olup,Posterior-Anterior Akciğer (PA Akc) filminde Akc
bazallerinde sıvı mevcudiyeti gözlendi. Hastaya girisimsel
radyoloji tarafından parasentez yapılması denendi,fakat
morbid obeziteye bağlı kalın yağ tabakası nedeniyle yapılamadı.Hastaya albümin replasmanı yapılıp kendi kullandığı
ilaçlara ek olarak bakteriyel peritonit şeklinde değerlendirilip seftriakson 1x2 gram başlandı. Semptomatik tedaviyle şikayetleri azalan hasta,alkol ve obezite problemleri
açısından bilgilendirilip rehabilitasyona ve diyetisyene yönlendirilerek taburcu edildi.
SONUÇ: Obezite tedavisinde genel amaçlar;vücut ağırlığının azaltılması,uzun dönemde vücut ağırlığının daha aşağı
düzeyde tutulması ve daha fazla kilo alınmasının önüne geçilmesidir. Hastanın tedavisine yönelik etkin tıbbi yaklaşımlar;diyet düzenlemesi,fiziksel aktivitenin artırılması,davranışçı tedavi,farmakoterapi ile bunların kombine biçimde
uygulanması ve son çare olarakta cerrahi tedaviyi içine
alır. İyi bir birinci basamak uygulaması için hastayla her
karşılaşmada boy, kilo ve bel ölçümünün yapılması ve kaydedilmesi;dosyalarda VKİ için yer bulunması ve hastalarda
VKİ'nin izlenmesi;obez ve fazla kiloluların diğer risk etmenleri açısından değerlendirilmesi ve düzenli kan basıncı
ölçümü,lipid ve açlık kan şekeri bakılması gerekmektedir.
ANAHTAR KELİMELER: Obezite, komorbidite
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 144
Lomber Pott Absesi: Olgu Sunumu
ÖZGÜR UÇAR1, TEVFİK TANJU YILMAZER1, HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Tüberküloz, kemik ve eklemleri tutabilen; en çok
da omurga ve ağırlık taşıyan kemiklerde (diz, kalça, ayak
bileği) görülen bir hastalıktır. Vertebrayı tutan tüberküloz,
özel olarak “Pott Hastalığı” ismiyle anılır. Tüberküloz tedavisinde ilaçlar doğrudan gözetimli tedavi (DGT) ile düzenli
kullanılmalıdır. Aile Hekimliği kliniğinde yatan lomber Pott
abseli bir vaka sunularak, bu hastalardaki yaklaşım özetlenmiştir.
OLGU: 64 yaşında bayan hasta son 1 aydır olan bel ağrısı
ve oturduğu yerden doğrulamama şikayeti ile polikliniğe
başvurdu. Hastanın çekilen lomber manyetik rezonans görüntülemesinde torakal 12 - lomber 5 vertebralar arasında
psoas kasında ve parapsoas mesafede yağ dokusu içerisinde apse formasyonu oluşturan enflamatuar lezyon gözlendi. İlgili vertebra segmentine bilgisayarlı tomografi eşliğinde drenaj işlemi beyin cerrahi tarafından uygulandı. Alınan
materyal aerob, anaerob, mikoz ve tüberküloz açısından
kültüre gönderildi. Sedimentasyon: 91 mm/saat, Crp: 9,65
mg/dl, Wbc: 12,8 x10^3/uL saptandı. Mevcut klinik bulgu-
223
larla tüberküloz absesi (Pott Hastalığı) düşünülen olguya
İzoniyazid 5 mg/kg/gün, Rifampisin 10 mg/kg/gün, Etambutol 20 mg/kg/gün, Pirazinamid 25 mg/mg/gün oral tablet
olarak başlandı. Bağlı bulunduğu aile sağlığı merkezine
tedavisiyle ilgili bilgi verilerek doğrudan gözetimli tedavisi
sağlandı. Bağlı bulunduğu aile hekimi doğrudan gözetimli
tedavi gözetmeni olarak belirlendi.1 ay sonra ilaç yan etkileri ve tedaviye cevabın izlemi açısından değerlendirilmek
üzere poliklinik kontrolüne çağrılarak taburcu edildi.
SONUÇ: Tüberküloz tedavisi, hem hasta için hem de toplum
sağlığı için yarar sağlamaktadır. Kemik tüberkülozu her ne
kadar bulaştırıcı olmasa da her bir tüberküloz hastasının
tedavisi toplum sağlığına katkıda bulunur. Bu nedenle, tüberküloz hastasının tedavisinde, doğrudan gözetimli tedavi
altında, aile hekimlerinin kontrollerinin rolü büyüktür.
ANAHTAR KELİMELER: Doğrudan gözetimli tedavi, Pott
hastalığı, tüberküloz
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 145
YENİ TANI ROMATOİD ARTRİT HASTASINDA EŞ ZAMANLI
AKCİĞER KANSERİ
GÖZDE KURTEL1, EZGİ YILMAZ1, HÜSEYİN CAN2, SERVET AKAR1
1 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ: Akciğer kanseri, kansere bağlı ölümlerin önde gelen
nedenidir. Sık görülmesi ve önemli mortalite nedeni olması
sebebiyle şüpheli vakalarda akılda tutulmalıdır. Bu sunumda romatoid artrit ve tüberküloz tanısı konulan olguda eş
zamanla squamöz hücreli akciğer kanseri tanısı almasından bahsedilmektedir.
OLGU SUNUMU: Bilinen kronik hastalık ve ilaç kullanımı
olamayan 64 yaşında erkek hastaya 6 ay önce akciğer tüberkülozu tanısı konulmuş ve hastaya tedavi başlanmış.
Soy geçmişinde özellik olmayan hastanın, özgeçmişinde 20
paket/yıl sigara öyküsü olup, yaklaşık 4 aydır bırakmış. El
ve ayak eklemlerinde 1 aydır devam eden ağrı, şişlik şikayeti olan, sabah katılığı tarifleyen hasta, tetkiklerinde RF:
82 IU/ml, CRP:8.06mg/dl, sedimantasyon:97mm/sa, antiCCP:37RU/ml, ANA:(-) WBC:14.000K/uL olarak saptanması
üzerine romatoid artrit ön tanısı ile el ve ayak grafileri çekildi. Eklem aralığında daralma, deviasyon, eklem hareketlerinde kısıtlılık olduğu görüldü. Hastaya metilprednizolon
ve sulfasalazin ile tedavi başlandı. Tüberküloz öyküsü olan
halsizlik, öksürük tarifleyen hastada akciğer grasifi çekildi. Sağ akciğer üst zonda tübeküloz sekeline bağlı olduğu
düşülen kavite görünümü mevcuttu. Ayrıca sağ akciğer
orta zonda 4*4cm’lik homojen dansite artışı olduğu görüldü. Çekilen toraks tomografisinde sağ akciğer apeksinde
geniş bir kavitasyon içeren ve hava bronkogramları barındıran, traksiyon bronşektazilerine ve hacim kaybına neden
224
olmuş fibroatelektatik dansite görüldü. Tüberküloz sekeli
ile uyumlu olduğu düşünüldü. Ancak kavitasyon nedeni ile
reaktivasyon olasılığı ekarte edilemedi. Sağ alt lob apikal segment posteriorunda 43*30*35 mm boyutta düzensiz-spiküle konturlu, ekzentrik bir kavitasyon barındıran
heterojen kontrastlanan solid kitle görüldü. Öncelikle akciğer kaynaklı primer malign tümör olasılığını düşünüldü.
Hastadan tüberküloz reaktivasyonu ekarte etmek amaçlı
PCR, balgam ARB, direkt bakı, mikobakteri kültürü istendi.
Negatif olarak sonuçlandı. Malignite açısından tetkik edilmek üzere girişimsel radyoloji ile biyopsi amaçlı konsülte
edildi. Plevra tabanlı kitleden USG eşliğinde biyopsi uygulandı. Sitomorfojik bulgular küçük hücreli dışı karsinom
(squamöz hücreli karsinom) ile uyumlu idi. Başlanan romatoid artrit tedavisi ile eklem şikayetleri gerileyen hasta
tedavi amaçlı Tıbbı Onkoloji Kliniği’ne devredildi.
TARTIŞMA: Akciğer kanseri, tüm dünyada yaygın olarak
görülür ve kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenidir.
Tüm kanser ölümlerinin yaklaşık üçte birini oluşturur.
Asemptomatik akciğer kanserli olguların erken evrede olduğunun düşünülmesi, risk gruplarında tarama yapılmasını gündeme getirmiştir. Ancak henüz bir tarama stratejisi
geliştirilememiştir. Semptomatik ya da şüpheli bireyler ise
zaman kaybetmeden tanı için ayrıntılı tetkik edilmelidir. Sık
görüldüğü unutulmamalı ve başka tablolarında eşlik ettiği
vakalarda kolayca maskelenebileceği akılda tutulmalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 146
EPİSTAKSİS İLE BAŞVURAN YENİ TANI WEGENER
GRANÜLOMATOZU HASTASI VE KLİNİK YAKLAŞIM
GÖZDE KURTEL1 , PINAR ÜZGEÇ1, EZGİ YILMAZ1, HÜSEYİN CAN2, SERVET AKAR1
1 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ VE AMAÇ: Wegener granülomatozu (WG) küçük ve
orta çap arterleri tutan, başlıca üst ve alt solunum yollarını ve böbreği etkileyen, sistemik nekrotizan granülomatöz, ANCA ilişkili bir vaskülit tipidir. Geliştirilen yeni tedavi seçeneklerine rağmen halen yüksek mortalite oranları
izlenmektedir. Hastalığın erken tanı ve sağaltımı prognozu
etkilediği için kuşkulu olgular dikkatle gözden geçirilmelidir. Bu sunumda nadir görülen ve birçok klinik patoloji ile
karışabilen WG’ye klinik yaklaşım üzerinde durulmaktadır.
OLGU SUNUMU: 19 yaşında erkek hasta 3 haftadır uyluklar
ve dizlerde daha belirgin olmak üzere uykudan uyandıran
yaygın vücut ağrısı, burunda kanamalar, öksürürken kan
gelmesi şikayeti ile başvurdu. Bir kez ateş yüksekliği olan
olguda sedimantasyon, CRP yüksekliği saptanması üzerine
interne edildi. Hastanın istenen tetkiklerinde bun:25mg/dl,
kreatinin:1.69mg/dl, LDH:1199U/L, tam idrar tetkiki: 1008
dansite,+ protein, ++++eritrosit şeklinde saptandı. 24 saat
idrar biriktirilen hastada protein 1875 mg olarak bulunurken, cANCA 1/10 dilüsyonda + olduğu görüldü. Hastadan
paranasal sinüs ve toraks tomografileri çekildi. Toraks
tomografisinde her iki akciğerde değişik lob ve segmentlerde dağınık, yamalı, şekilsiz buzlu cam tarzında dansite artımı-infiltrasyon alanları, sağ akciğerin alt lob-bazal
kesiminde 5-5.5 cm genişlikteki alanda içinde hava bronkogramları saptandı. Ultrason eşliğinde hastadan renal
225
biyopsi yapıldı. Biyopsi sonucu; fokal segmental glomerülonefrit (Grade I fibrozis +, pauci-immun glomerülonefrit)
olarak değerlendirildi. Paranasal sinüs tomografisi ile birlikte kulak burun boğaz bölümünce değerlendirilen hastada sinüs tutulumu olduğu, kanamaların buna bağlı gelişmiş
olabileceği belirtildi. Patoloji ve antikor sonuçlarıyla WG
düşünülen hastaya kreatinin değerlerinde de progresyon
olması nedeni (gelişinde 1.69mg/dl olan kreatinin 3.43 mg/
dl’ye kadar çıktı) ile 3 gün 1 gr pulse kortikosteroid verildi. Premedikasyon ile siklofosfamid verildi. Ardından oral
kortikosteroid 1gr/kg ve trimetoprim-sulfametoksazol ile
tedavisine devam edildi. Tedavi ile hastanın kreatinin değeri 1.39mg/dl’ye geriledi. Sedimantasyon, CRP normale döndü. Burun kanamaları düzeldi. Hasta Romatoloji poliklinik
takibine alınarak önerilerle taburcu edildi.
TARTIŞMA: Wegener granülomatozusu olgularının %90
oranında başvurma nedeni üst solunum yolu yakınmalarıdır. Kanlı burun akıntısı ve kronik sinüzit başlıca bulgulardır. Hastalığın sistemik olması ve birbiriyle alakasız gibi
görülen semptomlarla başlaması nedeni ile tanıda gecikmeler yaşamaktadır. Hastalığı düşündürecek yakınmalar
ve bulguların varlığında ayırıcı tanıda WG düşünülmeli,
hastalığın tanısı için gerekli incelemeler hızla yapılmalı ve
tanı konulan olgularda uygun tedavi verilmesi için derhal
yönlendirilmelidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 147
PLATELET FAKTÖR 4 POZİTİF OLGUDA VENA CAVA
FİLTRESİ
TAMER SEÇKİN, ABDULLAH ALTAŞ, AYŞE KULAKCI GÜRBÜZ, SİNAN KAZAN, EMEL AHISHALI ERİM,
EKREM ORBAY, MEHMET SARGIN
KARTAL DR.LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Heparin ile ilişkili trombositopeni (hit) nadir görülen,
kanama veya trombozlar ile seyredebilen ciddi bir komplikasyondur.Trombosit düzeyinde hafif bir düşüşün olduğu
tip 1 formu ile ciddi trombositopeni ve trombozlarla giden
tip 2 formları vardır.Platelet faktör 4 (pf4) antikor pozitifliği genel popülasyonda %3 ile 8 arasında saptanabilse de
hit düşünülen olgularda pf 4 pozitifliği kesin tanı koydurmaktadır.Biz burada acil hemodiyaliz endikasyonu konan
ve sonrasında hit geliştiği pf 4 antikor pozitifliği varlığıyla
kanıtlanan bir olguyu sunuyoruz.
OLGU: 57 yaşında erkek hasta idrar çıkışında azalma şikayetiyle acil servise başvurdu.Genel durumu iyi,şuuru
açık,koopere ve oryante idi.Fizik muayenesinde ateş:36,9°c
nabız:98/dk ta:125/70 mmhg.Batın muayenesinde defans,rebound ve glob yoktu.Hastaya foley idrar sondası takıldı ve idrar çıkışının olmadığı görüldü.Özgeçmişinde 1 yıl
önce tanı konmuş mesane kanseri dışında özellik yoktu.
Hastanın üriner sistem usg'sinde bilateral grade 2 hidroüreteronefroz izlendi.Üre-kreatinin değerleri yüksek olan
hastada post renal akut böbrek yetmezliği düşünüldü.Acil
hemodiyaliz endikasyonu nedeniyle anestezi tarafından
sağ femoral vene geçici hemodiyaliz katateri yerleştirildi.
Hasta ilk hemodiyalize alındıktan sonra trombosit değerlerinde hızlı bir düşüş başladı.Hit olabileceği düşünülerek diyalize heparinsiz devam edildi.Trombositi en düşük
28000/mm3 olan hastaya ara ara trombosit süspansiyonu
da verildi.Hastanın takipleri sırasında hemodiyaliz amaçlı
takılan katater yerinde şişlik ve kızarıklık olması üzerine
çekilen alt ekstremite venöz doppler usg'sinde sağ femoral
vende akut tromboz tespit edildi.Hastada tromboz da gelişmesi nedeniyle hit tanısını kesinleştirmek amacıyla pf4
antikoru çalışıldı.Pf4 pozitif saptanarak hit tanısı kesinleşen hasta üroloji ile konsülte edildi ancak trombositopeni
nedeniyle nefrostomi takılamadı.Hematoloji ile konsülte
226
edilen hastaya yakın trombosit takibi,vena cava inferior
filtresi takılması,hemodiyalize heparinsiz devam edilmesi
önerildi.Hastaya vena cava inferior filtresi takıldı.Takiplerinde trombositopenisi düzelen hastaya üroloji tarafından
bilateral nefrostomi takılması sonrası idrar çıkışı artarak
diyaliz ihtiyacı ortadan kalktı.Hastaya rivaroksaban başlanarak poliklinik kontrolüne gelmek üzere taburcu edildi.
TARTIŞMA: Hit, ciddi trombositopenisi olan ve glomerüler
filtrasyon hızı 30 ml/dk'nın altında olan olgularda tedavisi oldukça zor bir sendrom olup ne yazık ki türkiye'de bu
durumdaki hastalar için tedavi seçeneği kısıtlıdır.Heparin
dışı antikoagülanlardan argatroban,danaproid ve lepirudin
türkiye'de mevcut değildir.Fondaparinuks ve rivaroksaban
türkiye'de mevcut olup hit'li hastalarda kullanımı için endikasyon dışı onay gerekmektedir.Bu nedenlerle bu grup
hastaların tedavisi oldukça zordur.
OLGUYA AİT VENA CAVA FİLTRESİ
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
V.FEMORALİS'TEKİ TROMBÜSÜN DOPPLER USG GÖRÜNTÜSÜ
227
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 148
WARFARİN SÜPER ETKİSİ
ABDULLAH ALTAŞ, TAMER SEÇKİN, MUHAMMED BURAK ÖLMEZ, EKREM ORBAY, MEHMET SARGIN
KARTAL DR. LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Warfarin,K vitaminin yeniden aktifleşmesini sağlayan epoksit redüktazı inhibe ederek pıhtılaşma faktörlerinden Faktör II,VII,IX ve X'u azaltır.Hastaların warfarine yanıtı;
yaş,cinsiyet,vücut kitle indeksi,yeme alışkanlıkları,birlikte
kullandıkları diğer ilaçlar ve kalıtsal nedenlere bağlı metabolizma farklılıklarına bağlı olarak değişmektedir.Biz
burada genetik olarak warfarini karaciğerde metabolize
eden enzimlerinde defekt sonucu on beş günlük tedavide
warfarin süper etkisi geliştiğini düşündüğümüz bir vakayı
paylaşmak istiyoruz.
OLGU: 46 yaşında erkek hasta.INR yüksekliği nedeniyle
hematoloji polikliniğine başvurdu.Fizik muayenesi doğaldı.Bilinen koroner arter hastalığı,konjestif kalp yetmezliği, diyabet ve hipertansiyon öyküsü olan hastanın üç ay
önce pnömoni nedeniyle göğüs hastalıkları servisinde yatışı sırasında ani nefes darlığı gelişmesi üzerine yapılan
tetkiklerinde pulmoner emboli saptanmış ve enoksaparin
0,6 cc,warfarin 5 mg tedaviye eklenmiş.Pnömonisi ve nefes darlığı gerileyen hastanın INR'si 2'ye kadar yükselince
poliklinik kontrolüne gelmek üzere taburcu edilmiş.On beş
gün sonraki kontrolünde INR'si 23 olarak ölçülmesi üzerine warfarin tedavisi stoplanarak tekrar interne edilmiş.K
vitamini ve TDP replasmanı ile INR 4'lere kadar gerilemiş.
Takiplerinde INR değerleri 9'a kadar tekrar yükselen hastanın herhangi bir kanaması olmamış.Hastanın pulmoner
emboli öyküsü nedeniyle bakılan Metilen Tetrahidro Folat
Redüktaz Mutasyonu,Protrombin Gen Mutasyonu,Faktör
228
5 Leiden Mutasyonu negatif olarak saptandı.Hastanın INR
değerinin giderek yükselmesi üzerine hemodiyaliz açısından nefroloji konsültasyonu istendi.Warfarinin non-dialisable bir molekül olduğu ve yağ dokuya çökmesi nedeniyle
diyaliz önerilmedi.Hastanın yirmi gün boyunca 5 mg/gün
warfarin kullanımı ile INR değerlerinin 23'e kadar yükselmesi karaciğerde warfarini yıkan enzimde defekt nedeniyle
warfarin süper etkisi olarak değerlendirildi.INR normal değerine ulaşana kadar hasta oral K vitamini verilerek izlendi
TARTIŞMA: Hastaların warfarine verdiği yanıtta pek çok
faktörün rol oynadığı görülmüşse de yapılan araştırmalar
özellikle de warfarin metabolizmasında etkisi olan kalıtsal
değişiklikler ile warfarin dozu arasındaki ilişki daha belirgin ortaya konmuştur.Yapılan bazı çalışmalara göre warfarin tedavisi alan hastaların %15'i beklenilen cevabın aksine
kanama bulguları göstermekte ve hatta %1 oranında ilaca
bağlı kanamalar nedeni ile ölüm görülebilmektedir.ABD'de
Federal Drug Association(FDA) tarafından 2005 yılından
itibaren warfarin tedavisi başlanmadan önce karaciğerde
warfarini metabolize eden CYP2C9(sitokrom P450 izoenzim 2C9) ve VKORC1(Vitamin K epoksit redüktaz kompleksi)
genetik varyasyonlarına bakılması gerekliliğine karar verilmiş olmakla birlikte ülkemizde şu anda bu varyasyonlara
sadece özel laboratuvarlarda yüksek ücretle bakılabilmektedir.Bu nedenle tedavinin başlangıcında haftada iki kez,sonra haftalık,ardından her iki ile üç haftalık arayla INR
kontrolü yapılmalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 149
FİZİK MUAYENEDEN LENFOMA TANISINA: OLGU SUNUMU
MERVE MELİKOĞLU, NUSEYBE AKBAL, ABDULLAH ALTAŞ, N. BİLGE KALKAN, MEHMET SARGIN
DR. LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Marjinal zon lenfomalar (MZL); B lenfositlerden köken alan lenfomalardır. Yavaş seyirli olup ortalama survileri 10 yıldır. Dünya Sağlık Örgütü’nün sınıflamasına göre üç
tipe ayrılırlar: 1)Splenik MZL, 2) Nodal MZL, 3) Ekstra-nodal MZL. Splenik MZL splenomegali, periferik kan ve kemik
iliği tutumu ile karakterizedir.Tüm lenfomaların %1-2’sini
oluştururlar.Periferik kan tutulumu ileri evrelerde görülür.
Lenf nodu tutulumu sıra dışıdır.Çalışmamızda izole karın
ağrısı ile gelen, fizik muayenesinde splenomegali tespit
edilmesi ile tetkik edildiğinde MZL tanısı alan kadın hasta
sunulmuştur.
OLGU: Bilinen sistemik bir hastalığı olmayan 39 yaşında
bayan hasta polikliniğimize yaygın karın ağrısı şikayeti ile
başvurdu.Aile içi şiddet görüp sık sık sağlık kuruluşlarına
darp ve konversif bozukluklarla müraacat eden hastanın,
özgeçmişinde ve soygeçmişinde başka özellik yoktu.Fizik
muayenesinde batın distandü görünümdeydi. Kot altında
inguinale kadar inen splenomegali palpe edildi. Tam kan
sayımında; Hb: 4.8 g/dl, PLT: 60.000/mm3, WBC: 2050(NEU:
1030)/mm3 görülerek pansitopeni saptandı.Periferik yayması hipokrom mikrositer anemi ile uyumluydu. Hastamız
ileri tetkik ve tedavi amacıyla hastanemiz dahilliye servisine yatırıldı. Tüm batın USG “Karaciğer ince granüler yapıda
(karaciğer S?), batında serbest mayi, dalak boyutu 242 mm”
olarak raporlandı. Karaciğer sirozuna yönelik sorgusunda
hastanın alkol veya bitkisel ilaç kullanımı yoktu. Viral hepatit belirteçleri, AMA ve ASMA negatifti. AST: 16 U/dl, ALT:
229
19 U/dl, LDH: 205 U/dl, İndirekt BİL: 0.40 mg/dl, Direkt BİL:
0.10 mg/dl, INR: 1.2, albümin: 4.2 g/dl olarak normal saptandı. Hastanın endoskopisinde Grade 1 özefagus varisleri görüldü. Portal Doppler USG’de portal ven çapı 19 mm
ölçüldü, portal hipertansiyon ile uyumlu olarak değerlendirildi. USG’de portal ven trombozu görülmemesi üzerine
portal ven BT-anjiografi yapıldı.Tromboz saptanmadı, karaciğer normal olarak değerlendirildi. Tru-cut karaciğer
biyopsisi parankim hücrelerinde dejenerasyon ve rejenerasyon bulguları ile nonspesifikti. Karaciğer sirozu ekarte
edildi. Splenomegalinin hematolojik nedenlerinin değerlendirilmesi için kemik iliği biyopsisi yapıldı.Patolojik inceleme sonucu intertisyel ve paratrabeküler alanda agregat
oluşturan matür küçük B lenfoidproliferasyon CD20 (+) olarak değerlendirildi. Akım sitometrik bulgular ve splenomegali ile birlikte değerlendirildiğinde Splenik Marjinal Zone
Lenfoma lehine yorumlandı. Hematoloji bölümü tarafından
kemoterapi programına alındı.
SONUÇ: Karın ağrısı, birinci basamak polikliniklere ve acil
servislere en sık başvuru nedenlerinden biridir. Etyolojide
konversif bozukluklardan akut karın tablolarına kadar uzanan geniş bir yelpaze değerlendirilmelidir. Olgumuz karın
ağrısından başka bir şikayeti olmayan bir hasta iken fizik
muayenesinde splenomegali tespit edilmesi ile tetkik edilmiş ve lenfoma tanısı konmuştur. Biz bu olgu ile fizik muayenenin önemine bir kez daha değinmek istedik.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 150
LEGG-CALVE PERTHES
GÖKÇEN KÜLAHLI1 , SEMA ERDOĞMUŞ1, ZUHAL AYDAN SAĞLAM1, MÜFERRET ERGÜVEN2
1 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ
2 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ PEDİATRİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Legg-Calve-Perthes (LCP), etyolojisi tam olarak
bilinmeyen, çocukluk yaş grubunda femur başı kanlanmasının bozulmasıyla gelişen bir hastalıktır. Birinci basamak
polikliniklerimize bacak ağrısı şikayetiyle başvuran çocukluk yaş grubu hastalarında öncelikle aklımıza gelen tanılar, büyüme ağrıları ve travma olmakla birlikte erken tanı
sayesinde gelişebilecek komplikasyonları önlenebildiği için
Perthes akılda tutulması gereken önemli bir hastalıktır.
OLGU: 5 yaşında erkek hasta yaklaşık 1 aydır şiddetlenen
sol bacakta ağrı ve topallama şikayetleriyle kliniğimize
başvurdu. Hastanın 9 ay öncesinde benzer şikayetlerle yatırıldığı öğrenildi. O tarihteki yatışında akut faz reaktanları
ile viral markerları, Salmonella, Brucella testleri negatif
bulunan hastanın sol kalça MR’ında sinovit ve reaktif femur
baş ve boyun ödemi saptanmış. Hastada ateş yüksekliği
bildirilmemiş ve yatışı süresince de saptanmamış. Soy geçmişinde baba ve iki kardeşinde FMF hastalığı, yakın akrabalarda romatizmal hikaye pozitifliği olan hastada genetik
yapısına sekonder gelişmiş romatolojik tablo ile uyumlu juvenil artrit düşünülerek prednol 2mg/kg/gün tedavi
başlanmış. Hasta şikayetleri tam düzelmemekle beraber
yatışının onbeşinci gününde ağrı ve topallaması azalarak
taburcu edilmiş. Ancak ağrı ve topallama şikayetlerinin artarak tekrarlaması üzerine 7.5 ay sonra tekrar başvurdu.
Muayenesinde genel durumu iyi idi. Fizik muayenesinde sol
230
bacakta hareketle ağrı dışında özellik saptanmadı. Pelvis
grafisinde sol femur epifizi deforme ve normalden küçük,
eklem aralığı geniş bulundu. Kalça USG’de sol taraf sinoviyal kalınlığın sağa nazaran arttığı saptandı. MR’da sol
femur baş ve boynu normalden geniş olup (Coxa magna deformitesi), epifizde subkondral skleroz saptanmıştır. Tüm
bulgular LCP ile uyumlu bulunup, ortopedi konsültasyonu
ile tanı kesinleştirilmiştir. Tedavide ana amaç eklem hareket açıklığının korunması olup, hastamız uygun atele alınıp,
antienflamatuar tedavi ve istirahat önerildi. Hastamızın halen ortopedi polikliniği tarafından sürekli takibi yapılmakta
ve operasyon düşünülmemektedir.
TARTIŞMA: Etyolojisi ve ideal tedavi yöntemi halen net bilinmeyen bu hastalık sıklıkla 2-12 yaş arası erkek çocukları
etkilemektedir. Fizyopatolojisinde femur başının nekrozu
sonucu kalça ekleminde fonksiyon kaybı yer alır. Tutulumun evresine göre karar verilen konservatif veya cerrahi
tedavi yöntemlerinin ana amacı eklem fonksiyonunun korunmasını sağlamaktır. Sık rastlanmamakla beraber ağrı
ve topallama şikayetiyle birinci basamağa başvuran 2-12
yaşları arasındaki erkek çocuklarda bu olası deformiteyi
düşünmek erken tanıyla sekel gelişimini önleyebilir.
ANAHTAR SÖZCÜKLER: Legg-Calve-Perthes hastalığı, femur başı, aseptik nekroz
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 151
ALBENDAZOL KULLANIMINA BAĞLI TOKSİK HEPATİT
AYŞE KULAKCI GÜRBÜZ, TAMER SEÇKİN, NURŞEN ÖZTÜRK, EMEL AHISHALI ERİM,
MEHMET SARGIN
KARTAL DR.LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ1
GİRİŞ: Toksik hepatitler,ilaçlar ve ilaç dışı hepatotoksik
ajanlarla meydana gelen reaksiyonların tamamını kapsayan genel bir terimdir.Oluşum mekanizmalarına göre tahmin edilebilir (intrinsik) ve idiosenkrazik hepatotoksisite
olmak üzere iki grup olarak tanımlanmaktadır.İntrinsik
grup,toksisite potansiyeli bilinen ilaçların çoğunlukla çoklu dozlarıyla meydana gelirken;idiosenkrazik grup o ilacı alanların sadece bir kısımında dozdan bağımsız olarak
meydana gelen tahmin edilemeyen reaksiyonları kapsar.
Biz burada antihelmintik bir ajan olan albendazolün kullanımı sonrası toksik hepatit tablosuyla gelen bir vakayı sunuyoruz.
OLGU: 12 yıldır inaktif hepatit b enfeksiyonu nedeni ile takip
edilen 38 yaşında kadın hasta,halsizlik ve bulantı yakınmasıyla gastroenteroloji polikliniğine başvurdu.Ateş:36.8°C,ta:125/75 mmhg, nabız:78/dk olan hastanın fizik muayenesi doğaldı.Tetkiklerinde ast:231 alt:476 total bilirubin:1.8
Inr:1.1 Trombosit:227.000 Saptandı mevcut tablo ile öncelikle hepatit b aktivasyonu olabileceği düşünüldü hbv-dna'sı
ve anti- delta antikoru negatif olan hastanın ayrıntılı anamnezinde oğlunda saptanan parazit için verilen aile tedavisi
nedeniyle 7 gün önce 3 gün süreyle albendazol tablet 1x1
231
kullandığı öğrenildi.Alkol ve bitkisel ilaç kullanım öyküsü
olmayan hastanın karaciğer fonksiyon testlerindeki yüksekliğin albendazol kullanımına bağlı olabileceği düşünüldü.On gün sonraki tetkiklerinde transaminaz düzeylerinde
düşme gözlenmesi üzerine ast,alt kontrolü önerildi.Ondört
gün sonraki tetkiklerinde ast,alt,albümin,bilirubinleri,ınr'si
normal sınırlarda saptanan hasta albendazol kullanımına
bağlı akut toksik hepatit olarak değerlendirildi.
TARTIŞMA: Toksik hepatitler,sıklıkla parasetamol, halotan, izoniazid, rifampisin,sodyum valproat,non-steroid anti
inflamatuar ilaçların kullanımı sonrası karşımıza gelmekteyse de toplumda sık kullanılıp yan etki profili düşük ilaçlarla da karşımıza gelebilmektedir. Toksik hepatit bulguları
ajana maruziyetten saatler,günler hatta aylar sonra bile
ortaya çıkabilmektedir. Bizim olgumuzdaki transaminaz
yüksekliğine sebep olabilecek diğer nedenler araştırılmış
ve herhangi bir sebep bulunamamıştır. Toksik hepatitlerin
spesifik bir tedavisi olmayıp toksik ajana maruziyetin ortadan kalkmasıyla karaciğer disfonksiyonu kendiliğinden
düzelebilmektedir.Klinik ve biyokimyasal olarak karaciğer
disfonksiyonu ile gelen hastalarda toksik hepatitin de akla
gelmesi gerekmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 152
Travma Öyküsü Olmadan Gelişen Kemik Ağrısı
Olgusu
SERVET YÜKSEL1, YALÇIN BOZKURT2, ENGİN İLKER ÇİÇEK3, ÜMİT AYDOĞAN4, OKTAY SARI4,
İ.ETHEM KARAŞEN5
1 CENGİZ TOPEL DENİZ HAVA K.LIĞI BİRİNCİ BASAMAK MUAYENE MERKEZİ KARTEPE/KOCAELİ
2 GÖLCÜK ASKER HASTANESİ RADYOLOJİ SERVİSİ GÖLCÜK/KOCAELİ
3 GÖLCÜK ASKER HASTANESİ ORTOPEDİ VE TRAVMATOLOJİ SERVİSİ GÖLCÜK/KOCAELİ
4 GÜLHANE ASKERİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI ETLİK/ANKARA
5 GÖLCÜK ASKER HASTANESİ BAŞTABİPLİĞİ GÖLCÜK/KOCAELİ
GİRİŞ VE AMAÇ: Enkondromlar, sıklıkla 10 veya 20’li yaşlarda görülen, erkek ve kadında görülme oranları eşit, kıkırdak orjinli ve benign karakterde tümörlerdir. Sıklıkla el
ve ayak falankslarının santralinde görülebildiği gibi, femur
ve humerus gibi büyük kemiklerde de görülebilir. Biz bu olgumuzda travma öyküsü olmadan kolunda ağrı şikayetiyle Birinci Basamak Muayene Merkezimize müracaat eden
hastanın ağrı etyolojisini araştırırken, kemikte bir kitle
olabileceğini ve özellikle, direkt grafinin tanıdaki önemini
göstermeyi amaçladık.
olduğu gibi özellikle, travma öyküsü olmayan hastalarda da
kemikte bir lezyon olabileceği akılda tutularak direkt grafi ile değerlendirilmelidir. Tespit edilen bir lezyonun erken
tanısı, takibi ve zamanında yapılacak cerrahi müdahalesi,
hem sağkalım oranlarını arttıracak hem de tedavi maliyet
oranlarını azaltacaktır. Bu durumda, birinci basmakta görev
yapan tüm aile hekimi ve aile hekimliği uzmanlarına büyük
görev düşmektedir.
OLGU: Sağ kol üst kısmında ağrı şikayeti olan 21 yaşındaki
erkek hastanın yapılan fizik muayenesi sonucunda, humerus üst kısmında lokalize olmuş, çevre dokularda ısı artışı ve şişlik göstermeyen ağrı tespit edildi. Vital bulguları
ve diğer sistemik muayeneleri normaldi. Hastanın direkt
grafilerinde sağ humerus proksimal metafizyodiafizer kesiminde, intramedüller alanda lokalize olan, düzgün sınırlı,
dar geçiş zonu ve sklerotik rimi bulunan, yaklaşık 1x1 cm
boyutlu litik lezyon tespit edildi (Resim 1). Aile öyküsü özellik arz etmeyen hasta, ileri tetkik ve tedavi amacıyla ortopedi polikliniğine sevk edildi. Yapılan bilgisayarlı tomografisinde lezyonun intramedüller alanda olduğu, anteriorda
korteks ile temas ettiği ve minimal endosteal çentiklenme
yaptığı, mineralize matriksi olduğu ve bu görüntünün enkondrom ile uyumlu olduğu rapor edildi (Resim 2).
TARTIŞMA VE SONUÇ: Enkondromlar, sıklıkla 1 ve 2. dekatlarda görülmekle birlikte, her yaşta karşımıza çıkabilen
kemiğin benign seyirli tümörlerdir. Çoğunlukla sessiz seyreder, fakat nadir de olsa maligniteye dönüşme olasılıkları
vardır. Bu nedenle takibi önemlidir. Bilindiği gibi ağrı birinci
basmak hekimlerinin çok sık karşılaştığı semptomlardan
biridir. Kas iskelet sistemi kaynaklı ağrının orijinini belirlemede en sık kullanılan tetkik, direkt grafilerdir. Olgumuzda
232
humerus grafisi
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
humerus BT
233
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 153
Bir İnternet Bağımlısı Ergen Olgu
HAKAN MUT1, NURDAN TEKGÜL2, FIRAT YAMAN1, CAN ACAR1, AHMET SERKAN ALTAŞ1, KURTULUŞ
ÖNGEL3
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, ALSANCAK GENÇLİK DANIŞMANLIK VE SAĞLIK
HİZMETLERİ MERKEZİ, ÇİDEM
3 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: İnternet bağımlılığı terimi, genel olarak internetin
aşırı kullanılması isteğinin önüne geçilememesi, internete
bağlı olmadan geçirilen zamanın önemini yitirmesi, yoksun
kalındığında aşırı sinirlilik ve saldırganlık hali bulunması,
kişinin iş, sosyal ve ailevi hayatının giderek bozulması olarak tanımlanabilir. Bu bildiri ile internet bağımlısı bir ergen
sunularak, konunun önemi vurgulanmaya çalışılmıştır.
OLGU: 13 yaşında, erkek olgu, bekar, ortaokul 8. sınıf öğrencisi, 06/12/2013 tarihinde ailesinin isteğiyle polikliniğe
başvurdu. Başvuru nedenleri; okul devamsızlığı, sabah
kalmada zorlanma ve internet fazla vakit geçirmeydi. Hasta, ailesiyle birlikte yaşamakta, babası serbest meslek sahibi, lise mezunu; annesi öğretmen, üniversite mezunu ve
ailenin tek çocuğuydu. Özgeçmişinde özellik bulunmamakta; fizik muayene ve laboratuvar bulguları olağandı. Kilosu
60 kg (%50-75), boyu 172 cm (%75-90), Tanner evre-3 idi.
Babası ile arasının çok iyi olduğu, arada sinir olduğu durumların olduğu öğrenildi. Annesi daha otoriter ve disiplinli, bilgisayar konusunda annesi ile tartışmalarına rağmen,
annesine güvenmekteydi. Üç okul arkadaşı ile çok iyi anlaştığını ve her şeyini onlarla paylaştığını belirtti. Okulu
sevdiğini, sabah kalktığında telefonundan oyunlarla ilgili
videolar izlediğinden ve videonun yarım kalmasını istemediğinden okula gitmek istemediğini belirtti. Basketbol,
234
futbol ve voleybolu sevmekte, basketbol kulübüne gitmekteydi. Bir dönem gitar çalıyormuş fakat bırakmış. İngilizce
ve pop müzik dinlemeyi seviyor. Arkadaşları ile gezmekten
hoşlanıyor. Flörtü yok. Madde kullanımı yok.
SONUÇ: Gencin geliş nedenleri, annesinin düşünceleri ve
yorumları dinlendi. Gencin internet ve bilgisayar konusunda zaafları olduğu düşünüldü. İletişim teknolojisi konusunda ve ev kuralları konusunda “sınır koyma” becerileri
geliştirebilmeleri amacıyla aile ve ergene ergen psikoloğundan randevu verildi. İzlemlerinde vücut ağırlığı düşük
olduğu için beslenme ile ilgili eğitim verildi. Kansızlığı için
demir preparatı verildi. İzleminde, en son oynadığı internet
oyununu bitirdiği ve bu oyunu oynamayı bıraktığı öğrenildi. Düzenli ders çalışma konusunda desteğe ihtiyacı olması
nedeniyle annesi ile işbirliği oluşturularak destek sağlandı. Genç ile anlaşma yapılarak internet sınırlaması getirildi.
Ödül olarak; beğendiği bir diziyi seyretme hakkı verildi. Bedel olarak ise; günlük internet süresinin kısıtlanması kararı verildi. Anne denetimi gerekliliği ve ne şekilde olacağı
anneye ve gence anlatıldı. Anne ve gencin işbirliği ile okul
başarısı yükseldi.
ANAHTAR KELİMELER: Bağımlılık, internet, ergen
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 154
Ergenlikte Beslenme Bozukluğu Olgusu
HAKAN MUT1, NURDAN TEKGÜL2, FIRAT YAMAN1, CAN ACAR1 , AHMET SERKAN ALTAŞ1, KURTULUS
ONGEL3
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, ALSANCAK GENÇLİK DANIŞMANLIK VE SAĞLIK
HİZMETLERİ MERKEZİ, ÇİDEM
3 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Sağlıklı bir beslenme alışkanlığının kazanılmasında
çocukluk ve gençlik dönemi özel bir öneme sahip olup, diyabet, hipertansiyon ve obezite gibi sağlık sorunlarının bu
dönemlerdeki yanlış beslenme alışkanlıklarından kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Bu bildiri; bir ergende ortaya
çıkabilecek beslenme bozukluklarına yol gösterici olması
amacıyla hazırlanmıştır.
OLGU: 15 yaşında kadın olgu, bekar, lise 1. sınıf öğrencisi,
26/04/2013 tarihinde polikliniğe başvurdu. Annesi, merkezi bir arkadaşından öğrenmiş ve ergene söylemiş. Genç,
kendi isteği ile geldi; kilolu olduğunu düşünüyor, annesi ile
telefon kullanımı ve odasını toplaması konusunda tartışıyorlar. Ailesiyle birlikte kalıyor. Baba, matbaacı, üniversite
mezunu; anne üniversite mezunu, emekli öğretmen. Bilkent Üniversitesi psikolojide öğrenci 18 yaşında bir ablası
var. Özgeçmiş, soygeçmişinde özellik yok. Başvuru esnasında halsizlik ve yorgunluk şikayeti var. Fizik muayenesinde özellik yok. Tanner evre-4. Kilo 85kg (%97 ↑), boy 166
cm (%75-90), vücut kitle indeksi 30,9 kg/m2, hafif anemisi
mevcut. Kendi isteğiyle başvurmuş, fazla kilolu olduğunu
düşünüyor, yeme alışkanlığı iyi değil. Annesiyle telefon ve
oda toplanması konusunda tartışmaları mevcut. Ailesini
seviyor. Sırlarını ve özel konuları daha çok annesiyle paylaşıyor, baba ile de arası iyi, ablası Ankara’da olduğundan
ayrılar. Arkadaşlık ilişkileri iyi, arkadaşları ile iyi anlaşıyor.
235
Üç tane okul arkadaşı ile çok iyi anlaştığını ve her şeyini
onlarla paylaştığını belirtti. Okulla ilgili sorunu yok, okulunu seviyor. Almanca ve İngilizce dersleri zayıf. Dil öğrenme konusunda isteksiz ve kavramakta güçlük çekiyor.
Diğer dersleri orta-iyi. 8.sınıfta ortalaması %98 imiş ancak o sene gereğinden fazla çalıştığını ve yorulduğunu düşünüyor ve artık bir süre dinlenmek istediğinden çalışma
isteği azalmış. Üniversitede, Denizcilik İşletmeciliği hedefi
var. Voleybolu seviyor ve bir süre oynamış ancak bir ay önce
bırakmış. Platese ilgi duymaya başlamış, platese gitmeyi
düşünüyor. Flörtü yok. Madde kullanımı yok.
SONUÇ: İzlemde ergenle anlaşmalar yapıldı. Odasını haftada bir gün toplaması ve temizlemesi konusunda fikir birliğine varıldı. Annesi de buna karşılık kızının odasına rastgele girmeyeceğine onun özgürlük alanına fazla müdahale
etmeyeceğine yönelik söz verdi. İzlemlerde annesiyle olan
tartışmalarında azalma oldu. Kilosunun 86 olması sebebiyle düzenli beslenme danışmanlığı verildi. Spor yapması için
teşvik edildi. Sabah kahvaltılarının mutlaka olması konusunda bilgi verildi. Yaz için yüzme ve yürüyüş planlaması
yapıldı. Anemi nedeniyle demir preparatı başlandı. İki ayda
3 kg verdi. Sınıfını geçti. Bu süreçte bir erkek flörtü oldu.
ANAHTAR KELİMELER: Beslenme, ergen, görüşme
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 155
Bir Ergene Bütüncül Yaklaşım
FIRAT YAMAN1, NURDAN TEKGÜL2 , HAKAN MUT1, CAN ACAR1, AHMET SERKAN ALTAŞ1, KURTULUS
ONGEL3
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, ALSANCAK GENÇLİK DANIŞMANLIK VE SAĞLIK
HİZMETLERİ MERKEZİ, ÇİDEM
3 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Aile içi çatışmaların doruk noktasına ulaştığı ve kimlik gelişiminin hızlandığı orta ergenlik döneminde ergen,
ebeveynlerinden farklı olduğunu kanıtlama çabasındadır.
Bu dönemde ergenlerin sorunlarını bütüncül bir bakış açısıyla irdelemek gerekir. Bu tür bir vaka sunularak, konunun
önemi vurgulanmaya çalışılmıştır.
OLGU: 15 yaşında, bayan, bekar, lise 2. sınıf öğrencisi,
22/04/2014 tarihinde annesinin isteğiyle polikliniğe başvurdu. Ailesiyle birlikte kalıyor. Baba; lise mezunu, elektrikçi,
kendi dükkanında çalışıyor. Anne; lise mezunu, Yugoslavya
göçmeni, eşiyle beraber çalışıyor. 21 yaşında bir ablası var,
Ege Üniversitesi’nde ebelik okuyor; aynı odada kalıyorlar ve
beraber kullandıkları bilgisayarları ile internet erişimleri
mevcut. Sistem sorgulaması ve fizik muayenesinde özellik
yok. Kilosu 40kg, boy 154 cm, Tanner evrelemesine göre,
evre 4. Laboratuvar bulguları demir eksikliği anemisi lehine. Annesi, kızının aşırı sinirli olduğunu, kendisiyle sürekli
tartıştığını belirtiyor. Hasta, annesinin her şeye sinirlendiğini; kendisini her zaman ablasıyla kıyasladığını ve bundan
rahatsızlık duyduğunu belirtiyor. Baba ile iletişiminin çok
iyi olduğunu, kendisine yargılayıcı yaklaşmadığını belirtiyor. Arkadaşları ile iletişiminde anlaşmazlık yaşamıyor. İki
tane sırdaşı olduğunu, onlarla çok iyi anlaştığını söylüyor.
Öğretmenleri ile iletişimi iyi, meslek lisesi gıda bölümünde
okuyor, üniversiteye gitmeyi planlıyor. Voleybol okul takımında oynarken voleybol öğretmeni bıraktığı için takımdan
236
ayrılmak zorunda kaldığını belirtiyor. Şu anda katıldığı aktivite yok. Hafta sonları hemen hemen tüm vaktini evde bilgisayar başında geçirdiğini belirtiyor. İki sene önce kendisinden bir yaş küçük bir flörtü olduğunu, 7 ay çıktıklarını ve
flörtünün ayrılmak istediği için ayrıldığını belirtiyor. Kendisinin bu duruma birkaç gün üzüldüğünü fakat sonrasında
durumu kabullendiğini ve hala eski flörtünden hoşlandığını
belirtiyor.
SONUÇ: İç görüsü olan ergende kişilik bozukluğu ve psikiyatrik patoloji düşünülmedi. Bu dönemin özellikleri göz
önüne alındığında öncelikle anneye ve ergene eleştirel bakış açısı ve kıyaslamalardan uzak durmaları, sinirlenme
halinde o anda ortamdan uzaklaşmalarını ve sakinleşince
tekrar iletişime geçmeleri gerektiği anlatıldı. Babanın da
dahil olduğu aile görüşmesi planlandı. Gence hobi önerilerinde bulunuldu, voleybol oynayabileceği bir takım araştırması ve hafta sonları arkadaşlarıyla beraber vakit geçirebileceği sosyal ortamlar oluşturması konusunda fikir
birliğine varıldı. Beslenme problemi için beslenme danışmanlığı verilmesi planlandı. Menarjdan üç yıl geçmesine
karşın oligomenore ve şiddetli dismenore tarifleyen olgu
için kadın hastalıkları ve doğum konsültasyonu yapıldı; oral
kontraseptif tedavi başlandı ve izleme alındı.
ANAHTAR KELİMELER: Anemi, beslenme, dismenore
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 156
Bir Ergende Üç Yıllık Takip Sonuçları
AHMET SERKAN ALTAŞ1, NURDAN TEKGÜL2, HAKAN MUT1, FIRAT YAMAN1, CAN ACAR1, KURTULUŞ
ÖNGEL3
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, ALSANCAK GENÇLİK DANIŞMANLIK VE SAĞLIK
HİZMETLERİ MERKEZİ, ÇİDEM
3 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Kişilerin sağlıklarının korunmasında, sağlık kontrolleri ile kabul edilebilir izlem programlarının uygulanması önemlidir. Bu bildiri ile, bir ergenin 3 yıllık takip sonuçları
paylaşılarak, konunun önemi vurgulanmaya çalışılmıştır.
OLGU: 17 yaşında erkek olgu, bekar, lise 3. sınıf öğrencisi. İlk kez 13/01/2011 tarihinde polikliniğe başvurdu. Anne
binaya işitme testi için geldiğinde, Gençlik Sağlığı Merkezinden haberdar olmuş; oğlunda dikkat bozukluğu olabileceğini düşünüp başvurmuş. Hasta, ailesiyle birlikte kalıyor.
Anne giyim öğretmeni, baba veteriner. Kendine ait odası
var; odada internet bağlantısı var fakat bilgisayar ve televizyon yok. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okuyan bir ablası var. Başvuru esnasındaki fizik muayenesinde
özellik yok. Kilosu 77kg (%97), boyu 163cm (%25-50), Tanner evrelemesine göre evre 3-4. Aile ve arkadaşlık ilişkileri
iyi. Okuldan dört adet yakın arkadaşı var. Okul başarısı iyi.
Seviye belirleme sınavı 6. sınıf puanı 427, 7. sınıf puanı 470,
8.sınıfta da 490 puan almak ve Bornova Anadolu Lisesi’ne
gitmek istiyor. Spor yapmıyor. Çizgi roman kitap okuduğunu
belirtiyor. Müzik dinlemiyor. Bilgisayarda savaş oyunlarını
237
sevdiğini ifade ediyor. Flörtü yok. Herhangi bir madde kullanım öyküsü bulunmamakta.
SONUÇ: Ergenle görüşüldü. Karşılıklı anlaşarak program
yapıldı. Cep telefonu ve bilgisayar kısıtlanıp spor olarak
bisiklet sürme ve yüzme önerildi. Anne ile görüşme de
olumlu sonuçlandı. Daha önce Ege Üniversitesi’nde diyet
polikliniğine başvuran olgu var olan diyetini daha sonraki
görüşmeye getirmesi planlandı. Ergenin daha sonraki görüşmelerinde haftanın iki günü futbol oynadığı, haftada iki
gün koşu yaptığı öğrenildi. Takip eden dönemde okulda takdir belgesi aldı. Tetkiklerinde hafif düzeyde anemi saptanan
olguya oral demir preparatı başlandı. Daha sonraki görüşmelerinde kilo takibi yapılan olgunun beslenme ve spor
alışkanlıkları yeniden değerlendirildi. 2014 Mayıs ayındaki
son izleminde, kilo 70 kg (%50-75), boyu 1.72cm (%25-50)
olarak değerlendirildi. Olgu, arada geçen sürede düzenli
Latin danslarına gitti; Bornova Anadolu Lisesi’ne yerleşti;
karşı cinsten bir flörtü oldu; cinsel danışmanlıkları verildi.
ANAHTAR KELİMELER: Danışmanlık, ergenlik, takip.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 157
Ergen ve Spor: Olgu Sunumu
FIRAT YAMAN1, NURDAN TEKGÜL2, HAKAN MUT1, CAN ACAR1, AHMET SERKAN ALTAŞ1, KURTULUŞ
ÖNGEL3
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, ALSANCAK GENÇLİK DANIŞMANLIK VE SAĞLIK
HİZMETLERİ MERKEZİ, ÇİDEM
3 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Ergenlik; fiziksel ve duygusal süreçlerin yol açtığı
cinsel ve psikososyal olgunlaşma ile başlayan kronolojik
bir dönemdir ve hızlı fiziksel, psikolojik ve sosyal değişmelerle karakterizedir. Bu döneme özgü birçok sorun sporla
çözülebilmektedir. Bu vaka ile, ergenlik dönemindeki bir
bireyde sporun etkisi vurgulanmak istenmiştir.
OLGU: 13 yaşında, erkek olgu, bekar, ortaokul 8. sınıf öğrencisi. Polikliniğe 17.06.2014 tarihinde ilk kez başvurdu. Başvuru nedeni; sinirlilik ve idrar kaçırma. Ailesi ile birlikte kalıyor.
Baba bir turizm firmasında müdür. Öz anne 9 yıl önce vefat
etmiş, üvey anne ev hanımı. 4 kardeşi var. Büyük abla (20
yaş) iş arıyor; abla (18 yaş) lisede okuyor; oğlan kardeş (ikiz,
13 yaş, ortak oda, televizyon ve bilgisayarı paylaşıyorlar); kız
kardeş (6 yaş, babanın yeni eşinden). Babada diyabet mevcut, insülin kullanıyor. Büyüme gelişme değerlendirildiğinde; kilo 68 kg (%95↑), boy 162 cm (%75-90), Tanner evrelemesine göre, evre-3. Ablaları ve ikiz kardeşi ile sıkça tartışma
yaşadıklarını, ikizi ile özellikle bilgisayar kavgası yaptığını
belirtiyor. Üvey annesi ile araları iyi. Arkadaşları ile ilişkilerinde anlaşmazlık yaşamıyor. Okuldan bir “kankası” ile iyi
238
anlaştığını belirtiyor. Okul başarısı orta düzey, sınıf tekrarı
olmamış. Okuldan bir kız arkadaşıyla 1 ay kadar önce biten
ve yaklaşık yine 1 ay süren bir ilişkisi olmuş. Her gün mahallede 1-1,5 saat futbol oynuyor. Madde kullanım öyküsü yok.
SONUÇ: Olgu, hemşire emeklisi olan anneannesi ile geldi.
Annesinin vefatından sonra uzun süre ikizi ile anneanne
ve dedesi ile İzmir’de yaşamış; bu yıl Balıkesir’e babasının
yanına gitmişler. Ancak evde nüfusun kalabalık oluşu nedeniyle sıkıntı yaşıyorlar. Genç için kilo fazlalığı ve stresli
durumundan kurtulabilmesi için spor programı yapıldı. İdrar kaçırma nedeniyle daha önce nefroloji uzmanının gördüğünü ve bir organik patoloji bulunmadığını belirttiler. Bir
ay sonraki izlemde spora devam ettiği, idrar kaçırmalarının
kesildiği saptandı. Bilgisayar ile daha az vakit geçirmeye
başladığı ve bu nedenle ikizi ile daha az kavga ettiklerini
belirtti. Hasta düzenli spor programı ile halen takip edilmektedir.
ANAHTAR KELİMELER: Ergen, sinirlilik, spor.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 158
Okula Yeniden Dönüş: Olgu Sunumu
CAN ACAR1, NURDAN TEKGÜL2, HAKAN MUT3, FIRAT YAMAN3, AHMET SERKAN ALTAŞ3, KURTULUŞ
ÖNGEL4
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, ALSANCAK GENÇLİK DANIŞMANLIK VE SAĞLIK
HİZMETLERİ MERKEZİ, ÇİDEM
3 İZMİR TEPECİK EĞTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
4 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Ergenlik; hızlı fiziksel, psikolojik ve sosyal değişmelerle karakterizedir. Bu döneme özgü sorunların başında
okulla ilgili problemler gelmektedir. Bu vaka ile, okul sorunları olan ergenlik dönemindeki bir birey tanıtılmık istenmiştir.
antrenmanlarına gittiğini, bu sene takım kaptanı olduğunu
fakat 2 haftadır gidemediğini belirtiyor. Beş yıl boyunca da
keman dersi almış. Kendisinden 1 yaş büyük bir flörtü olduğunu, üç ay sürdüğünü ve üç ay önce ayrıldıklarını belirtti.
Cinsel aktif değil. Madde kullanım öyküsü yok.
OLGU: 15 yaşında bayan olgu, bekar, meslek lisesi 2. sınıf
öğrencisi, 14.05.2014 tarihinde polikliniğe başvurdu. Ailesinin isteği ile polikliniğe getirildi. Ailesi tarafından gencin,
özellikle gezdiği yerler, kişiler hakkında yalan söylediği,
arkadaşlarından para-altın çalma gibi huylarının olduğunu duydukları belirtildi. Olgu, ailesiyle birlikte evde kalıyor.
Baba, tornacı, sanayi sitesinde kendi işinde çalışıyor. Anne,
ev hanımı. 20 yaşında bir ağabeyi var. Celal Bayar Üniversitesi’nde İngilizce İşletme okuyor. Ayrı odalarda kalıyorlar;
her iki gencin de odalarında bilgisayar ve internet erişimleri
mevcut. Fizik muayenede herhangi bir özellik tespit edilmedi. Kilo 65kg. (%75-90), boy 1,68cm (%75-90), menarş 13,5
yaşında, menstrüasyon 28 günde bir düzenli, Tanner evrelemesine göre evre-4. Laboratuvar bulguları olağan. Ailesi son bir aydır ergene internet ve telefonu yasaklamış. İki
haftadır da okula ve spor klubüne gitmesine izin verilmiyor.
