ESKISEHIR OSMANGAZI UNIVERSITY
JOURNAL OF ECONOMICS AND
ADMINISTRATIVE SCIENCES
CİLT / VOL: 9 SAYI / NO: 1
NİSAN / APRIL 2014
ISSN 1306-6730
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ
İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ DERGİSİ
ESKISEHIR OSMANGAZI UNIVERSITY
JOURNAL OF ECONOMICS AND ADMINISTRATIVE SCIENCES
Sahibi
Üniversite Adına
Prof. Dr. Hasan Gönen (Rektör)
Editör
Prof. Dr. Sami Taban
Editör Yardımcıları
Doç. Dr. Sıtkı Çorbacıoğlu
Doç. Dr. Semih Bilge
Danışma Kurulu
Prof.Dr. Ferruh Çömlekçi(Anadolu Üniversitesi)
Prof. Dr. Birol Akgün (Selçuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Beyhan Ataç (Anadolu Üniversitesi)
Prof. Dr. Burhan Aykaç (Gazi Üniversitesi)
Prof. Dr. Mehmet Bahtiyar (Kocaeli Üniversitesi)
Prof. Dr. Ömer Faruk Batırel (Marmara Üniversitesi)
Prof. Dr. Ömer Çaha (Fatih Üniversitesi)
Prof. Dr. B. Zafer Erdoğan (Anadolu Üniversitesi)
Prof. Dr. Güliz Ger (Bilkent Üniversitesi)
Prof. Dr. Yalçın Karatepe (Ankara Üniversitesi)
Prof. Dr. Hikmet Kavruk (Gazi Üniversitesi)
Prof. Dr. İsmail Kayar (Erciyes Üniversitesi)
Prof.Dr. Fazıl Tekin (Eskişehir Osmangazi Üniversitesi)
Prof. Dr. Erdener Kaynak (Pennsylvania State Üniversitesi)
Prof. Dr. Tamer Koçel (İstanbul Kültür Üniversitesi)
Prof. Dr. Ersin Onulduran (Ankara Üniversitesi)
Prof. Dr. Şükrü Özen (Yıldırım Beyazıt Üniversitesi)
Prof. Dr. Mahmut Paksoy (İstanbul Kültür Üniversitesi)
Prof. Dr. Şevket Pamuk (Boğaziçi Üniversitesi)
Prof. Dr. Necla Pur (Marmara Üniversitesi)
Prof. Dr. Selahattin Turan (Eskişehir Osmangazi Üniversitesi)
Prof. Dr. İşaya Üşür (Gazi Üniversitesi)
Prof. Dr. Erinç Yeldan (Bilkent Üniversitesi)
Prof. Dr. Cengiz Yılmaz (Ortadoğu Teknik Üniversitesi)
Yayın Kurulu
Prof. Dr. Sami Taban
Prof. Dr. Ömer Adil Atasoy
Prof. Dr. Ömer Torlak
Prof. Dr. Özcan Dağdemir
Prof. Dr. Selami Sezgin
Prof. Dr. Ali Çelikkaya
Doç. Dr. Sıtkı Çorbacıoğlu
Doç. Dr. Semih Bilge
Doç. Dr. Cenap Çakmak
Doç. Dr. Murat Kiracı
Doç. Dr. Ahmet Öztürk
Doç. Dr. Nuray Girginer
Dergi Sekreteryası
Arş. Gör. Mehmet Şengür
Arş. Gör. Duygu Şengül Çelikay
Arş. Gör. Gülşah Topuz
Arş. Gör. Müge Dalar
[email protected]
http://iibf.ogu.edu.tr/dergi/index.htm
ESOGU İİBF Meşelik Kampüsü 26480 ESKİŞEHİR
Tel: 0 222 2292523-2393750/1732-1746 Faks: 0 222 2292527
Kapak ve Sayfa Tasarımı
Öğr. Gör. Cemalettin Yıldız
Dizgi
Arş. Gör. Mehmet Şengür
Arş. Gör Taner Sekmen
Arş. Gör Dürdane Küçükaycan
Arş. Gör Veysel Tekdal
Arş. Gör Yılmaz Köprücü
Basım Yeri
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Basımevi
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi yılda üç kez Nisan, Ağustos ve Aralık aylarında yayınlanan hakemli
bir dergidir. Dergide yer alan yazılar kaynak gösterilmeksizin kısmen ya da tamamen iktibas edilemez. Dergide yer alan yazıların
sorumluluğu yazarlarına aittir. Derginin elektronik versiyonuna http://iibf.ogu.edu.tr/dergi adresinden ulaşılabilir.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi
EconLit, EBSCO ile Akademia Sosyal Bilimler İndeks (ASOS Index)’leri tarafından indekslenmekte ve TÜBİTAK ULAKBİM Sosyal Bilimler Veri
Tabanı tarafından taranmaktadır.
ISSN 1306-6730
Yayın No: 235
Dergimizin bu sayısına gönderilen makaleleri değerlendiren hakemlerimize teşekkürlerimizi sunarız.
Doç. Dr. Abdullah OKUMUŞ
İstanbul Üniversitesi
Doç. Dr. Ahmet Öztürk
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
Doç. Dr. Bülent ÖZ
Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi
Doç. Dr. Cenap Çakmak
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
Doç. Dr. Ergin Uzgören
Dumlupınar Üniversitesi
Doç. Dr. Ersan Öz
Pamukkale Üniversitesi
Doç. Dr. Güray KÜÇÜKKOCAOĞLU
Başkent Üniversitesi
Doç. Dr. Halil Altıntaş
Erciyes Üniversitesi
Doç. Dr. Kıvanç Aksoy
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
Doç. Dr. Nafiz TOK
Niğde Üniversitesi
Doç. Dr. Zeynel Abidin Kılınç
Sakarya Üniversitesi
Prof. Dr. Ayşe Çiğdem KIREL
Anadolu Üniversitesi
Prof. Dr. Güven SAYILGAN
Ankara Üniversitesi
Prof. Dr. Mehmet Vedat Pazarlıoğlu
Dokuz Eylül Üniversitesi
Prof. Dr. Mehmet Yüce
Uludağ Üniversitesi
Prof. Dr. Rana Özen Kutanis
Sakarya Üniversitesi
Prof. Dr. Rıdvan KARLUK
Anadolu Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Erkan Özata
Anadolu Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Gürbüz
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
Doç. Dr. Şaban Nazlıoğlu
Pamukkale Üniversitesi
NİSAN 2014
3
4
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
İÇİNDEKİLER
Sayfa
Türkiye ve Üye Ülkelerin AB-2020 Stratejisi Göstergeleri
Açısından Kümelenmesi
Sibel Mehter AYKIN
Adil KORKMAZ
Kadın Ve Erkek Çalışanların Stresle
Baş Etme Sürecinde Yönetimden Beklentilerine
İlişkin Nitel Bir Araştırma
Vesile Ayça YAMUÇ
Duygu TÜRKER
Türkiye’nin Antidamping Soruşturmalarını
Etkileyen Faktörler: Sanayi Verileri ile
Ekonometrik Bir Analiz
Veysel Avşar
7
21
41
Türkiye’nin Darbe Geleneği:
1960 ve 1971 Müdahaleleri
Abdulvahap AKINCI
55
Akdeniz Bölgesi’nde Faaliyet Gösteren Beş Yıldızlı Otel
İşletmelerinde Finansal Analiz Tekniklerinin Kullanımı
Erdinç KARADENİZ
Selda KAHİLOĞULLARI
73
NİSAN 2014
5
Restructuring ‘Hegemony’ in the Age of Neo-liberal
Globalization
Muhammed Kürşad Özekin
Yüksek Enflasyon Dönemlerinde Bütçe Açığı ve Enflasyon
Arasında Nedensellik İlişkisi Var mıdır? 1978-2002 Dönemi
Türkiye Örneği
Bülent Doğru
113
Kamu Açıkları İç Borç ve Faiz Oranı
İlişkisi: Türkiye Örneği
Deniz Aytaç
Metin Sağlam
131
Amerika Birleşik Devletleri’nde Mahalli İdarelerin Mali
Yapısı ve Merkezi İdare İlişkileri
Mehmet ARSLAN
Mine BİNİŞ
149
Destek Vektör Makineleriyle Sınıflandırma Problemlerinin
Çözümü İçin Çekirdek Fonksiyonu Seçimi
Sevgi AYHAN
Şenol ERDOĞMUŞ
6
91
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
175
Türkiye ve Üye Ülkelerin AB-2020
Stratejisi Göstergeleri Açısından
Kümelenmesi
Sibel Mehter AYKIN
Doç. Dr., Akdeniz Üniversitesi, İİBF
İktisat Bölümü
[email protected]
Adil KORKMAZ
Doç. Dr., Akdeniz Üniversitesi, İİBF
Ekonometri Bölümü
[email protected]
Türkiye ve Üye Ülkelerin AB-2020 Stratejisi
Göstergeleri Açısından Kümelenmesi
Clustering Turkey and the Member States in
Terms of EU-2020 Strategy Indicators
Özet
Abstract
Geçmişi 1960’lı yıllara dek uzanan Avrupa BirliğiTürkiye ilişkilerinde son yıllarda önemli mesafeler kat edilmiştir. Türkiye’ye üyelik perspektifinin
verilmesi ve müzakerelerin resmen başlatılması
gibi bir dizi siyasi gelişme neticesinde, akademik
camianın dikkatleri Türkiye’nin çeşitli açılardan
Avrupa Birliği normlarına yakınsaması üzerinde
toplanmıştır. Bu kapsamda, başta kümelenme
analizi olmak üzere, çeşitli sayısal teknikler
kullanılarak, farklı değişkenler üzerinden Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ne oranda yakın durduğunu açıklamaya yönelik çok sayıda çalışma
gerçekleştirilmiştir. Ne var ki, hiçbirinde AB2020 göstergeleri ele alınmamıştır. Bu çalışmada,
Avrupa Birliği’nin 2020 hedeflerine ulaşma
konusunda Türkiye ile üye ülkelerin konumu
kümeleme analizi kapsamında tespit edilmeye
çalışılmakta ve Türkiye için çıkarımlarda bulunulmaktadır.
The European Union - Turkey relations, dating
back to early 1960s, have recently made significant gains. A number of political developments,
such as the membership status granted to Turkey and the official launch of accession talks
between the parties, have drawn the attention
of academic circles to the process of Turkey’s
alignment with the European Union norms. A
wide range of studies based on statistical techniques, especially cluster analysis, was used to
determine Turkey’s relative position to the
European Union. However, none of the studies
employed the EU-2020 indicators. This study,
unlike others, tries to determine the position of
Turkey and that of the member states in attaining the EU-2020 targets by using the cluster
analysis technique. It deduces conclusions for
Turkey from these results.
Anahtar
Kelimeler:
AB-2020
Kümeleme Analizi, Türkiye, Malta.
Keywords: EU-2020 Strategy, Clustering Analysis, Turkey, Malta.
Stratejisi,
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ, NİSAN 2014, 9(1), 7- 20
7
1. Giriş
Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri 1959 yılında imzalanan Ankara Anlaşması ile
başlar. O tarihten bu yana Türkiye-AB ilişkilerinde tam üyelik doğrultusunda en
dikkat çekici adımlar ancak son on yılda atılabilmiştir. Bunda 10-11 Aralık 1999
tarihinde gerçekleşen Helsinki Zirvesi ile 16-17 Aralık 2004 tarihinde gerçekleşen
Brüksel Zirvesi etkili olmuştur. Helsinki Zirvesinde Türkiye’ye üyelik perspektifi
verilmiştir. Brüksel Zirvesi ise çok daha etkili sonuçlar yaratmış ve Türkiye ile AB
arasında müzakerelerin başlamasını sağlamıştır.
Türkiye’nin AB’ye tam üye olması onun ekonomik, hukuksal, siyasal bakımlardan
AB üyesi ülkelere büyük ölçüde benzemesiyle mümkün olacak bir sonuçtur. Bu
gerçeklik dikkate alındığında, “Türkiye AB üyesi ülkelere ne ölçüde benzemektedir?” sorusu ivedi yanıt bekleyen bir soru olarak kendisini ortaya koymaktadır. Bu,
hiç kuşkusuz, üye ülkelerden başka aday ülkeler için de genişletilebilecek bir sorudur. Böyle bir soru yöneltilmesinin altında yatan kaygı şudur: Türkiye AB üyesi
ülkelere ya da aday ülkelere benzemiyorsa bütünleşme açısından bir sorun oluşturacaktır. Bu da Türkiye’nin AB’ye tam üye olamaması ya da tam üye olsa bile bütünleşme açısından doku uyuşmazlığı yaratan bir ülke olması anlamına gelecektir.
Yukarıda dile getirilen kaygı çerçevesinde gerçekleştirilen bu çalışma Türkiye’nin
AB üyesi ülkeler ve aday ülkeler ile benzerliğini AB’nin 2020 normları açısından
incelemeyi amaçlamaktadır.
Eldeki çalışma sözü edilen sorunsal ekseninde kümeleme analizi yapmayı amaçlayan bir araştırmadır. Kümeleme analizi, Demokritos’un “benzerler benzerlere”
yasasını uygulamak isteyen bir istatistiksel tekniktir. Demokritos yasası uyarınca
arpa taneleri arpa tanelerinin yanına gider, mercimek taneleri de mercimek tanelerinin yanına (Kranz, 1984). Bu durumda kümeleme analizi AB’nin 2020 normları
açısından yapıldığında, normlara uyan ülkeler normlara uyan ülkelerin yanına gidecek, yani aynı alanda birlikte konumlanacak; normlara uymayan ülkeler de
normlara uymayan ülkelerin yanına gidecek, yani ayrı bir alanda birlikte konumlanacaklardır.
Türkiye’nin üye ülkelere, aday ülkelere ya da diğer bazı ülkelere benzerliklerini
inceleyen çok sayıda çalışma mevcuttur. Örneğin: Şahin ve Hamarat (2002) çok
sayıda ülke (G-10 ve OECD ülkeleri, 15’ler Avrupası ve AB’ne aday ülkeler) ile sosyo-ekonomik yapıya dair çok sayıda değişkeni dahil ettikleri çalışmalarında fuzzy
kümeleme analizini uygulamışlardır. Çalışmada Türkiye’nin Yunanistan, Portekiz,
İspanya, Macaristan, Slovak Cumhuriyeti, Polonya ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerle benzer sosyo-ekonomik özellikler gösterdiği ve aynı kümede yer aldığı sonucuna
ulaşmışlardır. Oğuzlar (2005) çok boyutlu ölçekleme analizi yardımıyla AB üyesi
ülkeler ile aday ülkeleri gruplandırdığı çalışmasında 1999-2003 dönemi verilerini
kullanmış ve AB üyeliğini etkilediğini düşündüğü 14 bağımsız değişkeni [Gayri safi
8
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
yurtiçi hasıla (GSYİH) yıllık artış oranı, tarımın, hizmetlerin ve sanayinin GSYİH’ya
oranı, bağışlar hariç gelirlerin GSYİH’ya oranı, mal ticaretinin GSYİH’ya oranı, mal
ve hizmet ithalatının GSYİH’ya oranı, mal ve hizmet ihracatı, kişi başına düşen milli
gelir, nakit fazlası, enflasyon oranı, nüfus artış oranı, yaşam beklentisi, 15-24 yaş
grubunda işsizlik oranı] analizine dahil etmiştir. Sandal ve diğerleri (2005) Türkiye’nin sosyo-ekonomik kriterler açısından AB ülkelerinin standartlarına ulaşamadığı tespitinde bulundukları çalışmalarında 47 ülkeye ait 37 sosyo-ekonomik değişken yardımıyla hiyerarşik kümeleme analizi yapmışlardır. Ülkeler arasındaki yakınlık durumunu gösteren Pearson yakınlık matrisine göre Türkiye’ye en yakın ülkelerin İran, Suriye, Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan, Romanya ve Özbekistan
olduğunu; en uzak ülkelerin ise İsveç, Almanya, Norveç, İngiltere, İsviçre, Finlandiya ve Fransa olduğunu göstermişlerdir. Yılmaz ve Kaya (2005), üye 25 ülke ile Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’ın beş ekonomik performans değişkeni (enflasyon ve
uzun dönem faiz oranları, bütçe dengesinin ve toplam kamu borçlarının GSYİH’ya
oranı ve kişi başına GSYİH) çerçevesinde nasıl kümelenme gösterdiğini inceledikleri
analizlerinde, 1997-2003 dönemi verilerinden hareketle hiyerarşik olmayan kümeleme yöntemlerinden k-ortalama kümeleme metodunu kullanmışlar; Türkiye ile
Romanya’nın aynı kümede yer aldığını tespit etmişlerdir. Erkekoğlu (2007) Türkiye’nin Romanya ve Bulgaristan dahil AB üye ülkeleri karşısındaki göreli gelişmişlik
düzeyini ölçmek üzere demografik, eğitim, sağlık, bilgi ve haberleşme teknolojileri
ve ekonomik göstergeleri kapsayan otuz dokuz değişken üzerinden gerçekleştirdiği
kümeleme analizi neticesinde, 5 kümeli bir yapıda Türkiye’nin Litvanya, Letonya,
Polonya, Bulgaristan ve Romanya ile aynı kümede yer aldığını ortaya koymuştur.
Ersöz (2009) 2007 yılına ilişkin 12 inovasyon göstergesini kullandığı çalışmasında
seçilmiş 24 AB üye ülkesi ile Türkiye, Norveç, İsviçre, Japonya, ABD, İsrail olmak
üzere toplam 30 ülkeyi analizine dâhil etmiştir. Söz konusu ülkelerin benzerliklerini
ve farklılıklarını incelemek için hiyerarşik kümeleme analizini, inovasyon göstergelerine göre öncelikli olarak hangi alanlara odaklanmak gerektiğini tespit etmek için
çok boyutlu ölçekleme analizini ve nihayet kümeleme analizinin doğruluğunu test
etmek için de diskriminant analizini uygulamıştır. İnovasyon göstergeleri arasında
en etkili değişkenlerin bilim insanı ve mühendis sayısı, yüksek öğrenim görmüş
kişilerin sayısı, kamu Ar-Ge harcamaları, bilgi ve iletişim teknolojileri harcamaları
ve ileri teknoloji ürünleri ihracatı olduğu sonucuna ulaştığı bu çalışmasında ayrıca
Türkiye’nin hiyerarşik kümeleme yöntemine göre Polonya, Slovakya, Letonya,
Yunanistan, Litvanya, Macaristan, Estonya, Çek Cumhuriyeti Slovenya, İspanya,
Portekiz ve Malta ile aynı kümelemede yer aldığını da tespit etmiştir. Öz ve diğerleri (2009) beşeri sermayenin bileşenlerini oluşturan eğitim (6), sağlık (7) ve işgücü
piyasalarına (10) ilişkin toplam 23 değişkenden hareketle uyguladıkları kümeleme
analizinde Türkiye’nin eski ve yeni üyelere benzemediğini tespit ederek ampirik
bulguların Türkiye’nin beşeri sermaye potansiyeli açısından AB için bir fırsat olacağı düşüncesini yeterince desteklemediğini ortaya koymuşlardır. Berberoğlu
NİSAN 2014
9
(2010a) Kıbrıs ile Malta’ya dair göstergeleri analiz dışı bırakıp geri kalan 25 üye
ülkenin 2006-2008 yıllarına ilişkin verilerini kullanarak yaptığı çalışmasında, bilgi
ekonomisi oluşturma ve bilgi toplumu olma yolunda ülkelerin performansını kortalamalar kümeleme analizi ile incelemiştir. Diskriminant analizini de uyguladığı
çalışmasında, Türkiye’nin Bulgaristan, Yunanistan, Polonya, Portekiz, Romanya,
Slovakya ile en alt kümede yer aldığını tespit etmiştir. Berberoğlu (2010b), 25 üye
ülke ile Türkiye’ye dair 15 değişken üzerinden hiyerarşik kümeleme ve çok boyutlu
ölçekleme analizine başvurduğu bir başka çalışmasında ise, benzer biçimde bilgi
ekonomisi oluşturma ve bilgi toplumu olma yolunda ülkeleri 3 kümede toplayarak
Türkiye’nin Yunanistan, Bulgaristan, Romanya’ya yakın durduğunu ve üçüncü kümede yer aldığını tespit etmiştir. Altun Ada (2011) 27 üye ülke ile Türkiye’yi 15
değişken üzerinden kümeleme analizine tabi tuttuğu çalışmasında sürdürülebilir
kalkınma bağlamında konuya yaklaşmıştır. Ward ve k-ortalamalar tekniğini kullanarak 5 kümeli bir yapıda Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile 4. kümede yer
aldığı, Romanya’nın tek başına 5. kümeyi oluşturduğu sonucuna ulaşmıştır. Yukarıda sözü edilen her bir çalışma, hiç kuşkusuz, Türkiye’nin AB ve diğer ülkelerle
karşılaştırılması ve sınıflandırılması bağlamında literatüre önemli katkılarda bulunmuştur. Bununla birlikte, sözü edilen çalışmalar AB-2020 göstergelerine yer
vermemekte, dolayısıyla da Türkiye için söz konusu göstergeler doğrultusunda bir
yol haritası çizmemektedirler.
2. Yöntem
2.1. Araştırma Sorunsalı
Lizbon Stratejisi (European Council, 2000) AB için 2010 yılı itibariyle “vatandaşlarına daha iyi iş imkânları sunan, dünyanın en dinamik, rekabetçi ve sürdürülebilir
bilgi ekonomisi” olma hedefini koymuştur. Bununla birlikte iklim değişikliği, enerji
açığı, Avrupa nüfusunun yaşlanması, küresel finansal kriz gibi bir dizi etken AB’nin
bu hedeflere ulaşmasını engellemiştir. Lizbon sürecinin yeniden canlandırılmasını
amaçlayan AB-2020 Stratejisi (European Commission, 2010) kapsamında ise, birbirini tamamlayan 3 öncelik, 5 hedef ve 7 girişim tanımlanmıştır.
AB-2020 stratejisinde yer alan öncelikler (1) akılcı (SMART), (2) sürdürülebilir ve
(3) kapsayıcı büyüme biçiminde sıralanmıştır. Buna göre; bilgi ve yeniliğe dayalı,
daha verimli kaynak kullanan, çevreyle dost (yeşil) ve rekabet edebilir, ekonomik,
sosyal ve kıtasal anlamda bütünleşmeyi sağlayan ve yüksek istihdam seviyelerini
teminat altına alan bir ekonomik ortam yaratmak temel öncelikler arasında yer
almaktadır (European Commission, 2010).
Sözü edilen öncelikleri gerçekleştirmek üzere 2020 yılı itibariyle ulaşılmak istenen
hedefler ise şöyledir (European Commission, 2010):
10
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
1. Başta kadınların, yaşlıların ve göçmenlerin iş piyasasına entegrasyonlarının sağlanması yoluyla, 20-64 yaş arası grupta istihdam oranının %69 seviyesinden %75’e çıkarılması,
2. GSYİH’nin %3’ünün Ar-Ge’ye ayrılması hedefinin gerçekleştirilmesi; özel
sektörün Ar-Ge’ye yatırım yapması için koşulların iyileştirilmesi ve yenilikçilik takibi
için yeni bir gösterge oluşturulması,
3. Sera gazı salımının 1990 yılına göre en az %20, şartların elvermesi halinde %30 oranında azaltılması, AB’nin enerji tüketiminde yenilenebilir enerjinin payının %20’ye yükseltilmesi ve %20 oranında enerji verimliliği sağlanması,
4. Erken yaşta okulu bırakanların oranının %15’ten %10’a, 30-34 yaş diliminde yükseköğrenim mezun oranının %31’den en az %40’a yükseltilmesi,
5. 20 milyon insanın yoksulluktan kurtarılarak ulusal yoksulluk sınırı altında
yaşayan AB yurttaşlarının sayısının %25 oranında azaltılmasıdır.
Yukarıda verilen hedeflerin gerçekleştirilmesi amacıyla 7 ilkenin hayata geçirilmesi
öngörülmekte olup, bunlar; “Yenilikçilik Birliği”, “Hareket Halinde Gençlik”, “Avrupa için Dijital Gündem”, ”Kaynakları Verimli Kullanan Avrupa”, “Küreselleşme Çağı
için Sanayi Politikası”, “Yeni Beceri ve İşler için Gündem” ve “Yoksulluğa Karşı Avrupa Platformu”dur (European Commission, 2010).
2020 hedeflerinin açıklanmasını takip eden süreçte AB yönetimi akılcı, kapsayıcı ve
sürdürülebilir büyüme için bir dizi karar alarak, söz konusu kararların uygulamaya
aktarılmasını izlemek üzere çeşitli mekanizmalar geliştirmiştir. İlk olarak, Avrupa
Komisyonu tarafından önerilen yeni bir istihdam ve büyüme stratejisinin başlatılması fikri Konsey tarafından Başkanlık Bildirgesine aktarılarak AB düzeyinde bir
politik önceliğe dönüştürülmüştür (European Council, 2010). 25-26 Mart 2010
tarihli Başkanlık Bildirgesi üye devlet ekonomi politikaları arasında daha sıkı bir
koordinasyon sağlanması gereğini ortaya koymakta olup, yeni dönem “ekonomik
yönetişimin” temel referans belgesini oluşturmaktadır.
Daha sonra, Konsey birbirini tamamlayan iki karara imza atmıştır. Bunlardan birincisi, üye ülke ekonomi politikalarının genel çerçevesine ilişkin Konsey tavsiye kararı
(Council of the EU, 2010), ikincisi ise üye devlet istihdam politikalarının ana hatlarına dair Konsey kararıdır (Council of the EU; 2011a). Sözü edilen kararlar kamu
finansmanının sürdürülebilirliği, makroekonomik dengesizliklerin giderilmesi, ArGe ve innovasyon desteklerinin artırılması, kaynakların etkin kullanımının sağlanması, sera gazı salımının azaltılması, iç pazarın sağlıklı işlemesi için iş çevrelerinin,
tüketicilerin ve endüstrilerin ihtiyaçlarının karşılanması, emek piyasasına katılımın
arttırılması ve yapısal işsizliğin azaltılması, piyasaların öngördüğü becerilerle donatılmış işgücünün oluşturulması, iş kalitesinin artırılması ve yaşam boyu öğrenmenin desteklenmesi, tüm seviyelerde eğitim ve öğretimin kalitesinin artırılması ve
NİSAN 2014
11
yükseköğretime katılımın özendirilmesi, yoksullukla mücadele ve sosyal içermenin
sağlanması gibi bir dizi öncelik üzerine yapılandırılmıştır. Alınan kararların gereklerini yerine getirmek üzere üye devletlerin ulusal ekonomi ve istihdam politikalarında gerekli düzenlemeleri yapmaları istenmiştir.
2011 yılının ilk günlerinde Avrupa Komisyonu tarafından ilk defa yıllık büyüme
araştırması gerçekleştirilmiş ve bu araştırma AB düzeyinde yeni bir ekonomik yönetişim sürecinin başlangıcı biçiminde yorumlanmıştır. Söz konusu araştırma bulguları 25 Mart 2011 tarihinde Konsey tarafından açıklanan mali konsolidasyon ve
yapısal reform önceliklerine dayanak oluşturmuştur. Başkanlık Bildirgesiyle açıkladığı yeni dönem politik öncelikleri arasında sıkı bütçe politikası ile mali sürdürülebilirlik ve ayrıca emek piyasalarının reformu yoluyla işsizlikle mücadele yaklaşımlarını ilk sıralara yerleştiren Konsey, üye devletlerden söz konusu öncelikleri İstikrar/Konverjans Programları ile Ulusal Reform Programlarına aktarmalarını istemiş
ve böylelikle Euro Artı Paktını (Euro Plus Pact) başlatmıştır (European Council,
2011). Ardından üye devletler, Birlik düzeyinde antant kalınan öncelikleri entegre
ettikleri ulusal programlarını açıklamış ve ulusal uygulamalar Avrupa Komisyonu
ile Konsey tarafından izlemeye alınmıştır. İzleme sonrasında Komisyon tarafından
her bir üye devlete yönelik olarak hazırlanan raporlar ve Konsey tarafından yayımlanan tavsiye kararları doğrultusunda ilgili ülke göstergelerinde iyileştirmeler gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Sözü edilen raporlar ve tavsiye kararları, hiç kuşkusuz, Türkiye için de yol gösterici niteliktedir.
En basit ifadesiyle, AB’ye üyelik Kopenhag kriterlerinin karşılanmasına bağlıdır.
Kopenhag kriterleri siyaset, ekonomi ve müktesebat uyumu olmak üzere 3 başlık
altında toplanmakta olup bunlardan üçüncüsü siyasi, ekonomik ve parasal birliğin
amaçlarına uyma da dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyetine sahip olunması anlamını taşımaktadır (European Council, 1993). Bu bağlamda,
AB-2020 hedefleri, zımnen de olsa, üyelik için Türkiye’nin yakınsaması gereken
hedefler olarak kendilerini ortaya koymaktadırlar.
Bu çalışmayla cevap bulunmaya çalışılan sorular sırasıyla şöyledir: Üye ülkeler
2020 hedeflerine ulaşma hızı bakımından homojen midirler? Türkiye AB-2020
göstergeleri itibariyle hangi üye ülkeye daha yakın durmaktadır? Türkiye üye
ülkeler gibi 2020 hedeflerini yakalayacaksa hangi ülkelerle benzer politikalar
uygulamak durumundadır? Üye ülkelerin performanslarından hareketle Türkiye
için bir yol haritası oluşturmak mümkün müdür? Bu soruları yanıtlayabilmek için
çalışmada çok değişkenli istatistiksel teknikler arasında yer alan kümeleme analizi
kullanılmıştır. Kümeleme analizine esas oluşturan veriler 2010 yılındaki durumu
yansıtmakta olup, AB-2020 eşik değerleri ile üye ülke ve Türkiye göstergeleri EUROSTAT (AB istatistik ofisi) veri tabından alınmıştır. Kullanılan veriler sırasıyla istihdam oranı, yoksulluk sınırının altındaki nüfus, üniversite eğitimine erişim, okulu
12
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
erken yaşta terk edenler, yenilenebilir enerji, sera gazı emisyonu ve GSYİH’dan ArGe’ye ayrılan paya ilişkindir.
2.2. Kümeleme Analizi
Bilindiği gibi, N nesnenin benzerlik bakımından K kümeye atanmasına kümeleme
analizi denir ( K ≤ N ). Kümeleme analizinde benzer nesneler benzer nesnelerle
yan yana getirilirken, benzer olmayan nesneler de onlardan ayrı tutulmak istenmektedir. Nesnelerin bir kümeye atanabilmesinde ölçüt, o nesnenin kümedeki
öteki nesnelere benzerliği ve başka kümelerdeki nesnelere benzemezliğidir (Kalaycı, 2009). Nitel veriler söz konusu olduğunda nesnelerin benzerlikleri uyuşumlar
yardımıyla ölçülür. Nicel veriler söz konusu olduğunda ise nesnelerin benzerlikleri
onlar arasındaki uzaklıklar yardımıyla belirlenir. Bunun için nesnelere ilişkin s
sayıda ölçüm yapılmış olması gerekir. i =1, 2, …, N olmak üzere i . nesneye ilişkin
ölçümler
 x i1 
x 
i2
xi =  
 M 
 
 xiS 
vektörü ile temsil edilmiş olsun. Bu vektörlere dayalı olarak nicel veriler için Mahalanobis uzaklığı, Hotelling T 2 uzaklığı, ‘Manhattan block city’ uzaklığı, Canberra
uzaklığı, Minkowsky uzaklığı gibi birçok uzaklık tanımlanabilir (Mardia vd., 1979).
Eldeki araştırmada kullanılan uzaklık Pearson uzaklığıdır. Pearson uzaklığı Euclidean uzaklığının bir çeşididir. Euclidean uzaklıktaki tartılar standart sapmaların
tersi yapıldığında Euclidean uzaklık Pearson uzaklığına dönüşür. i. ve j. nesneler
arasındaki d ij ile gösterilen Euclidean uzaklık xi ve x j vektörlerindeki ölçümler
kullanılarak şöyle tanımlanır:
d ij = ∑ wk2 (x ik − x jk )
s
2
k =1
Burada wk lar x1k , x 2 k , …, x nk örneklemine ilişkin tartılardır. Söz konusu uzaklıklar kullanılarak
NİSAN 2014
13
0 d12

0

D=








L d N −1, N 
0 
d13 L
d 23 L
0 L
d 1N
d 2N
L
uzaklıklar matrisi elde edilir. Kümeleme yapılırken kullanılan matris bu matristir.
Küme sayısı olan K ’nin belirlenmesi için 1970’li yıllardan beri birçok yöntem önerilmiştir. Küme sayısını belirlemek için K ≅
N 2 olarak önerilmekte ve bu yaklaşım parmak hesabı yaklaşımı olarak adlandırılmaktadır. Nesne sayısı N çok büyük olduğunda, bu yöntem küme sayısını aşırı yüksek kılmakta ve bu da bilgileri
özetleme bakımından yararsız bir sonuç olarak kendisini ortaya koymaktadır. Küme sayısını belirlemede Marriot, Calinsky ve Harabasz ölçütleri de dile getirilmekte; ancak küme sayısını belirlemede araştırıcının bilgisinden daha baskın bir ölçütün olamayacağı da vurgulanmaktadır (Tatlıdil, 1996).
Bu çalışmada kümeleme yöntemini uygulayabilmek için R istatistiksel paket programı kullanılmıştır. Bu programda kümeleme yöntemi olarak Ward yöntemi, tek
bağlantı (single) yöntemi, tam bağlantı (complete) yöntemi, ortalama bağlantı
(average) yöntemi gibi teknikler eş zamanlı olarak uygulanmış olmakla birlikte,
Ward yönteminin yarattığı kümeler ötekilere göre tercih edilmiştir. Parmak hesabı
kuralına göre N / 2 = 28 / 2 = 14 ≅ 3,74 sayısının 3 ile 4 arasında olduğu
dikkate alındığında incelenen ülkelerin üç ya da dört küme altında toplanabileceği
düşünülebilir.
3. Bulgular ve Türkiye İçin Öğrenme Fırsatı
Ward yöntemine göre; Malta, Türkiye, Kıbrıs, Portekiz ve İspanya bir küme altında
toplanmaktadır. Bu ülkelerin aynı kümede yer almasının temel nedeni her bir ülkede okulu erken yaşta bırakanlar yüzdesinin yüksekliğine ek olarak sera gazı
emisyon hacminin de yüksekliğidir. Her iki konuda da söz konusu ülkelerin benzer
tedbirler alması beklenebilir. Ward yöntemine göre 28 ülke aşağıdaki gibi kümelenmektedir.
14
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Şekil 1. Avrupa Birliği Ülkeleri ve Türkiye Kümelemesi (Ward)
Yukarıda belirtilen tüm kümeler incelendiğinde görülmektedir ki; Türkiye AB-2020
hedefleri bakımından en çok Malta’ya benzemektedir. Hiç kuşkusuz, Türkiye Kıbrıs’a, İspanya’ya ve Portekiz’e de AB-2020 hedefleri bakımından çok yakındır; ancak söz konusu yakınlık Malta’ya olan yakınlık ölçüsünde değildir. Bu da göstermektedir ki, AB-2020 hedeflerine uyum bağlamında Malta için hazırlanan reçete
Türkiye için de yol gösterici olma özelliğini sergileyecektir. Araştırma bulguları bu
iki ülke arasındaki benzerliği sağlayan pek çok nokta olduğuna işaret etmektedir.
Her iki ülkede de istihdam, gaz emisyonu, okulu erken yaşta bırakma ve Ar-Ge
göstergeleri diğer üye ülkelerin ve AB-2020 hedeflerinin oldukça gerisindedir.
Malta’nın İstikrar ve Ulusal Reform Programlarına istinaden açıklanan Konsey tavsiye kararı (Council of the EU, 2011), Türkiye için de kayda değer bir öğrenme fırsatı sağlayacağı düşüncesiyle aşağıda verilmiştir. Buna göre;
•
2011 yılı bütçe açıklarını kapamak üzere gerekli tedbirler alınmalı, 2012
bütçe hedeflerinden sapmaya neden olabilecek olası sorunları gidermek
üzere gerekirse ilave tedbirler alabilecek biçimde hazırlıklı olunmalı, yüksek kamu borç rasyosu aşağıya çekilmeli, orta vadeli konsolidasyon stratejisinin güvenilirliğini sağlamak üzere bütçe hedeflerine yönelik bağlayıcı
tedbirler tanımlanmalı, bütçe uygulamalarının izlenmesi güçlendirilmelidir.
NİSAN 2014
15
•
Yaşam beklentisiyle ilişkilendirilmek suretiyle emeklilik yaşı artırılıp, emeklilik sisteminin sürdürülebilirliği sağlanmalıdır. Zorunlu emeklilik yaşı aktif
yaşlılık stratejisi ile desteklenmeli, erken emeklilik caydırılmalıdır. Özel
emeklilik tasarrufları teşvik edilmelidir.
•
Öğrenme kazanımları iş piyasası ihtiyaçları ile ilişkilendirilmeli, mesleki eğitim sisteminin etkinliği artırılmalı, yükseköğrenime erişimi kolaylaştırıcı
çok yönlü tedbirler alınmalıdır. Nedenleri araştırılmak suretiyle, okulu erken yaşta bırakma oranının düşürülmesine yönelik tedbirler geliştirilmeli,
uygulamanın izlenmesi ve raporlanmasına yönelik bir mekanizma oluşturulmalıdır.
•
Otomatik ücret endeks mekanizmasında reform yapmalıdır. Bu kapsamda,
sosyal ortaklarla istişare içinde, ücret değişiminin işgücü verimliliği ve rekabet edebilirlik göstergelerindeki gelişmeleri daha iyi yansıtacağı bir yapıya doğru geçilmelidir.
•
Enerjide dış bağımlılığı gidermeye yönelik çabalar daha da güçlendirilmelidir. Bu bağlamda, yenilenebilir enerji yatırımları teşvik edilmeli, enerji altyapısını iyileştirmek ve enerji etkinliğini desteklemek üzere AB fonlarından
faydalanılmalıdır.
4. Sonuç
AB’ye üyelik yolunda son on yılda önemli adımlar atan Türkiye, Kopenhag kriterleri
bağlamında zımnen AB-2020 hedeflerine yakınsamak durumundadır. Türkiye, AB2020 hedeflerine halihazırda ulaşmış bir ülke olarak değerlendirilemez. Bununla
birlikte, bu hedef doğrultusunda Türkiye’nin başarmaya en yakın olduğu değişken
yoksulluk riski altındaki nüfus yüzdesidir. Türkiye bu alanda üye ülkelerle yarışabilecek ölçüde iyi durumdadır. Yenilenebilir enerji ve Ar-Ge konularında Türkiye’nin
AB-2020 hedeflerine bir hayli uzak durduğu ve bu bağlamda bir hayli çaba sarf
etmesi gerektiği söylenebilir. Türkiye’nin AB-2020 hedeflerine en uzak olduğu
değişkenler ise istihdam oranı, okulu erken yaşta bırakanlar oranı ve yükseköğrenime katılma oranıdır.
AB-2020 hedeflerine ulaşma konusunda üye ülkeler de oldukça farklı performans
sergilemektedirler. Kümeleme analizi Türkiye’yi Malta ile aynı kefede değerlendirmemize zemin sağlamaktadır. Analiz bulguları göstermektedir ki Türkiye AB2020 hedeflerine yakınsama çalışmalarında en az Malta kadar çaba sarf etmelidir.
Performansı AB yönetimi tarafından takip edilip tavsiye raporuna bağlanan Malta’nın tecrübeleri Türkiye için önemli bir öğrenme fırsatı sağlayacaktır.
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından açıklanan 2011 yılı bütçesi ve onun arka
planını oluşturan IX. Kalkınma Planı (2007-2013) uyarınca Türkiye’de hayata geçi-
16
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
rilmesi öngörülen politikalar ile Malta için hazırlanan tavsiye raporu karşılaştırıldığında, AB-2020 hedeflerine ulaşma konusunda aşağıdaki sonuçlara ulaşılmaktadır :
•Türkiye’nin 2011 yılı bütçesi, krizden çıkış bütçesi biçimiinde tasarlanan
2010 yılı bütçesinden farklı olarak, sürdürülebilir büyüme ve mali dengeleri iyileştirme perspektifi ile hazırlanmıştır. Bu bağlamda, bütçe açığı ve
borç stokunun milli gelire oranının azaltılması öncelikli bir hedef olarak tanımlanmıştır. Bütçe giderlerinde artış kontrol altına alınırken, bütçe gelirlerinin giderlerden daha fazla artması yönünde projeksiyonlara yer verilmiştir. Bir yandan faiz giderleri azaltılırken, faiz hariç giderlerin nominal
büyüme oranının altında artırılması; diğer yandan bütçe gelirleri ve vergi
gelirlerinde nominal büyüme oranında artışın sağlanması yönünde taahhütler içeren bir bütçe oluşturulmuştur. Böylelikle, bütçe açığının milli gelire oranının %4’ten %2.8’e düşürülmesi 2011 yılı mali planına yansıtılmıştır. Orta Vadeli Planda bütçe açığının 2012-2013 yıllarında sırasıyla %2,4 ve
%1,6’ya düşürülmesi öngörülmüş olup, tüm bu değerler Maastricht Kriterlerinde belirlenen %3 oranının altındadır. 2011 yılı bütçesi seçim bütçesi
olarak tasarlanmamış olup, mali disiplinin sağlanması anlamında genel olarak Malta için geliştirilen önerilerle de uyumludur.
•Bilindiği gibi, yüksek enerji fiyatları, hızlı ekonomik büyüme ve reel döviz
kurunun değerlenmesi Türkiye’nin cari açık sorununun temel kaynaklarını
oluşturmaktadır. Orta ve uzun vadede cari açığı daha makul seviyelere düşürmek üzere yurt içi tasarruf oranlarının artırılmasına, enerjide dışa bağımlılığın azaltılmasına, katma değeri yüksek mal ve hizmet üretiminin
desteklenmesine ve beşeri sermayenin güçlendirilmesine yönelik politika
tedbirleri geliştirilmiştir. Bunlardan enerjide dışa bağımlılığı azaltmak amacıyla, alternatif enerji kaynaklarının daha etkin kullanılması bağlamında
Türkiye’de suyun, rüzgarın ve güneşin enerjiye dönüştürülmesi yolundaki
çabalar ile enerji verimliliğinin sağlanmasına yönelik mevcut enerji altyapısının güncellenmesi çalışmaları yerinde ve aynı zamanda Malta için hazırlanan tavsiye raporuyla uyumludur. Nükleer enerji kapasitesi oluşturma
yolundaki girişimler ise dikkatle izlenmelidir.
•2011 yılı mali planında Milli Eğitim Bakanlığı bütçe ödeneklerinin bir önceki yıla kıyasla %20,8 oranında artırılarak 34,1 milyar TL’ye, üniversitelerin bütçesinin de %23 oranında artırarak 11,5 milyar TL’ye çıkarılması
önemli iyileşmelere işaret etmektedir. (1) Eğitim-istihdam ilişkisinin güçlendirilmesi, (2) işgücü piyasasının esnekleştirilmesi, (3) kadınlar, gençler
ve dezavantajlı grupların istihdamının artırılması, (4) istihdam-sosyal koruma ilişkisinin güçlendirilmesi olmak üzere, dört temel politika ekseni
üzerinde bir takım çalışmalar yürütülmekle birlikte, işsizlik sorununun çözümünde sınırlı bir ilerleme kaydedilmiştir. Sözü edilen politikalar kapsaNİSAN 2014
17
mında geliştirilen İstihdam ve Meslekî Eğitim İlişkisinin Güçlendirilmesi Eylem Planı Malta için dile getirilen öğrenme kazanımlarının iş piyasası ihtiyaçları ile ilişkilendirilmesi ve mesleki eğitim sisteminin etkinliğinin artırılması önerilerini karşılamakta olup, adı geçen eylem planına bir an önce işlerlik kazandırılması doğru bir yaklaşım olacaktır.
•Malta için hazırlanan tavsiye raporu emeklilik ve ücret sisteminde çalışanların aleyhine bir takım değişiklikler öngörmektedir. Esasında başta İngiltere, İspanya, Portekiz, Yunanistan, İtalya, Romanya, Litvanya, İrlanda,
Almanya olmak üzere, küresel krizin büyük ölçüde etkilediği Avrupa kıtasındaki ülkelerde maaşlar dondurulmuş, hatta bazılarında düşürülmüş,
emeklilik yaşı ve vergi oranları artırılmış, yeni vergiler uygulamaya konulmuştur. Buna karşın, Türkiye’nin 2011 yılı bütçesinde Sosyal Güvenlik Kurumu’na 62,4 miyar TL transfer yapılmasının öngörülmüş olması, SSK ve
BAĞKUR emeklilerine enflasyonun üzerinde zam yapılmasının ve en düşük
emekli maaşının yıllık bazda %21,7 oranında artırılmasının planlanmış olması ve ayrıca sağlık, eğitim ve sosyal nitelikli harcamalarda kesintiye gidilmemiş olması, Malta için önerilenlerle uyumlu olmamakla birlikte, ülkemiz vatandaşları lehine bir durumdur.
•Son olarak, TÜBİTAK’ın 2010 yılında 625 milyon TL olan ödeneğinin %28
oranında artırılarak 2011 yılında 800 milyon TL’ye çıkarılması, üniversitelerin Ar-Ge ödeneklerinin ise %23 oranında artırılarak 480,4 milyon TL’den
547 milyon TL’ye çıkarılması kayda değer iyileşmelere işaret etmektedir.
Bununla birlikte, Ar-Ge harcamalarının GSYİH içindeki payının 2013 yılı itibariyle %2 olma hedefi, %3 olan AB-2020 hedefi ile uyumlu olmadığı gibi,
IX. Kalkınma Planında tanımlanan bilgi toplumuna dönüşmüş, her alanda
Avrupa Birliği standartlarını yakalamış ve dünya ile rekabet edebilen güçlü
bir Türkiye hedefiyle de örtüşmemektedir.
18
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Kaynaklar
Altun Ada, A. (2011), “Kümeleme Analizi ile AB Ülkeleri ve Türkiye’nin Sürdürülebilir Kalkınma Açısından Değerlendirilmesi”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler
Dergisi, 29(Nisan 2011), 319-332.
Berberoğlu, B. (2010a), “Yaşamboyu Öğrenme ile Bilgi ve İletişim Teknolojileri
Açısından Türkiye’nin Avrupa Birliği’ndeki Konumu”, Bilgi Ekonomisi ve Yönetimi
Dergisi, V(II), 129-142.
Berberoğlu, B. (2010b), “Bilgi Toplumu ve Bilgi Ekonomisi Oluşturma Yolunda Türkiye ve Avrupa Birliği”, Marmara Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, XXIX(II), 111-131.
Council of the EU (2010), Recommendation for a Council Recommendation on
broad guidelines for the economic policies of the Member States and of the Union, 7 July 2010 (11646/10).
Council of the EU (2011a), Council Decision of 19 May 2011 on guidelines for the
employment policies of the Member States, O.J. L 138/56 of 26.5.2011
(2011/308/EU).
Council of the EU (2011b), Council Recommendation of 12 July 2011 on the National Reform Programme 2011 of Malta and delivering a Council opinion on the
updated Stabilit Programme of Malta 2011-2014, O.J. C 215/10 of 21.7.2011
(2011/C 215/04).
Erkekoğlu, H. (2007), “AB’ye Tam Üyelik Sürecinde Türkiye’nin Üye Ülkeler Karşısındaki Göreli Gelişme Düzeyi: Çok Değişkenli İstatistiksel Bir Analiz”, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 14(2007/2), 28-50.
Ersöz, F. (2009), “Avrupa İnovasyon Göstergeleri (EIS) Işığında Türkiye’nin Konumu”, İTÜ Dergisi/Sosyal Bilimler, 6(Aralık 2009/1), 3-16.
European Commission (2010), Europe 2020: A Strategy for Smart, Sustainable and
Inclusive Growth, 3.3.2010, COM(2010)2010 final.
European Council (1993), Presidency Conclusions. Copenhagen, 21-22 June 1993.
European Council (2000), Presidency Conclusions. Brussels, 23-24 March 2000.
European Council (2010), Presidency Conclusions. Brussels, 25-26 March 2010.
European Council (2011), Presidency Conclusions. Brussels, 24-25 March 2011.
Kalaycı, Ş. (2009), SPSS Uygulamalı Çok Değişkenli İstatistikleri Teknikleri, Ankara:
Asil Yayınevi.
Kranz, W. (1984), Antik Felsefe, Ankara: Sosyal Yayınları
NİSAN 2014
19
Mardia, K. V., J. T. Kent ve J. M. Bibby (2000), Multivariate Analysis (Probability
and Mathematical Statistics), San Diego: Academic Press.
Oğuzlar, A. (2005), “Çok Boyutlu Ölçekleme Analizi Yardımıyla Avrupa Birliği Üyeliğini Etkileyen Faktörler”, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Dergisi, XXIV(1), 33-43.
Öz, B., S. Taban ve M. Kar (2009), “Kümeleme Analizi ile Türkiye ve AB Ülkelerinin
Beşeri Sermaye Göstergeleri Açısından Karşılaştırılması”, Eskişehir Osman Gazi
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 10(Haziran 2009/1), 1-29.
Sandal, E. K., M. Karabulut ve M. Gürbüz (2005), “Sosyo-ekonomik Kriterler Bakımından Türkiye’nin Konumu ve Avrupa Birliği”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler
Dergisi, 15(1), 1-14.
Şahin, M. ve B. Hamarat (2002), “G10-Avrupa Birliği ve OECD Ülkelerinin Sosyoekonomik Benzerliklerinin Fuzzy Kümeleme Analizi ile Belirlenmesi”, ODTÜ Uluslar
arası Ekonomi Kongresi VI, 11-14 Eylül 2002, 1-20.
Şimşek, M. (2010), 2011 Yılı Bütçe Sunuş Konuşması (TBMM Genel Kurulu). 13
Aralık 2010. Ankara.
Tatlıdil, H. (1996), Çok Değişkenli İstatistiksel Analiz. Ankara: Akademi Matbaası.
Yılmaz, Ö. ve V. Kaya (2005), “Genişleme Sürecindeki Avrupa Birliği: Ekonomik
Performansa Dayalı Kümeleme Analizi”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 5(2005/1), 361-376.
IX. Kalkınma Planı (2007-2013), 1 Temmuz 2006 tarih ve 26215 sayılı Resmi Gazete.
AB-2020 eşik değerleri ve göstergeleri için EUROSTAT veri tabanı:
http://epp.eurostat.ec.europa.eu/portal/page/portal/europe_2020_indicators/he
adline_indicators.
20
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Kadın Ve Erkek Çalışanların Stresle Baş
Etme Sürecinde Yönetimden
Beklentilerine İlişkin Nitel Bir Araştırma1
Vesile Ayça YAMUÇ
[email protected]
Duygu TÜRKER
Yrd. Doç.Dr.,Yaşar Üniversitesi, İİBF, İşletme Bölümü
[email protected]
Kadın Ve Erkek Çalışanların Stresle Baş Etme
Sürecinde Yönetimden Beklentilerine İlişkin
Nitel Bir Araştırma
A Quantitative Study On The Female And Male
Employees’ Expectations From Management
When Coping With Stress
Özet
Belirli bir düzeye kadar yapıcı olabilen stres
olgusu, örgütlerde artan rekabete bağlı olarak,
bireylerin fizyolojik ve ruhsal sağlıklarını tehdit
eden bir sorun haline gelmiştir. Literatür örgütsel stres olgusunun nedenleri ve sonuçları konusunda önemli bir bilgi birikimi sağlamakla birlikte, çalışanların örgütlerinden stresle baş etme
sürecinde neler bekledikleri konusunda yeterli
bilgi sunmamaktadır. Bu bilgi açığını doldurmak
amacıyla, çalışmada öncelikle literatürde ön
plana çıkan örgütsel stratejiler ele alınmış,
ardından çalışanların stresle baş etme sürecinde
örgütlerinden tam olarak ne bekledikleri, İzmir
Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nde (İAOSB)
faaliyet gösteren bir üretim işletmesinde, 42
beyaz yakalı kadın ve erkek çalışan üzerinde yarı
yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılarak
analiz edilmiştir. Çalışma sonuçları, çalışanların
yönetimden en çok işle ilgili rollerin belirlenmesi,
çatışma düzeyinin azaltılması, adil bir ücret
politikasının uygulanması gibi konularda beklentilerinin olduğunu göstermektedir.
Abstract
Stress, which can be constructive in a certain
degree, becomes a problem that threatens the
physiological and psychological health of individuals depending on the increasing competitiveness in the organizations. Although the literature
provides a significant knowledge on the antecedents and consequences of organizational stress,
there is no sufficient information about what
employees expect from their management when
coping with stress. In order to fill this void, this
study first reviews the organizational strategies
in the literature and then the employees’ expectations from their management during this
process were analyzed on a sample of 42 whitecollar female and male workers in a manufacturing firm in Izmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi
(IAOSB) with following a semi-structured interview methodology. The results of study reveal
that employees expect strategies regarding with
their job identification, reducing the level of
conflict, implementation of a fair payment policy
etc.
Anahtar Kelimeler: Çalışanlar, Örgütsel Stres,
Stres, Stresle Baş Etme Stratejileri
Keywords: Employees, Organizational Stress,
Stress, Strategies for coping with stress
1
Bu çalışma, Yrd.Doç. Dr. Duygu Türker’in danışmanlığında, Vesile Ayça Yamuç tarafından yazılan
“Örgütsel Stres Kaynakları ve Yönetimi: Bir Üretim İşletmesinde Örnek Olay İncelemesi” isimli Yüksek
Lisans Bitirme Projesi’nden türetilmiştir.
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ, NİSAN 2014, 9(1), 21- 40
21
1. Giriş
Belli bir düzeye kadar güdüleyici bir mekanizma sunan stres olgusu, modern iş
dünyasının rekabetçi ortamında çalışanların fiziksel ve ruhsal sağlıklarını tehdit
eden önemli bir sorun haline gelmeye başlamıştır. Genellikle aşırı strese maruz
kalan çalışanların, bireysel düzeyde yöntemlerle stresle mücadele etmeye çalıştıkları gözlenmektedir. Fakat bireylerin stres yönetimini öğrenmeleri kadar, çalıştıkları örgütlerin bu stresle mücadelede onlara destek olması ve uygun bir çalışma
ortamını sunması da önemlidir. Örneğin aşırı iş yükü sebebiyle yüksek derecede
strese maruz kalan bir çalışanın, bu stresin yarattığı sorunlarla psikolojik destek
alarak baş etmesinin yanı sıra, sorunun kökeninde yer alan ‘aşırı iş yükü’nün azaltılması ve bu dış etkenin ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Örgütsel düzeyde stresle mücadele noktasında, yönetime büyük bir rol düşmektedir. İyi bir yönetici, tıpkı yaşanan çatışmalarda olduğu gibi, hem kendi hem de astlarının maruz kaldığı stresi, örgütün yaşamasına ve gelişmesine katkıda bulunacak
şekilde yönetmeyi bilmelidir (Koçel, 2005: 663). Örneğin, ilk olarak kendi görevlerinin gerektirdiği zorlukların üzerlerinde yarattığı gerilimi azaltmak ya da baş etmek için gerekli becerileri geliştirmeli, sonra da çalışanların içinde bulundukları
gerilimi azaltmak ya da baş edebilmelerini sağlamak için gerekli stratejileri hayata
geçirmelidir (Garipoğlu, 2007: 36). Diğer taraftan, çalışma ortamında iyileştirmeler
yapmak, rol belirsizliğini ve çatışmaları önleyebilmek, iş yükünü dengelemek vb.
gibi strese neden olabilecek faktörlerin örgütsel düzeyde uygulanabilmesi yine
yönetimin üzerine düşen bir sorumluluktur (Güney, 2006: 346).
Stres olgusunun Türk çalışma hayatının önemli bir problemi haline gelmesi, özellikle 2000’li yıllardan itibaren literatürün bu konuya olan ilgisini de artırmış görünmektedir. Türkçe literatürde, stres olgusunun ortaya çıkış nedenleri (Bekçi vd.,
2007; Gökdeniz, 2005; Koçyiğit vd., 2008; Örücü ve Demir, 1999; Soysal, 2009;
Yılmaz ve Ekici, 2006; Yumuşak, 2007) ve verimlilik, performans (Gümüştekin ve
Öztemiz, 2004; Yozgat vd., 2013), iş tatmini (Karadal, 2001; Demirel, 2013; Erşan
vd., 2013), örgütsel bağlılık (Uzun ve Yiğit, 2011) ve genel olarak çalışanlar üzerinde etkileri (Yıldırım vd., 2004) açısından - veya hem neden hem de sonuç açısından
(Aksoy ve Kutluca, 2004; Aşık, 2005) - oldukça kapsamlı düzeyde araştırılmış olduğu görülmektedir. Fakat, neden ve sonuçların araştırılmasından sonraki adımı teşkil eden stresle nasıl baş edileceği konusunda Türkçe literatürde sınırlı sayıda ampirik çalışmanın olduğu gözlenmektedir (Akova ve Işık, 2008; Okutan ve Tengilimoğlu, 2002). Belirtilen bu çalışmalarda ise, stresle bireysel düzeyde baş etme
noktasına odaklanılmış ve örgütsel düzeyde çözümlerin neler olabileceği ampirik
22
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
olarak bulgulanmamıştır. Bu çalışmanın amacı, literatürde nispeten az çalışılmış
olan çalışanların işyerinde yaşadıkları veya iş kaynaklı stresle baş etme sürecinde,
yönetimden tam olarak neler bekledikleri konusunu ayrıntılı olarak araştırmaktır.
Bu amaçla, öncelikle literatürde ön plana çıkan ve örgütsel stresle mücadelede
uygulanabilecek stratejiler ele alınmış, ardından belirlenen bu stratejilerin çalışanlar tarafından ne ölçüde beklendiği, nitel bir araştırma kapsamında incelenmiştir.
İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nde (İAOSB) faaliyet gösteren bir üretim
işletmesinde, bir grup beyaz yakalı kadın ve erkek çalışan üzerinde, yarı yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılarak bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonuçları, çalışanların yönetimden en çok işle ilgili rollerin belirlenmesi, çatışmaların
azaltılması, adil bir ücret politikasının uygulanması, katılımın artırılması ve mesleki
gelişim yollarının planlanması konusunda beklentilerinin olduğunu ortaya koymaktadır.
2. Literatür Taraması
2.1. Örgütsel Stres: Yapıcı mı, Yıkıcı mı?
Stres kavramı “olağanüstü talepler, sınırlamalar veya fırsatlarla yüzyüze gelindiğinde birey tarafından yaşanan bir gerilim durumu” olarak tanımlanırken (Schermerhorn, 1989: 647), bu durumun çalışma ortamında yaşanan şartlara bağlı olarak
ortaya çıkması örgütsel stres olarak adlandırılmaktadır. Aktaş ve Aktaş (1992) örgütsel stresi, “organizasyon üyelerinde fiziksel, psikolojik ve davranışsal sapmalara
neden olan dış şartlara karşı bir uyum tepkisi” olarak ifade etmektedirler. Stres ve
örgütsel stres olgusuna genellikle olumsuz bir anlam atfedilmekle birlikte, stresin
belirli bir düzeyde çalışanları güdüleyerek, performanslarını arttırdığı da görülmektedir. “Örgütsel açıdan güdüleme, örgüt üyelerinin çalışmaya başlamalarını, çalışmayı sürdürmelerini ve görevlerini istek ve coşku ile yerine getirmelerini sağlayan
düzenlemelerin tümü anlamını taşır” (Aydın, 2008: 94). Güdüleme ile eş anlamda
kullanılan stres türüne “yapıcı stres” adı verilmektedir. Terfi etmek, başarmak gibi
heyecan verici ve arzulanan olaylar yapıcı strese örnek olarak verilebilir. Bu konudaki çalışmalarıyla bir ilk kabul edilen McGaugh, 1950’lerde fareler üzerinde yaptığı araştırmasında, insanlarda olduğu gibi hayvanlarda da beynin heyecan anında
bir çeşit stres hormonu salgıladığı ve bu hormonun hafızayı güçlendirici etkileri
olduğunu ortaya çıkarmıştır (Cahill vd., 2003: 270).
Her ne kadar, stres olgusunun bu şekilde güdüleyici bir mekanizma oluşturabildiği
görülse de, yapılan çalışmaların büyük bir çoğunluğu, bu etkileşimin sonuçlarının,
insanların ruhsal ve fiziksel yapılarına zarar verebileceğini göstermektedir. Stres
söz konusu olduğunda, önemli olan endişelerin kaynağının bulunması, yaşanılan
durumun doğru algılanıp kişi için ne anlama geldiğinin değerlendirilebilmesidir.
Selye’nin söylediği gibi, “neyin bizim canımızı sıktığını bilmek bile iyileştirici bir
çalışmadır”. Ancak bu sayede kişi kendisi için yapıcı olan stres seviyesinin farkına
NİSAN 2014
23
varabilecektir (Norfolk, 1989: 29). Belirli bir düzeyde, bireyin performansı, başarısı,
bireysel tatmini ve gelişmesi için stres gerekmektedir (Şahin, 1998: 21). Fakat stresin aşırı boyutlara ulaşması, bireylerin işe karşı güdülenme düzeylerini düşürerek,
devamsızlık, hata yapma, kazaya sebebiyet verme, doyumsuzluk ve performans
düşüklüğü gibi durumları ortaya çıkarmaktadır. Bu da stresin “yıkıcı” boyutudur
(Schermerhorn, 1989: 649) ve zaman zaman bireyleri depresyona sürükleyecek
kadar kaygı verici boyutlara ulaştığı görülmektedir (Arroba ve James, 1990: 21-22).
Bu nedenle çalışma dünyasında, örgütsel stresle başa çıkmada gereken önlemlerin
neler olduğunun önemle üzerinde durulması gerekmektedir.
2.2. Stres Yönetiminde Örgütsel Stratejiler
Stres genellikle bireyin dış çevresinden gelen uyaranlara verdiği tepki olarak tanımlanmaktadır. Bu uyaranların olumsuz sonuçlarının etkisini azaltmak açısından
çevremizde nelerin strese yol açtığını tespit etmek önemlidir (Weinberg vd., 2010:
53). Özellikle günümüzde küçülme ve yeniden yapılandırmalar, şirket evlilikleri ve
satın almalar, özelleştirmeler gibi trenleri karşısında örgütlerde yönetilemeyen
stres, hem çalışanlar hem örgüt açısından ciddi maliyetler oluşturabilmektedir
(Sutherland ve Cooper, 2000). Örgütsel açıdan stres yönetimi, bireysel ve örgütsel
stresle baş ederek daha sağlıklı bir ortam yaratabilecek belirli stratejiler içeren bir
örgüt felsefesidir (Özkalp ve Kırel, 2004: 193). Stres yönetim stratejilerinin, stres
yaratan sorunu yönetmek veya ortadan kaldırmak ve stres yaratan soruna verilen
tepkiyi yönetmek şeklinde iki boyutu olduğu görülmektedir (Lazarus ve Folkman,
1984). Bu çalışmada, etkili bir stres yönetimi için uygulanabilecek bu stratejilerden
(Aydın, 2008: 157-161) özellikle birinci grubu dikkate alınmış ve temelde örgütün
stresin kaynaklarını ortadan kaldırmak için neler yapabileceğine odaklanılmıştır.
Bu stratejiler ve nasıl uygulanabilecekleri konusu aşağıda yer almaktadır.
- Katılımlı Yönetimi Gerçekleştirmek ve Destekçi Bir Örgütsel Hava Yaratmak:
Katılımlı yönetim, çalışanların kendilerini ve fikirlerini kabul ettirmeye yönelik çabalarının engellenmediği, kararlarda doğrudan ya da dolaylı olarak söz ve oy hakkına sahip oldukları bir uygulama biçimidir (Örnek ve Aydın, 2006: 220). Katılımlı
yönetim sayesinde “çalışanların psikolojik benlik gereksinimlerini tatmin edecekleri demokratik bir ortam oluşturulmakta, çalışan-yönetim arasında diyalog ve işbirliği geliştirilerek yönetsel etkinlik ve verimliliğe ulaşılmaktadır” (Eren, 2000: 381).
Katılımın olmadığı durumlarda ise karar tek bir elden verilmekte ve çalışanlar da
bunu uygulamak zorunda kalmaktadırlar. Bu şekilde yönetimi benimseyen bir örgütte, yetenekler ortaya çıkmadığı gibi, zamanla bireylerin işlerine karşı bakış açıları ve çalışma istekleri de olumsuz yönde etkilenmektedir (Koçel, 2005: 415). Yönetim, çalışanların kararlara katılımlarını sağlarken aynı zamanda destekleyici bir
organizasyonel yapı da geliştirmelidir. Merkeziliyetçilikten uzak, resmi ve katı olmayan, yukarıya doğru iletişime izin veren, hiyerarşinin dikey olarak değil yatay
olarak genişletildiği bir örgüt yapısı, çalışanların stresle başa çıkmalarını kolaylaş-
24
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
tırmaktadır (Güçlü, 2001: 103). Örneğin, sosyal değişim teorisine (Cropanzano ve
Mitchell, 2005) göre, aynı düzeyde çalışanların birbirini destekledikleri bir iş ortamı oluşturmak, örgüt kaynaklı stresin azalmasına etki edebilmektedir (Loi vd.,
2014).
- İş Zenginleştirme (Job Enrichment): “İş zenginleştirmesi, işin daha anlamlı, yarışmaya olanak sağlayıcı ve ödüllendirici olması amacıyla yeniden tanımlanması ve
yapılandırılmasıdır” (Artan, 1986: 133). Rutin işlere çeşitli motivasyon unsurları
eklenip geliştirilerek, aşırı ve az iş yükü, zaman baskısı, rol çatışması, rol belirsizliği
vb. faktörlerin neden olduğu stres önlenebilmektedir (Luthans, 1989: 211). “İş
zenginleştirme tekniğinin içeriğini oluşturan temel prensipler arasında, çalışanların
planlama ve kontrol faaliyetlerine katılmasına müsaade edilmesi, iş özgürlüğünün,
işin mücadeleci yönünün, güçlüğünün ve dolayısıyla anlamlılığının artırılması, iş
başarımına ilişkin geri beslemenin sağlanması ve sorumluluğun artırılması gibi
unsurlar sayılabilir” (Herzberg, 1976: 106-111, aktaran Pekel, 2001: 110). Stresle
başa çıkabilmede önemli bir strateji de “iş değiştirme (job rotation)” yöntemidir. İş
değiştirme, çalışanların sistematik bir biçimde bir görevden başka bir göreve aktarılması sürecidir. Bu süreçte, iş tatminsizliği ve imkânların yetersizliği gibi nedenlerle stres yaşama olasılığı da, yeni bir işte yeni sorumluluklar üstlenilmesi ile azaltılmış olacaktır (Gümüştekin ve Öztemiz, 2004: 66).
- Örgütsel Rolleri Belirlemek ve Çatışmaları Azaltmak: Rol belirsizliği ve çatışmalar
örgütsel yaşamda gerilime neden olan faktörlerin başında gelmektir. Reknes
vd.leri (2013) tarafından, rol teorisinden hareketle (Kahn vd., 1964) gerçekleştirilen çalışmada, rol belirsizliği ve rol çatışması gibi role ilişkin stres kaynaklarının
olduğu ortamlarda çalışan bireyler, işyerinde zorbalık türü olumsuz davranışlarla
daha sık karşılaşmaktadır. Diğer taraftan, belli sektörlerde yaygın bir şekilde kullanılan taşeron kaynak kullanımının da, ilgili taşeron firma çalışanlarını, müşteri ve
ana firma arasında yaşadıkları rol belirsizliği ve çatışmasından kaynaklanan stresle
karşı karşıya bırakmaktadır (Hodari vd., 2014). Bu tür bir stresin önlenebilmesi için
bireylerin sorumluluk sınırlarını, görevlerinin ne olduğunu ve bireyden ne beklendiğini açıkça belirlemeli ve bireyleri bununla ilgili bilgilendirmelidir (Garipoğlu,
2007: 62). Hem hizmet içi hem de bizzat iş başında verilecek eğitimler, açık görev
tarifleri ve iş bölümü, değerlendirmede adil olunması ve yeterliklerin temel ölçüt
olarak alınması, zamansız ve ani bilgi istemeyi engellemeye dönük düzenlemeler,
rol belirsizliğini ve kişiler arası çatışmaları büyük ölçüde azaltmaktadır. Önemli
olan bu düzenlemelerin işin yapısına, çalışanın ve yöneticinin beklentilerine uygun
olması ve kararlılıkla uygulanmasıdır (Güçlü, 2001: 103).
- Zaman ve Ücret Yönetimi: Zaman baskısının neden olduğu stresle başa çıkmanın
en iyi yolu zamanı verimli kullanmaktır. Zamanın verimli kullanılabilmesi için de iyi
yönetilmesi gerekir. Yönetimden kasıt, zamanın gereksinim ve istekleri karşılayabilecek biçimde kontrol altında tutulması, yani zamanın farkına varılmasıdır. “Çünkü
NİSAN 2014
25
önemli olan ne kadar zamanın olduğu değil, mevcut zaman içinde nelerin yapılabileceğidir” (Güney, 2006: 432). İşlerin önceliklerini belirleyip plan yapmak, gelişen
iletişim tekniklerini kullanmak, yerinde ve uygun anda karar vermek ve yetki devretmek zamanın kontrol edilememesinden kaynaklanacak endişe ve stresi önlemede etkili olacak faktörlerdir (Güney, 2006: 433-434).
