XXI < MİMARLIK TASARIM MEKAN < SAYI 133 < EKİM 2014 < CARVE < I-AM < KÉRÉ ARCHITECTURE < TAGO ARCHITECTS < WHITE ARKITEKTER < YERCE ARCHITECTURE < ZOOM TPU
Yİ R M İ B İ R
Mİ M A R L IK TASA R IM M E KA N
SAY I 13 3
E K İ M 2 0 14
11
El Emeği Okul
Kéré Architecture tasarımı Gando Okulu Ek Binası
Burgan Bank
LIV Hospital Ulus
I-AM
ZOOM TPU
CARVE
TAGO ARCHITECTS
WHITE ARKITEKTER
YAZILARIYLA
GÜLSÜM BAYDAR
KORHAN GÜMÜŞ
LEVENT ŞENTÜRK
YERCE ARCHITECTURE
Yirmibir Mimarlık, Tasarım, Mekan
Puna Yayın adına sahibi ve
genel yayın yönetmeni
yazı işleri müdürü (sorumlu)
Hülya Ertaş
[email protected]
MİMARLIĞIN POTANSİYELLERİ
yardımcı editörler
Güzin Öztok
reklam sorumlusu
Tuğba Demirci
[email protected]
okuyucu ilişkileri
Duygu Erdem
[email protected]
kapak tasarımı
Emre Çıkınoğlu
kapak fotoğrafı
© Erik Jan Ouwerkerk
sayfa tasarım ve uygulama
Doğukan Bilgin
web tasarımı
Anıl Dönmez
Turgay Tuğsuz
basım yeri
Ofset Yapımevi
Yahya Kemal Mahallesi
Şair Sokak No: 4
Kağıthane, İstanbul
yönetim yeri
Puna Yayın
Serencebey Yokuşu 16/4
Beşiktaş, İstanbul 34349
0212 227 1317
[email protected]
genel dağıtım
Dünya Süper Dağıtım
Yerel süreli yayın. Dergide yer alan
yazı ve fotoğrafların tamamı ya da bir
bölümü, Puna Yayıncılık’ın yazılı izni
olmadan kullanılamaz.
facebook.com/xxidergisi
twitter.com/xxidergisi
XXI’de bu ay kapak konusunu Burkina Faso’da küçük bir
köyde inşa edilmiş olan okul ek yapısı ve onun yakınlarında
inşa edilmekte olan kütüphane projesi oluşturuyor. Bu ne
beyaz renkli duvarlara ne de pürüzsüz zeminlere sahip
olan yapının ana özelliği katılımcı yapım yöntemi. Aslen
Burkina Fasolu olan Diébédo Francis Kéré, Almanya’da aldığı
mimarlık eğitiminin ardından 2005’te kurduğu ofisiyle birlikte
geliştirdiği projeyle köyüne geri dönüyor. Mevcut bir okul
yapısına ek olarak inşa edilen yeni binada, eskisiyle uyum
sağlayabilmesi ve uygun bir maliyetle hayata geçirilebilmesi
için yerel bir yapı malzemesi olan sıkıştırılmış toprak bloklar
kullanılmış. Bunun sürdürülebilir faydalarının yanı sıra elle
yapılıyor olması da projeye katılan artı değerlerden. Zira yerli
halkın yapım sürecine dahil olmasıyla inşa edilen okul ek
binasının bu sayede Gandolularda yapıya dair aidiyet hissini
yükseltmiş olması büyük ihtimal.
2008’de okul ek binası tamamlanıp 120 çocuğa yetecek
kapasitede hizmet vermeye başladıktan sonra Kéré, ardından
kolları bir kütüphane binası için sıvamış. Bu kez çömlekleri çatıya
yerleştirerek hem iklimlendirme hem de aydınlatma için çok
pratik bir çözüm geliştiren mimarlar, yine köylülerle birlikte inşa
edilen yapıyı bu senenin sonunda tamamlamayı planlıyorlar.
Mimarlar, mimarlığın yeni bir yanını keşfediyor bir süredir, ya
da yeniden hatırlıyor mu demeli? Sadece güce sahip olanın
değil, herkesin mimarlığa erişiminin bir hak olduğunu, bunun
için yapılabileceklerin de mesleğin kendine çerçevelediği
tanımların çok ötesinde olduğunu ifade ediyorlar. En azından
bir kısmı... Kéré Architecture’ın bu projesi, mimarlığın
potansiyellerine dair algımızı biraz daha genişletenlerden biri.
XXI
GÜNCEL
PROJE
6 GÜNCEL
30 TAŞINAN ŞEHİR
Maden ocağının Kiruna’yı tehdit etmesi üzerine White
Arkitekter ekibi bütün şehri radikal bir karar ile doğuya taşıyor.
Süreç tasarımına çevrilen projenin ilk aşaması başladı. Proje
ayrıca Rotterdam Mimarlık Bienali’ne de katıldı.
34 ÖZGÜRLEŞTİRİCİ OYUNLAR
EKİM 2014 - XXI 2
İÇİNDEKİLER
Zorlu Oyun Alanı, Zorlu
Center'ın hemen
yanında keşfe açık ve
maceralı bir oyun
arazisi. Vadileri, dağları
ve dev kaydırakları ile
farklı yaş grubundan
çocukları oyuna teşvik
ediyor.
38 EL EMEĞİ OKUL
Geleneksel yapı tekniklerini ve birlikte üretme anlayışını güncel
mimarlık uygulamaları içine yerleştiren Kere Architecture,
Gandolu çocuklar için ek okul binası tasarladı.
12 FOTO – ALTI / CEMAL EMDEN
İstasyon lokantası
14 EŞİK CİNLERİ / GÜLSÜM BAYDAR
Dijital Dünyada Mimarlık, Mekan Ve Performans Üzerine
Düşünceler
24 DÖNME DOLAP / LEVENT ŞENTÜRK
Ortaçağ Üçlemesi ve Diğer Yerler
28 SORU İŞARETİ / KORHAN GÜMÜŞ
Küçükyalı Arkeoloji Parkı’nda Farklı Bir Şeyler Oluyor
44 IŞIKLI KÜTLELER
56 MOBİLYANIN ŞEFFAF SUNUMU
Yerce Architecture Yataş Bayrak Mağazası tasarımında
markanın önerdiği yaşam kültürünü yansıtırken yarattıkları
atmosferle müşterilerin ilgisini zinde tutuyor.
Gün ışığının kademeli olarak içeri ilerlediği, iç-dış mekan
arasındaki geçişlerin tüm yapıda kesintisiz devam ettiği mekan
dolaşımı, farklı açılarla birleşen iki kütle ile çözülmüş.
48 DENEYİMSEL BANKA
Müşteri deneyimi odaklı bir mekan ve marka tasarımı olan
bankacılık merkezi, marka logosunun dış cepheye işlendiği
ikonik bir katman ile farklılaşan bir banka yapısı.
SEKTÖR
60 SEKTÖR HABERLERİ
68 PİRİ REİS'İN GEMİSİ
İÇİNDEKİLER
Kreatif Mimarlık tarafından tasarlanan Piri Reis Üniversitesi'nde
Koleksiyon Mobilya ürünleri tercih edildi.
EKİM 2014 - XXI 4
52 MEKANSALLAŞAN DOKU VE HÜCRELER
Zoom TPU tarafından tasarlanan LIV Hospital Ulus, insan
bedenindeki doku ve hücrelerin geometrik yapısından ilhamla
kristalize ve organik formları bir araya getiriyor.
70 ÖZGÜRLEŞEN OFİSLER
Türkiye'nin pek çok önemli ofis projesinde mimarların çözüm
ortağı Trimline Interiors'un geliştirdiği ürünler tercih ediliyor.
72 REFERANS PROJE - AYDINLATMA
Gül elektrik
Philips
Vestel LED aydınlatma
78 AJANDA
Farklı Şehirler Tanıdık Hikayeler: Berlin
EKİM 2014 - XXI 6
GÜNCEL
BERLİN’DEKİ ESKİ HAVAALANI TEMPELHOFER FELD İÇİN
YAPILAN MASTER PLAN ÇALIŞMASI VE ARDINDAN GELİŞEN
KATILIMCI BİR SÜREÇLE BU BÜYÜK KAMUSAL ALANA DAİR
KARARIN NASIL ALINDIĞINI, BİR SÜRE BERLİN’DE YAŞAYAN
ZELAL ZÜLFİYE RAHMANALI ANLATTI.
Zelal Zülfiye Rahmanalı Berlin’deyim.
Şehirle ilk tanışıklık tam bir turistik
ziyaret oluyor. Ardından ikinci kez gidiş
ve daha uzun kalış. Bu sefer oralı
arkadaşlar var. Tanıdık çevrenin
gündelik hayatı nasıl akıyor diye
deneyimleniyor. Üçüncü gidiş, derken
dördüncü ve iyiden iyiye gündelik
yaşamın içine girilmeye başlanan bir
hal alıyor burada bulunmak.
Son sefer, uzun süreli kalış. Az biraz
daha ziyaretçi olmaktan çıkılıyor,
araştırma projesi, konferanslar, sergiler,
arkadaş etkinlikleri ile beraber kenti salt
bir ziyaretçi olma haliyle
deneyimlemekten çıkıyorum. Kentte
yaşamaya çalışmanın bürokrasisine,
gündelik hayatın ve kentin işleyişinin
kendi olağan döngüsü içine dahil
olmaya başlıyorum.
İstanbul’dan ve Türkiye’den tam da
Gezi Parkı tartışmalarının çokça ve
sıklıkla yapıldığı sıralar ayrılıyorum.
Sadece Gezi Parkı ve Taksim Meydanı
değil 3. Köprü, Yedikule Bostanı, Kanal
İstanbul, HES’ler, kentsel dönüşüm,
Tarlabaşı, Emek Sineması, kent, tarih,
kent hafızası, değişim, dönüşüm, kentli
olmak …. Ve daha birçok kavram ve
konu tartışılıyor.
Kulağımda en bildik klişe çınlıyor.
Avrupa’da böyle şeyler yok. Fakat
Bauhaus-Dessau ve Berlin’de
geçirdiğim süre içinde kulağıma çalınan
başka şeyler oluyor. Berlin duvarından
kalan parçaların olduğu bir alanda
yapılmak istenen inşaat için sabahın
erken saatlerinde yıkım makinalarının
alana girip henüz ortalık sakinken ve
gün başlamamışken alanı hazırlamaya
başlaması hikayesi. Açılışı altı senedir
yapılamayan ve ertelenen yeni
havaalanı inşaatı, ihya edilen Berlin
Kraliyet Sarayı ve daha başka şeyler...
Arkadaş sohbetlerinde konu bazen bu
mevzuya takılıyor. Herkes birbirine
soruyor evet mi, hayır mı? Neden
hayır? Neden evet? Gazetelerde,
sokaklarda hep bir logo gözüme
çarpmaya başlıyor. Ve ev
arkadaşlarımdan biri yapılan
referandumda gözetmenlik yapıyor.
Bir yerlerden tanıdık gelen hikayeler
bunlar, aşina olunan. Bir şekilde, son
zamanlarda Türkiye’de olup bitenlerle,
hatta sadece Türkiye’de değil, tüm
dünyada olup bitenlerle, gördüğüm,
okuduğum, haber aldığım durumlarla
karşılaştırmaya, kıyaslamaya,
benzeştirmeye ya da birlikte okumaya,
anlamaya çalışıyorum.
ÖNERILEN MASTER PLAN VE %100 THF
KAMPANYASININ ORTAYA ÇIKIŞI
Ardından bakıyorum etrafta harıl harıl
bir imza kampanyası dolaşıyor.
Arkadaşlarımdan biri elinde imza
pusulası sokaklarda, kafelerde dolaşıp
kent sakinlerine bir şeyler anlatıp imza
desteği istiyor.
%100 ThF kampanyası, Tempelhofer
Feld diye anılan ve Tempelhof
Havaalanı’nın kapatılmasının
ardından kamuya açık bir park olarak
kullanılan alanın %100‘lük
bölümünün şu anda kullanıldığı gibi,
halkın kullanımına açık park olarak
bırakılması ve kamu kullanımı
amacıyla, işleviyle olsa bile alana
herhangi bir müdahalede
bulunulmaması gerektiğini savunan
kampanyanın adı.
Bu kampanyanın ortaya çıkış nedeni
ise Berlin Şehir Yönetimi Yürütme
Organı’nın alanın gelecek planlaması
amacıyla hazırlamış olduğu yeni
master plan çalışması ve bu planda
önerilen yeni kullanım. Kampanyanın
amacı ise bu alan için verilecek
kararın demokratik bir süreç dahilinde
ve katılımcı demokrasi yöntemini
benimseyerek kullanıcılara yani halka
sorulması gerektiğinin savunulması.
Yapılan planlama çalışması alanın
gelişim planının oluşturulması için
stratejik amaçlı oluşturulmuş bir proje
niteliğinde. Bu bağlamda alanın
çeperlerinde konut ve ticari alanlar ile
güney bölgesine yani şehir merkezine
doğru da kültür, eğlence ve rekreasyon
alanları öneriliyor.
GÜNCEL
7 XXI - EKİM 2014
Havaalanının Tempelhofer Damm,
Südring bölgelerinde çalışma ve
barınma işlevlerini bir arada
çözümleyen bir yapılaşma
öngörülüyor. Yine Tempelhofer Damm
bölgesinin bilgi, öğrenme ve kültür
alanı olarak bir odak noktası olması
amacıyla bir merkezi şehir
kütüphanesi yer alıyor projede.
Südring bölgesinde belli bir alan ise
yaratıcı kullanımlara açık düzenlemeler
için planlanmış.
Alanın güneydoğu kesiminde
Oberlandstraße yakınında yapılacak
olan yeni köprü, alanın güney kesiti ve
konut alanı arasındaki bağlantıyı
kuracak nitelikte düşünülmüş. Yeni bir
şehirlerarası raylı sistem durağı ise
şehirde var olan raylı sisteme
bağlanarak alanda yeni bir istasyon
bölgesi, bağlantı noktası oluşturmak
üzere planlanmış. Yine alanın güney
kesiminde olmak üzere bir dilbilgisi
okulu özellikle Schillerkiez bölgesine
komşu olacak ve hizmet verecek şekilde
inşa edilecekti.
Dolayısıyla alanın planlama
konseptinde Oderstraße ve
Columbiadamm bölgelerinde konut
yapılaşmasına, eski havaalanı pist
alanında ise sadece düzenlemeye
gidildiği görülüyor. Columbiadamm
boyunca olan alanlar gelecek
planlamaları için potansiyel alan olarak
beliriyor, spor ve kültür etkinlikleri için
uygun alan olarak planlamada yerini
alıyor.
Master plan çalışmasına ait imajlarda
da görüldüğü gibi çeperlerde yapılaşma
stratejisi önerilmiş ve park alanı
merkezde kalacak şekilde daraltılmış.
Bu master plan için kullanılan en temel
argümanlardan biri nüfusun artışı,
konut alanlarının yetersizliği ve bu
alanın şehrin içindeki konumu
nedeniyle bu sorunun çözümü için
büyük bir potansiyele sahip olduğuydu.
Önerilen konut alanları farklı tip
kullanıcılara hizmet verecek şekilde
düşünülmüş; öğrenciler için bir
düzenleme yapmak, sosyal konut
çeşitliliği sağlamak, genç iş geliştiriciler
için yaratıcı çözümler önermek gibi
yollarla bu yapılmış. Yani önerilen
master plan sadece tek bir kesime
değil, birçok farklı kesime hitap edecek
şekilde tasarlanmış. Park alanı merkezi
bölgede tutularak halihazırda var olan
potansiyelini kullanma ve buna ek yeni
potansiyeller yaratma stratejisi
benimsenmiş. Var olan kullanım
biçimlerine ek olarak sürdürülebilir
nitelikte yağmur suyunun geri kazanımı
ile donanımı yapılacak bir su alanı
önerilmiş. Bu su alanı aynı zamanda
spor ve aktivite alanı olarak da kamusal
kullanıma sunulmuş.
Tempelhof ve Tegel havaalanlarının
kapatılması ve sadece BerlinSchönefeld havaalanının açık tutulması
kararlarına bağlı olarak atıl kalacak bu
alanların tekrar başka şekillerde
kullanıma açılması üzerine
yoğunlaşıyor. Kapatılacak
havaalanlarının gelecek kullanımlarının
ne olacağı ile ilgili çalışmaları içeren bu
planlama alanda inşaat yapılabilmesine
olanak sağlayan bir öneri sunuyor, fakat
yeterli ve belirgin bir planlama önerisi
geliştirilmediğinden yatırımcılar için bu
alana yatırım yapmak cazip olmuyor.
Bu nedenle alan bu süre zarfında çekici
bir yatırım alanı olarak görülmemiş ve
olduğu gibi atıl bırakılmış.
TEMPELHOF’UN KRONOLOJISI
2008 yılında hazırlanmaya başlanan
master plan, Tempelhof Havaalanı için
hazırlanan ilk çalışma değil. 1994
yılında bu alanda bir planlama
çalışması daha hazırlanmış. Bu çalışma
Berlin ve Brandenburg bölgeleri için tek
bir havaalanı kullanma ve diğer
havaalanlarını kapatma fikirlerinin
görüşüldüğü sıralara denk geliyor. Plan,
2007 yılında havaalanının kapatılması
ve artık faaliyet vermemesi yönünde
son ve kesin karar alınıyor. 2008 yılında
havaalanının açık tutulması için bir
kampanya başlatılıyor. İmza
kampanyası referandum yapılmasının
yolunu açsa da yapılan referandumda
beklenen yeterli oy oranı sağlanamadığı
için alanın kapatılması kararı
giriş sayfasında ve önceki sayfada
Tempelhof Havaalanı’nın kamusal kullanımları
Fotoğraflar: Sarina Kunkel
bu sayfada
sağda: Alan için öngörülen master plan
altta: Konut ve ofis alanı olarak önerilen Südring
altta sağda: Spor ve kültür etkinlikleri için
önerilen Columbiadamm
EKİM 2014 - XXI 8
GÜNCEL
arka sayfada
üst sırada: Havaalanının içinden kareler.
Fotoğraflar: Philine Sollmann
alt sırada: Eski uçuş pisti.
Fotoğraflar: Magdalena Nottrott
değiştirilemiyor. 2010 yılında ise boş
havaalanı “Tempelhofer Feld” adı ile
Berlin’in en büyük parkı olarak kamuya
lanse ediliyor ve kamu kullanımına
açılıyor.
Daha detaylı bir master plan çalışması
hazırlama fikri bu dönemde tekrar
gündeme geliyor. Önceki planlamalara
nazaran daha detaylı ve spesifik
önerilerle hazırlanan plan, aynı süreçte
yasal prosedürler dahilinde kamuoyu ile
paylaşılıyor. Tam da bu noktada, plan
önerisinin kamuoyuna sunulması
aşamasında, plan üzerinde tartışmalar
başlıyor.
YENI MASTER PLAN TARTIŞMALARI
Plan, çoğu kesimi memnun etmekten
ziyade tartışmalı bir konumda yer
alıyor. Bu tartışma da sadece alanın
yapılaşmaya izin vermesi ya da
vermemesi etrafında sınırlı değil. Plan
aynı zamanda yatırımcılar için hala
yeterli ölçüde belirgin ve güvenli bir
yatırım ortamı sunmuyor, özellikle arazi
hala kente ve kamuya ait olduğu için.
Öte yandan önerilen plandaki
uygulamalar için ayrılması gereken
finansal bütçe şehir ekonomisi için
riskli bir harcama olarak
değerlendiriliyor. Yeni planlamaya ait
işletme maliyeti ile var olan alanın
olduğu hali ile tutulması arasındaki
işletme maliyeti kıyaslamaları bu
tartışmanın önemli bir argümanı olarak
ortaya çıkıyor. Kamu sermayesinin
efektif biçimde tüketilmesi gerektiğini
savunan bir argüman oluşuyor.
Belirtilen konut ihtiyacı sıkıntısının
farklı dinamikleri ile beraber
değerlendirilmesi gerektiği ve bu
ihtiyacı karşılamanın başka yollarının
olduğu üzerine tartışmalar yapılıyor.
Özellikle yakın çevrede yaşayan birçok
kentli ve mahalle sakini Berlin'de yeni
konut üretimi yapılabilecek potansiyel
alanların olduğunu ve şehrin uygun
yerlere doğru genişleyebileceğini
düşünmekte.
Alanda önerilen yapılaşmanın, konut
ihtiyacını çözmek yerine yakın
çevresinde bulunan konut
bölgelerinde gayrimenkul fiyatları ve
kira fiyatları üzerinde olumsuz
etkiler yaratacağı görüşü hakim
şekilde savunuluyor. Özellikle de
alanın çok yakınındaki Kreuzberg ve
Neukölln bölgelerinde son beş ve
on sene içerisinde hissedilir
derecede kendini gösteren kira ve
konut fiyatları baskısı bu görüşü
destekliyor.
Master plan tartışmaları sürecinde
bile olası uygulama potansiyelinin
var olmasının, alanın en yakın
bölgelerinde konut ve gayrimenkul
alım satım ve kira fiyatlarında bir
artışa ve yenileme dönüşümlerinde
bir ivmelenmeye neden olduğu
konusunda araştırmalar ve
çalışmalar yapılmakta. Yani, yapılan
planlama ve öneri çalışması çok
aşina olduğumuz bir bölgesel
mutenalaşma ve gayrimenkul
spekülasyon sürecinin tetikleyicisi
olması nedeniyle birçok tartışma ve
araştırmayı beraberinde getirmiş.
PEKI NEDIR BU %100 THF?
Yazının ilgi alanını oluşturan %100 ThF
kampanyası da bu tartışmalar
esnasında filizlenen bir sivil insiyatif
örgütlenmesi. Yazının başında da
belirtildiği gibi önerilen master plan
çalışmasını, beraberinde getirdiği
sorunlar nedeniyle reddederek alanın
kullanımını var olduğu hali ile korumayı
öneriyor, %100 halka ait ve %100
olağan hali ve olağan kullanım biçimleri
ile.
%100 ThF kampanyası bir imza
kampanyası olarak başlıyor. Alan
hakkında verilecek kararın tüm şehir
halkına sorulabilecek bir ortama
taşınabilmesi amacıyla ilk etapta gerekli
olan en az 20.000 imza toplama süreci
bu şekilde başlıyor.
Toplanan imzaların Temsilciler
Meclisi’ne sunulması ve bu meclisin
referanduma gidecek yolu, yeterli oy
oranı sağlandığı takdirde açma kararı
bu sürecin ikinci aşamasını
oluşturuyor. Bu aşamada karar sadece
GÜNCEL
EKİM 2014 - XXI 10
referandum yapılıp yapılmaması
sorusunun halka arzı için bir yol açıyor.
Üçüncü aşamadaysa referandum
yapılabilmesini sağlayacak karar için
yaklaşık olarak 173.000 oy toplanması
gerekiyor.