Arkadaşları ile iletişiminde anlaşmazlık yaşamıyor. Eskiden
iki tane, şimdi ise bir tane sırdaşı olduğunu belirtiyor. İki
haftadır okula gidemiyor. Okul başarısı ve okulda öğretmenleri ile iletişimi çok iyi. Branşı ile ilgili üniversite hedefi var.
4 yıldır salı ve cuma günleri Devlet Su İşleri voleybol takımı
SONUÇ: Aile ve genç ile görüşmeye başlandı. Okulunda başarılı, popüler, iyi bir sporcu, takım kaptanı olan genç; ailesinin baskıları nedeniyle bazen arkadaşları ile okul sonrası
gezmeye gittiğini sakladığını belirtti. Arkadaşlarının kendi
aileleri ile sorunlarının olduğunu ancak kendisinin hiçbir
yerden para/altın çalmadığını söyledi. Genç, olanların kendisini çok üzdüğünü, özellikle (kendi deyimiyle) “aşık” olduğu babasının artık ona güvenmemesinin kendisini yıktığını
belirtti. Ergen görüşmesi esnasında telefon ve internet erişimine yasak getirilmiş olan olguyla, internet ve cep telefonu kısıtlamalarının ailesi ile tekrar güven ilişkisi kuruluncaya dek devam etmesini, buna karşılık okula ve voleybol
takımına devam etmesi için aile ile anlaşma yapılabileceği
teklif edildi. Gencin kabul etmesi sonucu aile tekrar davet
edildi, anlaşma görüşüldü. Ailenin de kabul etmesi üzerine
görüşme tamamlandı. Annesi eşliğinde okula gidip gelen
olgu voleybol antrenmalarına da tekrar başladı ve eğitim
öğretim dönemini teşekkür belgesi ile tamamladı. Cep telefonu tekrar verildi.
239
ANAHTAR KELİMELER: Ergen, güven, internet, okul
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 159
Pickwick Sendromlu Morbid Obez Olgu
YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, ALİ İHSAN GÜMÜŞ1, UMUT GÖK BALCI1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, TEVFİK
TANJU YILMAZER1, HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, İZMİR
2 KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI, İZMİR
GİRİŞ: Obezite, Dünya Sağlık Örgütü tarafından sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi olarak tanımlanmaktadır. Pickwick sendromu, obez kişilerde görülen, alveoler hipoventilasyon ve gündüz aşırı uyku hali ile beliren
solunum ve kalp yetmezliğidir. Aşırı şişmanlarda görülen
Pickwick sendromunda solunum yetersizliğinin başlıca
nedeni diyafragma fonksiyonunun azalmasıdır. Hastalığın
başlıca klinik belirtileri giderek artan hipoksemi, respiratuvar asidoz, polisitemi ve aşırı uyumadır. Hipoksemi,
hiperkarbi, pulmoner hipertansiyon gelişerek solunum ve
kalp yetersizliğiyle komplike olur. Hastanın zayıflayarak
normal ağırlığına dönmesiyle hastalık belirtileri kaybolur.
OLGU: Morbid obezite, diyabet mellitus tip 2, hipertansiyon,
koroner arter hastalığı, Pickwick sendromu tanıları olan
53 yaşında bayan hasta; iki aydır uyku apnesi ve bir aydır
devam eden nefes darlığı, çarpıntı şikayetleriyle Dahiliye
polikliniğine müracaat etmiş. Yapılan tetkikler sonucu hastanın durumu obeziteye bağlanmış ve Aile Hekimliği Obezite Polikliniği’ne yönlendirilmiş; burada değerlendirilen
hastaya yatış verildi. Yapılan fizik muayenesinde; tansiyon
145/65mmHg, nabız 88/dk ritmik, genel durumu iyi, obez,
vital bulguları stabil, kilo 140 kg, boy 163cm, vücut kitle
indeksi 52.7, tiroid fonksiyon testleri ve diğer hormonları
normal sınırlarda tespit edildi. Rutin biyokimya ve hemog-
240
ram değerlerinde özellik saptanmadı. Tam idrar tahlilinde
++ protein görüldü. Batın ultrasonografisinde karaciğerde
Grade 3 yağlanma dışında özellik saptanmadı. Ekokardiyografi, elektrokardiyografi ve solunum fonksiyon testleri normal sınırlardaydı. Akciğer grafisinde kardiyotorasik
oranda artış dışında özellik gözlenmedi. Tedavi olarak
3x30Ü Novorapid, 1x44Ü Lantus, Valsartan+HCT 160/12.5
mg tb, Saxagliptin tb 1x1, Metformin tb 500 2x1, Lasix tb 1x1,
Alphagan gtts 2x1 uygulandı.
SONUÇ: Gün geçtikçe önemli bir sağlık sorunu haline gelen obezite prevalansı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, bütün yaş ve sosyo- ekonomik gruplarda giderek
artmaktadır. Obezite; birçok kardiyovasküler hastalıklar,
metabolik sendrom, Tip 2 diyabetes mellitus ve solunum
sistemi hastalıklarıyla bağlantı göstermektedir. Çevresel,
biyokimyasal, genetik, sosyo-kültürel, psikolojik pek çok
faktör birbiri ile ilişkili olarak obezite oluşumuna katkıda
bulunmaktadır. Bu nedenle aile hekimlerinin bu konudaki
sorumluluklarının önemi; sağlık hizmet sunumundaki konumları nedeniyle gittikçe daha fazla önem kazanmaktadır.
ANAHTAR KELİMELER: Aile hekimliği, obezite, pickwick
sendromu.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 160
KADIN NUCK KANALI HİDROSELİ: NADİR KASIKTA KİTLE
NEDENİ
ACLAN ÖZDER1, MURAT KALAYCI2
1 Bezmialem Vakıf Üniversitesi
2 YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ
GİRİŞ: Nuck Kanalı kisti kadınlarda prosesus vaginalisin
kapanmaması sonucu inguinal bölgede oluşan kistik bir
patolojidir.
YÖNTEM: Kliniğe üç gün önce başlayan hafif derecede kasık
ağrısıyla başvuran 26 yaşındaki kadın hastada kasık bölgesinde 4x4 cm’lik kistik bir kitle saptanmış ve hasta Nuck
Kanalı Hidroseli ön tanısıyla opere edilmiştir. Bulgu: Operasyon sırasında Nuck Kanal kisti tanısı doğrulanmıştır.
SONUÇ: Kasıkta veya labiumda, özellikle ağrısız şişlik şikayetiyle gelen kadın hastalarda, etrangule fıtık yanında Nuck
Kanalı Hidroseli de ayırıcı tanı içerisinde düşünülmelidir.
241
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 161
FEKAL İMPAKSİYONA BAĞLI SPONTAN KOLON
PERFORASYONU
ACLAN ÖZDER1, MURAT KALAYCI2, DİLEK TOPRAK3
1 Bezmialem Vakıf Üniversitesi
2 YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ
3 ŞİŞLİ ETFAL EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Konstipasyon ve fekal impaksiyon özellikle yaşlı
hasta grubunda sıkça görülebilmektedir. Fekal impaksiyona bağlı kolon iskemisi ve perforasyon ise, oldukça nadir
görülen bir durumdur. Komplike olmamış fekal impaksiyon
vakalarında cerrahi müdahaleye nadiren gerek duyulur ve
bu durum literatürde de az sayıda bildirilmiştir.
SONUÇ: Fekal impaksiyon ihmal edilmemesi gereken,
prognozunda kolon perforasyonu gibi morbidite ve mortalitesi yüksek klinik tabloya yol açabilen bir durumdur. Özellikle yaşlı hastaların tedavisinde, sadece rektumdaki dışkının temizlenmesinin yeterli olmadığı, kolondaki dışkının
uygun yollarla boşaltılması gerekliliği de unutulmamalıdır.
OLGU: Bu olgumuzda Genel Cerrahi polikliniğine karın ağrısı ve karında şişkinlik şikayetleriyle başvuran yaklaşık on
gündür defekasyonu olmayan, ilk başvurusunda elle halas
uygulanarak ertesi gün taburcu edildikten üç gün sonra ani
başlayan karın ağrısı ve karında şişkinlik şikayetleriyle Acil
Servise başvuran ve çekilen karın tomografisi sonucunda
sigmoid kolonda fekalom ve perforasyon saptanarak sol
hemikolektomi ve Hartmann prosedürüyle kolostomi uygulanan hasta sunulmuştur.
BULGULAR: Fizik muayenede, batında ileri derecede distansiyon, yaygın hassasiyet, defans ve rebound mevcuttu.
Barsak sesleri hipoaktif olarak tespit edildi. Laboratuvar
bulguları; Lökosit: 3000/mm3, Hb: 11.1 g/dl, Plt.: 233000/
mm3, CRP: 433, Kreatinin: 1.95, BUN: 75 mg/dl, SGOT: 24 IU,
SGPT: 8 IU, PT: 16 saniye, APTT: 60.8, Total Protein: 3.93 gr.,
Albumin: 1.52 gr.şeklindeydi. Çekilen ayakta direkt karın
grafisi ve karın tomografisinde yaygın serbest hava ve kolonda bol dışkı tesbit edildi. Acilen ameliyata alınan hastaya
yapılan laparotomide özellikle sol kolonda taşlaşmış, hareket ettirilemeyen feçes, sigmoid kolonda fekaloma bağlı
ülserasyon ve buradan peritona serbest delinme mevcuttu.
Karında yaygın dışkı kirliliği vardı. Sol hemikolektomi uygulanan hastada distal güdük kendi üzerine gömüldü, sağ
transvers uç kolostomi yapıldı. Karın ile ilgili komplikasyon
gelişmeyen hasta, akciğer sorunları nedeniyle hastanede
uzun süre yattı. Ameliyattan 2 ay sonra şifa ile taburcu edildi. Taburcu olduktan 8 hafta sonra kolostomisi kapatıldı.
242
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 162
HbA1c brittle diyabette glisemik kontrolü
göstermek için yeterli mi?
TÜLAY KARABAYRAKTAR, BUKET VATANSEVER TEKİN, MEHMET SARGIN
DR.LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Diyabetes Mellitus, tüm dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Brittle (kararsız) Diyabet Tip
1 diyabetin, yaşantıyı kesintiye uğratarak tekrar tekrar ve/
veya uzun süreli hastaneye yatmayı gerektiren, glisemideki her çeşit ciddi kararsız durum ile karakterize şeklidir.
HbA1c düzeyi klinik pratikte glisemik kontrol için yaygın
kullanılmasına rağmen yeterli glisemik değişkenliği temsil
etmediği düşünülmektedir.Biz de kapiller kan şekeri izlemi
ile HbA1c seviyeleri arasında uyumsuzluk olan iki hastanın
sürekli glukoz monitörizasyon sistemi (CGMS) ile yapılan
takiplerini değerlendirdik.
OLGU SUNUMU 1: 27 yaşında erkek hasta 15 yıldır tip 1 diyabet tanısı nedeniyle diyabet polikliniğinde takip edilmektedir. Hasta 3 yıldır insülin pompası kullanmaktadır. Hastanın son bir yıllık takiplerinde açlık kan şekeri ve HbA1c
değerleri sırası ile 75 mg/dl- 5,8; 132 mg/dl - 5.8; 37 mg/
dl - 5.5; 80 mg/dl - 6.3; 238 mg/dl - 6.6 olmasına rağmen
glukometre ile evdeki takiplerinde kan şeker ölçümlerinin
yüksek olduğundan yakınmaktaydı. Hastaya bir hafta süreli
sürekli glukoz monitörizasyon cihazı takıldı. Hasta eş zamanlı olarak günde en az 4 kez parmak ucu ölçüm yaptı.
Cihaz her 5 dakikada bir ölçüm yaparak en yüksek ve en
düşük olmak üzere sırasıyla 1.gün 229 mg/dl - 54 mg/dl,
2.gün 209 mg/dl - 40 mg/dl, 3. gün 398 mg/dl - 40 mg/dl,
4.gün 400 mg/dl - 75 mg/dl, 5.gün 400 mg/dl - 83 mg/dl,
243
6.gün 259 mg/dl - 60 mg/dl olarak tespit etti.
OLGU SUNUMU 2: 21 yaşında kadın hasta 3 yıldır tip 1 diyabet tanısı nedeniyle diyabet polikliniğinde takip edilmektedir. Hasta 2011 yılından itibaren insülin pompası
kullanmaktadır. Hastanın son bir yıllık takiplerinde açlık
kan şekeri ve HbA1c değerleri sırası ile; 217 mg/dl - 6.8;
263 mg/dl-6,9; 196 mg/dl-8,2;307 mg/dl-7,9 idi. Hasta diyet
programına uyduğu halde hiperglisemilerden şikayetçiydi. Hastaya bir hafta süreli sürekli glukoz monitörizasyon
cihazı takıldı. Hasta eş zamanlı olarak günde en az 4 kez
parmak ucu ölçüm yaptı. Cihaz her 5 dakikada bir ölçüm
yaparak en yüksek ve en düşük olmak üzere sırasıyla 1.gün
345 mg/dl - 145 mg/dl; 368 mg/dl - 95 mg/dl; 301 mg/dl 132 mg/dl; 362 mg/dl - 70 mg/dl; 290 mg/dl - 86 mg/dl; 337
mg/dl - 71 mg/dl olarak tespit etti.
TARTIŞMA: HbA1c’nin sürekli hiperglisemi durumunu belirlemekte olduğu, kısa süreli glukoz piklerinden etkilenmediği görülmektedir. Bu nedenle HbA1c’nin metabolik
kontrol için altın stantard olmasında bir eksiklik görülmektedir. Sonuç olarak Brittle diyabetli Tip 1’li hastalarda
glikoz değerlerinde değişkenlik olması nedeniyle glisemik
kontrolü göstermek için HbA1c düzeyi tek başına yeterli olmamaktadır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 163
‘SAĞLIK RAPORU’ İLE GELEN BİR FIRSAT
EMİNE KÜPELİ1, SEDAT KULECİ2, SEVGİ ÖZCAN1, NAFİZ BOZDEMİR1
1 Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aile Hekimliği
2 ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ,GÖĞÜS HASTALIKLARI
GİRİŞ VE AMAÇ: Günlük pratik uygulamada çoğu zaman
sağlık raporu için başvuran kişilerin gereken klinik sorgulama ve muayeneleri yeterince yapılmamakta, kişinin
sağlık durumu ile ilgili verdiği bilgiye dayanarak rapor verilmektedir. Sağlık raporu almak için başvuran hastalara
ayrıntılı fizik muayene ve gereken tetkikler yapılarak bu
başvurular hasta yararına bir fırsat olarak değerlendirilebilir. İşe giriş raporu için başvuran ve akciğerinde kitle saptanan 40 yaşındaki erkek hastanın sunumuyla bu duruma
dikkat çekilmesi amaçlanmıştır.
OLGU: Çukurova Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Polikliniği’nde değerlendirdiğimiz hastanın öyküsünden; işe giriş
raporu almak için başvurduğu Verem Savaş Dispanseri’nde
çekilen akciğer grafisinde şüpheli lezyon görülmesi üzerine Adana Devlet Hastanesi’ne sevk edildiği öğrenildi. Orada
çekilen toraks bilgisayarlı tomografisinde sol hiler lokalizasyonda düzgün konturlu 5x3 cm boyutlarında yumuşak
doku kitlesi saptanması üzerine ileri tetkik ve tedavi amacıyla fakültemize sevk edildiği anlaşıldı. Hastanın özgeçmiş
ve soy geçmişinden, 15 paket x yıl sigara kullandığı, iki amcasını ve bir dayısını akciğer kanseri nedeniyle kaybettiği
öğrenildi. Sistemlerin sorgulamasında hasta, yaklaşık 3-4
aydır gece terlemeleri (çamaşır değiştirecek kadar) olduğunu, son 2 aydır özellikle katı gıdaları yutmakta zorlan-
244
dığını, sabahları daha belirgin olan öksürük ve balgam şikayetleri olduğunu bildirdi. Hastaya fiberoptik bronkoskopi
yapıldı. Alınan bronş mukoza biyopsi sonucu tanısal değildi.
Bunun üzerine çekilen PET-BT (Pozitron Emisyon Tomografi-Bilgisayarlı Tomografi) “Sol akciğer hiler bölgede malignite düzeyinde hipermetabolik yumuşak doku lezyonu”
olarak raporlandı. Bu bulgularla hastaya transtorasik ince
iğne aspirasyon biyopsisi planlandı. Halen tanısal amaçlı
işlemleri devam eden hastaya, sigara bırakma danışmanlığı verildi. Eşinin de sigara içtiği öğrenilen hasta bırakmaya
hazır olmadığını, iş probleminin öncelikli olduğunu belirtti.
Dört çocuğu olan aileye ev ziyareti planlandı.
SONUÇ: Hastamız sigara kullanımı, ailede akciğer kanseri
öyküsü ve klinik bulguları olmasına rağmen bu nedenlerle
değil de, sosyal problemi olan işsizlik nedeniyle işe giriş
raporu için doktora başvurmuştur. Dikkatli bir klinik değerlendirme ile hastadaki olası bir akciğer kanserinin erken tanısı ve tedavisi için bir fırsat doğmuştur. Bu durum
bize biyopsikososyal yaklaşımın önemini göstermektedir.
İşe giriş raporu, ilaç raporu, spor öncesi rapor gibi nedenlerle sağlık profesyonellerine başvuruların daha dikkatli
bir klinik değerlendirmeden geçirilmelerinin, tıbbi bakım
aranmayan sorunların saptanması ve yönetimi açısından
bir fırsat olduğu unutulmamalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 164
Senkron İki Tümör: Meme ve Kolon
SERCAN TURAN1, İRİS KAVALALI ÖKTEM1, GÜLSEREN PAMUK2, HÜSEYİN CAN1
1 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
2 İZMİR BOZYAKA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Onkolojik tedavilerdeki gelişmeler ve beklenen yaşam süresinin uzaması, tedavilerin geç yan etkileri ve
ikinci kanserlerin gelişimi gibi sorunları da beraberinde
getirmiştir. Aynı kişide, patolojik olarak tanımlanmış birden fazla malign tümörün varlığı multiple primer malign
neoplazi (MPMN) olarak tanımlanmaktadır. Kanserli hastaların, %5-8’i yaşamların ilerleyen dönemlerinde yeni bir
primer kanser bildirilmiştir. Aynı hastada aynı zamanda
yani senkron olarak birden fazla tümörün saptanması ise
daha nadir olarak gözükmektedir.
karın ağrısı, ishal ve kusma şikayetlerinin olması üzerine
ameliyat iptal edilmiş ve mevcut şikayetlerine yönelik endoskopi ve kolonoskopi yapılmıştır. Endoskopide hipertrofik gastropati ile uyumlu patoloji, kolonoskopide ise hepatik
flexura lümenini tıkayan yaklaşık 5-6 cm çapında kitle tespit edilmiş. Alınan biyopsiler sonucu kolon adenokarsinom
olarak rapor edilmiş. Hastanın servisimizde yatışı süresince beslenme uzmanı eşliğinde oral alımı düzenlendi. Ağrı
palyasyonu sağlandı. Şikayetleri gerileyen hasta önerilerle
taburcu edildi.
OLGU SUNUMU: 64 yaşında kadın hasta, Aile Hekimliği
Kliniği’nce yönetilen kanser hastalarında palyatif bakım
ve destek servisine ağrı, bulantı ve oral alım kısıtlılığı nedenleriyle yatırıldı. Anamnezden ve elindeki mevcut tetkiklerden edinilen bilgilere göre hasta 4 ay önce sağ meme
başında çökme ve kitle nedeniyle hastaneye başvurusu
sonrasında yapılan sağ meme dış kadranda yaklaşık 1cm
çapında malignite kuşkulu solid lezyon ince iğne aspirasyon biyopsisinde invaziv duktal karsinom tanısı almış.
Genel cerrahi kliniğinde operasyon için yatırılan hastanın
SONUÇ: Kanserli hastalarda sağ kalım sürelerinin uzaması
ile multipl primer tümörlerin görülme olasılığı artmaktadır.
Saptanan ek kanser tanılarına göre hastanın kemo-radyoterapisi tamamen değişebilmekte, mortalite ve morbidite
üzerine anlamlı etkileri olabilmektedir. Sağlık hizmeti sunumu sırasında özellikle yaşlı ve/veya kanser tanısı olan
hastaların yakınmaları ayrıntılı olarak incelenmelidir. Metastaz yönüne değerlendirilen durumlarda dahi altta ikincil
bir primer kanserin olabileceği akılda tutulmalıdır.
245
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 165
Kanser Hastalarında Palyatif Bakım Servisi’nde
Dil Kanseri Destek Tedavisi
YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, SERCAN TURAN2, HÜSEYİN CAN2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ: Dil kanseri özellikle yaşı ilerlemiş kişilerde ve kadınlara oranla erkeklerde daha fazla görülür. Dünyadaki
tüm kanser olgularının % 5’ini oluşturan oral kanserler her
yıl 405 bin kişide tanımlanmaktadır. Kanser hastalarında
oral alım bozukluğu sıklıkla karşımıza çıkmakla birlikte,
orofarinks kanserlerinde bu durum daha şiddetli olabilmektedir. Bu olgu üzerinden kanser hastalarında oral alım
bozukluğunun tartışılması planlanmaktadır.
OLGU SUNUMU: 77 yaşında bilinen kronik hastalık öyküsü
ve ilaç kullanımı olmayan kadın hasta. 4 yıl öce dil üzerinde
yara şikayeti ile başvuru sonrasında alınan biyopsi sonucu
skuamöz hücreli dil karsinomu tanısı alan hastada özellikle son iki haftadır radyoterapiye sekonder yutma güçlüğü
gelişmiş. Hasta oral alım bozukluğu, bulantı-kusma ve kabızlık nedeniyle kliniğimize yatırıldı. Fizik muayenesinde
hastanın genel durumu orta ( GSK: 13 ) bilinç açık, oryante-koopere, cilt ve konjunktivalar soluk ve ağız içi sağ bukkal ve dil üzerinde ülese hemorajik lezyon olup ek patoloji
saptanmadı. Labaratuar bulguaları normal sınırlardaydı.
Hastanın nefes darlığı şikayeti nedeniyle KBB konsultas-
246
yonu istendi, trakeostomi önerildi. Hastanın trakeostomiyi
kabul etmemesi üzerine vazgeçildi. Kabzılık için laksatif
solusyon, bulantı ve kusmaya yönelik antiemetik ajanlar
başlandı. Oral alım bozukluğuna yönelik Schofield Formülü
ile günlük kalori hesabı yapılarak yumuşak onkolojik diyet
ve enteral beslenme solusyonu (2x400kcal şeklinde ) başlandı. Oral beslenmeyi tolere edebilen hastanın paranteral
beslenme desteğine veya girişimsel işleme ihtiyaç duymadan yeterli kalori alması sağlandı. Yakınmaları gerileyen
hasta önerilerle taburcu edildi.
SONUÇ: Orofarinks, dil ve özofagus gibi gastrointestinal
sistem kanser olgularında oral alım bozukluğu sıklıkla
karşımıza çıkmaktadır. Hastaların öncelikle enteral beslenmesi, bu mümkün olmadığında parenteral tedaviye geçilmesi tedavi yaklaşımları arasındadır. İlk önce feeding tüp
veya nasogastrik tüp ile entereal beslenme solusyonlarının verilmesi, başarılı olunamaması durumunda PEG veya
jejunostomi açılabilmesi için bu tarz beslenme bozukluğu
olan hastaların palyatif bakım servislerine yönlendirilmesi
önerilmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 166
Deneyim Paylaşımı: Bir Aile Ziyareti Örneği
HALİL VOLKAN TEKAYAK, AYŞE MELİKE ERASLAN, SEVGİ ÖZCAN
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Aile en yakın sosyal çevreyi oluşturur. Aileyi oluşturan bireyler birbirini tamamlayan fonksiyonel bir bütünün
parçalarıdır. Dolayısıyla aile üyelerinin semptom, düşünce ve davranışlarını bireysel olarak değerlendirmektense
aile ortamında ele almak daha iyi sonuç verir. Bu bildiride,
uzmanlık eğitim programımız kapsamında gerçekleştirilen
aile sunumlarından biri paylaşılarak, sağlık sorunlarının
saptanmasında ve yönetiminde, aile ziyaretlerinin önemine
dikkat çekilmek istenmiştir.
OLGU: Aile; 29 yaşında tekstil işçisi baba, 27 yaşında ev hanımı anne, 4 yaş 8 aylık kız çocuk ve 2 yaş 7 aylık erkek
çocuktan oluşan çekirdek tipte bir aileydi. Ailenin sosyal
çevresi ile ilişkileri iyiydi. Aile, sağlık problemleri için öncelikli olarak aile sağlığı merkezine başvuruyordu. Ailenin
problem listesi: Babanın gastroözefageal reflü hastalığı
(GÖRH), ailesinde diabetes mellitus (DM) öyküsü, 14 paketxyıl aktif sigara içiciliği, hepatit b taşıyıcılığı; annenin
27 haftalık gebeliği ve hepatit b bulaş kaygısı; kız çocuğun
ekran karşısında fazla zaman geçiriyor olması; erkek çocuğun konuşma problemi, ellerde tekrarlayan egzematöz
lezyonlarının olması, abla ile birlikte ekran karşısında fazla zaman geçirmesi olarak belirlendi. Görüşme sırasında
ve sonrasında saptanan sorunlara yönelik önerilerde bulunuldu. Anneye gebelik süreci ile ilgili danışmanlık verildi.
Hepatit b bulaş ve korunma yolları anlatılarak bulaş kaygısının giderilmesine çalışıldı. Babaya sigaranın zararları
247
ve pasif içicilik hakkında bilgi verildi. Sigarayı bırakmayı
istediği zaman yardımcı olabileceğimiz vurgulandı. GÖRH
için uygun beslenme önerilerinde bulunuldu. DM riski açısından değerlendirilmesi amacıyla en yakın zamanda aile
hekimine gitmesi önerildi. Kız çocuk için ekran başında
geçirdiği zamanın kısıtlanarak bunun yerine kardeşi ve
arkadaşlarıyla geçirdiği zamanın arttırılması önerildi. Erkek çocuk için ise konuşma problemine yönelik fakültemiz
Çocuk Psikiyatrisi Polikliniğinden randevu alındı. Randevu
gününe kadarki süreç için anneye çocuğun tv izlememesi,
konuşması için zorlanmaması konusunda önerilerde bulunuldu. Egzematöz lezyonları için alerji testi önerildi. Saptanan sağlık problemleri ve önerilerle ilgili yapılan takiplerde; annenin hepatit b bulaş kaygısının giderek azaldığı,
babanın ev ortamında artık sigara içmediği ve DM taraması
açısından aile sağlığı merkezine başvurduğu, çocukların
ekran başında geçirdiği zamana kısıtlama getirildiği, erkek çocuğa yapılan alerji testinde nikel alerjisi saptandığı
ve evde alınan önlemlerle deri lezyonlarının gerilediği, 2-3
kelimelik anlamlı cümleler kurabildiği öğrenildi.
SONUÇ: Bu ziyaret, aile ortamının değerlendirilmesini,
ailenin sağlık ve hastalık davranışlarının ve inançlarının
anlaşılmasını, ailenin sağlık risklerinin tanımlanmasını,
hastalıkların ve risk faktörlerinin yönetimi konusunda aile
bireylerinin bilgilendirilmesini, tıbbi bakım aranmayan sorunlarının saptanmasını ve yönetimini sağlamıştır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 167
SPONTAN PNÖMOMEDİASTİNUM OLGUSU
AYŞEGÜL AKBAY1, BÜŞRA DOĞAN1, ORHAN ALBAY2, SEMA BASAT3
1 ÜMRANİYE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ
2 KOCAELİ VEYSEL KARANİ AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ
3 ÜMRANİYE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ DAHİLİYE KLİNİĞİ
Spontan pnömomediastinum(PM) nadir olmakla birlikte
sıklıkla sağlıklı genç erkeklerde periferal pulmoner alveollerin rüptürü sonucunda görülür. özellikle akut astım atağı,
aşırı egzersiz, aşırı kusma-Boerhaave sendromu gibi durumlarda oluşabilir. Spontan PM’li hastalardaki klinik bulgu ve yakınmalar; ani başlayan göğüs ağrısı, nefes darlığı,
disfaji, ses kısıklığı, boyun ve sırt ağrısı, cilt altı amfizem,
ateş ve hipotansiyondur. Sıklıkla tedaviye ihtiyaç duymadan
semptomlar geriler ancak ciddi komplikasyonlara neden
olma ihtimalinden dolayı bu hastalar yatırılarak takip edilmelidir.
OLGU: 24 yaşında erkek hasta acil polikliniğe göğüs ağrısı
şikayeti ile başvurdu. Ağrının yaklaşık 6 saat önce şiddetli
bir öksürük sonrası oluştuğu , bıcak saplanır tarzda olduğu, göğsün sağ tarafında ve nefes alıp vermekle şiddetlendiği öğrenildi. hasta 4 yıldır Astım tanısı ile takip ediliyormuş ve ara ara formoterol fumarat kullanıyormuş. Fizik
muayenede kan basıncı 130/70 mm/hg, kalp tepe atımı:108/
dk, saturasyon O2:%98, ateşi:36,7⁰C idi. Solunum sesleri
her iki akciğerde de normal olup ral ve ronküs yoktu. Sağ
omuzda minimal cilt altı krepitasyon hissedilmekte idi.
Elektrokardiografisinde sinüs taşikardisi mevcuttu. Laboratuar tetkiklerinde WBC:17.200 K/uL (5.200-9700 K/uL),
nötrofil:14.000 K/uL (2000-6900 K/uL), Troponin I :0 ng/ml
(<0.012 ng/ml) normal bulundu. Hastanın çekilen PA Akciğer grafisinde pnömotoraks lehine bulgu görülmedi ancak
248
sağ klavikula hizasında ve sağda cilt altında amfizem görülmesi üzerine hastaya toraks BT çekildi. BT sonucu "sağda
daha belirgin olacak şekilde boyun alt kompartmanlarda,
supraklavikuler lojlarda, sağ üst anterolateral peritorasik
yumuşak doku planlarında, inferiorda peritrakeal anterior
mediastinal ve inferiorda özefagus ve çevresinde posterior
mediastende yaygın amfizematöz hava lokülasyonları izlenmektedir" olması üzerine hasta göğüs hastalıklarına ve
göğüs cerrahisine konsülte edildi. SFT si normal olan hasta
yataklı göğüs cerrahisi olan bir merkeze yönlendirildi.
TARTIŞMA: Öksürük sonrası nefes darlığı ile başvuran
ve muayenesinde subkutanöz amfizem tespit edilen hastada PM akılda tutulmalıdır. İnhaler ilaç kullanan astımlı
olgularda aşırı öksürük, ıkınma, yoğun egzersiz, Valsalva
manevrası, özofagusun aşırı zorlanmasına bağlı olarak
gelişebileceği gibi, vajinal doğum esnasında veya akciğer
tutulumu ile seyreden sarkomlarda komplikasyon olarak
da görülebilir. Pnömomediastinumda hava cilt altına geçerek boyuna ve yüze doğru ilerleyerek cilt altı amfizeme
neden olabilir. Hastamızda omuz üzerinde hafif cilt altı krepitasyonları palpasyonla hissedilmekte idi. bu yüzden göğüs ağrılı hastalarda günümüzde tanısal yaklaşımda önemi
azalmış olan göğüs ve omuz palpasyonu mutlaka yapılmalıdır.Her ne kadar PM ölümcül olmasa da, bu hastalarda
ölümcül olabilen Boerhaave sendromu gibi hastalıklar dışlanmalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
şekil 1: PA Akciğer Grafisinde Cilt Altı Amfizem Görüntüsü
şekil 2: Toraks BT Görüntüleri
249
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 168
BETA HCG’NİN ÖNEMİ
PÜREN CURA ECEVİT1, AYNUR YALÇINTAŞ2, BURCU KAYHAN TETİK3
1 KONYA MERAM 25 NOLU AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ
2 KONYA KARATAY 09 NOLU AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ
3 diyarbakır bağlar toplum sağlığı merkezi
GİRİŞ: Çoğu meslektaşımız tedavilerini takip ettikleri kadın
hastalarının, gebe kalma istekleri ve gebelikte psikotrop
ilaçları kullanıp-kullanamayacakları soruları ile sık karşılaşmışlardır. Zaman zaman da psikotrop ilaçları kullanan
hastalarının sürpriz gebelikleri ile, gebeliğin sürdürülmesi
veya sonlandırılması konusunda rehberlik etmek gibi zor
durumlarda kalmışlardır. Gebeliklerin yarısından fazlasının plansız olması ve psikotrop ilaç kullanımı sırasında doğum kontrolünün yeterince vurgulanmaması nedeniyle bir
çok hasta ilaç kullanırken gebe kalabilmektedir(1).
yoktu.Alınan tıbbi öykü esnasında hastaya gebelik şüphesi
olup-olmadığı sorulduğunda uzun süredir adet görmediğini söyledi.Bunun üzerine bakılan beta hcg sonucunda hastanın gebe olduğu saptandı. Kadın hastalıkları ve doğum
polikliniğine yönlendirilen hastada 16 haftalık gebelik tesbit edilerek, terminasyon kararı verildi ve spontan düşük
yaptırıldı. Bebeğinin kaybına çok üzülen hastanın depresif
epizodu yineledi ve yaklaşık 3 ay kadar ağlama nöbetleri
geçirdi. Hastanın medikal tedavisi tekrar düzenlenmek zorunda kaldı .
OLGU: 28 yıllık evli, 2çocuk annesi olan 44 yaşındaki hastamız son 10 yıldır bipolar duygu durum bozukluğu tanısı
ile tedavi ve takip altında iken şikayetlerinin artması üzerine 3.basamak sağlık kurumunun psikiyatri polikliniğine
başvurmuş. Hasta psikiyatri servisine kabul edilmiş ve kullanmış olduğu ilaçların dozları daha da artırılarak medikal
tedavi ile psikoterapiye başlanmış. Ancak bu sırada hasta
adet gününde gecikmesi olduğunu belirtmesine rağmen ilgili hekimler tarafından bu durum dikkate alınmamış. Hasta taburcu edildikten sonra aile hekimliği polikliniğimize
ilaç yazılması istemi ile başvurdu. Diğer sistem muayeneleri normal olan hastanın ruhsal durum muayenesinde;bilinç açık,yönelim tamdı.Hasta görüşmeye ilgili olup, duygu
durumu çökkündü, görüşme esnasında yer yer kaygılıydı.
Algılamada patoloji saptanmadı. Bellek işlevleri normal,yargılama ve gerçeği değerlendirme yetisinde bozukluk
SONUÇ: Olgumuzda olduğu gibi hastaların sadece semptomlarını tedavi etmeye odaklı, hasta merkezli olmaktan
uzak bu yaklaşım nedeniyle bebeğinin kaybetmek zorunda
kalan hastamızın yaşadığı duygusal çökkünlük mevcut hastalığını daha da kötüleştirmiştir. Aile hekimliğinin en önemli
özelliklerinden biri olan biyopsikososyal yaklaşımla, gerektiğinde hasta görüşmesini yanlızca birkaç dakika uzatmak,
iyi bir iletişim kurmak, gerekirse aile görüşmeleri yapmak
yanlış tanı ve tedaviyi önlemede yeterli olacağı gibi istenmeyen sonuçlarla karşılaşılmasını da önleyecektir.
250
ANAHTAR KELİMELER: Aile hekimliği ,Beta hcg, Psikotrop
ilaç kullanımı KAYNAKLAR 1. Akdeniz F, Gebelik ve mzirme
Döneminde Psikotrop İlaç Kullanımı.İçinde Temel Psikofarmakoloji. Yüksel N, Tural,Ü,Soygür H, Demet M M. (Editörler )Ankara, TPD BÇB Dizisi- No:11, 2010:1292-312.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 169
POLİMİYALJİA ROMATİKA’LI OLGU
AYŞE PERVANLAR1, GÖKÇEN KÜLAHLI1, SAADET BERRİN KİRİŞÇİ1, ZUHAL AYDAN SAĞLAM1,
ESEN KASAPOĞLU2
1 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, ROMATOLOJİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Polimiyaljia romatika (PMR) genellikle 50 yaş üstü
insanlarda görülen, nedeni bilinmeyen, omuz, boyun ve
kalça gibi proksimal kas gruplarında simetrik ağrı ve sabah tutukluğuyla seyreden ve tanısal herhangi bir spesifik laboratuar yöntemi bulunmayan sistemik inflamatuar
bir hastalıktır. PMR’li olguların %90’ını birinci basamak
polikliniklerinde sıkça takip ettiğimiz 60 yaş üstü kişiler
oluşturmaktadır. Bu olgunun amacı aile hekimliği günlük
pratiğinde yaşlı kişilerde sıkça karşılaşılan ağrı şikayetinin
nedenleri arasında PMR’nin da akla gelmesini sağlamaktır.
OLGU: 67 yaşında erkek hasta 6 ay önce sırt ve omuz ağrısı nedeniyle dış merkeze başvurmuştur. Hastanın 2 ay
içinde 6-7kg kilo kaybettiği öğrenilmiş, yapılan rutin tetkiklerde sedimentasyon yüksekliği saptanmıştır. Hastanın
hastanemizde tekrarlanan tetkikleri Tablo 1’deki gibi olup
normokrom normositer anemi ve sedimentasyon yüksekliği dikkati çekmektedir. Fizik muayenede organomegali ve
lenfadenopati saptanmamış olup diğer sistem muayeneleri
doğaldır. Sedimentasyon yüksekliği nedenleri arasında olan
maligniteyi dışlamak amacıyla çekilen tüm batın BT’sinde
patoloji saptanmamıştır. Anamnezinde 45paket/yıl sigara
öyküsü olan hastanın toraks BT’sinde saptanan noduler
oluşumlar ve fokal kalsifikasyonlar malignite açısından
şüpheli bulunup, biyopsi uygun görülmüştür. Biyopsi sonucunda malignite lehine bulgu saptanmayan hastada ayırıcı tanılar arasında yer alan Multiple myelom Bence Jones
251
proteininin negatif, protein elektroferezinin normal olmasıyla ekarte edilmiştir. Bakılan tetkiklerde anti ds DNA(-),c
ANCA(-), ANA(-), RF (-)ve kas enzimlerinin normal sınırlarda olması, aktif artritin olmaması sonucu romatoid artrit ve
polimiyozis ayırıcı tanılarından uzaklaşılmıştır. PMR tanısı
ayırıcı tanıda yer alan diğer olasılıkların elimine edilmesini
takiben steroid tedavisine yanıtın olmasıyla koyulmaktadır.
Steroid tedavisi(7.5mg/gün) başlanan hastanın tedavinin
üçüncü gününde şikayetlerinin dramatik olarak gerilemiş
olması üzerine PMR tanısı netleştirilmiştir. Hasta tedavinin
yedinci gününde taburcu edilirken ESR hafif yüksek olarak
persiste etmekteydi. Takipleri halen Romatoloji polikliniğinden yapılmaktadır.
TARTIŞMA: PMR, yaşlıları en sık etkileyen kronik inflamatuar hastalıklar arasında olup, genellikle fonksiyonel kısıtlamalar yaparak yaşam kalitesini bozar. Etiyolojisi tam
olarak bilinmemekle beraber tanısı olası diğer nedenler
ekarte edilerek başlanan steroid tedavisinden yola çıkılarak konulmaktadır. Bu vakayı bildirmemizin amacı birinci
basamağa en sık başvuran yaş grubu olan ‘yaşlı’ hastalarda, en sık semptom olan ‘ağrı’ya PMR gibi farklı bir tanı olasılığı ile yaklaşabileceğimizi göstermektir.
ANAHTAR SÖZCÜKLER: polimiyaljiya romatika, pelvik ağrı,
omuz ağrısı, katılık, yaşlılar
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 170
APLASTİK ANEMİLİ OLGU
SAADET BERRİN KİRİŞÇİ YALÇIN, GÖKÇEN KÜLAHLI, AYŞE PERVANLAR, ZUHAL AYDAN SAĞLAM
İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Aplastik anemi kemik iliğinin hipo/aselüler olması ile
karakterize pluripotent stem hücre bozukluğudur. Etyolojisi bilinmeyen bu hastalığın patogenezi, CD34+ hücrelerinin
radyasyon, benzen, virus ve bazı ilaçlara maruziyeti sonucu
hemotopoezin azalması olarak bilinmektedir. Oluşan pansitopeni veya bisitopeninin klinik bulguları arasında halsizlik, efor
dispnesi, kanama eğilimi, ateş ve tekrarlayan enfeksiyonlar
yer almaktadır. Bu vakayı sunmaktaki amacımız yıllık insidansı milyonda 2-4 olmakla birlikte birinci basamak polikliniklerine halsizlik yorgunluk şikayetiyle başvuran ve anemi tanısı
alan bireylerde aplastik anemi olasılığını vurgulamaktır.
OLGU: 24 yaşında bayan hasta, 1 yıldır devam eden halsizlik ve yorgunluk şikayetleri nedeni ile birinci basamak dahil
çeşitli merkezlere başvurmuştur. Yapılan tahlillerinde Hb
düşüklüğü saptanan hastaya tedavi olarak demir preparatları başlanmış ancak halsizlik şikayetlerinin artması ve idrar
renginde koyulaşma olması nedeniyle hastanemiz acil polikliniğe başvurmuştur. Tetkiklerinde Hb:5.5 gr/dl olması üzerine
hasta ileri tetkik ve tedavi amacıyla servisimize yatırılmıştır.
İleri tetkiklerinde pansitopeni saptanan hastanın, anemisinin
normokrom normositer olduğu tespit edilmiştir (Tablo 1). Sis-
temik muayenesi doğal olup tansiyonu: 90/60 mm/Hg, nabız
sayısı:105/dk’dır. Kemik iliği aspirasyonunda normoselüler
kemik iliği, eritroid displazik değişiklikler ve megakaryositler
ile kemik iliğinde yağ doku artışı gözlenmiştir. Bu sayede MDS
ve lösemi gibi malignite tanıları ekarte edilmiştir. Pansitopeni
nedenleri arasında yer alan Brucella, Salmonella ve viral hepatit tanılarından serolojik tetkikler yapılarak uzaklaşılmıştır.
Hematoloji konsultasyonu ile tanı bisitopenik aplastik anemi
olarak netleştirilmiş ancak aplastik anemiye neden olabilecek etken açığa kavuşturulamamıştır. Hastanın hemodinamisi sağlanıp genel durumu düzeltildikten sonra immunsupresif
tedavi başlanmış ve takibi için hematoloji poliklinik kontrolü
önerilerek taburcu edilmiştir.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Edinsel aplastik anemilerin yaklaşık %50’sinde neden bulunamazsa da bilgisizlik, ilgisizlik
ve unutulma gibi nedenlerle tanımlanamayan herhangi bir
toksik madde ile temas bu olgularda stem hücre hasarından
sorumlu olabilmektedir. Olgumuzda tanı edinsel aplastik
anemi olarak düşünülüp etken tespit edilememiştir. Birinci
basamak polikliniklerinin sıkça takip ettiği anemi tanılı bayan hastalarda etyolojide aplastik anemi akla gelmelidir.
Hemoglobin (g/dL)
5.9
Trombosit e3/uL
8000
K mmol/L
3.8
MCV (um^3)
108.7
CRP mg/dL
4.41
Cl mmol/L
109
MCHC g/dL
35.3
Sedim mm/saat
44
Anti HAV
(-)
HCT %
17
Glukoz mg/dL
85
Anti HCV
(-)
Fe; Ug/dL
160
Creat mg/dL
0.7
Anti HBs
(-)
UIBC; Ug/dL
114
Ure: mg/dL
30
HBs Ag
(-)
Ferritin; Ng/mL
43.10
AST: U/L
16
Brucella
(-)
Folat; Ng/mL
6.94
ALT U/L
11
Salmonella
(-)
Vitamin B12; pg/mL
253
Alb g/ dL
4.1
Beyaz Küre e3/uL
4200
Na mmol/L
137
252
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 171
Sistemik Lupus Eritematozis Olgusu: Aile
Hekimliğinde Fizik Muayenenin Yeri ve Önemi
ÖMER AKCA1, ADEM BAHADIR1, TURGAY ALBAYRAK2, İSKENDER BÜLBÜL1, İHSAN ATEŞ1,
İRFAN ŞENCAN1, İSMAİL KASIM1, RABİA KAHVECİ1, ADEM ÖZKARA3, TARIK EREN YILMAZ1
1 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
2 DR.ABDURRAHMAN YURTASLAN EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
3 ÇORUM HİTİT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Henüz geniş çaplı epidemiyolojik çalışmalar yapılmamış olmasına karşın, yurtdışı istatistikler göz önüne alınıldığında, ülkemizde çok sayıda romatoloji hastası olduğu
tahmin edilmektedir. ABD'de birinci basamakta görülen
her yedi hastadan biri, kas-iskelet sistemi yakınmasıyla
aile hekime başvurmaktadır. Pek çok romatolojik hastalığın kronik olması, bazısının yaşamı tehdit etmesi ve birçoğunun iş gücü yitimine neden olmasından dolayı, bu hastalara kısa zamanda doğru tanı konulması ve tedavisinin
sağlanmasının ne kadar önemli olduğu anlaşılır.
2 ++, dsDNA :25.2 (+), PANCA: + , MA/kreatinin:106.03nG/
mG (n<30) İdi. Anti scl 70, Rose Bengal burecella tarama,
gruber widal, Anti-sm, anti- sm/rnp, anti-ssA, anti-ssB,
anti-jo-1, c-ANCA sonuçları negatifti. Hasta muayene ve
kan sonuçlarına göre sistemik lupus eritematozis (SLE) ön
tanısı ile romatoloji kliniğine yönlendirildi. Romatolojide tanısı doğrulanan hastanın yatışı yapıldı ve tedavisi başlandı.
Hasta halen romatoloji bölümü tarafından takip edilmekte olup takipleri sırasında gebe kalarak sağlıklı bir doğum
gerçekleştirdi.
OLGU: Yirmidört yaşında bayan hasta halsizlik ve yorgunluk
şikayeti ile başvurdu. Daha önce bu şikayetler ile başvurduğu yerlerde anemi tedavisi ve semptomatik tedavi verilmişti. Polikliniğimize başvuran hastanın ayrıntılı şikayeti ve hikayesi alınıp fizik muayenesi yapılınca, alta yatan başka bir
patoloji düşünüldü. Hastanın alınan ayrıntılı anamnezinde
büyük eklemlerinde yaygın ağrı, yüzünde güneşe çıktığında artan döküntü ve ağız içinde ve genital bölgesinde sık
tekrarlayan yaraları olduğu öğrenildi. Yapılan fizik muayenesinde saç dökülmesi, eklem şişliği, artrit, reynound
pozitifliği, stomatit ve genital ülser tespit edildi. Yüzünde
tipik raşla uyumlu kızarıklık (fotosensitivite) vardı. Hastada
romatolojik bir hastalık olabileceği şüphesi ile tanıya yönelik tetkikler istendi. Hastanın yapılan tetkiklerinde: ANA:
TARTIŞMA: Romatolojik hastalıkların atlanması veya geç
tanı konulması, hastanın yaşamını ve yaşam kalitesini kötü
yönde etkilemektedir. Aile hekimleri hasta ve hastalık yönünden geniş bir kitleye hizmet verdiği için diğer hastalıklarda olduğu gibi romatolojik hastalıklarda da asgari ölçüde
bilgi sahibi olmalıdır. Bu vakamızda olduğu gibi hastalığın
erken tanısı, takibi ve tedavisi hastaların sosyal hayatında
daha sağlıklı ve kaliteli yaşam sürmesine katkı sağlar. Eğer
hastamıza erken tanı konulmayıp takipli bir gebelik geçirmemiş olsaydı, hastada; nefrit, böbrek yetmezliği, inme,
vaskülit, anemi, perikardit, pnömoni, dünyaya getirdiği
bebekte de neonatal lupus gelişerek, neonatal kalp bloğu,
deri döküntüsü, karaciğer anormallikleri olabilirdi.
253
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 172
SİGARA İÇİMİYLE İLİŞKİLİ NADİR BİR OLGU: SİYAH KILLI
DİL GELİŞİMİ
NİSA ÇETİN KARGIN, KAMİLE MARAKOĞLU
Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği A. D.
GİRİŞ: Siyah kıllı dil, dilin dorsal yüzünde filiform papilla hipertrofisi ve aşırı keratin birikimiyle karakterize benign bir
durum olup, dilin üzerinde saça benzer bir görünüm oluşturabilmektedir. Etyopatogenezi tam olarak bilinmemekle
birlikte, sigara içimi, kötü oral hijyen, alkol kullanımı, virüsler, radyasyon ve bazı ilaçlar etyolojide suçlanmıştır. Bu
bildiride, aşırı sigara içimine bağlı antiasit kullanımının tetiklediği düşünülen siyah kıllı dil olgusu sunulmuştur.
SONUÇ: Siyah kıllı dil etyopatogenezi tam olarak bilinmemekle birlikte pek çok predispozan faktör ileri sürülmüştür. Özellikle ağır sigara içicisi olan erkeklerde prevalansı
yüksek bulunmaktadır. Aile hekimleri olarak her hastamızın sigara içme durumunu sorgulayıp, gerekli davranış ve
destek tedavisini vermemiz, hem sigara bağlantılı gelişebilecek diğer hastalıkları ve komplikasyonları önleyecektir.
OLGU: Elli dört yaşında erkek hasta sigara bırakmak için
Selçuk Üniversitesi Aile Hekimliği Sigara Bırakma Polikliniği’ne başvurdu. Hastanın sigaraya başlama yaşı 19 olup,
35 yıldır günde bir paket sigara kullanım öyküsü mevcut
idi. Fagerstrom Bağımlılık Puanı 5 olup karbonmonoksit ölçümü 10 ppm idi. Beck Depresyon Ölçeği Puanı 8 idi.
Hastanın yapılan solunum fonksiyon testinde akciğer yaşı
60, FEV1/FVC değeri 89, FEV1 değeri 95 , PEF değeri 89 idi.
Ağız muayenesinde; dilin dorsal yüzünde filiform papillarda
hipertrofi ve siyah renkli saça benzer oluşumlar mevcut idi
(Resim1,2). Yapılan fizik muayenesinde herhangi bir patoloji saptanmadı. 35 paket/yıl sigara kullanım öyküsü mevcut olan hasta alkol kullanmadığını, ağız hijyenine dikkat
ettiğini, antiasit dışında herhangi bir ilaç kullanım öyküsü
olmadığını ve ek hastalığının olmadığını belirtti. Yapılan
tetkiklerinde kan sayımı, demir, demir bağlama, B12, folik
asit, ferritin düzeyleri normal sınırlardaydı. Mide şikâyetlerinin daha önce ara ara olduğunu ve ağrısı olduğunda antiasit kullandığını belirtti. Bir gün önce şiddetli mide ağrısı
olduğu için 1x5 tablet antiasit kullandığını belirtti. Hastaya
sigara bırakma tedavisi olarak davranış değişikliği ve varenikline ek olarak B12, N-asetilsistein, klorheksidin içeren
gargara önerildi.
254
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 173
ÜST SOLUNUM YOLU ENFEKSİYONUNU TAKİBEN GELİŞEN
ADEM(AKUT DİSSEMİNE ENSEFALOMİYELİT) SENDROMU
HACER SALİ ÇAKIR, AYŞEN DURMUŞ, DUYGU KURTULUŞ, EMİN PALA, DERYA KÖSE
ÜMRANİYE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ:Akut dissemine ensefalomyelit (ADEM) nadir görülen, fakat tedavi edilebilir; özellikle subkortikal ak maddeyi
tutan, enflamatuar, demiyelinizan bir hastalıktır. Genellikle
post veya paraenfeksiyöz bir hastalık olarak değerlendirilir. Hastaların yaklaşık %75’inde yakında geçirilmiş üst
solunum yolu enfeksiyonu veya aşılanma öyküsü bildirilmektedir. Çeşitli enfeksiyöz etkenler bildirilmekle birlikte,
özgül etiolojik etken tanımlanmamış ve patojenezi henüz
aydınlatılmamıştır Geniş bir nörolojik yelpaze içinde bulgu
verir, bilinç normal ya da komaya kadar giden aralıkta olabilir. Özellikle ensefalit klinik tablosu içinde, özgül olmayan beyin omurilik sıvısı(BOS) bulguları ile gelir. Tanı en iyi
manyetik rezonans (MR) görüntüleme ile yapılır.
VAKA:Biz bu vakayla 18 yaşında bayan olguda nonspesifik
üst solunum yolu enfeksiyonunu(ÜSYE) takiben gelişen, nadir görülen ADEM sendromu sunmaya çalıştık. Acil yeşil alana ÜSYE semptomları ile başvuran 18 yaşında bayan hasta
tedavisi düzenlenmesinden 10 gün sonra ÜSYE semptomlarına bulantı, kusma ve baş dönmesi şikayetleri eklenmesi ile
tekrar acile başvuruyor. Hastaya ek antiemetik tedavi eklenerek poliklinik kontrolü öneriliyor. 3 gün sonra şikayetleri
daha da artan hasta tekrar acile başvuruyor, yapılan muayenesinde ense sertliği ve meningeal irritasyon bulguları
pozitif olan hasta nöroloji tarafından menenjit ön tanısı ile
255
interne ediliyor. Yapılan tetkiklerinde %76 nötrofili ağırlıklı
lökositoz(11,5) harici tüm biyokimya ve enfeksiyon markerları normal olan haatanın ilk çekilen MRI ve EMG'leri normaldi. Subfebril ateşi(37.5) olan hastaya ensefalit ön tanısı ile IV
seftriakson, asiklovir,metronidazol,siprofilaksasin tedavisi
başlandı. Yapılan lomber ponksiyonunda pandi + ve hücre
70/mm olup üreme olmadı.Alt ekstremite kas kuvvetleri
3/5 e gerilemesi üzerine çekilen EMG sinde motor-aksonal
polinöropati ve tekrarlanan kontrastlı MRI da demiyelinizan
odaklar gelişince ADEM sendromu tanısı konularak 10 gün
pulse steroid tedavisi başlandı. Hastanın yattığı süre içinde
giderek artan kas kuvvet kabı tedavi ile geriledi sadece alt
ekstremite kuvvetleri 4/5 değerinde iken eksterne edilip rehabilitasyona yönlendirildi.2 hafta uygulanan nörorehabilitasyon sonrası kas kuvvetleri tamamen normale döndü.
SONUÇ: Bu olgu santral sinir sisteminin nadir görülen ama
erken tanı konulduğunda kolayca tedavi edilebilir bir hastalığı olması nedeni ile sunulmuştur. Sonuç olarak ADEM,
intrakranyal enfeksiyöz ve enfeksiyöz olmayan hastalıklarla karışabilen santral sinir sisteminin nadir bir hastalığıdır.
Ensefalit kliniği ile gelen her olguda ADEM düşünüldüğünde erken tanı konabilmekte ve erken tedavi ile birlikte hastalığın prognozunun iyi olması sağlanabilmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 174
KIRIM KONGO KANAMALI ATEŞİ
DİLEK NURLU
ANKARA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
KKKA virusu, Bunyaviridae ailesine bağlı Nairovirus soyundan bir virustur. Hyalomma cinsi kenelerle bulaştırılır.
İnsanlara bulaş, kenelerin ısırmasıyla, viremik hayvanların
kesilmesi sırasında kan ve doku temasıyla, nasokomiyal
yolla olur. KKKA’nin tipik seyrinde 4 dönem izlenir. İnkübasyon dönemi, prehemorajik period , hemorajik period , konvalesan period.KKKA’nin laboratuvar bulgularının başında
trombositopeni gelir. Şüpheli vaka: Klinik tanıma uyan ve
başka bir nedenle açıklanamayan hasta. Olası vaka: Ek olarak epidemiyolojik öykü ya da destekleyici bulgulardan en
az ikisinin olması. Kesin vaka: Laboratuvar ile doğrulanmış
hastalar veya kesin tanı almış bir vakayla epidemiyolojik
olarak bağlantısı olan hasta.Kesin laboratuvar sonuçları:
Kan, vücut sıvıları ya da doku örneklerinde viral izolasyon
ya da viral RNA’nın gösterilmesi.
halinin başladığı, aralıklı bulantı kusmaları olduğu, 2 defa
kusma sonrası ağızdan kan gelmesi olduğu, 3 defa burun
kanaması olduğu ve inatçı ateş yükselmeleri olduğu öğrenildi. Hastadan alınan kan sonuçları: Biyokimya; üre:40
mg/dl, kreatinin: 0,81 mg/dl, ALT:330 IU/L, AST: 1460 IU/L,
sodyum: 138 mmol/L, potasyum:4,3mmol/L, CRP: 1mg/dl.