Yetersiz ve adil olmayan ücret politikaları da çalışanların moral ve motivasyonlarını
önemli ölçüde düşürmektedir. “Tatmin ile çalışan davranışları incelendiğinde, işgücü devrinin büyük ölçüde işten duyulan tatmine, tatminin de alınan ücrete bağlı
olduğu sonucuna varılmıştır” (Yüksel, 2000: 221). Dolayısıyla tamamen çalışanın
performansına ve gayretine dayalı bir sistem (Beklentiler Kuramı) ve eşit işe eşit
ücreti amaçlayan uygulamalar (Hakkaniyet Kuramı), çalışanların bu konudan kaynaklı sıkıntı ve gerilimlerini ortadan kaldıracaktır (Akat vd., 1997: 353).
- Çalışma Ortamını İyileştirmek: Çalışanlar fiziki çevreden kaynaklı olumsuz şartlara karşı çok hassastırlar. Aşırı soğuk veya sıcak, havasız, gürültülü, yeterince aydınlık olmayan ortamlar bireylerin zihinsel ve bedensel yetkinliklerini azaltmaktadır.
Bu yüzden çalışma ortamları bireylerin verimlerini arttıracak, gerginliklerini azaltacak şekilde dikkatle düzenlenmelidir. İngiliz Dr. E.G. Dexter, okul, hapishane ve
banka gibi kurumlarda insan davranışlarını incelemiş, düşük nem oranının aşırı
derecede huzursuzluk, asabi tansiyon, uykusuzluk ve davranışta tuhaflıklara neden
olduğunu saptamıştır (Norfolk, 1989: 164). Benzer araştırmalarda, iyi bir aydınlatma sisteminin işin daha kolay ve hatasız yapılmasında oldukça etkili olduğu belirlenmiştir. Örneğin General Elektrik firmasında, çalışanların gerek sağlıkları gerekse
verimlilikleri açısından aydınlatmayla ilgili, özellikle kontrast görüntülerde ışık şiddetinin giderek yoğunlaştırılması, çalışan yaşı ilerledikçe yoğunluğun giderek artırılması, en az işin yapıldığı yer kadar, çevresinin de yeterince ışıklandırılması vb.
tedbirler alınmıştır (Sabuncuoğlu, 1987: 56). Bunların dışında mümkün olduğunca
güneş ışığından faydalanmak ya da gün ışığına benzeyen lambalar kullanmak, aydınlatmayla ilgili diğer önemli tedbirler arasında yer almaktadır (Sabuncuoğlu ve
Tüz, 2001: 249). Ayrıca işyerinin kalabalık olması da hem gürültü nedeni, hem de
gizlilik ve kişiye özgülüğü yok ettiği için önemli bir stres nedenidir (Aydın, 2008:
49). Diğer taraftan, çalışma ortamından kaynaklı stresin önlenebilmesinde işyeri
düzenin sağlanması ve ergonomi de büyük önem taşımaktadır. Kullanılan araçgereç, makine ve teçhizattan, binaların iç yerleşimi, rengi ve temizliğine kadar
yapılacak her düzenleme, bununla beraber işin çalışanların fiziksel özelliklerine
uyumlu hale getirilmesi, çalışanların sağlıklarını ve verimliliklerini arttırmaktadır
(Camkurt, 2007: 82-86)
- Mesleki Gelişim Yollarını Planlamak ve Danışmanlık Hizmeti Vermek: Örgütlerde kariyer gelişimi ve terfiler, çoğunlukla geleneksel yollarla, tek bir yöneticinin
kararına bağlı olarak yapılmaktadır. Çalışanların gelecekteki konumlarıyla ilgili
şüphe ve endişe duymaları ise büyük ölçüde strese neden olmaktadır (Luthans,
26
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
1989: 212). Oysa örgütün gelişimi ve devamlılığı için, iş tatmini ve bağlılığı yüksek
bireylere ihtiyaç vardır. Dolayısıyla çalışanlara kendilerini değerlendirme ve geleceklerini planlama olanağı sağlamak ya da düşündükleri bir pozisyona ulaşmak için
gerekli planların ve amaçların tanımlanmasında yardımcı olmak, çalışma isteklerini
büyük ölçüde arttıracaktır (Tutar, 2000: 249). Bu yüzden örgütlerde profesyonel
danışmanlık hizmetleri sunmak, stresle mücadele etmede etkin bir rol oynamaktadır (Weinberg vd., 2010). Bu kapsamda sunulabilecek hizmetler şunlardır (Luthans, 1989: 213):
- Çalışanlara kendilerini anlama ve ölçme becerilerini geliştirmeye yönelik yardımlar sağlamak. (El kitapçıkları dağıtılabilir, uygulamalı çalışmalar veya birebir oturumlarda mesleki danışmanlık yapılabilir.)
- İletişim fırsatları yaratmak için açık işlerin listesini, iş tanımlarını göndermek ve
çalışanların kendilerine daha uygun başka işlere geçmelerine izin vermek.
- Kapsamlı görüşmeler ve mesleki danışmanlık hizmeti yapmak. (Danışma oturumları, yöneticiler, danışmanlar, personel ve eğitim uzmanları, örgüt dışından kişiler
tarafından yapılabilir.)
- Değişme için belirlenmiş eylem planları ve saptanmış amaçlarla ilgili olarak bireylere yardımcı olmak için uygulamalı çalışmalar ve eğitim etkinlikleri düzenlemek.
- Çalışanları yeni meslek ve etkinliklere hazırlamak için gerekli bilgi ve becerilerini
artıracak eğitimler ve deneysel programlar hazırlamak, iş ve meslek değişiklikleri
yapmalarına fırsat veren bireysel programları arttırmak (Bunlar, rotasyon, dönüşümlü programlar, işgören transfer isteklerinin dikkate alınması şeklinde olabilir.)
- Sosyal Destek Sağlamak: Sosyal destek, başka kişilerle kurduğumuz ilişkiler sonucunda, temel sosyal ihtiyaçlarımızın (ait olma, sevgi, saygı, takdir, kendini gerçekleştirme vb.) tatmin edilmesi anlamına gelmektedir (Tutar, 2000: 289). İş yükümüzü, başarılarımızı ve sorunlarımızı paylaşan, kendi tecrübelerini ve becerilerini bize aktaran ve bizi daha önemli amaçlara güdüleyen herkes, iş yaşamındaki
sosyal destek sistemimiz olarak işlev görür. Bu yüzden de stresle başa çıkmada
diğer insanlarla kurduğumuz ilişkiler çok önemlidir (Şahin, 1998: 156) ve örgütlerde sosyal desteğin stresin azaltılmasında önemli bir rolü bulunmaktadır (Ekinci ve
Ekici, 2003: 112). Bu tür bir desteğin varlığı, bir yandan kişiler arası ilişkileri güçlendirerek yakınlık ve bağlılığı arttırmakta, diğer yandan katılımlı yönetimi kolaylaştırarak anlaşmazlıkların önüne geçmektedir (Tutar, 2000: 290). Örneğin örgütlerde seçmeli iş grupları oluşturularak, yöneticilere çalışanlara karşı empati ve
anlayışla yaklaşma, önyargısız ve tarafsız davranma gibi konularda eğitimler verilerek ya da profesyonel sosyal destek personeli görevlendirilerek bu çalışmalar geliştirilebilir (Schultz ve Schultz, 2006: 374). Wang vd.lerinin (2013) iş-aile dengesi
konusunda çalışana verilen yönetsel desteğin iş tatmini üzerindeki etkisine ilişkin
çalışmalarında, bu tür bir destek gören çalışanın daha dengeli bir iş-aile hayatına
NİSAN 2014
27
kavuşacağı ve dolayısıyla stres düzeyinin düşerek örgütsel vatandaşlık davranışları
sergileyebileceği öne sürülmektedir. Buna göre, çalışan tarafından algılanan örgütsel destek (Eisenberger vd., 1986), işe ve örgüte karşı tutum ve davranışlarında
olumlu değişikliklere yol açabilmektedir.
- Stres Yönetimi Eğitimi: Stres yönetimi eğitiminde (SMT) bireylere, strese neden
olabilecek faktörler hakkında bilgi verilerek, stresin ruhsal ve bedensel sonuçlarıyla nasıl başa çıkacakları öğretilir. Kullanılan metotlar daha çok, rahatlama egzersizleri, meditasyon, yoga, pozitif düşünme becerileri, psikoterapi ve bireysel rehberlik hizmetleridir (Özkalp ve Kırel, 2004: 197). Stres yönetimi eğitimi, yalnızca bireylere değil, örgütlere de büyük faydalar sağlamaktadır. Hollanda’daki bir işletmede
130 işçi, araştırma amaçlı stres yönetim programına katılmış, sonuçta çalışanların
gerginliklerinin ve olumsuz streslerinin azaldığı, ayrıca özgüvenlerinin anlamlı şekilde arttığı görülmüştür (Schultz ve Schultz, 2006: 374). Günümüzde, konunun
öneminin ve daha az stresin daha yüksek verimi ve kaliteyi beraberinde getireceğinin farkına varan pek çok şirket, bu eğitimlerden yararlanmaya başlamıştır. Bu
kapsamda değerlendirilebilecek bir diğer strateji, örgüt kaynaklı stresi önlemede
önemli bir destek mekanizması olabilen çalışan yardım programlarıdır (EAP) (Azaroff vd., 2010).
3. Araştırma
3.1. Araştırmanın Yöntemi ve Kısıtlar
Araştırma İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nde (IAOSB) faaliyet gösteren bir
üretim işletmesinin çeşitli bölümlerinde çalışan, 42 beyaz yakalı katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Nitel araştırma yöntemlerinden “yarı yapılandırılmış görüşme
tekniği” kullanılarak, görüşmecilerin literatür kapsamında belirlenen örgütsel stratejileri ne ölçüde bekledikleri araştırılmıştır. Sonuçların niceliksel olarak desteklenebilmesi için görüşmeler esnasında katılımcılardan literatürde ön plana çıkan
unsurları içeren birer sayfalık bir anket doldurmaları da istenmiştir.
Fakat, zaman ve finansal kısıtlar nedeniyle, görümeler sadece belli sayıda çalışanla
gerçekleştirildiği için, literatür taraması neticesi elde edilen bu görüşme sorularının geçerlilik ve güvenilirlik analizleri istatistiksel olarak sorgulanamamıştır. Diğer
taraftan, tüm görüşmelerin aynı sistematik yaklaşım çerçevesinde yapılmasını
sağlamak ve sürecin geçerliliğini ve güvenilirliğini artırmak üzere, katılımcılardan
görüşmelerin kayıt altına alınması konusunda izinleri talep edilmiştir. Fakat neredeyse tüm katılımcılar, bu tür bir kayıt işlemi karşısında tedirgin olacaklarını belirtip, bunu reddetmişlerdir. Belirtilen bu kısıtların, çalışma sonuçlarının yorumlanması noktasında dikkate alınması gerekmektedir.
28
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
3.2. Araştırmaya İlişkin Bulguların Değerlendirilmesi
Araştırma eşit sayıda kadın ve erkek çalışan üzerinde gerçekleştirilmiş olup, katılımcıların %38,1’inin 20-30 yaş, %54,76’sının 31-40 yaş ve %7,14’ünün 41-50 yaş
aralığında olduğu görülmüştür. Katılımcıların %47’si evli olup, eğitim durumlarına
göre dağılımları değerlendirildiğinde, %15’inin lise, %50’sinin lisans ve %35’inin
yüksek lisans mezunu olduğu tespit edilmiştir. Toplam çalışma süresi açısından
çalışanların %26’sı 0-5 yıldır, %40’ı 6-10 yıldır, %17’si 11-15 yıldır, %15’i 16-20 yıldır ve %2’si 21-25 yıldır iş hayatındadır. Diğer taraftan, işletmedeki çalışma sürelerine bakıldığında, çalışanların %69’u 0-5 yıldır, %26’sı 6-10 yıldır ve %5’i 11-15 yıldır bu işletmede görev aldıkları görülmüştür.
Tablo-1. Çalışanların Stresle Baş Edebilmek İçin Yönetimden Beklentileri
Frekans
4
Yüzde
2
3
E
4
5
K
Ort. Ort. Ort.
Beklentiler
1 2
3
5
1
İşle ilgili rolleri belirlemek ve çatışmaları
azaltmak (Kişinin sorumluluk sınırlarının
iyi çizilmiş olmasıdır.)
0 1
8 14 19
0
Adil bir ücret yönetimi uygulamak
2 2
7 17 14 4,76
4,76 16,67 40,48 33,33 3,93 3,81 4,05
Katılımı teşvik eden ve destekçi bir iş
ortamı yaratmak
1 3 10 14 14 2,38
7,14 23,81 33,33 33,33 3,88 3,67 4,1
Mesleki gelişim yollarını planlamak ve
danışmanlık hizmeti vermek
0 3 11 19 9
0
7,14 26,19 45,24 21,43 3,81 3,95 3,67
Sosyal destek sağlayıp ilişkileri
güçlendirmek, anlaşmazlıkların önüne
geçmek ve huzurlu bir ortam yaratmak
2 3 12 17 8
4,76
7,14 28,57 40,48 19,05 3,62 3,52 3,71
Etkili bir zaman yönetimi uygulamak
2 8 12 13 7
4,76 19,05 28,57 30,95 16,67 3,36 3,05 3,67
Fiziksel çalışma şartlarını iyileştirmek
2 7 14 14 5
4,76 16,67 33,33 33,33 11,9 3,31 3,14 3,48
İş zenginleştirmek (İşin daha anlamlı
olması amacıyla geliştirilmesidir.)
3 7 13 13 6
7,14 16,67 30,95 30,95 14,29 3,29 3,29 3,29
2,38 19,05 33,33 45,24 4,21 4,24 4,19
Profesyonel stres yönetimi eğitimi vermek 6 12 3 10 11 14,29 28,57 7,14 23,81 26,19 3,19 2,95 3,43
Örgüt içinde iş rotasyonu yapmak
(Çalışanların sistematik bir biçimde bir
görevden başka bir göreve aktarılması
sürecidir.)
6 8 11 13 4 14,29 19,05 26,19 30,95 9,52 3,02 3,1 2,95
Not. Tabloda en önemli ilk 3 faktör koyu renkli olarak gösterilmiştir.
*Açıklama: 1= Hiç, 2=Biraz, 3=Orta, 4=Oldukça, 5=Çok
Görüşmeler esnasında katılımcılardan doldurmaları istenen anket formunda, literatür taraması sonucu elde edilen 10 adet örgütsel stres yönetim stratejisine yer
verilerek, katılımcılardan bu stratejilerin uygulanmasını ne ölçüde bekledikleri 5-li
Likert ölçeği ile sorulmuştur. Frekans ve yüzde analizi yapılarak, çalışanların beklentileri, en yüksekten en aza doğru sıralanmış şekilde Tablo-1’de verilmiştir. Buna
NİSAN 2014
29
göre, “İşle ilgili rolleri belirlemek ve çatışmaları azaltmak” 4,21 ortalama ile çalışanların yönetim tarafından uygulanmasını bekledikleri en önemli strateji olarak
belirlenmiş olup, diğer faktörlerin sıralamaları, kadın ve erkek çalışanlarda ufak
farklılıklar göstermektedir.
3.2.1. Erkek Çalışanlara Ait Bulgular
Tablo-1’de, erkek çalışanların stresle baş edebilmek için örgüt yönetiminden uygulamasını bekledikleri stratejilerin frekans ve yüzdelik dağılımları ile ortalama puan
değerleri, en yüksekten en aza doğru sıralanmış şekilde verilmiştir. Sonuçlar, 4,24
ortalama ile “İşle ilgili rolleri belirlemek ve çatışmaları azalmak” maddesinin, çalışanlar tarafından en çok talep edilen strateji olduğunu göstermektedir. Bu maddeyi, 3,95 ortalama ile “Mesleki gelişim yollarını planlamak ve danışmanlık hizmeti
vermek”, 3,81 ortalama ile “Adil bir ücret yönetimi uygulamak”, 3,67 ortalama ile
“Katılımı teşvik eden ve destekçi bir iş ortamı yaramak”, 3,52 ortalama ile “Sosyal
destek sağlayıp ilişkileri güçlendirmek, anlaşmazlıkların önüne geçmek ve huzurlu
bir ortam yaratmak” vd. takip etmektedir. Diğer taraftan 2,95 ortalama ile “Profesyonel stres yönetimi eğitimi vermek”, erkek çalışanların beklentileri arasında en
son sırada yer almaktadır. Bu durumda, erkek çalışanların işlerindeki rolleriyle ilgili
yetersiz bilgiye sahip olduklarını, yönetimden bu konuda, açık istekleri ve gerekli
bilgiyi içerecek şekilde sorumluluk sınırlarının yeniden belirlenmesine yönelik düzenlemeler beklediklerini söylemek mümkündür. Bir sonraki bölümde, erkek çalışanların Tablo-1’de yer alan ilk 5 beklenti ile ilgili görüş ve düşüncelerine azalan
sırada yer verilerek, yönetimin konuya yönelik alabileceği tedbirlere ve gerçekleştirebileceği düzenlemelere katkı sağlanması amaçlanmıştır. Katılımcılar diğer beklentiler ile ilgili yorum yapmamışlardır.
- İşle İlgili Rolleri Belirlemek ve Çatışmaları Azaltmak: Erkek çalışanlar, kendilerine zaman zaman bulundukları pozisyonun gerekleri dışında da sorumluluklar yüklendiğini, böyle bir durumda da farklı sorunların ortaya çıkabildiğini belirtmektedirler. Konuyla ilgili çözüm önerileri çeşitlilik göstermektedir:
“Kişinin sorumluluk sınırlarının iyi çizilmiş olması” bu madde zaten tüm çalışanların
temel problemini çözecek boyutta ve etkidedir. Çoğu Türk şirketinde “yaptığım
yardımcı iş üzerime kaldı” lafını duyabilirsiniz. Yapılan işlerin olabildiğince standardize edilmesi, acele etmeden adım adım ilerlemesi ve iş tanımlarında işin hak ettiği zaman diliminin de belirtilmesi, şirketlerin alt yapısını sağlamlaştırıp, ömrünü
uzatacaktır (N18, 30 yaş grubunda).
Böyle bir sıkıntı yalnızca iş yükünüzü arttırmıyor, aynı zamanda yeteneklerinizle
uyumsuz işler yapmanıza da yol açıyor. Bir süre sonra da yaptığınız iş sizi tatmin
etmiyor. Çalıştığım firma sırf bu yüzden birkaç personelini kaybetti. Dolayısıyla
sorumluluk yüklerken, çalışanların bilgi birikimlerinin ve kişisel özelliklerinin de
dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum (N21, 40 yaş grubunda).
30
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Mutlaka bu sınırların iyi belirlenmiş olması gerekiyor. Örneğin yardım amaçlı kabul
ettiğiniz işlerin dahi bir süre sonra üzerinizde kaldığını görebiliyorsunuz. Ne diyeceksiniz? “Benim sorumluluk sınırlarımı böyle çizmemiştiniz” mi? Mecburen kabul
ediyorsunuz. Burada öncelikle bölüm yöneticilerinin, astlarının yaşadığı bu sıkıntıyı
bir üst makama ileterek çözüme başlanması gerekiyor (N35, 30 yaş grubunda).
- Mesleki Gelişim Yollarını Planlamak ve Danışmanlık Hizmeti Vermek: Katılımcılar, yönetimin konuya yönelik daha ciddi ve profesyonel hizmetler gerçekleştirmesi ve bu hizmetlerin de kişiye özel verilmesi gerektiğini belirtmektedirler:
Bazen çok başarılı işler ortaya koysanız da, bir-iki kriter idari kadrolara yükselmenizi engelleyebiliyor. İşte burada yönetim devreye girmeli. Eksik olan ya da sizde
eksik gördüğü noktalarınızı tamamlamak için, bireysel hizmetler sunmalı (N1, 30
yaş grubunda).
Tüm çalışanlar yerine, bu gibi planların başarılı sonuçlar verecek şekilde nasıl uygulanabileceğine dair öncelikle orta ve üst düzey yöneticiler eğitilmeli diye düşünüyorum (N2, 20 yaş grubunda).
Çalışanlarla birlikte kariyer planlarının yapılması ve bu planların belirli periyotlarla
gözden geçirilmesi, çalışanların kariyer gelişimine yönelik eğitimler planlanması,
çalışanların kariyer planları ile uyumlu olarak belirli periyotlarda birimler arasında
rotasyona tabi tutulması gibi uygulamalar çalışanların motivasyonlarını ve verimlerini arttıracaktır (N9, 30 yaş grubunda).
Bu tip hizmetler toplu katılımın zorunlu tutulduğu eğitimlerle sağlanmaya çalışılıyor. Fakat çoğu bizlerin hafta sonlarımızı boşa harcamamıza neden olunuyor. Mesleki gelişim ile ilgili politikalar öncelikle örgüt yönetimine benimsetilmeli (N17, 30
yaş grubunda).
Kariyer gelişimi ile ilgili eğitimlerin kişiye özel uygulanması gerekiyor. Firmamızda
bu ve benzeri eğitimler çalışanlara toplu olarak veriliyor ve katılım zorunlu tutuluyor. Bu şekilde bir uygulama eğitimlerin verimsiz geçmesine neden oluyor (N29, 30
yaş grubunda).
- Adil Bir Ücret Yönetimi Uygulamak: Katılımcılardan birinin, konuya yönelik çözüm önerisi şu şekildedir:
İyi bir performans değerlendirme sisteminin kurulması, çalışan kişiye performansı
hakkında geri besleme yapılması, ücret kriterlerinin belirlenmiş olması ve çalışanlar arasında ayrım yapılmadan uygulanması bu konuda kaynaklı stresi azaltabilir
diye düşünüyorum (N19, 30 yaş grubunda).
- Katılımı Teşvik Eden ve Destekçi Bir İş Ortamı Yaratmak: Erkek çalışanlar, oluşturulacak esnek ve hoşgörülü bir yapının stresin önlenebilmesinde etkili olacağı,
NİSAN 2014
31
bunun da çalışanların kararlara katılımının sağlanması ve istek ve önerilerinin dikkate alınması ile gerçekleştirilebileceği görüşünde birleşmektedirler:
Yönetim alınan kararlarda çoğu zaman bölüm yöneticilerinin arkasında durmuyor.
Bu durum doğal olarak bölümün çalışanlarına da yansıyor. Görüş farklılıklarının
dikkate alınmaması ve alınan kararlarda söz sahibi olamamak gerginliğe neden
olduğu için, huzursuz bir ortamda çalışmak zorunda kalabiliyorsunuz. Bu konuda
öncelikle “yönetici farkındalığı” yaratılmalı diye düşünüyorum (N2, 20 yaş grubunda).
Bir çok büyük firmada uygulanan sürekli iyileştirme faaliyetleri, firmamız da da
yürütülmeye başlandı. Fakat asıl sorun, bu faaliyetlere ve faaliyetlerle ilgili önerilere çalışanların katılımının teşvik edilmemesi. Böyle bir teşvik, firmanın ve iş ortamının gelişmesi, ayrıca işlerin monotonluktan kurtarılması açısından faydalı olacaktır (N8, 20 yaş grubunda).
Örneğin hava koşullarının çok kötü olduğu durumlarda dahi “arabayla seyahat
edin” denmesi, hem biz astların bölüm yöneticimiz tarafından yeterince destek
görmediğinin hem de yönetimin çalışanlarına değer vermediğinin bir göstergesidir.
Bu, konuyla ilgili verebileceğim basit bir örnek. Görüşlerimizin ve isteklerimizin
dikkate alındığı bir çalışma ortamının yaratılması gerekiyor (N38, 30 yaş grubunda).
- Sosyal Destek Sağlayıp İlişkileri Güçlendirmek, Anlaşmazlıkların Önüne Geçmek
ve Huzurlu Bir Ortam Yaratmak: Çalışanların bu konuda yaşadıkları sıkıntılar doğrultusunda getirdikleri çözüm önerileri çeşitlilik göstermektedir:
Sosyal destek çeşitli aktivitelerle sağlanmaya çalışılıyor. Fakat bunların çoğu yapmış olmak için yapılıyor ve dolayısıyla katılım az oluyor. Yönetim ise bu konuda öz
eleştiri yapacağına, katılımı zorunlu hale getirerek çözüm bulmaya çalışıyor (N3, 20
yaş grubunda).
Ayrımcı tutumdan vazgeçildiği takdirde, bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların da
önüne geçilebileceğini düşünüyorum (N6, 20 yaş grubunda).
Hangi kademede görev yaparsanız yapın, empati yeteneğiniz yok ise iyi ilişkiler
kuramazsınız. Dolayısıyla huzurlu bir ortam yaratabilmek için öncelikle “empati”
ile ilgili toplu ya da bireysel eğitimler düzenlenmeli (N31, 30 yaş grubunda).
3.2.2. Kadın Çalışanlara Ait Bulgular
Stresle baş edebilmek için örgüt yönetiminden beklenen stratejilerin frekans ve
yüzdelik dağılımları ile ortalama puan değerleri kadın çalışanlar için de hesaplanmış, en yüksekten en aza doğru sıralanmış şekilde Tablo-1’de verilmiştir. Bu durumda, “İşle ilgili rolleri belirlemek ve çatışmaları azalmak” 4,19 ortalama değer ile
uygulanması en fazla beklenen strateji niteliğindedir. Bunu, 4,1 ortalama ile “Katı-
32
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
lımı teşvik eden ve destekçi bir iş ortamı yaramak”, 4,05 ortalama ile “Adil bir ücret yönetimi uygulamak”, 3,71 ortalama ile “Sosyal destek sağlayıp ilişkileri güçlendirmek, anlaşmazlıkların önüne geçmek ve huzurlu bir ortam yaratmak”, 3,67
ortalama ile “Etkili bir zaman yönetimi uygulamak” vd. takip etmektedir. Katılımcıların en az talep ettiklerini belirttikleri stratejinin ise, 2,95 ortalama ile “Örgüt içinde iş rotasyonu yapmak” olduğu görülmektedir. Elde edilen bulgulardan, kadın
çalışanların görev sınırlarının tam olarak netleştirilmesi ve görevleriyle ilgili yeterli
bilgi edinebilmeleri için, etkin bir iletişim ve planlama yönteminin uygulanmasını
beklediklerini söylemek mümkündür.
Bir sonraki bölümde, çalışanların Tablo-1’de yer alan ilk 5 beklenti ile ilgili görüş ve
düşüncelerine azalan sırada yer verilmiştir. Çalışanlar diğerleri ile ilgili yorumda
bulunmamışlardır.
- İşle İlgili Rolleri Belirlemek ve Çatışmaları Azaltmak: Kadın çalışanlar, işlerindeki
rolleri ve iş arkadaşlarının sorumlulukları ile kendi faaliyet alanları hakkında açıklıktan yoksun olduklarına dikkat çekmekte ve bu yönde önerilerde bulunmaktadırlar:
Genellikle işe yeni başlayacağınızda sizden beklenen sorumlulukla sonradan size
yüklenen birbiriyle örtüşmüyor. Bu nedenle işe alımlarda iş tanımları, yetki ve
görev alanları açıkça belirtilmeli, en önemlisi de ilerleyen dönemlerde bu tanım ve
alanların kişiye belirtildiği şekliyle kalmasına özen gösterilmeli (N13, 30 yaş grubunda).
“Sorumluluk sınırlarımız”, bizim firmamızda bu sınırlar öyle geniş ki. Verim almak
ve başarı sağlamak istiyorsanız gereksiz iş yüklerini hafifletmek zorundasınız. Çalışma arkadaşlarınızın sorumluluklarıyla sizinkiler birbirine karışıyor bazı zamanlarda. Bölüm yöneticilerine bu konuda aşırı serbestlik tanındığı için böyle olduğunu
düşünüyorum ve acilen etkili bir planlama yapılmasını bekliyorum (N25, 30 yaş
grubunda).
Bu konuda cinsiyet açısından bir eşitsizlik olduğunu düşünmüyorum. Firma genelinde böyle bir sıkıntı var. Kendi sorumluluk alanınızda yer almayan farklı işlerle
uğraştırılıyorsunuz çoğu zaman. Bu durumda, ya yeni çalışanlara ihtiyaç var demektir ya da mevcut çalışanlarınız fazladan görev ve gereksiz ayrıntılarla uğraşmamaları için gerekli düzenlemeleri yapmalısınız (N27, 20 yaş grubunda).
- Katılımı Teşvik Eden ve Destekçi Bir İş Ortamı Yaratmak: Çalışanların konuyla
ilgili olarak görüş ve önerilerde bulunurken, özellikle örgütteki “liderlik tarzı”nı
esas aldıkları görülmektedir:
Yöneticiler genellikle herhangi bir hata yapıldığında, hatanın çözümünden çok
hatayı kimin yaptığıyla ilgileniyorlar. Özellikle cinsel kimliğiniz, sizden hesap sorulabilmesini kolaylaştırıyor. Oysa böyle bir yaklaşımın sadece problemi çözme süreNİSAN 2014
33
sini uzattığının, ayrıca asta yaşatılan baskı ve stresin verim kaybına yol açacağının
bilincine varıp, tutum değiştirmeleri gerektiğini düşünüyorum (N26, 20 yaş grubunda).
Kendi müşteri grubunuzla ilgili önerileriniz ve kararlarınız dahi ciddiye alınmıyor.
Kadın olmanın da dezavantajı var tabii ki. Çalışanınızı ezmek yerine desteklemeniz
gerekiyor. İşe, kendisiyle ilgili konulardaki ve alınan kararlardaki etkisi arttırılarak
ve sunduğu çözüm önerilerine şans verilerek başlanabilir diye düşünüyorum (N37,
20 yaş grubunda).
- Adil Bir Ücret Yönetimi Uygulamak: Katılımcıların, “yapılan işe göre ücret”
ödenmesi ve “eşit işe eşit ücret” ödenmesi konularında önerileri bulunmaktadır:
Terfi ve zam dönemlerine kadar, çalışanların yaptıkları işler ve sergiledikleri performansla ilgili bilgiler bölüm yöneticileri tarafından raporlanmalıdır. Ancak bu
şekilde adil bir sistem geliştirilebilir (N24, 30 yaş grubunda).
Eşit iş yüküne sahip bireylerin ücretleri de birbiriyle uyumlu olmalıdır, eşit kıdem
ve performansa sahip bireylerinki de. Bunun için, ayrımcı tutum ve uygulamalara
son verilerek, konuyla ilgili firma içinde yeni bir yapılanmaya gidilmesi gerekmektedir (N41, 30 yaş grubunda).
- Sosyal Destek Sağlayıp İlişkileri Güçlendirmek, Anlaşmazlıkların Önüne Geçmek
ve Huzurlu Bir Ortam Yaratmak: Kadın çalışanların bu konuda uygulama bekledikleri alanlar çeşitlilik göstermektedir:
Bu konuda çeşitli organizasyonlar gerçekleştiriliyor. Özel günlerde firma içinde
küçük çaplı partiler ya da kokteyller düzenleniyor. Firma dışındaki, daha büyük
çaplılar ise genellikle yönetici konumundaki çalışanlar için geçerli oluyor. Oysa
amaç çalışanlara verilen değeri göstermek ve bağları güçlendirmek ise, ayrım
yapmaksızın ve maliyetleri düşünmeksizin organizasyonlar yapılıp uygulanmalı
diye düşünüyorum (N12, 30 yaş grubunda).
Takdir ve teşvik görmek, samimi bir yaklaşım, konular hakkındaki fikrinizin sorulması, güven ortamı yaratabilmek ve ilişkileri güçlendirebilmek adına en önemli
sosyal destek sistemidir. Böyle bir sistemin varlığı stresi de ortadan kaldıracaktır
(N16, 30 yaş grubunda).
Sosyal destek profesyonel anlamda da sağlanmalıdır. Örneğin şirket içi iletişim
becerilerini güçlendirmek için eğitimler verilebilir, bölüm yöneticilerimizin ilgili
seminerlere katılımları sağlanabilir (N40, 30 yaş grubunda).
- Etkili Bir Zaman Yönetimi Uygulamak: Zamanı gereksinim ve istekleri karşılayacak biçimde kontrol altında tutabilmek için, etkili bir planlama yapılması gerektiğini belirten katılımcıların bu konudaki düşünceleri şu şekildedir:
34
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Günümüz çalışma koşullarında etkili bir zaman yönetiminin her firmada uygulanması gerekiyor. Bu konuda atılacak ilk adım, çalışanın gerçek sorumluluk alanının
açıklığa kavuşturulması veya kendi becerilerini ve yeteneklerini iyi tanımasına yardımcı olacak eğitimlere katılmasının sağlanması olabilir (N13, 30 yaş grubunda).
Sizin öncelikleriniz ile yöneticinizin ya da müşterinizin öncelikleri çoğu zaman birbirini tutmuyor. İsteklerin doğru ve hızlı bir şekilde karşılanabilmesi için, ortak bir
plan yapılarak önceliklerin belirlenmesi gerekiyor (N30, 20 yaş grubunda).
Yapılacak işler önceden planlanan bir program dâhilinde yürümeli ve acil durumlar
haricinde fazladan bir görev bu programa eklenmemelidir. Ayrıca mevcut siparişleri, teslim süreleri ve firmanın bu konudaki çalışma prensipleri hakkında, belirli
aralıklarla müşteriler bilgilendirilmelidir (N32, 20 yaş grubunda).
4. Sonuç
Çalışma yaşamında ortaya çıkan stres olgusu ile çalışanın kendi başına bireysel
çözümlerle baş etmesini beklemek, uzun vadede hem bireyin hem de şirketin
önemli kayıplar vermesine neden olabilmektedir. Bu sebeple, örgütün yönetim
mekanizmalarından kaynaklanan stres sorunlarının, bireysel olarak olduğu kadar,
örgütsel düzeyde de çözümlenmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada,
bir üretim işletmesinde çalışan bir grup beyaz yakalı çalışan ile yarı yapılandırılmış
görüşmeler gerçekleştirilerek, çalışanların stresle baş etme sürecinde yönetimden
neler bekledikleri ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışma sonucunda elde edilen
bulgular, işyerinde stresin azaltılması konusunda çalışanların en çok işle ilgili rollerinin belirlenmesini, çatışmaların azaltılmasını, adil bir ücret yönetiminin uygulanmasını ve katılımı teşvik eden, destekçi bir iş ortamının oluşturulmasını beklediklerini göstermektedir.
Çalışanlar, yaptıkları işe ilişkin olarak “sorumluluk sınırlarının iyi çizilmiş” olmamasının, “yetenekleriyle uyumsuz”, ve ek işler yapmalarına neden olduğunu ve bir
süre sonra o işin “mecburen” kendileri tarafından yapılmaya başlandığını belirtmektedirler. Bu noktada bir katılımcının da belirttiği üzere, “işe alımlarda iş tanımları, yetki ve görev alanları açıkça belirtilmeli, en önemlisi de ilerleyen dönemlerde
bu tanım ve alanların kişiye belirtildiği şekliyle kalmasına özen gösterilmeli”dir.
Diğer taraftan, ücret, atama ve yükseltmelerde adil olmayan uygulamalar konusunda yönetimden “çalışanlarla birlikte kariyer planlarının yapılması ve bu planların belirli periyotlarla gözden geçirilmesi, çalışanların kariyer gelişimine yönelik
eğitimler planlanması” ve “eşit iş yüküne”, “kıdem”e ve “performans”a sahip bireylere eşit ücret politikasının uygulanmasının istendiği görülmektedir. Bu sonuçların, Türkiye’de aile şirketlerinin sahiplerinden bağımsız bir sisteme kavuşamaması anlamında sıklıkla kullanılan ‘kurumsallaşma’ olgusu (Özen, 2003: 234) ile yakından ilgili olduğu görülmektedir. Sistemli bir şekilde oluşturulmamış bir örgüt yapısı, bu tür bir görev ve sorumluluk karmaşasına yol açarken, örgütün adil ve tutarlı
NİSAN 2014
35
yönetsel karar ve politikalar çerçevesinde yönetilmemesi, çalışanların kariyer hedefleri ve örgütsel adalet gibi konularda endişe duymalarına yol açmaktadır. Elde
edilen bu sonuçlar, Türkiye’de gerek toplumsal yönetim mekanizması, gerekse
şirket yönetimi konusundaki genel yaklaşımlara paralel bir çizgide olduğundan,
stres de dahil olmak üzere, örgütsel yaşamda çalışanların hissettikleri tüm olumsuz
tutumların ortadan kalması, örgütlerin var olan yönetim anlayışlarını değiştirmelerine bağlı görünmektedir.
Diğer taraftan, çalışmada kadın çalışanların, “Katılımı teşvik eden ve destekçi bir iş
ortamı yaratmak” ve “Sosyal destek sağlayıp ilişkileri güçlendirmek, anlaşmazlıkların önüne geçmek ve huzurlu bir ortam yaratmak” gibi örgüt içinde iletişim ve iyi
ilişkilerin geliştirilmesi konularına daha duyarlı oldukları ve bu konularda, erkek
çalışanlardan daha fazla beklentiye sahip oldukları görülmektedir. Bu noktada,
kadın katılımcıların “Özellikle cinsel kimliğiniz, sizden hesap sorulabilmesini kolaylaştırıyor”, “Kendi müşteri grubunuzla ilgili önerileriniz ve kararlarınız dahi ciddiye
alınmıyor. Kadın olmanın da dezavantajı var tabii ki.” şeklinde belirttikleri üzere,
örgüt içerisinde bir tür ayrımcılıkla karşı karşıya oldukları düşünülmektedir. Bu
sebeple, kadın katılımcıların yönetimden her tür ayrımcılığa karşı çıkan bütüncül
bir adalet anlayışı talep ettikleri ve hem “takdir” hem de “teşvik” eden, “samimi
bir yaklaşım”a sahip bir sosyal destek mekanizmasının oluşturulmasını bekledikleri
görülmektedir. Bu durumda, yukarıda önerilen yeni yönetim anlayışının, insan
temel alan bir felsefe etrafında şekillendirilmesi önem kazanmaktadır. Salt kar ve
verimlilik esaslı bir yönetim anlayışının, uzun vadede çalışanları olumsuz etkilediği
düşünüldüğünde, insanı öncelikli olarak gören bir anlayışın sadece bireyler için
değil, örgütün kendisi için de önemli olduğu öngörülmektedir. Çalışmanın sahip
olduğu kısıtlar göz önüne alınarak, çalışma sonuçları genel olarak değerlendirildiğinde, çalışanların stresle mücadelede örgütlerinden önemli beklentileri olduğu ve
bunların örgüt yönetiminin temel prensipleri çerçevesinde değerlendirilebilecek
talepler olduğu görülmektedir. Gelecekte bu konuda yapılacak çalışmaların, hem
literatürün gelişmesine hem de yöneticilerin konuya ilişkin duyarlılıklarının artmasına neden olacağı düşünülmektedir.
36
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Kaynaklar
Akat, İ., Budak, G. ve Budak, G. (1997), İşletme Yönetimi (2), İzmir: Barış Yayınları.
Akova, O. ve Işık, K. (2008), “Otel işletmelerinde stres yönetimi: İstanbul’daki beş
yıldızlı otel işletmelerinde bir araştırma”, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 15(1), 17-44.
Aksoy, A. ve Kutluca, F. (2004), “Çalışma hayatında stres kaynakları, stres belirtileri
ve stres sonuçlarının incelenmesine yönelik bir araştırma”, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, 49, 457-486.
Aktaş, A. ve Aktaş, R. (1992), “İş stresi”, Verimlilik Dergisi, 1, 153-167.
Arroba, T. ve James, K. (1990), “Reducing the cost of stress: An organizational
model”, Personnel Review, 19(1), 21-27.
Artan, İ. (1986), Örgütsel Stres Kaynakları ve Yöneticiler Üzerinde Bir Uygulama
(1), İstanbul: Banka-Sigorta İşçileri Sendikası Eğitim ve Kültür Yayınları.
Aşık, N. (2005), “Otel işletmelerinde işgörenlerin örgütsel stres kaynakları ve stresin
bireysel
sonuçlarına
ilişkin
bir
araştırma”,
http://www.mevzuatdergisi.com/2005/07a/01.htm, (Erişim: 18 Kasım 2012).
Aydın, İ. (2008). İş Yaşamında Stres (3). Ankara: Pegem Akademi.
Azaroff, L. S., Champagne, N. J., Nobrega, S., Shetty, K. ve Punnett, L. (2010), “Getting to know you: Occupational health researchers investigate employee assistance professionals’ approaches to workplace stress”, Journal of Workplace Behavioral Health, 25(4), 296-319.
Bekçi, İ., Ömürbek, V. ve Tekşen, Ö. (2007), “Muhasebe meslek mensuplarında
stres kaynağının belirlenmesine yönelik bir araştırma”, Süleyman Demirel Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, 12(1), 145-161.
Cahill, L., Gorski, L., ve Le, K. (2003), Enhanced human memory consolidation with
post-learning stress: interaction with the degree of arousal at encoding. Department of Neurobiology and Behavior, and Center for the Neurobiology of Learning
and Memory, University of California, Irvine, California 92697-3800, USA, 270-274.
Camkurt, M.Z. (2007), “İşyeri çalışma sistemi ve işyeri fiziksel faktörlerinin iş kazaları üzerindeki etkisi”, Türk Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü-İş Hukuku ve İktisat
Dergisi, 20(6)-21(1), 80-106.
Cropanzano, R. ve Mitchell, M.S. (2005), “Social exchange theory: An interdisciplinary Review”, Journal of Management, 31, 874–900.
Demirel, E.T. (2013), “Mesleki stresin iş tatminine etkisi: Örgütsel desteğin aracılık
rolü”, Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi, 6(1), 220-241.
NİSAN 2014
37
Eisenberger, R., Huntington, R., Hutchison, S. ve Sowa, D. (1986), “Perceived organi¬zational support”, Journal of Applied Psychology, 71, 500-507.
Ekinci, H. ve Ekici, S. (2003), “İşletmelerde örgütsel stres yönetim stratejisi olarak
sosyal desteğin rolüne ilişkin görgül bir araştırma”, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal
Bilimler Dergisi, 27(1), 109-120.
Eren, E. (2000), Örgütsel Davranış ve Yönetim Psikolojisi, İstanbul: Beta Yayınları.
Erşan, E.E., Yıldırım, G., Doğan, O. ve Doğan, S. (2013), “Job satisfaction and perceived job stress of the health professionals and the relationship between them”,
Anadolu Psikiyatri Dergisi, 14(2), 115-121.
Garipoğlu, E. (2007), “Stres Yönetimi Ve Banka Çalışanları Üzerine Yapılan Bir Araştırma”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Niğde Üniversitesi S.B.E.
Gökdeniz, İ. (2005), “Üretim sektöründeki işletmelerin örgüt içi stres kaynakları ve
mobilyacılık sektöründe bir uygulama”, Selçuk Üniversitesi S.B.E. Dergisi, ISSN:
1302-1796(13), 173-189.
Güçlü, N. (2001), ”Stres yönetimi”, Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi,
21(1), 91-109.
Gümüştekin, G. E. ve Öztemiz, A. B. (2004), “Örgütsel stres yönetimi ve uçucu personel üzerinde bir uygulama”, Erciyes Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, 23, 61-85.
Güney, S. (2006), Davranış Bilimleri (3), Ankara: Nobel Yayın Dağıtım.
Herzberg, F. (1976), The Managerial Choice (1), Illions: Dow Jones Irwin. [aktaran
Pekel, H.N. (2001), “İşletmelerde Motivasyon–Verimlilik İlişkisi”, Yayınlanmamış
yüksek lisans tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi S.B.E.]
Hodari, D., Waldthausen, V. ve Sturman, M. (2014), “Outsourcing and role stress:
An empirical study of hotel spa managers”, International Journal of Hospitality
Management, 37, 190-199.
Kahn, R. L., Wolfe, D. M., Quinn, R. P., Snoek, J. D. ve Rosenthal, R. A. (1964), Organizational stress: Studies in role conflict and role ambiguity, New York: Wiley.
Koçel, T. (2005), İşletme Yöneticiliği (10), İstanbul: Arıkan Basım Yayım Dağıtım.
Koçyiğit, S. Ç., Bal, E. Ç. ve Öztürk, V. (2008), “Muhasebe meslek mensuplarının
örgütsel stres kaynaklarını belirlemeye yönelik bir araştırma: Ankara ili örneği”,
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 11(1), 253-275.
Karadal, H. (2001), “İş stres düzeyi ile iş tatmini ilişkisinin analizi: Bolu Emniyet
Müdürlüğü’nde bir araştırma”, Abant İzzet Baysal Üniversitesi S.B.E. Dergisi, 2(3),
82-97.
38
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Lazarus, R. S. ve Folkman, S. (1984), Stress, Appraisal, and Coping, New York, NY:
Springer.
Loi, R., Ao, O. K. ve Xu, A. J. (2014), “Perceived organizational support and coworker support as antecedents of foreign workers’ voice and psychological stress”,
International Journal of Hospitality Management, 36, 23-30.
Luthans, F. (1989, 1992), Organizational Behavior (6), New York: Mc Graw Hill.
Norfolk, D. (1989), İş Hayatında Stres (1), İstanbul: Form Yayınları.
Okutan, M. ve Tengilimoğlu, D. (2002), “İş ortamında stres ve stresle başa çıkma
yöntemleri: Bir alan uygulaması”, Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, 3, 15-42.
Örnek, A. Ş. ve Aydın, Ş. (2006), Kriz ve Stres Yönetimi, Bursa: Detay Yayıncılık.
Örücü, E. ve Demir, B. (1999), “Banka çalışanlarında iş stresi ve Muğla ili örneği”,
Atatürk Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, 13(1), 59-76.
Özkalp, E. ve Kırel, Ç. (2004), Örgütsel Davranış (2), Eskişehir: Anadolu Üniversitesi
Yayını.
Özen, Ş. (2003), “Yeni kurumsal kuram: Örgütleri çözümlemede yeni ufuklar ve
yeni sorunlar”, Ed. A.Selami Sargut ve Şükrü Özen, Örgüt Kuramları, Ankara: İmge
Kitabevi, 237-331.
Reknes I., Einarsen S., Knardahl S. ve Lau B. (2013), “The prospective relationship
between role stressors and new cases of self-reported workplace bullying”, Scandinavian Journal of Psychology, 55, 45–52.
Sabuncuoğlu, Z. (1987), Çalışma Psikolojisi, Bursa: Uludağ Üniversitesi Basımevi.
Sabuncuoğlu, Z. (2005), İnsan Kaynakları Yönetimi (2), Bursa: Furkan Ofset.
Schermerhorn, J.R. (1989), Management for Productuvity (3), Newyork: John Willey and Sons.
Schultz, D. ve Schultz, S. E. (2006), Psychology & Work Today (9), United Kingdom:
Pearson International Edition.
Soysal, A. (2009), “Farklı sektörlerde çalışan işgörenlerde örgütsel stres kaynakları:
Kahramanmaraş ve Gaziantep’te bir araştırma”, Süleyman Demirel Üniversitesi
İ.İ.B.F. Dergisi, 14(2), 333-359.
Sutherland V.J. ve Cooper C.L. (2000), Strategic Stress Management: An Organizational Approach, London: Palgrave Macmillan.
Şahin, N. H. (1998), Stresle Başa Çıkma: Olumlu Bir Yaklaşım (3), Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları.
Tutar, H. (2000), Kriz ve Stres Ortamında Yönetim (1), İstanbul: Hayat Yayınları.
NİSAN 2014
39
Uzun, Ö. ve Yiğit, E. (2011), “Örgütsel stres ve örgütsel bağlılık ilişkisi üzerine orta
kademe otel yöneticileri üzerinde yapılan bir araştırma”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, 6(1), 181-213.
Weinberg, A., Sutherland, V.J. ve Cooper, C. (2010), Organizational Stress Management: A Strategic Approach, New York: Palgrave Macmillan.
Yıldırım, O., Tektüfekçi, F. ve Çukacı, Y. C. (2004), “Modern toplum hastalığı: Stres
ve muhasebe elemanları üzerindeki etkileri”, Süleyman Demirel Üniversitesi
İ.İ.B.F. Dergisi, 9(2), 1-20.
Yılmaz, A. ve Ekici, S. (2003), “Örgütsel yaşamda stresin kamu çalışanlarının performansına etkileri üzerine bir araştırma”, Celal Bayar Üniversitesi İ.İ.B.F. Yönetim
ve Ekonomi Dergisi, 10(2), 1-19.
Yozgat, U., Yurtkoru, S. ve Bilginoğlu, E. (2013). Job stress and job performance
among employees in public sector in Istanbul: Examining the moderating role of
emotional intelligence. Procedia-Social and behavioral sciences [The Second International Conference on Leadership, Technology and Innovation Management]
75, 518-524.
Yumuşak, S. (2007), “İşgörenlerde iş stresini etkileyen faktörlerin incelenmesine
yönelik bir araştırma”, Yönetim Bilimleri Dergisi, 5(1), 101-112.
Yüksel, Ö. (2000), İnsan Kaynakları Yönetimi, Ankara: Gazi Kitabevi.
40
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Türkiye’nin Antidamping
Soruşturmalarını Etkileyen Faktörler:
Sanayi Verileri ile Ekonometrik
Bir Analiz
Veysel Avşar
Yrd. Doç.Dr., Uluslararası Antalya Üniversitesi, İİBF,Ekonomi Bölümü
[email protected]
Türkiye’nin Antidamping Soruşturmalarını
Etkileyen Faktörler: Sanayi Verileri ile Ekonometrik Bir Analiz
Factors affecting Turkey’s Antidumping Petitions: An Econometric Analysis using Industry
Data
Özet
Bu çalışmada yerel sanayiye ait üretim ve ithalat
verileri ile Türkiye’deki antidamping soruşturma
sayısını etkileyen faktörler analiz edilmiştir. Yerel
sanayinin toplam istihdamı, üretim miktarlarındaki ve ürettikleri ürünlerin ithalatındaki yüzdelik değişiklik açıklayıcı değişken olarak kullanılarak tahmin edilen Negatif Binomial Regresyon
sonuçlarına göre yerel sanayilerin büyüklüğü,
üretimlerindeki azalma ve iç piyasada ithalattan
dolayı artan rekabetin soruşturma sayılarını
arttırdığı bulunmuştur. Bu bulgular yerel sanayilerin mali gücü ve lobicilik yetisinin, ayrıca uluslarası rekabet edebilme gücü ve ekonomik
performasının antidamping uygulamaları açısından önemini ortaya koymaktadır.
Abstract
This study analyzes the factors that affects the
number of antidumping investigations in Turkey
using production and import database of domestic industries. Negative Binomial Regression
estimates in which the regressors are total
employment, output and import growth of
domestic industries show that the size of the
domestic industry, a fall in output and an increase in the imports increase the number of
filings. This findings points the importance of the
financial and lobbying power of industries, the
ability to compete internationally and the economic performance on antidumping practices.
Anahtar Kelimeler: Antidamping, İthalat koruması, Ticaret Politikaları, Türkiye, Sanayi Verisi
Keywords: Antidumping, Import Protection,
Trade Policy, Turkey, Industry Data
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ, NİSAN 2014, 9(1), 41- 54
41
1. Giriş
Küresel ticaretin 80'lerden sonra ve de özellikle 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü'nün (WTO) kurulmasıyla tecrübe ettiği liberalizasyon trendi, yerel sanayilerin
tarife dışı koruma araçlarına yönelmesine yol açmıştır. Günümüzde bu araçlar
arasında antidamping açık ara farkla en çok uygulanan ve ticari etkisi en yüksek
olandır. WTO verilerine göre bugün 40'dan fazla üye ülkenin antidamping yasası
vardır ve son 20 yılda açılan antidamping soruşturması sayısı 5000 civarındadır
(World Trade Organization).
Damping bir ürünün adil fiyat değerinin altında ihraç edilmesidir. WTO kurallarına
göre bir ülkedeki yerel üreticiler dampinge maruz kaldıklarını düşündükleri anda
kendi ülkelerindeki dış ticaret ile ilgili kamu kurumlarına antidamping soruşturması
için başvurabilir ve söz konusu ürünler için koruyucu önlem talep edebilirler. Bu
soruşturmalarda yerli üreticiler öncelikli olarak dampingin varlığını, daha sonra da
bu dampingin yerel piyasaya maddi zarar sağladığını belgelemekle yükümlüdürler.
Soruşturmayı inceleyen kurumlar eğer şikayeti haklı bulurlarsa ithal edilen ürüne
antidamping vergisi uygulayarak söz konusu ürünün yerel piyasadaki fiyatının adil
seviyeye çıkmasını sağlarlar. Ancak, dampingin varlığı ile veya var olan dampingin
iç piyasadaki negatif etkisi ile alakalı deliller yetersiz bulunduğu takdirde soruşturma iptal edilir ve herhangi bir koruyucu tedbir uygulanmaz. Antidamping uygulamalarına ait çalışmalara bakıldığında bu vergilerin tarifelere göre oldukça yüksek
olduğu ve dış ticaret rakamlarına oldukça sert bir negatif etki yaptığı gözlenmektedir (Prusa (2001), Avsar (2013a)).
Antidamping koruması tüm dünyaya hızla yayılırken, Türkiye de kendi coğrafyasının en fazla antidamping uygulayan ülkesi haline gelmiştir. Dünya Bankası Global
Antidamping Verileri’ne göre Türkiye bugüne kadar 1000’in üzerinde ürün için
antidamping soruşturması açmıştır. Bu soruşturmaların yüzde 75’i olumlu netice
vermiş ve ortalama olarak yüzde 35’e yakın bir antidamping vergisi uygulanmıştır.
Bu rakam Türkiye’nin WTO üyeliğinin ardından uyguladığı ortalama tarifelerin 3
katı kadardır (World Development Indicators).
Bu çalışmanın amacı, Türkiye’deki yerel sanayilerin antidamping soruşturma sayısını etkileyen faktörleri incelemektir. Bu amaçla Standart Uluslararası Ticaret
Sınıflandırması (SITC) 3 basamaklı dış ticaret ve üretim verileri kullanılarak ekonometrik bir analiz yapılmış ve belirli değişkenlerin antidamping sayısına etkisi
istatistiksel olarak sınanmıştır. Türkiye çok aktif bir antidamping kullanıcısı olmasına rağmen, Türkiye’nin antidamping uygulamalarının sanayi verileri ile analizi
henüz hiçbir çalışmaya konu olmamıştır. Bu açıdan çalışmamız çok önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
42
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
2. Türkiye’nin Antidamping Uygulamalarına Genel Bakış
Antidamping uygulamaları Dünya Ticaret Örgütünün Antidamping Anlaşması çerçevesinde yürütülmektedir. Türkiye antidamping ile ilgili olarak 1989 yılında İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kanun’u yürürlüğe koymuş ve yerel
üreticiler ilk antidamping soruşturmasını o sene açmıştır. Bunu takiben, WTO’nün
Ticaret ve Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması'nın (GATT) yerine kurulduğu 1995
yılına kadar 75 ayrı soruşturma açılmış ve bunların 41 tanesi koruyucu tedbir uygulanması kararı ile sonuçlanmıştır.
Tablo 1’de de gösterildiği üzere Türkiye’nin WTO üyeliği ile birlikte yerel üreticiler
antidamping soruşturmalarında hız kesmiş, ancak 2000’li yıllarda soruşturma sayısı
hızlı bir ivme yakalamıştır. WTO üyeliğinin ilk iki yılında hiçbir soruşturma açılmazken, 2000 yılına kadar ortalama 5 soruşturma, 2000 yılından sonra ortalama 14
soruşturma takip edilmiştir. Türkiye’nin uyguladığı gümrük tarifelerinin WTO öncesi ortalama olarak yaklaşık % 10 civarında ancak 2000’li yıllarda % 3 seviyelerinde olduğu düşünüldüğünde, yerel üreticilerin antidamping soruşturmalarını ithalat
koruması talep etmek adına bir kaçamak noktası olarak gördüklerini söylemek
mümkündür. 2000’li yıllarda açılan antidamping soruşturmalarının yüzde 94’ünün
kesin önlem kararı ile sonuçlanması da literatürde antidamping soruşturmalarındaki artış ile alakalı savunulan tezlerden biri olan ikame etkisinin Türkiye için geçerli olduğunu göstermektedir.1
Tablo 2 antidamping yasasının uygulanmaya başlamasından 2004 yılına kadar açılan antidamping soruşturmalarının hedef alınan ülkelere göre dağılımını göstermektedir.2 Türkiye ekseriyetle Çin menşeli ürünler için soruşturma açmıştır. Toplam soruşturma sayısında Çin’i hedef alan soruşturmaların payı yüzde 30 civarındadır. Bunun yanında Türkiye’nin en çok hedef aldığı 10 ülkeye baktığımızda genelde Uzak Asya ülkelerini ve Karadeniz komşuları Romanya ve Rusya’yı hedef
aldığı gözlemlenmektedir.
Tablo 3’te Türkiye’de açılan antidamping soruşturmalarının yerel sanayiler itibariyle dağılımı özetlenmiştir. İlk sütun toplam antidamping soruşturması sayısını, ikinci
sütun koruyucu tedbir kararı ile sonuçlanan soruşturma sayısını ve son basamak
soruşturmalara konu olan ürün sayılarını (6 basamak HS) göstermektedir. Dokuma, ana kimya ve lastik ürünleri sanayileri en fazla soruşturma açan üç sanayi olarak göze çarpmaktadır. Özellikle dokuma sanayi Türkiye’deki antidamping uygulamaları açısından oldukça fazla önem arz etmektedir. Toplam soruşturmalarda
dokuma sanayinin % 28’lik, soruşturmaya konu olmuş ürünler açısından bakıldığında da % 64’lük bir paya sahip olduğu gözlenmektedir. Bunun yanında dokuma
1
İkame etkisi hipotezine göre ülkelerin gümrük tarifelerinde gözüken azalmalar iç piyasada açılan antidamping
soruşturmalarına pozitif bir etki yapmaktadır. (Feinnberg and Reynolds, 2006; Moore and Zanardi , 2011)
2
2004 yılı bu çalışmada kullanılan sanayi verilerinin mevcut olduğu son yıldır.
NİSAN 2014
43
sanayinin açtığı soruşturmaların % 70’e yakınından koruyucu tedbir kararı çıkmıştır
(Dünya Bankası Geçici Ticaret Korumaları Veri Tabanı).
3. Literatür
1980’lerin sonuna kadar çoğunlukla gelişmiş ülkeler tarafından kullanılmasına
rağmen, antidamping uygulamaları bugün tüm dünyada hem gelişmiş hem de
gelişmekte olan ülkelerin yaygın olarak başvurduğu bir koruma metodu haline
gelmiştir. Dolayısıyla, bu alanda ekonomistlerin birçok ampirik çalışmalar yaptığı
görülmektedir. Bu çalışmaların bir grubu ülkelerin antidamping soruşturması açmasını ve bu soruşturmaların sonuçlarını etkileyen başlıca faktörleri analiz etmektedir. [İthalat payı (Aggarwal, 2004), misilleme (Feinberg ve Reynolds (2006), döviz
kuru ve makroekonomik değişkenler (Knetter ve Prusa (2004)].
Diğer bir grup ise yaygın olarak antidamping vergilerinin ticaret hacmine etkilerine
yoğunlaşmış ve bu vergilerin uygulandığı ürünlerin ithalat hacmini ciddi bir şekilde
azalttığını göstermiştir. Uygulanan vergilerin yanında, soruşturmanın kendisinin
dahi sonucu ne olursa olsun ticaret hacminde azalmaya yol açtığı ortaya konmuş,
bunun yanında soruşturmalarda adı geçmeyen üçüncü ülkelere olan ithalat talebinin arttığı sonucuna ulaşılmıştır. [A.B.D. için Prusa (2001), Avrupa Birliği için Lasagni (2000), Hindistan için Ganguli (2008), Kanada için Malhotra ve Rus (2009),
Türkiye için Avşar (2013a)] Ayrıca, ampirik çalışmalar bu vergilerin çok ciddi şekilde iç piyasada fiyat artışına yol açtığını da ortaya koymaktadır. [Staiger ve Wolak
1994, Avsar (2013a)]
Her ne kadar antidamping vergilerinin ülke düzeyinde hem politik hem de ekonomik değişkenlerle analizi sıkça yapılmış olsa da, sanayi düzeyinde yapılan çalışmalar bir iki istisna dışında yoktur. Bown (2008) gelişmiş ülkeler üzerinden yaptığı
analiz sonucunda üretim ve istihdam payı yüksek sanayilerde soruşturma açma
olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya koymuş ve bunu antidamping soruşturması açmak için katlanılması gereken belli bir soruşturma ve lobicilik maliyetini
kaldırabilme yetisine bağlamıştır. Belderbos (1997) Japonya’yı baz alan çalışmasında antidamping vergilerinin bu vergilerden kaçmak isteyen dış yatırımcı firmalar
tarafından Japonya’ya yapılan doğrudan yabancı yatırımları arttırdığını ortaya
koymuştur. Bu alanda önemli çalışmalardan biri de Konings ve Vandenbussche
(2005) tarafından yapılmıştır. 4000’e yakın Avrupa firması üzerinden yürütülen
çalışma sonucu yazarlar, iç piyasadaki firmaların antidamping vergileri sayesinde
piyasa gücünü önemli ölçüde arttıklarını ortaya koymuşlardır.
Türkiye, WTO üyeleri arasında en fazla antidamping soruşturması açan gelişmiş
ülkelerden biri olmasına rağmen, ülkemizde ki antidamping uygulamalarının ampirik analizi noktasında literatürde ciddi bir boşluk gözükmektedir. Türkcan ve Dişbudak (2005) genel ekonomi seviyesinde soruşturma verileri ile makroekonomik
değişkenlerin Türkiye’deki antidamping kararlarını etkilediğini, Avşar (2013b) ise
44
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
ürün bazlı çalışmasında Türkiye’nin uyguladığı antidamping vergilerin ithalat değerlerine ciddi negatif etki yaptığını göstermiştir. Bu çalışma, detaylı sanayi üretim
ve ithalat verileri kullanması nedeni ile her ikisinden de ayrışmakta ve bu açıdan
Türkiye üzerine yapılan çalışmalarda bir ilki ortaya koymaktadır.
4. Ekonometrik Model
4.1. Hipotezler
1. Antidamping soruşturması açmak yerel üreticiler için belli yasal prosedürlere
uymanın yanında önemli bir mali yükü de beraberinde getirmektedir. İyi bir soruşturma hazırlayabilmek için organizasyon maliyetleri, seyahat, belli yasal prosedürler, avukatlık ve danışmanlık gibi hizmetler bu maliyetin kalemlerinden sadece
bazılardır. Büyük sanayiler için bu mali yükü üstlenmek nispeten daha kolay olacağından sanayinin büyüklüğü ile antidamping soruşturması sayısı arasında pozitif
bir ilişki vardır. Bununla birlikte, soruşturmayı açan firmaların belli lobicilik faaliyetleri içinde bulunmalarının da gerekebileceği ve güçlü sanayilerin lobicilik yetilerinin daha iyi olacağı varsayımı da bu hipotezi destekleyen ayrı bir faktördür.
2. WTO kurallarınca antidamping soruşturması açan firmaların damping neticesinde maddi zarar gördüklerini belgelemeleri gerekir. Bu açıdan, eğer bir sanayinin
üretiminde geçen yıllara göre azalma olmuş ise, soruşturmayı açan tarafların
damping ve maddi zarar ile ilgili ikna kabiliyetleri artacaktır. Dolayısıyla, sanayinin
üretimindeki yüzdelik değişim ile açılan antidamping soruşturması sayısı arasında
negatif bir ilişki vardır.
3. Damping soruşturması haksız rekabete uğradığını düşünen firmalar tarafından
açıldığından, söz konusu sanayiye ait ürünlerin ithalatında meydana gelecek artış
firmaların rekabet gücünü zayıflatacak ve bu nedenle firmalar antidamping soruşturması açarak uluslararası rekabetin iç piyasada meydana getirdiği dezavantajlardan korunmaya çalışacaklardır. Bu nedenle yerel sanayiye rakip olan ürünlerin
ithalatındaki yüzdelik değişim ile antidamping soruşturması sayısı arasında pozitif
bir ilişki vardır.
4.2. Model ve Veri
Yukarıdaki hipotezleri test etmek amacıyla bu çalışmada 28 adet sanayi (3 basamak ISIC) için 1989 ile 2004 yılları arasında dengesiz panel (unbalanced panel)
verisi oluşturulmuş ve bağımlı değişken olarak yerel sanayilerin açtığı antidamping
soruştuma sayısı kullanılmıştır (〖AD〗_it). Açıklayıcı değişken olarak ise emp: Sanayinin toplam istihdamı, Outputgr : Sanayinin toplam üretimindeki yüzdelik değişim
ve Impgr: Söz konusu sanayideki ürünler için Türkiye’nin yaptığı ithalattaki yüzdelik değişim kullanılmıştır.
Tahmin edilecek ekonometrik model aşağıdaki gibidir:
NİSAN 2014
45
(i:yerel sanayi, t: yıl)
Antidamping yazınındaki çalışmalarda döviz kuru, milli gelir ve ticaret dengesi gibi
makroekonomik faktörlerin de soruşturma sayısını etkilediği ortaya koyulmaktadır. (Örn: Knetter and Prusa (2004). Bu nedenle, açıklayıcı değişkenler ile birlikte
modele yıl kukla değişkenleri de eklenmiştir (γ_t). Bu kukla değişkenler sadece
makroekonomik gelişmeleri kontrol etmekle kalmayıp, soruşturma sayılarını etkileyebilecek diğer politik ve sosyal meseleleri de kontrol etmeyi sağlamaktadır.
Yerel sanayinin açmış olduğu antidamping soruşturma sayısı sayılabilir özellikte
olduğundan, modelin tahmini Türkcan ve Dişbudak’ın (2005) çalışmasında olduğu
gibi Negatif Binomial Regresyon (NBR) ile yapılacaktır. Bağımlı değişken sayılabilir
veri (count data) olduğunda klasik regresyon sapmalı (biased) sonuçlar vereceğinden, kullanılacak iki alternatif model Poisson ve Negatif Biomial modelleridir. Poisson modeli bağımlı değişkenin ortalamasının ve varyansının aynı olması varsayımına dayandığından, Negatif Binomial model ile tahmin yapmak bu çalışma için en
ideal olanıdır (Lawless (1987)). Zira, bağımlı değişken için aşırı yayılım (overdispersion) söz konusudur.3
Aggarwal (2004) ve Türkcan ve Dişbudak (2005) makaleleri modelleme ile ilgili bir
önemli noktaya daha temas etmektedir. O da bağımsız değişkenlerin gecikme
yapısıdır. Her iki çalışmada soruşturmayı yürüten kuruluşların soruşturmadan bir
yıl önceki üretim ve fiyatlandırma verilerini kullanmasından dolayı, bağımsız değişkenlerin bir yıl gecikme ile modele dahil edilmesinin daha uygun olduğunu belirtmektedir.4 Bu modelde de aynı yöntem kullanılmış ve sanayi büyüklüğü, üretim ve
ithalat verileri bir yıl gecikmeli olarak modelde yer almıştır.
Bu çalışmada antidampinge ait veriler Dünya Bankası’na ait Geçici Ticaret Korumaları Veri Tabanı’ndan elde edilmiştir (Bown, 2012). Bu veri tabanı her ülke için
soruşturmanın açıldığı tarihi, hedef ülkeyi ve söz konusu ürünü ayrıca soruşturmanın sonucuna dair detayları içermektedir. Bu veri tabanındaki soruşturmaların her
biri için ürün kodları toplanarak, yine Dünya Bankası’na ait ‘’Ticaret, Üretim ve
Koruma’’ veri tabanındaki sanayi kodları ile eşleştirilmiştir. Yerel sanayilere ait
istihdam, üretim ve ithalat verileri de yine bu veri tabanından elde edilmiş ve antidamping verileri ile birleştirilmiştir. Ticaret, Üretim ve Koruma veri tabanı 2004 yılı
sonrası için mevcut olmadığından dolayı ampirik analiz 1989 ile 2004 yılları arasını
kapsamaktadır.
3
Literatürde Negatif Binomial modelin kullanıldığı diğer bir çalışma da Aggarwal (2007) tarafından ülke bazlı veri
ile yapılmıştır.
4
Türkiye’de antidamping soruşturmaları ortalama olarak bir yıldan önce tamamlanmaktadır.
46
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
5. Ampirik Sonuçlar
NBR modeli kullanılarak tahmin edilen modelin sonuçları Tablo 4’te sunulmaktadır. Bu sonuçlar NBR modelinden elde edilen etki hızı oranını (IRR:incidence rate
ratio) göstermektedir. IRR değerinin 1’den yüksek olması pozitif, aşağıda olması
ise negatif bir etki olarak yorumlanır. Modelde kullanılan bütün açıklayıcı değişkenler istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur. İlk olarak sanayi büyüklüğünü ölçmek
üzere kullanılan toplam istihdam değişkenine bakıldığında, bu değişkenin açılan
antidamping soruşturmasına pozitif bir etki yaptığı gözlemlenmektedir.
Bu noktada soruşturma maliyeti ve lobicilik hipotezinin Türkiye özelinde geçerli
olduğu söylenebilir. Tablo 3’de de gösterildiği gibi Türkiye’nin çok fazla istihdam
yaratan dokuma ve demir çelik gibi sektörleri birçok soruşturmada kendini gösterirken; tütün, ağaç, kağıt gibi sanayiler tek bir soruşturma dahi açmamışlardır.