%100 ThF referandum kanalının
açılabilmesi sürecinde imza
kampanyası konusunda başarılı
sonuçlar elde ederek alan hakkında
verilecek kararı kentin kullanıcılarına
bırakma hakkını elde edebiliyor. Aşağı
yukarı dört ay içerisinde belirlenen
tarihin sonuna kadar toplanan
imzaların sayısı yaklaşık olarak 200.000
üzerinde oluyor. Kampanya süreci ve
örgütlenme biçimi başarılı bir şekilde
yürütülüyor.
İmza kampanyaları ardından 25 Mayıs
2014 tarihinde Berlin şehir sakinleri
Tempelhofer Feld olarak adlandırılan
alanın nasıl kullanılacağına karar
vermek için sandık başına gitti. Evet ya
da hayır demek için. Peki neye evet,
neye hayır deniyor?
Referandum pusulasında ThF Yasası ve
Berlin Parlamentosu Yasası’na evet ya
da hayır oyları verilmeliydi. %100 ThF
kampanyasının referandumdan sonuç
beklentisi şu şekildeydi: ThF Yasası’na
evet, Berlin Parlamentosu Yasası’na
hayır.
THF YASASI:
Alan tamamıyla kamuya aittir.
Alan herhangi bir sınırlama ya da
daraltma olmadan kamu kullanımına
açık olacaktır.
Ayrıca alan gelecekte de önceden
olduğu gibi rekreasyon alanı, kentin
doğal iklim alanı ve doğal hayat için bir
habitat olmaya devam edecektir.
Aynı zamanda alan tarihi değerini ve
anlamını olduğu gibi koruyacaktır.
BERLIN PARLAMENTOSU YASASI :
Alanın 23 hektarlık bölümü yeşil alan
(park) olarak kullanıma açık
bırakılacaktır ve bu alan her zaman
kente, yani kamuya ait olacaktır.
Kamusal alanlar, rekreasyon,
dinlenme, boş zaman geçirme işlevleri
ile her zaman “her nüfus grubuna”
(herkese) açık olacaktır. Ayrıca alan
hayvanlar ve bitkiler için doğal bir
yaşam alanı olarak korunacaktır ve
“yeşil bir akciğer” olarak kalacaktır.
Havaalanı çeperi, konut, spor, ticari
ve kültürel faaliyetler için yapılaşma
alanı olarak tutulacaktır.
Bir komite belirlenecek ve bu komite
alanın her türlü kullanımı, yapılaşması
ve tarihi değeri olan havaalanı binasının
korunması durumlarında destekleyici
bir rol oynayacaktır.
Referandum sonucu kampanya
örgütlenmesinin hedefine uygun
şekilde alanın var olduğu hali ile
korunması yönünde sonuç çıktı.
Özellikle de Tempelhofer Feld
yakınlarında bulunan yerleşim
alanlarında yaşayanlar referandum
sonucunu sevinçle karşıladılar.
Herkes alana gidiyor ve nasıl kalmasını
istiyorlarsa aynı şekilde alanda vakit
geçirmeye devam ediyor, tıpkı "Bu alanı
biz bu şekilde kullandık ve bu şekilde
kalacak." der gibi. Kurumsal bir
planlama halinden uzak ama alana
gelip de kullanan kişilerin ortak
kullanıma dair her fikre açık bir alan
olarak. İsteyenin gidip ekip biçtiği bir
alan kurduğu ya da sadece gidip birkaç
saat çimenlerde oturduğu ve ya bisikleti
ile içinden gelip geçtiği ya da piknik
yaptığı...
Bir alana "Bırakın öyle kalsın, biz ne
yapmak istersek yapalım." demek
bazen yeterli olabiliyor. Berlin
Tempelhofer Feld, bunu başarabilmiş
nadir yerlerden. Zira coğrafyalar
çeşitlense de küresel ekonomi ve
politika ortamında kentsel dönüşüm
süreçleri ve dönüşüme karşı direnç hep
tanıdık oluyor. Sanıyorum ki şehir
hakkının herkese ait olması gerektiği
fikri bu tanışıklıkları ve müşterekleri
ortaya çıkaran en önemli etken.
Not: Maximilliam Moritz Nottrott’a yardımları ve
çevirideki destekleri için teşekkürlerimle .
EKİM 2014 - XXI 12
FOTO-ALTI
İstasyon Lokantası
Tokyo’daki üç metro hattının kesiştiği Hibiya durağının sokağa açılan noktalarından biri. Bir metropolisin istasyon lokantası. Bir sonraki trene
olmasa da en geç yirmi dakika sonrakine yetişebilmek için hızla atıştırma noktası. Yerler arası bir hiç-yer değil, hiç-yerler arası bir yer. İş çıkışının
hafifliğiyle eve varma isteği arası bir durak. fotoğraf: Cemal Emden yazı: Hülya Ertaş
Adolf Loos: Mimarlık Üzerine
MİMARLIK TARİHİNİN EN GÜÇLÜ YAZARLARINDAN MİMAR
ADOLF LOOS, OLANCA DÜRÜSTLÜĞÜYLE YAŞADIĞI MESLEĞİ
TANITIYOR VE ELEŞTİRİYOR.
Alp Tümertekin ve Nihat Ülner'in
Türkçe'ye çevirdiği Adolf Loos'un
Mimarlık Üzerine isimli derleme kitabı
Janus Yayıncılık'tan Yrd.Doç.Dr.Emre
Demirel’in sunuş yazısıyla çıktı.
Mimarlık üzerine yazdıklarının büyük
bir bölümünü kapsayan kitap,
mimarlık tarihindeki önemli kavramsal
düşüncelerden bir içerik sunuyor.
Avrupa modern mimarlığında etkili
olan Adolf Loos, en iyi bilinen Süsleme
ve Suç isimli yazısında Viena
Secession Sanatçılar Birliği'nin estetik
kavramlarını terk ederek mimarlıkta
modernizm kuramına katkıda
bulundu. Süsleme ve Suç, ilk
yayınlanışından neredeyse yüz yıl
sonra, Türkçe'de ilk kez yayınlanıyor.
Dijital Dünyada Mimarlık,
Mekan Ve Performans Üzerine Düşünceler
1.
15-18 Temmuz 2014 tarihleri arasında İngiltere Oxford
Üniversitesinde Dijital Beşeribilimler yaz okulu
düzenlendi. Katılımcıların büyük çoğunluğunun tarih
ve edebiyat alanlarından olması, programı mimarlık ve
mekan çalışmalarından uzak kılıyor gibi görünse de,
tartışmaların dijital dünyada bilgi üretimine dair ortak
soru-sorunlara ışık tutması önemli ve aydınlatıcıydı.
Bu köşede daha önce yer alan bir yazımda da
değindiğim gibi Dijital Beşeribilimler, tanımı gereği
disiplinlerarası bir alan.1 Oxford yaz okulundaki kimi
önermeler de mimarlık ve mekan çalışmaları için
önemli ve düşündürücü noktalara işaret ediyordu.
EŞIK CINLERI
Bu bağlamda Oxford’daki en çarpıcı tartışmalardan
birisi hipotez temelli akademik araştırmaların tarihe
karışmakta olduğu ve günümüzde Beşeribilimler
disiplinlerinin temsili değil performatif ölçütlerle
değerlendirilmeye başlandığı idi.2 Bu önermeyi şöyle
açıklamak mümkün: Geleneksel anlamda tarih ve
edebiyat gibi Beşeribilimlerin yöntemleri yorumanlamlandırma üzerine temelleniyordu. Günümüzde
bu alanlardaki veri ve bilgiler artık geleneksel
sınıflandırma ve arşivlendirme yöntemleriyle
ulaşılamayacak ve kontrol edilemeyecek sayılara
varmış durumda. Dijital Beşeribilimlerin temel derdi
bu veri ve bilgileri dijital ortamda organize ederek
ulaşılabilir ve denetlenebilir veri ağları oluşturmak.
Böyle bir çabanın basit bir belge tarama ve depolama
işinden çok daha karmaşık ve disiplinlerarası
ortaklıklara gereksinimi olduğu açık.
EKİM 2014 - XXI 14
Örneğin tarihi verilerin anlamlı bir biçimde ve farklı
düzlemlerde sınıflandırılması ve ulaşılabilir kılınması
tarihçilerin yorumunu; bu sınıflamanın dijital
ortamda erişilebilir kılınması yazılım uzmanlarının
becerisini; dijital arayüzlerin oluşturulması ise
GÜLSÜM BAYDAR
[email protected]
veri görselleştirilmesi uzmanlarını gerektiriyor.
Bunların yanı sıra, farklı projelerin dijital ortamda
birbirleriyle ilişkilendirilmesi için ortak dil ve kodların
oluşturulması, yıpranmış tarihi belgelerin okunabilir
hale getirilebilmesi ve tercüme edilmesi daha da
ileri düzeyde disiplinlerarası ortaklıklar ve yeni
teknik uzmanlıklar oluşmasına yok açıyor. Böylesine
bir işbirliğinin ürünü olan bir Dijital Beşeribilimler
projesi de her şeyden önce dijital ortamdaki kesintisiz
performansı temelinde değerlendiriliyor.
Bir Dijital Beşeribilimler tartışmasında gündeme gelen
temsiliyet-performans ayırımı, gene önceki bir yazımda
konu ettiğim, güncel mimarlık söyleminde eleştirel
kuramların yerini projektif kuramların aldığını söyleyen
Robert Somol ve Sarah Whiting’in önermelerine
paralel.3 Somol ve Whiting’e göre mimarlığı bir dil
olarak gören eleştirel kuramlar, disiplinin performatif
yönünü göz ardı ederek mimarlık pratiğini açmaza
sokuyorlardı. Projektif yaklaşımlar ise mimarlığın
değişim odaklı, öngörülemeyen alternatiflere ve
kontrol edilemeyecek değişkenlere açık, aktif bir
organizma olduğunu öneriyor. Burada mimarlık ürünü
farklı okumalara açık bir dilsel kurgu değil, performatif
bir nesne niteliğinde görülüyor ve değerlendiriliyor.
Peki temsiliyet ve performans olguları içkin olarak
birbirlerinin karşıtında mı yer alırlar? Bu karşıtlık
kurulurken (her karşıtlıkta olduğu gibi) nelerin üzeri
örtülmektedir? Performans neden bugün beşeri
bilimlerden mimarlığa kadar uzanan farklı alanlarda
bu denli yaygınlık kazanmıştır? Daha da ötesi nedir bu
performans dediğimiz kavram?
Performans sözcüğünün iki farklı ama birbiriyle ilişkili
anlamı var. Birincisi ve ilk akla gelen, sahnede yer
2.
Black Mirror 2011 yapımı, dijital dünyada gündelik
yaşamın karanlık, distopik yüzünü temel alan
bir televizyon dizisi.4 Dizinin ikinci bölümü “15
Million Merits” (15 Milyon Puan) adını taşıyor.
Gündelik yaşamın her işlevinin dijital kontrollerle
gerçekleştirildiği bir sistemi resmeden bu bölümde,
insanların tek işi egzersiz bisikletleri üstünde pedal
çevirerek puan kazanmak. Evlerin ekranlarla çevrili
birer hücreden oluştuğu, yiyeceklerin kazanılan
puanlar karşılığı makinalardan alındığı, pedal çevirme
dışındaki her aktivitenin simulasyonla gerçekleştiği
ve her bireyin bir ekran avatarıyla kendini temsil
ettiği bu dünyada bireyler arası iletişim yok denecek
düzeyde. Yani eleştirel düşüncenin temelini oluşturan
dil gereksiz hale geliyor ve insan eylemleri, üzerinde
konuşul(a)mayan, dolayısıyla anlamdan yoksun bir
dizi performanstan ibaret hale geliyor.
15 Milyon Puan’da gündelik yaşamın mekanları gri
tonlarının ve alacakaranlığın egemen olduğu ev,
spor salonu ve yemekhane üçgenine hapsolmuş
durumda. Kamusal alan ise avatarların izleyici olarak
katıldığı, canlı yayınla sunulan televizyon eğlence
programlarından ibaret. Katılanların tek eyleminin
sahnede yer alan gösteriye yaptıkları tezahürat olduğu
düşünülünce buna kamusal alan demenin ne denli
Her mekanın hemen her yüzeyinin dijital ekranlar ya
da gereçlerle donatılmış olduğu 15 Milyon Puan’da
performatif mekan olgusu sahne ile sınırlı değil.
Daha ilk karesinde öykünün kahramanı, gri giysileriyle
uyuduğu gri yatağından, duvarlardan ve tavandan
yansıyan pırıl pırıl bir bahar sabahı görüntüsünde
Günümüzde performans kavramının her iki anlamının
da yaşamın hemen her alanına sızmış olmasının
karanlık yönünü 15 Milyon Puan’ın hemen her
karesinde izlemek mümkün: Bir yanda yetenek
yarışmalarının, reklamların ya da pornografik
gösterilerin yer aldığı sahne performansları, diğer
yanda dijital olanaklarla harekete geçirilen performatif
mekanlar. Bunların hepsi alabildiğine renkli, ışıklı,
gürültülü ve gene bunların hepsi mutluluk vaatleriyle
bireyleri içine alıp yok eden bir sistemin acımasız
ögeleri.
15 Milyon Puan’ın en çarpıcı yanı gerçeklikle
performans; mekanla özne arasındaki sınırların
nasıl eriyebildiğini gözler önüne sermesi. Bir yanda
renksiz, monoton, bireylerin yaşamlarını sürdürmek
için mekanik robotlara dönüştüğü, mekansal algının
iki boyutlu dijital ekranlara indirgendiği, her türlü
öznelliğin silinmeye yüz tuttuğu bir dünya. Diğer
yanda alabildiğine renkli, gürültülü, acımasızca
yarışmacı ve ancak ekranlar aracılığıyla ulaşılabilen,
öznelliğin hemen hiçbir öğesine yer vermeyen ve salt
arzu nesnesi olarak sunulan performans mekanları. 15
Miyon Puan’daki en temel gerçeklik her öğesiyle vahşi
bir performans makinasına dönüşen sistemin kendisi.
15 XXI - EKİM 2014
alan ve bir izleyici kitlesi tarafından izlenen gösteri
anlamında. Bir kişi ya da grup tarafından icra edilen
tiyatro ve konser gibi aktiviteler bu kapsamda yer
alıyor. Sözcüğün ikinci anlamı ise verimlilik temelinde
bir değerlendirme içeriyor. Günümüzde işyerlerinde
yaygınlıkla uygulanan personel performans
değerlendirmeleri ya da mimarlık alanında popüler
olan yapı performans analizleri bunun belirgin
örnekleri. Performans kavramının ilk anlamı ne kadar
nitel değerlere dair ise ikinci anlamı da o denli nicel
ölçütleri barındırıyor. Her iki anlamın da mekansal
karşılıklarının olması ise oldukça yeni bir durum.
Bunların dijital dünyanın gündelik yaşamıyla nasıl
eklemlendiğini tartışmak için akademik alanın dışına
çıkıp popüler bir televizyon dizisine göz atmak
istiyorum.
doğru olduğu da tartışılır hale geiyor. Dijital dünyanın
kuşattığı bu tekdüze yaşantıdan kurtulmanın tek yolu
ise 15 milyon puan karşılığı zorlu bir seçim sürecinden
geçerek her an rengarenk imajlar yansıtan ekranların
arkasındaki performanslarda yer almak. Bu bir yandan
pasif izleyici konumundan kurtulmak demek olsa da,
diğer yandan seyir nesnesi haline gelerek sistemin
işlemesi için gereken konumların birinden diğerine
geçmekten ibaret. Üstelik sahnede de olsa, sisteme
yönelik herhangi bir eleştirel söylem sistem tarafından
hemen emilerek gösterinin bir parçası haline
dönüştürülüveriyor. Dolayısıyla sahne performansı
denilen olgunun günümüzde hala eleştirel düşüncenin
ifade alanlarından biri olarak tasavvur edilebilen
sanatsal üretimle hiç ilgisinin kalmadığı, üretimin
sadece sistemin kendini yeniden üretmesi anlamına
geldiği bir dünya söz konusu olan.
EŞIK CINLERI
sinir bozucu sesiyle öten bir horoz animasyonuyla
uyandırılıyor. Horozu elinin bir savrulmasıyla yok
edip sabah bakımı için karşısına geçtiği siyah
fayans kaplı duvarın önündeki ayna ise kısa bir süre
sonra ekrana dönüşerek parlak pembe ve turuncu
renklerin egemen olduğu pornografik bir gösteriyi
karşısına çıkarıyor. Evden ayrılınca gidilebilecek tek
yer olan spor salonu, her ögesiyle bir performans
mekanı. Her şeyden önce gelenler çevirdikleri pedal
sayısı kadar puan topluyorlar. Yani bedenleriyle
ölçülebilir bir performans göstermeleri yaşamlarını
sürdürebilmelerinin tek koşulu. Her pedal aletinin
önündeki ekranlardan toplanan puan kadar alış
veriş etmek, eğlence ve yarışma programlarını ya da
pornografik gösterileri izlemek mümkün. Ama ekranı
kapatmak söz konusu değil. Zaten hiçbir mekanda
ekran dışında bakılacak ya da uyarı verecek bir öge
bulmak da mümkün değil.
giriş sayfasında
Spor salonu, http://nextsimulacrum.wordpress.
com/2013/04/20/black-mirror-15-million-merits/
önceki sayfada
üstte: Televizyon programına katılan avatarlar,
http://fishsticktheatre.com/TV/BlackMirror/1x02/
images/BlackMirror1x02_0828.jpg
altta: Sahne, http://geekxploitation.com/wpcontent/uploads/2011/12/bm3.jpg
EKİM 2014 - XXI 16
EŞİK CİNLERİ
bu sayfada
sağda: Yatak odası, www.oscarfavorite.
com/2013/09/fifteen-million-merits.html#.
VArLVPl_sno
3.
15 Milyon Puan her tür duygu ve düşüncenin, yani
öznelliğin her alanının kolonize edildiği, performans
olgusunun ya hunhar bir sahne gösterisine ya da
ölçülebilir bir mekanizmaya dönüştüğü distopik
bir dünya sergiliyor. Bugün gerek akademik, gerek
profesyonel, gerek günlük yaşantımızdaki kimi
oluşumları anımsatan satirik bakış açısı oldukça
etkileyici. Burada vurgulamaya çalıştığım mekansal
boyutu ise mimarlık disipliniyle yakından ilgili.
Yazının başına dönecek olursam, mimarlıkta
eleştirel kuramların yerini performansı temel alan
projektif kuramlara bıraktığını ileri süren söylemin,
disiplininin dijital boyutunun ağır basmasıyle birlikte
sosyo kültürel bir projeden teknik bir uzmanlaşmaya
dönüşmeye başlamasıyla eşzamanlı olmasının
rastlantısal olmadığını düşünüyorum.5
ürettikleri kadar mekanların da özneleri ürettiği
gerçeğini göz ardı etmek demek. O zaman da dijital
dünyanın önerdiği yeni mekan biçimleri ve yeni bilgi
üretimi ortamlarıyla kurduğumuz ilişkinin sosyal,
kültürel ve politik boyutlarını hiç sorgulamadığımız
verili bir dünyayı yeniden üretmekten öte bir açılıma
elvermeyeceğini unutmamak gerek.
Burada amacım performans kavramının ya da
performatif değerlendirmelerin kendilerine karşı
çıkmak değil; ancak bunların öncelikle nerede, nasıl
ve hangi amaçlarla mobilize edildiğine bakmak
gerektiği kanısındayım. Burada Judith Butler’ın çok
farklı bir çerçevede kullandığı performans kavramını
hatırlamakta yarar var. Kavramı öznelerin kimlik
oluşumları bağlamında tartışan Butler, iki tür
performativiteden söz ediyor. Birincisi verili kimlik
normlarını yeniden yeniden sahneleyerek kökleşmesini
sağlarken ikincisi bu normların kısıtlarını sergileyen
ve iktidar konumlarını sorgulayan alternatif ve
özgürleştirici bir performans biçimini tarifliyor.6
merits_shortfilms. Bu diziye Yaşar Üniversitesi Dijital İnsanbilimleri
Butler’ın bu önermesini mimarlık disiplini için
anlamlandırmak gerekirse, bir yapıyı ya da mekanı
performansı ölçülebilir bir nesneye indirgemek,
hatta bunu akademik bir uzmanlık alanına
dönüştürerek bu düşünce biçiminin yeniden yeniden
üretimini mümkün kılmak, onu bir nesne üretimine
indirgemekle eşdeğer. Mimarlığı sosyokültürel
bir proje olarak görmek ise teknik uzmanlaşmayı
dışlamayan, ama yapıların ve mekanların öznelerin
öznellikleri ile eklemlenmedikleri sürece varlıklarını
sürdüremeyeceklerini farkeden bir yaklaşım
gerektiriyor. Bundan vazgeçmek öznelerin mekanları
1 “Dijital dünyada tarih, kuram ve eleştirellik,” XXI, Aralık 2013/Ocak
2014, s. 8-9.
2 Performans ve performatif sözcükleri Türkçe’de edim (icraat)
ve edimsel olarak karşılık bulsa da yaygın kullanımları bu şekilde
olduğundan değiştirmemeyi uygun buldum.
3 “Kimliksel kurgulardan ilişkisel koşullara” XXI, Temmuz/Ağustos
2013, s. 20-21. Söz konusu önerme için bkz: Robert Somol ve Sarah
Whiting, “Notes Around the Doppler Effect and Other Moods of
Modernism, Perspecta 33, 2002, s. 72-79.
4 http://www.dailymotion.com/video/xyllhh_black-mirror-15-millionAraştırma Grubu toplantılarının birisinde ilgimi çeken Öğretim
Görevlisi Zeynep Akçay’a teşekkürlerimi kaydetmek isterim.
5 Bu ifade Penelope Dean’ ait. Bkz: Never Mind All That
Environmental Rubbish, Get On With Your Architecture. Architectural
Design, 79(3), 2009, s. 24.
6 Judith Butler, Bodies That Matter (New York: Routledge, 1993).
Butler verili toplumsal cinsiyet normlarının tekrar yoluyla yeniden
üretilmesine dikkat çekiyor. Burada performans kavramı normların
tekrarı ya da kesintiye uğratılması bağlamında devreye giriyor.
Yapılı Çevrede Taşınan Sanat
fotoğraflar: CHROMA
MIXER'DE 19 EYLÜL-2 KASIM TARİHLERİ ARASINDA ZİYARET
EDİLEBİLEN THE BUILT ENVIRONMENT-THE LOWER EAST SIDE
IN İSTANBUL SERGİSİNİN KÜRATÖRÜ KATHLEEN MADDEN İLE
SERGİNİN ARKA PLANI İLE YAPILI ÇEVRENİN SANATA
ETKİLERİNİ KONUŞTUK.
EKİM 2014 - XXI 18
GÜNCEL
josh tonsfeldt
Güzin Öztok: New York ve
Istanbul karmaşık dinamikleri olan
iki metropolis. Bu dinamikler sürekli
olarak kenti şekillendiriyor. Bu
bağlamda The Built Environment
sergisinin kentten beslendiği
noktalar neler? Mekanı ve sanatçıları
nasıl seçtiniz?