Hemogram; Hb: 9,9 gr/dl, RBC:3,27 106/µl, PLT: 14000/µl.
Hastanın öykü, muayene ve laboratuar sonuçlarına göre
ayrıntılı öyküsü tekrar alınıp kene ısırma öyküsü sorgulandı. Hastanın evhanımı olduğu ve evindeki bahçe işleriyle
uğraştığı ve yaklaşık 6-7 gün önce gövdesinden kene çıkardığı öğrenildi. Hasta enfeksiyon kliniğine gönderildi, yatışı
yapıldı. Özel laboratuara gönderilen kanında viral izolasyon
yapılıp viral DNA nın gösterilmesi ile KKKA tanısı kesinleştirildi.
OLGU: 78 yaşında bayan hasta acile bulantı, kusma ishal
şikayetleri ile başvuruyor.Şikayetleri 3 gündür süren hasta
2 gün önce de acil polkliniğine aynı şikayetlerle başvurmuş.
Gastroenterit düşünülüp dahiliye polikliniğine yönlendirilen
hastaya antibiyotik tedavisi başlanmış.Hastanın genel durumunun bozulması üzerine hastanemizin acil polikliniğine
başvuruyor. Genel durum kötü, konfüze, TA: 40/30mmHg,
nabız: 68/dk, ateş: 40,6 C. Muayenesinde: Ağız içi peteşiler,
Akciğerde bazalde ince raller, Cilt turgor tonusu azalmış.
Hastaya semptomatik tedavi verildi. Genel durumu biraz
düzelen hastanın kendisinden alınan öyküde 3 gün önce is-
TARTIŞMA VE SONUÇ: Ülkemiz KKKA açısından endemik
bir bölge olduğundan diare, bulantı, kusma, ateş, baş ağrısı, miyalji, aşırı halsizlik gibi birçok hastalığı düşündüren
nonspesifik semptomları olan hastalarda ayırıcı tanıda
KKKA düşünülüp epidemiyolojik öyküsü sorgulanmalı ve
destekleyici klinik, laboratuar bulguları aranmalıdır. Bu
vaka bize; nonspesifik semptomlarla gelen hastalarda
anamnezin ayırıcı tanıda çok önemli olduğunu ve aile hekimleri başta olmak üzere bütün branş hekimlerince hastaya bütüncül yaklaşımın önemini göstermektedir.
256
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 175
MEME BAŞI AKINTISINDAN DUKTAL KARSİNOMA-IN-SITU
TANISINA
MERVE YUVALI1, BİLGKEN BALAFORLOU1, NESİBE VARDI1, KENAN ÇETİN2, SABAH TÜZÜN1,
MEHMET SARGIN1
1 DR. LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 DR. LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ GENEL CERRAHİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Memeye ait şikayetlerden en sık görülenler sırası ile
memede ağrı, kitle ve meme başı akıntısıdır. Üreme çağındaki tüm kadınların %80’inde, hayatın herhangi bir anında
en az bir defa meme başı akıntısı olabileceği belirtilmektedir. Meme başı akıntısı genellikle fizyolojik olmakla beraber, spontan, tek taraflı ve tek duktustan kaynaklanan,
kanlı veya seröz akıntı patolojik meme başı (PMB) akıntısı
olarak tanımlanır. En sık nedeni soliter intraduktal papillom, papillomatozis, duktal ektazi, plazma hücreli mastitis
gibi selim meme lezyonları olup, H2 reseptor blokerleri,
bazı antihipertansifler, fenotiazin, antidepresanlar,antipsikotikler ve oral kontraseptifler gibi bazı ilaçlar da meme
başı akıntılarına neden olabilir. PMB akıntılarının nadir
fakat önemli bir nedeni ise % 5-%21’ini oluşturan meme
kanseridir. Akıntı tipine göre kanser rastlanma oranları
farklılık göstermektedir. Kanlı akıntılı olgularda kanser
yakalama insidansı %5-%28 iken, seröz akıntılarda ise bu
oran %7 olarak tespit edilmiştir. PMB akıntısının tanısında
anamnez ve fizik muayeneyi takiben görüntüleme yöntemleri temel rol oynamaktadır.
VAKA SUNUMU: Hastanemiz Meme Polikliniğine başvuran
31 yaşında kadın hastanın 3 aydır aralıklı olarak devam eden
sol meme başı akıntısı mevcuttu. Fizik muayenesinde sol
meme başından spontan, seroanjinöz karakterdeki akıntı
dışında patolojik bulgu saptanmadı. Hastanın özgeçmişinde ve soygeçmişinde herhangi bir özellik yoktu. Akıntıdan
yapılan yayma materyalinde papilla benzeri yapılar oluştu-
257
ran epitel hücreleri saptandı. Rutin kan tetkiklerinde herhangi bir patolojiye rastlanmadı. Yapılan meme USG’sinde
sol memede retroareolar duktal ektazi ve duktus içerisinde 11x7 mm’lik hiperekojen oluşum intraduktal papillom
lehine yorumlandı. Sonrasında çekilen meme MR’ında sol
meme retroareolar mesafede duktal ektazi ve hafif lateral
yerleşimli 13 mm çapında noduler, IV kontrast madde verilmesini takiben benign karakterde kontrastlanma paterni
sergileyen oluşum (intraduktal papillom?) izlenmesi üzerine sol meme mikroduktektomi yöntemi ile opere edildi.
Hastadan alınan biyopsi sonucu sol meme intraduktal papillom, duktal ektazi ve duktal karsinoma- in-situ alanları içeren papillom olarak değerlendirimesi üzerine hasta,
radyoterapi ve tamoksifen tedavisinin planlanması amacıyla Tıbbi Onkoloji birimine yönlendirildi.
TARTIŞMA: Meme başı akıntısı, kadınlarda sık rastlanan
bir şikayettir. Tek taraflı,tek duktustan kaynaklanan, kanlı
veya seroanginöz meme başı akıntıları meme kanserinin ilk
belirtisi olabilir. Ancak yine de meme başı akıntılarının klinik görüntüsü ile benign veya malign ayrımının yapılamaması nedeniyle, malign bir hastalığı gözden kaçırmamak
için patolojik kabul edilen tüm meme başı akıntılarının ileri
incelenmesi gereklidir. Bu noktada özellikle PMB akıntısı
kriterlerini taşıyan akıntı şikayeti ile başvuran hastaların,
birinci basamak hekimlerince dikkatle değerlendirilmesi
ve takibi gereklidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 176
SİNSİ SEYİRLİ BİR FEOKROMASİTOMA OLGUSU
SEMA ERDOĞMUŞ, GÖKÇEN KÜLAHLI, ZUHAL AYDAN SAĞLAM
İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Feokromasitoma genellikle ilk semptomu baş ağrısı, çarpıntı olan ve şüphelenilmediğinde tanısı çok geç
konabilen bir hastalıktır.Hastaların yaklaşık 1/3’ü tanı almadan inme ve miyofarktüs enfarktüs(MI) sonucu ölmekte,
büyük kısmı ise esansiyel hipertansiyon olarak değerlendirilerek yanlış ve yetersiz tedavi edilmektedir.Olgumuzda
yaklaşık 2 yıl sonunda tanı alan bir feokromasitoma olgusu
tartışılacaktır.
OLGU SUNUMU: 39 yaşında kadın hasta baş ağrısı ve çarpıntı şikayetleriyle 2014/Mayıs ayında polikliniğimize başvurmuştur.Bu şikayetleri ilk kez 2.5 yıl önce başlayan hasta o dönemde acil polikliniğe başvurmuş. Acilde yapılan
nörolojik muayenesinde ve laboratuar tetkiklerinde patoloji
saptanmayıp, bakılan vitallerinde TA:230/100 saptanmıştır.
Yapılan acil müdahale sonrası tansiyon değerleri normal
sınırlara getirilip, dahiliye polikiliniğine gitmesi önerilerek taburcu edilmiştir. Başvurduğu dahiliye polikliniğinde
hipertansiyonu olduğu söylenerek amlodipin 5mg başlanmış. İlacını düzensiz kullanan ve takiplere gitmeyen hasta
hipertansif ataklarının artması üzerine Mayıs/2014’te hastanemiz dahiliye polikliniğine tekrar başvurmuş. Hipertansiyonun renal kaynaklı olabileceği düşünülerek istenen üst
batın dinamik MR’ında sağ sürrenal bezde 35x28x25 mm
boyutunda kitle saptanan hasta endokrin polikliniğine yönlendirilmiştir. Yapılan detaylı tetkiklerinde 24 saatlik idrarında normetanefrin 3589 ug/g krea↑↑↑, plazma metanefrin
612 ng/dl ↑↑↑, plazma normetanefrin 766 ng/dl↑↑↑ saptanan
258
hasta feokromasitoma ön tanısıyla servisimize yatırılmıştır.Yatışı sırasındaki takiplerinde idrarda ve kanda normetanefrin ve metanefrin düzeyleri yüksek seyredip, MR da
sağ surrenalde mass lezyon (ön planda feokromasitoma
düşündüren) izlenen hastanın kliniğinde de eşlik eden flushing ataklarının olması nedeniyle tanısı feokromasitoma
olarak netleştirilmiştir. Hasta genel durumu düzeltilip operasyon için üroloji kliniğine yönlendirilerek taburcu edilmiş
ve post-op takip için endokrin polikliniğine yönlendirilmiş
olup henüz başvurmamıştır.
TARTIŞMA: Feokromasitoma nadir bir nöroendokrin sorundur. Hastaların %50 si paroksismal HT ataklarıyla seyretmekte olup, %40 ında persistan HT ve az oranda asemptomatik olarak seyretmektedir. Feokromasitoma tanısı
konulması yılları bulabilmektedir. Buna sebep olaraksa
hastaların esansiyel HT olarak değerlendirilerek HT tedavisi başlanması ve hastaların kontrollere yetersiz gelmesi
sunulabilir. Bizim olgumuzda tanı süresi ise 2 yıl olmakla
birlikte olgumuzda esansiyel HT olarak değerlendirilmiş
olup hasta tek ilaç tedavisi ile takip edilmiştir. Esansiyel HT
tedavisinde çoklu ilaç kullanımına rağmen regüle olmayan
hastalarda sekonder HT sebepleri araştırılmalıdır.
SONUÇ: Feokromasitoma klinikte en çok esansiyel HT ile
karışmaktadır. Hastaların ilaca uyumuyla birlikte şikayetlerini bütün olarak değerlendirmek
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 177
OLGU SUNUMU: DİYABETİK BİR HASTANIN YARA BAKIMI
VE TAKİBİ
ESRA CEYLAN1, KAMİLE MARAKOĞLU1, OSMAN AKDAĞ2
1 Selçuk Üniversitesi tıp fakültesi Aile Hekimliği AD
2 SELÇUK ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ PLASTİK, REKONSTRÜKTİF VE ESTETİK CERRAHİ AD2
GİRİŞ: Bu olguyu sunmaktaki amacımız ayak yanığı olan
şikayeti ile hastaneye başvuran bir tip 2 diabetes mellitus
(DM) olan hastanın takip, tedavisini, yara bakımı ve yara iyileşme sürecindeki ilişkili faktörlerin önemini vurgulamak
istedik.
OLGU: 51 yaşında 3,5 yıl önce DM tanısı almış olan kadın
hasta 09.06.2014 tarihinde Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi
Aile Hekimliği Diyabet Eğitim Polikliniğine kontrol için başvurdu. Hastanın anamnezinde 15 gün önce bahçede ekmek
yaparken ateşin dumanına ayağının maruz kaldığını, bu
olaydan iki üç gün sonra sol ayak başparmağının su topladığını ardından cildiye polikliniğine gittiğini ve antibiyotikli pomad ile pansuman yapılması önerildiğini, yaraya ağrı
veya yanmanın eşlik etmediğini ifade etti. Hastanın yapılan
muayenesinde sol ayak başparmağında 2x3 cm genişliğinde kenarları düzenli, kas dokuya inen, pürülan sekresyonun
ve nekrotik alanların olduğu, etrafı eritemli açık bir yarası
mevcuttu Hastanın poliklinik kayıtlarımızdaki dosyasından
alınan tahlil sonuçlarına göre; 11/03/2014 tarihinde HbA1c
değeri %10,8, açlık kan şekeri(AKŞ) 306 mg/dl, tokluk kan
şekeri(TKŞ) 412mg/dl, LDL 127 mg/dl, HDL 38 mg/dl, trigliserit 348 mg/dl, kolesterol 235 mg/dl, serum kreatinini 0,79
mg/dl, hemogram 14,9 g/dl idi. Hastanın sigara, alkol kullanım öyküsü yoktu. Göz muayenesinde retinopatisi olmayıp,
nörolojik muayenesinde-yapılan EMG’de periferik nöropati mevcuttu. Bu dönemde hastaya sabah 14 ıu, akşam 7
ıu 70/30 miks insülin tedavisi, metformin 1000 mg tablet
2x1, atorvastatin, periferik nöropatisi için pregabalin 150
mg tablet günde 2x1 tarafımızdan başlanmıştı. Ayak yarası
nedeni ile başvurduğu 09.06.2014 tarihindeki HbA1c değeri
%7,3, AKŞ 122 mg/dl, TKŞ 144 mg/dl, kreatinin 0,8 mg/dl
idi. Hasta plastik ve rekonstrüktif cerrahi hekimine konsulte edildi. Hastanın yanığında kas ve tendonları etkilendiği,
yaranın oldukça derin olduğu gözlendi. Dördüncü derece
259
yanık olarak sınıflandırıldı. Hastanın ayaktaki yarası plastik ve rekonstrüktif cerrahi hekimi tarafınca lokal anestezi
altında nekrotik alanlar debride edildi(Resim1), dört günde
bir gümüşlü yara pansumanı yapılmak üzere ve oral antibiyotik tedavisi ile hasta taburcu edildi. Kontrolleri sırasında
yarada yeterince granülasyon dokusu gelişmediği, küçük
mikroapselerin oluştuğu gözlendi (Resim2-3). Sağ üst bacaktan kısmi kalınlıkta deri grefti alınarak ayaktaki yaraya
deri defekt onarımı yapıldı (Resim 4). Hastanın diyetine ve
insülin tedavisine dikkat etmesi, kan şekeri düzeylerinin
istenen seviyelerde olması, sigara ve alkol kullanmaması,
ilaçlarını düzenli kullanması ayak yara revaskülarizasyonunun iyi olması, düzenli yara pansumanlarını yaptırması
sonucunda hastanın ayaktaki açık yarası 8. haftada gözle
görülür derecede iyileşme ile sonuçlandı(Resim5-6).
SONUÇ: Diyabetik bir hastada uygun insülin tedavisi ve
hasta eğitimi ile kan şekeri regüle edilebilmekte, hastada
istenmeyen komplikasyon riskleri azalmakta ve hastalarda
yaşam kalitesi artmaktadır.
Debridman sonrası
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Küçük mikroapseler ve yalancı granülasyon dokusu görünümü
Kısmi deri grefti uygulaması sonrası 4.gün kontrolü
Yetersiz granülsayon doku oluşumu
Kısmi deri grefti uygulaması sonrası 15. gün
Kısmi deri grefti uygulaması sonrası pansuman yapılmış
hali
260
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 178
VERTİGO İLE ACİL POLİKLİNİĞİNE BAŞVURAN HASTADA
MULTİPL SKLEROZ OLGU SUNUMU
HATİCE DÜLEK
ÜMRANİYE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ-AMAÇ: Vertigo, vücudun denge sisteminde yaşanan sorun nedeniyle ortaya çıkan baş dönmesidir. Vertigo
önemli bir hastalığın belirtisi olabilir, gözden kaçırılmaması gereken bir durumdur. 40 yaşın altında akut vertigo ile
başvuran hastaların yaklaşık %5’inde Multipl Skleroz(MS)
olma ihtimali vardır. Tüm MS hastalarında %20 oranında
vertigo görülür. MS santral sinir sisteminde oligodendrositlerin reküren yıkımı ile giden otoimmün, inflamatuar bir
hastalığıdır. MS' in ilk belirtileri sıklıkla tekrarlayan vertigo
ve ataksi atakları, optik nörit, diplopi, nistagmus, bir veya
fazla ekstremitede parestezi , idrar inkotinansıdır. Tanıda
hastanın yakınması , muayenesi ve beyin MR’ı önemlidir,
ayrıca BOS incelemesi ve laboratuar yöntemleri kullanılmaktadır.
OLGU: Acil polikliniğine baş dönmesi şikayeti ile başvuran
26 yaşındaki bir kadın hastanın dört gündür süren bulantı
ve kusmalarının olduğu , çift görme şikayetinin bulunduğu,
şikayetleri ilk oluştuğunda dış merkezde gıda intoleransına
yönelik tedavi almış olduğu öğrenildi. Ek hastalığı bulunmayan hastanın yapılan fizik muayenesinde TA:100/60, kan
şekeri:98 , kalp tepe atımı 95 ritmik idi. Pupilller izokorik,
göz dibi muayenesi normal, nistagmus mevcut, ense sertliği bulunmuyordu. Sağ gözde sağa bakış kısıtlılığı mevcuttu
, sağ göz kapağında pitoz ile birlikte fasial asimetri dikkati
çekiyordu. Diğer kranial sinir muayeneleri doğal olan has-
261
tanın derin tendon refleksleri üst ekstremitelerde canlı, alt
ekstremitelerde normal idi. Duyu muayenesinde objektif
duyu kusuru yoktu. Hoffmann normal , yürüyüşü hafıf ataksik, romberg testi pozitif, dismetri ve disdiadakokınezı yok
idi. Yapılan tetkiklerinde BUN:23 mg/dl, Kreatitin:0.63 mg/
dl, Na:140 mmol/L, K:4.3mmol/L , Ca:9.7mg/dl ,Mg:1.8mg/
dl , VitB12:355pg/ml , Folat:6ng/ml , ALT:8u/L , AST:14u/L ,
CRP:0.1mg/dl , Hg:12.7 gr/dl , Wbc:6.400 k/uL, Plt:222.000,
Sedimentasyon:32 mm/sa , LDH:157 U/L, TSH:0.80 uIU/L ,
Anti HCV, Anti HIV, HBsAg serolojik olarak negatif olarak
ölçüldü. Fizik muayenede sağ 6.kranial sinir felci ve sağ
7. sinir de periferik sinir felci bulguları bulunması üzerine hastadan beyin BT ve MR diffüzyon tetkikleri ile birlikte
nöroloji konsültasyonu istendi. Hastanın MR difüzyonunda
bilateral hiperinterns lezyonları görülmesi üzerine, daha
ayrıntılı inceleme amaçlı olarak kontrastlı beyin MR’ı ve
servikal MR çekildi. Hastanın beyin ve servikal MR grafilerinde hiperintens lezyonları MS plağı olarak düşünüldü
bunun üzerine hasta tetkik ve tedavi amaçlı MS ön tanısı ile
nöroloji kliniğine yatırıldı.
SONUÇ : Vertigo ile gelen hastaların anamnezi iyi alınmalı, eşlik eden diğer bulguların olup olmadığı öğrenildikten
sonra, fizik ve nörolojik muayenesi yapılmalı, şüpheli bir
muayene bulgusu yada yakınması varsa; kan tahlili, MR,
servikal dopler istenmelidir
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 179
UZUN SÜRELİ KORTİKOSTEROİD KULLANIMINA BAĞLI
AVASKÜLER NEKROZ GELİŞEN ROMATOİD ARTRİT
OLGUSU
AYŞE ÖZNUR ŞENSOY1, ALİ GÜNDOĞDU2, ERGÜLÜ EŞMEN3 , SEMA YILMAZ3 ,
FATMA GÖKŞİN CİHAN4, MERVE ERDOĞAN5
1 Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2 SELÇUK ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, İÇ HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
3 SELÇUK ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, ROMATOLOJİ BİLİM DALI
4 NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ MERAM TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
5 KONYA EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Romatoid Artrit (RA) el ve ayakların küçük eklemleri
başta olmak üzere tüm sinovyal eklemleri simetrik olarak
tutabilen, yorgunluk, halsizlik, ateş gibi sistemik bulgulara
da neden olabilen kronik otoimmun bir hastalıktır. Tedavide
non steroid antiinflamatuarlar (NSAİİ), antimalaryal ilaçlar,
kortikosteroidler, tümör nekroz faktör inhibitörleri ve hastalığın seyrini değiştiren (DMARD) ilaçlar kullanılmaktadır.
Kortikosteroidler; antiinflamatuvar ve immunsupresif etkileri
nedeniyle tedavide kullanılırlar. Kortikosteroidlerin kullanımı
sırasında birçok yan etki görülebilmektedir. Avasküler nekroz
da kemik metabolizması üzerine nadir görülen yan etkilerindendir. Biz bu olguda uzun süre steroid kullanımına bağlı
avasküler nekroz gelişen Romatoid Artrit vakasını sunduk.
VAKA: Elli iki yaşında kadın hasta yaklaşık iki aydır geceleri
artan istirahatle azalan vasıfta sağ kalça ağrısı şikayetiyle
kliniğimize başvurdu. Özgeçmişinde onbeş yıldır Romatoid
Artrit tanısıyla dışmerkezde takipliydi. RA nedeniyle yaklaşık oniki yıl methotrexate, sulfasalazıne ve yedi yıl 32 mg’ a
varan dozlarda metilprednizolon kullanmış, son üç yıldır da
1 mg/gün dozda sürekli kullanmaktaydı. Fizik muayenede
genel durumu iyi, vital bulguları stabildi. Sağ kalça hareketleri ağrılıydı. Aktif artrit bulgusu yoktu. Laboratuvar incelemesinde; Hgb:10,9 g/dl, MCV:79,4 fL, sedimantasyon:55 m/h ,
CRP:14,1 mg/L, ANA: 1/100 (+), ANTICCP(-) ve RF:9,8 mg/L ile
normal sınırdaydı. Çekilen direk grafide sağ kalça ekleminde skleroz artışı ve eklem aralığında daralma dikkati çekti.
Sonrasında yapılan kalça Manyetik Rezonans Görüntüleme
(MRG) de ; sağ kalça ekleminde dejeneratif osteoartrit ve sağ
femur başında avasküler nekroz bulguları görüntülendi.
TARTIŞMA: Avasküler nekroz vasküler desteğin kaybına bağlı bölgesel kemik dokusunun kaybı olarak tanımlanmaktadır.
Etiyolojide; kortikosteroid kullanımı, alkol, hemoglobinopatiler, menapoz, osteoporoz, depo hastalıkları, transplantasyon
262
gibi birçok hastalık ve etken üzerinde durulmaktadır. Bunlar
arasında steroid kullanımı önemli bir grubu oluşturur. Avasküler nekrozun bulguları etkilenen kemiğe bağlıdır. Femur
başı avasküler nekrozu sıklıkla geceleri artan, ağırlıkla ilişkisi
olmayan bir ağrıya yol açar. Erken tanıda MRG’ in duyarlılığı
yüksektir. Tedavide nonoperatif olarak NSAİİ’ ler ve bifosfonatlar kullanılabilmekte fakat kesin çözüm genelde cerrahi
olarak osteotomi ya da total kalça replasmanı olmaktadır.
SONUÇ: Kortikosteroidler düzensiz ve doktor kontrolü olmadan kullanılmamalıdır. Mümkün olan en düşük doz ve en kısa
süre kullanılmalıdır. Kemik metabolizması üzerine olan yan
etkileri göz önünde bulundurularak proflaktik amaçlı kalsiyum ve D vitamini desteği sağlanmalı, hastalar özellikle dorsal bölgedeki kasları güçlendirici egzersiz programına alınmalıdır. Altı aydan daha uzun süre kortikosteroid kullanması
gereken hastalara düzenli aralıklarla fizik muayene ve kemik
metabolizmasına yönelik tetkikler yapılmalıdır.
Resim 1. Pelvis grafisinde, sağ kalça ekleminde skleroz
artışı ve eklem aralığında daralma (sarı ok) izlenirken, sol
kalça eklemi normaldir(beyaz ok).
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Resim 2. Kontrastlı MRG incelemede sağ femur başı superior kesiminde kontrastlanma göstermeyen avasküler
nekroz alanı izlenmektedir (sarı ok).
263
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 180
Akut Böbrek Yetmezliği İle Başvuran Abdominal
Aort Anevrizması Akut Trombozu
İHSAN ATEŞ1, MURAT İLERİ2, ÖMER AKCA2, ADEM ÖZKARA3
1 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
2 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
3 ÇORUM HİTİT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANBİLİM DALI
GİRİŞ: Akut tromboze abdominal aort anevrizması (AAA)
alt ekstremite iskemisi, Akut böbrek yetmezliği (ABY),
mezenter iskemi, ve paralizi ile seyredebilen aort anevrizmasının nadir bir komplikasyonudur (1). AAA trombozu
suprarenal bölgede gerçekleşirse perfüzyon bozukluğuna
bağlı ABY, infrarenal bölgede gelişirse rabdomyolize bağlı
ABY meydana gelebilir. Biz ABY ile başvuran ve infrarenal
abdominal aorta anevrizmasına bağlı gelişen akut tromboz
olgusunu sunduk.
OLGU SUNUMU: Atmış beş yaşında erkek hasta acil servise
dört saat önce istirahat halinde ani başlayan güç kaybı ve
takiben yürüyememe şikayeti ile başvurdu. Bilinen travma,
alkol, sigara öyküsü yok. Özgeçmişinde kür akciğer kanseri
ve hipertansiyon dışında bilinen hastalığı yok. Fizik muayenesinde; ateş: 36.3ºC, nabız: 105/dk, kan basıncı: 180/105
mmHg, solunum sayısı: 16/dk idi. Kalp ve solunum sistemi
muayenesi normaldi, batın muayenesi obezite nedeniyle
efektif olarak yapılamadı. Bilateral alt ekstremitede nabızlar zayıf, motor güç 0/5, cilt soğuk ve parmak uçlarında morluklar vardı. Laboratuvar tetkiklerinde, hemogram
normal, Üre: 83 mg/dl (10-50), Kreatinin: 5,9 mg/dl (0,51,2), AST: 744 IU/L (10- 50), LDH: 2222 U/L(240-480), CK
Total: 82700 U/L(<190) idi. Renal arter dopplerde: Abdomi-
264
nal aortada sağ renal arter orijininin yaklaşık 23 mm, sol
renal arter orijininin 19 mm distalinde yaklaşık 10 cm lik
segmentte, duvarında mural trombus bulunan AP çapı 49
mm ye ulaşan fuziforma anevrizma saptandı. Bilgisayarlı
tomografi (BT) anjiografide: Abdominal aortada, renal arter
çıkımlarının yaklaşık 1.5 cm distalinden başlayan, yaklaşık
10 cmlik segmentte, en geniş yerinde 57x51 mm (APxTR)
boyutlarında ölçülen, lümende en kalın yerinde 22 mm
ölçülen, aortu çepeçevre saran mural trombüsü bulunan
anevrizmatik dilatasyon izlendi. Hastaya girişimsel radyolojı tarafından abdomınal aort olan kısıma stent takıldı ve
antikoagulasyon tedavi başlandı. Takipte yatışında 4 hafta
sonra hastanın böbrek fonksiyon testleri tamamen geriledi
ve hasta mobilize oldu.
TARTIŞMA: Abdominal aort anevrizması akut trombozu
aort anevrizması olan hastalarda % 0,7-2,8 oranında görülebilen nadir bir komplikasyondur. Literatürde mortalitesinin % 59’un üstünde olduğu vurgulanmaktadır (2). ABY ile
başvuran vakalarda AAA trombozu tespit edilip tedavi edildiğinde hastaların kısa sürede böbrek fonksiyon testlerinin
düzeldiğinden söz edilmektedir (3). Nitekim bizim olgumuzunda AAA trombozu saptandıktan sonra stent işlemini takiben kısa sürede ABY’si düzelmiştir
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 181
Devamlı Karın Ağrısı İle Prezente Olan Ailevi
Akdeniz Ateşi Olgusu
İHSAN ATEŞ1, ÖMER AKCA2, ADEM ÖZKARA3
1 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
2 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
3 ÇORUM HİTİT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Ailevi Akdeniz anemisi (AAA) sporadik, serozal inflamasyon ve öngörülemeyen ateş atakları ile karekterize
bir hastalıktır. AAA’nın kalıtsal ve otozomal resesif olduğu
düşünülmektedir. Hastalar sıklıkla üç günü geçmeyen atak
tarzında seyreden intermittan karın ağrısı, ateş, eklem ağrıları ile başvururlar (1). Bu olgu sunumunda literatürde
nadir karşılaştığımız devamlı karın ağrısı ile başvuran ve
araştırmalar neticesinde AAA saptanan bir vaka tartışılacaktır.
ve tümör markırları normal saptandı. Sedimantasyon: 25
mm/h (0-20), CRP: 9 mg/L (0,2-5) olarak yüksek saptandı.
İleri radyolojik tetkiklerde tüm abdomen ultrasonografi ve
tomografi, özefagogastroskopi, kolonoskopi normal saptandı. Hastanın klinik prezentasyonu AAA’yı düşündürmeyecek karekterde olsada AAA gen analizi planlandı. Gen
analizi neticesi R202q geninde homozigot mutasyon saptandı. Hastaya kolşisin 3*1 tablet başlandı. Tedaviden 3
hafta sonra hastanın karın ağrısı tamamen geriledi.
OLGU SUNUMU: Kırk dokuz yaşında erkek hasta polikliniğimize izole devamlı karekterde karın ağrısı ile başvurdu.
Hikayesinde on yıldan beri sol hipokondriak bölgede devamlı sızlama şeklinde karın ağrısı mevcutmuş. Karın ağrısına yönelik dış merkezlerde laparotomi dahil tüm ileri
radyolojik tetkikler yapılmasına rağmen tanı konulamamış.
Hastanın başvuru sırasında vital bulguları; ateş: 36.3ºC,
nabız: 85/dk, KB: 140/90 mmHg, solunum sayısı: 13/dk idi.
Fizik muayenesinde sol hipokondriyak bölgede derin palpasyonla olan ağrı dışında anormal bulgu saptanmadı. Etyolojiye yönelik yapılan hemogram, rutin biyokimya, hepatit
markırları, tam idrar tetkiki, gayta mikroskopisi ve kültürü,
troid fonksiyon testleri, ENA profili, salmonella, brusella
TARTIŞMA: Ailevi Akdeniz Anemisinde hastalar sıklıkla peritonit, plörezi, sinovit ve erizipel benzeri cilt lezyonları ile
başvururlar. Fakat hastaların yaklaşık % 95’i lokalize karın ağrısı ile başvururlar. Karın ağrısı lokal olarak başlayıp
tüm karına yayılacak şekilde rijidite, adinamik ileus ve pozitif rebaund bulguları ile seyreder. Ataklar sıklıkla üç güne
kadar uzayabilir (2). Tanıda % 47-94 oranında M694V gen
mutasyonu saptanır (3). Bizim olgumuz on yıldan beri olan
devamlı izole sol hipokondriyak karın ağrısı ile başvurdu.
Yapılan gen analizinde R202q gen mutasyonu saptandı.
Başlanan kolşisin tedavisine anlamlı yanıt alındı. Sonuç
olarak AAA’yı karekterize etmeyen karın ağrısı şikayetleri
ile başvuran hastalarda AAA akılda tutulmalıdır
265
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 182
Jinekomastiden Wilms Tümörüne; Fizik
Muayenenin Tanıda Önemi
DERYA ÖNAL1, GAMZE ERSEN1, GÖKÇE NUR ÇOBAN1, MERVE TAŞTAN1, İRFAN ŞENCAN1,
İSMAİL KASIM1, RABİA KAHVECİ1, ADEM ÖZKARA2
1 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
2 ÇORUM HİTİT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Fizik muayene, dikkatli bir şekilde yapıldığında tanı
koymada oldukça yardımcı olur ve erken tanı imkanı sağlar.
Hasta, sadece şikayetlerine yönelik değil bir bütün olarak
değerlendirildiğinde daha erken teşhis ve daha erken tedavi imkanı sağlar. Bu olgu sunumunda kilo alma ve memelerde büyüme şikayeti ile başvuran ve intraabdominal kitle
yakalanan hastayı sunacağız.
OLGU: Üç buçuk yaşında kız hasta kilo alma, memelerde
büyüme ve son iki haftadır devam eden halsizlik, ateş şikayeti ile başvurdu. Hastanın alınan anamnezinde iki yaşında
geçirdiği febril konvülziyon öyküsü dışında dikkati çeken bir
özellik yoktu. Fizik muayenede karın distandü görünümde,
hassasiyet yok, defans yok, palpasyonla sol kadranı dolduran pelvik bölgeye doğru uzanan kitle tespit edildi. Laboratuar sonuçları ; Hb:9,08 g/dl, WBC:13600/µL, Plt:751000/µL,
Alb:2.7 g/dl, Ürik Asit 6,7 mg/dl, AST:442 U/L, ALT:313 U/L,
GGT:103 U/L, LDH: 1129 IU/L, Fibrinojen: 567 mg/dl, D-Dimer: 5435 ng/ml. Abdominal USG de sol üst kadrandan ve
orta hatta epigastrik bölgeye kadar uzanan, yaklaşık 20 cm
çapında, içerisinde kistik alanlar izlenen heterojen solit kitle lezyonu mevcuttu. Sol böbrek, lojunda izlenememiş olup
basıya sekonder? veya tariflenen lezyon orijinli? ayırt edilemedi. Hasta pediatrik onkolojiye danışıldı. Hastadan VMA,
NSE, tümör belirteçleri, batın BT istendi.VMA:6.94 mcg/mg
creat, NSE:57.19 ng/ml, AFP:2.8 IU/ml Tüm abdomen BT de;
266
batın sol kadran yerleşimli pelvise kadar uzanan 15*17*19
cm boyutlarında, büyük kısmı nekrotik olarak izlenen heterojen kitle lezyonu mevcuttur. Sol böbrek anteriora itilmiş
olup, kitlenin sınırları sol renal hilus ve alt pol parankiminden ayırt edilememektedir(clear cell sarkom?). Kitle orta
hatta uzanım göstermekte olup mide, pankreas, dalak ve
bağırsak segmentleri itilmiştir. Kitle ile dalak, pankreas ve
sol psoas kası arasındaki yağ planları silinmiştir. Pelvik minimal sıvı izlenmiştir. Hastada ön tanı olarak Wilms tümörü
düşünüldü. Operasyon kararı alındı. Kitle eksize edildi. Patolojik tanısı nefroblastoma (Wilms tm) olarak raporlandı.
Operasyon sonrası hastanın takip ve tedavisi planlandı.
TARTIŞMA: Çocuklarda yapılan fizik muayene çok önemlidir. Özellikle intraabdominal kitleler açısından erken yakalama şansını arttırabilir. Çocuklarda karında kitle tespiti
ciddi bir bulgudur. Çocuklukta karında kitle palpe edilmesi
malign solid tumörlerin en sık karşılaşılan bulgularından
birisidir. Çocuklarda görülen malign tümörlerdeikinci sırada Wilms tümörü yer almaktadır. Wilms tümörü, tüm pediatrik solid tümörlerin %8’ ini oluşturur. Mavi küçük hücreli
ve çocukluk çağında ürogenital sistemde en sık görülen
tümördür. Hastaların %80inde 5 yaş öncesinde ve en sık 3
yaşında görülür. Hastalığın prognozu tanı sırasında hastalığın evresine, histolojik tipine, hastanın yaşına ve tümörün
büyüklüğüne bağlı olarak değişir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 183
HİPOTROİDİYE BAĞLI RABDOMYOLİZ OLGUSU
İHSAN ATEŞ1, ÖMER AKCA2, İSKENDER BÜLBÜL2, ADEM BAHADIR2, İRFAN ŞENCAN2, ADEM
ÖZKARA3
1 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
2 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
3 ÇORUM HİTİT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Hipotiroidizmde kas tutulumu nadir görülen bir
komplikasyondur. Bu hastalar sıklıkla kas kitlesinde azalma, kramp ve miyalji ile prezente olurlar. Bu klinik semptomlarla birlikte kas enzimlerinde (kreatinin kinaz, aspartat aminotransferaz, laktat dehidrojenaz..) artışında olması
rabdomyoliz tablosunu düşündürür. Hipotiroidiye bağlı rabdomyoliz sık görülen bir durum değildir (1). Bu vakalarda
rabdomiyolize bağlı akut böbrek yetmezliğide görülebilir.
Bu olgu sunumunda derin hipotiroidiye bağlı rabdomiyoliz
saptanan bir vaka tartışılacaktır.
OLGU SUNUMU: Yetmiş iki yaşında erkek hasta polikliniğimize son bir ay içinde giderek artan yaygın kas ağrısı,
kas güçsüzlüğü ve bacaklarda kramp şikayetleri ile başvurdu. Multinodüler guatra bağlı total tiroidektomi olan
hasta, operasyon sonrası levotiroksin kullanımına devam
etmemiş. Hastanın başvuru sırasında vital bulguları; ateş:
37.3ºC, nabız: 55/dk, KB: 130/90 mmHg, solunum sayısı:
13/dk idi. Fizik muayenesinde kardiyak ve solunum sistemi
muayenesi normal cilt kuru, turgor tonusu azalmış, bilateral alt ekstremitrede eser ödem ve bacaklarda palpasyonla
267
hassasiyet mevcuttu. Bakılan laboratuar bulgularında; Üre:
50 mg/dl (17-43), Kreatinin: 1,3 mg/dl (0,5-1,2), AST: 94 IU/L
(10-50), LDH: 796 U/L(240-480), CK Total: 4370 U/L(<190),
Troponin I: 0,021 ng/ml (0-0,15), CK-MB: 8 U/L (7-25).TSH: >
100 µ IU/mL (0,34-5,6), sT4: <0,15 ng/dl (0,61-1,12), St3: 1,04
pg/mL (2,5-3,9) idi. Hastada derin hipotiroidiye bağlı rabdomiyoliz düşünülerek 0,6 mcg/kg’dan levotiroksin tedavisi
başlandı.
TARTIŞMA: Rabdomiyoliz miyoglobin, elektrolit ve sarkoplazmik proteinleri (kreatin kinaz, Aldolaz, laktat dehidrogenaz, alanin aminotransferaz ve aspartat aminotransferaz)
içeren kas hücre elemanlarının dolaşıma kaçışı ile karekterizedir (2). Yaralanma, ezilme sendromu olarak da bilinen
rabdomiyoliz (3) sıklıkla majör travma sonrası görülebilen bir durum iken nadir olarak hipotiroidi ile de prezente olabilir. Bu olgu sunumunda total tiroidektomi sonrası
levotiroksin kullanmayan hastada derin hipotiroidiye bağlı
rabdomiyoliz gelişti. Levotiroksin tedavisi sonrası hastanın
kliniğinde düzelme oldu.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 184
Tibia Kırığı Sonrası Çoklu Vasküler Trombüs
Vakası
İHSAN ATEŞ1, ÖMER AKCA2, ADEM ÖZKARA3
1 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI ANA BİLİM DALI
2 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
3 ÇORUM HİTİT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Venöz tromboemboli (VTE) yüksek morbidite ve
mortalite ile ilişkili kalça ve alt ekstremite kırıklarından
sonrada görülebilen ciddi bir komplikasyondur. Multiple
travma ve kalça kırığı sonrası VTE riski oldukça yüksek (1)
iken alt ekstremite distalinde ki kırıklarda bu risk oldukça
düşüktür (2). VTE sıklıkla kırıklardan sonra akut dönemde
immobilizasyon durumunda ve nadiren kırığa bağlı oluşabilecek vaskülopatiden kaynaklanabilir. Bu olgu sunumunda sol tibia distal kırığından bir yıl sonra sol yüzeyel femoral, popliteal, renal ve portal vende trombüs saptanan bir
vaka tartışılacaktır.
OLGU SUNUMU: Otuz üç yaşında erkek hasta polikliniğe sol
bacakta şişlik ve karın ağrısı şikayetleri ile başvurdu. Öyküsünde üç haftadan beri sol bacakta şişlik ve giderek azalan ağrı şikayeti mevcutmuş. Özgeçmişinde ise bir yıl önce
olan araç dışı trafik kazası sonrası sol tibia distalinde kırık mevcutmuş. Hastanın başvuru sırasında vital bulguları
stabil, fizik muayenesinde sol ayak bileğinde şişlik dışında
anormal bulgu saptanmadı. Laboratuvar tetkiklerinde rutin
biyokimya, hemogram, hemostaz paremetreleri normal, D-
268
dimer iki kat yüksek saptandı. Alt ekstremitre dopplerinde
sol yüzeyel femoral ve ve popliteal vende kronik derin ven
trombozu ile uyumlu bulgu saptandı. Tüm abdomen ultrasonografi normal, portal ve renal ven doppler de ise portal
ve renal vende trombüs saptandı, bu bulgular bilgisayarlı
tomografi anjiografisi ile teyit edildi. Trombüs etyolojisine
yönelik yapılan tetkiklerde trombofili, lenfoproliferatif hastalık, romatizmal hastalık, malignite mevcut laboratuar ve
klinik durum ile ekarte edildi. Hastaya antikoagülan tedavi
başlanarak taburcu edildi.
TARTIŞMA: Liteatürde sebebi bilinmeyen venöz tromboembolilerden söz edilmektedir. Nedeni bilinmeyen tromboemboli vakalarında ya vaskülopati yada takipte malignite geliştiği bildirilmiş. Yapılmış bir çalışmada trombüs
saptanan olguların bir kısmında takipte pankreas, over,
karaciğer ve beyin malignitelerinin geliştiği gözlemlenmiş
(3). Bazı vakalarda da vaskülopatilerden sonrası trombüs
geliştiği vurgulanmaktadır. Bizim olgumuzda vaskülopatiyi
düşündürecek bulgulara rastlanmadı. Potansiyel malignite
riski açısından hastamız takibe alındı
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 185
HER YATAK YARASI BASI YARASI MI?
ADEM BAHADIR1, ÖMER AKCA1, İSKENDER BÜLBÜL1, TARIK EREN YILMAZ1, TURGAY ALBAYRAK2,
İRFAN ŞENCAN1, İSMAİL KASIM1, RABİA KAHVECİ1, ADEM ÖZKARA3
1 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
2 DR.ABDURRAHMAN YURTASLAN ONKOLOJİ EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
3 ÇORUM HİTİT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Aile hekimleri sağlık sistemiyle ilk tıbbi temas noktasını oluşturmakta ve hizmet almak isteyenlere ayrım
gözetmeksizin tüm sağlık sorunlarıyla ilgilenerek hizmet
vermektedirler. Hastaların akut ve kronik sağlık sorunları
aynı anda yönetilmekte, hastalıkların gelişimi henüz erken
evredeyken saptanabilmekte ve gerekli yönlendirmeler
yapılmaktadır. Bunun yanında artık ülkemizde evde sağlık hizmetleri de verilmekte ve birçok yerde bu hizmet aile
hekimlerince yürütülmektedir. Evde sağlık hizmeti, gerek
teşhis ve tedavi sonrası bakım sürecinde, gerek kronik bir
hastalığın takibinde yatağa tam bağımlı olan hastaların
ihtiyacı olan sağlık hizmetlerinin ev ortamında sunulması
olarak tanımlanmaktadır. Hastaya tanı koymaktan ziyade
tanısı konulmuş hastanın düzenlenmiş olan tıbbi bakım ve
tedavisinin uygulanması ve eğitiminin sağlanmasıdır. Bu
olguda bası yarası ön tanısıyla evde sağlık hizmeti birimine
başvuran ve psöriyazis tanısı konulan hastadan bahsedilecektir.
OLGU: Seksen dört yaşında bayan hasta, 3 aydır mevcut
olan ve bası yarasına yönelik tedaviye cevap vermeyen
yaraları nedeniyle evde sağlık birimine başvurdu. Hasta
evinde ziyaret edildi. Hastanın Alzhemier ve KOAH tanıları
269
mevcuttu ve yatağa bağımlıydı. Yapılan fizik muayenesinde; vital bulguları stabildi, sağ topuğunda yaklaşık 5x5 cm
ebatlarında ve sağ bacağında dize doğru uzanan 15x7 cm
ebatların papüler ve plaklar tarzında kırmızı renkte lezyonlar mevcuttu Şekil (1, 2, 3). Farklı bir dermatolojik hastalık
olabileceği düşüncesiyle hasta cildiye bölümüyle konsülte
edildi. Hastadan biyopsi alındı. Biyopsi sonucu Psöriyazis
ile uyumlu gelen hastanın tedavisi planlandı.
TARTIŞMA: Bası yaraları uzun süreli yatalak hastalarda
önemli bir sorun oluşturmaktadır. Hasta yakınlarına bu
amaçla gerekli eğitimler verilmeli ve bası yaraları oluşmadan önlemler alınmalıdır. Bası yaraları oluştuktan sonra
hastaların bakımları hem hasta hem de hastanın bakıcıları için çok zor olmaktadır. Bunun yanında her yatak yarası
bası yarası olmayıp değişik dermatolojik tanılarla karşılaşılabilmektedir. Psörüyazis hastalığının birçok farklı tipi
bulunmakta ve olgumuzda olduğu gibi püstüler psöriyazis
bası yarasıyla karıştırılabilmektedir. Dikkatli bir fizik muayene hastaların yaşam kalitesine önemli katkılar sağlayabilmektedir. Bu bağlamda Aile hekimleri ve yardımcı sağlık
profesyonelleri bası yaraları ve dermatolojik lezyonlar konusunda eğitimli ve dikkatli olmalıdırlar.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 186
Burun Akıntısından İnmemiş Testise: Bir Aile
Hekimliği Vaka Öyküsü
TURGAY ALBAYRAK1, ÖMER AKCA2, ADEM BAHADIR2, İSKENDER BÜLBÜL2, TARIK EREN YILMAZ2,
İSMAİL KASIM2, İRFAN ŞENCAN2, RABİA KAHVECİ2, ADEM ÖZKARA3
1 DR.ABDURRAHMAN YURTASLAN ONKOLOJİ EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
2 ANKARA NUMUNE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
3 ÇORUM HİTİT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Hekimler için iyi bir hikâye ve dikkatli bir fizik muayene, tanı koymanın olmazsa olmazlarıdır. Hastanın şikâyetine odaklanıp sadece buna yönelik yapılacak bir muayene, hekimin, hastalıkları atlamasına sebep olacaktır. Bu
nedenle çocuk ve yaşlılar gibi kendilerini ifade edemeyen
kişiler olmak üzere, hekimin, kendisine başvuran tüm hastalarına dikkatli bir fizik muayene yapması gerekmektedir.
Bu vakada burun akıntısı şikâyeti ile gelen hastanın muayenesi sonucunda, inmemiş testis tanısı konulmuştur.
VAKA: Yirmi iki aylık erkek hasta, aile hekimliği polikliniğine burun akıntısı şikâyeti ile başvurdu. Hikâyesinde, çocuğun yedi aylıkken gelişimsel kalça çıkığı (DKÇ) nedeniyle
ameliyat edildiği ve kontrol amaçlı ortopedi bölümüne getirildiği öğrenildi. Ortopedi doktorunun muayenesi esnasında burun akıntısının olması nedeniyle hasta tarafımıza yönlendirilmişti. Özgeçmişinde, bir özelliği olmayan hastanın
iki gündür burun akıntısı şikâyeti varmış. Fizik muayenesinde, farinksi hiperemik olup, seröz akıntısı mevcuttu. Her
iki inguinal kanalda yumuşak kıvamlı, yaklaşık 1x1 cm’lik
ele gelen kitle olup, skrotumda testisler palpe edilemedi.
Bunun üzerine istenen skrotal ultrasound “Her iki testis
inguinal kanal yerleşimlidir. Sağ testis 14x6 mm, sol testis 14x9 mm boyutlarındadır. Bilateral parankim eko-paterni heterojen olup eko şiddeti azalmıştır.” şeklinde rapor
edildi. Hasta mevcut fizik muayene ve skrotal USG sonucu
ile “inmemiş testis” ön tanısıyla üroloji kliniğine konsülte
270
edildi. Üroloji tarafından değerlendirilen hastaya, bilateral
inmemiş testis nedeniyle orşiopeksi ameliyatı planlandı.
TARTIŞMA: İnmemiş testis, nedeni tam olarak anlaşılamamış, çocuk ürolojisi ve çocuk cerrahisinin günlük pratiklerinde sık karşılaştıkları, erkek çocuklarda en sık görülen
konjenital anomalilerden biri olup, miadında doğmuş erkek
çocuklarında %2-5 oranında görülmektedir. İnmemiş testis
intraabdominal, intrakanaliküler veya yüksek skrotal pozisyonda bulunabildiği gibi olguların %75’inde olduğu gibi
süperfisyel inguinal poş yerleşimli olabilir. Spermatik işlevde ve fertilitede azalma, malign dönüşüm, testis torsiyonu, kasık fıtığı, fiziksel travmada daha fazla zarar görme
riski ve psikolojik etkiler gibi oldukça ciddi sorunlara neden
olabilmesinden dolayı, inmemiş testisin tanısı ve tedavisi
oldukça önemlidir.
SONUÇ: Hastayı hekime getiren şikâyetten yola çıkarak,
sadece şikâyete sebep olan sistemi muayene etmek, biz
hekimlerin tıbbi hatalar yapmasına, yanlış tanılar koymasına, gereksiz tetkik istemesine ve yanlış tedaviler vermesine
neden olmaktadır. Ayrıca unutulmaması gereken bir nokta
da, hastalıkların tanılarının doğru olduğu kadar zamanında
da konması olmalıdır. Verilecek uygun tedaviler sonucunda da hastalar, oluşabilecek zorlu ve trajedik süreçlerden
korunmuş olacaktır. Sonuç olarak, hastalar sorun odaklı
değil, bir bütün olarak değerlendirilmelidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 187
DIŞ KULAK YOLU ATREZİSİNE NASIL YAKLAŞALIM?
FATMA SELEK DEMİREL, ORKİDE KUTLU, ESRA YILMAZ, ŞULE ERAYMAN DEMİRBAŞ,
FUNDA GÖKGÖZ DURMAZ
Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi
GİRİŞ: Daralmış veya tamamen oblitere olmuş dış kulak
yolu, canlı doğumların 1/10.000-20.000 oranında görülür.
Unilateral atrezi, bilateral atreziden 3 kat daha fazladır ve
sağ tarafta daha yaygın görülür. Erkeklerde daha sıktır ve
tesbit edilir edilmez ayrıntılı işitme testleri yapılmalıdır.
Skin tag, vücutta değişik bölgelerde bulunabilen, cilt renginde asemptomatik pedünküle lezyonlardır (1). Bazı çalışmalarda preaurikuler skin taglerin üriner sistem anomalilerine eşlik ettiği bulunmuştur (2).
OLGU: Rutin muayene amacıyla Dahiliye Polikliniği’ne başvuran 36 yaşındaki erkek hasta değerlendirildi. Hastanın
aktif şikayeti yoktu. Özgeçmişinde dış kulak yolu atrezisi
nedeniyle duyma kaybı mevcuttu. Hastanın dış kulak yolu
operasyon sonrası oblitere olmuştu. Ek hastalığı mevcut
değildi. Soygeçmişinde özellik yoktu. Fizik muayenesinde
vücut sıcaklığı 37°C, nabız: 90/dk, solunum sayısı: 20/dk,
TA:110/70 mm/Hg idi. Sol preaurikuler skin tagi mevcuttu.
Sol dış kulak yolu atrezik görünümde idi. Diğer sistem muayeneleri doğaldı. Ayrıntılı tetkik edilmesi amacıyla KBB
Polikliniği’ne yönlendirildi.
TARTIŞMA: Eksternal ve orta kulak yapıları, 1. brankial yarık, faringeal boşluk ile 1. ve 2. brankial arktan gelişir. Dış
kulak yolu atrezisinde; iç kulak, dış ve orta kulak gelişiminden sonra geliştiğinden dolayı genellikle normaldir. Fakat
dış kulak yolu ile timpanik kavite anomalileri birlikte olabilir ve birçok anomaliye eşlik edebilir. Dış kulak yolu atrezilerinde daima duyma kaybıyla karakterize orta kulak gelişim kusurları ekarte edilmelidir. Yapılan çalışmalarda izole
aural atreziye sahip çocukların birçoğunda normal orta
kulak yapısı saptanmıştır. Dolayısıyla bu hastalar da akut
otitis media geliştirebilir. Klinik olarak şüphelenildiğinde
otoskop ile değerlendirmek mümkün olmadığı için antibiyoterapi verilebilir (3). Düzeltilmemiş aural atrezilerde ko-
271
lestatom da gelişebilir. Hastanın ateşinin, ağrısının olması
uyarıcı olmalıdır. Dış kulak yolu atrezilerinde tedavi cerrahidir. Ameliyat mastoid kemik gelişimi tamamlanmadan
erken yaşlarda yapılmalıdır. Bilateral vakalarda doğumdan
sonraki 6–12 ay içinde kemik iletimli işitme cihazı takılarak,
hastada işitme ve konuşmanın gelişmesi sağlanmalıdır
(4). Preaurikuler skin tag ise bazı anomalilere eşlik edebilen bir durumdur. Özellikle tragus üzerinde ise Goldenhar
sendromu (hemifasial mikrozomi, facio- auriculo-vertebral sendrom) ile birlikte olabilir (5). Son çalışmalarda, izole
preaurikuler skin tagi mevcut olan hastalara rutin üriner
sistem ultrasonografi yapılması önerilmemektedir (6).
SONUÇ: Aile hekimliğinde Yenidoğanın ayrıntılı fizik muayenesi dikkatlice yapılmalı ve tarama testleri kontrol edilmelidir. İşitme veya konuşma bozukluğu saptanan çocuklar
erken dönemde KBB uzmanına yönlendirilmelidir.
resim 1
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 188
Akut Lökositozu Taklid Eden İlaç Reaksiyonu
GÖKÇEN KÜLAHLI1, ÖZGE TELLİ ÇAKLILI2, EMİNE EREN2, MEVLÜT KAÇAR2, ZUHAL AYDAN
SAĞLAM1, MEHMET UZUNLULU2, ERMAN ÖZTÜRK3
1 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİAİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ DAHİLİYE KLİNİĞİ
3 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ HEMATOLOJİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Vaskülitten sepsise kadar çeşitli hastalıklarla benzerlik gösterebilen ilaç reaksiyonları, ilacın kendine veya
metabolitlerine karşı ters bir reaksiyonla sonuçlanan immünolojik yanıt olarak tanımlanmaktadır. Bu olgumuzda
ise akut lökositozu taklit eden bir ilaç reaksiyonu tartışılmaktadır.
OLGU: 30 yaşında kadın hastaya 1 haftadır devam eden
boğaz ağrısı, balgamlı öksürük şikayeti ile başvurduğu dış
merkezde amoksisilin ve klavulanat tedavisi başlanmıştır.
Tedavinin 3. gününde şikayetleri gerilemeyen hasta hastanemiz acil servisine devam eden boğaz ağrısı şikayeti ile
başvurmuştur. Kilo kaybı, ateş, gece terlemesi tariflemeyen hastanın fizik muayenesinde orofarenks hafif hiperemik olup, ele gelen lenfadenopatinin olmadığı saptandı.
Bakılan laboratuar tetkiklerinde; biyokimya değerleri normal sınırlarda iken, hemogramında 45.000 lökosit görülüp,
absolü nötrofil değeri 40.000 olarak tespit edildi. Hastanın
bu sonuçlarına göre ilk olarak akla gelen kronik myelositik
lösemi tanısından periferik yaymada displastik hücre görülmemesiyle uzaklaşıldı. Periferik yaymada her sahada
%75 oranında eozinofil görülmesi üzerine hasta hematoloji
hekimine danışılarak alerjik hastalıklar yönünden araştırılmaya başlandı. Solunum sistemi muayenesinde dinleme
bulgusu olmamakla birlikte konsultasyon gereği akciğer
filmi çekildi ancak patoloji saptanmadı. Gaita mikroskopisinde parazit enfeksiyonu lehine bulgu bulunmamaktaydı.
272
Gastroskopi ve kolonoskopi sonrasında da eozinofilik enteropati ile uyumlu biyopsi sonucuna rastlanmadı. Tüm olası nedenler dışlandıktan sonra ilaç reaksiyonu öntanısı ile
hastanın kullandığı amoksisilin klavulanat tedavisi kesildi.
Antibiyoterapisi kesildikten 5 gün sonra lökosit değerlerinde belirgin düşme gözlendi. Lökosit değeri 13.000’e gerileyen hastanın periferik yayması tekrarlandı. Yaymada tüm
sahalarda ortalama 3-5 eozinofil görüldü. 1 ay sonra kontrole çağırılan hastanın lökosit değerinin normal aralıkta
saptanması üzerine hematolog kararıyla tanısı ilaç reaksiyonu olarak kesinleştirildi.