Özellikle dokuma sanayinin organize bir şekilde ve iş dernekleri aracılıkları ile açtıkları soruşturmalar basında da oldukça sık yer edinmektedir. Özetle, antidamping
soruşturmaları sayısında sanayinin büyüklüğü temel bir faktör olarak karşımıza
çıkmaktadır, bu da hem sanayinin mali gücü hem de lobicilik yetisi ile izah edilmektedir.
Bir sanayinin üretimindeki yüzdelik değişimin etkisi hipotezle tutarlı olarak negatif
gözükmektedir. Ekonomik olarak yorumlanacak olursa, üretimdeki % 1’lik düşüş
açılan antidamping soruşturması sayısını % 37 arttırmaktadır. Bu sonuç göstermektedir ki, antidamping soruşturmaları yerel sanayinin performansı ile doğru
orantılıdır. Bu noktada soruşturmayı yürüten kuruluşların da açılan antidamping
soruşturmasının damping ile mi, yoksa ülkedeki kötü ekononomik gidişatın yerel
sanayiye yansıması ile mi alakalı olduğunu ayrıştırma noktasında ustalıkla analiz
yapmaları gerekecektir. Aksi takdirde, antidamping soruşturmaları suistimale açıktır. Ülke bazlı çalışmalarında Knetter ve Prusa (2004)’da bu noktaya dikkat çekmekte ve resesyon dönemlerinde yerel üreticilerin antidampinge daha fazla sarıldıklarını ortaya koymaktadır.
Son olarak, yerel sanayinin uluslararası rekabete maruz kalması 3 numaralı hipotezle tutarlı olarak açılan antidamping soruşturması sayısını arttırmaktadır. Yerel
sanayiye ait ürünlerin ithalatı arttıkça iç piyasadaki baskılar artacak, tarifeler WTO
anlaşmaları ve Gümrük Birliği nedeni ile belli seviyelerin üstüne çıkamayacağından
dolayı, yerel üreticiler bu baskıdan geçici önlem talep ederek korunmaya çalıştıkları gözlemlenmektedir. İthalatın arttığı yıllarda antidamping soruşturmalarının çoğalması, ithalattaki artışın soruşturmayı açan firma veya mesleki birliklerin soruşturmada sunacakları deliller açısından önem arz etmesi ve soruşturmalarını daha
güçlü hale getirmelerine bağlanabilir. Soruşturmayı kazanma ihtimalini yüksek
gören firmalar soruşturma açma yönünde daha istekli olacaklardır.
NİSAN 2014
47
6. Sonuç
Son yıllarda ithalat tarifeleri ticaret anlaşmaları, gümrük birlikleri ve WTO kurallarınca tüm dünyada çok düşük seviyelerde seyretmektedir. Ancak, WTO belli durumlarda ülkelerin geçici tedbirler almalarına müsade etmiş ve antidamping vergileri bu geçici tedbirler arasında dünyada en aktif kullanılan yöntem haline gelmiştir. Antidamping uygulamarı tüm dünyaya hızla yayılırken, Türkiye’de en fazla
antidamping kullanan gelişmiş ülkeler arasında kendisine yer edinmiştir. Türkiye
bugüne kadar 1000’in üzerinde ürün için 40’ın üzerinde ülkeye antidamping soruşturması açmış ve bu soruşturmalardan ekseriyetle koruyucu önlem kararı çıkartmıştır.
Türkiye son derece aktif bir antidamping uygulayıcısı olmasına rağmen, antidamping yazınında spesifik olarak Türkiye’yi analiz eden çalışma sayısı bir iki istisna
dışında yoktur. Bu çalışma bu açıdan çok önemli bir boşluğu doldurmuş ve detaylı
antidamping verileri ile yerel sanayinin üretim ve ithalat verilerini birleştirerek,
çok kapsamlı bir analiz ortaya koymuştur.
1989-2004 yılları arası antidamping ve sanayi verileri kullanılarak ve NBR modeli
ile tahmin edilerek bulunan sonuçlar göstermektedir ki yerel sanayinin antidamping soruşturma sayısı sanayinin büyüklüğü, ekonomik performansı ve uluslarası
rekabetteki artış ile doğrudan ilişkilidir. Ölçek olarak daha büyük sanayilerin daha
fazla antidamping soruşturması açması soruşturmaların maliyetinin ve lobicilik
yetisinin önemini ortaya koymaktadır. Ayrıca küçük sanayilerin çok fazla antidamping soruşturmasında yer almaması, özellikle de çalışmanın yapıldığı yıllar baz
alındığında 28 adet yerel sanayinin yarısına yakınının hiçbir antidamping soruşturması açmamış olması bunun olayın politik boyutunu da gözler önüne sermektedir. Bunun yanında yerel sanayinin ekonomik olarak iyi performans gösterdiği
yıllarda antidamping soruşturmalarında bir azalma gözükmektedir. Son olarak
sonuçlar yerel sanayinin ürettiği ürünlerin ithalatındaki artıştan kaynaklanan piyasa baskılarının antidamping soruşturma sayısını arttırdığını ortaya koymaktadır.
48
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Kaynaklar
Aggarwal, A., (2004), “Patterns and Determinants of Anti-Dumping: A Worldwide
Perspective”. World Development, 32(6), 1043-1057.
Avsar V. (2013), ‘’Antidumping, Retaliation threats and Export Prices’’, World Bank
Economic Review, 27(1), 133-148.
Avsar. (2013), ‘’Trade effects of Turkey’s Antidumping Duties’’, Uludağ Üniversitesi İİBF Dergisi, baskıda.
Belderbos, R. (1997), “Antidumping and Tariff Jumping: Japanese Firms DFI in the
European Union and the United States.” Review of World Economics, 133 (3), 41945.
Bown, C. P. (2008), The WTO and antidumping in developing countries. Economics
& Politics, 20(2), 255-288. (Erişim: 23.07.2013).
Bown, C. (2012), “Global Antidumping
http://econ.worldbank.org/ttbd/gad.
Database.”
Washington,
DC:
Dişbudak, C. ve K. Türkcan (2005), Antidamping Uygulamalarının Ekonometrik
Analizi: Türkiye Örneği. Iktisat Isletme ve Finans, 20(233), 149-164.
Feinberg, R. ve K. Reynolds (2006), “The Spread of Antidumping Regimes and the
Role of Retaliation in Filings.” Southern Economic Journal, 72 (4), 877-90.
Ganguli, B. (2008), “The Trade Effects of Indian Antidumping Actions.” Review of
International Economics 16(5), 930-94.
Knetter, M.. ve T. J. Prusa, (2003), “Macroeconomic Factors and Antidumping
Filings: Evidence from Four Countries”. Journal of International Economics, 61, 117.
Konings, J., ve H. Vandenbussche. (2005), "Antidumping protection and markups
of domestic firms." Journal of International Economics, 65(1), 151-165.
Lasagni, A. (2000), Does Country-Targeted Antidumping Policy by the EU Create
Trade Diversion, Journal of World Trade 34(4), 137-159.
Malhotra N., ve H. Rus. (2009), “The Effectiveness of the Canadian Antidumping
Regime.” Canadian Public Policy 35(2), 187-202
Prusa T. (2001), “On the Spread and Impact of Antidumping.” Canadian Journal of
Economics 34 (3), 591-611.
Staiger, R. ve F. Wolak. (1994), “Measuring Industry Specific Protection: Antidumping in the United States,” Microeconomics, 1994, 51-103.
NİSAN 2014
49
Zanardi, M. ve M. Moore (2011), " Trade Liberalization and Antidumping: Is There
a Substitution Effect?," Review of Development Economics, 15(4), 601-619.
50
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Tablo 1. Türkiye’nin Antidamping Soruşturmalarının Yıllara Göre Dağılımı
Yıl
Soruşturma
sayısı
Kabul edilen
soruşturma
sayısı
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
8
17
13
4
7
21
5
1
8
7
15
17
17
32
12
8
6
23
6
2
5
8
7
4
5
8
1
1
7
7
14
17
17
32
12
8
6
18
4
2
Kaynak: Dünya Bankası Geçici Ticaret Korumaları Veri Tabanı.
NİSAN 2014
51
Tablo 2. Ülkelere göre Antidamping Soruşturmalarının Dağılımı (1989-2004)
Ülke
Çin
Tayvan
Romanya
Hindistan
Rusya
Güney Kore
Tayland
Endonezya
Macaristan
Vietnam
Bulgaristan
Ukrayna
Saudi Arabia
Yugoslavya
Malezya
Pakistan
Polonya
Hollanda
Finlandiya
Almanya
Hong Kong
Sri Lanka
Çekoslavakya
Brezilya
Sri Lanka
İtalya
Japonya
İsrail
ABD
Belarus
Belçika
Hırvatistan
Avrupa Birliği
Mısır
Fransa
Gürcistan
Yunanistan
Sovyetler Birliği
İran
Moldova
Doğu Almanya
Kaynak: Dünya Bankası Geçici Ticaret Korumaları
52
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Toplam
soruşturma
Kabul edilen
soruşturma
53
17
10
9
9
9
8
5
5
4
4
3
3
3
3
3
2
2
2
2
2
2
2
2
2
2
2
1
1
1
1
1
1
1
1
1
1
1
1
1
1
47
14
9
6
6
8
7
3
4
4
3
3
2
1
3
1
1
2
2
1
0
2
1
1
2
2
0
1
1
1
1
0
0
0
0
0
1
0
0
1
0
Tablo 3. Sanayilere göre Antidamping Soruşturmalarının Dağılımı (1989-2004)
Kaynak: Dünya Bankası Geçici Ticaret Korumaları Veri Tabanı
ISIC Tanım
311
313
314
321
322
323
324
331
332
341
342
351
352
353
354
355
356
361
362
369
371
372
381
382
383
384
385
390
Gıda Maddeleri Sanayii
İçki Sanayii
Tütün Sanayii
Dokuma Sanayii
Ayakkabı Dışında Giyim
Deri İşleme Sanayii
Ayakkabı Sanayii
Ağaç ve Mantar Ürünleri
Ağaç Mobilya ve Mefruşat
Kağıt ve Kağıt Ürünleri İmali
Basım ve İlgili Sanayii
Ana Kimya Sanayii
Diğer Kimyasal Ürünler SaPetrol Rafineleri ve TasfiyeÇeşitli Petrol ve Kömür TüLastik Ürünleri Sanayii
Başka Yerde Tasnif Edilmiş
Çanak, Çömlek, Çini, PorseCam ve Camdan Mamül
Taş ve Toprağa dayalı Diğer
Demir ve Çelik Metal Ana
Demir ve Çelik Dışında MeMetal Eşya Sanayii (Makina
Makine Sanayii (Elektrikli
Elektrik Makinaları, Cihazları
Taşıt Araçları Sanayii
Mesleki ve İlmi Aletler
Diğer İmalat Sanayii
Soruşturma
sayısı
51
6
31
22
1
7
1
15
2
11
8
2
6
4
11
Kabul Edilen
Soruşturma
35
2
26
22
1
6
0
12
2
11
4
2
3
1
10
Ürün
sayısı
146
2
8
18
1
7
1
11
1
7
5
3
3
3
11
NİSAN 2014
53
Tablo 4. Negatif Binomial Regresyon Modeli Tahmin Sonuçları
Notlar: ***/**/* sırasıyla %1, %5 ve %10 anlamlılık seviyelerini göstermektedir. Tahminler
IIR olarak sunulmuştur. Parantez içinde ilgili parametrenin z-istatistikleridir.
54
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Türkiye’nin Darbe Geleneği: 1960 ve
1971 Müdahaleleri
Abdulvahap AKINCI
Yrd.Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi, Karamürsel Gazanfer Bilge MYO
Halkla İlşkiler Bölümü
[email protected]
Türkiye’nin Darbe Geleneği: 1960 ve 1971
Müdahaleleri
The Military Coup Tradition of Turkey: The 1960
and 1971 Interventions
Özet
Abstract
Türk siyasal hayatında darbeler ve askeri vesayet
sisteminin tesisi bir gelenek haline dönüşmüştür.
Modern Cumhuriyetin kuruluşunda etkin bir role
sahip olan askerler kendilerini kurulan devletin
ve Atatürk ilkelerinin bekçisi olarak görmeye
başladılar. Atatürk ve İnönü dönemlerinde
siyasete müdahale etmemişlerse de çok partili
hayata geçildikten sonra sisteme müdahale
etmeye başlamışlardır.
Sisteme yapılan müdahaleler 1960 darbesi ile
başlamış ve bu darbe sonrasında kurumsal
yapıda yapılan değişikliklerle askerin sistem
üzerindeki vesayeti tesis edilmiştir. Seçilmişlerin
kontrolden çıktıkları düşünüldüğünde bir müdahale daha onlar için kaçınılmaz olmuştu. Bu
çalışmada askeri darbe geleneği, 1960 ve 1971
müdahalelerini içine alacak bir şekilde irdelenmiş
ve bu müdahalelerde Türk siyasal kültürünün de
önemli bir payı olduğu ortaya konmaya çalışılmıştır.
The military coups and the establishment of
military dominance in Turkish political life have
turned into a tradition. The army, who had an
effective role on the foundation of modern
Turkey, started seeing themselves as the guard
of the newly-founded state and Ataturk’s principles. Although they did not intervene the
political life during Ataturk and Inonu era, they
began to interfere with the political system after
electoralism.
The interventions made to the system started
with the 1960 military coup and after, with the
changes on the institutional structure, the dominance of the military was established. When it
was considered that the elected ones were out of
control, it was inevitable for them to organise
another respond. In this paper the military
intervention tradition is examined, especially by
focusing on the 1960 and 1971 coups, and it is
shown that the Turkish political culture has an
important role in these coups.
Anahtar Kelimeler: 1960 Darbesi, 1971 Muhtırası, Askeri Darbe, Türk Siyasal Kültürü
Keywords: 1960 Coup, 1971 Intervention, Military Coup, Turkish Political Culture
1. Giriş
Türkiye’nin siyasal hayatında darbeler önemli bir yer teşkil etmektedir. Neden bazı
ülkelerde demokrasi yerleştiği halde bazılarında hala daha oturmamış olduğu sorusuna bir cevap vermek gerekmektedir. Bu yolla Türkiye’nin demokratikleşmede
karşılaştığı zorluklar ve çözüm önerileri üzerinde durulabilir.
Yeni cumhuriyetin kurulması ile birlikte her şeyi ile yeni olan bir ülke ortaya çıkmamıştır. Binlerce yıllık devlet geleneğinin ve siyasal kültürün etkisinin birden bire
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ, NİSAN 2014, 9(1), 55- 72
55
ortadan kalkması beklenemezdi. Nitekim uygulamada aynı siyasal kültürün devam
ettiği gözlemlenmektedir.
Asker-sivil ilişkisinin Cumhuriyet dönemindeki evrimi genel hatları ile ortaya konmaya çalışılmıştır. Askerin sistem içindeki konumu bilinmeden, yapmış olduğu
hamlelerin anlaşılması pek mümkün olamaz. Bundan dolayı 1960 ve 1971 müdahaleleri ele alınmadan önce Türkiye’de askerin konumunun irdelenmesi gerekmektedir.
Literatür taraması yoluyla elde edilen kaynaklardan yola çıkılmıştır. Asker-sivil
ilişkisini ve darbeleri irdeleyen “Türkiye’de Askeri Vesayetin Tesisi ve Demokratikleşmeye Olan Etkisi” (Akıncı 2013a) ve “Türk Siyasal Hayatında 1980 Sonrası Darbeler ve E-Muhtura” (Akıncı, 2013b) isimli çalışmaları yaptıktan sonra eksik kalan
1960 ve 1971 müdahalelerini irdelemem bir zorunluluk haline geldi. Asker-sivil
ilişkisini tek bir makalede ele almanın mümkün olmadığını düşündüğümden dolayı
bu yola başvurdum. Bu çalışma ile Türkiye’deki asker-sivil ilişkileri, bu bağlamda
Türk siyasal kültürü irdelenerek, 1960 darbesi ve 1971 muhtırası ele alınmaya çalışılacaktır. Çalışma ile darbeler, bu darbelere giden süreç ve sonuçları incelenecektir. Makalede Türk siyasal kültürünün bu darbelerdeki yerinin ortaya konması
amaçlanmaktadır.
2. Tek-Parti Döneminde Yönetim Anlayışı ve Sivil-Asker İlişkisi
Asker-sivil ilişkisi Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden itibaren sorunlu olmuştur. Hatta asker içerisinde dahi yaklaşım farklılıkları kendini göstermiştir. Kurtuluş
Savaşı döneminde Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir arasında bazı anlaşmazlıklar
vardı. Daha sonraki dönemde diğer birkaç komutan ile Atatürk arasında bazı anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştı. Atatürk özellikle alaylı subaylar yerine Batılı eğitim
kurumlarında yetişmiş olan genç subaylara (mektepli subay) güveniyordu. Sivil
yönetimin gerekliliğine inanmaktaydı. Bu durumda devletin yönetiminde orduya
dayanılması düşünülemezdi. Mustafa Kemal için devletin idaresinde yegane güç
TBMM’de olmalıydı (Heper, 1994: 252-253; Çitçi, 2006: 22-27). Zaten 1924 Anayasasında milleti temsil etme yetkisi TBMM’ye verilmiştir (Kalaycıoğlu, 2007: 333;
Heper, 2006: 158; Bulut, 2005: 148). Seçilmişlerin ülke yönetiminde tek güç olması
anlayışı yerleştirilmeye çalışılmıştır. Sivil idarenin tepe noktasında Mustafa Kemal
bulunmaktaydı ve kendini sınırlayacak başka yapılanmaları uygun bulmamaktaydı.
Heper’e göre, Cumhuriyet kurulduktan sonra ordu önemli bir konuma sahip olmuştur. Atatürk için rejimin önemli dayanaklarından birisini ordu teşkil etmekteydi
(Heper, 1998: 210). Gerek Cumhuriyetin kuruluşunda gerekse Atatürk ilkelerinin
uygulamaya konuluşunda ordunun gücüne başvurulmuştur. Başka bir ifade ile
ordunun desteği olmaksızın devrimin yapılması mümkün olamazdı. Sonuç itibariyle
toplum yukarıdan aşağıya doğru ve halk için halka rağmen bir şekilde inşa edilmekteydi. Yapılanlar sivil-askeri bürokrasiye dayanmaktaydı (İzol, 2002: 197). As-
56
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
kerin sistem açısından sayılan işlevlerine rağmen, Atatürk döneminde askerin siyaset dışında tutulmasına özen gösterilmiştir. Bunu temin etmek için askerlerin oy
verme hakları dahi ellerinden alınmıştır (Baydur, 1997: 309). Atatürk döneminde
farklı toplumsal kesimlerin yönetim üzerinde etki etmeleri arzu edilmemiştir. Toplumsal muhalefet tamamen susturulmuştur. Genel anlayışa göre bütün toplumsal
kesimlerin ortak çıkarı CHP tarafından düşünülmekteydi ve gerekli adımlar atılıyordu.
Keyman’a göre Cumhuriyet modeli üç temel ilke üzerinde kurulmuştur. Birincisi,
devlet egemen özne olarak görülmekte ve devlet egemenliği söylemi hakimdir.
İkincisi, ulus-toplum birliği anlayışı üzerinde kurulmuştur. Organik toplum vizyonu
ile kamusal yarar toplumsal seçkinler tarafından belirlenecek ve bireysel/kolektif
talepler yerine empoze edilecektir. Üçüncüsü ise, Vatandaşlar devlete karşı olan
borç ve yükümlülükleri ile tanımlanmışlardır ve çok sınırlı haklara sahiptirler (Keyman, 1998-9: 68). Bu anlayış çerçevesinde askerin yönetim üzerinde etkili olmasına izin verilmesi beklenemezdi.
Tek-parti döneminde askeri ve sivil bürokrasinin birlikteliği ile devlet yönetimi
gerçekleştirilmiştir. Bu zaman zarfında geliştirilmiş olan resmi ideoloji en iyi şekilde
asker tarafından özümsenmiş ve kendisine varlık gerekçesi olarak bu ideolojiyi
görmüştür. Böylece siyasal kadrolar ile asker arasında ideolojik bir birliktelik oluşmuş oldu (Dursun, 1999: 62). Bu ideolojik birliktelik dolayısıyla asker ile CHP arasındaki ilişki daha sonraki dönemde de uyumlu olmuştur.
3. Demokratikleşme Süreci ve Ara Dönemler
Türkiye’nin demokratikleşmesinde iç ve dış unsurlar etkili olmuştur. Türkiye İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra demokratikleşmiştir. Huntington dünyada şimdiye kadar
üç demokratikleşme dalgasının ve iki geri dalganın yaşandığını belirtmektedir.
Türkiye ise ikinci demokratikleşme dalgasında demokrasiye geçti. Bu dönemdeki
otoriter sistemlerden demokrasiye geçişte belirleyici olan noktaların başında askeri ve siyasal faktörler gelmekteydi (Huntington, 2007: 42). Yalta Konferansı’nda (411 Şubat 1945) yapılan görüşmeler sonrasında Avrupa’da demokratik yönetimlerin
oluşturulacağına dair “Kurtarılmış Avrupa Demeci” yayınlanmıştı (Çufalı, 2005:
402). Bir bölüm ülke savaşı kaybettikten sonra galip devletler tarafından demokratikleştirilirken, içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu bir grup devlette demokratik
blok savaşı kazandığı için kendilerini demokratikleşmeye mecbur hissetmişlerdir
(Dursun, 2005: 178-179; Huntington, 2007: 42; Karadağ, 2005: 316). Kazananlarla
birlikte hareket etmek ve onların değerlerini paylaşmak Batılı devletler tarafından
kabul görmede etkili olur düşüncesiyle hareket edilmiştir.
Demokrasiye geçişte sadece dış faktörlerin belirleyici olduklarını söylemek gerçekçi olmasa gerek. Bazı iç faktörler de bu yolu açmada etkili olmuştur. Askeri-sivil
bürokrasi ile zengin toprak sahipleri arasında o zamana kadar mevcut olan işbirliği
NİSAN 2014
57
azalmıştı. Recep Peker’in de içinde bulunduğu bir grup, devletçilik politikasının
daha katı bir şekilde uygulanmasını isterlerken, cumhuriyet dönemiyle yeni yeni
oluşmaya başlayan burjuvazi ise artık iktidara gelmeye çalışıyor ve özel sektörün
yolunun açılmasını talep ediyordu. Savaş döneminde izlenen ekonomi politikası ile
halkın geniş bir bölümü daha da yoksullaşmıştı. Bu kesimlerin CHP’ye olumsuz bir
bakışı vardı. Dolayısıyla kurulacak bir parti rahat bir şekilde bu tabanın oyunu alabilirdi (Çufalı, 2005: 405-406; Tuncel, 2005b: 723). Tek parti iktidarının varlığı dolayısıyla, bütün olumsuzlukların tek sorumlusu olarak CHP görülüyordu.
Kara’ya göre, İnönü’nün istediği şey, gerçek bir muhalefet hareketi değildi.
CHP’nin hegemonyası altında, görünüşte çok partili bir yapı oluşturmaktı (Kara,
1994: 268-269). Heper’e göre, İnönü çok partili hayata geçmeden önce orduya
danışmış ve onları yeni süreçte de Atatürk ilkelerinin tehlikeye düşmeyeceği ve
ordunun sistemin koruyucusu olma işlevini sürdürmeye devam edeceğini belirterek ikna etmiştir. Bu tarihten itibaren ordu kendini Atatürk’ün gerçekleştirdiği
reformlar ve ilkeler ile özdeşleştirmeye başlamıştır (Heper, 2006: 102). Her ne
kadar ordu siyasete o zamana kadar karışmamış olsa da, sisteme müdahale edebilme potansiyeline sahipti. Ordunun onayı olmadan çok partili düzene geçmek
pek kolay olmayacaktı.
Demokratikleşme bir anda gerçekleşen bir şey değildir. Belirli aşamalardan geçilerek ulaşılabilmektedir. Uygulamada bazı ülkelerin demokratik yönetimlere geçmelerinden bir süre sonra ters dalganın bunu takip etmesi sonucunda, tekrar otoriter
rejimler haline geldikleri görülmüştür. Bunun nedeni ise demokratikleşmek için
gerekli olan şartların tam olarak oluşmamış olmasıdır. Demokratik kurumlar ve
yöntemler gerektiği gibi kurumsallaşamamış ve pekişememişse, bir geri dönüş söz
konusu olabilmektedir. Demokratikleşme sonuç itibariyle bir süreci ifade etmektedir. Her ülkenin bu sürecin farklı aşamasında olduğu söylenebilir. Türkiye daha
öncede bahsedildiği gibi, II. Dünya Savaşı sonrasında çok partili demokratik sisteme geçtiği halde, hala daha askeri müdahalelerin mevcut olmasının nedenini bu
bağlamda, demokratik sistemin henüz daha kurumsallaşamamış ve yeterince pekişmemiş olmasında aramak gerekir. Yani, her ne kadar otoriter tek parti iktidarından, demokrasiye geçilmiş olsa da demokrasinin olmazsa olmazı olan kurumlar
pekişmemiştir (Dursun, 2005: 179-180). Devlet ile toplum arasındaki ilişki ulusinşası şeklinde tekçi bir yapı taşımaktaydı. Dolayısıyla sistem demokrasiye göre
tasarlanmamıştı. Yaşanan krizlerin temelinde yatan faktörlerin başında bu durum
gelmektedir (Dursun, 2004: 200). Bu süreçte bütün siyasi görüşlerin temsilini
mümkün kılan bir yaklaşım sergilenmediğinden yeni partilerin kurulmasına ya izin
verilmemiş ya da kontrolden çıktığı düşünüldüğünde kapatılmıştır. Dolayısıyla siyasi partilerin devamlılığı ve demokratik seçimlerin yapılması mümkün olamamıştır.
58
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Her ne kadar demokratik seçimler ile iktidar el değiştirmiş olsa da henüz daha
siyasal rekabetin sınırları, iktidar-muhalefet ilişkileri, ortak anlayış ve davranış
şekilleri geliştirilememişti. Bu dönem bütün bu kurumsal yapıların ilk kez ortaya
çıktığı ve denendiği bir zaman dilimiydi (Turan, 1994: 451). Cumhuriyetin kurucu
partisinin siyasal kültürü de demokratikleşmeye uygun bir ortamın oluşmasına
fırsat vermemekteydi. CHP, seçimi kaybettikten sonraki dönemde de “…devletçi
asker ve sivil yönetici elitlerin, dine karşı açık ve kesin tavır alanların, materyalist
ve pozitivistlerin partisi olma özelliğini korudu” (Dursun, 2004: 276).
Bütün bu değişimlere rağmen tek-parti zihniyeti devam etmiştir. İktidarı devralan
DP’nin siyasal kültürü ve uygulamaları da ülkede demokratikleşmenin derinleşmesinin önünde bir engel teşkil etmekteydi. Demokrat Parti (DP)’de, iktidarın sınırsız
olduğu ve kısıtlamanın mümkün olmadığı düşüncesi hakimdi. Muhalefetin bütün
faaliyetleri kontrol edilmek istendi ve devlet imkânlarından tek taraflı olarak faydalanma yoluna gidildi. Parti içi muhalefete karşı da tahammül edilememiştir.
Asker-sivil elitlere kuşkuyla yaklaşılarak, kendine yeni ortaklar (toplumsal kesimler) bulma yoluna gitti (Turan, 1994: 452-453). Türk siyasal kültürü demokratik bir
yapının yerleşmesi için gerekli olgunluktan çok uzaktı.
3.1. 27 Mayıs 1960 Darbesi
1950’de yapılan seçimlerde iktidara gelen Demokrat Parti, 1954 ve 1957 seçimlerini de kazandı. Demokrasinin kurumsallaşması için bu dönemde önemli adımlar
atılmış olduğu halde, demokratik kurumlar gerekli olduğu kadar pekişmediler. Bu
dönemde en başta iktidar-muhalefet arasındaki ilişkilerde bu kurumsallaşma yetersiz kalmıştır. Türk siyasal kültüründe muhalefete olumlu gözle bakılmamıştır.
Bundan dolayı çok partili döneme geçildikten sonra iktidar partilerinin muhalefete
karşı tahammülsüz davrandıkları ve bunun da askeri darbelere giden yolda önemli
bir etken olduğu söylenebilir (Dursun, 2005: 182-183). İktidar-muhalefet ilişkisi
günümüze kadar aynı şekilde devam etmiştir.
Bu tahammülsüzlük olayı DP ile sınırlı değildir. Tek parti döneminde muhalefetin
kurumsallaşması diye bir şey mümkün olmamıştır. Arada bir ortaya çıkan muhalif
tavır ve eylemler ise ağır bir şekilde bastırılmıştır. Ancak II. Dünya Savaşı sonrasında, dünyadaki konjonktürün de zorlamasıyla muhalefetin kendini meşru bir zeminde ifade edilebilmesine göz yumulmuştur. 1946’da DP kurulduktan sonraki
dönemde CHP’nin tutum ve davranışları ile muhalefeti meşru görmediği anlaşılmaktadır. Uluslararası konjonktürün de zorlaması ile CHP, muhalefete tahammül
etmek zorunda kaldı. Muhalefette kaldığı dönem içerisinde CHP’nin tahammülsüzlüğünden durmadan şikâyetçi olduğu halde, kendisi iktidar olduktan sonra, aynı
olumsuz tavırları DP de sergilemiştir. Bu durum iktidar-muhalefet ilişkisinin kurumsallaşmasını olumsuz etkilemekle kalmamış, sistemi krize sokmuştur ve sonunda darbenin gerekçelerinden biri haline gelmiştir. DP, sadece CHP’ye karşı
NİSAN 2014
59
değil, diğer muhalefet partilerine ve kendisine muhalefet eden toplum kesimlerine
karşı da tahammülsüz davranmıştır. Hatta kendi içerisindeki muhalifleri tasfiye
etme yoluna gitmiştir (Dursun, 2005: 184-186). Tek, bölünmez ve parçalanmaz bir
egemenlik anlayışı hakimdi ve bu egemenliği kullanmaya sadece iktidar partisinin
lideri sahipti.
Basın ve CHP’yi baskı altına almak için mecliste 15 kişiden oluşan bir “Tahkikat
Komisyonu” kuruldu. Buna muhalefet, basın ve üniversiteler çok sert tepki gösterdiler. Her gün yeni yasaklar ve baskılar geliyordu. İnönü ise hükümeti tehdit ediyordu (Dursun, 2000: 37-45; Çavdar, 2004: 75-77). Bu dönemdeki mücadelenin
bürokratik merkez ile demokratik kenar arasında olduğu söylenebilir. Bir tarafta
cumhuriyetin kurulması ile oluşan sosyo-politik düzenin korunması için mücadele
eden merkez (bürokrasi ve aydınlar), diğer tarafta ise değişim talep eden kenar
vardı. Merkez, askeri seçkinleri de kapsadığı için güç kullanma tekeline sahipti
(Kalaycıoğlu 1994: 472). Mücadelenin sertleşmesi, toplumda kutuplaşmayı beraberinde getirmekteydi. İktidar-muhalefet ilişkisinin gerilim seviyesi toplumsal katmanlara yansımaktaydı.
Demir’e göre 1950 sonrası dönemde yapılan seçimleri DP ezici çoğunlukla kazandığı için, CHP’liler demokratik yollarla tekrar iktidara gelmelerinin mümkün olmadığını fark ettiler ve askerin desteği ile DP’yi iktidardan uzaklaştırmaya çalıştılar.
DP bu durumu sezdiği için CHP’yi sindirme politikası izlemeye başladı (Demir,
2002: 159).
Asker ile DP arasındaki gerilimin oluşmasında, DP’nin 1950’de orduda gerçekleştirdiği tasfiye etkili olmuştur. Genelkurmay Başkanının arabasının plakasının kırmızı olmaması dahi bir rahatsızlık gerekçesi olarak algılanıyordu. Fakat bu gerginliğin
artmasında farklı gelişmelerin özellikle 1954’ten itibaren etkili olmaya başladığı
söylenebilir. Bu dönemden itibaren ordu içerisinde darbeci oluşumların oluşmaya
başladığı gözlemlenmiştir. Bu oluşumların sayılarında 1957 sonrasında artış olmuştur. 1958’de Dokuz Subay olayı cereyan etmiştir. Darbeciler cezalandırılmadığı
gibi, darbecileri ihbar eden subay cezalandırılmıştır. Adnan Menderes ordunun
siyasilere bağlılığına çok güveniyor ve darbe ihtimalini pek gerçekçi görmüyordu
(Dursun, 2001: 32-33). O döneme kadar siyasete müdahil olmamış olması dolayısıyla ordunun hep tarafsız kalacağı umulmuştur.
Küçük, ortaya çıkan bunalımı şu şekilde yorumlamaktadır: “Fiiliyatta varlığından
bahsedilen bu bunalımın, gerçekte CHP destekli üniversite hocaları, gazeteciler ve
subayların büyük oranda abartısı neticesinde suni olarak meydana getirilen bir
“bunalım görüntüsü” olarak düşünüyorum” (Küçük, 2005: 73).
Bu gelişmelerin sonunda ülkede siyasal ve sosyal bir kriz yaşanmıştır. İstanbul ve
Ankara’da meydana gelen olaylar ülkede kardeş kavgasının çıkmakta olduğu izlenimini vermiştir. Diğer sebeplerin de etkisi ile ordu içerisinden bir grup subay 27
60
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Mayıs 1960’da darbe gerçekleştirmiştir. Bu darbe, darbe taraftarı toplumsal kesimler tarafından krizin aşılması için olumlu bir adım olarak görülmüştür (Dursun,
2005: 186). Bu kesimler aslında demokrasiye ve halkın iradesine şüphe duyuyorlardı (Dursun, 2000: 57). Normal yoldan CHP’nin iktidara gelerek toplumu şekillendirmesinden ümidini kesmiş olan bürokratik-askeri elitler, askeri darbeyi bir
kurtuluş yolu olarak görmüşlerdir.
Toker’e göre askeri darbe İsmet İnönü’nün bilgisi dışında gerçekleşmiştir. Fakat
İnönü’ye göre krizin aşılmasında başka bir çare kalmamıştı (Toker, 1991: 11).
Cem’e göre ise darbenin gerçekleşmesinde bürokrasinin etkisi çok büyüktür. Bu
dönemde CHP darbe taraftarı tutum almıştır (Cem, 1998: 366-367).
1946’da çok partili demokratik sisteme geçilmesi ile birlikte asker ve sivil bürokrasi
gücünü büyük ölçüde eşraf ve burjuvaziye kaptırmıştı. Bürokratların yüz yıllık oluşturdukları şemanın dışına çıkılmaktaydı bu yeni sınıfın yönetiminde ve bu durumdan oldukça rahatsız oluyorlardı (Turhan, 1991: 172; Yılmaz, 2005: 301-302). Askerin darbe yapmasının üç temel nedeni olduğu söylenebilir. Bunlardan ilki, askerin
maddi durumunun zayıflaması, ikincisi toplumsal statülerinin gerilemesi ve üçüncüsü, Demokrat Partinin orduyu denetim altına almak için, ordunun otonomisini
yok etmesiydi (Turhan, 1991: 172). Bu faktörler zamanla hükümete karşı antipatiyi
arttırmıştı.
27 Mayıs darbesi ile adeta 1950’de Demokrat Parti’nin başa gelmesinin rövanşı
alınmış oluyordu (Dursun, 2000: 53; Tuncel, 2005: 618). DP’nin kapatılması için bir
grup CHP’li cunta nezdinde girişimde bulundu (Toker, 1991: 76-77). Askeri cunta
İnönü’yü ordunun büyük ve muzaffer komutanı olarak görüyor ve ona karşı büyük
bir sevgi besliyorlardı. Org. Cemal Gürsel’in İnönü’nün sözlerine birer peygamber
buyruğu gibi uyulacağını söylemesi bunun en güzel göstergelerinden biridir (Toker,
1991: 83-84). CHP’nin karşı olması durumunda bir darbe gerçekleşemezdi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez vuku bulan darbe ile halkın temsilcilerinin
iktidardan uzaklaştırılmalarına nasıl tepki verileceğini ne yönetim ne de halk biliyordu. Osmanlı Devleti döneminde sultanların hal edilmesi ve yerine başkasının
geçirilmesi halkı pek ilgilendirmiyordu. DP ile iyi ilişkileri olmayan aydınlar, üniversiteler, basın başta olmak üzere bazı kesimler tarafından bu darbe büyük bir mutlulukla karşılandı (Dursun, 2000: 7-8; Özgür, 1999: 158-159). Halkın tepki gösterdiği ve darbeye karşı durduğu söylenemez. Cumhuriyet sonrası dönemde muhalif
tavırların çok sert bir şekilde cezalandırılmış olması halkı sindirmişti.
MBK (Milli Birlik Komitesi), içlerinde 235 generalinde olduğu 4000’i aşkın subayı
emekliye ayırdı. Bunlar ordudaki radikal kesimdi; yani yönetimin siyasilere devrine
karşı çıkanlardı. 28 Ekimde ise 147 öğretim üyesi üniversiteden uzaklaştırıldı (Çavdar, 2004: 92). Darbe sonrasında sadece DP değil, darbe taraftarı olan bazı asker
ve sivillerin de zarar gördüğü söylenebilir.
NİSAN 2014
61
CHP açık bir şekilde darbeyi destekliyor ve onun nimetlerinden faydalanmaya çalışıyordu. 1959’da CHP 14. Büyük Kurultayı’nda kabul edilen “İlk Hedefler Beyannamesi”nde talep edilenlerin, darbe sonrasında cunta tarafından yerine getirildiği
görülmektedir. Bu taleplerden bazıları şunlardır: Anayasa mahkemesi, planlama
teşkilatı, çift meclis, özgür basın, özerk üniversite, özerk radyo, yargı güvencesi
(Dursun, 2000: 71-72; Çavdar, 2004: 72). Bu bile CHP ile ordu arasındaki gönül
birliğinin varlığını ispat etmeye yeter. Heper, bu görüşe pek katılmamaktadır. Ona
göre Türk ordusu darbelerden sonra da tarafsızlığını devam ettirmiştir (Heper,
1998: 224). Ordunun siyaset kurumuna karşı tarafsız olduğunu söylemek pek doğru olmaz. CHP ile ordunun ilkesel anlamda bir uyumu olduğu ve seçilmişlere mesajların gerek görüldüğünde asker vasıtasıyla verildiği ortadadır.
Askeri müdahalelerden sonra ortaya çıkmış olan krizlerin aşılması ile yetinilmemiştir. Bu dönemlerde demokratik sürecin ve kurumların yeniden düzenlenmesine
önem verilmiş ve sistem krizleri çözebilecek araçlarla donatılmıştır. Sistemin bu
dönemlerde yeni şartlara uygun olarak restore edildiği söylenebilir. Ara dönemlerde yapılan restorasyon ile kısa vadede olumlu sonuçlar alınsa bile, halkın bu
yeni tanzimde katkısı ve onayı söz konusu olmadığı için, bir süre sonra yeniden kriz
ortaya çıkmakta ve bunu takiben yeni bir darbe gerçekleşmektedir. Bu kısır döngü
içerisinde çıkmaz devam etmektedir (Dursun, 2005: 180-181). 1961 Anayasası
ilerici bir karakter taşımakla beraber, hazırlanış sürecinin meşruiyeti dolayısıyla
kısa zamanda işlevsiz hale gelmiştir.
1960 darbesi sonrasında atılan tüm adımların gayesi, yönetimi siyasal elitlerden
alarak, tamamen bürokratik kadrolara vermekti (Turhan, 1991: 174). Dursun’a
göre, 1924 Anayasasının oluşturmuş olduğu Birinci Cumhuriyet, darbe ile sonlandırıldı ve 1961 Anayasası ile İkinci Cumhuriyet kurulmuş oldu (Dursun, 2005: 187).
Anayasa’nın başlangıç bölümünde, 27 Mayıs darbesi meşrulaştırılarak, ulusun
direnme hakkının bir sonucu olarak gösterildi. Bu yaklaşım daha sonraki darbelere
de gerekçe oluşturmuştur (Çavdar, 2004: 101).
1961 darbesi sonrasında Anayasa ile getirilen yeni kurumlar, askeri vesayet sisteminin kurumsallaşmasını sağladı. Anayasa ile çift meclis uygulamasına geçildi.
TBMM, Millet Meclisi ve Senato’dan oluşacaktı. Millet Meclisi nispi temsil sistemi
ile seçilen 450 milletvekilinden oluşurken, Senato çoğunluk sistemi ile seçilen 150
üye ve Eski Milli Birlik Komitesi üyeleri ile eski Cumhurbaşkanları ve Cumhurbaşkanı tarafından atanacak 15 üyeden teşekkül edecekti. Senato üyesi seçilebilmek
için 40 yaşını doldurmuş ve üniversitede okumuş olmak şarttı (Çavdar, 2004: 102;
Buran, 2005: 569; Dursun, 2004: 380). Yasalar önce Mecliste görüşüldükten sonra
Senatoya gönderilirdi. Bazı özel durumlarda ise ikisi birlikte toplanırdı. Bu iki meclise birden TBMM denmekteydi. Bu yapı ile partinin çoğunluk diktasının önü kesilmek ve almayı düşüneceği radikal kararların engellenmesi amaçlanmıştı. Senato
kurulu düzenin garantisi olarak görülmekteydi (Çavdar, 2004: 102). Senato içinde
62
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
eski Milli Birlik Komitesi üyelerinin de yer alması, Millet Meclisi tarafından alınan
kararların Senato’da engellenmesine daha fazla olanak vermekteydi.
1924 Anayasası yasamaya anayasayı yorumlama yetkisini vermişti (Erdoğan, 2005:
104). CHP’ye göre DP Anayasayı sık sık ihlal etmişti ve bu yolla çoğunluk baskısını
temin etmişti. 1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesi kuruldu. Sağ iktidarlar tarafından bu mahkeme ulusal egemenliğin tecellisinin önünde bir engel olarak görüldü ve eleştirildi (Çavdar, 2004: 102-103). Erdoğan’a göre Türkiye gibi bürokratik
yönetimin resmi ideolojiye dönüştüğü ülkelerde anayasal yargı vatandaşların aleyhine, ideolojik devletin takviyesine hizmet edebilmektedir (Erdoğan, 2005: 28).
Meclisin aldığı kararlar Anayasa Mahkemesi vasıtasıyla kontrol edilmiş ve gerek
görüldükçe siyasi partiler yasaklanabilmiştir. Siyaset kurumunun üzerinde ciddi bir
vesayet organı işlevini görmüştür.
Siyasal iktidarın üniversitelere baskı kurmasını ve bazı öğretim üyelerinin görevden
alınmasını engellemeye dönük olarak bazı düzenlemelere 1961 Anayasasında yer
verilmiş ve üniversitelere özerklik tanınmıştır. Daha önceki dönemde DP’nin radyoyu kendi propaganda aracı olarak kullanmış olması dolayısıyla CHP İlk Hedefler
Bildirisi’nde bu kurumun özerk bir yapıya kavuşturularak, hükümetlerin kontrolünden çıkarılmasını talep etmişti. CHP’nin bunu talebi de 1961 Anayasasında karşılık buldu ve TRT özerkleştirildi. 1961 Anayasası ile yargı bağımsızlığı ve yargıç
güvencesine dönük düzenlemeler de yapıldı. Yasama ve yürütme organlarının
yargı kararlarını değiştiremeyecekleri ve uygulamasını geciktiremeyecekleri de
Anayasa tarafından belirtilmektedir. Yine hakimlerin azlolunamayacağı ilkesine de
yer verilmiştir (Çavdar, 2004: 105-108).
Demokrasilerde asker, sivillerin denetimi altında olduğu halde, 1961 Anayasası ile
bu yöndeki uygulamaya bazı istisnalar eklenmiştir. Yasama içerisinde MBK üyelerine yer verilmiş olması bu yöndeki düzenlemelerden biridir. Askeri Yargı ve Askeri
Yargıtay Anayasal kurum durumuna getirilmiştir. Yürütme içerisinde askeri bürokrasiye imtiyazlı bir yer verilmiştir (Küçük, 2005: 76).
Darbeye meşruiyet kazandırmak için eski hükümet üyelerinin cezalandırılmasının
gerekliliğine inanılmaktaydı (Dursun, 2000: 73; Çavdar, 2004: 95). Hatta ölüm cezalarının verilmesiyle darbenin meşruiyetinin sağlanacağına inananlar da vardı.
Yargılama sonucunda içlerinde Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın da bulunduğu 15
kişiye idam kararı verildi. Bunların içinden Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri
Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idamını Milli Birlik
Komitesi onaylarken, diğerleri farklı cezalara çarptırıldılar. Bu idamlara karşı toplumda büyük bir şaşkınlık vardı ve en ufak bir tepki gösterilmedi. Halkta bir sinmişlik ve çaresizlik durumu hakimdi (Dursun, 2000: 89-91). Siyasilerin idamı ile, gelecek dönemlerde yönetime gelecek olanlara da mesaj verilmiş olmaktaydı.
NİSAN 2014
63
Dinin denetim altında tutulmasının gerekliliğine inanılmaktaydı. Bu nedenle 1961
Anayasasının 19. maddesinde ve 1965’de hazırlanan Siyasal Partiler Kanunu’nda
bireylerin ve partilerin dini siyasal amaçlarla kullanması yasaklandı (Toprak, 1994:
394). Arslan’a göre Cumhuriyet en iyi ihtimalle dine kayıtsız, daha hoşgörüsüz
biçiminde ise dine düşmandır. Çünkü hakiki mürşit ilimdir, akıldır. Geri kalan her
şey insanlığın gelişiminin önünde bir engeldir (Arslan, 1999: 197). Aydınlanma
düşüncesinin etkisi Türkiye’de uzun yıllar devam etmiştir. Din ilerlemenin ve gelişmenin önünde bir engel olarak görülmekteydi.
DP’nin Türkiye’nin her yerinde yapmış olduğu örgütlenme ile halkın teveccühünü
kazanmakta etkili olduğunu düşünen cunta, yeni dönemde kurulacak olan partilerin halk ile aynı şekilde bağlantı kurmalarını engellemek için, partilerin ilçe kademesinin altında oluşturdukları “ocak-bucak” örgütlenmesini yasakladılar (Vural
Dinçkol, 2005: 395). Genel oya (halka) ve bu oy sonucu ortaya çıkan organlara
karşı cuntada büyük bir güvensizlik söz konusu olduğu için yürütmenin gücünü
zayıflatma ve ikinci planda tutma yoluna gidilmiştir. İktidar olabildiğince fazla organ arasında paylaştırılmıştır. Yasama ve yargıdan bahsedilirken “yetki” kelimesi,
yürütmeden bahsedilirken ise “görev” kelimesi kullanılmıştır. Buradaki mantık ise
şöyle olsa gerek. Eğer yürütmeye belli yetkiler verilirse, bu yetkiler kötüye kullanılabilir (Kuzu, 2005: 204). Dolayısıyla yürütmeye sadece “görev” verilebilir.
Halk tepkisini idamlardan 1 ay sonra yapılan seçimlerde gösterdi. Askerin bütün
baskı ve sindirme girişimine rağmen, Demokrat Parti’nin temsilcisi olarak ortaya
çıkan Adalet Partisi (AP) oyların %34,7, CHP %36,7’sini almıştı. Aslında AP ile aynı
çizgide olan Yeni Türkiye Partisi (YTP) de dikkate alındığı zaman, bu sonuçlar CHP
için çok kötüydü, oyları azalmıştı (Dursun, 2000: 93; Çavdar, 2004: 114-115). Asker
bu şartlar altında iktidarı seçilmişlere devretmek istemiyordu. 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanının da bulunduğu on general ile 28 albay “21 Ekim Protokolü”nü
imzaladılar. Protokolde seçimleri iptal etmekten, siyasi partileri yasaklamaya ve
MBK’ni lağvetmeye kadar çeşitli tehditler bulunuyordu. Bu müdahale kararının
meclisin açılmasından önce yürürlüğe konulması düşünülüyordu (Dursun, 2000:
93-94; Dursun, 2003: 19-20).
Bu gelişmeden sonra Cemal Gürsel partilerin temsilcilerini Çankaya’ya davet etti
ve onları “Çankaya Protokolü”nü imzalamaya mecbur bıraktı. Bu protokole göre
MBK’nin emekliye ayırdığı subaylar yeniden görevlendirilmeyecekler, Yassıada’da
mahkûm edilenlere af getirilmeyecek, Gürsel Cumhurbaşkanı seçilecek ve İnönü’de Başbakan olacaktı. MBK kendi hazırladığı Anayasayı ihlal ediyor ve siyasi
partileri baskı altına almış oluyordu (Dursun, 2000: 94). Siyasetin ne şekilde işleyeceğini ordu belirlemek istiyordu. Bu durum seçimleri anlamsızlaştırıyordu.
Yeni dönemde her ne kadar askerin istediği tarzda bir hükümet kurulmuş olsa da
sorunlar bitmemişti. Askerin içerisinde gidişattan rahatsız olanlar mevcuttu. Onlar
yeniden darbe planları yapıyorlardı. Bu girişimlerden en önemlisi Harp Okulu Ko-
64
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
mutanı Talat Aydemir’in 22 Şubat 1962’de yaptığı darbe girişimidir. Ordunun üst
tabakası bu girişimi desteklemediği için başarısız oldu. Aydemir ve arkadaşları çıkarılan bir yasayla af edildiler. Fakat 20/21 Mayıs 1963’de yeni bir darbe girişiminde
bulundular. Tutuklanan Aydemir ve arkadaşları mahkeme kararı ile idam edildiler
(Dursun, 2000: 98-99; Demir, 2002: 169). İkinci darbe girişimi sırasında 1’i albay
olmak üzere 8 asker ölmüştü (Demir, 2002: 160). Türkiye’de gerçekleştirilen darbeler ve darbe girişimlerinde bulunanlar cezalandırılmamışlardır. Ya görevlerinde
emekliye kadar çalışmışlar, ya da emekliye ayrılmışlardır. Emekliye ayrılanlar ise
siyasi partiler tarafından kapışılmıştır. Bu durumun tek istisnası Aydemir’in ikinci
darbe girişimidir. Onun cezalandırılmasının nedeni ise, komuta zincirinden ayrılarak işi daha alt seviyede olan askerlerle halletmeye kalkışmasıydı. Yani darbe girişimi dolayısıyla değil, hiyerarşiyi çiğnediği için cezalandırılmıştır. Bu girişimde bulunan Harbiye öğrencileri okuldan atıldıkları halde, korunmuşlardır. İstedikleri
üniversitelere yerleştirilmişlerdir. Aydemir’in darbe girişimlerini iktidarda bulunan
CHP, koalisyon ortakları üzerinde baskı kurmak için kullanmıştır. Hatta Özgür’e
göre bu girişimler CHP tarafından desteklenmiştir (Özgür, 1999: 158). Askerin varlığı sayesinde CHP’nin yönetimde etkili olmaya çalışması darbeci zihniyetin ordu
içerisinde varlığını sürdürmesinde etkili olmuştur.
Demokrat Parti çizgisinde bir partinin tek başına iktidara gelmesini engellemek
amacıyla seçim sistemi değiştirilerek “Milli Bakiye Sistemi” getirildi. Fakat 10 Ekim
1965 seçimlerinde AP beklentilerin çok üzerinde oy alarak (%52,9) 240 milletvekili
çıkardı. 1969 seçimlerinde ise AP oyların %46,5’ini alarak 256 milletvekili çıkartırken, CHP ise oy kaybına uğramış ve 143 milletvekili çıkarmıştı (Dursun, 2000: 100105; Dursun, 2003: 22). Gerek aydınlar içerisinden, gerekse solda bir kesim seçim
yoluyla iktidara gelmelerinin mümkün olmadığını düşünmeye başlamışlardı. Ülkenin kalkınmasının ve Anayasada belirtilen reformların yapılmasının ancak “Zinde
Güçler” olarak adlandırılan asker, aydın ve ilerici örgütler tarafından darbe yoluyla
iktidarın ele geçirilmesiyle yapılabileceğini düşünüyorlardı. Nitekim 1969’da yayına
giren Devrim dergisi, tek parti iktidarının gerçekleşmesi için askeri kışkırtıyordu.
Darbenin oluşması için gerekli ortamın oluşturulması için mücadele ediyordu.
Dünyanın değişik yerlerinde yapılan askeri darbelere övgüler diziyorlardı (Dursun,
2000: 108-126; Çavdar, 2004: 117-121). Darbeler ancak belli toplumsal kesimlerin
desteği ile hayata geçirilebilir. Bundan dolayı darbe yaptığı için askerin eleştirilirken onu teşvik eden sivillerin masum gösterilmesi doğru bir yaklaşım tarzı değildir.
1950’li yıllarda askerin ekonomik olarak durumu kötüleşmişti. Artan fiyatlara karşın, maaşları gerekli oranda artmamıştı. Adları gazinolarda “gazozcu”ya çıkmıştı
(Dursun, 2000: 46). Fakat özellikle 60’lı yıllarda durum çok değişmiştir. Kurulan
OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) sayesinde ticarete girmişlerdir. Askerin maaşını
arttırmaya dönük yasalar çıkarılmıştır. Generaller elçi olarak yurt dışına gönderiliyorlar, birçok emekli subay bürokrasinin değişik kollarında üst makamlara getiriliNİSAN 2014
65
yordu. Generaller artık ayrıcalıklı bir konuma kavuştukları için statükonun korunması taraftarıydılar (Tuncel, 2005a: 619).
3.2. 12 Mart 1971 Muhtırası
1961 Anayasası ile demokratik siyasal hayata geri dönüldükten sonra geçen 10
yıllık süre içerisinde, yeni oluşturulan düzen ihtiyaçlara cevap veremez hale geldiği
için, bir restorasyona ihtiyaç duyuldu (Dursun, 2005: 187). 1969’da dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de gençler değişim talepleri ile sokaklara döküldüler (Dursun, 2000: 8). 12 Mart 1971 tarihinde Türkiye’de ikinci kez yaşanan
ters dalga sonucunda demokrasiden otoriter yönetime geçildi. Bu kez işlem daha
değişik bir yöntemle gerçekleştirildi. Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının birlikte imzaladıkları “muhtıra” radyodan okundu. Bu muhtırada komutanlar
demokratik seçimlerle iş başına gelmiş olan hükümetin istifasını ve Atatürkçü bir
anlayışla anayasanın öngördüğü düzenlemeleri yerine getirebilecek güçlü bir hükümetin kurulmasını talep etmekteydiler. Eğer bu talepler yerine getirilmezse
ordunun yönetime tamamen el koyacağı ihtarı da yapılmaktaydı (Dursun, 2005:
187; Çavdar, 2004: 193; Turhan, 1991: 176-177). Özbudun, 12 Mart Muhtırasını
demokrasinin yeniden dengelenmesi olarak görmektedir. Çünkü Anayasa yürürlükten kaldırılmadığı gibi, ne meclis dağıtılmıştır ne de siyasal partiler kapatılmıştır
(Özbudun, 2007: 29). Fakat bu muhtıra Anayasaya uygun olmayan bir girişimdi ve
dolayısıyla bunu demokrasinin yeniden dengelenmesi olarak değil de, sitemin
yeniden askeri elitlerin istediği şekilde yapılanması olarak değerlendirmek gerekir.
Bu muhtıraya ülkeyi götüren farklı nedenler olmakla beraber en önemlisi, 1961
Anayasasının getirdiği yeni sistemin kurumsallaşamamasıydı. Bu yeni sistem daha
önceki döneme göre daha liberal içerikliydi; birey hak ve özgürlüklerine önem
veren bir sistem durumundaydı. Fakat belki de daha da önemlisi, milli egemenliği
TBMM’nin diğer kurumlar ile birlikte kullanılmasını öngörmekteydi. Bu durumuyla
yürütmenin hareket alanını daraltmayı amaçlamaktaydı. 1961 Anayasasının kurumsallaşamamasındaki en önemli neden, bunun yapılış tarzından kaynaklanmaktadır. DP kapatılmış olduğu için sürecin dışında kalmıştı. Yeni Anayasayı yapmak
için oluşturulan “Kurucu Meclis” 23 kişiden oluşan Milli Birlik Komitesi ile 273 sivilden teşekkül eden Temsilciler Meclisinden oluşmaktaydı. Bu mecliste toplumun
önemli bir kesimi temsil edilmemişti. Üyelerin bir bölümü faaliyetini sürdüren
partilerin kendi seçtikleri temsilcilerden oluşurken, bir bölümü de iki dereceli seçimle tespit edilmişlerdi. Ayrıca barolar, öğretmen örgütleri, sendikalar, yargı organları, üniversiteler gibi örgütlerden gelen temsilciler de vardı. Temsilciler Meclisi’nde CHP’nin 222 temsilcisi vardı. Toplumun yaklaşık yarısının tek bir temsilcisinin olmamış olması, Anayasanın tartışmalı olmasının temel nedeni olmuştur. Anayasa yapım sürecine katılmayanlar sonraki dönemlerde eleştirilerini yoğunlaştırmışlardır. Anayasa’nın topluma “bol” geldiği hep tekrarlanmıştır ve krizin derinleşmesinde bu durum etkili olmuştur (Dursun,2005: 187-189; Dursun, 2003: 13-
66
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
17). En ideal düzenleme dahi toplumsal destek sağlanmadan yapılmış olsa, kısa
sürede yıpranır ve işlevsiz hale gelir. Toplumsal olarak meşruiyetten yoksun olması
dolayısıyla 1961 Anayasası toplumun önemli bir kesimi tarafından benimsenmemiştir.
Yeni oluşturulan sistemin kurumsallaşamamasının nedenlerinden birini ise, sistemin niteliği oluşturmaktadır. DP iktidarı dönemindeki krizi dikkate alarak, seçimlerde kazanan partinin ülke yönetiminde etkisini olabildiğince azaltmıştı. Anayasa’nın 4. maddesine göre “millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre,
yetkili organlar eliyle kullanır.” Anayasa ile oluşturulan bazı bürokratik organlar ile
seçilmiş hükümetin birlikte egemenliği kullanmaları esası getirilmişti. Oysa 1924
Anayasasının 4. maddesine göre “Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin yegâne ve
hakiki mümessili olup millet namına hakk-ı hâkimiyeti istimal eder.” Yani millet
adına egemenliği kullanmada tek yetkili organ TBMM idi (Dursun, 2005: 189-190;
Küçük, 2005: 74-75; Karatepe, 2005: 250-251). Bu yolla siyasi elitin kontrol edilmesi amaçlanmaktaydı.
1965’ten muhtıraya kadar olan dönemde ülkeyi tek başına yöneten Adalet Partisi
(AP), 1961 Anayasası ile ülkenin yönetilemeyeceğini dile getirerek değiştirilmesini
isterken, muhalefetteki CHP ise Anayasada bir sorun olmadığını, hükümet uygulamak istemediği için problemlerin çıktığını, hükümete kendileri geldiği takdirde
sorun kalmayacağını savunuyordu (Dursun, 2005: 190). Hem iktidar hem de muhalefet bir uzlaşı için gerekli çabayı göstermekten uzaktılar.
Muhtıradan 4 gün sonra darbe yanlısı olan 5 general/amiral ile 8 albay emekliye
sevk edildiler. Aslında darbecilerin bir bölümü diğer bir bölümünü tasfiye ettiler.
Hatta bu muhtıranın amacının ordu içerisindeki darbe yanlısı radikallerin tasviyesi
olduğu iddia edilmiştir (Dursun, 2000: 136-137). Türköne’ye göre her askeri darbe
ordu içerisinde bir hesaplaşmayı beraberinde getirmektedir, bu da orduyu yıpratmaktadır (Türköne, 2005). İlk bakışta darbe AP iktidarına ve Süleyman Demirel’e
yapılmış gibi görünüyordu, fakat zamanla bu darbenin daha ziyade sola dönük
olarak yapıldığı ortaya çıkmıştır (Çavdar, 2004: 215; Baydur, 1997: 318-319). Muhtıra sonrası atılan adımlar, darbenin sola dönük yönünü öne çıkarmıştır.
Muhtıra döneminde seçilmiş organların varlığı sözde devam etmekle beraber otoriter bir yönetim 14 Ekim 1973’e kadar sürmüştür. Bu dönemde ordunun vesayeti
altında meclis faaliyetlerini yürütmüştür. Bu dönem zarfındaki gerek Anayasa değişikliği, gerek diğer bütün karar ve uygulamalar askerin baskısı ve yönlendirmesi
ile seçilmişlerden oluşan hükümetlerce yerine getirildiler. Sistem restore edilerek
devletin erki arttırılmıştır. Anayasanın bazı liberal öğeleri sınırlandırılmıştır. Silahlı
kuvvetler bu dönemde de tıpkı daha önce olduğu gibi, kendi ayrıcalık ve özerkliklerini daha da arttırmıştır (Dursun, 2005: 190). Her bir askeri müdahale sonrasında
asker kendine alan açmış ve kazanımlar elde etmiştir.
NİSAN 2014
67
Bu dönemde de asker bazı kazanımlar elde etmiştir. Bu kazanımların belki de en
önemlisi askeri yargının alanının genişletilmesidir. Yapılan düzenlemeyle askerlerle
ilgili idari eylem ve işlemlerle ilgili yargısal denetim, yeni oluşturulan Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi’ne verildi. Daha önceden denetim yetkisi Danıştay’da idi. Sıkıyönetime geçişin kolaylaştırılmasının yanısıra, ordunun elindeki devlet mallarının
aleni ve açık bir şekilde denetlenmesi usulünden de vazgeçilmiştir (Dursun ve Yurttaş, 2006: 233-234: Küçük, 2005: 87). TSK aynı zamanda Sayıştay denetiminden de
muaf tutulmuştur (Özbudun, 2007: 102). Devlet içerisinde özerk bir yapılanmaya
dönüşen askerin sivil denetimden muaf tutulması, demokratik bir devlet yapılanmasında olmaması gereken bir durumdur.
Muhtıradan radikal sol kesim büyük bir memnuniyet duyuyordu. Gazete ve dergilerde bu yaklaşım açık bir şekilde dile getiriliyordu (Dursun, 2000: 143-151; Dursun, 2003: 64-70). Fakat zamanla muhtıranın mahiyetinin farklı olduğunu gören sol
aydınlar, desteklerini çektiler. Özellikle radikal sol örgütlere karşı sert önlemler
alınıyor, sendikaların toplantıları ve gençlik örgütleri yasaklanıyor, Akşam ve Cumhuriyet gazeteleri on gün süreyle yasaklanıyor, radikal solun önde gelen darbe
taraftarı kalemleri (İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Çetin Altan, Mümtaz Soysal) tutuklanıyorlardı (Dursun, 2000: 158). Aşırı sol gruplar askeri darbeye kışkırttıkları halde
ortaya çıkan sonuçlardan büyük hayal kırıklığı yaşamışlardı.
Muhtıra sonrasında kurulan hükümetlerin Kuvvet Komutanları tarafından onaylanması ve mecliste güvenoyu alması gerekiyordu. Bakanlar Kurulunun görevi komutanların taleplerine uygun politikalar geliştirerek uygulamaya koymaktı (Turan,
1994: 300). 1961 ve 1966’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde TBMM ordunun
istediği adayı seçmişti. 1973’te ise askerlerin adayı Faruk Gürler idi. Ecevit ve Demirel anlaşarak emekli asker olan Fahri Korutürk’ü Cumhurbaşkanı seçtirdiler. Bu
yolla meclis kendi rüştünü ispat etmek istiyordu. Bu aslında bir yönüyle Demirel’in
askerlerden rövanşı alması anlamına da gelmekteydi. Aynı zamanda muhtıra sürecini de sona erdirmiştir. Asıl süreci bitiren şey ise 1973 seçimleriydi (Dursun, 2000:
160-162).
4. Sonuç
Bağımsızlık savaşında etkin rol oynamış olan asker önemini hep korumuştur. Cumhuriyet’in kurucusu ve arkadaşlarının önemli bir bölümünün asker olması bu durumun nedenlerindendir. Asker kendini yeni kurulmuş rejimle ve onun ilkeleriyle
özdeşleştirmiştir. Rejimin tehlike altında olduğunu hissettiğinde müdahaleden geri
durmamıştır.
Darbelerin olmasının en önemli nedeni demokrasi kültürünün olmamasıdır. Eskiden padişahın yani tek kişinin yönetimi söz konusuyken, Cumhuriyet döneminde
de tek kişinin her şeyi belirlediği bir yapı oluşmuştu. Aykırı görülen bütün yapılar
ve kişiler birer tehdit olarak görülmüş ve bastırılmıştır. Demokrasiye geçilmesi de
68
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
sadece toplumsal bir talep ve bu talebe verilmiş bir cevap şeklinde değil, Batı’nın
da bastırması ile olmuştu. Halkın çok partili hayata geçiş arzusu ve CHP’ye karşı
olan hoşnutsuzluk çok partili hayata geçiş açısından önemliydi fakat halkın bu
yöndeki talebi, dış etkenlerin varlığı olmadan çok partili hayata geçilmesi için yetmeyebilirdi. CHP, iktidarı devredebilme ihtimaline hazır değildi. Yapılan 1950 seçimleri sonrasında iktidara gelen DP’de demokrasi kültürü özürlüydü ve muhalefete olumsuz yaklaşmaktaydı. CHP ise iktidara normal yollardan gelemeyeceğini
anladığından bürokrasinin ve bu arada ordunun desteğiyle iktidarı dengelemeye
çalıştı. Yapılan darbenin içinde olup olmadığıyla ilgili farklı yaklaşımlar olmakla
birlikte, CHP’nin darbeye karşı çıkmadığı tartışmasız bir gerçektir.
CHP’nin yapmayı planladıklarını darbeciler tek tek yerine getirdiler. Yapılan anayasa değişikliği ve yeni organlar (Anayasa Mahkemesi, Senato, MGK) aracılığıyla gelecekte iktidara gelecek siyasilerin kontrolünü elde tutmayı amaçladılar. İktidarı
İnönü’ye devretme koşuluyla sivillere terk ettiler.
Siyasal kültürün demokrasiyi içselleştirmemiş olması dolayısıyla bir taraftan siyasi
partiler arasındaki sert mücadeleler, diğer taraftan da 68 kuşağının Türkiye’ye
yansımaları dolayısıyla ortaya çıkan kriz içinden çıkılmaz hale gelince asker muhtıra
yoluyla siyasal sisteme müdahale etti ve istediği bütün değişiklikleri siviller eliyle
hayata geçirdi.
Siyasette boşluklar olduğunda ve sorunlar demokrasinin kurum ve kuralları çerçevesinde çözülemediğinde askerin müdahalesinin yolu açılmış oluyor. Asıl sorun
demokrasinin içselleştirilememiş olmasıdır.