Kathleen Madden: Mixer'den
gelen davet üzerine sergi
küratörlüğünü gerçekleştirdim
aslında, bu sebeple mekan zaten
belliydi. Sanatçılarsa Manhattan'ın
Lower East bölgesinde çalışan en
önemli isimler olduğunu
düşündüğüm kişiler. Lower East
bölgesi şimdilerde çok hareketli ve
sanatçılar enerji dolu bir şekilde
çalışıyor. Aslında önce sanatçıları
seçtim, ardından stüdyolarını ziyaret
ederek ürettikleri işlere baktım. Bu
yolla The Built Environment (Yapılı
Çevre) fikri sanatçıların üretimlerine
bakarak izini sürebildiğin, giderek
belirginleşen bir iplik gibi oldu.
gö: Kentsel yapılaşma, güncel
kullanım, sanatçılar gibi konular
üzerinden Tophane ve Lower East Side
bölgesinin benzer yanlarının olduğunu
düşünüyor musunuz?
km: Tophane'yi çok bilmiyorum. Ama
bence iki kent parçası da göçmen
kültürüne sahip. Özellikle genç insanların
kullandığı, farklı dinamikleri olan yerlere
benziyor.
gö: Tophane değişim içinde denilebilir,
sanat galerileri açıldı, açılıyor fakat
galeri mekanları ile burada yaşayanlar
arasında bazı çatışmalar da yaşanıyor.
km: Sanatçılar daha önce neredeydi peki,
yani neden Tophane’yi tercih etmeye
başladılar?
gö: Daha önce toplandıkları, belirli ve
yoğunlaşmış bir sanat üretim bölgesi
olduğunu söyleyemeyeceğim.
km: Derslerde New York kentinde
sanatın bir yerden bir yere nasıl
taşındığını konuşuyoruz genelde. Bu
hareketin bir kısmı sanatçıların ne
yaptığıyla ve onu nasıl bir çevrede
göstermek istediğiyle ilgiliydi. Bu sebeple
diyebilirim ki 1968 yılında Paula Cooper,
Soho’daki galeriyi açtığında bunun en
büyük nedenlerinden biri sanatçıların
üretimlerini değiştirmeye başlamasıydı.
Soyut dışavurumculuk yerine minimalist
işler üretmeye başlamışlardı. Bu yüzden
ürettikleri bu yeni akım sanat işleri, daha
önce işlerin sergilendiği yerlere uygun
değildi. 57. Cadde mesela çok geleneksel
bir çevreydi, galeriler koltuklara ve perdeli
pencerelere sahipti, eskiydi. Sanatçılar
istediği ortamın bu olmadığını kavramaya
başladı ve üretimlerini yavaş yavaş başka
yerlere kaydırdılar. Daha endüstriyel
bölgelerde göstermek istediler yaptıklarını
ve bunu yaparken oldukça temiz beyaz
bir yüzeyi tercih ettiler, beyaz küp
tasarımı yani. Bu yüzden sanatçılar
mimarlığın doğrudan kendileri ile ilgili
olduğu bir yere gitmek istediler.
İstanbul'daki sanatçıların Tophane'ye
gelmelerinin sebebi mimarlık mı?
gö: Tophane'yi düşünürken çeşitli
katmanları hayal edebiliriz. Buradaki
mimari kültür etkili olabilir, sokaklarda
dolaştığınızda mesela mimari katman
dışında görebildiğiniz ilginç şeyler de
oluyor. Çöpler, yazılar, duvardaki
rutubet, belediye kazısı vs. Sokak sanatı
da bunlara dahil edilince etkileyici ve
çok anlamlı bir görüntü sunabiliyor.
Istanbul Modern buraya çok yakın ve
geçmişi oldukça kısa aslında.
Tophane'de galerilerin açılmasında
etkili olmuş olabilir ama tek nedeni
olamaz. Tophane'nin dönüşümünü
sanat üzerinden açıklamak zor sanırım,
başka kentsel olgular da var.
km: Sanatçılar Soho'da vakit geçirmeye
başlayınca Soho çok hızlı değişti ve
soylulaştı. Birdenbire Channel, Gucci gibi
mağazalar açıldı. Sanatçılar bu durumu
sevmeyerek Chelsea'ye gittiler.
Chelsea'deki galeri mekanları biraz daha
büyüktü ve buraya yerleşerek işlerini
ürettiler. Richard Serra mesela
Soho'dakilerden daha büyük bir galeriye
EKİM 2014 - XXI 20
GÜNCEL
robin cameron
ihtiyaç duyuyordu ve bu yüzden
Chelsea'ye gitti. Bir süre sonra mekan
boyutlarının çok büyük olması itici
gelmeye başladı ve Chelsea'nin sıradan
olduğunu düşündüler. Ticari bir
sıradanlıktansa otantisiteyi aradıklarını
fark ettiler. Bu sebeple sanat Lower East
bölgesine kayma başladı. Burada
gösterilen işlerin de bu otantisiteye sahip
olduğunu düşünüyorum.
gö: Soylulaştırma kaçınılmaz olarak
yaşanıyor mu sanatçıların gittiği
yerlerde?
km: Soylulaştırma değişim midir? Nasıl
tanımlamalı? Bence değişim kaçınılmaz.
gö: Soylulaştırma birilerinin gelip
mevcut yaşantıyı biraz zorla değiştirmesi.
km: Sürekli yaşanan bir şey ama bu,
döngüler şeklinde oluyor. Aslında
soylulaştırma kentteki insanların kırsala
taşınmasıyla orada banliyö hayatını
kurmasıyla başladı. Tarlalar ev yapılmak
üzere kapatıldı. Herkes bu hayatın harika
ve ideal olacağını bekliyordu. Bu süreçte
çiftçiler yerlerinden ayrılmak zorunda
kaldı. Bu soylulaştırmaydı. Bu esnada
kentler boşaldı ve kimse boşalan
apartmanlarda yaşamak istemedi. Ben
banliyöde büyüdüm örneğin ve
korkunçtu, sıkıcıydı, yapılabilecekler
sınırlıydı. 2000’lerin başında neredeyse
küresel bir değişimle insanlar kente geri
taşındılar. Ben de Harlem'e taşındığımda
kimse orada yaşamak istemiyordu.
Taşındığım evde 15 yıldır kimse
oturmamıştı ve korkunç bir durumdaydı.
Şimdi herkes geri taşınıyor. Belki çiftçiler
arazilerini geri alma şansı bulmuştur. Öte
yandan bu değişim, kente geri gelen
herkesin birlikte yaşamayı da öğrenmesi
gerektiği anlamına geliyor.
gö: Istanbul'daki durum biraz farklı.
Kırsaldan kente göç eden çok kişi oldu.
Kırsal dediğimiz yerler de giderek
kentleşti. Buradaki soylulaştırma tanımı
farklı olmalı. Bir sürü inşaat yapılıyor,
kentsel dönüşüm gerçekleştiriliyor ve
insanlara evlerinden çıkması söyleniyor.
Apartmanların bir kısmı boş kaldı
mesela. Düşük gelirli insanların bir
yerden gönderilmesi ve oraya lüks bir
yaşamın bir anda yerleştirilmesi üzerine
kurulu buradaki soylulaştırma.
km: Kötü bir kentsel gelişmeyi
soylulaştırma olarak özetlemek eksik
kalabilir. Ama benzer bir durumun New
York'ta da görüldüğü oluyor. Mesela
Lower East bölgesinde eskiden Yahudi
aileler oturuyordu, sonra Çinli aileler
geldi, sonra Latin kökenli insanlar geldi.
Dönemsel bir dönüşüm oldu.
Sanatçılarsa Lower East Side ticari ve
sıradan bir yer olmadığı için orada
çalışmaktan rahatlık duydular.
gö: Tophane için düşünürsek, ilham
verebilen çok katmanlı bir durum var ama
çok rahat çalışabiliyorlar mı bilmiyorum.
Ara sıra galerilerden hoşlanmayan
Tophane halkı olay çıkarıyor. Peki sergi
üzerinden mimarlara ya da üretilen
mimarlığa bir eleştiri getirdiniz mi?
km: Buradaki durum üzerinden bir
değerlendirme yapmayacağım. Ama
genel olarak sergi mekanlarının politikası
üzerine yazılmış olan Inside The White
Cube kitabı var. Beyaz bir küpün içinde
nötral bir ortam olur. Mixer'i de ilginç bir
beyaz küp olarak değerlendirebiliriz.
gö: Burayı değiştirmeye çalıştınız mı?
km: Tekerlekli duvarları kullanmak
istemedik, oldukça uygunsuz kalıyordu.
Bence sanatçılar işlerini açık bir şekilde
sunabilmeli. Hareketli duvarları kaldırarak
daha iyi bir ortam oluşturmaya çalıştık bu
sebeple. Mesela girişte tavandan sarkan
iş aslında mekana girmeyi biraz
engelliyor. Benim için bu durum
sanatçının stüdyoda üretirken yaşadığı
mücadeleyi anlatıyor. Elay Ping, Walk
isimli çalışmasında Manhattan'da
Broadway boyunca yürüyor. Yürüyüş
boyunca yoldaki bir çatlağa ya da çizgiye
basmıyor, biraz batıl inanç gibi bir
durumu kent üzerinden yorumluyor.
Bence sergideki pek çok sanat işinde
erica baum
EKİM 2014 - XXI 22
GÜNCEL
absürdlük mevcut. Tekerleğin içinde
natürmort denemek de bu absürdlüğe
dahil. Mesela Josh Tonsfeldt meyve
enstalasyonu üzerinde çalışıyor.
Geleneksel natürmort çalışmalara
benziyor ama bir araba lastiğine
yerleştiriyor. Lastik tabi ki ulaşım için
kullanılan bir şey, nesneleri bir yerden bir
yere taşır. Ayrıca bir palet de kullanıyor.
Palet normalde mobilyaları taşımak için
kullanılan standart bir model. Bence
geleneksel kabul edilebilen formları bu
sayede yıkmaya çalışıyor. Bir örnekte bu,
natürmortun geleneksel bir formuyken
diğer örnekte ise paletin standartlaşmış
hali olarak yorumlanabilir. Burada hangi
meyveler varsa onları yerleştiriyor. Taşıma
amaçlı kullanılan bir nesne ile meyvelerin
birleşimi oldukça eğlenceli.
joshua abelow
gö: Nesneleri geri dönüştürerek
tasarladığınız bir evde araba lastiği ve
meyvelerden oluşan yerleştirme güzel bir
pencere de olabilirdi.
km: Geri dönüşüme ve korumaya da
gönderme yapıyor, evet. Geleneksel
yaklaşımlara da göndermeler çok.
Örneğin lastik ve meyve
yerleştirmesinin karşısındaki iş Robin
Cameron'ın. Geleneksel seramik
vazoyu bozuyor. Robin'in ve Josh'ın
üretimi birbiriyle diyalog içinde.
Duvara asılı diğer iş, aslında buradaki
kolonu taklit ediyor. Buradaki
mimarlıkla, mekanla doğrudan ilişkisi
var. Sokakta gördüğümüz, tekrarlanan
şeyleri ve görüntüleri anlatıyor, tabi bu
durumda reklamları çokça kullanıyor.
Kendi telefon numarasını da yazarak
kendi reklamını üretiyor. Reklamların
belirsizliği ile oynuyor aslında. House
isimli üretimde ise Erica Baum resimli
bir kitabın sayfalarını bükerek pek çok
fotoğraf çekti. Fotoğraflar sayfa
çizgilerinin göründüğü soyut
görsellere dönüştü. Çizgiler arasından
bazı yazılar ve anlaşılması güç şekiller
ile banliyödeki bir evin çatısı ve
penceresi görülüyor. Bu görüntü,
kentteki ve banliyödeki hayatımıza dair
çeşitli duyguları düşünmemize sebep
oluyor bence.
Ortaçağ Üçlemesi ve Diğer Yerler
-Özlem Gümüş için-
EKİM 2014 - XXI 24
DÖNME DOLAP
Sakız Adası, birer minyatür olan uydu-adaları Psara,
Antipsara ve Inousses ile kıyaslandığında dev bir
cüsseye sahip; o kadar ki, Çeşme açıklarında ikinci bir
İzmir Yarımadası boyutlarındadır neredeyse. Her ada,
başkasıyla kıyaslanamayacak bir ülkedir; Sakız (XIOY
ya da Chios) bu duruma tarihsel ve mimari birikimi de
ekler. Oldukça sarp bir coğrafyayla tanımlanan Kuzey
kesimleri ile cömert düzlüklere sahip Güneyi tam bir
tezat oluşturur. Bu durumdan bütün ulaşım rejimi
payına düşeni alır elbette: Adayı motorlu taşıtlarla
gezmekten başka seçeneğiniz yoktur; Kuzey ve iç
kesimler için bisiklet söz konusu bile edilemez; bununla
beraber ne liman bölgesinde ne de daha aşağıda bisiklet
kullanıldığına pek şahit olunur. Ama motosiklet en
yaygın, standart araçtır. Motorlular trafikte kendilerini
yaya gibi görürler ve her yerde, her hızda seyrederler.
Ortaçağ köylerinin dapdar sokaklarında hemen her kapı
önünde park halinde onlar görülür.
LEVENT ŞENTÜRK
Doğal birer kartal yuvası olan Kuzey’in dağ
köylerinin bugün hâlâ ulaşılmaz olduğu göz önünde
bulundurulursa, yüz yıl önceki durum çok daha
kesif bir münzevilik ile tanımlanıyor olsa gerek. İtiraf
etmeliyim ki adanın Kuzey Batı ucundaki Agio Galas’ı
görmedim, Chios (Sakız) kent merkezi Chora’ya ya
da liman bölgesine en fazla 65 km. mesafedeki bu uç
hisar, Amani Dağı’nın eteğindedir. Otomobille buraya
varmak için en azından iki saatlik bir yolculuğu göze
almak gerekir. Münzeviliğin şahikası sayılabilecek, Batı
sahilinin Kuzey kale köyü Volissos’a varmak için bile
sarp ve uçurumlu, yokuşu ve virajı hiç bitmeyen, baş
döndürücü ve dramatik bir topografyaya sahip Kuzey
dağları arasından geçilecektir. Volissos’u bir armağan
sanmak saflık olur: Esas armağan Agia Markela’dır –
Dünyanın ucundaki sahil ve onun da ucunda, Dante’nin
İlahi Komedya’sından fırlamış bir şapel. Agia Markela
üzerine ayrı bir yazı yazmak gerekir; bu yüzden bu
parantezi burada açmayacağım ne yazık ki. Ama en
azından yeryüzünde bu tür bir mekân deneyimini, doğa
karşısında sarp bir yalnızlığı tattıracak çok az sahil kesiti
vardır sanırım.
Agia Markela’da, sahilin bitip kayalıkların başladığı
yerden, ince bir beton yol üzerinden, denizle kara
arasında, upuzun, bitmeyecekmiş gibi gelen, ıssız ve
dramatik bir kesitten yürürsünüz: Dünyanın sınırında
olmak bu olsa gerektir.
Kuzey, bütün vahşiliğine karşın, hayat belirtileriyle
donanmıştır. Kuş uçmaz kervan geçmez dağ yollarında
birçok kere minyatür şapeller çıkar ortaya. Bunların
çoğunlukla birer memento mori oldukları bilinir. Bu
türden bir şapel belirdiğinde, yakınlarda bir hane
bulunduğu dolaylı biçimde açığa çıkar. Bu geleneğin
Hristiyanlık öncesinde yeri varsa, tarım ve hayvancılık
için paganik bir koruyucu işlevi de olmalı. Bugünkü
halleriyle, kazada ölen birinin anısına yakınları tarafından
yaptırılmış, metal bir ayakla zemine bağlanmış küçük
birer camekân olarak tasarlanmışlardır. İkinci tipte
olanları irice bir şömineye benzer ve çoğunlukla tuğladan
örülmüştür. İçlerinde birçok adak nesnesi olabilir; en
azından bir kandil ya da mumun gece gündüz yandığı
sıklıkla görülür.
Adanın Kuzeyini Vrontados’dan başlayarak Kuzeydoğu
yarımadası Marmaro’ya doğru kat ederken, önce doğal
bir haliç çıkar karşınıza; ama Kuzey’in Kiklop diyarında
olduğunuzu çok daha evvel anlamaya başlamışsınızdır:
Amansız uçurumlara doğru başınızı uzatınca, saklı
lacivert cennetler yüzlerce basamak aşağıdan göz kırpar.
Vrontados’tan az ötede doğal bir liman olan sahil köyü
Langada ve arkasından da benzer nitelikte ama daha
seyrek yerleşim dokusuna sahip Kardamila köyleri vardır;
DÖNME DOLAP
bunların Güney’in ortaçağ mimari servetleri ile bağı
bulunduğu söylenemese de, sükunet için eşsiz yerler
olduğu ortadadır.
25 XXI - EKİM 2014
Gezmenler çoğunlukla Sakız’a Batı’da Limnia, Lampsa
ve Agia Markela için, Doğu’da Karfas için ve Güneyde
de Komi, Emporio veya Mavra Volia sahilleri için
rağbet gösterir ve bu sahiller üzerinden adayı bir nevi
kendilerince ölçer, tartarlar. Bunlar arasında sadece
volkanik bazalt oluşumu nedeniyle Mavra Volia bir
istisna oluşturabilir. Bununla beraber, Sakız’ı sahilleri
üzerinden Türkiye ile kıyaslamanın ne alemi vardır
ne kıymeti harbiye’si. Çünkü Sakız, tartıya vurulacak
olsa, mimari değerlerinden yaşam biçimine, coğrafi
benzersizliğinden üretimine kadar birçok alanda “tur
bindirir”.
Adayı Kuzeyden Güneye, İzmir’e bakan etli bir yay
gibi kabul edersek, limandan aşağısı Lilliput diyarı,
yukarısı ise Kiklop diyarıdır. Ortaçağ köyleri Güney
sahilinin iç kaleleridir ve kıyı şeridine beş kilometreden
yakın değildirler çoğun. Yayın ortasından, Chora’dan
bir pergel açacak olsanız, Kuzeybatı’daki Volissos ile
Güneybatı’daki Mesta eşit mesafede gibidir. Ama
Mesta’ya ulaşmak çok daha kolaydır. Adanın Türkiye’ye
bakan Güney çizgisi boyunca girift bir ağ oluşturan
köylerin arasından geçerek, sayısız rotadan Mesta’ya
varılabilir gerçekte ama çoğunlukla bir tür kavşak olan
Armolia üzerinden Ortaçağ Üçlüsü’ne gelinir: Pirgi,
Olimpi ve Mesta.
Bu üçlünün en bilineni Mesta’dır; köyün aşağısında
Mesta Limanı kuş uçmaz kervan geçmez bir münzevi
rasathanesidir dense yeri: İyi ki. Bu üçlüye Patrika’yı,
belki Kalamoti’yi; ama en çok da Vessa’yı ilave etmek
gerekir. Köylerin ortak özelliği, doku bakımından
tanınabilir ve kolay erişilen bir kamusal merkeze sahip
olmalarıdır. Bu minyatür merkez kiliseyle tanımlanır;
büyük ve kuleli kilisenin yanı başında bir meydan vardır.
Bu meydanda restoranlar bulunabilir. Sakız’da ister
bir köyde olun ister Chora’nın limanının ortasında:
Çikudo’daki kadar istisnai kalite ve nefasette olmasa
da, her zaman gasronomi hesaplı ve iyidir. Çeşitlilik ve
tazelik hep şaşırtır. Bir köy meydanı varsa, orada bir
masa etrafında da olsa insanları görürsünüz; Pityos’un
dağ başında veya daha da iyisi, Sidirounta denilen o
fotoğraflar: Levent Şentürk
heybetli ve ketum kartal yuvasında. Volissos, Vessa,
Olimpi gibi yerlerde, bir değil, kiliselerden oluşan irili
ufaklı bir dizi yapı söz konusudur.
Mesta, en bilinen ortaçağ kale köyüdür; kalenin dış
duvarları bugüne ulaşmamıştır ama Mardin’i görmüş
olanlara tanıdık gelebilecek, dar sokaklardan ve alçak katlı
yığma taş yapılardan oluşan bir dokusu vardır. Köylerin
hiçbiri, Mardin gibi aşırı eğimli bir topografyadan
kaynaklanan basamaklı sokaklar içermez. Kimi zaman
genişleyen, kimi zaman çıkmaza dönüşen sokaklar
meyillense de hemen hiç merdivene dönüşmez. Sakız’ın
ortaçağ kale köylerinin turistikleşmesi beraberinde
butik otelleri ve küçük işletmelerin varlığını getirmiştir
göründüğü kadarıyla. Bu durum, evlerin de değer
kazanmasına yol açmıştır. Ama buralara yönelik,
bizdekine benzer gayretkeş dönüşüm çabalarının
esamesi okunmaz.
Bu dokunun, sadece bir noktada değil, Sakız adasının
muhtelif yerlerinde, yüzlerce farklı konumda korunmuş
olduğunu görmek dudak uçuklatıcıdır tabii. Volissos’ta
büyük kiliseye çıkan yokuşta eşekarılarından başka
bir canlı yoktur belki, birkaç evde hayat belirtisi vardır;
bununla beraber, yapıların kaderine terk edildiğini ya da
sahipsiz bırakıldığını söyleyemeyiz. İçinde yaşanmayan
ve bakımlı birçok yapının yanında, metruk ama bu
metrukluğu bir tür pitoresk nitelik kazanmış sayısız
yapı ya da yapı kalıntısı vardır. Sakız adasında evlerin
giriş kapıları bu pitoresk evrenin en renkli kesitlerinden
birini temsil eder. O kadar ki, bir sokak boyunca pek
çok fotojenik kapıyla karşılaşılabilir ve bu durum birçok
köyde süreklilik gösterir. Yapı fragmanları bakımından da
öğretici detaylar vardır; taş lentolarda bezeme ve armalar
ya da söve detayları, çıkma detaylarında taşla metalin
ortaklaşması gibi. Bu pitoreskin doruğu Vessa’dır
kuşkusuz; Pirgi’nin kendine özgü geometrik cephe
bezemeleri burada yoktur ama pitoreskin kaynağı, daha
çok, eskiliğini sergileyişinde yatar.
Mesta, Pirgi’ye kıyasla bir uç hisar sayılabilir. Olimpi,
coğrafi olarak Mesta ve Pirgi’nin arasındadır; Pirgi’ye
özgü geometrik sıva bezemeleri taşıyan birkaç yapı
barındırmasında melezlenmenin izleri görülür. Adada,
onlarca küçük yerleşimle dolu Güneydoğu kesiminden,
Chora bölgesinin Cenevizli Kampos’una ve oradan da
bütün Kuzeye değin, birçok dini ziyaret yeri, kilise, şapel,
manastır bulunur. Sakız Adası, bu yanıyla, Müslümanlık
karşısında tarihsel olarak homojenliğini korumuş, dinsel
açıdan özerk bir merkez görünümü de verir. Manastırlar
anıtsal konumlanışlarıyla da coğrafi özerkliklerini
duyurur.