TARTIŞMA VE SONUÇ: İlaç kullanımının artması sonucu istenmeyen ilaç reaksiyonları büyük bir tıbbi problem haline
gelmiş olup tüm hastane kabullerinin %2-6’sı bu nedenle
olmaktadır. İlaç reaksiyonuna sebep olduğu bildirilen ajanlar, en sık kullanılan ajanlar olan genellikle antibiyotikler,
NSAİİ’lar ve daha az sıklıkla antiepileptiklerdir. Tedavisi genellikle ilacın kesilmesiyle dramatik olarak gerçekleşir. Sık
görülmeleri ve başka pek çok hastalıkla karışabilmeleri
nedeniyle herhangi bir ilaç kullanan ve açıklanamayan bir
şikayetle başvuran hastalarda ilaç reaksiyonu akla gelmelidir. Daha önce ilaç alerjisi öyküsü olan olguların bilgilendirilmesi ve yeni gelişebilecek reaksiyonlar için uyarılması
birinci basamak hekimlerinin görevleri arasında yer alır.
ANAHTAR SÖZCÜKLER: İlaç reaksiyonu, akut lökositoz
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 189
KONJENİTAL CMV’Lİ BİR OLGU SUNUMU
SEMA ERDOĞMUŞ, GÖKÇEN KÜLAHLI, ZUHAL AYDAN SAĞLAM
İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: CMV tüm dünyada en sık görülen konjenital enfeksiyon nedenidir.Konjenital CMV enfeksiyonu olan yenidoğanların, yaklaşık olarak %10 unda semptomlar görülmekte
olup yenidoğanlarda en sık morbidite ve işitme kaybı sebebidir.Karakteristik bulguları, IUGR, hepatosplenomegali,
sarılık, mikrosefali, intrakranial kalsifikasyon ve trombositopenidir. Semptomatik yenidoğanlarda yaşamın ilerleyen
dönemlerinde nörolojik sekeller görülebilmektedir.
OLGU SUNUMU: 55 günlük erkek hasta mikrosefali ve sarılık
şikayetleriyle tarafımıza getirilmiştir.Prenatal öyküsünde, gebeliğin 7. ayında hidrops, hidrosefali ve hepatosplenomegali
saptandığı, bu nedenle aileye terminasyon önerildiği, fakat 39.
gebelik haftasında sectio ile 3100 gr doğduğu öğrenilmiştir.
Postnatal 1. günde hastane takipleri esnasında konvülsiyon
geçiren hasta, yoğun bakım ünitesine yatırılmış entübe edilip, fototerapi almıştır.15 gün sonra değerleri normal seyreden, genel durumu iyi olan hasta yenidoğan poliklinik kontrolü
önerilerek taburcu edildiği öğrenilmiştir.Hasta 30 günlükken
poliklinik kontrolüne gelmiş ve lüzum üzerine yapılan tetkiklerinde t.bil:24,2mg/dl, AST:247U/L, ALT:71 U/L,GGT: 761U/L
saptanmıştır.Muayenesinde inspeksiyonla gelişme geri, tüm
vücut ikterik idi. Boy:51cm; pp<3, ağırlık:2850gr;pp<3 saptandı.Oral kandidiyazis nedeniyle emme zayıf idi, nörolojik
muayenesinde hipertonisite dışında özellik yoktu. Laboratuar değerlerine eşlik eden büyüme geriliği ve sarılık görülen
hasta ileri tetkik ve tedavi amacıyla yatırılmıştır.Öncellikli
olarak akla gelen metabolik hastalıkları (Nieman-Pick sendromu, galaktozemi, trizonemi, mukupolisakkaridozlar, glikojen depo hastalıkları) ekarte etmek için yapılan kan ve idrar
tetkiklerinde patoloji saptanmamıştır. Hastanın mikrosefali
ve hidrosefalisi nedeniyle çekilen kontrastsız BT’sinde tüm
ventriküllerde subependimal alanda kalsifikasyonlar izlenip
intrauterin viral hastalıklar düşünülmüştür(Resim 1,2). Viral
belirteçlerden CMV-PCR 18720.00 kopya/ml çıkmasıyla CMV
273
düşünülmüş, karaciğer biyopsisi yapılarak tanı kongenital
CMV olarak kesinleştirilmiştir. 6 haftalık Gansiklovir tedavisi tamamlanan hastanın tartısı 3700gr, t.bil:1.04mg/dl, d.bil:
0,10 mg/dl, AST:80U/L, ALT:38U/L, GGT:552U/L olarak saptanıp genel durumunda iyileşme gözlenen hasta çocuk nöroloji
poliklinik kontrolü önerilerek taburcu edilmiştir.
TARTIŞMA: Günümüzde konjenital CMV en sık görülen
ve işitme kaybına en sık neden olan konjenital enfeksiyöz
hastalıklardan biridir. Yenidoğanlarda yapılan tarama çalışmalarına göre ülkemizde işitme kaybı görülme sıklığı
1-6/1000’dir. Birinci basamak hekimleri olarak bize düşen
görev öncelikle gebelerin enfeksiyon hastalıklarından korunmalarını ve düzenli gebe takibine gelmelerini sağlamaktır. Ayrıca riskli grupta daha da özenli olmak üzere yenidoğan işitme tarama testinin bütün yenidoğanlara 3 aylık
süre içinde yapılması ve şüpheli vakaların bir üst merkeze
sevkinin sağlanması gerekmektedir.
Resim 1
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Resim 2
274
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 190
KARIN AĞRISI İLE GELEN HASTADA SARKOİDOZ
DİLEK KORKUSUZ1, MERVE ERDOĞAN1, FATMA GÖKŞİN CİHAN2
1 KONYA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
2 NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ MERAM TIP FAKÜLTESİ
GİRİŞ-AMAÇ: Sarkoidoz sebebi bilinmeyen, tüm doku ve
organları tutabilen asemptomatik veya çeşitli semptomlara sebep olan kronik immünolojik bir hastalıktır. Bu olguda
genelde asemptomatik olan, en sık solunum sistemi bulgusu veren sarkoidozun karın ağrısı ile presentasyonunu
görüyoruz. OLGU: 75 yaşında bayan hasta karın ağrısı şikayeti ile başvurdu. 4 yıldır karın ağrısı olan olan hastanın son 2 yıldır belirgin kilo kaybı da olmuş. Ağrıya bulantı kusma eşlik etmiyormuş. Özgeçmişinde 4 yıl önce kolesistektomi operasyonu
vardı. Soygeçmişinde özellik yok idi. Fizik muayenesinde
ateş:36,7, nabız:83 /dk, kan basıncı:110/70 mmHg tespit edildi. Karın muayenesinde sağ üst kadran hassasiyeti mevcuttu. Diğer sistem muayeneleri normaldi. Hastanın WBC:8,06
K/uL, Hgb:14,9 gr/dl, plt:250.000 K/uL, CRP:4,76 mg/l, sedimantasyon:20 mm/saat, biyokimyasal parametreleri normaldi. Postero-anterior akciğer grafisinde her iki hemitoraksta orta ve alt zonlarda infiltrasyon ile uyumlu alanlar
mevcut idi. Hastadan serum ACE(angiotensin konverting enzim) düzeyi gönderildi. Çekilen abdomen BT’sinde pankreas
başı komşuluğunda en büyüğü 40*28 mm boyutunda düzgün
sınırlı, homojen noduler lezyonlar (LAP?) saptandı. Girişimsel radyoloji tarafından bu lenf nodundan biyopsi alındı. Patolojik tanı granülomatoz lenfadenit olarak geldi. Hastada
sarkoidoz düşünülerek metilprednisolon tedavisi başlandı.
Ağrılarında gerileme olan hasta oral metilprednisolon tedavisi ile taburcu edildi. 2 ay sonra kontrole çağrılan hastanın
abdomen BT’sinde en büyüğü 33*13mm olan LAP’lar tespit
edilmiş olup öncekine göre boyutlarında gerileme olmuştu.
Hastanın serum ACE seviyesi 64 U/L (8-52) geldi. Bu değer
de sarkoidoz ile uyumlu idi. TARTIŞMA: Sarkoidoz, nedeni bilinmeyen, sıklıkla genç
erişkinlerde görülen, genellikle hiler lenfadenopati, ak-
275
ciğer infiltrasyonu, göz ve deri lezyonlarıyla seyreden bir
hastalıktır. Tanı genellikle klinik ve radyolojik bulgularla, bir ya da daha fazla sistemde gösterilen histopatolojik
bulguların (kazeifikasyon göstermeyen granülomlar) gösterilmesiyle konulur. Klinik gidiş ve prognoz değişkendir.
%30 ile 60’ı asemptomatik olan hastalara genellikle göğüs
radyografisiyle rastlantısal olarak tanı konulur. Hastalığın
seyri ve prognozu başlangıç şekli ile ilişkilidir. Sarkoidozun
çeşitli toplumlardaki sıklığı, klinik özellikleri, radyolojik
görünümü, akciğer dışı tutulum oranı ve prognozu, hastanın etnik kökenine ve bölgesel faktörlerine bağlı olarak da
farklılık gösterebilir. SONUÇ: Ülkemizde sıklığı ve seyri tam olarak bilinemeyen
sarkoidoz, aile hekimlerinin de ayırıcı tanıları arasında her
zaman akılda tutulması gereken bir hastalıktır. ANAHTAR KELİMELER: sarkoidoz, karın ağrısı, lenfadenopati, ACE düzeyi
her iki hemitoraksta orta ve alt zonlarda infiltrasyon ile
uyumlu alanlar
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 191
GİNGİVAL SKUAMÖZ HÜCRELİ KARSİNOM OLGUSUNDA
PALYATİF BAKIM
ZEYNEP EZGİ KÜÇÜKÇOBAN, SERCAN TURAN, HÜSEYİN CAN
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ: Oral kavite tümörlerinin etiyolojisinin; immünite,
beslenme, yaş, genetik gibi içsel ve sigara-alkol kullanımı,
radyasyon maruziyeti, özellikle HPV olmak üzere EBV, HIV
gibi viral enfeksiyonlar, kronik enfeksiyonlar ve irritasyon
gibi dışsal faktörlerin eş zamanlı rol aldığı multifaktöriyel
bir durum olduğu düşünülmektedir (1,2). Dünyada oral kanser insidansı çok değişkenlik göstermek ile birlikte kanserlerin anatomik lokalizasyonu açısından 6 ila 9. sırada
gelmektedir(2). Kanser hastalarında oral alım bozukluğu
sıklıkla karşımıza çıkmakla birlikte, oral kavite kanserlerinde bu durum daha şiddetli olabilmektedir. Bu olgu üzerinden oral kavite kanseri olan hastada oral alım bozukluğu ve beslenmesi tartışılacaktır.
OLGU: 46 yaşında 36 paket yılı sigara ve 6 kadeh/gün/20
yıl alkol kullanım öyküsü bulunan, kronik hastalık öyküsü
olmayan erkek hastanın 1 ay önce yanakta şişlik ve ağrı
şikayeti ile diş hekimine başvurduğu, sonrasında çekilen
X-ray görüntülemesinde kitle saptanması üzerine yapılan
ağız mukozası ve gingiva biyopsisi sonucu skuamoz hücreli karsinom tanısı aldığı öğrenildi. Bir ay içerisinde hızla büyüyen kitlenin cerrahi endikasyonunun bulunmaması
nedeniyle önerilen 34 günlük radyoterapi uygulaması esnasında hastanın ağrı ve oral alım bozukluğu şikayetleri olması üzerine kanser hastalarında palyatif bakım ve destek
servisine yatışı yapıldı. Hastanın fizik muayenesinde genel
durumu iyi, bilinç açık, oryante-koopere, vitalleri stabil-
276
di. Sağ mandibuar bölgede nodüler lezyonlar barındıran
yaklaşık 10 cm çapında şişlik mevcuttu. Fizik muayenede
boyunda multipl lenfadenopati mevcut. Laboratuar incelemeleri normal sınırlarda saptandı. Sağ mandübular bölgedeki noduler lezyonların akıntısından alınan kültür sonucu
negatif olarak rapor edildi. Kitlenin büyümesi ile oral alımı
giderek bozulan hastanın yatışında beslenmesi düzenlendi.
Hastaya Schofield Formülü ile günlük kalori hesabı yapılarak yumuşak onkolojik diyet ve enteral beslenme solusyonu (2100 kcal/gün, Oliclinomel N4 1000 ml 1x1 + Resource
2.0 3x1 şeklinde) başlandı. Oral beslenmeyi tolere edebilen
hastanın paranteral beslenme desteğine veya girişimsel
işleme ihtiyaç duymadan yeterli kalori alması sağlandı. Eş
zamanlı olarak ağrı palyasyonu da sağlanan hasta palyatif
radyoterapisinin devamı açısından halen servisimizde yatarak tedavi görmektedir.
SONUÇ: Kanser hastaları birinci basamak hekimleri tarafından da takip edilmekte olup, bu hastalarda oral alım
bozukluğu sıklıkla yaşanmaktadır. Özellikle oral kavite tümörü tanısı olan hastaların günlük kalori hesabı yapılarak
onkolojik diyet şeklinde oral alımının sağlanması gerekmektedir. Bu şekilde beslenmesi sağlanamayan hastaların
eğer bulunulan bölgede palyatif bakım servisi varsa, bu
servislere yoksa ilgili dal uzmanının bulunduğu birimlere
yönlendirilmesi gerekmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 192
REKTUM KANSERİ TANILI HASTADA AĞRI PALYASYONU
ABDÜLKADİR YILMAZ, ARZU AYBEK YILMAZ, HÜSEYİN CAN
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ: Uluslararası Ağrı Araştırma Birliği (İASP) ağrıyı,
olası veya var olan doku hasarına eşlik eden, veya bu hasar ile tanımlanabilen, hoş olmayan, duyusal ve duygusal
bir deneyim olarak tanımlanmaktadır.¹ Yapılan çalışmalar,
aktif tedavisi devam eden kanser hastalarının üçte birinde,
ileri dönem kanser hastaların da ise %60-90 oranında orta
ile şiddetli ağrı probleminin olduğunu ortaya koymaktadır.
OLGU SUNUMU: 55 yaşında erkek hastanın, bir yıl önce ağrılı rektal kanama şikayeti nedeniyle başvuru sonrası yapılan kolonoskopi ve biyopsi sonucu rektum adeno ca tanısı
aldığı saptandı. Tanı aldığında vizuel analog skala (VAS)
skoru; 2-3 olan hastanın kemoterapi sonrası VAS skorunun
8-9 olduğu öğrenildi. Yatış öncesi ağrı şiddeti sürekli değişiklik gösteren hastanın son bir haftadır VAS skorunun 10
olması üzerine hasta kanser hastalarında palyatif bakım ve
destek servisine ağrı palyasyonu amacıyla yatırıldı. Has-
277
tanın tedavisine parasetamol ve diclofenac 100 mg/gün ile
başlandı. Hastanın ağrı şikayetinde azalma saptanmaması
üzerine 2. gün tramadol 200 mg eklendi. VAS skoru 6-7 olması üzerine 3. gün fentanil 75 mcg eklendi. Tedavi sonrası
VAS skoru 1-2 olan hasta mevcut ilaçları reçete edilerek
taburcu edildi
SONUÇ: Dünya Sağlık Örgütü, kanser ağrısının farmakolojik tedavisinde, basamak sistemini önermektedir. Birinci
basamakta non-opioid analjezikler, ikinci basamakta zayıf
opioidler, üçüncü basamakta kuvvetli opioidler kullanılır.
Ancak hastanın başvurusu sırasında şiddetli ağrı saptanması durumunda basamak tedavisi yerine en etkili tedaviye
başlayarak ağrı palyasyonunun sağlanması hedeflenmelidir. İlaçlar ağrı oldukça değil, ağrının oluşmasını önleyecek
şekilde düzenli aralıklarla kullanılmalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 193
PRURİGO NODÜLARİS VE OTOİMMUN POLİGLANDÜLER
SENDROM (OPS) TİP II: OLGU SUNUMU
ZEYNEP POLAT1, HATİCE GÜL SAĞUN2, ZUHAL SAĞLAM1
1 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, İÇ HASTALIKLARI ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Otoimmün Poliglandüler Sendrom (OPS), multiple
endokrin ve nonendokrin organların tutulumuyla karakterize nadir bir hastalık olup 4 formu tanımlanmıştır. Tip 2
OPS, Addison hastalığı varlığında (mutlaka olmalı), otoimmün tiroidit ve/veya tip 1 DM ile karakterizedir. Birinci basamak sağlık birimlerinde, OPS’nin birer komponenti olan
tiroid hastalığına ve Tip I DM’a sıkça rastlanılmaktadır. Bu
olgu sunumunda, bu tipte kombinasyon gösteren hastalıkların yönetimine ışık tutması açısından bir Tip II OPS olgusu
sunulmaktadır.
OLGU: 75 yaşında kadın hasta halsizlik, yorgunluk, vücudunda yaygın kaşıntı ve döküntü şikâyetiyle acil servisimize
başvurdu. Öyküsünde daha önce de sık sık bu tarz döküntülerinin olduğu, şikâyetlerinin artması sebebiyle yaklaşık
1 hafta önce dermatoloji polikliniğine başvurduğu ve scabies tanısıyla topikal tedavi aldığı öğrenildi. Özgeçmişinde,
hipotiroidi, vitiligo ve 20 yıldır insülin bağımlı DM (IDDM)
mevcut idi. Laboratuvar tetkiklerinde Na:127 mEq/l, K:6.5
mEq/l bulunan hasta hiponatremi ve hiperkalemi ön tanısıyla ileri tetkik ve tedavi amaçlı yatırıldı. Ayırıcı tanıda Addison Hastalığı düşünülerek bakılan bazal kortizol: 7.6 ug/
dl (normal değer: 6,7-22,6 ug/dl), ACTH: 65.7 pq/ml (normal
değer: 0-46 pq/ml) saptandı. Yapılan Sinacten testi sonrası
kortizol 30.dk:14.6, 60.dk:13.6 ug/dl tespit edildi. Bununla
beraber hastaya cilt biyopsisi yapıldı. Biyopsi patoloji sonucu; nedeni tam bilinmeyen, otoimmün hastalıklar ile bir-
278
liktelik gösterebilen ‘’prurigo nodularis’’ ile uyumlu olarak
rapor edildi. Hastaya Addison tanısı konularak 5 mg/gün
oral prednizolon tedavisi başlandı. Tedavinin 3. gününde
şikayetleri gerileyen ve laboratuar sonuçlarında Na:135
mEq/l, K:5.5 mEq/l saptanan hasta, rutin Endokrinoloji Poliklinik kontrol takibine alınarak, önerilerle taburcu edildi.
TARTIŞMA: OPS tip 2 prevalansının 1.4-2.0/100.000 oranında olduğu bildirilmiştir. Sıklıkla 30-40 yaş grubu kişilerde görülmekle beraber kadınlar erkeklerden 3 kat daha
fazla etkilenmekte ve %50’den fazla hastada otoimmünite
suçlanmaktadır. Bu olguda sendromla birlikteliği olmayan
ancak otoimmün hastalıklara eşlik eden atipik cilt bulguları
dikkat çekmektedir. Literatürde OPS tip 2 olgularında bu
duruma pek rastlanmamaktadır. Birinci basamak sağlık birimlerinde, özellikle kronik hastalığı olan hastaların takibi,
uzun süreli ve kapsamlı bir yaklaşım gerektirmektedir. Bu
bağlamda, hastanın ve aile bireylerinin detaylı anamnezlerinin alınarak, ayrıntılı tetkiklerin yapılması, zaman içinde
gelişebilecek diğer otoimmün hastalıkların araştırılması
gerekir. Bu sunum, genelde günlük pratikte semptomları
gözlemlenebilen ancak yanlış teşhis koyulabilen, multi- endokrin hastalıklara dikkat çekme amacıyla hazırlanmıştır.
ANAHTAR KELİMELER: Otoimmün Poliglandüler Sendrom,
OPS, multi-endokrin hastalık, kaşıntı, IDDM, hipotiroidizm,
vitiligo
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Resim 2. Sol Kol
Resim 1.Sol Bacak
279
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 194
AKONDROGENEZİS TİP 1A(Parenti-Fraccaro) OLGU
SUNUMU
VASFİYE DEMİR1, SENEM YAMAN TUNÇ2, ELİF AĞAÇAYAK2, AHMET YILDIZBAKAN2
1 DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
2 DİCLE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KADIN DOĞUM VE HASTALIKLARI ANA BİLİM DALI
GİRİŞ:Akondrogenezis ,43.000’de bir sıklıkla görülen otozomal resesif geçişli fatal seyirli bir osteokondroplazidir.
Akondrogenezis proksimal ve distal ektremitelerde ileri
derece kısalık(mikromeli),makrosefali ve kısa gövde ile karakterizedir.Biz prenatal dönemde iskelet displazisinin tespit edildiği ve doğum sonrası klinik ve radyolojik değerlendirmeler ile Akondrogenezis tip 1A(Parenti-Fraccaro) tanısı
ile uyumlu bulunan bir olguyu sunuyoruz.
OLGU SUNUMU: 22 yaşında, 16 hafta gebeliği olan annede
ultrason kontrolü sırasında iskelet displazisi tespit edildi.
Öz-soygeçmişte özellik yoktu. Ultrason (USG)’da fetusun
ölçüleri baş çevresi,biparietal çapı ve abdomen çevresi 17
haftası ile uyumlu iken femur uzunluğu 12 gebelik haftası
ile uyumlu idi. USG’de polihidramnioz, alt ve üst ekstremitelede haftasına göre belirgin gerilik, makrosefali, dar
toraks, genişlemiş abdomen, kısa kostalar, vertebra ekojenitelerinde azalma, pyelektazi, çıkık alın, nazal kemik hipoplazisi tespit edildi. Ailenin isteği üzerine gebelik sonlandırıldı. 160 gram ağırlığında 15 cm boyunda fetüs ölü olarak
doğdu. Fetuste ağır mikromeli,makrosefali, dar torax, geniş abdomen, çıkık alın, basık burun kökü mevcuttu. Direk
grafide vertebralarda ve kalvaryumda minerilizasyon kaybı
vardı ve extremiteler belirgin kısaydı.Fetus, klinik ve radyolojik değerlendirme sonucu Akondrogenezis tip 1A (Parenti-Fraccaro) tanısı ile uyumlu düşünüldü.
kasyon , ince ve kırık olabilen kostalar vardır.Tip 1B’de kosta kırıkları yoktur ve ossifikasyon Tip 1B’ye göre daha iyidir.
Akondrogenezis tanı alırken diğer iskelet sistem displazileri ile karışıtırılabilir.Akondrogenezis tanatrofik displaziden;
tanatrofik displazide makrosefalinin olmayışı, yassılaşmış
vertebra korpuslarını varlığı,normal gövde boyu ve normal
kalvaryal mineralizasyonu ile ayrılır. Akondroplazide ise
akondrogenezisin aksine vücut normal uzunluktadır, extremitelerde rizomelik tarzda kısalık mevcuttur, omurga
deformiteleri vardır. Osteogenezis imperfektada ise eşlik
eden multipl kırıklar, minerilizasyon azlığı ve kemiklerde
akordeon veya teleskop tarzı görünüm vardır.
SONUÇ: İskelet sistem anomalilerinin tespiti için ultrasonografide tüm fetal kemiklerin gözden geçirilmesi gerekmektedir.İskelet displazilerinin prenatal dönemde tespiti
; aileye gebeliğin terminasyonun önerilebilinmesi ,doğum
sonrası tanılandırılması ise aileye sonraki gebeliklerde genetik danışmanlık verilebilmesi için son derece önemlidir.
TARTIŞMA:Tanatrofik displazi, akondroplazi, akondrogenezis, osteogenezis imperfekta sırasıyla en sık görülen
iskelet sistem displazileridir.Akondrogenezise ileri derecede kısa extremiteler , makrosefali,dar torax, genişlemiş
bir abdomen, kalvaryum ve vertebra corpus ossifikasyon
azlığı eşlik eder.Dört alt tipi vardır,Tip1 iki alt gruba ayrılır.Akondrogenezis Tip 1A’da kalvaryumda ossifikasyonda
azalma,vertebra cisimlerinde yok denecek kadar az ossifi-
280
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
281
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 195
MULTİSİSTEMİK TUTULUMU OLAN HASHİMATO TİROİDİT
OLGUSU
SEDA AHÇI YILMAZ, CEYDA ÖNCÜL, SİBEL SERİN, SEMA UÇAK BASAT, ARZU SANCAKLI
ÜMRANİYE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
Hipotiroidizm, tiroid hormon eksikliğine bağlı ortaya çıkan
klinik tablodur.Hashimato hastalığı;primer hipotiroidinin
en sık nedenidir ve tiroid bezinin kronik otoimmün destrüktif inflamasyonu sonucu oluşur.Hormon eksikliğinin süresine ve derinliğine bağlı olarak klinik semptom ve bulgular
etkilenir.Hipotiroidi tüm sistemler üzerinde etkili olabilmekle birlikte duygudurumu etkileyebildiği ve duygudurum
bozukluklarının klinik sürecine etkisi olduğu bildirilmiştir.
Serbest T3,serbest T4 düşük;TSH genellikle yüksektir.Hashimato tiroiditinde anti TPO,anti TG ve TSH reseptör antikorları pozitiftir.Hormon eksikliğinin derecesine ve süresine bağlı olarak subklinik hipotiroididen, miksödem koması
gibi ciddi tablolara neden olabilen geniş spektrumlu bir
hastalıktır.Biz burada,20 yıldır bilinen hashimato hastalığı
olup,son 4 yıldır ilaç kullanmayan 53 yaşındaki bayan hastada,kabızlık,saç dökülmesi,üşüme,yorgunluk,güçsüzlük gibi
en sık rastlanan şikayetlerle polikliniğe başvurmasının ardından klinik gözlem altında tespit ettiğimiz miksödem,alopesi areata,proksimal miyopati,sol kalp yetmezliği ve duygudurum bozukluğu gibi multisistemik tutulum tablosuyla
karşılaşılması üzerine sunduk.Özgeçmişinde yaklaşık 35
yıl önce psikiyatri tedavisi aldığı öğrenildi.Fizik muayenede
cilt kuru ve soluk,cilt rengi sarımtırak,saçlarda kalınlaşma
ve belirgin bölgesel dökülme,yüzde ve göz kapaklarında
şişlik gözlendi.Kognitif fonksiyonlarda azalma,düşüncede
yavaşlama,apatik görünüm mevcuttu.Fizik muayenesinde
apikal 2/6 sistolik üfürüm duyuldu.Ayak sırtında gode bırakmayan sert ödem mevcuttu.Hastanın hareketlerinde
yavaşlama,proksimal kaslarda 2/5 kuvvet kaybı görüldü.
Hastanın laboratuar sonuçları tablo1 ve 2 de belirtildiği
gibiydi.EKG:NSR,kalp atım hızı 68/dk,1.derece Av blok,voltajda azalma saptandı.PA Akciğer grafisinde kardiyotorasik
oran artmıştı.EKO’sunda EF%50-55,sol ventrikül sistolik
fonksiyonlarında azalma,sol ventrikül segmental duvarda
hareket kusuru,hafif perikard efüzyonu,orta mitral yet-
282
mezlik saptandı.Tiroid USG gland boyutunda azalma,tiroid
parankimi heterojen,hipoekoik,pseudonodüler görünüm
olarak raporlandı.Bu bulgular eşliğinde hastaya L-tiroksin
25 mcg 1X1 olarak tedavi başlandı.Yatışı süresince doz artırılarak idame doza çıkıldı,75 mcg/gün dozu ile taburcu edildi.Poliklinik takiplerinde TSH:14 uIU/mL,serbest T3:2.5 pg/
mL,serbest T4:1.2 ng/dL olarak normal sınırlarda saptandı.
Hastanın semptom ve bulguları belirgin olarak gerilemişti.
Poliklinik kontrolünde bakılan kreatin kinaz değeri 675 U/L
olarak saptanan hastanın bu yüksek CK değeri hipotiroidiye bağlı kas tutulumuna bağlandı. Olgumuzda görüldüğü gibi;hipotiroidinin semptom ve bulguları tiroid hormon
eksikliğinin süresi ve derinliği ile ilişkilidir.Tiroid hormonlarının beyin fonksiyonları ve ruhsal durumla yakın ilişkili
olması olgumuzda görülen duygudurum bozukluğunu açıklamaktadır.Düzenli tiroid hormonu replasman tedavisi ile
kısa bir sürede klinik ve laboratuar bulgularının düzeldiği
görülmüştür.
resim 1
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
tablo 2
TSH
59
0.49-4.67 uIU/mL
serbest T4
<0.4
0.7-1.49 ng/dL
serbest T3
<1.00
1.71-3.71 pg/mL
anti TPO
866
<5.61 IU/mL
anti TG
4.3
<4.11 IU/mL
PTH
155.3
15-68.3 pg/mL
25-Hidroksi
Vitamin D
12.33
Yaz 20-120 kış 10-60 ng/mL
Kortizol
18.4
6-19 µg/dL
FSH
42.4
-- mIU/mL
LH
17.1
-- mIU/mL
27.1
1.20-29.93 ng/mL
Prolaktin
hastanın hormonal laboratuvar değerleri
resim 2
tablo 1
HemogramBiyokimya
Hastanın
değerleri
Laboratuvar aralığı
WBC
5.9
3.9-11.7 K/uL
PNL
S.5
7.0-80.0
Bazofil
%1.1
%0.00-2.50
Lenfosit
7.7
!.1-52.8
Monosit
%5.8
%2.7-6.6
RBC
3.14
3.85-5.16 M/uL
Hgb
9.69
12.0-15.0 gr/dL
Hct
(.4
4.8-45.0
MCV
90
78.5-96.4 fL
PLT
199
172-440 K/uL
Kan üre azotu (BUN)
27
21.0-43.0 mg/dL
Kreatinin
0.97
0.57-1.11 mg/dL
ALT
7
0.00-55.0 U/L
AST
43
5.0-34.0 U/L
Na
140
136-145 mEq/L
K
3.5
3.5-5.1 mmol/L
Ca
10
8.4-10.2 mg/dL
CK
675
24-170 U/L
Hastanın başvurusunda alınan laboratuar sonuçları
283
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 196
ALBENDAZOL KULLANIMINA BAĞLI TOKSİK HEPATİT;
OLGU SUNUMU
AYŞE KULAKCI GÜRBÜZ1, TAMER SEÇKİN1, NURŞEN ÖZTÜRK1, EMEL AHISHALI ERİM2,
MEHMET SARGIN1
1 KARTAL DR. LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 KARTAL DR. LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, GASTROENTEROLOJİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Toksik Hepatitler, ilaçlar ve ilaç dışı hepatotoksik
ajanlarla meydana gelen reaksiyonların tamamını kapsayan genel bir terimdir.Oluşum mekanizmalarına göre tahmin edilebilir (İntrinsik) ve İdiosenkrazik Hepatotoksisite
olmak üzere iki grup olarak tanımlanmaktadır.İntrinsik
grup,toksisite potansiyeli bilinen ilaçların çoğunlukla çoklu dozlarıyla meydana gelirken;idiosenkrazik grup o ilacı alanların sadece bir kısımında dozdan bağımsız olarak
meydana gelen tahmin edilemeyen reaksiyonları kapsar.
Biz burada anti helmintik bir ajan olan albendazolün kullanımı sonrası toksik hepatit tablosuyla gelen bir vakayı
sunuyoruz.
OLGU: 12 yıldır İnaktif Hepatit B enfeksiyonu nedeni ile
takip edilen 38 yaşında kadın hasta,halsizlik ve bulantı yakınmasıyla gastroenteroloji polikliniğine başvurdu.
Ateş:36.8°C,TA:125/75 mmHg, Nabız:78/dk olan hastanın
fizik muayenesi doğaldı.Tetkiklerinde AST:231,ALT:476,Total bilirubin:1.8, INR:1.1,Trombosit:227.000 saptandı mevcut tablo ile öncelikle Hepatit B aktivasyonu olabileceği
düşünüldü Hbv-Dna'sı ve Anti- Delta Antikoru negatif olan
hastanın ayrıntılı anamnezinde oğlunda saptanan parazit
için verilen aile tedavisi nedeniyle 7 gün önce 3 gün süreyle albendazol tablet 1x1 kullandığı öğrenildi.Alkol ve
284
bitkisel ilaç kullanım öyküsü olmayan hastanın karaciğer
fonksiyon testlerindeki yüksekliğin albendazol kullanımına bağlı olabileceği düşünüldü.On gün sonraki tetkiklerinde transaminaz düzeylerinde düşme gözlenmesi üzerine
AST,ALT kontrolü önerildi.Ondört gün sonraki tetkiklerinde AST,ALT,Albümin,Bilirubinleri,INR'si normal sınırlarda
saptanan hasta albendazol kullanımına bağlı akut toksik
hepatit olarak değerlendirildi.
TARTIŞMA: Toksik Hepatitler,sıklıkla parasetamol, halotan, izoniazid, rifampisin,sodyum valproat, non-steroid anti
inflamatuar ilaçların kullanımı sonrası karşımıza gelmekteyse de toplumda sık kullanılıp yan etki profili düşük ilaçlarla da karşımıza gelebilmektedir.Toksik Hepatit bulguları
ajana maruziyetten saatler,günler hatta aylar sonra bile
ortaya çıkabilmektedir.Bizim olgumuzdaki transaminaz
yüksekliğine sebep olabilecek diğer nedenler araştırılmış
ve herhangi bir sebep bulunamamıştır.Toksik hepatitlerin
spesifik bir tedavisi olmayıp toksik ajana maruziyetin ortadan kalkmasıyla karaciğer disfonksiyonu kendiliğinden
düzelebilmektedir.Klinik ve biyokimyasal olarak karaciğer
disfonksiyonu ile gelen hastalarda toksik hepatitin de akla
gelmesi gerekmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 197
Oral Alım Bozukluğu Gelişen Nasofarenks
Karsinomu Olgusu
ABDURRAHMAN ERSU1 , NAZMİYE KAÇMAZ ERSU1, TEVFİK TANJU YILMAZER1, YUSUF ADNAN
GÜÇLÜ1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Nasofarenks kanserlerinde bir tedavi seçeneği olan
radyoterapi sonrasında özefagusta fibrozis veya bulantı
kusma sonucu oral yolla beslenme kesintiye uğramakta ve
sıvı alımı yetersiz olan hastalar dehidratasyona açık hale
gelebilmektedir. Bu bildiri ile, prerenal akut böbrek yetmezliği gelişen, uygun beslenme palyasyonu ve sıvı replasmanı ile malnutrisyon ve yetmezliğin tedavi edildiği bir
hasta sunulmuştur.
OLGU: 57 yaşında erkek hasta. Yaklaşık 2 yıl önce nasal kavitede kitle görülmesi üzerine alınan biyopsi sonucu nazofarenks karsinomu tanısı konulan olguya, 3 kür kemoterapi
ve 32 kür radyoterapi uygulanmış. Son radyoterapi sonrası oral alımında bozulma meydana gelmiş. İki ayda 22 kg.
kilo kayıp olan hasta beslenme palyasyonu amacıyla Aile
Hekimliği Palyatif Servisi’ne yatırıldı. Hastanın yatışında;
üre 224 mg/dL, kreatinin 4,4 mg/dL, sodyum 150 mmol/L,
potasyum 5,19 mmol/L, lökosit 1860 K/uL, nötrofil sayısı
1170 (%62,7), hemoglobin 10,7 gr/dL, hematokrit %31,5 ve
trombosit sayısı 115.000’di. Hastanın kalori ihtiyacı; 13101665 kcal/gün olarak hesaplandı. Beslenme palyasyonu ve
hidrasyonu amacıyla aminoasit ve glukoz içeren zeytinyağı
bazlı lipid solüyonu 1500 ml/gün, %10 dextroz solüsyonu
1000 ml/gün ve %0,9 NaCl solüsyonu 1000 ml/gün başlandı.
285
Başlanan parenteral beslenme solüsyonunun kalori içeriği
0,61 kcal/ml (toplam 915 kcal/gün) ve %10 dextroz solüsyonunun toplam kalori içeriği ise 510 kcal/gün olup hastaya
toplam 1425 kcal/gün kalori verildi. Ayrıca dehidratasyon
nedeniyle prerenal akut böbrek yetmezliğinde olan hastaya farklı solüsyonlarla toplam 4500 ml/gün volüm verildi.
Ayrıca bulantı yakınması olan hastaya granisetron 3 mg IV
yolla günde bir kez uygulandı. Foley sonda takılarak aldığı-çıkardığı takibi yapıldı. Yatışının on beşinci gününde üre
32 mg/dL ve kreatinin 1,8 mg/dL’ ydi. İzleminde kilo alımı
görülen, idrar çıkışı artan, bulantı yakınması gerileyen,
oral yolla yeterli beslenme sağlanan hastanın kilo alımı
sağlanması, üre ve kreatinin düzeyinde ilerleyici düşme olması sonucu hasta poliklinik kontrolü önerilerek taburcu
edildi.
SONUÇ: Oral beslenmeyi engelleyen durumların erken tanınmasıyla malnutrisyonun ve akut böbrek yetmezliğinin
önüne geçmek ya da mevcut durumları hızla tedavi etmek
mümkündür. Bu nedenle radyoterapi gören olgularda hastanın oral gıda ve sıvı alımının yeterli olup olmadığı kontrol
edilmelidir.
ANAHTAR KELİMELER: Beslenme, kanser, malnutrisyon
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 198
Obez Hastada Cilt Bulguları: Olgu Sunumu
NİLAY ÇÖLBE TIĞRAK1, ALİ İHSAN GÜMÜŞ1, UMUT GÖK BALCI1, TEVFİK TANJU YILMAZER1, YUSUF
ADNAN GÜÇLÜ1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Obezite; akrokordon, kerotozis, akantozis, hirtuazim,
ayak tabanı kalınlaşması, sellülit, hidradenitis süpürativa,
psöriazis gibi pek çok deri bozukluğuyla ilişkilidir. Bu hastaların evdeki takip ve bakımları Aile Hekimleri tarafından
yürütüldüğünden, konunun önemi büyüktür. Bu bildiride,
Aile Hekimliği yataklı servisinde yatarak tedavi gören,çeşitli cilt lezyonları olan morbid obezite olgusu tartışılmıştır.
OLGU: Otuzüç yaşında morbid obez bayan hasta, gluteal
bölgesindeki yaralar nedeniyle acil servise başvuru sonucu; Palyatif Aile Hekimliği Servisine yatışı yapıldı. Hastanın
genel durumu iyi, oryante, koopereydi; mobil değildi. Her
iki guluteal bölgede ve alt extremitenin lateralinde yaygın
ısı artışı, hiperemi, yer yer büllöz lezyonlar mevcuttu. Yara
yeri kültürü alınarak, hastaya enfeksiyon hastalıkları kliniğinin de önerisiyle siprofloksasin 2x500 mg ve amoksisilin-klavulanik asit 3x1000 mg başlandı. Dakin solüsyon
hazırlanarak günde bir kez uygulandı. Gluteal bölgeye mupirosin pomat ve hamamelis virginiana distilatı ile, plastik cerrahinin önerisiyle çinko oksitli pomad ve talk pudra
başlandı. Yatışının 12. gününde banyo yaptırıldı. Pansumanlarına rifamycin ampul ve talk pudra ile devam edildi.
Antibiyoterapisinin 14. gününde yara yeri kültüründe morganella morganii ve pseudomonas aeruginosa üreyen hastaya enfeksiyon hastalıklarının da tavsiyesiyle tazobaktam
sodyum 4x4.5 gr iv başlanıp 14 güne tamamlandı. İzleminde
gövde ön yüzünde kaşıntılı veziküler lezyonları olan hasta
dermatolojiye konsülte edildi. Molloscum contagiosum dü-
286
şünülen hastaya fusidik asit krem 2x1 başlanıp lezyonların tedavi ile gerilediği gözlemlendi. Yatışının 31. gününde,
yara bölgesinden geldiği görülen larvalar olması üzerine,
mikrobiyoloji laboratuvarına örnek gönderildi. Larvaların
miyazis olduğu belirtildi. Sonrasında yeni larva tesbit edilemedi. Hasta ve hasta yakınları oda hijyeni, sinek ve böceklerden korunma konusunda detaylı bilgilendirildi. İzleminde de larva gözlenmedi. Yatışının 32. gününde hasta uzman
hekim gözetiminde ayağa kaldırıldı. Adım atmakta zorlanan
hasta yaklaşık 1,5 dk kadar ayakta kalabildi. Komplikasyon
gözlenmedi. Yatışının 32. gününde tartıya kadar hasta yatağı ile götürülüp ayağa kaldırılarak tartıldı. 212 kg olarak
ölçüldü. Takibinde hastanın yaralarının epitelize olduğu
görüldü. Hasta ve yakınına evde yara bakımı ve alınması
gereken önlemler detaylı olarak anlatıldı ve taburcu edildi.
SONUÇ: Aile Hekimlerinin klinik uygulamaları sırasında sıkça karşılaştıkları obez hastalarda; tanı ve tedavileri
genellikle kolay olmasına rağmen sıklıkla gözden kaçan
ve gerekli ilgiyi bulamayan cilt lezyonları yaşam kalitesini
olumsuz yönde etkileyen bir sorundur. Bu vaka obez hastalardaki cilt problemlerine örnek olup tedavisinin aile hekimliği yataklı servisinde yapılabildiğini açıkça göstermektedir. Bu tip vakalar da aile hekimliği servislerinin hasta
profiline örnek olması açısından da önemlidir.
ANAHTAR KELİMELER: Deri, enfeksiyon, obezite
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 199
Pulmoner aspergilloma (Miçetoma)
MERVE ERDOĞAN1, TAHA TAHİR BEKCİ2, HASAN ERDOĞAN3, FATMA GÖKŞİN CİHAN4, HARUN
AYDEMİR5
1 KONYA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 KONYA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, GÖĞÜS HASTALIKLARI KLİNİĞİ
3 SELÇUK ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, RADYOLOJİ ANABİLİM DALI3
4 NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
5 KONYA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
GİRİŞ-AMAÇ: Aspergillus infeksiyonu, aspergillus sporlarının inhalasyonla alınmasından sonra, hastanın atopik
oluşuna, lokal ve sistemik bağışıklık durumuna bağlı olarak çeşitli trakeobronşiyal ve pulmoner hastalıklara neden
olmaktadır. Bunlara allerjik bronkopulmoner aspergillozis,
kronik nekrotizan aspergillozis, invazif aspergillozis ve aspergilloma örnek olarak verilebilir. Pulmoner aspergilloma, kaviter akciğer hastalıklarında gelişen saprofitik bir
infeksiyondur. Bu sunumda pulmoner aspergilloma tanısı
konulan olgunun klinik, laboratuvar, radyolojik bulguları ve
tedavi yöntemleri sunulmuştur.
OLGU: Geçirilmiş tüberküloz öyküsü olan 56 yaşındaki erkek hastanın öksürük, kanlı balgam gelmesi, ateş, üşüme,
terleme, titreme şikayetleri vardı. Fizik muayenesinde sol
akciğer üst zonda solunum sesleri azalmıştı. Hemoglobin:11.5 gr/dL, platelet: 105.000 K/uL, beyaz küre:4.900 K/
uL olarak saptandı. Gönderilen balgamda asidorezistan
bakteri incelemesi negatifti. Serum galaktomannan düzeyi: 0.3 ng/ml ile normal sınırlar içindeydi. Postero-anterior
akciğer grafisinde sol akciğer üst zonda 2x3 cm ebadında
kaviter lezyon izlendi. Toraks bilgisayarlı tomografi (BT)
de sol akciğer üst lob posterior segmentte fissür komşuluğunda daha belirgin olan milimetrik kalsifik odakların
izlendiği ve hafif derecede bronşiektazinin eşlik ettiği öncelikle tüberküloz sekeli lehine değerlendirilen alan ve bu
alanda yaklaşık 28x22 mm ebadında mantar topu ile uyumlu lezyon izlendi.
287
TARTIŞMA VE SONUÇ: Aspergilloma genellikle tüberküloz
kavitesi gibi nekrotik kavitelerde aspergillus hifleri ve çeşitli kan elemanlarından oluşan, radyolojik olarak top şeklinde bir görüntü veren hastalık formudur. Miçetoma veya
fungus topu olarak da bilinir. Kavite genellikle üst lobda
bulunur. En sık tüberküloz kavitesinde oluşmakla birlikte,
sarkoidoz, histoplazmozis, bronşiektazi, bronkojenik kist,
kronik akciğer apsesi, kaviter bronkojenik karsinom gibi
kronik akciğer hastalıklarında da görülür. En sık semptom
hemoptizi olup hastaların %45-90’ında mevcuttur. Diğer sık
görülen semptomlar öksürük ve balgamdır. Bununla birlikte hastalık yıllarca asemptomatik olarak kalabilir. Cerrahi
için en sık endikasyon hemoptizidir. Çünkü masif ve fatal
hemoptizi riski vardır. Radyolojik olarak, lezyon çevresinde pozisyonla yer değiştiren kresentrik hava görünümü tipiktir. Kesin tanı, rezeke edilen spesmende organizmanın
gösterilmesi ve kültürde üretilmesi ile konur. Sistemik antifungal tedavinin sonuçları çok başarılı değildir, genellikle cerrahi tedavi gerekir. Sistemik tedavi başarılı olsa bile,
kavite ortadan kaldırılmadığı için nüks olasılığı fazladır.
Sonuç olarak, hemoptizi ile gelen ve özellikle tüberküloz
öyküsü olan hastalarda pulmoner aspergiloma ayırıcı tanıda akılda tutulmalıdır.
ANAHTAR KELİMELER: Pulmoner aspergilloma, fungus
topu, hemoptizi, BT
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Resim 1. PA akciğer grafisinde sol akciğer üst zonda 2x3 cm ebadında kaviter lezyon görülüyor (ok).
Resim 2a,b.Toraks BT’de, sol akciğer üst lobda tüberküloz sekeli(sarı ok)ve 28x22mm ebadında mantar topu ile uyumlu
lezyon(kırmızı ok)izleniyor.
288
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 200
AKCİĞER KANSERİ İLE KARIŞAN BİR AKCİĞER
TÜBERKÜLOZU OLGUSU
DİDEM KAYA1, SİNEM GÜNGÖR2, HATİCE DİLBER KÖŞKER1, MURAT YALÇINSOY2, LEVENT ALPAY2,
ESEN AKKAYA2
1 ÜMRANİYE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
2 SÜREYYAPAŞA GÖĞÜS HASTALIKLARI HASTANESİ
Akciğer tüberkülozu farklı radyolojik görünümlerle ortaya
çıkabilen bir hastalıktır. Diyabetlilerde ve yaşlılarda atipik
radyolojik bulgularla seyredebilir. Özellikle primer tüberkülozda görülen alt lob tutulumu bu hastalarda sıklıkla
saptanır. Kitle görünümü ile başvuran hastalarda tüberküloz tanısından emin olmak ve eşlik eden tümör tanısını
dışlamak bazen zor olmaktadır. Biz de klinik ve radyolojik
olarak akciğer kanserini düşündüren ve yapılan tetkikler
sonucu akciğer tüberkülozu tanısı alan olgumuzu ayırıcı
tanının içerdiği güçlükleri vurgulanmak açısından sunduk.
OLGU: 76 yaşında erkek hasta; son 2 yıldır başlayan nefes darlığı, öksürük şikayeti ile başvurduğu dış merkezde
yapılan tetkikler sonucu kliniğimize yönlendirilen hasta,
malignite tetkik amaçlı interne edildi. Solunum sistemi
muayenesinde expiryumda uzama, sol akciğer alt zonlarda
azalmış solunum sesleri alındı. Laboratuvar bulgularında
sedimantasyon hızı 83 mm/h idi. Hastanın hematolojik ve
289
biyokimyasal parametreleri normaldi. Akciğer grafisinde
ve toraksın yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografisi (YRBT)’nde sağ orta lobda kitle lezyonu izlendi. Yapılan
bronkoskopide sağ üst lob anterior segment girişini daraltan, sağ orta lob girişini tam tıkayan, sağ alt lob bronşial
sistemin anatomisini bozan yaygın antrakoz saptandı. Alınan biyopsiler tanı koydurcu olmadı. Akciğer iğne biyopsisi
(TTİAB) negatif kaldı. PET-CT’ sağ orta lob lateral segment
pararamediastinal alanda 67x48x32 mlik kitle (SUV:10.32)
mediastende multıbl lenfadenopati saptandı(SUV:2.6-6.8).
Tanı amaçlı torokotomi yapılan hastada orta lobdan alınan biyopsi nekrotizan granülomatöz inflamasyon olarak
raporlandı. Hastaya 4’lü anti tbc tedavi başlandı. Hastanın
tedavisi halen devam etmektedir. Sonuç olarak, akciğer tüberkülozu akciğer kanseri ile karışabilecek klinik, radyolojik ve bronkoskopik görünüme sahip olabilir. Bu nedenle
ayırıcı tanı torokotomiye kadar giden invaziv işlemleri içerebilir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 201
HALSİZLİK ŞİKAYETİ İLE BAŞVURAN GENÇ HASTADA
MULTİPL MYELOMA TANISI
ZEYNEP AY, SERCAN TURAN, ARZU AYBEK YILMAZ, HÜSEYİN CAN
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ: Multipl myeloma (MM) hastalarında tanı anında ortalama yaş 65 olup, 40 yaşından daha genç hasta oranı %3’ten
daha azdır (2). Kemik ağrısı en sık rastlanan erken belirtidir. Hastaların önemli bir kısmında kansızlığa bağlı halsizlik, çabuk yorulma, solukluk gibi şikayetleri vardır. Özellikle
idrar yolu ve akciğer enfeksiyonlarına sık rastlanır. Nadiren bazı vakalarda hiperviskozite sendromuna bağlı olarak
anormal kanama, baş ağrısı, göğüs ağrısı, uyanıklıkta azalma ve nefes darlığı gibi semptomlar görülebilir.
OLGU SUNUMU: 38 yaşında kadın hasta son 6 aydır artmış
halsizlik, baş dönmesi ve çabuk yorulma şikayetiyle aile
hekimliği polikliniğimize başvurdu. Yaklaşık 6 aydır sızıntı şeklinde neredeyse her gün olan ve kendiliğinden duran
burun kanaması şikayeti olduğunu, son adetinin kanama
miktarının çok olduğunu belirtti. Son 3 aydır boynunda ve
omuzlarında ağrı yakınması olduğunu ifade eden hastanın
son 3 ayda 13 kg kilo kaybı olduğunu belirtti. Öz ve soy geçmişinde anormal özellik yoktu. Yapılan fizik incelemede cilt
soluk görünümdeydi, cildinde peteşi veya purpura izlenmedi. Diğer fizik muayene bulguları olağandı. Hastanın arteriyel tansiyonu 120/80mmHg, nabız 80 atım/dakika, solunum
sayısı 18/dakika saptandı. Yapılan tetkiklerinde WBC:11.400
K/uL, Hb:6.5 gr/dL, RBC:2.22 M/uL, MCV:92.8 fL, RDW:%
15.3, Plt: 227 K/uL, serum demiri:55 ug/dL, total demir bağlama kapasitesi 212 ug/dL, ferritin:139 ng/mL, TSH:2.51 ıIU/
290
mL, folat:5.9 ng /mL, vitamin B12:1168 pg/mL, AST: 27 U/L,
ALT:16 U/L, ürik asit:8.2 mg/dL, gaytada gizli kan:negatif
saptandı. Yapılan periferik yaymada eritrositler hipokrom
anizositer izlendi. Hemoglobin düşüklüğü olan hasta eritrosit transfüzyonu açısından acil servise yönlendirildi. Acil
serviste değerlendirilen hasta 2 ünite eritrosit transfüzyonu
verildi. Hemoglobin değeri düşük, MCV normal ,demir parametreleri ve folik asit normal, vitamin B12 düzeyi yüksek
olan hasta normokrom anemi ileri tetkik için Hematoloji kliniğine konsülte edildi. Hematoloji tarafından yapılan periferik yaymada eritrositlerde rulo formasyon izlenen hastaya
yapılan kemik iliği aspirasyonunda hiperselüler ilik, matür
ve immatür plazma hücrelerinde artış izlendi. Yapılan ek
tetkiklerinde protein:13.9 gr/dL, Albumin:3 mmol/L, Globulin:10.9 g/dL, beta-2 mikroglobulin:4705 ng/mL (607- 2454)
saptandı. Hematoloji servisine MM tanısı ile yatışı yapılan
hastaya VAD (Vinkristin+Adriyamisin+Doksorubisin) tedavi
protokolü başlandı. Hasta halen yatmaktadır.
SONUÇ: Aile hekimleri birinci basamakta ayrışmamış hasta
ile sıklıkla karşılaşmaktadır. Genellikle genç yaş grubunda
MM ile karşılaşılmaması nedeniyle halsizlik, anormal kanama, kilo kaybı şikayetlerinin varlığında bu tanının da ayrıcı
tanıda akılda tutulması hayati önem taşımaktadır. Poliklinik
koşullarında bile yapılabilecek periferik yayma tetkiki ile
hastann erken tanı almasında ciddi katkı sağlanacaktır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 202
EDTA’ya Bağlı Psödotrombositopeni: Vaka Sunumu
ZEYNEP CAN TURHAN1, HAVVA DEMİRCİOĞLU2, SİNAN DEMİRCİOĞLU3
1 KONYA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ MERAM TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ABD
3 NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ MERAM TIP FAKÜLTESİ HEMATOLOJİ ABD
ÖZET: Trombositopeni, sık rastlanılan bir hematolojik bozukluktur. Hayati kanamalara sebep olduğu için, hekimlerin karşılaştıklarında tedirgin oldukları bir durumdur. Fakat bunların bir kısmı psödotrombositopenilerdir. Periferik
yayma ile gerçek ve yalancı trombositopeni ayrımı yapılabilmektedir.Bu ayrıma dikkat çekmek için EDTA’ya bağlı
psödotrombositopeni tanısı alan bir vaka sunuldu.
GİRİŞ: Günümüzde etilendiamintetraasetik asit (EDTA) kan
alma tüplerinde antikoagülasyon amacıyla yaygın olarak
kullanılmaktadır. Ancak EDTA, nadiren de olsa trombositlerin kümeleşmesiyle karakterize bir psödotrombositopeniyeneden olabilir. Trombositlerin bu kümeleşmesinden
trombosit yüzey antijenlerine karşı oluşmuş IgM, IgG ve IgA
yapısındaki otoantikorlar sorumludur. Yaklaşık olarak sıklığı %0.09 -%0.21’dir. Bu sunumda aile hekimi tarafından
trombosit düşüklüğü sebebiyle sevk edilen, EDTA bağımlı
psödotrombositopenitanısı alan bir hasta ele alındı. Bu sayede kolay bir yöntem olan periferik yaymanın önemini tüm
hekimlere hatırlatmayı amaçladık.
OLGU: 24 yaşında kadın hasta, halsizlik şikayeti ile aile hekimine başvurmuş. Yapılan kan sayımın da trombosit sayısı
40.000 K/uL saptanıp sevk edilmiş. Hastayı değerlendirdiğimizde sadece halsizlik ve kilo alamamaşikayetivardı.Kronik hastalık ve ilaç kullanma öyküsü yoktu. Fizik muayenesi
normaldi. Kan sayımı tekrarlandı. Lökosit sayısı:9.250 K/
uLhemoglobin:12.7gr/dLtrombosit sayısı:42.000 K/uL saptandı. Bununüzerine,periferik yayma yapılıp değerlendirildiğinde, küme yapmış bol miktarda trombositler görüldü(Resim 1). EDTA bağlı psödotrombositopeni düşünülen
hastada sitratlı tüpte tekrar kan sayımı yapıldığında trom-
291
bosit sayısı:187,000 K/uL saptandı. Hastaya EDTA’ya bağlı
psödotrombositopeni tanısı konuldu. Herhangi bir tedavi
uygulanmadı.
TARTIŞMA: Günümüzde,trombosit sayımı tam otomatik
kan sayımı cihazları ile yapılmaktadır.Oldukça duyarlı ve
doğru sonuçlar vermesine karşın %0,1-0,2 oranında yanlış
sonuçlar vermektedir.Trombosit sayısı düşük, kanamaya
ait fizik muayene bulgusu yok ve kanama-pıhtılaşma testleri normal isepsödotrombositopeni akla gelmelidir. Soğuk
aglutininleri, paraproteinemiler, plateletlerin diyaliz membanı gibi yabancı yüzeylere temas etmesi, dev plateletler,
trombositsatellitizmi, hiperlipidemi, EDTA’ya bağlı trombosit kümeleşmesi gibi durumlar psödotrombositopeni sebebi olabilir. Bu durumu ayırt etmek için parmaktan yapılan
periferik yaymanın incelenmesi gerekir.Bu vakada da klinik
bulgular ile trombosit sayısı uyumlu değildi. Bunun üzerine
psödotrombositopeni düşünülerek periferik yaymasıdeğerlendirildi. Periferik yayma da küme yapmış trombositleri
gördük. EDTA’ya bağlı psödotrombositopeni tanısı konuldu.
Tanımızı sitratlı tüpte trombosit sayısını normal olduğunu
göstererek doğruladık. EDTA bağımlı psödotrombositopeni
periferik yayma ile teşhis edilebilir. Trombosit kümeleşmesi görülürse trombosit sayımı heparinli veya sodyum sitratlı tüptr tekrarlanmalıdır.