NİSAN 2014
69
Kaynaklar
Akıncı, A. (2013a), “Türkiye’de Askeri Vesayetin Tesisi ve Demokratikleşmeye Olan
Etkisi”, Akademik İncelemeler Dergisi, Cilt 8, Sayı 1, s.93-123
Akıncı, A. (2013b), “Türk Siyasal Hayatında 1980 Sonrası Darbeler ve E-Muhtura”,
Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, cilt 15, Sayı 2, 39-58
Arslan, A. (1999), İslam, Demokrasi ve Türkiye, 1. Baskı, Vadi Yayınları, Ankara
Baydur, M. (1997), “Üniformalı Demokrasi”, Yeni Türkiye, Yıl 3, Sayı 17, Eylül-Ekim,
s.306-322
Bulut, Y. (2005), “21. Yüzyıla Girerken Türkiye’de Parlamentonun Yasa Faaliyeti:
Sorunlar ve Çözümler, Adnan Küçük ve diğerleri (der.), 21. Yüzyılın Eşiğinde Türkiye’de Siyasal Hayat, Cilt: 1, Aktüel Yayınları, Bursa, s.145-164
Buran, H. (2005), “Türkiye’de Parlamento Seçimleri, Yerel Seçimlerde Karşılaşılan
Bazı Sorunlar ve Çözüm Önerileri”, Adnan Küçük ve diğerleri (der.), 21. Yüzyılın
Eşiğinde Türkiye’de Siyasal Hayat, Cilt: 1, Aktüel Yayınları, Bursa, s.553-590
Cem, İ. (1998), Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, 13. Baskı, Can Yayınları, İstanbul
Çavdar, T. (2004), Türkiye’nin Demokrasi Tarihi, 3. Baskı, İmge Kitabevi Yayınları,
Ankara
Çitçi, O. (2006), “Ordu-Siyaset İlişkileri”, Amme İdare Dergisi, Cilt 39, Sayı 4, Aralık,
s.17-44
Çufalı, M. (2005), “Çok Partili Hayata Geçiş Dönemi: 1945-1950”, Adnan Küçük ve
diğerleri (der.), 21. Yüzyılın Eşiğinde Türkiye’de Siyasal Hayat, Cilt: 1, Aktüel Yayınları, Bursa, s.401-429
Demir, O. ve A. Üzümcü (2002), “Türkiye’de Yaşanan Ara Rejimlerin Sebepleri Üzerine Bir İnceleme”, G.Ü. İ.İ.B.F. Dergisi, 1/2002, s.155-182
Dursun, D. (1999), Demokratikleşemeyen Türkiye, 1. Baskı, İşaret Yayınları, İstanbul
Dursun, D. (2000), Ertesi Gün; Demokrasi Krizlerinde Basın ve Aydınlar, 1. Baskı,
İşaret Yayınları, İstanbul
Dursun, D. (2001), 27 Mayıs Darbesi, Şehir Yayınları, İstanbul-2001
Dursun, D. (2003), 12 Mart Darbesi, Şehir Yayınları, İstanbul
Dursun, D. (2004), Siyaset Bilimi, 2. Baskı, Beta, İstanbul
Dursun, D. (2005), “Türk Demokrasisinde Kurumsallaşma Sorunu ve Krizleri Çözme
Yöntemi Olarak Askeri Darbeler”, Muhafazakâr Düşünce, Yıl 1, Sayı 3, Kış, s.175196
70
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Dursun, D. ve F. Yurttaş (2006), “Türkiye’de Demokrasiye Geçişlerde Askerin Elde
Ettiği Çıkış Garantisi Olarak Milli Güvenlik Kurulu”, Muhafazakâr Düşünce, Yıl 3,
Sayı 9-10, Yaz-Güz, s.223-246
Erdoğan, M. (2005), Anayasal Demokrasi, 7. Baskı, Siyasal Kitabevi, Ankara
Heper, M. (1994), “Atatürk’te Devlet Düşüncesi”, Ersin Kalaycıoğlu; Ali Yaşar Sarıbay (der.), Türkiye’de Siyaset: Süreklilik ve Değişim içinde, Der Yayınları, İstanbul,
s.233-263
Heper, M. (1998), “Türkiye’de Devlet, Demokrasi Geleneği ve Silahlı Kuvvetler”,
Davut Dursun; Hamza Al (der.), Türkiye’de Yönetim Geleneği, İlke Yayıncılık, İstanbul, s.209-233
Heper, M. (2006), Türkiye’de Devlet Geleneği, Çev. Nalan Soyarık, Doğu Batı Yayınları
Huntington, S. P. (2007), Üçüncü Dalga, Çev. Ergun Özbudun, Kıta Yayınları, Ankara
İzol, R. (2002), “Türkiye’de Ordu’nun Siyasi Varlık Sebepleri”, Mülkiye, Cilt XXVI,
Sayı 235, Temmuz-Ağustos, s.193-215
Kalaycıoğlu, E. (1994), “1960 Sonrası Türk Siyasal Hayatına Bir Bakış: Demokrasi
Neo-Partimonyalizm ve İstikrar”, Ersin Kalaycıoğlu; Ali Yaşar Sarıbay (der.), Türkiye’de Siyaset: Süreklilik ve Değişim içinde, Der Yayınları, İstanbul, s.469-493
Kalaycıoğlu, E. (2007), “Türkiye’de Politik Rejimin Evrim ve Yasama Sistemi”, Ersin
Kalaycıoğlu; Ali Yaşar Sarıbay (der.), Türkiye’de Politik Değişim ve Modernleşme,
3.Baskı, Aktüel Yayınları, İstanbul, s.331-349
Kara-İncioğlu, N. (1994), “Türkiye’de Çok Partili Sisteme Geçiş ve Demokrasi Sorunları”, Ersin Kalaycıoğlu; Ali Yaşar Sarıbay (der.), Türkiye’de Siyaset: Süreklilik ve
Değişim içinde, Der Yayınları, İstanbul, s.265-277
Karadağ, A. (2005), “Türkiye’de Demokratikleşme ve Demokratik Sistem”, Adnan
Küçük ve diğerleri (der.), 21. Yüzyılın Eşiğinde Türkiye’de Siyasal Hayat, Cilt: 1,
Aktüel Yayınları, Bursa, s.311-340
Karatepe, S. (2005), “Başkanlık Sisteminin Türkiye Açısından Değerlendirilmesi”,
Adnan Küçük ve diğerleri (der.), 21. Yüzyılın Eşiğinde Türkiye’de Siyasal Hayat, Cilt:
1, Aktüel Yayınları, Bursa, s.241-258
Keyman, E. F. (1998-9), “Kamusal Alan ve “Cumhuriyetçi Liberalizm”: Türkiye’de
Demokrasi Sorunu”, DOĞU BATI, II/5, Kasım-Aralık-Ocak, s.57-72
Küçük, A. (2005), “Türkiye’de Anayasalar ve Anayasacılık Hareketleri”, Adnan Küçük ve diğerleri (der.), 21. Yüzyılın Eşiğinde Türkiye’de Siyasal Hayat, Cilt: 1, Aktüel
Yayınları, Bursa, s.41-110
NİSAN 2014
71
Kuzu, B. (2005), “Türkiye İçin Başkanlık Sistemi”, Adnan Küçük ve diğerleri (der.),
21. Yüzyılın Eşiğinde Türkiye’de Siyasal Hayat, Cilt: 1, Aktüel Yayınları, Bursa, s.167240
Özbudun, E. (2007), Çağdaş Türk Politikası, Çev. Ali Resul Usul, 2. Baskı, Doğan
Egmont Yayıncılık, İstanbul
Özgür, A. F. (1999), “Darbe Kültürümüzde ilerlemeler”, Yeni Türkiye, Yıl 5, Sayı 29,
Eylül-Ekim, s.158-162
Toker, M. (1991), Demokrasimizin İsmet Paşa’lı Yılları 1944-1973; Yarı Silahlı Yarı
Külahlı Bir Ara Rejim 1960-1961, 2. Baskı, Bilgi Yayınevi, Ankara
Toprak, B. (1994), “Türkiye’de Dinin Denetim İşlevi”, Ersin Kalaycıoğlu; Ali Yaşar
Sarıbay (der.), Türkiye’de Siyaset: Süreklilik ve Değişim içinde, Der Yayınları, İstanbul, s.387-396
Tuncel, G. (2005a), “Türkiye’de Bürokrasi ve Siyaset”, Adnan Küçük ve diğerleri
(der.), 21. Yüzyılın Eşiğinde Türkiye’de Siyasal Hayat, Cilt: 1, Aktüel Yayınları, Bursa,
s.603-630
Tuncel, G. (2005b), “Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşlarının Tarihsel Gelişimi”, Adnan Küçük ve diğerleri (der.), 21. Yüzyılın Eşiğinde Türkiye’de Siyasal Hayat, Cilt: 2,
Aktüel Yayınları, Bursa, s.709-736
Turan, İ. (1994), “Türkiye’de Siyasal Kültürün Oluşumu”, Ersin Kalaycıoğlu; Ali Yaşar Sarıbay (der.), Türkiye’de Siyaset: Süreklilik ve Değişim içinde, Der Yayınları,
İstanbul, s.439-467
Turhan, M. (1991), Siyasal Elitler, Gündoğan Yayınları, Ankara
Türköne, M. (2005), “Adnan Menderes ve Arkadaşlarını Hatırlama”, Zaman Gazetesi, 29.09.2005, www.liberal-dt.org.tr, (10.04.2008)
Vural Dinçkol, B. (2005), “Çoğulcu Demokrasilerde Siyasal Partiler ve Kanaatler”,
Adnan Küçük ve diğerleri (der.), 21. Yüzyılın Eşiğinde Türkiye’de Siyasal Hayat, Cilt:
1, Aktüel Yayınları, Bursa, s.387-400.
72
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Akdeniz Bölgesi’nde Faaliyet Gösteren
Beş Yıldızlı Otel İşletmelerinde Finansal
Analiz Tekniklerinin Kullanımı
Erdinç KARADENİZ
Doç. Dr., Mersin Üniversitesi, Turizm Fakültesi
Turizm İşletmeciliği Bölümü
[email protected]
Selda KAHİLOĞULLARI
Araş. Gör., Mersin Üniversitesi, Turizm Fakültesi
Turizm İşletmeciliği Bölümü
selda.khl @gmail.com
Akdeniz Bölgesi’nde Faaliyet Gösteren Beş
Yıldızlı Otel İşletmelerinde Finansal Analiz
Tekniklerinin Kullanımı
Using Of Financial Analysis Techniques in Five
Stars Hotel Companies In Mediterranean Region
Özet
Abstract
Bu çalışmanın temel amacı Türkiye’nin Akdeniz
bölgesinde faaliyet gösteren Turizm İşletme
Belgeli beş yıldızlı otel işletmelerinde finansal
analizin gerçekleştirilme durumunun ve sıklığının
belirlenmesidir. Ayrıca finansal analiz sürecinde
nelere dikkat edildiği ve kullanılan finansal analiz
teknikleri, kullanım sıklığı ve önem derecesi
bağlamında incelenmiştir. Bu bağlamda oluşturulan anketle Akdeniz Bölgesi'nde faaliyet gösteren 191 adet turizm işletme belgeli 5 yıldızlı
otelden veriler toplanmıştır. Çalışma sonucunda
otel işletmelerinde planlama ve performans
denetimi amaçlarıyla finansal analizin gerçekleştirildiği belirlenmiştir. Çalışmada yine finansal
analizin aylık olarak gerçekleştirildiği belirlenmiştir. Son olarak otel işletmelerinin en sık kullandığı ve önem verdikleri analiz tekniğinin karşılaştırmalı tablolar analizi olduğu saptanmıştır.
The main aim of this study is to determine the
availability and frequency of realization of
financial analysis performed by tourism operation certified five star hotel companies operated
at the Mediterranean Region of Turkey. Also, it is
examined the what pays attention to in the
process of financial analysis and financial analysis techniques used in the context of the frequency of use and severity. In this context, data were
collected by questionnaire created from 191
tourism operations certified five stars hotel
companies operating in the Mediterranean
region. In the analysis result, it is determined
that financial analysis was carried out for the
purposes of planning and performance auditing
in hotel companies. It also determined financial
analysis was carried out on a monthly basis.
Finally it is determined to the most important
and mostly used financial analysis technique by
hotel companies is horizontal analysis.
Anahtar Kelimeler: Finansal Analiz, Finansal
Analiz Teknikleri, Beş Yıldızlı Otel İşletmeleri,
Akdeniz Bölgesi.
Keywords: Financial Analysis, Financial Analysis
Techniques, Five Stars Hotel Companies, Mediterranean Region.
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ, NİSAN 2014, 9(1), 73- 90
73
1. Giriş
Ekonomik ve finansal krizlerin daha sık aralıklarla meydana geldiği ve etkilerinin
daha küresel olarak hissedildiği günümüzde işletmelerin ayakta kalabilmeleri için
finansal yapılarını güçlü bir şekilde korumaları ve sürekli kontrol altında tutmaları
gerekmektedir. Yoğun rekabet ortamında işletmelerin varlıklarını sürdürebilmeleri
için doğru yatırım kararları almaları, geleceğe yönelik yatırım ve finansman planlarını gerçekçi bir şekilde yapabilmeleri ve bu sayede firma değeri yaratabilmeleri
gerekmektedir.
Etkin bir finansal planlamanın ve bu bağlamda başarılı bir varlık ve kaynak yönetiminin gerçekleştirilebilmesi ve yatırım kararlarının rasyonel alınabilmesi için öncelikle finansal bilgi sisteminin düzgün çalışması ve finansal bilgi sistemi içerisinde
toplanan bilgiler üzerinde analitik teknikler kullanılarak finansal analizin yapılması
gerekmektedir. Böylelikle işletmenin güçlü ve zayıf yönleri ile geleceğe yönelik
fırsat ve tehditlerin ortaya konması mümkün olabilecektir. Bununla beraber işletmeler, ihtiyaç duydukları finansal kaynakları para ve sermaye piyasalarından uygun koşullarda sağlayabilmeleri için tüm paydaşlarına gerçekçi, tarafsız, şeffaf,
hesap verilebilir şekilde ve tam zamanında finansal bilgilerini sunmak zorundadırlar. Uluslar arası düzeyde yürürlüğe giren BASEL I, BASEL II, BASEL III, Uluslar arası
Finansal Raporlama Standartları ve Kurumsal Yönetim İlkeleri, işletmelerin finansal
açıdan şeffaf olmalarını ve paydaşlarına güvenli bilgi verebilmelerini zorunlu kılmaktadır. Ayrıca işletmeler açısından kredi derecelendirme sürecinin ve kredi notlarının BASEL II Kriterleri çerçevesinde önem kazanması finansal tabloların etkin
hazırlanmasını, zamanında sunumunu ve bu tabloların analiz ve yorumunu daha
da önemli bir hale getirmektedir (Önal vd., 2006).
Otel işletmelerinin sabit sermaye yatırımlarının yüksek olması, devlet teşviklerinin
son yıllarda azalması, uzun dönemli fon bulmadaki sorunlar finansal anlamda dikkatli olmaları gerektiği yönünde sinyal vermekte ve sermaye piyasalarına kote
olmalarını zorunlu hale getirmektedir. Tüm bu olumsuzlukların etkisini en alt seviyeye indirmek ve işletmenin verimli bir şekilde çalışmasını sağlayabilmenin yolu
etkili bir finans yönetiminden geçmektedir. Etkin bir finansal yönetimin önemli iki
fonksiyonu finansal planlama ve kontrol ise amaca uygun finansal analiz tekniğinin
seçilmesi ve sonuçların yorumlanarak kararların alınmasına bağlıdır. Bu sebeple
otel yöneticilerinin hem iç kontrolü sağlayarak mevcut durumu saptamaları hem
de finansal açıdan stratejik öneme sahip unsurları belirleyebilmeleri için finansal
analiz tekniklerinden etkin bir şekilde uygulamaları gerekmektedir (Önal vd.,
2006). Dolayısıyla otel işletmelerinde görev alan finansal yönetici ve muhasebe
bölümü çalışanlarının finansal tabloların hazırlanması, analizi ve yorumu konusunda bilgi sahibi olmaları hususu günden güne önem kazanmaktadır.
74
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Bu çalışmanın amacı, Türkiye'nin Akdeniz bölgesinde faaliyet gösteren beş yıldızlı
otel işletmelerinde finansal analizin gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği, finansal
analiz sürecinde nelere dikkat edildiği ve kullanılan finansal analiz tekniklerinin
belirlenmesidir. Gerçekleştirilen teorik ve literatür taraması neticesinde oluşturulan anketle Akdeniz Bölgesi'nde faaliyet gösteren 191 adet turizm işletme belgeli 5
yıldızlı otelden konuyla ilgili gerekli veriler yüz yüze yapılan görüşmeler ve elektronik posta yoluyla hazırlanan anket yardımıyla toplanmıştır.
Çalışma belirlenen amaçlar doğrultusunda altı bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın
birinci bölümünde genel bir giriş yapıldıktan sonra ikinci bölümde finansal analiz
teknikleri hakkında genel teorik bilgiler verilmektedir. Üçüncü bölümde konuyla
ilgili daha önce yapılmış çalışmalar özetlenmektedir. Dördüncü bölümde ise araştırmada kullanılan veriler, veri toplama süreci ve toplanan verilerin analiz süreci
hakkında bilgi verilmektedir. Beşinci bölümde analiz sonuçları bulgular başlığı
altında sunulmaktadır. Sonuç kısmında ise araştırmadan elde edilen sonuçlar tartışılmış ve genel bir değerlendirme yapılarak öneriler geliştirilmeye çalışılmıştır.
2. Finansal Analiz Teknikleri
Finansal analiz genel olarak “işletmelerin finansal durumunun ve faaliyet sonuçlarının, finansal açıdan yeterli olup olmadığını saptamak ve geleceğe yönelik tahminlerde bulunabilmek amacıyla, finansal tablolarda yer alan hesaplar arasındaki ilişkilerin ve bunların yıllar içindeki gelişimlerinin incelenmesi” olarak tanımlanmaktadır (Akgüç, 1998: 20). Finansal analizle bir işletmenin hem geçmiş hem de mevcut finansal durumu değerlendirilmekte ve işletmenin finansal durumu ve gerçekleştirdiği faaliyetler açısından güçlü ve zayıf yönleri ile geleceğe yönelik fırsat ve
tehditler belirlenebilmektedir. Bu bağlamda gelecekle ilgili yapılacak planların
daha etkin olması sağlanabilmektedir (Apak ve Demirel, 2010). Yine faaliyet sonuçlarının etkin olup olmadığının belirlenmesinde, sahip olunan finansal kaynakların yeterli olup olmadığının belirlenmesinde, işletmenin maliyetlerinin, kapasitesinin ve fiyatlandırma politikasının değerlendirilmesinde ve çalışanların performansının ölçülmesinde finansal analiz önem arzetmektedir (Aydın vd., 2010).
Konuyla ilgili teori incelendiğinde finansal analiz tekniklerinin dört grup altında
incelendiği belirlenmiştir. Bu teknikler şu şekilde sıralanmaktadır (Jagels ve Coltman, 2004; Çabuk ve Lazol, 2010);
1. Karşılaştırmalı Tablolar Analizi (Yatay Analiz)
2. Yüzde Metodu İle Analiz (Dikey Analiz)
3. Trend Analizi (Eğilim Yüzdeleri Analizi)
4. Rasyo Analizi (Oran Analizi)
NİSAN 2014
75
Karşılaştırmalı tablolar analizi farklı tarihlerde hazırlanmış finansal tablolarda yer
alan kalemlerde görülen değişimlerin incelenerek yorumlanması işlemi olarak
tanımlanabilmektedir. Söz konusu analiz tekniğinde işletmenin birkaç dönemine
ait finansal tabloları yan yana konularak işletmenin iktisadi ve finansal yapısında
meydana gelen gelişmeler hakkında önemli bilgiler elde edilebilmektedir (Önal
vd., 2006). Analiz tekniğinin söz konusu analiz dönemlerinde işletmenin gelişme
yönü hakkında fikir vermesi diğer analiz tekniklerine göre bir üstünlüğü sayılabilmektedir (Karapınar ve Ayıkoğlu Zaif, 2012). Karşılaştırmalı tablolar analiz tekniğinin finansal tablolarda yer alan finansal kalemler arasındaki ilişkiyi göstermemesi
ise analizin zayıf noktası olarak değerlendirilmektedir. Karşılaştırma yapılacak finansal tabloların kapsadığı dönem, bu dönemin uzunluğu ve hazırlanma sürecinde
dikkate alınan muhasebe ilkeleri bakımından uyumlu olmaları analiz sonuçlarının
doğruluğu ve etkinliği açısından önemlidir (Çetiner, 2002).
Dikey yüzdeler yöntemi ile finansal tablolarda yer alan kalemlerin genel toplam
veya grup toplamı içerisindeki payının hesaplanması yoluyla bulunan sonuçlar
yüzde olarak ifade edilir. Söz konusu oranlama sonucunda bilançonun aktif bölümünde yer alan dönen ve duran varlıkların toplam içerisindeki dağılımı ve işletmenin pasif bölümünde yer alan kaynakların ne oranda yabancı kaynak ve ne oranda
öz kaynaklardan meydana geldiği belirlenebilmektedir (Jagels ve Coltman, 2004).
Gelir tablosunun incelenmesiyle genellikle gelir tablosu kalemlerinin net satışlar
içindeki payı saptanabilmektedir (Aydın vd., 2004; Önal vd., 2006). Dikey yüzdeler
yöntemiyle yapılan analizde işletmenin finansal tablolarında yer alan finansal kalemlerin dönemler itibariyle genel toplam ve grup toplamı içerisindeki göstermiş
oldukları değişimlere bakılarak, işletmenin hangi kaleme daha çok ağırlık verdiğinin saptanması ile sonuçların sektör ve rakip işletmelerle karşılaştırma imkânı tanımaktadır (Ceylan ve Korkmaz, 2008).
Finansal tablolarda yer alan finansal kalemlerde belirli bir yılın verileri 100 kabul
edilerek yıllar itibariyle meydana gelen değişimlerin izlenmesi ve bu kalemlerin
göstermiş oldukları eğilimlerin nasıl bir yön izlediğinin analiz edilerek yorumlanması işlemi eğilim yüzdeleri yöntemi ile analiz şeklinde tanımlanabilmektedir
(Jagels ve Coltman, 2004). Eğilim yüzdeleri yöntemi ile yapılan analiz, finansal tablolardaki kalemlerin göstermiş olduğu eğilimin saptanmasıyla birlikte aralarında
ilişki bulunan kalemlerin değişimlerinin karşılaştırılması ile inceleme dönemlerinde
göstermiş oldukları eğilim hakkında saptamalar yapılmasına da imkân verebilmektedir (Çabuk ve Lazol, 2010).
Rasyo analizi ise diğer analiz tekniklerine göre işletmeyle ilgili daha detaylı bilgi
sağlayabilen bir finansal analiz tekniği olarak düşünülmektedir (Bakır ve Şahin,
2009). Finansal tablolarda yer alan iki kalemin arasındaki ilişkinin matematiksel
olarak ifadesine oran veya rasyo denilmektedir ( Langemeier, 2004). Bu bakımdan
rasyo analizi, finansal tablolarda yer alan finansal kalemlerin kullanılmasıyla işlet-
76
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
me hakkında daha detaylı bilgi edinilmesine imkân tanımaktadır. Finansal analizde
kullanılan rasyolar kullanım amaçları ve taşıdıkları anlam bakımından çeşitli sınıflandırmalara tabi tutulabilmektedir (White vd., 1997). Finansal analizde kullanılan
oranlar amaç ve fonksiyonlarına göre likidite oranları, finansal yapı oranları, varlık
kullanım oranları, karlılık oranları ve borsa performans oranları olmak üzere beş
grupta toplanmaktadır (Berk, 2010; Orhan ve Yazarkan, 2011).
Likidite oranları, işletmenin sahip olduğu dönen varlıklarla kısa süreli borçlarını
ödeme gücünü ortaya koyması bakımından işletme üst yönetimi ve kredi veren
kuruluşlar tarafından yaygın olarak kullanılan oranlardır (Sing ve Schmidgall, 2001;
Önal vd., 2006). Finansal yapı oranları ise işletmenin uzun vadeli yükümlülüklerini
yerine getirebilme yeterliliğini ölçen oranlardır (Scmidgall ve Defranco, 2004). Bu
oranlar ile işletmenin varlıklarının finansmanında özkaynaklar ile yabancı kaynaklar arasında denge bulunup bulunmadığı bir anlamda işletmenin risk derecesi ortaya belirlenmeye çalışılmaktadır (Berk, 2010). Varlık kullanım oranları yöneticilerin işletme varlıklarını ne ölçüde etkin kullandığını tespit etmek amacıyla kullanılmaktadırlar (Kim, 2006). Karlılık oranları, işletmenin sahip olduğu öz sermaye,
yabancı kaynak ve varlıklarını ne ölçüde verimli kullandığını ve bir bütün olarak
gerçekleştirdiği faaliyetlerde karlı çalışıp çalışmadığının saptanmasında kullanılmaktadır (Chesnic, 2000). Borsa performans oranları ise işletmenin ortaklarına
yeterli bir gelir sağlayıp sağlamadığını belirlemede kullanılan oranlar olarak da
değerlendirilmektedir (Akgüç, 2011).
3. Literatür
Genel olarak konuyla ilgili literatür incelendiğinde yapılan araştırmalarda farklı
ülkelerde ve farklı endüstrilerdeki işletmelerin finansal performansının ölçülmesinde finansal analiz tekniklerinin kullanıldığı belirlenmiştir. Buna karşın işletme
yöneticilerinin finansal performanslarını ölçmede hangi finansal analiz tekniğini
kullandıkları veya hangi finansal analiz tekniğine önem verdiklerini belirlemeye
yönelik az sayıda çalışma yapıldığı tarafımızca saptanmıştır. Turizm endüstrisine
yönelik olarak da sadece turizm işletmelerinin finans yöneticilerinin hangi finansal
oranları daha fazla kullandıklarını belirlemek amacıyla çalışmalar gerçekleştirildiği
belirlenmiştir.
Aydın (1988), Türkiye'de şirketlerin birleşme kararlarında gerçekleştirilen finansal
analizleri araştırmıştır. Araştırma sonucunda şirketlerin birleşme kararlarında finansal analizin önemli bir yerinin olduğu ortaya konmuştur. Ayrıca işletmelerin,
birleşecek işletmeleri finansal yönden değerlendirilmelerinde, defter değeri ve
piyasa değeri oranları, tasfiye değeri, iskonto edilmiş nakit akışlarına göre işletme
değeri, dönen varlıklar, sabit varlıklar, amortisman ve karşılıkların analiz edildiği
görülmüştür.
NİSAN 2014
77
Mutlu (1991), çalışmasında Türkiye'deki banka, sigorta, beyaz eşya, hizmet sektörü, süt ürünleri, seramik ve çimento sektöründeki anonim şirket yapısına sahip
işletmelerin yayınladıkları faaliyet raporlarında likidite, karlılık ve finansal yapıyla
ilgili analizlerde oranların kullanıldığı saptamıştır.
Sing ve Schmidgall (2001), çalışmalarında Amerika'daki konaklama işletmelerinde
finansal yöneticilerin kullandıkları oranların değerlendirilmesini yapmışlardır. Bu
bağlamda Ağırlama Endüstrisi Finansal Ve Teknoloji Profesyonelleri veri tabanında
2000 yılında yer alan 500 konaklama işletmesinin finansal yönetici veya finans
sorumlusuna anket gönderilmiş ve 82 geri dönüş sağlanmıştır. Değerlendirmede
en önemli ve sık kullanılan finansal oranların sırasıyla likiditeyle ilgili oranlar, karlılık oranları ve faaliyet oranları olduğu belirlenmiştir.
Sing ve Schmidgall (2002), çalışmalarında Amerika'daki konaklama işletmelerinde
yaygın olarak kullanılan oranların finansal yöneticiler açısından önem dereceleri
bakımından fark olup olmadığına bakmışlardır. Ayrıca oranların farklı işletme yapılarında kullanımlarının farklılık gösterip göstermediğini araştırmışlardır. Ağırlama
Endüstrisi Finansal Ve Teknoloji Profesyonelleri adlı veri tabanında yer alan 500
işletmenin finans yöneticisine anket gönderilmiştir. Gönderilen anketlerden analizde kullanılabilecek nitelikte 81 yöneticiden geri dönüş alınmıştır. Çalışmanın
sonucunda yöneticilerin rasyoları kullanım ve derecelendirmesinde 2001'deki çalışmalarından pek fark olmadığı belirlenmiş ve en sık kullanılan 10 oranın karlılık,
etkinlik ve faaliyet oranları olduğu sonucuna varılmıştır. Buna karşın yöneticilerin
likidite ve finansal yapı oranlarına verdikleri önem ve kullanım sıklıklarının düşük
olduğu görülmüştür.
Schmidgall ve Defranco (2004), çalışmalarında kulüp endüstrisinde finansal oranların kullanımını araştırmışlardır. Çalışmada Ağırlama Endüstrisi Finansal Ve Teknoloji Profesyonelleri adlı veri tabanında bahar 2004'de yer alan 500 kulüb işletmesinin
finansal yöneticisine anket gönderilmiş 85 geri dönüş alınmıştır. Çalışma sonucunda ağırlama endüstrisinin önemli bir kolu olan kulüp sektöründe, personel maliyetleri, satılan yiyeceklerin maliyeti, satılan içeceklerin maliyeti, cari oran ve borç-öz
sermaye oranlarının en sık kullanılan oranlar olduğu sonucuna varılmıştır.
Dolayısıyla konuyla ilgili literatür araştırması neticesinde finansal yönetim aşamasının kilit noktalarından olan finansal analiz ve finansal analiz tekniklerinin otel
işletmelerinde kullanımını konu alan çalışmaların kısıtlı sayıda bulunduğu görülmektedir. Bununla beraber ülkemizde Türk turizm endüstrisine yönelik olarak bu
alanda yapılmış bir çalışmaya tarafımızca rastlanmamıştır. Bu bağlamda, bu araştırmanın konuyla ilgili olarak literatürde bulunan bu eksikliği gidereceği ve daha
sonra konuyla ilgili yapılabilecek çalışmalara kaynaklık edebileceği düşünülmektedir.
78
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
4. Veri ve Yöntem
Araştırma ülkemizde, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 2009 yılı verilerine göre Akdeniz Bölgesi'nde faaliyet gösteren 216 adet 5 yıldızlı Turizm İşletme Belgeli otel
işletmesinin finans veya muhasebe yöneticileriyle gerçekleştirilen anket çalışmasını kapsamaktadır. Çalışmada Akdeniz Bölgesinde yer alan otellerin deniz-kumgüneş ağırlıklı homojen bir yapı göstermelerinin yanı sıra ülkedeki beş yıldızlı otel
sayısının büyük çoğunluğunun bu bölgede yer alması bölgenin seçiminde etkili
olan unsurlardır. Beş yıldızlı otel işletmelerinin finans veya muhasebe yöneticileriyle görüşülme sebebi ise bir, iki, üç ve dört yıldızlı otellere kıyasla daha sağlıklı bilgi
edinilebileceğinin düşünülmesi ayrıca bütün otel işletmelerine ulaşmanın zaman
ve maliyet açısından mümkün olmayacağının düşünülmesidir.
Bu bağlamda literatürden ve teoriden yararlanarak hazırlanan anket, ön testler
sonucunda gerekli düzeltmeler gerçekleştirilerek araştırmanın evrenini oluşturan
kitleye 7 Şubat 2012'de gönderilmeye başlanmıştır. Dolayısıyla araştırma verileri
07.02.2012-10.07.2012 tarihleri arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı‟nın 2009 yılı
Turizm İşletme Belgeli Tesis listesinde Akdeniz Bölgesinde yer alan beş yıldızlı otel
işletmelerinin finans/muhasebe müdürlerine gönderilen mail ve yapılan yüz yüze
görüşmeler sonucunda toplanmıştır.
Araştırmada, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 2009 yılı verilerine göre Akdeniz bölgesinde faaliyet gösteren otellerin isimlerin yer aldığı sayfada bulunan 216 adet 5
yıldızlı Turizm İşletme Belgeli otel işletmesinin kullandığı finansal analiz teknikleri
ve söz konusu tekniklere verdikleri önem dereceleri saptanmaya çalışılmıştır. Söz
konusu otellerin güncel listesine bakıldığında bu sayının değişmiş olduğu görülmekle beraber çalışmanın 2009 yılı verileriyle gerçekleştirilmesi uygun görülmüştür(http://www.ktbyatirimisletmeler.gov.tr/arama?Turizm%20%u0130%u015Flet
mesi%20Belgeli%20Tesisler&_Dil=1).
Bu bağlamda çalışmanın evreni Akdeniz Bölgesi‟nde faaliyet gösteren Turizm İşletme Belgeli 5 yıldızlı oteller olarak belirlenmiştir. Araştırma sonuçlarının evrene
genellenmesinin yapılabilmesi için, sınırlı evren (nicel oran) formülüne göre örneklem büyüklüğü hesaplanmıştır. Yapılan hesaplama sonucunda, 138 otelin araştırma örneklemini oluşturmasının yeterli olacağı bulgulanmıştır. Ancak araştırma
sonucunda elde edilecek verilerin daha geniş bir fikir verebilmesi ve ileride yapılacak çalışmalara kaynaklık etmesi bağlamında tüm evrenden veri toplanmaya çalışılmıştır. Bu yönde 216 otele anket mail yoluyla gönderilmiş ve yüz yüze görüşme
yapılmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunca 216 otel işletmesinin 20 tanesinden çalışmaya katılmaları konusunda red alınmış, 2 otel işletmesinin muhasebe yetkilerinin işten ayrılmış olması sebebiyle ankete katılamadıkları, 2 otelin kapalı olduğu ve
1 otelin ise verilerinin sağlıksız olduğu belirlenmiştir. Bu bağlamda 191 beş yıldızlı
otel işletmesinden kullanılabilir veri elde edilmiştir.
NİSAN 2014
79
Ankette kullanılan ölçeklerin güvenirliliği Cronbach’s Alpha katsayısı dikkate alınarak test edilmiştir. Ankette kullanılan kullanım sıklığına ait ölçeğin güvenirlik katsayısının (cronbach’s alpha) 0,747, önem derecelerine ait değerlendirme ölçeğinin
güvenirlik katsayısının ise 0,968 güven seviyesine sahip olduğu ve bu bağlamda
istatistiksel olarak yeterli olduğu saptanmıştır.
Araştırmada ayrıca elde edilen verilerin araştırmanın amaçları doğrultusunda belirlenen sorulara cevap bulunması yönünde frekans analizi ve ki kare bağımsızlık
analizleri gerçekleştirilmiştir. Frekans analizi değişkenlerin frekans ve yüzde dağılımlarını ayrı ayrı tablolar halinde gösteren analizdir (Ural ve Kılıç, 2011). Ki Kare
bağımsızlık testi ise iki değişkenin verilen kategorilerine ilişkin gözlenen frekanslar
ile beklenen frekanslar arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olup olmadığını
tespit etmek yönünde yapılan analiz türü olarak tanımlanmaktadır (Kalaycı, 2009;
Ural ve Kılıç, 2011).
5. Bulgular
Çalışmanın amaçlarına ulaşmak amacıyla gerçekleştirilen analiz sonucunda elde
edilen bulgular aşağıda sırasıyla açıklanmaya çalışılmıştır.
5.1. Ankete Katılan Otel İşletmelerine Ait Bulgular
Otel işletmelerinin, işletmenin verdiği hizmet türüne ilişkin konaklama tipine ait
verilerin frekans dağılımı Tablo 1’ de verilmiştir. Tablo 1’ de sunulduğu gibi araştırmaya katılan beş yıldızlı otel işletmelerinin önemli bir bölümü (%84) her şey
dahil sistemle konaklama hizmeti sunmaktadır.
Tablo 1: Konaklama Tipine Ait Verilerin Frekans Analizi
Konaklama Tipi
Frekans
Oda Kahvaltı
5
Yarım Pansiyon
11
Tam Pansiyon
13
Her Şey Dahil
162
Toplam
191
%
2,6
5,8
6,8
84,8
100,0
Otel işletmelerinin demografik özelliklerinin belirlenmesine yönelik diğer bir bilgi
işletmenin ne zamandır faaliyette olduğunun saptanmasına ilişkin işletme yaşının
yer aldığı verilerin frekans dağılımıdır. Ankete katılan otel işletmelerinin işletme
yaşına ilişkin analiz sonuçlarının yer aldığı Tablo 2 incelendiğinde otel işletmelerinin %32’sinin 6-10 yıl arasında olduğu görülmektedir.
80
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Tablo 2: Yaşa İlişkin Verilerin Frekans Analizi
İşletmenin Yaşı Frekans %
1-5
49
25,7
6-10
61
31,9
11-15
34
17,8
16-20
16
8,4
21 Üstü
31
16,2
Toplam
191 100,0
Üçüncü bilgi olarak otel işletmelerinin hukuki yapısının belirlenmesine yönelik
verilen cevapların frekans analizi sonuçlarına Tablo 3’de yer verilmektedir. Tablo 3
incelendiğinde ankete katılan beş yıldızlı otel işletmelerinin hukuki yapısının
%90'lık bir payla anonim şirket statüsünde olduğu görülmektedir.
Tablo 3: Hukuki Yapıya İlişkin Verilerin Frekans Analizi
Hukuki Yapı
Şahıs Şirketi
Kolektif Şirket
Anonim
Limited
Toplam
Frekans %
1
,5
2
1,0
172
90,1
16
8,4
191
100,0
Otel işletmelerinin sahiplik yapısına yönelik verilerin frekans dağılım sonuçları
Tablo 4’deki gibidir.
Tablo 4: Sahiplik Yapısına İlişkin Verilerin Frekans Analizi
Sahiplik Yapısı
Frekans %
Bireysel
32
16,8
Yönetim Sözleşmesi
13
6,8
Ortaklı
131
68,6
Franchise
1
,5
Zincir
14
7,3
Toplam
191
100,0
Tablo 4 incelendiğinde ankete katılan otel işletmelerinin sahiplik yapısının yaklaşık
%69’luk bir payla ortaklı olduğu gözlenmektedir.
Ankete katılan otel işletmelerinin faaliyet dönemlerine ilişkin elde edilen verilerin
frekans analizi sonuçları Tablo 5’de verilmiştir. Tabloya göre otel işletmelerinin
%59'u tüm yıl faaliyet gösterirken, %41'i sezonluk faaliyet göstermektedir.
NİSAN 2014
81
Tablo 5: Faaliyet Dönemine İlişkin Verilerin Frekans Analizi
Faaliyet Dönemi
Tüm Yıl
Sezonluk
Toplam
Frekans
112
79
191
%
58,6
41,4
100,0
Ankete katılan beş yıldızlı otel işletmelerinin finans/muhasebe yöneticilerinin eğitim düzeyine ait verilerin frekans dağılım sonuçları Tablo 6'da verildiği şekildedir.
Tablo 6 incelendiğinde otel işletmeleri finans/muhasebe yöneticilerinin yaklaşık
%72'sinin lisans düzeyinde, %15'inin yüksek lisans ve %12'sinin lise düzeyinde
eğitim almış oldukları görülmektedir.
Tablo 6: Finans/Muhasebe Yöneticilerinin Eğitim Durumlarına Yönelik
Verilerin Frekans Analizi
Eğitim Düzeyi
İlk Öğretim
Lise
Lisans
Yüksek Lisans
Diğer
Toplam
Frekans
1
23
137
29
1
191
%
,5
12,0
71,7
15,2
,5
100,0
5.2. Finansal Analizin Yapılma Durumunun ve Sıklığının Belirlenmesi
Araştırmada otel işletmelerinin finans veya muhasebe yöneticilerinden, işletmelerinde finansal tabloların analizinin yapılıp yapılmadığını, yapılmakta ise hangi sıklıkta yapıldığını belirtmeleri istenmiştir. Tablo 7'de sorunun birinci bölümü olan
finansal tabloların analizinin yapılıp yapılmadığına dair cevapların frekans dağılımı
yer almaktadır.
Tablo 7: Finansal Analizin Yapılma Durumu
EVET
HAYIR
Toplam
Frekans
183
8
191
%
95,8
4,2
100,0
Tablo 7 incelendiğinde ankete katılan 191 işletmenin %96'sında finansal analizin
yapıldığı sonucuna ulaşılmıştır. İlgili soruya hayır cevabı veren 8 işletmenin ise
finansal analizi kendi işletme bünyelerinde değil bağlı bulundukları şirketin muhasebe/finans koordinatörlüğünde yapıldığını ifade etmişlerdir. Sorunun ikinci bölümüne ait finansal tabloların analizinin hangi sıklıkta yapıldığına dair sonuçlar Tablo
8’de yer almaktadır.
82
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Tablo 8: Finansal Analizin Yapılma Sıklığı
Sıklık Derecesi
Günlük
Haftalık
Aylık
3'er aylık
Yıllık
Toplam
Frekans
55
21
87
19
1
183
%
30,05
11,48
47,54
10,38
0,55
100
Tablo 8 incelendiğinde finansal analizi yaptığını ifade eden 183 otel işletmesinin yaklaşık %48'inde aylık dönemler halinde, % 30'unda günlük,
%11'inde haftalık, %10'unda üçer aylık dönemlerde, %0,55'inde yıllık olarak
yapıldığı sonucu elde edilmiştir. Dolayısıyla finansal analizin ankete katılan
otel işletmelerinde genellikle aylık olarak yapıldığını söylemek mümkündür.
5.3. Ankete Katılan Beş Yıldızlı Otel İşletmelerinde Finansal Tabloların
Analizinden Sorumlu Birim veya Kişinin Belirlenmesi
Ankete katılan finans veya muhasebe yöneticilerinden, işletmelerinde finansal
analizden sorumlu birim veya kişileri belirtmeleri istenmiştir. Tablo 9’da finansal
analizden sorumlu birim veya kişileri belirtmeye yönelik verilen cevapların dağılımı
yer almaktadır. Tablo 9 incelendiğinde ankete katılan otel işletmelerinin %44'ünün
muhasebe departmanında, %34'ünün ise finans departmanında finansal analizi
gerçekleştirdikleri görülmektedir. Yine bireysel olarak %14'ünde mali müşavir tarafından finansal analizin gerçekleştirildiği görülmektedir. Genel olarak otel işletmelerinde finansal analizin departman bazında (finans veya muhasebe departmanları) gerçekleştirildiğini söylemek mümkündür.
Tablo 9: Finansal Tabloların Analizinden Sorumlu Birim veya Kişiler
Muhasebe Departmanı
Finans Departmanı
Yönetim Kurulu
Mali Müşavir
Genel Müdür
Finansal Danışman
Boş
Toplam
Frekans
83
64
3
26
2
2
11
191
%
43,5
33,5
1,6
13,6
1,0
1,0
5,8
100,0
NİSAN 2014
83
5.4. Ankete Katılan Beş Yıldızlı Otel İşletmelerinde Finansal Analiz Yapılırken Hangi Sorulara Cevap Arandığının Belirlenmesi
Uygulanan ankette otel işletmelerinin finans veya muhasebe yöneticilerinden
finansal tabloların analizi yapılırken işletmenin hangi sorulara cevap aradığını
önem dereceleri bağlamında değerlendirmeleri istenmiştir. Tablo 10'da yapılan
değerlendirmelerin frekans dağılımlarına yer verilmiştir.
84
%
%
%
131 68,6 41 21,5
7
3,7
1
,5
11 5,8
191
100, 0
124 64,9 46 24,1
8
4,2
3
1,6 10 5,2
191
100, 0
132 69,1 42 22,0
2
1,0
8
4,2
7
3,7
191
100, 0
121 63,4 47 24,6
12
6,3
4
2,1
7
3,7
191
100, 0
148 77,5 26 13,6
5
2,6
5
2,6
7
3,7
191
100, 0
119 62,3 50 26,2
11
5,8
5
2,6
6
3,1
191
100, 0
126 66,0 39 20,4
14
7,3
4
2,1
8
4,2
191
100, 0
149 78,0 24 12,6
5
2,6
4
2,1
9
4,7
191
100, 0
%
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
%
Frekans
Ne Önemli Önemsiz
Çok Toplam
Ne Önemsiz
Önemsiz
Frekans
Genel olarak
işletme faaliyetlerinin başarısı
derecesini ölçme
İşletmenin likidite, karlılık, verimlilik ve finansal yapısıyla ilgili
bilgi edinmek
İşletmenin likidite, karlılık, verimlilik ve
finansal yapısıyla
ilgili önceki dönemlerle
karşılaştırma
yapmak
Devam eden
işletme faaliyetlerinin her
aşamasında
doğru ve düzeltici kararlar alınması
Geleceğe yönelik
planlar hazırlama
Ürün ve hizmet
türleri
ile izlenecek fiyat
politikasını belirleme
İşletme faaliyetlerinin denetim
ve değerlendirilmesi
İşletmenin hedeflerine ulaşıp
ulaşmadığını
saptamak
Önemli
Frekans
Frekans
Çok
Önemli
Frekans
Tablo 10: Finansal Tabloların Analizi Yapılırken Hangi Sorulara Cevap
Arandığının Belirlenmesi
%
Tablo 10 incelendiğinde işletmelerin finansal tablolarının analizinde cevap aradıkları en önemli sorunun %78 ile işletmenin hedeflerine ulaşıp ulaşmadığı olduğu
görülmektedir. Yine önemli bir diğer sorunun ise %77 ile işletmenin geleceğe yönelik planlarının ne yönde belirleneceğine karar vermek olduğu görülmektedir.
Genel olarak bu soru değerlendirildiğinde Akdeniz Bölgesi'nde faaliyet gösteren
beş yıldızlı otel işletmelerinde finansal analizi gerçekleştirmenin temel amacının
finansal planlama ve kontrol olduğunu söylemek mümkündür.
5.5. Ankete Katılan Beş Yıldızlı Otel İşletmelerinde Finansal Analiz Tekniklerinin Kullanım Sıklığının Belirlenmesi
Ankete katılan 191 otel işletmesindeki finans veya muhasebe yöneticisinden işletmelerinde kullanılan finansal tablo analiz tekniklerini kullanım sıklığını göz
önünde bulundurarak değerlendirmeleri istenmiş ve yapılan değerlendirmelerin
sonuçları dağılımın saptanabilmesi açısından frekans analizine tabi tutulmuştur.
Analiz sonuçları Tablo 11’de yer almaktadır.
Tablo 11: Otel İşletmelerinde Finansal Analiz Tekniklerinin Kullanım Sıklığı
Karşılaştırmalı Tablolar Analizi
Dikey Yüzdeler Analizi
Trend Analizi
Oran Analizi
103 53,9 50 26,2
6 3,1 21 11,0 11
%
Toplam
%
Hiç
Frekans
%
Frekans
%
Bazen Nadiren
Frekans
%
Sık
Frekans
Frekans
Çok Sık
%
5,8 191 100,0
34 17,8 45 23,6 42 22,0 9 4,7 61 31,9 191 100,0
17 8,9 30 15,7 59 30,9 12 6,3 73 38,2 191 100,0
34 17,8 43 22,5 58 30,4 5 2,6 51 26,7 191 100,0
Verilen cevaplar incelendiğinde ankete katılan beş yıldızlı otel işletmelerinde %54
ile Karşılaştırmalı Tablolar Analizinin en sık kullanılan finansal analiz tekniği olduğu
saptanmıştır.
Dolayısıyla ankete katılan beş yıldızlı otel işletmelerinde faaliyetlerin önceki dönemlerle karşılaştırdığını ve finansal tablolarda yer alan kalemler arasındaki ilişkiler göz önünde bulundurularak gelecek dönemlerle ilgili kararlar alındığını söylemek mümkündür.
5.6. Ankete Katılan Beş Yıldızlı Otel İşletmelerinde Finansal Analiz Tekniklerinin Önem Derecelerinin Belirlenmesi
Ankette kullanım sıklığı bakımından değerlendirilen finansal analiz tekniklerinin
önem dereceleri dikkate alınarak işaretleme yapılması istenmiştir. Yapılan değerlendirmelere ait frekans dağılımlarının sonuçları Tablo 12'de verilmektedir. Tablo
NİSAN 2014
85
12 incelendiğinde Karşılaştırmalı Tablolar Analizi'nin %66 ile en önemli finansal
analiz tekniği olduğu görülmektedir.
Karşılaştırmalı 126 66,0 51 26,7
Tablolar Analizi
Dikey Yüzdeler 46 24,1 66 34,6
Analizi
Trend Analizi
41 21,5 47 24,6
Oran Analizi
59 30,9 59 30,9
%
%
%
Toplam
%
Frekans
Frekans
%
Ne
Önemsiz
Çok
Önemli
Önemsiz
Ne
Önemsiz
Frekans
Önemli
Frekans
Çok
Önemli
Frekans
Tablo 12: Otel İşletmelerinde Kullanılan Finansal Analiz Tekniklerinin
Önem Dereceleri
%
3 1,6 2
1,0 9
4,7 191 100,0
26 13,6 8
4,2 45
23,6 191 100,0
27 14,1 12
29 15,2 5
6,3 64
2,6 39
33,5 191 100,0
20,4 191 100,0
Ankete katılan otel işletmelerinde kullanılan finansal analiz tekniklerinin kullanım
sıklığı ve önem dereceleri bağlamında aralarında bir ilişkinin olup olmadığına dair
yapılan Ki Kare Bağımsızlık testi analizinin sonuçları Tablo 13'de verilmiştir.
Tablo 13: Finansal Analiz Tekniklerinin Kullanım Sıklığı İle Önem Dereceleri
Arasındaki İlişkinin Ki Kare Analiziyle Test Edilmesi
Karşılaştırmalı
Tablolar Analizi
Dikey Analiz
Trend Analizi
Oran Analizi
Pearson
Ki Kare
131,373a
s.d.
P değeri
4
,000
602,558
266,164a
615,471
16
4
16
,000
,000
,000
Yapılan Ki Kare bağımsızlık testi sonucunda otel işletmelerinin faydalandıkları finansal analiz tekniklerinin kullanım sıklığı ve önem derecesi bağlamında 0.05 anlamlılık düzeyinde bir ilişkinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Diğer bir ifadeyle ankete katılan otel işletmelerinde çok önem verilen finansal analiz tekniğinin kullanım sıklığının da fazla olduğunu söylemek mümkündür.
86
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
6. Sonuç
Finansal tablolar, kullanıcıların işletmenin çeşitli uygulamalarını anlama ve bu uygulamaların başarılarını ölçmede yararlandıkları vazgeçilmez araçlardır. İşletmenin
yatırım kararlarının alınması, hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı, ne düzeyde bir kaynak
kullandığı, izlemekte olduğu stratejilerin verimliliği ve borç ödeme gücü gibi akla
gelebilecek daha pek çok sorunun cevabına finansal tabloların ve tablolarda yer
alan kalemlerin analiziyle ulaşılabilmektedir (Akgüç, 2011).
Son yıllarda dünyayı etkisi altına almış olan küresel finansal krizde, işletmelerin
faaliyetlerini kontrol etmeleri ve geleceğe yönelik planlar hazırlamaları konusundaki önemi bir kez daha ortaya koyduğu görülmektedir. Finansal kontrol ve finansal planlamanın ön koşulu olan finansal analizin önemi gelişmeler yönünde bir kat
daha artmış bulunmaktadır. İşletmelerin finansal durumunu, faaliyet sonuçlarını,
finansal yönden gelişmesini değerlendirmek ve işletmeyle ilgili geleceğe yönelik
tahminlerde bulunabilmek için finansal analiz tekniklerinin doğru bir biçimde uygulanması ve sonuçların yorumlanması gerekmektedir.
Turizm endüstrisinin dünyanın en hızlı büyüyen endüstrilerden biri haline gelmiş
olması alandaki rekabeti de arttırmaktadır. Yoğun rekabet ortamında sabit varlık
yatırımlarının yüksek ve sermaye yoğun bir özellik taşıyan otel işletmelerinin de
başarılı olması finansal planlama ve denetim fonksiyonlarına bağlıdır. Diğer bir
ifadeyle turizm endüstrisinde riskin çok yüksek olması otel işletmelerinin geleceğe
yönelik alınacak stratejik yönetim kararlarında mevcut finansal durumunun kontrol edilmesini zorunlu hale getirmektedir (Önal vd., 2006, Karadeniz, 2008, Karadeniz, 2012).
Bu bağlamda çalışmanın temel amacı Akdeniz Bölgesi'nde faaliyet gösteren Turizm
İşletme Belgeli beş yıldızlı otel işletmelerinde finansal analizin gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini, finansal analiz gerçekleştirilirken nelere dikkat edildiğini, otel
işletmelerinde kullanılan finansal analiz tekniklerinin ne olduğunu ve kullanılan
analiz tekniklerinin kullanım sıklığını ve önem derecelerini ortaya koymaktır. Bu
amaçla literatürden yararlanılarak bir anket geliştirilmiş ve Akdeniz Bölgesi’nde
faaliyet gösteren 191 adet beş yıldızlı otel işletmesinden veriler toplanmıştır. Araştırma sonucunda çalışmaya katılan otel işletmelerinin finans/muhasebe yöneticilerinin ağırlıklı olarak lisans düzeyinde eğitim aldıkları belirlenmiştir. Bununla beraber ankete katılan otel işletmelerinin yaşının 1-5 ve 6-10 arasında olan işletme
sayısının ağırlıklı olduğu saptanmıştır. İşletmeyle ilgili öne çıkan diğer veriler ise
sırasıyla, her şey dahil konaklama tipinde hizmet verdiği, hukuki yapısının anonim
şirket, sahiplik yapısının ortaklı ve tüm yıl açık olduğu frekans dağılımı sonucunda
elde edilen sonuçlardır.
Ankete katılan 191 otel işletmesinin tamamına yakın bir kısmında finansal analizin
yapıldığı ve söz konusu işletmelerin ağırlıklı olarak aylık dönemler halinde finansal
analizi gerçekleştirdikleri sonucuna ulaşılmıştır. Kendi bünyelerinde finansal analizin yapılmadığını belirten otel işletmeleri ise söz konusu analizlerin bağlı bulunNİSAN 2014
87
dukları şirketin muhasebe/finans koordinatörlüğünde yapıldığını ifade etmişlerdir.
Yine ankete katılan otel işletmelerinin tamamına yakınında finansal analizden sorumlu birim/kişinin bulunduğu ve ilgili birim/kişilerin finans/muhasebe departmanlarında yoğunlaştığı belirlenmiştir. Otel işletmelerinin finans/muhasebe yöneticilerinin finansal analiz yapılırken işletmenin hangi sorulara cevap aradığını önem
dereceleri bağlamında yaptıkları değerlendirme sonucunda finansal analiz ile cevap aradıkları en önemli sorunun işletmenin hedeflerine ulaşıp ulaşmadığı ve işletmenin geleceğe yönelik planlarının ne yönde belirleneceğine karar vermek olduğu saptanmıştır. Genel olarak bu soru değerlendirildiğinde özellikle geleceğin
belirsiz olduğu turizm endüstrisinde gelecekle ilgili hedeflerin belirlenmesinin ve
hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığının kontrol edilmesinin önemli olduğu ve yapılan
değerlendirmeler kapsamında finans/muhasebe yöneticilerinin bu durumun farkında oldukları düşünülmektedir. Ankete katılan beş yıldızlı otel işletmelerinde
Karşılaştırmalı Tablolar Analizi'nin en sık kullanılan finansal analiz tekniği olmasının
yanında en önemli finansal analiz tekniği olduğu saptanmıştır. İkinci olarak en sık
kullanılan finansal analiz tekniğinin Oran Analizi olduğu ve önem derecesi bağlamında da ikinci sırada yer aldığı belirlenmiştir.
Çalışmanın kısıtları arasında ilk sırayı anket kullanımından kaynaklanan cevaplayıcı
hataları ve kullanıcının kişisel olarak yapmış olabileceği değerlendirmeler almaktadır. Bununla birlikte çalışmanın zaman ve finansal kaygılar nedeniyle beş yıldızlı
otellerin dışındaki otel işletmelerini kapsayamaması diğer bir kısıtı olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla ileride beş yıldızlı otel işletmeleri dışındaki ve Kültür ve
Turizm Bakanlığı’nın yapmış olduğu sınıflama kriterleri dikkate alarak yalnızca Turizm İşletme Belgeli turizm işletmelerini değil Turizm Yatırım Belgeli işletmeleri de
kapsayacak şekilde yapılması önerilebilir. Çalışma ayrıca halka açık turizm şirketleri
üzerinde de yapılabilir. Genel olarak literatür incelendiğinde ulusal düzeyde böyle
bir çalışmanın olmadığı ve uluslararası alanda kısıtlı sayıda çalışma olduğu saptanmıştır. Bu bağlamda gerçekleştirilen bu çalışmanın literatürdeki bu eksikliği
gidereceği ve uluslararası kıyaslamaların yapılmasına imkan sağlayacağı düşünülmektedir. Yine bu çalışmada elde edilen bulguların turizm endüstrisinde faaliyet
göstermekte olan otel işletmelerinin finans/muhasebe yöneticilerine finansal analiz konusunda eksiklerini görme ve bu alanda kendilerini geliştirme fırsatı sunması
açısından önemli olduğu düşünülmektedir.
88
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Kaynaklar
Akgüç, Ö.(1998), Finansal Yönetim, İstanbul: Avcıol Basım ve Yayın.
Akgüç, Ö.(2011), Mali Tablolar Analizi, İstanbul: Avcıol Basım ve Yayın.
Apak S. ve Demirel E. (2010), Finansal Yönetim, İstanbul: Papatya Yayıncılık Eğitim.
Aydın, N. (1988), İşletmelerin Birleşmesinde Finansal Analiz Ve Bir Uygulama, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.
Aydın, N., Başar, M. ve Coşkun, M.(2010), Finansal Yönetim, Ankara: Detay Yayıncılık.
Bakır H. ve Şahin C. (2009), Yöneticiler İçin Finansal Tablolar Analizi, Ankara: Detay
Yayıncılık.
Berk N. (2010), Finansal Yönetim, İstanbul: Türkmen Kitabevi.
Ceylan A. ve Korkmaz T. (2008), İşletmelerde Finansal Yönetim, Bursa: Ekin Basım
Yayın Dağıtım.
Chesnick D. S. (2000), “Financial Management and Ratio Analysis For Cooperative
Enterprises” U.S. Department of Agriculture, Rural Business–Cooperative Service,
RBS Research Report 175.
Çabuk A. ve Lazol İ. (2010), Mali Tablolar Analizi, Bursa: Ekin Basım Yayın Dağıtım.
Çetiner, E. (2002), Konaklama İşletmelerinde Muhasebe Uygulamaları, Ankara:
Gazi Kitabevi.
Jagels M. G. ve Coltman, M. M. (2004), Hospitality Management Accounting,
NewYork: Wiley.
Kalaycı, Ş. (2009), SPSS Uygulamalı Çok Değişkenli İstatistik Teknikleri, Ankara: Asil
Yayın Dağıtım.
Karadeniz E. (2008), Türk Konaklama İşletmelerinde Sermaye Yapısını Etkileyen
Faktörlerin Analizi, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Çukurova Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana.
Karadeniz, E. (2012), “İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda İşlem Gören Turizm
Şirketlerinin İşletme, Finansal Ve Toplam Risk Düzeylerinin Kaldıraç Analiziyle Değerlendirilmesi” Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi
Dergisi, 17(1), 309-324.
Karapınar, A. ve Ayıkoğlu Zaif, F. (2012), Finansal Analiz, Ankara: Gazi Kitabevi.
Kim, D. J. (2006), “A Comparative Study of Financial Ratios between Hotels and
Restaurants”, International Journal of Tourism Sciences, 6(1), 95-106.
NİSAN 2014
89
Langemeier, M. R. (2004), Financial Ratios Used In Financial Management, Financial Management 3. Kansas State University.
Mutlu, E. (1991), Anonim Şirket Faaliyet Raporlarının Mali Analiz Açısından Önemi
Ve Türkiye’deki Uygulama, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Anadolu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. Eskişehir .
Orhan, Suphi M. ve Yazarkan, H. (2011), “Küresel Finansal Krizin İMKB 30 Şirketlerine Etkilerinin Belirlenmesi Üzerine Bir Araştırma”, Muhasebe ve Denetime Bakış,
33, 17-28.
Önal, Y. B., Karadeniz E., Koşan L. (2006), “Finansal Analiz Tekniklerinin Otel İşletmelerinde Stratejik Yönetim Aracı Olarak Kullanımına İlişkin Teorik Bir Değerlendirme”, Seyahat ve Otel İşletmeciliği Dergisi, 2(2), 16-25.
Scmidgall S. R. ve Defranco L. A. (2004), “Ratio Analysis: Financial Benchmarks For
The Club Industry”, Journal of Hospitality Financial Management, 12(1), 1-16.
Singh, A. J. ve Schmidgall, R. S. (2001), “Use Of Ratios By The Financial Executives
In The U.S. Lodging Industry”, Journal Of Hospitality Financial Management, 9(1),
26-45.
Singh, A.J. ve Schmidgall R. S. (2002), “Analysis Of Financial Ratios Commonly Used
US Lodging Financial Executives”, Journal Of Leisure Property, 2(3), 201-213.
T.C.
Kültür
ve
Turizm
Bakanlığı
(2011)
“İstatistikler”
http://www.ktbyatirimisletmeler.gov.tr/arama?Turizm%20%u0130%u015Fletmesi
%20Belgeli%20Tesisler&_Dil=1 (Erişim:15.06.2012).
Ural A. ve Kılıç İ. (2011), Bilimsel Araştırma Süreci Ve SPSS İle Veri Analizi, Ankara,
Detay Yayıncılık.
White, I. G., Sondhi, C. A. ve Fried, D. (1997), The Analysis And Use Of Financial
Statements, New York, John Wiley & Sons Inc.
90
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Restructuring ‘Hegemony’ in the Age of
Neo-liberal Globalization
Muhammed Kürşad Özekin
University of Sussex, School of Global Studies
[email protected]
Neo-liberal Küreselleşme Çağında ‘Hegemonya’
yı Yeniden Yapılandırmak
Restructuring ‘Hegemony’ in the Age of Neoliberal Globalization
Özet
Abstract
Bu makale Hegemonik İstikrar ve Dünya Sistemi
kuramlarının epistemolojik ve ontolojik düzeyde
eleştirel bir değerlendirmesini yapmayı ve günümüz dünyasında hegemonyanın yeniden
inşasını küreselleşme süreci ile ilişkilendirerek
alternatif bir kuramsal rota sunmayı amaçlamaktadır. Bu hedef doğrultusunda, yeni bir hegemonik yapılanma olarak ulusötesi tarihsel bloğun
oluşum sürecinde sermayenin, devletin ve
toplumsal üretim ilişkilerinin küresel biçimlenişinin oynadığı rolü değerlendirebilmek amacıyla
hegemonya meselesinin Gramscici bir ifadelendirmesi sunulacaktır. Bu bakış açısından hareketle en basit anlamıyla hegemonya, uluslararası
kurumlar, küreselleşme yanlısı siyasal elitler ve
ulusötesi kapitalist sınıflardan müteşekkil ulusötesileşen toplumsal güçler arasında hakim olan
bir mutabakat olarak kavramsallaştırılmaktadır.
Kısaca ifade etmek gerekirse bu çalışma yeni
Gramscici yaklaşıma ve küresel kapitalizm kuramına dayanarak neo-liberal küreselleşme çağında hegemonyanın daha güncel ve analitik olarak
daha geçerli bir yorumunu sunmayı hedeflemektedir.
This article aims to present a critical evaluation
of the theory of hegemonic stability and world
system theory on an epistemological and an
ontological basis and provides an alternative
theoretical route by associating the process of
globalisation with the reconstruction of hegemony in today’s world. In parallel with this
objective, a Gramscian derived articulation of
hegemony is presented in order to analyze the
role of the global configuration of capital, state
and social relations of production in the formation process of the transnational historic bloc as
a new hegemonic constellation. From this point
of view, hegemony, in its simple terms, is conceptualized as a prevailing consensus among
transnationalizing social forces consist of classes,
international
institutions,
globally-minded,
political elites and transnational capitalist class.
Briefly stated, drawing on neo-Gramscian approach and theory of global capitalism, this study
aims to provide an up-to-date and analytically
valid conceptualization of hegemony in the age
of neo-liberal globalization.
Anahtar Kelimeler: Hegemonya, Neo-liberal
Küreselleşme, Ulusötesi Tarihsel Blok, Gramsci,
Küresel Kapitalizm Kuramı.
Keywords: Hegemony, Neo-liberal Globalization,
Transnational Historic Bloc, Gramsci, Theory of
Global Capitalism.
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ, NİSAN 2014, 9(1), 91-112
91
1. Introduction
Two concepts, hegemony and globalization, which occupy an increasingly important place in contemporary academic discourse, have drawn the attention of
many scholars from the 1970s onwards. Almost all schools of thought in international relations have engaged in theorizing the changing hegemonic position of the
US in the context of the recent transformation of global economy. Despite the
proliferating research interest, there is no consensus on what has taken place in
social reality in the last several decades. In fact, the ongoing debate in the literature has mainly centred on the creeping doubts about American hegemony associated with the shift of balance of economic power across the globe.
At first, this doubt surfaced during the 1960's and 1970's as a response to the US`s
defeat in Vietnam. Then, it was progressively brought into question during the
1980's in the context of the relative decline in the US`s economic power and the
recent transformation of global economy. Particularly, the rise of Western Europe
and Japan as the major economic rivals of United States and narrowing productivity gap between them triggered the thesis of hegemonic decline of the US as an
unsettled academic matter. Moreover, the increasing inability of the US to maintain the post-war economic order and its unilateral abandonment of the Bretton
Woods system also contributes very foundation of these claims. More recently,
doubts about the dollar's position as the international reserve currency and economic crisis in the fall of 2008 have also given way to the claims of waning U.S.
supremacy. In a similar vein, the emergence of new economic poles like China and
India casts doubts on the US`s hegemonic position in contemporary world order.
Looking into literature, all these doubts have given birth to many theoretical studies on the systemic and retrospective analysis of the rise and the decline of hegemons in the course of modern history (Arrighi, 1994; Wallerstein, 1984; Keohane, 1984; Gilpin, 1981; Frank, 1998; Cox, 1981; Gill, 1990). In his book titled "War
and Change in World Politics" American realist Robert Gilpin (1981) has put
forward a general analytical framework which based on the casualistic role of
distribution of material capabilities in international system. Mainly drawing on the
work of Kenneth Waltz's (1979) "Theory of International Politics", Gilpin argues
that the configuration of power relations in a particular international system
forms a basis for the rise of a state as a hegemon. By presenting a hierarchical
perception of world order and a cyclical vision of history, Gilpin (1981: 211) has
claimed that "the nature of international relations has not changed fundamentally
over the millennia". For him a well-functioning world order depends on certain
political structure dominated by a hegemonic power ensuring an open and stable
world economy. In respect to recent debates about the US, Gilpin (1987: 394)
notes that the 1980's signified a period of hegemonic transition in which the liberal trade policies and Bretton Woods principles of multilateralism were being disp-
92
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
laced, and global debt problems raised serious doubts concerning the stability of
global financial system.
In fact, many of Gilpin's considerations were widely held by American politicians
in the mid-1980's and elaborated in academic journals under the name of Hegemonic Stability Theory (HST hence forth). Another key figure in the development
of HST, Robert Keohane (1984) shared the central premise of Gilpin's argument.
Yet, he took an ambivalent stance toward the HST by criticizing its overall validity
due to the lack of empirical evidence. From liberal institutionalist point of view,
Gilpin also emphasizes the importance of domestic political pressure and the role
of international institutions in shaping inter-state relations. Despite his ambivalent
stance, Keohane's approach to hegemony still remains embedded in the realist
paradigm in the sense that he accepts the structure as fixed and predicated on at
least a minimal state of anarchy.
The doubts about American hegemony have also had a broad repercussion in
"radical" or leftist literature. In his article, "The Three Instances of Hegemony in
the History of the Capitalist World-Economy", Wallerstein (1984) conceptualizes
hegemon as a dominant nation-state within the core of capitalist world system
which conducts the operation of the inter-state relations by imposing rules and
enforcements based on its economic and military capabilities. For Wallerstein,
(1974: 15) the modern world system is a historical social structure which is "larger
than any juridically defined political unit" and "the basic linkage between its parts
is economic". In modern world system, the role of states is designated by their
places within the hierarchy of nations on the basis of their level of economic development. This hierarchical and state-centric conception of world system approach
to some extend corresponds to the realist perception. Like Gilpin and Keohane,
Wallerstein asserts that American global power has been fading since the 1970's
due to the decline in its comparative advantages in the fields of production, commerce and finance. Yet, unlike them, he leaned his views on structural crisis of
capitalism stemming from inevitable constraints on capital accumulation process
due to the combination of long term rises in real wage levels, costs of material
inputs of production and levels of taxation (Wallerstein, 2000). The world system
approach was more elegantly expressed in Arrighi's (1994) book, The Long Twentieth Century. Based on the historical observation of the transmission of cuttingedge patterns of productions from one hegemon to another, Arrighi puts emphasis on the probability of the hegemonic rise of China-centred East Asia as a new
hub of capital accumulation.
With the intention of moving beyond the state-centricism and economic determinism which is deeply rooted in mainstream approaches Robert Cox (1983) applied
Gramscian insights and concepts to the matter of hegemony in international level.
Unlike conventional approaches which reduce hegemony to a single dimension of
NİSAN 2014
93
dominance on material basis, Cox (1983: 171) conceptualizes hegemony as an
outward expansion of domestically constructed hegemony of leading social classes to the international level by achieving a normative and material dominance
over others. On that sense, hegemony is conceptualized as a form of international
dominance relies not only on material resources and institutions, but also on the
consent of social forces in the acceptance of norms, values and operative rules of
a particular world order. Therefore, hegemony, in Coxian sense, implies an "opinion-moulding activity rather than just brute force or dominance" (Bieler and
Morton, 2004: 87).
To a great extent, neo-Gramscian approach has moved beyond the state-bounded
and structuralist analysis of hegemony, commonly held by the theory of hegemonic stability and world system theory. It provides an up-to-date theory of the hegemony by taking globalization seriously as a set of intersubjective and agential
processes which have transformed social relations of production at the global
level. In contrast to the ahistorical and abstract conceptualization of the state and
international system, neo-Gramscian perspective has developed a dialectical theory of history in which institutions and power relations are not taken for granted,
but questioned whether they might be in the process of formation (Cox, 1981:
129). However, despite its path-guiding and updated theoretical orientation neoGramscian response to the matter of declining US hegemony still remains in the
state-centric framework of analysis in some aspects. Althought some prominent
neo-Gramscians (Augelli and Murphy, 1988; Gill and Law, 1989; Gill, 1990, 2003)
have pointed out the vague symptoms of the emergence of transnational historic
bloc as a new hegemonic constellation, they remain sceptic and suspicious of the
formation of transnational historic bloc in global civil society free from national
framework of analysis. Thus, the matter of hegemony in mainstream neogramscian perspective still remains in the framework of inter-state system and
lacks of a purely Gramscian insight required for class-based analysis of hegemony.
Keeping all these limitations in mind, this article critically evaluates the theory of
hegemonic stability and world system theory on an epistemological and an ontological basis and present an alternative route by linking the process of globalisation to the emergence of transnational historic bloc as a new hegemonic constellation in global civil society. Building on this perspective, hegemony is conceptualized as a prevailing consensus among social forces consists of institutions, intellectuals, political elites and transnational capitalist classes. In such an outlook to
hegemony, neo-liberalism is analysed as a hegemonic project of the emerging
transnational historic bloc, led by a transnational capitalist classes. Unlike the
state-bounded conceptions, this work expunges state centrism from the matter of
hegemony by arguing that transnational social forces and transnational state
structures have played an increasingly important role in the consolidation of
transnational historic bloc around neo-liberal orthodoxy. Thus, a purely Gramcian
94
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
understanding of hegemony is articulated by mainly drawing on the theory of
global capitalism (Robinson 2002, 2004, 2005, 2008).
2. Limitations of Structural Approaches
"The Sociological theorist who is exclusively committed to the exploration of a
total system with its utmost abstractions runs the risk that, as with modern decor,
the furniture of his mind will be bare and uncomfortable" (Metron, 1967: 51).