Hem Pirgi’de, hem de diğer ortaçağ köylerinde abbara’lar
her yerdedir. Bu dehlizlere ek olarak, kimi zaman üst
katları birbirine köprü gibi bağlayan, kimi kere savunma,
kimi kere simgesel amaçlı oldukları düşünülebilecek
bağlantı kemerleri sıklıkla görülür. Bunlar çoğu kere, dar
sokakları görsel olarak çerçeveleyen pitoresk bir nitelik
kazanır ve geçit etkisini güçlendirir.
Kentlerin Silinen İzleri
LEİPZİG’DEKİ B2 GALERİDE YER ALAN SURREAL ESTATE
(GERÇEKÜSTÜ EMLAK) BAŞLIKLI SERGİ, BEYRUT VE BERLİN’İN
GEÇİRDİKLERİ DÖNÜŞÜMLERLE YİTİRDİKLERİ KENTSEL
HAFIZALARINA ODAKLANIYOR.
EKİM 2014 - XXI 26
GÜNCEL
üst sırada "yüzleşme alanları", alt sırada "inşaat alanları", dorıs frohnapfel
Aslı Çiçek Kentler izlerden oluşur:
insanların izleri, tarihin izleri, iklimin
izleri, zamanın izleri… Tarihi, oluşumu
okunamayan bir şehir çekici değildir.
Kalıntı bile olsa yön gösterir izler, hem
yaşayanına hem ziyaretçisine. Yakın
zamana dek kentlerin izlerini silen en
büyük etken savaşlar olmuştur.
İnsanlık (ve mimarlık) tarihi, yakıp
yıkılan, yağmalanan şehirlerin
hikayeleriyle doludur; bunlardan
bazıları inatla ayakta kalmış, birçoğu
eski görkemlerini kaybetseler de var
olmayı sürdürmüşlerdir.
Günümüzdeyse şehirlerin izleri sadece
savaşlarla silinmiyor. Rant kaygısıyla
ada ada satın alınan binaların
yıkılması, "kentsel dönüşüm" adı
altında mahallelerin bir çırpıda yok
edilmesi, özellikle İstanbul gibi büyük,
kalabalık kentlerin çehresini sinsice
değiştiriyor. 13 Eylül’de, Almanya’nın
Leipzig şehrindeki b2 galerisinde
açılan Surreal Estate (Gerçeküstü
Emlak) başlıklı bir sergi, bu olguya iki
farklı kent ve zaman dilimi üzerinden
bakıyor. Alman sanatçılar Doris
Frohnapfel ve Ina Wudtke’nin
fotoğraflar, 45 dakikalık bir film ve ufak
bir yerleştirmesinden oluşan, sessiz
ama etkileyici bir sergi Surreal Estate.
Birbirine paralel giden bir sergilemeyle
Frohnapfel Beyrut, Wudtke ise Berlin
üzerinden kentlerin kaybolan izlerini
sürmeye davet ediyor izleyicileri.
Mimarlık öğrenimini takiben görsel
sanatlara yönelen, fotoğraf ve belgeselle
çalışan Frohnapfel 2012-2013 yıllarında
Beyrut’ta iki kez bulunmuş. Ekim 2013’te
beş günlük bir süre zarfında, şehrin farklı
bölgelerinde yıkılmakta olan, çoğu 19501980’ler arasında, zamanının tipik
mimari tarzlarında inşa edilmiş yapıları
ve bunların yerine arsa geliştiricilerinin
dikmekte olduğu yeni binaları
fotoğraflamış. Yıkılan binalar
"Confontation Sites" (Yüzleşme
Alanları), yeniler ise "Construction Sites"
(İnşaat Alanları) başlıkları altında
gruplanıyor. Göz hizasında çekilmiş bu
fotoğraflar, 20cm x 20cm ve 35cm x
28cm’lik küçük formatlarına rağmen,
izleyicide sokaktan kendi geçiyormuş
hissini uyandırıyor. Yüzleşme serisi terk
edilmiş, yıkılmakta ya da yıkılması
muhtemel 21 binayı gösteriyor. Bunların
hemen altında asılmış inşaat serisinde
30 tane şantiye, diğer seriye eşlik ediyor.
Frohnapfel’ın bu kompozisyonu,
yıkılmakta olan binalar ile inşa halinde
olanı görsel olarak birleştiriyor: İnşaat
serisindeki yapılar aslında yıkıntı olarak
da algılanabilir. İki yüzyıl boyunca
Osmanlı yönetiminde olan, I. Dünya
Savaşı sonrası Fransa hakimiyetine
verilen ve 1946’da bağımsızlığına
kavuştuktan sonra 1975’teki iç savaşa
dek refah düzeyi artmış, gelişmiş bir
şehir Beyrut. 15 yıl süren iç savaşı da
geçirmiş olan kent için değişim, tarihin
sürekli silinmesi tehlikesi tabii ki yeni bir
olgu değil. Ama tam da bu noktada, yani
şehrin barış zamanında sadece rant
amacıyla bir nevi talan edilmesi,
şehircilik açısından anlaşılmaz bir
durum. Diğer yandan Frohnapfel’ın
Yüzleşme Alanları’nda fotoğrafladığı
binalar, Beyrut’un bağımsızlık
döneminde International Style’ın ne
denli etkisinde olduğunu da gösteriyor.
Yapıların neredeyse hepsi, dönemin
izlerini taşıyan, başka coğrafyalarda da
sıkça rastlanan mimari tarza sahip. Aynı
binaların zamanında başka yapıları yok
sayarak yapılıp yapılmadığını bilmek
imkansız. Ama salt şehrin bağımsızlığını
doya doya yaşamak ve dünyaya açılmak
istemiş olduğu dönemi temsil etmeleri
bile bu yapıların kent geçmişindeki
önemli yerini belirliyor. Topu topu 60-70
yıllık bu binaların günümüze uygun tadil
edilip konforlu yaşam alanlarına
dönüştürülmesi kente karşı bir
sorumluluk, ama arsa geliştiricilerinin
hoşuna gitmeyecek cinsten. Zira mevcut
binaların tadil edilerek geri kazanılması
kulağa her ne kadar hoş gelse de,
günümüz emlak piyasasının rant kaygısı
bu noktada da naifliğe izin vermiyor. Ina
Wudtke’nin eski evinin penceresinden 24
saat boyunca kaydettiği Berlin Televizyon
Kulesi görüntüsü üzerine kurulu 360000
Euro Blick (360000 Avro’luk Manzara)
başlıklı videosunda anlattığı hikaye, bunu
çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Wudtke
çalışmalarında görsel sanatları, müziği ve
küratöryel teknikleri kullanarak çok
katmanlı işler kotaran bir sanatçı. Yıllardır
sürdürdüğü DJ’lik, sanat üretiminde farklı
yöntemleri "mix"leyerek çalışmasına da
yol açmış. Wudtke’nin 1998’de, yani
Berlin Duvarı’nın yıkılmasından
neredeyse on yıl sonra Berlin’in
doğusunda, 1900’lerin başından kalma
bir binaya taşınmasını izleyen yıllarda
yaşadıklarını tek bir görüntü üzerine,
donuk bir sesle tane tane okuduğu yazısı,
kentin II. Dünya Savaşı’na uzanan bir
panoramasını sunuyor. 45 dakikalık video
çalışmasında (Doğu) Berlin’in başına
gelenleri dairesinden çıkmak zorunda
kalmasıyla sonuçlanan kişisel tecrübesi
üzerinden yalın bir biçimde anlatıyor
Wudtke. Savaş öncesi Yahudilerin
GÜNCEL
"rekonstrüksiyonun molozu", dorıs frohnapfel
27 XXI - EKİM 2014
"berlin’deki boşluklar", ına wudtke
ellerinden zorla, apar topar alınan binalar,
savaş sonrasının Doğu Almanya’sında
sahipsiz kalmış ve ancak duvarın
yıkılmasından sonra kısmen eski
sahiplerine iade edilmişler. Duvar yıkıldığı
sırada borç batağında olan Berlin
belediyesi, yabancı yatırımcıları şehre
çekebilmek için, çoğu yılların
bakımsızlığından mustarip yapıların
bulunduğu mahalleleri birer birer "tadilat
alanı" ilan etmeye başlamış. Binalar
"modernize" edilip emlak piyasasına
kazandırılmak istenen objelere
dönüşmüş. Yalnız modernize etmek,
onarmaktan çok farklı sonuçlara varan bir
eylem. Wudtke hikayesini aktarırken iki
olgu arasındaki temel farkı şöyle
özetliyor: Onarmak, bir binanın içinde
yaşayanların konforunu artırmak için
alınan önlemlerden oluşurken,
modernize etmek, hukuki tanımıyla aynı
binanın olası yatırımcıların ilgisini
çekecek hale getirilecek şekilde elden
geçmesi demek. Yani bir binayı
modernize etmek, emlak objesi olarak
değerini artırmaya odaklanıyor. Bu
eylemin doğal sonucu, binada
yaşayanların orada barınamaması, yeni
kiralarla başa çıkamaması ve kentlerin
çeperlerine taşınmak zorunda kalması
oluyor, ki bu sadece Berlin’in gerçeği
değil. Yine de bu tip değişimler, tarihiyle
ön planda olan, karizmatik kentlerin
maruz kaldığı bir durum. Günümüzde
dünya nüfusunun %54’ünün şehirlerde
yaşadığını hatırlarsak, kentlerdeki yaşam
kalitesi her zamankinden daha önemli bir
hal alıyor. Bu bağlamda Wudtke’nin filmi
ve hikayesiyle sunduğu şehrin
özelleştirilmesi gerçeği, kentlerin
kalabalıklaşan nüfusuyla tezat
oluşturuyor. Dış görünümleri korunan, iç
mekanları "modernize" edilerek varlıklı
yatırımcılar ve kiracılara teslim olan
binalar, geliri daha düşük olan kesimi
şehrin çeperine sürgün ediyor. Fakat
emlak sektörü şehrin merkezini orta
halliler için yaşanmaz hale getirdikten
sonra doğal olarak kıyılara da ulaşıyor ve
aynı yöntemleri uygulamaya devam
ediyor.
Surreal Estate sergisinin etkileyici yanı, bu
gerçekliği uzak olmalarına karşın birbirine
paralel hatlarda izleyen iki şehir
üzerinden anlatması. Frohnapfel ve
Wudtke’nin ortak söylemi, bugün
kentlerin tarihini savaşların değil, emlak
spekülasyonlarının sildiği. Ama her iki
sanatçı da nostaljik bir açıdan
bakmıyorlar Beyrut ve Berlin’e.
Söylemlerine zemin hazırlamak için daha
çok arkeolojik bir çalışma yapar gibi,
kalıntıların, boşlukların yerini tespit
ediyorlar. Bu noktada özellikle
Frohnapfel’ın 2012-2013 tarihli Rubble of
Reconstruction (Rekonstrüksiyonun
Molozu) yerleştirmesi, arkeolojik kazıları
çağrıştırıyor: Bir vitrinin içinde sergilenen
18 kırık seramik parçası, Frohnapfel
tarafından Beyrut’ta yenilerini yapmak
için yıkılan bina alanlarında toplanmış.
Buluntuların yerlerini gösteren bir afiş,
arkeoloji çağrışımını güçlendirerek
tamamlıyor bu yerleştirmeyi. Diğer
yandan Ina Wudtke’nin 2003 yılından
kalma Gaps in Berlin (Berlin’deki
Boşluklar) adlı fotoğraf serisi de kentin
yakın tarihini irdeliyor. Sergi için seriden
seçilmiş 50 adet renkli baskı, adres ve
kısa birer açıklamayla Berlin’in II. Dünya
Savaşı zamanında yok olmuş,
değiştirilmiş ya da yerlerine başka binalar
yapılmış Yahudi okullarını, hastanelerini,
sinagoglarını, işyerlerini, mağazalarını
belgeliyor. Önemli olan tabii ki sadece
yok olan binalar değil, onlarla birlikte
kaybolan insanlar, sürülen, öldürülen
Berlinliler de. Bu paralellik en net biçimde
hiçbir bina göstermeyen, boş alanları
kadrajlamış fotoğraflarda hissediliyor.
Öte yandan, Gaps in Berlin serisinde de
arkeoloji çağrışımı uzak değil; bazı
imgeler ve altlarındaki açıklamalar sanki
çağdaş bir kentin ortasında duran ama
görünmeyen kalıntıları keşfediyormuşuz
hissini uyandırıyor. Bu bağlamda iki
sanatçının işleri hem yöntem hem de
içerik açısından uyumlu bir diyalog
halinde. Her iki yaklaşım da şehirden
kovulmaya, bunun kent dokusunda
yarattığı toplumsal ve mimari boşluğa,
dolayısıyla kent tarihinin kesintiye
uğramasına odaklanıyor. Wudtke ve
Frohnapfel Berlin ve Beyrut’u
boşluklarında, yıkıntılarında tanımlıyorlar,
ki bu birçok çağdaş kente getirilebilecek
bir bakış. Surreal Estate, kişisel
izlenimler, tecrübeler ve saptamaların
doğal bir şekilde günümüz kentlerinin
değişimine yönelik genel bir eleştiriye
dönüşebildiği bir sergi olarak sanatın
mimarlığa bakışının güzel bir örneği.
Sergi bilgileri:
Doris Frohnapfel, Ina Wudtke
Surreal Estate
15/09 - 18/10/2014
Galerie b2_
Spinnereistrasse 7, Halle 20
04179 Leipzig
www.galerie-b2.de
Çarş.-Cuma 13:00-18:00 ya da randevuyla
+4934135129365
Küçükyalı Arkeoloji Parkı’nda
Farklı Bir Şeyler Oluyor
İstanbul'un Anadolu yakasında, Küçükyalı Çınar
mahallesinde gerçekleştirilen proje semtlilerin
katılımı ve uzmanların çabaları ile hızla yok
olmakta olan Bizans döneminden kalan önemli
bir arkeolojik alanın, bir manastır kalıntısının
korunmasını ve üzerinde imara açılmak üzere olan
iki parselin proje alanına kazanılmasını sağladı.
Bu alandaki diğer çalışmaları bir tarafa bırakalım,
bu gelişme bile farklı bir şeylerin olabileceğini
gösteriyor.
Olağan koşullarda yönetimler yeşil alanları, kamu
alanlarını imara açmak, değerlendirmek için çırpınırlar.
Çünkü kamu alanları sahipsizdir, boş bırakılamaz.
Oysa bu kamu alanının çevresinde yaşayan halka
sorulsa evleri değer kaybedeceği,
manzaraları kapanacağı, yaşam çevreleri değer
kaybedeceği için inşaata açılmasını istemezler.
Yöneticiler vatandaşların haklarını gözetmeye
çalışsalar bile karşılarında halka göre çok daha güçlü
bir temsil imkanı olan ilgi gruplarını, yatırımcıları
bulurlar.
EKİM 2014 - XXI 28
SORU İŞARETİ
Küçükyalı’daki arkeolojik alanın üzerindeki bu
iki parsel de eğer süreç böyle gelişseydi mutlaka
yapılaşmaya açılacaktı. Planlarda bölgenin
araştırmalar yapılarak, sınırlar titiz bir biçimde
tanımlanarak bir “arkeolojik alan” olarak işlenmesi
bile mümkün değildir. Çünkü imar planları böylesine
bir işleyiş içinde hazırlanmaz. Genellikle planlama,
projelendirme faaliyetlerini ya resmi kuruluşlar
yapar ya da ihale ile bir şirkete yaptırır. İzinler verilir.
Uzmanlar da, yerel halk da inşaat başladıktan sonra
gelişen durumu fark eder. Eğer ellerinden gelirse
itiraz ederler, çoğu zaman da çaresiz durumu
kabullenirler. Eşitsiz bir durum söz konusudur.
KORHAN GÜMÜŞ
Peki Küçükyalı Çınar mahallesindeki bu farklı
durum nasıl gerçekleşti? Çok basit: Bu gelişme
birkaç kişinin, özellikle Prof. Dr. Alessandra Ricci ve
ekibinin burada on senedir gerçekleştirdiği, yalnızca
arkeoloji ile sınırlı olmayan çalışmaları ile oldu.
Mimar Sinan Omacan da kentsel tasarım ölçeğindeki
mimarlık projesi ile bir profesyonelin böyle bir süreci
nasıl destekleyebileceğini, piyasa dışı mekanizmaları
nasıl harekete geçirilebileceğini gösterdi. Proje
çalışmalarının, arkeolojik araştırmaların entegral
bir yaklaşımla ve katılımla geliştirilmesi bile
görüldüğü gibi en zor şartlarda bile başarılı
sonuçların alınmasını sağlayabiliyor. Burada bazı
çıkar çevrelerinin, bazı art niyetli kişilerin “Roma’dan
Hıristiyan bir kadın gelmiş, burada kilise arıyor”
diye halkı manipüle etmeye, çalışmaları engellemeye
çalışmalarına hiç değinmiyorum bile. Yaratıcı
işlerin piyasaya bağımlı olması, patronaj altında felç
edilmesi, İstanbul’da yaşanan şehircilik felaketinin
belki de en önemli nedeni.
Ağustos ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı ile
imzalanan protokol ile arkeolojik alan için bir yönetim
planı hazırlanmasına girişildi. Böylece proje ayrıca
koruma ile gelişmenin birbirini destekleyebileceğini
gösterdi. Bu kent arkeolojisi çalışması şehirde tek
“kurtarma kazısı olmayan”, yani bir inşaat nedeniyle
yapılmayan çalışma. Arkeolojik bir araştırmanın
ötesinde kent içindeki, daha önce başka işlevler
için kullanılan ve tahribata uğrayan, unutulan bir
kültür mirasının keşfedilmesini ve uygun etkinliklerle
kullanılarak korunmasını hedefliyor. Küçükyalı'da
İstanbul Arkeoloji Müzesi, Koç Üniversitesi tarafından
desteklenen arkeolojik araştırmalar şehir açısından
örnek bir koruma deneyimi oluşturuyor. Semt
halkının, uzmanların, destekçilerin ve kamunun bir
araya geldiği ve birlikte iş kotardığı bu kentsel arkeoloji
çalışması bütüncül şehir planlaması için küçük ama
önemli bir örnek oluşturuyor.
Arkeolojik araştırmalarda bugüne kadar örneği
olmayan 9. yüzyıla ait gümüş Bizans sikkeleri bulundu.
Aynı zamanda gündelik yaşama ait bilgiler veren
ilginç mühürler, keramikler, kandiller, hatta yiyecek
kalıntıları ortaya çıktı. Ayrıca bilimsel sunumlarla
tanıtılan çok önemli başka keşifler de oldu. Bunlardan
biri de hiç şüphesiz şimdiye kadar örneği bulunmamış
bir patrik mezarının da ortaya çıkarılmış olması.
İmparator I. Mikhael'in oğlu olan ve 877 yılında ölen
İgnatius'un mezarı da bu arkeolojik kazılarda bulundu.
Vatikan arşivinde bulunan 11. yüzyılda yapılmış olan
bir tasvirde Patrik Ignatius'un Ayasofya'da gerçekleşen
defin töreninden sonra Küçükyalı'ya getirilip, burada
bulunan limandan mezara nakledilmesi yer alıyor.
Bu tasvirde o tarihlerde hala ayakta olduğu belli
olan büyük bir manastır yapısı da bütün ayrıntıları
ile belli oluyor. Bu manastırın adalardan ve
denizden gözüken çok büyük bir anıt yapı olduğu da
anlaşılıyor. Anadolu yakasında Bizans imparatorunun
yazlık sarayının da olduğu biliniyor. Altyapıyı
oluşturan devasa sarnıcın Kayışdağı'ndan getirilen
suyu depolamak için kullanıldığı tahmin ediliyor. Çok
kubbeli sarnıcın üst bölümü bugün çökmüş vaziyette
ancak üstündeki manastır yapısını taşıyan büyük
açıklıklı bölüm ise ilk günkü gibi ayakta duruyor.
Yıllardır devasa bir yapıya ait olduğu belli olan
kalıntılar biliniyor ve yakınından geçen Bağdat
Caddesi'nden görülüyordu. Ancak sistemli bir
araştırma ve koruma çalışması yapılmadığı ve
bugün etrafında yoğun bir yapılaşma olduğu için
zaman içinde bu etkileyici görünüm biraz değişmiş
gibi gözüküyor. Geçmişte üzerinde belediye
dozerleri çalıştırılarak park yapılan, sütun başlıkları
Tuzla'da villa yapan kişiler tarafından alınan bu
büyük yapının yalnızca temelini oluşturan sarnıç
bölümü geçmişte denizden de görülebiliyordu.
Kalıntıların üzerinde yer alan ve bu anıta bitişik olan
iki parsel geçmişte olduğu gibi tam yapılaşmaya
açılacaktı ki, mahalle halkının da katkısı ve Kültür
ve Turizm Bakanlığı’nın da devreye girmesi ve
bölge koruma kurulunun aldığı karar ile bu parsellerin
solda: Küçükyalı Arkeopark alanının yukarıdan
görünüşü
altta: Sinan Omacan, Atölye Mimarlık tarafından
hazırlanan projenin maketi
SORU İŞARETİ
29 XXI - EKİM 2014
imara açılmasını engellendi. Bu gelişme bile kendi
başına kent için büyük bir kazanç. Böylece gelişmenin
başka türlü de olabileceği görüldü.
Bütün bu gelişmeler mahalle halkının ve bu işe gönül
veren gönüllülerin yıllardır süren çalışmalarının
bir ürünü. Araştırmayı ve projeyi İstanbul
Arkeoloji Müzesi yönetiminde gerçekleştiren Koç
Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Alessandra
Ricci Roma'da arkeoloji eğitimi almış. Ancak kendi
deyimiyle, mesleğini icra etmek için, kendi kenti
olarak benimsediği "İkinci Roma"yı seçmiş. Bunun
için Bizans araştırmalarının kamu tarafından
desteklendiği ABD veya Avrupa başkentlerinden
birinde sürdürmek yerine, Roma ve Bizans
İmparatorluğu'nun başkenti olan İstanbul'a
yerleşmiş. İstanbul Roma ve Osmanlı döneminde
hiç şüphesiz dünyanın en nitelikli sanatçılarını,
uzmanlarını kendisine çeken bir kentti. Bugün de
öyle olmaması için bir neden yok. Yalnızca toprağın
üstünde kalan kalıntılarla ilgilenildiği ölçüde bu
büyük yerleşim alanı hakkında bir bilgiye sahip
değiliz, İstanbul'un birçok tarihi bölgesinde olduğu
gibi. Bu nedenle şehrin en büyük zenginliklerinden
biri olan arkeolojik kültür mirası ile imar ihtiyaçları
ve gelişme arasında bir ilişki kurulamıyor ve
genellikle arsa sahipleri, yatırımcılar mağdur olma
korkusu ile bu önemli mirasa zarar veriyorlar, yok
ediyorlar. Ancak burada bu durum değişti. Yıllardır
bu bölgede yaşayan ve babası da geçmişte muhtarlık
yapan Ayşem Möröy yıllardır bu arkeolojik alanın
korunması için büyük bir çaba gösteriyor. Mahalle
halkı bu arkeolojik alanın kendi yaşam kalitesini
geliştireceğinin bilincinde. Ancak kamunun da süreci
yönlendirmesi ve bu çabaları desteklemesi zorunlu.