Sonuç olarak, trombosit sayısı düşük olan tüm hastalarda
psödotombositopeni ekarte edildikten sonra diğer sebepleri araştırmak gerekir. Periferik yayma ile bu ekartasyon
birinci basamaktaki tüm hekimlerce yapılabilir. Basit bir
periferik yayma hasta sevklerinde ve sağlık giderlerinde
anlamlı derecede azalmaya sebep olacektır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Resim1
292
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 203
SON DÖNEM BÖBREK YETERSİZLİĞİNDE TERSİYER
HİPERPARATİROİDİ VE PARATİROİDEKTOMİ
NAZMİYE MEHTAP HATUNKIZ, OKTAY ÖZKAN
Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi
GİRİŞ: Son dönem böbrek yetersizliği olan kronik diyaliz
programındaki hastalarda Tersiyer hiperparatiroidi ciddi
morbidite ve mortalite nedenlerinden birisidir. Kalsimimetik ajanlar, kalsitriol, vitamin D analogları ile medikal tedavi
ve yeterli diyalize rağmen kontrolü genellikle mümkün olmamaktadır. Bu durumda cerrahi olarak paratiroidektomi
gündeme gelmektedir. Tersiyer hiperparatiroidili, medikal
tedaviye cevapsız olgumuzu aşağıda irdeledik
OLGU: 27 yaşında, erkek hasta. Son dönem böbrek yetersizliği nedeniyle 4 yıldır sürekli ayaktan periton diyaliz programında. Son 1 yıldır PTH değerleri 2000 düzeylerinde, olup
gittikçe artan kemik ağrılarından yakınıyordu. Sinakalset
ve parikalsitol/kalsitriol medikal tedavilerine rağmen paratiroid supresyonunda başarılı olunamadı, PTH bu düzeylerde seyretti. Çekilen el-bilek röntgen grafilerinde vasküler kalsifikasyon belirgin olarak izlenmekte idi. Boyun USG
incelemesinde tiroid sağ alt lob komşuluğunda 18x9mm ve
11x8.5mm boyutlu,vaskülarizasyonu artmış, solid lezyonlar, paratiroid patolojisi lehine değerlendirilmiştir. Paratiroid sintigrafisi incelemesinde de sağ tiroid lobu orta ve
alt zonlarda paratiroid adenomu ile uyumlu artmış tutulum
odağı saptanmıştır. Hastada PTH değerlerinin çok yüksek
seyretmesi, vasküler kalsifikasyon bulgularının olması,
kemik ağrılarının olması nedeniyle paratiroidektomi operasyonu planlandı. Paratiroidektomi operasyonu sonrasında PTH değerinin düşmesi ile hastanın ağrıları hafiflerken,
henüz postoperatif 1. ayda yapılan kemik densitometresinde bile lomber vertebra T skoru -1,73'den 0,02'ye, sol femur
T skoru -1,36'dan 0,65'e yükselmiştir.
manı, gereğinde kalsimimetik ajanlar kullanılarak medikal
tedavi ile kontrol altında tutulur. Bazen SDBY hastalarında,
sıklıkla hiperkalsemi ile seyreden aşırı PTH yükseklikleri
izlenebilir. Burada paratiroid bezinde ileri dhiperplazi varerecede dır ve bez otonomi kazanmıştır, medikal tedavi
ile kontrolü mümkün değildir. Bu tablo "tersiyer hiperparatiroidizm" olarak isimlendirilir. Mortalite ve morbiditenin
ciddi olarak artmasına neden olur. Cerrahi olarak paratiroidektomi önem kazanır. Paratiroidektomi indikasyonları:
Progresif semptomatik osteitis fibrosa cystica (kemik ağrıları, kırıklar) Çok yüksek PTH değerleri ile aşağıdakilerden birinin birlikte olması Hiperkalsemi Şiddetli tedaviye
cevapsız kaşıntı Progresif iskelet dışı kalsifikasyon veya
kalsiflaksi Paratiroidektomi sonrası kalsiyumun kemiklere
göçü ile hipokalsemi gelişebilmektedir, kalsiyum replasmanı yapılması önemlidir. Klinik olarak kemik ağrılarında
belirgin gerileme izlenirken, kemik densitometresinde de
düzelme izlenir. Vasküler kalsifikasyonda hızlı progresyonunun önüne geçilmiş olur.
Vasküler kalsifikasyon
TARTIŞMA-SONUÇ: Diyaliz hastalarında kemik hastalıkları
primer olarak sekonder hiperparatiroidizmle ilişkilidir.Sekonder hiperparatiroidizm, diyaliz ile fosfat klirensi, kalsiyum içeren/içermeyen fosfor bağlayıcılar, kalsitriol replas-
293
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Preoperatif
Postoperatif
Üre(mg/dl)
95
119
Kreatinin(mg/dl)
10
15
Kalsiyum(mg/dl)
7,3
7,2
Fosfor(mg/dl)
4,2
2,3
PTH(pg/mL)
1315
67
Alkalen fosfotaz(U/L)
2116
61
294
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 204
Pulmoner Emboli
GÖKÇEM YALIN KOCAMAZ1, TAHA TAHİR BEKCİ2, FATMA GÖKŞİN CİHAN3, AYŞE DURAN
KARAGÜLMEZ1, MERVE ERDOĞAN1
1 KONYA EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 KONYA EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ GÖĞÜS HASTALIKLARI KLİNİĞİ
3 NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ-AMAÇ : Pulmoner emboli (PE) tüm dünyada yaygın
olarak görülen, tanı koymada çoğu zaman zorlanılan ve
uygun tedavi edilmediğinde mortalitesi oldukça yüksek
olabilen bir klinik sorundur. Bu olguda uzun süredir oral
kontraseptif (OKS) kullanan ve PE gelişen hastanın fizik
muayene,labaratuvar, radyolojik bulguları ve tedavi yöntemleri sunulmuştur.
OLGU: 6 yıldır OKS kullanım öyküsü olan nefes darlığı, göğüs ağrısı şikayeti ile merkezimize başvuran 37 yaşındaki
bayan hastanın şiddetli dispnesi ve göğüs ağrısı mevcuttu.
Hastanın akciğer sesleri dinlemekle doğaldı. Labaratuvar
incelemelerinde beyaz küre: 4.6 K/Ul, hemoglobin:12.1 g/
dL platelet: 225 K/Ul troponin I: 0.249 ng/ml D-Dimer: 1mg/
dL idi. Çekilen PAAC grafisinde bronkovasküler dallanmalar azalmıştı. Pulmoner BT anjiyografide sağ ve sol ana
pulmoner arter ve dallarında tromboembolik dolma defekti mevcut olup pulmoner emboli ile uyumlu görüntü vardı.
Sağ ve sol venöz dopplerde derin ven trombozu(DVT) ile
uyumlu bulgu saptanmadı.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Pulmoner emboli; pulmoner arter ve
dallarının değişik nitelikteki maddelerle tıkanması ile ortaya
çıkan klinik tablodur. Tıkanmaya en sık neden olan madde,
venlerde oluşan ve daha sonra koparak venöz kan akımı ile
akciğere ulaşan trombüslerdir. PE geçiren ve yaşayan olguların yaklaşık 2/3' üne doğru tanı konulamamaktadır. Bu grup
olgularda mortalite %30’ lara kadar çıkmaktadır. PE tanısı
doğru olarak konulup, uygun tedavi yapıldığında ise bu oran
%3’ e düşebilmektedir. PE insidansı yaşla artmaktadır; özellikle 7. dekatta pik yapar ve bu yaşlarda erkeklerde daha sık
görülür. Elli beş yaş altında ise gebelik, OKS kullanımı gibi
nedenlerden ötürü kadınlarda daha sık görülmektedir. Akut
PE’ nin en yaygın semptomu, ani ortaya çıkan nefes darlığıdır.
Tipik olarak beraberinde açıklanamayan göğüs ağrısı, aritmi
295
veya ateş olmaktadır. PE için en önemli predispozan faktör
DVT’ dir. Daha sonra sırasıyla, postoperatif dönem, immobilizasyon , gebelik, OKS kullanımı, önceden PE veya DVT geçirilmesi gibi nedenler sayılabilir. PE tanısında akciğer grafisinin
rolü sınırlı kalmaktadır. Olguların yaklaşık %40’ ında radyoloji
normal olabilir. Serumda fibrin yıkım ürünleri (D-dimer) konsantrasyonu duyarlılığı oldukça yüksek fakat spesifik olmayan bir testtir. PE tanısında altın standart kabul edilen yöntem pulmoner anjiyografidir. Pulmoner tromboemboli’ de ilk
tedavi seçeneği antikoagülan ilaçlardır. Standart heparin klasik antikoagülan tedavi gibi görülmektedir; ancak son yıllarda
yapılan çalışmalarda düşük molekül ağırlıklı heparinlerin de
rekürrensi önlemede en az standart heparin kadar etkili olduğu gösterilmiştir. Sonuç olarak predispozan faktör varlığı ve
özellikle uzun süreli OKS kullanım öyküsü olan nefes darlığı
ve göğüs ağrısı şikayetleri ile başvuran bayan hastalarda PE
ayırıcı tanıda öncelikle düşünülmesi gereken hastalıkların en
başında olmalıdır.
PA Akciğer grafisinde bronkovasküler dallanmalarda azalma mevcut.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Pulmoner BT anjiyografide sol pulmoner arter dallarında
dolum defekti gözlenmekte.
Pulmoner BT anjiyografide sol ana pulmoner arterde
tromboembolik dolum defekti izlenmektedir.
296
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 205
BİRİNCİ BASAMAKTA BİR ONİKOFAJİ OLGUSU
CEMİL IŞIK SÖNMEZ1, SEVİM ÖĞÜLMÜŞ2, SELÇUK YILDIZ2, MUSTAFA UĞURLU3
1 AKSARAY TAŞPINAR AİLE SAĞLIĞI MERKEZİ
2 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ PSİKİYATRİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Onikofaji tekrarlayan tırnak kırma ve yeme durumudur. Birinci basamakta sık karşılaşabileceğimiz, takip
ve tedavisini kolaylıkla yapabileceğimiz bu olguyu sunmayı
amaçladık.
OLGU: Otuz iki yaşında erkek hasta on yıldır tırnak yeme şikayetiyle başvurdu. Bilinen bir hastalığı olmayan ve berber
olarak çalışan hastanın tek yumurta ikizi olan kardeşinde
psikiyatrik bir patolojinin olmadığı öğrenildi. Fizik muayenede her iki elde tüm parmaklarda tırnak boylarının kısa,
cidarlarının düzensiz ve deforme olduğu görüldü. Ruhsal
durum muayenesinde depresif veya anksiyöz duygudurumla ilgili bulgulara rastlanmadı. Laboratuvar incelemesinde
herhangi bir patoloji saptanmadı. Hastaya haloperidol 0.5
mg/gün şeklinde tedavisi başlandı. Bir ay sonra 0.7mg/gün
olarak doz artırıldı. Üçüncü ayda essitalopram 10 mg/gün
tedaviye eklendi. Beş aylık tedavi sonrasında belirgin iyileşme sağlandı. Tam iyileşme sağlanana kadar tedaviye
devam etmesi, düzenli olarak ayda bir kontrole gelmesi
önerildi.
TARTIŞMA: Üç dört yaşlarında başlayan onikofaji, 4-6 yaşlarında ve ergenlik döneminde pik yapar, 18 yaşından sonra
sıklığı azalır. Çocuk ve ergenlerde prevalansı %14 iken 18
yaşından sonra sıklığı azalmaktadır. Kadın ve erkeklerde eşit sıklıkta görülmekle birlikte onlu yaşlarda ve sonrasında erkeklerde daha sık görülür. Onikofaji olgularının
%20’sine ayrılma anksiyetesi sendromu, %11’ine obsesif
kompulsif bozukluk eşlik ettiği görülmüştür. Onikofajinin
anksiyetenin bir işareti olabileceği ve kaygı azaltıcı bir rolü
olabileceği üzerinde de durulmuştur. Etyolojisi tam olarak
bilinmemekle birlikte obsesif spektrum bozuklukları arasında yer almaktadır. Literatürde altta yatan bir rahatsızlık
olmadan bir alışkanlık olarak da değerlendirenler mevcuttur. Onikofajiye sekonder olarak paronişi, çene eklemi işlev
bozuklukları, diş eti hastalıkları oluşabilir.
SONUÇ: Genellikle hastalar tarafından gizlenen, utanç verici bir durum olarak olarak algılanan onikofaji uzun yıllar
devam edebilir. Hastaların ilk temas noktasında bulunan
aile hekimlerinin sosyal hayatı olumsuz etkileyen onikofajiyle ilgili bilgi sahibi olarak takip ve tedaviyi sağlayabilmesi
gerekmektedir.
297
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 206
Psöriazis, Depresyon ve Obezite Birlikteliği: Olgu
Sunumu
NAZMİYE KAÇMAZ ERSU1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, ALİ İHSAN GÜMÜŞ1, ÖZGÜR EVREN ÖZTÜRK1,
UMUT GÖK BALCI1, YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, TEVFİK TANJU YILMAZER1, HALUK MERGEN1,
KURTULUŞ ÖNGEL2
1 TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, İZMİR
2 KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI, İZMİR
GİRİŞ: Psikiyatrik bozuklukların ve stresin birçok hastalığın oluşumunda ve seyrinde rol aldığı gibi; psöriazisin
ortaya çıkması ve alevlenmesinde de etkili olduğu düşünülmektedir. Öte yandan; var olan psöriazis de hastaların
psikolojisini olumsuz etkileyebilmektedir. Ayrıca obesite
de psöriasiste semptomları ilerletebildiği gibi, psöriazis de
obesiteyi tetiklemektedir. Bu bildiri ile psikolojik faktörler,
obezite ve psöriazisin birlikte seyrettiği bir vakanın sunulması amaçlanmıştır.
OLGU: Bilinen psöriazis, hipotiroidi ve duedonum ülseri tanıları olan 44 yaşındaki obez bayan hasta kilo verme
isteğiyle obezite polikliniğine başvurmuş ileri tetkik tedavi
amacıyla Aile Hekimliği servisine yatışı yapılmıştır. Başvuru anında vücut ağırlığı 119 kg, boyu 164 cm, vücut kitle
indeksi 44,78 kg/m2 olan hastanın fizik muayenesinde tüm
vücutta yaygın keskin sınırlı eritemli plak ve papüllerle karakterize üzeri sedefi renkte skuamlarla kaplı psöriazis
lezyonları dışında patoloji saptanmadı. Hemogram ve tam
idrar tetkiki normal olarak değerlendirildi. Rutin biyokimya
tetkikinde ALT:76 U/L, AST:40 U/L olarak saptandı. T3 ve T4
normal, TSH:4,65 olması üzerine hastanın kullandığı levotiroksin sodyum 125 mcg 1x1, tiroksin 150 mcg 1x1 olacak
şekilde düzenlendi. Obeziteye yönelik olarak metformin
500 mg tablet 2x1 dozunda başlanıp üç gün sonra 1000 mg
2x1 dozuna yükseltildi. Hastanın depresif duygudurumu,
anksiyete semptomları mevcuttu. Beck depresyon ölçeğin-
298
de depresif semptom skoru yüksek bulundu. Sıklıkla ailevi
sorunlarını gündeme getiren hastanın uyku problemleri de
mevcuttu. Fluoksetin 20 mg/gün başlandı. Uyku problemleri nedeniyle hidroksizin dihidroklorür 25 mg tablet 1x1
dozunda önerildi. Cilt kuruluğu olan hastaya topikal üre
losyonu başlandı. Dermatoloji ile konsülte edilen hastanın
mevcut tedavisine devamı ve taburculuk sonrası poliklinik
kontrolü önerildi. Cilt lezyonları gerilemekteydi. Hastanın
izlemde eklem ağrılarının olması üzerine parasetamol 500
mg tablet 3x1 şeklinde planlandı. Psöriyatrik artrit açısından romotaloji konsultasyonunda taburculuk sonrası romatoloji poliklinik kontrolü önerildi. İzlemde ağrı şikayetinde belirgin azalma oldu. Hasta izlemi ve tedavisi devam
ederken şikayetlerinin gerilediğini belirterek hastaneden
ayrılmak istedi. Hastaya tedavinin sürekliliğinin önemi ile
ilgili gerekli bilgilendirme ve önerilerde bulunularak hasta
tedavi red tutanağı karşılığında hastaneden ayrılışı yapıldı.
SONUÇ: Hastanın sosyal problemlerinin pikolojik rahatsızlığa neden olduğu psikolojik sorunlarının ve obezitesinin
mevcut psöriazis semptomlarını alevlendirdiği düşünüldü.
Bu olgu sunumunda hastanın aile hekimliğinin bütüncül
yaklaşımına uygun biyopsikososyal boyutuyla değerlendirilmesinin tanı ve tedavide önemli olduğu vurgulanmak
istenmiştir.
ANAHTAR KELİMELER: Depresyon, psöriazis, obezite
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 207
OLGU SUNUMU: TOPİKAL STEROİDLER NE KADAR
MASUM?
MERVE MELİKOĞLU, AYŞENUR ÖZDERYA, EKREM ORBAY, MEHMET SARGIN
DR. LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Topikal steroidler dermatolojik birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Halk arasında kaşıntı şikayeti
nedeniyle veya cildi güzelleştirmek amacıyla kontrolsüz
kullanımları da mevcuttur. Topikal steroidlerin sistemik
etkilerinin göz ardı edilecek kadar az olduğu kabul edilse
de uzun süreli ve geniş yüzeylere uygulandıklarında cushingoid tablolara neden olabilmektedirler. Bu etkileri vücut
yüzeyinin az olmasından dolayı çocuklarda daha belirgindir.
Bu olguda uzun dönem topikalsteroid kullanımına bağlı gelişen Cushingoid fenotipli erişkin hasta sunulmaktadır.
OLGU: Dış merkezden cushingoid görünümü nedeniyle,Endokrin ve Metabolizma polikliniğimize yönlendirilen 40 yaşında bayan hastanın bilinen hipertansiyon hastalığı mevcuttu. Anamnezinde 6 yıldır antihistaminikler ve kaşıntı için
ismini bilmediği kremler kullandığını belirtti. Son 1 yılda 10
kg’dan fazla kilo alımı, gittikçe artan halsizlik, yorgunluk,
kaslarda ağrı ve depresif duygudurum şikayetleri mevcuttu. Travmalara bağlı çabuk morarma, yara iyileşmesinde
gecikme tariflemekteydi. Spontan ekimoz tanımlamamaktaydı. Fizik muayenede hastanın santral obezitesi, aydede
yüzü, buffalo hump’ı ve hafif bir fasial pletorasımevcuttu.
Mor strialar, akantoz, akne ve belirgin bir hirsutizm saptanmadI. TA:140/85mmHg ölçüldü. Boy: 175cm, Kilo:127kg,
BMI: 43.9 kg/m2 olarak hesaplandı.Hastanın yapılan tetkiklerinde Na: 141mmol/l, K:4.18mmol/l, glukoz: 102 mg/dl,
ACTH: 49.1pg/ml ile normal, kortizol: 1.1 mg/dl ile normalin
299
altında saptandı. Hastanın anamnezi derinleştirilerek son
6 ay içinde kullandığı ilaçlar dökümante edildi. Hastanın
kaşıntı kremi olarak nitelendirdiği kremlerin topikal steroidler olduğu, 6 yıl önce Psöriasis tanısı aldığı, sonrasında
dermatolojiye düzenli kontrole gitmediği ve aralıksız topikal steroidleri geniş yüzeylerde kullandığı öğrenildi. Hastanın steroid kullanımına 1 hafta ara verildikten sonra bakılan ACTH: 53.6pg/ml, kortizol: 15.60 mg/dl, glukoz: 115 mg/
dl, Na: 139mmol/l olarak saptandı. Uzun süreli steroid kullanımı ve obezitesi de göz önünde bulundurularak, OGTT
ve kemik mineral dansitometrisi (KMD) yapıldı ve KMD’de
osteoporoz gözlenmedi. OGTT’de 2.saat glukozu 266 mg/dl
olarak saptanan hasta aşikar diyabet kabul edilerek yaşam
tarzı değişiklikleri anlatıldı ve metformin başlandı. Dermatoloji hekimine hastanın steroid kullanımının düzenlenmesi
için konsülte edildi.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Ekzojen kortikosteroidler, endojen
kortizol ve ACTH düzeylerini baskılayabilirler. Serum kortizol ölçümlerinde uyumsuz sonuçlara neden olabilirler. Ekzojen steroid tedavisi alan hastalar, ilacın doğru kullanımı
ve yan etkileri konusunda bilgilendirilmeli, Cushing Sendromu gelişme ihtimaline karşı düzenli aralıklarla kontrol
edilmelidir. Cushingoid görünüme rağmen hiperkortizolemi saptanmayan hastalarda mutlaka ekzojen steroid alımı
akla gelmeli ve hasta bu açıdan iyi sorgulanmalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
buffalo humb
moon face
300
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 208
SANTRAL HİPOTİROİDİ: OLGU SUNUMU
ŞULE ERAYMAN DEMİRBAŞ1, ORKİDE KUTLU2, FATMA SELEK DEMİREL1, ZEYNEP CAN TURHAN1
1 KONYA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 KONYA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
GİRİŞ: Hipotiroidizm, tiroid hormonunun tiroid bezinden
yetersiz salgılanması olarak tanımlanır. Hipotiroidinin nedenlerini üç ana grupta toplamak mümkündür; 1.Tiroid
dokusunun kalıcı kaybı veya atrofisi (primer hipotiroidizm)
2. Tiroid hormon biyosentezinin geçici veya ilerleyici azalmasına bağlı tiroid büyümesiyle seyreden hipotiroidi 3. Hipotalamik veya hipofizer hastalık ya da TSH molekülünün
kendisindeki defektlere bağlı tiroid bezinin yetersiz uyarılması sonucu gelişen hipotiroidizm (santral hipotiroidizm).
Bu olguda nadir görülen santral hipotiroidi vakası anlatılmıştır.
OLGU: 45 yaşında bayan hasta, halsizlik , kabızlık, uyku hali
şikayeti ile dahiliye polikliniğine başvurdu. Öyküsünde kilo
verme hikayesi, saç dökülmesi, ellerde uyuşukluk, kabızlık şikayeti vardı. 8 yıldır depresyon tanısıyla essitalopram
20mg kullanıyordu. 7 paket yıl sigara kullanımı mevcuttu.
Özgeçmişinde, 35 yaşında erken menopoz öyküsü mevcuttu, 1 çocuğu vardı. Doğum sonrası menstrual siklusu
düzenliydi, çocuğunu düzenli emzirmişti. Soygeçmişinde,
kardeşi ve babasında DM öyküsü vardı. Yapılan fizik muayenesinde, hasta soluk görünümde idi, TA:120/80mmHg,
Nb:84/dk, solunum sayısı: 20/dk idi. Kardiyak muayenesinde kalp sesleri doğal ek ses üfürüm yoktu, diğer muayeneleri doğaldı. Laboratuvarında, hematolojik ve biyokimyasal
parametrelerinde patolojik değeri yoktu. Hormon tetkiklerinde, fT4: 0.74ng/dL düşük değerde, TSH:1.35 μIU/mL, LH:
301
42,5 μIU/mL, FSH:101,3 μIU/mL, Prolaktin:24,82 ng/mL,
Kortizol:17,58 μg/dL, normal aralıkta idi. Anti TG ve Anti
TPO negatifti. fT4 düşüklüğü başka bir merkezde tekrarlanarak doğrulandı. Tiroid US; normal olarak değerlendirildi.
Hastaya santral hipotiroidi ön tanısıyla hipofiz MR çekildi.
Sonucunda; hipofiz bezi 35mm ölçülüp, normalden küçük
ve kontrastlı incelemede parankimi hafif heterojen olarak
saptandı. Hastaya santral hipotiroidi tanısı konuldu. Levotiroksin tedavisi başlandı.
TARTIŞMA: Santral hipotiroidi genel toplumda % 0.005 oranında görülür. Fonksiyonel doku kaybı, hipofiz adenomu,
meningiom gibi tümörler, travma, enfeksiyonlar, infiltratif hastalıklar, ilaçlar (dopamin, glukokortikoidler vs.) gibi
birçok nedene bağlı olarak görülebilmektedir. Dolayısıyla,
hastaların ilaç öyküsü mutlaka sorgulanmalıdır. Nadir de
olsa essitalopram kullanımına bağlı primer hipotiroidi olguları yayınlanmıştır. Hastanın essitalopram kullanımı, ilaca bağlı hipotiroidi ayrıcı tanısını da akla getirmelidir. Fakat
bu olguda essitalopram kullanımıyla ilişki kurulamamıştır.
Klinik olarak halsizlik, kabızlık gibi hipotiroidi bulguları
olup, TSH normal sınırlarda olan hastalarda TSH ile birlikte fT4 istenmeli, gerekirse ileri tetkikler yapılmalıdır. Nadir de olsa santral hipotiroidi ayrıcı tanısı akla gelmelidir.
Tedavide levotiroksin verilen hastalarda, TSH ölçülmemeli,
fT4 düzeyi ile takip edilmelidir. Takiplerde fT4 değeri normal aralık ortası ve 1/3 üst sınırda olmalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 209
AMPULLA VATERİ TÜMORÜ OLGU SUNUMU
GÜLSÜM MERCİK KARAMAĞARA1, MELİKE YAKICI1, YEŞİM ÖNAL2, BANU MESCİ2,
ZUHAL AYDAN SAĞLAM1
1 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İSTANBUL MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ GÖZTEPE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, DAHİLİYE KLİNİĞİ
GİRİŞ: Ampulla vateri, duodenum 3. kıtada bulunan ve koledok ile pankreatik kanalın birleşmesiyle oluşan kanalın papilla şeklindeki ucudur. Bu bölgede tümörün kaynağına göre
farklı tiplerde olmakla birlikte tümör insidansı 6/1000000
dır. Klinik olarak hastalarda en sık karın ağrısı, sarılık, kilo
kaybı görülmekte olup tanısında ise BT, MR, USG ve endoskopi kullanılmaktadır. Bu sunumda tanısı güçlükle konulan
ve multidisipliner bir vakayı inceleyeceğiz.
OLGU SUNUMU: 76 yaşında erkek hasta kaşıntı, karın ağrısı, halsizlik ile acil servisimize başvurmuştur. Hikayesinde
son 3 aydır bu şikayetlerinin olduğu, kilo kaybının da olması
nedeniyle başvurduğu dış merkezde malignite düşünülerek yapılan tetkiklerinde patolojik bulguya rastlanmamış,
batın ve toraks BT’sinde boyunda lenf nodları, plevral effüzyon ve sağ akciğerde 4-5 adet nodül (metastaz?), batında perihepatik sıvı izlenmiştir. Batında effüzyon nedeniyle
GİS malignitesi araştırmak amacıyla gastroskopisinin yapıldığı ve normal olarak raporlandığı, öğrenilmiştir. Fizik
muayenesinde kaşektik, cildinin kuru ve ikterik olduğu,
bazallerde akciğer seslerinin azaldığı, batın muayenesinde
ise derin palpasyonla hassasiyetin olduğu gözlenmiştir. Yapılan testlerinde AST:67 U/L↑, amilaz:729 U/L↑, lipaz:620 U/
L↑, T.Bil:12 mg/dl↑, WBC:24000↑, AntiHbs:+, ALP:1076 U/L↑
saptanan hasta malignite ön tanısıyla tetkik amacıyla yatırılmıştır. Özgeçmiş ve soygeçmişinde hipertansiyon ve BPH
dışında özellik yoktur. Tümör markerlarından CA19.9:720
302
U/ml↑ saptanmıştır. USG’sinde subdiyafragmatik alanda
serbest sıvı, kese hidropik, koledok dilate, pankreas bezi
ödemli izlenmiş, malignite lehine bulgu saptanmamıştır.
Endoskopisinde ise ampullada 10 mm çapında protübere
kitle görülmesi nedeniyle tanı ampulla tümörü olarak değerlendirilmiş ve biyopsi alınarak patolojik incelemeye gönderilmiştir. Patoloji raporu, malignite ile uyumlu olmadığı
için duodonoskopi ve derin biyopsi ile tekrarı önerilmiştir.
Tekrarlanan doudenoskopide aynı bulgulara rastlanarak
ampulla vateri ca şeklinde değerlendirilip derin biyopsi
alınmıştır. İkinci kez bakılan patolojisinde kronik aktif duodenit, fokal yüzeyel ülserasyon odakları, granülasyon dokuları, hiperplazik lenfoid foliküller saptanan hasta nihai
tanı olarak ampulla vateri tümörü olarak değerlendirilmiş
ve operasyon amaçlı cerrahi kliniğine devredilmiştir.
TARTIŞMA: Ampulla vateri tümörleri çok nadir görülmekle birlikte erken evrede sarılık ile saptanabilmektedir. Olgumuzda ise sarılığın ilerleyen dönemde ortaya çıkması
ve tekrarlayan endoskopilere rağmen kitle görülememesi
nedeniyle tanı koyulması gecikmiştir. Böyle bir olguda aile
hekimi olarak bizlere düşen, kaşıntı ile gelen hastalarda
düşük prevalans hekimliğinin doğasına uygun olarak öncelikle dermatolojik hastalıkları irdelemek ancak yanı sıra
eşlik eden patolojileri araştırmayı da ihmal etmemek ve
olasılıklara yönelik muayene ve basit testleri uygulayarak
erken tanı koyma şansını kaybetmemektir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 210
Tedavi Yanıtlı Obez Hastanın Yatış Süreci: Olgu
Sunumu
NAZMİYE KAÇMAZ ERSU1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, UMUT GÖK BALCI1, YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1,
TEVFİK TANJU YILMAZER1, HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, İZMİR
2 KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI, İZMİR
GİRİŞ: Obezite, vücutta sağlık açısından etkilenime neden
olacak kadar fazla yağ depolanmasıdır. Diyet, fiziksel aktivite ve davranış değişiklikleri obezite tedavisinde ana unsurlardır. Yetersiz durumlarda da farmakolojik tedaviler
önerilir. Bu bildiride; diyet, davranış değişikliği ve medikal
tedaviyle kısa sürede kilo vermeye başlayarak şikayetleri
gerileyen obez hasta sunulmuştur.
OLGU: 15 yıldır Hipertansiyon ve astım hastalıkları olan 40
yaşında bayan hasta kilo fazlalığı ve nefes darlığı şikayetleriyle obezite polikliniğine başvurusunun ardından ileri
tetkik, tedavi, diyet ve davranış değişikliği amacıyla servise
yatırıldı. Başvurusunda ağırlığı 199 kg. vücut kitle indeksi: 77,7 kg/m2 olarak saptandı. Kan basıncı 130/74 mm/hg
olarak ölçüldü. Solunum sesleri kısmen azalmış, expiryum
uzamıştı, ral ve ronküs duyulmadı. Batın obez ve umblikal
herni mevcuttu. Hemoglobin: 10gr/dl, hematokrit: %32.8,
MCV: 61.1fl, MCHC: 30.5, RDW:20.5, demir: 21ug/dl, toplam
demir bağlama kapasitesi: 385ug/dl, transferrin saturasyonu: 5.45ug/dl, ferritin: 5.8 ng/ml olarak saptandı. Vitamin
B12 ve folat düzeyi, rutin biyokimya ve tam idrar tetkikleri normal sınırlardaydı. TSH: 4.24uIU/ml, T3:2.78 pg/ml,
T4: 1.01ng/dl idi. Elektrokardiyografide sinüs taşikardisi
mevcuttu. Posterioranterior akciğer grafisinde sol akciğer
alt zonda dansite artışı saptandı. Hastada demir eksikliği
anemisi düşünülerek hastaya ferroglisin sülfat kompleksi
2x1 başlandı. Hasta hipertansiyon nedeniyle valsartan ve
hidroklorotiazit tablet 320/25mg 1x1 ve karvedilol tablet
303
12.5mg 1x1 kullanmaktaydı. Obezite nedeniyle hastanın tedavisine furosemid 40 mg tablet 1x1 ve metformin 500 mg
tablet 2x1 eklendi. Hastanın yapılan schoefield ve harris
Benedict denklemi ve pratik hesaplamaya göre 2380 kcal.
lik az yağlı az tuzlu diyet tedavisi düzenlendi. Göğüs hastalıklarına konsülte edilerek yapılan solunum fonksiyon
testleri normal olarak değerlendirildi. Budesonid 0.25mg
nebül 2x1 başlandı. Nefes darlığı şikayeti geriledi. Batın
ultrasonografide grade 3 yağlanma ve umblikus inferiorda
cilt ve cilt altı dokularda ekojenite artışı saptandı. İlaç tedavisi diyet ve davranış değişikliği ile birlikte hastanın vücut
ağırlığı 186 kg’a geriledi. Hasta yatışı süresince toplam 13
kilo kaybetti. Yaşam tarzı değişiklikleri konusunda ayrıntılı olarak bilgilendirilen, genel durumu iyi, vital bulguları
stabil seyreden, elektrokardiyografisi sinüs ritminde olan
hasta tedavisi planlanarak göğüs hastalıkları, genel cerrahi ve obezite poliklinik kontrolü önerileriyle taburcu edildi.
SONUÇ: Olgu iki haftalık servis takibinde 13 kilo vermiş ve
şikayetleri gerilemiştir. Obez hastalar serviste takip altında
iken yaşam tarzı değişikliklerine uyumları kolaylaşmaktadır. İdeal vücut ağırlığına ulaşmak her zaman gerçekçi bir
hedef olamayacağından hastayla işbirliği içinde her hasta
için özgül hedefler koyarak diyet ve medikal tedaviye uyum
kolaylaştırılmalıdır.
ANAHTAR KELİMELER: Obezite, tedavi, uyum
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 211
DİYABETİK AYAK NEDENİYLE GENEL DURUMU BOZULAN
HASTANIN AMPUTASYON SONRASI KLİNİĞİNİN
DRAMATİK OLARAK DÜZELMESİ
MUSTAFA DİNÇ1, YUSUF AKYÜZ2, AYDOĞAN AYDOĞDU1, KAMİL BAŞKÖY1, ÜMİT AYDOĞAN2,
OKTAY SARI2
1 GÜLHANE ASKERİ TIP AKADEMİSİ, ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI BİLİM DALI
2 GÜLHANE ASKERİ TIP AKADEMİSİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Her diyabet hastasının yaşamı süresince %12–15 diyabetik ayak yarası gelişme riski vardır. Travmatik olmayan
ayak ampütasyonlarının %40–60’ı diyabet nedenlidir. Ayak
yarası olan bir diyabetik hastanın ortalama hastanede kalış süresi, yarası olmayan bir diyabetliden en az %50 daha
uzundur. İlk ampütasyonu izleyen 4 yıl içinde %50’den fazla olguda diğer bacakta da ampütasyon gereksinimi ortaya
çıkmaktadır. Ayakta yeni yara saptanan diyabetlilerde relatif
ölüm riskinin yaklaşık 2.5 kat arttığı bildirilmiştir.
OLGU: 79 yaşında bayan hasta; 35 yıldır diabetes mellitus,
30 yıldır hipertansiyon, 12 yıldır iskemik kalp hastalığı ve
tiroid cerrahisine sekonder hipotiroidi tanılarıyla takip edilmektedir. 1 ay önce sağ ayak dış yan yüzeyinde yara oluşmuş
ve uygulanan çeşitli antibiyoterapiye rağmen tedaviye yanıt
alınamamış ve 10 gün önce oral antidiyabetik kullanmakta
iken ilk defa intensif insülin tedavisine geçilmiş. Hasta Wagner 3 yara ile başvurdu (osteomiyelit mevcut) ve yarasından
keskin bir kötü koku gelmekteydi. Ayak yarasının progressif
kötüleşmesi, hastanın genel durumunun bozulması, sık sık
deliryuma girmesi, asidoz ve akut böbrek hasarı gelişmesi
nedeniyle hastanemiz kronik yara konseyi tarafından alınan
kararla acil sağ diz altı ampütasyonu yapıldı. Hastada ampütasyon sonrası böbrek fonksiyonlarında ve kliniğinde dramatik düzelme gözlendi. Kullanılan insülin dozları yarı yarıya azaldı. Kısa sürede durumu stabil olan hasta yakın takibe
alınmak üzere taburcu edildi (Tablo 1).
SONUÇ: Tüm diyabetli hastalara ayak bakımı eğitimi verilmeli
ve periyodik aralıklarla bu eğitim tekrarlanmalıdır. Her vizit
sırasında hastaların ayak muayenesi yapılmalı ve distal nabızlar kontrol edilmelidir. Diyabetik ayak ülseri olan hastaların
izlem ve tedavisi mültidisipliner bir ekip tarafından yapılmalıdır. Hemodimanisi bozulan hastalarda dinamik hareket edilmeli, yaraya bağlı mortalite beklentisi yüksek olanlarda acil
ampütasyonun hayat kurtarıcı olacağı unutulmamalıdır.
304
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Tablo 1: Preoperatif, operatif ve postoperatif parametreler.
Tablo 1: Preoperatif, operatif ve postoperatif parametreler.
Preoperatif 3. gün
Operasyon Günü
Postoperatif 6.gün
Üre (mg/dL)
114
129
62
Kreatinin (mg/dL
1,87
2,39
1,23
Sodyum (mEq/L)
135
138
135
Potasyum (mEq/L
5,82
5,4
4,52
WBC (x103 µL)
13,4
19,8
11,5
Sedim (mm/sa)
140
-
114
305
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 212
KAYNAKÇI AKCİĞERİ
AYŞE DURAN KARAGÜLMEZ1, TAHA TAHİR BEKCİ2, FATMA GÖKŞİN CİHAN3, GÖKÇEM YALIN
KOCAMAZ1, MERVE ERDOĞAN1
1 KONYA EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 KONYA EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ GÖĞÜS HASTALIKLARI KLİNİĞİ
3 NECMETTİN ERBAKAN ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ-AMAÇ: Kaynakçı akciğeri; kaynak dumanı içerisindeki farklı etkenlerin karmaşık etkileri sonucu birlikte oluşturdukları, solunum yollarını her düzeyde etkileyen, hava
yolları ve parankimi birlikte tutan, mikst bir inhalan maruziyeti hastalığıdır. Bu sunumda kaynakçı akciğeri tanısı
konulan olgunun klinik, laboratuvar, radyolojik bulguları ve
tedavi yöntemleri sunulmuştur.
OLGU: 60 paket-yıl sigara içme öyküsü olan, 10 yıldır kaynakçılık yapan ve işlem esnasında kaynak dumanı maruziyeti bulunan 37 yaşındaki erkek hasta sırt ağrısı, yorgunluk
ve halsizlik şikayetleri ile polikliniğe başvurdu. Hastanın
fizik muayenesinde solunum sesleri normal olarak saptandı. Laboratuvar incelemelerinde beyaz küre: 7.31 K/ul hemoglobin: 15.4 gr/dl platelet: 205000 K/ul, CRP: 4.91 mg/l,
sedimentasyon: 3 mm/saat olup normal değerlerdeydi.
Postero-anterior(PA) akciğer grafisinde bilateral milimetrik mikronodüler görüntüler izlendi. Toraks bilgisayarlı
tomografi(BT)’ de her iki akciğerin tamamını tutan yaygın
düşük dansiteli milimetrik çok sayıda nodülleri mevcuttu. Solunum fonksiyon testinde FVC: 3.69(%89) FEV1: 2.97
(%89) FEV1/FVC: %81 şeklinde olup normal sınırlardaydı.
CO difüzyon testi normal geldi. PPD: 12*10mm(-) olarak
saptandı.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Kaynakçılık, metalleri yüksek ısı
altında eriterek ya da yüksek basınç uygulayarak birbirine yapıştırmak için yaygın olarak kullanılan bir işlemdir.
306
Kaynak işlemi sırasında kaynak yüzeyinde 2000- 3000 derece ısı oluşmaktadır. Bu ısı, metal oksitlerinin, metal yüzey kirliliklerinin ve çeşitli gazların iş ortamına salınmasına neden olmaktadır. Kaynakçılık işleminin çeşitli sağlık
zararları olmakla birlikte, bunlardan en önemlisi kaynak
dumanının solunum yoluyla alınması ve bunun sonucu olarak hava yollarında ve akciğer parankiminde oluşturduğu
hastalıklardır. Kaynakçı akciğeri kardiyak ve pulmoner
morbidite ve mortaliteyi arttırır; pnömokonyoz, kimyasal
pnömoni, hipersensitivite pnömonisine yol açar. Kaynakçı
pnömokonyozunda PA akciğer grafide temel bulgu küçük
yuvarlak opasitelerdir. En sık yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi(YRBT) bulguları bilateral kötü sınırlı sentrilobüler nodüller ve dallanmış küçük lineer opasiteler şeklindedir. YRBT görünümü hipersensitivite pnömonisi(HP)’ ni
taklit eder. Kaynak dumanı, çalışanın solunum mesafesine
erişmeden önce, lokal egzoz havalandırma yöntemleriyle
başarıyla uzaklaştırılmalıdır. Ayrıca, ortamın taze havayla
beslenme hızı da artırılmalıdır. Kullanılan malzemelerin
malzeme güvenlik veri formları incelenmeli önerilen tavsiyelere mutlaka uyulmalıdır. Sonuç olarak yoğun toz ve
dumana maruz kalınan meslek gruplarında uzun süreli çalışma sonucu meslek hastalığı oluşma ihtimali unutulmamalıdır. İşçi güvenliğinin sağlanabilmesi için gerekli ekipmanların kullanımı ihmal edilmemelidir.
ANAHTAR KELİMELER: Kaynakçı akciğeri, meslek hastalığı, küçük nodüler opasite
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PA Akc. grafisinde bilateral milimetrik mikronodüler görüntüler izlenmektedir.
Toraks BT’ de her iki akciğerin tamamını tutan yaygın düşük dansiteli milimetrik çok sayıda nodüller izlenmektedir.
307
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 213
Evde Bakım Ve Palyatif Bakım Servislerinin
İşbirliği: İleri Derecede Alzheimer Tipi Demans
Tanılı Hasta
IRMAK TOKERİ1, YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, NAZMİYE KAÇMAZ ERSU1,
TEVFİK TANJU YILMAZER1, HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, İZMİR
2 KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI, İZMİR
GİRİŞ: Alzheimer hastalığı, demansın en sık sebebidir.
Hastalık ilerledikçe ileri evrede beslenme bağımlılığı, yatağa bağımlılık, inkontinans, konuşamama ortaya çıkmakta ve demansın getirdiği psikolojik, fizyolojik ve ekonomik
yıkım artmakta; evde bakım ve palyatif bakım hizmetlerine sıklıkça ihtiyaç duyulmaktadır. Bu bildiri ile; oral alım
bozukluğu olup beraberindeki hemolitik anemi nedeniyle
hastanın perkutan endoskopik gastrostomi (PEG) işlemine
uygun hale getirilme süreci paylaşılacaktır.
OLGU: Seksen sekiz yaşında Alzheimer tanılı kadın hastanın oral alımının tamamen kesilmesi üzerine, yakınları
aracılığıyla evde bakım hizmeti almak üzere Tepecik Eğitim
ve Araştıma Hastanesi eve bakım servisine yönlendirilmiştir; evinde değerlendirilen hasta beslenme desteği amacıyla Palyatif Aile Hekimliği kliniğimize yatırılmıştır. Hastaya
yaklaşık bir sene önce oral alımı bozukluğu tanısıyla gastroenteroloji kliniği tarafından PEG takıldığı ancak bilinç durumunun bozulduğu dönemde kataterini kendisinin çıkarttığı öğrenildi. Hastanın öyküsünde alzheimer, epilepsi, ciddi
aort darlığı ve hemolitik anemi tanıları bulunmaktaydı. Bu
tanılara yönelik olarak karbamazepin, donepezil hidroklorür, memantin ve ketiapin kullanmaktaydı. Başvurusunda
bilinci açık, non-oryante, non- koopere idi; genel durumu
orta, immobil, kardiyovasküler muayenesinde 2/6 mitral
odakta üfürümü mevcut ve kaşektik görünümdeydi. Laboratuvar tetkiklerinde Hb: 7.8gr/dl, Hct: 22.7%, MCV: 109.4fl,
üre: 65, kreatinin: 1.1, t.bil: 1.48g/dl, d.bil: 0.3g/dl, albumin:
308
3g/dl, Ca: 7.8mg/dl diğer tahlilleri normal sınırlardaydı.
Hasta nöroloji kliniği ile konsulte edilerek tedavisinin yeniden planlanması sağlandı. Kardiyolojik açıdan hastanın
opere olmasına engel durum saptanmadı. Anestezi tarafından yapılan değerlendirmede hasta, ASAIII risk grubunda
kabul edildi ve işlem öncesi hemoglobin düzeyinin 10 gr/dl
üzerine çıkarılması önerildi. Hastaya ERT planlandı fakat
hastanın subgrupları uygun olmasına rağmen cross-match sırasında uyumsuzluk tespit edildi. Bunun üzerine hasta
için hematoloji uzman görüşü alındı. İşlem öncesi dahiliye
kliniği gözetiminde antihistaminik ve kortikosteroid supresyonu ile uygun subgrupları içeren ERT yapılabileceği önerildi. Kontrol Hb: 13gr/dl olması üzerine katateri yenilenen
hastanın beslenmesi ve ilaçları yeniden düzenlendi. Genel
durumu düzelen hasta, ilaç tedavisi ve beslenme desteği
planlanarak evde bakım birimi ile haliyle taburcu edildi.
SONUÇ: Geriatrik popülasyondaki hastaların pek çok kronik hastalığı olup, beraberinde beklenmedik durumların
eklenmesi, tedavilerini daha kompleks hale getirmektedir.
Bu gibi durumlarda evde bakım ve palyatif bakım birimlerinin işbirliği içinde çalışabilmesi hastaların yaşam kalitesi
ve sağ kalımını artırmada etkilidir. Hastayla ilk temas noktasında görev alan Aile Hekimleri gereğinde hastaların bu
ekiplere ulaşabilmesini planlamalıdır.
ANAHTAR KELİMELER: Alzheimer, evde bakım, palyatif bakım, geriatri, aile hekimliği
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 214
Palyatif Aile Hekimliği Servisinde Takip Edilen
Psoas Abseli Olgu
YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, TEVFİK TANJU YILMAZER1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, ALİ İHSAN GÜMÜŞ1,
HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, İZMİR
2 KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI, İZMİR
GİRİŞ: Bu olgu ile Aile Hekimliği palyatif bakım servisine
yatırılan gluteal ve psoas abseli bir hastanın, yatış süreci
paylaşılarak; Aile Hekimliği Palyatif Bakım Servisi’nin hasta profili hakkında fikir verilmeye çalışılmıştır.
OLGU: 31 yaşında erkek hasta, 2005 yılında Ödemiş Devlet
Hastanesi'nde sol lomber bölgede abse nedeniyle genel cerrahi tarafından opere edilmiş; 2011 yılında sağ gluteal abse
nedeniyle operasyon geçirmiş; 2 hafta önce başlayan sol
lomber ağrı şikayeti sonucu beyin cerrahisi servisine yatırılmış. Beyin cerrahi kliniği tarafından hastaya, abse drenajı
ve kültürlerinin alınması sonrasında, ampirik seftriakson
1*2 ve metranidazol 3*500 mg başlanmış. Hastanın kültür
sonucunda birden fazla mikroorganizma üremesi mevcut
olup direkt bakısında patoloji saptanmamış, polimorf nüveli
lökosit görülmemiş. Ateşi olmayan hastada gaita florasından kontaminasyon düşünülmüş. Mevcut antibiyoterapisinin devamı; beyaz küre, sedimentasyon ve C-reaktif protein
kontrolüne devam edilmiş. Hastanın antibiyoterapisine devam açısından, hasta, Palyatif Aile Hekimliği Servisi’ne devredildi. Genel durumu iyi, vital bulguları stabil, aktif şikayeti
olmayan, sağ gluteal bölge medialde polipomatöz lezyon,
fistül ağzı (akıntılı) ve sol gluteal bölgede eski kesi skarı üze-
309
rinde 1,5 cm çaplı ortası hiperemik lezyon (akıntısız) mevcuttu. Mcv düşüklüğü olan hastada hematoloji konsultasyonu sonucu; hemoglobulin elektroforezi normal olduğu ancak
alfa talasemi veya unstable hemoglobinopati olabileceği
düşünülerek, periferik kandan genetik analiz alındı. Üroloji
ve Genel Cerrahi konsultasyonlarında cerrahi girişim gerekmediği belirtildi. Lomber manyetik rezonans görüntülemesi
spondilodiskit, lomber epidural abse, psoas absesi öntanılarını düşündürdü. Antibiyoterapisinin 28. gününde enfeksiyon
hastalıklarına danışılan hastanın tedavisinin 6 haftaya tamamlanması önerildi. Antibiyoterapisinin 32. gününde genel
durumu iyi, vital bulguları stabil olan, ateşi olmayan hastaya;
seftriakson 1x2 gr IM ve metronidazol tedavisi 3x500 mg PO
10 gün daha verilerek beyin cerrahi polikliniğine biyopsi açısından kontrole gitmek üzere taburcu edildi.
SONUÇ: Bu tip hastalar, özellikle cerrahi kliniklerinde,
uzun yatışlar yüzünden gereksiz yatak işgaline sebebiyet
vermektedir. Bu tip hastalar da palyatif bakım servislerinden yararlanmaktadır.
ANAHTAR KELİMELER: Psoas absesi, palyatif bakım, antibiyoterapi.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 215
NADİR BİR OLGU: ELE KIYMIK BATMASI SONUCU GELİŞEN
PNOMONİ OLGUSU
SELÇUK YILDIZ1, TUBA ÖĞÜT2, SEVİM ÖĞÜLMÜŞ3, FURKAN DAĞCIOĞLU4, MEHMET UĞURLU4
1 ankara atatürk eğitim araştırma hastanesi
2 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ GÖĞÜS HASTALILARI KLİNİĞİ
3 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
4 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Toplumda gelişen pnömoniler (TGP),dünyada hekim başvurularının,tedavi giderlerinin,işgücü kayıplarının ve ölümlerin önemli bir kısmından sorumludur.Yaşla
birlikte insidans artmaktadır.Günümüzde antibiyotiklerin
yaygın kullanılmasına ve etkin bağışıklama politikalarına
bağlı olarak infeksiyon hastalıklarından ölümler giderek
azalmakta iken,TGP,halen yüksek morbidite ve mortalite
nedenidir. Ülkemizde alt solunum yolu infeksiyonları,ölüm
nedenleri arasında %4.2 ile 5.sırada yer almaktadır. Pnömoni gelişmesinde risk faktörleri arasında ileri yaş,immün
yetmezlikler, aspirasyon, KOAH ve maligniteler gibi birçok
faktör yer almaktadır. Nadir bir neden olarak da septisemi
yoluyla pnomoni de görülebilmektedir. Ele kıymık batması
sonucu gelişen, pnomoni kliniği ile başvuran hasta nadir
görülen bir vaka olması nedeniyle sunuldu.
OLGU: 49 yaşında erkek hasta, bir haftadır olan yüksek
ateş, göğüs ve sırt ağrısı şikayetleri ile acile başvurdu.İlk
muayenesinde oksijensiz saturasyonu %95,TA:120/70 Nb:79
ve ateş:39 idi.Yapılan laboratuar testlerinde wbc:9400, %90
nötrofil hakimiyeti mevcuttu. Hbg:12,5 gr/dl sedimentasyon:75/h,crp:8,6 mg/L,d-dimer:5842 ng/ml olarak raporlandı.Solunum Sistem muayenesinde sol akciğer bazalde
ince raller saptandı.Hastanın özgecmişinde 1 paket/gün/20
yıl sigara kullanımı mevcut idi.Öyküsünde hasta 10 gün
önce eline kıymık batması nedeni ile enfeksiyon hastalıklarına başvurduğu,abse nedeniyle amoksisilin klavulonik
asit başlandığı ve 1 hafta sonra ilave siprofloxacin eklendiği öğrenildi.Çekilen PAAC grafisinde sol alt zonda plevral
effüzyon düşündüren homojen dansite artışı ve komşuluğunda konsolidasyon mevcuttu.Parapnömonik effüzyon
düşünülerek yapılan torasentezde sıvı LDH 1190, glukoz
79 bulundu.Plevra sıvı sonuçları komplike parapnömonik
effüzyon ile uyumlu idi.Hastaya teikoplanin 400 mg seftriakson 2*1 gr 10 gün verildikten sonra belirgin klinik ve
310
radyolojik düzelme tespit edilen hasta levofloksasin 500mg
tb 1*1 ile idame tedavi ile taburcu edildi.Pnömoni tanısı için
uygun semptomlar ve fizik muayene bulgularının varlığında
alınan akciğer radyogramlarında infiltratların gözlenmesi
yeterlidir.Bunu,etken mikroorganizmanın tesbit edilmesi
aşaması izler; ancak çoğu zaman etkeni saptamak mümkün
olamadığından; empirik tedaviye esas olmak üzere olası
etkenleri doğru tahmin etmek gerekir. Bunun için hastanın klinik tablosunun, akciğer radyogramı bulgularının,
hastada var olan risk faktörlerinin ve eğer yapılabiliyorsa
balgamın gram boyamasının sonuçlarının dikkate alınması
gereklidir.Pnömoni olgularında erken tedavi, özellikle yaşlı
hastalarda prognozu olumlu yönde etkileyebilmektedir .
SONUÇ: Pnömoni, Türkiye’de tüm ölüm nedenleri arasında
ikinci sıradadır. Enfeksiyonlar arasında ise birinci sıradadır.%80 hastanın ayakta tedavi edilebildiği bir hastalık olması sebebiyle aile hekimleri olarak ilk başvurudan itibaren tanı,ayırıcı tanı ve empirik tedavisi konusunda yeterli
bilgi ve deneyim ile hastalarımıza yardımcı olmalıyız.
tedavi öncesi
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
tedavi sonrası
311
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 216
KARIN AĞRISIYLA GELEN ÇOCUKTA PERFORE APANDİSİT
OPERASYONU SONRASI AKUT BÖBREK YETMEZLİĞİ
KLİNİĞİ GELİŞMESİYLE FARKEDİLEN BİLATERAL ÜRETER
TAŞLARI
CEYDA ÖNCÜL, SEDA AHÇI YILMAZ, CEYHAN ŞAHİN, AHMET SAMİ YAZAR
ÜMRANİYE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
Çocuklarda karın ağrısı; yenidoğan döneminden adolesan
dönem sonuna kadarki süreçte,çeşitli hastalıkların seyrinde sıklıkla karşılaşılan bir semptomdur. Süt çocuklarında
konjenital nedenler, invajinasyon, boğulmuş fıtıklar ve kolik
ağrılar; 2 yaşın üzerinde gastroenteritler, akut apandisit,
HSP, HÜS,konstipasyon,üriner enfeksiyonlar tanıda düşünülebilir.Akut apandisit tablosu basit bir cerrahi girişimle
tam kür sağlanabilen, fakat komplikasyon sürecinde perforasyon ve peritonit geliştiğinde fatal seyredebilen bir patolojidir.Bulantı, kusmanın de eşlik ettiği a.apandisit ağrısı bir
kısım hastada defekasyonla rahatlayacağı hissiyle seyrederken,özellikle çocuklarda ishal tablosuyla birlikte görülebilir. Komplikasyonları arasında perforasyon riski çocuk
ve yaşlılarda sıktır. Üriner sistem enfeksiyonları basit sistit
tablosundan pyelonefrite ve üriner sistem taşlarına kadar
uzanabilen geniş bir pencerede incelenebilir.Genellikle
mikroskobik,nadiren de makroskobik hematüri görülebilir.