Two theories, theory of hegemonic stability and world system theory, have
strongly influenced the contemporary academic discourse about the problematization of US hegemonic decline since the late 1970s. Both provide structural
explanations of how states and a hegemons act according to their predetermined
roles in inter-state system based on their respective power capabilities which can
be measured in empirical terms. Due to their commitment to structural, ahistorical and state-centric analysis of international system these two theories seem
inadequate to understand the historical specificity of globalization in the emergence of a new hegemonic constellation among transnational social forces on a
global scale. Despite their common commitment to structural analysis, these two
theories differ in number of dimensions, so a practical way to set forth the limitations of each of these approaches is to take them into separate sub-sections
2.1. The Limitations of Hegemonic Stability Theory
The Hegemonic Stability Theory (HST) was initially set forth by Charles Kindleberger (1973) in his book "The World in Depression, 1929-1939" to analyse the causes of the international economic disorder in the Great Depression of the early
1930s. Broadly speaking, Kindleberger (1973: 28) argued that a conscious or an
unconscious preponderance of a state is necessary for the well-functioning of the
international economic and monetary system in which prevailing state "sets the
standards of conduct for other countries and takes on an undue share of burdens
of the system". The existence of such a hegemonic power ensures the efficient
operation of the international liberal economy, acting as a stabilizer and a "lender
of last resort" in times of international financial crises. In accordance with this
argument, hegemonic stability theorists assert that due to the decline in its economic power Britain could not fulfil its hegemonic role by effectively responding
to the socio/economic crises of the early 1930s and could not sustain the stability
of international monetary order. Therefore, after the economic turbulence of
inter-war period the hegemonic role of Britain was carried out by the United States as a dominant economic power. However, with the oil crisis of 1970's and the
debt crisis of 1980's US-led international monetary system has also engaged in a
structural transformation in which hegemonic position of the US is believed to be
waning due to its incapability to stabilize the international economic crisis of
1970's and 1980's. This argument was acknowledged and reformulated both by
NİSAN 2014
95
realist (Gilpin, 1981) and liberal (Keohane, 1984) school of thoughts under the
theoretical umbrella of HST as a widely adopted epistemological framework. Despite the different hypothesizes they put forward, both school of thoughts tend to
compromise on the general principles and premises of the theory. In this respect,
an all-embracing critique of hegemonic stability theory can be put forward as follows.
First, HST has a reductionist conception of power and hegemony which is predominantly based on material means so that it fails to take account of the changes in
the normative dimension of power such as ideas, discourses, norms and ideologies. HST conceptualizes hegemony in terms of the preponderance of a state in
interstate system based on its economic and military capabilities, so the concept
of hegemony is closely related to the distribution of behavioural forms of power
on international scale. Therefore, the central explanatory variable of hegemony is
a Weberian notion of power over, match or domination (Gill, 1990). However,
hegemonic relations, both in domestic and international level, are not only the
products of material means but also constructed in an ideological and cultural
sense. The legitimization of hegemony in the eyes of civil society by institutional
and discursive means is also an inseparable part of establishing dominance over
others. For this reason HST overrates the role of material capabilities and oversimplifies the place of ideology, institutions and discursive practices in the formation of hegemony.
Second, HST presents a state-centric analysis of international system in which
states are the principal actors acting as pre-conditioned, self-interested, rational
units. For Gilpin (1981: 202), states as rational actors, make their own assessments based on cost-benefit analysis when they are attempting to change or maintain the existing hegemonic system. Therefore, the western history of interstate system is like a continuous cycle of hegemonic rise and decline of states
making their of assessment as self-interested, rational units. In this sense, the
international system is conceptualized as a static and state centric structure which
has for the most part remained the same since the inception of modern western
history (Gilpin, 1981: 211). On the other hand, neo-liberal institutionalists seek to
rearticulate HST by moving beyond the state-centric understanding of the theory.
Keohane (1984: 135) has criticized the deterministic view of the rise and fall of
hegemonic states according to the shifting power configuration in international
system and emphasized the role of economic interdependence and international
institutions for the stable operation of international liberal economy. However,
Keohane's approach to hegemony still remains embedded in the realist paradigm
due to his commitment to state-centrism in the final analysis (1984: 193-94). In
contrast to the static and state-centric conception in the HST, neither the international system nor states are pre-constituted social structures which are immune
from historical change and transformative role of social agents. Rather they are
96
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
historically constituted structures which are in an ongoing process of formation in
relation of the reconfiguration of social forces and the mode of social relations of
production. On that sense, HST fails to assess how the nation-state system has
undergone a profound restructuring process in wake of the rise of neo-liberal
globalization over the last 30 years and so.
Lastly, HST is firmly lodged with a tenacious structural conception of international
system in which rational actions of state are pre-determined by the structure of
system simply arose from the distribution of material capabilities among states.
In fact, such a conception of international system, as Wendt (1987) argues, seems
ontologically reductionist. Because, the system is perceived as a pre-given or preconstituted structure imposing an external constrains on the so-called rational
actions of states. However, a particular international system is not totally free
from actions of social agents such as states, institutional actors and human agent
as well. Thus, the actions of states cannot be constrained by the system structures
as it is strongly asserted in neorealist version of HST. More clearly, HST perceives
the international system from an individualistist point of view by reducing the
system structures to the distribution of capabilities of pre-existing states and so it
sees the state ontologically primitive (Wendt, 1987). Therefore, the conceptualization of system structures in HST is inheretently inadequate to develop a social
theory of state which can analyse both the generative structure of international
system and the domestic dynamics in transforming the state as a particular kind
of agents (Wendt, 1987: 343).
2.2. The Limitations of World System Theory
Like the HST, world system approach defines hegemony in terms of the preponderance of a state in inter-state system according to the unequal economic relations
in the hierarchical modern world-system. In this regard, Wallerstein (1984: 38-39)
argues that the ongoing rivalry between great powers is so unbalance that one
power emerge as primus inter pares which can impose its set of rules and policy
objectives in the economic, political, military, diplomatic and even cultural areas.
The concept of power underlies such a concept of hegemony is also the behavioural forms of power, especially economic capabilities, which can be measured with
an empirical methodology. In this sense, World system approach to hegemony
roughly corresponds to HST in general terms, because it conceptualizes hegemony
as a dominance of prevailing state in hierarchical configuration of inter-state system based on its effective operation in three major areas of economy: agroindustrial production, commerce and finance. Moreover, World system approach
to hegemony also corresponds to HST in respect to its structuralist and statecentric conceptualization of international system. However they differ in number
of dimensions especially in ontological views and substantive claims. While HST,
NİSAN 2014
97
as stated above, embrace an individualist ontology, world system theory embodies holistic one.
In general terms, world system theory considers capitalist world economy as a
single international system determining the place of states in the hierarchy of
nations (Gill, 2004: 8). The capitalist world economy is believed to be composed of
three main categories of states according to the level of economic development:
Core, semi periphery and periphery. The primary characteristic of the capitalist
world economy is that the relation between core and periphery states is determined by the unequal trade relations and the primacy of Exchange relations (Wallerstein, 1974: 85). The core of capitalist world economy established a dominant
position over peripheral states by unequal trade relations based on its supremacy
in manufacturing with the use of technology and skilled labour. The peripheral
zones became a source for the core states to export their surplus and manufactured goods in exchange for cheap raw materials. From this point of view, the
unequal and uneven economic relations of the hierarchical modern world-system
is an on-going systemic pattern which has been going on since the emergence of
capitalism. This pattern in world system has created the recurrent cycles of the
rise and decline of great powers seeking a hegemonic position to maintain their
national and imperial interests, namely "the United Provinces in the midseventeenth, the United Kingdom in the mid-nineteenth, and the United States in
the mid-twentieth centuries" (Wallerstein, 1984: 105).
Building on this perspective, Wallerstein (2000) analyses the recent transformation in world economy and the hegemonic position of the US`s in the light of the
main secular trends of the capitalist world system which imposes structural constrains on capital accumulation. For him, the main secular trend of capitalist system
is the rise in real wages, cost of production inputs and the level of taxation over
time in a given geographical/sectoral locality. Due to these structural constrains
on capital accumulation by the main secular trends, capitalist world economy
needs to reproduce itself through expanding geographically. Hence, , the capitalist
world economy, since its beginning, has been expanding outward "by absorbing
peripheral states and economies and establishing market and production
networks that it brought all peoples around the world into a single worldwide
structure" (Wallerstein, 2000: 262). In the last several decades, this process has
been accompanied by internationalization of production, the emergence of new
economic powers, growing financialization of capital and the loss of legitimacy of
current international system. In this period, American hegemony has been fading
due to the decline in its comparative advantages and economic edge in the fields
of production, commerce and finance and with the transition of capital accumulation and cutting-edge production pattern from US-led transatlantic circuit to the
East Asia so that China-centred East Asia has risen as a new economic pole of ac-
98
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
cumulation and potential global hegemon in the long run (Arrighi and Silver, 1999;
Frank, 1998).
The further criticism of this argument and the world system theory can be put
forward in two main aspects. First, due to the holistic ontology in analysis, world
system theory gives an ontological priority to the capitalist world system over
states. As Wendt (1987: 346) has pointed out "the world system theory reifies the
social structure" and thus fails to analyse the role of social agents. More clearly, in
world system approach, the static and everlasting principles of the capitalist world
economy is analytically independent and ontologically prior to social agents such
as states, civil societies or international organizations. From this perspective both
states and social forces are taken as passive units or a "bearer of on-going systemic imperatives" (Wendt, 1987: 340). In fact, this limitation in the world system
theory is intrinsically rooted in its determinist inclination which gives an excessive
primacy to economic factors over normative, political ones in the formation of
social relations and the course of history as well.
Moreover, this theoretical pitfall is closely associated with our second criticism
regarding to the underlying limitedness of the world system approach in theorizing international system. World system approach embraces a monolithic historical methodology in theorizing modern world system by selectively taking historical materials and incidents into account according to their relevance to its model
of inter-state system which is constructed a priori (Tilly, 1984). In this regard, the
historical methodology of world system theory presents a limited and lawful view
of history which overlooks the specificities of historical processes, because historical incidents and data are selectively chosen with respect to their relevance to the
theory (Tilly, 1984: 62). In this sense, the modern world system can be regarded
as a theoretical construction of history which views international system as a static and lawful process, driven by the secular trends of capitalism and underlying
economic determinants. Therefore, world system approach presents an abstract
and state-centric framework in which the causality relation between the succession of hegemonies in international system and the determinative role of capitalist world economy is viewed is in a lawful and static manner. Thus, like HST, world
system approach is firmly lodged with structuralist, cyclical systemic and statebounded conception of international system which lies behind the dismissive
analysis of globalization as a historically-specific and an agential process.
3. The Problem of Hegemony Redefined: Neo-Gramscian Approach to Hegemony
Unlike structuralist approaches which reduce hegemony to the preponderance of
a state in inter-state system, neo-Gramscian perspective broadens the domain of
hegemony by viewing it as a broadly based consent among social forces at interNİSAN 2014
99
national level. (Bieler and Morton, 2004: 86). As Robert Cox (1993: 52) has argued,
hegemony cannot be merely understood as an order among states but, more importantly, as a historically constructed social, economic and political structure
which "is expressed in universal norms, institutions and mechanisms which lay
down general rules of behaviour for states and for those forces of civil society that
act across national boundaries." In such an outlook to the matter, the conception
of hegemony, in a sense, moves from the state-centric understanding of the dominance of a powerful state to a consensual order among international social
forces. Hence, the main focus of interest turns to how hegemonic social order is
based on shared beliefs and commonsense, so the role of inter-subjective meanings –shared notions about social relations- in shaping the reality becomes more
of an issue in the conception of hegemonic relations. On that sense, neoGramscian route to hegemony differs from HST and World System theory by acknowledging the social reality as not only a physical environment of human action
but as a mixture of institutional, normative and ideological context which shapes
actions and thoughts (Cox, 1997: 252).
In fact, hegemony, in a purer Gramscian sense, is viewed through the explanatory
lens of the class relations, primarily engendered by the social relations of production. Therefore, the social relation of production which includes material, institutional and discursive forms constitutes a starting point for the analysis of hegemonic relations. As Cox (1989: 39) has noted the social relations of production
cannot be reduced to merely material and economic means. Beside the production of physical goods, it also encompasses the production and reproduction of
norms, institutions and knowledge which plays a constitutive role in the formation
of a particular configuration of social forces. As basically formulated, a material
and normative change in the production relations leads to a new configuration of
social forces and forms of states which eventually forms a basis for a particular
hegemonic constellation.
When a particular configurations of social forces upon which state power rests is
engendered by the social relations of production, a leading social class establish
its hegemony over subordinates ones by constituting what Gramsci called the
historic bloc. To put it simply, the historic bloc refers to "an alliance of different
class forces politically organized around a set of hegemonic ideas that gave strategic direction and coherence to its constituent elements" (Gill, 2003: 58). In this
sense, the historic bloc should not be simply viewed as an alliance between social
forces. Rather, it refers to the integration of different class interests "bringing
about not only a unison of economic and political aims, but also intellectual and
moral unity on a universal plane" (Gramsci, 1971: 181-182). Hence, construction
of a historic bloc, in a sense, implies the process through which a leading class
within a society presents its own interests and ideology as a common sense for
the others.
100
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Once hegemony of a domestic historic bloc is constructed within a particular society it tends to move outward on an international level by connecting social forces
across different countries (Cox, 1983: 171). Therefore, world hegemony, in its
beginnings, is the outward expansion of an internal (national) hegemony and a
particular mode of social relations of production as well. Thus, hegemony operates at both domestic and international level by constructing an historical bloc and
establishing social cohesion within a form of state as well as by expanding a mode
of production internationally and projecting hegemony through the level of world
order (Bieler and Morton, 2004: 93).
Building on this perspective, the US-led post-war hegemonic world order, labelled
pax Americana, can be regarded as an outward expansion of domestically formed
historic bloc and the prevailing mode of social relations of production in the US as
well. To be more precise, the underlying social relations of production at that time
was US-based Fordist accumulation regime which is essentially characterised by
growth-oriented policies of mass production and mass consumption and the subordination of labour force through Taylorist scientific management (Gill, 1990:
49). Moreover, the embedded liberalism, which ensures both the international
free trade and the government intervention in national economy, was the commonly accepted economic policy of that time (Ruggie, 1982). In parallel to this,
Keynesian welfare state centred on mix economy, state interventionism and full
employment policy was the corresponding form of state which provides the safeguard against market forces and the protection for the working class (Gill and
Law, 1988: 79-80). The US-led international system which is based on all these
principles was institutionally maintained through the Bretton Woods system of
fixed exchange rates and international organizations such as IMF and World Bank.
However, in the early 1970’s the US-led international system has engaged in a
phase of far-reaching transition, marked by a number of structural transformations and shifts in world economy.
3.1. The Emergence of Transnational Historic Bloc in the Age of Globalization
"If the crisis is deep—'organic'—these efforts cannot be merely defensive. They
will be formative: aiming at a new balance of forces, the emergence of new elements, the attempt to put together a new 'historic bloc', new political configurations and 'philosophies', a profound restructuring of the state and the ideological
discourses. These new elements do not 'emerge': they have to be constructed.
Political and ideological work is required to disarticulate old formations, and to
rework their elements into new ones" (Hall, 1983: 23).
The post-war US-led hegemonic world order and the key characteristics of international historic bloc, namely a mix economy based upon Fordist accumulation
NİSAN 2014
101
regime, Keynesianism and embedded liberalism, began to running into trouble
after the collapse of the Bretton Woods system and the crises of the 1970`s and
the 1980`s. In the wake of these crisis, the world economy and social forces within
various forms of states engaged in a structural change which is generally labelled
as globalization in the form of transnationalization of production, capital and state. There are several reasons that can be attributed to the crisis of embedded
liberalism and the following structural transformation of world economy. First of
all, one of the outstanding reasons is that Fordist accumulation regime and Keynesian economic policies entered into a crisis of capital accumulation after the
high rates of growth in the post-war era. As Harvey (2004b: 239) has argued crises
are endemic to the capital accumulation process so that the economic downturn
of the early 1970’s was not immune from crisis-driven nature of capitalism. To
understand the crisisdriven feature of capitalism it is important to begin with the
nature of capital accumulation. To put it simply, the surplus value which is created
during production process is at first a money form of capital and then with the
transformation of money formed of capital into the productive form of capital,
cycle of capital accumulation is completed. Through this simple route of surplus
value, capitalist accumulation operates in an expansionary character with the
endless metamorphosis of different forms of capital.
However, when capital accumulation confronts with constrains related to labour,
market, resource and technology, it cannot find an outlet to further its accumulation, and thus an overaccumulation comes into existence. In general terms, the
primary motive behind the overaccumulation is what Harvey called "structured
coherence". For him (2000: 228-29) structured coherence implies a combinations
of factors such as the Technologies/forms of production, the consumption patterns and the physical/social infrastructures through which the cycle of capital
accumulation can operate with a profitable and secure configuration of time and
space. However, due to the constrains on labour, market, resource and technology, a given structured coherence is no longer absorb surpluses of capital and
labour so that the operation of the cycle of capital accumulation is no longer sustainable . To cope with this crisis of over-accumulation Capitalists rather let the
redistribution of wealth in favour of labour and the devaluation of accumulated
capital or externalize the surpluses of capital geographically into previously noncapitalist regions. The latter solution -spatial expansion of capital- to problem of
over-accumulation brings us to Harvey`s seminal framework called 'spatialtemporal fix'. For Harvey (2004a: 2) the overaccumulation within a given territorial system can be absorbed by two ways: "a temporal displacement through investments in long term capital projects and social expenditures or/and a spatial
displacement through opening up new markets, production capacities and new
resources elsewhere". In its spatial sense, the crisis of over-accumulation leads to
the reconfiguration of landscapes of world through the expansion of capitalist
102
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
relation to the places where social relations of production is in a subaltern position and capitalist relations are not so predominant in comparison to the functioning core of world capitalism.
In fact, the crisis of over-accumulation and the subsequent geographical expansion of surplus capital is the main dimension of what has been actually occurring
in world economy since the 1970`s. With this process the world economy has
engaged in a structural transformation by turning the landscape of the world into
a globally integrated market and production domain. By this way the production
process has remarkably transnationalized as national circuits of accumulations
have been broken down and integrated into a global circuit capital accumulation
(Robinson, 2004a). This epochal change is marked by fundamental shifts in world
economy. For instance, a truly mobile transnational capital divorced from national
accumulation circuits has dismantled national economies and forced them to reorganize themselves as a constitutive part of an emerging global production and
financial system. In fact, there are still national accumulation circuits and nationally-based capitalist classes in world economy but national-based capital is no
longer being capable to compete with transnationally mobile counterpart and so
transnational capital became the hegemonic fraction of capital on a global scale.
This process has repercussions on the nature of class relations within and above
states. The transnationalization of production and capital has transformed the
classical understanding of national-state centred conception of class relations and
paved the way for the formation of transnational capitalist class (TCC) which is
basically characterized by the increasingly transnational ownership of capital and
the cross-border strategic alliances. Moreover, since the 1970`s the transnationally oriented social forces became active actors in states apparatus and push
states to integrate into transnational networks of global capitalist structure. The
emergent TCC began to pursue its interest through this transnational network of
national states and super- and international institutions which appears as a form
of transnational state (TNS) apparatus. In fact, this process did not bring the end
of national state but led to the emergence of transnational state which become
more vulnerable and open to the impact and pressure of transnational capital and
transnationally oriented social forces. (Robinson capital crisis)
All these fundamental shifts in world economy after the crisis of the 1970`s and
the 1980`s has altered the form and function of world hegemony, because the
social context upon which international Historic Bloc based has altered along with
changes in social relations of production (Robinson, 2004a, 2005). Therefore, it
can be argued that the transnationalization of classes and the emergence of global civil society made inroads into transnationalization of hegemony. If we rethink
this process in the light of Gramsci`s original notion of hegemony as a form of
social domination by a historic bloc led by a leading social class, it can be argued
that a transnational historic bloc led by a TCC has emerged as a new hegemonic
NİSAN 2014
103
constellation in the age of globalization. Particularly, the transnationalization of
production and capital in the last several decades has triggered the process of
transnational class formation and a new class fraction between nationally and
transnationally oriented classes (Robinson, 2004b). This process brings about the
formation of globally-oriented social forces which are not bound to a particular
state or a specific geography, but have a transnational 'identity' and a shared
consciousness which constitutes the normative conditions for the formation of
transnational historic bloc.
The emerging transnational historic bloc primarily consists of productive social
forces and transnational capital itself, but it also includes various economic and
political forces whose interests and ideas are deeply committed to the progressive
liberalization and integration of global economic system. In this respect, the
owners and key executives of transnational corporations and private financial
institutions and other capitalists around the world can be viewed at the zenith of
an emerging transnational historic bloc (Gill, 1990). Moreover, the executives of
central banks, leading political figures, high officials and civil servants in advanced
capitalists countries and some in peripheral capitalist countries can be also regarded as constitutive parts of transnational bloc. The emerging historic bloc also
comprises bureaucrats and technicians in the agengies of transnational state
structures; such as the IMF, the World Bank and other transnational forums, and a
set of charismatic public figures, political leaders and organic intellectuals (e.g.,
academics, opinion leaders, intellectual elites) who ensure the formation and
persistence of the bloc by providing ideological legitimacy and technical solutions
to the problems of neo-liberal orthodoxy.
In fact, the necessary condition for the construction of such a hegemony is closely
associated with the presentation of neo-liberal economic policies and the narrow
interests of the leading classes as a rational set of ideas. From a Gramscian point
of view, this is achieved by creating a common sense through a combination of
ideological legitimation and social compromises with subordinate social forces.
However, the implementation of neo-liberal policies as a hegemonic project of
transnational bloc is conflict ridden and triggers contradictions and social struggles, particularly in devoloping world where minority of elites benifits from neoliberalization and transnationalizations of national markets (Ruckert, 2007). Therefore, to ensure the consent of subordinate groups is sometimes conditioned to
the use of indirect form of coerce by international financial institutions and leading capitalist states which makes the hegemony of transnational historic bloc a
matter of dabate in Neo-Gramscian literature. More importantly, such a transnationally oriented hegemony is also an incomplete project which is "contested and
constructed on the shaky basis of a disjuncture between the development of
transnational class and social forces" (Robinson, 2005: 11). However transnational
state (TNS) structures, leading capitalist state and organic intellectuals play an
104
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
increasingly important role in building hegemony based on neo-liberal practices,
particularly in peripherial capitalist countries (Ruckert, 2007).
3.2. Consolidation of Hegemony: From Keynesianism to Neo-liberalism
The ascent of neo-liberalism as a hegemonic project in the last several decades
was not only triggered by the economic factors such as accumulation crisis, structural constrains on capital and changes in mode of production, but neo-liberalism
was also institutionalized as a dominant economic policy by the active role of socail forces and human agents as well. During the time when embeded liberalism
and Keynesian forms of state were dominating the functioning core of capitalist
system, neo-liberal ideas were in a marginalized position, being circulated within a
small circuit of academics, corporate executives and political leaders (Plehwe,
1993: 269-270). As an economic doctrine, these ideas were developed based on
the market-driven approach of neoclassical theory by a small circle of academics
in the Chicago School and Austrian School of economics who would later become
the `organic intellectuals’ providing an ideological legitimization for the production and reproduction of the hegemony of transnational historic bloc. Prominent
neoliberals like Frederick van Hayek (1944) and Milton Friedman (1962) developed an intellectual critique against the welfare state and embedded liberalism in
their works by arguing in favour of the efficiency of free-market and minimal state
intervention. Along with the academics, business classes and political elites also
contributed the early discourse of neoliberalism by taking part in the Mont Pelerin
Society which provided an further intellectual foundation for neoliberalism orthodoxy. The critiques and marginalized ideas of neoliberal intellectuals were later
commonly held by political elites and business circles who were looking for a outlet for the crisis of the 1970`s and the 1980`s.
The US under Regan administration was the first country which set out to disintegrate Keynesian economic structure to consolidate neo-liberalism as the hegemonic project of transnational historic bloc through transformation of its state
structure. During the presidential campaign Reagan administration presented six
task forces advocated by neoliberal intellectuals such as Alan Greenspan, George
Shultz, and Milton Friedman in order to replace the regulationist welfare state
with free market ideas (Hodgson, 1996: 212). After the election the policies in the
task force came into effect in the form of new economic measures such as cutting
federal spending, restructuring the tax system, deregulating finance, and reducing
inflation with a stable money supply (Blyth, 2002: 173). As Harvey stresses (2005:
52) these economic policies, known as Reaganomics, were put into practice in
favour of the interest of business sector by implementing pro-capitalist economic
policies in almost every aspects of social life. In fact, the Reaganomics did not only
replace Keynesianism with free market economy, supply-side macroeconomic
policies such as lowering income tax and capital gain tax, reducing economic reguNİSAN 2014
105
lations and social spending, but also indicated "a new perspective of common
sense in world order" (Ashford, 1993: 43). A range of countries in Europe such as
United Kingdom, Sweden, Denmark, and even France have also moved into this
direction by adopting economic policies based on market-driven principles such as
deregulation of economy, privatization of national resources and social services,
deunionization in workplace and liberalization of markets. Thus, neo-liberalism
penetrated into state structures through the will and actions social forces and
human agents in different forms and became an orthodox economic policy and
prevailing ideology among political elites, intellectuals and business sector in the
developed world since the mid-1970`s.
Whereas neo-liberal policies have been willingly adopted as a common sense in
countries such as the US, Britain and Sweden, they have been directly imposed on
the developing world under the auspices of international financial institutions
mainly through the structural adjustment policies (SAPs). When Keynesian derived
policies were popular, particularly in the north as a "synonym to notions of economic wisdom, pragmatism and common sense" (Valdes, 1995: 59), development
projects and the policy of import substitution industrialization (ISI) were implemented in the developing world, particularly in Latin America. As Robinson (2008:
51) has argued the import substitution industrialization was an economic regime
based on a "regional-specific variant of Fordist-Keynesian national capitalism
which focused on nationally oriented accumulation". This economic regime primarily centered on policies such as subsidizing key industries, protecting national
markets from international market forces, substantial state investments in infrastructure and unionization which altogether strengthened nationally-based accumulation, the social solidarity and nationalism as well. Thus, despite criticisms
focused on economic protectionism and inefficiency of state planning, these state-regulated economies had some level of economic autonomy which enabled a
relatively successful industrial growth rate in Latin America at 6.9 per cent
between 1950 to the mid-1970s with an increase in manufacturing as a percentage to GDP from 19 percent to 24 percent (Weaver, 2000: 129).
However, the maintenance of industrial growth in Latin America depended on the
importation of factors such as technology, energy, equipment and raw material.
The nationally-oriented accumulation under import substitution industrialization
was hindered by the saturation of international markets that eventually led developing countries to take loans from international financial intuitions (IFIs), which
initiated the perpetual debt trap (Robinson, 2008: 53). To give an example Mexico`s foreign debt rose from $6.8 billion in 1972 to $58 billion by 1982 so that it did
not have other option rather than seeking an international financial support (Harvey, 2005: 99). In this sense the 1982 Mexican debt crisis was the first symbolic
example in which the World Bank lent loans to bail out Mexico under the condition of structural adjustment policies. These policies were fundamentally based on
106
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
market-oriented reforms such as budget austerity, privatization, lowering tariffs,
liberalization of investment and the creation of flexible labour markets (Harvey,
2005: .99). In fact, the impregnation of neo-liberal policies in Mexico through the
SAPs marked a beginning of a paradigm shift not only for Latin America but also
for the rest of developing world. With the transition from the Fordist-Keynesian
accumulation regime to a market-driven economic policy, the economy policy and
well-being of people in the developing is gradually left at the mercy of market
forces and IFIs. As a result of this shift, economies of two-thirds of African countries and three-fourths of Latin American countries came under the supervision of
IMF and World Bank by the end of 1980`s (Peet, 2003: 75).
However, SAPs failed to solve the debt problem of the developing world and could
not generate sustainable economic growth in practice. For instance, in Latin America debt rose from $50 billion in 1974 to more than $417 billion in 1987 (Robinson, 2008: 260) and then to $761 billion in 2004 (ECLAC, 2006). Moreover, in
comparison with the highest economic growth rate at an average of 6.1 percent
between the years 1965 and 1980, the average growth rate of Latin America in
the 1980`s was at 1.6 percent at its lowest point which then dropped to zero in
1990 and rose again to 4.5 percent between 1991 and 1994 (World Development
Indicators, 2009). In fact, as it was noted by Robinson (2008: 261), the repayment
of growing debt by the developing world has served as a mechanism to further
the market-driven SAPs for the interest of IFIs and transnational capital. In this
regard, the IFIs as key actors of this mechanism have played a significant role in
consolidating "hegemony around inclusive neoliberal practices by ideologically
legitimizing the norms of the world order, co-opting elites from peripheral states
and absorbing counter-hegemonic ideas" (Ruckert, 2007). Thus, since the mid
1970`s neoliberal project of the transnational bloc have become an orthodox economic policy and a prevailing ideology both in the developed and the developing
world either through the opinion-moulding activities and government policies or
through the use of indirect form of coercion by the IFIs.
4. Conclusion
The main purpose of this article has been to present an alternative view of hegemony by linking the process of globalization with the construction of transnational
historic bloc, led by transnational capital. As highlighted earlier, international system and the nation state are not ontologically free from social forces which emerges from a particular mode of social relations of production, but historically bound
phenomenons which are in an ongoing process of transformation. In this regard,
the recent changes in world economy and the restructuring of state structures
with the onset of globalization has opened a new era in which transnational capital has acquired a structurally powerful position in global economy which has brought the liberation of TNC from the constrains of national-states. Along with these
NİSAN 2014
107
changes, states and national economies have come under the growing influence
of emerging transnational social forces and institutions driven by hegemonic discourse of neo-liberalism.
Roughly speaking, with the crisis of Fordism-Keynesianism as a dominant accumulation regime and development model of the US-led post-war era, world capitalist
system has engaged in a new configuration of social relations of production and
capital-labour relations on a global scale which has eventually shifted the balance
of class power in favour of transnational capitalist classes. All these shifts in world
economy has fundamentally altered the form and the function of hegemony
which cannot be comprehended from the viewpoint of HST and World System
theory due to their common commitment to structural, ahistorical and statecentric analysis of international system. Since the mid-1970`s, a growing network
of globally-oriented social forces whose interests are bounded with the progressive liberalization national economies and the further integration of global markets
has formed a transnational historic bloc, including transnational corporations,
private financial institutions, executives of central banks, leading political figures,
high officials, bureaucrats, intellectuals and the technicians in the agencies of
transnational state structures; such as the IMF, the World Bank and other transnational forums. The conception of hegemony through the formation of historic
bloc is closely associated with the impregnation and consolidation of neoliberalism as a common sense and a prevailing economic policy around the world.
108
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
References
Arrighi, G.(1994), The Long Twentieth Century, London: Verso.
Arrighi, G. and B. J. Silver (1999), Chaos and Governance in the Modern World
System, Minneapolis: University of Minnesota Press.
Ashford, N.(1993), ″The Ideas of the New Right″, Ed. N. Ashford, and A. G. Jordan,
Public Policy and the Impact of the New Right. London; New York: Pinter Publishers.
Augelli, E. and C. Murphy (1988), America's Quest for Supremacy and the Third
World: A Gramscian Analysis, London: Pinter Publishers.
Bieler A. and A. D. Morton (2004), ″A critical Theory Route to Hegemony, World
Order and Historical Change: Neo-Gramscian Perspectives in International Relations″, Capital & Class, 28(1), 85-113.
Blyth, M. (2002), Great Transformations: Economic Ideas and Institutional Change
in the Twentieth Century, New York: Cambridge University Press.
Cox, R. W. (1981), ″Social Forces, States and World Orders: Beyond International
Relations Theory″, Millennium: Journal of International Studies, 10 (2), 126-55.
Cox, R. W. (1983), ″Gramsci, Hegemony, and International Relations: An Essay in
Method ″, Millennium: Journal of International Studies, 12(2),162–175.
Cox, R. W. (1989), ″Production, the State and Change in World Order″, Ed. E.
Czempiel and J.N. Rosenau, Global Changes and Theoretical Challenges: Approaches to World Politics for the 1990s, Toronto: Lexington Books.
Cox, R. W. (1993), ″Production and Security″, Ed. R. W. Cox and T. J. Sinclair, Approaches to World Order, Cambridge: Cambridge University Press.
Cox, R. W. (1997), The New Realism: Perspectives on Multilateralism and World
Order, London: Palgrave Macmillan.
Economic Commission for Latin America and the Caribbean (ECLAC). (2006), Preliminary Overview of the Economics of Latin America and the Caribbean, Santiago,
Chile: United Nations.
Friedman, M. (1962), Capitalism and Freedom, Chicago: University of Chicago
Press.
Frank, A. G. (1998), ReOrient: Global Economy in the Asian Age, Berkeley: University of California Press.
Gill, S. (1990), American Hegemony and the Trilateral Commission, Cambridge:
Cambridge University Press.
NİSAN 2014
109
Gill, S. (2003), Power and Resistance in the New World Order, Basingstoke: Palgrave Macmillan.
Gill, S. and L. David (1988), The Global Political Economy: Perspectives, Problems
and Policies, London: Harvester and Wheatsheaf.
Gill, S. and L. David (1989), ″Global Hegemony and the Structural Power of Capital″, International Studies Quarterly, 33(4), 475-99.
Gilpin, R. (1981), War and Change in World Politics, New York: Cambridge University Press.
Gilpin, R. and J. M. Gilpin (1987), The Political Economy of International Relations,
Princeton, N.J: Princeton University Press.
Gramsci, A. (1971), Selections from the Prison Notebooks, Translated from Italian
by Q. Hoare and G. Nowell-Smith, London: Lawrence and Wishart.
Harvey, D. (2000), Spaces of Capital, Routhledge: New York.
Harvey, D. (2004a), The 'New' Imperialism: Accumulation by Dispossession, Socialist Register, The New Imperial Challenge.
Harvey, D. (2004b), Yeni Emperyalizm, Everest: Istanbul.
Harvey, D. (2005), A Brief History of Neoliberalism, Oxford: Oxford University
Press.
Hayek, F. A. V. (1980), The Road to Serfdom, Chicago: University of Chicago Press.
Hodgson, G. (1996), The World Turned Right Side Up: A History of the Conservative Ascendancy in America, Boston: Houghton Mifflin.
Waltz K. N. (1979), Theory of International Politics, New York: McGraw-Hill.
Keohane, R. O. (1984), After Hegemony: Cooperation and Discord in the World
Political Economy, Princeton: Princeton University Press.
Keohane, R.O. and J. S. Nye (1996), ″Realism and Complex Interdependence″, Ed.
R.C.Goddard, J.T. Passe-Smith, and J.G. Conklin, International Political Economy,
State-Market Relations in the Changing Global Order, London: Lynne Rienner Publishers.
Kindleberger, C. (1973), The World in Depression, 1929-1939, London: Allen Lane
The Penguin Press.
Metron, R. K. (1967), On Theoretical Sociology: Five Essays, Old and New, New
York: New York Free Press.
Peet, R. (2003), Unholy Trinity: The IMF, World Bank and WTO, Selangor: Sird.
110
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Plehwe, D. (2009), ″The Origins of Neoliberal Economic Development Discourse″,
Ed. P. Murkowski, and, D. Plehwe, The Road from Mont Pelerin: The Making of the
Neoliberal Thought Collective, Cambridge, Mass: Harvard University Press.
Robinson, W. I. (2001), ″Social Theory and Globalisation: The Rise of a Transnational State″, Theory and Society, 30(2), 157–200.
Robinson, W. I. (2002), ″Global Capitalism and Nation-State Centric Thinking:
What We Don't See When We Do See Nation-States″, Response to Arrighi, Mann,
Moore, van der Pijl, and Went, Science and Society, 65(4), 500–08.
Robinson, W. I. (2004a), ″What Empire? Whose Hegemony? The Transnationalization of Capital and The Gramscian Critique of 'Statolatry'″, The 2004 Annual Meeting of the ISA, Montreal, 16-21 March 2004, Montreal: ISA.
Robinson, W. I. (2004b), A Theory of Global Capitalism: Production, Class, and
State in a Transnational World, Baltimore: Johns Hopkins University Press.
Robinson, W. I. (2005), ″Gramsci and Globalisation: From Nation- State to Transnational Hegemony″, Critical Review of International Social and Political Philosophy, 8(4), 1-16.
Robinson, W. I. (2008), Latin America and Global Capitalism: A Critical Globalization Perspective, Johns Hopkins Studies in Globalization, Baltimore: Johns Hopkins
University Press.
Robinson, W. I. and J. Harris (2000), ″Toward a Global Ruling Class?: Globalisation
and the Transnational Capitalist Class″, Science and Society, 64(1),11–54.
Ruggie, J. G. (1982), ″International Regimes, Transactions and Change: Embedded
Liberalism in the Post-War Order″, International Organization, 36 (3), 379-415.
Rückert, A. (2007), ″Producing Neoliberal Hegemony? A Neo-Gramscian Analysis
of the Poverty Reducing Strategy Paper (PRSP) in Nicaragua″, Studies in Political
Economy, 79 (4), 91-118
Tilly C. (1984), Big Structures, Large Processes, Huge Comparisons, New York: Russell Sage Foundation.
Valdes, J. G. (1995), Pinochet's Economists: The Chicago School in Chile. Historical
Perspectives on Modern Economics, Cambridge: Cambridge University Press.
Wallerstein, I. (1974), The Modern World-System, Capitalist Agriculture and the
Origins of the European World-Economy in the Sixteenth Century, London: Academic Press.
Wallerstein, I. (1984), ″The Three Instances of Hegemony in the History of the
Capitalist World- Economy″, International Journal of Comparative Sociology,
24(2),100–08.
NİSAN 2014
111
Wallerstein, I. (2000), ″Globalization or the Age of Transition?: A Long-Term View
of the Trajectory of the World-System″, International Sociology, 15(2), 249-265.
Weaver, F. S. (2000), Latin America in the World Economy: Mercantile Colonialism
to Global Capitalism, Latin American Perspective Series, Boulder: Westview Press.
Wendt, E. A. (1987), ″The Agent-Structure Problem in International Relations Theory″, International Organizations, 41(3), 335-70.
World Bank (WB). (2009), The World Bank Group: World Development Indicators.
http://data.worldbank.org/data-catalog/world-development-indicators, [Accessed:23.05.2011].
112
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Yüksek Enflasyon Dönemlerinde Bütçe
Açığı ve Enflasyon Arasında Nedensellik
İlişkisi Var mıdır? 1978-2002 Dönemi
Türkiye Örneği
Bülent Doğru
Yrd. Doç. Dr., Gümüşhane Üniversitesi, İktisat Bölümü
[email protected]
Yüksek Enflasyon Dönemlerinde Bütçe Açığı ve
Enflasyon Arasında Nedensellik İlişkisi Var
mıdır? 1978-2002 Dönemi Türkiye Örneği
Is There a Causalıty Relationshıp Between
Budget Deficit and Inflation Ratio During High
Inflation Period? Case of Turkey Between 1978
and 2002
Özet
Abstract
Bu çalışmada enflasyonun yüksek ve kronik
olduğu 1978-2002 arası dönemde yıllık verilerle
Türkiye’de enflasyonla bütçe açığı arasında bir
sebep-sonuç ilişkisi olup olmadığı analiz edilmektedir. Çalışmada kullanılan ekonometrik yöntemler Johansen eş bütünleşme analizi ve hata
düzeltme modeline dayalı Granger nedensellik
testidir. Ekonometrik sonuçlara göre, uzun
dönemde bütçe açığı ve enflasyon oranı eşbütünleşiktir. Kısa dönemde ise bütçe açığı
enflasyonun Granger nedenidir. Ancak enflasyon
bütçe açığının Granger nedeni değildir, yani
nedensellik tek yönlüdür. Kısa dönemde enflasyonun bütçe açığında meydana gelen yüzde
birlik artışa tepkisi yüzde ondan daha büyüktür.
In this study it is analyzed whether there is a
cause-and-effect relationship between inflation
and budget deficit in Turkey with the annual
data covering the time period between 19782002 when inflation was high and chronic.
Econometric methods used in the study is based
on the Johansen co-integration analysis and
Granger causality connected error correction
model.Empirical results suggest that in the longrun budget deficit and inflation is co-integrated,
while budget deficit is Granger cause of inflation
in short-run. However, inflation is not Granger
cause of budget deficit. İn other wordse causality
is unilateral. The research also found that,
response of inflation to a percentage increase in
budget deficit is greater than ten percent in
short-run.
Anahtar Kelimeler: Bütçe Açığı, Enflasyon,
Granger Nedensellik Testi, Johansen EşBütünleşme Analizi.
Keywords: Budget Deficit, Inflation, Granger
Causality Test, Johansen Cointegraiton Analysis.
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ, NİSAN 2014, 9(1), 113- 129
113
1. Giriş
Türkiye, kronik yüksek enflasyonla 1970’lerin sonlarında tanışmış ve yaklaşık 30 yıl
boyunca ortalama enflasyon % 60 - % 70 seviyesinde seyretmiştir. Geçen süre
içinde 1981 ve 1994 yıllarında ise hiper enflasyon tehlikesi baş göstermiş ve tüketici fiyatları bu tarihlerde % 100’ün üzerinde artmıştır. Kamu kesimi borçlanma
gereği artış hızı da aynı dönemde dikkat çekici şekilde artmış ve yıllık artış hızı ortalama % 80’ler seviyesinde gerçekleşmiştir.
Günümüzde gerek gelişmiş gerek gelişmekte olan ülkelerin en temel makroekonomik sorunlarından birisi bütçe açıklarıdır. Literatürde ölçüm yöntemlerine göre
farklı kavramlar1 bulunsa da en basit ifadeyle bütçe açığı, kamu harcamaları ile
borçlanma dışında kalan vergi, harç resim vb. kamu gelirleri arasındaki farkın harcamalar lehine artmasıdır, yani kamu gelir ve gideri arasındaki farktır. Klasik iktisat
teorisinde bütçe açıkları hem mali hem de parasal disiplini bozar ve enflasyon,
işsizlik gibi ekonomik istikrarsızlıklara neden olur. Bütçe açıkları devletin mali açıdan iflasına sebep olur. Bütçe açıklarının varlığı, olağanüstü bir gelir olarak değerlendirilen borçlanmanın normal bir gelir gibi algılanması sonucunu ortaya çıkarır.
Söz konusu borçların anapara ve faizlerinin geri ödenmesi için gelir ihtiyacının hasıl
olması devletin ekonomiye daha fazla müdahalesi anlamına gelir. Klasik iktisat
teorisinin mali alandaki görüşlerinin temelini oluşturan devletin mümkün olduğu
kadar asli fonksiyonlarına yönelmesi ve tarafsız harcama ve vergi anlayışı bütçe
denkliğinin sağlanmasında, bütçe açığının bir sorun olarak ortaya çıkmamasında
etkili olmuştur. J. Maynard Keynes, 1929 Ekonomik Buhranının talep yetersizliği
dolayısıyla ortaya çıktığını ve krizden çıkışın devletin müdahalesi ve bu bağlamda
bütçe açıklarıyla mümkün olacağını ileri sürmüştür. Keynes bütçe açıklarının emek
talebini beraberinde getirdiğini, durgunluk içinde bulunan ekonomilerin böylelikle
tam istihdam seviyesine doğru yöneleceğini savunmuştur. Keynesyen politikalar
gelişmiş ülkelerde geniş bir uygulama alanı bulmuş ve bütçe açıkları İkinci Dünya
Savaşından sonra gittikçe farklı bir boyut kazanmıştır.
Artan bütçe açığı yükünün enflasyon yaratıp yaratmadığı, bu açığın hangi yolla
kapatıldığına göre de değişiklik gösterebilir. Örneğin, sermaye piyasalarının yeterince gelişmediği ve iç borçlanma olanaklarının sınırlı olduğu az gelişmiş ülkelerde
bütçe açıklarının finansmanında dış borçlanmaya gidilmektedir. Ancak dış borçlanma, kısa dönemde enflasyonu arttırıcı bir rol oynamaktadır. Yurtdışı tasarrufların ülke içine girişi genişletici maliye politikası ile eşdeğerdir. Genişletici maliye
politikası da talep artışına yol açmaktadır. Fiyatların arza göre daha esnek olması
kısa dönemde fiyatlar genel düzeyinin artması anlamına gelmektedir. Ayrıca vade-
1
Geleneksel bütçe açığı, sermaye açığı, birincil açık, işlemsel (operasyonel açık), nakit açığı, nominal bütçe açığıreel bütçe açığı.
114
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
si gelen dış borç faiz ödemelerinin, iç piyasadan karşılanması para arzı artışlarına
dolayısıyla enflasyona yol açarken, tekrar yurtdışı borçlanma yoluna gidilerek karşılanması ise kamu dış borç yükünün artmasına ve süreklilik kazanmasına yol açacaktır. Ancak alınan dış borçlar, uzun dönemde yurtiçi faiz oranlarının düşmesine
ve ithalat giderlerinin karşılanmasına yardımcı olmaktadır. Bu da toplam arzı uzun
dönemde pozitif etkileyerek fiyatların düşmesine yardımcı olmaktadır. Bu yüzden
enflasyon kısa dönemde bütçe açıklarının artan bir fonksiyonu iken uzun dönemde
aralarında bir ilişki görünmemektedir. Ya da vergilerin artırılması ve derin olmamasına rağmen iç piyasadan yüksek faizlerle borçlanma yoluna gidilerek bütçe
açıklarının kapatılması yoluna gidilebilir. İç borçlanma yolu ile kapatılmaya çalışılan
bütçe açığı, artan kamu kesimi harcamaları ve azalan özel kesim harcamalarına yol
açacaktır. Bu durumda bütçe açığının tüketici fiyatları üzerindeki net etkisi belirsiz
kalacaktır (Rahman vd., 1996: 365).
Türkiye’nin analiz edilen dönem boyunca bütçe açıklarını kapatmak için hem
yurtiçinden hem de yurtdışından yoğun şekilde borçlanmaya gidildiği
bilinmektedir. Artan bütçe açıklarının farklı şekillerde finanse edilmiş olması, bütçe
açıklarının kısa ve uzun vadede enflasyon üzerinde farklı etkilerde bulunmasına
neden olmuştur. Bu çalışmada sadece yüksek enflasyon dönemlerinde verilen
bütçe açıkları ve enflasyon ilişkisi uzun ve kısa dönemler bazında analiz edildiği için
literatürdeki diğer çalışmalardan farklıdır. Bütçe açıkları ve enflasyon arasındaki
ilişkiyi analiz eden ampirik çalışmaların bulguları net değildir, karmaşıktır. Söz konusu ilişkiyi inceleyen çalışmaların bazılarında bütçe açığı ve enflasyonun arasında
nedensellik ilişkisinin olduğu (Miller, 1983; Ahking ve Miller, 1985; Darrat, 1985;
Edwards ve Tabellini, 1991; Metin, 1998; Akçay vd., 1996; Catão ve Terrones,
2005), bazı çalışmalarda ise herhangi bir ilişkinin olmadığı (King ve Plosser, 1985;
De Haan ve Zelhorst, 1990; Karras, 1994; Hondroyiannis ve Papapetrou, 1997;
Abizadeh ve Yousefi, 1998) sonucuna ulaşılmıştır. Türkiye için yapılan bazı çalışmalarda (Günaydın, 2001; Çetintaş, 2005) bütçe açıkları ve enflasyon arasında iki
yönlü bir ilişkinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Bu çalışmada, Türkiye’de bütçe açığı ile enflasyon arasında bir nedensellik ilişkisi
olup olmadığı özellikle enflasyonun kronik bir hale geldiği 1978-2002 döneminde
eş-bütünleşme ve hata düzeltme modeline dayalı Granger nedensellik testleri ile
analiz edilmektedir. Çalışmanın ampirik bulguları bizi iki sonuca götürmektedir:
Birincisi enflasyon ve bütçe açığı uzun dönemde eş bütünleşik hareket etmektedir
yani bütçe açığı ve enflasyon bir uzun dönem dengesine yakınsamaktadır. İkincisi
de bütçe açığı enflasyonun tek yönlü sebebidir. Diğer bir deyişle incelenen dönemde ortaya çıkan bütçe açıkları enflasyonun yüksek olmasının istatistiksel olarak nedenidir. Üçüncüsü de kısa dönemde bütçe açığı enflasyonu kendisinden
daha yüksek oranda artırmaktadır.
NİSAN 2014
115
Çalışmanın diğer bölümleri şu şekilde organize edilmiştir: İkinci bölümde literatür
taramasına, üçüncü bölümde teorik modele, dördüncü bölümde veri setine, beşinci bölümde ise ampirik bulgulara yer verilmiştir. Bu bölümleri sonuç ve politika
önerileri takip etmektedir.
2. Literatür
Bütçe açıklarıyla enflasyon arasındaki ilişkinin varlığı konusunda bir fikir birliği
bulunmamakta ve yapılan çalışmalarda çelişkili sonuçlar elde edilmektedir. Literatürde bütçe açığı ve enflasyon arasındaki ilişkinin varlığını gösteren çok sayıda
çalışma bulunmasına karşın herhangi bir nedenselliğin olmadığını ifade eden çalışmalar da mevcuttur. Burada literatürdeki çalışmalar kronolojik sıraya göre değerlendirilmektedir.
Sargent ve Wallace (1981), Bütçe açığı ve enflasyon arasında bir nedensellik ilişkisi
olup olmadığını açıklamaya çalışan çalışmaların en önemlilerinden bir tanesi Sargent ve Wallace’ın zamanlar arası bütçe açığı hipotezidir. Yazarlara göre, bir ekonomide bütçe açıklarının varlığı halinde para otoritesi (merkez bankası) bütçeyi
dengelemek için ya şimdi ya da daha sonraki bir dönemde parasallaşma (monetizasyon) baskısıyla karşı karşıya kalacaktır. Yaşanılacak parasallaşma olgusu neticesinde kısa dönemde olmasa dahi en azından uzun dönemde para arzında ve enflasyon oranında bir artış söz konusu olacaktır.
Miller (1983), ABD ekonomisini 1948-1966 ve 1967-1981 olmak üzere iki döneme
bölerek yaptığı çalışmada, yüksek kamu açıklarının yüksek enflasyonun nedeni
olduğunu ortaya çıkarmıştır. Miller’a göre bütçe açıkları ya merkez bankası üzerinde monetizasyon baskısı oluşturarak ya da borçlanma ile finansman durumunda
piyasa faiz oranlarındaki yükselme ile özel sektör açısından dışlama etkisi ortaya
çıkararak ekonomik büyümenin para arzındaki genişlemeden daha yavaş gerçekleşmesi neticesinde enflasyon artışına neden olacaktır.
Darrat (1985), ABD ekonomisi için 1960 sonrası federal bütçe açıklarıyla enflasyon
arasındaki ilişkiyi ele aldığı çalışmasında federal açıkların 1960 ve 1970’li yıllarda
enflasyon üzerinde anlamlı etkiye sahip olduğu sonucuna varmıştır.
King ve Plosser (1985), ABD ve 12 gelişmiş ve gelişmekte olan ülke için EKK ve VAR
yöntemleriyle ele aldığı kamu açıkları enflasyon arasındaki nedensellik ilişkisi neticesinde ABD için 1953-1982 döneminde zayıf bir ilişkinin olduğu, diğer 12 ülke
açısından da mali açıkların enflasyondaki değişimi açıklama konusundaki nedensellik ilişkisinin önemli olmadığı sonucuna ulaşmışlardır.
Ahking ve Miller (1985), kurmuş oldukları otoregresif süreç yardımıyla ABD ekonomisi için, kamu açıkları ve para tabanındaki büyüme ve enflasyon arasındaki
ilişkiyi ortaya koymuşlardır. Çalışmada, 1960’larda kamu açıkları ve enflasyon arasında bir nedensellik ilişkisi bulunmadığı, 1950 ve 1970’lerde bu iki değişken ara-
116
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
sında nedensellik bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, kamu açıklarının yurt içi
kaynaklarla finansmanının yurt dışı kaynaklarla finansmanına; monetizasyon yoluyla finansmanının ise tahvil ile finansmanına kıyasla daha enflasyonist sonuçlar
doğurduğunu ortaya çıkarmışlardır.
De Haan ve Zelhorst (1990), 1961-1985 dönemi için VAR tekniği ile 17 gelişmekte
olan ülke açısından kamu açıkları ve parasal büyüme arasındaki ilişkiyi analiz etmişlerdir. Sonuçlar kamu açıklarının parasal genişlemenin, yani enflasyonun nedeni olduğu görüşünü desteklememektedir. Buna karşın yüksek enflasyon dönemlerinde kamu açıkları ve enflasyon arasındaki nedensellik ilişkisi desteklenir niteliktedir.
Karras (1994), gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden oluşan 32 ülke açısından EKK
yöntemiyle 1950-1989 döneminde bütçe açıkları, parasal genişleme, enflasyon,
yatırım ve reel üretimdeki büyüme arasındaki ilişkiyi incelediği çalışmasında, bütçe
açıklarının monetizasyon sürecini ortaya çıkarmadığı için parasal genişleme ve
dolayısıyla enflasyon sonucunu ortaya çıkarmadığı bulgusuna ulaşmıştır.
Hondroyiannis ve Papapetrou (1997),1957-1993 arası dönemde Yunanistan ekonomisi için bütçe açıklarının enflasyon üzerindeki etkisini Johansen ve Juselius
tarafından geliştirilen ve Granger nedensellik testi ve eş bütünleşme yöntemi ile
analiz etmişlerdir. Çalışmanın ampirik sonuçlarına göre bütçe açığı ile enflasyon
arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi bulunmamaktadır, aksine yüksek bütçe
açıklarından kaynaklanan parasal genişlemenin enflasyon oranını bir yıl gecikmeli
olarak etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Ancak Darrat (2000), aynı veri seti ve yöntem ile gerçekleştirdiği çalışmada Hondroyiannis ve Papapetrou’dan farklı sonuçlara ulaşmıştır. Darrat’a göre, bütçe açıkları Yunanistan’da enflasyon üzerinde
doğrudan ve önemli derecede etkilidir.
Abizadeh ve Yousefi da (1998) ABD ekonomisi için 1951-1986 dönemini kapsayan
süreçte EKK yöntemiyle bütçe açıklarının enflasyon üzerinde anlamlı bir ilişkiye
sahip olup olmadığını analiz etmişlerdir. Çalışmada ulaşılan sonuca göre bütçe
açıkları her zaman kötü sonuçlar doğuran bir olgu değildir. Örneğin, ekonominin
durgunluk dönemlerinde uygulanan açık bütçe politikası, toplam talep artışı sağlayarak ekonominin durgunluktan çıkışını hızlandırmaktadır. Ayrıca yazarlar genel
analiz döneminde bütçe açıklarının enflasyon üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığını da tespit etmişlerdir.
Catao ve Terrones (2005), 107 ülkenin 1960-2001 dönemi verilerinden yola çıkarak dinamik panel data tekniği ile bütçe açığı ve enflasyon arasındaki nedensellik
ilişkisini analiz etmişlerdir. Yazarlar, yüksek enflasyonun bulunduğu gelişmekte
olan ülkelerde kamu açıkları ve enflasyon arasında güçlü bir nedensellik ilişkisi
olduğunu, buna karşın düşük enflasyonlu gelişmiş ekonomiler açısından aynı nedenselliğin olmadığını ortaya koymuşlardır.
NİSAN 2014
117
Türkiye ekonomisinde bütçe açıkları ile enflasyon arasındaki ilişkiyi inceleyen çok
sayıda çalışma olmasına rağmen, kullanılan veri setlerinin farklılığı, analiz edilen
dönemlerde farklı maliye ve para politikası yürütülmesi ve seçilen kontrol değişken setlerinin birbirinden farklı olması sonuçları çeşitlilik arz etmesine neden olmuştur. Çalışmalarda varılan en genel uzlaşı uzun dönemde bütçe açıklarının para
arzındaki genişlemeye bağlı olarak enflasyonist etkiye sahip olduğu tezidir. Yani
makro iktisat teorisinin öngörüsü Türkiye ekonomisi için sağlanmaktadır.
Türkiye için bütçe açıkları ve enflasyon ilişkisini ampirik olarak analiz eden ele çalışmalardan ilki Batavia ve Lash’ın (1983) 1950-1975 dönemi için çoklu doğrusal
regresyon analizi ile yaptıkları çalışmadır. Türkiye’de enflasyon oranında meydana
gelen bir artışın bütçe açığının artmasına neden olduğunu, artan bütçe açığının da
para arzını artırarak yeniden enflasyonun yükselmesine neden olduğunu ortaya
çıkarmışlardır.
Metin (1995), 1950-1988 döneminde Türkiye’deki enflasyonist süreci hata düzeltme modeli kullanarak analiz ettiği çalışmasında, mali genişlemenin enflasyonun temel belirleyicisi olduğunu, para talebindeki aşırılığın kısa dönemde enflasyonu pozitif yönde etkilediğini ve enflasyonu azaltmak için mutlaka bütçe açıklarının kontrol edilmesi gerektiğini bulmuşlardır.
Akçay vd. (1996), 1948-1994 döneminde birim kök testi ve hata düzeltme modeli
ile Türkiye için bütçe açığı-parasal büyüme-enflasyon arasındaki ilişkiyi inceledikleri çalışmada, uzun dönemde paranın yansızlığı varsayımı altında bütçe açıklarının
enflasyon üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu sonucuna ulaşmışlardır.
Metin (1998), 1950-1987 döneminde EKK yöntemiyle yaptığı çoklu doğrusal regresyon analizinde bütçe açıkları ile enflasyon arasında istatistiksel olarak anlamlı
pozitif bir ilişki olduğu sonucuna varmışlardır.
Günaydın (2001), 1975-1998 döneminde Türkiye’deki kamu kesimi açıkları ve enflasyon arasındaki ilişkiyi Granger nedensellik testi ile analiz ettiği çalışmasında
kamu kesimi açıkları ile enflasyon arasında iki yönlü pozitif ilişkinin mevcut olduğu
sonucuna ulaşmıştır. Bu sonuç, Türkiye’de enflasyonun önemli ölçüde kamu kesimi açılarından kaynaklandığı görüşünü desteklemektedir..
Çetintaş (2005), 1985-2005 döneminde Türkiye’de bütçe açıkları-enflasyon ilişkisini önce iki değişkenli, sonra çok değişkenli bir model kullanarak analiz etmiştir.
Çalışmada, Türkiye’de yaşanan enflasyon olgusunda bütçe açıklarının önemli derecede etkin olduğunu ve bütçe açıkları ve enflasyon arasında iki yönlü bir ilişkinin
olduğu bulgusuna ulaşılmıştır.
118
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
3. Teorik Model
Keynesyen, Klasik ve Parasalcı iktisat okulları açısından bütçe açıklarının hangi
süreç neticesinde enflasyonu etkilediği konusunda fikir birliği yoktur ancak bütçe
açıklarının enflasyona neden olduğu hususunda fikir birliği vardır. Klasik ve Parasalcı okullara göre enflasyonun temelinde yer alan olgu para miktarındaki genişlemedir. Buna karşın Keynesyen okula göre ise kamu harcamalarındaki artışın bir
sonucu olarak ekonominin üretim kapasitesini aşan bir iç talep baskısı neticesinde
bütçe açıkları enflasyona neden olmaktadır (Ejder, 2002: 189). Kamu açıklarının
finansmanında geleneksel yöntemler olan iç borçlanma, dış borçlanma ve monetizasyon ile enflasyon arasındaki ilişki, söz konusu uygulamaların ortaya çıkardıkları
dolaylı ve dolaysız etkiler aracılığı ile değerlendirilmektedir. Bütçe açıklarının iç
piyasada özel şahıs ve firmalardan yapılması durumunda özel kesimden kamu
kesimine kaynak transferi söz konusu olduğu için enflasyon üzerinde yukarı yönlü
bir baskı yoktur. Ancak, uzun dönemde yani iç borç anapara ve faizlerinin ödendiği dönemde enflasyon sorunu ortaya çıkmaktadır (Kesbiç vd., 2004: 29).
Sermaye piyasalarının yeterince derin olmadığı ve enerjide dışa bağımlı olan ülkelerde döviz kuru oynaklığı ithalat fiyatları (özellikle enerji fiyatları) üzerinden enflasyonu etkilemektedir. Ayrıca işgücü ve mal piyasası yeterince kapitalistleşememiş ekonomilerde reel gelir artışları toplam talep üzerinde enflasyon baskısı yaratmaktadır. Türkiye örneğini analiz eden Çetintaş (2005) ve Günaydın(2001) ile
diğer gelişmekte olan ülke grupları için yapılmış çalışmalara bakıldığında (Catao ve
Terrones, 2005; Abizadeh ve Yousefi, 1998; Darrat, 1985) bütçe açığı ile enflasyon
arasındaki modele döviz kuru ve reel gelirin de dışsal değişkenler olarak ilave edildiği görülmektedir. Bu çalışmada iktisat teorisinin varsayımları ve diğer çalışmalar
dikkate alınarak enflasyonu tahmin eden model aşağıdaki gibi ifade edilmektedir:
E N Ft = α 0 + α 1 B U D + α 2 E X C + α 3 G D P
(2)
Burada ENF, tüketici fiyat endeksindeki yıllık % değişimi; BUD, bütçe açığının reel
gelire oranını; EXC, 1 doların TL karşılığını; GDP de 1998 sabit fiyatları ile hesap
edilmiş reel geliri göstermektedir. Verilerin kendi aralarında kurduğu ilişkinin daha
gerçekçi analiz edilebilmesi ve standart sapmaların küçük olması için doğal logaritma alma yoluna gidilmiştir. Bu modelde açıklayıcı değişkenlerin beklenen işaretleri BUD ve GDP değişkenleri için pozitif; EXC değişkeni için ise döviz geçişgenliğinin fiyatlar genel düzeyine olan etkisinin hızına ve şiddetine bağlı olarak pozitif ya
da negatif değerler alabilmektedir. 1990’lı yıllarda dış alemden düşük faizle borçlanamayan Türkiye bir yandan iç piyasadan öbür yandan da merkez bankasından
avans alarak bütçe açıklarını kapatma yoluna gitmiştir. Her ne kadar iç borçlanmanın finansal piyasalarda yarattığı dışlama etkisi sonucu özel kesim tüketim ve
yatırım harcamaları azalsa da tahvillere ödenen yüksek faiz ve merkez bankasınNİSAN 2014
119
dan alınan avansların bakanlar kurulu kararları ile silinmesi para arzının dışlama
etkisinden daha fazla artmasına neden olmaktadır (Doğru, 2012). Bu da Türkiye’nin yaşadığı yüksek enflasyon-bütçe açığı sarmalını açıklamaktadır. Özetle beklentimiz bütçe açığı ve enflasyon düzeyi arasında pozitif yönlü bir ilişki çıkması
şeklindedir.
4. Veri
Bu çalışmada kullanılan veriler Devlet Planlama Teşkilatının Ekonomik ve Sosyal
Göstergelerinden ve Dünya Bankasının Veri Bankasından elde edilmiştir. Çalışmada, fiyat seviyesi olarak tüketici fiyat endeksi yüzdelik değişimi (ENF), döviz kuru
olarak yerli paranın dolara oranının doğal logaritması (LEXC), reel gelir olarak 1998
fiyatlarıyla hesap edilmiş gayri saf yurtiçi hâsıla serisinin doğal logaritması (LGDP)
ve bütçe açığının reel gelire oranının doğal logaritması (LBUD) serileri kullanılmaktadır. Çalışmamız enflasyonun oldukça yüksek ve kronik olduğu zaman diliminde
bütçe açığı ve enflasyon ilişkisini incelediği için analiz dönemi 1978 ve 2002 arası
zaman dilimi ile sınırlandırılmıştır. Tablo 1’de bu değişkenlere ait betimleyici istatistikler sunulmaktadır. Buna göre dönem boyunca ortalama enflasyon % 60,
maksimum enflasyon ise 1994 yılında % 106 civarında gerçekleşmiştir. Logaritması
alınan ve böylece oldukça yüksek olan standart sapmaların göreceli olarak küçüldüğü seriler arasında en fazla değişkenlik gösteren seri bütçe açığı serisidir. En az
dalgalanan seri ise reel gelirdir.
Tablo 1. Değişkenlere Ait Betimleyici İstatistikler
LBUD
ENF
LEXC
LGDP
Ortalama
-10.00
60.42
-4.97
32.05
Maksimum
-3.37
106.26
0.41
32.41
Minimum
-15.52
30.84
-11.51
31.56
Std. Sapma
4.02
20.65
3.33
0.28
Gözlem sayısı
25
25
25
25
Tablo 2’de ise verilere ilişkin kısmi korelasyonlar (partial correlations) yer almaktadır. Kısmi korelasyonlara bakıldığında özellikle reel gelirle enflasyon arasında
iktisat teorisinin beklentilerine uygun olarak doğru yönlü ve kuvvetli bir ilişkinin
olduğu görülmektedir. Bütçe açığı ve enflasyon arasında pozitif ama zayıf bir ilişki
vardır. Ancak döviz kurları ve bütçe açığı arasında ters yönlü zayıf bir ilişki vardır.
Türkiye ekonomisinin 2002 yılından sonra bütçe açığını azalttığını ve bu süreçte
döviz kurunun da yükseldiği göz önüne alındığında bu zıt yönlü ilişki beklenmelidir.
Aynı süreçte Türkiye ekonomisinde bütçe açığı ve enflasyon birlikte düşme eğilimine girmiştir. Ancak 1978-2001 arası dönemde enflasyon ve bütçe açığında yukarı yönlü bir hareket görülmektedir. Dolayısıyla bu iki farklı trend birbirini sönümlemektedir. Bu durum daha çok kamu kesimi borçlanma gereğinin merkez bankası
avansları ile kapatılmasından (monetizayon) ileri gelmektedir. Avans verme uygulaması 2001 yılında merkez bankası kanununda yapılan değişiklikle yasaklanmış ve
karşılıksız para arzının yol açtığı enflasyon eğilimleri kırılmıştır.
120
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Tablo 2. Kısmi Korelasyonlar Matrisi
Korelasyon İlişkisi
LBUD
LBUD
1.0000
LEXC
-0.2041
ENF
0.0032
LGDP
0.0690
LEXC
-0.2041
1.0000
-0.5774
0.0000
ENF
0.0032
-0.5774
1.0000
0.7559
LGDP
0.0690
0.0000
0.7559
-1.0000
5. Ampirik Bulgular
Bu çalışmanın ampirik bulguları üç aşamada elde edilmiştir: Birim kök testi, eş
bütünleşme analizi ve nedensellik analizi.
5.1. Birim Kök Testi
Serilerin durağanlıkları Augmented Dickey Fuller (ADF), Philips Perron (PP) ve
Kwiatkowski-Phillips-Schmidt-Shin (KPSS) testleri ile analiz edilmiştir. Tablo 3’de
yer alan test sonuçlarına göre hiçbir seri seviye düzeyinde durağan değildir, bütün
seriler birinci farklarında durağan hale gelmektedir. Yani bütünleşme düzeyleri
I(1)’dir. Bu yüzden değişkenler arasında uzun dönemde bir eş bütünleşme ilişkisi
olup olmadığının tespit edilmesi gerekmektedir.
Tablo 3. Birim Kök Testleri
Düzey
Seriler
Birinci Fark
ADF
PP
KPSS
ADF
PP
KPSS
LEXC
-1.46(0)
-1.46
0.18**
-11.30(0)***
-10.64***
0.12*
LBUD
1.39(1)
1.59
0.21**
-7.08(0)***
-7.62***
0.14*
ENF
-1.42(0)
-1.22
0.17**
-5.07(1)***
-10.17***
0.11*
LGDP
-1.73(0)
-1.56
0.17**
-6.01(0)***
-6.70***
0.12*
Notlar: -Seriler trend içerdiğinden birim kök testleri trendli ve sabitli modellere göre tahmin edilmiştir.
-ADF testinde uygun gecikme uzunluğu Akaike bilgi kriterine göre belirlenmiştir.
-PP testinde “Barlett kernel” yöntemi ve bant genişliği (bandwith) “Newey West bandwith” yöntemi
kullanılmıştır.
-KPSS testinde “Barlett kernel” yöntemi ve bant genişliği (bandwith) “Newey West bandwith” yöntemi kullanılmıştır. KPSS testinde sabitli ve trendli model için kritik değerler 0.216 (%1), 0.146 (%5)
ve 0.119 (%10)’ dur.
-Parantez içerisindeki değerler, uygun gecikme uzunluğunu göstermektedir.
-Köşeli parantez içerisindeki rakamlar, olasılık (p-value) değerlerini göstermektedir.
- ***,**,ve * sırasıyla yüzde 1, 5 ve 10 anlam düzeylerini göstermektedir.
5.2. Eş Bütünleşme İlişkisi
Uzun dönemde değişkenler arasında bütünleşik bir hareket olduğunu ortaya koymak için Johansen Eş Bütünleşme Testi uygulanacaktır. Ancak eş bütünleşme testi
için önce değişkenlerin optimal gecikme uzunluklarının tespit edilmesi gerekmekNİSAN 2014
121
tedir. Uygun gecikme uzunluğu kurulan Vektör Ototregresif (VAR) model çerçevesinde Akaike Bilgi Kriteri (AIC), Schwarz Kriteri (SC), Hannan-Quinn Bilgi Kriteri
(HQ), Son Tahmin Hatası-Final Prediction Error (FPE), Olabilirlik Oranı (LR) ve Log
olabilirlik (LogL) kriterlerine göre belirlenmiştir. Tablo 4’de sunulan bu altı kriterden SC ve LR’ye göre en uygun gecikme uzunluğu 1, AIC ve HQ’ya göre ise 3’tür.
Ancak veri sayımız az olduğu için SC kriteri daha sağlıklı sonuçlar vermektedir
(Lütkepohl, 1985). O halde analize 1 gecikme ile devam edilecektir.