Projeye Yerel Kalkınma Ajansı da destek sağlıyor.
Arkeolojik alandaki araştırma ekibinde Türk,
Alman, İtalyan, Fransız genç arkeologlar ve farklı
disiplinlerden gelen uzmanlar çalışıyor. Kazı alanı
yakınında bir apartmanın bodrumunda oluşturulan
iki katlı özel laboratuvarda bulunan objelerin
titizlikle künyelenmesi, temizliği, fotoğraflanması
yapılıyor. Proje tamamlandığında arkeolojik alanın
korunması yanında semt önemli bir sosyal merkez
kazanacak. Arkeolojik alanın dışında projelendirilecek
koruma bandı sosyal etkinliklere ev sahipliği
yapacak. Hem de şehrin Anadolu yakasında
arkeolojik alanla bütünleşen kültürel etkinlikler için
bir mekan kazanılmış olacak. Daha şimdiden açılan
sergilerle, kültürel etkinlikler ve film gösterimleri ile
arkeolojinin şehir hayatının bir parçası olabileceğini
gösteren uygulamalar ortaya çıkmaya başladı. Asıl
mesele arkeolojinin disipliner ayrımların ötesinde bir
şehircilik ve mimarlık uygulamasına yol açması.
İstanbul gibi bir şehir haksız imar rantları, tekelci
imkanlar ile değil, yaratıcı deneyim, küresel işbirliği,
açıklık ile zenginleşebilir. Burada şehrin tarihi yalnızca
geçmişiyle değil, geleceği ile de uğraşarak yazılıyor.
İstanbul Efes, Bergama gibi içinde insanların
yaşamadığı fosil bir kent değil. Bu yüzden dar
bir açıdan geliştirilecek bir bakışla, yalnızca imar
perspektifi, ya da insansız arkeolojik alanlarda olduğu
gibi, yalnızca koruma amaçlı uygulamalarla, kararlarla
planlanamaz. Alan yönetimi planlarında olduğu gibi
mutlaka katılımcı ve disipliner ayrımların ötesine
geçebilen bir planlama yöntemine ihtiyaç var.
Bu örnekte “müthiş olan” yalnızca İstanbul'un eşsiz
geçmişinin keşfi değil, kültürel mirasın korunması
ile gelişmenin yan yana, birbiriyle çelişmeden, hatta
birbirini destekleyerek olabileceğinin görülmesi.
Taşınan Şehir
MADEN OCAĞININ KIRUNA’YI TEHDİT ETMESİ ÜZERİNE WHITE ARKITEKTER
EKİBİ BÜTÜN ŞEHRİ RADİKAL BİR KARAR İLE DOĞUYA TAŞIYOR. SÜREÇ
TASARIMINA ÇEVRİLEN PROJENİN İLK AŞAMASI BAŞLADI. PROJE AYRICA
ROTTERDAM MİMARLIK BİENALİ’NE DE KATILDI.
EKİM 2014 - XXI 30
MASTER PLAN - KIRUNA
fotoğraflar ve çizimler: White & Tegmark
Yerleşimin yaklaşık olarak 1900'lü yıllarda başladığı ve
İsveç'in kuzeyinde yer alan Kiruna şehri bugün 18.200
kişinin yaşadığı bir yer ve tarihindeki en büyük kentsel
dönüşümü görmek üzere olabilir. Şehrin tamamı
yaklaşık üç kilometre doğuya taşınıyor. Projenin Kiruna
halkında endişe ve beklentiyi aynı anda uyandırdığını
belirtmekte fayda var. Şehrin taşınması dikkatli bir
stratejik planlama gerektiriyor. Kolektif hafızayı
korurken ortak bir geleceğe taşınmak için şehir halkı ile
yakın bir danışmanlık kurulması gerekiyor. Emsali
görülmemiş bir tutkuyla proje, şehrin ve halkın
kimliğini koruyarak bir yerleşimi tamamen yeni bir
alana taşımanın olasılıklarını soruyor.
KIRUNA 4-EVER
whıte arkıtekter
Kiruna'nın batı sınırındaki Kirunavaara'da muazzam
büyüklükteki demir cevherinin çıkarılıyor olması
nedeniyle şehir merkezine yaklaşan deformasyon ve
çökme tehdidinin varlığı, şehri taşıma planlarının
doğmasına neden oldu. Devlete ait olan maden şirketi
LKAB, 1900 yılında şehrin kurulmasına neden olurken
zamanla Avrupa'nın en önemli demir üreticisi haline
geldi fakat öte yandan İsveç'in enerjisini tüketen en
büyük yapılaşmadan biri oldu. Bu sebeple şehrin
yeniden konumlandırılmasına mali kaynak sağlayacak
olan LKAB 2033 yılına kadar Kirunavaara'da maden
çıkarmaya devam edecek.
White Arkitekter ekibi olarak Ghilardi + Hellsten
Arkitekter ile birlikte çalışarak 2033 yılına kadar devam
eden 20 yıllık bir master planın sürecini tasarlamak
üzere açılan uluslararası yarışmayı 2013 Şubat ayında
kazandık. Belediye'nin proje özetine meydan okuyarak
daha sürdürülebilir bir şehir kurgusu için 100 yıllık bir
master plan başlattık. Bu şekilde şehrin demir
cevherinden bağımsızlaşan bir ekonomik modele
sahip olmasına çalıştık. LKAB'ın 415.5 milyon euro
yatırım ile yeni şehir merkezinin gelişimi taşınma
sürecinin ilk aşaması. Haziranda başlayan ilk adım
yedi yıllık bir süreç.
ŞEHRI TAŞIMAK
White ekibi olarak Kiruna'nın taşınmasını süreç
tasarımına çevirdik. Bir seri projenin yeni "kentsel
kemer" boyunca kıvrılmasını düşünüyoruz.
MASTER PLAN - KIRUNA
31 XXI - EKİM 2014
Malmvägen ana caddesinin çevresine odaklanmış olan
bu kemer, Kiruna merkeziyle Lombolo ve Tuolluvaara
yerleşimlerini, havaalanını ve maden ocağını birbirine
bağlıyor. Kiruna'nun önceki karakteri ise yıkılmış
binaların malzemelerinin yeniden kullanımı ve tarihi
kilise gibi kültürel olarak önemi olan bazı yapıların zarar
görmeden taşınması ile korunacak. Böylece eski Kiruna
kademe kademe kaybolacak ve şehrin doğusu daha canlı
olmaya başladığında ise halk buraya taşınacak.
FIRSATLAR
Yeniden taşınma durumu Kiruna'nın çevresel, sosyal
ve ekonomik olarak daha sürdürülebilir bir şehir
olması için eşsiz bir fırsat olarak yorumlanabilir.
Yeni Kiruna'nın gelişiminin düşük karbon salınımlı
olması tasarlandı. Toplanma alanı ve kültürel
varlıklar ile donatılmış iyi bir planın kamusal hayatı
iyileştireceği ve baskın olan erkek nüfusunu
genişleterek daha farklılaşan ve çeşitlenen bir
topluma dönüşeceğini düşünüyoruz. Öte yandan
Kiruna, İsveç'teki en hızlı gelişen küçük işletmelerin
olduğu bir şehir. Bu sebeple şehre göç edenlerin
konut ihtiyacının da giderilmesi gerekiyor. 3000
konutun taşınmasının yanı sıra yenileri de inşa
edilecek.
Şehir merkezinin yeniden konumlandırılması ve sürecin
sosyal boyutları en zorlayıcı mesele olarak karşımızdaydı.
Kiruna'nın iklimi ve konumu da yeni zorluklar doğurdu.
Kuzey kutup dairesinin 140 kilometre kuzeyinde Lapland
isimli bölgede olması nedeniyle oldukça ücra bir şehir.
Güneş yazın hiç batmıyor ve kışın hiç yükselmiyor.
Sıcaklığın -22 °C dereceye kadar düştüğü yarı arktik bir
iklime sahip. Yeni master plan ile maden çıkarımı
esnasında üretilen ve boşa giden ısının etkili bir şekilde
kullanımını, rüzgar enerjisinden faydalanmayı ve
altyapıları geri dönüştürmeyi çözdük.
YENI KENTSEL PLAN
Yeni bir meydan tasarımı ile ilk aşamayı gerçekleştirdik.
Kiruna'nın tarihi saat kulesini buraya taşıdık ve Henning
Larsen mimarlık ekibinin tasarladığı seyahat merkezini
de yeni meydan ile eski kenti birbirine bağlaması için
buraya konumlandırdık. 2019 yılında tamamlanması
planlanan kütüphane binasının yanı sıra yüzme havuzu
da inşa ediliyor. Eski kilise ise yavaş yavaş parçalara
ayrılıp yeni merkezde tekrar birleştiriliyor.
HERKES DAHIL
Belediye, master plancılar ve Kiruna halkı arasında
sürekli olarak kurduğumuz iletişim ile şehrin
dönüşümünün başarılı olacağını düşünüyoruz. Bunu
yaparken kendi grubumuzda yer alan antropologlar ile
keşifler yaparak planların gerçekleşmesi için çalıştık.
Şehir halkı ile resmi ve resmi olmayan kanallar
aracılığıyla periyodik olarak görüştük ve tasarımlarımızın
geri bildirimlerini aldık.
LKAB'ın madenin zarar verici etkilerinin şehre
uzandığını bildirmesinin ardından Kiruna'nın durumu
tartışmalıydı. Master planın onaylanması ve LKAB'ın
yatırımını ilk aşamada yapması büyük bir adım oldu.
Kiruna'nın yürüyen bir kırkayak gibi yavaş yavaş,
kıvrıla kıvrıla yeni merkezine taşınacağını
düşünüyoruz. Bunu yaparken uydu kent mantığından
farklı olarak şehrin doğuya doğru uzanmasını istedik.
Bu şekilde bütün ilerleme süreci adım adım olacak ve
tutarlı, sürekliliği olan bir şehir yaşamı sağlanabilecek.
Kiruna belediyesi de bu projenin halk ile iletişim
kurulan bir yöntemle ilerlemesini istiyor. Kiruna'nın
geçmişini devam ettiren ve aynı zamanda daha canlı
bir yere dönüşen şehir planı çalışmamızın özünü
oluşturuyor. Kiruna 4-Ever projesi ile “Urban by
Nature” temalı Rotterdam Mimarlık Bienali'ne (IABR)
ve Venedik Mimarlık Bienali'nin Palazzo Bembo'daki
“Zaman Mekan Varoluş” sergisine de katıldık.
proje mimarı: Mikael Stenqvist
süreç mimarı: Krister Lindstedt
mimarlar: Koen Kragting, Anna Edblom,
Åsa Bjerndell, Linda Sofi Bäckstedt
peyzaj mimarı: Sam Keshavarz,
Jeroen Matthijssen
antropolog: Viktoria Walldin
biolog: Jan Wijkmark
kültürel coğrafya uzmanı: Camilla Ottosson
proje başlama-bitiş tarihi: 2012 - 2040
MASTER PLAN - KIRUNA
whıte arkıtekter
Mimarlık, kentsel tasarım, peyzaj mimarlığı, iç mekan
tasarımı ve master plan çalışmalarında 60 yıldan fazla
tecrübesi olan 600 kişilik ekip İskandinav kökenli
bir oluşum. Sürdürülebilir mimarlık ve toplumlar
temasını projelere uygulayan bir yaklaşımları var.
Ekipte yer alan antropologlar ile ortaklaşa kararlar
alarak dengeli bir tasarım kurgulanıyor.
EKİM 2014 - XXI 32
süreç diagramları
vaziyet planı
PEYZAJ TASARIMI - OYUN ALANI - İSTANBUL
EKİM 2014 - XXI 34
Özgürleştirici Oyunlar
ZORLU OYUN ALANI, ZORLU CENTER'IN HEMEN YANINDA KEŞFE AÇIK VE
MACERALI BİR OYUN ARAZİSİ. VADİLERİ, DAĞLARI VE DEV KAYDIRAKLARI İLE
FARKLI YAŞ GRUBUNDAN ÇOCUKLARI OYUNA TEŞVİK EDİYOR.
Elger Blitz
ZORLU OYUN ALANI
carve
2012 yılının sonuna doğru WATG peyzaj mimarlığı
ofisinin Londra'daki şubesinden İstanbul'daki en büyük
oyun alanının tasarımını birlikte gerçekleştirme teklifi
aldık. 1600 metrekarelik araziye yerleşecek oyun alanının,
arazinin topografik özelliklerine dayanarak üretilmiş,
birbirine yakın iki alanı tarif eden mevcut bir tasarım
konsepti vardı. Konseptte en belirgin isteklerden biri,
araştırma ve keşif hissinin, yeni ve farklı oyun öğelerinin
tasarlanması ile alana eklenmesiydi.
TASARIM BAŞLANGICI
Öncelikle istediğimiz şey, çocukların şekiller, renkler
ve oyun deneyimi ile tetiklenebilen hayal dünyalarına
tamamen dalmalarıydı. Konseptten genel plana, oyun
öğelerinden peyzaj tasarımına kadar her şeyi
düşünerek bu fikir üzerine çalıştık.
Çeşitli zonları içeren oyun alanı, kademeli
yapısından ötürü görüntüsünü değiştirebiliyor.
Alçakta bulunan giriş zonu, aydınlık ve renk
doluyken kademe kademe macera dolu, yüksek
ve doğal gözüken bir oyun çevresine doğru
evriliyor. Bu kademeli değişim içinde oyun alanı,
kendi karakterleri olan özgün dünyalara ayrılıyor.
Aileler, oyun alanını çevreleyen terasta
oturabiliyor, böylece çocuklar oyun alanında
kendi başlarına ve daha özgür olabiliyor.
ALÇAK OYUN ADASI
Giriş zonundaki yumuşak kavisli tepeler
tırmanmak, aşağı kaymak ve keşfetmek için
tasarlandı. Bu tepelerdeki değişken oyun şekilleri,
daha küçük yaştaki çocuklar için olan trambolin,
tırmanma ağı, hamak ve kaydırak gibi çeşitli oyun
öğelerini barındırıyor. Tepelerin dalgalı formu,
hemen yanındaki su oyun alanının şeklini
yansıtıyor. Ahşap kutuplarda ise aydınlatmalar
bulunuyor.
PEYZAJ TASARIMI - OYUN ALANI - İSTANBUL
35 XXI - EKİM 2014
DERIN VADILER, BIR KÖPRÜ VE DEV KAYDIRAK
Oyun alanının kalbinde tepeler vadilere dönüşmüş
oluyor. İşte tam burada gizli bir dünyanın
keşfedileceğini düşündük. Bir köprü, dev bir ağ
sistemi ile dev kaydırak, çocukların aynı anda
kullanabileceği öğeler. Tırmanma ağını ve dev
kaydırağı, canlı renkleri ve çok uzaktan bile fark
edilebilir olmasıyla çocukları heyecanlandırması ve
keşfetmeye çağırması üzerine tasarladık.
DAĞLIK
Derin vadilerin olduğu zonu çepeçevre saran dağ
silsilesi hayal ettik. Bu sebeple birkaç sıra duvar,
tırmanma, koşma, saklanma, kayma, ve sürünme gibi
çocukların çok hoşlandığı pek çok oyun seçeneği
sunuyor. Duvarları birlikte düşündüğümüzde dev bir
kanal gibi davranan ve bakış açısına göre şekil
değiştiren bir yapı tasarladık. Tünellerin labirentimsi
sistemler, kayan duvarlar, kuş yuvaları, bakış noktaları
ve dar sokaklar sayesinde bahsettiğimiz macera dolu
alanı kurgulamaya çalıştık. Çocuklar dağın içine
girdikten sonra en yüksek noktaya ulaşmak için birçok
yol olduğunu keşfediyor. Vadideki dev kaydırak tepeye
kıvrılarak ulaşıyor, böylece oyun alanının her iki yakası
birleşiyor.
IKI KULE
Oyun alanının tamamını izleten iki kule, boyut ve
zorluk derecesi açısından birbirinden farklı. Çocuklar
şeffaf olan ve olmayan farklı rotalar ile yukarı tırmanan
çeşitli yolları tercih edebiliyor. Üç katlı kule, oyun
alanının en yüksek noktasından yükseliyor ve yalnızca
dağa tırmanarak ulaşılabilen uzun bir kaydırağa
bağlanıyor. Kaydırağın bir kısmı tepenin içine girerek
çocuklar için heyecan verici bir deneyim mekanı
sunuyor. Bu şekilde çocukların, oyun alanının ve
eğlencenin doğrudan kalbine girmesini istedik. Dağlık
peyzajdaki gizli gözetleme noktaları olarak kullanılan
kuş yuvalarına çocuklar tırmanabiliyor ve buradan
kulelere ulaşabiliyor. Dört katlı olan kule ise şeffaf bir
yapıda ve iç mekanında tırmanma, gizlenme,
dinlenme gibi eylemler için uygun ortamı barındırıyor.
karşı sayfada
Şehrin içindeki oyun alanına genel bakış
bu sayfada
solda üstte: Gözetleme kulesi
en üstte: Ailelerin kullandığı bölge ve oyuncaklar
üstte: Tırmanma oyuncağı
fotoğraflar: Oğuz Meriç/Zorlu Center
tasarım ekibi: Elger Blitz, Thomas Tiel
Groenestege, Marleen Beek, Hannah Schubert,
Lucas Beukers
iş birliği: WATG, London (UK)
tasarım: 2013 - 2014
proje bitiş: Mayıs 2014
işveren: Zorlu Center
konum: Zorlu Center, Beşiktaş
alan: 1,600 m2
bu sayfada
sağda: Vadileri oluşturan duvarlar
altta: Tırmanma oyuncağına içerden bakış
en altta: Dalgalı topogragya ve oyuncaklar
altta sağda: Köprü ve altındaki oyun mekanı
en altta en sağda: Tırmanma duvarı ve ipler
fotoğraflar: © IJreka
EKİM 2014 - XXI 36
PEYZAJ TASARIMI - OYUN ALANI - İSTANBUL
karşı sayfada
Zorlu Center ile ilişki ve gözetleme kulesi
fotoğraf: © WATG
vaziyet plan
37 XXI - EKİM 2014
elger blıtz
1964 yılında doğan Elger Blitz, Carve'nin kurucu
ortağı. 1982 - 1988 yılları arasında Amsterdam
Üniversitesi Mimari Mühendislik Bölümü'nde
okudu. 1990'lı yılların başında şans eseri başladığı
oyun alanı çalışmalarında çocuklar ve gençler
için farklı ölçekler ve disiplinler arasında sürekli
olarak geçiş yapan mekanlar tasarlıyor. 25 yıllık
kamusal alan tasarımı tecrübesi ve gelenekselden
uzaklaşan fikirleri nedeniyle Hollanda'nın çeşitli
üniversitelerinde öğretim görevlisi olarak çalışıyor.
Kamusal alan üzerine pek çok ödülü bulunuyor.
PEYZAJ TASARIMI - OYUN ALANI - İSTANBUL
kesit perspektiv
YAPI – OKUL - GANDO
EKİM 2014 - XXI 38
fotoğraflar: Erik Jan Ouwerkerk, © Kéré Architecture
El Emeği Okul
GELENEKSEL YAPI TEKNİKLERİNİ VE BİRLİKTE ÜRETME ANLAYIŞINI GÜNCEL
MİMARLIK UYGULAMALARI İÇİNE YERLEŞTİREN KERE ARCHITECTURE,
GANDOLU ÇOCUKLAR İÇİN EK OKUL BİNASI TASARLADI.
Diébédo Francis Kéré
GANDO OKULU EK BINASI
kéré archıtecture
İlkokul projesinin tamamlanmasından iki yıl sonra,
Gandolu 260 çocuğun ve çevre bölgelerde yaşayan
çocukların okula gitme talepleri vardı. Öğrencilerin
eğitim gereksinimlerine hizmet edecek bir eklentiye
fazlaca ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Civar köylerden
gelen güçlü yardımlar sayesinde okul ek binasını, yerel
iş gücü ve malzemelerle inşa ettik. Çocukların
ihtiyaçlarını en iyi şekilde gidereceğine inandığımız ek
binasının tasarımı da inşaatı da bir yıl sürdü.
Gando cemiyet üyelerinin yakın birlikteliği sayesinde
inşa edilmiş olan ilkokul binası bölgedeki tanımlayıcı
kent simgelerinden biri oldu. Gando halkı için binanın
malzeme kalitesi ve mimari dili güçlü bir sembol
olunca ek binayı da aynı ilke ve yöntemlerle tasarladık.
Tıpkı ilkokul gibi, eklentiyi de el yapımı sıkıştırılmış ve
sabitleştirilmiş toprak bloklardan yaptık. Pencereler
için düşündüğümüz renkli panjurlar binayı oldukça
samimi ve neşeli bir hale getirdi. Bu açıdan renkli
panjurlar çocukların vakit geçirmekten zevk alacağı bir
mekan oluşturdu ve toprak renginin ağır bastığı
ortama yeni bir soluk getirdi.
NEFES ALAN ÇATI
Sıcak teneke çatı katmanını içteki gözenekli tavandan
yukarı konumlandırarak çözdüğümüz havalandırma
planını ek bina projesinde de aynı şekilde uyguladık.
Eklentinin tavanını tek bir tonoz şeklinde tasarladık.
Tavan yüzeyi ve kiriş elemanları arasında pervazlar
bırakmaktansa, anıtsal tonozu, tavanın tuğla örüntüsü
içindeki boşluklarla inşa ettik. Bu “nefes alan” yüzey,
pencerelerden içeriye serin havayı alıyor ve sıcak
havanın havalandırmaya doğru ilerlemesini sağlarken
iç mekanı gölgeli ve yağmurdan korunaklı bir ortama
dönüştürüyor.
SIKIŞTIRILMIŞ TOPRAK BLOKLAR
Gando’ya özgü bir inşaat malzemesi cinsi olan
sıkıştırılmış toprak bloklar Bukinabé inşaatlarında
kullanılan bir yapı elemanı ve tamamen el yapımı. Biz
de binayı bu malzemeden yaptık. Böylece çevreye
uyumlu, sürdürülebilir, doğal yöntemlerle ve
malzemelerle yapılmış, yanındaki ilkokul binasına
uyumlu bir tasarım elde ettik. Tamamen doğal
malzemelerden elde edilen bu sıkıştırılmış toprak
bu sayfada
solda: Okul dış mekanı ve çocuklar
altta solda: Sınıf ve ders ortamı
altta: Renkli panjurlar ve çatı strüktürü
en altta: Okula ve bahçesine genel bakış
YAPI – OKUL - GANDO
karşı sayfada
Okula genel bakış
39 XXI - EKİM 2014
bloklar, binanın inşaasını da kolaylaştırdı. İnşaat
esnasında yerel halktan yardım aldık. Yığma
yöntemiyle yaptığımız binada Gando köylülerinin
yardımı ve emeği vardı.
OTURMA ALANI
Binanın iki bölümü arasında kalan oval şekilli ve
yerden daha alçak olan oturma alanı, çocuklar için
güzel bir dinlenme ve oyun mekanı oluşturdu. Çatı,
dinlenme alanının üzerinde olduğu için burayı
serinleştirdi. Aynı zamanda iki binayı birleştiren ortak
bir alan da oluştu. Oturma alanının birçok şekilde
oturmaya ve sosyalleşmeye açık ve esnek yapısı, genç
yaştaki öğrenciler için oldukça kullanışlı oldu.
Alandaki basamaklı yapı, hem oturmaya hem de
toprak yüzeyinden daha alçakta olan alana girmeye
yaradı.
TASARIMIN BITIMI
Okul eklentisinin tasarım süreci bir yıl sürdü ve
inşaatın tamamlanması da 2008 yılında oldu. Okul bu
sayede artık fazladan 120 öğrenciye destek oluyor.
Gando Okulu Kütüphanesi an itibariyle inşaat altında
ve okul eklentisine bitişik halde. Kütüphane, 2014’ün
sonunda kullanıma açılmak üzere planlandı.
bu sayfada
sağda: teneke çatı strüktürü
altta: Çatının oluşturduğu gölge
mekan ve çocuklar
arka sayfada
üstte: Kadınların yaptığı toprak çömlekler
altta: Çömleklerle kurulan çatı strüktürü
EKİM 2014 - XXI 40
YAPI – OKUL - GANDO
son sayfada
Çömleklerin oluşturduğu gölgeli iç mekan
YAPI – OKUL - GANDO
41 XXI - EKİM 2014
plan
görünüş
görünüş
doğal havalandırma çalışma prensibi eskizi
çatı sistemi eskizi
proje mimarı: Diébédo Francis Kéré, Kéré
Architecture
konum: Gando, Burkina Faso
yıl: 2008
işveren: Schulbausteine für Gando e.V. / Hevert
Arzneimittel GmbH ve Co Kg
işbirliği: Kéré Architecture, Gando köyü halkı
brüt alanı: 318 m2 + 62 m2 dış alan
kazandığı ödüller: BSI Isviçre Mimarlık Ödül,
Burkina Faso Şövalyelik Nişanı, Zumbotel Group
Yapılı Çevrede Sürdürülebilirlik ve Beşerilik Ödülü
DELİKLİ KÜTÜPHANE
ortamı oluşturmaktan ziyade, yaşça büyükleri ve gençleri birbirine
süzülmesine sebep oluyor. Bu hızlı büyüyen, dayanıklı bitki türü,
Gando’da bulunan ilkokul binasıyla elde ettiğimiz başarıdan sonra,
karıştırarak yöresel eğitim yöntemleriyle birleştirmekti.
çölleşme ve ormansızlaşmadan mağdur olan Burkina Faso gibi
bir ülke için oldukça uygun bir malzemeydi. Okaliptüs cephe
köydeki çocukların dışında civar köylerden de gelen öğrencilerin
artışı göz önünde bulundurularak okula ek bina ve kütüphane
TAVAN TASARIMI
elemanları, aynı zamanda gölgede oturmak ve rahatlamak için
yapılmaya karar verildi. Kütüphane binasını tasarlarken ilkokul ile ek
Okul kütüphanesinin tavanında el yapımı toprak işi çömlekler
çardaklar oluşturuyor. Gando’lu çocukların eğitimlerini desteklemek
bina arasında fiziksel bir bağlantı oluşturmaya karar verdik.
kullanıldı. Köydeki kadınlar tarafından geleneksel olarak elle yapılmış
için de kütüphane tüm köyün kullanımına açık bir araştırma merkezi
toprak çömlekler yarıya kesildi ve çatıya oturtuldu. Bu sayede oluşan
yapmayı hedefledi. Kütüphane yapımı ile modern kaynaklara ve
Aynı zamanda bina okul meydanını tozlu doğu rüzgarlarından
dairesel açıklıklar mekana şen bir motif kazandırdı. Aynı zamanda iç
tesislere hiçbir erişimi olmayan, iklimsel olarak kurak bir bölgede
korumakta.
mekanlara doğal ışık alımını ve pasif havalandırmayı sağladı. Tavana
bilgi akışı için özünde gelişmiş bir çevre oluşturmayı başardık.
oturan kıvrımlı demir çatı ise iç mekanları yağmur ve güneşten
FORM VE GEOMETRİ
korumaya yaradı. Sıcak metal yüzeyin yaratttığı yığın etkisi ile
Tıpkı ilkokul binası ve eklentisi gibi kütüphaneyi de yerel malzeme
pencerelerden serin hava çekilip deliklerden geri veriliyor. Bu sayede
olan balçık ve çamurdan oluşan toprak blokları kullanarak yaptık.
elektrik kullanmaksızın pasif bir soğutma elde ettik.
EKİM 2014 - XXI 42
YAPI – OKUL - GANDO
Binanın formu diğer ilkokul binalarına kıyasla oldukça farklı oldu.
Geleneksel yerel yerleşimleri hatırlatan, daha çok organik eliptik
OKALİPTÜS KOLONLAR
şekillerden yararlanan bir form oluşturduk. Böylece hem diğer okul
Kütüphanenin etrafındaki çalışma alanını, saydam okaliptüs
binalarından farklı oldu, hem de yerel yerleşkelere uyum sağladı.
kolonları perdesiyle çevirdik. Okaliptüs, genelde bir tür yabani ot
Mekanın yoğunluğunun sebebi, daha standart bir eğitim-öğretim
olarak biliniyor çünkü çok az gölge yapıyor ve topraktaki nemin
proje mimarı: Kéré Architecture
konum: Gando, Burkina Faso
işveren: Schulbausteine für Gando e.V. / Hevert
Arzneimittel GmbH & Co Kg
tasarım ekibi: Diébédo Francis Kéré, Dominique
Mayer, Yasmin Bremer
brüt alanı: 640 m2
tasarım safhası: Nisan 2010 - Aralık 2010
inşa safhası: Aralık 2010 - Aralık 2014
durum: Yapım aşamasında
kesit
43 XXI - EKİM 2014
plan
YAPI – OKUL - GANDO
dıébédo francıs kéré
Burkina Faso’daki küçük bir batı Afrika köyü
olan Gando’da doğdu, Almanya’da yetişti. Kéré
Architecture ve halkının ilerlemesi için sürdürülebilir
mimarlığın fark edilmesi amaçlı yardımsever bir
kuruluş olan Schulbausteine für Gando’nun (Gando
için Tuğla) kurucusu. Mimarlık hakkındaki resmi
bilgisini Bukinabé bina teknikleri ve malzemeleriyle
birleştirip yenilikçi inşaat stratejileri ve modern
mühendisliklik yöntemleriyle geliştiriyor. Geleneksel
balçık teknolojilerini ve yerli insanların ekip biçme
potansiyellerini koruma ve geliştirme üzerine çalışıyor.
Burkina Faso halkının ve bütün dünyanın kültürel,
eğitime ait ve sürdürülebilir ihtiyaçlarını mimarlık
yoluyla desteklemeye devam ediyor.
GÜN IŞIĞININ KADEMELİ OLARAK İÇERİ İLERLEDİĞİ, İÇ-DIŞ MEKAN
ARASINDAKİ GEÇİŞLERİN TÜM YAPIDA KESİNTİSİZ DEVAM ETTİĞİ MEKAN
DOLAŞIMI, FARKLI AÇILARLA BİRLEŞEN İKİ KÜTLE İLE ÇÖZÜLMÜŞ.
Gökhan Aktan Altuğ
EKİM 2014 - XXI 44
YAPI - YÖNETİM BİNASI - KOCAELİ
Işıklı Kütleler
TAEGUTEC FABRIKA VE YÖNETIM BINASI
tago archıtects
Günümüzde çalışma hayatının günlük yaşantının
neredeyse tamamına yayılması, ofis mekanlarının farklı
bir perspektifle yeniden ele alınmasını zorunlu hale
getirdi. Kocaeli Organize Sanayi Bölgesinde yer alan
TaeguTec Fabrika ve Yönetim Binası projesinde bu
düşünceye dayanarak ofis yaşamı, iş hayatı ve sosyal
ihtiyaçları kesiştiren bir tasarım geliştirdik. Çalışma
hayatının çalışanlar üzerindeki olumsuz etkilerini en
aza düşürmeyi hedefleyerek oluşturduğumuz sosyal
yaşam alanları ve dış mekan bütünlüğü sayesinde ofis
çalışanlarının her fırsatta dış mekan ile olan
bağlantısını yenileyen bir bina yarattık. Proje iki ayrı
kütleden oluşuyor. Ofis ve sosyal mekanlar ile üretim
bölümünü kapsayan bu iki kütle arasındaki geçişleri,
iç-dış mekan algılarını birbirine yaklaştıran şeffaf, cam
tüp geçitler biçiminde tasarladık. Bu şekilde iç mekanda
gün ışığının kontrollü bir şekilde ilerlemesini sağladık.
Ana girişi, su ögesi ve heykelsi konferans salon kütlesi ile
vurguladık. Giriş katında büyük sergi alanı ve onu
çevreleyen kafeterya, toplantı odaları gibi sosyal ve genel
kullanıma açık mekanlar bulunuyor. Bu mekanlar, hem
ışıklık hem de yapıyı çevreleyen bahçeye ve havuza doğru
uzanan konsol teraslar sayesinde gün ışığı ve dış
mekanla bütünleşiyor. Bir üst katı açık kullanımlı ofis
bölümü olarak tasarladık. Galeri ile oluşturulan bütüncül
kurgu sayesinde çalışanlar, açık ofis ve giriş katındaki
sosyal alanlar arasında kolaylıkla dolaşabiliyor. Gün ışığı,
çatıda bulunan büyük ışıklıktan ofis katlarına doğru
ilerliyor ve buradan sosyal alana kadar ulaşabiliyor.
Bununla birlikte iç-dış algısını kesintisiz bir biçimde
destekledik.
İkinci kütle olan üretim bölümünde, fonksiyon
şemasındaki ofis ve üretim arasındaki bütünsel
bağlantıyı çözmeye çalıştık. Görünürde yönetim
binasından uzaklaştırılmış olan üretim alanlarını, özel
cam tüplerin kullanıldığı köprü bağlantıları ile birinci
kütleye bağladık. Kullanılan bu cam köprüler bir anda
dışarıda olma hissini doğururken aynı zamanda başka
bir kütleye geçiş için farkındalık yarattı. Dikkat çekici
cephe tasarımı ve malzeme seçimi ile mimari
tasarımın, firmanın kurumsal kimliğine katkıda
bulunmasını önemsedik.
proje yeri: Kocaeli Organize Sanayi
proje tipi: Iş merkezi
işveren: TaeguTec
toplam inşaat alanı: 4000 m2
inşaat bitiş yılı: 2013
tasarım ekibi: Gökhan Aktan Altuğ, Mevlüt
Duymaz, Müge Eker Eryayar, Hakan Özbek, Mete
Kıyan, Yıldırım Akbulut, Emre Kurbak, Müge
Turgay, Seda Genç Yıldırım
modüler bölme duvar sistemleri: Trimline
bu sayfada
solda: Giriş. Fotoğraf: Fatih Metin Demirkol
altta: Kütlelerin su öğesiyle ilişkisi.
Fotoğraf: Gürkan Akay
en altta: Ana cepheye bakış.
Fotoğraf: Fatih Metin Demirkol
YAPI - YÖNETİM BİNASI - KOCAELİ
karşı sayfada
Fabrika hacimlerine genel bakış.
Fotoğraf: Fatih Metin Demirkol
45 XXI - EKİM 2014
bu sayfada
sağda: Giriş alanı ve karşılama masası
altta: İç mekandaki şeffaflık
altta ortada ve sağda: İç mekana genel bakış
en altta ve en altta sağda: Çalışma mekanlarından
görüntüler
EKİM 2014 - XXI 46
YAPI - YÖNETİM BİNASI - KOCAELİ
karşı sayfada
Konferans salonu ve dinlenme alanı
Fotoğraflar: Gürkan Akay
YAPI - YÖNETİM BİNASI - KOCAELİ
47 XXI - EKİM 2014
1. kat planı
kesit
gökhan aktan altuğ
1966 yılında Eskişehir'de doğdu. 1987 yılında
İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü'nden
mezun oldu. 1995 yılında Tatsuya Yamamoto ile
birlikte TAGO Mimarlık Şirketi'ni kurdu. Türk
Cumhuriyetleri, Avrupa, Ortadoğu ve Birleşik Arap
Emirlikleri'nde yüksek yapılar, kentsel planlama,
kamusal yapılar, iş merkezleri, spor kompleksleri,
eğitim yapıları, sağlık yapıları gibi farklı fonksiyon ve
ölçeklerde projeler üretti.2010 yılında hayata veda
eden Tatsuya Yamamoto'nun ardından profesyonel
mesleki çalışmalarını, kendisi ile aynı vizyonu
paylaşan 45 kişilik genç ve dinamik bir ekiple birlikte
yürütmektedir.
YAPI - BANKA - İSTANBUL
EKİM 2014 - XXI 48
fotoğraflar: Ibrahim Özbunar
Deneyimsel Banka
MÜŞTERİ DENEYİMİ ODAKLI BİR MEKAN VE MARKA TASARIMI OLAN
BANKACILIK MERKEZİ, MARKA LOGOSUNUN DIŞ CEPHEYE İŞLENDİĞİ İKONİK
BİR KATMAN İLE FARKLILAŞAN BİR BANKA YAPISI.
Emre Kuzlu
BURGAN BANK ÖZEL BANKACILIK MERKEZI
ı-am
Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi’nde bankacılık
alanında lider konumunda olan Burgan Bank
Grubu’nun bir parçası olan Burgan Bank Türkiye,
altmışı aşkın şubesiyle Türkiye’de hizmet veriyor.
I-AM ekibi olarak Nispetiye Caddesi’ndeki Burgan
Bank Özel Bankacılık Merkezi’nin tüm mimari ve
marka tasarımını gerçekleştirdik.
Mart 2014’te hizmete giren Burgan Bank projesi
bizim için heyecan veren bir proje oldu. Hem görsel
olarak müşteriye hitap eden ve kendini özel
hissettiren hem de kullanıcı odaklı ve işlevsel bir
bankacılık deneyimi kurguladık. İlk etapta
gerçekleştirdiğimiz workshoplarla markanın özünü
değerlendirdik ve Burgan Bank’ın burada
müşterilerine yaşatmak istediği deneyimi inceledik.
Markanın özünü, kişiye özel hizmet ve zanaat
temasını öne çıkaracak şekilde “hand-crafted
banking” olarak tanımladık. Tüm marka ve mimari
tasarımı bunu destekleyecek şekilde tasarladık.
Bankanın, diğer standart şubelerinden farklılaşan
ikonik bir yapı olmasına karar verdik. Metal plakalar
üzerine perfore edilen marka amblemiyle binanın
dış yüzeyini ikinci bir cidar olarak kurguladık. İç
mekanda gündüz doğal ışık kullanılıyor. İki dış
yüzey arasına konumlandırılan aydınlatmalar, gece
dramatik bir etki oluşturuyor. Girişi resepsiyon
formatında ele alarak müşterilere iyi bir karşılamayla
davetkar bir alan sunduk.
Müşterilerini sürprizlerle karşılayan, müşterilerin
rahatça bankacılık işlemlerini gerçekleştirdiği ve
ihtiyaçlarının kişiye özel şekilde karşılanabildiği
kaliteli bir alan sunmaya odaklandık. Sonuçta
ziyaretçilerin ve görenlerin beğeniyle karşıladığı bir
yapı ortaya çıktı.
YAPI - BANKA - İSTANBUL
karşı sayfada
İkonik banka cephesi
49 XXI - EKİM 2014
bu sayfada
solda: Banka girişi
altta solda: Banka genel görünüş
altta: Giriş ve karşılama alanı
en altta solda ve en altta: İç mekandan
görüntüler
proje yöneticisi: Emre Kuzlu, Ertuğrul Yurdakul,
Zeynep Durukan
tasarım ekibi: Emre Kuzlu, Pınar Ünlü,
Tolga Sencer
mimari proje ekibi: Duygu Gezen, Özgür Isan
aydınlatma projesi: Aytek Jane
uygulama: Kenan Gemici, Bahar Okucu
emre kuzlu
I-AM İstanbul kurucu ortaklarından olan
Emre, Orta Doğu Teknik Üniversitesi yüksek
mimarlık mezunu. Emre’nin mimari tasarım
anlayışı 2001’deki mezuniyetini takiben mimari
yarışmalarda kazandığı başarılarla pekişmişti.
2008 yılında Londra I-AM ekibiyle tanışmalarını
takiben aynı yıl müşteri deneyimine dayalı
tasarım ilkeleriyle I-AM İstanbul kuruldu. I-AM
metodolojisiyle kurgulanan projeleri arasında
Garanti Bankası, Burgan Bank, Unicredit, Mey
(Diageo), Kale Kilit, Dumankaya ve Odeabank yer
alıyor.
zemin kat planı
EKİM 2014 - XXI 50
YAPI - BANKA - İSTANBUL
bodrum kat planı
1. kat planı
Mekansallaşan Doku Ve Hücreler
ZOOM TPU TARAFINDAN TASARLANAN LIV HOSPİTAL ULUS, İNSAN
BEDENİNDEKİ DOKU VE HÜCRELERİN GEOMETRİK YAPISINDAN İLHAMLA
KRİSTALİZE VE ORGANİK FORMLARI BİR ARAYA GETİRİYOR.
EKİM 2014 - XXI 52
İÇ MEKAN - HASTANE - İSTANBUL
fotoğraflar: © LIV Hospital
LIV Hospital grubunun üst segmente hitap etmeyi
amaçladığı hastanesi için imgesel tema olarak insan
vücudunun muhteşem hijyenik koruyuculuğu sayesinde
aşılamayan iç cephelerini belirledik. Daha sonra ise bu iç
yüzeye tematik ilk yaklaşım olarak “Fantastic Voyage”
filmindeki insan vücuduna yapılan seyahatin
görüntülerindeki doku ve hücre alışkanlığını inceleyerek
buradan edinilen geometriyi ve onun yanı sıra birtakım
organik formları mimariye kozmetik ve işlev olarak
yükleyerek konsept kurgusunu oluşturduk.
LIV HOSPITAL ULUS
zoom tpu
Lobide kristalize edilmiş olarak kullandığımız formları,
hasta odalarına ait zeminlerde daha organik olarak
kurguladık. Elbette bu organik formlar hasta güvenliği
için oldukça gerekli. Hastanelerin insan davranışları
açısından oldukça değişken ve hareketli bir ortama sahip
olması bizim “hasta merkezli tasarım” ilkelerine yön
vermemizi sağladı. Modern hastane tasarımlarında
estetik faktörlerin yerini hastalara odaklanarak
düşünülmüş erişilebilirlik, işlevsellik, güvenlik gibi
faktörler aldı. Bu anlamda tüm bu faktörleri hastaların en
iyi şekilde bakılması noktasında sentezleyerek bir tasarım
oluşturmak esas amaç haline geldi. Hastalar yaratıcı bir
şekilde kurgulanmış, yenilikçi ve içinde sağlık bulacakları
mekanlarda bulunmayı arzularlar. Bu sebeple hastaların
ve ziyaretçilerinin bu taleplerini ulaşılabilir kılmak
kaçınılmaz hale gelmekte.
Hastaların konforunu ön planda tutarak, hasta
koridorları gibi alanların mekanik ekipmanların gizli
tutulduğu, LED aydınlatmaların onları rahatsız
etmeyecek biçimde bir gece kurgusu oluşturacak şekilde
tasarlanmış olması hasta odaklı vizyonumuzun ifadesi.
Malzeme olarak tercih ettiğimiz akriliği, bankolar,
banklar, ıslak mekanların zemin ve duvarları ile lobideki
kolonlarda kullandık. Lobideki bankoyu ve tavan
panellerini fiberden, zemini ise mermerden kurguladık.
Bu mermer zemin kafeteryanın da döşemesi olarak
devam ederek orada akustik alçı tavan ile tamamlanıyor.
Hasta odalarındaysa duvarlarda lamine kaplamalı
MDF’ler, asitlenmiş bronz aynalar kullandık.
İÇ MEKAN - HASTANE - İSTANBUL
53 XXI - EKİM 2014
giriş sayfasında
Kafeterya
önceki sayfada
üstte: Kafeterya
ortada solda ve altta solda ve altta sağda:
Poliklinik bekleme salonu
ortada sağda: Poliklinik bankosu
bu sayfada
sağda: Hemşire bankosu
altta: VIP poliklinik koridoru
altta sağda: Poliklinik bekleme
en altta: Doktor odası
en altta sağda: Hasta odası
EKİM 2014 - XXI 54
İÇ MEKAN - HASTANE - İSTANBUL
karşı sayfada
Poliklinik bekleme
ameliyathane bekleme salonu eskizi
levent çırpıcı
Levent Çırpıcı, 1965 yılında Erzurum’da doğdu.
Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden
1989’da mezun oldu. 1983-87 yılları arasında Prof.
Utarit İzgi Mimarlık Bürosu’nda çalıştı. 1994
yılında Atilla Kuzu ile birlikte Zoom TPU firmasını
kurdu. 2000 yılında “Sedat Gürel Dalyanköy Müze
ve Kitaplık Proje Yarışması”nda ikincilik ödülü
kazandı ve Ağa Han Mimarlık ödülüne aday oldu.
Mimari ve iç mimari proje çalışmalarını mağaza,
ofis hastane ve kongre merkezi alanlarında
yoğunlaştıran Levent Çırpıcı, son dönemde
yurtdışı proje çalışmalarına da ağırlık vererek bu
alanlarda çalışmayı sürdürüyor.
proje yeri: Istanbul
proje tarihi: 2012
yerleşim alanı: 27.987 m2
yatak sayısı: 154
tasarım: Atilla Kuzu, Levent Çırpıcı
tasarım koordinatörü: Yunus Emre Kara
proje koordinatörü: Özge Berberoğlu
tasarım ekibi: Jakup Poplawski, Dinçer Orhan,
Adem Gül
proje ekibi: Gülnur Mimir, Sinemis Sarıgül,
Selen Basgan, Bilge Eryılmaz, Gizem Akgün,
Esin Ekincioğlu
hizmetler: Iç mimari tasarım, kontrolörlük
55 XXI - EKİM 2014
lobi tavan planı
atilla kuzu
Atilla Kuzu, 1963 yılında İstanbul’da doğdu.
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü, İç Mimarlık
Anasanat Dalı’ndan 1987’de mezun oldu. Redesign
şirketinin beş ortağından biriydi.1994 yılında Levent
Çırpıcı ile birlikte Zoom TPU’yu kurdu. Halen büyük
mağaza,ofis, konferans salonu, hastane, poliklinik,
otel projeleri üzerine çalışıyor. Türkiye’de Nurus,
B&T Design, 888 Design firmalarına, Japonya’da
Conde House firmasına mobilya tasarımları
verirken İntema için mutfak tasarımı çalışmalarını
sürdürüyor.İntema için 2010 yılında yaptığı Open
serisiyle Elle Decor Edida’nın yılın en iyi mutfak
tasarımı ödülüne layık görüldü. 2011 yılında LIV
Hospital Ulus projesiyle WAF (Dünya Mimarlık
Festivali) Interior Fitout, Health & Commercial
kategorilerinde finale kaldı. 2012'de İntema için
tasarladığı Fluido, Elle Decoration Uluslararası
Tasarım Ödülleri Türkiye tarafından, En İyi Mutfak
kategorisinde birincilik ödülüne layık görüldü.
İÇ MEKAN - HASTANE - İSTANBUL
hasta odası planı
İÇ MEKAN - MAĞAZA - İSTANBUL
EKİM 2014 - XXI 56
fotoğraflar: Emin Emrah Yerce
Mobilyanın Şeffaf Sunumu
YERCE ARCHITECTURE YATAŞ BAYRAK MAĞAZASI TASARIMINDA MARKANIN
ÖNERDİĞİ YAŞAM KÜLTÜRÜNÜ YANSITIRKEN YARATTIKLARI ATMOSFERLE
MÜŞTERİLERİN İLGİSİNİ ZİNDE TUTUYOR.
Nail Egemen Yerce
YATAŞ MAĞAZASI
yerce archıtecture
Yataş Yönetim Kurulu, bizden hem yurt içi ve yurt dışı
mağazalarında uygulayacağı, yenilenen yapısını ifade
eden yeni bir kurumsal mağaza konsepti hem de bu
konsept doğrultusunda genel merkez binasında yer
alan yaklaşık 4000 m2 olan kullanımdaki mağazayı,
bayrak mağaza (flagship store) olarak yeniden
tasarlamamızı istedi.
Karşılıklı görüşmelerimiz neticesinde markanın
yenilenen yapısına dair mağaza konseptinde bir takım
başlıklar belirledik. Belirlenen başlıklar neticesinde
mağazaların markanın önerdiği yaşam kültürünü
yansıtması ve bunu bütünlüklü bir biçimde sunmasına,
müşteriye hayal kurdurmasına, yarattığı atmosferle
müşteri ilgisini zinde tutması ve bunu mobilyanın
önüne geçmeden yapmasına dikkat ettik. Ayrıca
erişilebilir tasarım ve ürün algısına yardımcı olması,
kendi koşullarına göre her birinin ayrı bir mecra olarak
ortaya çıkması, konforlu hissettirmesi ve müşteriyi
yükselten bir yapıya sahip olması gibi niteliklerini ön
plana çıkarttık. Bu niteliklerin mekansal karşılıklarını
araştırdık. Böylelikle Yataş’ın yenilenen yapısından
hareketle ve belirlediğimiz başlıklar doğrultusunda yeni
kurumsal mağaza konsepti strüktürünü elde etmiş
olduk. Daha sonra bu konseptin ilk uygulama alanı olan
bayrak mağaza niteliği taşıyan mağazaya eğildik.
Dış mekandan başlayarak iç mekanda da devam eden
ahşap bir yol, müşteriyi mağazanın dışından itibaren
sıcak bir şekilde karşılayan ve içeri doğru alan
sürükleyici ve devamlı bir zemin düşündük. İç mekanda
bu yola "podyum" ismini verdik. Müşterinin burada
kendini özel hissetmesini amaçladık.
Müşterinin merdivendeyken de mağazanın kalanıyla ve
ürünlerle ilişkisinin devam etmesi gerektiğini
düşündük. Konseptin ilk uygulaması olan mağazanın
İÇ MEKAN - MAĞAZA - İSTANBUL
57 XXI - EKİM 2014
etrafı duvarlarla çevrili betonarme merdiveni yıkıldı.
Duvarların yerine cam yüzeyler geldi. Merdiven ise çelik
konstrüksiyon olarak çok daha ince kesitlerde ve rıhtsız
olarak çözüldü. Sistem çok daha şeffaflaştı ve
merdivendeki kişinin, mağazanın kalan kısmıyla daha
güçlü bir ilişki kurması sağlandı. Merdiven etrafındaki
cam yüzeyler, üzerine yapılan markalaştırma
uygulamaları ile markanın vizyonunu ifade eden
"konuşan yüzey" olarak işlev kazandı.Her bir
koleksiyonun salon, yemek ve yatak odasından oluşan
bir "ev" bütünlüğü içinde sergilenmesini kararlaştırdık.
Mekan bölücü olarak kullandığımız seperasyonlar,
ayırdıkları mekanlar arasındaki algıyı tamamen
kopartmadan konumlandılar. Bunun devamında
koleksiyonlar arası mekan geçişlerinin de yumuşak ve
dengeli olmasına özen gösterdik. Yani parçaların
kendisinde içlerinde hem de bu parçaların oluşturduğu
bütünde akışkan mekanların ortaya çıkmasını
hedefledik. Buna ek olarak mobilyanın kendini daha iyi
ifade etmesi için mimari detaylar oldukça sadeleştirildi.
Renk çalışmalarına ve aydınlatma tasarımına bu
doğrultuda yön verdik. Ürünlerin sergilendiği birimler
arasında gezerken ara geçişlerde bazen mekansal
sürprizlere de yer verdik.
Müşterilerin, ürünleri gördükten sonra yorulmuş
olabilecek algılarını tazelemeleri, küçük bir es
verebilmeleri ve diğerleriyle sosyalleşebilmeleri için
gerçek bir kafe niteliğinde bir mekanın olması
gerektiğini düşündük. Aynı zamanda çalışanların da
belli zamanlarda burayı kullanabilmesini öngördük.
Çocuklu müşterilerin çocuklarını bırakabilecekleri bir
çocuk oyun bölümünü de kafe ile komşu olacak şekilde
konumlandırdık.
proje adı: Yataş Bayrak Mağaza
müşteri: Yataş
konum: Kartal, Istanbul
proje yılı: 2013
mimari tasarım: Yerce Architecture,
Nail Egemen Yerce
aydınlatma tasarımı: Yerce Architecture,
Nail Egemen Yerce
cephe tasarım: A Graphic
yapım: Akrotes
karşı sayfada
Mağaza içi şeffaf ve geçirgen duvarlar
bu sayfada
solda: Mağaza cephesi genel bakış
altta: İnce kesitli merdiven
en altta: Bütüncül mobilya sunumu
sağda ve altta: Koleksiyondaki dengeli sunum
altta sağda: Mağaza içinden görüntü
İÇ MEKAN - MAĞAZA - İSTANBUL
EKİM 2014 - XXI 58
nail egemen yerce
1978’de Manisa’da doğdu. 1997’de Dokuz Eylül
Üniversitesi’nde mimarlık eğitimine başladı.
2003’te kaydolduğu İstanbul Teknik Üniversitesi
Yüksek Lisans Mimari Tasarım Programı’ndan
“Enstalasyon ve Mekanı” tezini tamamlayarak
mezun oldu. Eşzamanlı olarak çeşitli mimari
bürolarda çalıştı ve kendi tasarladığı projeleri
uyguladı. 2010 yılında ise kendi ofisini kurdu.
Yapı Fuarı İzmir 2011'de tasarladığı stand, “En iyi
stand tasarımı” yarışmasında 3.cülük ödülünü
aldı. 2013’ te ise ofis mobilya showroomu olan
“OrfiSera” projesi, çeşitli yabancı mimarlık
sitelerinde ve kitaplarında yayınlandı. Halen,
İstanbul ve İzmir’de mimarlık, endüstriyel tasarım
ve resim alanlarında çalışmalarını sürdürmekte.
plan
BAUMİT HAZIR DEKORATİF KAPLAMA
Baumit, sürekli geliştirdiği Hazır
Dekoratif Kaplama ürünleriyle konutların
dış cephe tasarımları için yeni fikirler
yaratılmasını sağlarken bir yandan da
binaların korunmasına yardımcı oluyor.
Kolay ve pratik bir şekilde
uygulanabildiği için zamandan ve
işçilikten tasarruf sağlayan kaplamaların
ısı yalıtım sistemleri için daha uzun
garanti süreleri ise Baumit ürünlerinin
teknoloji, kalite ve güvenilirliğini
yansıtıyor. Baumit, ürün grubundaki
çözümler arasında fotokatalizli Nanapor
Photokat, pürüzsüz yüzeyler sağlayan
NanoporTop, kendi kendini temizleyen
Nanopor, özgürce şekillendirilebilen
CreativTop ve 888 renk alternatifine
sahip Life® yer alıyor.
www.baumit.com.tr
EKİM 2014 - XXI 60
SEKTÖR HABERLERİ
ALTIN ÖRÜMCEK’TEN KALESERAMİK’E İKİ ÖDÜL
Kaleseramik, bu yıl 12’ncisi düzenlenen
Altın Örümcek Web Ödülleri’nde iki
ödüle birden layık görüldü. 2013 yılının
en iyi web siteleri ve internet
teknolojileri alanındaki projelerin 38
farklı kategoride değerlendirildiği Altın
Örümcek’te www.kale.com.tr ile finale
kalan Kaleseramik, "Perakendecilik/
Mağazacılık" kategorisinde birincilik,
"Üretim/Sanayi" kategorisinde ise
üçüncülük ödülünü aldı.
Kaleseramik’in, tasarım ve teknoloji
açısından kullanıcı deneyimlerini en
yüksek seviyeye çıkarmayı hedeflediğini
belirten Kale Yapı Ürünleri Grubu
Pazarlamadan Sorumlu Başkan
Yardımcısı Bahadır Kayan,
“Kaleseramik bünyesinde
geliştirdiğimiz tasarımlar ve tasarım
yönetimi alanında oluşturduğumuz
stratejide emin adımlarla ilerliyoruz.
Yeni uygulamalarla önemli atılımlar
yapıp, pazarda fark yaratmaya devam
edeceğiz” dedi.
www.kale.com.tr
ERSA İLE HAWORTH İŞBİRLİĞİ
Mobilya sektörüne 1958'den beri özel
tasarımlarıyla yön veren Ersa Mobilya,
merkezi Amerika’da olan ve organik
çalışma alanları, ergonomik oturma
grupları, tasarım, üretim ve bilgi
birikiminde öne çıkan Haworth’ın
Türkiye’deki tek yetkili temsilcisi oldu.
Ersa Mobilya Genel Müdür Yardımcısı
Yalçın Ata: “Küresel firmalar mobilya
arayışlarında sektörde söz sahibi,
hizmet konusunda uzmanlaşmış
firmalarla işbirliği yapmak istiyorlar.
Biz de Haworth’ın Türkiye’deki tek
yetkili temsilciliğini alarak firmamız
adına büyük bir adım atmış olduk.”
dedi. Haworth’la birlikte ilk etapta
Avrupa’nın en büyük yazılım şirketi
konumundaki SAP İstanbul İnovasyon
Merkezi ve Acıbadem Üniversitesi
projelerini hayata geçirdiklerini
berlirten Ata, trendleri takip eden,
yenilikçi ve farklı ofis isteyenlerin
vazgeçilmez adresi olmaya devam
edeceklerini söyledi.
www.ersaofis.com
AURA
Nurus D Lab tarafından tasarlanan
Aura, yönetici ofislerinden bekleme
salonlarına kadar çok amaçlı kullanım
olanağı sunuyor. Zengin kumaş ve
dikiş ile oluşturulan desen seçenekleri
ile bulunduğu alanlara değer katıyor.
Aura, yapısal detaylarının ve kilit
mekanizmasının kumaş altında
çözümlenmiş olması ile kusursuz bir
görünüm sağlıyor. Farklı açılarda
sabitlenebilen esnek sırtı ve yenilikçi
teknolojiyle üretilen süngeriyle rahat
oturma imkanı sunuyor.
www.nurus.com.tr
ASPEN'DEN İKİ YENİ ÜRÜN
EKİM 2014 - XXI 62
SEKTÖR HABERLERİ
Aspen, sürdürülebilir ve yenilikçilik
anlayışının son ürünleri Lumuner LED
aydınlatma ve Sepia ahşap asma tavan
sistemlerini sektörün beğensine
sundu. Konferans salonları, eğitim
kurumları, oteller, ofisler, alışveriş
merkezleri ve havalimanları gibi
alanlarda farklılık yaratmayı hedefleyen
Aspen'in Lumuner LED aydınlatma ve
Sepia ahşap asma tavan sistemleri
yenilikçi tasarım ve sundukları
işlevsellik ile farklılaşıyor. Firmanın
diğer ürünleriyle uyumlu olan ve
projeye göre özelleştirilebilen LED
aydınlatma çözümü olan Lumuner
ISICAM’IN 40. YILI
Türkiye’nin ilk çift
cam üreticisi olan
Şişecam Topluluğu
şirketlerinden Trakya
Cam’ın Isıcam markası 40. yılını
Çırağan Sarayı’nda düzenlenen özel bir
geceyle kutladı. Gecede konuşan
Şişecam Topluluğu Düzcam Grubu
Başkanı Dr. Reha Akçakaya, tek cama
göre yüzde 50 daha fazla ısı yalıtımı
sağlayan çift cam markası Isıcam’ın
ürün grubu, işlevselliğinin yanı sıra
uzun kullanım ömrü ve %70'e varan
enerji tasarrufu ile dikkat çekiyor. Bu
özel ürün grubu metal ve taşyünü
asma tavan sistemlerine yönelik geniş
seçeneklere sahip. Sepia ahşap asma
tavan sistemini oluşturan bileşenler
ise; ahşap akstik panel, lineer ahşap
sistemler, ahşap baffle, ahşap open
cell ve ahşap canopy gibi özel
sistemler. Konuyla ilgili açıklama
yapan Aspen Yapı ve Zemin A.Ş. Satış
ve Pazarlamadan Sorumlu Genel
Müdür Yardımcısı Ertuğrul Meriç,
“Aspen’in 25. yaşında, lider bir şirkete
DIRECTFLUSH
1974 yılında pazara sunulduğunu
belirterek, “Böylece bundan tam 40 yıl
önce Isıcam sayesinde Türkiye çift cam
ile tanıştı. Bu 40 yılda 10 milyon hane
ve işyeri Isıcam ürünlerini tercih etti.
Türk halkının benimsediği ve
sektöründe lider Isıcam markasına
sahip olmanın haklı gururunu
yaşıyoruz.” dedi.
www.trakyacam.com.tr
Yeni nesil açık kenarlı klozet tasarımı
DirectFlush yüksek seviyede temizliğe
ve hijyene olanak sağlarken; modern
formuyla da şık bir tasarım ortaya
koyuyor. Villeroy & Boch’un yeni ürünü
DirectFlush su kanalsız klozet,
benzersiz su akışı ve sıcramayı
engelleyen formu ile 100% yüzey
temizliği sağlıyor. Su tüketimini en aza
indiren modern yıkama teknolojili yeni
nesil DirectFlush klozetler, 3,5 ya da 4
litrelik su tüketimiyle aynı zamanda
çevre dostu.
www.villeroy-boch.com
yakışacak biçimde fark yaratacak iki
yeni ürünü sektörümüze sunuyoruz.
Asma tavan, bölme duvar, yükseltilmiş
döşeme ve aydınlatma sistemlerinde
her zaman yenilikçi farklı çözümler ve
teknolojilerle öne çıkmayı hedefliyoruz.
Yeni ürün gruplarımız doğa dostu,
işlevsel, uygun maliyetli ve uzun
ömürlü olmalarıyla dikkat çekiyor. Yapı
sektöründe mimari bakış açısını
odağına alıp, değer yaratan ürünler
sunmaktan büyük mutluluk
duyuyoruz” şeklinde konuştu.
www.aspen.com.tr
KALE KİLİT’TEN ENTEGRE KİLİT ÜRETİM TESİSİ
Türkiye’de her üç evden ikisinin tercihi
olan Kale Kilit, kendi alanında
Türkiye’nin ve Avrupa’nın en modern
ve büyük entegre üretim tesisinde
üretilecek. Türkiye'nin lider kilit
üreticisi olan ve 100’ün üzerinde
ülkeye ulaşan Kale Kilit’in yeni
fabrikasının temeli atıldı. Çerkezköy’de
380 dönüm arazi üzerinde
konumlandırılacak modern entegre
kilit üretim tesisi yaklaşık 100.000 m2
Endüstri Holding Yönetim Kurulu
Başkan Yardımcısı Kenan Kızıltan,
temel atma konuşmasında yeni
fabrikada günde 150.000 adet kilit ve
75.000 adet silindir üretilebileceğini
belirtirken Kale Endüstri Holding
Yönetim Kurulu Başkanı Sedat Özgür
ise bu yeni üretim tesisiyle önümüzdeki
25 yılın planlamalarını çok daha geniş
bir alanda yapacaklarını söyledi.
kapalı alana sahip olacak. Kale
www.kalekilit.com.tr
RODA
EKİM 2014 - XXI 64
SEKTÖR HABERLERİ
Duman tahliye ve doğal havalandırma
sistemleri konusunda kaliteli ve estetik
ürünleriyle tanınan Alman Roda
markası, Form ile bir araya gelerek
dumanla mücadelede profesyonel
çözümler sunuyor. Yangınlarda,
dumanın yayılmasını önlemek ve
binaların dumandan en hızlı şekilde
arındırılmasını sağlamak için geliştirilen
Roda duman tahliye kapakları, projelere
uygun ürün seçenekleriyle yapılarınızı
güvenli mekanlara dönüştürüyor. Roda
duman tahliye ve havalandırma
EKOBORD
Vefa’nın yeni markası Ekobord, dış
cephelerden iç mekanlara kadar geniş
bir kullanım alanına sahip. Lif takviyeli
yeni nesil fiberçimento levhalar üreten
Ekobord, Bilecik’teki fabrikada insan ve
doğaya dost, montajı kolay, yüksek
mukavemete sahip ve estetik yeni nesil
levhalar üretiyor. Ekobord ile birlikte
Vefa, ön üretimli yapılarda sundukları
entegre üretim çözümlerinde daha güçlü
hale geliyor ve böylece hem daha hızlı
hem de daha bol seçenekli çözümler
sunuyor. Ekobord fiberçimento levhalar,
darbelere, hava koşullarına ve yangına
dayanım değerleri ile sektördeki benzer
amaçlar için kullanılan levhalardan daha
üstün ve her türlü iklim koşuluna uygun.
Ekobord yeni nesil levhalar, beton hissi
veren dokusu ve yüksek mukavemetinin
yanında betondan çok daha ince, hafif,
kolay uygulanabilir ve istendiğinde
değiştirilebilir, kolayca yenilenebilir
olması nedeniyle pek çok alanda tercih
ediliyor.
www.ekobord.com
sistemleri; fiziksel dayanıklılık, ısı ve
ses yalıtımı, rüzgar, kar yükü ve yüksek
yangın dayanımı özelliklerine sahip
ürünler. Cam, polikarbonat, alüminyum
ve izoleli alüminyum malzemelerden
üretilen Roda duman tahliye sistemleri,
DIN EN 12101-2 ve VdS 2159
standartlarına uygun ve endüstriyel
tesisler, ticari binalar, turizm tesisleri,
kültür merkezleri ve laboratuvarlar için
çözümler sunmakta.
www.formgroup.com
BETONART FRESH
Türkiye’de ilk kez Kalekim tarafından
geliştirilen brüt beton görünümlü dekoratif
sıva Betonart Fresh, özel formülü
sayesinde nem dengesini sağlayıp kötü
kokuları gidererek, mekanlarda estetik ve
sağlıklı bir atmosfer yaratıyor. Kullanıma
hazır olarak, kova ambalajlarda satışa
sunulan Betonart Fresh, başka hiçbir katkı
malzemesine ihtiyaç duyulmadan, mala ile
kolayca uygulanabiliyor ve içerideki nemi
dışarıya atabilme kabiliyeti ile yapıların
nefes almasını sağlıyor. İç cephelerde
kullanıma uygun olan Betonart Fresh, hafif
bir yapıya sahip son kat dekoratif sıva
olarak; kara sıva, beton, çimento levha gibi
mineral yüzeylerin yanı sıra, alçı sıva,
alçıpan, sabitlenmiş kontrplak ve eski
boyalı yüzeylere rahatlıkla uygulanabiliyor.
Akrilik emülsiyon esaslı Betonart Fresh,
çimento içermediği için uygulama
sırasında ve sonrasında da tozuma gibi bir
problem oluşturmuyor.
www.kalekim.com.tr
EKİM 2014 - XXI 66
SEKTÖR HABERLERİ
İSVEÇLİ MARKALAR “SWEDEN 360”TA
BİR ARAYA GELDİ
İsveç’in küresel arenada markalaşarak
günlük hayatta kullanılan inovasyon ve
tasarım alanındaki öğelerinin tanıtımı
amacıyla İsveç İstanbul
Başkonsolosluğu ve İsveç Ticaret
Merkezi (Business Sweden) ev
sahipliğinde 18 Eylül'de “Sweden 360”
etkinliği düzenlendi. Diyalog Ofis'in
2000 yılından bu yana Türkiye'de
temsilciliğini yaptığı Lammhults
markasıyla katıldığı etkinlikle aynı gün
düzenlenen panelde İsveç’in yaşam ve
düşünme tarzından iş modellerine,
geleneklerinden markalarının faaliyet
gösterdikleri ülkelerdeki başarıları ve
SALT BANYO MOBİLYASI
Creavit’in 2014 Koleksiyonu’ndaki
ürünlerden biri olan Salt Banyo
Mobilyası, beyazı tasarımla birleştirerek
yalın bir mekan oluşturuyor. “Az çoktur”
prensibiyle tasarlanan bu üründe gövde
ve kapaklarda kullanılan beyaz lake, ara
renk olarak kullanılan turkuaz ile
tamamlanıyor. Ara renklerin ayrıca
turkuaz, beyaz ve siyah lake seçenekleri
bulunuyor. Salt 100 cm’lik alt modül,
160 cm’lik boy dolabı ve 100 cm’lik
LED'li aynadan oluşuyor. İşlevsel boy
dolabı ve alt modül banyonuzdaki dolap
ihtiyacını karşılarken, kulpsuz dolap
kapakları banyolara sportif bir şıklık
katıyor. Ayna üzerindeki dokunmatik
LED aydınlatma ise pratik ve işlevsel
kullanımıyla konfor sağlıyor.
www.creavit.com
günlük hayata olan katkıları
konuşuldu. Odak noktası “inovasyon”
olarak öne çıkan panelin açılışında
konuşan İsveç İstanbul Başkonsolosu
Jens Odlander, Electrolux, Ericsson,
Volvo, Duni, Kosta Boda, Hastens,
Lammhults, O’Learys, Teliasonera,
Wasa gibi teknolojiden, mobilya ve
gıdaya kadar hayatın her alanında yer
alan İsveçli markaların Ar-Ge
çalışmalarına dayanan en yeni
teknolojinin yaratıcılıkla birleştiği bir
zihnin ürünü olduğunu söyledi.
www.diyalogofis.com
iPAD’DEYİZ
XXI’in tüm içeriğine, hatta daha
çok görsele ve videoya interaktif
bir şekilde ve kolay kullanımla
Apple Store’dan erişebilirsiniz.
Üstelik ücretsiz!
UYGULAMA – MOBİLYA – İSTANBUL
EKİM 2014 - XXI 68
fotoğraflar: Cemal Emden
Piri Reis'in Gemisi
KREATİF MİMARLIK TARAFINDAN TASARLANAN PİRİ
REİS ÜNİVERSİTESİ'NDE KOLEKSİYON MOBİLYA
ÜRÜNLERİ TERCİH EDİLDİ.
Eğitim ve rekabet birbirlerine ters
düşen kavramlar olsa da gün
geçtikçe sayıları artan üniversitelerin
çağın bir adım ötesinde adımlar
atması kaçınılmaz oluyor. Tuzla’da
konumlanan ve denizcilik üzerine
yükseköğretim ve uygulamalı eğitim
veren vakıf üniversitesi Piri Reis,
mimarisi ve eğitim yaklaşımıyla öne
çıkan üniversitelerden biri olmaya
aday. 60.000 m2’lik alana yayılan
ve 8 bloktan oluşan bu proje Kreatif
Mimarlık tarafından üç yıllık bir sürede
hayata geçirilmiş. Tasarımıyla brütal bir
yapı olan Piri Reis Üniversitesi, adından
da anlaşılacağı gibi mimarisinde
gemilerden ilham almış. Gemilerde
sık kullanılan materyallerden olan
ahşap, dış mekan zeminlerinde ve
korkuluklarda kullanılırken, korten çeliği
ise cephelerde güneş kontrol elemanları
olarak uygulanmış.
Türkiye’nin ilk uluslararası BREEAMÇok İyi sertifikalı yeşil kampüsü olarak
kayıtlara geçecek olan bu proje dahilinde
denizcilik, mühendislik, fen edebiyat
ve iktisadi idari bilimler fakülteleri ile
birçok gemi simülasyon laboratuvarları,
çok amaçlı salon ve seminer salonları,
öğrenci kulüpleri, dalga ve fırtına
simülasyonları yapabilen eğitim havuzu,
bilgisayar laboratuvarları, makina
atölyeleri yer alıyor. Ayrıca ana omurga
yapı işlevleri birbirine ilişkilendirmekle
birlikte kampüs girişinden başlayıp
sahil şeridinde sonlanan bir yaya
aksı oluşturulmuş. Kampüsün giriş
noktasında kullanıcıya sunulan bu aks
üzerinde kesintisiz deniz manzarasının
algılanabileceği teras, meydan ve
yeşil alanlara bulunuyor. Çok amaçlı
salon ve seminer salonları, kapalı spor
salonu, simülasyon laboratuarları ve
otopark gibi yüksek ve doğal ışık alması
gerekmeyen mekanlar olabildiğince
toprak altında; güneş ihtiyacı olan
sınıflar, laboratuvarlar, idari bürolar,
sosyal tesisler gibi öğeleri toprak
üstünde konumlandırmıştır. Böylelikle,
taban alanını en aza indiren yerleşim,
kullanıcılarına mümkün olan en fazla
peyzajı sunuyor.
Piri Reis Üniversitesi’ndeki iç kurguyu
yaratmak üzere Jan Wertel ve Gernot
Oberfell’in ortak tasarımı olan Dilim
kanepeler, Koray Malhan imzası taşıyan
Guamba ve Narcissus sehpalar, Faruk
Malhan tarafından tasarlanan Plato
depolama ünitesi ve Laluna oturma
üniteleri kullanıldı. Üniversitenin
yemekhanesinde ise Calvino masalara
Cantata sandalyeler eşlik ediyor.
Dilim kanepe havaalanları, ofisler
ve çeşitli bekleme alanlarındaki
UYGULAMA – MOBİLYA – İSTANBUL
konum: Tuzla
mimari tasarım: Aydan Volkan ve Selim Cengiç,
Kreatif Mimarlık
proje alanı: 60.000 m2
kullanılan ürünler: Dilim kanepe (Tasarımcı:
Gernot Oberfell &Jan Wertel), Guamba sehpa
(Koray Malhan), Narcissus sehpa (Koray Malhan),
Laluna koltuk (Faruk Malhan), Plato kitaplık
(Faruk Malhan), Calvino masa (Studio Kairos),
Cantata sandalye (Faruk Malhan)
69 XXI - EKİM 2014
ortak kullanım amacı düşünülerek
tasarlanmış, geniş renk seçeneği
sunan modüler bir koltuk sistemi. Çift
taraflı tasarımı ofislerde ve bekleme
alanlarında kullanılabiliyor, sehpa
sistemiyle eşleştirilebiliyor. Yüksek sırtlı
tasarımı ortak kullanım alanlarında
toplantı, çalışma, okuma ya da dinlenme
ortamı oluşturuyor. Özellikle açık
ofis kullanımlarında ortaya çıkan ses
izolasyonu ihtiyacına çözüm sunuyor.
Kafeler ve yemekhaneler gibi toplu
kullanıma açık alanlar için tasarlanmış
Guamba masa, ofislerde küçük toplantı
birimleri olarak da değerlendirilmesini
sağlayacak özellikler barındırıyor. Çeşitli
renk, doku ve malzeme seçeneklerine
sahip Guamba masa serisi farklı
mekanlara uyum sağlayacak ölçü ve
geometrilerde yaratıldı. Narcissus
sehpa ise yönetici gruplarının bekleme
karşılama ve dinlenme alanları için
tasarlandı. Mermer, cam ve ahşap tabla
seçenekleri ve özel ayak tasarımıyla farklı
yönetim kademelerinin gereksinimlerine
uygun çözümler sunuyor.
yararlanılmasını kolaylaştırırken tek ve
çift taraflı kullanım olanağı sayesinde
mekanlarda bölücü işlevi de görüyor.
Laluna koltuk; ortak kullanım alanları
hedeflenerek, bekleme salonları,
kafeler ve yönetici odalarındaki misafir
ağırlama bölümleri için tasarlandı.
Kumaş, doğal deri ve suni deri olarak
üretilebilen Laluna, kübik formuyla
kullanıcının sırt bölgesini destekliyor.
Keskin çizgilere sahip gövde tasarımıyla
dikkat çeken sandalyenin ayakları
ise bir yuvarlağı oluşturacak şekilde
konumlandırıldı. Laluna'nın 180 derece
sağa ve sola dönebilen sistemi, konum
koruma özelliğine sahip olduğu için
başladığı noktaya geri dönerek duruyor.
Calvino masa alışılmış olan tabla veya
çerçeve kalınlıklarının yerine, panel
yüzeyini incelen çerçeveyle birleştiren,
yalnızca iki milimetrelik ince bir hat
oluşturuyor. Ayaklar köşeli ve dikdörtgen
biçimli değil; yapı çerçevesiyle neredeyse
kesintisiz bir biçimde birleşen silindirik
bir parçadan oluşuyor. Tüm masa üstü
aksesuarları istendiği zaman kolayca
kaldırılabiliyor ve incecik iki ayakla
masa çerçevesine sabitlenebiliyor. İki
ve dört kişilik istasyonların yanı sıra
uzun masalardan oluşan çoklu çalışma
sistemlerini de kapsayacak şekilde
genişletilebiliyor.
Kitap ve dergilerin sergilenmesini
ve depolanmasını sağlayan Plato
Kitaplık, zengin aksesuar ve ölçü
seçenekleri ile özel çözüm olanakları
sunuyor. Alanlardan verimli bir biçimde
Ortak alanlar için tasarlanan Cantata
sandalyeler ise üç renk seçeneğiyle
farklı mekan konseptlerine uyum
sağlıyor.
karşı sayfada
Dilim kanepe, Narcissus sehpa
bu sayfada
en üstte: Calvino masa, Cantata sandalye
üstte solda: Laluna koltuk
üstte: Dilim kanepe, Guamba sehpa, Plato kitaplık
EKİM 2014 - XXI 70
UYGULAMA – BÖLME DUVAR VE KAPI
sağda: Anadolu Sigorta Genel Müdürlük Binası
altta: Lego Türkiye Merkez Ofisleri
altta sağda: VDF - Volkswagen Doğuş Finans
fotoğraflar: Gürkan Akay
Özgürleşen Ofisler
TÜRKİYE'NİN PEK ÇOK ÖNEMLİ OFİS PROJESİNDE
MİMARLARIN ÇÖZÜM ORTAĞI TRIMLINE INTERIORS'UN
GELİŞTİRDİĞİ ÜRÜNLER TERCİH EDİLİYOR.
Günümüzde ofisler, tekdüze ve sıkıcı
çalışma ortamları olmaktan çıkıp
yüksek kalitede tasarlanmış, modern ve
konforlu mekanlara dönüştü. Ofislerde
çoğunlukla takım oyununu güçlendiren,
diyalog ve bilgi paylaşımını teşvik eden
şeffaf, açık ve yarı açık duvar çözümleri
tercih ediliyor. Ofislerde TRIMline
interiors; TRIMline Omega, TRIMline
Snap, Straehle 2000 / 2300 /3400 /
System T, TRIMline Akustik, T.H.E
DOOR Kapı ve Nüsing Hareketli Bölme
Duvar Sistemleri ile sınırsız tasarım
seçeneği sunuyor. Düşey profilsiz tek
ve çift camlı duvarlar ile strüktürel
yapışma camlı bölme sistemleri,
kesintisiz şeffaflık ve ferahlık sağlarken,
doğal ışığın tüm mekanlarda doğrudan
hissedilmesine de olanak sağlıyor.
TRIMline interiors’un geliştirdiği
akustik ahşap paneller ile akustik
kontrollü ve konforlu mekanlar elde
ediliyor. Çok amaçlı salonların işlevsel
gerekliliklere göre bölünebilmesi için
Nüsing Serisi Hareketli Katlanır Bölme
Duvar sistemleri kullanılıyor. T.H.E
DOOR serisi kapılar, teknik detayları
ve tasarımı ile tüm mimari ihtiyaçlara
cevap veriyor.
Tüm bina projelerinde, tasarımcılar
artık bölme duvar ve asma tavan
sistemlerini, üç boyutlu bir kavram
olarak tasarımlarının vazgeçilmez bir
parçası olarak kabul ediyor. TRIMline
“ölçülerin özgür dünyası” felsefesi ile
mimarlara çözüm ortaklığı sunuyor.
TRIMline bölme duvar sistemleri
Zorlu Holding, Ernst & Young
Türkiye, Lego Türkiye, Volkswagen
Doğuş Finans, Vodafone Grubu,
TaeguTec Genel Müdürlük, Türkiye
Müteahhitler Birliği, AIG Sigorta, BP
Genel Müdürlük, Anadolu Sigorta
Genel Müdürlüğü, Apple Türkiye
Ofislerinde de tercih edildi.
GÜL ELEKTRİK
Gül Elektrik, aydınlatma sektöründeki 40
yıllık tecrübesine Architech markasını da
katarak yenilikçi çizgisini sürdürüyor.
İtalyan tasarımı Architech’in sunduğu
LED armatür çözümleri, yüksek kalitesi,
çeşitli boyut seçenekleri ve reflektör
açılarıyla mimaride farklı imkanlar
yaratıyor.
EKİM 2014 - XXI 72
REFERANS PROJE - AYDINLATMA
Yüksek enerji verimliliği (90lm/W’a
kadar), dengeli ve sabit renk ısısı (2700K,
3000K, 4000K ve 5000K) sayesinde
yüksek ışık kalitesi, ürün ömrü boyunca
üstün CRI değerleri (%70 ışık akısında
50,000 saate kadar), kamaşmayı
engelleyen UGR<17 reflektörleri ve
simetrik geniş ışıma sağlayan reflektör
açları Architech ürünlerinin öne çıkaran
özellikleri arasında.
Mağazalar, ofisler ve prestijli mekanlar
dizayn ederken iyi bir ışık açısı ve
kamaşmanın engellenmesi gerekliliktir.
Architech markalı ürünler bunu %99.98
saflıkta ve özel dizayn edilmiş alüminyum
reflektörleriyle sağlıyor.
5 yıllık garanti süresi, IP koruması ve
emniyet mandalları Architech ürünlerinin
ayrıcalıklarından bazıları. Dizaynı,
malzemesi, yüzeyi ve LED bağlantıları
sınırlı ve dar alanlarda maksimum
soğutma alanı ve minimum hava
konveksiyonunu sağlamak için ana
kriterlerdir. Patentli Architech markalı
ürünlerin enjeksiyon gövdeleri eşi
olmayan etkinlikle pasif soğutma
sağlamak üzere dizayn edilmiştir ve
ekstra güç gerektirmez. Özel boyaları ise
armatür soğutmasını %15’e kadar
kolaylaştırmak üzere tasarlanmıştır.
Architech’in sağladığı daimi soğutma,
ürünün ömrünü mümkün olduğunca
uzun ve sağlıklı geçirmesini sağlar.
www.gulelektrik.com
• Rolex Mağazası/Zürih Havaalanı
PHILIPS
Philips’in çevre dostu ve sürdürülebilir
LED aydınlatma ürünleri sayesinde
günün her saati hizmet sunulması
gereken mekanlarda bakım ve enerji
maliyetinden yüksek oranda tasarruf
sağlamak mümkün.
Renaissance Polat İstanbul Otel de
Philips'i tercih eden mekanlardan biri.
Yedi gün 24 saat müşterilerine hizmet
sunan otel, Philips sayesinde %80'e
varan enerji tasarrufu elde ediyor.
EKİM 2014 - XXI 74
REFERANS PROJE - AYDINLATMA
Philips, Renaissance Polat İstanbul
Otel’in mimarisi, mobilyaları ve
personeliyle yaratmak istediği mekana
hem tasarruflu hem de şık bir katkı
sağlıyor. Sunulan iç aydınlatma çözümü
ile otel misafirlerinin bir araya geldiği
mekanlarda onlar için dinamik ortamlar
yaratılırken, özel alanlarda kendi
evlerindeymiş hissi veren bir atmosfer
sağlanıyor. Aynı zamanda Philips, dış
aydınlatma çözümü ile oteli, ziyaretçilerin
hatırlayıp benimseyecekleri bir kent
simgesi haline getirmeyi amaçlıyor.
Üst düzey enerji verimliliğinin yanı sıra
kaliteli çözümler sunan Philips, yeniliğin,
ancak insanların beklenti ve ihtiyaçlarını
karşıladığı sürece anlamlı olduğu
anlayışını benimsiyor ve otel konuklarının
değişen beklentilerinin karşılanmasına
yardımcı oluyor.
www.philips.com.tr
EKİM 2014 - XXI 76
REFERANS PROJE - AYDINLATMA
VESTEL LED
AYDINLATMA
Vestel LED Aydınlatma Türkiye’de
Manisa fabrikasında üç senedir üretim
yaparak yurtiçi ve yurtdışına satış
gerçekleştiriyor. Ar-Ge çalışmaları Manisa
fabrikasında mühendisler tarafından
yapılan Vestel LED Aydınlatma ürünleri
arasında LED Panel, Downlight, Lamba,
Tüp, Sokak aydınlatması, Etanj,
Yüksektavan ve Lineer aydınlatma
ürünleri bulunuyor. Konvansiyonel
muadillerine göre %80’e varan enerji
tasarrufu sağlayan LED aydınlatma
ürünlerinin kullanımının artışıyla,
dünyada ve ülkemizde aydınlatmada
kullanılan enerji miktarı da çok büyük
oranda azalacak. LED lambalar, eski tip
enkandesan lambalar ile aynı ışık seviyesi
ve renge sahiptir. Aynı zamanda da LED
Lambalar enkandesan lambalara göre
%90’a kadar daha az enerji harcar. Bu da
çok büyük bir enerji tasarrufu demektir.
Ayrıca LED ürünleri 50.000 saate varan
ömürleri sayesinde uzun yıllar, aynı ışık
seviyesini koruyarak kullanıırlar. Buna ek
olarak, enkandesan lambalar çok büyük
miktarda ısı yayarlar ancak LED
lambaların yaydığı ısı çok daha minimum
düzeydedir. Bu durum da LED lambaların
uygulamasını kolaylaştırır ve ortam
güvenliğini artırır.
İstanbul Toptancılar Çarşısı (İSTOÇ),
aydınlatma çözümlerinde Vestel LED
Aydınlatma Ürünlerini tercih etti. 1 milyon
100 bin metrekare alanda 6 bini aşkın
dükkana ev sahipliği yapan İSTOÇ, Vestel
LED Yol Armatürleri ile aydınlanıyor.
Vestel LED Aydınlatma, İSTOÇ içerisinde
bulunan 752 adet civa buharlı yol
aydınlatmasını Vestel LED Yol
Armatürleri ile değiştirerek sokakları daha
aydınlık ve daha güvenli hale getirdi.
Yüzde 70’e varan enerji tasarrufu ile 10
kat daha fazla ışık veren Vestel LED Yol
Armatürleri ile İSTOÇ yılda 300 bin TL’ye
varan tasarruf elde edecek. 50 bin saat
kullanım süresine sahip armatürlerle
İSTOÇ, bu yatırımın geri dönüşünü iki yıl
gibi kısa bir sürede alacak.
zorlu center
manisa organize sanayi bölgesi
tav istanbul atatürk havalimanı
burger kıng
istoç
www.vestelled.com.tr
• Burger King
• ISTOÇ
• Izmir Adnan Menderes TAV
• Manisa Organize Sanayi Bölgesi
• TAV Istanbul Atatürk Havalimanı
• Zorlu Center
izmir adnan menderes tav
EKİM AJANDASI
20 Eylül - 18 Ekim
Diyapazon
Çağdaş sanat dünyamızın en önemli sanatçılarından Nevin
Aladağ, son yıllarda birçok farklı grup sergi ve bienalde
Rampa İstanbul, Akaretler,
Beşiktaş, İstanbul
www.rampaistanbul.com
Sakıp Sabancı Müzesi,
Emirgan, İstanbul
www.sakipsabancimuzesi.org
İstanbul Modern, Karaköy,
İstanbul
www.istanbulmodern.org
TMMOB Mimarlar Odası
İstanbul Büykkent Şubesi,
Karaköy, İstanbul
www.mimarist.org
Marina Bay Sands, Singapur
www.worldarchitecturefestival.com
Santral İstanbul, İstanbul Bilgi
Üniversitesi, Eyüp, İstanbul
www.santralistanbul.org
İzmir Mimarlık Merkezi,
Alsancak, İzmir
www.mo.org.tr/ulualsergi
Türk Serbest Mimarlar
Derneği, Çankaya, Ankara
www.tsmd.org.tr
TMMOB Mimarlar Odası
İstanbul Büykkent Şubesi,
Karaköy, İstanbul
www.mimarist.org
Koleksiyon, Tarabya, İstanbul
www.ismd.org.tr
Yapı-Endüstri Merkezi, Fulya,
İstanbul
www.yem.net
İstanbul Modern, Karaköy,
İstanbul
www.istanbulmodern.org
Yapı-Endüstri Merkezi, Fulya,
İstanbul
www.yemetkinlik.com
Yapı-Endüstri Merkezi
www.yemetkinlik.com
karşımıza çıkan, seslerden ve müzikten beslenen işleriyle dikkat
çekiyor.
23 Eylül - 1 Şubat
Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar
Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar adlı sergi ile sanatseverler Joan Miro
ile buluşuyor.
25 Eylül - 31 Aralık
Yüzyıllık Aşk: Türkiye’de
Sinema ve Seyirci Ilişkisi
Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen bir araştırma sergisi olan
Yüzyıllık Aşk, coğrafyamızda sinemanın doğuşundan
günümüze sinema-seyirci ilişkisini inceliyor.
1 Ekim
Yeni Nesil ePrinter’lar
Semineri
Yapıda Kullanılanlar Seminer Dizisi’nin bir ayağı olarak
Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi bu sefer de
elektronik yazıcılar hakkında bir seminer veriyor. Seminer
19.00’da başlıyor.
1 - 3 Ekim
WAF Dünya Mimarlık Festivali
Festival kapsamında verilen WAF Ödülleri, otuz kategorisiyle ve
kırk ülkeden birçok mimarın katılımıyla hayat buluyor.
7 Ekim
Le Corbusier Yapıları
Istanbul’da
Le Corbusier binaları çeşitli konferanslar ve mimarlık
fotoğrafçısı Cemal Emden’in Le Corbusier Görsel Kayıt adlı
sergisi ile Ana Galeri’de yer alıyor.
8 - 19 Ekim
10 Ekim
XIV. Ulusal Mimarlık Sergisi ve
Ödülleri
Mimarlar Odası, Ulusal Mimarlık Sergisi’nin son durağı olan
2014 Genç Mimar Ödülleri
Türkiye’de mimarlık yapma yetkinliğine sahip ve kırk yaşını
İzmir programını gerçekleştiriyor.
tamamlamış tüm mimarlara açık olan yarışmanın son teslim
tarihi 10 Ekim.
11 - 25 Ekim
Mimarlık ve Kent Şenliği X
Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi bu yıl teması
“Sağlıklı Kentler, Mutlu Kentler” olarak belirlenen Dünya
EKİM 2014 - XXI 78
AJANDA
Mimarlık Günü’nde her yıl olduğu gibi, Mimarlık ve Kent
Şenliği programı içerisinde bir dizi etkinlik gerçekleştiriyor.
15 Ekim
17 Ekim
Istanbul SMD. Mimarları
Ağırlıyor 13: Sabri Paşayiğit
Koleksiyon’un Tarabya Kampüsü’nde gerçekleşecek sergi, Sabri
Uluslararası Mimari
Aydınlatma Konferansı
Tüm gün sürecek ilk PLD Community Event konuşmacıları
Paşayiğit’in işlerine odaklanıyor.
Tapio Rosenius, Koert Vermeulen, Allan Ruberg ve Nadine van
Amersvoort ile Teun Vinken.
21 Ekim
Müzeler Konuşuyor: Whitney
Amerikan Sanatı Müzesi’nin
Yeni Bina Projesi
Adam D. Weinberg, Whitney Amerikan Sanatı Müzesi’nin,
Renzo Piano tarafından tasarlanmış ve 2015 yılı bahar aylarında
açılması planlanan yaklaşık 18.500 metrekarelik yeni binasıyla
ilgili planları paylaşıyor.
24 Ekim
Archiprix Türkiye 2014
Archiprix Türkiye 2014, 19. yılında Türkiye’deki mimarlık
okullarını ortak bir platformda buluşturarak özendirici ve yapıcı
bir rekabet ortamı yaratmaya, genç mimarları ve mimar
adaylarını mesleki ortam içinde bir araya getirerek mimarlık
üzerine düşündürmeye davet ediyor.
25 Ekim
Konut Konferansı
Konut Konferansı bu yıl, “Önemli olan büyüklük mü?”
sorusuyla sektöre eleştirel gözle ayna tutmayı hedefliyor.
Download

El Emeği Okul - XXI Mimarlık Tasarım ve Mekan Dergisi