Bunlardan üreter taşları nadiren de olsa bilateral olduğunda ve idrar geçişini engellediğinde akut böbrek yetmezliği
kliniğine neden olabilir. Tedavide ESWL,sistoskopi,üreteroskopi, renoskopi, perkutan taş cerrahisi veya laparoskopik cerrahi uygulanabilir.Vakamız 5 yaşında,3 gündür
ishal, kusma ve karın ağrısı şikayetleri olan; dış merkezde
parenteral seftriakson tedavisi başlanarak acilimize getirilen bir çocuktur.Muayenesinde sağda belirgin olmak üzere
batın alt kadranlarda defans ve rebound mevcuttu. Labo-
312
ratuarında WBC: 18.900 ve nötrofil hakimiyeti vardı.Biyokimya değerleri normal sınırlardaydı. Abdomen USG’ sinde
a.apandisit düşündüren bulguya rastlanmadı.Klinik takibi
sonrasında yapılan 2. USG’sinde akut perfore apandisitle
uyumlu bulgular,periçekal bölgede abse ve peritonite bağlı
olduğu düşünülen ileus tespit edilerek hasta acil appendektomiye alındı.Post-op 1 ve 2. günlerinde belirgin sıkıntısı olmayan hastanın 3.Günde hematüri şikayeti oldu.Takibinde oligüri gelişen,kreatinin değeri 2.19’a ulaşan ve ABY
kliniğine giren hastaya yapılan USG de bilateral böbreklerde grade 2 pelvikal ektazi saptanması üzerine abdomen BT
çekildi.Sağ üreter proksimalinde 5 mm çapında, sol üreter
distalinde 5 mm çapında kalküller tespit edilerek hastaya
acil üreterorenoskopi ve sistolitotomi ile birlikte bilateral
j-j stent uygulaması yapıldı.Takiplerinde kliniği düzelen ve
şikayetleri gerileyen hasta trimetoprim-sülfometoksazol
tedavisiyle taburcu edildi. P.apandisit kliniğiyle opere edilen hastanın, yatışı sırasında tespit edilen üreter taşları
geri planda seyretmiş; klinik takibi sırasında ABY kliniğine
girmesiyle yapılan tetkiklerinde ortaya konmuştur.Bu tablonun, a.apandisit tablosuyla eş zamanlı seyretmesi tanıda
gecikmeye neden olsa da, hasta taburcu edilmeden tespit
edilmiş olması tedavideki gecikmeyi önlemiştir.Çocuklarda
bilateral üreter taşları nadir görülen bir tabloyken, üriner
sistem taşlarının karın ağrısı etiyilojisinde gözönünde bulundurulması gerektiği unutulmamalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 217
CERRAHİ OPERASYON SONRASI GELİŞEN SÜPERFİSİAL
HEMOSİDEROSİS: OLGU SUNUMU
FATOŞ ÇİFCİ POLAT1, BURAK POLAT2, UMUT GÖK BALCI1, TEVFİK TANJU YILMAZER1, YASEMİN
KILIÇ ÖZTÜRK1, BERNA ERDOĞMUŞ MERGEN3, HALUK MERGEN1
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ RADYOLOJİ KLİNİĞİ
3 İZMİT KARABAĞLAR TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
GİRİŞ VE AMAÇ: Süpefisial hemosiderosis(SS), leptomeninksler, subpial dokular, serebellum, beyin sapı, medulla
spinalis, kranial sinirler ve serebral hemisferlerin yüzeyinde hemosiderin birikmesi ile gelişen kronik bir hastalıktır.Klinik olarak bu hastalık ön planda yavaş progressif
serebellar ataksi ve bilateral sensörinöral işitme kaybı ile
karakterizedir. SS etyolojisinde kronik subaraknoid kanamaya neden olan lezyonlar sorumlu tutulmuştur. Bu makale geçirilmiş merkezi sinir sistemi veya komşu bir yapıya
uygulanan cerrahi girişim sonrası bildirilmiş SS olguları
nadir olduğu için bahsedilmiştir.
OLGU:55 yaşındaki bayan hasta,kliniğimize yürürken dengesini sağlayamama,yürümede zorluk ve işitme azlığı şikayeti ile başvurdu. Hikayesinde bu şikayetlerinin 1 yıl önce
başladığı ve giderek arttığı öğrenildi. 15 yıl önce benign
spinal tümor nedeniyle opere edildiği öğrenildi. Sistemik
muayene bulguları normaldi.Nörolojik muayenede işitme
de iki yanlı azalma (Rinne-Weber testi ile sensorinöral işitme kaybı), sağ üst ve alt extremitelerin kas gücü: 3/5, sol üt
ve alt extremitelerin kas gücü 4/5 DTR üst extremitelerde
normoaktif,altta canlı ve sağ aşilde 1-2 atımlık klonus, T2
duyu seviyesi, parezisi nedeniyle serebellar muayene net
değerlendirilemedi,sağda Babinski mevcuttu.Laboratuvar bulgularından hemogram, sedim, serum elektrolitleri,karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, kan şekeri, TFT,
313
Fe, Fe bağlama kapasitesi,ferritin, aPTT, INR, kanama ve
pıhtılaşma zamanı, hemoglobin elektroforezi, B12 vitamini, folik asit, seruloplazmin ve tam idrar tetkiki normal
bulundu. BOS görünümü:hafif ksantokromik,basınç: normal,şeker:69,2, mikroprotein:96(yüksek), hücre sayımında
bol eritrosit görüldü. VEP:ön görsel yollarda ileti uzaması,
SEP:tibial fasiculus graciliste solda normal sağda ileti bloğu mevcuttu. EMG ve EEG normaldi.
TARTIŞMA: MRG ve BOS'ta ferritin-fe yüksekliği ile superfisial hemosiderosis tanısı koyduğumuz hastanın nadir olmasının nedeni, 15 yıl önce operasyon sonrası opere lojdan
kaynaklı oluşan kronik kanamalar sonucu MSS de hemosiderin birkimi ile meydana çıkan semptomlararası sürenin
literatürde 4 ay ile 30 yıl olarak verilmiş olup bizim hastamız için 14 yıldır ve tanı açısından kabul edilebilir bir süredir.
Prognoz söz konusu olduğunda SS'li hastalarda semptomlar ortaya çıktıktan sonra ölüme kadar geçen sürenin 1-38
yıl arasında değişken bir sürede yatağa bağımlı hale geldiği
belirtilmektedir.Bu yüzden progresyonu önlemek için 2 seçenek bulunmaktadır. Birincisi nedeni ortadan kaldırmak
yani operasyon lojuna kanama odağına yönelik operasyon
(ki kanama odağını bulmak teknik açıdan zor ve sonuç vermeyebileceği bilinmektedir), ikincisi hastalığın ilerlemesini
durdurmak için Fe şelasyon tedavisi, hem oksijenaz inhibitörleri, BOS şantı denenebilir ancak yararı tartışmalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 218
SES KISIKLIĞI İLE GELEN PRİMER HİPOPARATİROİDİ
SELMA PEKGÖR, SALİHA TOKGÖZ
konya eğitim araştırma hastanesi
GİRİŞ: Parathormon eksikliği ile giden hipoparatiroidi ;cerrahi,idiopatik ve fonksiyonel olmak üzere üç nedene bağlı
olabilir. En sık görülen cerrahi sonrası hipoparatiroididir.
İkinci sıklıkta idiopatik hipoparatiroidi görülür.Bu olgumuzda ses kısıklığı ile gelen primer(idiopatik) hipoparatiroidi
tanısı alan bir hasta sunulmaktadır.
OLGU: 38 yaşında erkek hasta,3 aydır ses kısıklığı,ellerde
ve ayaklarda uyuşma,bacaklarda kramp, sinirlilik, çarpıntı şikayeti mevcut.Fizik muayenesinde TA:120/80,nabız:76 ,
Baş-boyun: normal, KVS:normal, SS: ekspiryum uzun,wheezing pozitif, Batın:doğal değerlendirildi.Trausseau
pozitif, chvastek pozitifti. B12,folat normal olarak değerlendirildi.Biyokimyasında; kalsiyum: 5,4(8,4-10,2mg/dl),
fosfor:7,8(2,5-4,5mg/dl), parathormon: 2,83(15-65 pg/ml),
25 OH vitamin D3:3,5(20-80 ng/ml), magnezyum:1,7(1,5-2,6
mg/dl) idi. EKG’de QT uzaması mevcuttu.Hasta primer hipoparatiroidi kabul edilerek aktif vitamin D(kalsitriol) 0,5
314
mcg 1x1, kalsiyum karbonat 1000 mg 2x1 başlandı.Tedavi
sonrası şikayetleri geriledi.
TARTIŞMA: Hipoparatiroidide PTH eksikliğine bağlı kemikten kalsiyum mobilizasyonu azalır. Böbrekte kalsiyum reabsorbsiyonu azalır ve D vitamininin aktif formu azalacağı
için barsaklarda kalsiyum absorbsiyonu azalır.Dolayısı ile
hipoparatiroidide karşılaşacağımız klinik hipokalsemidir.El
ve ayaklarda uyuşma hissi, kabızlık, laringeal spazm,bronkospazm, konvüzyon, deliryum, konjestif kalp yetmezliği,
EKG’de QT uzaması görülebilir. Tedavide ömür boyu kalsitriol, oral kalsiyum preparatları verilir.Bize başvuran hastayı semptoma odaklanmak yerine aile hekimliği pratiğinde
de çok önemli olan bütüncül değerlendirirsek bu tür hastalıkları atlamamış oluruz.
ANAHTAR KELİMELER: Ses kısıklığı, Primer hipoparatiroidi
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 219
İstismar mı? Obsessif Kompulsif Bozukluk mu?
AHMET SERKAN ALTAŞ1, NURDAN TEKGÜL2, HAKAN MUT1, FIRAT YAMAN1, CAN ACAR1, KURTULUŞ
ÖNGEL3
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, ALSANCAK GENÇLİK DANIŞMANLIK VE SAĞLIK
HİZMETLERİ MERKEZİ, ÇİDEM
3 İZMİR KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
GİRİŞ: Çoğu zaman ebeveyn isteği, hatta zorlaması ile gelen
ergenlerde az mahrem sorulardan daha mahrem sorulara
doğru yapılan görüşmede kimi zaman geliş şikayetlerinden
çok farklı bir gizli gündem saptanabilmektedir. Bu bildiri ile
bu tür bir vaka sunularak, hasta hekim görüşmesinin önemi vurgulanmaya çalışılmıştır.
OLGU: 13 yaşında, bayan, bekar, ortaokul 8. sınıf öğrencisi,
27/04/2014 tarihinde annesinin isteğiyle polikliniğe başvurdu. Ailesiyle birlikte kalıyor. Baba; 48 yaşında, elektrik
teknisyeni. Anne; 46 yaşında, emekli muhasebeci. Kardeşi
yok. Sistem sorgulaması ve fizik muayenesinde özellik yok.
Kilosu 60kg, boy 156 cm, Tanner evrelemesine göre, evre
3. Menarj, 12 yaşında, mensturasyon 28 günde bir, 5-6 gün
sürüyor, dismenore tariflemedi. Annesi tarafından kızı ile
ile sık kavga ettikleri ifade edildi. Olgu, annesine her şeyini anlattığını ancak annesinin her şeye çok karıştığını ifade
ediyor. Babasını çok sevdiğini ve hiç kavga etmediğini belirtiyor. Okulda arkadaşlarıyla arasının iyi olduğunu fakat mahallede arkadaşının olmadığını ifade ediyor. En yakın arkadaşının ise dershaneden bir kız arkadaşının olduğunu ifade
ediyor. Okulda geçen sene takdir belgesi aldığını, ilerde
315
oyuncu olmak istediğini ifade ediyor. Şu anda voleybol öğrenmeye çalıştığını, tiyatroya da ilgisinin olduğunu, ancak
henüz bununla ilgili bir şey yapmadığını belirtti. Herhangi
bir madde kullanımı yok. Sorulduğunda daha önce hiç flörtü olmadığını ama Robert Pattison adlı oyuncuyu çok beğendiğini söyledi. Hemen sonrasında da erkekleri sevmediğini ve cinselliği ayıp olarak gördüğünü söyledi. Görüşme
sırasında görüşmeyi yapan kadın uzman doktorun yanısıra
bulunan erkek asistan doktordan rahatsız oldu ve görüşmenin sonuna doğru yorulduğunu belirterek çıkmak istedi.
SONUÇ: Olgunun babası haricindeki erkeklerle belirgin iletişimi mevcut. Erkek doktora karşı reddedişleri vardı; istismar veya obsesif kompulsive bozukluk olarak düşünüldü.
Annesi tarafından zorla getirilen olguya, her ergene sorulduğu gibi devam konusunda gönüllülüğü soruldu. Gönüllü
olması üzerine tekrar randevu verildi. Ayrıca psikososyal
değerlendirme açısından çocuk ergen psikiyatrisi ve psikolog görüşmeleri planlandı.
ANAHTAR KELİMELER: Ergen, istismar, obsessif kompulsif bozukluk.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 220
Aile Hekimliği Yataklı Servisinde Takip Edilen
Fibromiyalji Olgusu
YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, SEVGİ ÇAKIRGÖZ1, BAŞAK ÖZDEMİR1, TEVFİK
TANJU YILMAZER1, HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ, İZMİR
2 KATİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI, İZMİR
GİRİŞ: Fibromiyalji, kronik yaygın ağrı, yorgunluk, uyku bozukluğu, kognitif fonksiyon bozukluğu ve depresif ataklar
gibi birçok semptomun yer aldığı klinik bir tablodur. Yaygın
vücut ağrıları, belli anatomik bölgelerde hassasiyet, kronik
yorgunluk, uyku bozukluğu, tutukluk, subjektif yumuşak
doku şişliği gibi semptomlar eşlik etmektedir. Yaşam kalitesini etkileyen önemli bir hastalık olduğu için bu bildiride
sunulmuştur.
OLGU: Bilinen servikal diskopati öyküsü olan 52 yaşındaki
bayan hasta yaygın vücut ağrıları ve uyku bozukluğu şikayetleri ile Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikiniği’ne başvurdu. Şikayetleri 15 yıldır devam
etmekte; parasetamol, nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar,
amitriptilin hidroklorür gibi tedaviler almasına rağmen şikayetlerin düzelmediği öğrenildi. Tedavisine alprozalam
eklenen hastanın şikayetlerinde yine gerileme olmadığı belirtildi; masaj ile rahatladığını ifade etti. Hasta, ileri tetkik ve tedavi amacıyla Aile Hekimliği Palyatif Bakım
Servisimize yatırıldı. Hastanın tetik noktalarda hassasiyet
mevcuttu. Kan tetkiklerinde total kolesterol: 264mg/dl ve
LDL kolesterol: 185mg/dl saptanmadı. Sedimentasyon:
25mm/saat olup Anti-nükleer antikor ve Romatoid faktör
negatif bulundu. Tedavisine duloksetin hidroklorür, trazodon hidroklorür ve diklofenak sodyum ile başlandı. Nöroloji
tarafından değerlendirilen hastanın nörolojik muayenesinin ve elektromiyelografisinin normal olduğu belirtilerek;
manyetik rezonans görüntüleme istendi. Servikal lordozda
316
düzleşme, servikal disk bombeleşmeleri ve protrüzyonları,
end plaklarda dejeneratif değişiklikler, unkal hipertrofiler
ve foraminal daralmalar saptandı. Takibinde bacaklarında
ve sırtında yaygın cilt lezyonları olan hasta dermatoloji bölümüne konsülte edildi. Lezyonlar akneiform lezyon olarak
tanımlandı ve 3 ay süre ile tetrasiklin hidroklorür merhem,
sodyum sülfasetamid losyon ve bir ay poliklinik kontrolü
önerildi. Vücut kitle indeksi 27 olan ve kilo verme isteği de
olan hastaya, 1400 kkal’lik zayıflama diyeti verildi ve bir ay
sonra obezite polikliniğine kontrole gelmesi önerildi. Osteoporoz açısından kemik dansitometrisi çekilen hastanın
dansitometri sonucu normal sınırlardaydı. Diz altından
itibaren bacaklarında soğukluk hissi ve uyuşma olması
nedeniyle periferik venöz yetmezlik açısından bilateral alt
ekstremite venöz doppler ultrasonografi istendi; normal
olarak değerlendirildi. İzleminde şikayetleri gerileyen hasta, fibromiyalji tanısıyla duloksetin ve trazodon tedavisinin
devamı ve gereğinde NSAİİ alması önerilerek poliklinik
kontrolü planlanarak taburcu edildi.
SONUÇ: Fibromiyaljinin etiyoloji ve patogenezinde halen
aydınlatılamamış noktaların bulunması ve bulguların hastadan hastaya farklılık göstermesi nedeniyle tedavi yöntemlerinin belirlenmesinde zorluklar yaşanmakta olup, tek
ve etkili bir tedavi yöntemi yoktur.
ANAHTAR KELİMELER: Ağrı, fibromiyalji, palyasyon
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 221
Kronik Anemi Vaka Sunumu; Aile Hekimliği
Disipliniyle Bilgi ve İnsan Arasında Kurulan
Köprü
AYŞE SEDA DEMİREL, KADİR EMRAH ERCAN, SEÇİL ARICA
HASEKİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
Kronik Anemi Vaka Sunumu; Aile Hekimliği Disipliniyle
Bilgi ve İnsan Arasında Kurulan Köprü Demirel S, Ercan
KE, Arıca S Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Aile
Hekimliği Kliniği, İstanbul, Türkiye Özet Bu vaka sunumu
Aile Hekimliği Disiplinin en temel özelliklerinden birisini
vurgulamak amacıyla yapılmıştır. Kişileri ve onların sağlık
sorunlarını kendi yaşam çerçevelerindeki varoluşsal izdüşümleriyle ele alıp, bir yandan sağlık kaynaklarının yetkin
kullanılmasını göz önünde bulundururken diğer yandan
kişilerin fiziksel, psikolojik, sosyal ve kültürel yaşamlarını
düşünerek onlarla ilgilenmemizin gerekliliği. 54 yaşındaki
Hakkari doğumlu kadın hasta Acil Servise kulak çınlaması
ve baş dönmesi şikayeti ile başvurdu. Uzun süredir anemi
ve eroziv pangastrit hastalıkları sebebiyle tedavi gördüğünü söyleyen hasta, en çok başındaki ağırlık hissinden
şikayetçi olduğunu ve baygınlık geçirdiğini ifade etti. Vital
bulgularında hipotansif olması dışında patoloji saptanmayan hastanın tetkik amaçlı kanları alındı. Hemogram sonucunda hemoglobin düzeyi 5.9 mg/dl olarak saptanan hasta
ileri tetkik ve tedavi amacıyla hastaneye yatırıldı. Hastanın
yanında getirmiş olduğu geçmişe yönelik tıbbi kayıtlar son
dört sene içinde anemi tanısı ile yedi defa hastaneye yatırıldığını gösteriyordu. Epikrizlerinin incelenmesi sonucu
hastaya defalarca kan transfüzyonu yapıldığı ve anemi tetkiki için mükerrer endoskopik girişimler uygulandığı saptandı. Hastanın yapılan fizik muayenesi sırasında her iki
baldırlarında, üstünde 5-6 cm’lik birbirine paralel eski kesi
skarları olan mavi-mor ekimotik alanlar gözlendi. Hastanın
baldırlarını saklamaya çalışması üzerine hastayı aile yaşantısı ve kültürel alışkanlıkları konusunda daha detaylıca
ama saygı ve samimiyetle sorgulamaya karar verdik. Önce
kısıtlı cevaplar veren hasta belli bir süre sohbet sonrasında rahatladı. Kendisine 17 yıl önce aşırı kanama nedeniyle
abdominal total histerektomi ameliyatı yapıldığını, sonrasında adet görmemeye başladığını, bu durumun kendisinde
317
baş ağrısı yaptığını söyledi. Başındaki ağırlığın gitmesi için
iki baldırından ayda bir defa düzenli olarak hacamat yaparak 2 kupa kirli kan çektiğini, bunun yıllardır devam ettiğini
itiraf etti. Anemi tüm dünyada görülen yüksek prevalansına
rağmen, çoğu defa, klinik olarak yeteri kadar ilgi çekmeyen
bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. İronik olarak bizim vakamızdaki gibi bazı persistan anemi vakalarının da,
çok nadir de olsa, belki de hak ettiğinden çok daha fazla ilgi
çekebildiği bilimsel klinik veriler ve algoritmalar arasında
hastanın kendisinden uzaklaşabildiğimiz söylenebilir. Benzer vakaların sık hastaneye yatışları, kan transfüzyonları
ve invaziv tetkiklerden doğan yüksek mortalite ve morbidite
riski ile tüm bu prosedürlerin sağlık ekonomisinde yarattığı yük de Aile Hekimliğinin birinci basamak klinik yaklaşım
disiplinin etkin olarak uygulanması ile kolaylıkla engellenebilecektir.
ANAHTAR KELİMELER: Anemi, Hacamat
Hacamat
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
hacamat2
318
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 222
KAFEOLA LEKELERİ (CAFE-AU-LAİT) , LİSCH NODÜLÜ VE
İSKELET DEFORMİTELERİ: AKLA NÖROFİBROMATOZİS
TİP-1’i GETİRMELİ!
SELEN YILMAZER1, SAMET ÖKTEM1, ŞİRİN PEKCAN YAŞAR2, ZEYNEP TUZCULAR VURAL1, IŞIK
GÖNENÇ1, REFİK DEMİRTUNÇ3
1 İSTANBUL HAYDARPAŞA NUMUNE E.A.H, AİLE HEKİMLİĞİ
2 İSTANBUL HAYDARPAŞA NUMUNE E.A.H, DERMATOLOJİ
3 İSTANBUL HAYDARPAŞA NUMUNE E.A.H, İÇ HASTALIKLARI
GİRİŞ VE AMAÇ: Nörofibromatozis(NF),sinir sisteminin çeşitli kısımlarında veya vücudun herhangi bir yerinde tümör
gelişmesine zemin hazırlayabilen ve kemik-cilt gibi dokuları
da etkileyebilen kalıtsal bir hastalıktır ve gelişimsel bozukluklara da yol açabilmektedir.NF tip1-tip2 olmak üzere iki
çeşiti vardır. NF1’de ciltte çok sayıda cafe-au-lait olarak adlandırılan sütlü kahve renkli lekeler,nörofibromlar ve skolyoz bulunur.NF2’de ise bilateral akustik nörinom/shwannom
görülmektedir.Sunduğumuz olguyla NF1 tanısı konulan hastanın klinik bulguları ve izlemini paylaşmak istedik
OLGU: Olgumuz G.O. 20 yaşında erkek.Vücudunda uzun
zamandır olan kahverengi lekeler bulunmaktaydı.Son iki
yıldır karın bölgesinde yeni lekelerin de ortaya çıkması
sonucu tetkik ve tedavi amaçlı interne edildi. Özgeçmiş/
soygeçmişinde özellik yoktu.Fizik muayenede inspeksiyonla pectus excavatum dışında patoloji yoktu.Dermatolojik
muayenesinde tüm vücutta yaygın yer yer milimetrik yer
yer çapı 6cm’ye kadar çıkan açık kahverengi pigmente makuler lezyonlar,sağ ve sol kolda çapları 0.5-15 cm arasında dokunmakla yumuşak, deriden kabarık, deri renginde
noduler lezyonları mevcuttu ve bu lezyonlar klinik olarak
nörofibrom ile uyumluydu.NF1 ön tanısıyla tetkik edilen
hastada yapılan laboratuar tetkiklerinde patoloji saptanmadı.Transtorasik ekokardiyografisinde ejeksiyon fraksiyonu %65, nonklasik mitral kapak prolapsusu,eser mitral
yetersizliği saptandı. Kranial MR’da patoloji saptanmadı.
319
EEG, EMG normaldi.Tüm batın ultrasonunda patoloji yoktu.
Bilateral üst ekstremite iki yönlü grafisi ve solunum fonksiyon testi normaldi. Çekilen PAAC'de sola doğru skolyoz ve
göz muayenesinde bilateral Lisch nodülü saptandı.Yapılan
incelemeler ve klinik olarak NF1 tanısı konuldu. Kaltımsal
geçiş açısından genetik danışmanlık alan hasta belli periyotlar ile takibe alındı.
SONUÇ VE TARTIŞMA: NF1,3000-4000 yeni doğmuş çocuktan 1'inde görülen,cinsiyet gözetmeyen çoğunlukla otozomal dominant geçişe sahip bazende sporadik ya da kalıtsal
yapıda yeni değişim paternine sahip kalıtımsal bir hastalıktır.Belirtiler ve ciddiyet derecesi aynı aile içinde bile büyük
çeşitlilik gösterir.NF1 tanısı için aşağıda sayılan “NIH” tanı
kriterlerinden iki veya daha fazlasının hastalarda pozitif olması gereklidir. 1.Sütlü kahve lekeleri(SKL) 2.Çillenme(aksiler ve/veya inguinal) 3.Nörofibrom(sayısı ≥2 olmalı) veya
pleksiform nörofibrom(sayısı ≥1 olmalı) 4.Lisch nodülleri
5.Optik gliom 6.Kemik lezyonları(sfenoid kemik displazisi,uzun kemik korteksinde incelme) 7.Birinci derece akrabada NF1 tanısı Günümüzde NF1 için nedene dayalı tedavi
bulunmamaktadır.Yetişkinler belirli bir doktor tarafından,
sosyal tıp açısından da izlenmelidir.Birden çok bireyi NF1’li
olan ailelere,ortak sorumlular grubu gibi,eşgüdümlü yardım verilmelidir.Aile hekimleri Kafeola lekeleri saptadığında özellikle de nörofibromlar eşlik ettiğinde dahiliye ve
nörolojiye sevk etmelidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 223
HEMOLİTİK ANEMİ NEDENİ OLARAK GLUKOZ-6-FOSFAT
DEHİDROGENAZ EKSİKLİĞİ
ŞEVİN DEMİR1, GÜNDEN DEĞER2, AHMET NADİR1, İBRAHİM YILMAZ2, MEHMET ALİUSTAOĞLU2,
EKREM ORBAY1, MEHMET SARGIN1
1 DR. LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞ.HAST. AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 DR. LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞ.HAST. DAHİLİYE KLİNİĞİ
Sol yan ağrısı,idrar renginde koyulaşma şikayetleri beş
gündür devam eden 27 yaşında erkek hasta ,günde üç kez
yediklerini içerir tarzda kusmanında tabloya eklenmesiyle
acil servisimize başvurdu.Yapılan tetkiklerinde hemoglobin düşüklüğü ve bilirübin yüksekliği olan hasta hemolitik
anemi öntanısıyla servise interne edildi. Yüksekten düşme
nedenli splenektomize hastanın nefrolitiazis dışında bilinen
sağlık problemi yoktu. Annesi HBV taşıyıcısı olan hastanın
soygeçmişinde bilinen başka özellik yoktu. Sistem sorgulamasında; bulantı, kusma,disüri,poliüri,idrar renginde
koyulaşma mevcuttu.Son altı ay içinde kilo kaybı olmayan
hasta 10 gün önce köy ziyareti yapmış,kaynak suyu içip taze
peynir yemişti. Fizik muayenesinde ;genel durumu iyi, bilinç açık, oryante,koopere.Skleralarıikterik olan hastanın
ele gelen lenfadenopatisi yoktu. Hastanın 2/6 sistolik üfürümü mevcut idi.Solunum, batın,ürogenital ve sinir sistemi
muayeneleri doğaldı. Laboratuvar bulgularında;hemoglobin:9,3g/dL,hematokrit:%29, total bilirübin: 6.3mg/dL,direkt bilirübin:1,1mg/dL olması üzerine hemolitik anemi,
hematolojik malignite,hereditersferositoz,Glukoz 6 Fosfat
Dehidrogenaz (G6PDH) Eksikliği ön tanıları düşünüldü. Periferik Yaymada 3-4 adet blast, monosithakimiyeti ve sola
kayma görüldü. Takiplerinde direkt ve indirektcoombs
negatif,retikülosit %9 (düzeltilmişi %4,5),LDH:2006 U/L,
T.Bilirübin:8.8 mg/dL,D.Bilirübin:1.36mg/dLolan,toplamda
320
2 ünite eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılan,Enfeksiyon Hastalıklarınca enfeksiyon düşünülmeyen hasta
hematolojiye danışıldı. Tekrarlanan periferikyaymasında
erken myelositer seri hücreleri,howeljolly body,polikromazi ve sferositler olan hastanın hemolitik anemisinin kendisini sınırladığı düşünüldü. Bakla yeme öyküsü olan hastada
G6PDH eksikliği düşünülerek 5 mg folbiol başlandı.G6PDH
düzeyi 3 UgHb (4,60-13,50 U g/Hb) geldi.Laboratuvar parametreleri gerileyen, olan hasta hastalığıyla ilgili bilgilendirildi,hemolizi tetikleyen ilaç ve gıdalardan uzak durmasıönerilerek taburcu edildi. Eritrositlerde pentozmonofosfat
yolunda bulunan glukoz-6-fosfat dehidrogenaz (G6PDH)
enzimi hücreyi oksidan hasardan korumak amacıyla görev
yapar.En sık görülen eritrosit enzim eksikliğidir ve X’e bağlı resesif kalıtım gösterir.Görülme sıklığı Akdeniz ülkeleri,
Afrika ve Çin’de fazla olmakla birlikte tüm etnik gruplarda
tanımlanmıştır. G6PDH enzim eksikliği Türkiye genelinde
%0.5,Çukurova bölgesinde %8.2 oranında görülmektedir.
G6PDH eksikliğine bağlı hemolizin şiddeti, vakadan vakaya
aynı varyant olsa bile değişebilmektedir. Sonuç olarak eritrosit enzimopatileri heterojen bir grup olup, sebebi belirlenemeyen kronik hemolitik anemilerde veya herhangi bir
oksidan ilaç alımı sonrası gelişen akut hemoliz olaylarında
düşünülmesi gereken hastalıklardan biridir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 224
ANALJEZİK NEFROPATİSİ: OLGU SUNUMU
BERK GEROĞLU1, MEHMET UZUN2, FİKRET MERTER ALANYALI1, BURAK KARAKAŞ2, HARUN AKAR2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
GİRİŞ: Analjezik ilaçların uzun süreli kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan kronik böbrek hastalığı, “analjezik nefropatisi” olarak adlandırılır. Dünyanın değişik bölgelerinde
oldukça sık rastlanan bu soruna, özellikle fenasetin içeren
kombine analjezik preparatlarının kaldırılmasından sonra
daha az rastlanmaktadır. Analjezik nefropatisi, uzun süre
ve aşırı miktarda analjezik kobinasyonu kullanımı sonrasında ortaya çıkan ve kronik interstisyel nefrit ve renal papiller nekroz ile karakterize olan bir tablodur (1).
kozu takipleri normal olan hastanın göz dibi muayenesinde
retinopatisi yoktu. Anti Nükleer Antikor (ANA) normaldi.
Komplemanlar, hepatit belirteçleri ve romatoid faktör (RF)
normaldi. Hastada romatolojik hastalıklar dışlandı. KBY
etyolojinde uzun süredir kullanılan yoğun non-steroid anti
inflamatuar (NSAİİ) ajanlar sorumlu tutuldu. Glomerüler
filtrasyon hızı (GFR) 10 ml/dk’nın altında hesaplanan hasta
son dönem böbrek yetmezliği olarak kabul edildi ve nefrolojinin de önerisiyle kalıcı diyaliz programına alındı.
OLGU: Bilinen kronik hastalık öyküsü bulunmayan 56 yaşında bayan hasta İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servis’e idrar miktarında azalma, bulantı ve
kusma şikayeti ile başvurmuş. Hastanın fizik muayenesinde tanı 160/80 mmHg, nabız 89/dakika olarak saptanmış ve
vücut sıcaklığı normalmiş. Sağ pelviste protez operasyonu
skarı mevcutmuş. Bunlar dışında anlamlı bir öykü belirtilmemiş. Labaratuarda üre 250 mg/dL, kreatinin 5,6 mg/dL
saptanmış. Sondalı idrar çıkışı 24 saatte 500 cc imiş. Bakılan arteriyel kan gazında metabolik asidoz mevcuttu. Hastanın anamnezi derinleştirildiğinde kalça ağrısı nenediyle
uzun süredir çok ağrısı olduğu için doktor tavsiyesi dışında
günde 2-3 farklı analjezik aldığı öğrenildi. Hastanın yapılan batın ultrasonografisi’nde böbrek grade’leri atrofikti ve
kronik böbrek yetmezliği (KBY) ile uyumlu olarak yorumlandı. Hasta daha önce düzenli kontrollere gelmediğini ve
KBY tanısı ile ilgili bilgisi olmadığını belirtti. Hemodiyaliz
katateri takıldı ve hemodiyalize alınmaya başlandı. Kan gli-
TARTIŞMA: NSAİİ ajanlar bilindiği üzere böbrekte prostoglandinlerin vazodilatasyon mekanizmasını bozmaktadırlar.
Vücutta tuz ve su tutarlar. Uzun süre kullanılmaları ilerleyici nefron harabiyeti ile sonuçlanmaktadır. Bu nedenle
özellikle birinci basamakta hastalara kullanılması önerilen
NSAİİ ajanların gereklilikleri tekrar tekrar sorgulanmalı ve
fazla veya gereksiz NSAİİ ajan kullanımından kaçınılmalıdır.
321
ANAHTAR KELİMELER: NSAİİ, birinci basamak, analjezik
nefropatisi.
KAYNAKLAR:
1. http://www.tihudum.org/. Kontrast Nefropatisi / Analjezik Nefropatisi: Ne Yapılmalı? Dr. Mustafa ARICI, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji Ünitesi, Ankara.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 225
ANAMNEZİN ÖNEMİ: MİDE KANSERİ BİR OLGU
MEHMET UZUN1, FİKRET MERTER ALANYALI2, BERK GEROĞLU2, ÖMERCAN TOPALOĞLU1, HARUN
AKAR1
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Hastalara doğru tanılar koyabilmek amacıyla her
hastanın ayrı ayrı detaylı anamnezini almak tıp biliminde
çok önemli bir yer tutmaktadır. Maalesef günümüzde hekim başına düşen hasta sayılarının artması nedeniyle bir
hastaya ayrılan zaman giderek azalmaktadır. Bu sunum ile
mide kanserli bir olguda detaylı alınan bir anamnezin tanı
koymadaki önemi vurgulanmaya çalışılmıştır.
OLGU: Bilinen kronik hastalık öyküsü olmayan 50 yaşında
erkek hasta halsizlik şikayeti ile başvurduğu İzmir Tepecik
Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniği’nden sedimantasyon yüksekliği bulunması nedeniyle tetkik
amaçlı iç hastalıkları servisine yatırıldı. Mevcut tetkiklerinde çok derin olmayan bir anemisi mevcuttu, bunun dışındaki laboratuar tetkikleri olağan görünmekteydi. Hastanın
anamnezi derinleştirildiğinde dayısında mide kanseri olduğu ve son günlerde erken doyma semptomunun ortaya
çıktığı öğrenildi. Geniş laboratuar tetkikleri sedimentasyon
322
yüksekliğini açıklamaya yönelik yapıldı. Alınan anamnezindeki aile öyküsü sebebiyle hastaya gastroenteroloji görüşü
alındı. Hastaya yapılan alt gastrointestinal sistem tetkikleri
normaldi, üst gastrointestinal sistem tetkikleri sonucunda
ise mide kanseri saptandı. Hasta genel cerrahi ve onkolojiye yönlendirildi.
TARTIŞMA: Hastanın detaylı anamnezi alındığında mevcut
aile öyküsü tanıya yönlendiren en önemli ipuçlarından biri
olmuştur. Genellikle hastalar için ilk başvuru merkezlerini oluşturan birinci basamak sağlık merkezlerinde olmak
üzere tüm basamaklarda tüm hastaların anamnezlerinin
detaylı alınması gerekmekte ve böylelikle oluşabilecek tanı
atlama durumları en aza indirilmelidir.
ANAHTAR KELİMELER: Anamnez, mide kanseri, sedimentasyon yüksekliği.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 226
Aile Hekimliği Polikliniği’ne Başvuran Tedavi
Uyumu olmayan Diyabet Hastasının “Aile Hekimliği
Temel İlkeleri” ile Tedavi Uyumunun Sağlanması
CANDAN KENDİR ÇAPURLAR, VİLDAN MEVSİM
DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
Diyabet (Şeker Hastalığı) İnsülin hormonunun eksikliği
veya etkisizliği sonucu oluşan, ömür boyu süren bir hastalıktır. Diyabetin başlıca nedenleri; pankreasta İnsülin üreten hücrelerde hasar olması , genetik faktörler ve çevresel etkenlerdir. Diyabet kronik bir hastalıktır ve hastalığın
dikkatlice kontrol edilebilmesi için; hasta eğitiminin, diyet
desteğinin, yeterli egzersizin ve bireyin kendi kan şeker düzeyini takip etmesinin önemi çok büyüktür. Kan şekerinin
kontrol altında tutulması uzun dönem oluşacak komplikasyonların önlenmesi açısından önemlidir. Diyabet tedavisi;
diyet, egzersiz, kilo verme, anti-diyabetik ilaçlar ve İnsulin
tedavisi ile yapılmaktadır. 61 yaşında Bayan hasta aşırı kilo
şikayeti ile polikliniğimize başvurdu. Hastaya 1,5 ay önce
Diyabet hastalığı tanısı konmuş ve hastaya Metformin 1000
mg tedavisi başlanmış. Hasta ilacın ishal yapması nedeniyle ilacı kendisi kesmiş ve herhangi bir ek tedavi almamış.
Fizik muayenede; hastanın kilosu 120 kg, boyu 168 cm ve
Vücut Kitle İndeksi 42,55 idi. Hastanın tahlilleri istenerek
kontrole çağırıldığında sonuçları Açlık Kan Şekeri: 240 mg/
dl, Total Kolesterol: 285 mg/ dl, Trigliserid: 370 mg/ dl,
LDL: 163 mg/ dl, HbA1c: 11,1 ve İdrar Glukozu: 11 olarak
görüldü. Hastaya diyet bilgisi verildi, fiziksel egzersiz önerildi, tedaviye uyumunun hastalığının ilerleyişinde ne kadar
önemli olduğu bilgisi verildi. İshal yaptığı için hastanın kestiği Metformin tedavisi 2*500 mg olarak düşük dozda hastaya tekrar başlandı. Hastaya ishal yapan seviyeye kadar
haftada 500 mg artırarak Metformin kullanmasının önemi
anlatıldı. Hasta 1 ay sonra kontrole çağırıldı. Hastanın 1 ay
323
içerisinde toplamda 5 kilo verdiği, diyet programına uyduğu
ve Metformin kullanımı ile sorun yaşamadığı görüldü. Aile
Hekimleri, hasta merkezli yaklaşım ile hastayı ve problemlerini değerlendirerek hastayla ortak zemin oluşturarak
tedavi basamaklarını oluşturmalıdır. Diğer uzmanlık alanlarından farklı olarak, hastanın endişelerini göz önünde
bulundurarak, fiziksel problemi ortaya koyup bireye Biyopsikososyal yaklaşarak bireyi kendi özellikleri ile değerlendirmelidir. Aile Hekimliği temel ilkelerinden olan süreklilik
ve bütüncüllük özelliklerini kullanarak hastaya farklı açılardan yaklaşabilmeli ve süreç boyunca hastayı takip altına
alıp gerekli dönemlerde müdahale edebilmelidir. Sadece
uygun tedaviyi vermek yerine bireye bu şekilde yaklaşıldığında tedavi uyumunun arttığı görülmüştür.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 227
GENÇ HASTADA PROLAKTİNİ YÜKSELTEN ANTİDEPRESAN
KULLANIM ÖYKÜSÜ: OLGU SUNUMU
FİKRET MERTER ALANYALI1, MEHMET UZUN2, BERK GEROĞLU1, EMİN TAŞKIRAN2, HARUN AKAR2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
GİRİŞ: Hiperprolaktinemi, kadın hastalarda ovulasyon bozuklukları, galaktore, hirsutizm, puberte gecikmesi; erkeklerde libido kaybı, infertilite ve impotans gibi endokrinolojik
belirtilerin bir veya birçoğuyla kendini gösterebilir. Amenoreli olguların %10-40’ında hiperprolaktinemi; amenore
ve galaktoreli olguların ise %30’unda prolaktin salgılayan
hipofizer adenom tespit edilmiştir (1). Hiperprolaktinemik
hastalarda dikkatli bir ilaç anamnezi alınmalıdır. Dopamin
bloke edici ilaçlar (fenotiazinler, butirofenonlar, metoklopramid, v.s.) ve dopamin azaltıcı ilaçlar (metildopa, reserpin,
v.s.) hiperprolaktineminin önemli sebeplerindendir (2).
OLGU: Bilinen kronik hastalık öyküsü olmayan 28 yaşında
bayan hasta İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç
Hastalıkları Polikliniği’ne adet görmeme ve memeden süt
gelmesi şikayeti ile başvurdu. Hastanın fizik bakısı normaldi. Anamnezinde 3 yaşında bir kız çocugu olduğu öğrenildi.
Hasta 3 aydır adet göremediğini belirtti. Öncelikle gebelik
ihtimali düşünüldü ve Beta hcg testi yapılarak gebelik dışlandı. Daha önce doğum öyküsü olduğu için primer amonere dışlandı ve sekonder amonere nedenlerine odaklanıldı.
Hastanın baş ağrısı veya görme problemi yoktu. Hipofiz
adenomunu düşündürecek bulgusu yoktu. Tiroid fonksiyon
testi olarak TSH ve serbest T4 bakıldı. Hipotroidisi yoktu. Bakılan prolaktin düzeyi yüksek tespit edildi. Hastaya
hipofiz MR istendi ancak normal olarak yorumlandı. Prolaktin yüksekliği yapan nedenler sorgulanırken anamnezi
324
derinleştirildiğinde hastanın serotonin geri alım inhibitörü
(SSRI) grubu bir antidepresan kullandığı öğrenildi. Psikiyatri ile konsülte edildi ve onların önerileri doğrultusunda
hastanın ilacı kesildi. İlaç kesilmesinden sonra kontrole
çağrılan hastanın tekrar bakılan prolaktin değeri normal
düzeylerde saptandı ve hastanın adet görmeye başladığı
öğrenildi.
TARTIŞMA: Tüm sağlık kuruluşlarında hastalara yaklaşımda bulunurken, anamnezleri detaylı olarak alınmalı ve
kullanmakta oldukları ilaçlar ve bu ilaçların yan etkileri
dikkatle incelenmelidir. Tüm ilaçların beklenen veya beklenmeyen etkileri olabileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.
ANAHTAR KELİMELER: Prolaktin yüksekliği, SSRI, ilaç
kullanımı.
KAYNAKLAR
1. Biller BMK, Daniels GH. Neuroendocrine regulation
and diseases of the anterior pituitary and hypothalamus. In: Isselbacher KJ, Braunwald E, Wilson JD, eds.
Harrison’s Principles of Internal Medicine, 14th ed.
New York: McGraw -Hill Co, 1998: 1974. 2. Ciccarelli E,
Camanni F. Diagnosis and drug therapy of prolactinoma. Drugs 1996; 51:954.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 228
METOTREKSAT KULLANIMINA BAĞLI PANSİTOPENİ VE
NÖTROPENİK ATEŞ: OLGU SUNUMU
BERK GEROĞLU1, MEHMET UZUN2, FİKRET MERTER ALANYALI1, BURAK KARAKAŞ2, HARUN AKAR2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
GİRİŞ: Romatoid artrit tedavisinde, antiinflamatuar ve immunsupressif etkisinden faydalanılan metotreksat sık kullanılan bir ajandır. Düşük doz metotreksat’a bağlı gelişen
pansitopeni nadir ve yaşamı tehdit edici bir komplikasyondur. Hastaların %1.4’ünde meydana gelir (1).
OLGU: Bilinen hipertansiyon ve romatoid artrit tanısı
mevcut olan hasta halsizlik ve ateş yüksekliği şikayeti ile
başvurduğu İzmir Tepecik Eğitim ve Araşırma Hastanesi Romatoloji Polikliniği’nde degerlendirilmiş. Bakılan
hemogramda pansitopeni ile üre ve kreatinin yüksekliği
saptanması üzerine hasta romatoloji polikliniğinden akut
böbrek yetmezliği (ABY) ve pansitopeni tablosu ile İç Hastalıkları Servisi’ne yatırıldı. İzole odaya alınan hastadan ilgili
tüm kültürler alındı ve enfeksiyon hastalıklarının önerisiyle
geniş spektrumlu antibiyoterapisi başlandı. Hasta bir yıldır
metotreksat tedavisi almakta idi. Bu açıdan romatolojiye
konsülte edildi. Mevcut pansitopeninin metotreksat toksikasyonu olabileceği belirtildi ve hematolojinin de görüşü
alınarak diğer hematolojik malignitelerin dışlanması istendi. Aynı zamanda hastada folinik asit kullanılması önerildi. Hasta hematolojiye konsülte edildi. Kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisi yapılması önerildi. Hastaya kemik iliği
aspirasyonu ve biyopsisi yapıldı. Biyopsi patoloji kliniğine
gönderildi. Aspirasyon incelendi. Hastada patoloji raporu
ve hematoloji görüşü ile birlikte akut lökoz dışlandı. Fizik
325
muayenede hastanın genel durum kötü idi, tansiyon arteriyel 100/80 mmHg, nabız 98/dakika ve vücut sıcaklığı 38 derecenin üzerinde saptandı. Ayrıca akciğerler solunum sesleri kaba idi ve sekresyon mevcuttu. Hastada metotreksat
kullanımı durduruldu. Folinik asit tedavisi ile pansitopenisi
düzeldi. Takibinde genel durumu bozulan hasta yoğun bakıma alındı. Hasta sepsis tablosundan çıkamadı. Hastanın
ABY’sinin oral alım azlığına bağlı gelişmiş olduğu düşünüldü. Hasta yapılan tüm tedavilere rağmen kurtarılamadı ve
eksitus oldu.
TARTIŞMA: Metotreksat kullanan hastaların düzenli hemogram kontrollerinin yapılması tüm basamaklarda önem
taşımaktadır. Oluşabilecek olağan olmayan bir durumun
önceden saptanması hastada yeni tedavi düzenlemelerinin
bir an önce yapılabilmesi için gereklidir.
ANAHTAR KELİMELER: Metotreksat kullanımı, pansitopeni, nötropenik ateş.
KAYNAKLAR:
1. Ohasone Y, Okano Y, Kameda H, Hama N, Matsumura
M,Nojima T, et al. Toxicity of low-dose methotrexate
in rheumatoid arthritis –clinical characteristics in patients with MTX-induced pancytopenia and interstitial
pneumonitis. Ryumachi 1997; 37(1):16-23.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 229
SHEEHAN SENDROMU: OLGU SUNUMU
FİKRET MERTER ALANYALI1, BERK GEROĞLU1, MEHMET UZUN2, MUSTAFA YILDIRIM2,
HARUN AKAR2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İZMİR TEPECİK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
GİRİŞ: Boş sella sendromunun nedenlerinden biri olan
Sheehan Sendromu (Postpartum hipofiz nekrozu), sıklıkla
plasenta previa veya plasenta ayrılmaması sonucu gelişen
doğumdaki aşırı kanama ve hipovolemiye bağlı hipofiz ve
adrenal yetersizliğidir. Temel mekanizma azalan kan volümü sonucunda ön hipofizde nekroz gelişmesidir (1).
OLGU: Kırk altı yaşında bayan hastanın halsizlik ve yorgunluk şikayeti bulduğu öğrenildi. Bilinen kolesistektomili ve
karpal tünel sendromu tanılı hasta elektif göz operasyonu
öncesi yapılan değerlendirmede santral hipotiroidi tanısı
almış. Hastanın daha önce dört gebelik geçirdiği ve ikisinin
doğum ile sonuçlandığı öğrenildi. Yirmi dokuz yaşından beri
son gebeliğinden sonra adet görmediği ve bu şikayetlerle
daha önce doktora başvuruda bulunmadığını belirtti. Hasta
İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları
Polikliniği’ne başvurdu ve iç hastalıkları servisine panhipopituatizm tetkiki amaçlı yatırıldı. Bazal kortizolünün düşük saptanması sebebiyle tüm hipofizer-adrenal aksı değerlendirmek amacıyla hastaya insülin tolerans testi (İTT)
yapılması planlandı. Anamnezi derinleştirildiğinde doğum
sırasında fazla kanama nedeni ile transfüzyon öyküsünün
mevcut olduğu öğrenildi. Hasta hipotansiyon ve hipoglisemi tariflemiyordu. İTT yapıldı. İTT öncesi bazal kortizol 11,2
µg/dL idi. Sıfıncı saat kan glikozu 28 mg/dL ve kortizol 11
µg/dL, 15.dakika koritozolü 12 µg/dL, 30.dakika kortizolü
326
9,9 µg/dL; 80.dakika kortizolü 8,5 µg/dL saptandı. Hastanın
İTT sonrası kortizol değerlerinde anlamlı bir artış olmadı.
Hipofiz MR’ı çekildi ve sonucu: “Değişiklikler istemde belirtildiği gibi Sheehan Sendromu ile uyumlu olabilir. Verifikasyonu için kontrastlı inceleme önerilir. Diğer halikarde kısmi boş sella ya da primer hipofizer hipoplazi düşünülebilir.
Sella kavitesinin küçük oluşu hipofizer hipoplaziyi öncelikli
düşündürmektedir.
SONUÇ: Sella kavitesi normalden küçük, hipofiz bezi normalden ince bulunmuştur.” şeklinde yorumlandı. Hasta tedavi almadığı için osteoporoz gelişebileceginden deksametazon testi istendi. Hastaya tedavi başlandı ve sonuçlarla
takibe alındı.
TARTIŞMA: Genç yaşta adet duraklaması yaşayan hastalarda hipofiz yetmezliği akla getirilmelidir. Bu hastalar tedavisiz kalırlarsa genç yaşta osteopoz riski oluşmaktadır.
Bu nedenle birinci basamakta veya daha ileri basamaklarda bu tür hastalar takip edilirken, tedavi alıp almadıkları
dikkatle incelenmelidir.
ANAHTAR KELİMELER: Sheehan sendromu, boş sella
sendromu, hipofiz yetmezliği. Kaynaklar 1. Kovacs K. Sheehan syndrome. Lancet 2003; 361 (8): 520–522.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 230
BİRİNCİ BASAMAK AİLE SAĞLIĞI MERKEZİNE BAŞVURAN
GÖĞÜS AĞRILI HASTAYA YAKLAŞIM:OLGU SUNUMU
HATİCE SARAYDEMİR1, FATMA GÖKÇE TEZEL1, SELÇUK YILDIZ2, H. A. KASAPKARA3, FURKAN
DAĞCIOĞLU1, YUSUF ÜSTÜ1
1 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
2 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KARDİYOLOJİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Göğüs ağrısı, hastayı aile hekimine getiren en sık
nedenlerden biridir. Akut göğüs ağrısı ise acil servis başvurularının en önemli nedenlerindendir.Göğüs ağrısı ile
gelen hastanın dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi ve uygun tedavi için yönlendirilmesi önerilmektedir. Bu olgu sunumunda aile sağlığı merkezine göğüs ağrısı ile başvuran
hastanın klinik seyri anlatılacaktır.
değerlendirildi. Yapılan anjiografisinde LAD(SOL ÖN İNEN
ARTER)’de %99 darlık, sağ koroner arterde %60-70 darlık
saptandı. Hastaya aynı seansta primer perkütan girişim(PCI) uygulandı. Takiplerinde hemodinamisi düzelen, şikayetleri gerileyen hasta coraspin 100 mg1x1 coversyl 5mg 1x1
beloc 25 mg 1x1 lipitor 80 mg1x1 plavix 75mg 1x1 tedavisi
düzenlenip kardiyoloji poliklinik önerileriyle taburcu edildi.
OLGU: 48 Yaşında erkek hasta, eforla ilişkisiz göğüs ağrısı
şikayetiyle aile hekimine başvurmuş, ağrısı 3 gündür devam ediyormuş.Öyküsünde 2-3 aydır yorgunluk ve sol kolda
uyuşma varmış.Özgeçmişinde peptik ülser, hipertansiyonu
olan hasta 25 yıl 1-2 paket/gün sigara kullanmış. Soy geçmişinde annede hipertansiyon ve diabetes mellitus, babada
koroner arter hastalığı ve hipertansiyon varmış. Aile hekimi tarafından çekilen elektrokardiyografisinde (EKG) sinüs
taşikardisi tespit edilmiş,durumunun ciddiyeti anlatılarak
vakit kaybetmeden bir üst basamağa gitmesi önerilmiş.
Hasta,şikayetleri geçmeyip şiddetlenmesi üzerine 2 gün
sonra gece acile başvurmuş. Hastanın bakılan tetkiklerinde Trig:375 T.KOL: 189 HDL: 17 LDL:96 Troponin: 319 , vital
bulguları TA: 159/92 nbz:80 ateş:36.2 olarak değerlendirildi. EKG sinde V1-3 derivasyonlarında ST elevasyonu ,patolojik Q dalgası ,V1-5 te T negatifliği saptandı. Hastaya kardiyoloji tarafından akut anterior MI tanısıyla primer perkütan
koroner girişim(PCI) yapılması uygun görüldü. Hastanın
ekokardiyografisinde (EKO) apex akinetik EF:%45 olarak
TARTIŞMA Göğüs ağrısı birçok farklı patolojinin sebep olduğu bir şikayettir.Nedenleri,basit reflü hastalığından ciddi
kardiyak komplikasyonların neden olduğu kardiyak arreste
kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkabilir. Hipertansiyon,diabetes mellitus, hiperlipidemi,erkek cinsiyet,45 yaşından büyük olma, sigara, aile öyküsü gibi risk faktörleri
olan hastalara özellikle dikkat etmek gerekir. En sık dava
konusu olabilecek durumların, miyokard infaktüs, meme
kanseri, apandisit, akciğer kanseri ve kolon kanseri olduğu
bildirilmektedir.(1) Bu hastalıkların gögüs ağrısı ile başvuran hastalarda hatırda tutulması yerinde olacaktır.
327
SONUÇ: Aile hekimleri kardiyovasküler hastalıkların tespiti, tedavisi konusunda yeterli bilgi birikimine sahip olmalı ve
ileri basamak sağlık hizmetlerine yönlendirme konusunda
ikna edici olmalıdır. Gerekirse bizzat ambulans çağırarak
aktif yönlendirmede bulunmalıdır.Zaman kaybetmeden yapılan bu yönlendirme hayat kurtarıcı olabilir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 231
GEÇİCİ KINA DÖVMESİNE BAĞLI GELİŞEN ALLERJİK
KONTAKT DERMATİT OLGUSU
EBRU YILMAZ1, SEVİM ÖĞÜLMÜŞ1, NAZLI SELİN MUTLU1, AHMET KESKİN2, MEHMET UĞURLU2
1 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ, AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
OLGU SUNUMU: 14 yaşında bayan hasta sol omuzda gelişen kızarıklık ve kaşıntı şikayeti ile merkezimize başvurdu. 4 gün öncesinde doğal kına dövmesi yaptıran hastanın
1 gün sonrasında dövme yerinde ağrı ve kaşıntının eşlik
ettiği kabarıklık, kızarıklık oluşmuş. Yakınlarının verdiği
dimetinden maleat içerikli kremden sürmüş fakat fayda
görmemiş. Özgeçmişinden kendisinde ve ailesinde atopi
öyküsü olmayan hastanın, daha önce bir kez koluna geçici
dövme yaptırdığı sonrasında kolunda kızarıklık ve döküntü oluştuğu öğrenildi. Buna rağmen doğal kınanın zararı
olmaz düşüncesiyle omzuna dövme yaptırdığı fakat bu seferki yakınmalarının daha şiddetli olduğu öğrenildi. Dermatolojik muayenede sol omuzda dövme yaptırdığı alanda,
sağ omzuna doğru azalarak yayılan eritemli zemin üzerine
basmakla solan birleşme eğiliminde pruritik papuller ve
veziküler lezyonlar saptandı. (Şekil 1). Daha önceden de
dövmeye bağlı allerjik kontakt dermatiti olduğundan hasta
yama testi için dermatoloji bölümüne yönlendirildi. Hastaya
allerji ve döküntüleri hakkında bilgi verildi. Sonrasında tekrar yaptırması durumunda oluşabilecek riskler konusunda
bilgilendirildi. Levosetrizin dihidroklorür tablet, betametazon valerat jel başlanan hasta takibe alındı.
TARTIŞMA: Günümüzde özellikle geçici kına dövmeleri tüm
dünyada çok moda olmakta ve yaygınlığı giderek artmaktadır. Dövme için kullanılan kına çok düşük allerjik potansiyele sahip olmakla birlikte allerjik reaksiyonlar sıklıkla
kınanın deri tarafından emilme süresini kısaltmak ve rengini koyulaştırmak içine katılan diaminotoluen, diamino-
328
benzen, PPD gibi kimyasal maddelere karşı oluşmaktadır.
(2,3) Literatürde yapılan yama testlerinde en çok tanımlanan ajan PPD'dir.(1-4) Allerjik reaksiyon sonucu oluşan deri
lezyonları, eksudatif eritem, eritema multiforme benzeri
reaksiyonlardan büllöz kontakt dermatit reaksiyonlarına
kadar değişmektedir. Topikal steroidli krem ve oral antihistaminikler tedavide etkilidir(3). Sonrasında dövme yapılan
bölgede postenflamatuvar hipopigmentasyon ya da hiperpigmentasyon, ve hatta bazen keloid skar oluşabilmektedir. (1) Ergenlik çağı sıklıkla riskli davranışların geliştiği
bir dönemle karakterizedir. Aile hekimlerinin çocukluktan
yetişkinliğe geçiş dönemi sırasında sağladığı hizmetler bu
açıdan önemlidir. Aile hekimleri olarak adölesan dönemde de kullanımı oldukça yaygın olan geçici kına dövmelerin
oluşturacağı sonuçlar konusunda gerekli bilgilendirme yapılarak dövmelerin zararsız olmadığı anlatılmalıdır.
KAYNAKLAR
1. Kazandjieva J, Grozdev I, Tsankov N. Temporary henna
tattoos. Clin Dermatol 2007;25(4):383-7.
2. Uzuner N, Olmez D, Babayiğit A, Vayvada O. Contact dermatitis with henna tattoo. Indian Pediatr
2009;46(5):423-4.
3. Jovanovic DL, Slavkovic-Jovanic MR. Allergic contact
dermatitis from temporary henna tattoo. J Dermatol
2009;36(1):63-5.