Tablo 4. Uygun Gecikme Uzunluğu Belirleme
Gecikme
LogL
LR
FPE
AIC
SC
HQ
0
-99.98040
NA
0.666434
10.94531
11.14413
10.97895
1
-11.05576
131.0468*
0.000325
3.269027
4.263174*
3.437276
2
9.394257
21.52633
0.000269*
2.800605
4.590068
3.103453
3
32.29950
14.46647
0.000317
2.073737*
4.658517
2.511184*
1 gecikme ile tahmin edilen Vektör Ototregresif (VAR) modelin istikrar koşulları
tablo 5’te sunulmuştur. Tablodan görüldüğü gibi bütün ters köklerin modülleri
(uzunlukları) birim çemberin içerisinde yer almaktadır. Ayrıca LM otokorelasyon
testi ve White değişen varyans testlerine göre tahmin edilen VAR modeline ait
hata terimlerinde serisel otokorelasyon ve değişen varyans sorunu yoktur.
Tablo 5. VAR(1) Modeli Varsayımlarının Test Edilmesi
Modülüs
LM test
z
White test
Gecikme
LM istatistiği
p-value
İstatistik
p-value
0.978221
1
20.52621
0.1974
86.4456
0.2916
0.978221
2
21.72111
0.1524
0.178659
3
8.662126
0.9267
0.178659
4
16.48100
0.4199
Gecikme uzunluğu 1 olarak tespit edildikten sonra yapılan Johansen eşbütünleşme testinin sonuçları tablo 6’da gösterilmektedir. Johansen’in (1995, 8084) eş-bütünleşme testi için önerdiği beş deterministik trend durumunun hangisi
ile tahmin yapılacağına karar vermek için serilerin grafiklerine bakılması gerekmektedir. Eklerde yer alan grafiklere bakıldığında deterministik trend ile tahmin
yapılması gerektiği görülür. Ayrıca uygun trendin hangisi olduğuna karar vermek
için Pantula ilkesi uygulanmaktadır. Bunun için her modele ayrı ayrı eş-bütünleşme
testi yapılır ve İz ya da maksimum özdeğer (Trace or Maksimum eigenvalue) istatistikleri rapor edilir. Ho: eşbütünleşme yoktur hipotezinin ilk kabul edildiği model
122
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
en uygun model olarak seçilir ( Asterio and Hall, 2007: 327-328). Bu işlemler yapıldığında eş-bütünleşme testi için uygun spesifikasyonun model 4 olduğuna karar
verilir (bkz Ek-1). Yani tahmin edilecek eş-bütünleşme denklemlerinde artan ya da
azalan fakat denge durumunu koruyan doğrusal bir trend vardır. Tahmin edilen eş
bütünleşme testinin sonuçları tablo 6’da gösterilmektedir. Yüzde 1 anlam düzeyinde İz istatistiği ve Maksimum özdeğer istatistiği 1 eş-bütünleşme ilişkisi olduğunu göstermektedir. Yani, enflasyon, bütçe açığı, reel gelir ve döviz kurunun uzun
dönemde doğrusal bir bileşimi sıfıra eşit olmaktadır. Dolayısıyla bu değişkenlerin
doğrusal bileşimlerini sıfır yapan öyle
kümesi vardır ki bu değişkenler arasındaki dengeden sapmalar er ya da geç tekrar denge noktasına geri
dönmektedir. Bu
termektedir.
katsayıları aynı zamanda uzun dönem eş-bütünleşmeyi gösTablo 6. Johansen Eş Bütünleşme Testi
Rank (r)
İz istatistiği
Olas.**
Max-Özd. İstatistiği
Olas.**
r=0
75.33373
0.0040
37.29887
0.0106
En çok r=1
38.03486
0.1414
19.50229
0.2729
En çok r=2
18.53257
0.3092
13.27194
0.3066
En çok r=3
5.260630
0.5594
5.260630
0.5594
Not: Hem iz istatistiği hem de maximum öz değer istatistiği %10 anlam düzeyinde 1 eş-bütünleşme
ilişkisi göstermektedir.
Johansen eş-bütünleşme analizinden elde edilen uzun dönem denge modeli
( ‘ler) aşağıdaki gibidir:
ENFt = 11.00* BUD − 23.37* LEXC + 119.40*LGDP−1.99*TREND
t-istatisği: (13.9180)
(13.0760)
(73.5466)
(7.07374)
(3)
Görüldüğü gibi uzun dönemde bütün katsayılar anlamlıdır. Ancak Juselius’a (1999)
göre, elde edilen katsayı büyüklükleri değişkenler arasındaki dinamik etkileşimlere
dayandığı için tek başlarına yorumlanamazlar. Sadece katsayılara ait işaretler bir
fikir vermektedir. Buna göre bütçe açığının enflasyon üzerindeki etkisi istatistiki
olarak anlamlı ve negatif; reel gelir ve döviz kurunun enflasyon üzerindeki etkisi
istatistiki olarak anlamlı ve pozitiftir. Bu sonuçlar katsayılara ilişkin beklentilerimizle örtüşmektedir. Buna göre enflasyon, bütçe açığı, döviz kuru ve reel gelir uzun
dönemde bir denge noktasına yakınsayarak hareket etmektedir. Peki, bu değişkenlere ait kısa dönem ilişkilerini de gösteren bir vektör hata düzeltme (VEC) modeli tahmin edilmeli midir? Bunun için zayıf dışsallık testi yapılması gerekmektedir.
Zayıf dışsallık testinin sonuçları tablo 7’de sunulmaktadır. Buna göre “H0: değişken zayıf dışsaldır” hipotezi sadece enflasyon ve bütçe açığı için reddedilmektedir.
NİSAN 2014
123
Böylece Türkiye’de bütçe açığı ve enflasyonun geri beslemeli yani içsel olduğu
görülmektedir. Tabloya göre reel hasıla ve döviz kuru değişkenleri zayıf dışsaldır.
Döviz kurlarını Türkiye’deki yeterince derin olmayan finans piyasasının etkileme
gücü olmadığı için zayıf dışsal çıkması beklenen bir sonuçtur. Bu durumda modelin
kısa dönem dinamiklerini analiz edeceğimiz VEC modeli sadece enflasyon ve bütçe
açığı için sunulmaktadır. Zayıf dışsallık testi sadece bu modellere ait hata düzeltme
katsayılarının anlamlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda sadece enflasyon ve bütçe açığı için tahmin edilen VEC modelleri Tablo 8’de gösterilmektedir.
Tablo 8’den görüldüğü gibi hata düzeltme katsayısı1 enflasyon modelinde negatif
ve anlamlı, bütçe açığı modelinde ise pozitif ve anlamlıdır. Bu katsayıların anlamlı
olması, değişkenler arasında uzun dönemde Granger anlamda bir nedensellik ilişkisi olduğunu ortaya koymaktadır (Odhiambo, 2009). Buna göre, bütçe açığı, döviz
kuru ve reel gelir değişkenlerinden enflasyon değişkenine doğru uzun dönem nedensellik ilişkisi vardır. Yani uzun dönemde bu değişkenler enflasyonun ortaya
çıkmasının nedenidir. Bu değişkenler arasındaki uzun dönem nedensellik ilişkisinde meydana gelen kısa dönemli sapmaların % 45 kadarı bir yılda tesis edilmektedir. Yani (1/0.45) 2.2 yılda (yaklaşık 26,5 ayda) kısa dönem dengesizlikleri ortadan
kalkmaktadır. Benzer şekilde Türkiye’de enflasyon, reel gelir ve döviz kuru değişkenlerinden bütçe açığı değişkenine doğru da bir nedensellik ilişkisi vardır. Bu değişkenler uzun dönemde bütçe açığının ortaya çıkmasının nedenidir ve kısa dönem
dengesizliklerin yeniden tesis edilmesi oldukça uzun bir zaman dilimini gerektirmektedir. Bir yılda sapmaların sadece % 1 kadarı düzeltilmektedir (1/0.01).
Tablo 7. Zayıf Dışsallık Testi
Değişken
Kısıt
Chi-Kare(1)
Prob.
ENF
A(1,1)=0
4.41
0.03**
LBUD
A(2,1)=0
8.08
0.04**
LEXC
A(3,1)=0
0.06
0.79
LGDP
A(4,1)=0
0.65
0.41
Not: A(k,r) birinci VEC denklemindeki birinci eş-bütünleşme ilişkisini göstermektedir.
***,**,ve * sırasıyla yüzde 1, 5 ve 10 anlam düzeylerini göstermektedir.
1
Genel bir hata düzeltme mekanizması p gecikme ile şöyle ifade edilir:
p −1
p −1
∆Yt = α 0 + ∑ α1i ∆Yt −i +∑ α 2i ∆X t −i + ϕ1 ECTt −1 + ε1t
i =1
Burada ECT uzun dönem eş-bütünleşme ilişkisine ait hata terimini göstermektedir.
da hata düzeltme terimidir.
124
(6)
i =1
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
ϕ1 ise uyarlama katsayısı ya
Tablo 8. VEC Modeli Tahmin Sonuçları
ECT(-1)
D(ENF(-1))
D(LBUD(-1))
D(LEXC(-1))
D(LGDP(-1))
SABİT
Model 1 (D(ENF))
Model 2 (D(LBUD))
-0.454**
[-2.24467]
-0.133
[-0.48120]
14.728***
[ 1.75665]
40.30
[ 0.98387]
108.304*
[ 1.80315]
-30.533
[-1.59530]
0.014***
[ 4.11859]
0.003
[ 0.66691]
-0.482***
[-3.14516]
-1.958**
[-2.77315]
1.567
[ 1.51399]
1.731***
[ 5.24673]
-ECT(-1) hata düzeltme terimini göstermektedir:
-Köşeli parantez içindeki sayılar t-istatistikleridir.
t-istatistikleri için kritik değerler 1.721 (% 10), 2.080 (% 5), 2.831 (% 1).
- ***,** ve * sırasıyla yüzde 1, 5 ve 10 anlam düzeylerini göstermektedir
VEC modelinde sunulan kısa dönem katsayılarına bakıldığında, model 1’de bütçe
açığının % 1 artması durumunda enflasyon oranının yaklaşık olarak % 14 daha
yüksek çıkması beklenmektedir. Model 2’de enflasyon oranının % 1 artması ise
bütçe açığını % 1’den daha az oranda artırmaktadır. Yani kısa dönemde verilen
bütçe açığının enflasyonun yüksek çıkmasında önemli bir rolü vardır.
5.3. Kısa Dönem Nedensellik İlişkisi
Eş-bütünleşeme analizinin ortaya koyduğu uzun dönem nedensellik ilişkisinin kısa
dönemde de olup olmadığını VEC modeline dayalı Granger nedensellik testi ile
analiz etmek mümkündür. Böylece her modelde bağımsız değişkenlere ait gecikmeli değerlerin toplu halde sıfıra eşit olup olmadığı Wald testi ile test edilerek,
kısa dönemde Granger nedensellik ilişkisi olup olmadığı ortaya çıkarılacaktır. Engle
ve Granger (1987), seriler arasında eş-bütünleşme ilişkisi olması durumunda VAR
modeli yerine VEC modelinin tahmin edilmesini ve nedensellik testinin buna göre
yapılması gerektiğini vurgulamaktadırlar. Bizim serilerimiz arasında eş-bütünleşme
ilişkisi olduğu için nedensellik analizinin vektör hata düzeltme modeli üzerinden
yapılması gerekmektedir. VEC modeline dayalı Granger Nedensellik Analizi sonuçları Tablo 9’da yer almaktadır. Enflasyonun bağımlı değişken olduğu VEC modeline
bakıldığında kısa dönemde reel gelir ve bütçe açığının % 10 hata düzeyinde enflasyonun Granger anlamında bir nedeni olduğunu görüyoruz. Bütçe açığının bağımlı
değişken olduğu modele bakıldığında ise sadece kısa dönemde döviz kurlarından
bütçe açığına doğru güçlü bir nedensellik ilişkisi olduğu görülmektedir. Son olarak
döviz kurunun bağımlı değişken olduğu modelde de reel gelirin % 5 hata düzeyinde döviz kurunun Granger nedeni olduğu görülmektedir.
NİSAN 2014
125
Tablo 9. VEC Modeline Dayalı Granger Nedensellik Analizi
Bağımlı
değişken
Açıklayıcı değişkenler
D ( ENF )
D ( ENF )
D ( LGDP )
0.196[0.657]
D ( LEXC )
0.097[0.754]
D ( LBUD )
0.444[0.504]
D ( LGDP )
D ( LEXC )
D ( LBUD )
3.251[0.077]*
0.964 [0.325]
2.740[0.097]*
0.392 [0.531]
0.047[0.827]
9.030
[0.002]**
2.292[0.130]
1.283[0.257]
7.690[0.005]***
-***, ** ve * sırasıyla yüzde 1,5 ve 10 anlam düzeyinde nedensellik olduğunu göstermektedir. Köşeli
parantez içerisindeki değerler olasılıkları göstermektedir.
- t-istatistikleri için kritik değerler 1.721 (% 10), 2.080 (% 5), 2.831 (% 1).
-Wald testi (6) nolu model için H 0 : α 21 = α 22 = .......α 2 p −1 = 0 şeklinde uygulanmaktadır.
Nedensellik ve uzun dönem eş-bütünleşme sonuçları birlikte değerlendirildiğinde
bütçe açığının enflasyonun hem uzun hem de kısa dönemde pozitif bir nedeni
olduğu görülmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde (özellikle 1990’lı
yıllarda) bütçe açıklarının sadece % 8 kadarı banka dışı kesimlerden karşılanmaktadır (Fry, 1997: 4). Türkiye’nin bahsi geçen dönemde bütçe açığını daha çok yurtiçinde ticari bankalardan, özelleştirme gelirlerinden ve merkez bankasından alınan
avanslarla karşıladığı göz önüne alındığında bu sonuç beklentilerle uyumludur.
bütçe açıklarının artması özel kesime verilen kredi hacminin daralmasına ve kredi
faiz oranlarının artmasına neden olmuştur. Ancak her ne kadar bütçe açıkları özel
sektörü dışlayarak (crowding-out) faizlerin yükselmesine, özel tüketim ve yatırım
harcamalarının dolayısıyla reel gelirin düşmesine neden olmuşsa da daralan kredi
hacmi dönem sonunda tahvillere ödenen yüksek faizin yarattığı servet etkisi ile
toplam talebi artırıcı bir etkide bulunmaktadır. Ortodoks Keynezyen Teori’ye göre
bütçe açıklarının reel gelir düzeyi üzerindeki net etkisi dışlama etkisinin yarattığı
üretim kaybı ile servet etkisinin yarattığı talep artışının sonucuna göre şekillenmekledir (Bocutoğlu, 2012: 470). Türkiye’de dönem boyunca her ne kadar iç borçlanma finansal piyasalarda dışlama etkisi yaratarak özel kesim tüketim ve yatırım
harcamalarını azaltmış olsa da tahvillere ödenen yüksek faizler ve merkez bankasından alınan avansların yarattığı servet etkisi para arzını dışlama etkisinden daha
fazla artırmıştır (Doğru, 2012). Para arzının sürekli artması sonucu fiyatlar genel
düzeyi de sürekli yüksek seyretmiştir.
Bu sonuçlara göre, Türkiye’de enflasyonu öngörmede bütçe açığı ve reel hasılanın
öngörü gücü vardır ama döviz kurlarının yoktur. Türkiye’nin analiz edilen dönemin
son yıllarına kadar sabit döviz kuru rejimi izlemiş olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu sonucun beklentilerimizle uyumlu olduğu görülmektedir. 2001 yılında
yaşanan Şubat krizinden sonra kur rejimini serbest bırakan Türkiye, döviz kuru
değişkenliğinin yarattığı enflasyon baskısını özellikle ithal ara malı ve enerji fiyatla-
126
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
rı üzerinden hissetmeye başlamıştır. Ayrıca Türkiye’de uzun yıllar boyunca kur
aşağı yönlü baskılanarak büyümenin canlı tutulan talep üzerinden ve
monetizasyon yoluyla sağlandığını hatırlamakta fayda vardır.
6. Sonuç
Bu çalışmada yüksek enflasyon dönemlerinde bütçe açığı ve enflasyon arasında
uzun ve kısa dönemde bir nedensellik ilişkisi olup olmadığı Türkiye örneği üzerinden 1978-2002 yılları arasında yıllık zaman serisi verileri ile analiz edilmiştir. Analiz
yöntemi Johansen eş-bütünleşme ve hata düzeltme modeline dayalı Granger nedensellik analizidir.
Ekonometrik bulgulara göre uzun dönemde bütçe açıkları enflasyonun nedenidir.
Yani bütçe açığı ve enflasyon arasında uzun dönemde istatistiksel olarak anlamlı
pozitif bir ilişki vardır. Ancak enflasyon, bütçe açıklarının bir sebebi değildir. Ayrıca
bütçe açığının uzun dönemde döviz kuru, enflasyon ve reel yurtiçi hasılanın doğrusal bir bileşimi olduğu yani bu makroekonomik değişkenlerle eş bütünleşik hareket
ettiği ortaya çıkan bir diğer sonuçtur. Bu sonuç gelişmekte olan diğer ülkeler ile
ilgili yapılan çalışmalarla da paralellik arz etmektedir.
Kısa dönemde ise bütçe açıklarının % 1 oranında artması bile enflasyon oranlarının
% 14 daha yüksek çıkmasına neden olmaktadır. Ancak artan enflasyon oranlarının
bütçe açıklarına etkisi oldukça sınırlı olup % 1’den daha azdır.
Türkiye için Günaydın (2001) ve Çetintaş (2005) tarafından yapılan çalışmalarda
bütçe açığı ve enflasyon arasında iki yönlü bir ilişki bulunmuş olmasına rağmen bu
çalışmada bütçe açığı ile enflasyon arasında tek yönlü bir nedensellik ilişkisi
saptanmıştır. Sonuç farklılığı seçilen analiz dönemi ve kullanılan teorik model
farklılığından ve ya veri derleme yöntemlerinden kaynaklanabilir.
EK 1: Pantula İlkesi (İz İstatistikleri İçin)
Rank (r)
Model 2
Model 3
Model 4
r=0
126.2991Ret
61.75633Ret
75.33373Ret
En çok r=1
42.56019Ret
30.55578Ret
38.03486Kabul
En çok r=2
21.03635Ret
13.72512Ret
18.53257Kabul
En çok r=3
4.872238Kabul
2.231257Kabul
5.260630Kabul
Not: r burada vektör sayısını göstermektedir.
NİSAN 2014
127
Kaynaklar
Abizadeh, S. ve Yousefi, M. (1998), “Deficits and Inflation: An Open Economy Model of the United States”, Applied Economics, 30, 1307-1316.
Ahking, F.W. ve Miller, S.M. (1985), “The Relationship Between Government Deficits, Money Growth, and Inflation”, Journal of Macroeconomics, 7(4), 447-467.
Akçay, O.C. Alper, C.E. ve Özmucur, S. (1996), “Budget Deficit, Money Supply and
Inflation: Evidence from Low and High Frequency Data from Turkey”, Boğazici
University Research Papers, 96-112.
Altıntaş, H. Çetintaş, H. ve Taban, S. (2008), “Türkiye’de Bütçe Açığı, Parasal Büyüme ve Enflasyon Arasındaki İlişkinin Ekonometrik Analizi: 1992–2006”, Anadolu
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 8, 2, 185-208.
Bocutoğlu, E. (2012), Karşılaştırmalı makro iktisat: teoriler ve politikalar, Murathan
Yayınevi.
Butt, B.Z. Rahman, K.U., ve Azeem, M. (2010), “The Causal Relationship Between
Inflation, Interest Rate and Exchange Rate: The Case of Pakistan”, Transformations in Business and Economics, 9(2), 95- 102.
Catao, L.A.V. ve Terrones, M.E. (2005), “Fiscal Deficits and Inflation”, Journal of
Monetary Economics, 52, 529-554.
Doğru, B. (2012), Merkez Bankası Politikalarının Fiyat İstikrarı ve Diğer İktisadi
Olgular Açısından Değerlendirilmesi ve Türkiye’de Enflasyon Hedeflemesi Örneği,
İstanbul Üniversitesi sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi.
Çetintaş, H. (2005), “Türkiye’de Bütçe Açıkları Enflasyonun Nedeni midir?” İktisat
İşletme ve Finans, Nisan, 115-127.
Darrat, A.F. (1985), “The Demand for Money in a Developing Economy: The Case
of Kenya” World Development, 13(10-11), 1163-1170
Darrat, A.F. (2000), “Are Budget Deficit Inflationary? A Reconsideration of the
Evidence”, Applied Economics, 7, 633-636.
De Haan, J. ve Zelhorst, D. (1990), “The Impact of Government Deficits on Money
Growth in Developing Countries”, Journal of International Money and Finance, 9,
455-469.
Edwards, S. ve Tabellını, G. (1991), “Explaining Fiscal Policies and Inflation in Developing Countries”, Journal of International Money and Finance, 10(1), 16-48.
Ejder, H.L. (2002), “Kamu Açıkları ile Enflasyon Arasındaki İlişkinin Analizi ve Değerlendirilmesi”, Gazi Üniversitesi İİBF Dergisi, 3, 189-208.
128
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Fry, M. J. (1997). Emancipating the Banking System and Developing Markets for
Government Debt, Routledge Publisher, London.
Günaydın, İ. (2001), “Türkiye’de Kamu Kesimi Açıkları ve Enflasyon”, İktisat İşletme
ve Finans, Nisan 2001, 62-77.
Hondroyiannis, G. ve Papapetrou, E. (1997), “Are Budget Deficits Inflationary? A
Cointegration Approach”, Applied Economics Letters, 4, 493- 96.
Johansen, S. (1995), Likelihood-based Inference in Cointegrated Vector Autoregressive Models, Oxford: Oxford University Press
Juselius, S. (1999), “Models and relations in economics and econometrics”,
Journal of Economic Methodology, Vol. 6, pp.259–290.
Karras, G. (1994), “Macroeconomic Effects of Budget Deficits: Further International Evidence”, Journal of International Money and Finance, 13(2), 190-210.
Kesbiç, C.Y. Baldemir, E. , ve Bakımlı, E. (2004), “Bütçe Açıkları ile Parasal Büyüme
ve Enflasyon Arasındaki İlişki: Türkiye İçin Bir Model Denemesi”, Yönetim ve Ekonomi, 11, 2, 27-39.
Lütkepohl, H. (2005), New introduction to multiple time series analysis, Springer,
Berlin.
Metin, K. (1995), “An Integrated Analysis of Turkish Inflation”, Oxford Bulletin of
Statistics an Economics, 57(4), 513-533.
Metin, K. (1998), “The Relationship between Inflation and the Budget Deficit in
Turkey”, Journal of Business ve Economic Statistics, 16(4), 412-422.
Miller, P. (1983), “Higher Deficit Policies Lead to Higher İnflation”, Quarterly Review, Federal Reserve Bank of Minneapolis, 7, 8-19.
Odhiambo, N. M. (2009), “Electricity consumption and economic growth in South
Africa: A trivariate causality test”, Energy Economics, 31(5), 635-640.
Oladipo, S. ve Akınbobola, T. O. (2011), “Budget Deficit and Inflation in Nigeria: A
Causal Relationship”, Journal of Emerging Trends in Economics and Management
Sciences, 2(1), 1-8.
Sargent, T. ve Wallace, N. (1981), “Some Unpleasant Monetarist Arithmetic”,
Quarterly Review, Federal Reserve Bank of Minneapolis, 5, 1-17.
Sönmez, S. (1993), “Bütçe Açıklarının Finansmanı ve Enflasyon”, IX. Türkiye Maliye
Sempozyumu, Türkiye’de Bütçe Harcamaları, 6-8 Mayıs 1993, 157-183.
NİSAN 2014
129
130
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Kamu Açıkları, İç Borç ve Faiz Oranı
İlişkisi: Türkiye Örneği
Deniz Aytaç
Yrd.Doç. Dr.,Hitit Üniversitesi, İİBF
Maliye Bölümü
[email protected]
Metin Sağlam
Yrd. Doç. Dr., Hitit Üniversitesi, İİBF
Maliye Bölümü
[email protected]
Kamu Açıkları, İç Borç ve Faiz Oranı İlişkisi:
Türkiye Örneği
Relationship Among Public Deficits Domestic
Debt and Interest Rate: Turkey Case
Özet
Bu çalışma, Türkiye’de kamu açıkları, iç borç ve
faiz oranı arasındaki ilişkiyi nedensellik ve çok
değişkenli VAR modeli kullanarak 1980-2012
dönemi için yıllık verilerle incelemektedir. Ampirik sonuçlar, faiz oranın enflasyonun Granger
nedeni olduğunu ve ayrıca iç borçlardan enflasyona doğru bir Granger nedensellik ilişkisi göstermektedir. Ek olarak, bir diğer tek yönlü nedensellik ilişkisi ise enflasyondan kamu açıklarına
doğrudur. Sonuçta incelenen dönemde Türkiye’de faiz oranları kamu açıklarını enflasyon
aracığı ile etkilemektedir.
Abstract
This study, investigates relationship among
public deficits, public domestic debt and interest
rate in Turkey by causality and multivariable
vector autoregression (VAR) analysis for the
period 1980-2012 by using annual series. The
empirical results suggest that interest rate is
Granger cause of inflation and also there is a
Granger causality running from domestic debt to
inflation. Additionally an other uni-directional
causality runs from inflation to public debt. As a
result in the period studied for Turkey its concluded that interest rates effect public deficits in
relation with inflation.
Anahtar Kelimeler: Kamu Açıkları, İç Borçlanma,
Faiz Oranı, VAR modeli.
Keywords: Public Deficits, Domestic Debt, Interest Rate, VAR model.
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ, NİSAN 2014, 9(1), 131- 149
131
1. Giriş
Toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamak için var olan devlet, görevlerini yerine
getirmek için ekonomide faaliyette bulunmak, kaynak elde etmek ve kullanmak
durumundadır. Bu çerçevedeki faaliyetlerinde devletin kaynak dengesini gözetmesi gerekmektedir. Bununla birlikte her zaman söz konusu denge sağlanamamaktadır. Gelirden fazla harcama söz konusu olması durumunda açıklar ve açıkların finansmanı konusu ortaya çıkmaktadır. Vergileri artırmanın çoğunlukla zor olması
nedeniyle bu seçenek dışında, parasal genişleme veya borçlanma yoluyla karşılanmak zorunda kalınan açıklar, enflasyon veya yüksek borç yükü gibi sonuçlar
doğurmaktadır. İktisadi mali kuramların kamu açık ve borçlarına yaklaşımı farklılık
gösterse de günümüz itibari ile kamu açık ve borçları mali istikrar ve disiplin için
önemli göstergeler olma niteliğini korumaktadır.
Türkiye’de 1970’li yıllardan itibaren yaşanan kamu kesimi açıkları 1980’de alınan
istikrar kararları ile ekonomide alınan tedbirlere rağmen devam etmiştir. Kamu
maliyesi içinde süreklilik kazanan bütçe açıkları ile birlikte, aynı süreklilik içinde
uygulanan borçlanma politikaları ile borç faizlerinin GSMH içindeki payı arttırılmıştır. 2000’li yıllara kadar yüksek oranda seyreden enflasyon oranları ile birlikte, reel
faiz haddinin büyüme oranın üzerinde seyretmesi iç borç stokunun, birincil bütçe
bakiyesi yeterince fazla vermediğinden giderek artmasına sebep olmuştur. Artan
borçlanma ve beraberinde getirdiği borç faiz ödemeleri mali yapıya altından kalkılması zor yükler getirmiş bu kapsamda borç faiz ödemelerinin bütçe ve Gayri Safi
Milli Hasıla içindeki payı giderek genişlemiş ve bütçenin sürekli açık vermesinde
faiz ödemeleri en büyük paya sahip harcama türlerinin başına yerleşmiştir. Bu artış
kapsamında vergi yolu ile elde eden gelirin her geçen yıl daha büyük bir bölümü
faiz ödemelerine ayrılmak zorunda kalınmış hatta 2001 yılında vergi gelirlerinin
faiz ödemelerine dahi yetmediği bir tablo ile karşılaşılmıştır. Bu süreç içinde Nisan
1994, Kasım 2000 ve Şubat 2001 ekonomik krizlerini yaşayan Türkiye Ekonomisinde “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” adını taşıyan istikrar paketi ile kamu açıkları
için faiz dışı fazla amaçlanarak açıklar ve borç yükü azaltılmak istenmiştir. Buna
rağmen açıklar ve borçlanma Türkiye’de gündemdeki yerini korumaktadır. Bu çalışma Türkiye’de kamu açıkları ile kamu borçları arasındaki ilişkiyi iç borçlar açısından faiz ve enflasyon değişkenlerini de kapsayacak şekilde incelemeyi amaçlamaktadır. Böylece Türkiye’nin mali yapısı üzerinde uzun yıllardır sorun teşkil eden kamu açıkları ve borçlarının, parasal değişkenlerle ilişkisi de göz önüne alınarak literatüre katkı yapılması hedeflenmektedir. Çalışmada kamu açıkları borçlanma ilişkisine teorik olarak değinildikten sonra kamu açıkları, kamu iç borç stoku ve faiz
oranı değişkenleri, 1980-2012 dönemi verileri kullanılarak incelenmektedir.
132
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
2. Teorik Çerçeve: Kamu Açıkları ve Borçlanma İlişkisi
Kamu açıkları; başta devlet olmak üzere kamu kesimi üretim birimlerinin gelirlerinden fazla harcama yapmalarından kaynaklanmaktadır. Kamu açıklarının finansmanı ise; vergi veya vergi artışları dışında, iç ve/ veya dış borçlanma ya da parasal
genişleme ile olmaktadır. Bu durum ülkeleri sürdürülemeyen yüksek borç yükü,
yüksek faiz ve enflasyon ile karşı karşıya bırakmaktadır (Sağlam ve Uğurlu, 2013:
72). Diğer bir ifade ile devletin kamu hizmetlerini finanse etmede sağlam gelir elde
etmesinin doğal yolunun vergiler olmasına rağmen vergilemenin bireylerin reel
gelir ve servetini (zorlayıcı niteliğiyle) azaltma temel özelliğine sahip olması (Buchanan ve Flowers, 1987: 279), devletin bu finansman kaynağına yönelimini arttırmasını zor hale getirmekte ve bu zorluk karşısında borçlanma aracının kullanılması, borçların büyümesi, faiz oran ve ödemelerinin artması ve beraberinde kamu
açıklarının yükselmesine sebep olmaktadır. Burada özellikle faizlerin artışındaki
temel etken borç stokunun mali sistem içindeki payının yükselmesi ile kamu kesimi borçlanma araçlarını elde tutmanın, yatırımcılar gözünde riskliliğinin artması ve
bu nedenle yatırımcıların fazladan bir risk primi talep etmeleri neticesinde reel
borç faizlerinin yükselmesidir (Özatay ve Sak, 1996: 37). Eski borçların faizlerindeki
söz konusu yükselme devam ettiği için, devlet her seferinde daha fazla borçlanmakta ve bu nedenle bütçe açıkları artmaktadır (Dornbush ve Fischer, 1994: 590).
Bu sebep sonuç ilişkisi içinde birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede 1970’li
yılların başından itibaren bütçe açıkları kalıcı bir şekilde ortaya çıkmıştır. OECD
ülkelerinin çoğu 1970’lerin ortalarından itibaren artan açıklar sonucu yüksek düzeyde kamu borcu birikimi ile karşı karşıya kalmıştır (Pınar, 2006: 121-122).
Tarihsel süreç içinde ekonomiler için borç, faiz ve bütçe açığı sarmalının giderek
önemli bir sorun halini aldığı görülmektedir. Bu kapsamda kamu açıkları ve borçları arasındaki ilişkisini, bu ilişkiyi etkileyen diğer değişkenleri de (başta faiz olmak
üzere) kapsayan denklemler ile incelemek yararlı olacaktır.
BD=(G+TR+i×D)-T
(1)
Denklem (1) kapsamında, (BD) bütçe açığı, (G) kamu mal ve hizmet alımları (i) faiz
ve (D) borç stokunun çarpımından oluşan borç servis ödemeleri, (T) vergi ve
(TR)transfer harcamaları ile doğrudan ilişkilidir(Lipsey vd., 1998: 702). Bu eşitlik ise
en basit şekli ile gelirinden fazla harcayan ve açığını kapatmak için borçlanan bir
ekonominin, eski borçlarının faizleri büyümeye devam ettiği için, her seferinde
daha fazla borçlanması nedeni ile artan bütçe açıklarını temsil etmektedir (Dornbush ve Fischer, 1994:590). Borç- açık ilişkisi içinde, kamu açıları üzerinde doğrudan etkili kamu borçlarının,gerek kamu borcunun diğer ekonomik değişkenlerle
ilişkisinin tespiti, gerekse ekonominin büyüklüğüne göre borcun öneminin anlaşı-
NİSAN 2014
133
labilmesi için borcun GSYİH içindeki oranın
denklemlere dahil edilmesi ile
mümkündür (Dornbush ve Fischer, 1994 ve Lipsey vd., 1998). Bu kapsamda (2)
no’lu denklemde borcun GSYİH içindeki oranını ∆ ’nin ‘deki yıllık değişimleri
temsil ettiğini kabul etiğimizde, borç stoku GSYİH’dan daha hızlı yükseldiğinde
borcun GSYİH içindeki payı da artacaktır. Bu kabuller altında:
(2)
olacaktır. Bu eşitlikteki her bir terimi ayrı ayrı ele aldığımızda; borç stokundaki
değişim
kamunun yeni borçlanması olduğundan, bütçe açığına eşit olacaktır.Kamu Bütçe kısıtının (G+TR+i×D-T) olduğundan hareketle yukarıdaki eşitliğin
ikinci terimi GSYİH büyüme oranı olacaktır. GSYİH büyüme oranının hem reel çıktıdaki büyüme, hem de enflasyon oranına bağlı olduğu ve g’nin reel GSYİH oranındaki artış, Π’nin enflasyonu temsil ettiği kabul edildiğinde ise nominal GSYİH büyüme oranı, g+Π ile ifade edilebilecektir. Bu varsayımlar altında değişkenler arasındaki ilişkiyi 3 no’ lu denklem ile ifade edebiliriz.
(3)
Bu denklemde borcun GSMH içindeki değişimini daha net görmek için eşitliğin iki
tarafını da
ile çarptığımızda 4 nolu eşitliğe ulaşırız.
(4)
GSMH’ya,
ise 1/GSMH oranına eşit olacağından
4 nolu denklemde
yeni eşitlik 5 no’lu denklem doğrultusunda şekillenecektir.
(5)
Bu denklem kamu açıkları1 ve dolayısı ile kamu borçları üzerinde faiz, enflasyon ve
büyüme değişkenlerinin etkili olduğunu ortaya koymakla birlikte, çalışmamız özellikle faiz değişkeninin kamu açık ve borçları üzerinde etkisi üzerine yoğunlaşacaktır. Birçok çalışma yüksek faiz oranlarının borç servisini arttırarak bütçe açığı ve
borçlanma üzerinde baskı yarattığını göstermektedir (Lipsey vd., 1998: 704-705).
1
5 nolu denklemde yer alan (G) kamu mal ve hizmet alımları, (T) vergi ve (TR) transfer harcamalarını
temsil etmekte ve bu üç değişken arasındaki ilişki en temel anlamda bütçe açığını oluşturmaktadır.
Bu bağlamda çalışmamızın bundan sonraki aşamalarında bütçe açığı değişkeni kullanılacaktır.
134
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Kamu açıklarının finansman mekanizması genellikle devlet bütçe kısıtı ile açıklandığı üzerinde daha önce de durmuştuk. Buna göre; vergi gelirleri harcamaları karşılamaya yetmediği yani bütçe açık verdiği zaman devlet halka tahvil satmak ya da
merkez bankasından ödünç almak suretiyle borçlanmak durumundadır. Bu noktada Merkez bankası kamu açığını parasallaştırıp parasallaştırmama konusunda bir
ikilemle karşı karşıya kalmaktadır. Eğer açık merkez bankasınca finanse edilmezse,
para politikası ile uyumlu olmayan bir mali genişleme faiz oranlarını artıracak ve
özel sektörü dışlayacaktır. Bu nedenle merkez bankasının menkul kıymet satın
alarak para arzını artırarak dışlamayı önleme ve bunun sonuncunda faiz oranlarını
artırmadan geliri artırması mümkündür. Ancak bu politikanın da ekonomi tam
istihdama yakın ise, parasallaşmanın enflasyonu artırma riski bulunmaktadır
(Dornbush ve Fisher, 1994: 552). Bu çerçevede çalışmamız büyüme ve enflasyon
değişkenlerini de dikkate alarak kamu açıkları kamu iç borçları ve faiz oranları arasındaki ilişkiyi Türkiye’de 1980-2012 dönemi için çok değişkenli VAR yöntemi ile
araştırmaktadır.
3. Literatür
Bütçe açıkları, kamu borçları ve faiz oranları arasındaki ilişkiyi inceleyen literatür
değişkenler arasındaki sebep sonuç ilişkisi konusunda tam bir konsensüse varamamış ve bu nedenle literatürde temel iki farklı yaklaşım söz konusu olmuştur.
Bu yaklaşımlardan ilki olan Ricardocu denklik teoreminde, kamu harcamalarının
finansmanında borçlanmanın,vergilemeden farksız sonuçlar doğuracağını ileri
sürer. Rasyonel birey ve sürekli gelir varsayımlarına dayanan bu modelde, kamu
harcamalarının vergi ya da borçlanma ile finanse edilmesi arasında fark olmadığı
kabul edilir. (Barro, 1974). Bu kabuller altında Ricardian denklik modelinden hareket eden çalışmalarda söz konusu değişkenler arasında pozitif bir ilişkinin var olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu sonuca ulaşan temel çalışmaların başında Plosser’ın 1982 yılında yayınladığı makalesi gelmektedir. Ricardian denklik ilkesine
dayanılarak yapılan çalışmada bütçe açıkları, borçlar ve faiz oranı arasında pozitif
ve anlamlı bir ilişkinin olmadığı sonucuna varılmıştır. Bu çalışmayı takip eden, Hoelscher (1983), Motley (1983), Evans (1987), Seater (1993), Cheng (1998), tarafından yapılan çalışmalarda Plosser’ın sonuçlarını destekler niteliktedir.
Ricardian model dışında bütçe açıkları, kamu borçları ve faiz oranları arasındaki
ilişkiyi inceleyen ve değişkenler arasında pozitif bir ilişkinin var olduğu sonucuna
varan diğer çalışmaların hareket noktalarının başında Neoklasik bakış açısı ve
Cobb-Douglas üretim fonksiyonu gelmektedir. Bu model kapsamında faiz oranlarındaki değişim temelde kamu borçlarına eşit olan bütçe açıklarından etkilenmektedir. Bu sonuç sermaye üzerinde dışlama etkisine sahip kamu borçlarında meydana gelen dışsal bir değişmeden kaynaklanmaktadır (Engen ve Hubbard, 2004).
Yine kamu açıkları ve borçları ile faiz oranları arasındaki pozitif ilişkinin varlığına
NİSAN 2014
135
dayanan bir diğer referans Keynesyen IS-LM modelidir. Bu model faiz oranlarındaki değişimin borçlanmanın yarattığı dışlama etkisinden değil, artan kamu açıkları
nedeni ile yükselen talep ve çıktı miktarından da etkilendiğini ileri sürer (Engen ve
Hubbard, 2004). Bu yaklaşımlara ek olarak Feldstein çalışmasında değişkenler arası
ilişkide enflasyonunda göz önüne alınarak bir değerlendirme yapılması gereği üzerinde durur. Bu kapsamda Feldstein (1986) çalışmasında, mali değişkenlerden
bütçe açıklarının, toplam talep yolu ile para talebini arttırdığını, artan bütçe açıklarının para otoriteleri üzerinde para politikasının gevşetilmesi yönünde baskı yaparak, yatırımlarda enflasyon beklentisi yarattığı ve sonuçta yatırım maliyetlerini
yükselttiğini böylece faiz oranları üzerinde doğrudan etkili değişkenin bütçe açıkları olduğunu ileri sürmektedir.
Bu referans noktalarından hareketle mali değişkenler ile faiz oranları arasında
pozitif ve anlamlı bir ilişkinin var olduğu sonucuna ulaşan çalışmalar tahminlerde
kullanılan değişkenler dikkate alındığında ikiye ayrılabilir. İlk ayrımda yer alan çalışmalar değişkenler arasındaki ilişkinin ancak cari değil beklenen bütçe açıkları,
borçları ve faiz oranları geçerli olduğunda geçekleşebileceğinin üzerinde durur.
Bütçe açığı tahminler ve projeksiyonları kullanılarak yapılan tahminlerde kamu
açıkları ya da borçları ile uzun dönem cari faiz oranları arasında pozitif ve anlamlı
bir ilişkinin olduğu sonucuna varılmıştır (Bakınız, Feldstein (1986), Laubach (2004),
Watchtel ve Young (1987), Elmendorf (1996), Engen ve Hubbard (2004)).
Projeksiyonların yer aldığı bu çalışmalar dışında, Kiani(2009), Cebula (2000), Kameda (2008), Gale ve Orszag (2002), Aisen ve Hauner (2008), Mello ve Scherre
(2008) farklı tahmin yöntemleri ve dönemleri içeren, farklı ülkeler için yaptıkları
çalışmalarda bütçe açıkları ile faiz oranları arasında pozitif bir ilişkinin olduğu sonucuna varmışlardır.
Görüldüğü üzere literatürü oluşturan çalışmalar kamu açıkları ve borçlarının faiz
oranlarındaki değişmeye neden olduğu ya da olmadığı sonucuna varırken, Türkiye
için yapılan çalışmalarda değişkenler arası ilişkinin yönü farklılık kazanmakta ve
faiz oranlarının bütçe açıklarının temel nedeni olduğu sonucuna varılmaktadır. Bu
bağlamda Aksu, Emsen ve Başar (2000) tarafından yapılan çalışmada bütçe açığı ile
nominal ve reel faiz oranları arasındaki ilişki 1985-2000 dönemi için aylık veriler
kullanılarak Granger nedensellik testi kapsamında incelenmiş ve literatürdeki diğer
çalışmalardan farklı olarak reel ve nominal faiz oranlarından bütçe açıklarına doğru
tek yönlü nedensellik ilişkisinin varlığı tespit edilmiştir. Peker ve Acar (2010) ise iki
değişkenli eş-bütünleşme yöntemini kullandıkları 1992: 01-2005: 12 dönemini
kapsayan çalışmasında, bütçe açığı ve faiz oranlarının uzun dönemde birlikte hareket ettikleri ve faiz oranlarında %1’lik bir değişim bütçe açığını %0.05 oranında
artırdığı sonucuna varmışladır. Görüldüğü üzere literatürdeki diğer çalışmalardan
farklı olarak Türkiye’nin ele alındığı bu çalışmalarda değişkenler arasındaki ilişkinin
yönü değişmektedir.Bu değişimin temel nedeninin Türkiye özelini ele alan çalışma-
136
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
larda, ilişkinin iki değişken açısından ele alınmasından kaynaklanabileceğinden
hareketle bu çalışmada Türkiye için yapılmış diğer çalışmalardan farklı olarak çok
değişkenli bir analiz yöntemi kullanılacaktır. Analize, yabancı literatürde de uygulandığı üzere, 3 temel değişkenin yanı sıra enflasyon ve büyüme değişkenleri de
ilave edilerek söz konusu değişkenlerin de kamu açığı, borç ve faiz arasındaki ilişki
üzerindeki etkileri göz önüne alınarak bir değerlendirme yapılması hedeflenmektedir. Ayrıca literatürde değinilen tüm çalışmalardan farklı olarak bu çalışmada
bütçe açığı kavramı açısından sınırlı bir kapsamı olan konsolide bütçe dengesi yerine Kamu kesimi borçlanma gereği (KKBG) olarak ele alınacak ve bu kapsamda özelleştirme gelirlerini kapsamayan KKBG değişkeni yardımı ile daha net bir bütçe açığı
değişkenine ulaşılmış olunacaktır. Bu değişkenler kapsamında incelenecek olan
bütçe açığı, borç ve faiz ilişkisinde uygulanacak metodoloji 4. bölümde ele alınacaktır.
4.Veri, Yöntem ve Uygulama
1980-2012 yıllarını kapsayan ve Türkiye özelinin ele alındığı bu çalışmada bütçe
açıkları, kamu iç borçları ve faiz oranları arasındaki ilişki, kamu kesimi borçlanma
gereği (özelleştirme gelirleri düşülmüş), iç borç stoku, faiz, enflasyon ve büyüme
değişkenleri yardımı ile incelenecektir. Bu kapsamda çalışmamızda kullanılan logaritması alınmış serilerden lnkkbg kamu kesimi borçlanma gereğinin GSMH oranını,
lnibs iç borç stokunun GSMH oranını, lnfaiz mevduat faizlerini, lnenf tüketici fiyat
enflasyonunu, lngsmh ise büyüme oranını temsil etmektedir. Kamu açıkları, borç
ve faiz oranları arasındaki ilişkiyi inceleyen bu çalışmada kamu borçları olarak iç
borç stoku değişken olarak seçilmiştir. Bu seçimdeki temel neden Reinhart ve Rogoff’un (2010) belirttiği gibi birçok ülkenin ortalama toplam borcunun üçte ikisinin
iç borçlardan oluşmasıdır.
Bu paralelde yukarıda değinilen tüm seriler Merkez Bankası İstatistikî verilerinden
(EVDS) yıllık bazda alınmıştır. Söz konusu seriler arasındaki ilişki çok değişkenli
vektör otoregresyon (VAR) yöntemi aracılığı ile tahmin edilecektir.
Tahminin başlangıç aşamasında ilk olarak değişkenlerin birim kök içerip içermediği
incelenmiştir. Birçok makroekonomik zaman serisi birim kök içermektedir (Nelson,
Ploser 1982). Bu nokta da çalışmamızda birim kök analizi için Genişletilmiş Dickey
Fuller (ADF) ve Phillips-Perron (PP) testleri uygulanacaktır. Söz konusu testlerin
birbirinden temel farkı; ADF testinde hata terimlerindeki otokorelasyon sorunun
çözümünde modele gecikmeli değerler eklerken, Phillips-Perron (1988) birim kök
testinde parametrik olmayan yöntemin kullanılmasıdır. Söz konusu iki farklı birim
kök testinin çalışmamızda kullanılan değişkenler üzerindeki sınama sonuçları ise
Tablo 1’de gösterilmektedir.
NİSAN 2014
137
Tablo 1: Birim Kök Testleri Sonuçları
Değişkenler
ADF-İstatistiği
Lnkkbg
Lnibs
Lngsmh
Lnfaiz
Lnenf
PP-İstatistiği
-1,611295(düzey)
MacKinnon
5 % Kritik
Değer
-2,957110
-1,516313(düzey)
MacKinnon
5 % Kritik
Değer
-2,957110
-5,579468*(fark)
-2,960411
-5,834796*(fark)
-2,960411
-1,464814(düzey)
-2,957110
-1,464814(düzey)
-2,957110
-6,559796*(fark)
-2,960411
-6,559796*(fark)
-2,960411
-1,170028(düzey)
-2,957110
-1,057500(düzey)
-2,957110
-6.0379240(fark)
-2,960411
-8,687803*(fark)
-2,960411
-0,615013(düzey)
-2,957110
-1,044628(düzey)
2,957110
-5,979958*(fark)
-2,960411
-5,983597*(fark)
-2,960411
-0,360267(düzey)
-2,957110
-0,385103(düzey)
-2,957110
-5,356326*(fark)
-2,960411
-9,356299*(fark)
-2,960411
Kritik Değerler Mackinnon (1996)’dan alınmıştır.*%1’de anlamlı
Tablo 1’de elde edilen sonuçlar ışığında, tahminimizde kullanılan değişkenlerin
düzeyde durağan olduklarına dair H0 hipotezi ret edildiğinden, tüm değişkenlerin
birinci dereceden farkı alınmış ve değişkenlerin tümünün %1 anlamlılık düzeyinde
fark durağan olduğu sonucuna varılmıştır. Değişkenlerin birinci derece farkının
durağan olduğu tespit edildikten sonra vektör otoregresyon (VAR) uygulamasına
geçilmektedir. VAR modeli öncelikle makroekonomik değişkenler arasındaki ilişkilerin ve rassal şokların değişkenler sistemine olan dinamik etkisinin incelenmesinde kullanılmakta ve model çok değişkenli zaman serileri analizindeki diğer makroekonometrik modellerden farklı olarak şokların değişkenler üzerindeki etkilerinin
karşılıklı olarak incelenmesini sağlamaktadır (Enders, 2004: 294). Söz konusu model ile yapılan tahminlerde kullanılan tüm değişkenler kesin bir içsel dışsal değişken ayrımı yapılmaksızın bir arada ele alınır ve ekonometrik modelin şekillendirilmesi aşamasında, belirli ve modelin oluşumuna etki eden katı bir iktisadi teorinin
varlığı kabul edilmez ayrıca iktisadi teorinin öne sürdüğü kısıtlamaların ve varsayımların modelin tanımını bozmasına da izin verilmez (Özgen ve Güloğlu, 2004:
95).
Bu açıklamalar ışığında iki değişkenli bir VAR denklemini aşağıdaki şekilde ifade
etmek mümkündür.
138
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
(6)
Bu çalışma kamu açıkları ve borçlanma arasındaki ilişkinin incelenmesinde aşağıda
belirtilen Vektör otoregresif(VAR) modelden yararlanılacaktır.
NİSAN 2014
139
Model’de α sabiti, k gecikme uzunluğunu temsil etmektedir. VAR modeli kullanılarak yapılan analizlerde, önemli adımlardan biri olan gecikme uzunluğunun tahmininde optimal gecikme uzunluğu farklı kriterlere göre tespit edilebilmektedir. Bu
kriterlerden bazıları; Akaike Bilgi Kriteri (AIC), Shwarz Kriteri(SC) ve Hannan Quinn
(HQ) dir ve VAR modelinde gecikme uzunluğu, kritik değerleri en küçük yapan
gecikme uzunluğu olarak seçilmektedir. Söz konusu bilgiler ışığında tahminimizde
değişen varyans ve otokorelasyon içermeyen VAR (2) modeli kullanılacaktır. (Modelin gecikme uzunluğu seçimi için bakınız Ek Tablo 1,Modelin diagnostik test sonuçları için bakınız: Ek Tablo 2, Ek Tablo 3, Ek Tablo 4). Kamu açıkları ve borçlanma
ilişkisinin test edilmesinde bir diğer aşama ise Granger nedensellik testi uygulamasıdır. Granger nedensellik testini Gujarati (2004) X ve Y gibi iki değişken arasındaki
ilişkiden hareketle tanımlamıştır. Bu tanıma göre X değişkeni Y değişkenin Granger
nedeni ise, X’deki değişmeler Y’deki değişmelere öncülük edecektir. Böylece Y’nin
başka değişkenlerle (kendi geçmiş değerlerini içeren) regresyonuna X değişkeninin
geçmiş veya gecikmeli değerleri dahil edildiğinde tahmin anlamlı bir şekilde iyileşiyorsa, bu durumda X’in Y’nin Granger nedeni olduğu söylenebilir (Gujarati, 2004:
697). Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere gecikme uzunluğu seçimi özellikle
Granger nedensellik testi için ayrıca önemlidir. Gecikme içeren dağıtılmış ve/veya
otoregresif modeller, iktisadi değişkenlerde nedensellik kavramını ortaya çıkarırlar. Bu noktada Granger nedensellik testi gecikme uzunluğu seçimine karşı oldukça
duyarlıdır (Gujarati, 2004: 703). Bu noktada gecikme uzunluğunun 2 olarak seçildiği Granger nedensellik testlerinin sonuçları Tablo 2’de verilmiştir.
Tablo2’deki sonuçlar paralelinde boş hipotez %5 anlamlılık düzeyinde ret edildiği
ilk nedensellik ilişkisi faizden enflasyona doğru gerçekleşmektedir. Bu paralelde
Türkiye’de faiz değişkeninden enflasyona doğru nedensellik ilişkisi bulunmaktadır.
Yine %5 anlamlılık düzeyinde bir diğer tek yönlü nedensellik ilişkisi enflasyon ile
kamu kesimi borçlanma gereği arasında tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlar ışığında iç borç stokunun enflasyon ve kamu kesimi borçlanma gereğinin, kamu kesimi borçlanma gereğinin ise büyümenin Granger nedeni olduğu görülmektedir.
Söz konusu ilişkiler sistematik hale getirildiğinde aşağıdaki sıralamaya ulaşılmaktadır.
140
FAİZ> ENF>
KKBG >GSMH
İBS>
KKBG >GSMH
ENF>
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Tablo 2:Granger Nedensellik Testi Sonuçları
Boş Hipotez
n
F-İstatistiği
Olasılık
lnfaiz lnenf’in Granger nedeni değildir.
lnenf lnfaız’in Granger nedeni değildir.
28
** 6.09591
0.50146
0.0025
0.7350
lngsmh lnenf’in Granger nedeni değildir.
lnenf lngsmh’in Granger nedeni değildir.
28
1.28372
2.25712
0.3113
0.1010
lnib lnenf’in Granger nedeni değildir.
lnenf lnibs’in Granger nedeni değildir.
28
** 2.91865
1.28498
0.0488
0.3109
lnkkbg lnenf’in Granger nedeni değildir.
lnenf lnkkbg’in Granger nedeni değildir
28
1.39738
** 3.48354
0.2727
0.0270
lngsmh lnfaız’in Granger nedeni değildir.
lnfaiz lngsmh’in Granger nedeni değildir.
28
0.71624
1.94184
0.5912
0.1448
lnibs lnfaiz’in Granger nedeni değildir.
lnfaiz lnibs’in Granger nedeni değildir.
28
1.24904
1.07731
0.3241
0.3953
lnkkbg lnfaiz’in Granger nedeni değildir.
lnfaiz lnkkbg’in Granger nedeni değildir.
28
0.68128
0.72157
0.6135
0.5878
lnibs lngsmh Granger nedeni değildir.
lngsmh lnibs Granger nedeni değildir.
28
0.23903
0.28641
0.9127
0.8831
lnkkbg lngsmh’in Granger nedeni değildir.
lngsmh lnkkbg’in Granger nedeni değildir.
28
*** 2.27911
0.60992
0.0986
0.6605
lnkkbg lnibs’in Granger nedeni değildir.
lnibs lnkkbg’in Granger nedeni değildir.
*; %1’de anlamlı,**; %5’de anlamlı,***; %10’da anlamlı
28
0.25399
** 3.54866
0.9036
0.0253
Bu paralelde KKBG doğrudan nedeninin enflasyon dolaylı nedeninin ise iç borç
stoku ve faiz oranlarındaki artış olduğu sonucuna varılabilir.
Yapısal bir sorun içermeyen VAR analizimizde bir sonraki aşma ise değişkenlerin
bir biri üzerindeki etkisinin etki-tepki ve varyans ayrıştırma yöntemleri ile incelenmesidir. Etki-tepki analizi bir değişkende meydana gelecek rastgele bir birimlik
standart sapma şokun sistemdeki diğer değişkenler üzerindeki etkisini analiz etmede önemli işleve sahiptir (Enders, 2004).
Etki tepki analizi sonuçları nedensellik analizi paralelinde sonuçlanmış ve Ek Tablo
5’te görüldüğü üzere lngsmh, lnibs’deki bir birim standart sapmalık şoka, ilk dönem yükseliş ile tepki vermiştir. lnenf ise lnfaiz’deki bir birim standart sapmalık
şoka, ilk dönemde yükseliş ikinci dönemde düşüş tepki, vermiştir. lngsmh ise
lnkkbg bir birimlik şoka ilk dönem yükseliş ikinci dönem ise yine düşüş ile tepki
vermiştir.
Bu aşamada üzerinde duracağımız bir diğer analiz, varyans ayrıştırması analizidir.
Serilerdeki değişimin nedenlerini belirlemek üzere kullanılan bu yöntemde değişNİSAN 2014
141
kenlerin kendilerinde ve diğer değişkenlerde meydana gelen şokların kaynakları
yüzde olarak ifade edilmektedir. Kullanılan değişkenlerde meydana gelecek bir
değişimin kaynağını gösteren varyans ayrıştırması analizi, aynı zamanda değişkenler arasındaki nedensellik ilişkilerinin derecesi hakkında bilgi vermektedir (Enders,
2004).Nedensellik ilişkisi paralelinde ve Ek Tablo 5’teki varyans ayrıştırma analizi
sonuçları ışığında lnibs, lnkkbg’deki bir değişimi onuncu dönem sonunda %9.9
oranında açıkladığı görülmektedir. Diğer değişkenlerin lnkkbg üzerindeki açıklayıcılığı ise, onuncu dönem sonunda lnfaiz %5 ve lnenf’de ise %6.9 düzeyinde gerçekleşmiştir. lnibs’deki bir değişim ise, lnkkbg tarafından ilk dönemde % 23 oranında
açılanmakta ve bu oran onuncu dönem sonunda gerilemekle birlikte % 20 oranında gerçekleşmektedir. lnibs’deki bir değişimin açıklanmasında lnfaiz ve lnenf
onuncu dönem sonunda sırası ile %14 ve %10 oranlarında pay almaktadır. Ekonomik büyüme üzerinde meydana gelebilecek bir değişimi açıklamada ise, en büyük
paya lnkkbg on dönem sonunda %48 ile sahip iken, onu %22 ile lnibs izlemektedir.
lnfaiz üzerindeki bir değişimi açıklamada lnibs onuncu dönem sonunda %27.6 ile
en yüksek payı almakta, onu % 17.8 ile lnenf takip etmektedir. lnenf bir değişimde
onuncu dönem sonunda yine %24.5’lik pay ile lnibs en yüksek payı alırken
lnkkbg’nin payı %18 olmaktadır (Tüm değişkenleri kapsayan varyans ayrıştırma
analizi için bakınız: Ek Tablo 6).
5.Sonuç
Kamu kesimi açıkları, kamu iç borçları ve faiz oranları arsındaki ilişkiyi 1980-2012
yıllarını kapsayan dönemde Türkiye özelinde ele alan bu çalışmada, diğer ülke
örneklerinin incelendiği çalışmalardan farklı olarak faizlerin enflasyon üzerinden
kamu açıklarını etkilediği sonucuna varılmıştır. Varyans ayrıştırma analizi sonuçlarından Türkiye’de faiz ve enflasyondaki değişmenin temel açıklayıcısının iç borç
stoku olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuç Türkiye’de iç borç stokunun ve borçların
monetizasyonunun enflasyon üzerinde doğrudan etkili olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda 2001 yılında Hazine’nin Merkez Bankası’ndan kısa vadeli avans çekebilme yetkisine son verilmesi ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığının sağlaması ile
merkez bankasından doğrudan borçlanmasının önüne geçmesi ilerleyen dönemlerde kamu borçlanması ile enflasyon arasındaki ilişkinin zayıflamasına olanak
sağlayabilecektir.
Enflasyon ve kamu kesimi açıkları arasındaki nedensellik ilişkisi ise kamu açıkları
üzerinde Tanzi etkisinin muhtemel varlığını kuvvetlendirmektedir. Bu doğrultuda
ekonomik istikrar ve sürdürülebilir borçlanma hedeflerine ulaşmada maliye ve
para politikalarının birlikte ve uyumlu yürütülmesi zorunluluğu doğmaktadır Tüm
sonuçlara ilave olarak kamu kesimi açıklarının ekonomik büyümenin Granger nedeni olması ve büyümedeki bir değişimi açıklamada kamu kesimi açıklarının %48
gibi önemli bir paya sahip olması, iki değişken arasındaki ilişkinin olumlu yönü
olarak yorumlanabilir.
142
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Sonuçta incelenen dönemde Türkiye’de faizlerin enflasyon üzerinden kamu açıklarını etkilediği ve varyans ayrıştırma analizi ışığında faiz ve enflasyondaki değişmenin temel açıklayıcısının iç borç stoku olduğu tespit edilmiştir.
Ek Tablo 1: Var Modeli Gecikme Uzunluğu Seçim Kriterleri
Lag
0
1
2
3
4
5
6
7
8
LogL
93.96020
74.79794
53.68929
17.08142
31.76941
45.99860
56.11987
98.54923
99.03478
LR
NA
30.11211
23.63194*
31.37817
24.42541
28.96744
32.96126
43.98628
48.62875
FPE
0.001808
0.001268
0.001024*
0.001545
0.001196
0.002134
0.002431
0.000289
0.000390
AIC
7.068586
7.485567
7.763521
6.934387
5.230756*
6.265378
6.987326
7.098346
7.695217
SC
8.306479
8.912929
8.38035*
10.74069
10.22652
9.64596
11.986429
12.987538
12.989432
HQ
7.141312
7.921926
8.563512
8.098011
6.758012*
7.367593
8.787649
8.981568
9.075378
Ek Tablo 2: Değişen Varyans Analizi Sonuçları
VAR Residual Heteroskedasticity Tests: No Cross Terms (only levels and squares)
Date: 10/16/13 Time: 12:53
Sample: 1980 2012
Includedobservations: 30
Joint test:
Chi-sq
df
Prob.
288.1992
300
0.6776
Ek Tablo 3: Otokorelasyon Testi Sonucu
VAR ResidualSerialCorrelation LM Tests
Sample: 1980-2012
Includedobservations: 30
Lags
LM-Stat
1
19.68961
2
32.16163
3
21.46789
4
19.44170
5
18.81704
Probsfromchi-squarewith 25 df.
Prob
0.7629
0.1534
0.6663
0.7755
0.8058
NİSAN 2014
143
Ek Tablo 4: Normalite Test Sonuçları:
VAR ResidualNormalityTests
Orthogonalization: Cholesky (Lutkepohl)
Sample: 1980 2012
Includedobservations: 30
Component
Kurtosis
Chi-sq
1
3.433866
0.235300
2
3.225301
0.063451
3
1.603563
2.437547
4
1.348743
3.408312
5
1.663604
2.232444
Joint
8.377053
df
1
1
1
1
1
5
Prob.
0.6276
0.8011
0.1185
0.0649
0.1351
0.1366
Ek Tablo 5: Etki Tepki Analiz Sonuçları
Response to Generalized One S.D. Innov ations ± 2 S.E.
Response of DLNKKBGD to DLNKKBGD
Response of DLNKKBGD to DLNGSMH
Response of DLNKKBGD to DLNFAIZ
4
4
4
4
4
2
2
2
2
2
0
0
0
0
0
-2
-2
-2
-2
-2
-4
Response of DLNKKBGD to DLNIBS
-4
2
4
6
8
10
Response of DLNIBS to DLNKKBGD
4
6
8
10
-4
2
Response of DLNIBS to DLNIBS
4
6
8
10
-4
2
Response of DLNIBS to DLNGSMH
4
6
8
10
2
Response of DLNIBS to DLNFAIZ
.4
.4
.4
.4
.2
.2
.2
.2
.2
.0
.0
.0
.0
.0
-.2
-.2
-.2
-.2
-.2
-.4
2
4
6
8
10
-.4
2
Response of DLNGSMH to DLNKKBGD
4
6
8
10
Response of DLNGSMH to DLNIBS
-.4
2
4
6
8
10
4
6
8
10
2
Response of DLNGSMH to DLNFAIZ
2
2
2
2
1
1
1
1
1
0
0
0
0
0
-1
-1
-1
-1
-1
-2
2
4
6
8
10
-2
2
Response of DLNFAIZ to DLNKKBGD
4
6
8
10
-2
2
Response of DLNFAIZ to DLNIBS
4
6
8
10
4
6
8
10
2
Response of DLNFAIZ to DLNFAIZ
.4
.4
.4
.4
.0
.0
.0
.0
.0
-.4
2
4
6
8
10
-.4
2
Response of DLNENF to DLNKKBGD
4
6
8
10
-.4
2
Response of DLNENF to DLNIBS
4
6
8
10
4
6
8
10
2
Response of DLNENF to DLNFAIZ
.4
.4
.4
.4
.0
.0
.0
.0
.0
-.4
2
4
6
8
10
-.4
2
4
6
8
10
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
-.4
2
4
6
8
10
8
10
4
6
8
10
4
6
8
10
Response of DLNENF to DLNENF
.4
-.4
6
-.4
2
Response of DLNENF to DLNGSMH
4
Response of DLNFAIZ to DLNENF
.4
-.4
10
-2
2
Response of DLNFAIZ to DLNGSMH
8
Response of DLNGSMH to DLNENF
2
-2
6
-.4
2
Response of DLNGSMH to DLNGSMH
4
Response of DLNIBS to DLNENF
.4
-.4
144
-4
2
Response of DLNKKBGD to DLNENF
-.4
2
4
6
8
10
2
4
6
8
10
Ek Tablo 6: Varyans Ayrıştırma Analizi Sonuçları
LnkkbgVaryansAyrıştırma Analizi
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
Lnibs
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
lngsmh
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
Lnfaiz
1
2
3
4
5
6
7
8
9
S.E.
2.283680
2.351228
2.450399
2.565534
2.601229
2.627841
2.674849
2.746919
2.801643
2.833537
Varya
S.E.
0.264350
0.299614
0.315352
0.346287
0.354854
0.369300
0.383212
0.386981
0.389231
0.395696
LNKKBG
100.0000
94.40711
87.29577
84.87634
82.76290
81.82535
79.34757
75.44583
74.30307
72.65418
LNIBS
0.000000
2.808853
5.009904
5.136395
6.343243
6.631813
7.536955
9.607434
9.721381
9.990691
LNGSMH
0.000000
1.634237
2.051600
2.632713
3.515482
3.708433
4.103621
5.312976
5.150567
5.353597
LNFAIZ
0.000000
1.082611
3.768836
5.106837
5.146993
5.389599
5.261746
5.004041
4.991730
5.003117
LNENF
0.000000
0.067190
1.873894
2.247716
2.231380
2.444809
3.750111
4.629715
5.833255
6.998412
LNKKBG
23.59662
22.11464
20.14363
16.82727
17.31025
18.71323
20.86243
20.53497
20.36626
20.18945
LNIBS
76.40338
62.85382
63.71563
57.70952
56.54816
52.95074
49.89776
48.93875
48.42222
47.38208
LNGSMH
0.000000
5.502801
5.076548
8.055288
7.671023
7.339582
6.817324
6.914619
7.224701
8.231354
LNFAIZ
0.000000
4.086560
3.737456
10.68078
10.97230
13.51128
12.61725
13.57732
13.46356
14.00534
LNENF
0.000000
5.442175
7.326738
6.727144
7.498271
7.485177
9.805244
10.03434
10.52326
10.19178
S.E.
0.539232
0.896282
1.243432
1.470103
1.735040
1.764453
1.869435
1.939012
2.068015
2.127443
LNKKBG
2.500241
59.23379
71.68011
72.36952
70.87858
70.20018
62.81832
58.39374
51.42206
48.66621
LNIBS
35.61550
15.22222
9.562743
7.515697
9.159470
8.860537
12.08625
14.22874
19.42727
22.81892
LNGSMH
61.88426
23.15117
12.08125
8.878248
7.128029
6.945468
6.677720
6.216725
6.618068
6.280900
LNFAIZ
0.000000
1.068682
3.178589
3.604796
6.567234
7.751144
9.925879
10.38247
9.633528
9.115327
LNENF
0.000000
1.324140
3.497303
7.631738
6.266686
6.242667
8.491836
10.77832
12.89907
13.11865
S.E.
0.299294
0.369262
0.415098
0.424533
0.440831
0.454337
0.461554
0.474425
0.492891
LNKKBG
1.701723
8.124521
7.966704
8.676883
9.932518
9.365046
10.67128
10.10753
16.33324
LNIBS
20.30926
15.74862
28.10300
26.92875
25.04393
29.21417
28.87689
29.30992
27.23047
LNGSMH
16.54679
12.58212
9.959335
10.47056
12.82289
12.25979
11.95854
11.48769
10.69072
LNFAIZ
61.44223
40.36985
35.18200
35.24058
33.74942
31.78157
30.93889
30.07854
28.01975
LNENF
0.000000
23.17488
18.78896
18.68322
18.45124
17.37942
17.55440
19.01631
17.72583
NİSAN 2014
145
10
lnenf:
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
0.495680
16.19106
27.63130
10.58405
27.76157
17.83202
S.E.
0.187916
0.296396
0.366095
0.421878
0.479820
0.506218
0.529312
0.540415
0.550910
0.564746
LNKKBG
0.165211
0.390471
0.334924
2.376488
14.40888
13.22745
13.12593
16.24006
15.73959
18.73001
LNIBS
2.394805
23.58776
22.03049
38.46879
29.84699
27.83704
26.25535
25.42037
25.88083
24.92296
LNGSMH
15.75436
9.751785
13.04063
10.17177
13.80161
14.03445
14.56966
14.08465
13.72652
13.07036
LNFAIZ
6.878116
32.15143
22.07036
16.62622
13.34308
15.84850
14.97107
14.42248
15.03469
14.73372
LNENF
74.80751
34.11856
42.52360
32.35674
28.59943
29.05257
31.07800
29.83244
29.61837
28.54294
Kaynaklar
Aisen, A., D. Hauner (2008), “Budget Deficits and Interest Rates: a Fresh Perspecve”, IMF Working Paper 08/42.
Aksu, H., Ö. S. Emsen, S. Başar (2001), “Türkiye’de Bütçe Açıkları ile Nominal ve
Reel Faiz Oranları İlişkileri: 1985-2000”, Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 15(1-2): 43-53.