4. Lauchl S, Lautenschlager S. Contact dermatitis after
temporary
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 232
YENİ TANI ATRİYAL FİBRİLASYON OLGU SUNUMU
FATMA GÖKÇE TEZEL1, SELÇUK YILDIZ2, HATİCE SARAYDEMİR1, AHMET KASAPKARA3,
FURKAN DAĞCIOĞLU1, MEHMET UĞURLU1
1 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
2 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KARDİYOLOJİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Atriyal fibrilasyon (AF) en sık görülen ritim bozukluğu olup sıklığı yaşla birlikte artmaktadır. Gelişmiş ülkelerde prevelansı %1,5-2 olup ülkemizdeki sıklığı hakkında
yeterince veri bulunmamaktadır. AF artmış mortalite ve
morbiditeye neden olması sebebiyle günümüzde daha fazla önemsenen bir aritmi haline gelmiş olup, AF’nin gerek
medikal gerekse katater bazlı tedavi yöntemlerinde elde
edilen hızlı gelişmeler umut vaad edici gözükmektedir. Tedavide amaç semptomların düzeltilmesi yanında ani ölüm,
inme ve sistemik emboli gibi komplikasyonların da önlenmesidir.
OLGU: 31 yaşında erkek hasta çarpıntı şikayeti ile başvurdu. Hastanın bir gün öncesinde başlayan ve giderek artan
çarpıntı şikayeti olmuş. Bilinen ek hastalığı olmayan hastanın fizik muayenesinde TA:110/70 mmHg, nabız: 140 atım/
dk. ölçüldü. Kardiyak muayenesinde kalp atımları düzensizdi, ek ses - üfürüm duyulmadı ve diğer sistem muayeneleri doğaldı. Çekilen 12 kanallı elektrokardiyografisinde(EKG) R-R mesafelerinin düzensiz olması, P dalgalarının
olmaması, bazal çizginin düzensiz olması üzerine hasta AF
tanısıyla kardiyoloji servisine yatışı yapıldı. Ekokardiografisinde(EKO) yapısal kardiyak anomali görülmeyen hastanın
ejeksiyon fraksiyonu(EF): %65 olarak rapor edildi. Propofenon ve antikoagülan tedavi başlanıp EKG takibine alındı.
3’üncü gün EKG de atriyal flatter görülen hastanın kontrol
EKO’sunda EF: %32 sol ventrikül duvar hareketleri global
hipokinetik olması üzerine propofenon tedavisi sonlandırılıp ACE inhibitörü ve betabloker tedavisi başlandı. 5’inci
329
gün EKG’si sinüs ritminde olan hastanı EKO’su tekrarlandı
EF: %45 olarak rapor edildi. Takiplerinde ek sorunu olmayan hastanın medikal tedavisi düzenlenip 6 hafta coumadin
kullanmasına karar verildi. 3 gün sonra INR bir ay sonra da
EKO kontrolü önerilerek taburcu edildi.
TARTIŞMA: AF’li hastaları değerlendirirken 5 ana probleme çözüm bulmamız gerekmektedir. Öncelikle AF’nin süresi ve altta yatan tetikleyici faktörlere göre AF sınıflandırılması yapılmalı ve özellikle AF hızını arttıran faktörlere
yönelik medikal tedavi yapılmalıdır. İkinci olarak çözülmesi
gereken problem; hız kontrolü veya ritim kontrolü hakkında karar vermek, hız kontrolü seçilmesi durumunda hangi
ilaçların kullanması gerektiğine, ritim kontrolü seçildiğinde nasıl sinüs ritmine çevrilmesi ve hastaları sinüs ritminde nasıl tutulması konularına karar vermektir. Son olarak
da antikoagülasyonun gerekliliği, gerekliyse hangi ajanlarla ve ne kadar süre yapılması sorularına cevap bulunması
gerekmektedir.
SONUÇ: AF aile hekimlerinin yaşlı hasta popülasyonun da
en sık karşılaştığı aritmi olup tanı ve tedavisindeki genel
prensipler aile hekimleri tarafından iyi bilinmelidir. Bunun
için her aile hekimi kardiyak aritmisi olan hastaları doğru
bir şekilde yönetmek için normal kardiyak ritim ve klinikte
sık görülen aritmiler hakkında yeterli temel klinik bilgiye
sahip olmanın yanında EKG yorumlama konusunda da yeterli beceriye sahip olması gerekir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 233
KORONER ARTERLERİ NORMAL OLAN HASTADA ANGİNA
PEKTORİS OLGU SUNUMU
FATMA GÖKCE TEZEL1, SELÇUK YILDIZ2, HATİCE SARAYDEMİR1, AHMET KASAPKARA3, AHMET
KESKİN1, YUSUF ÜSTÜ1
1 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
2 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KARDİYOLOJİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Koroner arter hastalığı (KAH) tanısı için selektif koroner anjiografi(SKA) günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Göğüs ağrısı olan, normal koroner arterli hastaların bir kısmında göğüs ağrısı nedeni olarak non- koroner
kalp hastalıkları, göğüs duvarına veya gastrointestinal sisteme ait hastalıklar, nöropsikiyatrik hastalıklar tespit edilebilmektedir. Bu olguyu sunmadaki amacımız hem riskler
hem de ekonomik yönü düşünülerek koroner anjiografi yapılmadan önce koroner dışı göğüs ağrısı yapabilecek nedenlerin ekarte edilmesidir.
OLGU: 56 yaşında kadın hasta göğüs ağrısı şikayetiyle başvurdu. Göğüs ağrısı son 1 aydır eforla artan baskı şeklinde,
retrosternal yerleşimli, 3-5 dakika süren yayılımı olmayan
vasıftaymış. 1 gün önce acile başvuran hastaya acil müdahale gerektirecek bir şey olmadığı söylenip kardiyoloji polikliniğine yönlendirilmiş. Daha öncesinde bilinen kardiyak
öyküsü olmayan hastanın fizik muayenesinde TA:120/70
mmHg, nabız: 72 atım/dk. Kardiyak muayenesinde dinlemekle ek ses, üfürüm yok, diğer sistem muayeneleri de
doğaldı. Elektrokardiyografisi(EKG) normal idi. Hemogram
ve biyokimyasal tetkikleri normal olan hastanın ekokardiyografisinde ejeksiyon fraksiyonu: %65 sol pulmoner arter
basıncı (SPAB):33mmHg ve 1. derece triküspit yetmezliği
tespit edildi. Hasta stabil anjina pektoris tanısı ile kardiyoloji servisine kabul edildi. Antiagregan, antiiskemik, antikoagülan ve statin tedavisi başlandı. SKA’sı ve sol ventrikülografisi yapıldı.Normal koroner arterler tespit edildi.
330
Medikal izlem kararı alındı. İşlem sonrası komplikasyon ve
ek problemi olmayan hasta önerilerle taburcu edildi.
TARTIŞMA: Göğüs ağrısının birçok nedeni vardır.Bunların bir
kısmı acil tedavi gerektirmeyen benign nedenlerdir.Bir kısmı
ise acil ve uygun şekilde tedavi edilmez ise ölümle sonuçlanabilen hastalıklardır. Ayırıcı tanıdaki en önemli araç klinik
değerlendirmedir. Çoğu hastada iyi alınmış bir öykü, dikkatli
yapılmış bir fizik muayene ve temel EKG bilgisi bizi sonuca
ulaştırır. Toplumda seyrek görülen hastalıklar konusunda
eğitim almış uzmanlar tarafından verilen hizmet, genellikle
daha fazla tetkik anlamına gelmektedir. Bu ise ölüme kadar
uzanan, yan etkileri artıran bir kısır döngüye yol açmaktadır.
Hastalarını uzun bir zamandır tanımakta olan ve kişiler arası
ilişkilerle ilgili bilgilerini etkin kullanabilen eğitimli hekimlerce sunulan birinci basamak sağlık hizmetlerinin, diğer
hekimler tarafından sunulan hizmetten daha kaliteli olduğu
bildirilmiştir. Ülkemizde halen birinci basamağı atlayarak,
direkt acil ya da branş uzmanlarına başvurma alışkanlığı devam etmektedir. Aile hekimliğinin bunu engellemede katkısı
henüz yeterince belirgin düzeyde değildir.
SONUÇ: Birinci basamakta aile hekimleri olarak göğüs ağrısı
nedeniyle başvuran kişiye yaklaşımın, sık görülen sebeplerin, ayırıcı tanı, tedavi, takip ve sevk kriterlerinin iyi bilinmesi
ve ayrışmamış rahatsızlıklar için toplumun kültürel yapısına
göre kendine özgü bir problem çözme modeli olmalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 234
Saçlı Deride Gecikmiş Tanı: Dev Bazal Hücreli
Karsinom Olgusu
NAZMİYE KAÇMAZ ERSU1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, ALTINAY DOSBAYEVA1, MUSTAFA TOKDEMİR1,
TEVFİK TANJU YILMAZER1, YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, HALUK MERGEN1, KURTULUŞ ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Bazal hücreli karsinom cildin en sık görülen, yavaş
büyüyen ve nadir metastaz yapan malign tümörüdür. Tümörün çapı 5 cm‘i aştığında dev bazal hücreli karsinom olarak
adlandırılmaktadır. Dev bazal hücreli karsinomun uzun süre
tedavi almamış, ihmal ve inkar edilmiş hastalarda görülmektedir. Bu bildiri ile, 75 yaşındaki uzun yıllar ihmal edilmiş
kimsesiz bayan hastada saçlı deride 17x12 cm boyutlarına
ulaşan, duraya metastaz saptanan uzak organ metastazı olmayan dev bazal hücreli karsinom olgusu sunulmuştur.
OLGU: Yetmiş beş yaşında kimsesiz bayan hasta saçlı deride kanayan geniş yara, halsizlik genel durum bozukluğu
şikayetleriyle palyatif servisimize yatırıldı. Hastanın kooperasyonu kısıtlı olduğu ve yakının bulunmaması nedeniyle
yakınmasının ne zaman başladığı konusunda yeterli bilgi
alınamadı. Daha önce herhangi bir tedavi almamıştı. Fizik
muayenede sol temporofrontoparyatel bölgede ülsere,
nekrotik ve kanamalı alanlar ve kemik defekti mevcuttu. İnsizyonel biyopsi örneği sonucu dev bazal hücreli karsinom
olarak rapor edildi. Toraks ve tüm batın bilgisayarlı tomografi tetkiklerinde uzak metastaz lehine bulgu saptanmadı;
kemoterapi planlanmadı. Manyetik rezonans görüntülemede sol frontal cilt, cilt altında frontal kemik sol tarafı
ve sol zigomatik kemiğe invazyon ve komşuluk metastazı
gösteren kitle lezyonu saptandı. Hemogramında eritro-
331
sit 3510000/mm3, hemoglobin 6,4gr/dl, hemotokrit %21.1
olarak saptandı. Hastanın total demir bağlama kapasitesi
264, serum demiri:4, transferrin saturasyonu:1.52, ferritin:14.5 olarak bulundu. Hastaya 2Ü eritrosit süspansiyon
transfüzyonu yapıldı; sonrasında paranteral demir tedavisi
uygulandı. Nutrisyonel destek amacıyla 1200 kcal/gün’lük
beslenme solüsyonu verildi. Yara kültüründe Pseudomonas aeruginoza üredi; seftazidim 3x2 gr başlandı. Kimsesiz
olan hasta sosyal servise konsülte edildi; kişisel eşyaları
temin edilerek, bakım personeli sağlandı. Sağlık kurulu
heyet raporu çıkarıldı. Hastanın tedavi sonrası durumuna
uygun devamlı kalabileceği merkez için gerekli işlemlere
başlandı. Hasta plastik cerrahi bölümüne konsülte edildi.
Tümör eksizyonu ve onarımı için hastanemiz plastik cerrahi bölümünün koşullarının yeterli olmadığı belirtildi. Günlük pansuman önerildi. Üniversite hastanesine sevk edilen
hastanın tedavisi devam etmektedir.
SONUÇ: Oldukça nadir görülen dev bazal hücreli kanserlerde, tümörün dev boyutlara ulaşmasında hastanın evde yalnız
yaşaması, bakım veren bulunmaması, bilgi ve eğitim eksikliğine bağlı ihmal faktörünün neden olduğu düşünülmüştür.
ANAHTAR KELİMELER: Bazal hücreli karsinom, palyasyon,
tedavi
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 235
Senkronize Primer Hipofarinks Karsinomu ve Mide
Adenokarsinomu: Olgu Sunumu
NAZMİYE KAÇMAZ ERSU1, YASEMİN KILIÇ ÖZTÜRK1, ÖZGÜR EVREN ÖZTÜRK1, MUSTAFA
TOKDEMİR1, TEVFİK TANJU YILMAZER1, YUSUF ADNAN GÜÇLÜ1, HALUK MERGEN1, KURTULUŞ
ÖNGEL2
1 İZMİR TEPECİK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
GİRİŞ: Multipl primer neoplazi (MPN) tanısı için her bir tümör kesin bir malignite kliniği göstermeli, her biri ayrı ayrı
olmalı ve metastaz olma olasılığı ekarte edilmiş olmalıdır.
Eş zamanlı saptanan primer tümörlerin varlığı senkron
tümör, ilk tümörle ikinci tümörün ortaya çıkması arasında geçen sürenin 12 ay veya daha fazla olması durumunda metakron tümörler olarak adlandırılır. MPN’lerin %20
senkron, %80 metakron olarak geliştiği belirtilmektedir.
Bu bildiride palyatif bakım servisinde takip ve tedavi edilen
bir hastada gelişmiş olan senkron mide adenokarsinomu
ve hipofarinks karsinomunun sunulması amaçlanmıştır.
OLGU: 68 yaşındaki erkek hasta 5 ay önce ses kısıklığı nedeniyle kulak burun boğaz polikliniğine başvurmuştur. Yapılan endoskopik muayene sonucunda hipofarinkste kitle
saptanması üzerine biyopsi alınmış ve squamöz hücreli
karsinom olarak rapor edilmiş. Eş zamanlı yapılan gastroskopide midede de ikincil bir tümör saptanan hastanın
alınan endoskopik biyopsi sonucu orta derecede diferansiye adenokarsinom olarak rapor edilmiş. Boyun manyetik
rezonans görüntülemede sağ priformsinüs, sağ posterior
faringeal duvar ve inferiorda postkrikoid alanı tutan; anteriorda endolaringeal uzanımı bulunan kitlesel lezyon saptanmış. Özofagogastroduodenoskopide özefagus distalden
başlayan kardia ve korpus proksimale kadar uzanım gösteren mukozadan kabarık, polipoid, frajil tümöral lezyon
izlendiği belirtilmiş. Opere edilmeyen hastaya kemoterapi
332
başlanmış. 8. kürde oral alım bozukluğu olması üzerine
palyatif servise yatışı yapıldı. Kaşektik görünümlü hastaya
lipit bazlı parenteral beslenme solüsyonu başlandı. Hipoalbuminemi ve elektrolit bozuklukları beslenme bozukluğu ve Tümör Lizis Sendromuna bağlandı. Hastaya albümin
replasmanı yapıldı; elektrolit bozukluları tedavi edildi. Hemoglobin düşüklüğü nedeniyle 3Ü eritrosit süspansiyonu
transfüzyonu yapıldı. Onkolojiye danışılarak 9. kür kemoterapisi taburculuk sonrası verilmek üzere tedavi önerileriyle taburcu edildi.
SONUÇ: Yaşam süresinin uzaması, görüntüleme tekniklerinin gelişmesi ve malignitelerin tedavisinin sonucu sağ
kalımda artış olması nedeniyle MPN'lerin sayısı giderek
artmaktadır. Çoklu primer kanserli hastalarda prognoz tek
primer tümörü olan hastalara oranla daha kötüdür. Tedavi gören kanser hastalarında ikinci bir primer tümör olasılığı normal popülasyonaoranla daha yüksek olduğu için
izlem süresinin uzun tutulması önerilmektedir. Hastalarda
birden fazla tümöral lezyon saptandığında ayırıcı tanıda
metastaz ya da nüksün yanısıra ikinci bir primer tümörün
olabileceğini de göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca aile
hekimliği pratiğinde özellikle farklı yakınma ve bulgular
sadece primer tümörle ilişkilendirilmemeli ikinci bir primer tümör olasılığı göz önünde bulundurulmalıdır.
ANAHTAR KELİMELER: Karsinom, malignite, palyasyon
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 236
GENÇ BİR HASTADA TRAVMA SONRASI SAPTANAN
KOSTOKONDRAL KALSİFİKASYON VE D VİTAMİNİ
EKSİKLİĞİ OLGUSU
DEMET MERDER COŞKUN1, MEHMET COŞKUN2, MEHMET AKMAN1
1 MARMARA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİM DALI
2 METİN SABANCI BALTALİMANI KEMİK HASTALIKLARI HASTANESİ ORTOPEDİ VE TRAVMATOLOJİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Kostokondral kalsifikasyon geriatrik yaş grubunda sıklıkla karşılaşılan fizyolojik bir değişiklik olmasına
rağmen otuz yaş altında görülmesi oldukça nadirdir. Genç
yaşta ortaya çıkan kostokondral kalsifiasyonun en önemli
nedenlerini endokrin ve metabolik nedenler oluşturmakta,
ayrıca bu bulgu romatizmal hastalıkların eklem dışı bulguları arasında da yer alabilmektedir. Literatürde idiyopatik
kostokondral kalsifikasyon vakaları da bildirilmiştir. Bu
sunumunda travma sonrası sırt ve bel ağrısı şikayeti ile
başvuran hastada saptanan kostokondral kalsifikasyon ve
D vitamini eksikliği olgusu yer almaktadır.
OLGU SUNUMU: 21 yaşında kadın hasta merdivenden düşme sonrası sırt ve bel ağrısı şikayeti ile acil servise başvurdu. Hastanın fizik muayenesinde paravertebral kas spazmı
ve radyolojik tetkiklerinde 10-12.kostalarda kostokondral
kalsifikasyon saptandı. Yatak istirahati ve NSAİİ tedavisi
düzenlenen hasta ileri araştırma için polikliniğe yönlendirildi. Hastanın öyküsünde bilinen herhangi bir hastalığı
yoktu. İlaç, sigara ve alkol kullanmıyordu. Geçirilmiş operasyonu ya da başka bir travma öyküsü tariflemedi. İki yıldır devam eden halsizlik, bacaklarda ağrı ve kramp şikayeti
olduğu öğrenildi. Annesinde multinodüler guatr nedeniyle
total tiroidektomi öyküsü ve halen araştırılmakta olan ro-
333
matizmal hastalık öyküsü vardı. Hastada tiroid fonksiyon
bozukluğu veya romatizmal eklem rahatsızlıkları açısından
yapılan sorulama, fizik muayene ve tetkiklerinde (TSH, sT4,
Hemogram, Sedimentasyon, CRP, RF) herhangi bir bulgu
saptanmadı. Hastanın karaciğer fonksiyon tesleri, böbrek
fonksiyon testleri, kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz değerleri normal iken 25-OH-Vitami D değerleri 11.05 olarak
saptandı. Hastaya D vitamini replasman tedavisi verildi. Tedavi sonrası hastanın ağrı şikayeti geriledi.
SONUÇ: Travma öyküsü ile gelen hastalarda hastanın akut
yakınması ile ilgilenirken alınan iyi bir öykü ve çekilen grafiler travma dışı asemptomatik seyirli kronik patolojilerin de
saptanmasına olanak sağlayabilir. Hastanın yaşına, cinsiyetine ve geçirilmiş travmanın özelliğine uymayan bulgular
öncelikli olarak bir başka patolojiyi düşündürmelidir. Bununla birlikte bazı fizyolojik değişiklikler de eğer hastanın
öyküsü dikkate alınmaz ise patoloji olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle her hastada bütüncül bir yaklaşımla tüm sistemler sorgulanmalı ve tetkikler ona göre yorumlanmalıdır.
ANAHTAR KELİMELER: Kostokondral kalsifikasyon, D vitamini
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 237
DİŞ TEDAVİSİ SONRASI TANI KONULAN KÜÇÜK HÜCRE
DIŞI AKCİĞER KANSERİ
YASEMİN CEREN DEMİREL, SERCAN TURAN, ZEYNEP EZGİ KÜÇÜKÇOBAN, HÜSEYİN CAN
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ VE AMAÇ: Kanser tanısı tipik semptomlarla konulabileceği gibi, sık karşılaşılmayan semptomlarla da karşımıza çıkabilmektedir. Bu olgu sunumunda; dental tedavi
sonrasında meydana gelen şuur bulanıklığı ile tanı alan bir
akciğer kanseri vakası sunmaktayız.
OLGU SUNUMU: 51 yaşında erkek hastaya, dental tedavi için başvurduğu diş hekiminde, yüzünde anormal şişlik
olması üzerine antibiyotik tedavisi başlanılmış. Antibiyoterapi altında hasta baş dönmesi şikayeti ile gittiği acil serviste vertigo ön tanısı ile betahistin dihidroklorür tedavisi
düzenlenmiş. Tedavi sonucunda hastada düzelme olmayıp
şuur bulanıklığı gelişen hastaya acil servise başvurusunda çekilen Beyin MR sonucunda beyinde yer kaplayan kitle saptanılıp opere edilmiş. Operasyon materiyali patoloji
raporu metastatik kitle olarak verilmiş. Primer malignite
taraması amacıyla hastaya yapılan akciğer grafisinde mediastinal genişleme, opasite artışı ve sağ akciğer üst bölgede fibrotik değişiklikler saptanılmış. Bunun üzerine yapılan
toraks BT sonucunda sağ akciğer üst lobda spiküle konturlu 4x3,5 cm çapında kitle saptanmış. Bu kitleye yönelik ya-
334
pılan girişim sonucunda küçük hücre dışı akciğer kanseri
tanısı alan hasta genel durumda bozulma olması üzerine
Tıbbi Onkoloji servisine yatırıldı. Hasta ağrı, nefes darlığı ve
oral alım bozukluğu palyasyonu sağlanabilmesi amacıyla
Kanser Hastalarında Palyatif Bakım ve Destek Servisimize
nakil alındı. Şikayetleri gerileyen hasta önerilerde bulunularak taburcu edildi.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Olgumuzda şuur bulanıklığı ile tanısı konulan akciğer kanseri vakası sunulmuştur. Şuur bulanıklığı, ayırıcı tanısı geniş bir yelpazede ve titizlikle yapılması gereken önemli bir nörolojik semptomdur. Kanser
gibi kişinin morbidite ve mortalitesine ciddi etkiyecek olan
hastalıklara yönelik risk faktörleri dikkatlice sorgulanmalı,
tarama tetkiklerini istemeli, klinik şüphe halinde tanıya yönelik altın standart tetkikleri istemelidir. Birinci basamak
hekimlerinin koruyucu sağlık hizmetinde daha aktif rol alması, tarama testlerini iyi değerlendirmesi ve gereği halinde ilgili branşlar ile koordineli çalışması; hastanın gereksiz
tedavi almasını engellemede ve tanı sürecinin ideal işlemesinde en önemli adımı oluşturacaktır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 238
GÖĞÜS AĞRISIYLA BAŞVURAN AKALAZYA OLGUSU
TAMER SEÇKİN, AYŞE KULAKCI GÜRBÜZ, ABDULLAH ALTAŞ, SABAH TÜZÜN, M.REŞAT DABAK,
MEHMET SARGIN
KARTAL DR LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Akalazya,distal özefagusta peristaltizm yokluğu
ile birlikte gastroözefageal sfinkterin yeterince gevşeyememesi ile karakterize bir hastalıktır.Özefagus motilite
bozuklukları içerisinde en sık görüleni olsa da toplumdaki insidansı 1/10.000’dir. Katı ve sıvı gıdalara karşı yutma
güçlüğü en sık semptomudur. Hastalar bulantı,kusma,göğüs ağrısı,regürjitasyon,kilo kaybı şikayetleri ile başvurabilmekte veya aspirasyon pnömonisi ile tanı alabilmektedir. Hastalığın başlangıcının sinsi olması ve semptomları
itibariyle başta gastroözefageal reflü olmak üzere birçok
hastalıkla karışabilmesi nedeniyle tanı konması gecikebilmektedir. Biz burada göğüs ağrısı ile başvuran akalazyalı
bir olguyu sunuyoruz.
OLGU:Yaklaşık 2 yıldır göğüs ve sırt ağrısı, katı ve sıvı gıdalara karşı yutma güçlüğü, yediklerinin ağzına gelmesi,
kusma ve kilo kaybı şikayetleri olan 21 yaşında bayan hasta
son 2 aydır şikayetlerinde artış olması nedeniyle Gastroenteroloji Polikliniğimize başvurdu. Daha önceden birkaç
defa başka polikliniklere başvuran hasta gastroözefageal
reflü olarak değerlendirilmiş ancak verilen anti reflü tedaviden fayda görmemiş. Fizik muayenesinde özellik saptanmayan hastanın çekilen baryumlu özefagografisinde özefagus çapı artmış, özefagus konturları düzensiz, özefageal
pasaj yavaşlamış, özefagusta kontrast madde göllenmesi
ve gastroözefageal bileşke düzeyinde sivrileşme saptandı.
Ayırıcı tanıda diğer disfaji nedenlerinin ekarte edilebilmesi
335
amacıyla yapılan gastroskopisi sonucunda özofagus ortalarında lümende dilatasyon, sıvı ve gıda artığı ve ösefagus
distalinde lümende daralma tespit edildi. Ardından hastaya
kesin tanı koymak amacıyla yapılan özefagus manometriside alt özefagus sfinkterinde istirahat basıncında yükseklik
ve özefagus peristaltik hareketlerinde azalma saptanması üzerine hastaya akalazya tanısı kondu. Hastaya tedavi
amacıyla pnömotik balon dilatasyon yapıldı.
SONUÇ:Akalazya nadir olarak görülse de hastanın hayat
kalitesini belirgin olarak bozan bir hastalıktır.Tedavi sonrasında özefagus fonksiyonları normal olmasa da, tedavinin
amacı özefagustan mideye geçişteki obstrüksiyonu düzelterek disfaji ve diğer semptomların ortadan kaldırılması ve
normal beslenmenin sağlanmadır. Cerrahi tedavi, pnömotik dilatasyon, botulinum toksini, kalsiyum kanal blokerleri
ve sildenafil tedavi seçenekleri arasındadır. Farmakolojik
tedavi kolay ve güvenilir olmasına rağmen tedaviye cevabın
az olması ve yan etkilerinin sık görülmesi nedeniyle tercih
edilmemektedir. Bugün için akalazyada başlıca tedavi pnömotik dilatasyon veya laparoskopik miyotomi ameliyatıdır.
Akalazya benign bir hastalık olsa da başta gastroözefageal
reflü olmak üzere diğer benign hastalıklardan ayırıcı tanısı
yapılmalıdır.Aile hekimleri olarak dispeptik yakınmalar ile
gelen hastaların geniş kapsamlı ayırıcı tanıları düşünülerek tedavi ve takipleri yapılmalı, gereğinde gastroenteroloji
kliniğe sevk edilmelidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Gastroskopi Görüntüsü
Baryumlu Grafi Görüntüsü
336
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 239
ERİTEMA NODOZUM OLGU SUNUMU
FATMA GÖKCE TEZEL1, GÜLİN KARACAN KÜÇÜKALİ2, TUNCER KILIÇ1, İREP KARATAŞ3,
YUSUF ÜSTÜ1
1 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI1
2 SAMİ ULUS KADIN DOĞUM VE ÇOCUK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ ÇOCUK HASTALIKLARI KLİNİĞİ
3 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ: Eritema nodozum(EN) septal pannikulitlerin prototipi olup en sık rastlanan pannikülittir.Değişik antijenik uyaranlara karşı gecikmiş hipersensitivite cevabı olduğu kabul
edilir. Kadınlarda 3-6 kat daha fazla görülür ve 20-30 yaş
arasında daha sıktır. Çocuklarda erişkinlere göre daha az
oranda görülür. Klinik olarak pretibial alanlarda yerleşen
bilateral ağrılı eritematöz nodullerle karakterizedir.3-6
hafta sonunda skar bırakmadan spontan iyileşirler. Tetikleyici faktörler arasında ilaçlar, enfeksiyonlar, tümörler ve
enflamatuvar hastalıklar yer alırken, olguların %21-72’si
idyopatiktir. EN'un etyolojisi bölgelere ve ülkelere göre değişiklik göstermektedir (1,2). Bu olguyu sunmadaki amacımız da çocuklarda EN’un etiyolojisi,klinik bulguları ve seyrini değerlendirmektir.
OLGU: 8 yaşında erkek hasta bacakta ağrı, şişlik, kızarıklık
şikayeti ile polikliniğimize başvurdu. Öyküsünde şikayetlerinin bir hafta önce başladığı, sorgulamasında ise ateş,
öksürük, ishal ve kusma tarif etmiyordu. Bir ay önce boğaz enfeksiyonu geçirdiği ve amoksisilin klavikulanik asit
kullandığı öğrenildi. Kronik hastalığı, tüberküloz teması,
hayvan teması ve çiğ sütten peynir yeme hikayesi olmayan
hastanın fizik muayenesinde sağ bacak tibia ön yüzde en
büyüğü 5x4cm olan etrafı normal deriyle çevrili, palpasyonla hassas, sıcak, deriden hafif kabarık 3 adet solda 2
adet sağda eritematöz nodüller mevcuttu. Diğer sistem
muayeneleri doğaldı. Hastanın laboratuvar tetkiklerinde
CBC, tam idrar tetkiki, karaciğer ve böbrek fonksiyon test-
337
leri normal sınırlarda idi. Sedimantasyon,CRP,C3,C4,ASO
normal sınırlarda idi. Anti-HBs ve HBS antijeni,anti-HCV
negatif, Mycoplasma pnemonia lgG ve IgM negatif, Anti CMV
IgG pozitif , Anti CMV IgM negatif, EBV VCA IgG ve IgM pozitif, boğaz kültüründe ise üreme olmadı. PA akciğer grafisi
normaldi. Hastamızda EBV enfeksiyonuna bağlı EN düşünüldü ve semptomatik tedavi verildi.
TARTIŞMA: Patogenezinde başta streptokokal farenjit, tüberküloz, tularemi, EBV gibi enfeksiyon hastalıkları olmak
üzere sarkoidoz, enflamatuvar barsak hastalıkları, kollajen
doku hastalıkları ve malignitenin başlattığı hipersensitivite
reaksiyonu rol oynamaktadır.Çoğu zaman klinik görünüm
hastalığın tanısında yeterlidir; ancak diğer pannikulitlerden ayırmak için bazen derin biyopsilerin yapılması gerekebilmektedir(2,4). EN'da tedavisinde yaklaşım altta yatan
patolojiye yönelik tedavi ve destek tedavisi (yatak istirahati,
NSAID, ıslak pansuman) şeklinde olup etkilenmiş alanların
kontak irritasyonundan kaçınılmalıdır(3).
SONUÇ: Birinci basamakta tibia ön yüz lokasyonundaki bilateral ağrılı eritamatöz nodül varlığında aklımıza gelen ilk
tanı EN olmalıdır.%21-72 kadar idiyopatik seyretse de altta yatan etiyolojik faktör araştırılmalıdır. Aile Hekimliğinin
bireysel, bütüncül ve kapsamlılık ilkelerinin gereği EN vakalarının tanı ve tedavi yönetiminde, yapacağımız konsültasyonlar ve takiplerinde doğru yönlendirmede bulunmak
konusunda aile hekimlerine önemli görevler düşmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 240
BARSAĞIN DEPRESYONU: OLGU SUNUMU
AYŞE KULAKÇI GÜRBÜZ, TAMER SEÇKİN, SEDA ŞİŞMAN, SABAH TÜZÜN, M.REŞAT DABAK,
MEHMET SARGIN
KARTAL DR LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ:İrritabl Barsak Sendromu(İBS),organik bir patoloji
ile açıklanamayan,barsak alışkanlığında değişiklik ve defekasyon ile rahatlayan tekrarlayıcı karın ağrısı ile karakterize kronik bir hastalıktır. Tanıda sıklıkla Roma III tanı
kriterleri kullanılmaktadır. Bu kriterlere göre en az 3 aydır
devam eden ve her ay en az 3 kez karın ağrısı atakları ile
birlikte ağrının defekasyonla rahatlaması, defekasyon sıklığında değişimin olması, gaita formunda değişiklik olması
durumlarından en az ikisinin olması halinde tanı koyulabilmektedir.
OLGU: Gastroenteroloji Polikliniğimize başvuran 47 yaşında erkek hastanın son 1 yıldır devam eden, özellikle stresli
olduğu durumlarda ortaya çıkan karında şişkinlik,karın ağrısı ve dışkılama düzeninde değişiklik şikayetleri mevcuttu.Hastanın özgeçmişinde ve soygeçmişinde özellik yoktu.
Fizik muayenesinde batın distandü olup defans ve rebound
olmayan hastanın rektal tuşesinde ampullanın boş olduğu
tespit edildi. Yapılan tetkiklerinde patoloji saptanmadı. Batın USG’de karaciğerde Grade 1 hepatosteatoz görüldü. Dış
merkezde yapılan gastroskopisinde antral gastrit ve hiatal
yetmezlik saptanan hastanın kolonoskopisi normal olarak
izlenmişti. Hastada kilo kaybı,erken doyma,ailede gastrointestinal kanser ve/veya inflamatuar barsak hastalığı
öyküsü,rektal kanama,yeni gelişen dışkılama düzeninde
değişiklik,anemi, sedimantasyon veya CRP yüksekliği gibi
gastrointestinal alarm semptomları olmaması, 3 aydan
338
uzun süredir şikayetlerinin devam etmesi,şikayetlerinin
defekasyon sonrası rahatlaması ve dışkılama düzeninde
değişiklik olması nedeniyle irritabl barsak sendromu olarak değerlendirilerek anti spazmolitik tedavi başlandı. 15
gün sonra kontrole çağırılan hastanın şikayetlerinde gerileme olması üzerine tedavinin üç aya tamamlanması planlandı.
SONUÇ: İBS, benign bir hastalık olmasına rağmen hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkilemesi,iş gücü kaybı ve
tedavi harcamaları nedeniyle ülke ekonomisini olumsuz
etkileyebilmektedir. İBS tedavisinde yararı kesin olarak
gösterilmiş bir tedaviyöntemi olmamakla beraber, tedavinin amacı semptomatik rahatlamanın sağlanması ve hastanın endişelerinin giderilmesidir. Hastalara İBS’nin kronik ve benign bir hastalık olduğu ve gazlı yiyecekler, süt ve
süt ürünleri, gluten içeren yiyeceklerle şiddetlenebileceği
açıklanmalıdır. Kabızlığı olan hastalarda laksatif ve selektif
serotonin geri alım inhibitörleri, ishali olan hastalarda antidiyareik ilaçlar, trisiklik antidepresanlar ve antispazmolitik tedaviler uygulanabilir.Biz bu vakada stresle şikayetlerinin arttığı İBS’li bir olguda gastrointestinal sistem alarm
semptomlarını vurgulamak istedik.İBS’li olgular öncelikle
aile hekimlerine başvurduğundan,benign bir hastalık olsa
da gastroenterolojik herhangi bir yakınmayla başvuran
hastalarda gastrointestinal sistem alarm semptomlarının
sorgulanması gerekmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 241
OLGU SUNUMU: PRETİBİAL ÖDEMLE BAŞVURAN
ÜLSERATİF KOLİT
TAMER SEÇKİN1, AYŞE KULAKCI GÜRBÜZ1, MEHMET AVCI1, MEHMET ALİ USTAOĞLU2,
MEHMET SARGIN1
1 KARTAL DR. LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 KARTAL DR. LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ, DAHİLİYE KLİNİĞİ
GİRİŞ: Albümin sentezinin bozulduğu karaciğer hastalıkları,ağır enfeksiyon hastalıkları,nefrotik sendrom,protein
kaybettiren enteropatiler,protein malabsorbsiyonları,malign tümörler,hipertiroidi,gebelik ve diyabetes insipitusun polidipsi dönemleri hipoalbüminemi etyolojisinde yer
almaktadırlar.Bu vakada pretibial ödem saptanan ve ileri
tetkikler sonucunda Ülseratif Kolit (ÜK) tanısı konan bir olguyu sunuyoruz.
OLGU: Dahiliye polikliniğimize son on gündür her iki bacakta ağrı ve şişlik şikayetiyle başvuran 21 yaşında bayan hastanın anamnezinde iki ay önce günde yaklaşık on defa olan
ve bir hafta içerinde kendiliğinden gerileyen kanlı mukuslu
ishali şikayeti olduğu saptandı.Fizik muayenesinde bilateral gode bırakan iki pozitif pretibial ödem dışında patoloji
saptanmadı.Yapılan tetkiklerinde HGB:7,8 MCV:84 Demir:46
TDBK:100 Albümin 1.5 gr/dl saptanması üzerine hasta hipoalbüminemi ön tanısı ile ileri tetkik amacıyla dahiliye servisine yatırıldı. Hasta öncelikle hipoalbümineminin ayırıcı
tanısı amacıyla kronik böbrek yetmezliği,nefrotik sendrom,
kronik karaciğer hastalıkları ve malnutrisyon açısından
değerlendirildi. Hastanın yapılan tetkiklerinde böbrek ve
karaciğer fonksiyon testleri normal saptanırken, 24 saatlik idrar tetkikinde proteinüri görülmedi. Dermatolojik kayıplar (Epidermolizis büllöza, geniş yanıklar vb.) açısından
herhangi bir cilt lezyonu yoktu. Hastanın hipoalbuminemiye
eşlik eden ishal öyküsü olduğundan protein kaybettiren en-
339
teropatileri değerlendirmek amacıyla yapılan kolonoskopik
incelemesinde pankolit tutulumlu ağır aktiviteli inflamatuar barsak hastalığı saptandı. Kolonoskopi esnasında yapılan biyopsi incelemesinde ise diffüz aktif kolit ,kript apsesi,
kriptit, kript distorsiyonu ve lamina propriada lenfoplazmositer hücre artışının ülseratif kolit ile uyumlu olduğu bildirildi. Hasta meselazin tablet 3x2, enoksaparin 0,4 cc 1x1
başlanarak 2 hafta sonra gastroenteroloji poliklinik kontrolüne gelmek üzere taburcu edildi.
SONUÇ:Ülseratif kolitte tedavi seçimi hastalığın tutulum
yerine ve aktivasyon durumuna göre değişmektedir. Hastalık aktivasyonu Truelove- Witts kriterlerine göre kanlı
veya kansız defekasyon sayısı, nabız, ateş, hemoglobin ve
sedimantasyon değerlerine göre remisyonda, hafif, orta,ağır şiddette hastalık olmak üzere üç sınıfa ayrılmaktadır.
Hafif –orta şiddette distal ve sol kolon tutulumlu hastalığın tedavisinde topikal 5- Amino Salisilik Asit (ASA) lavman
ile tedaviye başlanırken, yaygın tutulumlu hastalıkta oral
5 -ASA preparatları ile tedaviye başlanır. Yanıt alınamayan veya remisyonda iken aktive olan hastalarda tedaviye
steroid tedavisi eklenebilmekte ve Adalimumab,İnfliksimab gibi Anti-TNF ile tedaviye başlanabilmektedir. Birinci
basamağa periferik ödem şikayeti ile başvuran olgularda
ayrıntılı anamnez ve fizik muayene ile ayırıcı tanıdaki bütün
hastalıkların değerlendirilmesi sağlanabilir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 242
Birinci basamakta tanı alan bir mesane kanseri
olgusu
ESRA MELTEM KOÇ1, DUYGU AYHAN BAŞER2, ALİ MURAT KOÇ3, İLKNUR YAŞAR4, RABİA KAHVECİ2,
ADEM ÖZKARA2
1 MAMAK TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
2 ANKARA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 GAZİ ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ RADYOLOJİ KLİNİĞİ
4 YENİMAHALLE TOPLUM SAĞLIĞI MERKEZİ
Ürotelyal mesane kanseri (ÜMK), dünya çapında erkeklerde
7., kadınlarda 17. en sık görülen kanserdir. Tümörlerin çoğu
mesanenin kendisinden ortaya çıkarken, diğerleri üst idrar
yolu ve üretradan ortaya çıkar. ÜMK prevalans ve mortalitesi esas olarak ilk tümör evresi, tedavi başarısı ve diğer
mortalite nedenlerine bağlıdır. ÜMK neden olan genetik
yatkınlıklar ve dış etkenler gibi risk faktörleri vardır. Sigara
ÜMK için en önemli risk faktörüdür ve tümörlerin % 50 sinin
nedenidir. 59 yaşında erkek hasta son 3 aydır devam eden
ve bir keresinde kanlı idrarla seyreden pollaküri semptomları ile kliniğimizin polikliniğine başvurmuştur. Hastanın
hipertansiyon ve Vitamin B12 eksikliği de bulunmaktadır.
Hasta, 50 paket/yıl sigara içicisidir. Hastanın vital bulguları
ve genel muayenesi normaldi.rutin laboratuar testleri yapıldı. Hastanın uriner mikroskopik incelemesinde, üriner
ph’ı 7,5’a yükselmişti ve +3 eritrosit buulnmaktaydı. Diğer
340
tüm sonuçları normaldi. Üriner ultrasonuna bakılan hastanın mesane posterolateral duvarından lümene uzanan
18 mm çapında, hipervasküler kitleye saptandı. Takiben
istenen MR tetkikinde mesane duvarından uzanan heterojen projektil kitle saptandı. Bu sonuçlar ile hasta üroloji
polikliniğine konsulte edildi. Sistoskopi uygulanan hastanın
kitlesi tamamen çıkarıldı. Kitlenin patolojisi üroepitelyal
karsinoma in situ olarak değerlendirildi. Hastaya herhangi
bir medical tedavi uygulanmadı. 3 ay sonra kontrol sistoskopisi uygulanan hastada tumor kalıntısına rastlanmadı.
Orta sıklıkta yada ileri derecede sigara içicisi, pollaküri ve
hematüri tarifleyen erkek hastalarda üriner system malinitelerini dışlamanın ve bunu hastanın ilk başvuru noktası
olan birinci basamak hizmetlerinde tespit etmenin önemi
bu vaka ile bir kez daha vurgulanmak istenmiştir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 243
TEKRARLAYAN AFTÖZ STOMATİT
ELİF AYŞE EVREN1, PINAR ÇELİKER SAĞIROĞLU1, EMEL ALPTEKİN1, AHMET KESKİN2,
AYLİN BAYDAR ARTANTAŞ1, YUSUF ÜSTÜ2
1 ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
2 Yıldırım Beyazıt Üniversitesi
Tekrarlayan aftöz stomatit aralıklı olarak oral kavitede ortaya çıkan, keskin sınırlı, ağrılı, çoğunlukla kendiliğinden
iyileşebilen tek veya çok sayıdaki ülserler ile karakterize
ağız mukozası hastalığıdır. Predispozan olarak çocuklarda ailesel yatkınlık, travma, vitamin B12, ferritin, folat
eksiklikleri ve nutrisyonel faktörler daha ön plandayken,
erişkinlerde ise sigara kullanımı, mensturasyon dönemi,
stres faktörleri, travma ve immün yetersizlik gibi faktörler bulunabilmektedir. Birinci basamak sağlık kuruluşları,
bu ve benzeri ayrışmamış hasta grupları ile en sık karşılaşan yerlerdir. Hastalara genellikle semptomatik ve hastanın kaygısını azaltmaya yönelik tedavi verilir. Bu yaklaşım
aynı zamanda hastaların farklı merkezlere başvurusunu ve
gereksiz tetkikleri engelleyeceğinden sağlık harcamalarını da azaltır. 8 yaşında erkek hasta, sık tekrarlayan yılda
yaklaşık 6 kez oluşan oral aft şikayetiyle annesi tarafından
polikliniğimize getirildi. Ağzın farklı bölgelerinde farklı zamanlarda oluşan bir veya daha fazla sayıda olan oral ülser
şikayeti mevcuttu. Hikayesinden yaklaşık 5 yıldır bu şikayetle birçok merkeze başvurduğu öğrenildi. Ayrıcı tanı için
genital ülser, eklem ağrısı, bağırsak alışkanlığında değişme gibi semptomlar sorgulandı. 35 yaşındaki anneden normal doğum ile doğan, küvöz bakımı olmayan, aşılarının tam
olduğu öğrenilen ve herhangi bir alerjisi öyküsü ve kullandığı ilaç öyküsü olmayan hastanın soygeçmişinde de özellik
bulunmuyordu. Ailesde aft öyküsü bulunmamaktaydı. Fizik
341
muayenesinde genel durumu iyi, oral kavitede alt dudak iç
tarafında büyüğü yaklaşık 0,5x0,5cm büyüklüğünde olan 2
adet kenarları hiperemik, ortası ülsere lezyon mevcuttu.
Diğer sistem muayeneleri doğaldı. Ağırlık:40kg (90-97p)
boy:132cm (50p) olarak ölçüldü. Gelişimi yaşına göre normal olarak değerlendirilen hastanın ayırıcı tanısında sık
görülen sebeplerden anemi, enfeksiyon, vitamin B12, folat
eksikliği, Behçet hastalığı ve immün yetersizlik düşünülerek tam kan sayımı, geniş biyokimya, akut faz reaktanları,
vitamin B12, folat, C3, C4, IgA, IgE, IgG değerleri istendi.
Sonuçlar normal olarak değerlendirildi. Tedavide hastaya
oral hijyen açısından bilgilendirme yapıldı ve oral topikal
steroid başlandı. Tekrarlayan oral aftöz stomatitin kesin
etyolojisi bilinmemektedir. Tekrarlayan aftöz stomatit;
behçet hastalığı, herpes simpleks virus, pemfigus vulgaris, sistemik lupus eritematozis, çölyak ve crohn hastalığı
gibi tekrarlayan ağız içi ülser görülen hastalıklardan ayırt
edilmelidir. Tekrarlayan aftöz stomatitin kesin etyolojisi bilinmediği için genelde semptomatik tedavi verilir. Tedavide iyi oral hijyen sağlanmalıdır. Ağrıya yönelik benzidamin
hipoklorit içeren spreyler veya gargaralar kullanılabilir.
Aftöz stomatitin hastanın yaşam kalitesini etkilemesi ve
tekrarlayıcı olması kişide ve ailede endişe yaratabilir. Aile
hekimliğinin önemli avantajlarından biri olan “tekrarlayan
görüşmeler” ile bu tür hastaların yönetimi diğer branşlara
göre çok daha etkindir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 244
MİTRAL YETMEZLİK VE GEBELİK:OLGU SUNUMU
SELÇUK YILDIZ1, HATİCE SARAYDEMİR2, FATMA GÖKÇE TEZEL2, HACI AHMET KASAPKARA3,
TUNCER KILIÇ2, MEHMET UĞURLU2
1 ankara atatürk eğitim araştırma hastanesi
2 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
3 YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KARDİYOLOJİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: Bilinen kalp damar hastalığı olan her kadın, gebe
kalmadan önce risk değerlendirmesinden geçirilmeli ve
danışmanlık hizmeti alması önerilmektedir.Gebelik talebi
olmaması halinde Aile Hekimi tarafından Aile Planlaması
Danışmanlığı verilmelidir. Bu olgu ile önceden kalp kapak
hastalığı olduğu bilinen, riskli bir gebenin takibini sunmayı
amaçladık.
OLGU: 33 haftalık gebeliği olan(G6P5Y5) 34 yaşında kadın
hasta, nefes darlığı ve eforla ilişkisiz göğüs ağrısı şikayetleri ile kardiyoloji polikliniğine başvurdu.Romatizmal
mitral darlık nedeniyle 15 yıl önce mitral balon valvuloplasti uygulanan hastanın ilk muayenesinde TA:110/70,nb:88,oksijensiz saturasyonu %95 idi, oskültasyonda apikal
3/6 pansistolik üfürüm duyuldu,akciğer bilateral orta zon
ral+,ronküs-, bilateral pretibial(+++)gode bırakan ödem
saptandı.Diğer sistem muayeneleri doğaldı.Fonksiyonel
kapasite(New York Heart Association)3 olarak değerlendirildi.Ekokardiyografi(EKO)’de, ejeksiyon fraksiyonu:%65,
romatizmal mitral yetersizliği 3.derece, triküspid yetersizliği 3.derece,sPAB:70mm/Hg,aort yetersizliği eser derece idi.Elektrokardiyografi(EKG)’de sinüs taşikardisi vardı.
Hasta dekompanse kalp yetmezliği tanısıyla kompanzasyon amaçlı yatırıldı, maternal ve fetal mortalite ve morbidite riski anlatıldı.Diüretik tedavi ile hastanın pretibial
ödemleri, ralleri ve nefes darlığı geriledi.Kadın Hastalıkları konsültasyonunda fetus normal olarak değerlendirildi.Şikayetleri gerileyen ve hemodinamisi stabil hale gelen
hasta, kardiyolojik açıdan normal doğumun yüksek riskli
342
olduğu, en kısa zamanda sezeryanla doğum yapılması gerektiği önerileriyle taburcu edildi.
TARTIŞMA: Gebelik süresince artan sodyum ve su tutulmasına bağlı olarak plazma volümü artmakta, dolayısıyla
gebeliğin ilk trimesterinde kardiak output normalin %3040’ı kadar artmakta, mitral stenozlu hastalarda ise bu durum önemli hemodinamik değişikliklere neden olmaktadır.
Preload artışı ile artan pulmoner venöz konjesyon sonucu
da akciğer ödemi ortaya çıkmaktadır.Mitral stenozlu gebelerde anne ölümlerinin başlıca nedeni akut akciğer ödemidir.Bilinen kalp hastalığı olup gebe kalmayı planlayan
hastaların, fonksiyonel kapasitesi, muayene bulguları, istirahat EKG, EKO değerlendirilmesi önerilmektedir. Yine bu
nedenle ilaç kullanan kadınlarda, gebelik sırasında hangi
ilaçların, kesilmesi ve/veya değiştirilmesi gerektiği önceden belirlenmeli, gerekli ise başka tedavi seçeneklerin kullanılabilmesi için gebe kalınmadan önce bir risk değerlendirmesi yapılmalı ve tedavi gözden geçirilmelidir.Gebeliğin
ilerleyen evrelerinde hemodinamik sorunlar görülebileceği
açıklanmalı, hasta ve eşi ile izlem planı tartışılmalıdır.
SONUÇ: Aile Hekimliğinin çekirdek yeterliliklerinden bireysel,bütüncül,kapsamlı ve süreklilik ilkeleri gereği olarak,kronik ve uzun dönem prognozu kötü olan hastalıklarda,
üreme dönemindeki eşlere gebelik konusunda danışmanlık
vermeli, gebelik durumunda anne ve bebeğin problemleri
multidisipliner bir yaklaşımla çözümlenmelidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 245
NOVALGİN ALLERJİSİ OLAN ÇOCUKTA İLAÇ REAKSİYONU
GÖZDE NİZAMOĞLU, EZGİ KAÇAR, REYHAN ÜSTÜNDAĞ, SEÇİL ARICA, VEFİK ARICA
OKMEYDANI EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
ŞİKAYET: Gözde, dudakta, ellerde belirgin olmak üzere tüm
vücutta yaygın şişlik,kızarıklık
kapaklarında ve dudaklarda belirgin olmak üzere yaygın
ödem; tüm vücutta yaygın ürtikeryal döküntü mevcuttu.
HİKAYE: Başvurusundan yaklaşık 6 saat önce ağrı şikayetiyle 1 adet novalgin tablet içen ,ardından dudaklarında, göz
kapaklarında ödem ve tüm vücutta yaygın döküntü gelişen
hasta çocuk acil polikliniğimize başvurdu. Ürtiker/anjioödem ön tanısıyla müşahadeye alındı.
LABORATUAR: WBC:8.73 RBC: 4.73 HB:13 HCT:40.2 MCV:85
FİZİK MUAYENE: Genel durumu iyi olan hastanın yapılan
fizik muayenesinde orofarenks minimal hiperemikti, uvulada ödem görülmedi.Solunum sesleri doğal olan hastanın
kardiyovasküler sistem muayenesinde s1-s2 ritmik ve doğaldı,ek ses ve üfürüm yoktu.Batın muayenesinde özellik
görülmeyen hastanın , nörolojik muayenesi de doğaldı.Göz
343
PLT:153000 %NEU:79.5 %LENF:14.2 CRP:78.78 GLUKOZ:119
ÜRE:19 KREATİNİN:0.66 AST:29 ALT:23 CA:8.7 K:4.33
NA:136 CL:102.5 APTT:25.89 INR:1.09 PT:13.12
KLİNİK SEYİR/TEDAVİ: Damar yolu açılarak müşahadeye
alınan hastaya 500cc %0.9 NaCl yükleme sonrası, 150cc /h
1/3 izomiks iv infüzyon sıvı verildi. 2*1 ampul ulcuran iv yapılan hastanın ödemini azaltmak amacıyla adrenalin nebul
inhaler yolla verildi. Takiplerinde ödemi gerileyen, ürtikeryal döküntüsü azalan hasta ilaç reaksiyonu hakkında bilgilendirilerek önerilerle taburcu edildi.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 246
Akut Miyokard Enfarktüsü: Bir Olgu Sunumu
AYŞE SARIOĞLU, SEHER MERCAN, SELMA PEKGÖR, FATMA SELEK DEMİREL, HAYRİYE ŞENTÜRK
KONYA EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
GİRİŞ:Miyokard enfarktüsü dünyada ve ülkemizde görülen
ani ölümlerin en sık sebeplerinden biridir. Koroner arterlerin tıkanması ile miyokard hücrelerinin nekrozu sonucu
gelişir. MI olgularının yaklaşık %10’unda ağrı yoktur.Yaşlı ve
diabetik hastalarda ilk bulgu olarak ağrı yerine hipotansiyon, senkop, hazımsızlık,yorgunluk olabilir.Bu olgumuzda
sadece senkopla başvuran ve akut miyokard enfarktüsü
tanısı koyulan bir vaka sunulmaktadır.
OLGU SUNUMU: 56 yaşında erkek hasta senkop ile başvurdu. Tip 2 diabetes mellitus tanısıyla takipli hasta 1 hafta
önce senkop geçirmiş. Hasta herhangi bir sağlık kurumuna başvurmamış. 2. kez senkop geçirmesi üzerine aynı gün
aile hekimine başvurmuş. Aile sağlığı merkezinde hastanın
kan şekeri ve tansiyonu ölçülmüş normal olarak değerlendirilmiş. Çekilen EKG’de patolojik Q dalgaları olması üzerine hastanemize sevk edilmiş.Hastanın yapılan fizik muayenesinde vital bulguları ve diğer sistem muayeneleri normal
idi. Özgeçmişinde tip 2 diabetes mellitus nedeniyle 8 yıldır
insülin kullanma hikayesi vardı. Hasta geldiğinde çekilen
344
EKGsinde D2, D3 ve AVF’de QS(+) idi.Laboratuvarında Troponin: 5.5 HbA1C:9.5 idi.Hasta İnferior miyokard enfarktüsü tanısıyla koroner anjiyografiye alındı. LCA %100 tıkalı,
LDA bifurkasyonda %98 lezyon vardı. 1. seansta RCA’ya PTCA+Stent koyuldu. 2. seansta LAD bifurkasyondaki lezyona
2 adet stent koyuldu. Komplikasyon gelişmedi. Medikal tedavi planlanarak taburcu edildi.
TARTIŞMA:Miyokard enfarktüsünde tanı kriterleri olarak
tipik göğüs ağrısı olması ,ardarda çekilen EKGde tipik değişikliklerin olması ve kardiyak enzimlerde yükselme kullanılabilir. MI olgularının yaklaşık %10’unda ağrı yoktur. Yaşlı
ve diabetik hastalarda ilk bulgu olarak ağrı yerine hipotansiyon senkop hazımsızlık yorgunluk olabilir. Bize başvuran
hastada tipik klinik olmayıp nadir bir semptom olan senkopla gelmesine rağmen ayrıntılı anamnez , fizik muayene
ile birlikte miyokard enfarktüsünden şüphelenilip EKG çekilmiştir. Aile hekimliği düşük prevelans hekimliği olduğu
için atipik semptomlarla gelen hastalarda bile ayırıcı tanı
yapmak için bütüncül ve şüpheci yaklaşmak gerekir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 247
Üst gastrointestinal kanamaya sebep olan mide
gastrointestinal stromal tümörü. Olgu sunumu
OSMAN ÇAĞRI KÖKER1, FATİH BAŞAK2, SİBEL SERİN3, SEMA UÇAK BASAT3
1 ÜMRANİYE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
2 ÜMRANİYE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ GENEL CERRAHİ KLİNİĞİ
3 ÜMRANİYE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ DAHİLİYE KLİNİĞİ
GİRİŞ: Gastrointestinal stromal tümörler (GİST), gastrointestinal kanalın en çok görülen mezenkimal tümörleridir. En
sık mide kaynaklıdır ve tüm malignensilerin %1’ ini oluşturur. İki santimetre ve daha küçük GİST’ ler genellikle asemptomatiktir ve başka bir sebep yüzünden yapılan cerrahi, radyoloji veya endoskopi esnasında tesadüfen tespit edilirler.
Semptomatik olanlar yerleşim yerlerine göre, karın ağrısı,
gastrointestinal kanama, anemi, karında kitle, dispeptik yakınmalar ve disfaji gibi şikayetlere neden olurlar. Bu çalışmada amacımız, gastrointestinal kanamaya yol açan, mide
kaynaklı GİST olgusunu literatür eşliğinde tartışmaktır.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Üst gastrointestinal sistem kanamalarının en sık sebebi peptik ülser kanamalarıdır.Bunun dışında Mallory-Weiss yırtığı, gastrik erozyonlar ve ösofagus
varisi de sık kanama sebeplerindendir. Aktif sigara kullanımı, yağda kızartılmış yemekleri sık tüketme, acı baharat
kullanımı, kahve ve asitli içecek tüketimi, NSAİD kullanımı,
geçirilmiş üst gastrointestinal kanama, ağır stres durumları da üst gastrointestinal kanama sıklığını arttırmaktadır.
Daha nadir sebepler arasında üst gis maligniteleri karşımıza çıkmaktadır. Sonuç olarak üs gis kanama sebepleri
arasında mide gastrointestinal stromal tümörleri nadir görülse de akılda tutulmalıdır.
OLGU: 37 yaşında bayan hasta acil servise gaita renginde
siyahlaşma şikayetiyle başvurdu. Özellikle yemekten sonra
karın ağrısı, kusma ve ishalinin olduğu öğrenildi. Muayenede rektal tuşede melena olması üzerine hasta üst GİS
kanama ön tanısı ile acil endoskopiye alındı. Endoskopide
mide mukozası hematinle kaplıydı. Kardiyada 3 cm boyutlu
submukozal lezyon ve üzerinde erozyon görüldü (Resim 1).
Kanama kaynağı olarak bu bölge düşünüldü. Hasta yatırılarak tedavi altına alındı. Oral alımı kapatılarak proton pompa
inhibitör infüzyonu başlandı ve hidrasyonu sağlandı. Takiplerinde hemoglobin değerlerinin düşmesi üzerine toplam
3 ünite eritrosit süspansiyonu ile kan replasmanı yapıldı.
Hemodinamik stabilite sağlanan hastaya ileri tetkik yapıldı.
Batın tomografisinde, midede yağ doku invazyonu olmayan
yaklaşık 5 cm çapında polipoid kitle saptandı, lenfadenopati
saptanmadı (Resim 2). Genel cerrahi tarafından operasyon
önerildi ve hastaya elektif şartlarda subtotal gastrektomi ameliyatı yapıldı. Patolojik değerlendirilmede ktitlenin
GİST olduğu görüldü. Tümör çapı 5.3 cm, mitoz indeksi 2/50
BBA olarak ölçüldü. Mikroskobik olarak kanama görüldü.
İmmünohistokimyasal olarak c-kit(+) %100, CD34(+) %100
olduğu görüldü. Hasta onkoloji kliniği tarafından takip edilmek üzere taburcu edildi.
345
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
346
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 248
DERMOGRAFİZM OLGU SUNUMU
MUHAMMED HARUN ÜNAL1, SEVİM ÖĞÜLMÜŞ2, SEVDA AZİMETLİ3, AHMET KESKİN1, YUSUF ÜSTÜ1
1 ANKARA YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BILIM DALI
2 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 ANKARA DR SAMİ ULUS KADIN DOĞUM,ÇOCUK SAĞLIĞI VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
GİRİŞ: Birinci basamak pratiğimizde karşılaşabileceğimiz
ürtiker çeşitlerinden biri olan dermografizmin tanı ve tedavisi ile ilgili bilgi vermek amacıyla bu olguyu sunmak istedik.
OLGU: 9 yaşında erkek hasta 6 ay önce başlayan hemen hemen
hergün travmayla veya dokunmakla vücudunun her tarafında
olabilen hafif kızarık ve kabarık lezyonlar nedeniyle babası
eşliğinde polikliniğimize başvurdu. Hastanın vital bulguları
stabil olup boy:132 cm(50p) kilo:28 kg(50p) idi. Diğer sistem
muayeneleri doğaldı. Özgeçmiş sorgulamasında babasında
allerjik astımın mevcut olduğu öğrenildi. Döküntülerle ilişkili
olabilecek gıda alerjisi veya ilaç kullanım öyküsü olmadığı öğrenildi. Hastanın koluna adını kalem ile çizerek yazdığımızda
4 dk sonra kabarık ve kızarık bir şekilde belirginleşti. Labaratuvar incelemesinde tam kan sayımı normaldi. Periferik kan
yaymasında eozinofili yoktu. Dışkıda parazit, amip ve giardia
antijenleri negatifti. İdrar incelemesi, karaciğer, böbrek ve tiroid fonksiyon testleri, serum elektrolitleri, kan şekeri düzeyi,
eritrosit sedimentasyon hızı, C-reaktif protein, C3, C4, kantitatif immün globülin, IgE, serum vitamin B12 ve folat düzeyleri
normal olarak saptandı. Hastaya dermografizm tanısı konularak antihistaminik tedavisi verildi.
da görülme sıklığı %2-5’tir. Dermografik ürtikeri olan olgularda tanıyı doğrulamak için de dermografızm testi yapılmalı,
fokal infeksiyon varlığı, diabet ve tiroid hastalıkları açısından
değerlendirilmelidir. Dermografizm testi için künt bir obje ile
hastanın sırtı çizilir. Dakikalar içinde kaşıntı,eritem ve 2 mm
den kalın çizgisel kızarıklık oluşması testin pozitif olduğu anlamına gelir. Dermografizm için genellikle tedavi gerekmemektedir. Semptomatik dermografizmli olgularda derinin
nemlendirilmesi ve antihistaminik ajan kullanılması önerilir.
Hidroksizin en etkili antihistaminik ajandır.
SONUÇ: Ürtiker, vücudun çeşitli yerlerinde belli bir bölgede
ya da yaygın olabilir. Farklı şekil ve boyutlarda, pembe kırmızı renkte, maküler eritem şeklinde veya papül şeklinde
olabilen, yanma batma ve kaşıntılarla seyreden kabartılarla karakterize lezyonlardır.Ürtikerin yaşam boyu prevalansı
%25’tir. Fiziksel ürtiker çeşitlerinden olan dermografizm,
sert bir obje ile çizilen deride lineer ürtiker papüllerinin gelişmesi durumudur. Bu ürtiker papülleri birkaç dakikada oluşup genellikle 30 dakika içinde kendiliğinden geçer. Döküntü
ile birlikte kaşıntı da olduğunda semptomatik dermografizm
denir. Dermografizm genellikle fiziksel bir uyaran sonucu ortaya çıkan fiziksel ürtikerin en sık görülen şekli olup toplum-
347
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 249
NADİR BİR VAKA BİLDİRİMİ: DEFERASİROKS
KULLANIMINA BAĞLI KARACİĞER YETMEZLİĞİ
PINAR KELEŞ1, SELDA ÇELİK1, HANİFE ÇETİNKAYA2, SABAH TÜZÜN1, MEHMET ALİ USTAOĞLU2,
MEHMET SARGIN1
1 Kartal Dr Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
2 KARTAL DR LÜTFİ KIRDAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ İÇ HASTALIKLARI KLİNİĞİ
GİRİŞ: Akut karaciğer yetmezliği bilinen herhangi bir karaciğer hastalığı olmayan bireylerde ani başlangıçlı hiperbilirubinemi, hepatik ensefalopati ve koagülopati ile karakterize yüksek morbidite ve mortalite ile seyreden klinik bir
sendromdur. Virüsler ve ilaçlar etyolojik faktörlerin büyük
bir kısmını oluştururken, %19 oranında hastalarda herhangi bir neden saptanamamaktır. Hastalar asemptomatik,
anormal karaciğer fonksiyon testi sonucu ile karşımıza
gelebileceği gibi fulminan karaciğer yetmezliği tablosu ile
de gelebilirler. Deferasiroks; Talasemi major, orak hücreli
anemi, miyelodisplastik sendrom gibi hastalıklarda kronik
transfüzyona bağlı aşırı demir yükünü azaltmak için kullanılan demir şelatörüdür. Litaratürde deferasiroksla tedavi
edilen hastalarda kimi zaman ölümcül olabilen karaciğer
yetmezliği vakaları bildirilmiştir.
OLGU: Marmara Üniversitesi Hematoloji bölümünde dört
yıl önce Myelodisplastik sendromu tanısı alan ve Deferasiroks dışında ilaç kullanımı olmayan 66 yaşında kadın
hasta son iki gündür başlayan sarılık, bilinç bulanıklığı ve
çevreye ilgide azalma şikayetleriyle acil dahiliye polikliniğimize başvurdu. Genel durumu kötü olan hastanın fizik muayenesinde cildinde sarılık ve skleralarında ikter saptandı. Batında asit mevcuttu ve Traube alanı açıktı. Karaciğer
ve dalak ele gelmiyordu. Defans ve rebaund yoktu. Grade
1-2 ensefalopati mevcuttu. Başvuru sırasında yapılan tetkiklerde total bilirubin:5.1mg/dl direk bilirubin:2.87mg/dl
348
ast:120U/L alt:97U/L ggt:48U/L albumin:2.6g/dl protrombin zamanı:19.6sn INR:1.64, demir:181ug/dl ferritin:294
olarak saptanması üzerine dahiliye servisine kabul edildi.
Yapılan batın ultrasonografisi ve tomografisi normal olarak
değerlendirilen hastaya yapılan doppler ultrasonografide
hepatik venlerin açık olduğu görüldü. Hepatosellüler hasara sebep olabilecek diğer nedenler (metabolik, enfeksiyöz,
otoimmun v.b ) ekarte edildikten sonra deferasiroksa bağlı karaciğer yetmezliği düşünülerek deferasiroks tedavisi
kesildi. Hepatosellüler yetmezliğe yönelik destek tedavisi
başlandı. İlaç kesilmesinin 7.gününde yapılan tetkiklerinde total bilirubin:1.85mg/dl direk bilirubin:0.72mg/dl
AST:30U/L ALT:33U/L GGT:29U/L albumin:2.9g/dl protrombin zamanı:14.4sn INR:1.14 olarak saptandı. Hepatik ensefalopati tablosu düzelen ve asidi gerileyen hasta 15 gün
sonra dahiliye poliklinik kontrol önerilerek taburcu edildi.
SONUÇ: Yapılan çalışmalarda deferasiroks kullanan hastalarla ALT düzeyinin 5 kat artış sıklığı %6, 10 kat artış
sıklığı ise %2 olarak saptanmıştır. Deferasiroks bağlı hepatik yetmezlikte ilaç sonlandırılır ve karaciğer fonksiyon
testleri normale gelince tekrar düşük dozdan tedaviye başlanır. Deferasiroks kullanan hastalarda ilaç başlandıktan
sonra ayda bir karaciğer fonksiyon testlerinin izlenmesi ve
bozukluk saptanması durumunda ilacın kesilerek hastanın
uygun bir merkezde tedavi ve takibe yönlendirilmesi gerekmektedir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 250
EL AYAK AĞIZ HASTALIĞI:OLGU SUNUM
MUHAMMED HARUN ÜNAL1, SEVİM ÖĞÜLMÜŞ2, SEVDA AZİMETLİ3, AHMET KESKİN4, MEHMET
UĞURLU4
1 ANKARA YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BILIM DALI
2 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ AILE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 DR SAMİ ULUS KADIN DOĞUM, ÇOCUK SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
4 ANKARA YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANA BİLİM DALI
GİRİŞ: El-ayak-ağız hastalığı enterovirus ailesinin deri ve
mukozada lezyonlar oluşturduğu, çoğunlukla komplikasyonsuz seyreden sistemik bir infeksiyonudur. Aile hekimleri olarak birinci basamakta da karşılaşabileceğimiz, daha
çok çocuklarda görülen ve lezyonların yaygın olması sebebiyle ebeveynleri paniklendiren bu hastalığın takip ve tedavisi hakkında bilgi sahibi olarak danışmanlıkta bulunmanın
önemini vurgulamak için bu vakayı sunmak istedik.
OLGU: 7 yaşında erkek hasta 1 hafta önce başlayan ateş,
boğaz ağrısı ve sağ elde tek nokta halinde başlayıp her iki
el ve ayak tabanlarına yayılan kızarıklık şikayetiyle babası
eşliğinde polikliniğimize başvurdu. Hastanın yapılan fizik
muayenesinde ateş:37,5°C nabız:75/dk TA:110/70mmHg
olarak ölçüldü. Hastanın boy:125cm(75p) kilo:25kg(50-75P)
idi. Hastanın orofarinks bakısında uvulanın üst kısmında
eritemli veziküler lezyonlar görüldü. Her iki el özellikle baş
parmak hizasında olan veziküller döküntüler ve her iki ayak
tabanında çok sayıda papüler döküntüler mevcuttu. Diğer
sistem muayeneleri doğaldı. Hastada el-ayak-ağız hastalığı tanısı konularak hasta yakınına hastalık hakkında bilgi
verildi. Hastalığın viral bir enfeksiyondan kaynaklandığı,
döküntülerin 7-10 gün içerisinde kendiliğinden geçeceği
anlatıldı. Evde ateş takibi yapması ve ateşi 38°C’nin üzerinde ölçüldüğünde hastaya parasetamol verilerek ateşinin
düşürülmesi önerildi. Hastanın gebelerle yakın temastan
kaçınması konusunda uyarıldı.
başlayan, ellerde, ayaklarda ve oral mukozada veziküllerle
karakterize iyi seyirli bir hastalıktır. Döküntüler genellikle
7-10 gün içinde kendiliğinden iyileşir. Bazı hastalarda gerekirse semptomatik tedavi verilebilir. Döküntüler başladıktan sonra 1 hafta süresince bulaştırıcılık oranı çok yüksektir. Gebelere özellikle ilk trimestrda bulaş olduğunda
spontan abortus veya gelişme geriliği ile sonuçlanma riski
oldukça fazladır. Bu nedenle aile hekimleri olarak el-ayak-ağız hastalığı tanısı koyduğumuz kişilerin gebelerden
uzak durması, onlarla yakın temastan kaçınması konusunda uyarılarda bulunmak koruyucu hekimlik kimliğimizin
gereğidir. El-ayak –ağız hastalığı genellikle iyi seyirli olsa
da nadiren ensefalit, menenjit, kardit, pulmoner ödem gibi
komplikasyonlar gelişebilmektedir. Bu nedenle döküntüye
eşlik eden yüksek ateş, kusma, bilinç bulanıklığı, solunum
güçlüğü, taşikardi, bradikardi gibi bulgular saptandığında
komplikasyon varlığı açısından değerlendirilmeli, gerekirse diğer bölümlerle koordinasyon sağlanmalıdır.
TARTIŞMA: El-ayak-ağız hastalığı, mevsimsel olarak epidemilerle yayılır. Sıklıkla çocukları etkiler. Nazal veya oral
sekresyonlar, fekal materyal ve damlacık yolu ile yayılım
gösteren viral bir infeksiyon hastalığıdır. Hastalık etkenleri en sık Coxsackievirus A10(CA10), CA16 ve Enterovirüs
71(EV71)’dir. 2-10 yaş arasındaki çocuklarda görülen, sıklıkla ateş, halsizlik, iştahsızlık ve boğaz ağrısı şikayetleri ile
349
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
350
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 251
OMUZ AĞRISI ŞİKAYETİNDEN SPONTAN PNÖMOTORAKS
TANISINA
PINAR KELEŞ, SELDA ÇELİK, SABAH TÜZÜN, MEHMET SARGIN
Kartal Dr Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
GİRİŞ: Spontan pnömotoraks (SP) travmatik veya iyatrojenik müdahale olmaksızın kendiliğinden plevral mesafede
hava toplanmasıdır. Primer ve sekonder olarak ikiye ayrılır. Ek bir akciğer hastalığı olmaksızın akciğer apeksindeki
subplevral bleblerin perforasyonu ile oluşan pnömotoraks
primer spontan pnömotoraks (PSP), akciğerdeki altta yatan bir hastalığa bağlı gelişen pnömotoraks ise sekonder
spontan pnömotoraks olarak adlandırılır. PSP insidansı
yaklaşık olarak yılda 9/100.000 dir. Primer pnömotoraks,
en sık uzun, ince yapılı, sigara içeren 20 ila 40 yaş arası
erkeklerde görülür. Hastaların çok büyük bir kısmı göğüs
ağrısı veya nefes darlığı şikayeti ile hekime ya da acil polikliniğine başvurur. Bu olguda tipik şikayeti olmayan spontan
pnömotoraks vakasını sunmaktayız.
OLGU: Acil Aile Hekimliği Polikliniğine ani başlayan sağ
omuz ağrısı şikayetiyle başvuran 29 yaşında erkek hastanın
nefes darlığı ve göğüs ağrısı şikayeti yoktu. Anamnezinde
herhangi bir travma öyküsü olmayan hastanın özgeçmişinde 20 paket/yıl sigara içme öyküsü vardı. Soygeçmişinde
özellik yoktu. Hastanın genel durum iyi, şuur açık, oryan-
351
te ve koopere tansiyon arteryel 120/80mmHg, nabız: 86/
dk, solunum sayısı: 16/dk, periferik oksijen saturasyonu:
%96 idi. EKG’si normal sinüs ritmindeydi. Solunum sistemi
muayenesinde sağ hemitoraks sola göre solunuma daha
az katılıyordu. Vokal fremitus sağda azalmıştı. Perküsyonda sağda hipersonorite vardı. Sağda solunum sesleri sola
göre azdı. Ral veya ronküs duyulmadı. Hastanın diğer sistem muayenelerinde patoloji saptanmadı. Çekilen akciğer
grafisinde sağda pnömotoraks görüldü. Hastaya nazal oksijen verilmeye başlandı ve tüp torakostomi uygulanmak
üzere Göğüs Cerrahi hastalıklarına yönlendirildi.
SONUÇ: Pnömotoraks birinci basamak hekimlikte en sık
karşılaşılan göğüs cerrahisi acilidir. Tanıda esas olan radyolojik değerlendirmenin erken ve doğru olarak yapılması
olası ölümcül komplikasyonları önlemesi yönünden büyük
önem taşır. Bu olgumuzda da tipik şikayetleri olmasa da
özellikle sigara içen, genç erkeklerde spontan pnömotoraksın akılda tutulması gerektiği ve fizik muayenenin tanısal değerlendirmede ne kadar önemli olduğunu vurgulamak istedik.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 252
ANEMİ ARDINA GİZLENMİŞ İDİYOPATİK REAKTİF
HİPOGLİSEMİ OLGU SUNUMU
ZEHRA AKTÜRK OĞULLUK, MUSTAFA OĞULLUK, İSMAİL ARSLAN
T.C. SAĞLIK BAKANLIĞI ANKARA EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ A.B.D
GİRİŞ: Reaktif hipoglisemi, basit karbonhidrat içeren bir
beslenmeden 2-5 saat sonra ortaya çıkan kan şekerinin
50mg/dl’nin altında olması durumudur. Bu esnada çarpıntı,
terleme, yorgunluk , anksiyete, açlık, tremor gibi adrenerjik
belirtiler ve baş ağrısı, konfüzyon, amnezi, letarji, epileptik nöbetler gibi nöroglikopenik belirtiler ortaya çıkabilir.
Bu nedenle bu durum semptomlar açısından kardiyolojik,
nörolojik, psikiyatrik ve hematolojik hastalıklarla karışabilir veya vakamızda olduğu gibi bu hastalıkların ardına gizlenebilir. Günümüzde rafine karbonhidratlı yiyecek ve içeceklerin fazla miktarda tüketilmesi reaktif hipogliseminin
güncelliğini artırmıştır.
OLGU: 31 yaşında bayan hasta 3 yıldır olan ve giderek artan halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi ve çarpıntı şikayeti
ile başvurdu. Aynı şikayetlerle ara ara acil servise başvurduğu ve burada kansızlık saptanması üzerine demir ve B12
takviyeleri başlandığı, ilaçları düzenli kullanmadığı öğrenildi. FM ; Hasta halsiz görünümde, BMI: 22 , vitalleri stabil,
konjunktivalar soluk, 2/6 pansistolik üfürüm(+) diğer sistemlerin muayenesi normaldi. Laboratuvar; Hb: 9.4 g/dL,
HCT:%30, MCV: 63 fL, Demir: 13 µg/dL, FE. Sat:%2.9, TDBK:
451 µg/dL, FERR< 0,5 ng/mL, Vit.B12: 187pg/mL AKŞ: 88
mg/dL , HbA1C: %5.4, LDL: 54 mg/dL. Hasta ileri tetkik ve
tedavi amaçlı yatırıldı. İV demir ve parenteral B12 tedavisi
başlandı. Takibinde şikayetleri bir miktar gerileyen hastanın serviste uykuya meyilli olması üzerine bakılan anlık
kan şekerinin: 43 mg/dL gelmesi üzerine hastaya İV deks-
352
troz başlandı ve şikayetlerinin düzeldiği görüldü. Hasta KŞ
takibine alındı, postprandiyal 4-6. saatlerde ciddi hipoglisemilerinin olduğu görüldü. İki saatlik OGTT'si normaldi.
Hastaya DEA etyolojisi ve İnsülinoma ön tanılarıyla yapılan
tüm tetkiklerin normal gelmesi, Mixed meal testinde 5.saatte ciddi hipogliseminin olduğu görülmesi üzerine İdiyopatik Reaktif Hipoglisemi tanısı konuldu. Diyeti düzenlenen
hastanın şikayetleri geriledi.
TARTIŞMA: Halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi ve çarpıntı
şikayetleri hekimlerin sık karşılaştığı semptomlar olup genellikle anemi düşünülmekte ve laboratuvar sonuçlarına
göre tedavisi düzenlenmektedir. Yatırarak tedavi ettiğimiz
hastamızın tedavisi sırasında hipoglisemilerle karşılaşınca
tanımızın eksik olduğu görülmüştür. Anamnez derinleştirildiğinde ek olarak terleme, titreme, bulantı, bayılır gibi
olma ve açlık krizi şikayetlerinin de gün içinde ara ara olduğu, yemek yediğinde bu şikayetlerinin bir süreliğine düzeldiği öğrenilmiştir. Oysa ki hastamızın poliklinikte bakılan
tek seferlik AKŞ’i normal gelmişti. Bu durum bize detaylı
anamnezin önemini vurgulamakla birlikte semptomatik
dönemdeki kan şekeri ölçümlerinin anlamlı olacağını göstermiştir. Bu tip hastalarda reaktif hipogliseminin akılda
tutulması ve ayırıcı tanıda irdelenmesinde fayda olduğunu
düşünmekteyiz.
ANAHTAR KELİMELER: Anemi, Reaktif Hipoglisemi, Anamnez
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 253
OLGU: TİP 2 DİYABETİK OBEZ HASTADA EKSENATİDE
KULLANIMI
BERFU ÇINKIT DOĞAN, TÜLAY KARABAYRAKTAR, ŞULE TEMİZKAN, AYŞENUR ÖZDERYA,
KADRİYE AYDIN TEZCAN, MEHMET SARGIN
Dr.lütfi kırdar kartal eğitim ve araştırma hastanesi
GİRİŞ: Günümüzde, diyabetes mellitus (DM) önemli bir sağlık sorunu oluşturmaktadır. Buna bağlı olarak tüm dünyada, DM’un erken tanı ve etkin tedavisine her geçen gün
daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Obezitenin de DM gelişimini kolaylaştırıcı ve tedavisini zorlaştırıcı bir faktör olduğu bilinmektedir. Biz bu vakamızda bir GLP-1 agonisti olan
eksenatide ile kilo veren ve diyabet regülasyonu sağlanan
hastamızı tartışacağız.
OLGU SUNUMU: 40 yaşında, 8 yıldır tip 2 diyabeti olan ve diyabet başlangıcından itibaren hazır karışım insülin (insülin
aspart + protamin) kullanan bayan hasta diyabet tedavisinin
düzenlenmesi amacıyla hastanemiz diyabet polikliniğine
başvurdu. Hastanın beslenme önerilerine yeterince uymadığı, egzersiz yapmadığı öğrenildi. Yapılan fizik muayenesinde santral obezite ve insülin uyguladığı bölgelerde 2 cm
den küçük ekimozlar dışında patolojik bulgu saptanmadı.
Boy: 160 cm; kilo: 90 kg, beden kitle indeksi (BKİ) : 35,12
kg/m2 olarak saptandı. Yapılan kan tetkiklerinde AKŞ: 176;
TKŞ: 269; HbA1c: 9,2; c-peptid: 2,46; ALT: 21; AST: 14; crea:
0,46 olarak saptandı. İnsülin aspart+protamin tedavisini 0,6
ü/kg/gün dozundan sabah: 34 ü, akşam:20 ü olarak uyguladığı ve 1000 mg metformin tableti düzensiz olarak kullandığı öğrenildi. Hastanın evde kan şekeri ölçümlerinde açlık ve
tokluk şekerlerinin 200 mg/dl’nin üzerinde olduğu görüldü.
353
Hastanın kilo vermesi gerektiği hastaya anlatıldı. Hastaya
beslenme ve egzersiz önerilerinin yanında bir ay 5 mcg eksenatide 2*1 başlandı ve insülin dozu 0,4 ü/kg/gün’e düşüldü, metformin 1000 mg 2*1 önerildi. 2 hafta sonraki kontrolde hastanın insülin dozunu 0,1 ü/kg/gün’ e düşürdüğü
görüldü. Hipoglisemik semptomları olan hastanın insülini
kesilerek eksenatide 10 mcg 2*1 e çıkıldı. 3 ay sonraki kontrolde AKŞ: 130; HbA1c: 6 saptanan hastanın, 20 kilo verdiği görüldü. Hipoglisemik semptomlar tariflemesi üzerine,
eksenatide tedavisi sonlandırılarak yaşam değişiklikleri ile
birlikte metformin 1000 mg tablet tedavisine 2*1 dozunda
devam etmesi uygun görüldü.
TARTIŞMA: Obezitenin DM tedavisini zorlaştırıcı etkisi ile
birlikte insülin kullanan hastalarda ilk vücut ağırlığına göre
belirgin bir ağırlık artışının gözlenmesi, bizi özellikle obez
hastalarda diğer antihiperglisemik ilaçlar ve insülinin aksine, ortalama 2-4 kg kilo kaybı sağlayan tokluk glisemisini
düşürmede daha etkili olan GLP-1 analoğu tedavisine yönlendirmiştir. Hastanın kilosu ve endojen insülin rezervi de
göz önünde bulundurularak başlanan eksenatide, hastanın
kilo vermesini ve insülin tedavisini bırakabilmesini sağlamıştır. Kilo veren ve diyabeti regüle olan hastamızın böylelikle yaşam kalitesi de artmıştır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 254
MASKELENMİŞ BİR TİNEA FORMU:TİNEA İNKOGNİTO
SAMET ÖKTEM1, SELEN YILMAZER1, ŞİRİN PEKCAN YAŞAR2, ZEYNEP TUZCULAR VURAL1,
IŞIK GÖNENÇ1, REFİK DEMİRTUNÇ3
1 İSTANBUL HAYDARPAŞA NUMUNE E.A.H, AİLE HEKİMLİĞİ
2 İSTANBUL HAYDARPAŞA NUMUNE E.A.H, DERMATOLOJİ
3 İSTANBUL HAYDARPAŞA NUMUNE E.A.H, İÇ HASTALIKLARI
GİRİŞ VE AMAÇ: Tinea inkognito(Tİ),dermatofitlerin yaptığı
yüzeyel mantar infeksiyonlarında yerel kortikosteroid (KS)
uygulamalarıyla oluşan klinik görünümün değişmesidir.
En sık rastlanan mikroorganizma Trichophyton rubrum
olup, T.mentagrophytes var. Mentagrophytes,T.violaceum,Microsporum audouinii, M.Gypseum, M.ferrugineum ve
M.canis gibi dermatofitlerle de meydana gelebilmektedir.
Genellikle yüzeyde bulunan mantarlar travma sonrasında
derin yerleşebilirler ve bir mantar folikülitinin gelişmesine
yol açabilirler. Biz burada Tİ tanısı konulan hastayı sunmayı
amaçladık.
OLGU: Olgumuz R.K. 83 yaşında,erkek hasta idi;bilinen 50
yıldır hipertansiyon tanılı hasta, 2 yıldır ellerde daha belirgin keskin eritemli papül ve nodüller ile kaşıntılı lezyonları
olması üzerine dermatoloji polikliniğimize başvurdu. Hasta
önce dış merkezlere başvurmuş, egzama ön tanısıyla tedavi edilmişti. Topikal KS tedavisi verilmesi üzerine şikayetleri gerilemeyen ve lezyonları ilerleyen hasta tarafımıza
başvurdu. Sistemik sorgulamasında özellik yoktu. Dermatolojik muayenesinde her iki elde daha belirgin keskin
sınırlı ve aktif kenar özelliği gösteren eritemli papüller ve
zeminde nodüller mevcuttu.Lezyondan alınan örnek mikroskobik olarak % 10 luk potasyum hidroksit ile incelendiğinde mantar enfeksiyonunu destekleyen ve yeşil refle veren hifalar ve sporlar izlendi. Hastadan deri punch biyopsi
alındı.Hastanın tetkik sonuçları; trigliserid 265 mg/dL ha-
354
riç normaldi. Lezyondan yapılan histopatolojik incelemede
PAS(+) dermatofitler saptandı.Hastanın daha önce kullandığı KS tedavisinin de durumu kötüleştirmesi üzerine, hastada Tİ düşünülerek sistemik ve antifungal tedavi başlandı.
Hastanın lezyonları 1 ay içinde geriledi.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Tİ'nın ortaya çıkışında başlıca iki
faktörün katkısı vardır: 1) yerel KS'lerin doğru tanı konulmadan kullanımı 2) antifungallerin KS'lerle kombine olarak kullanılması. Güçlü yerel KS kullanılması sonunda Tİ
daha kolay gelişir. Yerel KS'lerin mantar enfeksiyonlarında
derideki hiflerin sayısını artırdığı ve lezyonların görünümünü değiştirdiği kanıtlanmıştır. Uzun süre KS kullanımı sonunda tablo değişmektedir. İnguinal bölge,bacak alt kısımları,yüz ve eller tinea inkognito gelişiminin en sık görüldüğü
alanlardır. Başlangıçta sınırlı olan lezyonlar perifere doğru
yayılma gösterir. KS kullanılması sırasında klinik görünüm
neredeyse tamamen değişse de,lezyon kenarının aktif kenar özelliği göstermesi ya da lezyonun periferinde halkavi
yapıda papül ve nodüllerin izlenmesi akla mantar enfeksiyonunu getirmelidir. Tanı için direkt KOH incelemesi,kültür ve histopatolojik inceleme yapılmalıdır. Tedavide yerel
antifungaller tek başına yeterli değildir,sistemik antifungallerin kullanılması gerekmektedir. Aile hekimleri, özellikle topikal KS tedavisiyle lezyonları klinik olarak değişen,
iyileşmeyen hastalarda dikkatli olmalı ve altta yatabilecek
tinea infeksiyonunu akılda tutmalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 255
Jack3D: Persistan Atriyal Fibrilasyon Nedeni
Olabilir mi?
ÖZDEN GÖKDEMİR-YAZAR1, HÜSEYİN DURSUN2, İNCİ TUĞÇE ÇÖLLÜOĞLU2, AYŞEGÜL KARAMAN3,
DAYİMİ KAYA2
1 DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ AİLE HEKİMLİĞİ AD
2 DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ KARDİYOLOJİ AD
3 DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ DAHİLİYE AD
Vücud geliştirme için kullanılan çok bileşenli, bitkisel
ürünler yaygın olarak kullanılmaktadır. Tanıtımlarında bitkisel kaynaklı olduğu için herhangi bir yan etkisi olmadığı
vurgulanmaktadır. Bu ürünlerden biri de arjinin alfa-ketoglutarat, kreatinin monhidrat, beta alanin, kafein, 1,3- Dimetilamin HCL ve benzeri maddeler içeren Jack3D’dir. Atriyal
fibrilasyon(AF) gençlerde yapısal kardiyak sorun olmadan
ender görülür.Bu kişilerde persistan AF bulgulandığında
etyoloji araştırılmalıdır. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, kalp kapak hastalığı, kalp yetmezliği, kardiyomiyopati, konjenital kalp hastalığı, KOAH ve pulmoner emboli
AF’nin en sık karşılaşılan nedenleridir. Daha az görülen
nedenlerse; tiroid hastalıkları ve perikarditler1,viral enfeksiyonlar, yasadışı ya da uyarıcı ilaç kullanımı, kafeinin aşırı
tüketilmesi, elektrolit dengesizliği, metabolik bozukluklar,
genetik etmenler ve akut alkol zehirlenmesidir. Bu sunumla literatürde ilk kez Jack 3D kullanımına bağlı persistan
AF gelişen bir olguyu bildirerek konuya ilişkin dikkat çekmeyi amaçladık.
OLGU: Yirmi iki yaşındaki erkek hasta acil servise yaklaşık
2 saatlik çarpıntı ve göğüs ağrısı yakınmasıyla başvurdu.
Tıbbi özgeçmişinde özellik olmayan hastanın fizik muaye-
355
nesinde Kan Basıncı : 130/80 mmHg, Nabız: 126/dk, aritmik, Solunum Sayısı: 18/dk, Ateş: 36.5 C bulgulandı. Sistem muayenesinde taşiaritmisi dışında patoloji görülmedi.
EKG’sinde 130 atım/dk hızında AF görüldü. Hasta ileri tetkik
ve tedavi amacıyla kardiyoloji servisine yatırıldı. Kan biyokimyası normal sınırda bulgulanan hastanın transtorasik
ekokardiyografisinde yapısal kardiyak patoloji görülmedi.
Hastaya 24 saat boyunca amiodorone infüzyonu uygulandı.
Tedavi sonrasında sinüs ritmi sağlandı. Hastanın anamnezi
derinleştirildiğinde vücüt geliştirici olarak yaklaşık 1 aydır
Jack3d kullandığı öğrenildi. Hastada AF nedeni olabilecek
başka bir etyoloji bulunmamaktaydı.
TARTIŞMA: Vücud geliştirmede kullanılan çok bileşenli,
bitkisel ürünler yaygın olarak kas kitlesini arttırmak amaçlı uygulanmaktadır. Birçok araştırmacı kreatinin ve arjinin-alfaketoglutarat bileşkesinin kas endüransını arttırdığı
ve yinelenen Wingate testlerinde kas gücünü de arttırdığını
bildirseler de tüketicilerinin büyük çoğunluğunu oluşturan
genç erişkinlerde ölümcül olabilecek yan etkileri düşünülmelidir. Sağlıklı erişkin grupta birinci basamakta her an
karşılaşılabilecek bu durumda özellikle kardiyovasküler
değerlendirme göz ardı edilmemelidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 256
NEDENİ BİLİNMEYEN ATEŞ ETKENİ OLARAK ENFEKTİF
ENDOKARDİT
GÜNDEN DEĞER1, ŞEVİN DEMİR2, AHMET NADİR2, SEVDA CÖMERT3, EKREM ORBAY2,
BENAN ÇAĞLAYAN3, SEYDAHMET AKIN1, MEHMET ALİUSTAOĞLU1, MEHMET SARGIN2
1 DR.LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞ.HAST.DAHİLİYE KLİNİĞİ
2 DR.LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞ.HAST.AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
3 DR.LÜTFİ KIRDAR KARTAL EĞİTİM VE ARAŞ.HAST.GÖĞÜS HASTALIKLARI KLİNİĞİ
Nefes darlığı ve ateş şikayeti ile 52 yaşında erkek hasta
acil polikliniğine başvurdu. Akciğer skuamöz hücreli kanser tanısı ile medikal onkoloji takipli hastanın çekilen arka-ön akciğer filminde infiltrasyon görülmesi üzerine seftriakson+klaritromisin tedavisi acilde başlandı. Yedi günlük
tedavi sonrası şikayetleri gerilemeyen hasta nekrotizan
pnömoni ön tanısı ile göğüs hastalıkları kliniğine yatırıldı.
Özgeçmişinde akciğer kanseri ve 80 paket yılı sigara(exsmoker) öyküsü vardı. Dental girişim öyküsü yoktu. Soygeçmişinde annede kolon kanseri öyküsü vardı. Fizik muayenesinde genel durumu iyi, bilinç açık, koopereoryante
idi. Ateş:39 C(aksiller) nabız:135/dk dss:21/dk saO2:84 (oda
havasında) ödem, ikter, siyanoz yoktu. Solunum sistemi
muayenesinde solda solunum sesleri azalmış ekspiryum
uzundu. Ral, ronküs yoktu. Diğer sistem muayeneleri doğal
olarak değerlendirildi. Laboratuvar değerlerinde;hemogramı, rutin biokimyası normaldi. Sedimentasyon 112,c-reaktif proteini(CRP) 131 mg/L,prokalsitonini 0,114 ng/mL
idi. Oda havasında bakılan arteriyel kan gazı incelemesinde;pH:7,46 , SO2:90.3 ,PO2:55 ,PCO2:33,HCO3:23,6 idi. Arka-ön akciğer filminde infiltrasyonu görülen, ateşi yüksek
olan hastaya ardışık olarak piperasilin-tazobaktam, linezolid, imipenem, metronidazol, vorikanazol tedavileri verildi.
Kontrol kan ve balgam kültürlerinde üreme olmadı, galaktomannan ve balgamda bakılan aside dirençli basil negatif
geldi. Linezolid 27.gün, imipenem 22.gün, vorikanazol 6.gü-
356
nündeyken ateşleri devam eden,prokalsitonin negatif gelen
hastaya enfeksiyon hastalıkları tarafından rifampisin+pirazinamid+izoniazid+etambutol tedavisi başlandı. Tüberkülin
deri testi anerjik (0 mm) olarak yorumlandı. Tümör ateşi
ön tanısı ile indometazin 25 mg 2*1 başlandı. Ateşi devam
eden CRP 280 mg/Lgelen hasta tekrar enfeksiyon hastalıklarına konsulte edilerek linezolid ve klaritromisin tedavisi
başlandı. Linezolid ve klaritromisin 4.gününde,antitüberküloz tedavisinin 9.gününde olan kültürlerde üremesi olamayan, sedimentasyon ve CRP değeri gerileyen hastanın
kardiyovasküler sistem muayenesinde aort odağında 3/6
üfürüm duyulması üzerine enfektifendokardit ön tanısı ile
kardiyolojiye konsulte edilerek transözefajial ekokardiyografi planlandı. Aort kapak üzerinde ventrikül tarafında 10*7
mm boyutlarında vejetasyon lehine değerlendirilen mobil
kitle imajı izlendi. Hasta kültür negatif doğal kapak endokarditi ön tanısı ile yatışının 36.gününde enfeksiyon hastalıklarına devir edildi. Enfeksiyon Hastalıkları servisinde
Seftriakson+ Vankomisin tedavisi başlanan hastanın vücut
sıcaklığında ve akut faz reaktanlarında progresif azalma
gözlendi. En az üç haftadır süren,nedeni ortaya konamamış
38,3 C nin üzerindeki ateşe nedeni bilinmeyen ateş(NBA)
denir. Enfeksiyonlar,neoplazmlar,kollajenvasküler hastalıklar gibi bir çok nedeni olabilir. Bu olguyla NBA nedenleri
arasında düşük bir yüzdeye sahip olsa da enfektif endokarditin de hatırlanması amaçlanmıştır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 257
Aile Hekimliği Sigara Bırakma Polikliniği’ne
Başvuran Tedavi Uyumu olmayan Hastaya
Yaklaşım ve Tedavi Uyumunun Sağlanması
TUĞBA ONAT, VİLDAN MEVSİM
DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
Sigara dünyada ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı problemidir. Sigara içimi gelişmiş ülkelerde ölümlerin en
önemli nedenlerinden biri olarak kabul edilmekte ve 35-69
yaş arasında bulunan insanların ölümlerinin % 30’unun,
69 yaş üstündeki insanların ölümlerinin ise % 14’ünün sigara içimine bağlı gelişeceği tahmin edilmektedir. Sigara
içimi /bağımlılığı Dünya Sağlık Örgütünün sınıflandırılmasında bir hastalık olarak ele alınmıştır (International
Classification of Diseases,10th Revision;F.17).Bu nedenle
sigara bağımlılığının (hastalığının) tedavisi hekimin görevleri arasındadır. Sigarayı bıraktırma yöntemlerinde amaç
psikolojik bağımlılığın ve nikotin bağımlılığının üstesinden
gelmek ve bu konularda hastalara yardımcı olmaktır. Aile
Hekimleri de karşılaştıkları her hastayı sigara alışkanlıkları açısından sorgular, hastasına sigarayı bırakmasını
önerir, bırakma konusunda hastasını yönlendirir ve gerekli
tedavi modalitelerini hastasına uygular. 41 yaşında Erkek
hasta sigara bağımlılığı şikayeti ile polikliniğimize başvurdu. Hastanın 54 paket/yıl sigara kullanım öyküsü mevcut.
Hasta daha önce 4-5 kez sigarayı bırakmayı denemiş fakat başarılı olamamış. Bu süreçte ek bir tıbbi destek almamış. Fizik muayenede; hastanın kilosu 76 kg, boyu 175
cm ve Vücut Kitle İndeksi 24.8 Tansiyon arteriyel 105/75
nabız 86 solunum sayısı 22 idi. Hastaya Nikotin Bağımlılık
Anketi uygulandı. Hastanın 8 puan alması sonucu çok yüksek bağımlılık derecesinde olduğu tesbit edildi. Herhangi
bir komorbit rahatsızlığı olmayan hastanın ilaç kullanımı
bulunmamakta idi. Hastaya Anksiyete ve Depresyon ölçeği
uygulandı. Hastada yaygın anksiyete düşünüldü. Hastanın
bağımlılık durumu belirlendikten sonra hastaya sigara bağımlılığı ve tedavi seçenekleri ile ilgi bilgi verildi. Hastadan
sigarayı bırakma nedenlerini listelemesi istendi. Sigarayı
bırakmak için hastayla birlikte bir tarih belirlendi. Hastanın tahlilleri istendi Hastanın yaptığı liste doğrultusunda
hastanın keyif aldığı için sigara içtiği, iş ortamının stresinin
357
sigara içmesini tetiklediği tesbit edildi. Hastaya nikotin yoksunluğu sonucu karşılaşabileceği sorunlar anlatıldı ve baş
etme yolları önerildi. Hasta ilk hafta her gün daha sonra ilk
ay haftada bir poliklinik kontrolüne çağırıldı. Süreç zarfında
hastaya yakın psikolojik desteğin yanısıra ilaç tedavisi olarakta Vareniklin Tartarat tedavisi başlandı.Hasta 3.Ayında
ilaç tedavisi sonlandı anksiyetesi, sigara içme isteği azaldı.
Sigara bağımlılığının tedavisi; alkol ve diğer bağımlılık yapıcı maddelerin tedavisinde olduğu gibi özel yardım gerektirir. Sigarayı bırakma poliklinikleri, sigara bağımlılığının
tedavisinde en etkili ve en kolay yol olarak gösterilmektedir. Özelleşmiş sigara bırakma polikliniklerinde hasta
motive edilerek, yakın takibe alınarak, psikiyatrik destek
ve gerektiğinde ilaç desteği sağlanarak yapılması başarı
olasılığını artırmaktadır. Hastaya sadece uygun tedaviyi
vermek yerine bireye bu şekilde yaklaşıldığında tedavi uyumunun arttığı görülmüştür.
Sadece sigara bırakma polkliniklerinde çalışa hekimlerin
değil, tüm hekimlerin her muayene sırasında hastalarının
sigara içip içmediğini sorarak, sigara içicisi olanlara bırakma tavsiyesinde bulunması ve bırakmayı düşünenler aşamasına getirmesi son derece önemlidir.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 258
OLGU SUNUMU: (EYVAH KIZIM BÜYÜDÜ !)
SEVİM ÖĞÜLMÜŞ1, EBRU YILMAZ1, SELÇUK YILDIZ1, TUNCER KILIÇ2, MEHMET UĞURLU2
1 ANKARA ATATÜRK EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ AİLE HEKİMLİĞİ KLİNİĞİ
2 ANKARA YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ AİLE HEKİMLİĞİ ANABİLİMDALI
GİRİŞ: Prematür telarş kızlarda sekiz yaşından önce başka
hiçbir puberte bulgusu olmaksızın sadece meme gelişiminin görüldüğü bir durumdur. Aile hekimliği pratiğimizde
çok sık karşılaşabileceğimiz ve ebeveynleri telaşlandıran
durumlardan biri olan prematür telarş hakkında danışmanlık vererek ilgili bölümlerle yapacağımız konsultasyonlarla takiplerinde doğru yönlendirmelerde bulunmak
konusunda aile hekimlerine önemli görev düşmektedir.
OLGU:7 yaşındaki kız hasta on gündür sağ meme başında
var olan ağrı ve şişlik nedeniyle başvurdu. Özgeçmişinde
miadında normal vajinal yolla doğduğu, aşılarının tam olduğu ve bilinen başka bir hastalığının olmadığı öğrenildi. Yapılan fizik muayenede boyu 125cm(75-90P), kilosu 23kg(5075P) idi. Sağ meme başında yaklaşık 2x2 cm boyutunda
meme dokusundan ayırt edilemeyen yumuşak doku kitlesi
saptandı. Pubik ve aksiller bölgede kıllanma görülmedi. Laboratuar tetkiklerinde estradiol:7.9 pg/ml(normal < 10 pg/
ml), FSH:7,69 mIU/mL(normal > 4) , LH:0,69 mIU/mL(normal
> 0.3), olarak saptandı. Çekilen sol el bilek grafisi 7 yaş ile
uyumluydu(Grafi 1a, 1b). Her iki meme başına yapılan yüzeyel ultrasonografik bakıda bilateral subareolar lokalizasyonunda düzensiz konturlu areolaya uzanımı izlenen preduktal yapılarla uyumlu ince hipoekoik tübüler yapılar görüldü.
Hastada prematür telarş düşünüldü. Takip ve ileri tetkik için
pediatrik endokrinoloji bölümüne yönlendirildi.
SONUÇ: Prematür telarş (PT) en sık ilk iki yaşta görülür.
İlk 2 yaşta görülen vakalar klasik PT, 2 yaş üzeri görülen
vakalar klasik olmayan PT olarak tanımlanır. PT’li kız çocuklarında meme gelişimi genellikle artış göstermez, özellikle Tanner evre 3’ü geçmez. Çoğunda altı ay-iki yıl içinde
gerileme olur. Prematür telarşta meme gelişimi dışında
östrojen etkisini gösteren başka klinik bulgu yoktur. Bu kızların büyümeleri normal hızda, kemik yaşları ileri değildir,
358
vajende de östrojen etkisi görülmez. Hormon değerleri ve
iç genital yapı yaşıtlarından farksızdır. Puberte bulguları
ile başvuran bir çocuğun detaylı öyküsünün alınması çok
önemlidir. Puberte bulgularının başlama zamanı, ilerleme
hızı, boydaki uzama miktarı, SSS’yi ilgilendirebilecek baş
ağrısı, görme bozuklukları, konvülziyon öyküsü, ailenin
puberteye girme yaşları ve boyları sorgulanmalıdır. Ancak
prematür telarşlı kızların %18’inin gerçek PP’ye dönebileceği unutulmamalı, bu olgular bulguları devam ettiği sürece izlenmelidir. Meme gelişim evresi, pubik ve aksiller kıllanma değerlendirilmeli, perinenin inspeksiyonu ile vajen
mukozasındaki değişiklikler kaydedilmelidir. Sonuç olarak
aileler, çocuklarında büyüme geriliği, erken yaşta ergenlik olup olmayacağı gibi konularda endişe duyabilmektedir.
Hastalığın tedavisi ve takibi konusunda ailelere danışmanlık hizmeti verilmesi çok önemlidir ve aile hekimliği pratiğinde sık karşılaşabileceğimiz PT vakaları 6 aylık aralıklarla büyüme hızı ve diğer puberte belirtilerinin varlığı
açısından takip edilmelidir.
Grafi 1a:7 yaş ile uyumlu sol el bilek grafisi
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
Grafi 1b:7 yaş ile uyumlu sol el bilek grafisi
359
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 259
53 GÜNLÜK ÇOCUKTA ATEŞE YAKLAŞIM
EZGİ KAÇAR, GÖZDE NİZAMOĞLU, SEÇİL ARICA, VEFİK ARICA
istanbul okmeydanı eğitim ve araştırma hastanesi
GİRİŞ: 3 ay altı ateş şikayetiyle başvuran,ateş odağı saptanmayan çocukta yaklaşım HİKAYE: 53 günlük erkek çocuk,1 gündür devam eden ateş şikayetiyle başvurdu.Başvuru esnasında ishali-kusması-öksürüğü olmayan çocuğun
ailesinde de hastalık öyküsü mevcut değildi. Yapılan ateş
takibinde 38.5°C saptanan hasta gözlem ve tetkik amacıyla
müşahadeye alındı.
KLİNİK SEYİR/TEDAVİ: Tetkiklerinde enfeksiyon markerları negatif saptanan,takiplerinde ateşi 37.5°C ve 39.3°C
arasında seyreden ve fizik muayenesinde ateş odağı bulunamayan hastaya lumber ponksiyon planlandı. BOS mikroskobisi ve kültür örnekleri alınan hastanın çocuk servisine yatışı yapılarak, profilaktik i.v. ampisin-sefotaksim
tedavisi başlandı.
FİZİK MUAYENE: Yapılan fizik muayenede genel durum iyi,
orofarenks doğal, solunum sesleri bilateral eşit ve doğal
idi. Dakika solunum sayısı 32/dk saptanan hastanın kalp
tepe atımı 80atım/dk idi. Kardiyovasküler sistem muayenesinde 3/6’lık sistolik üfürümü bulunan hastanın batın
muayenesi doğaldı.Ön fontanel açık, 2*2.5cm boyutunda ve
nonpulsatildi. Ateş odağı açısından kulak burun boğaz ile
konsülte edilen hastanın otoskopisi doğal saptandı.
SONUÇ: Ateş şikayetiyle başvuran,fizik muayenede ateş
odağı saptanmayan hastaların menenjit-ensefalit açısından da değerlendirilmesi hatırlanmalıdır.Aile sağlığı merkezlerinde takibi uygun olmayan hastaların çocuk sağlığı
ve hastalıkları bölümüne sevki uygundur.
360
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 260
SÜREGELEN BİR İÇ SAVAŞ… OTOİMMÜN PANKREATİT…
OLGU AYGÜN1, ÖZDEN GÖKDEMİR YAZAR1, KEMAL AYGÜN2, MEHTAP KARTAL1
1 dokuz eylül üniversitesi aile hekimliği abd
2 DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ İÇ HASTALIKLARI ABD
GİRİŞ: Otoimmun pankreatit(OIP),prevalansı her 100.000
birey başına 0.82 olarak öngörülmekle birlikte sıklığı artmakta,literatüre bakıldığında 6. ve 7. dekadlardaki erkeklerde daha sık karşılaşmakla birlikte 10 yaşında bile görülebilmektedir.İlk kez 1961'de Sarles ve arkadaşlarının
tanımladığı hastalık için OIP terimini ilk kez 1995’te Yoshida
ve arkadaşları kullandı.Buna göre ağır lenfosit infiltrasyonun ve fibrozisin birlikte bulunduğu inflamatuar hastalık,kronik bir süreçtir ve organ işlevsizliğine neden olur.
Klinik uygulamada batılı ülkelerde tümör benzeri tutulum
Japon literatüründeki yayınlara göre daha sıktır.Pankreas
karsinomunu taklit edebilen fokal lezyon(en sık pankreasın
baş kısmında) olarak görülse de sklerotik reaksiyon sonucu diffüz olarak tüm organa yayılıp genişleterek sertleştirebilir.Malignite benzeri klinik bulguları olması ve steroid
tedavisine yanıt vermesi önemli diğer özellikleridir.
OLGU: 38 yaşında erkek hasta,son 5 gündür süren şiddetli
karın ağrısı şikayeti nedeniyle DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ acil servisine başvurdu.İnşaat teknikeri
olarak çalışmakta olan hastanın anamnezinde ateş yüksekliği, bulantı-kusma şikayeti olmadığı öğrenildi. Yapılan fizik bakısında batında distansiyon, epigastrik bölgede
daha yoğun olmak üzere yaygın duyarlılık ve istemli defans
bulgulandı.Laboratuvar incelemesinde BK:18,200, Hb:14,9,
trombosit:201,000, AST:86, GGT:179, ALP:206, amilaz:255,
LDH:313, glukoz:172, Na:134, K:4 saptandı. Çekilen bilgisayarlı batın tomografisinin acil koşullarında, sözel yorumunda koledok’ın 2 cm ile dilate,koledok duvarında kont-
361
rastlanma, pankreas ve uncinat proceste 2 cm’ye ulaşan
kistler, peripankreatik heterojenite artışı, intrahepatik safra yolları dilate olarak belirtildi. Bu sonuçlara göre hasta
akut pankreatit olarak İç Hastalıkları servisine tetkik ve
tedavi için yatırıldı.Hastaya olası otoimmun pankreatit tedavisi için metil prednizolon 0,4 mg/kg/gün tedavisi başlandı. Metilprednizolon sonrası kan glukozu değerleri yükselen hasta sekonder DM olarak değerlendirilerek hastaya
dörtlü insülin (3*6ü kısa etkili, 1*10 ü uzun etkili insülin)
tedavisi başlandı. Metilprednizolon tedavisinin etkinliğini
değerlendirmek amacıyla planlanan kontrol EUS yapıldı,
bir önceki incelemeye göre belirgin değişiklik saptanmadı
ve metilprednizolon tedavisi sonrası stabil bulgular olarak
değerlendirildi.
TARTIŞMA: Otoimmun pankreatit takibi 3 ayda bir USG,
KCFT ve HMG ile rutin değerlendirme, gerek olması halinde BT ve EUS ile yapılmaktadır. Son dönemlere kadar OIP
tedavisi seçeneği,malignite ekarte edilemediği için cerrahi
uygulamalardı. Ancak yoğun peripankreatik nekroz nedeniyle yapılan cerrahi çok daha riskli olabilmekte ve komplikasyonları da arttırmaktadır. Steroid tedavisi genellikle
tam ve kalıcı bir klinik- radyolojik remisyon sağlayabilmektedir.
SONUÇ: Sık yineleyen karın ağrısı, pankreatit öyküsü, komorbid otoimmun hastalığı olan bireylerde otoimmun
pankreatit tanısı ön planda düşünülmeli ve böylece cerrahi
işlemin komplikasyonlarından kaçınılmalıdır.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 261
KONVÜLZİYON İLE GELEN MENENJİT
EZGİ KAÇAR, GÖZDE NİZAMOĞLU, SEÇİL ARICA, VEFİK ARICA
istanbul okmeydanı eğitim ve araştırma hastanesi
ŞİKAYET: Bayılma, kasılma
HİKAYE:10 aylık erkek hasta, yaklaşık 5 dakika süren ellerde-kollarda-bacaklarda kasılma, gözlerde sabit bakış, ağızdan köpük gelmesi ile karakterize nöbet geçiren hasta dış
merkeze başvurmuş. Konvülziyon olarak değerlendirilen
hastaya 5mg rectal diazem ve ateşin 37.5°C saptanması nedeniyle paranox suppozotuar yapılmış. İleri tetkik için tarafımıza başvuran, travma ve aile öyküsü olmayan, ilk nöbetini
geçiren hasta gözlem ve tetkik amaçlı müşahadeye alındı.
FİZİK MUAYENE: genel durum uykuya meyilli (diazem etkisi?),
orofarenks hiperemik, tonsiller hipertrofik, solunum sesleri
minimal kaba, batın rahat, defans ve rebound yok, barsak sesleri hiperaktif saptandı. Meningeal irritasyon bulguları yok.
362
KLİNİK SEYİR/TEDAVİ: Gözlem süresince ateşi olmayan,
rutin tetkiklerinde belirgin özellik saptanmayan hastaya
genel durum bozukluğu nedeniyle lumber ponksiyon yapıldı. Lumber ponksiyon mikroskopisinde 75 lökosit,%70
lenfosit hakimiyeti saptandı. Hemokültür alınarak seftriakson 2*3,5gr başlanan hasta menenjit ön tanısıyla servise
yatırıldı.
SONUÇ: Konvulziyon ile gelen hastalarda altta yatan sebeplerden birinin menenjit olabileceği akla gelmelidir. Hastanın yakın takibi ile laboratuar ve klinik bulguların bütüncül
değerlendirilmesi uygundur.
w w w. g u z o k u l u 2 0 1 4 . o r g
24 - 28 Eylül 2014 - Titanic Deluxe Hotel, Antalya
PS 262
OLGU SUNUMU-PNÖMOTORAKS
SEVAL KİLİT, DİLEK TOPRAK
şişli hamidiye etfal EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİ
OLGU: 27 yaşında erkek hasta Aile Hekimliği Polikliniğine
2 gündür olan öksürük, burun akıntısı, halsizlik ve ara ara
olan çok hafif nefes darlığı şikayetiyle ba