Barro, R. J. (1974), “Are Government Bonds Net Wealth?”, Journal of Political
Economy, 82 (6),1095–1117.
Buchanan, J. M., M. R. Flowers; (1987), The Public Finances An Introductory Textbook, Sixth Edition, Irwin, Illinois.
Cebula, R. J.(2000), “Impact of Budget Deficits on Ex Post Real Long Term Interest
Rates”, Applied Economic Letters, 7: 177-179.
Cheng, B. J.(1998), “The Causality Between Budget Deficit and Interest Rates in
Japan: An Application of Time Series Analysis”, Applied Economic Letters, 5, 419422.
Dornbush, R., S. Fischer; (1994), Macroeconomics, Sixth Edition, International
Edition, McGraw Hill. Literatür Yayıncılık, Turkey.
Elmendorf, D.W.(1996), “The Effects of Deficit Reduction Laws on Real Interest
Rates”, Finance and Economics Discussion Series, 1996-44, Federal Reserve Board.
Enders, W.(2004), Applied Econometric Time Series, New York: John Wiley and
Sons INC.
146
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Engen, E., R.G. Hubbard (2004), “Federal Government Debts and Interest Rates”,
NBER Working Paper 10681.
Evans, P.(1987), “Interest Rates and Expected Future Budget Deficits in the
United States”, Journal of Political Economy,95(11): 32-58.
Feldstein, M. S. (1986), “Budget Deficits, Tax Rules, and Real Interest Rates”, NBER
Working Paper, 1970. Cambridge.
Gale, W. G., P. R., Orszag (2002), “The Economic Effects of Long-Term Fiscal Discipline.” Discussion Paper No.8, Tax Policy Center.
Gujarati, D.N. (2004), Temel Ekonometri, New York: McGraw-Hill.
Hoelsher, G.P.(1983),“Federal Borrowing and Short Term Interest Rates”, Southern Economic Journal, 15:319-333.
Kameda, K.(2008), “Budget Deficits, Government Dept and Interest Rates in Japan:
An Analysis Using Published Budgetary Forecasts”, Kwansei Gakuin University,
Working Paper Series,39:1-31.
Kiani, K. M. (2009), “Federal Budget Deficits and Long Term Interest Rates in USA”,
The Quarterly Review of Economics and Finance, 49(1): 74-84.
Laubach, T. (2003), “New Evidence on The Interest Rate Effects of Budget Deficits
and Debt”, Board of Governors of The Federal Reserve System. Finance and Economics Discussion Series 2003-12. May.
Lipsey, R. G., P. N. Courant, C.T.S. Ragan,(1998), Economics, Addison-Wesley Publisling.
MacKinnon, J.(1996), “Numerical Distribution Functions for Unit Root and Cointegration Tests’’, Journal of Applied Econometrics, 11:601-618.
Mello, M., R. Scherre (2008), Real Interest Rates, Budget Deficit and Public Debt in
Emerging Markets, LAMES Meeting in Rio de Janerio 2008,
Motley, B. (1983), “Real Interest Rates, Income Taxes and Anticipated Inflation”,
Federal Reserve Bank of San Francisco Economic Review, 1983: 31-45.
Nelson, C.R.,Plosser, C.I.(1982), “Trends and Random Walks in Macroeconomic
Time Series Some Evidence and Implications”, Journal of Monetary Economics, 10:
139–162.
Özatay, F., G. Sak,(1996), 1980 Sonrasında Kaynakların Kamu ve Özel Sektör
Arasında Paylaşımı ve Sonuçları, Tüsiad Yayınları.
Özgen, F.B. ve Güloğlu, B.(2004), “Türkiye’de İç Borçların İktisadi Etkilerinin VAR
Tekniği ile Analizi’’, METU Studies in Development, 31(Haziran): 93-114.
NİSAN 2014
147
Peker, O., Y. Acar (2010), “Türkiye’de Konsolide Bütçe Açıklarıyla- İç Borçlanma
Faiz Oranları Arasındaki İlişki: Ekonometrik Bir Analiz’’, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 11(1), 193-206.
Phillips, P.,Perron, P.(1988), “Testing for Unit Root in the Time Series Regression”,
Biometrika,75: 336–340.
Pınar, A. (2006), Maliye Politikası-Teori Uygulama, 2. Baskı, Naturel Yayınları, Ankara.
Plosser, C. (1982), “Government Financing Decisions and Asset Returns”,Journal of
Monetary Economics, 9 (3): 325-52.
Reinhart, C.M., , K.S. Rogoff, (2010), This Time Is Different, Priceton University
Press.
Sağlam M. ve E. Uğurlu, (2013), “Kamu Açıkları, Parasal Büyüme ve Enflasyon
İlişkisi: Türkiye Örneği (1983-2008)”, Finans Politik & Ekonomik Yorumlar, Şubat
2013, Cilt: 50, Sayı: 576, 71-83.
Seater, J. J. (1993), “Ricardian Equivalence”, Journal of Economic Literature,142190.
Wachel, P., J. Young (1987), “Deficit Announcements and Interest Rates”, American Economic Review, 77(5): 1007-12.
148
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Amerika Birleşik Devletleri’nde Mahalli
İdarelerin Mali Yapısı ve Merkezi
İdare İlişkileri
Mehmet ARSLAN
Prof.Dr., Balıkesir Üniversitesi,
İİBF, Maliye Bölümü
[email protected]
Mine BİNİŞ
Yrd. Doç. Dr., Balıkesir Üniversitesi
İİBF Maliye Bölümü
[email protected]
Amerika Birleşik Devletleri’nde Mahalli İdarelerin Mali Yapısı ve Merkezi İdare İlişkileri
Özet
Amerika Birleşik Devletleri, adem-i merkezi
yönetim sistemine ve federal devlet yapısına
sahip bir ülkedir. Yönetim sistemi üç kademeli
bir yapı arz etmektedir. İlk düzey yönetim biriminde federal devlet, ikinci düzey yönetim
biriminde eyaletler ve üçüncü düzey yönetim
biriminde mahalli idareler bulunmaktadır. Mahalli idarelerin yapısı ve niteliği eyaletten eyalete
farklılık göstermektedir. Bu nedenle her mahalli
idare birimi kendine has özellikler taşımaktadır.
ABD’de mahalli idareleri il, ilçe, kasaba- köy, okul
bölgeleri ve özel bölgeler şeklinde genel bir
sınıflandırmaya tabi tutmak mümkündür. Bununla birlikte bazen aynı yapıya sahip bir mahalli
idare biriminin başka bir eyalette farklı bir isimle
yapılandığı da görülmektedir. Söz konusu yönetim yapısı içinde çalışmada, ABD’de mahalli
idarelerin mali yapıları ve merkezi idare ile
ilişkileri incelenme konusu yapılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Mahalli İdareler, Mali yapı,
ABD
Fiscal Structure of Local Governments in the
United States of America and Its Relation with
the Central Government
Abstract
United States of America is a country that has a
decentralized management system and federal
form of government structure. Management
system offers three tiered structure. Federal
government is in the first level of administrative
unit, states are in the second level of administrative units and local governments are the third
level of administrative unit. Local government’s
structure and quality varies from state to state.
Therefore, each local government unit has its
own unique features. Local governments in the
USA can be classified in the form of county,
municipal, town and village, school districts and
special districts. However, sometimes a local
government unit that has the same structure is
also structured with a different name in another
state. In this paper, management structure of
USA, local government’s financial structure and
its relationship with the central government
have been examined.
Keywords: Local Government, Fiscal Structure,
USA
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ, NİSAN 2014, 9(1), 149- 173
149
1. Giriş
Amerika Birleşik Devletleri; 2013 Eylül ayı verilerine göre nüfusu 316,9 milyon, US
Bureau of Economic Analysis’dan sağlanan veriler doğrultusunda 2012 yılı GSYİH’sı
16.244,6 milyar dolar, kişisel geliri 13.743,8 milyar dolar ve kişi başına düşen milli
geliri 42.784 dolardır. Ayrıca 2011 yılı İnsani Gelişme Raporu’na göre yirmi üçüncü
sıra ile dünyanın en yüksek refah düzeyine sahip ülkelerinden biri konumundadır.
Siyasi yapı olarak federal yönetim sisteminin uygulandığı bu ülkede federal devlet,
eyaletler ve mahalli idarelerden oluşan idari bir yapı sunmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri eyalet sistemine dayanmakla birlikte, her eyaletin kendine has özellikler teşkil etmesi, mahalli idarelerin tek bir sistematik yapı içerisinde
değerlendirilmesine engel oluşturmaktadır. Bu nedenle kökenleri 18. yüzyıla dayanan mahalli idarelerin karışık bir yapı gösterdiği ifade edilebilir. Amerikan Federal Anayasası’nda mahalli idarelere ilişkin genel bir düzenlemeye yer verilmediği,
eyaletlere yetkinin bırakıldığı görülmektedir. Eyaletler bu yetkiyi Federal Anayasaya aykırılık içermemek şartıyla kendilerine verilen genel yetki (home-rule charter)
çerçevesinde kullanmaktadırlar.
ABD demokrasisinin temelini oluşturduğu kabul edilen mahalli idarelerin mali yapısının ve merkezi idare ile olan ilişkilerin inceleme konusu yapıldığı bu çalışmada,
ABD yönetim yapısı, ABD’de mahalli idare birimleri ve özelliklerine yer verilecek ve
mali yapıları hakkında değerlendirmeler yapılacaktır.
2. Amerika Birleşik Devletleri Yönetim Yapısı
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) elli eyaletten oluşan ve Başkanlık sistemi ile yönetilen federal bir cumhuriyettir. Siyasi yapısını yazılı bir anayasa ile oluşturan ilk
modern rejimlerden biri olan ABD’de anayasa ile ülke genelinde uygulanabilir nitelikteki yetkiler federal yönetime bırakılmış ve mevcut yetkilerde birimler arasında
paylaştırılmıştır. Bu paylaşım güçler ayrılığı ilkesi çerçevesinde yasama, yürütme ve
yargı organları arasında şekillendirilmiştir. Güçler ayrılığının işlemesinde uygulanan
“denge ve fren” veya “kontrol ve denge” ilkeleri ile üç güç birbirini dengeleyecek
yetkilerle donatılmış ve hiçbirinin sisteme tek başına hâkim olamaması prensibi
anayasa ile koruma altına alınmıştır (Türker, 2003: 455, 456).
Kongre, yasama organı olarak federal yönetim yasalarını çıkarmakta ve Temsilciler
Meclisi ve Senato adları verilen iki meclisten oluşmaktadır. Temsilciler Meclisi’nin
üye sayısı Anayasa ile belirlenmiş olup, eyaletlerin nüfusları oranında temsil edilmesi esasına bağlı olarak zaman içerisinde değişiklik göstermektedir. Senato, yasama faaliyetlerinde her eyaletin eşit muamele görmesini sağlamak üzere her
eyaletten ikişer senatörün seçildiği bir organdır. ABD’nde her eyalette yürütme
kuvvetinin başında bir vali bulunmaktadır. Her bir eyalet yönetiminin ayrı bir anayasaya ve il, ilçe, kasaba-köy ve özel bölgeler gibi ayrı alt yönetim birimlerine sahip
150
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
olduğu eyaletler; düzeni koruma, eğitim, yol inşaatı gibi görevler üstlenmişken;
federal hükümet ise milli ve milletlerarası ve birden fazla eyaleti ilgilendiren konularla ilgilenmektedir (Cansızlar, 1996: 3).
Yürütme organının başı olan Başkan, halk tarafından dört yıllığına seçilmekte olup
federal hükümet kurum ve kuruluşlarına yönelik politikaların belirlenmesinden ve
yürütülmesinden sorumludur. Ayrıca ABD Başkanı gümrük, vergiler ve diğer ticari
konularda karar vermek ve tedbirler almak konusunda da yetki sahibidir (Gülsoy
ve Koca, 2012: 6). Başkan görevlerini doğrudan kendine bağlı bulunan başkanlık
ofisi ve başkan yardımcısı vasıtasıyla yerine getirmektedir. Görüldüğü üzere federal yönetim sisteminin benimsendiği ABD’de federal hükümet yasama organının
çıkarmış olduğu kanunlar doğrultusunda genel bir yetkiye sahip olmakla birlikte
yetkilerinin büyük bir kısmını eyalet yönetimlerine bırakmış ve her eyaletin de
kendi anayasası ile belirlediği mahalli idare birimleri ile kamu hizmetlerini gerçekleştirmektedir.
3. ABD’de Mahalli İdarelerin Türleri ve Özellikleri
Amerika Birleşik Devletleri’nde mahalli idareler eyaletlerin bir kuruluşu şeklinde
yapılandırılmıştır. ABD’nde mahalli idarelerin kökeni 18. yüzyıla dayanmaktadır.
ABD Anayasası’nda mahalli idarelere ilişkin düzenleme bulunmamaktadır. Eyaletler anayasanın genel kurallarını ihlal etmemek şartıyla iç düzenlerini istedikleri gibi
belirleme yetkilerine sahiptirler (Şahin, 1999: 122).
Yerinden yönetim anlayışının hâkim olduğu ülkede mahalli idare birimlerinde
standart bir modelden söz etmek mümkün değildir. Bu mahalli idarelerin birçok
farklı biçimleri ve örgüt yapıları vardır. Mahalli idarelerin biçim ve sayılarındaki
değişiklik her birimin politik yapısına göre değişmektedir (Libonati, 2001: 1). Bununla birlikte ABD’ndeki mahalli idareler genel olarak şu şekilde sınıflandırılabilir:
•
Vilayet (County)
•
Belediye Yönetimi ( Municipal)
•
Kasaba Yönetimi ( Township)
•
Okul Bölgesi ( School District)
•
Özel Bölge ( Special District)
ABD’de, vilayet, belediye yönetimi, kasaba- köy yönetimi, okul bölgeleri ve özel
amaçlı ilçe yönetimleri olmak üzere 2012 yılı itibariyle 90.056 mahalli idare birimi
bulunmaktadır. Günümüzde ortaçağda olduğundan daha az mahalli idare birimi
olması şaşırtıcı değildir ancak yine de 1970’lerle kıyaslandığında bunların sayısının
günümüzde daha fazla olduğu görülmektedir. Veriler mahalli idare birimi sayılarının azaldığını göstermektedir, bu sonucun doğmasında özel amaçlı bölgelerin (okul
NİSAN 2014
151
bölgeleri ve özel ilçe) azalmasının rolü olabilir (Ervin, 1995: 209). Tablo 1’de yönetim birimlerinin sayılarına yer verilmiştir.
Tablo 1’de yönetim birimlerinin sayılarına yer verilmiştir.
Tablo 1: 1952- 2012 Yılları Arası Yönetim Birimlerinin Sayısı
Yönetim Biçimi
Toplam Birimler
ABD Hükümeti
Eyalet Yönetimi
Mahalli idare
Vilayet (County)
Belediye
(Municipal)
Kasaba ve köy
(Township, town)
Okul Bölgesi
(School District)
Özel Bölge (Special
District)
1952
1962
1972
1982
1992
2002
2007
2012
116.807
91.237
78.269
81.831
85.006
87.576
89.527
90.107
1
50
1
50
1
50
1
50
1
50
1
50
1
50
1
50
116.756
91.186
78.218
81.780
84.955
87.525
89.476
90.056
3.052
3.043
3.044
3.041
3.043
3.034
3.033
3.031
16.807
17.997
18.862
19.076
19.279
19.429
19.492
19.519
17.202
17.144
16.991
16.734
16.656
16.504
16.519
16.360
67.355
34.678
15.781
14.851
14.422
13.506
13.051
12.880
12.340
18.323
23.885
28.078
31.555
35.052
37.381
38.266
Kaynak: U.S. Census Bureau, 2013a; U.S. Census Bureau, 2012a; U.S. Census Bureau,
2013b.
1952 ve 2012 yılları arasındaki 60 yıla ait her bir on yıla ilişkin verileri gösteren
Tablo 1 geçen süreç içerisinde mahalli idare birimlerinin sayısında azalma olduğunu, bu azalmayı yüzdesel olarak ele alırsak % 22,8’lik bir azalma olduğunu ortaya
koymaktadır. ABD belediye yönetimi sayılarının az çok sabit kaldığı, benzer bir
şekilde kasaba ve köy yönetimlerinin sayısında da çok büyük değişiklikler olmadığı
görülmektedir. Ancak özel amaçlı ilçe yönetimleri incelendiğinde ise kayda değer
değişiklikler gözlenmektedir. Okul bölgeleri bu 60 yıllık süre içerisinde % 80,8’lik
bir azalma göstermişken, özel bölgelerde ise % 210’luk bir artış meydana gelmiştir.
ABD’de mahalli idare birimleri içinde özel bölgelere yönelik büyük bir eğilimin
olduğu ifade edilebilir.
Mahalli idare birimlerinin sayılarına değinmenin yanı sıra bu birimlerin ABD idari
yönetim sistemi içinde rollerinin ortaya koymak açısından kapasitelerinin incelenmesi önem taşımaktadır. Tablo 2’de mahalli idarelerin kapasiteleri gösterilmiştir
152
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Tablo 2: ABD’de Mahalli İdarelerin Kapasiteleri
Kamu Çalışanları İçinde
Mahalli İdarelerde Çalışanların Yüzdesi
Politik İdare
Kapasitesi
(Ortalama)
59
0.74
Toplam Kamu
Harcamaları
İçinde Mahalli
İdare Harcamaları
Payı (%)
21
Toplam Vergi Gelirleri
İçinde Yerel Vergi Gelirlerinin Payı (%)
13
Kaynak: Sellers ve Lidström, 2007: 617.
Tablodan görüldüğü üzere mahalli idareler büyük bir istihdam sağlamaktadır. Kamu harcamaları içinde yüzde 21’lik bir paya, toplam vergi gelirleri içinde ise paylarının yüzde 13 olduğu görülmektedir. Buradan hareketle mahalli idare birimlerinin
yapısal özelliklerinin ele alınması gereklidir.
3.1. Vilayet (County)
İki veya daha fazla kent, kasaba ile birçok köyden oluşan vilayetler, eyaletin en
büyük alt birimini oluşturmaktadır. ABD’de Connecticut, Columbia ve Rhode Island
dışında bütün eyaletlerde county isimli mahalli idare birimleri bulunmaktadır.
Ancak daha öncede ifade edildiği gibi bu yönetim birimleri her yerde aynı özelliği
taşımamaktadır. Örneğin, New Jersey’deki vilayetler sadece yargı görevini yerine
getirmektedir. Bununla birlikte aynı yapıya sahip olmakla birlikte county ismi ile
değil, farklı bir yönetim birimi adıyla düzenlenmiş yerler de bulunmaktadır. Buna
örnek olarak aynı yapısal özellikleri taşımasına rağmen Louissiana’da parish, Alaska’da ise borough adıyla oluşturulan birimler gösterilebilir (Türker, 1999: 596597).
County idaresi kırsal karakter taşıyan ve nüfus yoğunluğu düşük olan güney ve
güney batı bölgelerinde yaygındır. Bu tarz yönetim kırsal alanda iyi bir şekilde işlemesine rağmen merkezi bölgelerde çok elverişli bir şekilde kullanılamadığı ifade
edilebilir. Merkezi bölgelerde county idareleri hem devletin bir kolu olarak görev
yapmakta, hem de merkeze dâhil edilmemiş banliyo bölgelerindeki birçok şehir
hizmetlerini yerine getirmektedir (Ulusoy ve Akdemir, 2002: 89). ABD’de 3000’nin
üzerinde county bulunmaktadır. Eyaletlerdeki county sayıları aynı değildir. En fazla
county Texas’ta (254 adet), en az county ise Delaware ve Hawaii’dedir (3’er adet).
Vilayetlerde tek bir yapılanma söz konusu olmadığından, bu idarelerin yapısı konusunda standart bir şema ortaya koymak mümkün değildir. Bununla birlikte bu
idarelerin çoğunu kapsamak üzere ortak bir yapılanmadan söz edilebilir. Bunlar
county meclisi, seçilmiş, atanmış görevliler ve ihtisas meclis ve komisyonlarıdır.
Eyaletlerin çoğunda county meclisleri birden fazla üyeden oluşan karar alma ve
yürütme yetkileri bulunan bir organdır. Bu meclislerin karar alma yetkileri, kendi
görev ve fonksiyonlarıyla sınırlı kalmak üzere mali veya düzenleyici nitelikte kararlardan ibarettir. Mali nitelikli kararları; vilayet vergilerini toplamak, kamusal işler
NİSAN 2014
153
için kaynak tahsis etmek ve idarenin borçlarını azaltmaktır. Düzenleyici nitelikte
kararları ise; sağlıkla ilgili tüzükler çıkarmak, özel bölgelerin tespitine ilişkin tüzükler çıkarmak, işyeri ve eğlence yeri belgeleri vermek, havai fişek türü patlayıcı
maddelerle ilgili düzenlemeler yapmak biçimindedir. Yürütmeye ilişkin yetkileri
ise; vilayet emlakinin yönetimi, bazı görevlilerin atanması, county adına imzalanacak anlaşmalarda müzakere yapılması ve seçimlerin yönetilmesidir. Zaman içerisinde county meclislerinde çok sayıda ihtisas meclisleri ve komisyonları ortaya
çıkmıştır. Bu komisyonların görev alanları farklılık göstermekle birlikte genellikle
sosyal güvenlik, sağlık, hastaneler, kütüphaneler, seçimler, arazi kıymet takdiri,
planlama, özel alanların tespiti, personel, dinlenme ve eğlence, havaalanları, okulların finansmanı, tarım gibi oldukça geniş bir yelpazede hizmet sunmaktadırlar
(Türker, 1999: 597, 599).
3.2. Belediye Yönetimi (Municipal)
Belediyeler, ABD’nin en fonksiyonel ve bu açıdan en önemli mahalli idare birimleridir. Vilayetler kadar geniş bir coğrafi alana hizmet vermemekle birlikte, daha
önemli kamu hizmetlerini yürüttükleri ifade edilebilir. Buna paralel olarak da daha
fazla yetkiyle donatılmış ve daha özerk bir niteliğe sahip kılınmışlardır. Belediyelerin adlandırılması konusunda çeşitli eyaletlerde farklı uygulamalara rastlamak
mümkündür. Ancak genel olarak belediye yönetimlerini ifade etmek üzere, municipality, city, borough veya village gibi isimler kullanılmaktadır (Ulusoy ve Akdemir,
2002: 90). Amerikan belediye yönetimleri kamu sağlığı, eğitim, parklar, kütüphaneler, su tedariki, sağlık kuruluşları, kanalizasyon arıtma, sokak düzenlenmesi ve
aydınlatılması, toplu taşıma hizmetlerine öncülük etme ve modern merkezlerin
altyapı hizmetlerini sağlama görevlerini ifa etmektedir (Briffault, 1990: 15).
Belediyelerin kurulmasında yetki eyaletlere aittir ve kanunla tüzel kişilik kazanırlar.
Eyaletler tarafından kurulan belediyelerin kurulma şartları ve prosedürü eyaletten
eyalete farklılıklar göstermektedir. Kimi belediyelerde kurulma şartı olarak asgari
nüfus şartı gözetilirken, kimilerin de ise arazi büyüklüğü şartı gibi koşullar aranmaktadır (Şahin, 1999: 129).
Kentlerin yönetim kuruluşu olan belediyeler, o yörede oturanların talebi üzerine
yapılan referandum sonucu çoğunluğun oyları üzerine kurulmaktadır. Söz konusu
beldeye referandum sonrasında bir yetki belgesi verilmekte ve bu belge o belediyenin anayasası niteliği taşımaktadır (Odabaş, 1997: 66). Belediyelerin yetkileri
eyaletten eyalete değişiklik göstermesinin yanı sıra aynı eyaletlerde kentten kente
göre de değişiklik olabilir. Her kent kendisine verilen statüye göre hak ve yetkilerle
donatılmıştır. Büyük kentler çok daha büyük haklara sahipken küçük kentlerin
hakları daha az seviyelerde olmaktadır. Mahalli idare kuruluşları arasında hizmetlerin paylaşımı konusuna bakıldığında ise kamu hizmetlerinin hangi birim tarafınca
yerine getirileceğinin detaylıca kanunlarda düzenlendiği görülmektedir (Yılmaz,
2009: 18).
154
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Önemli ölçüde özerkliğe sahip olan belediyeler genel olarak vergilendirme, borç
alma, sağlık, güvenlik, belirli amaçlarla istimlâk yapma hakkı, belirli kamu kuruluşlarını işletme gibi çeşitli yetkiler verilmiştir. Belediyeler borçlanma, vergilendirme
ve kamulaştırma yetkilerini eyalet anayasasının kendilerine verdiği yetki doğrultusunda kullanma imkânına sahiptirler (Türkoğlu, 2009: 36). Mahalli idarelerde yürütme genellikle belediye başkanı tarafından yerine getirilmektedir. Karar organı
kent meclisi olup, birden çok kişiden oluşmaktadır. Yürütme organını denetlemesi,
kenti ilgilendiren kararları alması kent meclisinin görev ve yetki alanındadır (Aydın,
1992: 81).
ABD kentleri ve yerleşim bölgeleri arasında büyük farklar görülmektedir. ABD sınırları içerisinde en az belediye bulunduran eyaletler Hawaii (bir adet), en fazla belediye bulunduran eyalet ise Illinois’tir (yaklaşık 1.300 adet). Belediyelerin nüfusu da
çeşitlilik göstermektedir. Ülkede bir yandan 2012 yılı itibariye nüfusu 1 milyonu
aşan dokuz kent ve bunların başında 8 milyon nüfuslu New York gelmekle birlikte
diğer bir yandan da artık insanların yaşamadığı, fakat hukuken sona erme işlemini
gerçekleştirmemiş belediyeler de bulunmaktadır. Ülkedeki belediyelerin %
70’inden fazlasının nüfusu 2.500’ün altındadır. 1990 ile 2000 yılları arasında hızla
gelişen kentler arasında yer alan Austin, Texas % 41 oranında büyürken, Baltimore, Maryland, Detroit ve Michigan gibi kentlerin nüfusu aynı dönemde azalmıştır.
Amerikan eyalet ve mahalli idareler arasındaki değişmeyen tek ortak nokta, 21.
yüzyılın sorunlarına yanıt bulma amacıyla gerçekleştirdikleri siyaset, yönetim ve
vergilendirme alanlarındaki modernleşme çabaları olduğu ifade edilmektedir
(Katz, 2003: 7). Belediye yönetimlerinin sayısı 1942’de 16.220 iken 2012 yılında
19.519’ye yükselmiştir.
3.3. Kasaba Yönetimi (Township)
Kasaba yönetimleri, ABD’nin tamamında değil, belirli bölgelerindeki eyaletlerde
bulunmakta ve ülke nüfusunun beşte birine yakın bir kısmına hizmet vermektedirler. Bu birimler geleneksel mahalli idare birimleridir. Geçmiş dönemlerde önemli
fonksiyonlar yürüten kasaba yönetimleri, görev ve yetkilerinin bir bölümünün
zaman içerisinde vilayet yönetimlerine devredilmesiyle önemini nispeten yitirmişlerdir.
Kasabalar, bazı yörelerde oldukça önemli görevler ifa etmektedirler. New England
eyaletinin temel mahalli idare birimi olmaları dolayısıyla burada okulların idaresi
de dâhil olmak üzere önem arz eden mahalli hizmetleri yürütmektedirler. Diğer
bazı eyaletlerde de belediyelerle ortak olarak yerine getirdikleri önemli hizmetler
vardır. Ülke genelinde en sık rastlanan görevleri; kütüphane, su, kanalizasyon ve
çöp imha işleridir. Bazı eyaletlerde ise sadece kırsal nitelikli hizmetler sunarlar
(Türker, 1999: 601- 602). ABD genelinde 16 bin civarında kasaba yönetimi bulunmaktadır. Bunlardan sadece 100 kadarının nüfusu 50 binin üzerinde, yaklaşık 10
bin tanesinin nüfusu ise 1.000’in altındadır.
NİSAN 2014
155
3.4. Özel Amaçlı İlçe Yönetimi (Özel Bölgeler)
Özel bölgeler, ilçeler ve belediyelerle ilgili birimlerle beraber villages, towns, birkaç
birim ve township kapsayabilen, mahalli idarelerin bir birimi olarak görev yapmaktadır. Tarihsel olarak, hükümetin bu farklı biçimleri, sistemin içinde tamamlayıcı
öğeler olarak iş görmüştür. Zamanla yasama organları, yerel hükümetlerin genişleyen talepleri karşısında hizmetlerin county, municipial, township ve özel bölge
birimleri tarafından karşılanabildiği bir ortam oluşturmuştur (Carr, 2006: 481). 19.
yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında her birinin itfaiye, kanalizasyon, su
tedariki ve bir takım başka hizmetleri sağlamak için kendisinin vergi alma yetkisine
sahip olduğu özel yönetimler ortaya çıkmıştır (Nadaroğlu, 1994: 124).
Özel amaçlı yönetim birimleri, diğer üç mahalli idare türünden farklı olarak, belirlenmiş bir amacı gerçekleştirmek veya hizmeti yürütmek üzere kurulan mahalli
idare birimleridir. Yıllar itibariyle artış gösteren özel bölgeler faaliyet alanları ile
sınırlı görevleri yerine getirmektedirler. Bazen birden fazla olmakla birlikte, birbiriyle yakından ilgili hizmetler için de özel amaçlı birimlerin kurulduğu gözlenmektedir. Başlıca hizmet konuları; eğitim, su, kanalizasyon, konut, yangınla mücadele,
çevre kirliliğinin önlenmesi, tabii kaynakların korunması ve ulaşımdır. Özel bölgelerin en büyüğü havaalanlarını, köprüleri ve otobüs terminallerini işleten New York
Terminal Otoritesi’dir (Şahin, 1999: 130).
3.4.1. Okul Bölgeleri (School Districts)
ABD’de ilk, orta ve yükseköğrenim genellikle okul bölgeleri adı verilen ve mahalli
idare birimleri arasında yer alan kurumlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Aslında özel bölgeler arasında sayılabilecek olan okul bölgeleri sayılarının çokluğundan
dolayı ayrı bir yönetim birimi olarak oluşturulmuştur. Okul bölgeleri okulların bakım ve yönetimi için vergileme ve yönetme gücüne sahip sınırlı bir coğrafi bölge
olarak tanımlanmaktadır. Sorumlu memurların oluşturduğu okul kurulu, kurum
benzeri bir yönetim kuruluşudur.
Okul bölgelerinin her biri bağımsız yönetim teşkilatına ve görevlerini yerine getirecek özerk kaynaklara sahiptir. Bu yapısı onların merkezi devlet teşkilatından ayrı
bir idari birim olarak ele alınmalarına yol açmaktadır. Okul bölgeleri, eğitim hizmetlerinin yerine getirilmesinde önemli fonksiyonlar icra etmektedirler. Eğitim
hizmetlerinin bağımsız idari birimler aracılığıyla yerine getirilmesi, bu hizmetlerin
büyük bir bölümünün yerel vergilerle karşılanması sonucunu doğurmaktadır (Ulusoy ve Akdemir, 2002: 92).
ABD’de 1940’lara kadar ülke genelinde 108.000 üzerinde okul yönetimi bulunmaktaydı. Bu tarihten sonra başlayan reformla; tek derslikli kırsal okulların kapatılması,
okulların bağlı bulundukları yönetimlerin değiştirilmesi ve daha etkin bir eğitim
hizmeti için gerekli görülen birimlerin birleştirilmeleri sonucunda bu yönetimlerin
sayısı 1970’li yıllara kadar geçen sürede 15.000 kadar indirilmiştir. 32 eyalette
156
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
kamuya ait okulların yönetimi tamamıyla bu birimlere aittir. Bu birimler, okulların
yönetimi konusunda 8 eyalette ağırlıklı olarak, 5 eyalette ise kısmen yetkilidirler.
Günümüzde okul bölgelerinin sayısı 12.880’dir.
Okul yönetimlerinin meclisleri, eğitimle ve okulların yönetimiyle ilgili olarak oldukça geniş yetkilere sahiptirler. Yıllık bütçenin hazırlanması ve kabulü, okul çevresinin vergi sınırlamalarını belirlemek, seçmenlerin onayıyla tahvil çıkarmak, okul
müdürleri ile eğitim ve yönetim personelini atamak, müfredat programını ve eğitsel faaliyetleri tespit etmek, okulların tür ve derecelerini belirlemek, okullar ve
rekreasyon alanları için yer tespitine ve inşaat planlarına ilişkin olarak diğer yönetim birimleriyle işbirliği yapmak gibi yetkiler bunlar arasındadır (Türker, 1999: 603604).
3.4.2. Özel İlçe (Special Districts)
ABD’de var olan bir diğer özel amaçlı yönetim birimi özel ilçelerdir. Özel yöre olarak da adlandırılan bu idari birimler tek bir hizmet amacına yöneliktir. Özel yöreler
çoğunlukla tek bir fonksiyonu yerine getirmekte ve bunların sundukları hizmetler
diğer yönetim birimleri tarafından arz edilmemektedir (Ulusoy ve Akdemir, 2002:
92).
Özel amaçlı ilçe yönetimleri, diğer mahalli idare birimlerinin değil, eyalet genel
yönetimi ile ilgili birimler olarak kurulurlar. Bu nedenle kuruluş işlemleri, eyalet
mevzuatı çerçevesinde olmaktadır. Özel amaçlı ilçe yönetimlerinin yetkileri iki
grupta ele alınabilir. Bunlardan birinci grubu, diğer mahalli idare türlerinin de sahip olduğu gayrimenkul edinme, sözleşme imzalama ve mahkemelerde temsil
edilme gibi genel yetkilerden oluşmaktadır. İkinci grupta ise, sözkonusu birimin
kuruluş amacına uygun olarak sahip olduğu daha spesifik nitelikli yetkiler yer almaktadır. Bunlardan harcamalar, vergiler ve borçlanmalar konusundaki yetkiler ile
personel istihdamı ve birimle ilgili genel politikaları tespit etme yetkileri ilçe meclisine aittir (Türker, 1999: 603- 604).
Özel amaçlı ilçeler aslında üye eyaletin, sınırlı bir bölgede sulama, su temini, kanalizasyon, mezarlık ve kirlilik denetimi sağlamak için kurulmuş siyasal bir alt bölümüdür. Ancak bu alt bölümün faaliyet alanı her bir üye eyalette ayrı ayrıdır. Üye
eyaletlerden yaklaşık dörtte birindeki özel ilçelerin faaliyet alanları diğer mahalli
idari birimlerin sınırlarını kapsamaktadır. Buna karşın kendine özgü faaliyet alanına
sahip özel ilçelerde bulunmaktadır (Odabaş, 1997: 67). Özel ilçelerin 2012 yılına
ilişkin rakamı 38.266’dır.
4. ABD’de Mahalli İdarelerin Görevleri
ABD’de mahalli idareler tarafından üstlenilmiş görevler değişiklik göstermekte, bu
değişiklikler ve görevler anayasadaki ve kanunlardaki mevcut hükümlere göre
düzenlenmektedir. ABD’de mahalli idarelere ait görevlerin dağılımı konusunda
NİSAN 2014
157
standart bir model bulunmamakla birlikte temel görevleri olarak eğitim, sağlık ve
çevre ile ilgili görevler, mal ve can güvenliği ile ilgili görevler ve yolların bakımı,
çöplerin toplanması ve park hizmetleri ile ilgili görevler şeklinde sınıflandırılabilir
(Türkoğlu, 2009: 37).
Eğitim hizmetleri genellikle okul yönetimleri tarafından sağlanmaktadır. Buna
rağmen, 12 yıllık öğrenimden sonra ayrıca iki yıllık eğitim yapan bazı kolejlerin
sorumluluğu vilayetlere aittir. Bu hizmetin mahalli idarelerce sunulmasına paralel
olarak eğitim giderleri de ağırlıklı olarak yerel vergilerden karşılanmaktadır.
ABD toplum eğitimi konusu eyaletlerin toplumsal konularda gittikçe artan bir rol
üstlenmesinin iyi bir örneğidir. ABD eyaletleri ortalama olarak bütçelerinin %
30’unu eğitim konusuna ayırmaktadır ki, bu da birçok eyaletin bütçesindeki en
büyük tek kalem harcamadır. Eğitim konusundaki harcamalarının artması ile birlikte, okulları belirli standartlarda öğretim yapmaktan sorumlu kılarak, eyaletler eğitim konusunda daha etkili roller üstlenmeye başlamışlardır (Katz, 2003: 11). 2008
itibariyle mahalli idarelerin bütçelerinden eğitime ayırdıkları harcamaların genel
harcamalar içindeki payı % 43’dür (US Census Bureau, 2012a: 294).
Mahalli idarelerin görevleri içerisinde yer alan diğer bir görev sağlık hizmetleridir.
Sağlık hizmetlerinden belediye ve kasaba yönetimleri sorumludur. Buna rağmen,
bazı eyaletlerde bu hizmetler kısmen veya tamamen belediye yönetimleri tarafından üstlenilmiştir (Nadaroğlu, 1994: 128). Sağlığın korunması, hastalıkların tedavi
edilmesi, insanların bedenen ve ruhen geliştirilmesi ve ömrün uzatılması amacları
doğrultusunda gercekleştirilen sağlık hizmetleri yanı sıra çevre alanındaki diğer
hizmet türleri konusunda da mahalli idarelerin önemli rolleri bulunmaktadır. Bunlar arasında çevre kirliliği ile mücadele, enerji israfının önlenmesi, çöp ve diğer
atıkların toplanması ve imhası ve kanalizasyon hizmetleri sayılabilir.
Mahalli idarelerin kamu esenliği ile ilgili görevleri de bulunmaktadır. İtfaiye, karayolları ve toplu taşıma hizmetleri bu kapsamda gösterilebilir. Karayolu hizmetinin
sağlanmasında federal devlet, eyalet ve mahalli idareler arasında gittikçe artan bir
işbirliği de gözlenmektedir. Mahalli idarelerin içişleri ile ilgili görevleri de bulunmaktadır. Bu kapsamda yer alan görevlerin başında emniyet ve asayiş görevleri
gelmektedir. Diğer içişlerine ilişkin görevleri ise; nüfus kayıtlarının tutulması, gayrimenkullerle ilişkin işlemlerin yapılması, kıymet takdiri, vergi toplanması ve seçimlerin yürütülmesidir (Türker, 1999: 606- 607).
5. ABD’de Mahalli İdarelerin Mali Yapısı
ABD’nde mahalli idare maliyesi elli eyalet arasında değişmektedir. Bu çeşitlilik, her
ne kadar, farklı finansman sistemleri, farklı problemler ve farklı mahalli idare gelir
kaynaklarının ortaya çıkması sonucunu doğursa da aynı zamanda geniş bir değişikliğin gözlenmesi için büyük bir fırsat sağlamaktadır (Bish, 2002: 1). ABD’de mahalli
158
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
idarelerin mali yapısı içinde mahalli idarelerin gelirlerine ve harcamalarına yer
verilecektir.
5.1. ABD’de Mahalli İdarelerin Gelirleri
ABD’de mahalli idareler gelirlerini çeşitli kaynaklardan sağlamaktadırlar. Bunlar
mahalli vergiler, bağışlar ve yardımlar ve diğer gelirler şeklinde belirtilebilir. Mahalli idarelerin gelirlerinin % 65’inin öz kaynaklardan sağladığı bu ülkede, dış ticaret üzerindeki vergiler üzerindeki anayasal sınırlama hariç, her bir eyalet kendi
vergi politikasını oluşturabilir. Vergi konusundaki bu özerk yapı dolayısıyla, vergi
matrahı ve oranı konusunda eyaletten eyalete farklılıklar göze çarpmaktadır.
Federal devletin başlıca gelir kaynaklarını gelir ve kurumlar vergisinin oluşturduğu
ABD’de, eyalet gelirleri çoğunlukla, satış ve doğal kaynak vergilerinden oluşmaktadır. Vergi kaynaklarının idareler arasında paylaştırılmasının yanı sıra, farklı idarelerin aynı kaynaktan gelir elde etmesi de söz konusu olabilir. Örneğin kurumlar vergisi, federal devletin en önemli gelir kaynağını oluşturmasına karşın, eyaletler de
kurum kazançlarını vergilendirmektedir. Benzer şekilde kimi eyaletlerde mahalli
idareler gelir vergisinden kazanç elde etmektedir. Vergileme konusunda tanınan
bu serbestliğin aşırı veya çifte vergilemeye yol açmasını önlemek için alt idari birimlere ödenen vergiler, üst birimlere ödenen vergilerden indirilmektedir (Ulusoy
ve Akdemir, 2002: 93).
Mahalli idarelerin başlıca gelir kaynaklarını, emlak vergisi, satış vergileri, gelir vergisi gibi bazı yerel vergiler ile borçlanma ve bağışlar oluşturmaktadır. Emlak vergisi
uygulamasına bakıldığında yalnızca taşınmazlar üzerine değil, maddi ve maddi
olmayan mallar ile taşınır ve taşınmaz mallar üzerine de konulduğu görülmektedir
(Türkoğlu, 2009: 38).
1980’lerden itibaren ABD’de mahalli idare maliyesinde önemli değişimler yaşanmıştır. Bunlardan biri artan vergi ve harcama sınırlamalarıdır. Referandum yoluyla
veya bizzat yasama organı tarafından getirilen bu sınırlamalarla birlikte, mahalli
idarelerin vergi ve harcama yetkilerine çeşitli sınırlamalar konulmuştur. Bu gelişmenin yanı sıra mahalli idarelere birçok birimde satış ve gelir vergisini içeren geniş
bir gelir otoritesi verildiği de görülmektedir (Bish, 2002: 3). 1996 yılı itibariyle 39
eyalet için genel satış vergilerinin ve 29 eyalet için gelir vergilerinin kullanımına
izin verilmiştir. Ancak bununla birlikte getirilen vergi ve harcama sınırlamaları mahalli idarelerin satış vergisi hâsılatlarını önemli ölçüde azaltmış ve bazı mahalli
idarelerde, özellikle vergi ve harcama sınırlandırmalarının diğer vergilerin vergi
oranlarının artırılmasını sınırlandırdığı yerlerde, ciddi finansal problemlere neden
olmuştur (Bish, 2002: 9).
NİSAN 2014
159
5.1.1. Mahalli Vergiler
Mahalli idare birimleri, doğrudan eyalet kanunlarıyla konulan vergileri toplama
veya bu kanunların düzenlediği sınırlar içerisinde vergi koyma yetkisine sahiptirler.
Tarihsel olarak, mahalli idarelerin öz gelir kaynaklarının en önemlileri emlak vergisi, harçlar ve içki, tütün ve akaryakıt üzerinden alınan selektif satış vergileridir.
Eyaletlerin birçoğu genel satış vergileri ve yerel gelir vergisinin tahsiline de izin
vermiştir. Genel satış vergileri genellikle merkezi tahsilatı gerektirmekte, sınırlamaların ve yönetimin kombinasyonu doğrultusunda mahalli idarelerin kendi oranlarını ve diğer eyaletlerden farklı spesifik bir vergi matrahı belirleme yetkilerini
sınırlamaktadır. Daha farklı uygulamalara gelir vergisi ile izin verilmektedir. Gelir
vergisi hâsılatı mahalli idareler için önemli bir gelir kaynağıdır (Bish, 2002: 2- 3).
5.1.1.1. Emlak Vergisi
Mahalli idarelerin gelir kaynakları içinde en önemli gelir kaynağı emlak vergisidir.
Bina ve arazilerden alınan bir vergi olan emlak vergisi malların emsal piyasa değerleri üzerinden hesaplanmaktadır. ABD’de mahalli idarelerin bütçesi ağırlıklı olarak
emlak vergisine dayanmakta ve vergi gelirlerinin % 75’i bu yoldan sağlanmaktadır.
Mahalli idarelerin vergi kapasitesi, 1980 ve 1990’larda seçmenlerin önerileri doğrultusunda gerçekleştirilen (“ballot initiative”) ve emlak vergisini düşüren, anayasal değişikliklerin olumsuz etkisi altında kalmıştır. Yerel bütçelerin bu sorunlarına
üç çözüm bulunmuştur. Bunlar;
Birincisi, eyaletin vergi gelirlerinin arttığı müddetçe mahalli idarelere yardım etme.
İkincisi, birçok eyaletin mahalli idarelere yeni vergi tahsil etme yetkisini vermesi.
Üçüncüsü, yerel bütçe sorunlarına getirilen en iyi çözüm hizmet sunumunda gerçekleştirilen yenilik ve tasarruf önlemleridir. Bu süreçte yerel hizmetlerin büyük bir
kısmı özelleştirilmiş, yeni toplu sözleşmeler hazırlanmış ve sunulan hizmetlerin
ücreti gerçek maliyetlerini yansıtacak oranda arttırılmıştır.
Geniş tabanlı eyalet vergi sistemlerinin kabul edilmesi ve mahalli idarelerin mali
sorunları, Amerika’da kamu hizmetlerinin sunuluşunu etkilemiştir. Örneğin, California’da halktan gelen bir öneriyle emlak vergileri düşürüldüğünde, mahalli idareler devlet okullarına hizmet veremez duruma düşmüş ve eyalet eğitime sağladığı
katkıyı arttırmak zorunda kalmıştır. Sonuçta, California’daki devlet okullarına destek oranları % 70 yerel katkı ve % 30 eyalet katkısından oluşurken, bu durum birkaç yıl içinde % 70 eyalet ve % 30 yerel katkı olarak değiştirilmiştir (Katz, 2003: 11).
5.1.1.2. Satış Vergileri
Satış vergileri, mahalli idarelerin vergi gelirleri içinde ikinci sırayı almaktadır. Yerel
otoriterlerin her biri, üye devletlerin anayasa ve kanunlarının kendilerine tanıdığı
imkânlara göre değişik esas ve oranlarda satış vergileri uygulamaktadırlar. Satış
vergilerinin uygulanması eyaletten eyalete farklılık göstermekle birlikte başlıca
160
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
“satılan malların miktarı üzerinden hesaplanan satış vergisi”, “perakende satışı
vergilendirilen tüketici vergisi” ve “her ikisinin birleşiminden oluşan bir satış vergisi” şeklinde gerçekleştiği söylenebilir (Demir, 2008: 283).
Satış vergilerinin en önemlileri genel ve özel satış vergileridir. Genel satış vergileri,
tüketime yönelik malların çoğundan tek bir oran üzerinden elde edilmektedir.
ABD’de satış vergileri eyaletler ve mahalli idareler tarafından tahsil edilen bir vergidir (Alkol tüketim vergisi, yararlanma vergileri ve tütün mamulleri vergisi her üç
yönetim birimince de tahsil edilebilir). ABD’de uygulanan satış vergilerinin bir diğer örneğini teşkil eden özel satış vergileri belirli mal ve hizmetler üzerinden alınmaktadır. Bu vergiler üreticiler, satıcılar ve tüketicilerin birinden veya tamamından
sağlanmaktadır. Vergi oranları % 2 ile % 100 arasında değişmekte ve oranlar ağırlıklı olarak % 10 ile % 12 arasında yoğunlaşmaktadır (Öz ve Akdemir, 2002: 15).
5.1.1.3. Gelir Vergisi
ABD’de federal hükümetin yanı sıra eyaletlere ve mahalli idarelere de gelir vergisi
tahsil etme yetkisi verilmiştir. Mahalli idarelerde gelir vergisinin uygulanışına bakıldığında vergi oranlarının eyaletlere oranla daha düşük olduğu görülmektedir.
Örneğin bazı eyaletlerde sıfırdan başlayarak uygulanan gelir vergisi dilimleri bulunmaktayken (Nevada, Güney Dakota, Texas, Washington, Wyoming) diğer eyaletlerde ise (Connecticut, Colombia, Iowa, Kuzey Dakota ve Pensilvanya) % 10 ya
da daha fazlasına kadar uzanan oran farklılıkları söz konusudur (Öz ve Akdemir,
2002: 3).
Tablo 3’de ABD’de 2010 ile 2011 yılları arası eyalet ve mahalli idarelere ilişkin her
bir vergi gelirlerinin toplam vergi gelirlerine oranına yüzdesel olarak yer verilmiştir. Tablodan mal vergilerinin mahalli idarelerde, satış vergilerinin ise eyaletlerde
daha ağırlıklı paya sahip olduğu; gelir vergisi, kurumlar vergisi ve diğer vergilerde
ise eyaletlerin daha büyük oranda vergi gelirlerine sahip olduğu anlaşılmaktadır.
NİSAN 2014
161
Tablo 3: Eyalet ve Mahalli İdarelerin 2010–2011 Yılları Arası Vergi Gelirleri
2010 (%)
2011 (%)
Eyalet ve Mahalli
İdareler
Eyalet
33,12
1,86
Eyalet ve Mahalli
İdareler
34,79
Eyalet
2,07
Mahalli
İdareler
75,11
33,96
48,80
15,66
34,43
48,37
16,10
66
65
70
65
64
70
34
35
30
35
36
30
Kişisel Gelir Vergisi
20,50
33,67
4,28
21,29
34,11
4,43
Kurumlar Vergisi
Motorlu Araç
Lisansı
3,38
5,24
1,08
3,63
5,44
1,24
1,77
2,98
0,29
1,73
2,83
0,29
Diğer Vergiler
5,60
7,24
3,58
5,80
7,38
3,73
TOPLAM
Vergiler (Milyon
dolar)
100
100
100
100
100
100
1.269.649.543
701.005.
079
568.644.46
4
1.338.436.677
760.259.
286
578.177.
391
Emlak Vergisi
Satış ve gayrisafi
satış v.
Genel Satış
Vergisi
Özel Satış Vergisi
Mahalli
İdareler
74,21
Kaynak: U.S. Census Bureau, 2012b: 6; U.S. Census Bureau, 2013c: 6.
2010 ve 2011 yıllarına ilişkin veriler mahalli idarelerin gelirleri içerisinde birinci
sırayı emlak vergisinin aldığını göstermektedir. Emlak vergisini satış vergisi izlemektedir. Genel ve özel satış vergisinin yüzdesi satış ve gayrisafi satış vergisi gelirleri içindeki payından yola çıkarak hesaplanmış ve satış vergisi içinde genel satış
vergilerinin yüksek bir paya sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Eyaletlerde ise vergi
gelirlerinin başında gelir vergisi gelmekte, onu satış vergileri izlemektedir. Tablodan da görüldüğü üzere satış vergileri hem eyaletlerin hem de mahalli idarelerin
önemli bir gelir kaynağını teşkil etmektedir. Şekil 1’de eyaletlerin 2011 yılına ilişkin
vergi gelirlerinin dağılımı gösterilmektedir.
162
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Şekil 1: 2011 Yıllı Eyaletlerin Vergi Gelirlerinin Yüzdesel Dağılımı
2011 yılı eyaletlerin vergi gelirlerinin dağılımı incelendiğinde % 48,37’lik bir oran
ile satış ve gayrisafi satış vergisinin birinci sırada yer aldığı, onu ise % 34, 11 ile
gelir vergisinin izlediği anlaşılmaktadır. Eyaletlerde satış vergisi özellikle genel satış
vergisi önemli bir gelir kaynağı olarak göze çarpmaktadır.
Şekil 2’de ise mahalli idarelerin 2011 yılına ilişkin vergi gelirlerinin dağılımı gösterilmektedir. Mahalli idarelerin vergi gelirlerinin dağılımında ise eyaletlerin aksine
% 74, 21’lik pay ile emlak vergisinin birinci sırayı aldığı görülmektedir.
Şekil 2: 2011 Yıllı Mahalli İdarelerin Vergi Gelirlerinin Yüzdesel Dağılımı
5.1.2. Federal Devlet ve Eyaletlerce Yapılan Yardımlar
ABD’de mahalli idarelerin, federal devletten ve bağlı bulundukları eyaletlerden
alınan yardımlar ve bağışlar da önemli gelir kaynakları arasındadır. Bu yardımın
miktarı, geçmişe oranla günümüzde daha fazladır. Federal devlet, eyaletler ve
mahalli idare birimlerine parasal yardımda bulunurken genel nüfus, kent nüfusu,
kişi başına gelir, gelir vergisi hâsılatı ve vergi toplama gayreti gibi kıstasları temel
almaktadır. Sonuç olarak, federal devletin daha alt birimlere yaptığı yardımların
yaklaşık olarak üçte biri eyaletlere, kalan üçte ikisi ise mahalli idarelere gitmektedir (Türker, 1999: 607).
NİSAN 2014
163
Üye devletlerle mahalli idareler belirtilen esaslar dâhilinde sağlayacakları ayrı bir
fonda toplamaya ve önem sırasına göre; kamu güvenliği, çevre koruması, taşıma
hizmetleri, genel sağlık, dinlenme tesisleri, kütüphane gibi hizmetlere tahsis etmeye mecburdurlar (Nadaroğlu, 1994: 131).
Tablo 4’de ise 1990- 2011 yılları arası eyalet ve mahalli idarelere yapılan federal
yardımlar yer almaktadır. Toplam bağışlarda miktar olarak 1990 yılından 2011
yılına kadar büyük bir fark görülürken, yüzdesel olarak yıllık değişimi incelendiğinde de 1990 yılından beri sabit bir seyre sahip olmadığı genellikle artış eğilimi görülmekle birlikte 2004 ile 2008 yılları arası azalış eğilimine geçtiği ancak 2009 itibariyle yüzde değişim oranının arttığı anlaşılmaktadır. Bağışların yüzdelerinde ise çok
az bir fark olduğu görülmektedir. Bağışların ağırlıklı olarak kendi kaynaklarından
gerçekleşen eyalet ve mahalli idare harcamalarından temin edildiği ortaya çıkmaktadır.
Tablo 4: 1990–2011 Yılları Arası Eyalet ve Mahalli idarelere Yapılan Federal Yardımlar
YIL
1990
1995
1996
1997
1998
1999
2000
2001
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
2011*
Toplam
Bağışlar
(Milyon
Dolar)
135.325
224.991
227.811
234.160
246.128
267.886
285.874
318.542
352.895
388.542
407.512
428.018
434.099
443.797
461.317
537.991
608.390
625.211
Yıllık Değişim(%)
11.0
6.8
1.3
2.8
5.1
8.8
6.7
11.4
10.8
10.1
4.9
5.0
1.4
2.2
3.9
16.6
13.1
2.8
Bağışların Yüzdesi
Kendi kaynaklarından Gerçekleşen
Federal HarcaEyalet ve Mahalli
malar
idare Harcamaları
25.2
10.8
31.5
14.8
30.8
14.6
30.2
14.6
30.3
14.9
31.2
15.7
27.4
16.0
28.4
17.1
29.5
17.5
30.5
18.0
30.9
17.8
30.8
17.3
29.7
16.3
28.4
16.3
27.4
15.5
33.1
15.3
37.5
17.6
16.4
GSMH
2.4
3.1
3.0
2.9
2.8
2.9
2.9
3.1
3.3
3.5
3.5
3.4
3.3
3.2
3.2
3.8
4.2
4.1
*Tahmini olarak
Kaynak: U. S. Census Bureau, 2012a: 268.
5.1.3. Diğer Gelirler
Mahalli idarelerin diğer gelirleri; kendi teşebbüslerinden elde ettikleri gelirler,
çeşitli resim ve harçlar ile borçlanmalardır. Su ihtiyacını ve yönetimi, az sayıda da
olsa aydınlatma ve enerji ihtiyaçları mahalli idarelerce karşılanmaktadır. Bazı bi-
164
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
rimlerde kent içi ulaşım faaliyetleri yerel bir hizmet olduğundan parasal olarak
desteklenmektedir.
Kentler ve belediyenin aksine vilayet teşebbüsleri oldukça az sayıdadır. Alkollü
içeceklerden elde edilen gelirlerin county’lerin vergi dışı gelirleri içerisinde önemli
bir yeri vardır. County’lerin çoğunda alkollü içecek satan yerler bu yerleşim birimlerince işletilmektedir (Ulusoy ve Akdemir, 2002: 94).
Borçlanmalar mahalli idarelerin diğer gelirleri arasında önemli bir paya sahiptir.
Kısa veya uzun vadeli borçlanmalar şeklinde mahalli idareler sermaye yardımları,
tahvil ihracı ya da başka türlü borçlanmalar yoluyla finansman sağlayabilirler. Bazı
eyaletlerde mahalli idarelerin borçlanmalarına sınırlar getirilerek referandum yoluyla halkın kabulü şart koşulmuştur (Bülbül, 2001: 70).
5.2. ABD’de Mahalli İdarelerin Harcamaları
20. yüzyıldaki devletin büyümesine yönelik literatürler federal seviyeye odaklanmaktadır. 19. yüzyılda ABD’de devletin büyümesi incelendiğinde, mahalli idarelerin, federal veya eyalet hükümetlerinden daha hızlı büyüdüğü görülmektedir. Bu
da şehirlerin büyümesinden kaynaklanmaktadır. 1800 yılında ABD nüfusunun sadece % 4,2’si şehirde yaşarken, 1900 yılında kentsel nüfusun toplam nüfus içindeki
payı % 39,7 olmuştur. Nüfus artışından dolayı, ABD’de 1800 yılında, kentsel nüfus
sadece 222.000 iken, 1900 yılı itibariyle 30,2 milyona ulaşmıştır. 20. yüzyılın başlangıcında mahalli idare harcamaları, federal ve eyalet hükümet harcamalarından
daha yüksek gerçekleşmiştir. Yine de, 1998 itibariyle toplam nüfus içinde şehir
nüfusunun oranı % 80,1 ve 217 milyon kişi iken, mahalli idare harcamaları, hem
federal veya eyalet hükümet harcamalarından daha az olmuştur (Holcombe ve
Lacombe, 2004: 359).
Son yıllarda devletin mahalli idare harcamaları % 10’dan % 50’ye yükselmiştir.
Gelirler de benzer oranda artmıştır. Bu sayılar, mahalli idareler üzerindeki devlet
üstünlüğünün artığını ifade edebilir. Bütün bunlar, mahalli idarelerdeki yöneticilerin yasama organı üzerinde lobi çalışmalarının yoğunlaşacağı ve devlet dairelerinde de siyasi çabalar verileceğine işaret etmekte ve bütün çabalar yerel hizmetlerin
mali sorunlarına ilişkin bir karar alınmasına yönelik olmaktadır. Yerel hizmetlerin
devlet tarafından finanse edilmesi arttıkça devletin mahalli idareler üstündeki
egemenliği de ona bağlı olarak artabilir (Aydın, 1992: 189).
Halcombe ve Lacombe (2001) tarafından hesaplandığı üzere mahalli idare harcamalarının toplam harcamalar içindeki payı 1820’de % 13,5 iken 1902’de % 58,8’e
yükseldiğini göstermektedir. Ulusal nüfusun 1900’da % 39,7’si kentleşirken, 1998
itibariyle ulusal nüfusun toplam % 80’i kentleşmiş ancak yerel harcamaların toplam harcamalar içindeki payı % 23,6 düşüş göstermiştir. Hükümet harcamalarının
bir yüzdesi olarak, mahalli idare harcamalarının toplam kamu harcamaları içindeki
yüzdesi daha sonra nüfusun % 10’unun şehirleşmesine rağmen 1990’larda
NİSAN 2014
165
1830’lardaki yüzde ile aynı kalmıştır. Mahalli idarelerin büyümesi hakkında bilgi
edinmek için bir yol, mahalli idare gelirleri ve harcamalarını daha detaylı olarak
incelemektir ancak 19. yüzyıldaki mahalli harcamalara ilişkin veriler karmaşıktır ve
ulaşılamamaktadır (Holcombe ve Lacombe, 2004: 361). Tablo 5’de ise eyalet ve
mahalli idarelerin 2000 ile 2012 yılları arası cari gelirleri, cari harcamaları ve net
tasarrufları ele alınmıştır. Cari gelirler içinde cari vergi gelirleri % 68, 54 ile en yüksek paya, cari harcamalar içinde ise % 74,94 ile tüketim harcamaları en yüksek
paya sahiptir.
Tablo 3: Eyalet ve Mahalli İdarelerin 2010–2011 Yılları Arası Vergi Gelirleri
KALEMLER
Cari Gelirler
Cari vergi gel.
Sosyal güvenlik
katkıları
Varlık üzerinden
alınan vergiler
Cari transfer gelirleri
Cari kamu teşebbüslerinin ihtiyat akçeleri
Cari harcamalar
Tüketim Har.
Bireylere devletin
sosyal fayda ödemeleri
Faiz ödemeleri
Yardımlar
Net tasarrufları
Sosyal güvenlik
fonları
Diğer
2000
1303,1
% 100
68,54
2005
1708,8
% 100
68,26
2006
1810,9
% 100
69,27
2007
1900,6
% 100
69,52
2008
1909,1
% 100
69,51
2009
1919,2
% 100
66,07
2010
1998,5
% 100
65,33
2011
2029,9
%100
67,31
2012
2039,4
% 100
68,90
0,83
1,44
1,19
0,99
0,98
0,97
0,91
0,90
0,86
7,21
23
5,18
25,54
5,92
24,24
6,20
24,25
5,54
25,08
4,57
29,50
4,13
30,77
3,94
28,66
3,85
27,10
0,41
1293,2
% 100
74,94
-0,43
1775,4
% 100
70,78
-0,62
1850,3
% 100
71,66
-0,97
1973,3
% 100
71,52
-1,15
2074,1
% 100
71,78
-1,12
2191,2
% 100
68,84
-1,14
2235,8
% 100
67,91
-0,81
2243
% 100
67,65
-0,71
2292,1
% 100
67,03
20,99
4,03
0,04
9,9
% 100
22,90
6,30
0,02
-66,6
% 100
21,83
6,49
0,02
-39,4
% 100
21,96
6,16
0,36
-72,7
% 100
21,96
6,12
0,15
-165,1
% 100
22,48
8,62
0,06
-271,9
% 100
23,43
8,59
0.07
-237,3
% 100
23,72
8,60
0,03
-213,1
% 100
23,75
9,20
0,02
-252,7
% 100
20
10,81
110.81
11,67
111.67
3,71
103.71
1,02
0,80
100.80
1,34
101.34
1,97
101.97
1,54
101.54
80
-101.2
Kaynak: US Department of Commerce Bureau of Economic Analysis, 2013.
Tablo 5’deki eyalet ve mahalli idarelerin gelir ve harcama bileşimlerine ilişkin veriler incelendiğinde, gelir ve harcama dengesinde dengenin harcama lehine olduğu
ve net eyalet ve mahalli idare tasarruflarının yıllar itibariyle azaldığı göze çarpmaktadır. Bu durumda yürürlüğe konulmuş olan vergi ve harcama sınırlamaların rolü
olabilir.
Tablo 6’da ise mahalli idarelerin bir özet olarak mali yapılarına ilişkin verilere yer
verilmiştir. Mahalli idarelerin gelirleri milyon dolar cinsinden incelendiğinde 1990
yılından 2004 yılına kadar iki kat artış gösterdiği görülmektedir. Ancak toplam gelir
166
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
içindeki yüzdesel payına bakıldığında yıllar itibariyle çok az bir değişim gösterdiği,
2004 ile 2006 arası bir değişim göstermediği ortaya çıkmaktadır. Bunu takiben
1990 yılından 2008 yılına kadar geçen süreçte harcamalarında % 191’lik ve borçlanmalarında % 197’lik bir artış ortaya çıkmıştır. 2008 yılında gelir artışının sekteye
uğradığı, harcama ve borçlanma miktarlarının ise arttığı da göze çarpmaktadır.
Tablo 6: Eyalet ve Mahalli İdarelerin Mali Durumu (Milyon Dolar)
Yıl
1990
2000
2003
GELİR
Federal hüküEyaletten ve yerel
metten
kaynaklardan
Milyon
%
Milyon Dolar
%
Dolar
87
136.802
13 895.313
291.950
15 1.650.379
85
19
1.658.073
81
389.264
2004
425.683
17 2.009.401
2005
438.432
17 2.090.479
2006
452.233
17 2.284.309
2007
467.949
15 2.604.695
2008
481.380
18 2.179.095
Kaynak: U.S. Census Bureau, 2012a: 273.
83
83
83
85
82
HARCAMA
BORÇLANMA
1.032.115
1.942.328
972.695
1.742.914
2.047.337
2.159.772
858.006
1.451.815
1.812.667
2.435.084
2.528.912
2.736.542
3.072.645
2.660.475
2.260.330
2.368.692
2.500.583
2.661.210
2.834.075
1.951.661
2.085.597
2.200.892
2.411.298
2.550.934
Toplam
Aşağıda Grafik 1’de ise eyalet ve mahalli idarelerin 2000 ile 2012 yılları arası gelir
ve harcama miktarları ele alınmıştır. Yıllar itibariyle mali durumlarının seyri incelendiğinde eyalet ve mahalli idarelerin gelir, harcama ve borçlanma miktarlarında
artış meydana geldiği ancak gelir artışının birçok yıl için harcamaları karşılamaya
yetmediği, bu nedenle borçlanma miktarında da artış ortaya çıktığı ifade edilebilir.
Grafik 1: 1990- 2008 Yılları Arası Eyalet ve Mahalli İdarelerin Mali Durumu
NİSAN 2014
167
6. ABD’de Merkezi İdare- Mahalli İdare İlişkileri
ABD’de merkez ile mahalli idareler arasında ilişki yerel idareye saygı temeline dolayısıyla yerel idareye müdahalede bulunmamaya dayanmakta mahalli idareler ile
merkez arasındaki ilişki eyalet yönetimi ile gerçekleşmektedir (Şahin, 1999: 135).
2012 itibariyle 90.056 olan mahalli idare birimi ile merkezi idare arasındaki ilişkilerin karmaşık bir yapı arz ettiği ifade edilebilir.
Federal Anayasal Kanun, genellikle eyalet gücünü ve yerel güçsüzlüğü geleneksel
motiflere göre ayarlamıştır. Ama federal doktrinde güçlü bir akım, siyasal kültürlerinde yerel bağlılığı yansıtmaktadır (Briffault, 1990: 4). ABD’de eyaletlere vergi
alma hakkı tanınmakla birlikte anayasa ile bu yetkiye çeşitli sınırlamalar getirildiği
görülmektedir. Öncelikle dış ticaret üzerinden alınan vergileri tahsil yetkisi sadece
federal yönetime verilmiştir. Bunun dışında eyaletler anayasa ile kendilerine tahsil
yetkisi verilmiş alanlarda vergilendirme yetkilerini kullanma imkânları bulunmaktadır (Demir, 2008: 281).
ABD’de merkezi ve mahalli idarelerin yönetiminde dört eğilim hükümetlere toplama, saklama, dağıtım ve bilgilerin kullanılmasını gerektiren açık politikaların temininde kritik bir ihtiyaç doğurmuştur. İlk olarak, federalizmin değişen taleplerine
cevap vermede, merkezi hükümet finansmanında ve federal hükümetin ilk sorumluluğu programların idaresinde daha büyük bir rol üstlenmiştir. İkinci olarak merkezi ve mahalli idareler eğitim ve ekonomik kalkınma gibi geleneksel alanlardaki
sorumlulukları artmaktadır. Üçüncü olarak, federal istatistiksel politikalar temel
olarak son on yıl boyunca değişmiş, federal hükümet tarafından toplanan bilgilerde azalma ile sonuçlanmıştır (Lehnen, 1988: 10).
Merkezileştirmeye doğru bazı yeni oluşmuş hareketler olmasına rağmen, ABD’de
federal sübvansiyon dağıtılmasının yolu açıktır. Washington'dan yöneltilen yardım
programlarının farklı bağışlar içindeki sayısı 1960'tan 1978'e büyük bir artış göstermiş, 161 iken bu sayı 1000’e çıkmıştır (Guibert ve Lanvin, 1984: 289). Günümüzdeki verilere bakıldığında ise federal yardımların rakamsal olarak yıllar itibariyle artış göstermekle birlikte yüzdesel olarak çok az bir değişim gösterdiği ifade
edilebilir.
Merkezi ve mahalli idarelerin ilişkileri noktasında mahalli idarelerin denetimi
önem arz eden bir durumdur. Denetimin amacı harcama kanunları şartlarına uymayı garanti etme, kamu kaynağının dağıtımının doğruluğunu tespit etme ve gereksiz harcama alanlarına dikkat çekmektir (Friedberg ve Lutrin, 2001: 326). Denetim alanına giren konular şu şekilde belirtilebilir (Aydın, 1992:185):
168
•
Devlet yardımlarının harcanması, şehir içi yollar, eğitim hizmetleri
gibi,
•
Ulusal devlet yardımlarının kullanılması, bu harcamaların gözetimi,
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
•
Genel olarak devleti önemli ölçüde ilgilendiren kent çalışmaları,
bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önleme, kanunların uygulanması
ve maliye işleri gibi.
Tablo 7’de mahalli idarelerin denetime tabi tutulan alanlarına yer verilmiştir. En
fazla başlıca geleneksel mali konularda denetim yapıldığı en az ise ekonomik kalkınma ile ilgili denetim yapıldığı görülmektedir.
Tablo 7: Mahalli İdarelerde Denetime Tabi Tutulan Alanlar
Konu/ Alan
Kamu Güvenliği
Sağlık- Refah Hizmetleri
Kamu İşleri
Vergi – Gelirler
Sözleşmeler ve Onların Uygulamaları
Para Yönetimi
Tedarikler
Park ve Eğlence Hizmetleri
Geniş Ölçekli Projeler
Personel Yönetimi
Ekonomik Kalkınma
Bilgisayarlı Sistemlerin Denetimi
Park Yeri
Kütüphane Yönetimi
Emekli ve Çalışanların Hak ve Menfaatları
Diğerleri ( Başlıca Geleneksel Mali Konular)
TOPLAM
Kaynak: Friedberg ve Lutrin, 2001: 334.
Denetimlerin NO.
60
61
60
63
37
34
19
15
13
6
3
4
4
4
7
151
541
7. Sonuç
Amerika Birleşik Devletleri, birçok kamu hizmetinin çeşitli mahalli idare birimleri
tarafından sağlandığı bir devlet modeli ile yönetilmektedir. Yerinden yönetim anlayışının hâkim olduğu ABD’de mahalli idarelere ilişkin her bir eyaletin farklı anayasası olduğu için mahalli idare yapıları eyalet bazında değerlendirilmesi gereken
bir konudur.
Kamu yönetim sisteminin merkezi yönetimden sonraki en büyük ve en önemli
parçası olan mahalli idareler, merkezi yönetimle birlikte kamu hizmetlerinin yerine
getirilmesinde görev alan kuruluşlardır. Yasal olarak mahalli idareler eyalet tarafından kurularak yetkilendirilmekte ve sadece eyalet kanunlarının onlara verdiği
hakları kullanmaktadırlar.
Mahalli idarelerin birçok aktörü yerel hizmetlerin yerine getirilmesinde sorumlu
olabilir. Bütün eyaletlerde ortak olan mahalli idare birimleri vilayet ve belediyelerdir. Ancak çoğu eyalette okul bölgeleri, kasaba yönetimleri ve özel bölgeler gibi
NİSAN 2014
169
mahalli idare birimleri oluşturulmuştur. ABD’de eyaletler ve mahalli idareler, eğitim, sağlık hizmetleri, adli yönetim, toplu taşıma, su ve kanalizasyon ve kamu işleri
gibi kritik hizmetlerin ana sağlayıcısı vazifesini üstlenmektedirler.
ABD’de mahalli idarelerin mali yapısı incelendiğinde mahalli idarelerin % 65 düzeyinde bir öz kaynağa sahip oldukları dikkat çekmektedir. Vergileme yetkisinin federal devlet, eyaletler ve mahalli idareler arasında paylaşıldığı ülkede vergi gelirleri bileşiminin çeşitli yıllar itibariyle değişiklik göstermekle birlikte ve eyaletlerde
emlak ve kurumlar vergisi gelirlerinin toplam vergi gelirleri içerisindeki payı azalırken satış vergisi gelirlerinin payının arttığı görülmüştür. Mali yapıları konusunda
dikkat çekici diğer bir konu da vergi kaynaklarının idareler arasında paylaştırılmasının yanı sıra, farklı idarelerin aynı kaynaktan gelir elde etmesinin de söz konusu
olmasıdır. Ayrıca 1980’lerden itibaren uygulamalarına rastlanan vergi ve harcama
sınırlamaları da mahalli idarelerin mali yapısında önemli değişmelere neden olmuştur. Bir yandan sınırlamalarla birlikte özellikle mahalli idarelerin satış gelirlerinde azalma yaşanırken, diğer yandan da birçok eyalette gelir vergisi ve emlak
vergisi tahsilât yetkisinin mahalli idare birimlere devredilmesi söz konusu gelirlerinde artış gözlenmiştir. Bu yetkilerin devredilmesinin yanı sıra mahalli idarelerin
denetime tabi tutulan alanlarına bakıldığında geleneksel mali konuların en fazla
denetlendiği alan olduğu görülmektedir.
170
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Kaynaklar
Aydın, A. S. (1992), “Amerika Birleşik Devletlerinde Kent- Belediye Meclisleri”,
Türk İdare Dergisi, 64 (394).
Bish, R. L. (2002), “Local Government Finance Issues In The United States”,
http://publicadmin.uvic.ca/cpss/lgi/pdfs/bbish/lgf_us.pdf (Erişim: 22.10.2013).
Briffault, R. (1990), “Our Localism: Part I--The Structure of Local Government
Law”, Columbia Law Review, 90 (1), 1-115.
Bülbül, D. (2001), “Kamu Yönetiminde İdari ve Mali Paylaşım Uygulaması: Amerika
Birleşik Devletleri Örneği”, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 2 (2), 67- 74.
Cansızlar, D. (1996), “ABD Kamu Mali Yönetim Sistemi”, Maliye Dergisi, 122, Mayıs- Ağustos, 3–17.
Carr, J.B. (2006), “Local Government Autonomy and State Reliance on Special District Governments: A Reassessment”, Political Research Quarterly, 59 (3), 481- 492.
Demir, İ. C. (2008), “ABD Vergi Sistemi ve Gelir İdaresi”, Afyon Kocatepe Üniversitesi İİBF Dergisi, 10 (1), 275- 297.
Ervin, O. L. (1995), “Understanding American Local Government: Recent Census
Bureau and ACIR Contributions”, Public Administration Review, 55 (2), 209- 212.
Friedberg, A. ve Lutrin, C. (2001), “The Internal Audit in U.S. Local Government in
the 1990S: A Status Report and Challenges”, Journal of Public Budgeting, Accounting & Financial Management; 13 (3), 325- 344.
Guibert, G. ve Lanvin, B. (1984), “Decentralization in Government: The United
States and France Compared”, Journal of Policy Analysis and Management, 3(2),
289-293.
Gülsoy, E. ve Koca, E. (2012), ABD Ülke Raporu, T.C. Ekonomi Bakanlığı İhracat
Genel Müdürlüğü Ülke Masaları 1 Dairesi Amerika Şubesi, http://www.abmistanbul.org/files/ etkinlikler/abd-ulke-gunu-2012/abd-rapor-06-03-2012.pdf (Erişim: 25.10.2013).
Holcombe, R. G. ve Lacombe, D. J. 2004, “Factors Underlying The Growth Of Local
Government İn The 19th Century United States”, Public Choice, 120 (3-4), 359377.
Katz, E. “Eyalet ve Yerel Yönetimlerin Değişikliklere Tepkileri Demokrasi Laboratuarlarında Güncel Deneyler”, A.B.D. Dışişleri Bakanlığı Elektronik Dergisi, Demokrasi
Konuları,
http://turkey.usembassy.gov/uploads/images/3XoEsYKvKpnDih0YSCbmtw/yerely
on.pdf (Erişim: 23.10.2013).
NİSAN 2014
171
Lehnen, R.G. (1988), “Statistical Policy for State and Local Governments”, The
American Statistician, 42 (1), 10-16.
Libonati,
M.E.
(2001),
http://camlaw.rutgers.edu/statecon/subpapers/
22.10.2013).
“Local
libonati1.
Government”,
(Erişim:
pdf
Nadaroğlu, H. (1994), Mahalli İdareler, Yenilenmiş 5. Baskı, İstanbul: Beta Basım
Yayım.
Sellers, J. M. ve Lidström, A. (2007), “Decentralization, Local Government, and The
Welfare State”, Governance: An International Journal of Policy, Administration,
and Institutions, 20 (4), 609- 632.
Şahin, M. (1999), “Ülke Ülke Yerel Yönetimler Amerika Birleşik Devletleri’nde Yerel
Yönetimler”, Çağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, 8 (2), 121- 136.
Odabaş, H. (1997), “ABD Yerel Yönetimlerinde Alternatif Hizmet Sunma Yöntemleri: Özelleştirme”, Çağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, 6 (4), 65- 77.
Öz, E. ve Akdemir, T. (2002), “ABD Vergi Sistemi”, Vergi Sorunları Dergisi, 168, 86103.
Türker, M. (2003), “Amerika Birleşik Devletleri Yönetim Sistemi”,
http://www.arem.gov.tr/ proje/yonetim/Dunyada_Kamu_yon/amerika.pdf (Erişim: 22.10.2013).
Türker, M. (1999), “Amerika Birleşik Devletleri’nde Mahalli İdareler”, Dünya’da
Mahalli İdareler, Ankara: T.C. İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü
Yayını.
Türkoğlu, İ. (2009), Yerel Yönetimlerde Mali Reform Arayışları: Türkiye’de Belediyelerde Mali Özerklik ve Belediye Başkanlarının Mali Özerklik Algılaması, Ankara:
T.C. Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı Yayın No: 2009/ 389.
Ulusoy, A. ve Akdemir, T. (2002), Mahalli İdareler Maliyesi, Ankara: Seçkin Yayıncılık.
U.S.
Census
Bureau
http://www.census.gov/compendia/statab/cats/state_local_
govt_finances_employment.html (Erişim: 26.10.2013).
U.S.
Census
Bureau
(2013b);
2012
Census
Of
http://www.census.gov/govs/ cog2012/ (Erişim: 26.10.2013).
(2013a),
Governments
U. S. Census Bureau (2013c), State and Local Government Finances Summary:
2011, Temmuz, http://www2.census.gov/govs/local/summary_report.pdf (Erişim:
25.10.2013).
172
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
U.S. Census Bureau (2012a), The 2012 Statistical Abstract, The National Data
Book, http://www.census.gov/compendia/statab/2012edition.html (Erişim: 26.10.
2013).
U. S. Census Bureau (2012b), State and Local Government Finances Summary:
2010, Eylül, http://www2.census.gov/govs/estimate/summary_report.pdf (Erişim: 26.10.2013).
US Department of Commerce Bureau of Economic Analysis (2013), National Data,
National
Income
and
Product
Accounts
Tables,
http://www.bea.gov/iTable/iTable.cfm?ReqID=9&
step=1#reqid=9&step=3&isuri=1&910=X&911=0&903=88&904=1990&905=2012
&906=A (Erişim: 26.10.2013).
Yılmaz, R. (2009), “Amerika Birleşik Devletlerinde Belediye Hizmetlerine İki Örnek”, Türk İdare Dergisi, 81 (462), 9- 37.
NİSAN 2014
173
174
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Destek Vektör Makineleriyle
Sınıflandırma Problemlerinin Çözümü
İçin Çekirdek Fonksiyonu Seçimi
Sevgi AYHAN
Arş. Gör. Dr., Eskişehir Osmangazi Üniversitesi,
Fen Edebiyat Fakültesi, İstatistik Bölümü
[email protected]
Şenol ERDOĞMUŞ
Prof. Dr., Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
Fen Edebiyat Fakültesi, İstatistik Bölümü
[email protected]
Destek Vektör Makineleriyle Sınıflandırma
Problemlerinin Çözümü için Çekirdek Fonksiyonu Seçimi
Kernel Function Selection for the Solution of
Classification Problems via Support Vector
Machines
Özet
Abstract
Veri madenciliğinin görevlerinden biri olan
sınıflandırma probleminin çözümü için geliştirilmiş önemli makine öğrenimi algoritmalarından
biri Destek Vektör Makineleri’dir. Literatürde
Destek Vektör Makineleri’nin diğer birçok tekniğe göre daha başarılı sonuçlar verdiği kanıtlanmıştır. Destek Vektör Makineleri’nin uygulanması sürecinde çekirdek fonksiyonu seçimi ve
parametre optimizasyonu önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada, çekirdek fonksiyonu seçim
süreci rassal blok deney tasarımı temeline oturtulmuştur. Çekirdek fonksiyonun seçiminde tek
değişkenli varyans analizinden (Univariate ANOVA) yararlanılmıştır. Sonuç olarak en başarılı
performansa sahip çekirdek fonksiyonunun
radyal tabanlı fonksiyon olduğu kanıtlanmıştır.
One of the most important machine learning
algorithms developed for to accomplish classification task of data mining is Support Vector
Machines. In the literature, Support Vector
Machines has been shown to outperform many
other techniques. Kernel function selection and
parameter optimization play important role in
implementation of Support Vector Machines. In
this study, Kernel function selection process was
ground on the randomized block experimental
design. Univariate ANOVA was utilized for
kernel function selection. As a result, the research proved that radial based Kernel function
was the most successful Kernel function was
proved.
Anahtar Kelimeler: Veri madenciliği, Destek
vektör makineleri, Çekirdek fonksiyonu seçimi,
Rassal blok deney tasarımı, Tek değişkenli varyans analizi
Keywords: Data Mining, Support Vector Machines, Kernel Function Selection, Randomized Block
Experimental Design, Univariate ANOVA
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ, NİSAN 2014, 9(1), 175- 198
175
1. Giriş
Makine öğrenimi ve veri madenciliği literatüründe, sınıflandırma probleminin çözümüne ilişkin yapılan çalışmalar önemli yer tutmaktadır. Özellikle, bankacılık ve
sigortacılık (riskli gruptaki müşterilerin tahmin edilmesi), tıp (hastalık teşhisi), biyoloji (canlı türlerinin sınıflandırılması), kimya (belirli bir hastalık için ilacın etkilerinin
belirlenmesi), sosyal medya (spamlerin saptanması), endüstriyel üretim sistemleri
(ortaya çıkan kusurlu ürünlerin belirlenmesi) gibi alanlarda sınıflandırma problemleriyle sıkça karşılaşılmaktadır. Dolayısıyla, son yıllarda sınıflandırma problemlerinin çözümü, makine öğreniminin önemli çalışma alanlarından biri olmuştur.
Sınıflandırma problemlerinin çözümü için geliştirilen makine öğrenimi algoritmasının seçiminde dikkat edilecek en önemli kriterlerden biri, algoritmanın genelleme
performansıdır. Genelleme performansı, eğitim verisi, bağımsız niteliklerin sayısı/yapısı, model seçimi ve parametre seçimi gibi faktörlere bağlıdır. Tüm bu faktörler göz önünde bulundurulduğunda, veriden hem gizli hem de anlamlı enformasyonun çıkarılması ve doğru bilgiye ulaşma, algoritmanın genelleme başarısıyla
doğru orantılıdır. Diğer bir deyişle, algoritmanın genelleme performansı ne kadar
iyiyse elde edilen enformasyon da o kadar gerçekçi olacaktır.
Son yıllarda, sınıflandırma problemlerinin çözümü için geliştirilmiş en başarılı makine öğrenimi algoritmalarından biri Destek Vektör Makineleri’dir. Destek Vektör
Makineleri, birçok sınıflandırma probleminin çözümünde başarıyla uygulanmış ve
genelleme performansı yüksek ve etkin makine öğrenimi algoritmalarından biri
olarak literatürdeki yerini almıştır.
Destek Vektör Makineleri’nin en önemli avantajı, sınıflandırma problemini kareli
optimizasyon problemine dönüştürüp çözmesidir. Böylece problemin çözümüne
ilişkin öğrenme aşamasında işlem sayısı azalmakta ve diğer teknik/algoritmalara
göre daha hızlı çözüme ulaşılmaktadır (Osowski, Siwekand ve Markiewicz, 2004).
Teknik bu özelliğinden dolayı, özellikle büyük hacimli veri setlerinde büyük avantaj
sağlamaktadır. Ayrıca optimizasyon temelli olduğundan sınıflandırma performansı, hesaplama karmaşıklığı ve kullanışlılık açısından diğer tekniklere göre daha başarılıdır (Nitze, Schulthess ve Asche, 2012).
Çeşitli veri setleri için sınıflandırma probleminin çözümüne ilişkin Destek Vektör
Makineleri’nin uygulanması sürecinde çekirdek fonksiyonu seçimi ve parametre
optimizasyonu önemli rol oynamaktadır. Literatürdeki uygulamalarda genellikle
daha iyi sonuçlar verdiği düşüncesi ile radyal tabanlı çekirdek fonksiyonun kullanıldığı görülmüştür. Ancak bu yaklaşımla, uygulamada kullanılan veri seti için daha
iyi performansa sahip başka bir çekirdek fonksiyonu yok mu? sorusu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla tek bir çekirdek fonksiyonu ile Destek Vektör Makineleri’nin
performansına ilişkin genel bir yargıya varmak oldukça güçtür.
176
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Birçok çalışmada DVM’nin uygulanması sürecinde çekirdek fonksiyonu seçimi için
literatürdeki çalışmalar dikkate alınmış ve radyal tabanlı fonksiyonun kullanıldığı
görülmüştür. Ancak radyal tabanlı çekirdek fonksiyonun her alandaki problemin
çözümü için uygun olup olmadığı bilgisi bulunmamaktadır. Çekirdek fonksiyonlarının performansı veri setlerine ve probleme göre değişkenlik gösterebilmektedir.
Bu nedenlerle çalışma;
“H1: DVM’nin sınıflandırma performansları üzerinde veri setlerinin istatistiksel
olarak anlamlı bir etkisi vardır.”
“H2: DVM’nin sınıflandırma performansları bakımından çekirdek fonksiyonları
arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık vardır. “ olmak üzere iki araştırma
hipotezi temeline oturtulmuş ve hipotezlerin gerçeklenip gerçeklenmediği araştırılmıştır. Sınıflandırma probleminin çözüm süreci istatistiksel tekniklerle desteklenmiştir.
2. Destek Vektör Makineleri
Destek Vektör Makineleri (DVM), yapısal risk minimizasyonu prensibine göre çalışan dış bükey optimizasyona dayalı makine öğrenmesi algoritmalarıdır. Söz konusu algoritma, veriye ilişkin herhangi bir birleşik dağılım fonksiyonu bilgisine ihtiyaç
duymadığı için dağılımdan bağımsız öğrenme algoritmalarıdır (Soman, Loganathan
ve Ajay, 2011).
DVM, örüntü tanıma ve sınıflandırma problemlerinin çözümü için Vapnik tarafından geliştirilmiştir (Cortes ve Vapnik, 1995). DVM’in temelleri istatistiksel öğrenme teorisine diğer bir ifadeyle Vapnik-Chervonenkis (VC) teorisine dayanmaktadır
(Li, Li, Li, Shyr, Xie ve Li, 2009). Şekil 1’de DVM’nin ağ yapısı verilmiştir.
Şekil 1. DVM’nin Genel Yapısı
NİSAN 2014
177
Şekil 1’de verilen ağ yapısı incelendiğinde,
çekirdek fonksiyonlarını ve α
Lagrange çarpanlarını göstermektedir. Çekirdek fonksiyonları yardımıyla girdilerin
iç çarpımları hesaplanmaktadır. Lagrange çarpanları ise ağırlıkları göstermektedir.
DVM’de bir örneğe ilişkin çıktı değeri, girdilerin iç çarpımları ile Lagrange çarpanlarının bağımsız kombinasyonlarının toplamına eşittir.
DVM’de amaç, sınıfları birbirinden ayıracak optimal ayırma hiper düzleminin elde
edilmesidir. Başka bir ifadeyle, farklı sınıflara ait destek vektörleri arasındaki uzaklığı maksimize etmektir.
DVM iki sınıflı ve çok sınıflı sınıflandırma probleminin çözümü için geliştirilmiş makine öğrenmesi algoritmalarıdır. Çalışmada 2-sınıflı sınıflandırma problemi üzerine
odaklanıldığından, bu bölümde iki sınıflı DVM’nin matematiksel yapısı açıklanmıştır.
DVM, veri setinin doğrusal olarak ayrılıp ayrılamama durumuna göre temel olarak
ikiye ayrılmaktadır. Dolayısıyla çalışmanın bu bölümünde doğrusal ve doğrusal
olmayan DVM olmak üzere iki kısımda ele alınmıştır.
2.1. Doğrusal Destek Vektör Makineleri
Her xi örneği, p adet niteliğe sahip girdi,
temsil eden çıktı ve x ∈
p
y i ∈ {1, − 1}
örneklerin ait olduğu sınıfı
yüksek boyutlu girdi vektörü olmak üzere; ( xi , yi )
ikililerinden oluşan n hacimli bir eğitim kümesi S verildiğinde, farklı sınıflara ait
örnekleri birbirinden en iyi şekilde ayıracak,
w.x + b
(1)
doğrusal hiper düzleminin bulunmasına yardımcı olan denetimli öğrenme algoritmaları sınıfına ait makine öğrenimi algoritmasıdır (Soman vd., 2011). Burada w,
hiper düzlemin normali aynı zamanda ağırlık vektörü ve b sabit olarak tanımlanmıştır.
Şekil 2. 2-Sınıflı Veri Setini Ayıran Farklı Düzlemlere İlişkin Örnekler
178
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Veri setini ayıran düzlemlere ilişkin geometrik gösterim Şekil 2’de verilmiştir. Şekilde görüldüğü gibi farklı sınıflara ait örnekleri birbirinden ayıran birçok doğrusal
düzlem bulunabilir. Ancak DVM, farklı sınıflara ait destek vektörleri arasındaki
uzaklığı maksimize eden ayırma hiper düzleminin bulunmasını amaçlar
-1 sınıfı
Destek vektörleri
Sınır düzlemleri
+1 sınıfı
Şekil 3. DVM İçin 2-Sınıflı Problem Örneği
2–sınıflı ve iki boyutlu bir sınıflandırma problemi için doğrusal DVM’nin geometrik
gösterimi Şekil 3’te verilmiştir. Destek vektörleri, ayırma hiper düzlemine en yakın
olan her iki sınıfa da ait örnekler olarak ifade edilir ve Şekil 3’te gösterilmiştir. Söz
konusu destek vektörleri, ait olduğu sınıfın sınırını belirler ve ayırma hiper düzlemine paralel bir düzlem üzerinde yer alır (Burges, 1998). Destek vektörlerinin
üzerinde bulunduğu ve kesikli çizgilerle gösterilmiş düzlemlere sınır düzlemleri
denir. Sınır düzlemlerinin tam ortasından geçen ve her iki düzleme de eşit uzaklıkta bulunan düzlem ise hiper düzlem olarak ifade edilir.
Doğrusal DVM veri setinin doğrusal ayrılma ve belirli bir hata ile doğrusal ayrılma
durumuna göre ikiye ayrılmaktadır. İzleyen kısımda doğrusal ayrılma ve belirli bir
hata ile doğrusal ayrılma durumlarına göre DVM’nin işleyişi açıklanmıştır.
2.1.1. Doğrusal Ayrılma Durumu
Eğitim veri setinin doğrusal olarak ayrılabilme durumunda DVM, en büyük sınıra
sahip ayırma hiper düzlemini bulmaya çalışır. Söz konusu ayırma hiper düzleminin
bulunabilmesi için veri setindeki tüm örneklerin,
NİSAN 2014
179
eşitsizliklerini sağlaması gerekir (Soman vd., 2011). Bu eşitsizlikler, Eşitlik 4’te
verildiği gibi tek bir eşitsizlikte birleştirilebilir.
∀i için yi ( w, xi + b ) − 1 ≥ 0
Bir hiper düzlem, w normali ve orijinden dik uzaklığı
(4)
b
w
olan, w.x+b=0
düzlemidir (Schölkopf ve Smola, 2002).
Eşitsizlik 2 ve 3 dikkate alındığında, sırasıyla, w normali ve orijinden dik uzaklığı ‖
olan H1 = w, xi + b = +1 düzlemi ile w normali ve orijinden dik
1 − b
w
uzaklığı
−1 − b
w
‖ olan H 2 = w, xi + b = −1 düzlemi paralel düzlemlerdir.
Dolayısıyla H1 ve H2 sınır düzlemleri hiper düzleme eşit uzaklıkta yer almaktadır.
H1 ve H2 sınır düzlemleri arasında herhangi bir eğitim örneği yer almamaktadır
(Burges, 1998). Ancak, düzlemlerin üzerinde var olan eğitim örnekleri destek vektörleridir ve hiper düzleme en yakın olan eğitim örnekleridir. Ayırma hiper düzlemi, her iki sınıfın destek vektörleri arasındaki uzaklığı diğer bir ifadeyle sınırı maksimum yapan ve sınırın ortasından geçen düzlemdir. Bir eğitim örneğinin hiper
düzleme uzaklığı
olmak üzere, sınır değeri (ρ) Eşitlik 6’da verilmiştir (Gunn, 1998).
Burada w , ağırlık vektörü olarak adlandırılan w normal düzleminin normudur.
Dolayısıyla hiper düzleme en yakın olan örneklerin hiper düzleme olan ters uzaklığı
sahip olduğu ağırlık vektörünün normuna eşit olmak zorundadır (Gunn, 1998;
Schölkopf ve Smola, 2002). Bu teoremden yola çıkarak, eğitim örneklerini en iyi
şekilde ayıran hiper düzlem,
180
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
eşitliğini en küçükleyen düzlemdir. Eşitlik 7’nin en küçüklenmesi, probleme ilişkin
VC boyutunun üst sınırının en küçüklenmesi anlamına gelmektedir. Böylece VC
boyutunun en küçüklenmesiyle modelin yanlış sınıflandırma olasılığı da düşürülecektir (Soman vd., 2011).
Bu bilgiler ışığında, Eşitlik 7’deki en küçükleme tipindeki optimizasyon problemi
Eşitlik 4’teki kısıt altında kareli optimizasyon problemi olarak Eşitlik 8’de verildiği
gibi formüle edilmektedir (Cortes ve Vapnik, 1995; Fletcher, 2009).
m in
1
w
2
2
∀i için yi ( w, xi + b ) − 1 ≥ 0
(8)
Eşitlik 8’deki optimizasyon probleminin çözülmesi sonucunda, sınıflara ait destek
vektörleri arasındaki uzaklığı maksimize edecek optimal ayırma hiper düzlemi elde
edilir (Gunn, 1998; Cortes and Vapnik, 1995).
DVM’de optimal ayırma hiper düzleminin bulunması için kareli optimizasyon probleminin çözümünde Lagrange çarpanlarından yararlanılır. Lagrange çarpanları en
küçükleme tipindeki problemi dual probleme dönüştürerek problemin daha kolay
çözülmesine imkan verir (Gunn, 1998). Problemin çözümünde kullanılan Lagrange
fonksiyonu Eşitlik 9’da verilmiştir.
Bu eşitliklerde αi≥0 olmak üzere, her bir αi Lagrange çarpanı olarak ifade edilir. Lp,
w ağırlık vektörü ve b sabitini en küçükleyen ve negatif olmayan dual değişken
αi’yi en büyükleyen bir fonksiyondur (Burges, 1998).
Lagrange fonksiyonunun w ve b’ye göre kısmi türevler alınarak Eşitlik 10 ve
11’deki Karush-Kuhn-Tucker (KKT) koşulları elde edilir.
NİSAN 2014
181
Elde edilen eşitlikler Lagrange fonksiyonunda ilgili yerlere koyularak problem en
büyükleme tipindeki dual Lagrange problemine (LD (α)) dönüşür. Söz konusu probleme ilişkin model Eşitlik 12’de gösterilmiştir.
Optimal hiper düzlemin belirlenmesi için, Eşitlik 12’de verilen model çözülerek
dual Lagrange LD (α)'yı maksimum yapan αi değerleri elde edilir. αi Lagrange çarpanlarından sıfırdan büyük değer alan eğitim örnekler “destek vektörleri” olarak
ifade edilir. Optimal ayırma hiper düzlemi, sıfırdan büyük değer alan bu Lagrange
çarpanları ile belirlenir (Gunn, 1998; Burges, 1998).
αi’nin çözümü ile optimal hiper düzlemin Eşitlik 13 ve 14’te verilen ağırlık vektörü
w ve b sabit parametreleri belirlenir.
Sonuç olarak elde edilen hiper düzeleme bağlı olarak sınıflandırıcı Eşitlik 15’te
verilmiştir.
Ayrıca Eşitlik 15’teki sınıflandırıcıya alternatif olarak, algoritmanın gerçek değerler
üretmesinden dolayı Eşitlik 16’da verilen sınıflandırıcının kullanımı daha uygun
olmaktadır (Gunn, 1998).
182
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
2.1.2. Belirli Bir Hata İle Doğrusal Ayrılma Durumu
Veri setinin belirli bir hata ile doğrusal olarak ayrılma durumu, veri setinin gürültülü veri içermesi, çok boyutlu olması veya karmaşık yapısından kaynaklanmaktadır
(Li vd., 2009). Belirli bir hata ile doğrusal ayrılma durumunda iki sınıflı veri setini
ayırmak için gevşek sınır (soft margin) yaklaşımı kullanılmaktadır.
Bu duruma ilişkin DVM’nin geometrik yapısı Şekil 4’te gösterilmiştir. Şekilden de
görüldüğü üzere, gevşek sınır yaklaşımında modele, bir örneğin yanlış sınıflandırması durumunda ait olduğu karar sınırına olan uzaklığının ölçüsü olan ξi aylak değişkeni (Cortes and Vapnik, 1995; Burges, 1998) eklenir.
Söz konusu durum için ayırma hiper düzleminin bulunabilmesi için veri setindeki
tüm örneklerin 17 ve 18’deki eşitsizlikleri sağlaması gerekir (Cortes and Vapnik,
1995).
f ( xi ) = 〈 w, xi 〉 + b ≥ +1 − ξi ,
yi = +1
f ( xi ) = 〈 w, xi 〉 + b ≤ −1 + ξi ,
y _ i = −1
(17 )
(18)
Şekil 4. 2-Sınıflı Problem İçin Belirli Bir Hata İle Doğrusal Ayrılabilme Durumu
Yanlış sınıflandırma olasılığını düşürmek için doğrusal ayrılma durumundaki dönüşümler yapılarak problem, Eşitlik 19’da verilen kareli optimizasyon problemine
dönüşür (Cortes ve Vapnik, 1995; Schölkopf ve Smola, 2002).
NİSAN 2014
183
Modeldeki C katsayısı, Lagrange çarpanının alabileceği üst sınır değerini gösteren
ceza parametresini ifade etmektedir. Lagrange çarpanı α(i ) C ceza parametresine
eşit olması durumunda destek vektörleri ayırma hiper düzlemi üzerinde yer almaktadır (Katagiri ve Abe, 2006).
Doğrusal ayrılabilme durumunda olduğu gibi Eşitlik 19’daki optimizasyon problemine ilişkin modelin çözülmesi sonucunda, sınıflara ait destek vektörleri arasındaki
uzaklığı maksimize edecek optimal ayırma hiper düzlemi elde edilir. Bu süreçte
kareli optimizasyon probleminin çözümünde Eşitlik 20’de verilen Lagrange fonksiyonundan yararlanılır (Cortes ve Vapnik, 1995).
Eşitlik 12’deki Lagrange fonksiyonundan farklı olarak burada her bir ri, ξi’nin pozitif
değer almasını garanti eden Lagrange parametreleridir (Demirci, 2007). Lagrange
fonksiyonunun w, b ve ξi değişkenlerine göre kısmi türevler alınarak Karush-KuhnTucker (KKT) koşulları elde edilir. Elde edilen eşitlikler Lagrange fonksiyonunda
ilgili yerlere koyularak problem en büyükleme tipindeki dual Lagrange problemine
(LD (α)) dönüşür. Söz konusu probleme ilişkin,
modelinin çözümü sonucunda elde edilen hiper düzleme bağlı olarak elde edilen
sınıflandırıcı Eşitlik 22’de verilmiştir (Burges, 1998).
n
f ( x) = sign(w * , xi + b* ) = sign(∑ y(i )α (i ) x(i ) x( j ) )
i =1
184
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
(22)
2.2. Doğrusal Olmayan Destek Vektör Makineleri
Doğrusal olmayan DVM, veri setinin doğrusal bir fonksiyonla tam veya belirli bir
hata ile ayrılamaması durumunda kullanılan algoritmalardır. Gerçek yaşam problemlerinde bir veri setinin hiper düzlem ile doğrusal olarak ayrılması çoğunlukla
mümkün değildir. Dolayısıyla sınıfları ayırma işlemi, ayırma eğrisinin tahmin edilmesiyle mümkün olmaktadır. Ancak uygulamada eğrinin tahmin edilmesi oldukça
zordur.
Veri setinin doğrusal ayrılamama durumunun geometrik gösterimi Şekil 5’te verilmiştir. Bu durumda p-boyutlu girdi vektörü x’in P-boyutlu özellik vektörü Φ’ye
dönüştürülmesi gerekmektedir (Cortes ve Vapnik, 1995).
Şekil 5. 2-Sınıflı Problem İçin Doğrusal Ayrılamama Durumu
p-boyutlu girdi vektörü x’in P-boyutlu özellik vektörü Φ’ye dönüştürülebilmesi için
optimal ayırma düzleminin özellik uzayında tanımlanabilmesi gerekir. Bu amacı
gerçekleştirmek için doğrusal olmayan haritalama yaklaşımından yararlanılır (Busuttil, 2003).
“Doğrusal olmayan haritalama”, orijinal girdi uzayı x’in bir Hilbert uzayı olan daha
yüksek boyutlu F özellik uzayına dönüştürülerek doğrusal ayrımının gerçekleştirilmesi için kullanılan bir yaklaşımdır (Suykens, 2002). “Hilbert uzayı” pozitif skaler
çarpıma sahip ve öğeleri fonksiyonlardan oluşan tam iç çarpım uzayları olarak
ifade edilmektedir (Çakar, 2007).
Doğrusal olarak ayrılamayan iki boyutlu bir veri seti için doğrusal olmayan haritalama yaklaşımının geometrik olarak açıklaması Şekil 6’da verilmiştir. Doğrusal
olmayan haritalama yaklaşımı ile iki boyutlu veri seti üç boyutlu özellik uzayına
taşınarak veri setinin doğrusal ayrımı sağlanmıştır.
NİSAN 2014
185
Şekil 6. Doğrusal Olmayan Haritalama Yaklaşımı Örneği
Şekil 6’da, iki boyutlu girdi vektörü
ve üç boyutlu özellik uzayı
olmak üzere, fonksiyonların özellik uzayı,
eşitliği ile gösterilmektedir. Özellik uzayında haritalanmış girdi vektörlerinin iç
çarpımları Eşitlik 24’teki gibi elde edilir (Soman vd., 2011).
Böylece veri seti iki boyutlu uzaydan üç boyutlu uzaya taşınarak haritalama işlemi
gerçekleştirilmiş olur (Soman vd., 2011). Sonuç olarak, doğrusal olmayan DVM için
özellik uzayında tanımlı ayırma hiper düzlemine bağlı olarak sınıflandırıcı karar
fonksiyonu,
eşitliği ile ifade edilir.
186
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
3. Uygulama
Sınıflandırma problemlerinin Destek Vektör Makineleriyle çözümü ve en iyi çekirdek fonksiyonunun seçimi için, literatürde en sık kullanılan 11 adet veri seti seçilmiştir. Bu veri setlerine UCI (Machine Learning Repository) makine öğrenimi veri
tabanı sisteminden ulaşılmıştır. Söz konusu veri setleri farklı sınıflandırma algoritmalarının uygulanması ve performanslarının karşılaştırılmasında “bir kriter”
olarak kabul edilmektedir (Huang ve Wang, 2006). Çalışmamızda 12. veri seti
olarak Türkiye’deki özel bir bankanın kredi verileri kullanılmıştır.
Sonuç olarak çalışmada, dördü bankacılık, üçü tıp, birer adet bilgisayar sistemleri,
fizik, kimya, biyoloji ve hukuk olmak üzere yedi farklı alandaki sınıflandırma problemlerine ilişkin veri setlerine yer verilmiştir.
Ayrıca literatürde birçok çekirdek fonksiyonu tanımlanmıştır. Ancak her çekirdek
fonksiyonu Destek Vektör Makinelerinde kullanımı uygun olmamaktadır. Dolayısıyla, DVM’nin uygulanmasında çekirdek fonksiyonunun seçimi kritik rol oynamaktadır. Uygulamada, DVM için radyal tabanlı, polinomiyal, lineer ve sigmoid çekirdek fonksiyonları kullanılmaktadır.
Tablo 1. Çalışmada Kullanılan Veri Setleri Ve Özellikleri
Nitelik Sayısı
No
Veri Seti
Örnek Sayısı
Sınıf Sayısı
Kategorik
Sayısal
1
Australian Credit Approval-Statlog
690
8
6
2
2
Bank
4521
9
7
2
3
German Credit-Statlog
1000
20
4
Hearth Disease-Statlog
270
6
5
Ionosphere
351
6
Pima Indian Diabets (PIM)
768
7
Spambase (Spam)
8
2
7
2
34
2
-
8
2
4601
-
57
2
Wisconsin Breast Cancer-WBC-orijinal
699
-
10
2
9
Glass
214
-
9
6
10
Iris Plant (Iris)
150
-
4
3
11
Wine
178
-
13
3
12
Türkiye kredi verisi (Türkiye)
167
13
4
2
DVM algoritmasının uygulanmasında, çekirdek fonksiyonlarının optimal hiper parametre değerlerinin belirlenmesinde grid arama yöntemi kullanılmıştır. YönteNİSAN 2014
187
min uygulanmasında her bir parametre için alt sınır, üst sınır ve belirli bir aralık
değeri belirlenir. Parametre değerleri sınır değerleri içinde belirlenen aralık kadar
atlayarak her bir değer noktası için algoritmaya ilişkin bir sınıflandırma performansı belirler. En iyi sınıflandırma performansını veren parametre değerleri optimal
hiper parametre değerleri olarak belirlenir. Lineer, radyal tabanlı (C,γ), polinomiyal
(C,γ,α,d) ve sigmoid (C,γ,α) olmak üzere dört çekirdek fonksiyonu için çalışmamızda belirlenen parametre değer aralıkları Tablo 2’de verilmiştir. Söz konusu çekirdek fonksiyonlarına ilişkin C ceza parametresinin alt sınırı 0,0001 ve üst sınırı 5000
olarak belirlenmiştir. Parametrelere ilişkin artış aralıkları 1 olarak alınmıştır. Ancak bu aralık logaritmik artışı göstermektedir. Örneğin, alt sınır 2(-13) (0,0001) değerinden başlarsa bir sonraki parametre değeri 2(-12) (0,0002441406) olarak alınmaktadır. Diğer parametre değerleri için benzer şekilde yorumlanabilir.
Tablo 2. Grid Arama İçin Belirlenen Parametre Değer Aralıkları
Parametreler
C
d
Alt
Sınır
Üst
Sınır
0.0001
5000
0.001
500
0.0001
50
1
3
Aralık
1
“DVM’nin sınıflandırma performansları üzerinde veri setlerinin istatistiksel olarak
anlamlı bir etkisi var mı?” ve “çekirdek fonksiyonları arasında DVM’nin performansları açısından farklılık var mı?” sorularına yanıt bulmak ve sonucunda, en iyi
çekirdek fonksiyonun seçimini gerçekleştirmek amacıyla rassal blok deney tasarımı
düzenlenmiştir. Tablo 3’te verilen deney tasarımı tablosundan da görüleceği gibi,
12 farklı veri seti bloklar olarak ele alınmış ve dört farklı çekirdek fonksiyonu için
DVM’nin sınıflandırma performansları elde edilmiştir. Çizelgede sınıflandırma
performansları “SP” ile gösterilmiştir. Böylece performanslar arasında anlamlı bir
fark olup olmadığı ve fark anlamlıysa bu farkın, çekirdek fonksiyonlarından mı
yoksa veri setlerinden mi kaynaklandığı araştırılmıştır.
188
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Tablo 3. Çekirdek Fonksiyonlarının Performanslarının Karşılaştırılması İçin Oluşturulmuş
Rassal Blok Deney Tasarımı
Çekirdek Fonksiyonları
Rassal
Bloklar
Linear
Radyal Tabanlı
Polinomiyal
Sigmoid
1
SP11
SP12
SP13
SP14
2
SP21
SP22
SP23
SP24
.
.
.
.
.
.
.
.
SP123
SP124
Deney
Tasarımı
.
.
.
.
Veri Setleri
.
.
.
12
SP121
SP122
Rassal blok deney tasarımı çalışmaları için analizlerde parametrik testlerden tek
değişkenli varyans analizi (Univariate ANOVA) kullanılmıştır. Ancak parametrik
testlerin uygulanabilmesi için verinin normal dağılıma uyması gerekmektedir.
Algoritmaların sınıflandırma performansları bir olasılık değerini gösterdiğinden, bu
değerlerin normallik varsayımını sağlaması beklenemez. Bu sıkıntıyı gidermek
amacıyla literatürde, olasılık veya yüzde ile temsil edilen veriler için ArcSin (açı)
dönüşümünün kullanılması önerilmektedir (Fernandez, 1992). ArcSin dönüşüm
formülü Eşitlik 26’da verilmiştir.
Dönüşüm değeri=θ= sin ( −1)
(
sp
)
(26)
Dönüşüm değeri, performans değerinin karekökünün ArcSinüsüne eşittir. Sonuç
olarak bu aşamada, elde edilen performans değerlerine ArcSin dönüşümü uygulanmış, böylece veriler analize hazır hale getirilmiştir. Ayrıca, en iyi çekirdek fonksiyonun seçimi ve en iyi indirgeme algoritmasının seçimi aşamalarının gerçekleştirilmesi için Tukey ikili karşılaştırma testinden yararlanılmıştır (Conagin, Barbin ve
Demétrio, 2008). Tukey testi ile genelleme performansı en yüksek çekirdek fonksiyonunun belirlenmesi amaçlanmıştır.
NİSAN 2014
189
4. Sonuçlar
Çalışmada DVM performanslarının elde edilmesinde, DVM için özel olarak geliştirilmiş ve parametre optimizasyonunda grid arama yöntemini kullanan DTREG
programı kullanılmıştır. Ayrıca, çalışmada yer verilen istatistiksel analizler için IBM
SPSS 20 paket programı kullanılmıştır. İstatistiksel testler % 95 güven düzeyine
göre yapılmıştır.
4.1. DVM Sınıflandırma Performansları
Bu kısımda, grid arama yöntemi kullanılarak dört çekirdek fonksiyonu için elde
edilen optimal hiper parametre değerleri ve DVM algoritmasının sınıflandırma
performansları ayrıntılı olarak açıklanmıştır. 12 veri seti için dört çekirdek fonksiyonuna ilişkin DVM algoritmasının sınıflandırma performansları Tablo 4’te gösterilmiştir.
Tablo 4’teki DVM performansları değerlendirildiğinde, Australian credit (% 88,52),
German credit (% 79,40), Pima Indian diabet (% 78,13), ionosphere (% 94,32),
bank (% 89,60), Türkiye kredi (% 100) ve glass (% 95,46) eğitim verileri için en iyi
sınıflandırma performansına sahip çekirdek fonksiyonunun radyal tabanlı çekirdek
fonksiyonu olduğu görülmektedir.
Lineer çekirdek fonksiyonu, hearth disease (% 87,40) ve spambase (% 94,60) eğitim veri setleri için daha başarılı sınıflandırma performansına sahiptir.
Iris eğitim veri seti için lineer ve polinomiyal çekirdek fonksiyonları % 98 sınıflandırma doğruluyla en yüksek sınıflandırma performansına sahip fonksiyonlar olarak
belirlenmiştir. Polinomiyal ve sigmoid çekirdek fonksiyonlarının Wisconsin breast
ve wine eğitim veri seti için sırasıyla % 97,66 ve % 100 sınıflandırma doğruluğu ile
en iyi sınıflandırma performansına sahip çekirdek fonksiyonları olduğu görülmektedir.
Elde edilen sonuçlardan yola çıkarak, eğitim veri setleri için radyal tabanlı çekirdek
fonksiyonun genel olarak daha başarılı sınıflandırma performansına sahip olduğu
söylenebilir. Ancak çekirdek fonksiyonları için DVM’nin sınıflandırma performansı
algoritmanın genelleme başarısına bağlıdır. Dolayısıyla hangi çekirdek fonksiyonun
daha başarılı sınıflandırma performansına sahip olduğunu söyleyebilmek için test
verisi için elde edilen sınıflandırma performanslarına bakmak daha doğrudur.
190
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Tablo 4. Çekirdek Fonksiyonlarının DVM Performansları Ve Parametre Değerleri
Çekirdek
fonksiyonlarına
ilişkin
Veri
Çekirdek
değerleri
Setleri
fonksiyonları
∁
γ
Degree
Linear
0,1
-
Radial
0,1
Polinomial
0,25763
Sigmoid
parametre
Eğitim
Test
Ortalama
Coef
(%)
(%)
(%)
-
-
86,20
86,20
86,2
0,435603
-
-
88,52
86,47
87,495
0,03684
3
0,215444
87,77
87,09
87,43
0,39789
0,16681
-
0,02154
86,20
86,17
86,185
Linear
0,39789
-
-
-
78,60
76,50
77,55
Radial
41,01832
0,003327
-
-
79,40
76,90
78,15
German
Polinomial
0,199474
0,003327
3
12,91549
78,80
76,70
77,75
Credit
Sigmoid
25,06597
0,011081
-
0,46416
76,90
77,00
76,95
Linear
50
-
-
-
72,90
61,22
67,06
Radial
12,56605
15,02665
-
-
95,46
73,37
84,415
Polinomial
1,34876
4,516
3
4,64159
91,6
72,00
81,8
Sigmoid
50
0,122583
-
0,21544
64,00
62,6
63,3
Linear
0,103702
-
-
-
87,40
83,7
85,55
Radial
0,79370
0,03684
-
-
86,67
85,19
85,93
Polinomial
25,06595
0,01107
3
0,00464
85,93
84,07
85
Sigmoid
0,19947
0,12258
-
0,02154
84,81
84,07
84,44
Linear
0,383166
-
-
-
77,99
77,21
77,6
Radial
1,64183
0,12258
-
-
78,13
77,73
77,93
Polinomial
0,1
0,011072
3
10
77,99
76,95
77,47
Sigmoid
25,06595
0,03684
-
1
77,99
77,08
77,535
Linear
1
-
-
-
87,59
81,15
84,37
Radial
1
0,1
-
-
94,32
91,30
92,81
Polinomial
1
0,1
1
0,01
87,23
84,06
85,645
Sigmoid
1
0,1
-
0,01
80,85
79,71
80,28
Linear
1502,6652
-
-
-
98
96,7
97,35
Radial
1,1071732
1,3572
-
-
97,3
97,3
97,3
Polinomial
3,684032
50
1
0
98
98
98
sigmoid
40,7886
0,12258
-
0,07743
97,3
97,3
97,3
Linear
10
-
-
-
94,60
92,82
93,71
Radial
10
0,01
-
-
93,45
94,00
93,725
Polinomial
10
0,01
1
0,01
92,50
92,30
92,4
Sigmoid
10
0,01
-
0,001
88,33
87,54
87,935
Linear
0,199473
-
-
-
99,99
96,01
98
Austaralian
Credit
Glass
Hearth
disease
Pima Indian
Diabet
Ionosphere
Iris Plant
Spambase
NİSAN 2014
191
Wine
Radial
0,22901
0,4
-
-
99,99
97,20
98,595
Polinomial
0,1
1,3572
3
0,0000
100
97,20
98,6
Sigmoid
12,5660
0,12258
-
0,0000
100
98,3
99,15
Wisconsin
Linear
0,09629
-
-
-
97,22
96,93
97,075
Breast
Radial
0,397897
0,4078
-
-
97,22
97,07
97,145
Cancer
Polinomial
25,06596
0,12258
1
1
97,66
97,07
97,365
(WBC)
Sigmoid
0,1
0,40788
-
0,21544
97,66
97,66
97,66
Linear
100
-
-
-
89,33
85,50
87,415
Radial
100
0,01
-
-
89,60
89,85
89,725
Polinomial
100
0,01
1
0,001
89,33
85,50
87,415
Sigmoid
100
0,01
-
0,001
85,82
82,60
84,21
Linear
0,09321
-
-
-
97,01
86,83
91,92
Radial
0,806234
0,15590
-
-
100
89,82
94,91
Polinomial
0,06787
1,35721
1
0,0000
97,01
86,23
91,62
Sigmoid
3,684
0,03684
-
4,64159
91,02
89,82
90,42
Bank
Türkiye
Kredi verisi
Test verileri için çekirdek fonksiyonlarının sınıflandırma performansları incelendiğinde, glass (% 73, 37), hearth disease (% 85, 19, Pima Indian diabet (% 77, 73),
ionosphere (% 91,30), spambase (% 94,00), bank (% 89,85) ve Türkiye kredi (%
89,82) veri setleri için radyal tabanlı çekirdek fonksiyonunun en iyi performansa
sahip çekirdek fonksiyonu olduğu gözlemlenmiştir.
Polinomiyal çekirdek fonksiyonun Australian credit (% 87,09) ve Iris (% 98) veri
setinde daha başarılı sonuçlar verdiği görülmektedir. German credit (% 77), wine
(% 98,3) ve WBC (% 97,66) veri setleri için sigmoid çekirdek fonksiyonunun daha
başarılı sınıflandırma performansına sahip olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak
hem eğitim hem test verisi için 12 veri setinin yedisinde radyal tabanlı çekirdek
fonksiyonu daha başarılı sınıflandırma performansına sahiptir.
Eğitim ve test verileri için DVM’nin sınıflandırma performanslarının ortalaması
dikkate alındığında wine ve WBC veri setleri için sigmoid çekirdek fonksiyonu,
diğer 10 veri seti için radyal tabanlı çekirdek fonksiyonu en iyi sınıflandırma performansına sahip çekirdek fonksiyonları olduğu görülmüştür.
Sonuç olarak elde edilen sınıflandırma performansları incelendiğinde radyal tabanlı çekirdek fonksiyonun genel olarak daha başarılı sonuçlar verdiği kanısına varılabilir. Ancak sadece elde edilen sonuçlardan bu kanıya varmak sakıncalı olabilir.
Dolayısıyla algoritmanın sınıflandırma performansları açısından çekirdek fonksiyonları arasında farklılık olup olmadığı konusunda kesin bir yargıya varabilmek için
istatistiksel olarak test edilmesi gerekmektedir.
192
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
4.2. En İyi Çekirdek Fonksiyonunun Belirlenmesi
Çekirdek fonksiyonları arasında algoritmanın sınıflandırma performansı bakımından istatistiksel açıdan bir farklılık olup olmadığını belirlemek için,
“H0: DVM’nin sınıflandırma performansları bakımından çekirdek fonksiyonları
arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık yoktur. “ hipotezi test edilmiştir.
Ayrıca veri setlerinin, dört çekirdek fonksiyonu için DVM’nin sınıflandırma performansı üzerinde etkisi olup olmadığını belirlemek için,
“H0: DVM’nin sınıflandırma performansları üzerinde veri setlerinin istatistiksel
olarak anlamlı bir etkisi yoktur. “ hipotezi kurulmuş ve test edilmiştir.
Her iki hipotezin test edilmesi amacıyla Tek Değişkenli Varyans Analizi ve parametrik olamayan karşılığı Friedman Sıralamalı İki Yönlü Varyans Analizi kullanılmıştır.
Böylece, veri setlerinin sınıflandırma performansı üzerinde etkileri söz konusuysa
bu etkiler yok edilerek, çekirdek fonksiyonlarının karşılaştırılması açısından daha
sağlıklı sonuçlara ulaşılmıştır. Çekirdek fonksiyonlarının ve veri setlerinin algoritmanın sınıflandırma performansı üzerindeki etkilerinin belirlenmesine ilişkin tek
değişkenli varyans analizi ve Friedman iki yönlü varyans analizi sonuçları Tablo 5’te
verilmiştir.
Tablo 5. Sınıflandırma Performansları Üzerinde Çekirdek Fonksiyonlarının ve Veri Setlerinin Etkilerinin Belirlenmesine İlişkin Elde Edilen Analiz Sonuçları
Tek Değişkenli Varyans Analizi
Kaynak
Tip 3 K.T.
sd
a
F
p
Model
1,678
14
59,689
0,000
Etkileşim etkisi
54,934
1
27355,085
0,000
Veri setleri
1,654
11
74,867
0,000
Çekirdek fonksiyonu
,024
3
4,036
0,015
Hata
,066
33
Toplam
56,679
48
*
a R Squared = ,962 (Adjusted R Squared = ,946)
*
p ≤ 0,05
Tek değişkenli varyans analizi sonuçları incelendiğinde modelin istatistiksel olarak
anlamlı olduğu (p=0,000 ≤ 0,05) bulunmuştur. Diğer bir deyişle, çekirdek fonksiNİSAN 2014
193
yonları ve veri setlerinin DVM’nin sınıflandırma performansları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı etkisi olduğu kanıtlanmıştır. Veri setleri ve çekirdek fonksiyonlarının ana etkilerine bakıldığında, çekirdek fonksiyonları ve veri setleri için p anlamlılık değerlerinin 0,05’ten küçük olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, sınıflandırma
performansları bakımından her bir veri seti ve çekirdek fonksiyonları kendi içinde
istatistiksel olarak farklılık göstermektedir.
DVM’nin sınıflandırma performansları bakımından söz konusu farklılıkların hangi
çekirdek fonksiyonları arasında olduğunu belirlemek için Tukey testinden yararlanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda elde edilen sonuçlar Tablo 6’da özetlenmiştir.
DVM’nin sınıflandırma performansı bakımından radyal tabanlı çekirdek fonksiyonunun (p≤0,05) lineer ve sigmoid çekirdek fonksiyonlarından istatistiksel olarak
farklılık gösterdiği kanıtlanmıştır. Ortalama fark sonuçlarına göre radyal tabanlı
çekirdek fonksiyonun sınıflandırma performansının diğer iki çekirdek fonksiyonuna
göre daha başarılı olduğu söylenebilir.
Tablo 6. Çekirdek Fonksiyonları Arasındaki Farklılıkların Belirlenmesi İçin Elde Edilen
Analiz Sonuçları
Çekirdek fonksiyonlarının
Tukey Testi
İkili Karşılaştırmaları
Ort. Farklar
Std. Hata
p
Lineer-radyal tabanlı
- 0,057
0,018
0,004
Lineer-polinomiyal
- 0,025
0,018
0,176
Lineer-sigmoid
- 0,04
0,018
0,830
Radyal tabanlı-polinomial
0,031
0,018
0,095
Radyal tabanlı-sigmoid
0,053
0,018
0,007
Sigmoid-polinomiyal
- 0,021
0,018
0,251
Ek olarak, polinomiyal tabanlı çekirdek fonksiyonu ile radyal tabanlı çekirdek fonksiyonu arasında istatistiksel bir farklılık bulunmamıştır. Dolayısıyla her iki çekirdek
fonksiyonunun sınıflandırma performanslarının birbirine benzer olduğu söylenebilir. Ayrıca, dört çekirdek fonksiyonu performanslarına göre homojen gruplara
ayrılmıştır. Tablo 7’de çekirdek fonksiyonlarının yer aldığı alt homojen gruplar
gösterilmektedir.
194
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Tablo 7. Çekirdek Fonksiyonlarının Yer Aldığı Alt Gruplara İlişkin Sonuçlar
Alt gruplar
a,b
Tukey HSD
Çekirdek fonksiyonları
N
lineer
12
1,0483
sigmoid
polinomiyal
radyal
p
12
12
12
1,0522
1,0736
1
,518
2
1,0736
1,1050
,331
*:
P 0,05.
Çekirdek fonksiyonlarının yer aldığı alt grupların p≥0,05 olduğu için homojen gruplar olduğu görülmektedir. Bu sonuçlara göre lineer ve sigmoid çekirdek fonksiyonlarının sınıflandırma performansları bakımından benzerlik gösterdiği ve radyal
tabanlı çekirdek fonksiyonun bu gruptan tamamen farklı sonuçlar verdiği yargısına
varılmaktadır. Polinomiyal çekirdek fonksiyonu her iki grupta da yer almaktadır.
Tüm analizler ve algoritmanın sınıflandırma performansları dikkate alındığında,
polinomiyal çekirdek fonksiyonu, radyal tabanlı çekirdek fonksiyonuna göre daha
kötü diğer iki çekirdek fonksiyonuna göre daha iyi sınıflandırma performansına
sahiptir. Sonuç olarak, DVM’nin performansı için en iyi çekirdek fonksiyonun radyal tabanlı çekirdek fonksiyonu olduğu görülmektedir.
Bu çalışmada, grid arama yöntemi ile her bir veri setine ilişkin en iyi çekirdek fonksiyonu olarak belirlenen radyal tabanlı çekirdek fonksiyonu ve polinomiyal çekirdek fonksiyonu için elde edilen optimal hiper parametre değerleri ve sınıflandırma
performansları Tablo 8’de özetlenmiştir.
Tablo 8’deki sonuçlar dikkate alındığında, radyal tabanlı çekirdek fonksiyonu için C
ceza parametresinin değerinin veri setlerine göre 100 ile 0,1 arasında değiştiği
gözlenmiştir. Polinomiyal tabanlı çekirdek fonksiyonu için ise C parametresi 0,06
ile 25,06 arasında değer almaktadır. Gamma parametresinin değer aralığı radyal
tabanlı çekirdek fonksiyonu için 0,003 ile 15,02 iken polinomial fonksiyon için
0,003 ile 100 arasında değişmektedir.
Bu sonuçlardan yola çıkarak, polinomial çekirdek fonksiyonu için gamma parametresinin değerleri radyal tabanlı fonksiyona göre farklı veri setleri için daha fazla
değişkenlik gösterdiği söylenebilir. Radyal tabanlı çekirdek fonksiyonu için de C
ceza parametresinin değerleri daha fazla değişkenlik göstermektedir. Ayrıca polinomial çekirdek fonksiyonu için α katsayısı değerlerinin söz konusu veri setleri için
0 ile 12,91 arasında değiştiği gözlenmiştir.
NİSAN 2014
195
Tablo 8. Radyal Tabanlı ve Polinomiyal Çekirdek Fonksiyonlarının Optimal Hiper
Parametre Değerleri ve Genelleme Performansları
Radyal Tabanlı
Veri Setleri
C
Polinomiyal
Test
C
Test
(gam-
(%)
(gamma)
(katsa-
ma)
yı)
(%)
Australian credit
0,1
0,435603
86,47
0,25763
0,03684
0,215444
87,09
German
41,01832
0,003327
76,90
0,199474
0,003327
12,91549
76,70
Glass
12,56605
15,02665
73,37
1,34876
4,516
4,64159
72,00
Hearth disease
0,79370
0,03684
85,19
25,06595
0,01107
0,00464
84,07
Pima
1,64183
0,12258
77,73
0,1
0,011072
10
76,95
Ionosphere
1
0,1
91,30
1
0,1
0,01
84,06
Iris
1,1071732
1,3572
97,30
3,684032
50
0
98,00
Spambase
10
0,01
94,00
10
0,01
0,01
92,30
Wine
0,22901
0,4
97,20
0,1
1,3572
0,0000
97,20
WBC
0,397897
0,4078
97,07
25,06596
0,12258
1
97,07
Bank
100
0,01
89,85
1,35721
0,01
0,001
85,50
Türkiye kredi
0,806234
0,15590
89,82
0,06787
100
0,0000
86,23
Indian
Diabet
5. Tartışma ve Öneriler
Bu çalışmada literatürden farklı olarak, çekirdek fonksiyonu seçim süreci rassal
blok deney tasarımı temeline oturtulmuştur. Rassal blok deney tasarımıyla veri
setlerinin farklılıklarından doğacak DVM performansları üzerindeki etkilerinin yok
edilmesi amaçlanmıştır. Böylece çekirdek fonksiyonlarının performansları arasında farklılık olup olmadığı veri setlerinin etkileri arındırılarak belirlenmiştir. Sonuç
olarak en başarılı performansa sahip çekirdek fonksiyonunun radyal tabanlı fonksiyon olduğu ve polinomiyal çekirdek fonksiyonu ile performansları arasında bir
farklılık olmadığı kanıtlanmıştır. Ancak polinomiyal çekirdek fonksiyonunun algoritmanın uygulanmasında çözüm zamanı açısından maliyetli olduğu gözlemlenmiştir. Örneğin, radyal tabanlı çekirdek fonksiyonu ile 690 örnekli bir veri seti için 1
dk gibi bir zamanda çözüme ulaşılırken, polinomiyal çekirdek fonksiyonu ile 5 saat
30 dk gibi bir zaman diliminde çözüme ulaşılmaktadır. Dolayısıyla, DVM’de radyal
tabanlı çekirdek fonksiyonun kullanılması hem çözüm zamanı açısından hem de
performans başarısı açısından daha avantajlı olduğu kanıtlanmıştır.
Sonuç olarak bu çalışma, araştırmacılara sınıflandırma süreçlerinde yararlanabilecekleri istatistiksel bakış açısıyla desteklenmiş önemli ipuçları sağlamaktadır.
196
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
Kaynaklar
Burges, C. J. C. (1998). A tutorial on support vector machines for pattern recognition, data mining and knowledge discovery. Kluwer Academic Publishers, 2 (2),
121-167.
Busuttil, S. (2003). Support vector machines. In Proceedings of the Computer Science Annual Research Workshop, Villa Bighi, Kalkara, University of Malta.
Conagin, A., Barbin, D., Demétrio, C.G.B. (2008). Modifications for the Tukey test
procedure and evaluation of the power and efficiency of multiple comparison
procedures. Scientia Agricola, 65, 428-432.
Cortes, C., Vapnik, V. (1995). Support vector networks, Machine Learning, 20,1-25.
Çakar, Ö. (2007). Fonksiyonel analize giriş I. A.Ü. Fen Fakültesi Döner Sermaye
İşletmesi Yayınları, no:13, (Erwin KREYSZİG’den Uyarlama).
Demirci, D. A. (2007). Destek vektör makineleri ile karakter tanıma, Yıldız Teknik
Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul.
Fernandez, G.C.J. (1992). Residual analysis and data transformations: Important
tools in statistical analysis. HortScience, 27, 297–300.
Fletcher,
T.
(2009).
Support
www.cs.ucl.ac.uk/sta_/T.Fletcher/
vector
machines
explained.
Gunn, S. R. (1998). Support vector machines for classification and regression.
Technical Report, Faculty of Engineering, Science and Mathematics, School of
Electronics
and
Computer
Science.
http://users.ecs.soton.ac.uk/srg/publications/pdf/SVM.pdf
Huang, C. L. and Wang, C. J. (2006). A GA-based feature selection and parameter
optimization for support vector machines. Expert Systems with Applications,
31:231-240.
Katagiri, S. and Abe, S. (2006). Incremental training of support vector machines
using hyperspheres. Pattern Recognition Letters, 27 (13), 1495-1507
Li, S., Li, H., Li, M., Shyr, Y., Xie, L. and Li, Y. (2009). Improved prediction of lysine
acetylation by support vector machines. Protein and peptide letters, 16, 977-983.
Nitze, I., Schulthess, U. And Asche, H. (2012). Comparison of machine learning
algorithms random forest, artficial neural network and support vector machine to
maximum likelihood for supervised crop type classification. Proceedings of the 4th
GEOBIA, Janeiro - Brazil., 35-40.
NİSAN 2014
197
Osowski, S., Siwekand, K., and Markiewicz, T. (2004). MLP and SVM Networks – a
Comparative Study. Proceedings of the 6th Nordic Signal Processing Symposium –
NORSIG.
Schölkopf, B., and Smola A.J. (2002). Learning with Kernels. MIT Press,626 s.
Soman, K.P., Loganathan, R. and Ajay, V. (2011). Machine learning with SVM and
other kernel methods. PHI Learning Pvt. Ltd., 486 s.
Suykens, J. A. K. (2002). Least squares support vector machines. River Edge, NJ :
World Scientific, xiv, 294 s.
UCI Repository of Machine Learning Databases, Department of Information and
Computer Science, University of California, Irvine, CA.
198
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ
İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ DERGİSİ
YAYIN ve YAZIM KURALLARI
1. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İİBF Dergisi, İktisadi ve İdari Bilimler alanında
özgün makaleleri yayınlamayı amaçlayan hakemli bir dergidir. Yılda iki kez yayınlanan dergi, alanında kuramsal ve uygulamalı çalışmalara yer verir.
2. Dergiye gönderilecek makaleler Türkçe veya İngilizce olabilir.
3. Yayına gönderilecek makalelerin aynı anda başka bir derginin değerlendirme
sürecinde bulunmaması, hiçbir yerde yayına kabul edilmemiş ve yayınlanmamış
olması gerekmektedir.
4. Yayınlanmak üzere dergiye gönderilen makaleler ile birlikte yazar/ların adısoyadı, ünvanı, kurum, ve elektronik posta adresleri ile açık iletişim adreslerini
içeren bilgiler ayrı bir sayfada gönderilmelidir.
5. Yazım kurallarına uygun olarak gönderilen makaleler dergi editörü tarafından
incelenir. Hakeme gönderilmesi uygun görülmeyen makaleler yazar(lar)ına bildirilir.
6. Hakeme gönderilmesi uygun görülen makaleler, konusunda uzman iki hakeme
gönderilir. Hakem raporları doğrultusunda editör gerekli gördüğü durumda üçüncü bir hakem belirleyebilir.
7. Makale metninde makalenin Türkçe ve İngilizce başlıkları, 120 kelimeyi aşmayacak şekilde Türkçe ve İngilizce özetler ile en fazla beşer adet Türkçe ve İngilizce
anahtar kelimeler yer almalıdır. Makale metninde yazar/ların kimlik bilgileri yer
almamalıdır.
8. Dergiye gönderilecek yazılar A4 ebadında kağıda, Times New Roman, 12 punto,
1,5 aralıkla, metin, tablo ve şekiller, kaynakça ve ekler dahil 25 sayfayı aşmayacak
şekilde yazılmış olmalıdır. Sayfalar numaralandırılmalıdır.
9. Tüm metin iki yana yaslı, paragraflar arasında 12nk boşluk verilmiş, başlıklar ve
metin dahil olmak üzere soldan girinti yapılmamış olmalıdır. Gönderilecek çalışmaların sayfa kenar boşlukları her taraftan 2,5 cm olacak şekilde ayarlanmalıdır.
NİSAN 2014
199
10. Tüm başlıklar kalın (bold), sola yaslı (girintisiz) ve yalnızca kelimelerin ilk harfleri büyük olacak şekilde yazılmalıdır. Alt başlıklar 1., 1.1, 1.1.1. şeklinde numaralandırılmalıdır.
11. Metin içi atıflarda Harvard metodu olarak adlandırılan ve yazar soyadı, tarih ve
sayfa numaralarının verildiği sistem tercih edilmelidir (Örn: Clegg, 1997: 53). İkiden fazla yazarı olan kaynaklara atıflarda ilk yazarın soyadı ve "vd." ibaresi kullanılmalıdır (Örn: Morgan vd., 1994). Aynı parantez içerisinde birden fazla kaynak
noktalı virgül (;) işareti ile ayrılmalıdır (Örn: Hassard ve Parker, 1994; Boje, 1996).
12. Metin içinde yer alacak tablo, şekil, grafik, harita vb.'lerinin de bu ölçüleri aşmayacak şekilde metin içine ortalanarak yerleştirilmiş olması ya da gerekiyorsa
ekler bölümünde -metin sonunda- kaynakçadan hemen önce yer almış olması
gereklidir.
13. Metin içindeki tüm şekiller ve grafikler sıra numarası ile (Şekil 1) kendi içinde
ve şekil ya da grafiğin altında; tablolar ise yine kendi içinde numaralanmak üzere
(Tablo 1) tablonun üzerinde numaralandırılmış ve isimlendirilmiş olmalıdır. Tablo,
grafik ve şekil başlıkları sayfaya ortalanmış, kalın (bold) ve yalnızca kelimelerin baş
harfleri büyük olacak şekilde yazılmalıdır.
14. Tablo, şekil ve grafiklerin varsa kaynakları; tablo, şekil ve grafiklerin hemen
altında metin içi atıf kurallarına uygun olarak verilmelidir. Matematiksel ve istatistiksel simgeler Microsoft Office denklem düzenleyicisi ile hazırlanmalıdır.
15. Makalenin sonunda yazar soyadlarına göre alfabetik olarak düzenlenecek kaynakça kısmı bulunmalıdır. Kaynakçada sadece makalede kullanılan eserler yer almalıdır ve kaynakça aşağıda belirtilen örneklere uygun olarak hazırlanmalıdır.
KİTAPLAR
Kazgan, G. (1989), İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, İstanbul: Remzi
Kitabevi.
Wood, R. ve T. Payne (1998), Competency Based Recruitment and Selection, London: Wiley.
Mondy, R. W., R. M. Noe, ve S. R. Premeaux (2002), Human Resource Management, NJ: Prentice Hall.
200
ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ İİBF DERGİSİ
DERLEME KİTAPTAN BÖLÜM
Toynbee, A. (2000), "Osmanlı İmparatorluğu'nun Dünya Tarihindeki Yeri", Ed. Kemal Karpat, Osmanlı ve Dünya, İstanbul: Ufuk Kitapları, 49-67.
MAKALELER
Paskaleva, V. (1967), "Osmanlı Balkan Eyaletlerinin Avrupalı Devletlerle Ticaretleri
Tarihine Katkı 1700-1850", İÜ. İktisat Fakültesi Dergisi, 27(1-2), 48-59.
Li, T. ve R. J. Calantone (1998), "The Impact of Market Knowledge Competence on
New Product Advantage: Conceptualization and Empirical Examination", Journal
of Marketing, 61(2), 13-29.
İNTERNET KAYNAKLARI
Yazarı Belli Olan İnternet Kaynakları:
Salmon, P. (2003), "Decentralization and Supranationalty: The Case of the European Union", http://www.imf.org/external/pubs/fiscal/salmon.pdf, (Erişim:
02.10.2003).
Yazarı Belli Olmayan İnternet Kaynakları:
"Special Topic: Corporate Income Taxation and FDI in the EU-8",
http://siteresources.worldbank.org/INTLATVIA/Resources/QER3spec.doc, (Erişim:
28.10.2004).
http://www.tcmb.gov.tr, (Erişim: 28.10.2004).
Belirtilen formatta hazırlanan çalışmalar elektronik posta aracılığıyla [email protected] adresine ekli Microsoft Word belgesi olarak gönderilmelidir. Yazarlara, yazının ulaştığına dair bilgi ve değerlendirme sürecini dergi internet sitesinden izlemede kullanabilecekleri makale takip numarası yollanacaktır. Yazarlar gerekirse editöre, derginin diğer iletişim kanalları yanında aşağıdaki adresten doğrudan posta yoluyla da ulaşabilirler:
Prof. Dr. Sami Taban
ESOGÜ İİBF Dergi Editörü
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Meşelik Kampusu 26480
ESKİŞEHİR
NİSAN 2014
201
Download

Giriş - Osmangazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi