LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
ISBN: 978-605-64782-1-5
LaborComm 2014
5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı
The 5th International Labor and Communication Conference
3-4 Mayıs 2014, Ankara
Bildiriler Kitabı
Derleyen
Hakan Yüksel
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim
Konferansı, 9. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali
Kapsamında Düzenlenen Bir Etkinliktir.
LaborComm 2014 - 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, Bildiriler Kitabı.
Derleyen: Hakan Yüksel
Basım Yeri ve Tarihi: Ankara, Ağustos 2014.
ISBN No: 978-605-64782-1-5
www.laborcomm. org
[email protected]
Laborcomm
LaborComm
LaborComm 2014’ü Düzenleyenler:
-
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Bilişim ABD.
LaborComm 2014’e Destek Verenler:
LaborComm 2014 Danışma Kurulu:
-
Prof. Dr. Nurcan Törenli (Ankara Üniversitesi).
Prof. Dr. Gamze Yücesan-Özdemir (Ankara Üniversitesi).
Prof. Dr. Funda Başaran-Özdemir (Ankara Üniversitesi)
Doç. Dr. Gülseren Adaklı (Ankara Üniversitesi).
Dr. Irmtraud Voglmayer (Universität Wien).
Dr. Michael Wayne (Brunel University).
Dr. Aylin Aydoğan (Ankara Üniversitesi).
Steve Zeltser (LaborTech).
İÇİNDEKİLER:
Konferans Programı: ...................................................................................................................................... 7
Sunuş .................................................................................................................................................................... 9
BİLDİRİ METİNLERİ:
Yavuz Yayla - ‘KABLOLU ULUSLAR’DAN ‘WIRELESS ÖZNELER’E: YENİ HAYALETLER ... 13
Banu Durdağ - TEKNOLOJİ VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM İLİŞKİSİNDE TEKNOLOJİK
DETERMİNİST YAKLAŞIM VE FARKLI VEÇHELERİ ........................................................................ 25
Serhat Kaymas - YENİ MEDYA VE BİLGİ TOPLUMU: SÜRTÜNMESİZ KAPİTALİZM
AĞLARINDA İŞÇİ SINIFINI YENİDEN DÜŞÜNMEK .......................................................................... 37
Senem Oğuz - BİLİŞİM VE EMEK SÜRECİ ............................................................................................ 49
Derya Tellan - KONTROL TOPLUMUNUN YAŞAM HÜCRELERİ YA DA BÜYÜK VERİNİN
EKONOMİ-POLİTİĞİ .................................................................................................................................... 61
Serhan Gül - ANAAKIM İNTERNET, YOĞUN MÜLKİYET ............................................................... 73
İbrahim İzlem Gözükeleş - ÖZGÜR YAZILIM, HACKERLAR VE MÜLKİYET ............................ 85
Gökhan Gökgöz - “SÖZ”ÜN EKONOMİ-POLİTİĞİ: FİNANSAL KAPİTALİZMİN YENİ
İLETİŞİM GÜNDEMİ; SÖZLE YÖNLENDİRME ..................................................................................103
Ali Korkmaz - DEĞİŞEN MEDYA DEĞİŞEN TOPLUMSAL HAREKETLER ...............................113
Sergender Sezer - YATAĞAN ENERJİ VE MADEN İŞÇİLERİNİN DİRENİŞ SÜRECİNDE
MEDYAYI KULLANIŞ BİÇİMLERİ ..........................................................................................................123
Hakan Aytekin - BİR MEDYA SEFERBERLİĞİ ÖYKÜSÜNÜN SÖYLEM ANALİZİ: VESTEL
CİTY'YE “BELGESEL FİLM” YERLEŞTİRME ......................................................................................137
Kaan Taşbaşı, Gözde Yazıcı, Barış Dağlı, Defne Özonur - KAZA MI? CİNAYET Mİ? GAZETE
HABERLERİNDE İŞÇİ ÖLÜMLERİ .........................................................................................................153
6  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Kader Tuğla - EGEMEN İDEOLOJİDE GÖRÜNMEZ KILINANLAR: PİKOLO BELGESELİ VE
MEVSİMLİK TARIM İŞÇİSİ ÇOCUKLAR ...............................................................................................169
Ömür Şölen Soykan - NEOLİBERAL DÖNEM TV DİZİLERİNDE ÇALIŞAN SINIFIN
ÇERÇEVELENMESİ .....................................................................................................................................179
Serdar Karakaya - TÜRKİYE’DE SİNEMA TELEVİZYON VE REKLAM SEKTÖRÜNDE
GEÇMİŞTEN BUGÜNE ÖRGÜTLENME VE SENDİKALAŞMA .......................................................193
İ. Arda Odabaşı - EMEĞİN KARİKATÜRÜ: EMEK TEMALI KARİKATÜRÜN
OSMANLI/TÜRK MİZAH BASININA GİRİŞİ.......................................................................................207
Eminalp Malkoç - ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİ BASININDA ZONGULDAK KÖMÜR
HAVZASI VE KÖMÜR İŞÇİLERİ: MESLEK GAZETESİ ÖRNEĞİ ...................................................225
PANEL METİNLERİ:
Adil Güneş Akbaş ........................................................................................................................................241
İzlem Gözükeleş ..........................................................................................................................................245
Oktay Dursun ...............................................................................................................................................247
Taylan Özgür Yıldırım ...............................................................................................................................255
LaborComm 2014 - Sonuç Bildirgesi ..................................................................................................263
Konferans Programı  7
Konferans Programı:
I. OTURUM: TEKNOLOJİ ve TOPLUM TARTIŞMALARI
 ‘Kablolu Uluslar’dan ‘Wireless Özneler’e: Yeni Hayaletler - Yavuz Yayla
 Teknoloji ve Toplumsal Değişim İlişkisinde Teknolojik Determinist Yaklaşım ve
Farklı Veçheleri - Banu Durdağ
II. OTURUM: TEKNOLOJİ ve EMEK TARTIŞMALARI
 Teknolojinin Gelişen Üretimdeki Rolü: Enformasyon, Teknik Altyapı ve Emek Behram Baransel (Sınıfsız Dergisi’ni temsilen)
 Bilgi Toplumu ve Sınıf: Sürtünmesiz Kapitalizm Ağlarında İşçi Sınıfını Yeniden
Düşünmek - Serhat Kaymas
 Bilişim ve Emek Süreci - Senem Oğuz
 Küresel İşçi Sınıfı Oluşumu: Ulusötesileşme ve Hegemonya (ticaret, finans, üretim,
sermaye, değer, birikim, devlet) Bağlamından, Hareket Savaşı ve Devrim (iletişim,
örgütlenme, direniş, ayaklanma, alternatif ve inşa) Bağlamına - Örsan Şenalp, Gürsan
Şenalp
III. OTURUM: SOSYAL MEDYA ve YENİ OLANAKLAR
 “Genel Zeka”yı Ele Geçirmek: Gezi’nin Sınıfı, Gelecek Toplum için Özyönetim ve
Yeni Olanaklar - Özgür Narin
 Sokaklardan Sosyal Medyaya: İsyan, İşgal, Direniş - Seda Gönül
 Özgür Sosyal Medya Platformları: Gerçek mi, Hayal mi? - Diyar Saraçoğlu
 Yeniden Düzenlenen Hayatımızın Özgür İnternet’i - Necati Duran
IV. OTURUM: SERMAYE, AĞLAR ve DİRENİŞ
 “Sözle Yönlendirme”: Finansal Kapitalizmin Yeni İletişim Gündemi... - Gökhan
Gökgöz
 Kontrol Toplumunun Yaşam Hücreleri ya da Büyük Verinin Ekonomi-Politiği - Derya
Tellan
 Anaakım İnternet, Yoğun Mülkiyet: Yeni Medya Düzleminde Alternatif Okumalar Serhan Gül
 Özgür Yazılım, Hackerlar ve Mülkiyet – İ. İzlem Gözükeleş
ÇAĞRILI KONUŞMA (e-Oturum): The Media and the Crises - Mike Wayne
V. OTURUM: EMEĞİN TARİHİ
 Emeğin Karikatürü: Emek Temalı Karikatürlerin Osmanlı/Türk Basınına Girişi - İ.
Arda Odabaşı
 Moskova’dan Türkiye İşçilerine Komünizm Eğitimi: Kızıl Şark Dergisi - Aytül Tamer
Torun
 Erken Cumhuriyet Dönemi Basınında Zonguldak Kömür Havzası ve Kömür İşçileri:
Meslek Gazetesi Örneği - Eminalp Malkoç
 Türkiye’de Sinema, Televizyon ve Reklam Sektöründe Geçmişten Bugüne
Örgütlenme ve Sendikalaşma - Serdar Karakaya
8  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
VI. OTURUM: TOPLUMSAL HAREKETLER ve MEDYA: ALANDAN
GÖRÜNÜMLER
 Değişen Medya Değişen Toplumsal Hareketler - Ali Korkmaz
 Şehir Hakkı Kavramı Kapsamında Sokağın İadesini Talep Eden Toplumsal Hareketler
- Özgün Dinçer
 Yatağan Enerji ve Maden İşçilerin Direniş Sürecinde Medyayı Kullanış Biçimleri Sergender Sezer
 Yerel Seçimler, Sosyal Medya Kampanyaları ve Sosyal Medya Kullanıcıları - Ulaş
Başar Gezgin
VII. OTURUM: EMEĞİN TEMSİLİ
 Neoliberal Dönem Televizyon Dizilerinde Çalışan Sınıfın Çerçevelenmesi - Ömür
Şölen Soykan
 Kaza Mı? Cinayet Mi? Gazete Haberlerinde İşçi Ölümleri - Kaan Taşbaşı, Gözde
Yazıcı, Barış Dağlı, Defne Özonur
 Egemen İdeolojide Görünmez Kılınanlar: Pikola Belgeseli ve Mevsimlik Tarım İşçisi
Çocuklar - Kader Tuğla
 Bir Medya Seferberliği Öyküsünün Söylem Analizi: Vestel City’ye “Belgesel Film”
Yerleştirme - Hakan Aytekin
PANEL: DİRENİŞ KENDİ İLETİŞİM KANALLARINI OLUŞTURURKEN:
ÖZGÜRLÜK, YAZILIM, İNTERNET VE EMEKÇİLER
 İ. İzlem Gözükeleş (Bilgisayar Mühendisi)
 Adil Güneş Akbaş (Bilgisayar Mühendisi)
 Oktay Dursun (Bilgisayar Mühendisi)
 Taylan Özgür Yıldırım (Bilgisayar Mühendisi)
Sunuş  9
Sunuş
İlkini 2010’da düzenlediğimiz LaborComm-Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı’nın
beşincisini değerli akademisyenler ve aktivistlerin katkıları ile 3-4 Mayıs 2014 tarihlerinde
Ankara’da gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Yedi oturumda 26 bildiri sunulan konferansımızda
ayrıca İngiltere’deki Brunel Üniversitesi öğretim üyelerinden Mike Wayne’in ‘The Media and
the Crisis’ başlıklı bir e-oturumunu ve Demokrat Bilgisayar Mühendisleri’nin ‘Direniş Kendi
İletişim Kanallarını Oluştururken: Özgürlük, Yazılım, İnternet ve Emekçiler’ başlıklı bir
panelini izledik.
Konferansı düzenlerken teknoloji ve toplum etkileşiminin ve bu etkileşim dolayımı ile
yaşanan deneyimlerin bilgisini üretmeyi ve ileriye dönük olarak emeğin ve teknolojinin
özgürleşim olanaklarını değerlendirmeyi hedeflemiştik. Son yıllarda farklı coğrafyalarda
toplumsal isyan dalgasının yükselişe geçmesi ve bu noktada yeni iletişim teknolojilerinin
önemli rol oynadığı yolunda sıkça tekrarlanan yorumlar, bu yöndeki bir sorgulamayı başka bir
dünya arzulayanlar açısında elzem kılıyordu. Türkiye’de 2013 yılına Gezi Direnişi’nin damga
vurması ve bu süreçte de internet ve sosyal medyanın etkin biçimde kullanılmasıysa
sorgulamanın gerekliliğine dair fikrimizi perçinlemişti.
Konferanstaki tartışmalar hedeflenen doğrultuda bir bilgi üretimini gerçekleştirdiği gibi,
bu bilgiyi paylaştı ve çoğalttı. Yeni sorular, yeni sorun ve çalışma alanları geliştirmemize
katkı sağladı. Ayrıca genelgeçer yorumların – en başta da teknolojiyi toplumdan bağımsız ele
alan ve yüceltenlerin – yanıltıcılığı ortaya serildi. Bunun yanında iletişim ve emek
mücadelesinin kesiştiği farklı alanlarda değerli çalışmalar sunuldu. Emeğin tarihi ve temsili
üzerine odaklanan bu çalışmalar, özgürleşim mücadelesinin ihtiyaç duyduğu bilgi ve
deneyimleri aktardıklarından dolayı LaborComm’un amacı açısından büyük önem arz
etmekteler.
Diğer yandan akademinin hem devlet hem de sermayenin kıskacına alındığı ve yoğun bir
saldırı altında olduğu günümüzde konferansın, bilim insanları ve aktivistlerce üretilen bilginin
bütünleştirilmesi ve toplumsallaşmasının aciliyetini ve önemini ortaya çıkardığını da
söyleyebiliriz. Verili bilgi üretme biçiminin yarattığı birbirini anlamayı güçleştirecek
boyuttaki parçalanmanın giderilmesi için farklı disiplinler arasındaki sınırlar boyunca
gerçekleşecek bir kavramsal ve metodolojik paylaşımın önemi konferans esnasında bir kez
daha açığa çıktı.
Bu kitapta, konferansta sunulan bildirilerden 17’sinin metni yanında Demokrat Bilgisayar
Mühendisleri’nin gerçekleştirdiği panelin metinleri yer alıyor. İlk 10 bildiri teknoloji-toplum
eksenli tartışmalara, farklı toplumsal kesimlerin mücadelelerine ve bu kapsamda iletişim ve
teknolojiye dair yaklaşımlarına odaklanırken, son yedi bildiri emeğin (ve sermayenin) temsili
ve tarihine eğiliyor.
Buradan bir kez daha konferansa katkıda bulunan herkese teşekkür ediyoruz. Ayrıca
belirtmek isteriz ki, düzenleme komitesinde yer alanlar kendilerini bu konferansın sadece
kolaylaştırıcıları olarak görmektedir. LaborComm’u asıl olanaklı kılanlar ise emeğin ve
teknolojinin özgürleşimi mücadelesini veren herkestir. Onlar olmadan bu konferans mümkün
olmazdı. Bu nedenle umuyoruz ki bu mücadele büyüsün ve LaborComm bu mücadeleyi veren
daha fazla bilim insanı ve aktivistle yoluna devam etsin.
Hakan Yüksel (Ankara Üniversitesi)
Bildiri
Metinleri
‘Kablolu Uluslar’dan ‘Wireless Özneler’e: Yeni Hayaletler
Yavuz YAYLA
Özet:
Baş döndürücü bir hızla gelişen teknoloji, günümüz toplumlarını sosyal, ekonomik ve politik
yönden anlamak için önemli bir başlangıç noktasıdır. Jacques Ellul, erken dönem yazılarında Batı
dünyasında tekniğin baskın olmasından dolayı yaşadığımız toplumu “teknikist toplum” (technicist
society) olarak tanımlarken artık bu aşamanın aşıldığını ve “teknolojik sistem” içerisinde
bulunduğumuzu belirtmektedir (Ellul, 1980). Hem bir umut hem bir sıkıntı olarak algılanan teknoloji,
çağımızda özellikle yeni teknolojilerin getirdiği yenilikler ve bunların uzantıları gündelik hayatımızın
her anını kapsamaktadır. Yeni teknolojilerle hızlanan/ivmelenen toplumsal yaşantımız (Deleuze ve
Guattari, 1990) da bu teknolojilerin arkaplanı olan ekonomik gerekliliklerle şekillenmektedir. Yeni
teknolojilerle artık mekân ağlar arasına sıkışmış, zamanın katı olan şeyleri buharlaştırması daha çok
hissedilir olmuştur. Bu çalışmada ‘kablolu ulus’lar arasındaki bağlantılardan ‘wireless özneler’e
geçişte toplumsal-ekonomik ilişkilerde yaşanan dönüşümleri ele alacağız.
“Teknik devrimin insana armağan
ettiği bir esrime biçimidir hız.
Motosiklet sürücüsünün tersine,
koşucu, kendi bedeninin varlığını
her zaman duyumsar, ilaç ampullerini,
soluk durumunu hiç aklından
çıkarmamak zorundadır; gövdesinin
ağırlığını ve yaşını hisseder koşarken,
kendi kendinin ve yaşamının, zamanının
her zamankinden daha fazla bilincindedir.
İnsan hız yeteneğini bir makineye
devredince her şey değişir.
Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır
ve bir hıza teslim eder kendini,
cisimsiz, maddesiz bir hıza, katıksız hıza,
hızın hızlığına, esrime hıza.”
Milan Kundera1
1. Yeni Teknolojilerin Ekonomi Politiği
Karşılıklı olarak birbirlerini etkileyen ve şekillendiren teknoloji ve bilim alanında yaşanan
dönüşümler ile günümüzde içinde bulunduğumuz küreselleşme süreci yaşamakta olduğumuz
toplumsal, ekonomik ve politik köklü dönüşümleri anlamak için önemli başlangıç
noktalarından birisidir. Çağımızın bilişsel kapitalizm döneminde jenerik teknolojilerin ortaya
çıkardığı yenilikler gündelik hayatımızın her alanına nüfuz etmektedir. Toplumsal-siyasalekonomik alanın ötesinde mikro yaşamımız dahi jenerik teknolojilerle sürekli
hızlanan/ivmelenen bir yapıya bürünmeye başlamıştır: mekân ağlar arasına sıkışmaya
başlarken, zamanın katı olan şeyleri buharlaştırması gündelik hayatta her daim hissedilir hale
gelmiştir.

1
Araş. Gör. Dr., Gazi Üniversitesi, İİBF.
Kundera, M. (1996). Yavaşlık, Çev., Özdemir İnce. İstanbul: Can Yayınları, s. 6.
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
14  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Daha çok sanayileşmiş Batılı toplumlarını tanımlamak için kullanılan ve Marshall
Berman’a (1990) göre “şaşırtıcı bir paradoks” olan modernleşme kavramı, Batılı toplumlar,
kültürler ve insanlığı karakterize etmektedir (Brey, 2003, s. 35). Ayrıca, bu çerçevede
'modern' kavramı uygarlığın (şüphesiz Batı Uygarlığı) ürünlerinin daha da ileriye taşınması
anlamında ‘teknik’ kavramıyla ilişkili bir özellik göstermektedir: “Eğer modernite teknoloji
tarafından şekillendirildiyse, o zaman bunun tersi de doğrudur: teknoloji modernitenin
yaratımıdır” (Brey, 2003, s. 34). Literatüre hâkim bu genel çıkarım, sanayileşme ve
modernleşme kavramlarının yan yana kullanılmasını bir zorunluluk mertebesine
yükseltmektedir.2
Hem bir umut, bir hırs (hâkimiyet dürtüsü) hem bir sıkıntı (insani varoluş) olarak algılanan
teknoloji, Daniell Bell’e göre, rasyonellik kavramında fonksiyonel ilişkilere ve niceliğe vurgu
yapan yeni bir tanım getirmiştir (Bell, 1973, s. 189). Bu yeni tanımı benimseyen modernite
teorisi, modern toplumların benzersizliğini açıklamak üzere rasyonalizasyon kavramını
kullanır: Özellikle verimlilikte artış olması için toplumsal süreçlere kontrol ve hesaplama
yöntemlerinin uygulanmasıyla rasyonalizasyon, bir kültürel form olarak tekniğin
rasyonelliğinin toplumsal genelleştirilmesine gönderme yapar (Feenberg, 2003, ss. 73-74).
Literatürde üzerine çok fazla tartışmanın yapıldığı bir kavram olarak teknoloji,
fenomenleri anlamamıza yardımcı olsa da anlamı net ve açık değildir (Ellul, 1980, s. 23).
Literatürde genellikle birbiri yerine kullanılan "teknik" ve "teknoloji" terimleri çok sayıda
fenomeni kapsar ve çeşitli anlamlara sahiptirler (Ellul, 1980, s. 24). Üstelik “teknik” terimi
genellikle yanlış şekilde “teknoloji” olarak adlandırılmaktadır (Ellul, 1983, s. 1). Türk Dil
Kurumu’na göre teknik sözcüğü: a) bir sanat, bir bilim, bir meslek dalında kullanılan
yöntemlerin tümü, b) fizik, kimya, matematik gibi bilimlerde elde edilen verileri iş ve yapım
alanında uygulamak, c) yol, beceri, yöntem anlamlarına gelmektedir (Türk Dil Kurumu
[TDK], 1983).
Oysa, teknikten farklı olarak teknoloji soyut, bir prosedür, bir organizasyon olarak bir araç
olmanın ötesindedir (Ellul, 1980, s. 34). David Harvey’e göre, “teknoloji, kısmen aletler,
makineler gibi gerekli ‘donanım’dan, kısmen de bu donanımı kullanmak için gerekli bilişsel
becerilerden” oluşmaktadır” (Harvey, 2006, s. 80). Bununla birlikte, sınırları belirli, kesin net
bir tanımı olmamasına rağmen, teknoloji, herhangi bir diğer sosyal fenomenden daha az veya
daha fazla olmamak üzere önemli bir toplumsal fenomendir (Feenberg, 2003, s. 74).
Jacques Ellul, erken dönem yazılarında Batı dünyasında tekniğin baskın olmasından
dolayı yaşadığımız toplumu “teknikist toplum” (technicist society) (Ellul, 1983, s. 1) olarak
tanımlarken artık “teknikist toplum” aşamasının aşıldığını ve “teknolojik sistem” içerisinde
bulunduğumuzu belirtmektedir (Ellul, 1980).
Bell’e göre, geçmiş ve günümüz arasındaki radikal farklılık, teknolojinin toplumsal
zamanın parçalanmasında getirdiği yeni ölçüm biçimleriyle ve doğa üzerindeki
hâkimiyetimizi artıran en güçlü etkenlerden biri olmasıdır (Bell, 1973, ss. 188-189). Böylece
teknoloji, toplumsal ilişkilere ve dünyaya bakışımızı köklü biçimde değiştirmektedir.
Yeni teknolojik araçlarla da kuvvetlenen küreselleşme ile birlikte, kapitalizmin sürükleyici
failleri dünyada serbestçe dolaşmaya başlamış, ucuz işgücü, esnek mekân arayışlarını
hızlandırmış ve daha az düzenlemelerin olduğu yerler öncelikli tercihleri haline gelmeye
başlamıştır. Ayrıca bu süreçte ulusal emek havuzları kendilerini sınırlı mekânlara çakılı
bulmaya başlamış, çok uluslu şirketler tamamen çıkarlarına göre at koştururken, kimi
2
Max Weber’e göre modern kapitalizmin şekillenmesinde teknik olanakların önemli bir yeri vardır: Batı
kapitalizmi “modern bilime, özellikle de matematik ile kesin ve rasyonel deney temeli üzerinde yükselen doğa
bilimlerine tâbidir” (Weber, 1996, s. 24).
Yavuz Yayla  15
sömürüp sömürmeyeceklerine karar vererek güçlerini daha da perçinlemişlerdir. Kısaca
Harvey’in vurguladığı üzere üretim kapasitesinde küreselleşmeyle paralel bir değişim
sergileyen ileri derecede rekabet gücüne sahip ve çoğu emek tasarrufu sağlayan teknolojik
yenilikler, küresel işgücünün kontrol edilmesini daha da ileri noktalara taşımıştır (Harvey,
2012, s. 44).
Temel toplumsal ve siyasal oluşumlar kendi köklerini teknolojik değişikliklerde3
bulmaktadırlar ama bu tespitten yola çıkarak ve iletişim ve telekomünikasyon sektörlerindeki
gelişmelerin de etkisiyle küreselleşmenin ivme kazanmasını da bir dayanak noktası olarak ele
alarak teknolojik determinizme düşülmemelidir.4
Rasyonalite kavramıyla kendi varoluşunu temellendiren teknolojik gelişmelerin açıkça
söylenmeyen politik iktidar makinesinin bir parçası olması sonucunda bizi ya dystopian 5 bir
gelecek beklemekte ya da bu duruma düşmemek için teknolojik gelişmeler konusunda temel
bir revizyon değişikliğine ihtiyacımız vardır. Çünkü, ana-akım düşünceye göre “teknolojinin
amacı doğanın denetim altına alınmasıdır” ama eleştirel yaklaşıma göre “teknoloji doğanın
değil, doğayla insan arasındaki ilişkinin denetlenmesidir” (Benjamin, 1995, s. 76). Örneğin,
2000 yılında Seattle’da DTÖ müzakerelerinin kesilmesine neden olan protestolarda, egemen
anlayışın yeni jenerik teknolojilere yaklaşımına yönelik tepkiler önemli bir rol oynamışlardır
ve alternatif politikaların şekillenmesine kaynaklık etmişlerdir. Bilgi özgürlüğü çerçevesinde
verilen mücadeleler, dünya üzerindeki baskıcı rejimlere karşı sistem karşıtı hareketlerle
bütünleşmeye başlamıştır. Bu anlamda “ilk bakışta aşk” ya da “ilk bakışta nefret” ikileminden
sıyrılarak, Habermas’ın da belirttiği gibi bilimin ve tekniğin devrimcileştirilmesi ile özgürlük
mümkün olacaktır (Habermas, 1997, s. 37).
2. Hızlanan Toplumsal Yapı
Günümüzde hayatımızı belirleyen ve mikro ve makro düzeyde peşine takıldığımız ‘hız’a
fütürizmin manifestosunu kaleme alan Filippo Tommaso Marinetti 1909 yılında övgüler
düzmeye başlamıştı: “dünyanın güzelliği, güzelliğin yeni bir biçimi ile zenginleştirilmiştir:
hızın güzelliği” (Marinetti, 2009a, s. 51) (Marinetti, 2009b, s. 58).
Endüstriyel (sanayi) kapitalizmde sömürü ve şiddetin mantığı firmaların yavaş ama güçlü
hareketi ve statik toplumlarca belirleniyordu. Bilişsel kapitalizm döneminde ise hız hayatın
ayrılmaz bir parçası olmuştur. Hızlandırıcı teknolojilerin toplumsal hayatın tüm dokusuna
getirdiği özgürlük ve olasılıklar vardır, fakat aynı zamanda şiddet, sömürü ve dışlanmayı da
geçmiş döneme kıyasla artarak beraberinde getirmektedir.
3
George Basalla’ya göre, Rönesans döneminden günümüze kadar doğa ve teknolojinin etkisiyle düşünüş
tarzımızı şekillendiren teknolojik ilerleme kavramı, altı varsayım üzerinde temellenmektedir: “1) Teknolojik
buluş, değişim geçiren üründe her zaman için belirgin bir ilerlemeye yol açar; 2) Teknoloji alanındaki
gelişmeler, maddi, toplumsal, kültürel ve manevi yaşamın iyileşmesine doğrudan katkıda bulunur ve böylelikle
uygarlığın büyümesine hız kazandırır; 3) Teknoloji alanında ve dolayısıyla uygarlık alanında kaydedilen
ilerleme, hız, verim, güç ve benzer diğer nicel ölçülere başvurarak kesin olarak ölçülebilir; 4) Teknolojik
değişmenin kökeni, yönü ve etkisi tamamen insan kontrolü altındadır; 5) Teknoloji doğayı fethetmiş ve onu
insanlığın amaçlarına hizmet etmeye zorlamıştır; 6) Teknoloji ve uygarlık, sanayileşmiş Batılı ülkelerde en üst
düzeyine ulaşmıştır” (Basalla, 1996, ss. 283-284).
4
Teknolojik determinizmin vurgusunda, “gerçek gerçekliğin yönü, teknolojiden topluma doğru”dur ve eğer bu
davranış kalıbı doğruysa “Modern teknolojinin kendi mantığı hükmünü sürdürecek, kendi etkisini doğuracaktır, o
halde ‘düşük’ yada ‘ölmüş doğum’ konumunda kalmamak için bizler de kendimizi bu ‘mantık’a uyarlamalıyız.
Artık aktif olan taraf teknoloji, pasif olan taraf bizler (toplum) olduğumuz için bunu böyle yapmalıyız.” (Üşür,
2001, s. 8).
5
Dystopian anti-ütopya anlamına gelip, otoriter-totoliter ya da benzeri bir baskıcı sistemi tanımlamak için
kullanılmaktadır.
16  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Deleuze ve Guattari, A Thousand Plateaus (Göçebebilimi İncelemesi) isimli eserinde,
göçebe savaş makinası ve onun mekân ve zamanla ilişkisi üzerine (devlet biçiminin ve onun
askeri aygıtının mekân ve zamandan ayrı olarak) tartışırken ivmelenmenin/hızlanmanın
küreselleşme sürecindeki önemini vurgulamaktadır:
Hız ve hareketi de birbirinden ayırmak gerekir: Hareket çabuk olabilir, bu
onun hız olduğunu göstermez; hız yavaş olabilir veya kımıldamaz olabilir,
ama buna rağmen o hızdır. Hareket genişleyendir, hız şiddetlendiricidir.
Hareket ‘tek’ olarak kabul edilen bir bedenin görece karakterini belirler, ve
bir noktadan diğer bir noktaya gider; tersine hız indirgenmez kısımlarının
(atomların) çevrintisel (kasırgamsı) bir kaygan mekânı dolduran veya işgal
eden ve herhangi bir noktadan ortaya çıkabilen bir bedenin mutlak
karakterini oluşturur” (Deleuze ve Guattari, 1990, ss. 82-83).
Ellul’a göre, toplumsal yaşam üzerinde teknolojinin özerkliği vardır6 ve bu özerklik aynı
zamanda teknolojik gelişmenin bir şartıdır (Ellul, 1980, s. 125). Günümüzün küreselleşmiş
dünyasında hızlanma Zygmunt Bauman ve David Lyon kavramsallaştırmasıyla “Akışkanlık”
(Bauman ve Lyon, 2013) dikkat çekicidir, çünkü sosyal, politik, kültürel, ekonomik ve
psikolojik yaşamımızın pek çok alanına giren özelleşmiş teknolojik makineler farklı
toplumsal düzeylerde farklı hızlanmalara neden olmaktadır. Ayrıca, toplumsal gerçeklik
üzerinde teknolojik ivmelenmenin etkisi muazzamdır: Bu süreçte mekân gittikçe daralmakta
ve uyum sağlama yeteneğini kaybetmektedir (Rosa, 2009, s. 82). Üstelik, “küreselleşme ve
internet çağında, zaman, mekânı sıkıştırma ve hatta yok etme olarak
tasarlanmıştır/düşünülmüştür” (Rosa, 2009, s. 82). Fakat teknolojinin hayatı
sanallaştırma/dijitalleştirme etkilerine rağmen mekân yine de vazgeçilemez olarak kalır.
Concorde süper jetleri üzerine yazan Felix Guattari’ye göre, Concorde jetleri Paris ve New
York arasında sürekli hareket etse de “ekonomik mekâna/alana çivilenmiş olarak kalır”
(Guattari, 1995, s. 48).7
Hartmut Rosa’ya göre, “en ölçülebilir hızlanma biçimi, teknolojik hızlanma olarak
tanımlanabilecek olan ulaşım, iletişim ve üretim süreçlerinin kasten ve bir amaca yönelik
olarak hız kazanmasıdır” (Rosa, 2009, s. 82). Rosa buna önek olarak da iletişimin hızının
,
kişisel ulaşımın hızı
, veri işleme hızı ise
olarak gerçekleşmesini vermektedir.
Hartmut Rosa’ya göre, teknolojik ivmenin yanısıra, dijital devrim ve küreselleşme süreci
toplumsal değişimi hızlandıran diğer bir etkendir (Rosa, 2009, s. 85) ve Bob Jessop’un da
belirttiği üzere, ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel değişiklikler konusunda belirsiz eğilimler
taşıyan küreselleşme birçok merkezli, çok niceliksel, çok zamanlı, çok şekilli ve çok nedenli
bir süreç olarak henüz bitmemiş olan dünya piyasalarının oluşumu ve devletlerarası sistemin
yeniden düzenlenmesini içermektedir (Jessop, 2009, s. 136). Bu nedenle Nicholas Thoburn,
kapitalizm öncesi tüm üretim biçimlerinin, toplumsal ilişkileri ve kimlikleri korumaya
çalışırken, kapitalizmin sürekli değişim özelliği taşımasıyla farklılaştığını belirtir (Thoburn,
2002, s. 450).
Kapitalizmin nasıl sürekli bir değişim özelliği sergilediğini ve/veya Max Weber’in
deyimiyle “dünyanın büyüsünün bozulmasını” kapitalizmin hem bir hayranı hem de en büyük
eleştirmeni olan Marx şu şekilde tasvir etmektedir: “Burjuvazi, üretim araçlarını, dolayısıyla
üretim ilişkilerini ve bunlarla birlikte bütün toplumsal ilişkileri durmadan
6
Teknolojinin özerk olmasının anlamını Jacques Ellul şu şekilde açıklar:“ Teknoloji nihai olarak sadece
kendisine bağlıdır. Kendi rotasını kendisi çizer, o ikincil değil, birincil faktördür. Bir ‘organizma’ olarak kabul
edilebilecek olan teknoloji kendi içine kapanmaya karşı ve kendi kaderini belirleme eğilimindedir” (Ellul, 1980,
s. 125).
7
Yine de, teknolojik evrenin makine parkının, politik amaçlar karşısında kayıtsız olduğu konusunda diretilebilir
– o bir toplumu yalnızca hızlandırabilir ya da yavaşlatabilir.
Yavuz Yayla  17
devrimcileştirmeksizin var olamaz. Oysa eski üretim tarzının olduğu gibi korunması, daha
önceki bütün sanayici sınıfların ilk var oluş koşuluydu. Üretimin durmadan altüst edilmesi,
bütün toplumsal koşulların aralıksız sarsılışı ve bitmek bilmeyen bir belirsizlik ve çalkantı
burjuva dönemini öteki bütün dönemlerden ayırt eder. Bütün kemikleşmiş, donmuş ilişkiler
arkaları sıra gelen, eskiden beri saygıdeğer tasavvur ve görüşlerle birlikte silinip gider; yeni
oluşanlar ise daha kemikleşmeye fırsat bulamadan eskir. Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal
olan her şey dünyevileşiyor ve insanlar nihayet hayattaki konumlarına, karşılıklı ilişkilerine
soğukkanlı bir gözle bakmaya zorlanıyorlar” (Marx ve Engels, 2008, ss. 24-25).
Manifesto’da sermayenin küreselleşme itkisine daha en başından sahip olduğu ise şu
şekilde vurgulanır ve bu aslında sermayenin politik yönüdür: “Ürünleri için durmadan
genişleyen bir pazara gerek duyması burjuvaziyi yeryüzünün dört bir bucağına salar. Her
yerde yuvalanmak, her yere yerleşmek, her yerde bağlantılar kurmak zorundadır burjuvazi”
(Marx ve Engels, 2008, s. 25). Böylece “Burjuvazi dünya pazarını sömürerek bütün
ülkelerdeki üretim ve tüketime kozmopolit bir nitelik” (Marx ve Engels, 2008, s. 25)
kazandırır.
Marx, bu sınır ve sınırsızlığın farkına varmış, bunu şu şekilde belirtmiştir: “Kapitalist
üretim, sürekli olarak, kendi niteliğinden gelen bu engellerin üstesinden gelmeye çalışır, ama
bunu ancak, bu engelleri tekrar kendi yoluna ve hem de daha heybetli ölçekte koyarak becerir.
Kapitalist üretimin gerçek engeli sermayenin kendisidir. İşte bu sermaye ve onun kendisini
genişletmesidir ki, üretimin hem çıkış ve hem de sonuç noktası, hem itici gücü, hem amacı
olarak görünür; üretim yalnız sermaye için üretimdir, ama bunun tersi doğru değildir; üretim
araçları, sırf, üreticiler toplumunun yaşama sürecinde, devamlı bir gelişmenin araçları
değillerdir” (Marx, 1997, s. 221).
Kapitalist üretim biçimi, gelişen yeni jenerik teknolojilerle yukarıda genel hatlarıyla
belirttiğimiz bir hızlanma ve sürekli inovasyon sürecine girerken, üretimin ve emeğin önemi
azalmadan endüstriyel kapitalizmden farklı bir kapitalist sürece, biyokapital sürecine
girmiştir: “Kapitalizm ile biyokapital adını verdiğim şey arasındaki ilişki daha ziyade
biyokapitalin kapitalizmin aynı anda hem bir devamı, evrimleşmiş bir biçimi ve alt kümesi,
hem de ondan farklı bir biçim olmasına dayanıyor” (Rajan, 2012, s. 24). Bu yeni kapitalist
sürecin arkasındaki itici güç ise enformasyon teknolojilerinde yaşanan dönüşümdür.
3. Enformasyon Teknolojilerinin Ekonomi Politiği
Yeni jenerik teknolojiler, rasyonaliteye uygun şekilde rekabet edebilmek için var olan
kurumsal ve iktisat politikası yapılarını sürekli bir değişime zorlamaktadırlar. Narula’nın
belirttiği gibi, ülkeler, teknolojik değişimi yönetebilmek için yeni vasıflara, vasıflarını
güncelleyebilmek için de kurumsal kapasiteye ihtiyaç duymaktadır (Narula’dan aktaran Lall,
2009, s. 463). Standartlar, ölçüm, kalite, test, Ar-Ge, verimlilik ve KOBİ alanlarında teknik
destek kuruluşlarına gereksinimleri vardır. Bilişim ve İletişim Teknolojilerinde (BİT) gelişmiş
bir altyapı ihtiyaçları olmasının yanı sıra, yeni teknolojilerin önemsizleşen faaliyetlerle
dezavantajlı gruplar üzerindeki etkilerini de hafifletmeleri gerekmektedir (Lall, 2009, s. 463).
Küreselleşme, üretken faktörlerin uluslararası ekonomiler arasındaki hareketini de
hızlandırmaktadır. Ancak, küresel düzeyde sermaye, teknoloji, bilgi ve işgücü niteliği, adil bir
şekilde yayılmamakta; sadece rasyonel mantığa uygun olan rekabetçi üretimin olanaklı
olduğu, ülkeler arasında hareket edebilen (akışkan) faktörleri tamamlama özelliği olan girdi
ve kurumların bulunduğu yerlere gitmektedir. Kısacası, yeni sınai kapasitelere ihtiyaç vardır
(Lall, 2009, s. 463).
18  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
4. Kablolu Uluslar - Wireless Özneler
Vincent Mosco’ya göre, 1990’ların sonunda bilgisayar sıradan bir şeydi. Telgraf, elektrik,
telefon ve yayıncılık için öngörülen harikalıkların hepsi bilgisayara yatırıldı. Mosco’ya göre,
bilgisayarlar ve siber uzay denmeye başlanan dünyanın belirginleştirdiği ve önem verdiği
olgular zamanımızın mitleridir. Mitlere göre, bilgisayar iletişiminin güçlendirdiği çığır açan
dönüşümle insan deneyimi zamanın (tarihin sonu), uzayın (coğrafyanın sonu) ve iktidarın
(politikanın sonu) ötesine geçecektir (Mosco, 2004, ss. 2-3).
Özünde ‘her şeyin sonu’ olarak karşılanan televizyonun yol açtığı beklentiler 1950’lerin
başlarında oldukça yaygınlaşan televizyon yayıncılığını ortaya çıkardı. İkinci devrim,
1960’ların sonunda ‘kablolu televizyonla’ oldu ve 1970’lerin başına geldiğimizde “kablolu
ulus” düşünü esinledi (Mosco, 2004, s. 132).
‘Kablolu ulus’lar arasındaki bağlantılar ise internetin gündelik hayatın bir parçası olmaya
başlamasıyla devrimsel şekilde değişikliklerin yolunu açmıştır. Yochai Benkler’e göre,
internet, bu uzun süreli eğilimin kökten biçimde tersine dönme olasılığını sunmaktadır.
İnternet, bilgi, kültür ve bilgi(birikimi)nin üretim ve dağıtımının sermaye yapısını
yerelleştirerek kapsamını genişleten ilk çağdaş iletişim ortamıdır. Bu noktada Harvey’in
söylediklerine de bakabiliriz. Harvey’e göre özellikle bilgisayar modelleri kullanan yeni
teknolojilerin kullanılmaya başlanması, kitle üretiminin kitlesel tek yeknesaklıkla el ele
gitmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmış, ‘neredeyse kişiselleşmiş ürünlerin kitle üretiminin
esnek biçimde yapılabilmesini olanaklı’ kılmıştır. Hatta Harvey’e göre yeni teknolojilerin
kullanımının sonuçları, 1984'un bir örnek büyük sitelerindense 19. yüzyılın zanaatkâr
ürünlerine daha yakın özellik sergilemektedir (Harvey, 2003, s. 95). Benkler’e göre, yeni
teknolojiler sayesinde (özellikle internet) ağ içindeki zekânın çoğunu içine katan fiziksel
sermayenin büyük kısmı yaygın biçimde dağılmış ve son kullanıcının mülkiyetine geçmiştir.
Ağ yönlendiricileri ve sunucular nitelik açısından son kullanıcıların sahip olduğu
bilgisayarlardan farklı değildir ve bu durum televizyonların sinyallerini yayın istasyonlar, ya
da kablo sistemlerinden almasıyla kıyaslandığında ekonomik ve teknik açıdan köklü bir
farklılıktır. Ancak tek başına teknoloji toplumsal yapıyı belirlemez. Çin ve Kore’de matbaanın
kullanıma girmesi, Avrupa’da İncil’in basılması ve izleyen tartışmalar gibi bir dini ve politik
yenilenmenin öncülü olmamıştır. Ancak teknoloji ilintisiz de değildir. Bilgi ve kültürel üretim
ve dağıtımın maddi koşullarındaki bu temel değişim, üzerinde yaşadığımız dünya hakkındaki
bilgimize ve bireyler ve toplumsal aktörler olarak bize sunduğu eylem yolları seçenekleriyle
temel etkilerde bulunmuştur. Bu etkilerle, ortaya çıkan ağ tabanlı ortam, çağdaş özgürlükçü
toplumlarda temel değerleri nasıl algıladığımızı ve sürdürdüğümüzü yapılandırmaktadır
(Benkler, 2006, s. 30).
İnternetle birlikte gelen bilgilerin dijitalleştirilmesi/sayılaştırılması, sıkıştırma
teknolojilerindeki gelişmeler, bilgi kayıpları olmadan mp3 ve benzeri küçük dosyalara
dönüştürülmesi gibi gelişmeler toplumsal ivmenin dönüşümündeki önemli aşamalardır.
Dijitalleşmenin toplumsal boyutlarını analiz etmeye çalışan Lawrence Lessig’e göre, sadece
tüketilebilen Read/Only (RO) ve yeniden oluşturulabilen Read/Write (RW) kültürler
geçmişimizin (endüstriyel toplumların) bir parçasıydı: RW yaratıcılığı insan kültürünün
şafağından kaynaklanırken, RO kültürel simgeleri yakalamak ve yaymak üzere gelişen
teknolojilerden kaynaklanmıştır (Lessig, 2008, s. 116). Ayrıca, bağlantı ve indirme hızları
arttıkça sıkıştırma teknolojileri daha az önemli hale gelmiş ve fiziksel ürünleri (CD, DVD,
DVD okuyucu, yazıcı vb.) neredeyse gereksizleştirmiştir.
Tüketicilerden kullanıcılara kablo üzerinden internet erişimi (Benkler, 2000) ve
Read/Write (RW) ve Read/Only (RO) ve DRM teknolojisi RO kültürünün digital simgelerinin
kodlarını yeniden üretmektedir (Lessig, 2008, s. 41). Ayrıca XX. yüzyıl Read/Only (RO) yani
Yavuz Yayla  19
genel olarak medya teknolojileri arasındaki mutlu bir rekabet dönemiydi: her bir (ekonomik)
çevrim (cycle) yeni bir teknoloji üretmiştir; her en yeni teknoloji en kısa sürede başka bir
teknoloji tarafından aşılmıştır (Lessig, 2008, s. 30).
Christopher May ve Susan K. Sell’e göre, “Dijitalleşme, birebir kopyaları
olanaklılaştırarak kopya kalitesi düşüklüğünü gidermiş ve her niyet ve amaca açık olarak
dijital eserlerin aslının aynısının kopyalanmasını sağlamış ve böylece yüksek kaliteli yeniden
üretimleri üzerindeki yetkili dağıtım kanalı tekellerini yok etmiştir: İçerik için “sürtünmesiz
bir ortam”da art arda yapılan kopyalamalar kaliteyi düşürmez, dijital ürün dağıtıma girer
girmez, son kullanıcılara sunulmak üzere pazara izinsiz kopyaların sürümü olası bir tehlike
durumuna gelir. Ve daha önce, kopya ürünü satın alanlar daha adi bir mal almış oluyorken ve
izinli ve izinsiz kopyalar arasındaki kalite farkı fiyat farkını yansıtıyorken, dijital kopyalar bu
farkı da ortadan kaldırmıştır. Teknolojik gelişmenin bu hızı içerik sanayisini yanıt vermeye
“zorlamıştır” (May ve Sell, 2006, ss. 182-183).
Kısaca, dijitalleşme/sayısallaşma “sürtünmesiz ortam” yaratmaktadır. Ve “dijital mal bir
kere dağıtıma sokulduğunda, hemen, izinsiz kopyaların tüketici kullanımı için pazarda
rekabete girmesi tehdidini ortaya çıkarmaktadır” (May ve Sell, 2006, s 183).
5. Peer-to-Peer (P2P)
Yeni jenerik teknolojilerin gelişmesinin kısa bir anlatımını sunduğumuz yukarıdaki
pasajların açık anlamını şu şekilde özetleyebiliriz: Tarihsel süreçlerden ayrı
düşünemeyeceğimiz toplumsal ilişkiler en sonunda insan bilincini belirlemektedir. Bilişsel
kapitalizm ortaya yeni bir hayalet çıkarmıştır. “Dünyaya bir hayalet musallat oluyor: peer-topeer hayaleti. Ve mevcut ekonomik sistem peer-to-peer ile çalışmayı tercih ediyor; fakat peerto-peer aynı zamanda yeni insan ilişkilerinin yeni bir habercisidir ve sonunda bilgi
kapitalizmiyle uyumsuzluk gösterebilir” (Bauwens, t.y., s. 1).
Peer-to-peer, post-endüstriyel toplumun temeli olan bilgi ve iletişim altyapısının
organizasyonun yeni teknolojik paradigmasıdır. Ağların ağı olarak internet bu paradigmanın
ifadesidir ve peer-to-peer, bir “dağıtım mekanizmasıdır (Bauwens, t.y., ss. 1-2). Napster,
KaZaa, Limewire, Emule, Soulseek ve AudioGalaxy gibi dosya paylaşım sistemlerinden de
görüldüğü üzere, P2P dağıtım mekanizması, hiçbir merkeziyetçi (bürokratik) komuta ve
kontrol merkezine sahip olmamakla farklılaştığı gibi P2P sayesinde her türlü engelleme
çabalarına rağmen bilgilere erişimi de olanaklı kılmaktadır. Ayrıca P2P basitçe tanımlanacak
biçimde kendiliğinden teknolojinin bir formu değildir, bir ‘üretim süreci’dir, maddi olmayan
ürünlerin üretiminin organizasyon yoludur (Bauwens, t.y.: 2).
Koyaanisqatsi8 (David, 2005, ss. 81-82) olarak P2P aynı zamanda yeni bir oluş biçimidir.
Bir anlamda P2P çağımızın rhizome’sidir (köksap’ıdır): “mekânı hesaplamadan ve sadece
‘onun üzerinde giderek seyredilebilinen’ mekânı işgal eden köksapsal, merkezinden kopmuş,
ölçüsüz çokluklar. Bunlar kendilerinin dışındaki mekânın bir noktası tarafından gözlenen
izlemeye yanıt vermezler” (Deleuze ve Guattari, 1990, s. 63): P2P iktidarın görüş alanının
dışındadır.
Ivan Illich’e göre de, “bütün insanlar arasında aşağı yukarı eşit biçimde dağılmış bir
kaynağın korunmasına, azami kullanımına ve tadına varılmasına öncelik veren bir hayat tarzı
ve siyasal sistemin gelişmesini sağlayacak” olan ve kaynağını “kişisel denetim altındaki
kişisel enerji”den (Illich, 2011, s. 24) alan P2P benzeri “modern teknolojilerin, yöneticilerden
çok siyasal açıdan birbiriyle ilişkili bireylere hizmet ettiği böyle bir toplum” şenlikli
toplumdur” (Illich, 2011, s. 11). Çünkü “Bilimsel teknoloji çağında, araçların şenlikli yapısı,
8
Amerikalı Hopi Kızılderililerine ait Koyaanisqatsi kelimesi İngilizceye ‘dengesiz hayat’, ‘çılgın yaşam’ veya
‘karmaşa yaşam’ olarak çevrilmektedir ve ‘farklı tür bir yaşamı gerektiren yaşam biçimi’ anlamına gelmektedir.
20  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
hem paylaşımcı hem de katılımcı olan tam bir adalet içinde hayatta kalabilmenin koşuludur.
Çünkü bilim, yeni enerji kaynakları açmıştır” (Illich, 2011, s. 26). P2P, bir anlamda geçmişte
SSCB’de Stalin döneminde eleştirel yazılardan, sosyo-kültürel çözümlemelere kadar çok
yönlü “yıkıcı daktilo yazılarının samizdat yoluyla dolaşımı”na (Illich, 2011, s. 76)
benzemektedir. Günümüzün samizdatı P2P, internet ağları üzerinden metinlerin, filmlerin vs.
dağıtımını iktidar denetimine rağmen sağlamaktadır. Kısaca, P2P teknolojileri, Deleuze ve
Guattari ile Illich’in beklentilerine cevap veren bir yapı sergilemektedir.
Lawrence Lessig’e göre de, “Bugün, “korsanlığa” karşı yeni bir “savaşın” ortasındayız.
İnternet bu savaşı kışkırtmaktadır çünkü internet, içeriğin etkin yayılmasını sağlamıştır. Eşten
eşe (p2p) dosya paylaşımı, internetin olanaklı kıldığı etkin teknolojiler arasındaki en etkin
olanıdır. Dağıtılmış fikriyatı kullanarak, p2p sistemleri, bir kuşak öncesinin hayal dahi
edemeyeceği bir yolla içeriğin kolaylıkla yayılmasını başarmıştır (Lessig, 2004, s. 17).
Kısacası, ağ tabanlı bir bilgi ekonomisinde (networked information economy) – yerel ağlar
üzerinden eş zamanlı olarak bilgi (knowledge), bilgi birikimi ve kültürün aktığı bir ekonomi –
iki temel özelliğiyle yirminci yüzyılın endüstriyel bilgi toplumundan (sanayi toplumundan),
üretkenliğin ve büyümenin sürdürülmesi açısından farklılaşır. Birincisi, pazar dışı üretim –
Phantom Edit gibi, eğlencesine bir hayran tarafından üretilmiş sürüm – fiziksel ekonomide
oynayabileceğinden daha önemli bir rol oynayabilir. İkincisi, ileri derecede yerelleşmiş üretim
ve dağıtım, pazar temelli olsun ya da olmasın, benzer biçimde çok daha önemli bir rol
oynayabilir. Yine, Phantom Edit bu tür bir yerelleşmiş ürün örneğidir – emek, sermaye,
maliye ve dağıtım dükkânlarına dair sözleşmeye dayalı hakları ve mülk stoku olan, emir
komuta zinciri içindeki bir şirket yerine bir kişi tarafından üretilmiştir. Her iki yolla da ağ
tabanlı bilgi ekonomisi fiziksel ekonomiden daha açık olabilir ve üretim ve tüketim
örgütlenmesinde çok daha fazla olasılığı kabul edebilir. Serbest yazılımlar eğlencelik üretim
araçları değildir. İnterneti kullanırken kullandığımız araçların çoğu, temelde kâr amacı güden
LucasArts Entertainment benzeri şirketlerden çok Phantom Edit’i yazan kişiye daha yakın
biçimde birlikte çalışan (şenlikli üretim diyebileceğimiz) on binlerce gönüllü tarafından
üretilen yazılımlarla olmaktadır (Benkler, 2003, ss. 1246-1247). Kısaca, Illich’e dayanarak
şunu belirtebiliriz: LucasArts Entertainment Şirketi’nin bilgiyi, endüstriyel olarak üretip
pazarlanması, “kişilerin kendi inisiyatiflerine dayanan öğrenme için şenlikli araçlardan
yararlanmalarını” engellemektedir (Illich, 2011, s. 76). Ama açık kaynak kodlu yazılımlar
piyasa ilişkileri dışında kamusal aklın birlikte üretimi olarak ortaya çıkmaktadır.
Dağıtım, kültürel üretim ve bilginin maddi koşullarındaki bu temel değişiklik
(“endüstriyel bilgi ekonomisinden” “ağ tabanlı bilgi ekonomisine”), çağdaş özgürlükçü
toplumlarda öz değerleri nasıl algıladığımız ve gözettiğimiz üzerinde oldukça temel etkilere
sahiptir (Benkler, 2003, s. 1251).
Dijital ağ tabanlı ortamların çıkışı, herkesin eş olarak katılabildiği güçlü ve açık toplumsal
iletişimlerin gelişmesini olanaklı kılmıştır. Bu teknolojik ve ekonomik olanaklar, diğer
yandan, önceden var olan şeyler değildi. İnternet sanal ve fiziksel katmanları, içeriği
örgütlemesi ve düzenlemesi hakkında kararlar, dijital ortamın sonuçta büyük ölçüde yaygın
medya modelini mi taklit edeceği ya da bilgi ortamımızın yapısını kesin olarak derinden
değiştirip değiştirmeyeceğini belirleyecektir (Benkler, 2000, s. 579).
Yaratıcılık, akıl, zevk, toplumsal deneyim açısından çok çeşitli tavırlar sergilemesi ve çaba
ve ilgileri dolayısıyla insanlar, ağ tabanlı bilgi ekonomisinin merkezindedir. Ve insanlar bu
tavırlarını yalnızca pazarda değil ama aynı zamanda pazar dışı ilişkilerde de kullanırlar.
Yuvalarımızdan topluluklarımıza, dostluklarımızdan oyunlarımıza, hayatı yaşarız ve pazar
ortamından çok daha çeşitlilik taşıyan bilgi birikimimizi ve fikirlerimizi paylaşırız. Fiziksel
ekonomide, bu ilişkiler üretim sistemimizden büyük ölçüde sürgün edilmiştir. Ağ tabanlı bilgi
Yavuz Yayla  21
ekonomisinin ve ağ tabanlı dijital ortamın sunduğu beklenti, bu yaşamsal zenginlik
tutamlarını ekonomik ve üretici yaşantımızın ortasına getirmesidir (Benkler, 2003, s. 1254).
Ağ tabanlı bilgi ekonomisi, “katılıma açık üretim” olgusuyla merkezi olmayan işbirliğine
dayalı üretimin önünü açmayı olanaklı kıldığı için endüstriyel bilgi ekonomisinden köklü
biçimde ayrılmıştır. Katılıma açık üretim eylemleri, ne müdürler ne de pazarın fiyat
işaretleriyle eşgüdümlenen çok sayıda bireyin, bir bilgi ya da kültür üretimine etkili ortak
çaba katmasını anlatır. Şu anda bu tamamıyla yeni değildir. Bilim, çok sayıda insanın sıralı
katkısıyla ortaya çıkar – pazar işaretlerine göre işlemez, ya da araştırma adımlarını
dekanlarının emirlerine göre atmaz- ama neyi araştıracaklarına bağımsız olarak karar verir,
katkılarını bir araya getirir ve bilimi yaratırlar (Benkler, 2003, s. 1256).
Sonuç
Genel hatlarını yukarıda verdiğimiz enformasyon teknolojilerinin ortaya çıkışı ile
toplumların şekillenmesinde teknolojik yeniliklerin önemli etkilerini kısmen belirtmiş olduk.
Teknolojik yeniliklerin etkileri evrimsel olarak süreç içinde gerçekleşmektedir. Saban, buhar
makinesi ve bilgisayar toplumsal dönüşüm sürecinde üç dalgayı başlatan teknolojiler olarak
kabul edilmektedir. Marx’ın deyişiyle, yel değirmeni bize feodal beyli toplumu, buharlı
değirmen ise sınai kapitalistli toplumu veriyorsa, network ekonomisi de bilişsel kapitalistli
toplumu vermektedir. Bilişsel kapitalist toplumun hayaleti de kendi yarattığı P2P benzeri
teknolojilerin içerisinden çıkan öznelerden oluşmaktadır.
KAYNAKÇA:
Basalla, G. (1996). Teknolojinin Evrimi. Çev., Cem Soydemir. Ankara: TÜBİTAK Yayını.
Bauman, Z. ve Lyon, D. (2013). Akışkan Gözetim. Çev., Elçin Yılmaz. İstanbul: Ayrıntı
Yayınları.
Bauwens, M. (t.y.). Peer to peer: from technology to politics to a new civilisation?
http://www.itu.int/osg/spu/wsis-themes/contributions/others/pEERNewP2P.pdf
adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 12 Ağustos 2011).
Bell, D. (1973). The Coming of Post-Industrial Society. New York: Basic Books.
Benjamin, W. (1995). Tek Yönlü Yol, Çev., İskender Savaşır. Walter Benjamin: Son Bakışta
Aşk, Gürbilek, N. (der.) içinde. İstanbul: Metis Yayınları.
Benkler, Y. (2000), From Consumers to Users: Shifting the Deeper Structures of Regulation
toward Sustainable Commons and User Access. Federal Communications Law
Journal 52, No. 3.
Benkler, Y. (2003). Freedom in the Commons: Towards a Political Economy of Information.
Duke Law Journal, 52, No.6.
Benkler, Y. (2006). The Wealth of Networks: How Social Production Transforms Markets
and Freedom. London: Yale University Press.
Berman, M. (2001). Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor. Çev., Ü. Altuğ ve B. Peker. İstanbul:
İletişim Yayınları.
Brey, P. (2003). Theorizing Modernity and Technology. Modernity and Technology. Misa, T.
J., vd. (der.) içinde. The MIT Press.
22  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
David, A. P. (2005). Koyaanisqatsi in Cyberspace: The Economics of an ‘Out-of-Balance’
Regime of Private Property Rights in Data and Information. International Public
Goods and Intellectual Property Regime: Under a Globalized Intellectual Property
Regime. Maskus, K. E. ve Reichman, J. H. (der.) içinde. Cambridge University Press,
US, 2005.
Deleuze, G. ve GUATTARI, F. (1990), Kapitalizm ve Şizofreni Cilt I: Göçebebilimi
İncelemesi: Savaş Makinası. Çev., Ali Akay, İstanbul: Bağlam Yayınları.
Ellul, J. (1980), The Technological System, Çev., Joachim Neugroschel, New York: The
Continuum Publishing Corporation.
Ellul,
J.
(1983).
The
search
for
ethics
in
a
technicist
society.
http://www.jesusradicals.com/wp-content/uploads/the-search-for-ethics-in-atechnicist-society.pdf adresinden alınmıştır (Erişim tarihi 15 Mayıs 2012).
Feenberg, A. (2003). Modernity Theory and Technology Studies: Reflections on Bridging the
Gap. Modernity and Technology. Misa, T. J., vd. (der.) içinde. The MIT Press.
Guattari, F. (1995). Chaosmosis: An Ethico-Aesthetic Paradigm. Çev., Paul Bains ve Julia
Pefanis. Bloomington: Indiana University Press.
Habermas, J. (1997). İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim. Çev., Mustafa Tüzel. İstanbul: YKY.
Harvey, D. (2003). Postmodernliğin Durumu. Çev., Sungur Savran. İstanbul: Metis Yayınları.
Harvey, D. (2006). Sosyal Adalet ve Şehir, Çev., Mehmet Moralı. İstanbul: Metis Yayınları.
Harvey, D. (2012). Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri. Çev., Sungur Savran.
İstanbul: Sel Yayıncılık.
Illich, I. (2011), Şenlikli Toplum. Çev., Ahmet Kot. İstanbul: Metis Yayınları.
Jessop, B. (2009). The Spatiotemporal Dynamics Of Globalizing Capital And Their Impact
On State Power And Democracy. High-Speed Society: Social Acceleration, Power and
Modernity. Rosa, H. ve Scheuerman, W. E. (der.) içinde. The Pennsylvania State
University, USA.
Lall, S. (2009). Sanayileşme Stratejisini Yeniden Düşünmek. Küreselleşme Çağında Devletin
Rolü. Çev., Tevfik Koldaş. Neoliberal Küreselleşme ve Kalkınma. Şenses, F. (der.)
içinde. İstanbul: İletişim Yayınları.
Lessig, L. (2008). Remix: Making Art and Commerce Thrive in the Hybrid Economy.
Bloomsbury Publishing, Great Britain.
Kundera, M. (1996). Yavaşlık. Çev., Özdemir İnce. İstanbul: Can Yayınları.
Marinetti, F. T. (2009a), The Founding and Manifesto of Futurism (1909). Futurism: An
Anthology. Rainey, L., vd. (der.) içinde. New Haven & London: Yale University Press.
Marinetti, F. T. (2009b), The New Religion-Morality of Speed. High-Speed Society: Social
Acceleration, Power and Modernity. Rosa, H. ve Scheuerman, W. E. (der.) içinde. The
Pennsylvania State University, USA.
Marx, K. ve ENGELS, F. (2008), Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar. Çev., Nail
Satlıgan ve Tektaş Ağaoğlu. İstanbul: Yordam Kitap.
Marx, K. (1997). Kapital, Cilt III. Çev., Alaattin Bilgi. Ankara: Sol Yayınları.
May, C. ve SELL, K. S. (2006). Intellectual Property Rights: A Critical History. London:
Lynne Rienner Publisher.
Yavuz Yayla  23
Mosco, V. (2004). The Digital Sublime: Myth, Power, and Cyberspace. Cambridge: MIT
Press.
Narula, R. (2003). Globalization and Technology. Cambridge: Policy Press.
Rajan, K. S. (2012). Biyokapital-Genom Sonrası Hayatın Kuruluşu. Çev., Ayşe Deniz Temiz,
İstanbul: Metis Yayınları.
Rosa, H. (2009). Social Acceleration: Ethical and Political Consequences of a
Desynchronized High-Speed Society. High-Speed Society: Social Acceleration, Power
and Modernity. Rosa, H. ve Scheuerman, W. E. (der.) içinde. The Pennsylvania State
University, USA.
Şenses, F. (der.) (2009). Neoliberal Küreselleşme ve Kalkınma. İstanbul: İletişim Yayınları.
Thoburn, N. (2002). Difference in Marx: The Lumpenproletariat and the Proletarian
Unnamable. Economy and Society, 31 (3)..
TDK (1983), Türkçe Sözlük, Ankara: Türk Dil Kurumu.
Üşür, İ. (2001). Teknoloji Felsefesi Üzerine Ya Da Tarihin Tanrısı Teknoloji Midir? Mülkiye,
25(230).
Weber, M. (1996). The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism. London: Routledge.
Teknoloji ve Toplumsal Değişim İlişkisinde Teknolojik
Determinist Yaklaşım ve Farklı Veçheleri
Banu DURDAĞ
Özet:
“Hızlı” değişimler olarak nitelendirilen oluşumlarla karşı karşıya kaldığımız günümüzde, söz
konusu değişimlerin açıklanmasında ve gerekçelendirilmesinde sıklıkla karşımıza teknoloji ve
toplumsal değişim arasında mekanik nedensellik ilişkisi kuran bir anlatı çıkar. Toplumsal
değişimlerin, teknolojik yenilenmelerin ve gelişmelerin kazandığı “hız”, teknoloji ve toplumsal
değişim arasındaki ilişkiyi kavramayı zorlaştırırken, bu zorluğu aşmada toplumsal değişimin yegâne
nedeni olarak teknolojinin işaret edilmesi, bir anlamda işleri kolaylaştırır. Tarihsel ve toplumsal
değişimin itici gücü olarak referans gösterilen teknolojinin merkezde olduğu “teknolojik determinist”
yaklaşım ve bu yaklaşımın ürünü olan söylemler, akademide olduğu kadar gündelik hayatımızda da
tedricen başat bir konumdadır. Dahası kendini teknolojik determinizmden uzağa konumlandıran
çalışmalarda dahi, toplumsal değişim ve teknoloji ilişkisi açıklanırken teknolojik determinizmin farklı
veçheleri açığa çıkar. Dolayısıyla, tarihsel ve toplumsal bütünlüğü ıskalayan bu yaklaşım ve onun
farklı veçhelerinin kendini eleştirel olarak konumlandıran çalışmalarda dâhi tezahür edişi, toplumsal
değişim ve teknoloji ilişkisine dair kavrayışımızı bir anlamda sınırlandırır. Tam da bu nedenle
çalışmada, toplumsal değişim ve teknoloji ilişkisinde mekanik bir nedenselliği aşmanın ve daha
bütüncül bir kavrayış geliştirebilmenin bir adımı olarak teknolojik determinist yaklaşım ve onun farklı
veçheleri sorgulanacaktır. Bu sorgulama boyunca teknolojik determinizme ilişkin tartışmalara yer
verilerek, söz konusu yaklaşımın teknoloji ve toplumsal değişim ilişkisinde hangi bağlantıları
karanlıkta bıraktığı ve çarpıttığı, Marx’ın teknoloji kavramsallaştırmasına ve onun bu
kavramsallaştırmasını mümkün kılan “içsel ilişkiler felsefesi”ne başvurularak açıklanmaya
çalışılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Teknolojik determinizm, toplumsal değişim, teknoloji, içsel ilişkiler felsefesi.
Giriş
19’uncu yüzyılda Sanayi Devrimi ile birlikte gelen yapısal dönüşümler, dolayısıyla da
toplumda yaşanan değişimler, “toplum nedir?” sorusunu beraberinde getirmiş, toplumu
tanımlama, toplumsal değişimi açıklama ve anlamlandırma çabalarını ortaya çıkarmıştır.
Toplumsal değişimi incelerken de, teknolojik gelişmelere karşı yaklaşımlara göre farklılaşan
konumlanışlar açığa çıkarken, söz konusu konumlar, teknolojiyi tüm toplumsal değişimin
nedeni olarak kabul etmekten teknolojiyi tamamen göz ardı etmeye kadar uzanır. Bir uçta
toplumsal değişimin, değişim beklentilerinin yegâne “fail”i olarak teknolojinin işaret edildiği,
teknolojik gelişmelere koşut olarak hegemonik bir hâl alan “teknolojik determinist” yaklaşım,
diğer bir uçta ise teknolojik determinizme düşmemek adına toplumsal değişimi açıklamada
teknolojiyi çözümlemeden dışlayan yaklaşımlar söz konusu olmaktadır.
Çağımızda teknolojik yenilenmelerin ve gelişmelerin kazandığı hız1, dolayısıyla da
teknolojilerin geliştirilip kullanılması ve yaygınlaşması arasındaki zamanın kısalışı, başka bir

Arş. Gör., Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, [email protected]
Gitlin (2003, ss. 71-117), Media Unlimited adlı çalışmasının “Speed and Sensibility” bölümünde kapitalist
sistem ve “hız” arasındaki ilişkiyi irdeler. Yüzyıllar boyunca üretim, tüketim, ulaşım ve iletişimin hızının giderek
yoğunlaştığına dikkat çeken Gitlin, James R. Beniger’in şu ifadesine atıfla söz konusu hızlanma halinin Sanayi
Devrimi ile ortaya çıktığına işaret eder: “Sanayi Devrimi’ne kadar, en büyük ve en gelişmiş ekonomiler bile
koşum hayvanları, rüzgar ve su gücü ile, imal etme hızlarını kısmen geliştirilmeleriyle, tam anlamıyla insan
adımı temposunda ilerliyorlardı… Bu zamana kadar sanayileşmenin en büyük etkisi, bu açıdan, bir toplumun
1
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
26  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
deyişle, teknolojilerin ticarileştirme ve pazarlama etkinliklerinin konusu hâline gelmesinin
eşzamanlı olarak ilerleyişi, teknoloji ve toplumsal değişim ilişkisini kavramayı ve
anlamlandırmayı zorlaştırmakta, dolayısıyla da teknolojiye ve teknolojik değişime ilişkin
Raşit Kaya’nın (2000, ss. 105-107) ifade ettiği hâliyle bir “efsunlanma”yı ortaya
çıkarmaktadır. Dehşete kapılma, sorgulamama, sorgulamadan kabul etme ya da reddetme
biçimlerinde tezahür eden efsunlamaya/büyülenmeye, teknoloji ve toplum ilişkisine dair tek
boyutlu nedensellik ilişkisi kuran, akademide olduğu kadar gündelik hayatımızda da başat bir
hâl alan teknolojik determinist söylemlerin ya da tam tersi teknolojiyi dışlayan
çözümlemelerin eşlik edişi ile teknoloji ve toplumsal değişim ilişkisini daha eleştirel bir
değerlendirme sürecine tabi tutmak daha da zorlaşır.
Günümüz kapitalizminde toplumsal faaliyetlerin yürütülmesinde teknolojiye, özellikle de
iletişim teknolojilerine biçilen rolü ve süregiden toplumsal değişimi açıklama çabalarında bu
teknolojilere ilişkin söylemlerin öne çıkmasını dikkate alınca, toplumsal değişim ve teknoloji
ilişkisinde mekanik bir nedenselliği aşmanın ve daha bütüncül bir kavrayış geliştirebilmenin
bir adımı olarak teknolojik determinist yaklaşımı ve onun farklı biçimlerini sorgulamak
anlamlı olabilir. Bu sorgulama boyunca teknolojik determinizme ilişkin tartışmalara yer
verilerek, bu yaklaşımın teknoloji ve toplumsal değişim ilişkisinde hangi bağlantıları
karanlıkta bıraktığı ve çarpıttığı, Marx’ın teknoloji kavramsallaştırmasına ve onun bu
kavramsallaştırmasını mümkün kılan “içsel ilişkiler felsefesi”ne başvurularak açıklanmaya
çalışılacaktır2.
Teknolojik Determinizm
Üretim giderek toplumsallaşırken, toplumun üretim kapasitesindeki gelişmeye aracılık
eden toplumsal sistem arasındaki çelişki de keskinleşir. Başka bir deyişle, artan insan
olanakları ile bunu fiilen engelleyen ve çarpıtan toplumsal yapılar arasındaki çelişki derinleşir
(Lichtman, 2013, s. 146). Bu kabul edilemez çelişkiyi örtmek, gizemlileştirmek, doğalmış gibi
gösterip haklı çıkarma hilesine sarılmak, kapitalist sistemin kendini var edip yeniden
üretebilmesi için daha da elzem olur. Kapitalizm kendisi hakkında eleştirileri etkisiz kılacak
ve bilinci kapitalist gerekliliklerin kısıtlamalarına daha uygun şekilde yoğuracak kuramlara ve
tüm materyal işleme sistemini hızlandırmak oldu” (Beniger’den aktaran Gitlin, 2003, s. 74). Gitlin (2003, s. 74),
bunun sonucunun, yalnızca toplumun maddi üretim sistemini hızlandırmakla kalmadığına, aynı zamanda söz
konusu hızın insanın yaşayışı ve bilincine de tesir ettiğinden bahseder. Ve “bugün, dolaşır sermayenin, üretim
çevriminin ve teknolojik yenilenmelerin süratinin, Edward Luttwak’ın turbo-kapitalizm olarak adlandırdığı bir
sistem içinde birbirine geçtiği”ne dikkat çeker (Gitlin, 2003, s. 76). Dahası, her nasıl adlandırılsa adlandırılsın
kapitalizmin bugünkü hâlinin, insanları hızlı düşünmeye, yenilikleri hızlı benimseye ve hızlı iletişim kurmaya
zorladığına vurgu yapar (Gitlin, 2003, s. 77). Kapitalizm ve hız ilişkisini inceleyen bir diğer çalışma ise, Vincent
R. Manzerolle ve Atle Mikkola Kjøsen’in (2014, ss. 217-253) “Sermayenin İletişimi: Sayısal Medya ve
Hızlanmanın Mantığı” adlı makalesidir. Çalışmada hız unsuru, sermayenin çevrimi ve dolaşımı diyalektiği
çerçevesinde ele alınırken, yazarlar hızlanmanın sermayenin çevrimini yineleme ve dolaşım zamanını kısaltma
yönündeki eğiliminin bir parçası olduğuna işaret ederler. Dolayısıyla da günümüzde teknolojiye ve teknolojik
yenilenmelere ilişkin olarak sıkça vurgu bulan hız ve hızlanma hâli, kapitalizmin kendi var etme ve yeniden
üretme eğilimi dikkate alındığında anlamını bulur.
2
Bu konunun eleştirel ekonomi politik çerçevesinde “altyapı-üst yapı, determinizm/belirlenim” boyutları da
vardır ve tartışmayı daha da anlamlı kılmak ve zenginleştirmek bakımından da son derece önemlidir. Ancak
bildirinin sınırlılıklarından ötürü söz konusu boyutlar bu çalışmanın kapsamı dışında bırakılmıştır. Bir diğer
neden de bu çalışmanın, yeni çıkan bir teknolojinin bir kez şekillendikten ve yaygın kullanım kazanmaya
başladıktan itibaren nasıl kendi kendine ortaya çıkmış ve varlığını yalnızca kendine borçluymuş gibi
göründüğüne ve bu görünümü payandalayan söylemlerin eşlik edişine dikkat çekmek üzere “giriş” niteliğinde bir
tartışma olarak sınırlandırılmasıdır. Toplumsal değişim ve teknoloji ilişkisi bağlamında teknolojik determinizm,
nasıl ki sorunlu bir tavırsa, toplumsal değişimi açıklamada teknolojinin çözümleme dışı bırakılması, yadsınması
da aynı ölçüde sorunludur. Dolayısıyla, konunun bu boyutunu da tartışmaya açmak, toplumsal değişim ve
teknoloji ilişkisine dair daha eleştirel bir konumu açığa çıkarmak için son derece elzemdir. Ancak, konunun bu
boyutu bildiri metninin sınırlılıklarından ötürü ve tartışmayı sınırlandırmak üzere çalışmaya dâhil edilmemiştir.
Banu Durdağ  27
söylemlere ihtiyaç duyar (Lichtman, 2013, s. 147). Kapitalist sistemin hegemonyayı yeniden
kurma ihtiyacını karşılamak üzere kuramların pekiştirdiği ideoloji, toplumun kurumlarında da
cisimleşir (Lichtman, 2013, s. 147). Öyle ki gündelik hayatımızda bizi kuşatır. Toplumun
kurumlarında cisimleşen teknolojiye dair gizemlileştirme hâli bürokratların, siyasetçilerin
söylemlerine3 ve eylemlerine yansır. Her yeni teknolojiyle birlikte yeniden üretilip dolaşıma
giren “hikmetinden sual olunmaz”, “kerameti kendinden menkul” bir teknoloji anlatısı
karşımıza çıkar. Örneğin günümüzde enformasyon ve iletişim teknolojilerinde yaşanan
gelişmelere koşut olarak kendini “ağ toplumu”, “enformasyon toplumu”, “küresel köy” vb.
kavramlarla ortaya koyan bu anlatıda teknoloji, bağımsız bir değişken olarak
konumlandırılarak topluma dışarıdan müdahale eder ve onu değiştirip, dönüştürür.
“Teknolojik determinizm” olarak bilinen bu yaklaşım, hem epistemolojik ve ontolojik
düzeyde toplumsal gerçekliği kavramada hem de onu açıklamada metodolojik olarak sorunlu
bir konumdan hareket eder. Determinizmi, kompleks bütünü tek bir parçaya ve bu parçanın
bütün üzerindeki etkisine indirgeme olarak açıklayan Daniel Chandler (1994), bütünü
parçalara ayırarak incelemenin bir düşünüş yöntemi olarak kökeninin Demokritos’dan
Descartes’a kadar götürülebileceğine, ancak teknolojik determinizmde sorunun, bütün ve
parça arasında kurulan çizgisel, tek boyutlu ve mekanik ilişki olduğuna dikkat çeker.
Dolayısıyla teknoloji, toplumdan ve tarihten, ekonomik, politik ve kültürel olandan bağımsız,
yalıtık ve yansız yapıntılar olarak kavranır. Bu eğilimin temelinde de “görünen”in gerçekliğin
ta kendisi olduğu kabulü yatar. Toplumsal gerçekliğe dair görünenin ardındaki yapı ve
mekanizmalar çözümleme dışı bırakılır. “Gerçeklik” görünenin ötesine geçmediğinden, onun
bilgisine ulaşmak da nicel yöntemlerden geçer. Böylelikle teknolojide yaşanan gelişmelerle
açığa çıkan nicel değişimlere bakarak, nitel dönüşümler müjdelenir. Bunun günümüzdeki
bilenen örneğini, enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte artan
enformasyon miktarını dikkate alarak sanayi toplumundan, çelişkilerin ve çatışmaların geride
kaldığı daha gönençli “enformasyon toplumu”na geçilmekte olduğunu iddia eden
“enformasyon toplumu” üst başlığında toplanabilecek kuramlar oluşturur.4
Kendi içinde gayet tutarlı görünen teknolojik determinizmle örülmüş bu varsayımlar, aynı
zamanda karmaşık toplumsal gerçekliğe dair tek boyutlu nedensellik ilişkisi kurarak son
derece basit bir açıklama sunarlar. Chandler’a (1994) göre, bu yaklaşımdan üretilmiş
açıklamaların ve fütüristik varsayımların yaygınlığı ve çekiciliği tam da bu “basitlik”ten
kaynaklanır. Toplumsal değişim ve teknoloji ilişkisini anlama gayretindeki insanlara basit
olduğu ölçüde anlaşılır ve ikna edici bir neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde açıklama getirirler.
Fakat bu basitlik toplumsal gerçekliği çarpıtarak, görünümün ardında yatan yapı ve
mekanizmaları, dolayısıyla da çelişki, çatışma ve eşitsizliği gözlerden siler.
Teknolojik Determinizmin Farklı Veçheleri, Görünümleri
Bruce Bimber (1995) da Chandler gibi benzer bir noktadan hareketle teknolojik
determinizmin yaygın kabul görmesine dikkat çektiği “Three Faces of Technological
Determinism”5 adlı çalışmasında, söz konusu yaklaşımın kendini eleştirel olarak
3
Eski T.C. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, bulut sistemi ve bilişim üzerine bir
konuşmasında şunları söyler: “Bu bilişime fazla kafa yorarsan sıyırırsın. Kullanacaksın… Nimetlerinden
kullanıp, yaralanıp işini göreceksin. Kafayı taktın mı o zaman işin kötü. Çok fazla hikmetine şey yapmamak
lazım”. (http://www.youtube.com/watch?v=Sn7pNTsY5iY)
4
Yüksel (2013), enformasyon toplumu kuramlarının daha kapsamlı bir eleştirisini sunar ve mikro ölçekte
“insan”ı konumlandırmalarını çözümler.
5
Bimber çalışmasında Marx’ı teknolojik determinist olmakla suçlayanlara karşı bir anlamda eleştirel bir
hesaplaşmaya girişerek teknolojik determinizmi tartışmaya açar. İddia edilenin aksine Marx’ta tarihin motorunun
teknoloji değil, sınıf savaşımı olduğunu ortaya koyarken de teknolojik determinizmin farklı tezahürlerini açığa
çıkarır.
28  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
konumlandıran çalışmalara da sirayet edişine, yani teknolojik determinizmin farklı
veçhelerine, görünümlerine işaret eder.6 Bimber (1995, ss. 79-100), sosyal bilimlerde
teknolojik determinist olarak nitelenebilecek tavırları, “nomolojik, normatif ve istenmeyen
sonuçlar doğuran (unintended consequences)” olmak üzere üç farklı kategori içine
yerleştirerek tartışır. Her üç kategori de farklı varsayım ve nedensel açıklamaları içerir.
Kaynağını pozitivizmden alan “nomolojik” olan, zamandan ve mekândan bağımsız yasalarla
toplumsal gerçekliği açıklamasından, yani verili geçmişin ve doğa yasalarının tek bir olası
geleceğe işaret ettiği bir kavrayış olmasından ötürü “determinist” olarak değerlendirilir
(Bimber, 1995, ss. 83-89). Bu kategori içerisinde Heilbroner’in “Do Machines Make
History?” adlı çalışmasını değerlendiren Bimber (1995, s. 84), Heilbroner’in her toplumun
evrimsel olarak izlemesi gereken sabit bir teknolojik gelişme sekansı tariflediğini belirtir.
Dolayısıyla da nomolojik olanda teknoloji, toplumsal pratik üzerinde nedensel etkileri olan
bağımsız bir değişken olarak konumlandırılır ki, olgular tarihten, toplumdan ve insandan
bağımsız dışsallıklar olarak karşımıza çıkar.
Teknolojik determinizmin “normatif” biçiminde ise, teknolojinin etik, verimlilik ve
üretkenlik gibi kaygılar merkezinde ele alındığını, ancak teknolojinin ortaya çıkışına itki
veren toplumsal koşulların ve yapıların tartışma dışı bırakılmasından ötürü özerk bir teknoloji
tasavvuruna düşüldüğünü ifade eder (Bimber, 1995, ss. 81-83). Bu kategori içerisinde Jürgen
Habermas’ın Toward a Rational Society, Jacques Ellul’ün Technological Society, Lewis
Mumford’un The Pentagon of Power, Herbert Marcuse’un One-Dimensional Man ve
Langdon Winner’ın Autonomous Technology adlı çalışmalarını tartışmaya açar. Habermas’ın
çalışmasında eleştirisinin odağı, sanayi toplumlarında teknolojilerin geliştirilmesi sürecinde
etik kaygıların ve ilkelerin dışlanarak verimlilik ve üretkenliğin ön planda olması üzerine
yoğunlaşır. Habermas, teknolojinin etikten, normatif yargıdan kopuk, kendi içinde verimlilik
ve üretkenlik esaslı bir yörüngeye oturtulduğunda özerk ve belirleyici olarak kabul
edilebileceğini öne sürer (Habermas’dan aktaran Bimber, 1995, s. 82). Bimber (1995, ss. 8182), Habermas’ın etik kaygılar etrafında teknolojik gelişmeye dair biçimlendirdiği eleştirisini
tam da bu nedenle teknolojik determinizmin normatif biçimi olarak değerlendirir. Ve esasen
normatif olarak adlandırdığı kategorinin, teknolojik determinizmin en sık karşılaşılan yüzü
olduğuna dikkat çeker (Bimber, 1995, s. 82). Ellul’ün tekniği yalnızca teknoloji olarak değil,
verimliliği benimsetme yoluyla sosyal, politik ve ekonomik yaşam üzerinde hegemonya
kurucu unsur olarak ele alırken, Mumford’un “megateknik”in tehlikelerine karşı uyarıda
bulunurken ve Marcuse’un teknolojik rasyonalitenin tek boyutlu ufkunu vurgularken ya da
Winner’in teknolojiyi dizginlenemez olarak betimlerken Habermas’la benzer kaygılar
taşıdıklarını vurgular (Bimber, 1995, ss. 82-83). Bu isimlerin kendilerini teknolojik
determinist olmaktan çok uzakta görmelerine karşın, teknolojiyi ve teknolojik gelişmeyi
toplumsal koşullar ve yapılardan bağımsız bir özerklik olarak almalarından ötürü
determinizme düştüklerini ileri sürer (Bimber, 1995, s. 83).
Winner’in teknolojinin yasa-bağımlı yorumlanışlarına karşıt bir alternatif olarak öne
sürdüğü, teknolojik gelişmenin öngörülemeyen etkileri (the unanticipated effects of
technological developments) yaklaşımını Bimber (1995, s. 85), “istenmeyen sonuçlar
doğuran” (unintended consequences) olarak adlandırır ve teknolojik determinizmin bir
kategorisi olarak konumlandırır. İstenmeyen sonuçlar doğuran kategorisinde, insan
denetiminin ötesinde teknolojinin toplumsal sonuçları belirlediği, dolayısıyla da
6
Bimber, her ne kadar teknolojik determinizmin farklı tonlarına ilişkin kategoriler geliştirdiyse de çalışmasının
sonunda teknolojik determinizmin tek bir biçimi (yani hem teknolojinin özerk bir güç olarak konumlandırılması
hem de toplumsal gerçekliğin tek bir değişkene ve o değişkenin bütün üzerindeki etkisine indirgenmesi
biçiminde) olduğunu ifade eder. Ancak bu kategoriler teknolojik determinizmin farklı tonları olduğunu savunan
görüşleri de destekler niteliktedir. Buradaki tartışmada da söz konusu kategoriler, bu yönüyle ele alınmaktadır.
Banu Durdağ  29
denetlenemeyen ve belirsiz sonuçları olan bir özerklik olarak kavrandığına işaret eder
(Bimber, 1995, s. 85). Ve bu kategoride de temel mesele, gerek teknolojinin gerekse
teknolojik gelişmenin topluma dışsal ve tüm toplumsal sonuçları belirleyen özerk bir değişken
olarak kavranmasıdır. Her ne kadar normatif olanla istenmeyen sonuçlar doğuran arasında net
bir çizinin olup olmadığı belirsizmiş gibi görünse de Bimber (1995, s. 86), normatif olanın
aksine istenmeyen sonuçlar doğuran kategorisinde teknolojiye etkide bulunan veya
bulunabilecek herhangi bir sosyal ya da kültürel pratiğe yer bırakılmadığının altını çizerek
kesin bir ayrım yapar.
Bimber’ın teknolojik determinizmin bulanık ve muğlak görünümlerini serimlemesi,
teknolojik determinizmin bir çırpıda sezilemeyecek birden fazla yüzünün olduğunu açığa
çıkarması bakımından önemlidir. Teknolojik determinizmi farklı boyutlarıyla tartışmaya açan
bir diğer önemli isim ise, Raymond Williams’dır. Williams, Communications (1973),
Television: Technology and Cultural Form (2004), “Communications Technologies and
Social Institutions” (1981) ve İkibin’e Doğru (1989) çalışmalarında iletişim odaklı bir bakışla
teknoloji, teknolojik gelişme ve toplumsal değişim olgularına dair Marksist ekonomi politik
perspektiften eleştirel bir tartışma yürütür ve teknolojik determinizme ve onun farklı
boyutlarına temas eden bir çerçeve sunar.
Chandler ve Bimber’la benzer bir biçimde Williams da (2003, s. 12) teknolojik
determinizmin “toplumsal değişimin doğasına ilişkin, son derece güçlü ve günümüzde büyük
ölçüde onaylanmış” bir görüş olduğuna dikkat çekerken, Bimber’ın çabasına benzer bir
biçimde teknolojik determinizmi kategorileştirir. Ancak Bimber’ınkinden farklı olarak
mekanik neden-sonuç ilişkisi kuran ve iyimser ya da kötümser bir biçimde teknolojinin
dünyayı değiştirdiği/değiştireceği görüşünün hâkim olduğu, daha bilinen tavrı, “teknolojik
determinizm” olarak adlandırır. “Semptomatik teknoloji görüşü” olarak adlandırdığı ikinci
kategorinin ise, ilkine göre daha az determinist olduğunu öne sürer (Williams, 2003, ss. 1213). Williams’a göre (2004, s. 5), teknolojik determinist görüş çerçevesinde “yeni
teknolojiler, toplumsal değişimin ve ilerlemenin koşullarını hazırlayacak olan bir araştırma ve
geliştirme sürecinin temelde içsel bir sonucu olarak keşfedilirler”. Teknolojinin ortaya çıkışı
toplumdan dışsallaştırıldığından teknolojik gelişme de, öngörülebilir bir iç mantığı olan ve
kaçınılmaz olarak içine doğduğu dünyayı değiştiren özerk bir süreç olarak görülür. Bu tam da,
matbaanın keşfinin zorunlu olarak Aydınlanma’ya, telgrafın Sanayi Devrimi’ne ve internetin
“enformasyon çağına” neden olduğu düşüncesinin temelinde yatan anlayıştır (Freeman, 2002,
s. 427). Williams (2004, s. 122), bu tür önermelerde temelde yadsınanın “niyet” olduğunu
ileri sürer ve örneğin Laswell’in “kim, kime, hangi kanalla, hangi etkiyle, ne söyler”
biçiminde formüle ettiği iletişim modelinde dışarıda bırakılanın “niyet” (intention) olduğunu,
dolayısıyla da, tüm gerçek toplumsal ve kültürel süreçlerin dışlandığını ifade eder. Ve bu
minvaldeki teknolojinin toplumsal ilişkilere etkisi üzerine yapılan çalışmaların en temel
sorununun, “aracı” toplumdan izole etmesi, dolayısıyla aracı – teknolojiyi – yansız, nötr
olarak almaları olduğunu vurgular (Williams, 2004, s. 122).
Williams (2003, s. 12), “semptomatik teknoloji görüşü” olarak adlandırdığı kategorinin
ise, saf teknolojik determinizmle karşılaştırıldığında toplumsal değişimin diğer nedensel
faktörlere dayandığını vurgulamasından ötürü daha az determinist olarak değerlendirileceğini
öne sürer. Bu kategoride, kimi teknolojiler ya da teknoloji birleşimleri başka biçimde
belirlenen toplumsal sürecin yan ürünleri, semptomları sayılır (Williams, 2003, s 12).
Semptomatik teknoloji görüşünde de, “daha önemsiz bir yolla olsa da, benzer biçimde
araştırma ve geliştirmenin kendiliğinden üretildiği”nin farz edildiğini ifade eder (Williams,
2003, s. 13). Bu iki kategorinin, teknoloji ve topluma ilişkin modern toplumsal düşüncenin
büyük bir bölümünü oluşturduğunu ve iki kategoride de tartışmaların farklı yönlerde olmasına
karşın, teknolojiyi toplumdan dışsallaştırdıkları için kısır olduklarını vurgular (Williams,
30  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
2003, s. 13). Williams’ın kategorilerinde Bimber’da olduğu gibi kategorileri netleştiren
örnekler göremeyiz. Çünkü Williams (2004, ss. 3-5) bu kategorileri, teknoloji ve toplumsal
değişim ilişkisinde bir dizi neden-sonuç uyarlamaları üzerinden kurar. Bu nedenle,
Williams’ın hem teknolojik determinizmi nasıl kavradığını hem de teknolojik determinizmle
semptomatik teknoloji görüşü arasında yaptığı ayrımı daha iyi anlayabilmek için teknoloji,
teknolojik gelişme ve toplumsal değişime dair nasıl bir konumdan hareket ettiğine bakmak
uygun düşebilir.
Williams teknolojiyi içinde var oldukları toplumsal ilişkilerce biçimlenen bir süreç olarak
ele alır. Modern iletişim teknolojilerini, sanayi devrimi ile birlikte yaşanılan toplumsal
değişimler ve bu değişimlerin açığa çıkardığı gereksinimlerle ilişkilendirir (Williams, 2004, s.
12-25). Söz konusu değişimlerle açığa çıkan gereksinimleri ekonomik, siyasal ve sosyal
olmak üzere birbiriyle ilişkili ve etkileşimli üç düzeyde tartışmaya açar. Makro perspektiften,
modern bir iletişim teknolojisinin gelişimi ile genişlemiş, devingen ve karmaşık yeni bir
toplumsal biçim arasında etkin bir ilişki olduğunu öne sürer (Williams, 2004, ss. 12-13). İlk
bakışta nedenselmiş izlenimi veren bu ilişkinin ekonomik, siyasal ve sosyal olmak üzere
etkileşimli düzeylerde karmaşık ve katmanlı bir bütünselliğe gönderme yaptığını ortaya koyar.
Modern iletişim teknolojilerinin ortaya çıkışına askeri ve ticari faaliyetlerin artan iletişim ve
kontrol ihtiyaçlarının itki verdiğine işaret eden Williams (2004, ss. 12-13), bu ilk düzeyi de
kapsayacak biçimde söz konusu teknolojilerin biçimlenişinin – ya da bugün bildiğimiz
anlamda kitle iletişim teknolojileri hâlini alışının – siyasal ve sosyal gereksinimlerle
bağıntısını açığa çıkarır. Yaşanılan toplumsal değişimlere paralel olarak siyasal gücün
merkezileştirilmesinin, resmi kanallardan başka yollarla merkezden mesaj iletme
gereksinimini doğurduğunu, bir başka deyişle, bir önceki toplumsal formasyonda ideoloji
aktarım kanalı olarak kiliseler, meclisler, okullar gibi geleneksel kurumların karşılayamadığı
yeni bir siyasal gereksinimin açığa çıktığını ifade eder (Williams, 2004, ss. 13-14). Bir yandan
karar ve denetim mekanizmalarının işlerliğinde, bir yandan da seçim kampanyaları ve oy
yarışında keskinleşen gereksinimler, askeri ve ticari ihtiyaçlara yanıt olarak ortaya çıkarılan
teknolojinin, siyasal ve sosyal gereksinimlerle de biçimlenerek kitle iletişim teknolojisine
doğru gelişim seyrini serimler (Williams, 2004, ss. 14-15).
Diğer taraftan Williams teknolojik gelişmeye “niyet”in ve toplumsal aktörlerin
eyleyişlerinin önemini de dâhil eder (Williams, 2004, ss. ix, 7, 122). “Belirlenmiş teknoloji”
kavrayışına karşı çıkarken, söz konusu teknolojilerin zorunlu olarak geliştiriciler tarafından
öngörüldüğü şekliyle kullanılacağı, dolayısıyla da alternatif kullanımların söz konusu
olmadığı görüşünü reddeder (Williams, 2004, s. 130). Bu karşı çıkışını, teknolojilerin
toplumsal ilişkiler bütünü içinde var olduğunu ve özellikle de iletişim teknolojilerinin
iletişimsel faaliyete içkin çelişki ve çatışmayı olduğu kadar, özgürleşim potansiyelini de
barındırdığını ortaya koyarak pekiştirir: 19. yüzyılda dini ve siyasi otoriteler sıradan
insanların ahlaki gelişimi için İncil okumalarını teşvik ederken, onların radikal basını
okumamalarını garanti edebilmelerinin yolunun olmadığını vurgular (Williams, 1981, s. 230).
İletişim teknolojileri, özünde iletişimsel bir faaliyet olarak, amaçlanan askeri ve endüstriyel
kullanımlarının yanı sıra daha geniş ve daha çeşitli toplumsal iletişim biçimlerine de kapı açar
(Williams, 1981, s. 233). Bu da, Williams’ın Communications adlı çalışmasında demokratik
bir iletişim biçimi tanımlama çabasından doğan, iletişimsel bir faaliyet olarak iletişim
teknolojilerinin yabancılaşmayı ve sanayi toplumunun atomizasyonunu azaltmak üzere
kullanımı anlayışının bir parçasıdır (Freeman, 2002, s. 434). Böylelikle, iletişim araçları
dolayımıyla “insan deneyiminin paylaşılması”nı, kapitalist toplumsal formasyonda kâr
sağlamanın ya da propagandanın bir aracı olarak kullanımının tam karşısına yerleştirmiş olur
(Freeman, 2002, s. 434).
Banu Durdağ  31
Williams’ın teknolojinin nasıl üretildiği ve toplumsal sürece nasıl dâhil olduğuyla
ilgileniyor olması, dolayısıyla da materyalist bir konumdan teknoloji ve toplum, toplumsal
değişim ilişkisine bakıyor olması, onun teknolojik determinizm, semptomatik teknoloji gibi
ayrımları yapabilmesini olanaklı kılar. Bu, aynı zamanda onun teknoloji ve toplumsal değişim
ilişkisini kavrayışında teknolojiye, kültüre, toplumsal olana yaptığı onca vurguya rağmen ne
teknolojik determinist ne de başka türden determinist olarak adlandırılamamasının temel
nedendir. Böylesi bir kavrayışta da, teknolojik olanakları sınırlayan hâkim grupların
önceliklerinin damgasını vurduğu, fakat aynı zamanda toplumsal mücadelelerce de
biçimlenen bir süreç olarak teknolojinin ve teknolojik gelişmenin bütünsel bir resmi açığa
çıkmış olur. Bu noktada Williams’ın bu kavrayışını dayandırdığı temele, yani Marx’ın
teknolojiyi nasıl kavramsallaştırdığına ve bu kavramsallaştırmasını mümkün kılan düşünüş
biçimine, içsel ilişkiler felsefesine, bakmaya çalışmak uygun olacaktır.
Marx’ın Teknoloji Kavramsallaştırması ve İçsel İlişkiler Felsefesi
Marx’ın diyalektiğinde soyutlamaları “şeyler” değil “süreçler”dir (Ollman, 2011). Tıpkı
“sermaye”yi de süreç olarak soyutlayıp onun üretim araçları, üretim ilişkileri, emek-gücü,
değer, para, mülkiyet ve daha fazlasıyla arasındaki ilişkiyi ve etkileşimi içeren karmaşık ve
çok katmanlı bir ilişkisel bütünlük olarak ortaya koymasındaki gibi, teknolojiyi de bir süreç
olarak ele alır. Marx’ın teknoloji kavramsallaştırmasında teknoloji, salt araçlardan,
yapıntılardan ibaret olmadığı gibi insandan ve toplumdan da bağımsız değildir; aksine ilişkisel
bir bütünlük olarak dinamik bir “süreci” ifade eder. Harvey (2010, ss. 208-212), Marx’ın
Kapitali İçin Kılavuz adlı çalışmasında Kapital 1. Cilt’teki Dipnot 4’te Marx’ın teknolojiyi
nasıl ilişkiler bütünü içinde kavramsallaştırdığına, diyalektik ve tarihsel materyalizmin fiilen
genel bir çerçevesini nasıl sunduğuna dikkat çeker: “Teknoloji, insanın doğa ile arasındaki
aktif ilişki tarzını, insan yaşamının dolaysız üretim sürecini ve dolayısıyla da aynı zamanda
onun toplumsal yaşamının ilişkilerini ve bunlardan kaynaklanan zihinsel tasarımlarını açığa
çıkarır”7 (Marx, 2010, s. 358). Marx, teknolojiyi insanın doğayla etkin ilişkisi, yaşamını
sürdürmek için başvurduğu üretim süreci, toplumsal ilişkilerin oluşum biçimi ve bu
ilişkilerden doğan zihinsel kavrayışlarıyla8 içsel olarak ilişkilendirir.
Harvey (2010, s. 212), tüm bu ilişkilerin bir bütünsellik olarak anlaşılan genel insan evrim
sürecinde farklı ve dinamik anlar oluşturduklarını, dolayısıyla da birlikte evrilerek daima
yenilenmelere ve dönüşümlere tabi olduklarının altını çizer. Harvey (2010, s. 221)
tartışmasının devamında, Marx’ın tarihsel ve toplumsal bağlamı içerisinde “eleştirel bir
teknoloji” kavramsallaştırmasına ve çözümlemesine odaklandığına dikkat çeker ki burada da,
görünenin ardındaki gerçeklik olarak kapitalist toplumsal formasyonda, üretim araçlarının
mülkiyetine el koyan kapitalist sınıf için teknolojinin hangi içerimleri olduğu ve ne tür çelişki
ve çatışmaları içinde barındırdığı karşımıza çıkar. Dahası, diğer üretim tarzları göz önünde
tutulduğunda, kapitalizmin teknolojik bakımdan niçin bu kadar dinamik olduğu – ya da
dinamik olmak zorunda olduğu – açığa kavuşur. İşçinin ürettiği artı-değere el koyarak kendini
var eden kapitalizmde teknoloji, üretimi artırmak ve emek-gücü maliyetini azaltmak üzere
devreye sokulur. Geçimlik malları üreten işkollarındaki üretkenlik artışı ile emek-gücünün
değerini düşürerek – ki bu da işçinin ihtiyaçlarını karşılamak için daha az paraya ihtiyaç
duyması demektir – “göreli artı-değer” elde eder. Böylelikle değişken sermaye olarak emek7
Vurgu bana ait.
Marx (2010, s. 182), “[b]ir örümcek, dokumacının çalışmasını andıran faaliyetlerde bulunur ve bir arı, bal
peteğini yaparken bazı mimarları utandırır. Ama en kötü mimarı en iyi arıdan daha en başından ayırt eden şey,
mimarın, peteği balmumundan yapmadan önce kafasında kurmuş olmasıdır. Emek sürecinin sonunda, bu sürecin
başında zaten işçinin imgeleminde, yani düşünsel olarak var olan bir sonuç ortaya çıkar” derken, tam da
toplumsal ilişkilerden doğan zihinsel kavrayışlar, bu pasajda anlamını bulur. Toplumsal ilişkilerden doğan
zihinsel kavrayışlar, “teknoloji”ye dair her sürece en başından dâhildir, diyebiliriz.
8
32  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
gücünün değeri azalırken, iş günü süresi sabit kalsa dahi sömürü oranı ya da başka bir deyişle
artı-değer kütlesi artar. Burada tekil kapitalist bunun faydasını görmez; bütün kapitalist sınıf
bundan fayda sağlar. Dolayısıyla da, geçimlik mal sektöründeki üretkenlik artışı için
teknolojinin devreye sokulması kapitalist sınıf stratejisinden doğar (Harvey, 2010, ss. 180194).
“Yenilikçi” kapitalist, metalarını toplumsal ortalamadan daha yüksek bir üretkenlik
oranıyla üretip, toplumsal ortalamada veya toplumsal ortalamaya yakın bir fiyatla sattığından
fazladan artı-değer elde eder (Harvey, 2010, s. 184). Ancak ta ki bu yeni üretim yönetimi
(tekniği, teknolojisi) yayılıp genelleşinceye kadar... Diğer taraftan rekabetin zorlayıcı baskısı
da, kapitalisti var olabilmek için üretkenliği artıracak teknik ve teknolojiler ortaya çıkarmaya
zorlar. Bu nedenledir ki kapitalist, üretici güçleri (emek-gücü ve üretim araçları) sürekli
mahmuzlama eğilimindedir. Dolayısıyla da, teknolojik yenilenmelerin ve gelişmelerin “hızlı”
seyrinin altında yatan nedenlerden biri bu eğilimdir.
Kapitalist, yalnızca üretim için gerekli en son teknolojik düzeye uygun üretim araçlarını
vb. temin etmekle kalmaz, aynı zamanda emek gücü üzerinde tam bir denetim kuracak
biçimde teknolojiyi geliştirir (Ansal, 2004, s. 44). Dolayısıyla da, emek sürecini disipline
etmek, kontrol altına almak ve makinelerin emeğin yerini alacak biçimde geliştirilmesi
rastlantı değildir (Ansal, 2004, s. 45). Ancak üretimde otomasyon arttıkça, kapitalistin emekgücüne ihtiyacı azalırken, bunun yarattığı çelişki ise kâr oranlarının azalma eğilimi şeklinde
kendini ortaya koyar. Çünkü her ne kadar teknoloji, artı-değer üretimini artırmak üzere işe
koşuluyor olsa da, değerin asıl yaratıcısı emektir.
Diğer taraftan, üretici güçlerin gelişmesi daha temel bir çelişkiye gönderme yapar ki bu
da, üretici güçlerin, gelişmelerinin belli bir aşamasında, varolan üretim ilişkileriyle çelişkiye
düşmesidir. “Bu çelişki içinde tarafların görece güçleri teknolojinin gelişme yönünü
belirlerken, geliştirilen teknoloji de tarafların göreli konumlarını etkileyerek üretim ilişkilerini
yeniden üretir” (Ansal, 2004, s. 45) ya da onu muhtemel sonuna götürecek ve dönüştürecek
potansiyeli açığa çıkarır. Bundan dolayıdır ki teknoloji de sınıflar arası mücadelenin bir
alanıdır. Marx’ın çözümlemesi şeylerin mevcut durumunu ortaya koyarken, aynı zamanda
bunun, nasıl yadsınacağını ve nasıl mücadeleyle dönüştürülebileceğini de açığa çıkarır.
Böylesi “eleştirel ve devrimci” bir çözümlemeyi yapabilmesini mümkün kılansa, onun
düşünüş biçimi, yani “soyutlama süreci”ni teşvik eden içsel ilişkiler felsefesidir (Ollman,
2011, s. 67). Kendi sınırları içinde kendi başlarına varolan, bütünden bağımsız parçalar söz
konusu değildir. Ne bütün, basitçe parçaların toplamından ibarettir, ne de parçalar bütünden
bağımsız, yalıtık etkenlerdir. Parçalara önem derecesini veren bütündür. Parça, bütüne dair
gerçekliği içsel olarak içerdiğinden, ne bütünden ne de diğer parçalardan bağımsızdır. Başka
bir ifadeyle, parçalar hem birbirleriyle hem de bütünle ilişkiseldir ve aralarındaki ilişki de
organiktir. Aralarında nedensellik değil, ilişkisellik vardır. Bundan dolayıdır ki Marx’ın
çözümlemesinde teknoloji, toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde anlamını bulur. Harvey’in
(2010, s. 211) ifadesiyle açacak olursak: “Teknolojiler […] gökten yağmaz. Zihinsel
kavrayışlarla üretilirler. Ayrıca toplumsal ilişkilerimizden doğarlar ve gündelik hayatın ya da
emek süreçlerinin pratik ihtiyaçlarına tepki olarak somutlaşırlar”.
Teknolojinin Toplum-Üstü Görünümü
Teknolojik determinizmin yaygınlığının ya da Williams’ın (1989, s. 125) her yeni
teknolojinin, zihinlere teknolojik determinizm bulaştırması olarak ifade ettiği ve Kaya’nın
(2000, s. 105) efsunlanma/büyülenme olarak adlandırdığı hâlin temel nedenlerinden biri,
Marx’ın “fetişizm” tartışmasında açığa kavuşur. Önceki bölümlerde değinildiği üzere
teknolojik determinizmdeki temel sorun, toplumsal gerçekliğe dair görünümün “öz” olduğu
yanılgısıdır. Marx, “görünümü” “özle” karıştırma durumunu “fetişizm” olgusuyla niteler ve
Banu Durdağ  33
bunun kapitalist toplumun her alanında işlediğini açığa çıkarır (Ollman, 2011, s. 82). Marx’ın
en özgün kavramsallaştırmalarından biri olan ve “yabancılaşma kuramı”na temel oluşturan
“meta fetişizmi” ise, fetişizm olgusuna dair gerçekliği ortaya koyan en iyi örneklerden biridir.
Marx’ın metada gördüğü toplumsal işbölümü içinde piyasada mübadele edilen örgütlenmiş
emektir. Değişim değerini esas alan bir üretim tarzı olarak kapitalizmde emek ürünleri meta
olarak üretilmeye başlar başlamaz emekten bağımsız, “toplum-üstü” varlığın ürünleri gibi
görünmeye başlar. Gerçek toplumsal ilişkiler metaların mübadelesinde temsil edilir, başka bir
deyişle, insanlar arasındaki ilişkiler “şeyler” arasındaki ilişkiler olarak karşımıza çıkar.
Toplumsal üretim ilişkileri, mübadele sürecinde metalar arasındaki ilişki olarak karşımıza
çıkartıldığında, kapitalizme içkin çelişkiler, sömürü, metaların hangi koşullarda kimlerce
üretildiği, piyasaya nasıl geldiği gizlenmiş olur. Böylelikle kapitalist üretim tarzı gizemli, üstü
örtük hale getirilmiş, dolayısıyla da kapitalist üretim ilişkileri tarihsel, toplumsal bağlanımdan
kopuk, doğa yasalarıymış gibi karşımıza çıkartılmış olur.
Marx’ın kapitalist toplumsal formasyonda ortaya çıkardığı “fetişizm”, emeğin somut
ürünlerinde olduğu kadar, değerin başkalaşımının söz konusu olduğu bütün formlar için de
aynı ölçüde geçerlidir (Ollman, 2012, s. 308). Elbette, teknoloji de bundan muaf değildir.
Kapitalizmde teknoloji de, “gizemlileştirilmiş görünümü” ile karşımıza çıkar. Dolayısıyla bu
“görünüm”, onun adeta “öz”üymüş gibi algılanması hatasına düşürür. Teknolojinin,
dolayısıyla da iletişim teknolojilerinin fetişleştirilmesi, yani tarihsel toplumsal bağlamda
belirli ihtiyaçlara yanıt olarak insan emeğince üretilmiş, insanın bilgi, beceri ve deyimlerini,
toplumsal ilişkilerini cisimleştiren yapıntılar olmasının ötesinde “insanüstü varlıklar”
biçiminde sunulması, teknolojinin doğal ve karşı konulamaz bir güç olarak algılanmasını
beraberinde getirirken, kapitalist sınıfa bu teknolojiler ve bu teknolojiler dolayımıyla
gerçekleştirilen faaliyetler üzerindeki tekellerini inkâr etme olanağını da sağlamış olur.
Teknolojinin yansız ve apolitik görünüme büründürülmesiyle sınıf çıkarları ve çatışmalarının
üstü örtülmüş olur. Teknolojinin, özellikle de iletişim teknolojilerinin fetişleştirilmesi
sürecinde sola ait “devrim” gibi kavram ve kavramsallaştırmalar da devreye sokularak, hâkim
teknolojinin yayılmasının baskıcı ve manipülatif karakteri gizlenir (Mattelart, 1979, s. 117).
Bu fetişleştirmeyi pekiştirecek “enformasyon devrimi”, “bilgisayar çağı”, “teknoloji devrimi”,
“enformasyon toplumu” gibi kavramsallaştırmalar da toplumsal katmanlaşmayı gizlediği gibi,
“alıcıya” da başsız bir toplum görünümü sunar (Mattelart, 1979, s. 117). Bu gizemlileştirilmiş
görünüm ardında yatan yapı ve mekanizmalara temas edildiğindeyse, toplumsal olarak önceki
praksislerin ve niyetlerin ürünü olan, tarihsel ve toplumsal yanlılıkların bütün temel izlerini
taşıyan, aynı zamanda mevcut toplumsal ilişkileri dönüştürme potansiyelini barındıran ve sınıf
mücadelesinin bir alanı olan “teknoloji” karşımıza çıkar. Bu noktada teknoloji, ne basitçe
bütün toplumsal sonuçları belirleyen ne de toplumsal değişimi anlama ve anlamlandırmada
yadsınabilir bir konumdadır.
Sonuç
Bu çalışma kapsamında yer verilen teknolojik determinizmin farklı veçhelerine ilişkin
kategoriler tartışmaya açık olsa da, teknoloji ve toplumsal değişim ilişkisine dair teknolojik
determinizmin yaygınlığına dikkat çekmeleri bakımından anlamlı girişimlerdir. Teknolojinin
şeyleştirilmesine, “kendinden menkul bir varlıkmış” gibi muamele edilişine işaret etmeleri ve
böylesi düşünmenin sınırlarını ve sınırlılıklarını göstermeleri noktasında da önemlidirler.
Burada ele alınıp açıklanmaya çalışıldığı hâliyle, teknolojik determinizme dair farklı
tartışmalar ve ele alışlar olmakla birlikte, ortaklaşan görüşler de söz konusudur. İlk olarak,
teknolojik determinizmin yaygın bir düşünüş biçimi olduğu ve bunun nedenin de karmaşık
toplumsal gerçekliği ve toplumsal değişimi açıklamada “basit” bir yöntem sunduğu görüşü
öne çıkar. Basitliğinin yanı sıra teknolojik determinizmin yaygın kabul görüşünün temel
nedenlerinden biri, Marx’ın fetişizm tartışmasında açığa çıkardığı hâliyle, kapitalizmde
34  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
gerçek toplumsal ilişkilerin karşımıza “şeyler” arasındaki ilişki olarak çıkmasıdır. David F.
Noble’ın (2011, s. xi) ifade ettiği gibi, “toplumsal amacın uzun zaman önce piyasa
mekanizmasına bırakıldığı ve şeylere insanlar üzerinde bir üstünlüğün atfedildiği […] bir
toplumda teknoloji, kolaylıkla hikâyenin öznesi olarak fantastik görünümünü takınır”. Ve bu
görünüm onun özü olduğu yanılgısını doğurur. Kapitalist üretim ilişkilerinin bir ürünü olan
“şeyleymiş” teknoloji görümünü, teknolojik determinizmle örülmüş kuramlar, varsayımlar ve
söylemler de pekiştirir.
Her ne kadar teknolojik determinizmin farklı veçhelerine ilişkin olarak kategorileştirme
çabaları farklılıklar gösterse de, teknolojik determinizmde teknolojinin, teknolojik gelişmenin
ve toplumsal değişimin nasıl kavrandığına dair vurgular da ortaklaşır: Kendi iç dinamiğine
sahip ve kendi kendine çizgisel bir gelişim izleyen olgu olarak konumlandırılan teknoloji
“doğal”, teknolojik değişim ise “doğal olay” biçiminde sunulur. Böylece teknolojinin nasıl,
hangi amaçlara ve çıkarlara hizmet etmek üzere ortaya çıkarıldığı karanlıkta bırakılır.
Nasıl ki toplumsal değişimi anlama ve açıklamada “kendi aklı ve iradesiyle donatılmış”
bir teknoloji tasavvurundan hareket etmek çarpık bir toplumsal gerçeklik kavrayışına neden
oluyorsa, teknolojik determinizme düşmemek adına teknolojiyi çözümleme dışı bırakmak da
toplumsal ilişkiler bütünlüğünde bir tarafın yok sayılmasına neden olur. Başka bir ifadeyle,
insan ve ürünleri arasındaki içsel ilişkide bir tarafın yok sayılması; örneğin, insanın özne
olarak yok sayılması “determinizm” açmazıyla sonuçlanırken, insanın nesnesinin dışarıda
bırakılması ise çarpık bir “özgür irade” açmazını peşi sıra getirir (Ollman, 2012, ss. 313-314).
Dolayısıyla da, toplumsal gerçekliği çarpıtan ya da toplumsal bütünlüğü ıskalayan bu iki
eğilimi de aşabilmek için, toplumsal gerçekliğe dair görünümün ardında yatan yapı ve
mekanizmalara temas etmek, açığa çıkarmak daha da önemli hâle gelir. Bunu yaparken de,
tıpkı Marx’ın teknoloji kavramsallaştırmasında olduğu gibi, olgular arasında mekanik
nedensellik değil, ilişkisellik kurmak gerekir. Böyle bir düşünüş biçiminden hareket
edildiğinde teknoloji, tüm toplumsal sonuçları belirleyen olmaktan ve yandısınabilir olmaktan
da çıkar.
KAYNAKÇA:
Ansal, H. (2004). Geçmiş Ve Gelecekte Ekonomik Gelişmede Teknolojinin Rolü. Teknoloji,
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, (içinde). Ankara: Kozan Ofset. 35-58.
Bimber, B. (1994). Three Faces of Technological Determinism". Does Technology Drive
History: The Dilemma of Technological Determinism, Smith, M. R. ve Marx, L. (der.)
içinde. Cambridge, MA: MIT Press. 79-100.
Chandler,
D.
(1995).
Technological
or
Media
Determinism.
http://www.aber.ac.uk/media/documentaries/tecdet/tecdet.html adresinden alınmıştır.
(Erişim tarihi 09 Aralık 2013).
Freeman, D. (2002). A Technological Idiot? Raymond Williams and Communication
Technology. Information, Communication & Society, 5(3), 425-442.
Gitlin, T. (2003). Media Unlimited: How the Torrent of Images and Sounds Overwhelms Our
Lives. New York: Owl Books.
Harvey, D. (2010). Marx’ın Kapitali İçin Kılavuz, Çev., Bülent O. Doğan. İstanbul: Metis
Yayınları.
Kaya, R. (2000). Küreselleşme ve Medya. İletişim, 6(Yaz), 99-112.
Banu Durdağ  35
Lichtman, R. (2013). Liberal İdeolojinin Marksist Eleştirisi: Eleştirel Toplumsal Kuram
Üzerine Denemeler. Çev., Şükrü Alpagut. İstanbul: Yordam Kitap.
Manzerolle, R. V. ve Kjøsen, A. (2014). Sermayenin İletişimi: Sayısal Medya ve Hızlanmanın
Mantığı. Çev., Banu Durdağ. Marx Geri Döndü: Medya, Meta ve Sermaye Birikimi,
Başaran, F. (der.) içinde. Ankara: NotaBene Yayınları, 217-253.
Marx. K. (2010). Kapital 1. Cilt. Çev., Mehmet Selik ve Nail Satlıgan. İstanbul: Yordam
Kitap.
Mattelart, A. (1979). Communication Ideology and Class Practice. Çev., M. Coad.
Communication and Class Sturggle: 1. Capitalism, Imperialism, Siegelaub. S. ve
Mattelart, A. (der.) içinde. New York: International General; Bagnolet: International
Mass Media Research Center, 115-124.
Noble, F. D. (2011). Forces of Production: A Social History of Industrial Automation. New
Jersey: Transaction Publishers.
Ollman, B. (2011). Diyalektiğin Dansı: Marx’ın Yönteminde Adımlar. Çev., Cenk Saraçoğlu.
İstanbul: Yordam Kitap.
Ollman, B. (2012). Yabancılaşma: Marx’ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı. Çev.,
Ayşegül Kars. İstanbul: Yordam Kitap.
Williams, R. (2004). Television: Technology and Cultural Form. London: Routledge.
Williams, R. (2003). Televizyon, Teknoloji ve Kültürel Biçim. Çev., Ahmet Ulvi Türkbağ.
Ankara: Dost Yayınevi.
Williams, R. (1989), İkinbin’e Doğru. Çev., Esen Tarım. İstanbul: Ayrıntı Yayınevi.
Williams, R. (1981). “Communications Technologies and Social Institutions”. Contact:
Human Communication, Williams, R. (der.) içinde. London: Thames and Hudson,
225-239.
Yüksel, H. (2013). Enformasyon Toplumu Belgelerinin “Güvencesiz ve Esnek” İnsanı.
LaborComm 2013 – 4. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı Bildiriler Kitabı,
Aydoğan, A. (der.) içinde. Ankara.
http://laborcomm.org/wp-content/uploads/2014/05/pdf/hakan_yuksel.pdf adresinden
alınmıştır. (Erişim tarihi 25 Nisan 2014).
Yeni Medya ve Bilgi Toplumu: Sürtünmesiz Kapitalizm
Ağlarında İşçi Sınıfını Yeniden Düşünmek
Serhat KAYMAS
Özet:
Bu çalışma, kapitalizmin yeni bir evresinde, sürtünmesiz kapitalizm ağlarında, bir sınıf olarak bilgi
çalışanlarını yeniden ele almayı amaçlamıştır. Bilgi toplumunda işçi sınıfı olarak “bilgi çalışanlarını”,
Türkiye’de medya çalışanları örneğinde ele almayı amaçlayan bu çalışma, eleştirel ekonomi politik
yaklaşımın sınırları içerisinde kalarak tartışmasını sürdürecektir. Çalışma içerisinde, Türkiye’de yeni
medya ve bileşen sektörlerinde bilgi toplumu çalışanları olarak muhabirleri örneklem olarak alınmıştır.
Çalışma içerisinde, Türkiye medyasına dair süre giden sorunların yeni medya ortamında, farklı
biçimler almış olsa dahi, nasıl da süre gittiği çözümlenmiştir. Çalışmanın sonunda, Türkiye
medyasındaki çalışma koşulları için alternatif bir model önerisi geliştirilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Yeni Medya, Internet, Bilgi Toplumu, Bilgi Toplumu Çalışanları.
Giriş
Theodore Adorno, henüz 1968 yılında, kapitalist sermaye birikiminin üçüncü derin krizine
girmeden önce, yalın ancak anlamlı bir soru sorar: “toplumun bugünkü yapısının
anlamlandırılabilmesi için en önemli soru nedir? Geç kapitalizm çağında mı, endüstriyel
toplumda mı yaşıyoruz?” (Adorno’dan aktaran Fuchs, 2012:1). Üretim güçleri ve üretim
ilişkileri ile birlikte ele alındığında aslında söz konusu sorunun yanıtlanmasının oldukça güç
olduğu belirtilmelidir. Öyle ki, üretim güçleri ve üretim ilişkilerinin belirlediği toplumsal
yapının anlamlandırılabilmesi için söz konusu soru oldukça işlevseldir. Her ne kadar; Vincent
Mosco ve Catherine McKercher’in (2006, s. 493) belirlediği gibi, sınıf ve toplumsal yapı
arasındaki ilişkileri Marksisyen bir sınıf analizi içerisinde değerlendirmek, eleştirel iletişim
çalışmaları için “kör noktayı” oluştursa da, yukarıda yer alan toplumun bugünkü yapısının
anlamlandırılabilmesi için önemli bir uğrak oluşturur.
Bu çalışma içerisinde; kapitalizmin yeni sermaye birikim düzeni içerisinde “bilgi sınıfı
işçilerinin” yeniden düşünülmesine dair bir çaba, sosyal bilimler içerisinde sınıfa dair ilki
Marksist ikincisi Weberyan olmak üzere iki yaklaşımın oluşturduğu kesit içerisinden bakarak
Türkiye’de bilgi sınıfına dair bir tartışmanın gerçekleştirilmesi üzerinden sergilenecektir.
Araştırma soruları ise aşağıdaki gibi belirlenmiştir.
1. Kapitalizmin bugünkü yapısının anlamlandırılabilmesi için, bilgi sınıfı işçilerinin
yapısal koşullarına dair en önemli soru nedir?
2. Bilgi toplumumda sınıf nasıl ele alınabilir?
3. Sürtünmesiz kapitalizm ağlarında bilgi sınıfı işçilerinin yapısal koşulları, yeni bir
oluşum içerisinde mi yoksa eski sorunların yeni bağlamlar içerisinde yeniden üretilmesini mi
temsil etmektedir?
4. Bilgi sınıfı işçilerine dair yukarıda yer alan sorular; Türkiye özelinde özellikle de yeni
medya çalışanlarının yapısal durumları içerisinde nasıl yanıtlanabilir?
Araştırmanın, kuramsal bir bağlam içerisinde sürdürülmesine ihtiyaç duyan ilk üç
sorusunun, dördüncü soru ile birlikte pratikte yer edinme biçiminin tartışılması amaçlanmıştır.

Dr. Hacettepe Ankara Sanayi Odası 1. Bölge Meslek Yüksekokulu Öğretim Görevlisi.
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
38  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
İki Yaklaşımın Ara Kesitinde Sınıfı Okumak: Sürtünmesiz Kapitalizm Döneminde
Bilgi Sınıfı Neyi İşaret Eder?
Sosyal bilimler içerisinde, işçi sınıfını doğrudan ele alan Marksist ve Weberyan olmak
üzere iki ana yaklaşım biçimi bulunmaktadır. Weberyan yaklaşım içerisinde işçi sınıfı; tek
boyutlu olarak satın alma gücü, yaşam standartları ve pazar içerisindeki emek değeri olarak
ortak unsuru paylaşan insan topluluğu olarak tanımlanırken (aktaran Fuchs, 2010, s. 179),
Marksist analizlerde söz konusu monolitik anlayış yerine, “emeği, sermayeye tabii bir ilişki
içerisinde” ele alan (Wayne, 2009, s. 25) ve son kertede sermaye tarafından sömürülen bir
sınıf olarak işçi sınıfı vurgusu bulunmaktadır. Marx (1983, s. 164), emeği bir insanda var olan
ve herhangi bir türde bir kullanım değeri ürettiği zaman kullandığı zihinsel ve fiziksel
kabiliyetlerin toplamı olarak tanımladığı andan itibaren sermaye ve emek arasındaki ilişkinin
bir sömürü ilişkisi olduğunu zaten vurgulamaktadır. Bununla birlikte kapitalist sermaye
birikimi için emek, kapitalist sermaye birikiminin değişen doğasına koşut olarak üretim
güçleri ve üretim ilişkilerinin değişen diyalektiği refakatinde değişse de, kapitalizmin merkezi
unsuru içerisinde yer edinmiştir. Bilgi toplumu çağında emek, sınıf ve iktidar arasındaki
ilişkinin anlamlandırılabilmesi tam da bu nedenle emeğin nasıl da bir süreklilik içerisinde
biçimlendiğini görünür kılmaktadır. Aşağıdaki şekil 1 içerisinde, emek ve sermayenin üretim
ilişkileri ve üretim güçleri refakatindeki ilişkisi yer almaktadır.
Şekil 1 : Sermaye ve Emek Arasındaki İkili Sınıf İlişkileri Modeli (Wayne, 2009, s. 26).
Mülkiyet
SERMAYE
ÜCRET
KÂR
İş Günü
Kendisi İçin Çalışma
Sermaye İçin Çalışma
EMEK
Emeğini “özgürce” satar
Emek Gücü
Artı Değer
META
Diğer işçilerin emeğinin ürünlerini tüketir
Gıda, Giysi, Film, Televizyon, Gazete
Serhat Kaymas  39
Marksist analizler içerisinde, sermaye ve emek arasındaki ilişkiler şema 1 içerisinden de
görülebileceği gibi son kertede uzlaşmaz bir sınıf mücadelesi içerisinde değerlendirilebilir.
Bununla birlikte, Weberyan ve Marksist yaklaşımlar arasındaki farklılığın analitik olmasının
yanı sıra eş anlı olarak siyasal olduğu da, en azından bilgi toplumu ve sınıf tartışmasına
geçerken, söylenmelidir. Gerçekten de böylesi bir yöntem, bilgi toplumu tartışmalarının
temellendiği toplumsal dönüşüm, hatta daha da bir ileri gidildiğinde, ekonomik yapıdaki
radikal dönüşümün bir bütün olarak toplumsal dönüşüm için önemli bir gerekçe olarak
sunulduğu yaklaşıma yeniden bir değer biçilmesini sağlayacaktır. Bilgi toplumu
tartışmalarının, en azından liberal çoğulcu yaklaşımı izleyen kuramcıların, toplumsal
dönüşüm kurgusu ile birlikte ele alınmasına dair anlamlı bir dizi örnek tam da Alvin Toffler
(1980, s. 261), Peter Drucker (1992, s. 10) ve Nico Stehr’in (1994, s. 47) çalışmalarında
yansımasını bulmaktadır. Bununla birlikte sözü edilen çalışmaların bir ütopya olarak
değerlendirilmesi gerekir. Gerçekten de, Alvin Toffler (1980, ss. 168, 243, 261)
gerçekleştirdiği tartışma boyunca bilgi toplumunun “insanoğlunun tarihindeki en büyük
kitlesel dönüşüm”, “devrimsel dönüşüm ve değişim”, “tamamı ile yeni bir toplum” olduğunu
iddia ederken, böylesi bir dönüşümün nasıl gerçekleştirilebileceğine dair kuramsal bir bağlam
kur(a)mamıştır. Bununla birlikte Toffler’ın düşüncesinin, farklı bir bağlam içerisinde olsa da,
Peter Drucker’ın daha ileri bir noktaya taşıdığı belirtilmelidir. Drucker’a (2001, s. 302) göre,
yeni bir çağa işaret eden bilgi toplumu ve bilgi toplumu çağı, “önceki çağlara göre keskin bir
süreksizliği” işaret etmekte ve yeniçağ yapı ve işleyişlerinde, sorunlarında, işleyiş
süreçlerinde Drucker’ın açıklamaktan gittikçe uzaklaştığı bir dizi farklılık içermektedir.
Bununla birlikte bilgi toplumu tartışmaları içerisinde işçi sınıfı ve mülkiyet ilişkilerinin
yeniden dönüştüğü iddiası üzerine temellenen tartışmalar oldukça özel bir gündemi oluşturur.
Örneğin Nico Stehr’a (1994, s. 122) göre bilgi toplumu; “mülkiyet ve işçi sınıfının sonunda
sona erdiği yeni bir çağı” işaret etmektedir. Bununla birlikte tıpkı önceki örneklerinde olduğu
gibi Stehr’in de böylesi bir sona nasıl gelindiğine dair kapsamlı bir açıklama getirmediği
belirtilmelidir.
Bilgi toplumu tartışmalarının, liberal çoğulcu yaklaşımın sınırları içerisinde geliştirilen
tartışmaları boyunca yeni bir dönem, toplumsal dönüşüm hatta mülkiyet ve işçi sınıfının
sonunun ilanına rağmen, Nicholas Garnham’ın (2004, s. 165) belirlediği gibi, söz konusu
yaklaşımlar gittikçe yalnızca bir ideoloji olarak değerlendirilmelidir. Garnham’a göre, bilgi
toplumu söylemi ekonomik ve siyasal güç sahipleri için meşrulaştırıcı bir ideoloji hizmeti
vermektedir. Gerçekten de, bilgi toplumunu bir devrim olarak açımlayan görüşlere tam da
Nicholas Garnhanm’ın belirlediği iki sorunun sorulması oldukça anlamlıdır. Bilgi toplumu
çağında neyin, nasıl değiştiği ya da söz konusu değişim sürecinin doğasının nasıl bir içeriğe
sahip olduğu bilgi toplumu ile birlikte toplumsal bir dönüşüm yaşandığı iddiası üzerine
temellenen tartışmalar için de anlamlı bir fırsat oluşturmaktadır. Kapitalizmin değişiminin, bir
toplumsal değişim için sunduğu “olanak” da “olanaksızlıkların” değerlendirilmesi için,
sermaye birikiminde yaşaman değişime koşut olarak gelişen isimlendirmeler, “bilişsel”
kapitalizm, “semio” kapitalizm, “sanal” kapitalizm, “ileri teknoloji” kapitalizmi gibi bir dizi
iddialı isim almış olsa da (aktaran Fuchs, 2012, s. 5), söz konusu değişimin emek üzerine
etkisi tartışılmalıdır. Üstelik bilgi toplumu ile birlikte emek ve sermaye arasındaki ilişkilerin
bu kez teknolojinin dolayımı söz konusu olduğunda değişimin anlamı ve doğası özel olarak
tartışılmalıdır. Gerçekten de Marksist analizler içerisinde emeğin sermayeye tabii kılındığına
dair açımlaması bilgi toplumundaki değişime rağmen önemli ölçüde sürmektedir. Marks’ın
belirlediği gibi, bir üretim biçimi olarak kapitalizmin ayırt edici niteliğinin sermaye ve üretim
araçlarının yanı sıra meta formunun da iş gücüne genelleştirilmesi olduğu dikkate alındığında
sermaye birikiminin değişen doğasına koşut olarak emek sürecinde neyin / nelerin nasıl bir
değişim izlediğinin tartışılması önemli olacaktır. Bob Jessop (1997, s. 562) kapitalizmin tam
da bu doğrultuda metalaştırma, meta formundan çıkartma ve yeniden metalaştırma arasında
40  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
sürekli bir istikrarsızlık içerisinde denge kurmaya çalıştığını vurgular. Bununla birlikte
kapitalizmin hangi safhasında olursa olsun, sermaye ve emek arasındaki süre giden yapısal
çelişkiler yeniden üretilir çünkü Haluk Geray’ın (2005, s. 35) isabetle belirttiği gibi, iş gücü
her ne kadar metalaştırılsa dahi, söz konusu süreç aslında sermayenin mantığının hem içinde
hem de dışında gerçekleşir çünkü ekonomi var olan toplumsal sistemler ve toplumsal
alanların ortaklaşa evrimini içerir ki kapitalizm zaten diğer sistemler ve toplumsal alanlarla
birlikte ortak bir yürüyüşün adımlarını atarak evrilir. Bu durum özellikle, kapitalizmin yeni
birikim alanları ve yeni birikim coğrafyaları içerisinde genişleyen yeni birikim düzeni
içerisinde daha da anlaşılır bir hal almaktadır. Gerçekten de, liberal çoğulcu yaklaşımın
“toplumsal bir devrim” algısı içerisinden okuduğu bilgi toplumu, gerçekte tam da Marks’ın
işaret ettiği gibi emeğin toplumsallaşması sürecine işaret etmekte ve üretim süreçlerinin
toplumsallaşması gerçekte üç önemli sorunu vurgulamaktadır.
 Toplumsal üretim ilişkileri çerçevesinde bilgi işçilerini tanımlamak,
 Toplumsal yaşamın üretimi ve yeniden üretilmesindeki dağılım ve işlevleri açısından
bilgi işçilerinin işlevlerini değerlendirmek ve
 Bilgi işçilerinin sınıfsal konumunu daha genel düzeyde siyasal bir bağlam içerisinde
nasıl anlamlandırılabileceğinin yanı sıra teknolojik değişimler refakatinde söz konusu ilişkinin
değişim biçimlerini değerlendirebilmek üzere üç önemli sorun bulunmaktadır.
Toplumsal ilişkiler dizgesi içerisinde oluşan sermaye ve emek ilişkilerine kapitalizmin
önemli bir müdahalesi tam da emeğin, en azından zihinsel ve el emeği biçimleri arasında
hiyerarşik bir iş bölümü kurmasında gerçekleşmektedir. Wayne’in (2009, s. 29) belirlediği
gibi, üretimin toplumsallaşması gerçekte sermayenin emek üzerindeki denetim ve
sömürüsünün söz konusu toplumsallaşma ile çakışmasıdır. Bu nedenle, bilgi toplumu
kuramları içerisinde liberal çoğulcu kuramın, “enformasyonel kapitalizmin” tam da bir
toplumsal dönüşüm üzerinden devrim gerçekleştirdiği iddiasının en azından yeniden gözden
geçirilmesi anlamlı olacaktır. Gerçekten de, Manuel Castells’in (2000, s. 14) belirttiği gibi
ekonomi aslında üretim biçimleri ve üretim ilişkileri arasındaki karşılıklı ilişki sürecinden
oluşmaktadır. Bu nedenle her ne kadar kapitalizm yeni bir sermaye birikim evresine geçmiş
olsa dahi oldukça temel bir düzeyde bir devrimden değil aksine bir süreklilikten söz etmek
çok daha doğru olacaktır.
Şema 2: Marksist ve Sosyolojik Bakış Açılarının Sentezi Olarak Sınıf İlişkileri (Wayne,
2009, s. 28)
Finansal
Sermaye
Endüstriyel
Üst Düzey Profesyonel
Toplumsal İlişkiler
Küçük Burjuvazi
Orta Sınıf
Beyaz Yakalılar
Emek (işçi sınıfı)
Alt Profes.
Serhat Kaymas  41
Bu doğrultuda üretimin toplumsallaşması ile birlikte, en azından Daniell Bell’in (aktaran
Fuchs, 2010, s. 181) bilgi toplumunun yükselişi ile birlikte sınıf mücadelesinin sona ereceği
ve bunun yerine profesyoneller ve halk arasındaki mücadelenin alacağı yönündeki
öngörüsünün yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bell’in bilgi toplumunun ilerlemesiyle
birlikte sınıf mücadelesinin de yok olup gideceğine dair inancı bir dizi çalışma içerisinde de
yeniden üretilmesine rağmen söz konusu mücadelenin silindiğine dair ne güçlü kuramsal bir
alanın kurulması ne de sermaye ve emek arasındaki ilişkinin önemli bir dönüşüm geçirdiğine
ilişkin pratikte bir yansımanın olmadığı söylenmelidir. Çalışmanın ilerleyen kısımlarında,
Türkiye örneğinden bakarak sermaye ve yeni bir işçi sınıfı olan bilgi işçilerinin konumu tam
da yukarıda özetlenen iki farklı yaklaşımın işçi sınıfına dair ön deyileri tartışılacaktır.
Türkiye ve Bilgi Toplumu: Sürtünmesiz Kapitalizm Ağlarında Bilgi Toplumu
Çalışanlarını Yeniden Tartışmak
Kapitalizmin, yeni iletişim ve enformasyon teknolojilerinin gelişimine koşut olarak
sermaye birikim sürecinin yeni bir evresine girmesi, üretim güçleri ve üretim ilişkileri
çerçevesinde sınıf kavramsallaştırılmasının yeniden düşünülmesine yol açmaktadır. Gerçekten
de bilgi toplumunun genişlemesi üzerinden yeni bir toplumsal dönüşümün yaşanacağına dair
varsayımların önemli bir kısmı tam da “mesleki dönüşüm” ve “nitelikli iş gücü” üzerine
temellenirken (Webster, 2002, s. 24), aslında daha genel bir düzeyde kapitalizm ve sınıf
arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesine önemli bir ihtiyaç duyar. Çalışmanın bu
kısmında Türkiye’de bilgi toplumunun ürettiği bir sınıf olarak bilgi işçilerinin konumu emek
ve sermaye ilişkileri çerçevesinde ele alınacak ve tartışma, kapitalizmin söz konusu yeni
dönemindeki çelişkili süreklilik üzerine genişleyecektir. Bununla birlikte, bilgi toplumunda
sınıf sorununun tartışılması kapitalist sermaye birikiminin “yeni” olarak tanımlanan dönemi
içerisinde bilgi ekonomisinin, ülke ekonomilerinde edindiği yerin değerlendirilmesine ihtiyaç
duyar. Örneğin Christian Fuchs’un (2010, s. 180), OECD’in 2006 yılındaki raporuna
dayanarak hazırladığı belirli ülkelerde enformasyon temelli ekonominin, ülke ekonomilerinde
almış olduğu yer aşağıda tablo haline getirilmiştir.
Tablo 1: Yeni Birikim Düzeninde Seçili Ülkelerde Enformasyon İşçilerinin Payı (Fuchs,
2010, s. 180).
Ülke İsmi
Enformasyon Temelli Ekonomilerde
Bilgi İşçilerinin Payı (%)
Amerika Birleşik Devletleri
47.9
Almanya
41.7
Norveç
48.5
Fransa
48.7
Avusturalya
36.4
Avusturya
35.4
Finlandiya
46.0
İtalya
34.1
42  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Yeni birikim düzeni içerisinde bilgi toplumu tartışmaları içerisinde iş gücünün her ne
kadar mesleki bir dönüşüm içerisinde olduğu düşünülmesine rağmen söz konusu mesleki
dönüşüm içerisinde tartışılması gereken ana öğeler aslında oldukça farklıdır. Gerçekten de,
bilgi toplumunun ülke ekonomilerinde edindiği yeri genişletmesi refakatinde; istihdamın,
geleneksel alanlarından çıkarak gittikçe hizmet sektörü alanlarına doğru belirgin bir
genişleme izlenmesine rağmen iş gücü ve ücret kutuplaşmasının da belirgin bir ölçüde yer
edindiği belirtilmelidir. Türkiye’de bilişim sektörü çalışanları tam da böylesi bir değişimin
tipik örneği olarak değerlendirilebilir. Semih Akçomak ve Burcu Gürcihan’ın (2013, s. 2)
belirlediği gibi; gelişmiş ülkelerdeki gözlenen istihdam eğilimindeki değişimin Türkiye’de de
2000’li yılların ardından benzer bir eğilimi paylaştığı gözlenir. Yazarlara göre, özellikle 20042010 yılları arasındaki kesit Türkiye’nin de gelişmekte olan ülkelerdeki işgücü pazarındaki
eğilimi izlediği, özellikle tarım dışı istihdam alanlarının genişlediği ve kadın istihdamındaki
artışın yükseldiği bir dönemi ortaya çıkartmaktadır. Bununla birlikte, bilgi toplumunun
yükselişi ile birlikte, emek üzerindeki önemli etkenlerin tam da küreselleşme ve teknoloji
üzerinden geldiği belirtilmelidir. Gerçekten de vasıflı ve vasıfsız iş gücü arasındaki ya da
ücretler arasındaki kutuplaşmanın ötesinde, emek üzerindeki kutuplaşmayı belirleyen bir
diğer süreç tam da üretim ilişkilerini belirleyen organizasyon yapısındaki değişim sürecinden
gerçekleşmektedir. Baldwin’in (aktaran Akçomak ve Gürcihan, 2013, s. 15), “birincil
ayrımlaşma” olarak değerlendirdiği üretim süreçlerinin gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan
ülkelere, ya da daha farklı söylendiğinde sermayenin yeni birikim alanlarında
yoğunlaşmasıdır. İkinci ayrışma süreci ise, emeğin bu kez yine sermaye tarafından
parçalanmasıdır. Burada söz konusu olan teknolojinin etkisi ile üretim ilişkilerinin önemli
ölçüde yeniden, ancak bu kez taşeronlaşma üzerinden, yapılanmasıdır. Bilgi toplumunun
yükselişi ile birlikte teknoloji; üretim ve meslekleri daha küçük parçalara ayrıştırırken ya da
daha farklı söylendiğinde emeği gittikçe sermayeye tabii kılarken, küreselleşme süreci ile
birlikte yeni üretim alanlarının oluştuğu ancak bu kez de yine sermayenin belirlediği bir
üretim ilişkileri ağının egemenliğinin kurulduğu gözlenmektedir. Türkiye’de bilgi
teknolojileri ve bilgi toplumunun yükselişi ile birlikte, sermaye ve emek arasındaki sözü
edilen kutuplaşmaların çözümlenebileceği oldukça anlamlı bir alanın açıldığı da
belirtilmelidir. Üstelik böylesi bir çözümleme, emeğin geleneksel çelişkilerinin
görülebilmesini sağlamaktadır. Gerçekten de, bilgi toplumu kazanımlarına rağmen bilgi
teknolojileri çalışanları arasında cinsiyet eşitsizliği şema 4 içerisinde görülebilmektedir.
Şema 3: Bilişim Sektöründe Kadın ve Erkek Çalışan Oranları (www.tubider.org.tr)
Serhat Kaymas  43
Sektör içerisinde çalışan kadın ve erkeklerin her iki cinsiyet içerisinde de genç ve orta
yaşlı kesimlerde yoğunlaşmasına rağmen, erkek çalışan sayısının kadın çalışan sayısına göre
nerede ise iki katı kadar yüksek olduğu Tübider’in iki yıl süren, 6572 çalışan ve 423 işveren
ile gerçekleştirilen çalışma boyunca saptanmıştır. Emeğin cinsiyeti alanında süren eşitsizliğin
öte yandan eğitim ve ücretlerinde de tam bir kutuplaşma içerisinde olduğu belirtilmelidir.
Şema 4: Bilişim Sektöründe Çalışanların Eğitim ve Ücretleri (www.tubider.org.tr)
Türkiye’de bilgi toplumu çalışanları arasında ön lisans ve lisans eğitiminde yoğunlaştığı
orta öğretim mezunu çalışanlar ile yüksek lisans eğitimlerini tamamlamış çalışanların ise
birbirine oldukça yakın olduğu gözlenmektedir. Emeğin, sermayeye tabii bir yapıda olduğu
tam da çalışanların eğitimlerinde ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de, bilgi toplumunun önemli
bir unsuru olarak eğitimli emeğe ihtiyaç duyulması bir yandan da yüksek ve düşük ücretler
arasındaki kutuplaşmayı belirleyen önemli bir faktör olarak yine eğitimi öne çıkartmaktadır.
Bununla birlikte eğitim, yukarıda da tartışıldığı gibi teknolojinin gelişmesiyle birlikte birincil
ayrımlaşmanın gittikçe yoğunlaştığı bir alanı ortaya çıkartmaktadır. Türkiye’de bilişim ya da
bilgi toplumu emekçilerinin tıpkı cinsiyet eşitsizliği gibi eğitim alanında da önemli bir
kutuplaşma içerisinde olduğu belirtilmelidir.
44  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Tablo 2: Bilişim Sektörü Meslek Kutuplaşması ve Avrupa Yeterlilik Çerçevesi
(www.tubider.org.tr)
Türkiye’de bilgi toplumu çalışanları, Tablo 2’nin verileri ile bakıldığında, Avrupa
Yeterlilik Seviyesinin oldukça gerisinde kalmaktadır. Avrupa Birliği yeterlilik çerçevesinin
mesleki ve teknolojik yeniliklere uyum sürecine ağırlık verdiği düşünüldüğünde Türkiye’de
bilişim çalışanlarının teknolojik yenilik yaratma ya da mesleki dönüşüm sürecinden daha çok
destek ya da pazarlama elemanı olarak istihdam edildiği görülmektedir.
Şema 5: Bilişim Sektörü Çalışanlarının, Mesleklere Göre Dağılımı (www.tubider.org)
Serhat Kaymas  45
Şema 6 içerisinde mesleki dağılımında gittikçe destek, lojistik ve pazarlama unsurlarına
doğru genişlediği ve gerçekte böylesi bir durumun ücret kutuplaşmasının oldukça anlamlı bir
nedenini oluştuğu görülmektedir.
Şema 6: Bilişim Sektörü Çalışanları ve Ücret Kutuplaşması (www.tubider.org.tr).
Bilişim sektörü çalışanlarının, iki önemli ücret skalasında yoğunlaştığı görülmektedir. İlk
yoğunlaşma skalasını, %14 oranı ile 2000-2500 TL / ay ikinci yoğunlaşma skalasını ise %7.5
oranı ile 4000 TL /ay ve üzeri gelir kısmı oluşturmaktadır. Diğer bir ifade ile eğitim ve
deneyim sürecinin, ücret kutuplaşmasını belirlediği ancak dengeli bir dağılım izlemediği
belirtilmelidir. Şema 8 içerisinde mesleki deneyim ve ücret arasındaki ilişki yer almaktadır.
Şema 8: Bilişim Sektöründe Emeğin İstihdamı (www.tubider.org.tr).
Şema 8’in incelenmesi ile birlikte bilişim sektörü çalışanlarının çalışma sürelerinin de
gerçekte bir kutuplaşma ile ifade edilebileceği görülebilmektedir. Gerçekten de kapitalizmin
yeniden yapılanmasına refakat eden bir biçimde mesleki sürekliliğin olmadığı aksine gittikçe
kısa sürelerde ve sıklıkla değiştirilen iş yeri deneyimi üzerinden bir meslek deneyimi olduğu
görülmektedir. Öte yandan Tübider tarafından gerçekleştirilen araştırma da bilişim sektörü
çalışanlarının eğitim ve mesleki deneyimlerinin oldukça altında kalan işlerde ve oldukça
düşük maaşlarla istihdam edildiğini de ortaya çıkartmıştır.
46  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Sonuç
Bilgi toplumu tartışmalarının giderek açık bir biçimde toplumsal dönüşüm söylemi ile
birlikte ilerlemesi gerçekte emeğin de söz konusu toplumsal dönüşüm içerisinde yeniden ele
alınmasına yol açmıştır. Liberal çoğulcu yaklaşımlar içerisinde bilgi toplumunun yükselişi ile
birlikte geleneksel sınıf mücadelesinin sona erdiği yönündeki iddianın, en azından Türkiye’de
bilgi toplumu çalışanları için geçerli ya da yeterli bir öngörü olarak değerlendirilmemesi
gerektiğine dair anlamlı bir eksen aslında tam da Türkiye’de bilgi toplumu çalışanları
araştırması içerisinde gözlenmiştir. O denli ki, sermayenin yeniden yapılanması refakatinde
eğitimli iş gücüne duyulan ihtiyacın artmasına rağmen Türkiye’de gözlemlenen olgu tam da
eğitimin yükselişinin istikrarlı bir çalışma yaşamına yol açmadığı tam aksine istihdamın
çelişkili bir süreklilik içerisinde geleneksel sorunlarını yeniden ürettiği ortaya çıkmaktadır.
Hatta teknolojinin ilerlemesi ile birlikte geleneksel olarak süre gelen ücret ve iş gücü
kutuplaşmasının yanı sıra sermayenin kâr maksimizasyonu algısı, iş gücünün göreli olarak
daha ucuz olduğu az gelişmiş ülkelere doğru bir sermaye yoğunlaşmasını getirirken emeğin
gittikçe pazarlık gücünü dahi kaybettiği ortaya çıkmış, yüksek eğitimin kısa süreli bir
istihdam deneyimi içerisinde yeni bir sömürü ilişkilerinin egemenliğine girdiği görülmüştür.
Bilgi toplumu tartışmaları ile toplumsal dönüşümün yaşanacağına dair böylesi bir iddianın
tam da emeğin konumunun yeniden düşünülmesini gerektiren boyutları olduğu görülür ki
zaten anlamlı bir toplumsal dönüşüm, emeğin yeniden ancak bu kez iş gücü içerisinde
güçlendirilmesi ile gerçekleşecektir.
KAYNAKÇA:
Akçomak, S. ve Gürcihan, B. H. (2013). Türkiye İşgücü Piyasasında Mesleklerin Önemi:
Hizmetler Sektörü İstihdamı, İşgücü ve Ücret Kutuplaşması. Türkiye Cumhuriyeti
Merkez Bankası Çalışma Tebliği No: 13/21. Ankara: Türkiye Cumhuriyeti Merkez
Bankası Yayınları.
Castells, M. (2000). The Rise of the Network Society. Malden: Blackwell Publishing.
Drucker, P. (2001). A Century of Social Transformations: Emergence of Knowledge Society.
The Essential Drucker. (der.) içinde. New York: Harper Collins Publications. 299-321.
Fuchs, C. (2010). Labor in Informational Capitalism and on the Internet. Information Society.
Vol: 26. 179-196.
Fuchs, C. (2012). Capitalism or Information Society? The Fundemental Question of the
Present Structure of Society. European Journal of Social Theory. November 20. 1-22.
Garnham, N. (2004). Class Analysis and the Information Society as Mode of Production.
Javnost: The Public. 11(3). 93-104.
Geray, H. (2005). Birikim Düzenleri, Yeniden Yapılanma ve Küreselleşme. İletişim Ağlarının
Ekonomisi: Telekomünikasyon, Kitle İletişimi, Yazılım ve İnternet. Başaran, F. ve
Geray, H. (der.) içinde. Ankara: Siyasal Kitapevi. 35-59.
Jessop, B (1997). Capitalism and its Future: Remarks on Regulation, Government and
Governance. Review of International Political Economy, 4(3). 561-581.
Mosco, V. ve McKercher, C. (2006). Editorial: The Labouring of Communication. Special
Issue on the Labouring of Communication. Canadian Journal of Communication. Vol:
31(3). 493-497.
Serhat Kaymas  47
Stehr, N. (1994). Knowledge Societies. London: Sage Publication.
Toffler, A. (1980). The Third Wave. New York: Bantham Press.
Wayne, M. (2009). Marksizm ve Medya Araştırmaları: Anahtar Kavramlar, Çağdaş
Eğilimler. Çev., Barış Cezar. İstanbul: Yordam Kitap.
Webster, F. (2002). The Information Society Revisited. Handbook of New Media. Liewrouw,
L. A. ve Livingstone, S. (der.) içinde. London, Thousand Oaks ve New Delhi: Sage
Publications. 22-34.
www.tubider.org.tr (2013). “Bilişim Sektörü Çalışan Ücretleri Araştırması ve Sonuçları”.
Bilişim ve Emek Süreci
Senem Oğuz
Özet:
Son yıllarda bilgi ve teknolojiye dayanan gelişmeler, iktisadi ve toplumsal koşulların yeniden
tanımlanması gerektiği tartışmalarını doğurmuştur. Bu tartışmalarla birlikte gelişen yeni tanımlar,
günümüz koşullarını kavramsallaştırmak için kullanılmaya başlamıştır. Bilgi ekonomisi, bilgi
toplumu, enformasyon çağı, ağ ekonomisi, ağ toplumu gibi tanımlar, “yeni” bir ekonominin
gelişmesiyle birlikte yeni bir çağa girildiğini tartışmaktadır. Bu çağ, başta enformasyon ve iletişim
teknolojileri (EİT) içinde yer alan bilgisayar yazılım ve donanımları, telefon, televizyon, uydu, internet
gibi teknolojileri, ar-ge faaliyetlerini, bilim/üniversite-sanayi ortaklığını, bilim üretme, bilim adamı
yetiştirme, otomasyon ve dijitalleşmeyi kapsayan bilişim çağı olarak da anılmaktadır.
Bu yeni dönemleştirmede elbette yeni istihdam biçimlerinin, yeni çalışma şekillerinin ve yeni işçi
tanımlarının da ortaya çıktığını görmekte ve yenilik addedilen bu ortamda değişmeyen şeyin kapitalist
üretim biçimi ve emeğin sömürüsü olduğuna tanıklık etmekteyiz. Bir yandan daha demokratik,
özgürlükçü, eşitlikçi bir süreçten bahsedilirken, diğer yandan sömürünün belirsizleştiği, çalışma
süresinin sonsuzlaştığı, bağımlılık, yabancılaşma ve metalaşmanın arttığı, esneklik adı altında
güvencesizliğin kabul edildiği bir süreç doğmuştur. Böyle bir ortamda bilişimin toplumsal ilericiliği,
bütünleyiciliği ve kapsayıcılığı ile mücadele dinamiklerini geliştirmesi ve insanlık dışı çalışma
ilişkilerini ortaya çıkarması arasında gerilen bir tartışma alanı da ortaya çıkmıştır. Bu tartışma alanı
aynı zamanda kapitalizme karşı geliştirilen mücadele pratiklerinin nasıl olacağı ve olması gerektiğiyle
ilgili farklı yaklaşımları da geliştirmiştir.
Kapitalist üretim biçimine baktığımızda, bu üretim biçimine özgü bir özellik olan üretim
araçlarından yoksun bırakılan insanın sahip olduğu emek gücünün metalaşması süreci, emek sürecinin
insani ihtiyaçları karşılamaktan öte, toplumsal ilişkilerin ve öz-benliğin algılanılışı ile ilgili olmasını
gerektirmiştir. Çünkü kapitalist emek sürecinde emek ve emek gücü birbirinden ayrılırken, insan
zihninde kendine ait olan bir parçanın koparılması süreci işlemekte ve hayatta kalmaya devam etmek
için bunu sürdürmek zorunda kalmaktadır. Bu, basit bir mübadele olmaktan çıkmakta, artık kullanım
değeri üreten bir süreç değil, kapitalist için artı değer üreten bir değişim değeri üretimi süreci
olmaktadır.
Sermaye birikimine dayalı bu üretim biçimi, üretim araçları sahibinin emek-gücünü elinden
geldiğince sömürmeye çalışmasıyla başlamakta ve hem mutlak hem de göreli artı değer üretimini
yaratma, denetleme ve buna el koyma süreçlerini kendine göre değiştirme olanaklarını yaratmasıyla
sonuçlanmaktadır. Üretim araçları sahipleri açısından bu olanaklardan bir tanesi de, her ne kadar işçi
açısından da olanaklar sağlasa da, günümüzdeki yeni teknolojilerin ve bilişimin, üretimin
örgütlenmesinde kullanılması ve emek sürecine etki etmesidir.
Giriş
Son yıllarda bilgi ve teknolojiye dayanan gelişmeler, iktisadi ve toplumsal koşulların
yeniden tanımlanması gerektiği tartışmalarını doğurmuştur. Bu tartışmalarla birlikte gelişen
yeni tanımlar, günümüz koşullarını kavramsallaştırmak için kullanılmaya başlamıştır. Bilgi
ekonomisi, bilgi toplumu, enformasyon çağı, ağ ekonomisi, ağ toplumu gibi tanımlar, “yeni”
bir ekonominin gelişmesiyle birlikte yeni bir çağa girildiğini tartışmaktadır.
Tanık olduğumuz söylenen bu dönem, başta enformasyon ve iletişim teknolojileri (EİT)
içinde yer alan bilgisayar yazılım ve donanımları, telefon, televizyon, uydu, internet gibi
teknolojileri, ar-ge faaliyetlerini, bilim/üniversite-sanayi ortaklığını, bilim üretme, bilim
insanı yetiştirme, otomasyon ve dijitalleşmeyi kapsayan bilişim çağı olarak da anılmaktadır.

[email protected]
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
50  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Hizmetler sektörünün genişlediği, inovasyon sistemlerinin kurulduğu, ar-ge
departmanlarının oluşturulduğu, yeni yönetim şekillerinin geliştirildiği bu ortamın; piyasa
yapısından rekabet koşullarına, organizasyon yapısından işgücü piyasasına kadar geniş bir
ortamı kapsadığı, internetin ve yeni iletişim teknolojilerinin üretimi ve kullanımıyla her
alanda bir yenilik yaratıldığı düşünülmektedir. Şüphesiz ki bu ortamda yeni istihdam
biçimlerinin, yeni çalışma şekillerinin ve yeni işçi tanımlarının da ortaya çıktığını görmekte
ve yenilik addedilen bu ortamda değişmeyen şeyin kapitalist üretim biçimi ve emeğin
sömürüsü olduğuna tanıklık etmekteyiz.
Bilişimin kapitalist üretim ilişkileri egemenliğindeki gelişimi, emek sürecinin
bulanıklaştığı bir ortamı da beraberinde getirmiştir. Bir yandan daha demokratik, özgürlükçü,
eşitlikçi bir süreçten bahsedilirken, diğer yandan sömürünün belirsizleştiği, çalışma süresinin
sonsuzlaştığı, bağımlılık, yabancılaşma ve metalaşmanın arttığı, esneklik adı altında
güvencesizliğin kabul edildiği bir süreç doğmuştur. Böyle bir ortamda bilişimin toplumsal
ilericiliği, bütünleyiciliği ve kapsayıcılığı ile mücadele dinamiklerini geliştirmesi ve insanlık
dışı çalışma ilişkilerini ortaya çıkarması arasında gerilen bir tartışma alanı da ortaya çıkmıştır.
Bu tartışma alanı aynı zamanda kapitalizme karşı geliştirilen mücadele pratiklerinin nasıl
olacağı ve olması gerektiğiyle ilgili farklı yaklaşımları da geliştirmiştir.
Marx’a göre üretim faaliyeti dünyaya dair belli bir algıyı ve bilgiyi içerir ki bu bilgi
toplumsal bir üründür. Her üretim biçimi özel bir bilim biçimini ve kendine özgü fiziksel ve
toplumsal ihtiyaçlara uygun bir bilgi sistemini ortaya çıkarır. Dolayısıyla emek süreci; üretici
güçler, toplumsal ilişkiler ve dünyanın zihinsel algılanışlarının bir birlikteliği olarak ele
alınmalıdır (Harvey, 2007, s. 166). Kapitalist üretim biçimine baktığımızda, bu üretim
biçimine özgü bir özellik olan üretim araçlarından yoksun bırakılan insanın sahip olduğu
emek gücünün metalaşması süreci, emek sürecinin insani ihtiyaçları karşılamaktan öte,
toplumsal ilişkilerin ve öz-benliğin algılanılışı ile ilgili olmasını gerektirmiştir. Çünkü
kapitalist emek sürecinde emek ve emek gücü birbirinden ayrılırken, insan zihninde kendine
ait olan bir parçanın koparılması süreci işlemekte ve hayatta kalmaya devam etmek için bunu
sürdürmek zorunda kalmaktadır. Bu, basit bir mübadele olmaktan çıkmakta, artık kullanım
değeri üreten bir süreç değil, kapitalist için artı değer üreten bir değişim değeri üretimi süreci
olmaktadır.
Sermaye birikimine dayalı bu üretim biçimi, üretim araçları sahibinin emek-gücünü
elinden geldiğince sömürmeye çalışmasıyla başlamakta ve hem mutlak hem de göreli artı
değer üretimini yaratma, denetleme ve buna el koyma süreçlerini kendine göre değiştirme
olanaklarını yaratmasıyla sonuçlanmaktadır. Üretim araçları sahipleri açısından bu
olanaklardan bir tanesi de, her ne kadar işçi açısından da olanaklar sağlasa da, günümüzdeki
yeni teknolojilerin ve bilişimin, üretimin örgütlenmesinde kullanılması ve emek sürecine etki
etmesidir.
Bu çalışmanın amacı, kapitalizmle birlikte gelişen bilişimin emek süreci üzerindeki
karmaşık ve gerilimli algısını tartışmaktır. Buradaki can alıcı nokta, emek sürecine etki eden
bilişimin gelişimi değil, bu etkinin kapitalist üretim biçimi egemenliğinde gerçekleşmesidir.
Dolayısıyla bu gelişmeye karşı gelişen tepkiler de önem arz etmektedir. Bu amaç
doğrultusunda ilk olarak bilişimin gelişimindeki tarihsel koşullar ve bu koşulların işçi sınıfı
üzerindeki etkisi incelenecektir. Daha sonra bilişim çağı dönemleştirmesinde büyük önem
atfedilen bilgi işçileri, yeni işler ve yeni istihdam şekilleri eleştirel bir yaklaşımla ele alınmaya
çalışılmaktadır. Son olarak bilişimin kapitalizmle birlikte yarattığı bilgi işçileri ve esnekleşen
istihdam biçimleriyle bölünüp parçalanan emeğin örgütlenme ve kapitalizmle mücadele etme
yollarına dair tartışmalara yer verilmektedir.
Senem Oğuz  51
Bilişimin Gelişimi ve İşçi Sınıfı
Yirminci yüzyıl iki dünya savaşına, Büyük Bunalım’a, faşizme, proleter ve ulusalcı
devrimlere, militarizme, emperyalizme, sosyalizme, kutuplaşmaya, ulus devletçiliğe, sosyal
kapitalizme ve bunlar gibi pek çok önemli gelişmeye ve dönüşüme tanıklık eden bir yüzyıl
olmuştur. Bu gelişmelerin hiç birisi sınıf mücadelesinden bağımsız olmadığı gibi, bu
mücadelenin biçimine ve işçi sınıfının yapısına da etki etmiştir. Benzer şekilde bilişimin
gelişimi de bu tarihsel koşullardan bağımsız gerçekleşmemiştir.
Teknolojik gelişmeyi tarihin dönüştürücü gücü olarak ele alan ve yeni ekonomi
söylemlerini geliştiren teknolojik determinist yaklaşım, bilim ve teknolojideki yenilikleri
iktisadi ve toplumsal yapının tarihsel aşamalarını belirlemede kullanır. Bu aşamalar genellikle
Sanayi Devrimi ile başlar, buhar gücü ve demiryollarının gelişimiyle devam eder, elektrik,
çelik ve ağır sanayinin gelişimi, daha sonra içten patlamalı motor ve otomobili içeren kitlesel
üretimin gelişimi ve son olarak, içinde bulunduğumuz elektronik sanayi, bilgisayar ve internet
teknolojisinin gelişimi olarak (Perez, 2009, s. 6) ifade edilir.
Ancak teknolojik yeniliklerin iktisadi ve toplumsal dönüşüm üzerindeki etkilerinden önce,
bu gelişmelerin devrimsel etkilerinin ortaya çıkmasını sağlayan iktisadi ve toplumsal koşullar
analiz edilmelidir ki bu yaklaşım, yanlış bir şekilde teknolojik determinist olarak algılanan
Marx’ın, bu algının aksine, benimsediği ve kapitalist üretim sürecini analiz etmede titizlikle
kullandığı materyalist tarih anlayışına karşılık gelmektedir. Bu anlayışın temelinde “maddi
yaşamın üretim biçimi; toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullandırdığı”
(Marx, 1859, s. 39) için, bilişim çağı dönemleştirmesinde de maddi yaşamın üretim biçimini
ve dolayısıyla kapitalist emek sürecini sorgulamamız gerekir.
Birinci Dünya Savaşı sonrasına baktığımızda, Büyük Bunalım’la tarihin en derin krizini
yaşayan kapitalist dünyanın aksine, SSCB’de inanılmaz bir kalkınma ve güçlü bir sanayi
gelişimi yaşanmakta olduğunu görürüz. 1930’lardan sonra kapitalist dünya Keynesyen iktisat
politikalarıyla ve F. W. Taylor’un “bilimsel yönetim” ilkelerinden yararlanan Henry Ford’un
üretim stratejileriyle emeği sadece maliyet unsuru olan bir üretim faktörü olarak görmekten
vazgeçip, bir talep unsuru olarak da görmeye başlar. Çünkü Taylor’dan biraz daha farklı
olarak Ford’un vizyonuna göre, kitle üretimi; kitle tüketimini doğuracak, emek gücünün
kullanımı için yeni bir sistem, emeğin yönetimi ve denetimi için yeni politikalar, yeni bir
estetik ve psikoloji ve kısaca yeni bir tür rasyonel, modernist, popülist, demokratik bir toplum
oluşturacaktır (Harvey, 1989, ss. 125-126).
İç talebi körükleyici kamu harcamalarına dayanan politikalarla birlikte işçi ücretleri de
arttırılmaya başlayınca, sermayenin tolere sınırları içerisinde yaşam koşulları düzelen, geliri
artan, örgütlenen güçlü bir işçi sınıfı oluşumunun temelleri de atılmış olur. Ancak bu durumun
kapitalizme karşı gelişmesi gereken devrim pratiklerini zayıflattığı konusunda düşünceler
bulunmaktadır. Sosyalizmi inşa etmeye başlayan SSCB’de de sanayileşme stratejisi olarak
kapitalist modelin taklit edildiği ve Lenin’in Taylorizmi uygulama isteği konularında
Braverman’ın eleştirisi, Sovyet çalışan nüfusunun Batılı işçi sınıflarla aynı yara izlerine sahip
olduğu, kapitalist emek organizasyonu ve emek yönetiminin görece kabul edilebilir şeyler
haline geldiğidir. Kapitalizme karşı devrim giderek yüksek üretkenliğe sahip kapitalist
mekanizmanın belirli urlarını temizlemek, çalışma koşullarını iyileştirmek, fabrika
örgütlenmesine bir işçi denetimi yapısı eklemek ve kapitalist birikim ve bölüşüm
mekanizmalarının yerine sosyalist planlamayı koymak olarak algılanmaya başlamıştır
(Braverman, 1974, s. 45).
Kapitalist üretimin ölçeği ve karmaşıklığı ile içli dışlı olan ve hızlı üretkenlik artışı
tarafından sunulan kazanımlarla birlikte ilk baştaki devrimci güdüleri zayıflayan sendikalı işçi
sınıfı, üretim üzerindeki denetimi kapitalist ellerden söküp alma arzusunu ve hevesini giderek
52  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
yitirdi ve emeğin ürün içindeki payı üzerinde pazarlık etmeye daha fazla yönelir oldu
(Braverman, 1974, s. 43).
Bu durum, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde daha da belirgin hale gelmiştir. Her
savaş dönemi için geçerli olmamakla birlikte, İkinci Dünya Savaşı, birikim koşullarının,
sermayenin değer kazanma olanaklarını yaratma anlamında, oldukça elverişli olduğu bir
dönem olmuştur. Bir savaş ve silah ekonomisi, uzun vadede ancak fazla sermayeyi emerse ve
genişletilmiş yeniden üretim için gerekli olan bu sermayeyi yatırım ve tüketim malları
departmanlarına aktarabilirse sermaye birikimi için işlevseldir (Mandel, 1972, s. 227). İkinci
Dünya Savaşı, işçi sınıfının savaş ve faşizm yoluyla zayıflatıldığı, uluslararası emek göçü ve
yedek iş gücü ordusunun varlığı ile ücret paylarının kontrol altında tutulduğu ve ucuz emek
gücünün genişlemiş bir sanayileşmede kullanılabildiği bir dönem yaratmıştır. Bu özgül
koşullar, büyük hacimli aylak sermayeyi artı-değer üretimine geri kazandırarak sermaye
birikiminin yeniden kalkışa geçmesini sağlamış ve artan değerlenme koşulları, elektrik ve
nükleer enerjinin üretimde kullanıldığı, otomasyona (kısmen) geçildiği, ar-ge yatırımlarının
arttığı ve bilgisayarların kullanıldığı bir üretim sürecine geçişin temelini oluşturmuştur
(Mandel, 1972, ss. 262-265).
Faşizm ve dünya savaşı sonrası zedelenen ulus devlet anlayışını yeniden güçlendirme
amacı ve Soğuk Savaş’ın etkileri de sanayileşme temelli kalkınma ortamını güçlendirmiştir.
Sosyalizm ve kapitalizm arasındaki çekişmeden oluşan iki kutuplu dünyada her anlamda bir
yarış başlamıştır. Sanayileşme, teknoloji, silahlanma ve ar-ge alanlarında da yaşanan bu yarış,
dayanıklı tüketim malları, ilaç, uçak, silah ve uzay sanayisinde büyük ar-ge yatırımlarının
yapılmasına neden olmuştur.
Bilişim ve mekanizasyonun gelişme evresi, savaş ekonomisiyle birlikte güçlü ve örgütlü
bir işçi sınıfının sindirilmesini, sendikalardaki radikal unsurların ortadan kaldırılmasını,
komünist ve diğer solcu partilerin yasaklanmasını, ABD’nin yarattığı McCarthizm olarak
bilinen baskıların komünizm ve savaş paranoyasına karşı iç güvenlik, uyum ve dayanışma
unsurları kullanılarak meşrulaştırılmasıyla sağlanmıştır. Emek, sermaye ile genel bir anlaşma
yapmaya zorlanmış, artan verimlilikle birlikte ücretlerin artması sayesinde Fordist model
içerisinde buna ikna edilmiştir. Ancak, fordist üretimin katılığı, kitle üretimini amaçlayan
büyük ölçekli sabit sermaye yatırımlarının, tüketicinin değişen taleplerini karşılayacak
esnekliğe sahip olmaması konusunda önemli bir unsur oluşturmuştur. Bu katılığın giderilmesi
yolunda atılacak adımlara karşı, sosyal refah anlayışı altındaki ve yüksek ücretli emek
piyasasının ve işçi sözleşmelerinin de esnekliğe sahip olmaması sonucunda değişime karşı
kuvvetli işçi direnişi ile (1968-72 grev dalgası) karşılaşılmış ve değişim bu dönemde henüz
gerçekleşememiştir (Harvey, 1989, s. 142).
Sosyal refah devleti, Soğuk Savaş ve militarizm üzerine yürütülen enflasyonist politikalar
ABD’nin mali buhrana girmesiyle ve senyoraj hakkını kullanarak daha fazla dolar basmasıyla
ve bu buhranı daha da derinleştirmesiyle sonuçlanmıştır. Dolar fazlaları dünya piyasasına
akarken Bretton Woods sisteminin bütün mali yapısı da çökmeye başlamıştır. Enflasyonist
baskılar sonucu 1970’lerde petrol krizleri olarak anılacak petrol fiyatlarının artışıyla bu fazla
dolarlar dünya piyasasının gözüne artık batmamaya başlamıştır ve Bretton Woods sistemi
tamamen terk edilerek sermaye akımları serbestleştirilmiştir. Aşırı birikim krizine ABD’nin
finans alanındaki hegemonyasıyla cevap vermesi sonucunda, burjuvazi içindeki güç ve çıkar
dengesinin, üretim etkinliklerinden mali sermaye kurumlarına kayması gerekmiştir. Mali güç,
işçi sınıfı akımlarının denetim altında tutulmasında da kullanılmış, emeğin gücünü
zayıflatmak için fırsat olarak kullanılmıştır.
1970 ve 1980’lerde gelişmiş bulunan ve 1960’lardaki haklarını korumak isteyen militan
işçi hareketi dalgası, devrim isteğinden çok, Braverman’ın eleştirdiği gibi genişlemiş yeniden
Senem Oğuz  53
üretim ve refah devleti içinde kazanılan koşulların korunmasını amaçlayan mücadeleler
olmuşlardır ve artık serbest sermaye hareketleriyle ve üretim coğrafyasının değişimiyle
denetim altında tutulabilmeye başlamıştır. Sonuçta, daha önce değiştirilemeyen katı kitlesel
üretim koşulları, 1980’lerde emek piyasası ve işçi sözleşmeleriyle birlikte esnekleşmeye
başlamış ve birçok işçi hareketi başarısızlığa uğramıştır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde emeğin
gücündeki azalma ve işçi sınıfının koşullarının gerilemeye başlaması ve gelişmekte olan
ülkelerde ise kolayca sömürülen, görece düşük ücretli, büyük, şekilsiz ve örgütsüz bir
proletarya sınıfının oluşmaya başlaması gerçekleşmiştir (Harvey, 2003, s. 55).
Şüphesiz ki bu dönüşüm, bilişimin gelişimi olmadan aynı etkileri gösteremezdi. Soğuk
Savaş’ın sonlarına doğru, özellikle 1980’lere geldiğimizde SSCB-ABD arasındaki “yıldız
savaşları projesi1” ile bilim ve teknoloji alanında olağanüstü bir rekabet oluşmuş, keşif ve
icatlar oldukça hızlanmıştır. 1980’lerin sonuna gelindiğinde, neoliberal politikalar sayesinde
büyük bir pazara sahip olabilen kapitalist dünyanın aksine, bu rekabete dayanamayan
SSCB’nin çözülmesiyle birlikte kapitalizm artık, küreselleşme olgusuyla el ele tüm dünyayı
etkisi altına almak için gerekli bilişim araçları altyapısını çoktan oluşturmuş
bulundurmaktadır. Birikim koşullarının el verdiği eğitim, bilim, yeni teknoloji yatırımlarının
hâlihazırdaki varlığından sonra geriye kalan, bilgi ve teknolojinin önemini tüm dünyaya
tanıtması için görevlendirilen Dünya Bankası, OECD gibi başat kapitalist kurumların üretim,
tüketim ve hizmetler sektöründe bir devrimi, “enformasyon devrimi”ni tanıtmasıdır2.
Hizmet sektörünün endüstrileşmesi, yeni bir işgücü ve üretim örgütlenmesi, finans
piyasasının derinleşip güçlenmesi, ulaştırma, iletişim, taşıma, pazarlama maliyetlerinin
düşmesi, teknoloji sektöründe yeni tür şirketleşme formlarının (dot.com şirketleri) ortaya
çıkması ve üretim coğrafyasının hareketliliği, enformasyon ve iletişim teknolojilerinin
gelişimi sonucunda bu derecede gerçekleşme fırsatı bulmuştur. Dolayısıyla, bilişimin
kapitalist üretimin ve doğal olarak sermaye birikiminin egemenliği altındaki gelişimi, tam da
bu sebepten dolayı, işçi sınıfının ezilmesi, güçsüzleştirilmesi ve bastırılmasında bir araç
olarak kullanılmıştır. Bu konuda, yeni iletişim teknolojilerinin işçi örgütlenmesi ve
mücadelesinde de bir araç olarak kullanılabileceği üzerine yapılan tartışmalara ileriki
bölümlerde yer verilmeye çalışılacaktır.
Bilişimin Devrimi, Yeni Ekonominin Yeni İşçileri ve Yeni İşleri
Bilişimin özellikle iktisadi büyümeyi ve iş gücü verimliliğini arttıracağı görüşü,
“insanoğlunun karşılaştığı en büyük teknolojik devrim” (Snow, 1966, s. 652) söylemleriyle
büyük bir beklenti haline gelmiştir. “Enformasyon devrimi” tanımında toplanan bu ilgi, hem
bilişimde yaşanan gelişmelerin insanlar üzerindeki etkisini arttırmış, hem de bu gelişmelerin
oluşumunda etkili olmuştur. Döneme dair analizler ve tanımlamalar bir yandan iletişim
teknolojilerinin gelişimini anlatırken, bir yandan da bu gelişme sayesinde hızla yayılmaya,
kanıksanmaya ve bu karşılıklı ilişki birbirini etkilemeye başlamıştır.
EİT ekipmanlarında ve yazılım alanında hızlı ilerleme ve buna bağlı olarak keskin bir fiyat
düşüşüyle karakterize edilen enformasyon devrimi, bu söylemlerin özendirici etkisiyle
birlikte, hem üreticilerin hem tüketicilerin göreli fiyatlardaki değişime karşılık kullandıkları
mal ve hizmetleri EİT mallarıyla ikame etmeleriyle sonuçlanmıştır (Jalava ve Pohjola, 2002,
s. 190). 1990’lara geldiğimizde özellikle ABD’de yaşanan olumlu iktisadi gelişmeler de EİT
ve ar-ge yatırımlarına bağlanmış, bilişimin önemi daha fazla vurgulanmaya başlamış ve
1
Uzayın silahlandırılması ve nükleer füzelerin kısa sürede saptanarak uzaydaki bir istasyondan karşı füze ile
imha edilmesi (Erkiner, 2005, s. 107).
2
Bu alandaki çalışmalar için bkz. World Bank (1998), (2008), (2009), (2010), OECD (1996), (1997), (2000),
(2002).
54  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
enformasyon devrimi söylemi, “verimlilik devrimi” şeklinde de anılmaya başlamıştır
(Gordon, 2000, ss. 2-3).
Mali piyasaların serbestleşmesi sonucu finans kapitalin beslediği üretim sermayesi,
ulaştırma ve iletişim maliyetlerinin düşüşüyle birleşince üretimin coğrafi hareketliliği
hızlanmıştır. Bu sayede sosyal refah devletinin izin verdiği yüksek ücret ve düzgün yaşam
koşullarını korumak isteyen işçi mücadelesinden sıyrılabilen sermaye, ülke dışı üretimle kâr
olanaklarını korumak istemiştir. Bu yönelme ise üretici kapasitenin giderek ülke dışına
çıkması anlamına gelirken, patent, telif hakkı, know-how ve lisans kanunlarının önemi artmış,
bunun finans alanındaki karşılığı varlık değerlerinin yükselmesi olmuş ve 1990’ların sonuna
kadar dot.com şirketlerinin verimlilik kârları da “yeni ekonomi” söylemiyle el ele yürümüştür
(Harvey, 2003, ss. 55-59).
Gelişen yeni teknolojilerin kullanılması için vasıflı iş gücüne duyulan ihtiyacın altı
çizilirken, eğitime verilen önem de artmış, böylece beşeri sermaye, fiziksel sermaye gibi
önemli bir faktör haline gelmiştir. İhtiyaç duyulan bu vasıflı iş gücü günümüzde bilgi işçisi
kavramıyla tanımlanmaya (Drucker, 1994) başlamıştır. Sanayi toplumundaki yarı vasıflı
işçilerin yerine bilim insanlarını, mühendisleri, eğitmenleri, teknisyenleri, bilgisayar temelli
hizmet işlerini ve yöneticileri kapsayan, kısaca teknik ve profesyonel olarak adlandırılan sınıf;
yüksek sosyal konum, yüksek gelir, yüksek değer ve rahat yaşam koşullarıyla ön plana
çıkarılmaya başlamıştır.
Üretim koşullarının küresel bir pazarı gerektirmesi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi,
bu yeni teknolojilere ve üretim koşullarına ayak uydurmak zorunda olan yeni işçi tanımlarının
gelişmesini doğurmuştur. Sermaye birikiminin devamı için bireysel üretme gücü yönünden
yoksullaşmak zorunda olan işçiler, vasıflı ve vasıfsız olarak da ayrılmak zorundadırlar.
Sermaye, bir yandan el sanatı ve zanaatkârlık temelli vasıflardan nefret ederken, bir yandan da
yeni vasıflar ortaya çıkarmaktadır: esneklik, adaptasyon kabiliyeti ve ikame edilebilirliğe izin
veren vasıflar (Harvey, 2007, s. 174). Bu işçinin bilişim çağında aldığı isim “bilgi işçisi”dir.
Altın yakalı işçiler olarak da tanımlanan bilgi işçilerinin problem çözme kabiliyeti,
yaratıcılık ve zekâ gibi niteliklere sahip olmaları gerektiği vurgulanmaktadır (Collins, 1997,
ss. 41-42). Bilgi işçileri için “altın yakalı” tabirinin kullanılması, bilgiyi organizasyon
açısından değere dönüştürme kabiliyetine ve potansiyeline sahip olmalarına yapılan atıfla
sağlanmaktadır (Zaim, 2006, s. 593). Buna göre bilgi işçisi bir yandan enformasyon
teknolojilerini etkili biçimde kullanmayı bilmeli, diğer yandan normal (manüel) işleri de
yapmalı ve “bilgi toplumuna hükmeden değil ama liderlik yapan” yüksek gelirli sınıfı
olmalıdır (Drucker, 1994). Bilgi işçilerinden ayrıca beklenenler: yaratıcı ve yenilikçi olmaları,
kendilerini yaşam boyu geliştirmeyi bilmeleri, farklı görevleri yerine getirebilme kabiliyetine
ve esnekliğine sahip olmaları, mesleki başarılarıyla motive olmaları, bilgisayar becerilerine
sahip olmaları, mesleklerine bağlı olmaları ve işlerini sevmeleri gibi özelliklerdir (Smith ve
Rupp, 2002, s. 107-124; OECD, 1999, s. 154).
Bu yeni işçi tanımıyla birlikte her türlü esnekliği geliştiren “yeni çalışma kültürü”, sanayi
kapitalizminin sunduğu boş zamandaki hazcılığı, ofis partileri, spor aktiviteleriyle yapılan
toplantılar, iş gezileri vs. ile çalışma zamanına kaydırabilmektedir. Bu “zevkli” ortam
sayesinde telefon ve bilgisayarla bağlantılı çalışanlar, evlerinde ve sosyal aktivitelerinde bile
çalışmaya devam edebilmekte, böylece çalışma saatleri sınırsız bir şekilde uzatılabilmektedir
(Bora ve Erdoğan, 2011, s. 21). Benzer şekilde, sermayenin işçileri istediği zaman, istediği
kadar ve istediği biçimde istihdam etme serbestisine sahip olmasıyla esneklik kavramı, işgücü
piyasasının kuralsızlaştırılması ve parçalanması yoluyla kısa süreli, yarı-zamanlı, geçici,
sözleşmeli, mevsimlik, düzensiz çalışma gibi farklı istihdam biçimlerini de
yaygınlaştırmaktadır (Oğuz, 2011, s. 9).
Senem Oğuz  55
Bu ortamda kapitalizmin, işçiyi sermayenin boyunduruğu altına almasının bir başka
biçimini ve “vasıf” tanımını kendi çıkarlarına göre değiştirebildiğini görebiliyoruz. Sözü
edilen yeni ekonomi, adeta bireyleri özgür seçimleriyle baş başa bırakmakta, insanları kol ve
kas gücüne dayalı ağır işlerden kurtarmakta ve onlara parlak bir gelecek vaadinde
bulunmaktadır. Üstelik bunu da, rekabet ve kârlılık gereği değil, toplumsal gereksinimlerin bir
karşılığıymış gibi sunmaktadır. Eğitimli ve vasıflı olmak, yedek iş gücü ordusunun bir üyesi
olmak yerine, yüksek gelirli lider sınıfa katılabilmenin anahtarı haline getirilmektedir. Bu
sayede bilişimle birlikte zihin gücüne dayanan “özgür” çalışma ortamları oluşturulmakta,
yorucu işler “zevkli” hale getirilmekte ve hizmet sektöründe iletişimin her çeşidi metalaşarak
(çağrı merkezi, sosyal medya uzmanlığı, kurumsal kimlik ajansı vb.) yeni işler yaratılmakta
ve böylece teknolojik gelişmenin, işsizliğe yol açmayacağı savunulabilmektedir.
Beyaz yakalı işçilerin (ve şimdiki adıyla bilgi işçilerinin), işsizler içerisinde giderek artan
oranını bir kenara bıraksak bile, çizilen bu iyi tablonun içinde işsizliğin varlığı, artık
bireylerin kendi beceriksizliği sebebine bağlanabilmektedir (Bora ve Erdoğan, 2011, s. 22).
Ana akım iktisat teorisinde karşılığını bulan tam istihdam senaryosunda, işsizliğin varlığı
bireylerin özgür istekleri doğrultusunda iş beğenmemeleri ve iş aramamaları olduğu gibi,
şimdi de işsizliğin sebebi, bireylerin yeterince kendilerini geliştirmemeleri, esnekleşmesi ve
hızlanması gereken üretim koşullarına yeterince ayak uyduramamaları olarak
meşrulaştırılmaktadır. Bu işsizlik algısı, tüm bireylerin yeni teknolojilere ve kendilerini
geliştirebilecekleri eğitim olanaklarına eşit seviyede ulaşabilir oldukları ön koşuluna
dayanmaktadır.
Yeni iletişim teknolojileriyle birlikte küreselleşme sonucunda ulusal ve uluslararası uyum
ve eşitlik koşullarının sağlanacağını öngören yeni ekonomi savı, bunun yerine enformasyon
zenginleri/enformasyon fakirleri olarak eşitsiz ilişkilerin daha da güçlenmesine yönelik
süreklilik kazanmış bir sürece işaret etmektedir. Bilgi ve enformasyonun metalaşmasıyla,
parası olanın satın alabildiği; ancak anlaşmalarla, fikri mülkiyet haklarıyla, patent yasalarıyla
sahiplik konusunda tekel konumunda olanların pazarlayabildiği yeni bir ortam doğmaktadır.
Bu konuyla ilgili, bu ortamın karşılıklı bağımlılık ilişkisini, bağımlı (gelişmekte olan) ülkeler
aleyhine sürekli ağırlaşan olanaklarla yeniden yarattığına dair eleştiriler (Törenli, 2004, s. 68)
de doğmaktadır. Bu eleştiri doğrultusunda “yaşam boyu eğitimin” kurumsallaşması ve
kamusal bir hizmet olarak örgütlenmesi gerektiği düşüncesi (Negt’den aktaran Bora ve
Erdoğan, 2011, ss. 19-20) ise daha tartışmalı bir konuyu gündeme getirmektedir.
Burada önemli olması gereken nokta, yeni teknolojilere eşit şekilde ulaşılabilirlik değil,
aslında işçilerin kapitalizmle birlikte yeni gelişen çalışma koşullarına her zaman uyum
sağlamak zorunda kalmaları olmalıdır. Zira herkesin internete, bilgisayara, eğitim
olanaklarına vs. eşit şekilde ulaştığı bir kapitalist üretim biçiminde, mutlak ya da göreli artı
değer üretimiyle emeğin yoğunlaştırılmış sömürüsünde bir değişiklik olmayacağı açıktır. Bir
değişiklik yaratmanın yolu ise mücadele etmekten geçmektedir. Bu mücadelenin nasıl olacağı
veya nasıl olması gerektiği konusu üzerine yapılan tartışmalar bir sonraki bölümün konusunu
oluşturmaktadır.
Emeğin Parçalanması ve Birleşmesi: Örgütlenme ve Mücadele Üzerine Tartışmalar
Bilimsel teknolojinin işçi sınıfı ve emek süreci üzerinde köklü etkilerinin bulunduğu
yadsınamaz bir gerçektir. Bu etkilerin olumlu ya da olumsuz oluşuyla ilgili tartışma, kapitalist
üretim biçimine özgüdür. Çünkü bilimsel teknolojinin kapitalist üretimin egemenliği altındaki
gelişimi, artı değer üretiminden ve emek sömürüsünden bağımsız olmadığı için, toplumsal
ilerici ve kurtarıcı rolünün itici gücü yerine daha fazla (mutlak ya da göreli) artı değere el
koymak için emek üretkenliğinin artışı veya iş gününün uzatılması/yoğunlaştırılması itici
56  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
gücüyle gerçekleşmektedir. Marx bu çelişkiyi, makinenin kapitalist biçimde kullanımı
konusunda şu şekilde açıklamaktadır:
Makine tek başına alındığında çalışma saatlerini kısalttığı halde, sermayenin hizmetine
girdiği zaman bunu uzatmakta ve gene kendi başına, çalışmayı hafiflettiği halde, sermaye
tarafından kullanıldığı zaman, işin yoğunluğunu arttırmaktadır; kendi başına, o, insanın
doğa üzerindeki zaferi olduğu halde, sermayenin elinde, insanları bu kuvvetlerin kölesi
haline getirmektedir; kendi başına, üreticilerin servetini arttırdığı halde, sermayenin
elinde, bunları sefilleştirmektedir (Marx, 1867, s. 422).
Bununla birlikte, bilişimin gelişimiyle ön plana çıkarılan emeğin “vasıf” sahibi olması
veya yeni vasıflar kazanması ile yüksek ücret ve mevki sahibi olunması konusu, hem Marx’ın
hem de Braverman (1974)’ın teknik işbölümü, mekanizasyon, otomasyon ve bilimsel işletme
yönetimi aracılığıyla vasıflı emeğin basit soyut emeğe indirgenmesi ve sefilleşip
köleleleşmesi düşüncesine karşı kullanılan argümanlar olmuştur. Ancak Marx, hiçbir zaman
vasıflı emeğin basit soyut emeğe indirgenmesinin, ortada hiçbir vasfın kalmayacağı şekilde
emeğin mutlak homojenizasyonunu sağlayacağını iddia etmemiştir. Bu indirgeme süreci,
“tekelleştirilebilir vasıfların” ortadan kaldırılacağı ve kolayca ikame edilebilen esnek vasıf
biçimlerinin ortaya çıkacağı anlamındadır. Marx’a göre emek sürecinin evrilmesindeki eğilim,
geleneksel ve sanayi öncesi vasıfların yok edilmesi vasıtasıyla sermayeye boyun eğme
sürecinde yaşadıkları ortaklığı keşfedecek biçimde homojen bir proletaryadır (Harvey, 2007,
ss. 184-185). Yaşanılan ortaklık ise, isterse yüksek ücret ve “rahat” çalışma koşullarına sahip
olsun, emeğin sömürülmesi ve göreli yaşam koşullarının kötüleşmesidir.
Burada, vasıflı/vasıfsız emek arasındaki ayrımın, emeğin heterojenleşmesine ve
bölünmesine neden olması, örgütlenme ve mücadele dinamiklerini parçalaması ile sözü edilen
vasıflar “kolayca ikame edilebilen esnek vasıf biçimleri” olduğundan “sermayeye boyun
eğme sürecinde yaşanılan ortaklık” sayesinde emeğin birleşip türdeşleşebileceği tartışması
oldukça anlamlıdır.
Bu tartışma genellikle esneklik ve güvencesizlik üzerinden yapılmaktadır: esnekleşen
istihdam biçimleriyle parçalanan emek, güvencesiz çalışma eğilimiyle birlikte türdeşleşmekte
ve birleşmektedir (Oğuz, 2011, s. 10). Her ne kadar esneklikle birlikte yeni işler, yeni işçiler,
yeni istihdam biçimleri ortaya çıkmakta ve işçi sınıfı içindeki farklılıklar artmaktaysa da,
güvencesizlik, bu farklılıkları kesen ve sınıfı ortaklaştıran bir eğilim olarak karşımıza
çıkmaktadır. Hatta bu eğilimin “güvencesiz proletarya” anlamına gelebilecek “prekarya”
terimi altında kavramsallaştırıldığı bir yaklaşım bulunmaktadır. Bu yaklaşım ise
güvencesizliğin birleştiriciliğinin aksine proletaryanın birlikteliği ve kolektifliğine zarar verici
ve ona karşıt olduğu düşüncesiyle eleştirilmektedir. Wacquant (2007) prekaryanın, negatif bir
şekilde toplumsal yoksunluk ve maddi ihtiyaç güdüsüyle hareket eden ve bu yüzden istikrarlı
bir iş bulma ile dağılmaya meyilli, kolektif bir eyleme yanaşacak siyasal faaliyetten uzak,
ortak bir kaderi kavramaktan ve alternatif bir gelecek tasarlamaktan yoksun bir yığın olarak
proletaryaya karşıt olduğunu savunmaktadır (Bora ve Erdoğan, 2011, ss. 36-37).
Özellikle Avrupa’daki bilgi işçilerinin son zamanlarda yeni iletişim teknolojilerini veya
sosyal medyayı kullanarak güvencesiz çalışma koşulları altında birleşip (veya birleştirilip)
yürüttükleri hareketlerin3 kolektif bir işçi sınıfına ait olamayacak şekilde, esnekliği kabul edip
sadece güvencesizliğe karşı korunmayı veya vatandaşlık geliri elde etmeyi talep eden
hareketler olarak ortaya çıkması, Wacquant’ın eleştirisini doğrular nitelikte görünmektdir. Bu
durum, işçi sınıfını birleştirmek yerine prekarya ve proletaryayı birbirinden ayıran bir sürecin
gelişmesine neden olmaktadır (Oğuz, 2011). Hatta, güvencesizliğe karşı mücadele ederken bu
3
Ayrıntıları için bkz. Oğuz (2011).
Senem Oğuz  57
tarz reformist ve uyum sağlayıcı eylemlerin kapitalizmi yıkmak için gerekli dönüşüm ve
devrimi, tıpkı 1970’lerde sosyal kapitalizm döneminde olduğu gibi, sağlayamayacağı da bir
tartışma konusu olabilir. Ancak, emek hareketinin güvencesizlik olgusu ve algısı üzerinden
birleşmesi, bu sorunun uyum sağlayıcı “‘sosyal politikalarla’ giderilmesi gibi bir çağrıya
işaret etmekten çok, politik bir öznenin oluşumu için kapitalizmin saldırılarına karşı
durabilecek bir sınıf konumuna işaret etmesi” bakımından anlamlı da olabilmektedir
(Konuşlu, 2014, s. 174). Bu şekilde bakıldığında prekaryadan doğan bir hareketin, kolektiflik
için bir potansiyel oluşturacak dinamikleri geliştirebileceğini ve kolektif bir harekete
dönüşebileceğini savunan görüşler de bulunmaktadır (örneğin bkz. Bora ve Erdoğan, 2011, ss.
37-43).
Bu tartışmalar dışında, kapitalizmle mücadelenin illa ki bir sınıf temeli üzerinden
yapılmaması gerektiğini savunan yaklaşımlar da bulunmaktadır. Bu yaklaşımlara göre
kapitalizmin kuralsızlaşan ve serbestleşen gelişimiyle birlikte geleneksel emek örgütlenmesi
“demode” hale gelmekte ve bu yüzden başarısızlığa uğramaktadır. Artık sınıfların değil,
kapitalizm tarafından dışlanan ve kapitalist kalkınmaya karşı gelen halkların devriminden söz
edilmektedir. Amaç ve hedefleri birbirlerinden farklı olan bu mücadelelerin her biri kendi
dinamiklerini oluşturmakta ancak kolektif bilinçle halk özgürleşmesi yolunda çifte bir devrim
talebinde bulunmamaktadırlar (Amin’den aktaran Harvey, 2003, ss. 143-144).
Bir yerdeki çevre kirlenmesi, başka bir yerdeki kamu özelleştirmeleri, bir başka yerdeki
köylülerin topraksızlaştırılması ve başka bir bölgedeki biyolojik korsanlık […] sivil
toplum içinde bu tür olgularla mücadele edebilecek ad hoc ve daha esnek örgütsel
yapıların oluşturulması yönünde bir eğilim bulunmaktadır. Sonuç olarak anti-kapitalist,
anti-emperyalist ve küreselleşme karşıtı mücadele bütünüyle yeniden şekillendirilmiş ve
çok farklı bir siyasi dinamik harekete geçirilmiştir (Harvey, 2003, s. 144).
Sözü edilen halk hareketlerinin “daha esnek örgütsel yapıları” şüphesiz ki bilişim
teknolojilerinden beslenmektedir. Bunlara örnek olarak Gezi Direnişi, Arap Baharı, Wall
Street vs. örnek olarak gösterilebilir. Hatta, yine “geleneksel” olsa da sendikaların da bu
teknolojilerden yararlandığı bir alan (e-sendikacılık) veya Bilişim Çalışanları Dayanışma Ağı,
Plaza Eylem Platformu, Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği gibi bilgi işçilerinin diğer ağ
örgütlenmeleri de bulunmaktadır. Farklı halkların, kültürlerin, gelir gruplarının, sosyal
sınıfların bu tarz örgütlenmelerinin, verdiği mücadelelerin ve bilişim teknolojilerinin bundaki
önemi elbette yadsınamaz, fakat daha önemli olan, Avrupa’da yaşanılan prekarya örneğinde
olduğu gibi, kolektif bir hareketi bölmemek ve bireysel çıkarlardan ziyade kolektif ilericiliği
ve toplumsal özgürleşmeyi düşlemektir. Bu noktada Marx (1865, s. 79)’ın işçilerin ücret artışı
için verdikleri mücadele hakkında yaptığı şu konuşma oldukça anlamlı olmaktadır:
Şurasını unutmamaları gerekir ki, onlar sonuçlara karşı mücadele etmektedirler, bu
sonuçları doğuran nedenlere karşı değil; aşağı doğru hareketi geciktirmekte ama yönünü
değiştirmemektedirler, geçici çareler bulmakta ama hastalığı iyileştirmemektedirler. Bu
nedenle, sermayenin dur durak bilmeyen soygunundan ya da pazardaki değişikliklerden
kaynaklanan bu kaçınılmaz günlük gerilla savaşlarına kendilerini tamamen
kaptırmamalıdırlar. Anlamalıdırlar ki varolan sistem, bellerini büken sefaletin yanı sıra,
onunla eş zamanlı olarak, toplumun ekonomik yeniden-yapılanması için gerekli maddi
koşulları ve toplumsal biçimleri de yaratmaktadır. ‘Adil Bir İş Günü Karşılığında Adil Bir
Ücret’ biçimindeki tutucu slogan yerine, bayrakların üzerine şu devrimci sloganı
yazmalıdırlar: ‘Ücret Düzenine Son!’
58  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Marx’ın bu konuda, işçiyi bir nesne olarak ele aldığı, işçilerin öznel deneyimlerini ve işçi
direnişinin önemini gözden kaçırdığına dair bir eleştiri alanı4 da bulunmaktadır. Elbette
işçilerin emek sürecinin üstesinden nasıl geldiklerini, emek sürecini katlanılır kılmak için
kendilerine has yöntemler bulduklarını, yönetimdekilerle içine girdikleri zıtlaşmalarını ve
örgütlenmede seçtikleri farklı yolları görmek oldukça önemlidir. Tüm bunlar, gerçekleştirilen
mücadele yöntemlerinin anlamsız olduğu anlamına gelmez. Ancak buradaki hayati çaba,
işçilerin neyle başa çıkmaya çalışmaya ve neye karşı kendilerini savunmaya mecbur
bırakıldıklarını, yani sürekli kendilerine bir şeyler dayatıldığını anlama çabası olmalıdır
(Harvey, 2007, s. 121).
Sonuç
Bilişimin kapitalizmin egemenliği altındaki gelişimi, emek sürecinde, genişleyen
toplumsal refah ile bu toplumsal refah özel mülkiyetin elinde olduğu sürece, giderek daha çok
yabancılaştırılan, parçalanan ve yoksullaştırılan emek arasındaki çelişki olarak belirmektedir.
Esnekleşen istihdam biçimleriyle emeğin sürekli parçalanması sağlanmakta ve geleneksel
vasıflarından “özgürleşen” işçiye, sermayenin ihtiyaç duyduğu yeni vasıflar bir hediye gibi
sunulmaktadır. Ancak sermayenin ihtiyaç duyduğu, çok sayıda yüksek nitelikli “bilgi işçisi”
değildir. Sermaye, üretim ya da dolaşım sürecinde yerine getirilecek özgül görevlere ve özgül
niteliklere sahip, artan fakat sınırlı sayıda işçiye ihtiyaç duyar (Mandel, 1972, s. 348). Bu
durumda, sahip olunması gereken vasıflar, yedek iş gücü ordusunun bir parçası haline
gelmemeyi hiç bir zaman garanti etmez. Tam tersine, her teknolojik değişimde ve her krizde,
bir gün ihtiyaç duyulduğunda tekrar çağrılmak üzere bir köşeye atılır ve/veya orada bekletilir.
“Her tür kapitalist üretim yalnızca bir emek süreci olmayıp aynı zamanda bir artı değer
yaratma süreci de olduğu için, emek araçlarını kullanan işçilerden değil, işçiyi kullanan emek
araçlarından bahsetmemiz gerekir” (Marx, 1867, s. 405). Dolayısıyla bilgi işçisi veya
vasıflı/vasıfsız işçi ayrımlaştırması bir noktada bütün anlamını yitirmektedir.
Gerek neoliberal politikalar, gerek sermayenin yarattığı rekabet ortamı, gerek yedek
işgücü ordusunun varlığı, insanın toplumsal refah ve mutluluk, kolektif bilinç ve hareket
isteğinden ziyade, bunu bireysel olarak gerçekleştirmeyi düşlemesine yol açmaktadır. Ancak
bir yandan esnekleşmeyle parçalanan ve bilişim teknolojilerinin artan yoğunluğuyla
sömürülen emek, başka bir yandan güvencesizlikle birleşme potansiyeline de sahip
olmaktadır. Bu potansiyelin yine bilişim teknolojileri sayesinde örgütlenebilmesi ise
kapitalizmin kendi kuyusunu kazdığı bir başka alan olarak yorumlanabilmektedir. Bu
yorumdaki çekince ise, prekarya örneğinde olduğu gibi, parçalanıp bölünen emeğin, bir sınıf
bilinci ve kolektif amaçlardan uzak olarak bireysel taleplerin yerine getirilmesine razı olması
ve kapitalizmle uyumluluğu kabul etme noktasına gelebilmesidir.
Bilişimin kapitalist gelişimine bu bağlamda bakıldığında, bilim ve teknolojinin
kapitalizme karşı geliştirilecek mücadelelerde bir sınıf örgütlenmesi aracı olarak
kullanılabileceği düşüncesinin devrimci hareketi sekteye uğratacağı algısı ve düşüncesi de
gelişmektedir. Sosyal refah devleti veya kapitalizmin altın yılları olarak anılan dönemden
neoliberalizme geçişte yaşanan işçi mücadelesi başarısızlığı bu konuya olumsuz bir örnek
olarak gösterilmektedir. Burada, verilen mücadelenin emeğin zaten sahip olması gerekenleri,
bir hak olarak sermayeden koparmaya çalışması durumu ön plana çıkarılmakta ve kazanılan
hakların önemi yadsınmamakla birlikte, bununla yetinilmemesi gerektiği ve asıl olarak
kapitalist üretim biçiminden ve özel mülkiyetten özgürleşmeyi sağlamak için mücadele
etmeye devam edilmesi gerektiği savunulmaktadır.
4
Bu alandaki tartışmaların bir özeti için bkz. Elger (1979).
Senem Oğuz  59
Sadece sınıf mücadelesinde değil, “halk devrimi” olarak tanımlanabilen geniş ve
biribirinden her yönüyle farklılaşabilen kitlelerinin bir araya gelip örgütlenmesinde de bilişim
teknolojilerinin kullanıldığına tanıklık etmekteyiz. Bunun kapitalizme karşı verilen mücadele
anlamında oldukça önemli olduğu yine vurgulanmakla bereaber, benzer şekilde başarıya
ulaşmak için burada da kolektif özgürlüğün ön plana çıkarılması gerektiği, farklılıkların
ortadan kalkması ve hiç bir küçük grubun taleplerinin daha önemli olmaması gerektiği
düşünülmektedir. Çünkü, ne güvencesizlik, işsizlik, fakirlik, ne de düşük ücret, bir sınıfı bir
araya getirmek ve ortak bir bağ kurmak için kullanılmak zorunda değildir. Buradaki ortaklık,
bir araya gelmek ve sürekli mücadele vermek zorunda bırakılmaktır.
İşte Marx’ın kapitalist üretim biçimi ve emek sürecine dair düşünmeye ve mücadeleye
çağırdığı en önemli konulardan birisi budur. İşçilerin, en başta, neden yeni teknolojilerle,
yabancılaştırmayla, işten çıkarmalarla, iş bulmalarla, yeni vasıflar edinmekle, iş yerindeki
otoriterlikle, kapitalizmle uyum sağlamayla ve bunun gibi birçok çelişkiyle başa çıkmak
zorunda olduklarını anlamak. En başta bunu anlamanın birleştirici potansiyeli, diğer her
şeyden daha önemli olmaktadır.
KAYNAKÇA:
Bora, T. ve Erdoğan, N. (2011). Cüppenin, Kılıcın ve Kalemin Mahcup Yoksulları: Yeni
Kapitalizm, Yeni İşsizlik ve Beyaz Yakalılar, Boşuna mı Okuduk? Türkiye’de Beyaz
Yakalı İşsizliği. Bora, T., Bora, A., Erdoğan, N., Üstün İ. (der.) içinde. İstanbul:
İletişim. 13-44.
Bora, T., Bora, A., Erdoğan, N., Üstün İ. (2011). Boşuna mı Okuduk? Türkiye’de Beyaz
Yakalı İşsizliği. İstanbul: İletişim.
Braverman, H. [1974] (2008). Emek ve Tekelci Sermaye: Yirminci Yüzyılda Çalışmanın
Değersizleştirilmesi. Çev., Çiğdem Çidamlı. İstanbul: Kalkedon.
Collins, D. (1997). Knowledge work or working knowledge? ambiquity and confusion in the
analysis of the knowledge age. Employee Relations, 19(1), 41-42.
Drucker, P. F. (1994). Kapitalist Ötesi Toplum. Çev., B. Çorakçı. İstanbul: İnkılap Kitabevi.
Elger, T. (1979). Valorization and “deskilling”; a critique of Braverman. Capital and Class, 7,
58-99.
Erkiner, E. (2005). 1989 Berlin Duvarı, Ankara: İmge.
Gordon, R. J. (2000). Does the “new economy” measure up to the great inventions of the
past? http://www.nber.org/papers/w7833 adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 17 Şubat
2014).
Harvey, D. (1989). The Condition of Postmodernity: An Enquiry into the Origins of Cultural
Change. Cambridge: Blackwell.
Harvey, D. [2003] (2008). Yeni Emperyalizm. Çev., Hür Güldü. İstanbul: Everest.
Harvey, D. [2007] (2012). Sermayenin Sınırları. Çev.,Utku Balaban. Ankara: Tan Kitabevi.
Jalava, J. ve Pohjola, M. (2002). Economic growth in the new economy: evidence from
advanced economies. Information Economics and Policy, 14, 189-210.
Konuşlu, F. (2014). Emek süreci analizinden sınıf tartışmasına bir yol denemesi: türkiye özel
televizyon dizilerinin üretim ve emek sürecinde sınıfsal ilişkiler. Praksis, 32, 165-190.
Mandel, E. [1972] (2008). Geç Kapitalizm. Çev., Candan Badem. İstanbul: Versus Kitap.
60  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Marx, K. [1859] (2011). Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı. Çev., Sevim Belli. Ankara: Sol
Yayınları.
Marx, K. [1865] (2006). Ücret, Fiyat ve Kâr. Çev. Alaattin Bilgi. İstanbul: Evrensel.
Marx, K. [1867] (1997). Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, 1. Cilt. 5. Baskı. Çev., Alaattin
Bilgi. Ankara: Sol Yayınları.
OECD. (1996). The knowledge based economy.
http://www.oecd.org/dataoecd/51/8/1913021.pdf adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi:
15 Şubat 2014)
OECD. (1997). Information technology outlook: 1997, access to and use of information
technologies at home. http://www.oecd.org/dataoecd/33/61/2095799.pdf adresinden
alınmıştır. (Erişim tarihi: 15 Şubat 2014)
OECD.
(1999).
The
career
trajectories
of
knowledge
workers.
http://www.oecd.org/dataoecd/35/9/2101026.pdf adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi:
16 Şubat 2014)
OECD. (2000). A new economy? http://www.cherry.gatech.edu/efs/oecd/oecdgrowth00.pdf
adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi: 15 Şubat 2014)
OECD.
(2002).
Measuring
the
information
economy.
http://www.oecd.org/dataoecd/16/14/1835738.pdf adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi:
15 Şubat 2014)
Oğuz, Ş. (2011). Tekel direnişinin ışığında güvencesiz çalışma/yaşama: Proletaryadan
“Prekarya”ya mı? Mülkiye, 271, 7-24.
Perez, C. (2009). Technological revolutions and techno-economic paradigms. Cambridge
Journal of Economics, 34(1), 185-202.
Smith, A. ve Rupp, W. (2002). Communication and loyalty among knowledge workers: a
resource of the firm theory view. Journal of Knowledge Management, 6(3), 250-261.
Snow, C. P. (1966). Government science and public policy. Science, 151, 650-653.
Törenli, N. (2004). Enformasyon Toplumu ve Küreselleşme Sürecinde Türkiye. Ankara: Bilim
ve Sanat Yayınları.
World
Bank. (1998). World development report: knowledge for development.
http://web.worldbank.org/WBSITE/EXTERNAL/EXTDEC/EXTRESEARCH/EXTW
DRS/0,,contentMDK:22293493~pagePK:478093~piPK:477627~theSitePK:477624,00
.html adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi: 15 Şubat 2014)
World
Bank. (2008). Measuring knowledge in the world’s economies.
http://siteresources.worldbank.org/INTUNIKAM/Resources/KAMbooklet.pdf
adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi: 15 Şubat 2014)
World
Bank. (2009). http://info.worldbank.org/etools/kam2/kampage5.asp
alınmıştır. (Erişim tarihi: 15 Şubat 2014)
World
Bank. (2010). World development indicators: science and technology.
http://data.worldbank.org/topic/science-and-technology adresinden alınmıştır. (Erişim
tarihi: 15 Şubat 2014)
adresinden
Zaim, H. (2006). Yeni gelişmeler ışığında bilgi işi ve bilgi işçisi. Sosyal Siyaset
Konferansları, 49, 589-609.
Kontrol Toplumunun Yaşam Hücreleri Ya Da Büyük
Verinin Ekonomi-Politiği
Derya TELLAN
Özet:
Elektrik-elektronik donanıma sahip teknolojilerin dünya genelinde sayısal (dijital) kodlamakodaçımlama becerisiyle buluşturulması, bilgisayar olarak görülmeyen makinelerin dahi bilgiyi
depolama, sınıflandırma ve ilişkilendirerek analiz etme özelliklerini kazanmasına yol açmıştır.
Transistörlerin, magnetik depolayıcıların ve silikon devrelerin küresel ölçekte ağlarla birbirlerine
bağlanması ve internetin başlangıçtaki askeri-endüstriyel niteliğinden uzaklaşarak ticari-iletişim
hizmetleri odaklı bir yapıya bürünmesiyle birlikte bilgiye dönüştürülmesi beklenen bir veri seli ile
karşı karşıya kalınmıştır. 2010 yılı itibariyle siber evrende kayıtlı bulunan tüm verinin 1.2 Zetabayt
(ZB) olduğu hesaplanmakta ve bu rakamın 2020 yılında 40 ZB'ye (40 x 2 40 GB) çıkacağı tahmin
edilmektedir. Veri miktarının bu denli büyük rakamlara ulaşmasının temel nedeni olarak ise makineler
arası iletişim (M2M) gösterilmektedir.
Kapitalist pazar dinamiklerinin daha hızlı ve daha düşük maliyetlerle işlerliğinin
sürdürülebilmesinin ancak 'akıllı teknolojiler' aracılığıyla mümkün olacağını ifade eden çokuluslu
sermaye şirketleri, büyük verinin (big data) işlerlik kazanmasını, yüksek fiziksel güvenlik,
depolanabilir altyapı-enerji bileşenleri, yedeklenebilir iletim ağları ve risk algısına dayalı bilgi
güvenliği sistemlerine dayandırmaktadır. Sermaye açısından 'kârlılık akışkanlığında ivmelenme' ve
toplumsal güç ilişkilerini kendi lehine güncelleme olgularını çağrıştıran bu durum, toplumun geniş
kesimini oluşturan ve ücretli emeği ile geçinmeye çalışan insanlar açısından kaynak transferinin, artı
değere el koyma süreçlerinin ve kendi zihinsel üretimlerine yabancılaşmanın yoğunlaşması anlamına
gelmektedir. Sermayenin büyük veri ile ne yapılacağı sorusunun yanıtı, tüketim dinamiklerini
destekleyecek biçimde verilerin bireyselleştirilmesi ve veriler arasında çapraz ilişkisellikler kurularak
kontrolün küreselleştirilmesidir. İş dünyası, popüler bir disiplin haline gelmeye başlayan 'veri
madenciliğini' kullanarak enformasyonu analiz etmekte, toplum içindeki her bir bireyin taleplerini
tecimselleştirmeye çalışmakta ve zamanı sayısal pazarlama kanalları üzerinden nakit akışına
dönüştürmektedir.
Büyük verinin doğasını anlamak için yakından bakılması gereken unsurlar, şirketlerin bireylerin
dijital ayak izleri (bir kimsenin kendisi hakkında ürettiği enformasyon) ve veri gölgeleriyle (bir
kimsenin başka bireylerin hakkında ürettiği enformasyonla) olan ilişkisidir. Şirketler, veritabanlarının
kestirimsel analitik programlar yoluyla araştırılması sonrasında elde ettikleri enformasyonu kârlılık ve
rekabet üstünlüğü sağlayacak bir metaya dönüştürmektedir. Veri mahremiyetini ortadan kaldıran ve
birey hakkında istatistik öngörüler yerine büyük veriyi analiz ederek adeta (?!) kesin sonuçlara
erişmeye olanak sağlayan yeni koşullar, enformasyonun üretimini, dağıtımını ve anlamlandırılmasını
kontrol eden çokuluslu organizasyonların denetiminde, sermaye için yaşamsal öneme kavuşmaktadır.
Mobil iletişim teknolojilerinin, sosyal medyanın ve nesnelerin internetinin yakınsamasının sonucu
olarak günümüz toplum yapısı ve güç ilişkileri, neredeyse kontrol edilemez hale gelmiş bir veri yığını
üzerinden kurgulanmaya çalışılmaktadır. Yaşanılan süreçte her türden verinin sayısallaşmasına,
birbirinden bağımsız kodlanan, depolanan ve işlenen enformasyon türlerinin yakınsama sürecine
girmesine ve global bir toplum yapısını açığa çıkaracak şekilde mübadele ve mülkiyet aracına
dönüşmesine neden olmaktadır. Tüm bu gerekçeler ışığında, çalışmada, veri yönetimi ve kontrolünün
toplumsal ilişkilerde ve sermaye-emek çelişkisinde oynadığı rolün tartışılması amaçlanmaktadır.
Kapitalist ekonominin biçimlendirdiği mevcut toplumsal ilişkiler, verileri toplama, işleme, sesli-görsel
formlara çevirme, onlardan değer elde etme, anlama ve aktarma becerisi kazanmanın, emeğiyle
geçinen geniş kesimler açısından da büyük önem taşıdığını (ve taşıyacağını) ortaya koymaktadır.

Doç. Dr., Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü, Erzurum,
[email protected]
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
62  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Giriş
Son çeyrek yüzyıllık zaman diliminde, başta internet olmak üzere her türden iletişim ağı,
dünya genelinde enformasyon temelli bir yaşam örgütlülüğünün açığa çıkmasını sağlamıştır.
Gündelik yaşam, verileri kodlama, kayıtlama, aktarma, depolama ve istenilen zamanda
kodaçımlayarak kullanılabilmeye dayalı kurguda ilerlerken; ‘kimlerin, hangi koşullarda
kodları açımlayacağı’ (verileri yeniden üreteceği) örtük bir hal almıştır. Enformasyon temelli
bu hızlı evrilmenin, mülkiyet ilişkilerinin yeni bir biçimi olduğu ve içinde olunan karar verme
sürecinde güç ilişkilerinin geleceğine yön verildiği gizlenmeye çalışılmaktadır. Yaşanılan
süreç, enformasyonun ham maddesi (işlenmemiş hali) konumundaki verinin kontrolünün
yaşamın da kontrolüne kapı araladığını göstermektedir. Organik yapıların işleyişini ve
sürdürülebilirliğini sağlayan enformasyon, yapay (mekanik-elektronik) sistemlerin de kaynağı
ve çıktısı konumundadır. İnsan eliyle oluşturulan organizasyonlar, coğrafi bir konuma bağlı
olmaksızın ulusal sınır, yasa ve kültürlerden gün geçtikçe bağımsızlaşan ağlara dönüşmekte;
sermayenin sınırsız kazanç peşinde koştuğu, mali denetimi esnekleştirilmiş hizmetler sayısal
ortamlara taşınmaktadır. İnternette verinin – ve dolayısıyla gücün – kullanımı ekonomik,
politik, askeri ve kültürel enformasyon akışlarının yönetimi ile denetimine bağlı hale
gelmiştir. Örneğin internet üzerinde her 1 dakikada ne yapıldığı ise bir enformasyon yönetimi
stratejisi geliştirilebilmesi açısından büyük önem arz etmektedir. Intel’in 2013 yılında yaptığı
bir araştırmanın bulguları (Lepi, 2014) göstermektedir ki, internet üzerinde 1 dakika içerisinde
639.800 GB’lık veri trafiği gerçekleşmekte; bu veri akışı içinde Facebook ortalama 277.000
kullanıcı girişi ve 6 milyon kullanıcı, Google 2 milyon kavram araması, Youtube 1.3 milyon
video izlemesi, Twitter 100.000 twit – 2014 yılı itibariyle bu rakam dakikada 340.000 twite
çıkmıştır –, Flickr 3000 fotoğraf yüklemesi ve Likedin 100’ün üzerinde yeni kullanıcı hesabı
açılmasıyla ticari işletmelerin veri akışında ne denli büyük pay sahibi olduklarını ortaya
koymakta; gönderilen 204 milyon elektronik posta – ki bunun % 75’i spam mesajlardır –
(Tellan, 2014), 133 zararlı yazılım bulaşması, 20 kimlik hırsızlığı ise internete erişmenin
bedelinin kullanıcı adı, parola, şifre, kredi kartı bilgileri ile vatandaşlık ve sosyal güvenlik
numaralarının kaybedilmesi pahasına olduğunu açığa çıkarmaktadır.
Büyük veri ile ilgili bir diğer gösterge ise kalabalıklardan yararlanma gücüdür. Şirketler
açısından, müşterilerinin paylaştıkları kişisel verilerin ve bağlantı adreslerinin analizi büyük
önem taşımaktadır. ‘Kaynak olarak kalabalıklar’ (crowdsourcing) kavramına son yıllarda
sıklıkla başvurulmasının nedeni, şirketlerin, kitleleri üretici ve tüketici olarak kullanmanın
ötesinde bir araştırma-geliştirme kaynağı olarak görmeye başlamalarıdır. Son çeyrek yüzyılda
verilerin internet aracılığıyla basılı ve analog ortamlardan görsel-işitsel ve sayısal platformlara
taşınmasıyla birlikte, araştırmacılar tarafından analiz edilip birbirleriyle ilişkilendirilmeyi
bekleyen büyük bir veri havuzu oluşmuştur. Ancak standart olarak verilerin toplanması ve
değerlendirilmesi için kullanılan ilişkisel veri tabanları, artan veri hacmi karşısında yetersiz
kalmış ve verilerin salt insanlar tarafından değil, bilgisayarlar (yapay zeka sistemleri)
tarafından da anlamlandırılacak şekilde yeniden tanımlanması (kodlanması) zorunlu hale
gelmiştir. Büyük veri analizlerinden beklenen başta internet olmak üzere farklı ağlar
üzerindeki çeşitli formatlarda (görsel-işitsel ve metinsel olarak) kaydedilmiş verilerin
sınıflandırılması, ilişkilendirilmesi ve anlamlandırılmasıdır.
Derya Tellan  63
Görsel 1. İnternette 1 Dakika İçerisinde Gerçekleşenler
Elektrik-elektronik donanıma sahip teknolojilerin dünya genelinde sayısal (dijital)
kodlama-kodaçımlama becerisiyle buluşturulması, bilgisayar olarak görülmeyen makinelerin
de bilgiyi depolama, sınıflandırma ve ilişkilendirerek analiz etme özelliklerini kazanmasına
yol açmıştır. Transistörlerin, magnetik depolayıcıların ve silikon devrelerin küresel ölçekte
ağlarla birbirlerine bağlanması ve internetin başlangıçtaki askeri-endüstriyel niteliğinden
uzaklaşarak ticari-iletişim hizmetleri amaçlı bir yapıya bürünmesiyle birlikte bilgiye
dönüştürülmesi beklenen bir veri seli ile karşı karşıya kalınmıştır. Mobil iletişim
teknolojilerinin, sosyal medyanın ve nesnelerin internetinin yöndeşmesi esaslı teknotoplumsal ilişkiler ise, neredeyse kontrol edilemez hale gelmiş bu veri yığını üzerinden
kurgulanmaya çalışılmaktadır. Süreç sayısal olarak ifade edildiğinde, 2010 yılı itibariyle siber
evrende kayıtlı bulunan tüm verinin 1.2 Zetabayt (ZB) olduğu hesaplanmakta ve bu rakamın
2020 yılında 40 ZB’ye (40 x 2 40 GB) çıkacağı tahmin edilmektedir (1 Zetabayt 1.09 Trilyon
Gigabayt’dır). Ağlar üzerindeki kodlanmış veri miktarının ortalama 2-3 yıllık periyotta iki
katına çıktığı tespitinden hareketle 2020 yılında gezegendeki her bir insan için 5200
Gigabaytlık verinin birikmiş olacağı öngörülmektedir (Rometty, 2013, s. 113). Veri
miktarının çok büyük rakamlara ulaşacak olmasının temel nedeni olarak ise makineler arası
iletişimdeki (M2M) artış gösterilmektedir.
Büyük verinin doğasını anlamak için yakından bakılması gereken unsurlar, şirketlerin
“bireylerin dijital ayak izleri” (bir kimsenin kendisi hakkında ürettiği enformasyon) ve “veri
gölgeleriyle” (bir kimsenin başka bireyler hakkında ürettiği enformasyonla) olan ilişkisidir.
Şirketler, veritabanlarının kestirimsel analitik programlar yoluyla araştırılması sonrasında elde
ettikleri enformasyonu kârlılık ve rekabet üstünlüğü sağlayacak bir metaya dönüştürmektedir.
Veri mahremiyetini ortadan kaldıran ve birey hakkında istatistik öngörüler yerine büyük
veriyi analiz ederek adeta kesin sonuçlara (?!) erişmeye olanak sağlayan yeni koşullar,
64  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
enformasyonun üretimini, dağıtımını ve anlamlandırılmasını kontrol eden çokuluslu
organizasyonların denetiminde, sermaye için yaşamsal öneme kavuşmaktadır. Mobil iletişim
teknolojilerinin, sosyal medyanın ve nesnelerin internetinin yakınsamasının sonucu olarak
toplum yapısı ve güç ilişkileri, neredeyse kontrol edilemez hale gelmiş bir veri yığını
üzerinden kapitalist ekonominin talepleri doğrultusunda yeniden inşa edilmeye
çalışılmaktadır. Yaşanılan süreç, her türden verinin sayısallaşmasına, birbirinden bağımsız
kodlanan, depolanan ve işlenen enformasyon türlerinin yakınsama sürecine girmesine ve
global bir toplum yapısını açığa çıkaracak şekilde mübadele ve mülkiyet aracına dönüşmesine
neden olmaktadır. Bu bağlamda, çalışmada, veri yönetimi ve kontrolünün toplumsal
ilişkilerde ve sermaye-emek çelişkisinde oynadığı rolün özet bir tartışmasının yapılması
amaçlanmıştır.
Büyük Veri: Tanımlamadaki Zorluklar
Sayısal platformlar üzerinde gerçekleştirilen arama eylemi (search) gelenekselmatematiksel iletişim modelleri bağlamında düşünüldüğünde bir geribildirim sürecidir.
Kaynağın farklı kodlama-kodaçımlama süreçlerini işleterek sayısal ortama ilettiği mesaja ait
alıcının geribildirimi olan ‘arama’, bağlantılı sayfaların çıktığı ve hedef kitlesi belirsiz
mesajın alıcı tarafından algılanarak yeniden anlamlandırılmasıdır. Hedef kitle açısından çok
fazla anlam ifade etmeyen arama sonuçları, şirketler ve devletler açısından bağlantısız
verilerin matematiksel modeller ve algoritmalar kullanılarak karar enformasyonuna
dönüştürülmesi önemine sahiptir. Bu tarz bir veri yığını ve veri yığınını belli amaçlar
doğrultusunda ilişkilendirme, genişletme ve analiz etmede kullanılan algoritmalar, büyük
verinin özünü oluşturmaktadır. Büyük veri analizi, hedef kitledeki bireylerin beslenme
alışkanlıkları ile sağlık problemleri, iş ortamındaki yoğunluk ve çalışma stresleri ile tatil
planları, satın aldıkları ürünler ile çevrecilik ve sosyal sorumluluk algıları arasında
ilişkisellikler kurarak anlık kararlara zemin hazırlamaktadır.
Pennsylvania Üniversitesi Ekonometri profesörlerinden Francis X. Diebold’un özet
çalışmasında (2012) ifade ettiği üzere ‘büyük veri’ kavramı, 1990’ların ortalarından itibaren
üretim yönetimi, bilişim, istatistik, ekonometri gibi farklı alanlarda analiz edilen veri
miktarının büyüklüğüne dikkat çekmek için kullanılmaya başlamıştır. Kavramın akademik
literatüre girişi ise S. M. Weiss ve N. Indurkhya’nın “Predictive Data Mining: A Practical
Guide” (1998) başlıklı bilişim sistemleri ve F. X. Diebold’un “Big Data Dynamic Factor
Models for Macroeconomic Measurement and Forecasting” (2000) ekonometri konulu
çalışmaları sonrasında mümkün olmuştur. Akademik literatürde ‘büyük veri’ kavramının
çağrıştırdığı “algılayıcılardan ve bilimsel araçlardan büyük hacimde, yüksek çeşitlilikte ve
hızla gelen verilerin toplanması, saklanması, temizlenmesi, görselleştirilmesi, analiz edilmesi
ve anlamlandırılması” eylemidir (Gürsakal, 2013, s. 21). En basit tanımıyla ise büyük veri
(big data), gerek insan gerekse makineler tarafından sayısal olarak kodlanmış her türden
kurumsal veri ile internet ve sosyal medya paylaşımları aracılığıyla ortaya çıkan kişisel
verilerin anlamlı ve işlenebilir biçime dönüştürülmesi durumudur. Bu kapsamda halen
yapılandırılmamış enformasyon olarak duran ve değersiz (çöplük) olarak algılanan veriler
arasından, sosyal medyanın kamuya açık API’leri aracılığıyla, sayısal platformların
kullanıcılarından elde ettikleri tüm bilgilere ulaşılabilmektedir. Uygulama Programlama
Arayüzü anlamına gelen API (Application Programming Interface), herhangi bir uygulamanın
belli işlevlerini diğer uygulamaların da kullanabilmesi için oluşturulmuş bir modüldür.
Örneğin Google AdWords Uygulama Programlama Arayüzü (API), teknik konularda birikimi
olan büyük reklamverenler ile üçüncü tarafları temsil eden geliştiriciler için tasarlanmıştır.
Bunlar arasında, ajanslar, arama motoru pazarlamacıları ve birden çok müşteri hesabını veya
büyük kampanyaları yöneten diğer çevrimiçi pazarlama uzmanları yer almaktadır. Google
AdWords API’sı, geliştiricilere, doğrudan Google AdWords sunucusuyla etkileşim kuracak
Derya Tellan  65
uygulamalar oluşturma olanağı vermekte; reklamverenler ve üçüncü taraflar da bu uygulama
sayesinde büyük veya karmaşık AdWords hesaplarını ve kampanyalarını daha etkin ve
yaratıcı biçimde yönetebilmektedir.
Büyük veri platformları, sayısal ağlar üzerinde farklı, ayrıksı, aykırı olanları kategorize
etmeye çalışırken diğer yandan da sanal ortamlara daha çok verinin eklemlenmesini
sağlayarak maliyetleri düşürmeye çalışmaktadır. Bu kapsamda büyük verinin 5V olarak
adlandırılan unsurları önem kazanmıştır (Gürsakal, 2013; Ege, 2013; Wikipedia, 2012):

Variety (Çeşitlilik): Ağlar üzerinde kayıtlanmış verilerin % 80’i yapısal değildir ve
her yeni teknoloji, farklı formatlarda veri üretebilmektedir. Telefonlardan,
tabletlerden, nesnelerin internetinden, makine bütünleşik devrelerinden gelen farklı
çeşitlilikteki veri tipleri üzerinde çalışılması gerekmektedir. Farklı dil ve lehçelerde ya
da non-unicode olan verilerin bütünleşik olmaları, birbirlerine dönüşmeleri de
gerekmektedir.

Velocity (Hız): Büyük verinin üretilme hızı çok yüksektir ve gün geçtikçe de
artmaktadır. Yapılan hesaplamalara göre 2010 yılında büyük verinin ikiye katlanması
için geçen süre 26-28 ay iken, 2013 yılında 22-24 aya inmiş durumdadır. Daha hızlı
çoğalan veri, o veriye muhtaç olan işlem sayısının ve çeşitliliğinin de aynı hızda
artması sonucunu doğurmaktadır.

Volume (Veri Hacmi): İstatistiklere göre 2020’de ulaşılacak veri miktarı, 2009’un 44
katı olacaktır. Öyleyse, halen kullanılan ve ‘büyük’ olarak nitelenen kapasiteler ile
‘büyük sistemleri’ düşünüp, bunların 40 katı büyüklükteki verilerle nasıl başa
çıkılacağını öngörmek/hayal etmek gerekmektedir. Organizasyonlar veri aktarma,
işleme, bütünleştirme, arşivleme gibi teknolojilerin bahse konu büyüklüklerdeki veri
hacmi ile nasıl başa çıkacağını kurgulamak zorundadır. İçinde olduğumuz 2010’lu
yıllarda dünya genelinde bilişim harcamaları yıllık ortalama % 5 artarken, üretilen veri
miktarı yıllık ortalama % 40 artmaktadır.

Verification (Doğrulama): Bu bilgi yoğunluğu içinde veri akışının ‘güvenli’ olması
da bir diğer bileşendir. Verinin doğru katmandan, olması gerektiği güvenlik
seviyesinden ve gerek duyulan bağlantılardan aktarımı akış sürecinin esasıdır. Büyük
veri kullanımında, içeriğin güvenilir kişiler tarafından görünebilirliği veya gizli
kalması gerekliliği önem taşımaktadır.

Value (Değer): Büyük verinin en önemli bileşeni ise birey ya da organizasyon için bir
artı değer yaratmasıdır. Karar verme süreçlerine anlık olarak etki etmesi, doğru kararı
vermek için kolay erişilebilir olması iş dünyası için belirleyiciliğini açığa
çıkarmaktadır. Örneğin cep telefonlarının sunduğu konum tabanlı hizmetler (location
based services) sayesinde süpermarketin yakınında olduğu tespit edilen bir müşterinin
cep telefonuna zamana (sabah, öğlen, akşam), hava koşullarına (sıcak, soğuk),
mevsime (yaz, kış) ve o müşterinin demografik özelliklerine göre (genç, yaşlı, bekar,
evli, çocuklu, dul vd.) ürün teklifleri gönderilebilmektedir. Bir banka ise kredi
vereceği kişinin salt demografik bilgilerini değil, yemek yeme, tatil yapma, alışveriş
etme alışkanlıklarını izleyerek ve hatta sosyal ağlarda ne yaptığını gözlemleyerek,
farklı yatırım önerileri ya da kredi paketleri geliştirebilmektedir.
Veri miktarı ve çeşitliliğindeki artış, karar vericilerin politikalarını doğrudan etkilerken;
enformasyona erişimin basitleşmesi ise sayısal platformların, kullanıcıları adına pek çok
kararı kendiliğinden vermesine ve karar vericilerin daha özgün, kapsamlı ve yeni sorulara
kaynak olacak biçimde derinleştirici konulara yönelmesine neden olmaktadır. Özellikle iş
dünyasında, yeterli enformasyonun olmadığı koşullarda sezgiye dayalı kararlar verilmesi ile
66  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
büyük veri süreçleri kullanılarak konuyla bağlantılı veri ve analizlere ulaşılması sonrasında
kararlar verilmesinin verimlilik ve kârlılık artışı sağladığı sıklıkla ifade edilmektedir. Bu
durum, iş dünyası açısından büyük verinin, piyasa koşullarındaki belirsizliği giderici rolünü
ortaya koymaktadır.
Büyük Verinin Ekonomi-Politiği: Sermaye, Emek ve Mülkiyet
Büyük verinin ekonomi-politiğinin tartışılması, öncelikle ekonomi-politik çalışmaların
ortak karakteristiğine bakılmasını gerektirmektedir. Oliver Boyd-Barret’ın, iletişim
literatürüne ekonomi-politik çalışmalarla katkı sağlayan akademisyenleri (V. Mosco, P.
Golding ve G. Murdock, H. Schiller, D. Smythe, N. Garnham) değerlendirdiği özet çalışmada
(2006, ss. 1-13) – Mosco’dan hareketle – ekonomi-politik analizlerde tarihsel boyut,
toplumsal ilişkilerin bütünlüğü üzerine vurgu ile toplumsal değerlere ilgi – ve bu noktadan
hareketle de ticari-ticari olmayan toplumsal kurumsallaşma dengesini inceleme – başlıklarının
ortak paydayı oluşturduğu belirtilmektedir. Boyd-Barret (2006, s. 2)’a göre “Mosco, ekonomi
politiğin hem dar hem de geniş tanımını sunar. Dar anlamda, ‘ekonomi politik’, karşılıklı
olarak iletişim kaynakları da dahil, kaynakların üretim, dağıtım ve tüketimini meydana getiren
toplumsal ilişkilerin, özellikle iktidar ilişkilerinin incelenmesidir. Fakat daha geniş biçimiyle,
toplumsal yaşamda egemenliğin ve mücadelenin incelenmesidir”. Ekonomi-politik analizlerin
basit çizgiselliğe, indirgemeciliğe ve kompartımanlaştırmacılığa karşı doğası, sınıflar arası ve
sınıf içi güç ilişkileri ile çıkar çelişkilerinin; artı değerin oluşumu ile el koyma-direnme
karşıtlığında meta birikiminin tarihsel biçimlenişinin; mülkiyetin yönetimi ile kurumsallaşan
kontrolün ve toplumsal üretimin örgütlenmesi olarak teknolojinin dönüşümünün bir bütün
olarak incelenmesini gerektirmektedir. Özetle ekonomi-politik analiz, hemen her konuda
sınıfsallıktan arındırılmış, üretim ilişkilerinin ideolojik temelli sorgulamalarından koparılmış
ve ticari emtialaşmaya dayandırılmış büyük veri analizlerinin anti-tezi olarak okunabilecektir.
Büyük veriyi tanımlama çabalarının zorluğu, sürecin tarihsel arka planına bakılmasının
gerekliliğini ortaya koymaktadır. Elektrik-elektronik teknolojilerine dayalı sanayileşme
süreçleri ile iletişim teknolojisindeki gelişmeler, icat ve inşa evresinden itibaren kamu
yönetiminin ilgisine ve düzenlemelerine (1926’da İngiltere’de BBC’nin kamu girişimi
olmasına karar verilmiş, Weimar Almanyası’nda radyo haberlerini kontrol etme görevini
üstlenen bir merkezi haber ajansı (DRAGAD) kurulmuş; 1927’de ABD’de U.S. Radio
Commission lisans düzenlemelerini yapmaya başlamış; 1933’de Fransa’da Radio-Paris devlet
denetimine alınmış) mazhar olmuştur. Özellikle II. Dünya Savaşı sırasında geliştirilen
elektronik takip, kayıt ve depolama düzenekleri ile silah kontrol sistemleri, yüksek motor
gücü ve biyo-kimyasal üretim dinamikleriyle bütünleştirilerek, savaşa taraf olan hemen her
devletin elinde, yüksek miktarda veri kullanımına dayalı büyük bir savaş makinesinin açığa
çıkmasını sağlamıştır. Savaş sonrası dönemin politik rekabet koşullarıyla uyumlu olarak,
nükleer enerjinin girdi, transistörler ile entegre devrelerin taşıyıcı (veri işleyici/kodlayıcı) ve
uzay-havacılık-uydu hizmetlerinin çıktı olarak kullanılmaya başlaması ise dünya genelinde
ekonomik üretim ölçeğinin artmasına, maliyetlerin azalmasına, teknik donanım yenileme
süresinin kısalmasına neden olmuştur. Soğuk Savaş’ın siyasi gerginlik ortamında silahlanma
yarışı, enformasyon işleme, iletim ve depolama teknolojilerinde kamu kaynakları destekli
hızlı bir büyüme yaşanmasını kolaylaştırmıştır (Freeman ve Louça, 2013). 1970’ler boyunca
yaşanan Petrol Şokları, Borç Krizleri, artan enflasyon ve işsizlik oranları ile siyasi
belirsizlikler, 1945 sonrasında deneyimlenen enformatik teknolojilerindeki gelişim ivmesinin
görece hız kesmesine neden olmuş; elektrik-elektronik mamul mal üretimi Uzakdoğu Asya
ülkelerinin kalkınma hamlelerinin bir parçası olarak algılanmaya başlamış (1988 yılına
gelindiğinde dünyanın en büyük yarı iletken imalatçısı 10 şirketinden 6’sının merkezi Asya
Kaplanı olarak nitelenen ülkelerdeydi ve küresel pazar payının % 38.1’ine hükmediyorlardı)
ve donanıma odaklanan enformatik endüstrileri yazılıma odaklanmaya başlamışlardır.
Derya Tellan  67
Özellikle IBM’in merkezi ticari bilgisayarlarına alternatif olarak kişisel bilgisayarların (PC)
piyasaya çıkmasıyla birlikte veri kullanımına ilişkin talepler de artmış ve çeşitlenmiştir. Bu
dönemde yazılım alanından gelen taleplere geliştirdikleri işletim sistemleriyle yanıt veren
Microsoft (DOS/Windows) ve Apple (MacOs) halen enformatik endüstrisinde belirleyici
konumlarını sürdürmeye devam etmektedir. 1980’lerden itibaren Batı dünyasının üretim
sürecinde post-fordist yöntemleri, bölüşüm ve tüketim dinamiklerinde de neoliberal
uygulamaları kullanmaya başlamasıyla birlikte yeni enformasyon yönetimi stratejileri
geliştirilmiş ve yatırım, istihdam, dış ticaret ve haberleşme alanlarında bu stratejilerin
uygulanması mümkün hale gelmiştir. Bu dönemde enformasyon ekonomik bir mal ya da
hizmet olmanın ötesinde ekonomik kaynak olarak da tanımlanmaya başlamıştır. Örneğin Dan
Schiller, “enformasyonun (bir mal ya da ürün olarak) özünde tarihin ve toplumun izlerini
taşıdığını (yani bilgilenme biçimlerimizin temelini oluşturduğunu) belirterek, enformasyonun
kapitalist sistemin merkezi öğesi konumuna geldiğine dikkat çekmektedir” (Schiller’den
aktaran Törenli, 2004, s. 21). Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte internetin ticari şirketiletişim ağları temelinde hızlı bir gelişim göstermesi, mobil telekomünikasyon hizmetlerinin
yaygınlaşması, veri depolama kapasitesinin artması ve veri kalitesinin tartışılmaya başlaması,
enformasyonun bilişim teknolojileri temelinde bir süreç ile sürecin tamamlanmasını takiben
piyasa değeri olan bir ürün olarak görülmesini kolaylaştırmıştır. Günümüz enformasyon
yönetim stratejisi, üretim etkinliklerinin doğrudan ya da dolaylı olarak gerçekleştirilen ağ
bağlantıları aracılığıyla yapılmasına, enformasyonun kâr-maliyet ikileminde sektörler ve
uluslararası rekabet avantajı sağlayacak biçimde kullanılmasına ve ekonomik kapasite
artışında insandan çok sayısal ilişkiselliklerin dikkate alınmasına dayandırılmaktadır.
Bilişim dünyasını salt teknolojik donanımların varlığı ve aralarındaki ilişkiler (M2M)
olarak algılamanın yetersizliği açıktır. Bundan çok daha önemli olan, veri işleme süreçlerinin,
mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve tüketim pratiklerinde yol açtığı temel değişiklikler ile
mevcut toplumsal örgütlenme ve güç ilişkileri nezdinde doğurduğu sonuçlardır.
“Enformasyon teknolojisinin kültürümüzün şu anki dönüşümünde can alıcı bir rol oynaması
olgusu, teknolojinin sosyal değişikliği tek taraflı belirlediğini ya da tarih içinde bağımsız bir
otorite işlevi gördüğünü ima etmez. Teknoloji hem neden hem sonuç olduğu karmaşık bir
etkileşim modelinin bir parçasıdır. Teknolojik determinizm ve sosyal konstrüktivizmin her
biri kısmi bir hakikat sunar. Ancak T. P. Hughes’un ileri sürdüğü üzere, teknolojiler
büyüdükçe ve karmaşıklaştıkça belirli bir momentum oluşturur ve ardından topluma şekil
verme eğilimi gösterir ve toplum tarafından daha az şekillendirilir” (de Mul, 2008, s. 341).
İşte tam bu noktada ‘dijital tahakküm’ olarak niteleyebileceğimiz, yani bireyin gerçekliği
algılayıp yorumlama ve ‘kendi için’ yeni bir gerçeklik inşa etme çabasında, sayısal olarak
kodlanmış ve aktarılmış olan verileri esas alan fiziksel, bilişsel ve kültürel deneyimlerin
egemenliği açığa çıkmaktadır. Sayısal olarak kodlanamamış (dijitalleştirilememiş) veriler
mevcut toplumsal ilişkiler ağında değersiz olarak algılanırken, egemen yapının ürettiği ve
kodladığı veri yığınları ‘kendiliğinden’ gerçeklik olarak tanımlanmaktadır.
Büyük verinin ekonomi-politiğini tartışmak ilk olarak “tüm bunlar sermayenin çıkarları
bakımından ne anlam ifade ediyor?” sorusuna yanıt verilmesini gerektirmektedir. Sermaye
açısından büyük veri ile ne yapılacağı sorusunun yanıtı iş dünyasının profesyonellerince
açıkça ifade edilmektedir. Civis Analytics CEO’su Dan Wagner’ın Başkan Obama’nın siyasal
kampanya verilerini analiz etme sürecinde medya kullanımına ilişkin “Bu genelde Nielsen
reytingleriyle takip edilir. Yani bir bakıma Hispanikler ya da genç kadın ve erkekler gibi
nüfus istatistiklerine bakılıyor. Bizim yaptığımız, bireysel seviyedeki ikna edilebilirlik
skorlarını baz alarak hedef kitlemizi belirlemek... Bunun toplumsal istatistiklerle bir ilgisi
yok. Sadece bireysel seviyede tespit ettiğimiz hedef kitlemizle bir ilgisi var. Oldukça zordu
ama organizasyonumuz kültürel açıdan bunu yapmaya elverişliydi” ifadesi ile Icahn Genom
68  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Bilimi ve Çok Ölçekli Biyoloji Enstitüsü Direktörü Eric Schadt’ın sağlık iletişimi ve tedavi
yöntemlerine yönelik “Bizim yaklaşımımızda farklı olan şu: Biz sizi bir topluluk değil, bir
birey olarak değerlendirdiğimizi söylüyoruz. Örneğin diyabet gibi bir hastalığı ele alalım.
Diyabetin 100 farklı alt türü ya da komşunuzun değil de sizin diyabet hastası olmanızın farklı
nedenleri olabilir” ifadesinin ortak paydası bireyselleştirilen veri iken; Amazon.com’un eski
Baş Uzmanı Andreas Weiged’in “Çin halkının iletişim kurma biçimini tamamen değiştiren
WeChat’i hazırlayan Tencent isimli Çinli bir şirket var. Neyle ilgilendiğinizi, ne aradığınızı ve
sonunda da neyi satın aldığınızı bilen e-ticaret şirketi Alibaba’yla karşılaştırabilirsiniz.
Ürünü iade edip etmediğinizi ya da ödemede sorunlar yaşayıp yaşamadığınızı biliyorlar.
Bunlar bir milyar kullanıcısı bulunan iki şirket. Hangisinin potansiyeli daha yüksek; tüm
iletişim alışkanlıklarımı bilmek mi yoksa tüm finansal işlemlerimi bilmek mi? Duruma ya da
hangi endüstriyle ilgilendiğinize göre değişir tabi ki. Fakat asıl potansiyel bu ikisi arasındaki
çapraz üremede yatıyor. Örneğin eğer kredi kararları vermeniz gerekiyorsa Tencent’ten çok
fazla şey öğrenebilirsiniz. Hayat kadınlarıyla ya da muhabbet tellallarıyla takıldığınızı
bilmek, bir borcu geri ödeme eğiliminiz hakkında ufak da olsa bir ipucu verir”
değerlendirmesiyle Kaggle şirketinin Veri Uzmanı William Cukierski’nin “Dünyada
sabahleyin kuş türlerini belirlemek için bir veri seti üzerinde ve öğleden sonra da bir kredi
temerrüt modelleme programı üzerinde çalışan az sayıda insandan biriyimdir herhalde”
ifadelerinin ortak paydası ise veriler arasındaki çapraz ilişkiselliklerdir (aktaran Brustein,
2014, ss. 54-56). İş dünyası, bireyselleştirilen veriler arasında çapraz ilişkiler kurarak her
türden talebi tecimselleştirmekte ve zamanı sayısal pazarlama kanallarını üzerinden hızla kâra
dönüştürmektedir.
Sermaye açısından büyük verinin önemi, açığa çıkardığı tecimsel veri havuzundan
anlaşılabilecektir. Günümüzde müşteri taleplerine hızla yanıt vermek, reel ve potansiyel
tüketicilere karşı şeffaf bir kurum kültürü oluşturmak, yeni müşteri deneyimleri oluşturmak
amacıyla fiziki ve sanal dünya arasındaki bağlara yönelik inovasyona öncülük etmek ve veri
analitiği ile ilgilenmek, sıradan şirketlerin bağımsız olarak gerçekleştirebilecekleri bir işlem
değildir. IBM’in 56 ülkeden 524 şirket üst düzey yöneticisinin katılımıyla gerçekleştirdiği
araştırmada, yöneticilerin % 35’i çoklu veri kaynaklarını entegre etmede zorlandıklarını, %
30’u analitik yaklaşımı nasıl uygulayacaklarından emin olmadıklarını ya da bunu yapacak
yeteneklerinin bulunmadığını ve % 22’si veriye hiç erişemediğini ya da yetersiz oranda
eriştiğini ifade edilmiştir (Bloomberg Businessweek Türkiye, 2014). Bu kapsamda “büyük
verinin nasıl analiz edileceği ve yönetileceği?” sorusu gündeme gelmekte; yanıtı ise
“çokuluslu şirketler tarafından kontrol edilen tecimsel veri havuzu aracılığıyla” şeklinde ifade
edilmektedir. Enformasyon yönetiminin toplumsal kontrolünün temel göstergelerinden biri
olan ‘ABD Patent Ofisi (USPTO)’nde kayıt altına alınan patent sayısına baktığımızda 2012
yılında IBM’in 6457, Samsung’un 5043, Canon’un 3173, Sony’nin 3017, Matsushita Electric
(Panasonic)’in 2748, Microsoft’un 2610, Toshiba’nın 2415, General Electric’in 1650, LG
Electronics’in 1617 ve Fujitsu’nun 1527 patent aldığı tespit edilmiştir (USPTO, 2014). Aynı
dönemde (2012 yılında) Türkiye’de tescil edilen yerli patent sayısının 1025 ve bu rakamın %
6.8’inin elektrik-elektronik alanında olması ise büyük veri havuzundan ulusal ölçekte ne
düzeyde yararlanıldığının açık göstergesidir.
Büyük verinin sermaye açısından işlevselliğini sağlayan bir diğer konu ise yeni iş
modelleri geliştirilebilmesine imkan tanımasıdır. Büyük veri müşterilere, organizasyonlara,
ürünlere, pazarlara ve diğer tüm ticari unsurlara ilişkin ayrıntılı analizlerle büyük bir
ekonomik değer açığa çıkarmaktadır. Büyük veri ile öngörülebilir pazar bölümlendirmesi
yapılması, tüketici karar verme süreçlerine ilişkin karmaşık analiz tekniklerinin kullanılması
ve mal ya da hizmet geliştirme/iyileştirme çalışmalarında yeni yöntemlere başvurulması
mümkün hale gelmiştir (Gürsakal, 2013). Şirketler veri madenciliği (data mining) yoluyla
Derya Tellan  69
selin önüne file germekte ve fileye takılanları analiz ederek ticari kararlar almaktadırlar. Sahip
olunan veriler ile sorunların nasıl çözümlenebileceğinin öğrenilmeye başlaması, şirketleri,
‘üretim yönetimi’, ‘pazarlama’, ‘insan kaynakları’ ya da ‘muhasebe-finans’ departmanlarının
elinden kurtararak ‘bilgi işlem’ birimlerine doğru yönlendirmektedir. 2012 yılının sonlarında
ABD merkezli teknoloji araştırma şirketi Gartner, büyük verinin ilerleyişini destekleyecek
biçimde 2015 yılı itibariyle küresel ölçekte tüm sektörleri kapsayacak biçimde 4.4 milyon
enformasyon teknolojisi (IT) temelli mesleğin gelişeceği öngörüsünde bulunmuştur. Gartner,
yetişmiş personel eksikliği nedeniyle bu pozisyonların sadece 1/3’ünün dolacağını ifade etmiş
ve veri uzmanlığının, piyasa yeterli sayıda veri uzmanı yetiştirinceye ve nihai mamul üreticisi
şirketler ileri teknoloji, finans ve biyoteknoloji sektörlerindeki şirketlerle rekabet edebilecek
düzeye gelinceye değin, orta vadede “kıt ve değerli bir mal” olacağını belirtmiştir (The
Economist, 2013, ss. 7-8).
Büyük verinin biçimlendirdiği toplumsal güç ilişkileri düzeninde, yaşamını emek
faktörüne dayandırmış toplumun geniş kesimleri açısından, birincil sorun veri mahremiyetinin
yok oluşudur. Büyük veri, sayısal teknolojiler aracılığıyla telekomünikasyon hizmetlerinin
yaygınlaştığı, finans-kapital sömürüsünün kitleselleştiği/ küreselleştiği ve sosyal medya
ortamlarındaki içeriğin ‘enformasyonun serbest dolaşımı’ ilkesi doğrultusunda paylaşılıp
bireylerin kamusal alandaki kimliklerine – ve toplumların kültürel üretimine – eklemlendiği
günümüz koşullarında; amacı dışında ve üçüncü taraflarca kontrol edilip kullanılması
nedeniyle kişisel mahremiyetin ve veri güvenliğinin yoğun olarak ihlal edilmesine zemin
hazırlamaktadır. Özgürlük-mahremiyet ikileminin üreteceği politikalar, bireylere ait verilerin
şirketlerin kontrolüne geçmesi sonrasında, bireyin şirketlerin pazarlama saldırısına maruz
kalmadan internette dolaşma hakları ile şirketlerin ürün, fikir ve hizmetlerin pazarlamasını
internet üzerinden yaparak internetin gelişimine katkı sağlayacak ekonomik kaynakları
devreye sokmaları arasındaki dengeleri gözetmek zorundadır. “Her ne kadar bu konu üstünde
çalışanlar, ‘veri toplayan ve analiz eden sistemleri tasarlayanlar, kişisel gizlilik ve
mahremiyetten sorumlu olduklarını unutmamalı’ deseler de yapılan işler sürekli kişisel
gizliliğin aleyhine çalışıyor” (Gürsakal, 2013, s. 66). Büyük veriyi kullanan şirketler veri
mahremiyetini o denli ihlal etmektedirler ki, ağlara dahil olanların arama motorları üzerinden
sorguladıkları kavramların ötesinde ‘hiç sorgulamayacakları kavramları’ da alan araştırmaları
ve istatistik ölçümlerle tespit ederek kayıt altına almaktadırlar.
Büyük verinin emek lehine kullanımı için atılan adımların ilk sonucu dijital tahakküme
karşı direniş için yeni kaynaklar (alternatif sayısal platformlar, yeni sosyal medya kullanım
biçimleri, fikri mülkiyetle korunan ve geniş toplum kesimlerinin verilerinin analizine dayanan
bilgi mülkiyetine karşı paylaşım) ortaya çıkarmasıdır. Son yıllarda yaşanan küresel-kitlesel
eylemlerde (Seattle-1999, Prag-2000, Cenova-2001, Porto Allegre-2005, Arap Baharı-2011,
Occupy Wall Street-2011, Quebec-2012, Gezi-2013) sermayenin güncel öğretilerinin
(neoliberalizm ve küreselleşme) mutlak bir doğru ya da gerçeklik olmadığı vurgusu kesin bir
biçimde ifade edilirken; eylemcilerin potansiyellerini açığa çıkaran ve söylemlerini dünya
geneline aktararak destek bulmalarını sağlayan unsur sayısal ortamlar ile bu ortamlardan
paylaşılan içerikler olmuştur. “İnternet, kampanya ve hareketlerin ‘süper hareket alanları’
içerisinde örgütlenmesini kolaylaştırmış ve eylemcilerin daha önceki zaman, mekan ve
maliyet engelleri olmadan iletişim kurmalarını ve seferber olmalarını sağlamıştır” (Milberry,
2010, s. 63). Bu kapsamda büyük veri analizleri, bizlere teknolojinin önemli olduğunu, politik
bir mücadele sahası olduğunu ve teknoloji kullanım yöntemleri (materyal/mental) ile bu
teknolojilerden elde edilen bulguların sınıfsal karakteristikleri dikkate alınmadığı sürece
yetersiz olduğunu hatırlatmaktadır.
Büyük verinin emek lehine kullanım çabalarından ikincisi açık kaynak erişimi ve
paylaşımıdır. Bilgiişlem dünyasında çok sayıda bilgisayar programcısının dahil olduğu ve
70  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
çokuluslu şirketlerin denetimindeki program üretim sürecine alternatif olarak açığa çıkan
‘özgür yazılım’lar, hem donanım sektörü ile altyapı hizmetlerine egemen olan şirketlerin
talepleri hem de getirilen yasal düzenlemeler ile bu düzenlemelerin parçası olan kamu
denetim kuruluşlarının baskıları sonrasında, ticari çıkarları yıkıcı potansiyelinden taviz
vererek ‘açık kaynak girişimi’ne doğru evrilmiştir. Özgür yazılımlar, kullanıcılara sağladığı
temel özgürlüklere odaklanırken, açık kaynak kodlu yazılımlar ise eşlenik (peer to peer)
gelişme modelinin sağladığı güçlere odaklanmaktadır. Yazılım sektöründekine benzer bir
biçimde büyük veri için geliştirilecek alternatif analiz programları aracılığıyla, herkesin
verileri serbest bir biçimde kopyaladığı, çalışmalarında kullandığı ve kendi araştırma
bulgularını da ekleyerek analiz çerçevesini genişlettiği bir dizi yeni yazılım
geliştirilebilecektir. Veri analizi ve anlamlandırılmasında, özellikle çalışma yaşamını ve iş
ilişkilerini emek açısından irdeleyen yazılımlar oluşturulması, ‘ne’lerin, ‘ne zaman’ ve
‘kimler’ için kullanıldığının anlaşılmasını kolaylaştıracak, sermayenin kârlılık ve verimlilik
doğrultusunda kullandığı istatistikler ile ekonometrik ölçümlerin iç yüzünü açığa çıkaracaktır.
Büyük veri analizlerinde gerek veri gerekse veri analiz teknikleri paylaşımı için gönüllü
yazılım gruplarının teşvik edilmesi, kaynak kodlara erişimi ve emek lehine analizleri mümkün
hale getirecektir.
Sonuç
Büyük veri kavramı, enformasyon toplumu tartışmalarına egemen olan (neoliberalizm
savunucusu ve sermaye lehine küreselleşmeci) ‘küresel bilgi toplumu’ paradigmasının anahtar
kavramıdır. Sermaye açısından çağdaş toplumlara egemen olan tekno-kültürel karmaşanın
anlamlandırılmasının, tekno-fobik yorumlamaların değersizleştirilmesinin ve bilişim
sistemleri üzerinde dahi bir öteki gereksinimi inşaasının (karşıtlığın sayısal ortamlara
taşınmasının) ancak büyük veri analizleri sonrasında elde edilen yapılandırılmış özgür
enformasyonla mümkün hale geleceği vurgulanmaktadır. Ancak bu tarz bir veri
yapılandırması, şirketlerin kârlılığının, iş dünyasının global entegrasyonunun ve vulger
kültürün idealleştirilmesinin ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Kitleselin öldüğü ve
dijitalin kişiselleştiği bir çağda, toplumun geniş kesimleri için dijital özgürlüğe giden
yollardan birisinin büyük veriyi çevirebilme algoritmalarına sahip olmak ve bunları
koşulsuzca paylaşmak olduğu görülmektedir. Emekçi kitlelere düşen rolün ise bu yöndeki
entellektüel ilgiyi teşvik edici bir dayanışma sergilemek olduğu açıktır.
KAYNAKÇA:
Bloomberg Businessweek Türkiye (2014, Mart 16-22). Müşterinin ve Büyük Verinin
Yükseldiği Dönemde Pazarlama Üst Yöneticilerini Neler Bekliyor? Özel Ek. İstanbul:
Bloomberg Businessweek Türkiye.
Boyd-Barret, O. (2006). Ekonomi-Politik Yaklaşım. Çev., Yaylagül, L. Kitle İletişiminin
Ekonomi Politiği. Yaylagül, L. (der.) içinde. Ankara: Dalbaz. 1-16.
Brustein, J. (2014, Mart 16-22). Bunu Düzeltin: Büyük Veri. Bloomberg Businessweek
Türkiye. s. 52-56.
Diebold, F. X. (2012). On the Origin(s) and Development of the Term ‘Big Data’. PIER
Working Paper 12-037. http://economics.sas.upenn.edu/pier/abstract=2152421
adresinden alınmıştır.
Ege, B. (2013). Rastlantının Bittiği Yer: Big Data. Bilim ve Teknik. 550, 22-26.
Derya Tellan  71
Freeman, C. ve Louça, F. (2013). Zaman Akıp Giderken. Çev., Osman Binatlı. İstanbul:
İthaki.
Gürsakal, N. (2013). Büyük Veri. Bursa: Dora.
Lepi,
K. (2014). What happens in an internet minute? Edudemic. 02/2014
http://www.edudemic.com/internet-minute-infographic adresinden alınmıştır.
Milberry, K. (2010). Wiki Tarzı: Değişim Tasarlamak, Demokrasi Uygulamak. Teknoloji ve
Toplum. Ruivenkamp, G., Jongerden, J. ve Öztürk, M. (der.) içinde. İstanbul:
Kalkedon. 47-79.
de Mul, J. (2008). Siberuzayda Macera Dolu Bir Yolculuk. Çev., Ali Özdamar. İstanbul: Kitap
Yayıncılık.
Rometty, V. (2013). Akıllı İşletmelerin Yılı. 2014’de Dünya. İstanbul: The Economist
Türkiye.
Ruivenkamp, G., Jongerden, J. ve Öztürk, M. (der.) (2010). Teknoloji ve Toplum. Çev.
Cumhur Atay. İstanbul: Kalkedon.
Tellan, D. (2014). İnternet Reklamcılığının Gizli Yüzü: Spam İletilerin Doğasını Tartışmak.
I. Uluslararası İletişim Bilimi ve Medya Araştırmaları Kongresi’nde Sunulan Bildiri.
12-15 Mayıs 2014, Kocaeli.
The Economist (2013). Big Data and Consumer Products Companies. London: Economist
Intelligence Unit.
Törenli, N. (2004). Enformasyon Toplumu ve Küreselleşme Sürecinde Türkiye. Ankara: Bilim
ve Sanat.
USPTO (2014). General Patent Statistics. The United States Patent and Trademark Office.
http://www.uspto.gov/about/stats/index.jsp adresinden alınmıştır.
Wikipedia (2012). ‘Büyük Veri’ Maddesi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Büyük_veri.
Anaakım İnternet, Yoğun Mülkiyet
Serhan GÜL
Özet:
Sanal uzamın hayatımıza girmesinin üstünden çok geçmedi. İnternetin, sürekli olarak olumlanan
bir anlatımla, yeni bir özgürlük ortamı olarak sunulduğu dönem, geçtiğimiz on yılın başını bu alana
dair şüpheci çalışmaların artmasıyla devam etmiştir. İnternet’in hayatımızın giderek daha büyük bir
alanını kapladığı son yıllarda ise, bu alan akademik ilginin oldukça yükseldiği bir biçimde karşımıza
çıkmaya devam etmektedir. Öte yandan bu konuda yapılan çalışmalar çoğunlukla içerik analizi ve
devlet-internet ilişkisi üzerine yoğunlaşmakta olup, birçok eksiklik içermektedir. Bu eksikliği
gidermek bakımından internete dair bütünlüklü ve eleştirel bir okuma oldukça gereklidir.
Burada belirtilmesi gereken en önemli husus, internetin yalnızca sanal uzamdan – içerikten – ibaret
olmadığıdır. Bir yanıyla internet, fiziksel bir altyapının üzerine inşa olmakta, öte yanıyla ise bu
fiziksel altyapının genişlemesi için gerekliliği ortaya çıkarmaktadır. Bu anlamda, fiziksel altyapının
yeterince dikkate alınmadığı bir çalışma oldukça eksik kalmaktadır. Bu bağlamda interneti üç farklı
noktadan ele almak çalışmamız için bir temel teşkil edecektir: Birincisi, internetin, gündelik yaşam
pratiklerimiz yanı sıra, emeğin örgütlenmesi, niteliği, emek piyasası ve yeni birikim düzeni ile üretim
biçimi üzerindeki etki ve katkısıdır. İkincisi, internetin giderek tektipleşen tat ve beğeniler üzerine
örülen, anaakımlaşan niteliğidir. Üçüncüsü ise, internet endüstrisinin içsel ve içkin olarak yoğunlaşan
mülkiyet rejimidir. Bu çalışma bu üç olgunun arasındaki bağlantıları ele alarak, internetin yoğunlaşan
ve kısmen tekelleşen mülkiyet yapısının içerikle olan ilişki ve paralelliğine işaret etmeyi
hedeflemektedir. Bununla beraber, internetin giderek güçlenen kontrol mekanizmalarının yalnızca
devlet düzenlemeleriyle sınırlı olmadığını, “yumuşak sansür” denilen sermaye baskısı ve yeni bir
gözetim alanı olarak karşımıza çıkmasının, mülkiyet yapısıyla olan ilişkisini belirlemek yerinde
olacaktır. Son olarak, yine ilk bahsettiğimiz çerçevede, alternatif ve dayanışmacı bir internet alanının
yalnızca içerik kapsamında ele alınmasının tartışılarak bunun dışında alternatif bir altyapının nasıl
kurgulanabileceğine dair öneriler sıralanacaktır.
Anahtar Kelimeler: İnternet, yeni medya, internet endüstrisi, internetin ekonomi politiği,
iletişimin ekonomi politiği, internetin mülkiyeti.
1. Giriş
İnternet hayatımıza girdiğinden beri çok geçmedi, ancak internet hayatımızı giderek
sarmalayan ve işlevi sanallıktan çıkarak uzamsallaşan bir gerçekliği ifade eder hale geldi.
Kellner’in ifadesiyle, bilgisayar, iletişim, bilgi ve multimedya teknolojilerindeki gelişmeler,
insanların yaşama pratiklerine ait hemen her şeyi değiştirmiştir, çalışma düzeninden eğlence
ve hobilere kadar (2005, ss. 76-77). Jordan’ın ifade ettiği gibi, bu derin değişimlerle bağlantılı
olarak, bir “sibergüç” gerçekliğinden söz etmek mümkündür (1999, ss. 5-8). Bu gücün
giderek önem kazanması, internetin popüler bir çalışma konusu haline gelmesine neden olmuş
ve internetin ekonomi politiğine dair birçok yaklaşım ortaya konmuştur. Bu çalışmanın amacı,
internetin eleştirel ekonomi politiğine katkı sunarak, internette karşı hegemonyacı bir
mücadeleye dair somut öneriler geliştirmektir. Bu çerçevede internetin, giderek yoğunlaşan
mülkiyet ilişkileriyle anaakımlaşan içeriğine değinilerek, sanal uzamın mülkiyet açısından
merkezileşmesi ile içerikte yaşanan tektipleşme arasında kültür endüstrisi bağlamındaki
ilişkileri incelenmelidir.

Arş. Gör., Adnan Menderes Üniversitesi
[email protected], [email protected]
Söke
İşletme
Fakültesi
Kamu
Yönetimi
Bölümü,
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
74  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
İnternetin ekonomi politiğine yönelik tüm eleştirel çalışmalarda bazı benzer öğelerin
vurguyla ele alındığı söylemek doğrudur. Mosco internetin ekonomi politiğine dair
çalışmaların, Avrupa ve Amerika ekollerinde farklı izleklerde yoğunlaştığını belirterek, bu
çalışmalarda, devletlerarası güç ilişkileri, içerik analizi, emek örgütlenmesi, sosyal aktivizm
gibi çalışma alanları belirlediğini iddia etmektedir (Mosco’dan aktaran Başaran, 2014, ss. 612). Fuchs ise, internetteki ilişki biçimlerini davranışsal temelde ele alarak, kullanıcıların
deneyimleri ve üretim süreçleri temelinde, dayanışmacı ve rekabetçi ikilemi üzerinden
interneti sunmaktadır (Fuchs, 2009). Aslında bu ikilemin başka bir izdüşümünü daha ifade
etmek gerekmektedir. İnternet, bir vakum içinde değildir ve kapitalist toplumun
karşıtlıklarının içinde var olan bir düzlemdir (Fuchs, 2011, s. 74). Bir diğer ifadeyle,
günümüzde internet, sınıf mücadelesinin açık bir alanı haline gelmiştir. Burada internetin ne
olduğuna dair bir tartışmanın gerekli olduğunu vurgulamak gerekir. Bu tartışmanın bir
yönünü, internetin yapısal olarak çözümlenmesi, bir diğer yönünü ise internetin niteliksel
çözümlemesi oluşturmaktadır.
2. İnternetin niteliğine dair
İnternetin toplumsal yaşama girdiği yıllarda bu alanın birçok farklı düşünce okuluna
mensup çalışmacılar tarafından olumlu bir biçimde tanımlandığını söylemek mümkündür.
Bunun birçok açıdan aynı şeyi anlatan yönleriyle, özgürlükçü, özgürleştirici, eşitlikçi,
eşitleştirici, demokratik ve demokratikleştirici bir alan olarak internetin ifadesi olarak
derlenmesi mümkündür. Bunda bir hakikat payı da bulmak mümkündür. Ortaya çıktığı
yıllarda internet geleneksel medya ortamlarına göre oldukça özgür bir alandı. Söz gelimi,
1990’lı yıllarda, internette, birçok yasadışı içeriğe erişmek oldukça kolaydı. Bu dönemden
başlayarak, teorik düzlemde “cyber-enthusiasm” olarak tanımlanan, bizimse “siber
dalkavukluk” olarak ifade edeceğimiz bir yaklaşımın tutturulduğunu söylemek gerekir. Bu
aşırı iyimser tavrın, ilginç biçimde, liberal çevrelerde olduğu gibi, sol, sosyalist ve
karşıhegemonik çevrelerde de karşılık bulduğunu söyleyebiliriz. Oldukça aktif biçimde bu
tavrı savunan yayınların başında Wired dergisi gelmektedir. Borsook, sözü geçen dergide
yayınlanan bir makalesinde, interneti anarşizmin bir prototipi olarak tanmlayarak, asla
boyunduruk altına alınamayacak(!) özelliklerine dikkat çekmiştir (1995, s. 110). Benzer
biçimde, internetin yapısı itibariyle a priori özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik olduğu
görüşü, çoğu burjuva siyasetçisinin gündemini doldurmuş, bu yaklaşıma, TCP/IP
protokolünün özgün karakteri, internetin coğrafya üstülüğü ve internetin önceki medya
biçimlerinden tümüyle farklı olduğuna dair kopuşçu teoriler de eklemlenmiştir. İlerleyen
yıllar ise, internette giderek artan mülkiyet yoğunlaşması, sermayeleşme, “metalaşma,
uzamsallaşma, yapılaşma” (Mosco’dan aktaran Başaran, 2014, s. 14), giderek artan denetleme
ve gözetleme olanakları gizlilik kaygıları ile birlikte, bu yaklaşımın giderek yerini endişeye
bıraktığını ve eleştirel yaklaşımın internet alanında yoğun biçimde tedavüle girdiğini
söyleyebiliriz. Bu açıdan, internetin eleştirel ekonomi politik çerçevede ele alınması,
internetin barındırdığı eşitsizlikleri, bu eşitsizliklerin yeniden üretilmesini, uluslararası
tekelleşme, bilginin üretimi, uluslararası eşitsizlikler, ülkeler arasındaki eşitsizlikler gibi
başlıkları gündemimize getirmektedir (Başaran, 2014, ss. 11-18). Bütün bu ifadelerden
toplamda çıkarabileceğimiz ifade 3+1 (üç artı bir) formülüyle ifade edilebilecektir: İletişimin
eleştirel ekonomi politiği, (mülkiyet rejimi, üretim biçimi (süreçleri) ve emek örgütlenmesi) –
[altyapı] ve (bilişsel ürünün niteliği(içeriği)) – [üstyapı] alanlarını inceler ve bu alanlardaki
eşitsizleşen ve çarpıklaşan yönleri gündeme getirir. Bu çalışmada mülkiyet rejimi ve içerik
anaakımlaşmasına yoğunlaşmayı amaçlıyoruz. Ve bu kapsamda ilk olarak, internetin
niteliğine söylenmesi gereken şey, günümüzde birçok eşitsizliği ortaya çıkardığı ve
derinleştirdiğidir. Bunları:
Serhan Gül  75
1. İnternet alanlarının mülkiyetinde,
2. İnternete erişim için gerekli olan araçlarda,
3. İnternet ve YİT (Yeni İletişim Teknolojileri) kullanma becerileri ve bilgisinde,
4. İnternette bilgi üretiminde ve dağıtımında,
biçiminde derlemek mümkündür. Bu eşitsizlikler genel ifadesiyle “dijital uçurum” olarak
tanımlanmaktadır. Dijital uçurumun birçok düzlemde ele alınması mümkündür, bunlar,
küresel ve ulusal, sınıfsal, bölgesel, etnik, toplumsal cinsiyet, eğitim düzeyi açısından
eşitsizlikler olarak ifade edilebilir. Bu açıdan, günümüzde küresel düzeyde, internetin, coğrafi
olmayışı ucuz bir mit olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün internet, merkez-çevre ayrımının
çok daha net biçimde ortaya çıktığı bir alan haline gelmiştir. OECD (2012a) Economic
Outlook araştırmasına göre, en büyük internet firmaları arasında ilk 5’in tamamı ABD
merkezlidir. Bunlar, sırasıyla Amazon, Google, eBay, Yahoo ve expedia’dır. İlk 10 firmanın 8
tanesi ABD, 1’i Japonya ve 1’i Almanya merkezlidir (OECD, 2012a). Yine OECD (2012b)
verilerine göre, 2011 yılında tüm dünyadaki internet hasılatının 40%’ı Kuzey Amerika,
36%’sı ise Asya- Pasifik bölgesinde toplanmaktadır. Bu tablo aynı raporda daha da dramatik
bir hal almaktadır: Net gelirlerin yüzde 58%’i Amerika’ya giderken, net borçlanma’da küresel
borcun 19%’u Amerika, 60.6%’sı ise Avrupa kıtası tarafından paylaşılmaktadır. Bu açıdan
tablo açık bir şekilde, küresel internet sermayesinin bölgesel yoğunlaşmasını önümüze
koymaktadır. Bir diğer yönden, internette üretilen bilgi ve veri akışında da benzer bir durum
söz konusudur. Özdemir’in sunduğu biçimiyle, üretilen veri akışı, internet sermayesinin
yoğun olduğu ABD’den, diğer bölgelere doğru asimetriktir (2005, s. 214). Bir diğer ifadeyle,
internetteki bilgi, ABD ve birkaç gelişmiş ülkede üretilmekte ve azgelişmiş ülkelerde
tüketilmektedir. Amin’in geleneksel medya üzerine ifade ettiği gibi, para ve emek çevreden
merkeze aktarılırken, teknoloji ve bilgi merkezden çevreye aktarılmaktadır (Amin, 1977, ss.
169-77). Bu bir bağımlılığı işaret ettiğinden, üçüncü dünya yaklaşımı, bağımlılık veya
emperyalizm gibi kavram kümelerinin interneti giderek daha da çok tanımladığı söylenebilir.
Bu çerçevede internetteki eşitsizlik yalnızca içsel değil, aynı zamanda bir azgelişmişlik
tartışmasını içermektedir (Bulut, 2009, s. 33). İnternetteki bu bağımlılık hali, Geray’ın
ifadesiyle “masaüstü sömürgecilik” olarak tanımlanmıştır (2005, ss. 186-187).
Küresel boyuttaki bu yoğunlaşmanın bir diğer boyutunu ise pazar ekonomisinde takip
etmemiz mümkündür. İnternetin önceki yıllarına göre giderek az sayıda firma pazarda
kalırken, sermaye birikimi ve tekelleşmeden söz etmek gerekir. Teknoloji endüstrileri
arasında müthiş biçimde büyüyen internet ekonomisi, kârlılık ve hasılat trendlerinde büyük
ivme yakalamıştır. Economist dergisinde yayınlanan bir yazıda, Bloomberg verilerine göre
2008 yılında, Amazon, Apple, Facebook ve Google’ın toplam net paranın 50 milyar dolardan
az olduğu, 2012 yılında ise bu rakamın 200 milyar doları geçtiği sunulmaktadır. The Guardian
gazetesinde yayınlanan Nisan 2013 tarihli bir makalede, yalnızca Apple’ın nakit stoğunun 145
milyar doları aştığı iddia edilmektedir (Rushe, 2013). İnternetin giderek “çitlendiği” bu yeni
döneme dair birçok veri sunulabilir ancak sonuçlar benzer olacaktır. Bu yoğunlaşmada önemli
araçlardan biri devralma ve birleşme (acquisitions and mergers) işlemleridir. Örnek vermek
gerekirse, Google, 2010 yılında 48, 2011 yılında ise 79 firmayı devralmıştır. Bunların
arasında çok dikkat çekici olanlar vardır: 12.5 milyar dolara Motorola Mobility’i satın alan
Google, mobil telefon ve ekipman sanayine hızlı bir giriş yaparken, YouTube’u devralarak
online reklam pazarında yeni yükselen yıldız olan video reklamcılığına da büyük ölçüde
hakim olmuştur. Diğer bir yandan, online reklam pazarındaki en önemli rakipleri olan
DoubleClick’i 3.1 milyar dolara (The Economic Times, 2013), AdMeld’i 400 milyon dolara
ve AdMob’u 750 milyon dolara devralarak, online reklam pazarında fiili bir tekel haline
76  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
gelmiştir. Yazının ilerleyen kısımlarında bir internet şeması üzerinden yürüteceğimiz
tartışmada, tekelleşme örneklerini çoğaltacağız.
Microsoft’un giriştiği devralma işlemleri arasında, 2007’de bir reklam firması olan
aQuantive’i 6.3 milyar dolara, Skype’ı 2011 yılında 8.5 milyar dolara alması göze
çarpmaktadır. Devralma işlemlerinde en yüksek meblağ ise Facebook’un 2014 Şubat ayında
WhatsApp’ı 19 milyar dolara devralmasıdır1. Bu veriler internet endüstrisindeki
yoğunlaşmanın ve uzamsallaşmanın kavranması açısından önemlidir. Öte yandan
tartışmamızdaki diğer uğraklara da değinelim.
Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde, altyapı ile üstyapı > ekonomik ile kültürel >
mülkiyet ile içerik arasındaki bağıntıyı şöyle ortaya koymaktadır: “Maddi üretime sahip olan
sınıf, zihinsel üretime de sahip olmaktadır ve böylece, genel olarak konuşursak, zihinsel
üretim araçlarına sahip olmayanlar bunun nesnesi olurlar.” (Marx ve Engels, 1973, s. 64)
Burada Marx’ın derin materyalistliği bilgece kültürel çalışmalarla buluşur: Adorno ve
Horkheimer’ın anlattığı şekliyle, “serbest pazar” miti sona ermektedir, reklam endüstrisine ve
büyük sermayeye hükmedenin medyayı zapt-u rapt altında tuttuğu bir düzende, kullanıcı
davranışları da bir üniformaya dönüşmüştür. (2002, s. 103) Bunun tartışmamıza katkısı
büyüktür. Çünkü internette mülkiyet yoğunlaşmasının yaşandığı süreçle kullanıcı
tercihlerinin, zevk ve beğenilerinin tektipleşmesi ve içerikte yaşanan baş döndürücü
anaakımlaşmasının bize göre bir tesadüf olarak tanımlanması en hafif ifadesiyle safdillik
olacaktır. Öte yandan modern tüketici kültürünün ve kapitalizmin içselleşmesinde, medya ve
reklamcılığın önemiyle birlikte ele alındığında bu tablo çok da şaşırtıcı olmamaktadır
(Garnham, 1990, s. 13).
Bu açıdan internet kullanımına dair bazı verileri sunalım: İlk olarak, NetCraft
ölçümlemeleri göstermektedir ki, en çok “tıklanan” 20 internet sitesinin 19’u ABD
merkezlidir. İlk 60 sitenin ise, 49’u ABD, 6’sı Birleşik Krallık, 3 Hollanda, 1 İtalya ve 1’i
Almanya merkezlidir.2 Patelis’e göre, 2000 yılında, tüm internet sitelerinin 80%’i
İngilizce’dir (2000, ss. 74-75). Bir diğer açıdan, Alexa rankings tarafından ayrı ayrı yapılan
ölçümlemelerde, dünyanın farklı ülkelerinde en çok tercih edilen 5 internet sitesi hemen
hemen aynıdır (Google, Facebook, YouTube, Yahoo ve Amazon).3 Bu açıdan internetin
giderek benzeşen ve tektipleşen bir deneyime dönüştüğünü söylemek mümkün olmaktadır.
3. İnternetin yapısına dair
Günümüzde internet gerçekliğine dair tartışmayı sürdüreceğiz, ancak bu bölümde, ortaya
koymamız gereken bir diğer soru, internetin ne olduğudur. İnternete dair yapılan çalışmaların
neredeyse tamamı sanal uzama dair olup, bir yönüyle oldukça eksiktir. Bu anlayış, internetin
çoğunlukla “sanal alem” olarak tanımlanmasına yol açmıştır. Oysa, internet sanal alem olduğu
kadar fiziksel bir aleme de tekabül etmektedir. İnternetin gerçekleşmesi, oldukça geniş bir
fiziksel altyapının varlığıyla mümkündür. Bu çerçevede, interneti tanımlarken, sanal ve
fiziksel uzam, ya da daha özgün olarak, altyapı ve içerik olarak iki temel alandan söz
edebiliriz. Bu iki alanın alt başlıkları olarak ise birçok öğeden söz edebiliriz. Bu çerçevede
7’si sanal ve 7’si fiziksel uzama dair olmak üzere 14 alandan söz edebiliriz (Tablo 1). Buna
göre, fiziksel uzam: omurga altyapısı, telekomünikasyon, İnternet Servis Sağlayıcı, ticari veri
sunucuları, bilgisayar donanımı, e-ticaret altyapısı ve e-bürokrasi altyapısı’ndan; sanal uzam
ise: yazılım (işletim sistemi, diğer yazılım), arama motorları, sosyal ağlar, haber portalları, eeğlence (dijital oyun, video, dizi, film siteleri), e-ticaret siteleri ve e-bürokrasi öğelerinden
1
http://www.bbc.co.uk/turkce/ekonomi/2014/02/140220_facebook_whatsapp.shtml adresinden
(Erişim tarihi 9 Temmuz 2014).
2
<http://toolbar.netcraft.com/stats/topsites > adresinden alınmıştır (Erişim tarihi 9 Temmuz 2014 ).
3
<http://www.alexa.com/topsites/countries > adresinden alınmıştır (Erişim tarihi 8 Temmuz 2014 ).
alınmıştır
Serhan Gül  77
oluşmaktadır. Farklı biçimlerde de tasnif etmek mümkün ancak, çalışmamız açısından bu
temel başlıklar faydalı olacaktır. Bu alanlardan dışsal olarak ele aldığımız, çevrimiçi reklam
endüstrisini de belirtmemiz gerekir. Çevrimiçi reklam endüstrisi, ne tamamen sanal, ne de
tamamen fizikseldir. Öte yanıyla, reel mal ve hizmetler ile çok karmaşık bir ilişki
barındırdığından, aslında reel reklam endüstrisinin sanallığa dair bir uzantısını da
barındırmaktadır. Bu açıdan, bu tabloda ele almak güç olacağından, ayrıca değerlendirilebilir.
Tablo 1: İnternetin iki uzamı
Fiziksel (Altyapı)
Sanal (İçerik)
Omurga altyapısı
Yazılım (İS, diğer yazılım)
Telekomünikasyon
Arama motorları
İnternet Servis Sağlayıcı
Sosyal Ağlar
Ticari veri sunucuları
Haber portalları
Bilgisayar donanımı
Eğlence (Dijital Oyun vb.)
E-ticaret altyapısı
E-ticaret siteleri
E-bürokrasi altyapısı
E-bürokrasi içeriği
Tartışmamız doğrultusunda, internetin bu alt başlıklarının her birini mülkiyet
yoğunlaşması ve ana akımlaşma açısından değerlendirmek oldukça uzun bir uğraş olup, bir
diğer çalışmada ele almamız gerekecektir. Ancak tartışmamız içinde bazı örnekler vermek
yararlı olacaktır.
İnternet kullanıcısının internete erişme deneyimini ele alalım. Kullanıcı, internete girdiği
cihazına yüklü olarak bulunan içerik (yazılım) ile doğrudan temas etmektedir. Bu temel
arayüze işletim sistemi demekteyiz. Bu alanda, StatCounter ölçümlerine göre 4, tüm
kullanıcıların % 50,16’sı Windows 7, % 14,86’sı Windows XP, % 13.0’ü Windows 8, % 7.8’i
MacOSX, % 6,23’ü iOS (Apple işletim sistemi) kullanmaktadır. Toplamda % 82’nin üzerinde
kullanıcı Microsoft Windows ürünleri kullanmaktadır. İşletim sistemi üzerinde ise, bir dizi
yazılım yoluyla bilgisayar kullanımı ile internet erişimi sağlanmaktadır. Örneğin, internet
tarayıcısı alanında, tüm kullanıcıların % 45,46’sı Google Chrome, % 20,98’i Microsoft
Internet Explorer, % 17.95’i Mozilla Firefox, % 10.3’ü ise Safari programlarını
kullanmaktadırlar. İnternet kullanıcılarının büyük çoğunluğu interneti sosyal medya siteleri ve
arama motorları aracılığıyla ulaştıkları alanlarda kullanmaktadır. Örneğin, sosyal medya
siteleri alanında, Haziran 2014 itibariyle, Facebook toplam tıkların % 70.19’unu, Tumblr %
9,41’ini, Pinterest % 7,79’unu ve Twitter %5,21’ini almıştır. Her iki tabloda da, ilk 4 %
90’dan fazla bir oranı oluşturmaktadır. Türkiye’de internet servis sağlayıcı (İSS) alanında
TTNet 2009 itibariyle pazarın % 85,2’sini elinde bulundurmaktadır (Deloitte, 2010: 13).
Gartner araştırmasına göre, bilgisayar satışları açısından bakıldığında, 2012 yılında tüm
dünyada yapılan satışların % 16,0’sı HP (56,5 milyon), % 14,8’i Lenovo (52,1 milyon), %
10,7’si Dell (37,6 milyon), % 10,4’ü Acer ve % 6,9’u Asus tarafından yapılmış olup, ilk 5
firma tüm bilgisayar satışlarının % 58,7’sini gerçekleştirmiştir (Gartner, 20013). Arama
4
http://gs.statcounter.com/#os-ww-monthly-201306-201406 adresinden alınmıştır (Erişim tarihi 9 Temmuz 2014).
78  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
motorlarında ise Google Haziran 2014’te tüm tıkların % 88,76’sını alarak müthiş bir tabloyu
önümüze koymaktadır. İkinci sırada, program yüklerken allem-kallem ederek bilgisayara
yüklenen ve kullanıcının isteği dışında açılmasıyla meşhur bing arama motoru % 4,41 ile
gelmektedir. Bu noktada durup, tabloya hızlıca bakıp tartışmamızın diğer kısmına geçelim.*
(Şekil 1)
Şekil 1: İnternet kullanıcı haritası
Bu şemada sunduğumuz şekliyle, içeriğe ulaşmak isteyen kullanıcı, kendisine hizmet
sağlayan erişim sağlayıcıya bağlanmakta, omurga altyapısı üzerine kurulu olan
telekomünikasyon şebekesi üzerinden internete erişmektedir. Basitçe anlatmak gerekirse,
sanal uzamın çevrimiçi alanında, web siteleri olup, bu sitelerdeki sayısal bilgiler veri
sunucuları üzerinde depolanmaktadır. Benzer biçimde, e-eğlence siteleri de bir kısmıyla
internetin çevrimiçi alanında yer alırken, bir yanıyla çevrimdışı içerik de sunabilmektedir. Ebürokrasi hem sanal hem fiziksel temelde biçimlenir. E-ticaret altyapısı ise e-ticaret sitelerinin
depolama ve ulaşımı sağlayan fiziksel bütünlüğünü oluşturur.
İnternette oluşan eşitsizliğe dair söz ettiğimiz 4 eşitsizlikten son ikisi, internete erişmek
için gerekli araçlara ulaşabilme ve gerekli bilgi ve yeterliliğe sahip olmaya dairdir.
Tartıştığımız diğer iki yönünde olduğu gibi, bu yönlerinde de, sınıfsal, bölgesel, etnik,
toplumsal cinsiyet ve eğitim düzeyine dönük, oldukça derin bir uçurum vardır. Bu açıdan, orta
ve üst sınıfın, erkeklerin, egemenlerin ve varlıklıların internete daha rahat erişip kullanabildiği
ve bunun eşitsizliği derinleştirdiği ve yeniden ürettiği söylenegelmiştir (Ekecrantz, 2011, ss.
487-491; Başaran, 2005, s. 213; Göker, 2007, s. 205).*
Serhan Gül  79
Google’ın arama motoru pazarındaki fiili tekelinin bir yönü, internette süregiden ve bir
yönüyle söz ettiğimiz örülen yatay, dikey ve çapraz mülkiyet ilişkileri ağıdır. Burada,
Google’ın YouTube, Picasa gibi diğer önemli siteleri satın almasının yanı sıra online reklam
pazarını da kontrol etmesi önemli hale gelmektedir. eMarketer’in sunduğuna göre, 2012
yılında tüm çevrimiçi reklam gelirlerinin % 31,46’sı (32,73 milyar dolar), Google tarafından
toplanırken, ikinci olan Facebook % 5,04’te kalmaktadır. Tüm mobil reklam gelirlerinin ise
% 52,36’sı Google tarafından toplanırken, ikinci olan Facebook % 5,35’ini alabilmiştir. Bu
tabloyu biraz daha açalım: IAB’nin sunduğu verilere göre, 2012 yılında dünya çevrimiçi
reklam pazarında ilk 10 firma toplam hasılatın % 72’sini paylaşırken (IAB, 2013), 2005’ten
beri pazarın yaklaşık 4 kat büyüdüğü ifade edilmektedir.
4. Endişeden mücadeleye
Google’ın devraldığı YouTube, Picasa gibi platformlarla, kendi mail uygulaması olan
Gmail, Google drive gibi uygulamaları tek bir “Google kimliği” altında birleştirmesi,
kullanıcı profilini tümüyle denetleyebilen ve filtreleyebilen yeni bir ağ modeline işaret
ederken, bu filtrelemeler özellikle internette kullanıcıya sunulan reklam ve arama
algoritmalarındaki farklılaşmada hissedilebilmektedir. Daha da kaygı verici olan ise, böylesi
bir medya gücünün yaptırım gücüyle alakalıdır. Bu güç, Marcuse’nin “baskıcı tolerans”
(1965) ifadesini çağrıştıran, potansiyel bir tehdidi barındırmaktadır: Google arama
motorundan yasaklanmak, bu tabloda, internetten dışlanmayla eşdeğerdir. Bu, sıkça
kullanıldığı biçimiyle bir “yumuşak sansür” olarak değerlendirilebilir. Kaya, 19. ve 20. yüzyıl
boyunca sermaye ve devletin basın ve medyayı kontrol etmek için çaba sarfettiğini
özetlemektedir (2009, s. 43). Herman ve Chomsky ise yılında YİT’lerine yönelik uyarıda
bulunarak, internetin gelecekte demokratik bir medya alanı olmasına yönelik bu sermaye
tehdidini öngörmüşlerdi (2002, s. introduction, xvi). Bugün ise benzer bir tehlike çok daha
yakınımızdadır. 2011 yılında, Google, arama motorundan 11 milyon 383 bin internet sitesini
yasaklamış ve bu oldukça ses getirmişti.5 Buna yönelik Google’ın yaptığı açıklamalar ise
endişeleri daha da artırıcı bir niteliktedir. Yine 2014 yılına girdiğimizde, benzer haberler
gündelik haberler olarak önemsenmemektedir.
Özetlemek gerekirse, günümüzde internet giderek anaakımlaşmış, beğeni ve tercihlerde
tek tipleşmiş, reklamlarla kaplanmış, ticari, promosyon tuzaklarıyla bezenmiş ve giderek hem
internet hem diğer içerikte güvenilirliği azalan, denetim ve gözetleme mekanizmalarının
arttığı ve tekelleşen ve merkezileşen bir medya mecrası olma yolundadır. Bu çalışmada
belirtmediğimiz yönleriyleyse de, emek örgütlenmesini parçalayan, mekansallığı dağıtarak
üretim faaliyetini toplumsallığından soyutlayan, esnekleşen bir üretim biçimini dayatmakta ve
güvencesiz çalışma, yedek işgücü piyasasına kolayca erişebilme gibi çalışan sınıfı baskılayan
bir aktör olarak giderek etkili hale gelmektedir. Bununla paralel olarak, internetin birçok alt
sektöründe, sanal üretim ile geçinen insan, tamamen güvencesiz ve fiziksel olarak hiç
tanışmadığı bir aidiyette üretim yapmaktadır. Söz gelimi, günümüzde oldukça fazla sayıda
genç, bir sanal oyun üzerinden para veya eşya üretip satmakta ve firma aracılığından
komisyon almaktadır. Benzer şekilde birçok yeni işkolunun ortaya çıktığını, internet
üzerinden dizi altyazısı çevirenlerden tutun, e-ticaret sitelerinden küçük ürünler satarak
yaşayanlara dek, oldukça karmaşık, girift ve zayıf bağların olduğu bir çalışma rejiminden söz
edilebilir. Hebblewhite, Smythe’ci bir izlekte ilerleyerek, iletişim araçlarının üretim araçları
olarak da ifade edilebileceğini savlamaktadır (2014, ss. 210-214). Bu nosyonun giderek daha
da derinleştiği ve dikkate alınması gerektiği aşikardır.
5
http://rt.com/usa/google-11-million-cocc/
80  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
5. Klavye savaşları
Tüm bu yönleriyle, internet, kapitalizmin ideal metaalanıdır diyebiliriz. Kapitalist
ekonominin birçok yönüyle mükemmel bir tözünün internette canlandığını söylemek gerekir.
Tam da bu yüzden, daha önce belirttiğimiz noktayı tekrarlamak gerekmektedir: İnternet
yalnızca sanal bir alem değildir. Diyalektik bir yöntemin tutturacağı yol, internetin(i) ve ilk
tanıdığımız biçimiyle internet fikrinin (İ) yoğun bir saldırı altında olduğu bu dönemde,
interneti her yönüyle etkin bir biçimde kullanmak olmalıdır. Türkiye’de karşı-hegemonik
yapıların bugüne kadar internetin yalnızca sanal uzamında faaliyet gösterdiklerini ve fiziksel
uzamıyla ilgilenmediklerini ifade etmek yersiz olmaz. Bununla beraber, bu çabalar fazla
sonuç vermemiş ve muhalif sitelerin etki alanı daralmıştır. Sert veya yumuşak sansürle
baskılanan muhalif internet içeriğine karşı (web siteleri, sosyal medya grupları, mail grupları
vb.) müdahaleler gün geçtikçe artmaktadır.
Karşı-hegemonik bir internet mücadelesinin yararlanacağı çok önemli deneyimler de
vardır. Özgür yazılım, oldukça önemli bir etki yaratarak bilişim endüstrisindeki kapitalist
boyunduruğa önemli bir cevap üretmişti. Çok daha yeni olan MeshNet ise, internet erişimini
paylaşıma açarak, özgür, ucuz ve paylaşımcı bir yol sunmaktaydı. Böylece, internetteki bu
ahval-i şer’e karşı ortaya konacak bir alternatif çabanın, ele aldığımız mülkiyet, üretim biçimi
ve emek süreci zincirlerini kırması elzemdir. Bir diğer ifadeyle, (1) karşı-hegemonik internet
ürünü, ücretsiz olmalı ve ticarileşen internet ortamına karşı bir alternatif sunmalıdır, (2) açık
kaynak kodlu olmalı ve katılımcılığı esas almalıdır ve (3) anti-hiyerarşik ve dağınık
örgütlenerek, merkezi belirlenime karşı bir deneyimi hayata geçirmelidir.
Bu nedenle, internette muhalif bir mücadele örmek için bazı önerilerimiz şu şekilde
sıralanabilir:
İçerik alanında: 1. daha fazla özgür yazılım üretilerek, piyasa tekellerinin insafına
bırakılmış ve kullanıcıları ‘illallah’ ettiren uygulamalara karşı alternatifler üretmek
gerekmektedir. Bunlara Java, Flash Player, Adobe Reader vb. sayısız örnek verilebilir. 2.
Dijital oyunlar oldukça önemli bir biçimde ele alınarak, katılımcı ve dayanışmacı oyunlar
üretilerek kültürel mücadeleye katkı sağlanmalıdır.6 3. Alternatif ve reklamsız arama
motorları oluşturarak kullanıcılara rehberlik edilmelidir.
Altyapı alanında ise, durum biraz daha çetrefillidir. Omurga altyapısı, telekomünikasyon
hizmetleri, donanım gibi alanlar yoğun sermaye birikimi ve üretim araçlarına sahiplik
gerektirdiğinden, kısa vadede faaliyet göstermek mümkün değildir. E-ticaret altyapısı ve ebürokrasi gibi alanlar ise doğal olarak böyle bir sürece dahil edilemeyecektir. Diğer yandan
ise veri sunucuları (yer sağlayıcı), hosting ve internet servis sağlayıcı alanlarında, metadışı ve
katılımcı alternatifler, geniş bir mutabakatla oluşturulmalı ve denetim mekanizmalarını bir
ölçüde kırmak hedeflenmelidir. Ülkemizde son dönemlerde gerçekleşen yasal düzenlemelerin
(bilhassa 5651 ve 5801 sayılı kanunların) internet alanındaki manevra alanını oldukça
daralttığı doğru olmakla birlikte hukuki düzlemde imkânlar tükenmemiştir.
6. Sonuç
Bu bildirinin ilk bölümünde, internetin, birkaç farklı boyutuyla internetin giderek
merkezileşen mülkiyet rejimiyle giderek anaakımlaşan, tektipleşen, renksizleşen ve ticarileşen
olumsuz gidişatıyla ilgili tartışmaları ele alarak, erken dönemlerdeki iyimserliğin vardığı
hazin son ile ilgili tartışmamızı sunduk. Buna göre, internet, birinci seviyede, iki açıdan
gözden geçirilmelidir. Öncelikle, niteliği itibariyle, özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik bir
mecra olmaktan çıkmış ve sermaye istilasına maruz kalmıştır. Bununla beraber, yatay, dikey
6
Özgür, ücretsiz ve katılımcı bir oyun atölyesi oluşturmak için önerimizi 4-7 Eylül 2014 tarihinde İzmir
Karaburun’da yapılacak olan Karaburun Bilim kongresinde sunarak bir adım atmayı hedefliyoruz.
Serhan Gül  81
ve çapraz yoğunlaşma süreçleri interneti giderek eşitsizleşen, eşitsizlikleri derinleştiren ve
yeniden üreten bir alan haline getirmeye devam etmektedir. Bu, dijital uçurum tartışması
çerçevesinde ele alınarak, birçok boyutuyla incelenmelidir. Biz bu makalede yalnızca,
dışsallık düzleminde, internetin merkez-çevre ikilemini yeniden gündeme getirdiğini ortaya
koyarak, bir bağımlılık yaklaşımını haklı çıkaran verileri belirttik. Diğer açıdan ise, az sayıda
çokuluslu şirketin giderek tekelleşen karakterini tartışmayı amaçladık. Öte yandan internet
deneyimleri giderek tektipleşmekte olup, tekerrüre dayalı bir lezzetsizleşmeden geçmektedir.
Geleneksel medyada olduğu gibi, sermayenin kontrolündeki oldukça benzer – anaakım –
internet siteleri ayakta kalmakta ve kullanıcıların deneyimlerinde yer edinmektedir.
İkinci bölümde ise, internetin yapısallığı tartışılarak, fiziksel uzamın önemine dikkat
çekilmek istenmiştir. Bu açıdan, internetin anlaşılmasına dair kategoriler oluşturularak, her bir
kategoride gözlenen yukarıda bahsedilen yoğunlaşma ele alınmıştır. Bunun göz önünde
bulundurulması, özellikle alternatif ve dayanışmacı bir internetin var olabilmesi için elzemdir.
Bütün bu olumsuzlukların vurgulanması, diyalektik olarak, karamsarlığa değil, umuda yönelik
bir çağrı niteliği taşır. Ekman’ın ifadesiyle, “medya üretiminde ve iletişim teknolojisinde
karşıt bir yöne işaret eden ve küresel bağlamda karşı-hegemonik oluşumlara imkân veren
başka boyutlar da söz konusudur.” (2014, s. 115) Bu makale de, bu imkânları yeniden
düşünmeyi amaçlayarak, internette mevcut çabaların ötesine gidilmesinin önemine vurgu
yapmaktadır. “Eleştirel bakış, dayanışmacı ve paylaşımcı bir toplumsal düzenin kurulmasını
amaçlayarak, adalet, eşitlik ve kamu yararına dair ahlaki bir çizgiyi takip eder.” (Murdock ve
Golding, 2005: 61)
Son olarak değerlendirmemiz gerekir ki, internet günümüz toplumsal mücadelesinde
önemli cephelerden biri olup, sermaye saldırganlığı ve yayılmacılığına karşı, tekelci
kapitalizmin ideal metaalanı olarak tanımladığımız internet, en az sermaye kadar istekli ve her
yönüyle değerlendirilmesi gereken bir alan olarak ele almalıyız.
KAYNAKÇA:
Adorno,T.W. ve Horkheimer, M. (2002). The Culture Industry: Enlightenment as Mass
Deception. Dialectic of Enlightenment. Schmid Noerr, G. (der.) içinde. California:
Stanford University Press. 94-136.
Amin, S. (1977). Imperialism and Unequal Development: Essays by Samir Amin, London &
New York: Monthly Review Press.
Başaran, F. (2014). Giriş: Marx, Medya, Meta ve Sermaye Birikimi, Marx Geri Döndü:
Medya, Meta ve Sermaye Birikimi. Fuchs, C. ve Mosco,V. (der.) içinde. Ankara:
Notabene Yayınları.11-20.
Borsook, P. (1995, October). How Anarchy Works, Wired.
Bulut, S. (2009). Sermayenin Medyası, Medyanin Sermayesi: Ekonomi Politik Yaklaşımlar.
Ankara: Ütopya Yayınları.
Chomsky, N. ve Herman, E.S. (2002). Manifacturing Consent: The Political Economy of the
Mass Media. New York: Pantheon Books.
Deloitte, (2010). TC Başbakanlık Bilgi ve İletişim Teknolojileri Sektörü Raporu,
http://www.investinkocaeli.gov.tr/PortalAdmin/Uploads/MarkaMerkez/Contents/Docu
ments/7d7f7b4644988.PDF adresinden alınmıştır.
82  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Ekman, M. (2014.) Birikimi Anlamak: Marx’ın İlkel Birikim Kuramı’nın Medya ve İletişim
Çalışmaları Açısından Önemi. Marx Geri Döndü: Medya, Meta ve Sermaye Birikimi.
Fuchs, C. ve Mosco, M. (der.) içinde. Ankara: Notabene Yayınları.83-118.
Fuchs, C. (2009). Information and Communication Technologies and Society: A Contribution
to the Critique of the Political Economy of the Internet. European Journal of
Communication, 24(1), 69-87.
Fuchs, C. (2011). Foundations of Critical Media and Information Studies. New York:
Routledge.
Garnham, N. (1990) Capitalism and Communication, London: Sage.
Gartner, (2013). Gartner Says Declining Worldwide PC Shipments in Fourth Quarter of 2012
Signal Structural Shift of PC Market. http://www.gartner.com/newsroom/id/2301715
adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 9 Temmuz 2014).
Geray, H. (2005). Birikim Düzenleri, Yeniden Yapılanma ve Küreselleşme. İletişim Ağlarının
Ekonomisi: Telekomünikasyon, Kitle İletişimi Yazılım ve İnternet. Başaran, F. ve
Geray, H. (der.) içinde. Ankara: Siyasal Kitabevi.
IAB (2013), IAB Internet Advertising Revenue Report 2012 Full Year Results.
http://www.iab.net/media/file/IAB_Internet_Advertising_Revenue_Report_FY_2012_
rev.pdf adresinden alınmıştır.
Jordan, T. (1999). Cyberpower: The Culture and Politics of Cyberspace and the Internet.
New York: Routledge.
Kaya, R. (2009). İktidar Yumağı: Medya-Sermaye-Devlet. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları
Kellner, D. (2005). Oppositional Politics and the Internet: A Critical/Reconstructive
Approach. Durham: Duke University Press.
Kellner, D. (2010). Oppositional Politics and the Internet: A Critical/Reconstructive
Approach, Cultural Politics, Volume I, Duke University Press, 2005.
Marcuse, H. (1997). Repressive Tolerance. A Critique of Pure Tolerance. Barrington, M.,
Marcuse, H. ve Wolff, R. P. (der.) içinde. Boston: Beacon Press.
Marx, K. ve Engels, F. (1973). The German Ideology. (der.) Arthur, C. J. New York:
International Publishers.
Murdock, G. ve Golding, P. (2005). Culture, Communications and Political Economy. Mass
Media and Society. Curran, J. ve Gurevitch, M. (der.) içinde. New York: Hodder
Arnold.
OECD. (2012a), Top 50 public Internet firms. OECD Internet Economy Outlook 2012, OECD
Publishing. 10.1787/9789264086463-table16-en adresinden alınmıştır (Erişim tarihi 8
Temmuz 2014).
OECD (2012b), Information Technology Database; compiled from annual reports, SEC
filings and market financials.
Özdemir, Ö. (2005) İnternetin Ticarileştirilmesi ve Uluslararası Veri Akışları, İletişim
Ağlarının Ekonomisi: Telekomünikasyon, Kitle İletişimi Yazılım ve İnternet. Başaran,
F. ve Geray, H. (der.) içinde. Ankara: Siyasal Kitabevi.
Patelis, K. (2000.) The Political Economy of the Internet, Doktora Tezi, Goldsmiths College
University of London, Media and Cultural Studies.
Serhan Gül  83
Rushe, D. (2013, Nisan 23). Apple sees profits fall for first time in a decade but cash pile
rises
to
$145bn.
The
Guardian.
http://www.theguardian.com/technology/2013/apr/23/apple-profits-fall-cash-pile
adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 9 Temmuz 2014)
The Economic Times, (2007, Aralık 23). US clears Google's $3.1 bn purchase of DoubleClick
http://articles.economictimes.indiatimes.com/2007-12-23/news/28436375_1_citi-sbpo-genpact-travelguru adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 10 Temmuz 2014).
Özgür Yazılım, Hackerlar ve Mülkiyet
İbrahim İzlem GÖZÜKELEŞ
Özet:
Özgür ve açık kaynak kodlu yazılım üzerine yapılan araştırmaların temel sorularından biri
insanların neden doğrudan bir ücret almaksızın yazılım geliştirdiği ya da yazılımlara katkıda
bulunduğudur. Bu çalışma ise her şeyden önce bu sorunun kendisini sorgulamakta, çalışmanın belirli
koşullarda insanı tüketen, dolayısıyla kaçınılması gereken bir etkinlik değil, tam tersine insanın
güçlerini geliştiren bir gereksinim olabileceğinden yola çıkmaktadır. Özgür yazılım geliştiren
yazılımcıların etkinliği hack kavramı ile etkinlik kuramı çerçevesinde tartışılmaktadır. Hack etkinliğini
analiz ederken yalnızca hackerları göz önünde bulundurmak ya da hackerları olağanüstü etik ilkelere
göre hareket eden kişiler olarak görmek yanıltıcı olabilmektedir. Hackerlara atfedilen özellikler ya da
ilkeler onların pratiklerinin bir ifadesidir. Bu nedenle çalışmanın temel tezi yazılımın kaynak kodunun
yazılımın kendisi için bir üretim aracı ve üretim araçlarına özgür erişim hakkının da hack etkinliğinin
temeli olduğudur. Özgür yazılımın gelişim sürecine baktığımızda da yazılımdaki mülkiyet ilişkilerinin
sürekli değiştiğini ve hackerlarla şirketler arasında bir mücadele alanı olduğunu gözlemlemek
mümkündür.
Anahtar Kelimeler: Özgür yazılım, açık kaynak kod, hack, mülkiyet, yabancılaşma.
Giriş
Improve kelimesi Türkçeye geliştirmek, iyileştirmek, ıslah etmek olarak çevriliyor.
Kelimenin kökenine baktığımızda ise improve kelimesinin kazanç, kâr, maddi getiri
anlamlarını içeren profit kelimesi ile karşılaşıyoruz. 17. yüzyılda, Locke'un mülkiyet üzerine
yazdıkları da improvement kelimesi üzerine kuruludur. Locke , özel mülkiyetin toprağı daha
verimli hale getireceğini iddia eder. Locke'a göre daha iyi hale getirilmemiş toprak israftır ve
her kim ki onu ortak mülkiyetten alıp kendi özel mülkiyeti yaparsa insanlığa bir katkı da
sunmuş olur. Toprağı çitleyerek başkalarını topraktan mahrum bırakmak, onlardan bir şey
almak değil, toprağın daha verimli kullanılmasını sağladığı için insanlığa bir şey vermektir
(Wood, 1999, s. 80).
Hardin de "Ortaklaşanın Trajedisi" adlı makalesinde bireysel çıkarlar ve ortaklaşa
kullanılan mallar arasındaki karşıtlığı tartışır. Hardin'e göre bireyler, ortaklaşa malların
kullanımı sırasında eylemlerinin sonuçlarını bütünsel olarak değerlendirememektedir. Hardin,
tüm çobanların kullanımına açık olan otlak örneğini verir. Bir çoban, rasyonel biri olarak,
sürüsüne bir hayvan daha eklemek ister. Ancak otlağa bir hayvan daha eklemenin iki sonucu
olacaktır. Birincisi, bu eylemden kazanç sağlayan yegane kişi ekleme işlemini yapan
çobandır. İkincisi ise, her eklenen yeni hayvanla otlağın azalacağıdır. Fakat bu durumda zarar
tüm çobanlarca paylaşılacaktır. Rasyonel çobanımız, kısa bir kâr/zarar muhasebesinden sonra
sürüsüne bir hayvan daha ekleyecek ve onu diğer rasyonel çobanlar takip edecektir. Böylece
otlak giderek tükenecek, otlak ve otlağı kullananlar için bir trajedi kaçınılmaz olacaktır.
Halbuki herkes otlakta kendi bölgesini çitlerle çevirip kendi sorumluluğunda olan yerin
kullanımına dikkat etmiş olsa böyle bir trajedi yaşanmayacaktır!
Yıllardır tartışmasız kabul edilen de özel mülkiyetin ve rekabetin kaynakların en verimli
kullanımı için olmazsa olmaz olduğudur. 20. yy'nın sonlarında sosyalist blokun çözülüşü ile
beraber buna karşı bir şey söylemeye kalktığımızda alacağımız yanıt hazırdır: “Sosyalizm
insan doğasına aykırıdır ve özel mülkiyet alternatifsizdir.”
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
86  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Başka bir sistemi düşünmenin bile zorlaştığı ve kapitalizmin zafer çığlıkları attığı bir
dönemde ya Locke'un söylediklerinin tam tersini yaşamaya başlarsak? Uluslararası şirketler
de dahil olmak üzere kapitalizmin sözcüleri “verimlilik (daha çok kâr) için şimdi çitleri
kaldırma zamanı” demeye başlarsa ne olur?
1990’ların ikinci yarısından itibaren yaşanan tam da bu oldu. Kapitalizm, Locke'un
tezlerini yazılımda tersten okumaya başladı. Başta Microsoft olmak üzere yazılımda çitleri
savunan şirketler hâlâ vardı. Ama birçok ülke özgür yazılımı, ulusal bilişim politikasının bir
bileşeni haline getirdi. Dünyanın dört bir yanından kamu kurumlarının özgür yazılıma (en
başta GNU/Linux ve OpenOffice.org) göç haberleri basında yer almaya başladı. Özgür
yazılım bir çok alanda özel mülk yazılımlarla yarışıyor ve hızla gelişip yayılıyordu. Sonra
bazı bilişim tekellerinin özgür yazılımı desteklediğini duyduk. Daha da ileri gittiler, kendi
özel mülk yazılımlarında çitleri kaldırıp yazılımlarını özgürleştirdiler.
Tüm bu yaşananlar büyük bir şaşkınlıkla karşılandı: En iyinin özel mülkiyetin ve rekabetin
sonucunda ortaya çıktığına inandırılmıştık. Acaba özgür yazılımların bu başarısı bir rastlantı
mıydı? Sürdürülebilir miydi? İnsanlar, doğrudan bir maddi karşılık elde etmeksizin niçin
özgür yazılımlara katkıda bulunuyordu? İnsanların çalışmadan, vebadan kaçar gibi kaçmaları
gerekirken boş zamanlarında neden yazılım geliştiriyorlardı? Uluslararası şirketler neden
yazılımda çitlerin kaldırılmasını destekliyorlardı?
Bu sorularının yanıtlarını ararken temel izleğim etkinlik kuramı çerçevesinde tartıştığım
hack etkinliği olacak. Hack denilince ilk akla gelen başkalarının bilgisayarına izinsiz girme
eylemi oluyor. Türk Dil Kurumu'nun tanımı da bu yönde. Hacker bilgisayar korsanı olarak
Türkçe'ye çevriliyor ve şu şekilde tanımlanmaktadır: “Bilgisayar ve haberleşme teknolojileri
konusundaki bilgisini gizli verilere ulaşmak, ağlar üzerinde yasal olmayan zarar verici işler
yapmak için kullanan kimse”. Ancak kelimenin tarihsel kökenlerine baktığımızda bu tanımın
ve medyadaki hacker imajının yanıltıcı olduğu kolayca fark edilebilir. Medya, hackerların
eylemlerinin sadece görünür sonuçlarına odaklanıp bilişim sistemlerindeki gizli bir veriye
erişimi hack olarak adlandırmaktadır. Fakat bir etkinliğin hack olarak tanımlanabilmesi
sonucundan çok kendisiyle ilgilidir. Hack kelimesi bilgisayar dünyasında ilk kez 1950’lerde,
teknik problemlere getirilen yaratıcı çözümleri takdir etmek için kullanılmıştır. Hacker için
hack etkinliği eğlenceli, kendisini reddetmeyen, onaylayan ve kişinin zihinsel enerjisini
zenginleştiren bir etkinliği ifade etmektedir.
Himanen'e (2002) göre hackerların etkinlikleri, çalışmayı bir ödev olarak gören Protestan
etiği ile çelişmektedir. Himanen bu yeni iş etiğini hacker etiği olarak tanımlar. Bu yazıda ise
hackerlar, belirli etik kurallara göre hareket eden özneden değil, hack etkinliğinin kendisinden
yola çıkılarak etkinlik kuramı bağlamında tartışılmaktadır. Etkinlik kuramının temelinde,
1917 Ekim Devrimi sonrasında marksist bir psikoloji yaratma çabası içinde olan Sovyet
bilimcilerin çalışmaları vardır. Psikolojiyi marksist bir temelde yapılandırmak için 1920’lerde
ve 1930’larda hararetli tartışmalar yapılır. Bu tartışmalar sonucundaki ilk koyutları (postulat)
da "bilincin ve etkinliğin bütünlüğü ve ayrılamazlığı" olur. Bunun anlamı insan zihninin
varoluşunun ve gelişiminin ancak anlamlı, hedef yönelimli, toplumsal olarak belirlenmiş
insan-doğa etkileşimi bağlamında anlaşılabileceğidir (Kaptelinin vd., 1995).
Etkinlik kuramında etkinlik, en basit haliyle aşağıdaki gibi, insan ve nesne arasında bir
ilişki olarak tanımlanır:
İ. İzlem Gözükeleş  87
Resim 1: Etkinliğin en basit
ifadesi. Ö:özne N:Nesne
Temel analiz birimi olarak etkinliği ele aldığımızda özne ve nesneyi ayrı olarak değil
karşılıklı etkileşim içinde bir bütün olarak çözümlenir. Birincisi, öznenin ve nesnenin
özellikleri bu karşılıklı etkileşimle ortaya çıkar. İkincisi, öznedeki ve nesnedeki gelişimin
kaynağı etkinliktir. Örneğin, güçlü bir insanın ağır yükleri güçlü olduğu için kaldırabildiği
çıkarımında bulunmak eksik olacaktır.
Etkinlik kuramı bakış açısıyla baktığımızda insanın ağır yükleri kaldırarak güçlendiği
sonucuna varırız (Kaptelinin vd., 1995). Her ne kadar özne ve nesne arasında karşılıklı
etkileşim olsa da simetrik bir ilişkiden söz edilemez. Etkileşimi başlatan öznedir.
Etkinlik kuramında yer alan nesne kavramıyla kullanılan araç ifade edilmez. Nesne, nihai
amaçtır; hemen bulunamayan bir şey için duyulan arzudur. Özne, kendini gerçekleştirmek ve
görünür kılmak için bir nesneye gereksinim duyar. İnsan-nesne etkileşimi gerçek hayatta
nadir olarak dolaysızdır. Etkinlik çoğunlukla aşağıdaki gibidir ve bir araç dolayımıyla
gerçekleşir:
Resim 2: Dolayımlı
etkinlik: Ö:özne
N:Nesne A:Araç
Dolayım, etkinlik kuramında temel bir role sahiptir. Birincisi, araçlar insanın gerçeklikle
kurduğu ilişkiyi biçimlendirir. İkincisi, araçlar insanlığın kültürel birikimi sonucu oluşur. Bir
araçta geçmiş kuşakların tecrübeleri vardır. Herhangi bir sorunu çözmek için icat edilmiş,
değişen ihtiyaçlara göre değiştirilmiştir. Araçlar, geçmiş tecrübelerin birikimini içerirler.
Herhangi bir araç insanın dışsal davranışlarını ve zihinsel süreçlerini etkiler. Ancak aynı
araçlar etkinliğin gelişimi içinde oluşur ve araçlar belirli bir tarihsel döneme ait kültürün
taşıyıcısıdırlar. Bu bağlamda, özne, araç ve nesne etkinlik kuramının üç temel bileşenidir. Bu
üçü arasında karşılıklı bir ilişki vardır ve bu ilişki zaman içinde değişebilir. Araç, özneye
nesneyi dönüştürme ve kontrol etme şansı verirken, bu etkinlik sadece aracın nesnel
sınırlılıkları çerçevesinde gerçekleşir. Fakat Engeström'e (1999) göre etkinlik kuramının bu
gösterimi, etkinliğin toplumsal ve işbirliği ile oluşturulan yapısını gösterebilme açısından
yetersizdir. Ayrıca bu araçlar bir boşlukta değil belirli bir tarihsel ve kültürel ortamda
kullanılır ve yine bu ortam ve ilişkiler tarafından şekillendirilir. Bu nedenle, aşağıdaki
88  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
gösterim toplumsal ilişkilerdeki karmaşıklığı ve karşılıklı etkileşimi de gösterdiği için daha
uygundur:
Bu çalışmada özne, hackerlardır. Hackerlar içinde farklı eğilimler taşıyabilmektedir ve bu
eğilimler tarihsel koşullarla yakından ilişkilidir. Örneğin, 1968’in ve savaş karşıtı hareketin
etkisi altındaki ABD’li hackerlar siyasallaşırken, bu hareketlerin geri çekilmesiyle hackerların
politikaya doğrudan ilgisi de azalmıştır. 1990’ların ikinci yarısından sonra ise hackerlar
arasında girişimcilik kültürünün yaygınlaştığını görürüz.
Nesne de toplumsal koşullara bağlı olarak farklılaşabilmektedir. Örneğin, özgür yazılım
hareketinin kurucusu Richard Stallman için etkinliğinin nesnesi yok olan dayanışma ve
paylaşım kültürünü yeniden yeşertebilmekken uluslararası bir şirketin ücretli çalışanı olan bir
hacker için etkinliğinin nesnesi kendisi dışında, şirketi tarafından belirlenmektedir. Etkinlik
çoğu zaman sadece çalışma, oyun veya kendini gerçekleştirme gereksinimine
yönelebilmektedir.
Hack etkinliği sadece hacker ya da hackerları kapsamaz. Topluluk ile bilişim sektörünün
bileşenleri (özgür yazılım firmaları, donanım firmaları, özel mülk yazılım geliştiren şirketler,
hükümetler vb) ve kullanıcılar belirtilmektedir. Hackerlar, özgür yazılım firmalarıyla beraber
meta ilişkilerine dahil olmakta, özel mülk geliştiren yazılım firmalarına karşı mücadele
etmekte, özgür yazılımı desteklemeyen ürünler üreten donanım firmalarının ürünleri tersine
mühendislik ile özgürleştirmektedir. Bir hükümetin ya da belediyenin özgür yazılıma göç
kararı, herhangi bir özgür yazılımı tercih etmesi ya da açık standartlara uyumu özgür
yazılımın gelişimini etkilemektedir. Ayrıca özgür yazılımlarda, özel mülk yazılımlarda pek
sık rastlanmayan gönüllü kullanıcı toplulukları vardır. Bu kullanıcı toplulukları, yazılımları
test ederek, farklı kültürler için yerelleştirerek, kullanım kılavuzları hazırlayarak yazılımın
kullanım değerini arttırmaktadırlar.
İş bölümü ise bu yazıda hem hackerlar ve kullanıcılar arasındaki iş bölümünü hem de
firmalarla hackerlar arasındaki iş bölümünü anlatmaktadır. Linux sonrasında özellikle
İ. İzlem Gözükeleş  89
kullanıcıların yazılımın geliştirilmesine aktif katılımı, özgür yazılım ve açık kaynak kod iş
modelleri iş bölümündeki değişimlere örnektir.
Araçlar ise en dar anlamıyla özgür yazılımı ve interneti ifade etmektedir. Çalıştırıldığında
belirli bir görevi yerine getiren bir yazılım kendisi dışındaki bir nesne için üretim aracıdır.
Kaynak kodu ise yazılımı, kendisi için bir üretim aracı haline getirir. Üretim aracı olarak
özgür yazılım, hack etkinliğinin sürekliliğinin koşuludur. Örneğin kaynak kodu olmadan bir
ofis yazılımı (Word, Excel vb) kendi dışında nesneler için bir üretim aracıdır. Ama bir hacker,
ofis yazılımına yeni özellikler eklemek ya da yazılımın hatalarını düzeltmek istediğinde
yazılımın kaynak koduna gereksinim duyar. Kaynak kodu, yazılımın daha gelişmiş bir sürümü
için gerekli olan üretim aracıdır. İnternet ise hacker etkinliğinin bir sonucu olduğu kadar
özellikle Linux ve sonrası projelerde özgür yazılım ağının bileşenlerinin her birinin gelişimini
ve bu bileşenler arasındaki etkileşimi etkileyecektir.
Kurallar ise özgür yazılımdaki mülkiyet ilişkileridir. Özgür yazılımdaki mülkiyet
ilişkilerindeki değişimin izlenmesi özgür yazılımın tarihsel gelişim sürecindeki uğraklarının
anlaşılabilmesi için gereklidir. Değişen mülkiyet ilişkileri sonucu özgür yazılım nitel bir
değişimle ama öncesini de içererek gelişmekte, bu gelişim sürecinde farklı aktörler özgür
yazılıma dahil olmaktadır.
Özgür yazılım ilişki ağının her bir bileşeni önemli olmakla beraber bu çalışmada özellikle
hackerlar, ve mülkiyet ilişkileri üzerinde durulacak. İlerleyen paragraflarda göreceğimiz gibi
özgür yazılım ilişki ağındaki iç çelişkiler ve toplumsal koşullar, mülkiyet ilişkilerinde de bir
değişime zorlamaktadır. Mülkiyet ilişkilerindeki bu değişim ise ağın diğer bileşenleri
arasındaki etkileşimi belirlemektedir. En önemlisi de hackerın ve hack etkinliğinin sürekliliği
mülkiyet ilişkilerinin hackerın üretici etkinliğini, üretim araçlarına erişim hakkını, güvence
altına almasına bağlıdır.
Özgür yazılımı anlayabilmek için kapitalist özel mülkiyetin alternatifsizliği hakkındaki ön
yargılarımızdan kurtulmamız gerekmektedir.
Pedersen’e (2010) göre mülkiyetten söz ederken “A, B'ye sahiptir” formülü yeterli
değildir. Bu formüle C'yi de katarak, formülü “A, C'ye karşı B'ye sahiptir.” haline getirmemiz
gerekir. Buna göre mülkiyet ilişkisinin üç temel öğesi vardır: ilişki kuran özne, ilişki kurulan
kaynak, ilişkisel şekil.
İlişki kuran özne yalnızca mülk sahibi kişi ya da grup olan A değil, A+C'dir. A+C, ulus
devlet bünyesindeki bir insan topluluğu, kabile topluluğu, bir toplumsal hareket ya da tüm
insanlık olabilir. A+C sabit değildir, birbirleriyle ve B ile etkileşimleri sürecinde kendilerini
yeniden üretirler. B, ilişki kurulan nesne, kaynak ya da kaynaklar kümesidir. B, fiziksel bir
varlığa sahip olabilir ya da olmayabilir. Ama her zaman insanlar için bir anlam ve değer taşır.
İlişkisel şekil ise A+C'nin B'ye göre olan içsel ilişkilerini ifade eden, bu ilişkileri belirleyen
protokoller ve normlardır. Mülkiyet ilişkilerinin analizinde

Bireylerin ya da grupların birbirleriyle ve mülk konusu kaynakla ilişkisi

Sahip olmanın biçimi ve sahip olunan kaynaktan nasıl fayda sağlandığı

Bireylerin ve grupların davranışlarını belirleyen hak, görev ve ayrıcalık örüntüleri
dikkate alınmalıdır. Mülkiyet ilişkilerini tartışırken aşağıdaki üç sorunun sorulması
gerekmektedir:
1. Nasıl: Mülkiyet ilişkileri nasıl, hangi değerlere göre meşrulaştırılmaktadır?
2. Kim: Mülk konusu kaynak üzerinde karar verici kimdir?
90  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
3. Ne: Mülk konusu kaynak ile ne yapılabilir?
Nasıl sorusunda öncelikle tartışılan mülkiyetin hangi değer ve normlar (özel çıkarlar,
toplumsal çıkarlar, sınıfsal çıkarlar, grupsal çıkarlar vb.) ile meşrulaştırıldığıdır. Bu değer ve
normlar, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmadığı gibi sabit değildir, tarihsel süreç içinde
değişir.
Bir nesnenin/kaynağın kullanım hakkı ile onu kontrol hakkı aynı öznede olmak zorunda
değildir. Bir park herkesin ziyaretine açık olabilir. Ama park içinde hangi düzenlemelerin
yapılacağına karar verenler başkaları olabilir. Bu bağlamda, karar verenin kim olduğu önem
kazanır. Karar verenin kararlarının meşru olabilmesi için kararları önceki paragrafta belirtilen
değerlerle uyumlu olmalıdır.
Karar vericiler, kaynak üzerindeki eylemin gerçekleşmesine yardımcı olur ya da onu
kısıtlar, diğer insanların ne yapabileceğine karar verirler.
Bu bağlamda, özgür yazılımın tarihsel süreç içindeki değişimini analiz ederken analiz
ederken, “A, C'ye karşı B'ye sahiptir” formülünden yola çıkarak nasıl, kim, ne soruları ile
mülkiyet ilişkisinin hangi norm ve değerlerle meşrulaştırıldığına, bu değerlere göre karar
verenlerin kimliğine ve mülkiyet kapsamında yer alan eylemlerin neler olduğuna yanıt
arayacağız.
Kendinde Özgür Yazılım
Sonraki bölümde tartışacağımız Özgür Yazılım Hareketi'nin kurucusu Richard Stallman
(2009), GNU projesini anlattığı yazısında 1971 yılında MIT Yapay Zeka Laboratuvarı'nda
çalışmaya başlamasıyla beraber, "yıllarca varlığını sürdürmüş bir yazılım paylaşım
topluluğunun bir parçası hâline" (s. 19) geldiğini yazar. Yazılımların paylaşılması, neredeyse
bilgisayarlar kadar eskidir. Ama bu yazılımlar özgür olarak adlandırılmaz, çünkü yazılımı
özgür olarak ifade etmeye gerek yoktur:
Yazılımımızı "özgür yazılım" olarak adlandırmadık çünkü o zamanlar bu terim yoktu
ancak gerçekte bu özgür yazılımdı (age).
Bu çalışmada kendinde özgür yazılım kavramı yazılımın kendiliğinden özgür olarak
doğuşunu ve sonradan çıkacak olan özgür yazılımdan farkını anlatmak için kullanılmaktadır.
Bu dönemde, yazılımın ayrı bir değişim değeri yoktur; sadece bilgisayarın kullanım değerine
katkıda bulunmaktadır.
İlk hackerlar, seçkin laboratuvarlarda çalışan ve çok pahalı bilgisayarları kullanma şansına
sahip ayrıcalıklı bir kesimdir. Çalışmalarında geniş bir özerkliğe sahiptirler ve hacking
kavramına yaraşır şekilde bilgisayar, bu programcılar için hem araştırma hem de bir eğlence
nesnesidir. 1960’larda bu programcılar laboratuvar çalışmalarındaki özerkliklerini
kaybederken, bilgisayarların ucuzlayıp daha erişilebilir olmasıyla beraber büyük araştırma
laboratuvarlarının dışında, kendilerini hacker olarak adlandıran bilgisayar meraklıları türer.
1960’lardaki Amerikan hacker topluluğunun ideolojik arka planında Vietnam Savaşı
sonrasında oluşan savaş karşıtlığı vardır. Gençlerin savaşa gitmemek için üniversiteye girdiği,
radikal öğrenci hareketleri ile akademinin iç içe geçtiği, barış aktivistlerinin, hippilerin olduğu
bir dönemdir. Zamanın ruhuna uygun olarak hackerlar hükümetlerin ve şirketlerin
bilgisayarlar üzerindeki otoritesine karşı çıkmakta ve teknolojinin özgürleştirici potansiyeline
vurgu yapmaktadırlar. Birkaç ayrıcalıklı beyaz yakalının kontrolünde olan anabilgisayarları
(mainframe) ofis despotizminin cisimleşmiş hali olarak görmektedirler. Bu nedenle, daha
ademi-merkeziyetçi teknolojik tasarımlara yönelirler (Pedersen, 2010).
Intel ilk işlemciyi icat ettiğinden bunu trafik ışıklarını kontrol etmek gibi işlerde
kullanmayı hedeflemektedir. Zamanın bilgisayar şirketleri insanların evlerinde bilgisayara
İ. İzlem Gözükeleş  91
ihtiyaç duymayacağını düşünürken bilgisayarın özgürleştirici potansiyelini fark eden
hackerlar, elit üniversitelerden, şirketlerden ve askeri kurumlardan bağımsız, herkesin sahip
olabileceği ucuz, mutfak masasına sığan bilgisayarlar hayal etmektedir. Intel'in trafik ışığını
kontrol etmeyi düşündüğü işlemciyle yapılan Altair, daha sonra Apple ve IBM'in kişisel
bilgisayarı bu hayalin ürünüdür. Otoriteye kuşkuyla yaklaşan, ademi-merkeziyet tasarımları
savunan hackerlar bilgisayarı herkes için bir teknoloji haline getirmekle de kalmayacaklar,
sonraki bölümde göreceğimiz gibi internetin bu yönde gelişimine de yön vereceklerdir.
Hackerlar arasındaki üç ana eğilimi gözlemek mümkündür. Birinci eğilimdeki hackerlar
daha ideolojik motivasyonlara sahiptir. Fakat 1968 hareketleri sonrası toplumsal muhalefetin
geri çekilmesiyle beraber bu eğilimin taşıyıcısı olan hackerlar polisle ve sistemle doğrudan
karşı karşıya geldiği çatışmalardan uzaklaşarak küçük-güzeldir, aşağıdan yukarıya, ademimerkeziyetçi söylemleriyle uyumlu teknolojiler geliştirmeye yönelirler. PC, bu söylemlere
uygun bir teknolojidir (age).
Bilgisayarları bir oyun nesnesi olarak görmek, onu incelemekten ve yeniden üretmekten
haz duymak tüm hackerların ortak özelliğidir. Fakat bu hazza yönelim ikinci eğilimde daha
belirleyicidir; hack eyleminin hacker dışında yarattığı sonuçtan çok eylemin kendisi daha
önemlidir. Politik bilincin yokluğundan söz edilemese de bunun ikincil olduğunu söylenebilir.
Siyasi eğilimi ne olursa olsun hackerlar, hack eylemlerinin kaynak kodunun özgür kalmasına
bağlı olduğunu az çok hissedebilmektedir. Enformasyonun özgürlüğüne gereksinimi olduğuna
dair söylemleri kendi pratiklerinden beslenmektedir (age).
Üçüncü eğilim ise hackerların içinden çıkmakla beraber yazılımın metalaşmasını
desteklemekte ve bu nedenle içinden çıktıkları hacker kültürü ile çatışmaktadır. Bu eğilime en
güzel örnek Microsoft'un kurucusu Bill Gates'tir. Gates, daha sonra Microsoft'un ürünü olan
BASIC'i kopyalayan, onu diğerleriyle paylaşan hackerları sert bir dille uyaracak ve onları
hırsızlıkla suçlayacaktır. Gates'e göre yazılımın izinsiz kopyalanması daha iyi yazılımın
geliştirilmesinin önünde büyük bir engeldir. Gates, iyi yazılımın ancak özel mülkiyet
koşullarında geliştirilebileceğini savunur (Moody, 2002).
Bu dönemde, yazılımın metalaşmasıyla beraber yazılımdaki mülkiyet ilişkileri de hızla
değişir. Yeni mülkiyet ilişkileri aşağıdaki gibi oluşmaktadır:
92  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Kullanım ve erişim hakları mülkiyet ilişkisinin temelidir. Mülk sahibi yazılımını kaynak
kodlarıyla beraber başkalarıyla paylaşabilir, başkalarının sadece onu çalıştırmasına izin
verebilir ya da geçici süreli kullanım hakları verebilir. Yukarıdaki şekildeki eşkenar dörtgen,
mülk sahibinin sahip olduğu kaynak üzerinde karar verme hakkına da sahip olduğunu
göstermek için kullanılmıştır. Karar ve kullanım hakkına aynı anda sahip olan mülk sahibi
yazılımın kimler ve hangi şartlar altında kullanılabileceğine karar verir. Mülk sahibi, kaynak
ve ondan elde ettikleri üzerinde değişim hakkına da sahiptir. Mülkün pazardaki değişim
değeri mülk sahibine kaynaklarını bu yönde kullanma yönünde bir motivasyon da sağlar.
Servet etkileri, yani mülk konusu kaynakların değişim sürecine girmesi, metalaşmanın, pazar
için üretimin de temelini oluşturur. Özel mülk yazılım üreten birçok şirket, Microsoft da dahil
olmak üzere, test veya tanıtım amaçlı yazılımlarını sınırlı bir süre ya da işlevlerle ücretsiz
kullandırabilir. Hatta yazılımlarının kullanıcı sayısını arttırıp ağ dışsallıklarından fayda
sağlamak ücretli sattığı yazılımların belirli bir oranda korsan kullanımlarına da göz yumabilir.
Ancak kaynak kodu özenle korunur, paylaşılmaz. Şirketler, kaynağı kullanırken ya da onun
hakkında karar verirken, bunu kişisel çıkarlarına göre yapar. Kaynak üzerindeki karar hakkı,
kişisel çıkarlar toplumca meşru görüldüğü için meşrudur. Yazılımdaki mülkiyet hakları ise
telif hakkı kanunlarıyla korunur. Telif hakkı kanunları ülkeden ülkeye farklılıklar gösterse de
uluslararası sözleşmelerle tanınmıştır.
Yeni mülkiyet ilişkilerinin yaygınlaşması, hack etkinliğini sekteye uğrattığından, hacker
topluluklarının da dağılmasına neden olacaktır.
Özgür Yazılım Hareketi
Levy 1984'de yazdığı kitabında Richard Stallman'ı “Hackerlar'ın sonuncusu”, hızla dağılıp
acı sona doğru ilerleyen hackerlar topluluğunun ilkelerinin yılmaz bir savunucusu olarak
niteler (Levy, 2001). Stallman direnmektedir. 27 Eylül 1983'de attığı mesajda GNU adını
verdiği bir işletim sistemi geliştirmeyi hedeflediğini duyurur. GNU'nun açılımı hackerların
çok sevdiği1 öz yinelemeli (recursive) ifadelerden biridir: GNU is Not UNIX. GNU hem bir
UNIX sistemi olacaktır hem de onun aşılması.
Yazılımdaki mülkiyet ilişkilerinin değişimi ve metalaşma süreci ile çok sayıda hacker
yüksek ücretlerle, özel mülk yazılım geliştiren firmalarda çalışmaya başlar. Stallman'ın da
vurguladığı gibi, her şeyin ölmeye başladığı bir dönemdir.
İşte Stallman'ın mesajı, her şeyin ölmeye başladığı bu tarihsel dönemde atılır. GNU projesi
tam olarak 1984 yılında başlar. Ardından Stallman, yazılımda kaynak kodunun paylaşımının
önemini vurgulayan GNU Manifestosunu kalem alır. GNU Manifestosu özel mülk yazılımlara
karşı radikal bir tavırdır ve büyük bir kafa karışıklığı ile karşılanır (Wayner, 2000). Stallman
hackerlardan gönüllü emeklerinini istemektedir ve manifestodaki gibi bir işletim sistemi
geliştirilebileceğine inananların sayısı son derece azdır.
GNU projesinin amacı UNIX benzeri bir sistem yaratmaktan öte, metalaşma süreci
sonrasında dağılan yazılım paylaşma kültürünü yeniden yeşertebilmektir. Hackerlar projeye
katkıda bulunmaktadır. Ancak Stallman, özgür yazılımı bekleyen önemli tehlikenin
farkındadır. Geliştirilen ve diğerleriyle paylaşılan bir yazılımın özgürlüğü güvence altında
değildir. Örneğin, MIT tarafından geliştirilen X Pencere Sistemi, kullanıcıların tamamen
özgür erişimine açılmıştır. Fakat, bazı şirketler X Pencere Sistemi'ni alıp, onu kendilerine göre
değiştirip, geliştirip özel mülk yazılım olarak satma yoluna gitmiştir. Böylece, kullanıcılara ilk
geliştiricileri tarafından verilen özgürlük, şirketlerce ellerinden alınmıştır.
1 PINE (PINE Is Nearly Elm), LiVES (LiVES is a Video Editing System), JACK (JACK Audio Connection Kit)
vb.
İ. İzlem Gözükeleş  93
Buna karşılık Stallman, var olan telif hakları kanunu çerçevesinde yeni bir yaklaşım
önerir: copyleft. Amaç, özgür olan bir yazılımın özel mülk haline gelmesinin önüne geçmektir.
Temel düşünce, kullanıcıya, diğerlerinin özgürlüğünü engellemek dışında her özgürlüğü
vermektir. Özgür yazılımdaki mülkiyet ilişkileri aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Özgür yazılımda, yazılımın kullanım haklarını belirli bir grubun çıkarları doğrultusunda
sınırlayabilecek herhangi bir kişi ya da kuruluş yoktur. Bu, telif haklarını (copyright) kullanıp
onu copyleft ile olanaksız hale getirerek elde edilir. Geliştirilen herhangi bir yazılım yasalar
gereği telif hakları ile korunur. Ama özgür yazılım, copyleft ile bu hakkı tersine çevirir.
Yazılımı geliştiren şöyle der: “Telif hakları gereğince yazılımda karar hakkı benimdir.
Yazılımın kendisini de kaynak kodunu da dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Ama yazılımı
kendi ihtiyaçlarınızın ötesinde satmak, pazarda değişime sokmak isterseniz benim kurallarıma
uyacaksınız.”
Yazılımın kaynak kodunun sonraki yazılımlar için potansiyel bir üretim aracı olmasından
yola çıkılarak değişime sınırlama getirilir:“Yazılımın kaynak kodlarını değiştirebilir, ona
eklemeler yapıp geliştirebilirsin. Bu geliştirdiğin yazılımı başkalarıyla ücret karşılığı ya da
ücretsiz paylaşabilirsin. Ama bir şartım var: Sana verdiğim hakları geliştirdiğin yazılımda
başkalarına da vereceksin. ”
Özgür yazılım projelerindeki teknik kararlar ile mülkiyet hakkındaki kararlar tamamen
farklı konulardır. Teknik kararlarda farklı mekanizmalar söz konusu olabilir, ama özgür
yazılımda mülkiyet kararları copyleft doğrultusunda gerçekleşir. Teknik kararları beğenmeyen
bir geliştirici ya da kullanıcı aynı kaynak kodunu alıp farklı bir teknik karar doğrultusunda
yeni proje başlatabilir. Dolayısıyla, geliştiriciler arasında zorunlu değil gönüllü bir iş bölümü
vardır.
Özgür yazılımlar kartopu gibi büyürken insanlar özgür yazılımı ihtiyaçları doğrultusunda
kullanırlar, yetenekleri kadar katkıda bulunurlar. Özgür yazılım, özgür yazılımın dayanışma
ve paylaşım değerlerine göre gelişir, bu değerlere paralel toplumsal ilişkiler yaratır. Bu
ilişkilerin içinde yer alan topluluğun üyeleri bilinçlidir ve üretim aracına sahip olmanın
94  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
(kendileri bu şekilde ifade etmese de2) öneminin farkındadır. Özgür yazılım topluluğunun bu
sorumluluk ve bilinci Hardin'in trajedisinin yaşanmayacağının garantisidir.
İnternet ve Linux
Daha önce de belirtildiği gibi GNU projesinin gündeminde tamamen özgür bir işletim
sistemi yaratmak vardır. Bir işletim sistemini hayata geçirmek çekirdeğin, derleyicilerin,
çeşitli editörlerin, metin işleme araçlarının vs. geliştirilmesini içeren oldukça kapsamlı bir
çalışmadır (Stallman, 2009). 1990'da çekirdek dışında işletim sistemi hazırdır ve çekirdeğe
yönelik çalışmalar sürmektedir.
1991 yılında Finlandiyalı bir öğrenci olan Linus Torvalds, DOS kadar ucuz ama UNIX
kadar yetenekli bir işletim sistemi aramaktadır. Aradığını bulamayınca, GNU projesi
tarafından sağlanan araçlarla kendi işletim sistemini yazmaya karar verir. Torvalds'un
çalışması ne AT&T ile ne de Microsoft ile rekabet etmeyi aklına getiren son derece mütevazi
bir çalışmadır. Ancak piyasada bulunan UNIX versiyonları kadar yetenekli bir sistem
geliştirmek şeklinde iddialı bir hedefi de vardır. Torvalds çalışmasını bir oyun ve deney olarak
görmektedir (Raymond, 1999). Bir diğer deyişle, özgür yazılım hareketi gibi toplumsal
kaygıları olmadan sadece hoşça vakit geçirmek ve kendi yeteneklerini geliştirmek
istemektedir. Torvalds'ın hayatını ve kazara nasıl devrim yaptığını anlatan kitabın başlığı da
Torvalds'ın sıkça söylediği gibi, “Sadece eğlence olsun diye” dir (Torvalds ve Diamond, 2001,
ss. 60-64). Bu bağlamda, Torvalds için hack etkinliğinin nesnesi Stallman'da olduğu gibi
toplumsal bir hedef ya da ücretli çalışanlarda olduğu gibi bir değişim değeri yaratmak
değildir. Torvalds, birçok hacker gibi sadece eğlenmek ve kendini geliştirmek istemektedir.
Ama bunu da ancak özgür yazılımlarla yapabilecektir.
Aslında Torvalds'ın çalışmasının çok sıradışı bir yanı yoktur. Dünyanın dört bir yanında
parlak işler yapan parlak öğrenciler vardır; Torvalds da sadece bunlardan biridir. Ancak
Torvalds'ın asıl başarısı ne yaptığında değil, nasıl yaptığında saklıdır. Ucuzlayan internet
erişimi hem hacker sayısını arttırarak hem de onları birbirine bağlayarak Torvalds'ın önüne
eşsiz bir yetenek havuzu sunar. Torvalds'ın kullanıcıyı yazılım geliştirme sürecinin bir bileşeni
olarak gören yaklaşımı Linux'un ve daha sonraki özgür yazılım projelerinin başarısında
önemli bir rol oynayacaktır.
İnternet, hackerların pratiğiyle şekillenmiştir. Hackerların PC'ye olan yaklaşımları İnternet
için de geçerlidir:
1- Ağ mimarisi açık uçlu, merkezsiz, dağıtık ve çok yönlü etkinliğe açık olmalıdır.
2- Tüm iletişim protokolleri ve açık, dağıtık ve değişime uygun olmalıdır.
3- İnternetin yönetişimi, internete gömülü olan açıklık ve işbirliği ruhuna uygun
olmalıdır.
Linux'ta ve sonraki özgür yazılım projelerinde internet, özgür yazılımın gelişimini
hızlandıracaktır.
GNU/Linux sıfırdan geliştirilen bir proje olmasına ve teknik olarak MINIX'ten ve
BSD'den geride olmasına karşın GPL'in sağladığı güvenli mülkiyet ilişkileri nedeniyle çok
daha hızlı ilerlemiştir. Hackerlar, mülkiyet ilişkilerindeki sorunlar nedeniyle bu işletim
sistemlerine değil, GNU/Linux'a yönelmişlerdir. Kısa bir süre sonra da özel mülk işletim
sistemlerine rakip olacaktır.
1992'ye gelindiğinde Linux türeticilerin kullanımına hazırdır. İnternet, hackerlar ve
2 Yazının son bölümünde belirtildiği gibi özgür yazılım hareketinin sözcüleri özgür yazılımı ve telif haklarını
fikri mülkiyet bağlamında tartışmaktan kaçınırlar.
İ. İzlem Gözükeleş  95
kullanıcılar arasında gelişmiş iş bölümlerine zemin hazırlamaktadır. Programcılık bilgisi
olanlar bu bilgileriyle, kimi kullanıcılar kullanım rehberleri hazırlayarak, bazıları test yaparak
başta GNU/Linux olmak üzere özgür yazılımların kullanım değerini arttırmaktadır.
Programcılığın kendisi eğlenceli bir etkinlik olabilir, ama başkaları için bir şey üretmenin
verdiği hazzı da dikkate almak gerekmektedir. Hackerın geliştirdiği yazılımın başkalarınca
kullanılması aynı zamanda yazılımı toplumsallaştırmakta ve çeşitli özgür yazılımlar etrafında
internette örgütlenen geliştirici ve kullanıcı toplulukları oluşturmaktadır. 2000li yıllarda bu
kullanıcı toplulukları, özgür yazılımları yerelleştirerek3 ve kullanım rehberleri hazırlayarak
özgür yazılımların daha geniş kesimlerle buluşmasını sağlayacaktır.
Açık Kaynak Kod
Stallman, Marxist ya da sosyalist değildir. Komünist olmadığını bazı yazılarında özellikle
ifade etme gereği duyar. Bilişimsel, fiziksel varlığa sahip olmayan, ürünlerin mülkiyet
ilişkileri kapsamında değerlendirilemeyeceği görüşündedir. Bilişimin ayrıksılığı
(informational exceptionalism) olarak adlandırılan bu görüş hackerlar arasında oldukça
yaygındır. Ademi merkeziyetçi, kaynakların paylaşımına ve işbirliğine dayalı pratikler,
bilginin özel mülkiyet kapsamında değerlendirilemeyeceğine dair bir bilinç de oluşturmuştur.
Bilginin ağlarda özgür akışını savunanların temel tezi sanal dünyada, maddi dünyada olduğu
gibi bir kıtlık olmadığı, herhangi bir ürünün sıfıra yakın bir maliyetle çoğaltılabildiğidir.
Bunun karşıtını, fikri mülkiyeti, savunanlara göre ise kopyalamanın marjinal maliyeti sıfıra
yakın olsa da ilk yaratım sürecinin maliyeti yüksektir. Dolayısıyla yaratıcı yetenekler
konusunda bir kıtlık vardır ve bir teşvik olmadan bir fikir ürünü yaratılamaz. Telif hakları
(copyright) ve patentler bu kıtlığı aşmak için gereklidir.
Özgür yazılım ve özgür kültür hareketleri, telif haklarını ve patentleri mülkiyet
bağlamında tartışmaktan kaçınır. Onlara göre telif hakları (ya da patentler) bir mülkiyet
sorunu olmayıp devlet, hak sahipleri ve vatandaşlar arasında bir politika sorunudur. Mülkiyet
sorunsalı ısrarla reddedilir ya da görmezden gelinir. Fikri mülkiyet kapsamında tartışılması
gereken konular özgürlük, insan hakları, düzenleme, politika çerçevesinde değerlendirilir.
Buna karşı akla gelen ilk eleştiri, mülkiyetin de bir politika olduğudur. Ancak bu hareketlerin
sözcülerinin yazılarında politikanın ne anlama geldiği sorusuna yanıt aramak boşunadır.
Çünkü mülkiyet yerine politika kavramının tercih edilmesi detaylı bir analize dayanmaz;
tamamen stratejik bir karardır. Doğal bir hak olarak kabul edilen özel mülkiyetin Amerikan
toplumundaki yeri düşünüldüğünde bu strateji daha rahat anlaşılabilir. Stallman, patentlerin
mülkiyet ilişkileri çerçevesinde tartışılması durumunda patentlere gerçekte karşı olanların bile
özel mülkiyet hakkının etkisi altında kalabileceğini belirtir (Pedersen, 2010).
Stallman bu açıdan haklıdır. Ancak sanal dünya olarak adlandırılan olgunun son derece
maddi temelleri vardır. PC'ler ortaya çıkmasaydı ve bilgisayar fiyatları ucuzlamasaydı, ağ
sadece üniversite ve araştırma laboratuvarlarıyla sınırlı kalsaydı, bugünkü gibi bir sanal dünya
oluşamayacaktı. Ya da bugün internet altyapısını kontrol eden güçler oldukça bilginin özgür
akışı da tehlike altındadır. Ağın fiziksel alt yapısını sağlayanlar bilginin özgür akışını
engelleyecek güce de sahiptirler. Fiziksel ve sanal diye iki bağımsız dünya yoktur. Sadece
özel mülkiyet çitlerinin henüz belirmediği bir zamanların sanal dünyası vardır.
Özgür yazılım hareketi kendini nasıl ifade ederse etsin, özgür yazılımı ister politika isterse
mülkiyet olarak görsün, son derece başarılı bir şekilde yazılımda üretim araçlarının (kaynak
kodunun) kamusal mülkiyetini sağlamıştır. Özel mülkiyeti tartışmak, özellikle Amerikan
kamuoyunda yanlış anlaşılmalara neden olabilecek bir konudur. Çünkü özgür yazılım
yazınına baktığımızda bir yanda özel mülkiyetle ilişkili Amerikan özgürlük ideallerini, diğer
3 Yazılımı farklı dil ve kültüre uyarlamak.
96  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
yanda Amerikalılar için hiç güzel şeyler çağrıştırmayan, mülkiyetin ve özgürlüklerin devletin
kontrolünde olduğu komünizmi görürüz. Bunun aşılması Amerikalılar için pek kolay değildir.
Son kertede özgür yazılımla özel mülk yazılım arasındaki fark üretim araçlarının
toplumsal ve özel mülkiyeti arasındaki fark olsa da projeye katkıda bulunan hackerlar farklı
güdülerle hareket ederler.
Herkes Stallman gibi özel mülkiyetin toplumsal ilişkilerde yarattığı olumsuz etkiye karşı
koyma güdüsüyle hareket etmemektedir. Bazıları için özgür yazılıma katkıları, sadece günlük
işlerinin bir gereğidir. Bazılarının katkı koyma nedeni sadece programcılığı eğlenceli
bulmalarıyken, bir kısmı ise koydukları katkılarla ün sağlayıp gelecekteki kariyerlerine parlak
başarılar eklemek ister. Önemli bir kısım programcı ise sadece teknik bilgisini geliştirmeyi
hedefler. GNU projesi heterojen bir yapıya sahiptir. Fakat GPL sayesinde tüm katkılar
birikmektedir. Bugün özgür yazılıma katkı koyan bir hacker, yarının özel mülk yazılım
geliştiren iş adamına ya da bir bilişim tekelinin ücretli çalışanına dönüşse de GPL, eklenen
kaynak kodunun toplumsal mülkiyetini garanti altına alıp gelecek hackerlara bu toplumsal
mirası aktarılmasını sağlar.
Geliştirilen yazılım, açıkça özel mülk yazılımlara meydan okuyacak kadar yetkindir,
ancak projenin lideri FSF'nin söylemi kapitalizmin temelleri olan özel mülkiyet ve rekabet ile
çelişmektedir. Tarihte daha önce de kapitalizme karşı mücadele eden toplumsal hareketler
olmuştur. Ama şimdi ilginç bir durum söz konusudur: Özgür Yazılım aynı zamanda kapitalizm
içinde bir iş stratejisi haline gelmiştir. Tabi bunda ABD ekonomisinin içinden geçtiği dönemin
de payı büyüktür.
1990’ların ikinci yarısı ABD ekonomisi için sıradışıdır. 1970’lerden beri devam eden
durgunluk son bulmuş, ABD ekonomisi büyümeye başlamıştır. Üstelik bu büyüme işsizlikte
ve enflasyonda yaşanan düşüşlerle beraber yaşanır. Söz konusu durum, özgür yazılıma dair iş
stratejilerinin gelişmesine de uygun bir ortam sunar. İnternet, hızla araştırma
laboratuvarlarından, üniversitelerden toplumun en geniş kesimlerine yayılmaktadır. Kuşkusuz
bu gelişmenin ardında interneti kendi amaçları için şekillendirmeye çalışan şirketler de vardır.
İş dünyası interneti dönüştürdükçe, internet de iş dünyasının dinamiklerini değiştirir. Daha
önemlisi, hackerlar bu dönemde iş adamlarına dönüşmeye başlar (Castells, 2001). Öyle bir
döneme girilmiştir ki, üniversitelerinden mezun olan genç hackerlar, üniversiteden edindikleri
özgür yazılım deneyimini, araçlarını yazılım endüstrisine taşırlar. Elbette ki bu süreçte
hackerlar toplumsal kaygılarla hareket etmemektedir. İş hayatına en iyi bildikleri şeyi
taşımaktadırlar: özgür yazılımı. Yanlarında getirdiklerinin teknik olarak üstün araçlar
olduğundan şüpheleri yoktur (Dibona vd., 1999).
Yeni doğan bu girişimci kültürü, içerisinde hacker kültürünü barındırsa da temeli doğal
olarak kâr etmektir. Dolayısıyla FSF'nin söylemindeki anti-kapitalist tonlar rahatsız edicidir.
Örneğin, Stallman, teknik bir kitap olmasına rağmen başına özgür yazılım felsefesini
açıkladığı bir bölüm koyduğu GNU Emacs Kullanım Kılavuzu'nu bastıracak yayıncı bulamaz.
Bilginin kopyalanmasını ve paylaşılması vaaz eden bir kitap, yayıncının kendi bindiği dalı
kesmesidir ve hiç bir yayıncı buna yanaşmadığı için Stallman kitabını kendisi basar (Tiemann,
1999). Bunun Stallman için bir önemi yoktur; o tamamen etik değerlerle hareket eden
birisidir. Fakat bu değerler bazıları için özgür yazılımın aşil topuğunu da oluşturmaktadır.
Microsoft'un CEO'su Ballmer yaptığı açıklamalarda GNU'yu toplumdaki mülkiyet ilişkilerine
zarar veren bir kanser olarak tanımlar (Moody, 2002).
Bu problemin üstesinden gelmek isteyen özgür yazılım dünyasının tanınmış isimleri
1997'de Kaliforniya'da bir araya gelirler. Katılımcılar arasında Eric Raymond'dan Tim
O'Reilly'e kadar çok sayıda tanınmış isim olmasına karşın Stallman davetli değildir.
Katılımcıların temel düşüncesi FSF'nin anti-kapitalist söyleminin iş dünyasının özgür
İ. İzlem Gözükeleş  97
yazılıma yakınlaşmasının önündeki en büyük engeli oluşturduğudur. Bu nedenle önce özgür
yazılımın adı değiştirirler. Artık onun adı Açık Kaynak Kod'dur. Ayrıca etik değerler ve
özgürlük üzerine kurulu söylem hemen terk edilmelidir. Bundan böyle temel argümanları
teknik üstünlük, bir yazılım geliştirme metodu olarak açık kaynak kod ve açık kaynak kodlu
yazılımların firmalara getireceği kârlılık olacaktır.
Aslında ne Stallman ne de FSF iş dünyası ile ilişkilere karşıdır. Hatta Stallman hayatını
özgür yazılımdan kazanır; FSF GNU projesini bu şekilde finanse eder. Özgür yazılım, iş
dünyasının dikkatini 1990’ların ikinci yarısından sonra çekmiş olmasına rağmen özgür
yazılım iş modelleri uzun süredir vardır. Özgür yazılımın temeli şu şekilde özetlenebilir:
“Programcılardan yetenekleri ölçüsünde katkı almak ve onlara ihtiyacı olan araçları
sağlamak”. Özgür yazılım iş modellerinin temeli ise, “özgür yazılım lisansı dışına çıkmadan,
firmaların ihtiyacı olanlara belirli bir ücret karşılığında hizmet sunması”dır. Örneğin herhangi
bir özgür yazılımı kurmak için yeterli bilginiz yok ya da onu değiştirip kendi ihtiyaçlarınıza
uyarlayacak programcılık bilgisine sahip değilsiniz. Bu durumda istediğiniz hizmetin ücretini
ödersiniz. Firma kesinlikle toplumsal mülkiyete el koyamaz, sadece bir artı değer sağlayıp
bunun karşılığını alır; bu artı değer kaynak kodu niteliğindeyse toplumsal mülkiyete katkıda
da bulunmuş olur.
Red Hat firmasının iş modeli bu yöndedir. Kurulumu ve kullanımı teknik bilgiden yoksun
kullanıcı için zor olan GNU/Linux'u, herkesin kullanabileceği kolaylığa getirdiler. Firmalara
sundukları 7X24 hizmetle para kazanırlar. Bu iş modelinde “kullanım hakkı lisansı” satılmaz;
sadece hizmet satılır. Red Hat sunduğu hizmetlerle kısa bir sürede kullanıcılar kadar büyük
bilişim şirketlerinin de güvenini kazanır. Önceden sadece Microsoft'u ya da büyük UNIX
firmalarını dikkate alarak ürün geliştiren Oracle, IBM ve HP gibi şirketler artık Red Hat'ı da
muhatap almaya başlar.
Ayrıca hackerlar her işi zevkle yapmaz. Zorlu bir teknik problem hackerlar için
çekiciyken, monoton ya da teknik bir derinlik içermeyen (örneğin grafiksel kullanıcı arayüzü
hazırlama gibi) işler hackerlar için çekicilikten yoksundur. Firmalar teknik açıdan üstün ama
kullanışlı olmayan bu tarz yazılımlara yaptıkları eklemelerle onları kullanışlı hale getirirler.
GPL nedeniyle bu eklemeler de özgür yazılım olmak zorundadır. Bu nedenle firmaların
katılımı özgür yazılımı zenginleştirecek, daha geniş kesimlere açacaktır.
İş dünyasının özgür yazılıma ilgisi bununla da sınırlı kalmaz. Geçmişte özel mülk
yazılımdan para kazanan, ama Microsoft'un karşısında tutunamayanlar da stratejilerinde köklü
değişikliklere giderler. Netscape 1998'de kaynak kodunu kamuya açacağını ilan eder
(Hamerly vd., 1999). Aynı zamanda IBM, kendi web sunucusunu rafa kaldırıp yatırımlarını
Apache Web Sunucusu'na yapmaya başlar (Moody, 2002). Anca daha şaşırtıcı olanı,
Microsoft'un bu gelişmelere sessiz kalmayıp 2001 yılında Kaynak Kodu Paylaşım Lisansı'nı
duyurması olur. Microsoft yaptığı açıklamada 'açık kaynak dünyasındaki' olumlu deneyimleri
bünyesine katmaktan çekinmeyeceğini duyurur.
Bu şirketler özgür yazılım dünyasına katıldıkça, özgür yazılımın dinamikleri de değişmeye
başlar. Şirketler yeni projeler başlatırlar. Sonuçta, kendini lisanslarda gösteren mülkiyet
ilişkilerinde önemli değişimler yaşanır. Özgür yazılım firmaları ile özel mülk yazılım
geliştiren firmalar arasında bir yakınsama oluşur. Bazı firmalar, kullanıcılara kaynak kodunu
değiştirme ve paylaşma olanağını vermesinin yanında yazılımın özel mülk haline gelmesine
izin veren açık kaynak kod lisansları olarak adlandırılan lisansları tercih etmeye başlar. Bu
lisanslara göre firmalar, hackerlar tarafında geliştirilmiş kaynak kodunu alıp üzerine
eklemeler yaptıktan sonra bu kaynak kodunu özel mülk haline getirebilmektedir. Özel mülk
yazılım üreten firmalar ise yine aynı lisans yaklaşımıyla yeni iş modelleri kurarlar (Smith,
2002). Kapitalizmle kurulan yeni ilişkiler çerçevesinde yeni lisanslar oluşurken, bilginin
98  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
sürekli toplumsal birikimini güvence altına alan GPL, gerek bazı açık kaynak kod sözcüleri,
gerekse de Microsoft tarafından istenmeyen lisans ilan edilir. Açık kaynak koda ilgisini olumu
cümlelerle ifade eden Microsoft, sık sık GPL ile arasındaki çelişkinin uzlaşmazlığına işaret
eder (Lessig, 2002). Bu nedenle, bazı şirketler, kendi geliştirdikleri yazılımlarda hackerların
desteğini alabilmek ve daha sonra bu hacker katkıları da dahil olmak üzere yazılımı bir bütün
olarak özel mülkleştirmek için açık kaynak kod lisanslarını kullanmayı tercih ederler. Ancak
hackerlar ve özgür yazılımlara gönüllü destek veren kullanıcılar şirketlerin bu stratejilerine
çoğunlukla kuşkuyla yaklaşacaklardır. Yazılımın GPL ile lisanslanıp lisanslanmadığı şirketin
samimiyetinin göstergesi olarak algılanacaktır.
Özgür yazılım ile açık kaynak kod arasındaki çelişki, özgür yazılımın tarihsel gelişiminin
anlaşılabilmesi için gerekli temel noktalardan biridir. Özgür yazılım dünyasında yaşanan bu
ayrışma bir bakıma özgür yazılımın kapitalizm tarafından asimilasyonudur. Açık kaynak kod
taraftarları için “özgürlük” kelimesi bile iş dünyasını rahatsız edebileceğinden sakıncalıdır
(Dibona vd., 1999). Açık kaynak koddaki açıklık onlar için teknik üstünlüktür, hızdır ve
elbette ki kardır. Richardson'un (2001) belirttiği gibi açık kaynak kod, iş dünyası için
ehlileştirilmiş özgür yazılımdır.
Stallman (2002) bu ayrımı 68 kuşağında yaşanan ayrımlarla karşılaştırır. Bu dönemde
örgütler, aynı hedefi gütmelerine karşın uygulanacak stratejinin detayları yüzünden
birbirlerine düşer ve karşı tarafı düşman olarak görmeye başlardı. Özgür yazılım ve açık
kaynak kod arasındaki ilişki bunun tam tersidir. Her iki tarafın da farklı hedefleri vardır; ama
toplumsal pratikleri ile aynı yolda karşılaşırlar. Birbirlerinin projelerine destek verirler. Açık
kaynak kodun sözcülerinin söylemlerine rağmen bir çok hacker yine GPL'i tercih edecektir.
Fakat bu demek değildir ki aralarındaki ilişki pürüzsüzdür. Bazı kritik durumlarda iki taraf
farklı tepkiler gösterir. Örneğin, Linux çekirdeğinin geliştirilmesi sürecinde Torvalds kaynak
kodunun kontrolü için özel mülk bir yazılımı tercih ettiğinde özgür yazılım taraftarları bunu
kabul edilemez bulmuştur. Torvalds'ın ve açık kaynak kodçuların yanıtı ise her zamanki gibi
açıktır: özel mülk yazılım daha üst teknik düzeye sahipse kullanırız. Yazılımın sahibi
Bitkeeper yazılımı bedava verir. Ama bir şartla: Benim yazılımımı kullanan programcılar,
bana rakip bir yazılımın geliştirilmesinde çalışamazlar (Williams, 2002). Torvalds bu şartı
kabul etmiştir, ancak tarih herhangi bir firmanın inisiyatifine güvenilemeyeceğini bir kez daha
gösterir ve daha sonraki süreçte özgür yazılımcılar haklı çıkarlar.
Bir diğer sorun, Stallman'ın Linux adının yanlışlığını, onun GNU/Linux olmasını
belirtmesiyle yaşanır. Stallman, Linux'un sadece çekirdek olduğunu, işletim sisteminin doğru
adının GNU/Linux olması gerektiğini söyler. Torvalds ve açık kaynak kodçular buna itiraz
ederler. Gerekçeleri, var olan işletim sisteminde GNU araçları dışında araçların da olduğudur.
Daha sonraki tartışma popüler bir GNU/Linux masaüstü ortamı olan KDE konusunda
yaşanır. KDE'yi geliştiren Trolltech firması, KDE'de özel mülk yazılım kullanmaya karar
verdiklerinde karşılarında yine özgür yazılımcıları bulur. Özgür yazılım taraftarları, firmayı
uyarır, ancak bu uyarı dikkate alınmayınca KDE'ye rakip olarak GNOME masaüstü ortamını
geliştirmeye başlarlar. KDE geri adım atmak zorunda kalır. Özgür Yazılım taraftarları aynı
kararlılığı Java programlama dili konusunda da gösterir. Sun firması Java'nın GPL ile
lisanslanmasına yanaşmayınca Java'nın özgürleştirilmesi için GNU kapsamında bir proje
başlatılır. Proje neredeyse tamamlanmak üzereyken Sun, Java'yı GPL ile lisanslamaya karar
verdiğini duyurur.
2000 sonrasında bilişim sektöründe yaşanan iflaslarla özgür yazılım ya da açık kaynak kod
iş modeline sahip firmalardan bir kısmı da sahneyi terk eder. Fakat bu sefer de bayrağı
hükümetler alır. Almanya'da, Fransa'da, Brezilya'da, Singapur'da ve Çin'de GNU/Linux'a
geçiş projeleri ortaya çıkmaya başlar. Bu ülkeler, bilişim teknolojilerindeki geç kalmışlıklarını
İ. İzlem Gözükeleş  99
özgür yazılım çözümleriyle giderme yolunu seçerler. Bazı ülkeler var olan GNU/Linux
dağıtımlarından birini kendine uyarlamaya çalışırken (Fransa-Mandrake, Almanya-SUSE)
bazıları da kendisi için farklı dağıtımlar (Çin-Red Flag, Türkiye-Pardus) geliştirir. Başta
Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere birçok ülkede, bilişim sistemlerinin birlikte
çalışabilirliğini (bir sistemin ya da sürecin, ortak standartlar çerçevesinde bir diğer sistemin ya
da sürecin bilgisini ve/veya işlevlerini kullanabilme yeteneği ) sağlamak için düzenlemeler
yapılır. Bu düzenlemeler, özgür yazılımların kamu kurumlarında kullanımının önünü ve
bunun sonucunda yeni özgür yazılım firmalarının önünü açar. Yazılım tekelleri için
yazılımlarının bireysel korsan kullanımı çok büyük sorun değildir. Korsan yazılım kullanan
bir kullanıcı kamu kurumları lisanslı yazılım kullandığı için bunun ücretini vergileriyle
dolaylı olarak ödemektedir. Ancak kamu kuruluşlarının özgür yazılıma geçmesi ve açık
standartları kabul etmesi yazılım tekelleri için ciddi bir sorundur.
Günümüzde ise artık özgür yazılım kendini ispatlamıştır. Android tabanlı telefonlardan
yüksek hızlı trenlere, süt sağma makinelerinden CERN'daki bilgisayarlara kadar özgür
yazılım her yerdedir.
Sonuç
Özgür yazılım tarihindeki bu kısa gezintinin ardından yazının başında sorulan soruları
yanıtlayabiliriz.
Özgür yazılımın başarısı rastlantı mıdır ve sürdürülebilir mi?
Teknoloji bir mücadele alanıdır ve hackerlar bilişim teknolojilerinin gelişimine müdahale
etmemiş olsaydı bugün yalnız özgür yazılım değil, birçok teknoloji de olmayacaktı. Hackerlar
PC'yi geliştirirken ve geliştirdikleri yazılımlarla interneti oluştururken bilişim teknolojilerinin
farklı bir yönde gelişimine neden oldular. Enformasyon, kendi öyle olmak istediği için değil,
hackerler enformasyonun özgür olması gerektiğine inandıkları ve bunun için mücadele
ettikleri için özgür oldu. Özgür yazılımın sürdürülebilirliğini de fikri mülkiyet hakları
alanındaki mücadele belirleyecek.
Dolayısıyla, mülkiyet ilişkilerinde herhangi bir değişim özgür yazılım ilişki ağını
doğrudan etkileyecektir. İsveç Korsan Partisi ile FSF arasındaki telif hakları tartışması ilginç
ve de öğreticidir. İsveç Korsan Partisi, seçimlerde %7.1 oy olarak İsveç'i Avrupa
Parlamentosu'nda 18 kişiyle temsil etme hakkı kazandıktan sonra telif haklarında bir reform
önerir. Korsan partisinin önerisine göre telif haklı bir çalışma beş yıl sonra kamu malı haline
gelecektir. Özgür yazılım hareketi bu öneriye karşı çıkar. Çünkü beş yıl sonra bir özgür
yazılım kaynak kodlarıyla beraber telif hakkından muaf olduğunda özel mülk yazılım
geliştiren firmalarca özgür yazılımcıların birikmiş emeğine el konulup, özel mülk haline
getirilebilecektir. Fakat özgür yazılım hareketi, özel mülk yazılımlar kaynak koduyla beraber
dağıtılmadığı için aynı fırsattan hiçbir zaman yararlanamayacaktır. Özel mülkiyetin kanunları,
yazılımdaki kamusal mülkiyetin güvencesi haline gelmiştir. Bu nedenle, özel mülk yazılım
tamamen ortadan kalkmadığı sürece telif haklarında kullanıcı haklarına yönelik bir iyileşme
özgür yazılıma zarar da verebilir.
Bilişim tekelleri son yıllarda mülkiyet ilişkilerini yeniden yapılandırmayı hedefleyen, telif
haklarını aşan daha radikal stratejiler peşindedir: Patentler ve DRM (Digital Restrictions
Management – Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi).
Telif hakları herhangi bir fikrin sunuş biçimiyle ilgilidir ve “edebi ve sanatsal çalışmalar”
gibi yazılımlar da telif hakları kapsamında değerlendirilir. Aynı fikrin birbirinden bağımsız
olarak ifade edilmesi açısından bir engel yoktur. Bir yazılımdaki fikri başka bir şekilde
kodladığınızda telif haklarını ihlal etmiş olmazsınız. Patentler ise fikrin kendisinin mülkiyeti
ile ilgilidir. Bilişim tekelleri algoritmaları ve iş metotlarını (Amazon’un aldığı ‘tek tıkla
100  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
alışveriş’ gibi) patentlerle koruma altına almak istemektedir. Patentler, özgür yazılımın
gelişimini engelleyebilmektedir. Örneğin, internet üzerinden özgür iletişim olanağı sağlayan
ileri şifreleme araçları GnuPG örneğinde olduğu gibi patent sorunları nedeniyle uzun bir süre
geliştirilememiştir. Ayrıca Avrupa'da gerçekleşen patent savaşındaki taraflara da dikkat etmek
gerekir. Özgür yazılımın destekçisi IBM, Microsoft ile aynı saftadır ve patentleri
desteklemektedir. Özgür yazılım taraftarları ise sokak eylemleri dahil etkin bir kampanya
yürütmektedirler. IBM, sahip olduğu patentlerin bir kısmını özgür yazılım geliştiricilere
bağışladığını duyurmasına rağmen patent savaşı, özgür yazılımcılarla uluslararası şirketler
arasındaki ilişkinin kırılganlığını göstermesi açısından önemlidir.
DRM ise tek bir teknolojik ürün olmayıp sayısal içeriğin, satış sonrasında da kullanımını
kısıtlamayı ya da kontrol etmeyi hedefleyen teknolojilerin genel adıdır. Medya tekelleri,
bilişim teknolojileri öncesindeki iş modellerini korumak istiyorlar. Bilişim teknolojilerinin
kullanımından önce, içeriğin kopyalanması ve dağıtımı son derece sınırlıydı. Şimdi eski
günlerin özlemi ile sattıkları enformasyonun sonraki dolaşımını, DRM ile kontrol etmeye
çalışıyorlar. Yazılım tekelleri ise donanım üreticileriyle işbirliği yaparak donanımı sadece
kendi yazılımlarını çalıştıracak şekilde kısıtlamaya çalışıyorlar.
Patentler hukuksal olarak, DRM ise teknolojik olarak yazılımdaki mülkiyet ilişkilerini
yeniden düzenlemek istemektedir. İkisi de hackerın üretim özgürlüğü için, dolayısıyla da
özgür yazılımların sürekliliği için birer tehdittir. Kendini ister özgür yazılımcı isterse de açık
kaynak kodcu olarak ifade etsin hackerlar patentlerin ve DRM'in hack etkinliğini, dolayısıyla
da kendi varlıklarını, tehdit ettiğinin farkındadır. Bunun dışında, bilişim teknolojileri giderek
daha çok günlük hayatımızın bir parçası olmasına rağmen birçoğunun işlevleri üretici
firmalarca kısıtlanmıştır. Teknolojinin yeniden üretilmesinin, hack etkinliğinin, karşısına
önemli teknolojik engeller de çıkarılmaktadır.
İkinci sorumuz ise insanların doğrudan maddi bir karşılık elde etmeksizin neden özgür
yazılım geliştirip boş zamanlarında çalışmayı tercih ettikleridir?
Sorunun arkasında yatan düşünce ise günümüzde insanların çalışmaktan hoşlanmadığı ve
ondan kaçındığıdır. Bu nedenle, hackerları tartışmadan önce insanın neden çalışmaktan
hoşlanmadığını sorgulamak gerekir. Kapitalizmde işin kendisi bir gereksinim değildir; iş
başka gereksinimlerin bir aracı haline gelir. Fazla mesaiye kalan ücretli bir bilgisayar
mühendisi de gece yarısı bilgisayar başında eğlence arayan bir hacker da yazılım
geliştirmektedir. Birincisi işi bir dayatma olarak algıladığından bir an önce bilgisayar
başından kalmak isteyecek, diğeri ise biraz daha ayakta kalıp çalışabilmek için kahve
içecektir. Bu bağlamda iş kapitalizmde insanı tüketen bir etkinlikken, özgür yazılımda insanı
özgürleştiren ve geliştiren bir etkinliktir. Hacker için hack etkinliği hangi amaçla yapılırsa
yapılsın (bir yazılımın ya da donanımın nasıl çalıştığını öğrenme, herhangi bir teknoloji
konusunda tecrübe sahibi olma, para kazanma, topluma faydalı olma, ün kazanma) hacker
etkinlik sonucunda güçlerinin gelişimini tadar. Özgür yazılımın gizemi hackerların
amaçlarından çok etkinliğin kendisinde saklıdır.
Özgür yazılım, hackerların gerçek çıkarlarının somutlanmış halidir. Bir projedeki mülkiyet
ilişkilerindeki herhangi bir kısıtlama hackerları projeden uzaklaştıracağı gibi hack etkinliğinin
ön koşulu olan üretim araçlarına erişim hakkının kısıtlanması/sınırlandırılması hack
etkinliğini engellediğinden hackerın varlığını da, özgür yazılımın geleceğini de tehdit
edecektir.
Fakat özgür yazılım hareketi, özgür yazılımı hackerların hackerlar için yaptığı bir yazılım
olarak görmez. Günümüzde tüm bilgisayar kullanıcılarının birbirine bağlandığı düşünülürse
hackerların özgürlüğü, diğer kullanıcıların özgürlüğü ile ilişkili olduğu görülecektir. Örneğin,
internette özel bir standardın yaygınlığı hackerları da aynı standarda uymaya zorlayacaktır.
İ. İzlem Gözükeleş  101
Bu nedenle hackerlar, bilgisayar kullanıcılarını açık standartlar, DRM, patentler konusunda
bilgilendirirler (http://www.defectivebydesign.org/); bilginin özgür akışı için kullanıcıları
gözetime ve sansüre karşı kullanıcılar için yazılımlar geliştirirler (https://prism-break.org/tr/).
Şirketlerin, kapitalizmde özel mülkiyetin kutsallığına karşın neden yazılımda çitleri
kaldırmayı kabul ettiğine gelince...
Kapitalizmde çalışma saatlerinin arttırılması sömürüyü arttırmanın en temel yollarından
biridir. Bugün çok sayıda hacker ve özgür yazılım gönüllüsü ücretsiz olarak bir kullanım
değeri yaratmaktadır. Özel mülk yazılım firmaları için değil ama donanım ve hizmet satan
firmalar için bu eşsiz bir fırsattır. Ayrıca firmalar, özgür yazılım hackerları bünyelerine
kattıklarında bile yalnız bedenen değil, ruhen de kendini yaptığı işe veren, mesai kavramı
olmayan çalışanlara ve sömürüyü derinleştirme olanağına kavuşur. Özel mülk yazılım
geliştiren bir programcı için yazılım sadece karşılığında ücret alacağı bir iş iken hackerlar için
ise gönüllü ve kendilerini bütünüyle verdikleri bir etkinlik olmaktadır. Ayrıca yenilikçi bir
kod, hackerlar arasında hızla yayılmakta ve kodun daha yenilikçi fikirlerle zenginleştirilmesi
hızlanmaktadır (Söderberg, 2007, s. 26).
Buna karşın bilindik anlamda bir sömürüden bahsedemeyiz. Hackerın geliştirdiği yazılım
GPL ile lisanslanmışsa, ürüne başkalarını dışlayıcı şekilde el konulması olanaklı değildir. Bu
nedenle, kişinin çalışmasının ürünlerinin kendine karşı yabancı bir güç haline gelmesi söz
konusu değildir. Oracle'ın Sun'ı almasından sonra daha önce Sun tarafından yönetilen iki
özgür yazılıma, MySql veritabanına ve OpenOffice'e, yönelik müdahaleleri hackerlar
tarafından hoş karşılanmadı. Hackerlar kaynak kodlarını alarak MySql'e MariaDB,
OpenOffice'e LibreOffice adını verdiler ve kendilerine Oracle'dan bağımsız bir yol çizdiler.
Dolayısıyla, şirketler kendi ücretli çalışanlarını özgür yazılım projelerinde görevlendirseler de
özgür yazılıma el koyma gibi bir şansları olmamaktadır.
Özgür yazılım ister istemez Marx'ın Kapitalde anlattığı Bay Peel'in öyküsünü akıllara
getirmektedir. Bay Peel, 50000 Sterlinlik üretim ve geçim aracıyla, 3000 kişilik işçi sınıfıyla
Batı Avustralya'daki Swan Nehri'ne doğru yola çıkar. Gideceği yere vardığında yanında hiç
kimse yoktur. Çünkü toprağın bedava olduğu bir yerde işçileri, emek güçlerini satmaya
zorlayacak hiçbir neden yoktur. İşçiler Bay Peel'den bağımsız olarak kendi hayatlarını
kurarlar (Marx'tan aktaran Holloway, 2010, s. 27)
Özgür yazılım, en azından şuan için, kapitalizmde ciddi bir çatlaktır.
KAYNAKÇA:
Boyle, J. (1996). Shamans, Software, and Slpeens: Law and The Construction of Information
Society. Cambridge, Mass. : Harvard University Press.
Campbell-Kelly, M. (1995). Development and structure of the international software industry,
1950-1990. Business And Economic History, 24 (2).
Castells, M. (2001). The Internet Galaxy: Reflections on the Internet, Business, and Society.
New York: Oxford University Press.
DeLanda, M. (2001). Open-source: Amovement in search of a philosophy. presented at the
Institute
for
Advanced
Study,
http://www.cddc.vt.edu/host/delanda/pages/opensource.htm. adresinden alınmıştır.
(Erişim tarihi 29 Mart 2014)
102  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
DiBona, C., Ockman, S. ve Stone, M. (1999). Introduction. Open Sources: Voices from the
Open Source Revolution, http://www.oreilly.com/catalog/opensources/book/toc.html
adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 31 Ocak 2005)
Engeström, Y. (1999). Activity theory and individual and social transformation. Perspectives
on activity theory, Engeström, Y., Miettinen, R. ve Punamaki, R. L. (der.) içinde.
Cambridge: Cambridge University Press. 19-38.
Holloway, J. (2010). Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak, İstanbul: Otonom Yayıncılık.
Levy, S. (2001). Hackers: Heroes of the computer revolution (Vol. 4). New York: Penguin
Books.
Moody, G. (2002). Rebel Code: The Inside Story of Linux and the Open Source Revolution.
New York: Basic Books.
OECD (1985). Software: An Emerging Industry. Information Computer Communucations
Policy, Paris.
Pedersen, J. (2010). Introduction: Property, Commoning and the Politics of Free Software.
The Commoner, (14).
Perens, B. (1999). The open source definition. Open Sources: Voices from the Open Source
Revolution, 1st edition, http://www.oreilly.com/catalog/opensources/book/toc.html
adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 31 Ocak 2005).
Raymond, E. (1999). A brief history of hackerdom. Open Sources: Voices from the Open
Source
Revolution,
1st
edition,
http://www.oreilly.com/catalog/opensources/book/toc.html adresinden alınmıştır.
(Erişim tarihi 31 Temmuz 2005)
Seidel, R. W. (2002). Government and the Emerging Computer Industry. In From 0 to 1: An
Authoritative History of Modern Computing. Akera, A. ve Nebeker, F. (der.) içinde
New York: Oxford University. 189–201.
Söderberg, J. (2007). Hacking Capitalism. Routledge.
Stallman, R. M. (2009). Özgür Yazılım, Özgür Toplum, Richard M. Stallman'ın Seçme
Yazıları. Çev., Serkan Çapkan, İzlem Gözükeleş, Tahir Emre Kalaycı, Çiğdem Özşar,
Birkan Sarıfakıoğlu, Ankara: TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası.
Steinmueller, W. E. (1996). The US Software Industry: An Analysis and Interpretive History.
15–52. MERIT
Tiemann, M. (1999). Future of cygnus solutions: An entrepreneur’s account. Open Sources:
Voices
from
the
Open
Source
Revolution,
1st
edition,
http://www.oreilly.com/catalog/opensources/book/toc.html adresinden alınmıştır.
(Erişim tarihi 29 Mart 2014)
Torvalds, L. and Diamond, D. (2001). Just for Fun: The Story of an Accidental Revolutionary.
HarperBusiness.
Wayner, P. (2000). Free for all: How Linux and the free software movement undercut the
high-tech titans. New York: Harper Business.
Wood, E. M. (1999). The Origin of Capitalism. Monthly Review Press.
“Söz”ün Ekonomi-Politiği: Finansal Kapitalizmin Yeni
İletişim Gündemi; Sözle Yönlendirme
Gökhan GÖKGÖZ
Özet:
İster 60’ların sonunda yükselen toplumsal hareketler ile ilişkilendirilsin, isterse 70’li yılların
hemen başındaki ekonomik kriz milat olarak alınsın; bu tarihlerin öncesine göre çok daha farklı bir
toplumsal tasavvur içinde yaşandığını ve yine geleneksel olandan farklı bir ekonomik zeminde hareket
edildiğini söylemek gerekir. Finansallaşma kavramı, “yeni zamanlara” özgü bu duruma bütünlüklü
olarak verilen bir yanıt; eş zamanlı bir referansla bu toplumsal ve ekonomik alanın her ikisini birden
kuşatan bir bağdır.
Finansallaşma, finansın ve/veya küresel parasal akışının temel işlemsel değer olduğu bir ekonomik
modeli işaret eder kuşkusuz; ancak bu ekonomik-model, geleneksel bir büyüme retoriğinden farklı
olarak varoluşsal koşullarını toplumsal alanda bulur. Her daim toplumsala gömülmek, toplumsal
aktörlerin beklentilerini yönetmek, ekonominin yeniden üretimi sürecine engel teşkil edebilecek
bilişsel ve/veya ideolojik sınırları/kısıtları aşmak ve en nihayetinde küresel alana bağlanma arzusunda
olan bir ulusal ekonominin gelecek perspektifi ile o ulusal alanda yaşayan sıradan insanların gelecek
kurguları arasında bir bağ kurmak, bu iki perspektifi birbirine paralel hale getirmek, finansal çevrimin
tamamlanmasındaki zorunlu toplumsal uğraklardır. Toplumsal alana, bir ekonomi-politikanın yeniden
üretilmesi noktasında yapılan bu varoluşsal vurgu, önce iletişime genişçe bir yer açar; hemen ardından
toplumsal aktörleri, ekonomi-politikanın alanına çekecek, bireylerin/grupların/sınıfların beklentileri ile
ulusal-parasal hedefler arasında bağ kuracak iletişim stratejilerini ve/veya stratejik iletişim
yöntemlerini gündeme getirir.
Bu gündem doğrultusunda büyüyen en yeni yöntem ise, “sözle yönlendirme”dir. Çalışmada, “sözle
yönlendirme”nin nasıl kavramsallaştırılabileceğine ilişkin literatüre hâkim olan liberal tezlerden farklı
olarak, buradaki “söz”ün ekonomi-politik ve ideolojik içerimlerine görünürlük kazandırılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Finansallaşma, İletişim, Dil, Söz, Postmodernizm, Postfordizm
Giriş
1970’li yıllar kapitalizmin tarihinde önemli bir uğrağı temsil eder. Kriz, sermayenin kâr
oranlarının düşme eğilimi, üretim ve tüketim arasında devlet üzerinden sağlanan Keynesyen
refah uygulamalarının sermayenin çevrimini sağlamakta yetersiz kalması, yeni bir kapitalist
büyüme retoriğine olan ihtiyacı belirginleştirmiştir. Bu yeni dönem, hiç kuşkusuz, üretimde
kullanılan yeni otomasyon teknolojileri ve esnek istihdam biçimleri üzerinden de okunabilir
ya da çokluğa ve bu çokluğu oluşturan her bir parça arasındaki diyaloğa vurgu yapan bir
kültürel tasavvur üzerinden de değerlendirilebilir. Yani ister daha ekonominin sınırları
içerisinde kalarak çalışma ilişkilerine, üretim teknolojilerine, istihdam biçimlerine, sermayeemek arasındaki endüstri-içi ilişkilere şeklini veren “postfordizm” üzerinden bir okuma
yapılsın, ister toplumsal alanın totalleştirilmesine karşı mikro-pratiklere, gündelik hayatlara,
bireysel anlatılara, parçalı toplumsal kimliklere vurgu yapan ve bu kimlikler arasındaki
diyalog üzerinden yeni toplumsal muhayyile imkânı arayan “postmodernizm” üzerinden bir
değerlendirme yapılsın varılan nokta çok da değişmeyecektir. Dolayısıyla bu dönemde
kapitalist gelişme retoriği açısından en önemli gelişme, sadece ekonomi içerisinde değil,
kültürel alanı da kuşatacak biçimde toplumsal hayatın tümünde yeni ve/veya farklı bir
sermaye biçiminin hegemonik liderliği ele almasıdır. Bu sermaye biçimi, finansal sermayedir.

Yard. Doç. Dr., Gaziantep Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü.
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
104  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Finansal sermaye artık bir yandan ideal bir ekonomik büyüme modelini tarif edip, bu
model içerisinde paranın küresel çevrimini merkezi bir noktaya yerleştirirken; bir yandan da
ulusal ekonomilerin küresel alana eklemlenmek için geçmek zorunda oldukları
“finansallaşma” uğrağının nirengi noktalarını belirler. Buradaki finansallaşma, yalnızca
ekonominin niceliksel diliyle işaret edilebilecek bir kategori değil, toplumun yüzünü
bütünüyle paranın çevrimine dönmesini ifade eden, bütün toplumsal aktörlerin gündelik
pratiklerine sızan, borçluluk üzerinden en marjinal gelir gruplarını bile dışarıda bırakmayan,
niteliksel bir kategoridir. Bu nokta önemli; zira, finansal sermaye, sanayi sermayesinin itici
gücü oluşturduğu geleneksel bir büyüme retoriğinden farklı olarak ön koşullarını toplumsal ve
kültürel alanda bulur. Böylece ekonomi-politik olanla toplumsal ve kültürel olan arasında
varsayılan geleneksel ilişki bir anda bozulur. Ekonominin, kültürü doğrudan belirlediği tezi,
kültürü içine katmadan ekonominin varolamayacağı tezi ile yer değiştirir. Ekonomi ile kültür
arasındaki diyalektik berrak bir görünüm alır; kültür, ekonominin zeminine yerleşiverir. Bu
noktadan itibaren “finansal iletişim”, toplumsal alana gömülme arzusu duyan, toplumsal
alandaki farklı kültürel pratiklere seslenme ihtiyacındaki bir ekonomi-politikanın alet
çantasındaki en önemli araç olarak yerini alır (Gökgöz, 2013a).
“Söz”ün Ekonomi-Politiği
1970 krizi sonrası Bretton Woods sisteminin çöküşü, bu eksende önemli bir tarihsel
gelişmeyi işaret eder. Bu vasıtayla “paranın maddi temeli ortadan kalkmış” (Arın, 2003, s.
575), bir başka deyişle paranın değerini belirleyen altın gibi bir sabite artık gerek kalmamıştır.
Bu noktadan sonra paranın değerlenmesini sağlayacak ve ulusal paranın etrafındaki bir
toplumsal biraradalığı harekete geçirecek yeni bir sabiteye ihtiyaç duyulur. Küresel
düzenleyici aktörlerin önerdikleri ekonomi-politik reçeteler kadar, ulusal düzenleyici
kuruluşların kendi etkinlik alanı içerisindeki toplumsal kadastro ile kurduğu iletişim de bu
noktada büyük önem arz eder. Richard W. Fisher’in, Deng Xiaoping’ten uyarlayarak ifade
ettiği üzere1, artık düzenleyici kuruluşların “…ayaklarının dibindeki ekonominin taşlarını
hissetmeleri ve buna göre devam etmeleri” (Fisher, 2014, s. 8) gerekir. Bu taşlardan en
önemlisini de “toplumsal beklentiler” oluşturur.
Bir toplumdaki bireylerin ekonomik gidişata ilişkin bakış açısı, ekonomik görünüme
ilişkin paylaştıkları anlam, geleceğe dönük beklentileri ve bu doğrultuda gerçekleştirdikleri
pratikler, hem ulusal ekonomik performansın hem de küresel alanda dolaşan paranın o ulusal
alana göstereceği teveccühün önkoşulu haline gelir. Yani finansal bir ekonomi ve sıcak paraya
yaslanan bir büyüme retoriği, toplumsal aktörlerin kültürel-bilişsel özelliklerini dışarıda
bırakarak varolamaz. Finansal iletişim, bireylerin beklentilerine odaklanacak bir kanal olarak
bu noktaya kurulur.
“Beklenti yönetimi” (bkz. Blinder vd., 2008) önemli: Zira, gelişmekte olan ülkelerin
içinde yer aldığı enflasyonla mücadele etrafında şekillenen büyüme retoriği, hedeflenen
enflasyona ulaşma kapasitesi ile toplumsal alan üzerinde hegemonya kurma becerisi arasında
bir paralelliği gerektirir. Yani, bireylerin ekonomik gidişata ilişkin duydukları “güven” (bkz.
Akerlof ve Shiller, 2010, s. 33), enflasyonun aşağı yönlü hareketinin temel işlemsel değeri
olarak kurulur. Uygulanmakta olan ekonomi-politikaya ilişkin toplumsal aktörlerin olumlu
hissiyatı, bir yandan – örneğin – yastık altında tutulan paraların finansal piyasalarla
buluşmasını ve/veya hane halkı gelirlerinin mortgage kredilerine aktarılmasını mümkün
kılarken, bir yandan da ulusal alana girmeye hevesli finansal sermayeye toplumsal risklerden
arınmış bir alan sağlar. Düşük döviz kuru ve yüksek faiz esasında çalışan ulusal para
1
Xiaoping, “Taşları hissederek, nehri geçeceğiz” der. Fisher, buradan yaptığı uyarlamanın bunun özellikle de
merkez bankacılar için geçerli olduğunu belirtir.
Gökhan Gökgöz  105
politikası, ancak bu toplumsal ve ideolojik bağ marifetiyle küresel finansal sermaye ile
buluşur. Finansal iletişim, bu “ideolojik alan”ın hemen yanı başında yer alır (Gökgöz, 2013b).
Bu tarz bir düşünüş, “devlet”e ilişkin yeni bir kavramsallaştırmayı da beraberinde getirir.
Devleti, “monolitik bir blok” olarak değil, “stratejik bir alan” (Poulantzas, 2004, s. 41, 154)
olarak görmeyi gerektirir. Devleti, “ilişkisel” ve “dinamik” (Jessop, 2008) bir yapı olarak
görmek gerekir. Bu tarz bir düşünüş, “iletişim” kavramına “devlet”in alanı içerisinde genişçe
bir yer açar. Nitekim, 1970 sonrası dünyada, 1980 sonrasında da Türkiye’de devlete ilişkin iki
eğilim görmek mümkün: Bunlardan birincisi, finansallaşma sürecinde ekonominin toplumsala
gömülme yönelimini ve bu yönelim içerisinde ulusal devletin merkeziliğinin altını önemle
çizerken; ikincisi, devletin geri çekilmesini, üretimin çekirdeğinden uzak bir yerde
konumlanmasını salık verir. Birbirine – görece – karşıt bu iki eğilim arasındaki denge, ancak
merkez bankası benzeri “bağımsız” düzenleyici kuruluşlar üzerinden sağlanır.
Devletin kurumsal varlığından “bağımsız”, ancak devletin alanı içerisine kayıtlı, devletin
alanına “bağımlı” bir merkez bankası vasıtasıyla hem küresel-finansal sermayenin talepleri
hem yerel toplumsal aktörlerin ihtiyaçları birbirine bağlanır.2 En nihayetinde, geleneksel
olarak “katı” iktisadi sıfatlarla tanımlanan, toplumsal hayatın uzağında “mistik” politika
yapma biçimleriyle tanınan merkez bankası gibi örgütler, üzerinde toplumsal aktörlerin
gezindiği ve enformasyon paylaşımının gerçekleştiği birer kamusal mekân olarak yeniden
kurulur. Kapalı bir bürokratik hiyerarşi içinde dokunan “gizem” perdesi aralanır; politika
yapıcılar ile tüketiciler arasındaki, birincisine zorunlu bir otoriterlik atfeden doğrudan ilişki
kırılır; politika, farklı toplumsal aktörlerin davet edildiği bir sahnenin çıktısı olarak, yine
toplumsal aktörlerin tüketimine sunulur. Finansal piyasalar, “pür” ekonomik süreçlerin
dışından kavranarak “sosyal etkileşimin bir alanı” (Preda, 2007, s. 507) olarak inşa edilir.
Buna göre toplum, farklı beklentilerden, her biri farklı bir kültürel varoluşa denk gelen farklı
yönelimlerden ve dolayısıyla farklı çıkarlardan oluşur. Dolayısıyla piyasa fiyatı, bu farklı
toplumsal konumlanışların ortak ürünüdür. Bu haliyle, postmodernizmin çokkültürlülük
vurgusunun, ekonomi-politikaya tahvil edilmesi gibidir.
Nitekim, finansallaşma sürecinde bir ulusal ekonomik performans için temel ölçüt olan
fiyat istikrarını sağlama çabası, bireylerin bu farklı/parçalı kültürel donanımlarına seslenmek
durumundadır. Finansallaşmanın genel kabullerine bükülen ekonomi-politik yapı, bireylerin
bilişsel yapıları ile iletişim kurabilmelidir. Bu iletişim, hem bireylerin öznel-kültürel
niteliklerine ilişkin belirsizliğin piyasa süreçlerini gölgelemesinin önüne geçmek, hem de
piyasa ile temas eden diğer toplumsal aktörlerin belirsiz bir enformasyon ile karşılaşması
neticesinde beklentilerindeki bozulmayı engellemek noktasında büyük önem arz eder.
Görüldüğü üzere, piyasada sağlıklı bir fiyatın oluşması, derinlikli bir finansal yapının ortaya
çıkması, bireylerin en gündelik düzeyde sürdürdüğü rutinlere, alışkanlıklara, pratiklere
kopmaz biçimde bağlıdır. Yani finansal iletişim, toplumun farklı kesimleriyle yürütülen bir
“diyalog”tur (Nervaj vd., 2006).
Bu diyalog, tercihen yaslanılabilecek bir kurumsal yönelim değil, sürdürülebilir bir
ekonomik büyüme ve fiyat istikrarı için zorunlu bir önkoşuldur. Zira toplumun uzağında inşa
edilen bir para politikasının veya ekonomik hedeflerin kendi başına bir anlamı yoktur; zira
asıl anlam o kurumsal sınırların dışında, toplumsal alanla temas noktalarında kurulur.
Dolayısıyla yalnızca teknik verilere yaslanan, ekonomik açıdan görece “rasyonel” ve
“objektif” kararların alınması yetmez; atılacak adımların nasıl anlaşılması gerektiğinin önce
2
Ekonomistlerin çokça dillendirdiği üzere, FED’in farklı yönelimlere sahip her kararının ardından yönetmeye
odaklandığı “merak etmeyin, ben buradayım” algısı, ancak üretim çekirdeğinin uzağında ama aynı zamanda
ekonominin içinde, devletin kurumsal varlığının uzağında ama aynı zamanda devletin alanının içindeki o
pozisyon ile inşa edilebilir.
106  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
toplumsal aktörlere anlatılması, kurumun rasyonel çerçevesinin, toplumsal aktörlerin görece
irrasyonel eğilimleriyle bağ kurabilmesi, bireylerin subjektif değerlendirmelerinin politika
inşa sürecine katılması gerekir. Bu gereklilikler yerine getirilebilirse, bir başka deyişle
“kodlama” ile “kod açımlama” arasındaki bu denklik kurulabilirse; yani, fiyat istikrarı ve
ekonominin genel gidişatının sekteye uğratmayacak bir “ortak anlam” (Ehrmann ve
Fratzscher, 2007, s. 22) inşa edilebilirse finansal iletişim süreci başarılı kabul edilir.
Finansallaşma süreci de toplumsal alanda inşa edilen bu anlama yaslanır.
Finansal Kapitalizmin Yeni İletişim Gündemi; “Sözle Yönlendirme”
Bu minvalde, 2008 krizi sonrası merkez bankası iletişim politikası araçları içerisinde ön
plana çıkan yöntem; sözle yönlendirme3. Türkiye’de 2006 yılından itibaren açık enflasyon
hedeflemesine geçilmesiyle başlayan ve giderek büyüyen iletişim politikaları gündeminin bir
parçası olan bu yöntem, hem 1990 yıllarda tüm dünyada başlayan şeffaflaşma, katılımcılık,
hesap-verebilirlik, açıklık gibi kavramlar etrafında dönen değişimi yakalamanın hem de
uygulamaya konulacak politikaların hedefleri ve niyetleri konusunda kamuoyunu daha fazla
bilgilendirerek söz konusu politikaların başarı katsayısını attırma çabasının da
merhalelerinden birisidir. Bir başka deyişle, hali hazırda imal edilmiş politika paketlerinin
tüketime sunulması yerine, tüketicilerin üretiminde pay sahibi olduğu politikaların arzulanan
parasal hedeflere daha kolay ulaşacağına dair ve üstelik bu karşılıklılığın tam da içinden
geçtiğimiz “demokrasi” atmosferinde daha insani bir noktaya tekabül ettiğine dair farklı
varsayımlar bu sürecin merhalelerini oluşturur. En nihayetinde tam da Merkez Bankası
Başçı’nın ifade ettiği üzere, nasıl “para, ekonominin çarklarını yağlayan bir katalizör”se,
“iletişim politikası ve sözle yönlendirme (de), merkez bankasının elindeki politika araçlarının
etki gücünü arttıran ve aktarım mekanizmasını yağlayan bir katalizör görevi üstlenmektedir”
(Başçı, 2013, s. 6). Daha normatif bir tanımla, “sözle yönlendirme, merkez bankalarının
ekonomik görünüme ilişkin değerlendirmelerine koşut olarak para politikasının gelecekteki
yönelimini ilettikleri bir iletişim aracıdır (…) gelişmiş bir iletişim biçimidir” (Praet, 2013).
Aslında bu yöntemsel değişimin, FED Başkanı Janet L. Yellen’in (2012) sözlerini biraz
değiştirerek söylersek, herhangi bir teknolojik veya ekonomik gündemdeki değişimden
ziyade, para politikasının nasıl daha etkili hale getirilebileceğine dönük algıdaki bir değişim
olduğunu söylemek mümkün. Zira 2008 krizi ile birlikte özellikle gelişmiş ülkelerde nominal
faiz oranlarının yüzde sıfır sınırına gelmesi, “finansal kriz fiyaskosundan sonra ekonomik
iyileşmeyi teşvik etmek için FOMC’un faiz oranlarını sıfıra yakın bir noktaya getirmesi”
(Fisher, 2014, s. 2) ve ekonomik faaliyeti canlandırmaya yönelik adımlar atılabilmesi için alan
kalmaması, toplumsal alanı eskisinden daha da derinlikli bir biçimde sürece davet etmeyi
gerekli kılmıştır. Yani sözle yönlendirme ile toplumsal aktörlerin faiz oranına ilişkin
beklentilerini aşağı doğru çekmeye, varlık fiyatlarını ve toplam harcamalarını yukarı doğru
itmeye çalışılmaktadır. Buradaki davet, ekonomi-politik resmi tamamlamaya dönük ideolojik
bir çağrıdır. Zira söylendiği üzere, bir merkez bankası “doğrudan ancak kısa vadeli faiz
oranlarını kontrol edebilir” (BBC, 2014). Uzun vadedeki dolayım, ancak merkez bankasının
sözü üzerinde varılan toplumsal mutabakat ile sağlanabilir. Yani “sözle yönlendirme, düşük
kısa dönem faiz oranlarını düşük uzun dönem faiz oranlarına dönüştürmenin bir yoludur.”
Finansallaşma “puzzle”ındaki (Del Negro vd., 2012) toplumsala ilişkin eksik parçayı
tamamlamaya dönük bir çağrıdır. Söylendiği üzere, aslında, “çok sayıda ekonometrik model
3
Bu adlandırma ilk kez Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı tarafından, 24 Eylül 2013
tarihinde Denizli’de gerçekleştirilen Para Politikası Konferansı esnasında İngilizcedeki “forward guidance”
teriminin Türkçedeki karşılığı olarak kullanılmıştır. Kuşkusuz Türkçeye farklı bir çeviride “ileriye dönük
rehberlik” olarak da tahvil edilebilirdi. Ancak Başçı’nın bu tercihi, hem dile/söze para politikası içinde yer
açması hem de dile sızan ve ekonomi-politikanın genel eğilimlerine bükülen ideolojik gündemi görünür kılması
açısından çok daha anlamlıdır/manidardır. Bunun için bkz. Bloomberg HT, 2013.
Gökhan Gökgöz  107
olmasına ve projeksiyonlarımızı geliştirmeye yardım edecek ekonomistlerden oluşan
olağanüstü bir takımımız olmasına rağmen, bu tahminler büyük ölçüde varsayımdır (…)
Oysaki basın ve piyasalar sürekli onlara odaklanıyor; sanki onlar her şeyi bilmenin fermanı,
her şeyi gören parasal bilgiler” (Fisher, 2014, s. 5). Buradaki varsayımın gerçekleşmesi,
merkez bankalarının inşa ettikleri senaryonun kurgusal olmaktan çıkması ancak toplumsal
alanın sürece dâhil edilmesi, toplumsal aktörlere senaryoda rol almak için bir çağrıda
bulunulması ile mümkün olabilir. Giles’in söylediği üzere de, bu çağrının içinden geçeceği,
merkez bankasının politikasını özetleyecek “tek bir basit cümle”ye ihtiyaç var; gerektiğinde
sosyal medya üzerinden dolaşıma sokulacak “daha iyi, daha zarif ve daha doğru tercümeler”e
ihtiyaç var (Giles, 2013).
Bu çağrıya yanıt bulmak, toplumsal aktörlerin merkez bankasının sesine paralel bir yerden
ses vermeleri, kendi sözlerini merkez bankasının sözlerine göre ayarlamaları, hiç kuşkusuz,
bir ülkedeki merkez bankasının o ülkenin toplumsal kadastrosu karşısındaki itibarıyla da çok
yakından ilişkilidir. Söz konusu merkez bankasının döviz rezervleri yanında biriktirdiği itibar
sermayesi, hem sözlerinin etki kapasitesini arttırırken hem de kendisini tüm toplumsal
aktörleri içine alan bir kamusal alan olarak, herkesin üzerinde yer almaya istekli olacağı bir
oyun alanı olarak kurmasına imkân tanır. Diğer yandan bu itibar, o ulusal-toplumsal alanda
paranın istikrarını referans alan bir hegemonyanın kurulmuş olduğunun da en önemli
mefhumlarından birisidir. Bu noktada merkez ülkeler ile çevre ülkeler arasındaki ayrım da
bariz: Zira, iki örnek, FED ve TCMB’na baktığımızda, birincisinin – örneğin son dönemde –
politika faizinin 2015’e kadar arttırılmayacağına ilişkin perspektifi ve yine işsizlik oranın
yüzde 6.5’un altına düşmeden parasal genişlemenin durdurulmayacağı sözü, sözün muhatabı
toplumsal aktörler tarafından çok büyük oranda olumlu geri dönüş alırken4; TCMB’nin döviz
kuruna ilişkin yönlendirmesi, beklentileri değiştirmemiş ve kurumun itibarına dönük önemli
eleştirileri de beraberinde getirmişti.5 Dolayısıyla sözle yönlendirmenin içeriğini oluşturan
geleceğe ilişkin taahhüt, ancak ileriye dönük beklentiler yönetilebilirse, bu beklentileri
yönetecek kurumsal itibar inşa edilebilirse, o ülkedeki politik ortam kurumsal sözün
itibarsızlaşmasına neden olacak riskler içermiyorsa, gürültü yaratmıyorsa ve bütün bunları
içine alacak biçimde o alanda toplumsal hegemonya inşa edilebilirse anlamlı bir yere oturur;
aksi halde tek başına bir anlam ifade etmez, amaçlandığı üzere toplumsal aktörlerin geleceğe
ilişkin öngörülerine şekillendiremez, doğal olarak piyasa koşullarına ilişkin belirsizliği
gideremez, alanı kaplayan gürültünün önüne geçemez. Söylendiği üzere, toplumsal alandaki
“irrasyonel coşkunun hayaleti”nin (Fisher, 2014, s. 4) büyümesini engelleyemez.
Buradaki çağrının ve/veya “söz”ün iki yönü var: Birincisi, söz verme ve taahhüt etmeyi
işaret ediyor. Söylendiği üzere, “sözle yönlendirme, geleceğe dönük bir sözdür (promise);
özellikle de gelecekteki faiz oranları üzerine bir söz” (BBC, 2014); “uzun bir süre faiz
oranlarını düşük tutmak için verilen bir söz” (Economist, 2014). Ve buradaki söz, daha çok
sermayeye dönük olarak çalışıyor. Örneğin 2006 yılından itibaren Türkiye’de uygulamaya
konulan üç yıllık bütçe uygulaması ve dolayısıyla üç yıllık hedef patikası, üç yıllık bir süre
boyunca ulusal düzenleyici kurum sıfatıyla Merkez Bankasının verdiği bu garanti ve/veya
merkez bankasının gelecekteki beklentilerine ilişkin verdiği söz, hem sermayeyi ve onun
yeniden üretim sürecini politik iktidarda yaşanan dalgalanmalardan ve politik mücadelelerden
muaf kılar hem de bu söz, önemli bir güvence işlevi görür, sağlam bir zeminde oyun
4
Öyle ki, toplumsal aktörler söz konusu dönemde “FED’in sözle yönlendirme yapmadan hareket etmeyeceği”ni
söylemişler; politikaya ilişkin adımların atılmasında gecikmeler varsa bile, bunun “nasıl olacağı konusunda fikir
birliği çalışmalarının devam etmesi ile ilişkili olduğuna inandıklarını belirtmişlerdir” (Cnbc-e, 2013).
5
Örneğin “Merkez Bankası Başkanı Başçı ‘dolar yıl sonu 1.92 TL’ kehaneti için ‘sözle yönlendirme politikası’
demiş. Ne haddine efendi! Senin sözünle peynir gemisi yürür mü?”, Mustafa Sönmez,
http://nediyor.com/tweet/mustfsnmz/mustfsnmz_380335506753462273/
108  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
oynanmasının imkânını yaratır.6 Sözle yönlendirme, özellikle eleştirel toplumbilimcilerin
küçümser bir edayla savundukları gibi7, icraat’ın karşısında konumlanan bir kategori değil,
“merkez bankalarının yarın nasıl davranılacağı hakkında konuşarak bugünkü parasal duruşu
etkileyebilecekleri düşüncesine” (Economist, 2014) yaslanan gayet pratik bir faaliyettir.
Buradaki “konuşma”nın, bilişsel etkileri ve davranışa dönük çıktıları düşünüldüğünde, uzun
vadede yarattığı büyük bir ekonomisi vardır.
İkincisi bu “söz”, Bahtin’in deyişiyle “yazarsal söz” (aktaran Brandist, 2011, s. 156),
burada merkez bankasının sözü, – kuşkusuz – bir nesneye yönelmiştir ancak eş zamanlı olarak
bir başkasının aynı konuya ilişkin söylemine/sözüne, burada emeğin söylemine/sözüne darbe
indiriyordur. Bir başka deyişle, ekonomik alan ile toplumsal alan veya finansal sermayenin
çıkarları ile toplumsal aktörlerin beklentileri arasındaki bağın kurulması, bu iki konum
arasında
konumlanmış
bir
üçüncü
alana
ihtiyaç
duyar
ki,
bu
alan,
iletişimin/söylemin/dilin/sözün alanıdır. Söz, soyut düzenlilikler ile somut pratikler arasında,
özne ile yapı arasında bir üçüncü alan olarak kurulur.
Sözle yönlendirme, Poulantzas’ın (2004, s. 36) başka bir yerden belirttiği üzere, devletin
içinde sözcelendirmeye imkân verecek hatları kurma rolü ile ilgilidir. Sözle yönlendirmedeki
“söz”, finansallaşma sürecinde ekonomi ile toplum arasında inşa edilmeye çalışılan yeni
toplum sözleşmesinin “söz”üdür. Buradaki “söz”, Bahtin’in penceresinden “nüfus edici söz”
(Brandist, 2011), Gramsci’nin kavramsallaştırması içinden “normatif gramer”dir (Ives, 2011).
En nihayetinde “söz”ün toplumsal göndergeleri ile ekonomi-politik yönelimi, “sözle
yönlendirme” aracında yan yana gelir.
Sözle yönlendirmenin Yunan mitolojisine atıfla8 pratikte iki şekilde uygulandığından
literatürde (bkz. Campbell vd., 2012) sıkça söz edilir: Odyssean (bağlayıcı) ve Delphic
(kâhince). Merkez bankasının bir taahhüt içermeyen ancak tahminlerini paylaşan sözle
yönlendirmeleri kâhince (Delphic)9 olarak nitelendirilirken, taahhüt içeren sözle
yönlendirmeleri bağlayıcı (Odyssean)10 olarak ifade edilir.
Delphic sözle yönlendirme “Delphi’deki Apollo’nun kehanetine tepkiler gibi, daha
gizemli ve daha karanlıktır. Odyssean’a göre daha az bağlayıcıdır. ‘Eğer ekonomi şu anda
beklediğimiz gibi gelişmeye devam ederse, yapmak istediklerimizi yapacağımızı
düşünüyoruz’ şeklinde ifade edilir. Delphic rehberlik, aslında herhangi bir söz vermeksizin
gelecekteki politika hakkındaki mevcut düşünceleri açıklamaktan ibarettir” (Fisher, 2014, s.
6). Dolayısıyla daha çok nitelikseldir, esnektir. Tam da bu nedenle hem bir ulusal alandaki
politika yapıcılar hem de o alana girmeye hevesli finansal sermaye, esnekliği olmayan, takvim
6
Buradaki “sağlamlık” vurgusunun özellikle politik iktidar açısından da çok işlevsel olduğunu söylemek gerekir.
Öyle ki, özellikle seçim süreçlerinde hükümeti zora sokacak, bir finansal kriz olmasa bile küresel bir
dalgalanmanın etkilerinden ulusal alanı yeterinde koruyamayacak hamleler ve/veya merkez bankasının
yönelimleri konusundaki politik iktidarda yaşanan kafa karışıklığı asla istenen şeyler değildir. Dolayısıyla
merkez bankası, politik iktidar için bir düzenleme mekanizması olarak çalışır. Ekonominin iyi gittiği
zamanlarda, politik iktidar ön plana çıkarken, ekonominin kötü gittiği zamanlarda merkez bankasının
bağımsızlığına vurgu yapılır, alınan kararların politik iktidar ile ilgisi olmadığı ifade edilir.
7
Örneğin Berfu Güven, “MB'ler bu hafta ne yapar? a) sözle yönlendirme (forward guidance) b) icraat”,
http://nediyor.com/tweet/gerisayim/412461301634326529/
8
Bu noktada yalnızca finansallaşma uğrağında değil, öteki tarihsel aşamalarında da kapitalizmin mitlere gömülü
olduğunu, mitler üzerinden kendisini doğallaştırdığını hatırlamak gerekir.
9
Yunan mitolojisindeki Delphi kasabasından gelir. Delphi, Apollo’ya adanan tapınakta yaşayan bir kâhinle
tanınmaktadır (aktaran Yılmaz ve Kahveci, 2014, s. 26).
10
Homeros’un Odessa’sında Odysseus, Ithaka’ya olan yolculuğunda “siren” adı verilen varlıkların olduğu bir
bölgeden geçer. Sirenler, cezbedici sesleri ile denizcileri etkilemekte ve gemilerin kayalıklara çarpmasını
sağlamaktadır. Odysseus, bundan etkilenmemek için mürettebatın kulaklarını balmumu ile tıkamış, kendisini de
geminin direğine bağlayarak gemiden ayrılmamayı sağlamıştır (aktaran Yılmaz ve Kahveci, 2014, s.26).
Gökhan Gökgöz  109
bazlı bir yönlendirmeyi kendi gelecekleri için, karşılıklı çıkarları da gereğince daha uygun
ve/veya tercih edilebilir bulurlar. Bir başka deyişle, “piyasa operatörlerindeki ‘wishful
thinking’ nedeniyle ya da politika-yapıcıların ve siyasetçilerin ataleti nedeniyle (zira daha
önceden duyurulan bir plana yapışmak, plandan dönüşü açıklamaktan daha kolaydır) Delphic
ile yola çıkılsa, o tarz bir yönlendirmeye niyetlenilse bile, o metamorfoza uğrar, Odyssean
olur” (Fisher, 2014, s. 7). Anlaşılacağı üzere, Odyssean tarz bir yönlendirme, özellikle
finansal sermayeyi politik ve toplumsal gelgitlerden, bu gelgitlerin neticesi olası politika
değişimlerinden korur. Finansal sermaye için, olası sorunlarından arındırılmış, rehabilite
edilmiş bir kâr alanının imkânını yaratır.
Anlaşıldığı üzere, Odyssean sözle yönlendirme, “farklı politika alternatifleri arasında bir
seçim yapmak için bir politika kuralı ya da kriterin taahhüt edilmesini içerir. Politika
yapıcılar, uzun dönemde olumlu olacağını umut ettikleri amaçlara ulaşmak için kısa dönemli
özgür eylemlerinden fedakarlık ederek, bu kural ya da kriter direğine kendilerini bağlarlar”
(Fisher, 2014, s. 5). Homeros’un Odessa destanının başkahramanı Odysseus’un çevresel
unsurlardan etkilenmemek için kendisini “gemi direğine bağlaması” metaforu ile Merkez
Bankasının pozisyonu arasında bir bağ kurulur. Ancak diğer yandan vakıa’dır ki; toplumsal
dalgaların büyüklüğü, her zaman gemi direğine bağlanma metaforunu mümkün kılmaz. Yine
başka bir yerden, bu sözle yönlendirme “geleceğe ilişkin taahhütler konusunda her zaman
güvenilir değildir. “Gelecekteki politika yapıcılara bağlanmak ve bu süreçte ortaya
çıkabilecek çeşitli koşulları (ekonomi-politik ve toplumsal koşulları, y.n.) tahmin etmek
zordur” (Fisher, 2014, s. 6). Buradaki sözle yönlendirmeden çıkartılacak geleceğe ilişkin
“reçete”, üzerinde toplumsal aktörlerin “söz”ü barındırırsa, yalnızca kurumsal “söz”ü ihtiva
etmezse ancak bu söz konusu koşullara ilişkin esneklik kazanabilir.
Sonuç
FED Başkanı Janet L. Yellen “merkez bankacılarının da kalpleri vardır” der. Ardından da
ekler: Ancak “arkadaşlarım ve ben, FED’de kalpsiz bir kabileye aidiz, fakat merkez
bankacılığı zor şartlar altında rasyonel, soğukkanlı ve duygusuz kararlar alabilmekle ilgilidir”
(aktaran Fisher, 2014, s. 8). Ekonominin katı bir bilim olduğu ve yine para politikasının,
soğukkanlı karar alıcıların duygularından arınmış kararlarının hayata geçirilmesine dayanan
kesin bir bilimsel prosedür olduğu mitine yaslanan bu yönelim, özellikle ekonominin camdan
duvarlarının görünür olduğu, politik istikrarın puslu olduğu dönemlerde toplumsal aktörlerin
beklentilerini belli bir noktaya çapalamakta güçlüklerle karşılaşır. Zira “insan” dediğimiz ve
finansal bir ekonominin de zorunlu olarak temas etmesi gereken “şey”, özellikle liberal iktisat
kuramcılarının içinde yer aldıklarını düşündükleri pozitif bilimlerin kesinlik terazisine
vurulamaz, onların rasyonellik kalıplarının içine sığdırılamaz; bir laboratuardaki deney tüpü
misali kolayca ele avuca gelmez, tüm zamanlar için geçerli olacak biçimde tanımlanamaz.
Tıpkı hayatın kendisi gibidir; dinamiktir, değişkendir, hareketlidir, öngörülemez ve kendisine
yukarıdan bakılarak kesilecek – bilim adına da olsa – her türlü ahkâmı geçersiz kılar. Merkez
Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın, Gezi sürecinde “doların belini bir türlü kıramaması” ve
yine 17 Aralık sürecinde iktidar yanlısı yazılı basın organlarının “Dik Dur, Arttırma”
manşetlerine kayıtsız kalması, tam da bu toplumsal hareketlilik sebebiyle parasal hedeflere
bükülen bir hegemonyanın bir türlü kurulamayışıyla ilgilidir. Nitekim, bu tarz bir
hegemonyaya karşı durmanın, emeğin genişleyen parasal taleplerini dikkate alan bir ekonomipolitikanın hayata geçmesini sağlamanın, toplumun tümünü kapitalist üretim ilişkilerinin
gerçekleştiği bir fabrika olarak düşünen ve toplumsal dalgalanmayı sürekli kılan bir tahayyül
ile mümkün olduğunu da en nihayetinde söylemek gerekir.
110  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
KAYNAKÇA:
Akerlof, G. A. ve Shiller, R. J. (2010). Hayvansal Güdüler. Çev., Neşenur Domaniç ve
Levent Konyar. İstanbul: Scala Yayıncılık.
Arın, T. (2003). Türkiye’de Mali Küreselleşme ve Mali Birikim ile Reel Birikimin
Birbirinden Kopması. Küresel Düzen: Birikim, Devlet ve Sınıflar; Korkut Boratav’a
Armağan. Köse, A. H., Şenses, F. ve Yeldan, E. (der.) içinde. İstanbul: İletişim
Yayınları, s.569-609.
Başçı, E. (2013, Eylül 18). Para, Ödeme Sistemleri ve İletişim, Bitkisel Yağ Sanayicileri
Derneği, http://www.tcmb.gov.tr/yeni/duyuru/2013/Basci_BYSD.pdf adresinden
alınmıştır.
BBC,
(2014,
12
Şubat).
Q&A:
What
is
‘forward
http://www.bbc.com/news/business-23145755 adresinden alınmıştır.
guidance’?.
Blinder, A. S., De Haan, J., Ehrmann, M., Fratzscher, M. ve Jansen, D. J. (2008, Mayıs 15).
What we know and what we would like to know about central bank Communication.
http://www.voxeu.org/article/central-bank-communication adresinden alınmıştır.
Bloomberg HT. (2013, Eylül 24). Başçı: Kurun 1.80’e inme ihtimali
http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1429993-basci-kurun-180e-inmeihtimali-var adresinden alınmıştır.
var.
Brandist, C. (2011). Bahtin ve Çevresi: Felsefe, Kültür ve Politika, Çev., Cem Soydemir,
Ankara: Doğu-Batı Yayınları.
Campbell, J. R., Evans, C. L., Fisher, J. D. M. ve Justiniano, A. (2012). Macroeconomic
Effects of Federal Reserve Forward Guidance. Federal Reserve Bank of Chicago
Working Paper, No.2012-03.
Cnbc-e,
(2013,
Aralık
16).
Fed’in
geri
çekilmemesi
için
http://www.cnbce.com/haberler/finans/fed-in-geri-cekilmemesi-icin-ucneden?action=yorum adresinden alınmıştır.
3
neden.
Del Negro, M., Giannoni, M., Patterson, C. (2012). The Forward Guidance Puzzle. Federal
Reserve Bank of New York Staff Reports, No.574, October (Revised May 2013).
Economist,
(2014,
Şubat
15).
Fixing
forward
guidance.
http://www.economist.com/news/leaders/21596522-bank-england-doing-better-jobexplaining-its-intentions-federal adresinden alınmıştır.
Ehrmann, M. ve Fratzscher, M., (2007). Explaining Monetary Policy in Press Conferences.
ECB Working Paper Series, No.767.
Fisher, R. W. (2014). Forward Guidance (With Reference to Monty Python, Odysseus,
Apollo, Paul Fisher, Deng Xiaoping and Mario Draghi’s Old Man). Remarks before
the Asia Society Hong Kong Center, 4 April, Hong Kong.
Giles,
C. (2013). Forward guidance in a sentence. http://blogs.ft.com/moneysupply/2013/10/02/forward-guidance-in-a-sentence/ adresinden alınmıştır.
Gökgöz, G. (2013a). İletişim Çalışmalarında Yeni Bir Mecra: Finansal İletişim, İletişim
Kuram ve Araştırma Dergisi, 36, 288-309.
Gökgöz, G. (2013b). Paranın Toplumsal Yeniden Üretimi: Merkez Bankası İletişim
Politikaları. Ankara: NotaBene Yayınları.
Gökhan Gökgöz  111
Ives, P. (2011). Gramsci’de Dil ve Hegemonya. Çev., Ekrem Ekici. İstanbul: Kalkedon
Yayıncılık.
Jessop, B. (2008). Devlet Teorisi: Kapitalist Devleti Yerine Oturtmak. Çev., Ahmet Özcan,
Ankara: Epos Yayınları.
Nervaj, E., Kaso, R., Kraja, I., Lama, D. ve Peeters, M. (2006). A Proposal for the Inflation
Targeting Communication Strategy of the Bank of Albania. Munich Personal RePEc
Archive, Paper No. 27564, http://mpra.ub.uni-muenchen.de/27564/ adresinden
alınmıştır.
Ntvmsnbc,
(2013,
Ağustos
27).
Başçı:
Dövizin
http://www.ntvmsnbc.com/id/25462824/ adresinden alınmıştır.
belini
kıracağız.
Poulantzas, N. (2004). Devlet, İktidar ve Sosyalizm. Çev., Turhan Ilgaz. Ankara: Epos
Yayınları.
Praet, P. (2013). Forward guidance and the ECB, http://www.voxeu.org/article/forwardguidance-and-ecb adresinden alınmıştır.
Preda, A., (2007). The Sociological Approach to Financial Markets, Journal of Economic
Surveys, 21(3), 506-533.
Yeni Şafak, (2014, Ocak 20). Dik dur artırma, http://yenisafak.com.tr/ekonomi-haber/dikdur-artirma-28.01.2014-614171 adresinden alınmıştır.
Yellen, J. L. (2012). Revolution and Evolution in Central Bank Communications, Haas School
of Business, University of California, Berkeley, California Berkeley.
Yılmaz, C. B. ve Kahveci, E. (2014). Merkez Bankası İletişiminde Yeni Bir Araç: Sözle
Yönlendirme (Forward Guidance), Ülke Örnekleri ve Türkiye Uygulamaları.
Bankacılar Dergisi, 88, 5-26.
Değişen Medya Değişen Toplumsal Hareketler
Ali KORKMAZ
Özet:
Teknolojik gelişmeler hayatın her alanında değişimlere neden olmuştur. Bu değişimin ortaya
çıkmasında internet ve bilgi teknolojilerinin yaygınlaşmasının etkisi önemlidir. Her sektörde olduğu
gibi medya da bu değişimden etkilenmiştir. Artık eski yöntemlerle yapılan medya, geleneksel medya
adını almaktadır. Günümüzde internet medyasına doğru bir yönelim başlamıştır. Özellikle sosyal
medyanın gelişmesiyle birlikte ulaştığı kitleler her geçen gün artmaktadır. Sosyal medyada fotoğraf,
haber, video, bilgi paylaşımı, canlı yayın yapılabilmektedir. Bu durum klasik örgütlenme ve protesto
şekillerini de etkilemiştir. Zaman ve mekânla sınırlandırılmayan bu yeni toplumsal hareketler, her
geçen gün artmaktadır. İnsanlar fiziksel olarak bir arada olmasalar da birçok sosyal ve siyasal olayı
internet üzerinden gündeme getirmekte, tartışmakta ya da eyleme geçmektedirler.
2011 yılında başlayan ve hala günümüzde etkisini sürdüren Arap Baharı, Amerika’daki Occupy
Wall Street Eylemi, Yunanistan’daki öğrenci protestolarının dünyaya duyurulması, Türkiye’de 2013
yılında yaşanan Gezi Parkı Olaylarında sosyal medya etkili bir şekilde kullanılmıştır. Bu çalışmada,
geleneksel medyanın günümüzde değiştiği ve geleneksel toplumsal hareketleri nasıl etkilediği örnekler
üzerinden açıklanmıştır.
Anahtar Kelimeler: Yeni Medya, Toplumsal Hareketler, Değişen Toplum, Sosyal Medya.
Giriş
Küreselleşme süreci medyayı da etkilemiştir. Marshall McLuhan’ın yıllar önce söylediği
‘küresel köy’ deyimi günümüzde gerçekleşmiştir. Medya alanında yaşanan teknolojik
gelişmeler, dünyadaki tüm olayları anında bize ulaştırmaktadır. Özellikle internet ve sosyal
medya, ülkeler arasındaki sınırları kaldırmıştır. Uluslararası yayın yapan televizyon, haber
ajansları, gazeteler, radyoların ve dergilerin yanında, sıradan insanların sosyal medyada
yayınladığı haberler, fotoğraflar ve videolar da dünya gündeminde önemli bir yer tutmaktadır.
Ayrıca Wikileaks ve Anonymous gibi gruplar dünya gündemini işgal etmektedir. Değişen
medya ortamı, toplumsal ilişkilerin de değişmesine neden olmuştur. Eskiden daha kontrollü
ve denetimli olan medya, artık daha kişisel, kontrolsüz ve özgür bir durumdadır. İnsanlar artık
sosyal, siyasal, ekonomik, çevresel, kültürel sorunlarını yeni iletişim ortamlarında
konuşmakta, tartışmakta ve eyleme geçmektedir. Otoritenin gücüne karşı insanlar, daha özgür
buldukları ve kendilerini ifade edebildikleri bu ortamlarda sosyalleşmekte ve gruplar
oluşturmaktadır.
Eskiden sosyal ve siyasal tepkiler daha çok bölgesel ve ulusal düzeyde yapılmaktayda,
örgütlenme ve iletişim olanakları kısıtlıydı. Günümüz toplumsal hareketlerinin en önemli
özelliği merkezsiz, açık ve hiyerarşisiz olmasıdır. Bu yeni örgütlenme ve protesto tarzı bazı
ülke yöneticilerini, internet ve sosyal medyayı sınırlamasına veya yasaklamasına kadar
gitmektedir. Çalışmanın amacı, iletişim teknolojilerindeki değişimin, toplumsal hareketlerde
yaptığı değişimleri ortaya çıkarmaktır.
1. Yeni Toplumsal Hareketler
Eski toplumsal hareketler toplumda meydana gelen hareketliliği, sadece sınıf ve ekonomik
tabanlı olarak açıklamıştır. Oysa değişen değerlerle birlikte artık toplumda meydana gelen
hareketlerin, yani toplumsal hareketlerin sebebi sadece ekonomik ve sınıf çatışmasından

Yrd. Doç. Dr. Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi, [email protected]
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
114  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
ibaret değildir. Aksine ekonomik ve sınıf tabanlı olmayan sorunların çözümü için kitleler bir
araya gelmekte, devletin yetersiz kaldığı ya da görmezden geldiği sorunlara dikkat çekerek,
devletin var olan sorunları çözmesini sağlamaktadır. Bu hareketlerin ‘yeni’ olarak
tanımlanmasının temel nedeni bilinen klasik işçi hareketlerinin ortaya çıkış ve örgütlenme
biçimlerinden ayrılmak istemesinde yatmaktadır. Yeni toplumsal hareketler, siyasi iktidarların
sağladıklarından fazlasını talep edip, yönetimde olan iktidar ve partilerin temsil edemediği
alanlara dikkat çekmeyi ve bu alanlardaki sorunlar üzerine değişim getirmeyi hedefler
(Aksulu, 2013, s. 9).
Toplumsal hareketlerin tarihsel mirası, kapitalist sanayileşme sürecindeki popüler
hareketlere ve işçi sınıfı hareketlerine dayanmaktadır. Sanayileşme döneminin popüler
hareketleri, birbirine bağlı iki farklı süreci birleştirmiştir. Bunlardan birincisi, sanayi
üretiminin örgütlenmesini, araçları ve amaçları kontrol etmek amacıyla kapitalistlere karşı
muhalif işçi sınıfının toplumsal çatışmasıdır. İkinci süreç ise modern ulus-devletin inşasından
dışlanmış olan toplumsal kategorilerin yurttaşlıkla bütünleşmeleridir. Bu, siyasal demokrasiyi
yaygınlaştıran ve devletin meşruluğunun temelini genişleten siyasal bir süreçtir. 19. yüzyılın
işçi sınıfı hareketlerinde, sınıf çatışması ile siyasal hakların genişlemesi ve yurttaşlık
mücadelesi birbiri ile birleşmiş ve birbirini tamamlamıştır. Bu sınıf temelli toplumsal
hareketler, günümüzde yerini sınıf çatışmalarına dayanmayan ve kimlik politikalarına
odaklanan yeni toplumsal hareketlere bırakmıştır. Yeni toplumsal hareketler, radikal
demokrasi kuramlarının uygulama alanları olarak sivil toplum ekseninde gelişmiştir (Şen,
2012, s. 137).
Yeni toplumsal hareketlerin temelinde tehlikede olan hayat tarzlarının savunulması
yatmaktadır. Bu hareketler belirli bir sınıfın çıkarına hizmet eden hareketler değil, toplumun
tümünü rahatsız eden sorunlara ilişkin ortaya çıkan hareketlerdir; kamuoyunu
doğrudan etkilemek ister ve iktidarla pazarlık yapmazlar. Yeni toplumsal hareketler daha çok
sivil topluma yönelik hareketlerdir; eski toplumsal hareketlerde olduğu gibi amacı iktidarı ele
geçirmek değil, iktidarın soruna ilişkin yaklaşımını etkileyip değiştirmektir. Yeni toplumsal
hareketlerin en önemli özelliklerinden bir tanesi, bu hareketlerin ekonomik bir krize tepki
olarak doğmadığı; aktörlerinin gerçek dışı özellikleri olmadığıdır. Bu tespitler toplumsal
hareketlerin
çalışılmasında
iki
karşıt paradigmanın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bunlar Amerika’da etkin olan ‘kaynak
mobilizasyonu’ ve Avrupa’da etkin olan ‘yeni toplumsal hareketler’ paradigmasıdır (Aksulu,
2013, s. 9).
19. yüzyıl boyunca başlıca iki çeşit sistem karşıtı hareket ortaya çıktı: sırasıyla, ‘toplumsal
hareket’ ve ‘ulusal hareketler’ denilen hareketler. Bunların arasındaki başlıca fark sorunu
tanımlamalarında yatmaktadır. Toplumsal hareket baskıyı, işverenlerin ücretliler, burjuvazinin
proletarya üzerindeki baskısı olarak tanımlamaktadır (Arrighi vd., 2004, s. 36). 19. yüzyıl
toplumsal hareketlerini elitler, genellikle korku verici patlamalar olarak algılamışladır. Oysa
bu hareketlere üstünkörü bir bakış bile bunların bugün bizim için veri olan bir takım haklar
için sokaklara dökülmüş insanlar olduklarını ortaya koymaktadır. Sıradan insanlar,
aşağıdakiler, ezilenler, genel oy hakkı için, kadınların siyasal hakları için, insani çalışma
saatleri için, çocukların çalışmaması için çok büyük acılar çekerek mücadele etmek zorunda
kalmışlardır. 1960’lı yıllar ile birlikte değişen şey, toplumsal hareketler üzerine fikir yürüten,
yazılar yazan kişilerin bu hareketlerin içinden gelmeleri veya en azından bu hareketlere çok
büyük sempati besliyor olmalarıdır. Bu insanlar için örneğin Amerikan Sivil Haklar
mücadelesini güdümlü, gelişmemiş ve irrasyonel bir tepki olarak görmek artık mümkün
değildir. Bundan dolayı sosyal bilimler artık ‘azgın kalabalıklar ve ayaktakımı’ yaklaşımı
yerine çok farklı terimler, kavramlar ve analiz biçimleri geliştirmeye başladılar. Bugün artık
Ali Korkmaz  115
toplumsal hareketler literatürü çok farklı hareket, tepki ve protesto öğelerini ele alan ve analiz
biçimlerine sahip bir alan haline gelmiştir (Çetinkaya, 2008, s. 23).
Baskıya muhalefet, hiyerarşik toplumsal sistemlerin varlığıyla eş zamanlı olmuştur.
Muhalefet süreklidir, ama çoğu kez gizil haldedir. Ezilenler kendi muhalefetlerini aralıksız bir
biçimde ifade etmekte – politik, ekonomik ve ideolojik bakımdan – çok zayıftır. Baskının
keskinleştiği, beklentilerin özellikle boşa çıktığı ya da yönetici katmanın gücünün sallantılı
olduğu zamanlarda hemen hemen kendiliğinden bir biçimde başkaldırmışlardır. Bu
başkaldırılar isyan, ayaklanma ve kaçış biçimlerini almıştır (Arrighi vd., 2004, s. 35).
Toplumsal hareketlerin yeniden önem kazanmasının ve dikkatleri üzerinde toplanmasının,
hükümetlerin ve sol yelpazedekiler ya da onlardan artakalanlar da dahil siyasi partilerin tüm
dünyada yaşadığı güven kaybıyla ilgisi olduğu ileri sürülebilir (Dirlik, 2008, s. 67).
1999 yılının sonlarına doğru Seattle’daki Dünya Ticaret Örgütü protestoları sonrası dünya
çapında coğrafi sınırları aşan toplumsal hareketler çoğalmıştır. Özellikle sanal alemde inşa
edilen sosyal ağlardaki alan birlikteliği, toplumsal hareketleri mekân esaslı olmaktan
çıkarmıştır. Dijital ağda inşa edilen birlikteliklerle başlatılan toplumsal hareketler, dünyanın
bir çok yerinden gelen katılımcılarla gerçekleştirilen mekân buluşmalarıyla sürdürülmüştür
(Tatar, 2013, s. 16).
Yeni toplumsal hareketler, modern toplumsal yaşamın yapısal bir biçimde farklılaşmasını
savunmaktadırlar. Cohen, bu olguyu ‘kendini sınırlayan radikalizm’ olarak adlandırmaktadır.
Yeni toplumsal hareketler, toplumsal tabanları açısından da eski toplumsal hareketlerden
farklılaşmaktadır. Eski toplumsal hareketlerde, aktörler, bir kahraman ya da hain anlayışı ile
değerlendirilerek bir liderlik ihtiyacına dayanırken, yeni toplumsal hareketler ise, dış
dünyadan ziyade kendilerine yönelen aktörlere (Çayır, 1999) dayanmaktadır. Ayrıca yirminci
yüzyılın ortalarından itibaren iletişim araçlarında yaşanan gelişmeler ve bu araçların
yaygınlaşmasıyla birlikte medya, toplumsal hareketlere inanılmaz fırsatlar ve erişim imkânları
sağlamıştır. Radyo, TV, e-posta, anketler ve kampanyaların dünyaya tanıtılmasını ve
yayılmasını sağlayan yazılı basının dünya çapında yayılması, toplumsal hareket etkinlikleri ve
gösterilerinde bazı değişimlere yol açmıştır (Tilly 2008; Çopuroğlu-Çetin, 2010, ss. 73-74).
Yeni toplumsal hareketlerin genel niteliklerini şu şekilde belirtebiliriz:
1. Yeni toplumsal hareketler, ekonomik olmayan taleplere de yönelmişlerdir.
2- Yeni toplumsal hareketler, eski bürokratik örgütlenmelerden farklı olarak antibürokratik bir biçimde yapılanmaya başlamıştır.
3- Yeni toplumsal hareketler, liderlik anlayışı ve bir kahraman önderliğinde birleşme
yerine, gönüllülük esası ile süreçte eşit yönetim hakkına sahip aktivist birliktelikleri olarak
ortaya çıkmıştır.
4- Yeni toplumsal hareketler, iletişim teknolojilerindeki gelişmelerden sonuna kadar
faydalanmaktadır. Bu hareketlerin yayılması ve kapsamının genişlemesi bu gelişmelere
paralel bir şekilde gerçekleşmiştir.
2. Yeni Medya Düzeni
Yeni medya çift yönlü olduğu için etkileşimlidir. Okuyucu/izleyici/dinleyici yayınlara
dâhil olmakta ve yorum yapabilmektedir (Geleneksel medya tek yönlü olduğu için
okuyucu/izleyici/ dinleyici yayınlara dâhil edilmemektedir). Yeni medyada ekranda yer alan
haberlerden, okumak istenen haberlerin ayrıntılarına ulaşmak mümkündür. Yeni medya
sınırsızdır. Her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz, fakat bunların da doğruluk sorunu bulunmaktadır.
Yeni medya bireylerin kendini ifade ettiği ve paylaşım yaptığı bir alandır. Artık herkes
potansiyel yayıncı, gazeteci olabilmektedir. Bu durum vatandaş gazeteciliğini
116  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
geliştirmektedir. Geleneksel medya dediğimiz gazete, radyo, televizyon, dergi vs. gibi
yayınların yeni medya sürecine ayak uydurmakta yavaş kaldığı bir gerçektir (Ergürel, 2013).
Sosyal iletişim ortamı, ‘yeni’ ve ‘eski’ içeriğin yapısı ve işlevleri hakkında yapılan
analizlerle de anlaşılmaya çalışılmaktadır. İçeriğin doğasıyla ilgili getirilmeye çalışılan
açıklamalara göre; eski içerik, kıt yaratıcı becerilerin ve seçici eğitimli zihinlerin ürünüdür.
Yeni içerikle ilgili yapılan varsayım ise; şu anda her şeyin içerik olabileceği ve içeriğin
mutlaka uzmanlar tarafından üretilmek zorunda olmadığıdır (Erdem, 2011, s. 70). Aşağıda
eski ve yeni medya içeriklerinin özellikleri görülmektedir.
Özelliği
Sunulan
Hizmet
Temel
İletişim
Paradigması
Kalite
İçeriği kim
üretir?
Ticari
unsurlarla
İlişki
Eski Medya içeriği
Enformasyon, eğitim, eğlence.
Yeni Medya içeriği
Bilgi, iletişim ve eğlence bileşimi.
Birden çoğa, kitlesel.
Çift-yönlü, kişiselleştirilmiş,
etkileşimli, isteğe bağlı.
“Kaliteli” içeriğin entelektüel ve
sanatsal meziyetleri vardır.
İçeriği uzmanlar belirler: İçeriküretimi s a n a t s a l uzmanlık ve
seçici zihinler gerektirir.
Kaliteli içerik, kullanıcıları bağlantı
halinde tutan içeriktir.
Kontrol kullanıcıdadır: Neyin, ne
zaman ve nasıl olacağına karar verir.
“En iyisini gazeteci bilir” ilkesinin
sonu gelmiştir.
İçerik ve reklâm birbirine ayrılmaz
biçimle bağlıdır.
İçerik ve reklâm katı biçimde
birbirinden ayrı tutulur ve açıklıkla
etiketlenir.
Tablo 1: Eski ve Yeni Medya İçeriği (Lucy Küng’den aktaran, Erdem, 2011, s. 70).
3. Toplumsal Hareketler ve Sosyal Medya
Sosyal hareketler ve sanal eylemleri birbirini dışlayan değil, birbiriyle işbirliği içinde olan
iki kavram olarak düşünülmelidir. Klasik sosyal hareketler grev, miting, yürüyüş gibi eylem
biçimlerini barındırıyorsa aynı tür eylemler sanal olarak da gerçekleşme potansiyeli
taşımaktadır. Birçok örnekte internet üzerinden örgütlenme ile klasik sosyal hareket eylemleri
gerçekleştiği görülmektedir. Hatta internet üzerinden yapılan sanal eylemlerin örgütlenerek
süreklilik kazanma potansiyeli olabilir. Sanal eylemler ve klasik eylem repertuarının birbiriyle
grifit ilişkiler kurabilir. Öncelikle sokaklarda gerçekleşen bir eylem aynı şekilde internet
ortamında sanal eylemlere ilham olabilir. Tersi de mümkündür. Sanal olarak gerçekleşen
eylemler sokak gösterilerine de dönüşebilir. Ancak, internetin ulaşım ve katılma kolaylığına
klasik eylemlerin ulaşması güç olduğundan sanal eylem aktörleri her zaman daha fazla
olacaktır. Klasik eylemler ve sanal eylemler için örnek olarak Fijili feminist örgütleri
verebiliriz. Fijili feminist örgütler ilk başta Birleşmiş Milletler’in düzenlediği toplantılarda
kurdukları bağları tartışma grupları ve ortak internet sitelerine taşımışlardır. Çevrecilik, kadın
hakları, yoksul ülkelerde zengin pazarlar için çalışan düşük maaşlı ve sağlıksız işyerlerine
muhalefet olarak şekillenen sosyal hareketler internet ve web siteleriyle birlikler kurmuşlardır
(Tilly’den aktaran Bingöl-Tanrıver, 2011, s. 137).
Sosyal medyada aktivistler, bazı eylemlerin siyasi içerikli olmasını ya da belli bir siyasi
görüşe aitmiş gibi gösterilmesini de eleştirmişlerdir. Temelde toplumsal bir hareketin özüne
de uymayan siyasi cepheleşmeyi ve oluşumları kendi davalarından uzak tutmaya çalışan
aktivistlerin, bununla ilgili olarak uyarı ve ilke mesajlarını da paylaştıkları görülmektedir.
Ali Korkmaz  117
Örneğin, Gezi eylemlerine grupların kendi flamalarıyla katılması sosyal medyada tepkilere
neden olmuştur (Işık, 2013, s. 26).
Genel anlamda bireyi sadece yöneten-yönetilen ilişkileri bağlamında etkilemeyen, onun
hayata bakış açısını da önemli şekilde biçimlendiren medya, bireyin çevresi hakkında
bilgilenmesini sağlayarak onun çevreye ve yaşadığı mekâna daha ilgili bir kişi olmasında
önemli rol oynamaktadır. Sağlanan iletişim sayesinde medya, yurttaşların gerek yerel gerekse
ulusal konularda duyarlılığını artırmaktadır. Öte yandan farklı düşüncelerdeki insanlar
arasında iletişim kurulmasına da yardımcı olmaktadır. Bu nedenle medya modern toplumlarda
bireyin olayları algılamasında ve onu yorumlamasında temel bir araçtır. Hatta kimi zaman
medya, çeşitli nedenlerle ortaya çıkan sosyal sorunlara özel bir ilgi gösterebilmekte, hatta o
sorunların sözcülüğünü bile üstlenebilmektedir. Böylece medya, yönetim ya da çeşitli
sorunlara neden olan birimler üzerinde etkili bir baskı aracına da dönüşebilmektedir. Diğer
taraftan günümüz teknolojisinin iletişim ortamına sunduğu imkânlar tahayyül gücünün ötesine
giderken, bireylerin de düşünce şekli, davranış norm ve gelenekleri de bir takım değişikliklere
uğramaktadır. Bugün kitlesel ve özel iletişim imkânları, toplumsal hareketler başta olmak
üzere pek çok oluşumun hem konularını hem de eylem repertuarlarını geliştirmektedir. Bu
noktada özellikle de internetin kullanımının çok büyük katkısı bulunmaktadır (Işık, 2013, s.
26).
4. Sosyal Medyada Toplumsal Hareket Örnekleri
Sosyal hareket aktörleri organize olmak, hareketin yayılmasını sağlamak için internet
siteleri kurmaktadırlar. Indymedia, Znet gibi siteler aracılığıyla gerçekleştirilen hareketler,
sosyal hareketlerin iletişim kurmak ve bilgiyi paylaşmak için buldukları yöntemlerden biridir.
Indymedia, 1999 yılında gerçekleştirilen Seattle eylemleri sırasında kurulmuş bir ağdır. Bu ağ
kendini, “gerçeğin radikal, doğru ve tutkulu söylemlerinin yaratılması için kolektif bir şekilde
hareket edilen bir medya ağı” olarak ifade etmektedir (Bennett, 2005). Eylemcilerin bilgi
alışverişi kolaylıkla sağlanabilmektedir. Bunun yanı sıra, internetin sosyal hareketler
açısından, bilgi paylaşımını aşarak toplumsal bir ağ (network) yaratmak bakımından önemli
olduğu ve bunun kolektif eylem bakımından bir “araç” olarak kabul edilebileceği de
söylenebilir (Tarrow, 2005). Örneğin, 16 Nisan 2000 tarihinde Washington’da IMF ve Dünya
Bankası’na karşı gerçekleştirilen eylemler sırasında 603 grup, teknolojinin gelişimini eylem
repertuarlarının değişmesini beraberinde getiren etkenlerden biri olarak internet sayesinde bir
araya gelmiştir (Bingöl-Tanrıver, 2011, s. 137). (Bu mail gruplarından bir kaçı şunlardır:
[email protected],
[email protected],
[email protected],
[email protected],
[email protected], http://www.indymedia.org/en/static/about.shtml. “Direniş ruhu
yasıyor” sloganıyla hareket eden Z iletişim araçlarının bir parçası olan ve 1995 yılında
kurulmuş olan Znet, gün içerisinde sürekli yenilenen bilgi aktaran bir topluluktur).
Örneğin, Ukrayna’da AB ile Ekonomik İşbirliği Antlaşması’nın imzalanmaması üzerine
21 Kasım 2013’te başlayan protestolarda sosyal medya etkin bir haberleşme aracı olarak
kullanılmış ve sosyal medya üzerinden uluslararası kamuoyu oluşturulmaya çalışılmıştır.
Bosna’da 4 Şubat 2014’te başlayan protestolar daha önce siyasi bağlantısı olmayan bugün de
siyasetten nefret ettiğini söyleyen işsiz bilgisayar programcısı Aldin Siranovic’in kurduğu
Facebook grubu ile başlamıştır. Venezüella’da ise 13 Şubat 2014’ta enflasyon, yolsuzluk,
artan suç oranları sebebiyle öğrencilerin öncülük ettiği yönetim karşıtı protestolarda oldukça
etkili bir şekilde kullanılan Twitter görüntüleri bloke edilmiştir. Brezilya’da yolsuzluğun
bitmesi ve eğitim, sağlık, ulaşım konusunda daha iyi hizmet almak için, farklı dünya
görüşlerine sahip gençler sokak protestolarında sosyal medyanın gücünden yararlanmışlardır.
Nitekim Gezi Parkı eylemlerinde de internet, sosyal medya ve iletişim teknolojileri oldukça
etkili bir şekilde kullanılmıştır (TÜRKSAM, 2014).
118  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
4.1. Arap Baharı Sürecinde Sosyal Medya Kullanımı
Sosyal medya, Tunus’ta devrim günlerinde yaygınlaşmış ve devrimden sonra da etkileri
hissedilmeye başlanmıştır. Fakat Mısır’da, Arap Baharı’nda çok daha önceleri sosyal medya
faaliyetleri organize olmuştur. Sosyal medyanın gücünü gören liderler, interneti yasaklama
veya kontrol etme yoluna gitmiştir. Sosyal medya, ayaklanmalar ve protestoların kitlesel
niteliğe dönüşmesinde önemli rol oynamıştır. Şiddete başvurmadan, meydanlara inip,
yönetimleri protesto etmişlerdir. Mısır'da büyük kitlelerin bir araya gelmesinde, sosyal ağların
etkisi yadsınamaz. Özellikle halk, Facebook üzerinden organize olmuştur. Halkın tepkisi, otuz
yıllık hükümet rejiminin sona ermesine ve Hüsnü Mübarek’in yargılanmasına neden olmuştur
(Korkmaz, 2012, s. 2152).
Arap isyanlarının dikkat çekmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi ise sosyal
medyanın isyanın yayılmasında ve halkın örgütlenmesinde oynadığı büyük roldür. Bundan
dolayı Arap isyanları, sosyal medya devrimleri, facebook devrimi ya da twitter devrimi
adlarıyla da nitelendirilmiştir. Kısa süre içerisinde tüm Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya yayılan
isyan silsilesi Tunus, Mısır ve Libya da hükümetleri devirdi. 3 milyondan fazla sayıda tweet,
gigabaytlarca Youtube içeriği ve binlerce blog gönderimleri analiz edildikten sonra yeni
araştırma, sosyal medyanın Arap Baharı sırasında politik çekişmeleri şekillendirmede merkezi
bir rol üstlendiğini ortaya koymaktadır. Mısır Başkanı Hüsnü Mübarek’in istifasını
sunmasından önceki haftaki tweet oranları “günde 2,300’den günde 230,000’a” ulaşırken,
zirvedeki 23 video yaklaşık 5.5 milyon görüntülenme sayısına ulaşmıştır. İsyanın Tunus’tan
Mısır’a sıçramasının akabinde sosyal medya üzerinden örgütlenmeye başlayan halkı
durdurmak için Mısır hükümeti Twitter’a erişimi engellemiş ayrıca Facebook, Yahoo ve
Google’a da erişimi önemli ölçüde azaltmıştır. 28 Ocak 2011 de Mısır hükümeti internet
erişimi ve cep telefonu şebekelerinin kapatılmasını emretmiştir (Çildan vd., t.y.).
4.2. Occupy Wall Street Eylemi’nde Sosyal Medya Kullanımı
New York'ta 17 Eylül 2011 tarihinde başlayan “We Are 99%/Occupy Wall Street” (Biz
Yüzde 99'uz/Wall Street'i İşgal Et) hareketi, küresel kapitalizmin kalbi olarak bilinen
Manhattan’dan tüm dünyaya yayılmıştır. ABD’de 100 şehir olmak üzere küresel ölçekte 1500
şehirde destek bulan bu hareket, büyük bankaların ve çokuluslu şirketlerin demokrasi
üzerindeki yıkıcı gücüne ve ekonomik çöküşü yaratan Wall Street’e karşı bir mücadele olarak
ortaya çıkmıştır. Mısır ve Tunus’taki halk ayaklanmalarından ilham alan “Wall Street’i İşgal
Et” hareketi, en zengin %1’in küresel ekonominin kurallarını nasıl yazdığını ortaya çıkarmayı
amaçlamıştır. WSİ, merkezî bir örgütü veya herhangi bir lideri bulunmayan yatay bir ağ
olarak örgütlenmiştir (Şen, 2012, ss. 139-141).
“Wall Street’i İşgal Et[mek]” Kanadalı Adbusters örgütünün fikriydi. New York’ta,
Twitter’da bir saatte on binlerce mesaj kaydeden işgalciler, kurdukları web sitelerinde
binlerce Amerikalıya yine milyonlara hitap şansı verdiler. Hikâyesini, protesto
motivasyonunu bir kâğıda elle yazıp fotoğrafını gönderen herkesin bireysel sesinin
duyulabildiği bir imkân yaratılmıştır. Yani Anonymous maskelerinin popülerliğine karşın
herkes cesaretle kendi yüzü, yazısı, hikâyesiyle vardı orada. İsimsiz bir kitle içinde
kaybolmamaktaydı. 21. yüzyılın öznelerinin bir harekete başka türlü katılması düşünülemezdi
(Zaptçıoğlu, t.y.).
15 Eylül 2011 tarihinde hareket diğer ülkelere de yayılmış ve küresel bir eylem haline
dönüşmüştür. Sosyal ağlar üzerinden organize edilen hareket 15 Eylül 2011’de Londra,
Berlin, Tokyo, Sydney, Paris, Roma, Münih, Seul, Brüksel, San Juan, Vancouver, San Diego,
Meksiko City, Stockholm, Hong Kong, Amman, Madrid ve Taiegi’deki menkul kıymetler
borsalarına karşı aynı günde protesto gösterileri ve işgal et kampanyaları başlattı. Tüm bu
protestolar Facebook, Twitter, Youtube ve resmi siteleri üzerinden organize edildi. Hareketin
Ali Korkmaz  119
resmi sitesi olan “occupywallst.org” un hakkında sayfasında, kitlelerin etkili bir şekilde
organize edilmesini anlatan “ittifak içinde grup dinamikleri üzerine hızlı kılavuz” adlı bir
makale bulunmaktadır. “İşgal Et”, “Arap Baharı”, “İran Yeşil Devrimi”, “Londra isyanları”,
“Moldova’daki Twitter devrimi” gibi hareketler sosyal medyanın gelecekte politik eylemlerde
çok daha etkin bir şekilde kullanılacağının sinyallerini vermektedir. (Çildan vd., ab.org.tr).
4.3. Gezi Parkı Eylemleri’nde Sosyal Medya Kullanımı
27 Mayıs 2013 tarihinde Gezi Parkının duvarlarının yıkılması ve ağaçlarının sökülmesi ile
başlayan olaylar, benzer düşünen fakat birbirinden habersiz kitleleri birleştirme gücüne sahip
olan sosyal medyanın ne kadar önemli ve insanlar üzerinde etkili olduğunu göstermiş ve bu
olaylar sosyal medya için Türkiye’de bir milat olmuştur. Yaşanan sürecin siyasi yönü kadar
teknolojik yönü de önemlidir. Sosyal medyanın sınırsız gücü ile örgütlenen insanlar ve
gruplar oldukça hızlı bir şekilde organize olarak, bu gibi durumlara pek alışık olmayan ve
hazırlıksız yakalanan devlet otoritesini zaafa uğratmaya çalışmışlardır (Altınbaş, t.y.).
Başlangıçta geleneksel medyanın pek ilgi göstermediği Gezi Parkı eylemlerinde,
Türkiye’den ve dünyadan birçok insan sosyal medya üzerinden örgütlenmiş ve eyleme
geçmiştir. Gezi Parkı Dayanışması ve Taksim Platformu gibi oluşumlarla eylemciler
yönlendirilmiştir. Facebook ve Twitter üzerinden fotoğraf, duyuru, video ve bilgi paylaşımı
yapmışlardır. Orada olmasalar bile insanlar, Türkiye’de ve dünyada meydanlara inmiş ve
protestolar yapmıştır. Yan yana gelmesi mümkün olmayan siyasi oluşumlar, spor kulüpleri ve
insanlar aynı ortamda birlikte hareket etmişlerdir.
Sonuç
Son dönemde iletişim teknolojilerindeki gelişme, bilgiye erişimi de kolaylaştırmıştır.
Günümüzde internet, iş hayatından sosyal hayata kadar hayatımızın tüm alanlarına girmiştir.
Hayatımıza bu kadar giren internet, toplumsal hareketlerimizi etkilerken, toplumsal
hareketlerde interneti etkilemiştir. Siyasetçilerden siyasi partilere kadar her kesimin yer aldığı
bu yeni mecrada, artık politikalar da bu ortamlarda şekillenip eyleme dönüşmektedir.
Siyasetten sosyal hayata, eğitimden sağlığa, ekonomiden çevre sorunlarına kadar her türlü
tartışma, öneri, örgütlenme ve eylem faaliyetleri internet üzerinden yapılmaktadır.
Örgütlenme kolaylığı ile protestolar ulus ötesine kolayca ulaşmaktadır. Web siteleri, sohbet
odaları, bloglar toplumsal hareketleri etkilemektedir. Özellikle yüz milyonlarca insanın üye
olduğu Facebook ve Twitter bu konuda çok etkilidir.
İnternet, kolay ulaşılabilirliği, ucuz olması, interaktif olması, zaman-mekân sınırlarının
olmaması gibi özellikleriyle adeta hayatın vazgeçilmez bir unsuru olmaktadır. İnsanlar
internet üzerinden haberlere ulaşabilmekte, televizyon-sinema izleyebilmekte, radyo
dinleyebilmekte, arkadaşlarıyla, yakınlarıyla görüşebilmektedir. Hatta oluşturulan platformlar
üzerinden siyasal ve sosyal olaylara dâhil olabilmekte, herhangi bir siyasal veya sosyal olayda
beğenilerini veya tepkilerini ortaya koyabilmektedir. Siyasal ve sosyal olaylar, sokaklardan
sosyal medyaya, sosyal medyadan tekrar sokaklara dönebilmektedir. Sanal ortamlarda
tartışılan konular, zaman zaman eyleme dönüşmektedir. İnternet, bir yandan insanları
özgürleştirirken, diğer yandan devletler tarafından kontrol edilmesine ve denetlenmesine de
imkân sağlamaktadır.
Wikileaks, Occupy Wall Street, Anonymous, Arap Baharı gibi yeni toplumsal hareketlerin
ortak özelliği internet üzerinden başlayıp gelişmesidir. Birbirini tanımayan kitleler, sanal
ortamlarda/platformlarda bir araya gelerek harekete geçmektedirler. Bu tür toplumsal
hareketler, geçmiş yıllardaki toplumsal hareketlere göre farklı ve yenidir. Ayrıca bu tür
hareketler sadece siyasi değil, toplumu ilgilendiren her konuda yapılmaktadır. Sonuç olarak,
medyada yaşanan değişim, toplumsal hareketlerin de değişmesine neden olmuştur.
120  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
KAYNAKÇA:
Altunbaş, F. (t.y.). Sosyal Medya ve Toplumsal Olaylar: Gezi Parkı Olayları Örneği,
https://www.academia.edu/6604502/SOSYAL_MEDYA_VE_TOPLUMSAL_OLAY
LAR_GEZI_PARKI_OLAYLARI_Social_Media_and_Riots_Case_Study_of_Gezi_P
ark_Demonstration_ adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 22 Mart 2014)
Aksulu, M. (2013). Yeni Toplumsal Hareketler: Türkiye’de Hayvan Hakları Savunuculuğu ve
Sosyal Medya, Y.L. Tezi, Maltepe Üniversitesi, İstanbul.
Arrighi, G., Hopkins T., Wallerstein I. (2004). Sistem Karşıtı Hareketler. İstanbul: Metis
Yayınları.
Bingöl, Y. ve Tanrıver, N. (2011). Bilgi Çağında Değişen Sosyal Hareketler: Sanal Eylemler.
The Journal of Knowledge Economy & Knowledge Management/Volume: VI Spring,
http://www.beykon.org/dergi/2011/SPRING/Y.Bingol.pdf
adresinde
alınmıştır.
(Erişim tarihi 20 Mart 2014)
Çetinkaya, Y. D. (2008). Tarih ve Kuram Arasında Toplumsal Hareketler. Toplumsal
Hareketler, Tarih, Teori ve Deneyim. Çetinkaya, Y. D. (der.) içinde İstanbul: İletişim
Yayınları. 15–61.
Çildan, C., Ertemiz, M., Küçük, E., Tumuçin, K.H., Albayrak, D. (t.y.). Sosyal Medyanın
Politik Katılım ve Hareketlerdeki Rolü. http://ab.org.tr/ab12/bildiri/205.pdf adresinden
alınmıştır. (Erişim tarihi 14 Mart 2014)
Çopuroğlu, C. Y. ve Çetin, N. (2010). Yeni Sosyal Hareketler Paradigması Bağlamında
Türkiye'deki Küreselleşme Karşıtı Grupların Birbirleriyle ve Dünyadaki Karşıtlarla
Karşılaştırılması, Sosyoloji Derneği, Türkiye Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, Cilt:13
Sayı:1-Bahar 2010, VI. Ulusal Sosyoloji Kongresi, 1–2–3 Ekim 2009: Aydın.
Dirlik, A. (2008). Pasifik Perspektifinde Toplumsal Hareketler: Çağdaş Radikal Siyasetin
Soyağacı Üzerine Düşünceler, Toplumsal Hareketler, Tarih, Teori ve Deneyim.
Çetinkaya, Y. D. (der.) içinde İstanbul: İletişim Yayınları. 65–83.
Erdem, H. A. (2011). Yeni Medya Hizmetleri ve Düzenlemeleri, Radyo ve Televizyon Üst
Kurulu Uzmanlık Tezi, http://www.rtuk.org.tr/upload/ut/27.pdf adresinden alınmıştır.
(Erişim tarihi 24 Mart 2014)
Ergüzel, D. (2013). Yeni Medya Düzeni, http://www.denizergurel.net/yeni-medya-degisen-ne/
adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 24 Mart 2014)
Işık, G. (2013). Yeni Toplumsal Hareketler ve Sanal Gerçeklik Boyutunda Gezi Parkı
Eylemleri, Selçuk İletişim, Cilt: 8, Sayı: 1, 19-33.
Korkmaz, A. (2012). Arap Baharı Sürecinde İnternet ve Sosyal Medyanın Rolü, International
Symposium on Language and Communication: Research Trends and Challenges
(ISLC). İzmir. 2147–2153.
Şen, F. (2012). Toplumsal Hareketler ve Medya: Wall Street İşgalinin Medya da Temsili,
http://globalmediajournaltr.yeditepe.edu.tr/makaleler/GMJ_4._sayi_Bahar_2012/pdf/S
en.pdf adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 18 Mart 2014).
Tatar, T. (2013). Yeni Toplumsal Hareketler ve Küresel Projeler, Orta Doğu Analiz, Eylül
2013, Cilt: 5, Sayı: 57, www.orsam.org.tr adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 24 Mart
2014)
Ali Korkmaz  121
TÜRKSAM,
(2014).
İnternetin
Sosyal
Hareketlerde
Artan
Etkisi,
http://www.turksam.org/tr/makale-detay/953-internetin-sosyal-hareketlerde-artanetkisi adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 4 Mart 2014)
Zaptçıoğlu, D. (t.y.) Wall Street’ten Huzur Sokağı’na: İşgal ve Direniş Günleri,
http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=413&dyid=6088
adresinden alınmıştır. Erişim tarihi 15 Mart 2014)
Yatağan Enerji ve Maden İşçilerinin Direniş Sürecinde
Medyayı Kullanış Biçimleri
Sergender SEZER
Özet:
Yatağan bir işçi kentidir. Yatağan’ı işçi kenti yapan en önemli iki tesis; 1982 yılından itibaren
ünite ünite devreye alınan ve tam kapasite olarak 1986 yılında faaliyetine başlayan Yatağan Termik
Santrali ve bu santrale kömür sağlayan maden ocaklarıdır. Santralde yaklaşık 750 işçi, santrale kömür
sağlayan kömür ocaklarında da 400 civarında işçi çalışmaktadır. Bunların yanında özel kömür
madenlerinde ve mermer çıkarılan diğer maden ocaklarında çalışan yüzlerce işçi bulunmaktadır.
Dolayısıyla kent ekonomisi büyük oranda özellikle hâlâ devlete ait olan elektrik santrali ve maden
ocaklarına bağımlıdır. Bu nedenle termik santralin ve maden ocaklarının özelleştirilmesi kent
ekonomisine büyük bir darbe vuracaktır. Ayrıca direniş sürecinde Yatağan’ın öne çıkmasına rağmen
Kemerköy ve Yeniköy termik santrallerini sınırları içinde bulunduran Milas da bu özelleştirme
sürecine kayıtsız değildir. Bu yüzden enerji ve maden tesislerinde gerçekleştirilecek bir özelleştirme
doğrudan işçileri olduğu kadar Yatağan, Milas ve Muğla ekonomilerini de doğrudan veya dolaylı
olarak etkileyecektir.
Termik santrallerin ve madenlerin özelleştirilmesinin gündeme geldiği 1990’lı yılların başından
itibaren Yatağan enerji ve maden işçileri özelleştirmeye karşı bir mücadele içine girmişlerdir. Başlarda
sayısal olarak çok az bir işçinin ve bazı sendikacıların öncülüğünde başlayan bu mücadele süreç içinde
tüm Yatağan’ı, Milas’ı ve Muğla’yı da etkilemiştir. Yatağan, Milas ve Muğla’daki yerel basın
başından beri işçilerin vermiş olduğu mücadeleyi sürekli haberleştirmiştir, ancak ulusal basında haber
olarak yer almaları ise polis ve jandarma müdahalesi gerçekleştiğinde söz konusu olabilmiştir.
Bu çalışmada, Yatağan işçilerinin verdikleri özelleştirme karşıtı mücadelenin basın-yayın
organlarında nasıl yer aldığı, işçilerin basın yayın organlarını ve sosyal medyayı direnişlerini
örgütlemek ve duyurmak için nasıl kullandıkları, bu yer alma ve kullanım sürecinin geri dönüşünün
nasıl olduğu, halkın desteğini, örgütlenmeyi ve direnişi olumlu veya olumsuz nasıl etkilediği
sosyolojik olarak analiz edilmiştir.
Analiz edilecek veriler, hem medya taramasıyla, hem de enerji işçilerinin örgütlü olduğu TES-İŞ
(Türkiye Enerji, Su ve Gaz İşçileri Sendikası) ile maden işçilerinin örgütlü olduğu Maden-İş
sendikalarının yönetici ve üyeleri ile yapılan görüşmelerden elde edilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Yatağan, direniş, özelleştirme, sendika, TES-İŞ, Maden-İş, emek ve iletişim,
medya, sosyal medya, enerji ve maden işçileri.
Giriş
Bu çalışma, hem bir saha araştırması olarak kurgulanmış, hem de gazete, dergi ve
TV’lerin haberlerinden yapılan taramaların incelenmesinden oluşmuştur. Saha araştırması
sürecinde sendika yetkilileriyle, işyeri temsilcileri ve işçilerle ayrıca Yatağan halkı ve
esnafıyla görüşmeler yapılmıştır.1 Sahaya dört kez gidilmiştir, bu gidişlerde santraldeki ve
madenlerdeki işçilerle, işyeri temsilcileriyle ayrı ayrı görüşmeler yapılmıştır. Direniş
çadırında, işçilerin yaptıkları eylemlerde ve işyeri içinde direniş sürecinin nasıl işlediğine dair
gözlemler yapılmıştır. Yatağan esnafı ve halkıyla da direniş süreci ve bu sürecin basında yer

Dr. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi.
Bu araştırmaya verdikleri destek için başta TES-İŞ Yatağan Şube Başkanı Fatih Erçelik’e, Maden-İş Yatağan
Şube Başkanı Süleyman Girgin’e, TES-İŞ Yatağan Şube Teşkilat Sekreteri Kemal Özcan’a sendika mubayaacısı
Memiş Gümüş’e, görüşmeyi kabul eden tüm işyeri temsilcisi ve işçilere, Yatağan halkı ve esnafına sonsuz
teşekkürlerimi sunarım.
Ayrıca, 2013-2014 Bahar Yarıyılı “Alan Araştırması” dersimi alıp sahadaki araştırmalara katılan burada
isimlerini tek tek zikredemediğim Sosyoloji Bölümü Üçüncü Sınıf öğrencilerine teşekkür ederim.
1
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
124  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
alış biçimi, sendikaların ve işçilerin halk ile ilişkileri ve süreci basın yoluyla ne derece
aktarabildikleri; sendikaların anlattıklarının halk tarafından nasıl algılandığı ve
değerlendirildiği analiz edilmeye çalışılmıştır.
24 Ocak 1980 kararlarıyla neo-liberal politikaların ülke ekonomisinde birer birer devlet
politikası haline getirilme çabalarının bir sonucu olarak özelleştirme ve taşeronlaştırma
Türkiye’de kamu çalışanlarının karşısına bir tehdit olarak çıkmaya başlamıştır. Özelleştirme
ve taşeronlaştırma, tüm kamu ve özel sektör çalışanlarını yakından ilgilendiren temel
sorunlardır. Yatağan işçileri de aynı nedenlerle bu duruma karşı bir mücadele
geliştirmişlerdir.
Yatağan maden ve enerji işçilerinin özelleştirmeye karşı mücadele ve direniş süreci 1994
yılına kadar geriye gitmektedir. İlk zamanlar işçilerin büyük çoğunluğu özelleştirmenin kötü
bir durum yaratmayacağı düşüncesini paylaşmışlardır. Bu işçilerin genel beklentisi
özelleştirme olduğu takdirde başka devlet kuruluşlarına geçişlerinin sağlanabileceği şeklinde
olmuştur. Bu süreçte işçilerden daha fazla Yatağan halkı özelleştirmeye karşı bir tutum
almıştır. Aynı dönemlerde Yatağan, santralden kaynaklı yoğun bir hava kirliliği ile de
mücadele etmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen santralin kapatılması veya özelleştirilmesi
özellikle esnaf arasında pek savunulmamıştır.
Yatağan Enerji ve Maden İşçilerinin Derdi: Özelleştirmeye Karşı Var Olmak
Her şeyden önce Yatağan enerji ve maden işçilerinin kavgaları, ekmek kavgasıdır. Bu
ekmek kavgasını farklı bir noktaya çekmek işçilerin haklı, bilinçli ve örgütlü mücadelesini
görmezden gelmek iyi niyet ölçülerinin dışındadır. Maalesef Türkiye’de toplumda oluşturulan
korku kültürü her türden hak mücadelesinin mutlaka siyasal bir düzleme çekilip vatanı-milleti
koruma refleksiyle karşılanmasına ve “vatanı bölme, huzuru kaçırma, anarşistlik, bölücülük,
komünizme hizmet, teröristlik vs.” ile damgalanıp, içinin boşaltılmasına, halk desteği
almasının engellenmesine neden olmaktadır. Bunda devletin ve toplumun her şeye muktedir
“kutsal devlet” algısının etkisi de büyüktür. İşte bu yüzden devletin, dolayısıyla hükümetlerin
yapıp ettiği her şey, aldığı her karar kutsal kabul edilmekte, buna karşı gelen herkes
marjinalleştirilmeye çalışılmaktadır. Genel algı; özelleştirme çalışanı ve yöre halkını olumsuz
etkilese bile “devlet yapıyorsa, doğrudur” şeklindedir. Elbette bu durumun oluşmasında
basının ve ülkenin yaşadığı askeri darbelerin de etkisi büyüktür. Buradan hareketle Yatağan
işçilerinin mücadelesi, her şeyin en iyisini bilen “kutsal devlet”in aldığı ve alması muhtemel
benzer kararlara bir karşı duruş olarak da algılanmaktadır.
Kısaca “kamu mülkiyetinde olan KİT’leri, özel sermayeye, bedeli karşılığında
satmak”(Özmen, 1987, s. 7) olan özelleştirme; kapitalizmin küreselleşmeyi iyi bir gelişme
gibi gelişmemiş ülkelere pazarlamasıyla birlikte, bu ülkelerin ekonomik yapılarını ve kamu
mülkiyeti anlayışını tümden değiştirmek için ürettiği ve dayattığı bir sömürü aracı olarak
kabul edilmektedir. Özellikle gelişmemiş ülkelere kamu borçlarını azaltacak, ülkeyi
kalkındıracak tek uygulamaymış gibi dayatılan özelleştirme ABD ve İngiltere gibi gelişmiş
kapitalist ülkelerin, kendi ekonomik krizlerden bir çıkış yolu olarak 1980’lerden itibaren
Reagan ve Thatcher dönemlerinde acımasız bir şekilde, düzensizleştirme ve finansal
serbestlikle birlikte uygulamaya konulmuştur(Ercan, 2005, s. 375). Kapitalizmin
özelleştirmeyi de dayatarak sağlamaya çalıştığı küreselleşme süreci, “farklı düzeylerde
sermaye birikimine sahip ülke ya da bölgelerin varlığında gerçekleşmektedir. Yani yasal
süreçlerle inşa edilen kapitalizmin küresel düzeyde kurumsallaşması, tekil-dışsal bir
müdahalenin ürünü değildir. Küreselleşme sermayenin dünya ölçeğinde toplam döngüsüne
katılan, tüm tekil sermayelerin bir ürünüdür” (Ercan, 2005, s. 375). Küreselleşme sürecinin
bugün gelinen noktasında sadece KİT’lerin özelleştirilmesi değil, akarsuların, ormanların,
kıyıların, okulların, hastanelerin ve hatta güvenliğin de özelleştirilmesi söz konusudur.
Sergender Sezer  125
Türkiye’nin özelleştirmeyi bir devlet politikası haline getirmesinin dönüm noktası olarak
24 Ocak 1980 kararlarını görmek mümkündür. Bu kararların alındığı tarihten sonra 12 Eylül
1980 askeri darbesi ve ardından iktidarı eline alan Turgut Özal ve partisi ANAP
özelleştirmenin temellerini sağlamlaştırmıştır. 24 Kasım 1994 tarihinde çıkarılan 4046 Sayılı
Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun ile özelleştirme Türkiye’de yasal bir zemine
oturtulmuştur.
Özelleştirme ile ulus-aşırı iş çevrelerinin çıkarına uygun koşullar içeren politikaları hayata
geçiren Türkiye, üçüncü dünya ülkelerinde olduğu gibi, kamu borçlarının ödenmesini,
altyapının geliştirilmesini, uluslararası piyasalarla bütünleşmesinin sağlanması ve
kalkınmanın hızlandırılmasını gerekçe olarak göstere gelmiştir. Oysa bu politika, dışarıdan
telkin edilmese bile, gelişmenin temel sorunlarından biri haline gelmiştir. Ulus-aşırı şirketler,
daha fazla kâr getiren ve stratejik öneme sahip enerji, maden, su, telekomünikasyon ve
ulaşım-nakliye gibi sektörlere yönelmişlerdir (Martin, 1995, s. 27).Bu durum
özelleştirmelerde kamu yararından çok özel sektör yararı gözetildiğinin önemli bir
göstergesidir. Eskiden zarar eden KİT’lerin satılması şeklinde uygulanan ve bu yönüyle
savunulan özelleştirme şimdilerde kâr edenlerin satılması şekline dönüşmüştür. Öyle ki, KİT
zarar ediyorsa bile, kâr eder hale getirilip o şekilde satılmaktadır.
Özelleştirme savunucularının en önemli argümanlarından birisi, KİT’lerin devletin
sırtında bir kambur olduğu, çünkü siyasetin müdahalesinin kaçınılmaz olduğu, gereğinden
fazla işçi çalıştırıldığı, popülist politikalarla gereksiz yatırımlar yapıldığı ve bu yüzden de
sürekli olarak zarar ettikleridir. Bu, Türkiye gibi ülkelerde birçok KİT için geçmiş yıllarda
doğruluk payı olan bir argümandır. Bu yüzden birçok kâr eden KİT de, kurunun yanında
yanan yaş misali özelleştirmenin kurbanı olmuştur. Bu kurbanların başında sigara ve alkol
fabrikaları, rafineriler, limanlar, enerji ve maden işletmeleri gelmektedir. Kâr ettiği halde
satışa çıkarılan işletmelerden bazıları da Yatağan ve çevresindeki kömür madenleri ile termik
santrallerdir.
Yatağan ve havalisindeki enerji ve maden sektöründe faaliyet gösteren KİT’lerin
özelleştirilmesine karşı işçilerin verdikleri (artık bir bir direniş haline dönüşen) mücadelede
anlatmaya çalıştıkları önemli hususlar şunlardır:
1. Özelleştirme halka ait olanın talan edilmesi, neo-liberal politikalar uğruna birilerine
peşkeş çekilmesidir.
2. Özelleştirilmesi istenen kuruluşlar kâr eden ve devlete büyük katkı sunan, vergi
ödeyen kuruluşlardır.
3. Bu kuruluşlarda çalışan işçiler hâlihazırda hak ettikleri ücretleri alamazken ve bir
kişi, iki-üç kişilik işi yaparken, özelleştirme gerçekleştiği takdirde bu kuruluşlarda
daha az işçi daha düşük ücretle çalıştırılacaktır.
4. Yatağan ve havalisinin ekonomisi ciddi yara alacak ve göçler başlayacaktır.
5. Nerdeyse hiç iş kazası olmayan bu işletmelerde yaralanmalı ve ölümlü iş kazaları
olacaktır.
6. Çevreye verilen zarar ve hava kirliliği en aza indirilmişken, özelleştirme
gerçekleştiği takdirde çevre ve hava kirliliği artacak, daha çok insan yaşadığı yeri
terk etmek zorunda kalacaktır.
Bütün bu gerekçelerini kamuoyuna aktarmak, insanları bilgilendirmek, bilinçlendirmek ve
bu şekilde mücadelelerine destek sağlamak için bir iletişim ve halkla ilişkiler stratejisi
izlemektedirler.
126  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Hak Mücadelesi Sürecinde İletişim ve Halkla İlişkilerin Önemi
İletişim ve halkla ilişkiler daha çok bir malın veya hizmetin halka ulaştırılmasında,
tanıtılması ve pazarlanmasında önemli bir konuymuş gibi algılansa da, Gezi Parkı
eylemlerinde, Tekel Direnişi’nde ve benzeri halk hareketlerinde de görüldüğü gibi, hak
mücadelesi eylemleri için de son derece önemlidir.
İnsan topluluklarının ilk hallerinden günümüz modern toplumlarına kadar, insanlık tarihi
içinde iletişim hep olagelmiştir. En basit haliyle, kişi ya da grupların fikir, tutum veya
davranışlarını etkileme, değiştirme veya geliştirme amacı taşıyan süreç (Kağıtçıbaşı, 1988, ss.
164-165) olarak özetlenebilen iletişim, amaca hizmet eden bir işleve sahiptir. Karşı tarafın
veya mesajı alacağı varsayılan muhtemel alıcıların, duygu, tutum, düşünce ve davranışlarında
istendik bir takım değişiklikler hedefleniyorsa bu hedefe uygun mesajların sürekli olarak
iletilmesi şarttır.
Yatağan direnişi örgütlü bir eylemler bütünüdür. İşçiler ve örgütlü oldukları sendikaları
mücadelelerinin haklılığını halka ve kamuoyuna doğru bir şekilde aktarma kaygısı
taşımaktadırlar. “Yöneten-yönetilen, satan-satın alan, kamuoyu oluşturmak isteyen-kamuoyu
ayrımının bulunduğu her ortamda halkla ilişkiler uygulamasından söz edilebilir. Çünkü halkla
ilişkiler, bir yandan örgütsel çıktıya bağlı, onun ayrılmaz izleyicisi olan ilişki, öte yandan bu
ilişkiye düzenlilik getirme ve çevre öğelerini denetleme için örgüt tarafından geliştirilmiş
bilinçli çaba olarak belirmektedir. Örgüt-çevre kaçınılmaz olduğuna göre örgütün içinde
bulunduğu her ortamda halkla ilişkiler ya kendiliğinden ya da planlı olarak ortaya çıkan bir
çaba olacaktır” (Kazancı, 1980, s. 19). Burada şu noktayı açıklığa kavuşturmakta yarar
bulunmaktadır; özel sektör için bir malın veya hizmetin tanıtımı ve satışının arttırılması
anlamına gelen halkla ilişkiler veya siyasal partilerin, hükümetlerin propagandası anlamına
gelen halkla ilişkilerden farklı olarak, ezilenlerin, hakları gasp edilenlerin yararlandıkları
halkla ilişkiler yöntemi ve amacı farklılık göstermektedir. Burada da bir propaganda, tanıtım
veya bilgi verme söz konusudur, ancak buradaki amaç doğrudan mal satmaya çalışanlara veya
yönetimlerini sağlamlaştırmak isteyenlere karşı bir propagandayı içermektedir.
Yatağan’da enerji maden işçileri, haklı olduklarını düşündükleri ve bunun için uzun
zamandan beri direndikleri özelleştirmeye karşı davalarında yerelde Yatağan, Milas ve çevre
köyleri ile Muğla geneline yönelik sürekli bir propaganda faaliyeti içindedirler. Yatağan
enerji maden işçileri iki sendikada örgütlüdür. Maden işçileri TÜRK-İŞ’e bağlı Türkiye
Maden İşçileri Sendikası (Maden-İş)’nda, enerji işçileri ise Türkiye Enerji, Su ve Gaz İşçileri
Sendikası (TES-İŞ)’nda örgütlüdür. Her iki sendika da kendisinin varlığını diğerine borçlu
olduğu gerçeğinden yola çıkarak tüm direniş sürecinde birlikte hareket etme kararı almışlardır
ve bu kararı uygulamaya devam etmektedirler. Bu birlik ve beraberlik görüntüsü işçilerin
mücadelesinde halk desteğini olumlu etkilemektedir. Aynı şekilde işçilerin Yatağan Termik
Santrali önünde kurdukları direniş çadırına yerel ve ulusal düzeyde politikacıların,
sendikacıların, gazetecilerin, sanatçıların, akademisyenlerin ve öğrencilerin verdikleri destek
de halk desteğini olumlu etkileyen diğer bir unsurdur. Sendikalar ve işçiler klasik (faks veya
telefonla) yöntemlerle bu tür haberleri yerel ve ulusal basına ulaştırmaktadırlar.
Sergender Sezer  127
Fotoğraf 1: İşçilerin Bodrum-Milas tarafından Yatağan’a girerken santral önüne astıkları ve
sürekli orada duran pankart.
Yatağan işçilerinin 1994’te başlayan hızlı özelleştirme sürecinden muaf kalabileceklerine
dair bir beklentileri olmuştur. Bu yüzden 1996 ve takip eden bir kaç yılda özelleştirmeye
karşı, işçileri bilinçlendirmeye çalışan kişi ve çevrelere karşı bir refleks geliştirmişlerdir.
Santralin ya da madenlerin stratejik önemlerinden ve kâr etmelerinden dolayı
özelleştirilemeyeceğini düşünenler ile özelleştirme sonucunda başka kamu kuruluşlarına
aktarılacaklarını ve bunun onlar için iyi olacağını düşünenler işçilerin çoğunluğunu
oluşturmuştur. Bunların yanında işçilerin büyük bir kısmının Yatağan ve çevre köylerden
olması, onların toprağa bağlılıklarının kopmaması nedeniyle işçi bilinçlerinin eksik
kalmasında etkili olmuştur. Oysa peş peşe yaşanan ekonomik krizlerin de etkisiyle neo-liberal
politikaların hayata geçirilmesinin hızlandırılması ve küreselleşme süreci, işçilerin
köyden/kırdan ilişkilerinin kopmasını da hızlandırmıştır. Bilinmektedir ki; “kapitalizm köykır ilişkilerini çözerek kentlere göçü arttırmaktadır. Bu nüfusun ağırlıklı bölümü ücretli ve
maaşlı çalışan ya da yedek işgücü ordusu içinde kalan emekçi kesimlerden oluşmaktadır.
Kapitalist gelişme, işçi sınıfının nicel ve nitel gelişiminin de sistemidir. Kimileri giderek
zayıflayıp tasfiyeye doğru giden, diğer bazıları ise, yeni katılımlarla safları büyüyen
toplumsal kesimleri; sınıf, grup ve çevreleri kapsayan kapitalist toplumda, toplumun
çoğunluğu açısından üretim araçlarından yoksunlaşmak ve emeğiyle; emek gücünü başkasına
satarak-kiralayarak yaşamını sürdürmek iktisadi gelişme ve hareketin kaçınılamayan
sonuçları arasındadır” (Akdağ, 2014, s. 77). Bu nedenledir ki; Yatağan işçisi, kapitalizmin
Türkiye’de gelişim sürecinin bir sonucu olarak bugün, kol gücünden başka satabileceği bir
şeyinin kalmadığı bir döneme girmiştir. Madenlerde ve santralde çok sayıda çalışanı olan
Yeşilbağcılar Kasabası’nın başına gelen ironik bir şekilde işçinin köyden nasıl
koptuğunun/koparıldığının, topraktan gelen destekten nasıl yoksun bırakıldığının bir
göstergesidir. Aşağıdaki birinci fotoğraf (Fotoğraf 2) Yeşilbağcılar Kasabası’nın eski
yerindeki hali iken ikinci fotoğraf (Fotoğraf 3) kasabadan geriye kalanların toplandığı, TOKİ
tarafından yapılan konutlardır.
128  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Fotoğraf 2: Yeşilbağcılar Kasabası (http://fotograflarlayesilbagcilar.blogspot.com.tr/
adresinden alınmıştır).
Fotoğraf 3: Yeşilbağcılar Kasabası (http://www.bodrumbaskisi.com/haber/wpcontent/uploads/2011/06/ Yatagan-Yesilbagcilar.jpg adresinden alınmıştır).
Yatağan enerji ve maden işçileri, özelleştirmeye karşı verdikleri mücadeleyi köy köy
dolaşarak anlattıklarını ve insanların görebileceği her yere afişler, pankartlar astıklarını,
bildiriler dağıttıklarını, toplantılar yaptıklarını açıklamışlardır. Sendika temsilcileri, “işçilerle
yaptıkları toplantılarda oturdukları köylerdeki, kasabalardaki, mahallelerdeki kahvehanelere
gidilerek usanmadan, sıkılmadan özelleştirmeyi anlatmalarını, eş ve çocuklarının da aynı
şekilde her yerde ve fırsatta bunları konuşmaları gerektiğini kararlaştırdıklarını”
söylemişlerdir. Bu toplantılar ve konuşmalar halk tarafından olumlu karşılanmış ve
özelleştirmeye karşı işçilere destek olmalarında etkili olmuştur. Ancak her şeye rağmen
işçilerin beklediği düzeyde bir halk desteği henüz oluşmamıştır. Bu yüzden işçilerin bazıları
Sergender Sezer  129
sendikalarının yeteri kadar davalarını halka anlatamadığından yakınmaktadır. Bu gerçek bir
kenarda duradursun, iktidar partisinin işçileri bölmek için uyguladığı bir taktikten
bahsedilmekte ve son yıllarda iktidar partisinden referansı olmayanın işe alınmadığı gibi, işe
alınan bu işçilerin eylemlere ya gelmediği, ya da işçilerin tepkilerinden çekindikleri için
ailelerini getirmeden sadece kendilerinin geldiklerini söyleyen işçiler de epeyce
bulunmaktadır.
Bütün bu çabaların, iletişim ve halkla ilişkilerin sonucuna siyaset tarafından bakıldığında
durum pek işçilerin lehine görünmemektedir. Yatağan’daki özelleştirme süreci son seçimlere
kadar merkez sol oylarını arttıran bir etkiye sahipken [2009 yerel seçimlerinde CHP (%
34,28) ve DSP’nin (% 19.01) toplam oyu % 43’ün biraz üstündedir. AKP’nin oyları ise %
15.87’de kalmıştır], 29 Mart 2014 yerel seçimlerinde DSP seçimlere girmediği halde CHP’nin
oyu 2009’daki oy oranıyla nerdeyse aynı olmuş (% 34,3), AKP’nin oyları ise % 33,4’e
çıkmıştır. MHP 2009’da % 29.37 oy alırken 2014 yerel seçimlerinde oylarını bir miktar
arttırarak % 30.8’e çıkarmıştır. Bu sonuçlara göre bakıldığında özelleştirme sürecinin AKP’ye
karşı ciddi bir tepki oluşturmadığı hemen söylenebilir. Aksine oylarını iki katından fazla
arttırmıştır. Özelleştirme süreci merkez sol oyları azaltırken diğer sol oylarında da arttırıcı bir
etki yapmamıştır. Zaten HDP, ÖDP ve TKP dışında sol parti de seçimlere katılmamıştır.
Bu durumun oluşmasında Muğla’nın büyükşehir yapılması etkilidir. Köyler ve kasabalar
bir anda Yatağan’ın mahallesi olmuştur. Genellikle kırsal kesim sağa daha yakındır. Bu
durum seçim sonuçlarına yansımış görünmektedir. Sendika yetkilileriyle yapılan
görüşmelerde tüm köylere gittiklerini, her yere özelleştirmeye karşı halkı bilinçlendirmek için
afişler-pankartlar astıklarını, toplantılar yaptıklarını ve bildiriler dağıttıklarını söylemişlerdir.
Sahada yapılan gözlemlerde de yapılan bazı çalışmalar yerinde görülmüştür. Ancak halkın
iktidar partisine karşı olumsuz bir tavır geliştirmesinde yapılan çalışmalar etkili olmamıştır.
Kırsal kesim, Yatağan ilçe merkezi ve çevredeki birkaç kasaba ve köyün dışında
özelleştirmeden doğrudan etkilenmeyeceklerini düşünmektedir. İlginç olan bir durum da,
santralde veya madenlerde çalışanlara karşı kıskançlıkla yaklaşan bazı vatandaşların sadece
bu yüzden santralin ve madenlerin özelleştirilmesini istemesinin saha araştırmalarında sık
karşılaşılan bir durum olmasıdır.
Bulgular ve Sonuç
Yatağan enerji ve maden işçileri 1996 yılından beri değişik yoğunlukta özeleştirmeye
karşı mücadele vermektedirler. Bu mücadelelerinde Yatağan, Milas ve Muğla’da demokratik
kitle örgütlerinden, halktan ve yerel basından destek almaktadırlar. Yatağan, ekonomisi için
her iki iş kolunun işçilerinin ekonomik katkısına ihtiyaç duyan bir kenttir.
Yatağan’da örgütlü Maden-İş ve TES-İŞ özelleştirmeye karşı ortak hareket etmektedirler.
Her eylem kararını birlikte almakta ve ortak eylem yapmaktadırlar. Araştırma sürecinde her
iki sendikanın şube başkanları ile telefonla görüşülmüştür. Her ikisi de “herhangi birimizle
görüşmeniz sizin için yeterli olacaktır, çünkü aynı şeyleri söyleyeceğiz” demişlerdir. Bu
nedenle yüz yüze görüşme sadece TES-İŞ Yatağan Şube başkanı Fatih Erçelik ile yapılmıştır.
Eskiden her iki sendika arasında gizli bir rekabet olduğu açıkça gözlemlenebilir bir durum
iken, artık iki sendika sanki birleşmiş bir sendika izlenimi vermektedir. Direniş çadırında
maden ve santral işçileri ve her iki sendikanın temsilcileri ile görüşmeler yapılmıştır.
Yatağan, esnafı, lojmanları, sosyal tesisleri, mermer ve kömür madenleri ve termik santrali
ile bir işçi kentidir. İşçi kenti olması sadece görüntü olarak değil, nitelik olarak da kendini
göstermektedir. Sokaklarında dolaştığınızda, kahvehanelerine gittiğinizde, esnafıyla sohbet
ettiğinizde, gazete bayisinden gazete almak istediğinizde, kitapçısıyla konuştuğunuzda da bir
işçi kentidir. İşçi olmak sadece bir işi, eylemi beden gücü ile yapan kişi olmaktan öte, işçinin
kendisinin işçi olduğunun, bir sınıfa ait olduğunun da bilincinde olması, bu bilince göre bir
130  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
yaşam sürmesi ve bu bilincin getirdiği bir dünya görüşüyle birlik duygusu içinde bir mücadele
içinde olmasıdır. Yatağan işçileri, özellikle 1997 yılından sonraki süreçte sınıf ve işçi
bilinciyle donanıp bu yönde işleri ve ekmekleri için olduğu kadar, ülkeleri, insan hakları ve
demokrasi için de mücadele etmektedirler. Bu mücadelenin yansımalarını, işçi olsun veya
olmasın her Yatağanlının gündelik yaşamında görmek, hissetmek mümkündür.
Direnişe Maden-iş ve TES-İŞ’te örgütlü işçilerin tamamına yakını bir şekilde destek
vermektedir. Ancak işçilerin siyasi, ideolojik yapılarına bakıldığında bir homojenlik yoktur.
Buna rağmen özelleştirme ile işlerini ve ekmeklerini kaybedeceklerinin bilinciyle direniş
sürecine aktif olarak katılmaktadırlar. Ancak kadrolu işçiler, taşeron işçilerin ve 4-C’li
işçilerin çoğunlukla AKP sayesinde işe alındıklarını söylemişlerdir. Yine bu işçilerden
bazıları kendi topraklarının istimlâk edilmesi karşılığında işe girdikleri için (bir vefa borcu
olarak) eylemlere katılmama yönünde eğilim gösterdiklerini belirtmişlerdir. Yine bu işçilerle
yapılan görüşmelerde; “özelleştirmeye karşı olmalarına rağmen, santral ve madenler
özelleştirilse bile kendilerinin yine AKP sayesinde başka bir işe yerleşebilecekleri, eylemlere
katılırlarsa bu şansı da kaybedeceklerini, zaten bu kadar karşı duruşa rağmen özelleştirmenin
önüne geçmenin zor olduğunu” dile getirmişlerdir.
Yatağan merkezde ve köylerinde yaşayan halkın büyük çoğunluğu, Yatağan’da bulunan
maden ocaklarında ve termik santralde kendisi veya bir yakını çalışmasa da özelleştirmeye
karşıdır. Yapılan eylemlere verdikleri destek bunu açıkça göstermektedir. Gerek işçilerin,
gerekse halkın artık özelleştirmeyi gerçekleştirmiş olan, araştırma ve seçim sürecinde
gerçekleştirme ihtimali yüksek olan iktidar partisine karşı yaklaşımlarına bakıldığında % 25
civarında oy alacağı tespit edilen AKP yerel seçimlerde % 33,4 oy olarak, araştırmada2 % 31
civarında olan kararsızları etkilemiş görünmektedir. Konuşulan işçilerden bazıları, oylarını
AKP’ye verdiklerini ve vermeye de devam edeceklerini belirtmişlerdir. Sebebi sorulduğunda
ise, genel olarak ekonominin düzelmesini, istikrarı, Başbakan’a olan sevgilerini, sağcı
oldukları için sağda oy verebilecekleri başka parti olmamasını ve halka en yakın parti
olmasını sebep olarak göstermişlerdir.
Basın incelemelerinde direniş sürecine yerel medyanın ve özellikle sol tandanslı3
medyanın şartsız destek verdiği görülmüştür. Sol tandanslı medyanın verdiği şartsız desteğe
rağmen Yatağan’daki gazete tirajlarına yapılan haberlerin tam olarak olumlu yansıdıklarını
söylemek mümkün değildir. Sendika yetkilileri ve işçiler ulusal yayın yapan sol medyanın ve
yerel medyanın verdiği destekten memnun olduklarını belirtmişlerdir. Ancak yerel medya ile
aralarında maddi bir çıkar ilişkilerinin olduğunu söylemek mümkündür. Sendika yetkililerinin
de ifade ettiği gibi, Yatağan’da yayın yapan medya organlarına sendikanın basım-yayım işleri
sırayla verilmektedir. Yatağan’daki yerel medyanın var olabilmesi biraz da bu tür iş
ilişkilerine bağlıdır. Başka bir deyişle, kentte örgütlü iki sendika olmasa yerel basının bu denli
güçlü olabilmesi pek mümkün görünmemektedir.
Ulusal düzeyde yayın yapan ve siyasi olarak hükümete yakın veya ortada duran basın
yayın organlarına bakıldığında da işçilerin aleyhine haberlerin çıkmadığı, ancak çıkan
haberlerin mutlaka bir olaya bağlı olarak verildiği gözlemlenmiştir. Örneğin, polisle veya
jandarmayla bir arbedenin yaşanması, işçilere saldırılması, işçilerin yol kapatması, AKP
binasına yürümesi, Başbakan ve bakanlardan birinin protesto edilmesi veya eşekli eylem
yapılması, Sodra Dağı’na çıkılması gibi eylemler bu gazetelerde haber olarak yer alabilmiştir.
2
Kastedilen Araştırma, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi (BAP) tarafından
desteklenen ve yazar tarafından yürütülen“Halkın Siyasete ve Yönetime Katılımının Yeni Büyükşehir Yasası
Üzerinden İncelenmesi: Muğla Örneği” adlı projedir.
3
Bu basın-yayın organları Cumhuriyet, Evrensel, Birgün, Sol, Yurt, Aydınlık, Ulusal Kanal, Halk TV, Hayat
TV, İMC TV ve Odatv’dir.
Sergender Sezer  131
Yatağan’da bulunan termik santral ve madenlerde çocukları, torunları çalışabilsin diye
arazilerini, tarlalarını, bahçelerini, evlerini bedelsiz veya çok düşük bedelli veren Yatağan ve
köylerinin halkı büyük bir aldatılmışlık hissi içindedirler. Öyle ki, Eskihisar köyü ve
Yeşilbağcılar Kasabası tümüyle maden sahası içinde kalmış, Şahinler köyü ise arazileriyle
birlikte santral alanının altında kalmıştır. Devletin olacağını düşündükleri arazileri, onların
gözünün önünde şimdi birilerine satılacak ve üstelik de çocukları, torunları madenlerde veya
santralde çalıştırılmayacaktır. Bu durum onları öfkelendirmekte ve işçilerin direnişine her
türlü desteği ellerinden geldiğince vermektedirler. Sendika yetkilileri ve işçilerin beyan
ettikleri gibi, her iktidar döneminde ve her türlü direnişte halk işçilerin yanında yer almıştır.
Dolayısıyla Yatağan halkı için eylem pratiği oldukça yüksektir denilebilir. Bu yüzden halktan
kişilerle yapılan görüşmelerde hak aramak için yapılan eylemlerle ilgili eleştirel bir söz
duymak neredeyse mümkün değildir. Nitekim son 1 Mayıs kutlamalarına Yatağan gibi küçük
bir ilçe merkezinde 15 bin civarında kişi katılmıştır.
Sendikalar, özelleştirmeye karşı verdikleri mücadeleyi köy köy dolaşarak kahvehanelerde,
tarlalarda özelleştirmenin ne olduğunu, yaratacağı ekonomik, toplumsal ve çevresel tahribatı
anlattıklarını belirtmişlerdir. Bunları sadece Yatağan köylülerine değil, Kavaklıdere, Bodrum,
Milas ve Muğla’nın köy ve kasabalarında da anlatmışlar, daha tepeye, yol kenarlarına
aşağıdaki “Özel-leş-tirme Yağma, Talan, Soygundur” mesajı veren pankartlarını ve afişlerini
asmışlardır.
Fotoğraf 4: Sendikalar tarafından asılan pankart.
Her iki sendika özelleştirmeye karşı verdikleri mücadelede ve direniş sürecinde bu işlerin
ekonomik yükünü de ortak üstlenmişlerdir. İşçiler ve sendika temsilcileri sendika genel
merkezlerinin bu konudaki sıkıştırmalarına rağmen, ekonomik olarak, son kalan kalelerden
birini daha kaybetmemek için gereken desteği vermeye devam etmekte olduklarını
söylemişlerdir.
Sendika yetkilileri ve işçiler, özelleştirmeye karşı verdikleri direniş sürecinde Yatağan
Belediyesi’nin, Muğla Belediyesi’nin ve Milas Belediyesi’nin kendilerine sürekli destek
verdiklerini belirtmişlerdir. Belediyelerin yanında bazı CHP’li ve HDP’li milletvekillerinin
destekleri de sürekli olarak devam etmekte, işçilerin sorunları ve özelleştirme zaman zaman
TBMM’ye taşınmaktadır. Yerel yöneticilerin, yerel siyasetçilerin ve milletvekillerinin
132  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
verdikleri destek, direnişin medyada yer almasını sağladığı gibi, direnişin medyada yer alması
da siyasetçilerin desteğinin devam etmesinde etkili olmuştur.
Yatağan’da örgütlü gerek TES-İŞ, gerekse Maden-İş sendikaları sosyal medyada kendi
adlarıyla bir hesaba sahip değildir. Genel merkezlerinin dışında bir internet siteleri veya
süreli, düzenli bir yayınları da yoktur. Ancak Facebook’ta işçilerin kurduğu “YATAĞAN
EMEK
PLATFORMU”
(705
üye)
(https://www.facebook.com/groups/361663047248372/?fref=ts),
“YATAĞAN
TES-İŞ
ÖZELLEŞTİRMEYE
''HAYIR''”
(1971
üye)
(https://www.facebook.com/groups/434591293262480/?fref=ts), diye iki grup var, “Emekçi
Yatağan” (623 arkadaş)(https://www.facebook.com/temiz.yatagan) ismi ile bir üye
bulunmakta ve buradan direnişle ilgili süreci takip etmek mümkündür. Maden-İş Yatağan
Şubesi’nin
“Yatagan
Madenis”
(122
arkadaş)
(https://www.facebook.com/yataganmadenis.sendika?fref=ts - en son hareket 21 Haziran
2010 tarihindedir ve bir şehit polisin cenaze töreniyle ilgilidir.) adıyla da bir hesap
bulunmakta ancak aktif olmadığı görülmektedir.4
Twitter’da ise her iki sendikanın da resmi bir hesabı yoktur. Sadece 1635 takipçisi olan
Yatağan İşçisi (https://twitter.com/yataganiscisi) adıyla bir hesap bulunmakta ve bu hesaptan
direnişle ilgili süreç takip edilebilmektedir. Ayrıca Twitter’da #yatağaniscileriyalnızdeğildir
hastagiyle bir gündem oluşturulmuştur. Her iki sendikanın ve direnişe katılan işçilerin sosyal
medyayı etkin bir şekilde kullanmadıkları görülmektedir. Bunun nedeniyle ilgili olarak
sendika yetkilileri, “çok ihtiyaç duymadık, arkadaşlardan bilgisayar ve internetten anlayan
bazıları bir iki hesap veya grup açtı ama işe yaradı mı bilmiyoruz” şeklinde bir cevap
vermişlerdir. Bunun yerine yazılı ve görsel basında yer almayı daha çok önemsediklerini
belirtmişlerdir.
Her iki sendikanın da bir “basın ve halkla ilişkiler birimi” bulunmamaktadır. Basınla ve
halkla yürütülen ilişkiler tamamen amatörce ve gönüllülük temelinde yürütülmektedir. Ancak
kendileriyle ilgili çıkan her haberi bir medya takip şirketi tarafından takip ettirmekte ve
arşivlemektedirler.
Yatağan’daki direniş, kenti tüm Türkiye için bilinen bir yer haline getirmiştir. İster sağda,
ister solda yer alsın Yatağan direniş sürecini Türkiye’de yayın yapan yazılı, görsel basın ve
internet basını mutlaka en az bir kez haber yapmak zorunda kalmıştır. Bunun en önemli
sebebi işçilerin mutlaka ses getirecek eylemler düzenlemeleri ve polis veya jandarmayla
mutlaka bir arbede yaşanmasıdır. Bunun dışında kurmuş oldukları “Direniş Çadırı”na birçok
siyasetçinin ve ünlü kişinin ziyaretlerde bulunması da etkilidir. Polisle ve jandarmayla arbede
yaşanması konusunda işçiler, “maalesef medyanın önemli bir kısmı bizi haklı emek
mücadelemiz sürecinde görmezden gelmektedirler. Ancak polisle, jandarmayla bir sorun
yaşadığımızda, gaz, cop yediğimizde ve gözaltına alındığımızda haber olabiliyoruz. Biz de
artık bundan korkmadığımız için bir şekilde o malum medya bizi de haber yapmak zorunda
kalıyor” demişlerdir.
İşçiler ve sendikaları arasında tam bir bütünleşme olduğu gözlemlenmiştir. Bunda
yaptıkları eylemlerin geniş kitleler tarafından kabullenilmesi, medyada sürekli yer bulması,
sürekli kurdukları direniş çadırının değişik kişiler, STK’lar ve çeşitli toplum kesimleri
tarafından ziyaret edilmesinin ve direniş eylemlerinde sendika temsilcilerinin hep ön saflarda
yer almasının etkisi çok büyüktür. Ancak aynı desteği TÜRK-İŞ’ten göremediklerini, TÜRKİŞ’in kendilerine karşı yaklaşımının ihanet çizgisine yakın olduğunu belirtmişlerdir. Ankara
4
Bahsedilen bu grup ve hesaplar, en son 18 Nisan 1014 tarihinde kontrol edilmiştir. Son takipçi, üye ve arkadaş
sayıları (30 Haziran 2014 tarihi itibariyle) sırasıyla 695, 1960, 718, 121 ve 1738’dir.
Sergender Sezer  133
Kurtuluş Parkı’nda Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın karşısında 48 gündür direnen Enerji
ve Maden işçileri, TÜRK-İŞ’in bir an önce Yatağan’a dönmeleri için zaman zaman baskı
yaptığını ve eylemleri konusunda sürekli olarak “onların bizimle bir ilgisi yok” mesajı
verdiğini söylemektedirler.
Fotoğraf 5: Yatağan-Milas-Bodrum yolu üzerinde Yatağan Termik Santrali girişindeki
direniş çadırı 24 saat işçilerin nöbetleşe durdukları bir çadırdır. Buradan direnişle ilgili
süreç takip edilebilmektedir. Buradaki insan sayısı zaman zaman işçilerin aileleri, çeşitli kitle
örgütleri, öğrenciler ve halkın desteğiyle binlerce kişiye ulaşabilmektedir.
İşçilerin direnişinin sol medya dışında kalan medyada da yer almasının nedenleri arasında
seçtikleri eylem biçimleri ve yerleri de önemlidir. 50. Uluslararası Cumhurbaşkanlığı Bisiklet
Turu sırasında yapılan eylem; Şirince Köyü, Ankara, Kütahya, İstanbul, İzmir’de yapılan
eylemler; Milas Sodra Dağı’ndaki eşekli eylem; Yatağan’daki gece meşaleli yürüyüş ve kefen
giyilerek yapılan eylemler medyanın ilgisini çekmeyi başarmıştır. Özellikle, “Hükümet
Kandil Dağı'nı muhatap alıyorsa Sodra Dağı'nda da bizi muhatap almalı” diyerek 24 Eylül
2013 tarihinde Milas Sodra Dağı’na yaklaşık 1000 kişi ile çıkan işçilerin bu eylemi basında
geniş yer bulmuş ve halkın desteğini almıştır.
İşçilerin, eylemlerinin medyada geniş yer bulmasında ve halk desteği bulmasında,
ailelerini eylemlere dahil etmelerinin de rolü vardır. Bu durum aynı zamanda kadınların ve
çocukların da büyük oranda bilinçlenmesi ve politize olması sonucunu yaratmıştır. Yatağan
halkının özelleştirme konusunda bu kadar bilinçli olmasında 7-8 yaşındaki işçi çocuğunun
“özelleştirme nedir” sorusuna verdiği, “vatanın satılmasıdır, babamın işsiz kalmasıdır,
ablamın okula gidememesidir” gibi cevapların etkisi de vardır.
134  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Fotoğraf 6: 1 Mayıs’ta Yatağan.
İşçilerin bu mücadele ve direniş süreci ile halkla ve medyayla olan ilişkileri 1 Mayıs’ın
Yatağan’da geniş katılımlı, coşkulu ve disiplinli geçmesini sağlamıştır. Meydana gir(e)meyen
halk konuşmaları ve kutlamaları balkonlardan, pencerelerden izleyerek işçilerin yanında
olduklarını göstermeye çalışmışlardır. Muğlalı gazeteci Özcan Özgür’ün işçilerin Yatağan’da
düzenledikleri 1 Mayıs Mitingi’ne ilişkin gözlemleri aşağıdaki gibidir:
“… Ege’deki tüm emekçiler ve dostları İzmir’e akarken, Denizli’de de 1 Mayıs
kutlaması olduğu halde Yatağan’da da “1 Mayıs Meydanı” doldu ve taştı…
Öyle ki İzmir’de görkemli bir geleneksel 1 Mayıs kutlaması varken, İzmir’den
HARBİŞ üyeleri, Manisa-Soma’dan maden ve enerji işçileri, Denizli Beyağaç’tan
yeraltı maden işçileri Yatağan’a koşup gelmişlerdi…
Çünkü 1 Mayıs Yatağan’da “bayram” değil, “direniş” olarak algılanıyor, öyle
yaşanıyordu… Nitekim Ankara, İstanbul veya İzmir’de olmak varken Yatağan’a
koşup gelen TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyizoğlu “Artık her yer Yatağan. Sizlere
gezi direnişinde gençlerle mücadele eden avukatların, 84 bin emekçi avukatın
selamını getirdim” ifadesinde bulunurken şöyle diyordu:
“Yatağan Türkiye’nin namusudur. Yatağan’ı korumak tüm Türkiye’nin görevidir. 1
Mayıs’ı işçi ve emekçi bayramı yapıncaya kadar mücadele edeceğiz …”(Özgür,
2014).
Sergender Sezer  135
KAYNAKÇA:
Akdağ, Y. (2014). Kapitalizm ve Sınıf Mücadelesi – Teorinin Güncelliği. İstanbul: Evrensel
Basım Yayın.
Ercan, F. (2005). Türkiye’de Yapısal Reformlar. Kapitalizm ve Türkiye 1. Ercan, F. ve
Akkaya, Y. (der.) içinde. Ankara: Dipnot Yayınları.
Kağıtçıbaşı, Ç. (1988). İnsan ve İnsanlar. İstanbul: Evrim Basım Yayım Dağıtım.
Martin, B. (1995). Özelleştirme: Kimin Yararına? Çev., Osman Ç. Deniztekin. İstanbul: Cep
Kitapları A. Ş. Yayınları.
Özgür, Ö. (2014). Yatağan’da 1 Mayıs Meydanı. http://www.hamlegazetesi.com.tr/yataganda1-mayis-meydani/ adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 3 Mayıs 2014)
Özmen, S. (1987). Türkiye’de ve Dünyada KİT’lerin Özelleştirilmesi. İstanbul: Met/Er
Matbaası.
Kazancı, M. (1980). Halkla İlişkiler. Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Yayınları.
Ayrıca;
TES-İŞ Sendikası Yatağan Şubesi’nin 8., 9. ve 10. Olağan Kongre Çalışma Raporları
ile yıllık çalışma raporlarından da yararlanılarak görüşmelerde söylenenlerle
karşılaştırılmıştır.
İncelenen Gazete, İnternet Sitesi ve Televizyonlar
Akşam Gazetesi
İMC TV
Aydınlık Gazetesi
Milas Önder Gazetesi
Birgün Gazetesi
Milli Gazete
Cumhuriyet Gazetesi
Muğla Devrim Gazetesi
Evrensel Gazetesi
Muğla Hamle Gazetesi
Habertürk Gazetesi
Ortadoğu Gazetesi
Halk TV
Sabah Gazetesi
Hayat TV
Sol Gazetesi
Hürriyet Gazetesi
Sözcü Gazetesi
Ulusal Kanal
www.haber.sol.org.tr
www.habervaktim.com
www.odatv.com
Yatağan Demeç Gazetesi
Yenişafak Gazetesi
Yurt Gazetesi
Zaman Gazetesi
Bir Medya Seferberliği Öyküsünün Söylem Analizi: Vestel
City'ye “Belgesel Film” Yerleştirme
Hakan AYTEKİN
Özet:
Günümüzde medyanın en önemli işlevi neoliberal düzenin kurumlaşmasını ve sürdürülmesini
sağlamaktır. İzleyici, dinleyici, okuyucular küresel dünyanın bir parçası olan tüketiciler olarak kabul
edilmektedir. İletişim teknolojileri neoliberal politikalara paralel biçimde dünyayı tek pazar olarak
düzenlerken her türlü fırsat ve yönlendirmeden yararlanmaktadır. ‘Ürün yerleştirme’ de bu
yöntemlerden biridir. Uygulama; reklamı yapılacak ürünün (ki, çoğu kez markanın) reklam amacıyla
üretilmemiş olan sinema filmleri, televizyon programları ya da müzik videolarının içine bilinçlice,
alenen ve bedelli olarak yerleştirilmesi biçiminde gerçekleştirilmektedir.
Bu çalışmada, yöntemin en uç uygulama biçimlerinden biri olan bir örnek ele alınmaktadır.
National Geographic Channel’da yayınlanan Mega Yapılar “belgesel” dizisinin bir bölümü
Türkiye’de elektrikli-elektronik eşya üreten Vestel fabrikasına ayrılmıştır. Söz konusu yapım; ürün
yerleştirme yönteminin bir halkla ilişkiler ve reklam uygulaması olmanın ötesinde, neoliberal
dünyada medyanın bir bütün olarak çalışma hayatı ve tüketici kitlelerle ilgili yaklaşımını göstermesi
açısından önemli bir örnektir. Bu örnekte filmin içine bir “ürün” değil, ürünün içine bir “film”
yerleştirilmiştir ve söz konusu bölüm, yapım-yayın-yayın sonrası sürecinde medyanın pek çok alanını
içine alan bir seferberliğe dönüşmüştür.
Ürün ya da marka yerleştirmenin ötesine geçilen yapımda, liberal dünyada işçi sınıfının emeğine
karşı yabancılaştırılması, tüketicilerin yönlendirilmesi, kitlelerin kendi gerçekliklerinden
uzaklaştırılması için “belgesel sinema” araçsallaştırılmıştır.
Çalışmada kamuoyuna bir “belgesel film” olarak lanse edilen bu hibrit yapımın eleştirel söylem
analizi yapılmıştır. Yapımın “sorun”, “inanç”, “cesaret”, “kahramanlık” ve “iktidar” zinciri üzerinden
oluşturulan dramatik yapısı, söylemin içerik, gramatik, yapısal, etkileşimsel, sunum özellikleri
üzerinden çözümlenmiş; sinematografik özelliklerin söylemi nasıl görünür (ya da görünmez) hale
getirdiği gösterilmeye çalışılmıştır.
Medya Bir Bütündür
Günümüzde medyanın büyük bir bölümünün işlevi neoliberal düzenin kurumlaşmasını ve
sürdürülmesini sağlamaktır. Tüketiciler küresel dünyanın parçası olarak kabul edilmekte ve
onlara her türlü medya aracından, bu dünyanın diliyle yaklaşılmaktadır. İletişim teknolojileri
neoliberal politikalara paralel biçimde dünyayı tek pazar olarak düzenlemekle görevlidir
(Bıçakçı, 2000, s. 145). “Medya organları yeryüzünü bir ahtapot gibi sarmış olan global
kapitalizmin uzantılarıdır” (Karaboğa, t.y.). Mecralar iç içe geçmiş, pazarda tüketiciyle
kurulan ilişki strateji ve pratikleri bu bütünleşik yapıya göre tasarlanmaya başlanmıştır.
Medya ürünlerinin içeriği bütünden bağımsız olamamakta, ortaya çıkan ürünler artık pek çok
ortam göz önünde tutularak biçimlendirilmekte ve pazara sokulmaktadır. Medyaların
birbirinin içine girmesi, birbirini tamamlaması, hibrit türlerin gelişmesi artık sıradan hale
gelmiştir. Bu bağlamda, reklam dışı amaçla gerçekleştirilmiş olan film, televizyon programı
ya da müzik videosunun arasına, bu yapımın akışını ve bütünlüğünü bozmadan, herhangi bir
ürün ya da hizmetin açıkça yerleştirilmesi yöntemi olan ürün yerleştirme (product placement),
reklamı kanıksayan kitlelere ulaşabilmek için reklamcıların geliştirdiği farklılık yaratma
yollarından biridir. Yöntem “ürün yerleştirme” olarak adlandırılıyorsa da, çoğu zaman
yapımın içine yerleştirilen ürün ya da hizmet değil “marka” olmaktadır (Odabaşı ve Oyman,
2003, s. 377). Çünkü “marka” modern şirketin anlamı, “reklam” da bu anlamın kitlelere

Yrd. Doç. Dr., Maltepe Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon Sinema Bölümü.
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
138  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
iletilmesi için kullanılan yollardan biridir. Günümüzde reklamların rolü ürünler hakkında
haber vermekten öte, marka etrafında bir imaj yaratmaktır (aktaran Akçalı, 2006, s. 102).
Çoğu ürün ve hizmet kategorilerinde markalar arasındaki benzerlikler bir markayı
diğerlerinden ayırt etmeyi zorlaştırdığından markayı rakiplerinden daha güçlü göstermek için
imaj reklamları kullanılmaktadır (Odabaşı ve Oyman, 2003, s. 370). Tüketim toplumunda
tüketicileri daha savunmasız olduğu bir ortamda yakaladığı için, etkili bir reklam ortamı
olarak ürün yerleştirme yöntemine giderek daha çok başvurulmaktadır.
1940’lardan itibaren örnekleri görülen ve günümüzde pazarlama iletişiminde önemli bir
araç haline gelen uygulamanın en etkili ilk örneği Steven Spielberg’in 1982 yılında
gerçekleştirdiği E.T. filminde Reese’s Pieces şekerlemesinin kullanılmasıdır (Argan vd.,
2007, s. 161). Ürün yerleştirme daha sonraki yıllarda Hollywood sinemasında yapımcılar
açısından önemli bir gelir kaynağı, reklamcılar açısından da önemli bir pazarlama yöntemi
haline gelmiştir. 1980’li yıllarda izleyiciler yönteme tepki gösterirken, günümüzde bu tür
uygulamalarla daha sık karşı karşıya kalındığı için yöntemi kanıksamıştır (Arslan, 2011, s.
11). Ürün yerleştirme başlangıçta rastlantısal olarak gerçekleşmişse de, günümüzde
profesyonel bir iş boyutuna erişmiştir. Başlangıçta ürünün filmin içinde sadece görünmesi
biçiminde kurulan rastlantısal ilişki günümüzde yerini yaratım/senaryo aşamasından itibaren
dahil olunan; yerleştirme şeklinin belirlenmesi, yürütülmesi, etkinliğin ölçümlenmesi
aşamalarını da içeren planlı bir sürece dönüşmüştür. İzleyicilerin film ya da televizyon
programı seyrederken bir reklam filmiyle karşı karşıya olmaması, yerleştirilen ürün-markayla
karşılaştığında zapping’e başvur(a)maması, izleyicilerin yöntemi ticari olarak algılamaması,
filmdeki oyuncuların yarattığı ilgi ve güven yöntemi reklam filmleri karşısında daha avantajlı
kılmaktadır. Günümüzde filmler sadece sinema salonlarında tüketilmemekte, daha sonra
televizyon yayınları, DVD, internet, mobil iletişim gibi yeni ortamlar aracılığıyla çok daha
geniş bir izleyici kitlesine ulaşmakta ve mesajın yaşam süresi uzamaktadır (Odabaşı ve
Oyman 2003, s. 379).
Galician-Bourdeau ürün yerleştirme biçimini sekiz başlık altında sınıflandırmaktadır:
Şirket yerleştirmesi, genel yerleştirme, hizmet yerleştirmesi, fikir yerleştirmesi, ülke-kişilikmüzik yerleştirmesi, tarihsel yerleştirme, yenilik yerleştirme, fütürist yerleştirme (aktaran
Arslan, 2011, ss. 90-92). Mega Yapılar: Vestel City1, bu sekiz ürün yerleştirme biçimine de
uymayan, “uç” bir örnektir. Yapım bütünüyle tek bir markaya ayrılmış; “ürün” filmin bir
parçası değil, “film” ürünün bir aracı haline gelmiştir. Dizinin daha önceki bölümlerinde de
Coca Cola, Ferrari, Boeing, Jack Daniels, Lego, Ikea, Lamborghini gibi dünya çapında farklı
sektörlerden global markalara yer verilmiştir. Galician-Bourdeau’nun sınıflandırmasındaki
her kategorinin, bu dizide karşımıza birlikte çıktığı söylenebilir.
Kamuoyuna belgesel film olarak lanse edilmesine karşın yapım hibrit bir nitelik
taşımaktadır. Bu bağlamda; Mega Yapılar: Vestel City’yi mesajları açısından reklam
kuşağında olmaksızın ya da üzerine “advortorial” uyarısı yerleştirilmeksizin yayınlanan uzun
bir reklam filmi; fabrikayı ve üretim süreçlerini anlattığı için tanıtım filmi; yapısal olarak TV
programı; mekânın, kişilerin, eylemlerin “gerçekliği” açısından belgesel film olarak
nitelendirmek mümkündür. Hibrit yapısı, içeriği ve söylemi gibi, yapımın kamuoyuna
duyurulma biçimi ve gösterim sonrasında oluşan tepkiler de tartışılmaya değer
görünmektedir.
1
Mega Yapılar: Vestel City, Yayın Yeri: National Geographic Channel Türkiye, Yayın Tarihi: 24 Mart 2013,
Saat: 22:00; Executive Producer: Ellen Windemuth, Executive Producer/Director: Emre Izat, Producer/Writer:
Kate Bradbury, Narrator: Tony Mirst, Director of Photography: Rene Helinen, Editor: Federico Campanale,
Head of Production: Karen Meehan, Programme Finance Manager: Marcel Derksen, Online Editor: Stuart
Chambers, Music: Jingle Punks
Hakan Aytekin  139
Mega City’nin Mega Söylemi
National Geographic Channel’in
web sitesinde yer alan verilere göre
Mega Yapılar: Vestel City, National
Geographic Channel Türkiye’de 60’a
yakın bölümü yayınlanmış olan Mega
Yapılar dizisinin bir bölümüdür.
Tanıtma yazıları dizide yer alan
yapıların çoğunun inşaat sektörünü
kapsadığını göstermektedir. Gözde
yapılar köprü, tünel ve gökdelenlerdir.
İnşaat sektörünü ileri-yüksek teknoloji
ürünleri takip etmektedir. Dizide
ulaşım, enerji, para, tüketim ve
güvenlik kavramları öne çıkmaktadır. Diziye konu olan mega yapıların yer aldığı ülkeler
arasında ABD, Çin ve Birleşik Arap Emirlikleri başı çekmektedir. Bölgesel yoğunluk Kuzey
Amerika, Uzakdoğu ve Batı Avrupa’dadır. Afrika ve Güney Amerika programa dahil
edilmemiştir. Dizide Türkiye’den iki bölüm yer almaktadır. Bunlardan ilki iki değişik adla yer
alan Marmaray Projesi’dir: Yüzyılın Projesi: Marmaray’ın Sırları ve Eski İstanbul’u
Kurtarmak: Marmaray’ın Sırrı. Türkiye’den ikinci bölüm ise bu çalışmanın konusu olan
Vestel City üzerinedir. (http://natgeotv.com/tr/mega-yapilar/hakkinda)
Dizi web sitesinde “Çağın mucizevî yapılarına odaklanıyoruz. Dünyanın çeşitli
yerlerinden insanüstü mühendislik dehaları…” sözleriyle tanıtılmaktadır. Bir bütünün parçası
olarak Vestel City de bu temel konsepte yaslanmaktadır; ancak yapımdaki söylem başka
anlamları da inşa etmektedir. Çünkü Sözen’in belirttiği gibi, söylem içinde bilgiyi, ideolojiyi,
gücü barındıran bir meta-eylem, gücün mübadelesiyle eyleme dönüşen bir dil pratiğidir
(Sözen’den aktaran Çelik ve Ekşi, 2013, s. 100). Sadece iletilenlerin içeriğini değil, onu dile
getireni (kim söylüyor?), otoritesini (neye dayanıyor?), dinleyiciyi-izleyiciyi (kime
söylüyor?), amacı (söyleyenler söyledikleriyle neyi başarmak istiyor?) da kapsamaktadır
(Çelik ve Ekşi, 2013, s. 100).
Yapımdaki söylem; “sorun”, “inanç”, “cesaret”, “kahraman”, “iktidar” halkalarının
sıralandığı bir zincir oluşturan bir dramatik yapıyla inşa edilmektedir. Bu yapı olabildiğince
yalındır; yapımda bir günlüğüne Vestel City’ye girilmekte; gündoğumunda başlayan yapım
gün batımında bitmektedir. Sıradan bir günün işlendiği bu basit öykü, izleyicilerin gündelik
yaşamında defaten tanık olduğu pek çok sıradan unsurdan beslenerek bir “gerçeklik” duygusu
yaratmakta, yapımın “belgesel” olarak lanse edilmesini ve anılmasını kolaylaştırmaktadır.
Vestel City’de “görünen” her şey “gerçek”tir; mekânlar, insanlar, üretim süreçleri, vb.
Yapımda, görsel olarak “city”e ait birimler, üretim biçimleri, üretim ilişkileri; işitsel olarak
dış-ses spikerin okuduğu metin, “city”nin sahibi Ahmet Zorlu’nun, bazı yöneticilerin
konuşmaları, doğal ses efektleri, kesintiye uğramayan bir müzik kuşağı yer almaktadır.
Söylem analizi anlamın çeşitli ve değişken olabileceğini araştırırken dilin sözdizimsel ve
semantik çerçevesinden çok yaratılan anlam(lar)ı kavramaya çalışır. Baş ve Akturan söylemin
özelliklerini içerik, gramatik, yapısal, etkileşimsel, sunum olarak beş başlık altında
toplamaktadır (2008, ss. 34-35). Bu çalışmada da, Vestel City’nin söylemi bu özellikler
üzerinden analiz edilmektedir.
Söylemin İçerik Özellikleri:
Yapımdaki genel söylem neoliberal düzenin yarattığı tüketim kültürüne aittir. On binin
üzerinde çalışanı, hammadde girdileri, mamul çıktılarıyla modern dünyanın en büyük
140  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
tesislerinden biri olan Vestel City’nin “sır”ları tüketicilerin sıradan dünyasına sunulmakta; bu
mega city’nin hedefleri, çalışanların sorumlulukları üzerinden tüm “dünyanın” tüketici
bireylerinin terbiye edilmesinde ders malzemesi olarak kullanılmaktadır.
Yapımın henüz ilk cümlesi yapımdaki ana amacı sergilemektedir. Anlatıcı, teknolojinin ve
makinelerin vazgeçilmezliği, değişimin sürekliliği, buna ayak uydurabilecek esnek bir üretim
sisteminin gereği ve bütün bunların üstesinden gelmek için bir liderin (inançlı, cesur
kahramanın) gerektiği bilgisini izleyicilere vermektedir:
SPİKER: “Yeni teknoloji dediğimiz zaman aklımıza yarış arabaları, trenler ve uçaklar
gelir. Fakat asıl gelişen teknoloji hayatımızın olmazsa olmazı konumundaki
makinelerde. Her saniye değişen bu makinelere yetişebilmek için esnek bir sistem ve
dünyamıza iz bırakmak isteyen bir yönetici gerekiyor.” (00’00”-00’30”) 2
ramatik yapı böyle bir kahraman üzerine kurulduğu için, izleyici bu vasıfların
doğrulanacağı bir izleme sürecine sokulmaktadır. Yapım boyunca mucizevî city’nin
olağanüstü patronu ve onun denetimindeki çalışanların üretim heyecanlarının,
sorumluluklarının altı çizilmektedir. Genç, erkek spikerin seslendirdiği bu sözler, göksel bir
varlık gibi helikopterden inen ve emin adımlarla fabrika kompleksine yürüyen patron Ahmet
Zorlu’nun görüntüleri eşliğindedir. Sözlü anlatıma göre “dünyada iz bırakmak” isteyen
Zorlu’nun, “Ben de bir yenilik yapayım ki, dünyada bir şey olayım,” sözlerini sinema dili ve
süresi açısından adeta bir reklam filmi formatında hazırlanmış olan 15 saniyelik kısa bir
bölüm takip etmektedir:
“Türkiye’nin batısında, bir milyon metrekareden daha büyük bir elektronik şehir yer
alıyor. Burada her bina ayrı bir mega fabrika. Vestel… ” (00’30”-00’45”)
Bu girişin peşi sıra, İngilizce bir ara yazı3 halinde verilen, Mega Factories kavramı
spikerin sözlü ifadesiyle desteklenmektedir: “Avrupa’nın en büyük fabrikası”. Üretim
kompleksinin günlük hedefleri de sözlü olarak açıklanarak, yapımda neyi merak etmeleri
gerektiği konusunda izleyiciler yönlendirilmektedir:
“Bugünün hedefleri 45.000 televizyon, 9.500 buzdolabı, 8.000 çamaşır makinesi,
5.000 fırın ve 2.500 bulaşık makinesi. Hepsinin bir gün içinde başlanıp bitirilmesi
gerekiyor.” (01’15”-01’37”)
İzleyicilerin bu büyüklük karşısında hayranlık duyması mümkündür. Söylem izleyiciyi
buna koşullandırmaktadır. İzleyicilerin bu yoğunlukta yapılan üretimi emek-sermaye
karşıtlığı açısından sorgulaması söylemin en baştan bertaraf etmesi gereken noktadır.
Büyüklük olgusu, kalitenin bir garantisi olarak söyleme içkin hale getirilmiştir. Bu nedenle,
yapım boyunca spikerin yanı sıra değişik kademelerdeki yöneticiler de Vestel’in
büyüklüğünün, şirketi benzerlerinden ayıran temel özelliklerin altını çizmektedir.
Kapısından her gün “14 bin işçi”nin girdiği bu mega city, kuşkusuz kendi dinamiğine
bırakılamaz. Dış ses anlatıcı, “şirketin sahibi olan Ahmet Zorlu”nun, bugün4 “haftalık
2
Yapımın ses kuşağından aktarılan cümleler ve sözcükler çalışma boyunca tırnak içinde, italik olarak ve
herhangi bir düzeltme yapılmadan bire-bir gösterilmektedir.
3
Yapım sunum açısından küresel bir nitelik taşımaktadır, İngilizce olarak hazırlanmıştır. Kişilerin unvanları,
rakamsal veriler, animasyon ve jenerik gibi yazı halinde verilen bilgiler İngilizcedir. Bir kişi hariç yöneticilerin
konuşmaları orijinal dildedir; İngilizce seslendirme yapılacağı anlaşılmaktadır. Zorlu’nun doğaçlama
konuşmaları İngilizce alt yazıyla verilmektedir.
4
Sözlü anlatıma göre Zorlu’nun gezisi “Cuma” günü gerçekleşmektedir. Yapımın dramatik yapısı açısından
haftanın hangi günü olduğunun hiçbir önemi olmamasına karşın, bu vurgunun izleyicilere Müslüman bir
coğrafyaya ait bir öykü izleyecekleri hakkında bir ipucu verdiği düşünülebilir. Yapım süresince “Cuma” günü
ifadesi iki kez geçmektedir.
Hakan Aytekin  141
teftiş”ini yapacağını belirterek izleyiciye hem iş disiplinini anımsatmakta hem de filmin temel
geriliminin neyin üzerine kurulacağı belirtilmektedir. 14 bin kişi, bu tek kişinin denetiminden
geçecektir.
Mega city’de her şey hızlı
olmak zorundadır. Mega city’nin
nizamiyesinden yaya olarak
giren 14 bin çalışanın aksine,
Zorlu çalışanları denetlemeye
helikopterle gelmiştir. Çünkü
“fakirler daha yavaş seyahat
eder” (Griffiths, 2003, s. 38).
Fabrikanın damına, Zorlu Air’e
ait bir helikopterden adeta
atlayarak inerken, spiker de
“Ahmet Zorlu, helikopter yere
değer değmez elektronik üretim
katına yöneliyor” sözleriyle onun hem çevik, hem de zamanı değerli bir kişi olduğunun altını
çizmektedir. Ses kuşağındaki bu güdülemeye karşın “gösterilen”e dikkatle bakıldığında,
sahnenin kurmaca olduğu anlaşılmaktadır. Rölantideki helikopterin pervanesi yavaş biçimde
dönmektedir ve Zorlu’dan önce helikopterden inmiş olan pilot bir eliyle Zorlu’nun çantasını,
diğer eliyle de Zorlu’nun helikopterden rahat inebilmesi için kapıyı açık tutmaktadır.
Lacivert takım elbisesi, kravat-mendil takımı ile kendinden emin biçimde hareket eden
Zorlu, çevresindeki kişilerden hemen ayrışmaktadır. Çevresindeki hiçbir kişi, onun kadar iyi
giyimli ve iyi görünüşlü değildir5. Onun bir patron olduğunu, emrindeki herkesin onun
hizmetinde olması gerektiğini imleyen ayrıntılar göze çarpmaktadır. Zorlu’nun çantasını
elinde tutan ve ona kapıyı açan pilot, fabrika içinde yürürken güneş gözlüğünü taşıyan
görevli, bu görevlinin esas duruşunu hiç bozmaması, ona eşlik eden görevliler, fabrika içinde
onu yürümekten kurtaran ve her yere hızla ulaştıran araç gibi ayrıntılar onun liderlik vasfının
birer gösterenidir. Bu ayrıntılar çalışanlar gibi izleyenlerin de onun gücünü kavramasını
kolaylaştırmaktadır.
Zorlu fabrika içinde yayayken de hızlı hareket etmektedir. Refakatindekilerden iki adım
önde girdiği mekânlarda fazla oyalanmamaktadır. Bir milyon metrekareden büyük olan bu
alanı, bir gün içinde teftiş edecektir. Zorlu’nun ağzından, fabrikaları kâğıt üzerinden
kontrolünün kolay olduğunu ama bunu tercih etmediğini, haftada bir yerinde kontrol yaptığını
öğreniyoruz. Zamanı kısıtlı ve değerlidir. Çünkü;
“Zorlu’nun imparatorluğu bu fabrikadan çok daha büyük. Hükümranlığı altında
tekstilden emlağa, enerji sektörüne kadar çeşitli dallarda faaliyet gösteren 50 kadar
şirket var.” (04’33”-04’50”)
Yapımda anlatı “sorun”, “inanç”, “cesaret”, “kahramanlık”, “iktidar” bileşenlerinin “hızzaman” potasına yerleştirilmesine yaslanmakta; yapımın akışı bu kavramların
koordinasyonuyla gelişmektedir: Bir sorun ya da hedef ortaya konur. Bu sorun yatayda
kendini tekrar eden (fabrikanın günlük üretim hedefi), dikeyde zamana eşlik eden (fabrikanın
sürekli büyümesi) bir sorundur. Bu sorunu giderme ya da hedefe ulaşma yolunda birtakım
5
Genç Parti reklamları üzerine yapılan bir söylem çözümlemesinde parti lideri Cem Uzan hakkında benzer bir
yorumda bulunulmaktadır. Bu reklamlarda da ana imge “lider”dir. Kıyafetleri, duruş pozisyonları, bakış
biçimleri vb. nitelikleriyle Cem Uzan, Doğu toplumu için modernliği çağrıştıran bir imge olarak sunulmaktadır
(Altınel, 2003, ss. 93-95).
142  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
engeller ortaya çıkar. Bu engeller hemen çözülmez, zaman sıkıştırır, aksamalar olur. Ortaya
çıkan çatışma, bir dizi aksiyon yaratarak dramatik yapının serüvenleşmesini sağlar. Bu
çatışma ortamı sorunları çözmeye inançlı ve cesur bir kişinin zamana karşı yarışıyla
sonlandırılır. Bu cesur kişi artık bir kahramandır ve artık herkes onun iktidarına tabi
olmaktadır. Dikey düzlemde kahramanlık baştan beri mevcutsa, yeni-büyük hedeflere gidilen
yolda sorun çıksa bile sorunlar bu kahraman tarafından zaten çözülecektir; iktidar bir kez
daha yeniden üretilecektir.
Dramatik yapıdaki bu sıralama, konu edilen kişi-kurumun tarihinde de böyle olmuştur!
Vestel City’nin sahibi Zorlu’nun kendi ağzından, bir zamanlar “elektronikten anlamayan,
sadece televizyonun düğmesini açıp kapamayı bilen” bir kişi olduğu açıklanmaktadır. Ancak
“elektroniğin gelecek olduğuna inanan Zorlu”, o zamanlar televizyon üreten Vestel’in ilk
sahiplerine “reddedemeyecekleri bir teklifte” bulunarak, tesisi onlardan satın almıştır. Zorlu, o
dönemi şöyle anlatmaktadır: “Herkes bizden, bankacılar dâhil korktular. Ve aldıktan sonra,
iki sene üç sene sonra, 7 sene Türkiye ihracat lideri olarak götürdü.” (05’37”-05’51”) Bir
başka deyişle, 1983 yılında başkaları tarafından kurulan ama büyüyemeyen fabrika (sorun),
bankacılar dâhil herkese rağmen (sorunun devam etmesi), büyümeyi kafaya koyan (inanç) bir
girişimcinin (kahraman) çabasıyla (cesaret), çok kısa bir süre içinde (hız-zaman) sektörün
lideri olmuştur (iktidar). Yapımda “sorun”, “inanç”, “cesaret”, “kahramanlık” ve “iktidar”
bileşenleri mikro ve makro düzeyde defalarca izleyicinin karşısına çıkmakta ve bu bileşenler
her seferinde “hız-zaman” parametresiyle birlikte değerlendirilmektedir.
Modern toplumlarda zaman kavramı daha küçük parçalara ayrıldıkça, bu parçalanma
zamanın “çizgiselliğini” ve “hız”ı tetiklemektedir. Vestel City’nin dramatik yapısı ve sözlü
anlatımı da çizgisel ve hıza endeksli zaman algısına uygun biçimde düzenlenmiştir. “Saat
09:00”, “Saat 12:00”, “Saat 14:00” gibi hem spikerin sesiyle hem de yazıyla görselleştirilmiş
olarak defalarca izleyicinin karşısına çıkan uyaranlar modern yaşamın zaman-hız
parametresini izleyicilere hatırlatmaktadır. Saate bağlanmış zaman küreseldir; her yeri
güdümüne alıp standartlaştırır, geçmiş ve gelecekten kopartılan bir “şimdi” algısını öne
çıkartır.
“Hız duygusunun ardında yatan daha önemli bir şey, yarıştır, yakalamak ve
geçmektir. (…) Küresel finans terimleriyle konuşacak olursak, bir şirket için hedef
zengin olmak değil, rakiplerinden zengin olmak, tıpkı araba yarışında olduğu gibi
onları geçmektir” (Griffiths, 2003, s. 36).
Yapımın akışıyla saat uyaranları
arasında
dramatik
bağlantı
kurulmuştur. “Saat 12’00”de spiker
city sakinlerinin sorumluluklarını
hatırlatmaktadır: “Vestel City’nin
tüm fabrikaları günlük hedeflerini
yakalamak için çalışıyor. Henüz kat
etmeleri gereken çok yol var!”
Üretim görüntülerin yer aldığı
bölünmüş
çerçevenin
sol
alt
köşesinde, animasyonla yapılmış bir
makinenin pistonunu taklit eden
altyazı bandında beliren yazılar bunu
göstermektedir: “30.000 TV’S TO
GO”, “6.332 REFRIGERATORS”,
“5.400 WASHING MACHINES”, “3.332 OVENS”, “1.132 DISWASHERS” (17’42”-18’10”).
Hakan Aytekin  143
Benzer bir sekans, vardiya değişiminde de görülmektedir. “Saat 16:00. Vardiya değişimi. Gün
bitmeden binlerce makinenin daha üretilmesi gerekiyor”. Bu kez kalan hedef belirtilmektedir:
“15.000 TV’S TO GO”, “3.166 REFRIGERATORS”, “1.700 WASHING MACHINES”, “1.666
OVENS”, “1.132 DISWASHERS” (38’03”-38’25”). Sabah vardiyasında, hedeflerin genellikle
yarısına ulaşılmış, çamaşır ve bulaşık makinelerinde hedefin gerisine düşülmüştür. Bu ciddi
bir sorundur!
Yapımda izleyicinin zaman algısı bazen alt üst edilmektedir. AR-GE çalışmaları, yeni
tasarımlar, hedefler gibi çizgisel zaman unsurunu içinde barındıran olgular karmaşık bir
zaman kullanımıyla anlatılmaktadır. Yöneticilerin masa başı çalışmaları ya da Zorlu’nun
ziyareti sırasında düzenlenen mizansenlerde karar-hedef-varılan nokta gibi zamana yayılan
olgular iç içe geçmektedir. Bu sekanslarda geçmişte alınmış olan kararlar şimdi alınmışçasına
sergilenmekte, şimdi öne çıkartılmaktadır. Bu kargaşanın içinde değişmeyen gerçek ise
fabrikanın zamana karşı verdiği yarış, yani hız ve çalışanların sorumluluğu olmaktadır:
“Ekibin haftalarca zamanı yok. Üç boyutlu akıllı televizyonun programı zaten çok sıkışık”
(35’46”-35’52”) ya da spikerin “transformers”a benzettiği depolama alanındaki istif
makineleriyle “her üç dakikada bir konteynır yükleniyor” (41’47”) örneklerinde olduğu gibi.
Hatta bir konteynırın TIR’dan
indirilmesi sırasında TIR’ın
hareket halinde olduğu bile
görülmektedir (42’08”).
48
dakikalık
programın
yaklaşık ortasında (25’45”)
yemek molası verilmektedir.
Sözlü anlatımda “Öğle yemeği
paydosu
için
harika
zamanlama”olduğu belirtilirken,
tek tip giysileri içindeki işçiler
topluca ve neredeyse uygun
adımlarla yemekhaneye doğru
yönelmektedir.
Söylemin Gramatik Özellikleri:
Orijinali İngilizce olan yapım Türkçeye çevrilmiş ve akıcı bir kentli Türkçesiyle
seslendirilmiştir. Çalışanların konuşmalarında bölgesel ya da yerel bir diyalekt yoktur,
telaffuzlar düzgündür. Söylemin ana bileşenleri (sorun, inanç, cesaret, kahramanlık, iktidar)
cümleler arasındaki dizilimleri ve anlam ilişkilerini de belirlemektedir. Hedefi ya da sorunu
ortaya koyan cümle ve paragrafları sonuç ya da çözümleri ortaya koyan cümle ve paragraflar
tamamlamaktadır. Bu bağlamda çizgisel bir gelişim vardır; geri dönüşlere, karışık anlatımlara
pek yer verilmemiştir.
İnançlı, cesur kahramanın iktidarı sıfat ve tamlamalarla daha güçlü hale getirilmektedir:
“45.000 televizyon, 9.500 buzdolabı, 8.000 çamaşır makinesi, 5.000 fırın, 2.500 bulaşık
makinesi”, “14.000 işçi”, “bir milyon metrekareden geniş bir alan”, “dünyanın en büyük
sanayi merkezlerinden biri”, “arı gibi çalışan yedi çekirdek bina”, “800 kişilik AR-GE
ordusu”, “posta pulu büyüklüğündeki bağlantıları mikron hassasiyetiyle yapabilen 5.5 milyon
dolar değerindeki birleştirme makinesi”, “yarış arabalarının hızına çıkabilen döner
kazan”… Sıfatlarda Batılı izleyicinin büyüklük algısına uygun referanslar da verilmektedir:
“Titanic büyüklüğünde 19 geminin sığabileceği genişlikte bir zemin”; “İstanbul’dan
Brüksel’e kadar uzayacak bir yol kadar seri üretim”; “Beş Empire State binası yüksekliğine
yetecek kadar buzdolabı”; “Ayın çevresini dolamaya yetecek kadar televizyon” gibi.
144  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Metin İngilizceden Türkçeye çeviridir; dilbilgisel dizilimler doğru olmakla birlikte, bazen
çeviriden kaynaklanan anlatım bozukluklarına rastlanmaktadır: “Bu dev, arı gibi çalışan yedi
çekirdek binadan meydana geliyor…” Arı gibi çalışan bina!. “İstanbul’dan Brüksel’e kadar
uzayacak bir yol oluşturmaya yetecek kadar seri üretim yapar.” Cümleyle seri üretim miktarı
ya da yol malzemesi değil, üretim bantlarının uzunluğu kastedilmektedir.
Söylemin Yapısal Özellikleri:
Sözlü anlatım genelde “açıklama” biçimindedir; izleyicilere küresel ekonomik düzen,
işletme mantığı, üretim–pazarlama stratejileri, tüketici beklenti, alışkanlık, yönelimleri gibi
konularda bilgiler verilmektedir. Büyüklüklerin-zorunlulukların ifadesinde “karşılaştırma”
yöntemlerine başvurulmaktadır. Anlatılmak istenilen kimi durumlar, düzenlenmiş bir
“tartışma” ortamında verilmektedir. Örneğin bir sahnede endüstriyel tasarım ekibi çok önemli
bir sorunu tartışmaktadır: “Ekip piyasanın daha ince televizyonlara yönelik talebini
karşılamak için ekranla kusursuz bir uyum içerisinde olan bir kasa tasarlamış. Fakat kâğıt
üzerinde iyi gibi görünen bir şey bazen ticari açıdan kötü olabiliyor. Üç boyutlu akıllı
televizyon o kadar ince ki kasa üzerinde logoyu koyacak yer yok” (18’09”-18’33”). Neyse ki,
ekiptekilerden biri (mikro kahraman) logonun kasayla televizyonu taşıyacak ayağın arasına
yerleştirilebileceğini öneriyor. Bir başka mikro kahraman
“Bunu sadece logoyu
konumlandıracak bir alan değil, uzaktan kumanda alıcısı vesaire gibi, 3D vesaire gibi şeyler
koyabilmek üzere fonksiyonel bir detaya dönüştürelim” diyerek ergonomiyi hatırlatıyor.
İktidarın mikro temsilcisi olan yönetici durumu noktalıyor: “Ürünleri bir üst aşamaya taşımış
olacağız bu şekilde sanırım.” Gelinen nokta, spikeri de rahatlatıyor: “Tasarım işinin
hallolmasıyla sıra televizyonları üretmeye geliyor” (19’33”). Sanki şimdi… Ya da fabrika o
kadar hızlı ki… Oysa kamera bir günlüğüne girmiştir mega city’ye… Kuşkusuz sahnenin ana
amacı, ürüne yerleştirilecek olan “logo”nun (markanın) ürünün vazgeçilmez bir parçası
olduğunu izleyiciye bir kez daha anımsatmaktır.
Spikerin ifadesiyle, “Talepleri karşılamak için sürekli yeni modeller piyasaya sürmek
başlı başına bir zorluk. Asıl mesele ise tüm modellerden kâr elde edebilmek.”tir. “Sorun”
aleni biçimde izleyiciyle paylaşılmaktadır. Yapımın başında kurulan cümle tekrar edilerek de
kahramanın eriştiği çözümün altı çizilmektedir: Esnek bir üretim modeli.
Sözlü anlatım kendi içinde tutarlıdır. Cümleler genellikle orta uzunluktadır. Spikerin
telaffuzu düzgündür. Zorlu’nun konuşmaları ise doğaçlamadır; yer yer cümle yapıları bozuk,
yapı ve fonetik olarak anlaşılması güçtür. Yönetici konuşmalarında konuşma ile yazı metni
arasında sıkışmış bir anlatım vardır; cümleler ezberlenmiş, seçilmiş duygusu yaratmaktadır.
Fabrika içi doğal sesler kayıt açısından zayıftır. Ses düzeyleri düşük ve kesintilidir. Ürün
geliştirme toplantısındaki doğaçlama konuşmalar iyi kurgulanmış, anlam bütünlüğüne
varılmıştır.
Söylemin Etkileşimsel Özellikleri:
Söylemde yönetenler (city’nin sahibi) yönetilenlere (üretimi yapanlar ve
izleyiciler/tüketiciler) hitap etmektedir. Hatip, bazen Ahmet Zorlu’nun kendisi, bazen
yöneticiler ama çoğu zaman spikerdir. Bir ürün toplantısı sahnesi ve çamaşır makinesi
bölümündeki mühendis dışında kadın sesi hiç duyulmamaktadır. Yapım boyunca sadece sesi
duyulan ve kim olduğu bilinmeyen bu anlatıcı, adeta her şeyi (olmuş olan, olmakta olan,
olacak olan) bilmekte ve bildiklerini izleyiciye aktarmaktadır. Bu yanıyla “Tanrısal” bir ses
gibidir; izleyiciden mesafelidir. Zorlu’nun ikamesi olan ve onun adına konuşan bir iktidar
temsilidir. Sözlü anlatımdaki bu Tanrısal üslup kutsal kitaplardakine benzer bir biçimde
düzenlenmiştir: bazen Tanrı’nın kendisinin konuştuğu, bazen de Tanrı adına konuşulduğu
gibi. Yapımda Zorlu da “tanrısallaştırılmaktadır”:
Hakan Aytekin  145
“Üç boyutlu akıllı televizyonun beyni hazır. Sıra bu sefer, bir insana ait olan bir
başka beynin çok farklı bir zorluğun üstesinden gelmesinde: Tarz!… (...) Zorlu,
tasarım seçeneklerini incelemek için kıdemli ekibiyle bir araya geliyor. Kariyerine
ailesinin tekstil işinde başlayan Zorlu’nun gözü yıllar içerisinde tasarım alanında
profesyonelleşmiş” (33’02”-33’43”).
Konuşmaları spiker anlatımının arasına serpiştirilen Zorlu, gizli özne olarak cümlelere
sindirilmiştir; kimi cümlelerde onun adına konuşulmaktadır: “İkinci fabrikasını sadece en üst
model buzdolaplarının yapımına ayırmış,” gibi (28’46”). Spiker çoğu kez, doğrudan
izleyiciye hitap etse de, izleyiciye sunulan bilgiler bazen çalışanların da ne yapmaları
gerektiğini hatırlatmaktadır: “Hepsinin bir gün içinde başlanıp bitirilmesi gerekiyor,” gibi
(01’40”).
Söylemin Sunum Özellikleri:
Erkek spiker dinamik ve uyaran bir tonda, haber spikerlerinin saniyede iki sözcük
ortalamasının üzerine çıkan bir hızda konuşmakta; büyüklüklerin ve zorunlulukların altını
çizerken vurguları daha belirginleşmektedir. İnandırıcılığı sağlamaya dönük bir samimiyet
çabasına karşın, anlatıcının “Tanrısallığı” önceliklidir: o, bilmekte ve bildirmektedir.
Yapımda yer verilen yöneticiler çoğunlukla erkektir ve kurumun büyüklüğünü anlatma
heyecanı içinde konuşmaktadır. Bu
konuşmaların
doğaçlama
olmadığı,
anlatılacakların
önceden
planlandığı,
yöneticilerin aidiyet duygularının yüksek
olduğunun
gösterilmeye
çalışıldığı
belirgindir.
Yönetici
konuşmaları
Türkçedir; İngilizce konuşan bir yöneticinin
konuşması da bir başka erkek spiker
tarafından Türkçe seslendirilmiştir.
Zorlu ise kamera önünde konuşurken
kendinden emin bir havadadır. Zorlu’nun
kostüm ve aksesuarları, tesis içindeki teftiş
görüntüleri de bu güveni perçinlemektedir.
Zorlu, doğrudan izleyiciye seslenmemekte;
sanki izleyiciyi pek muhatap almak
istememektedir.
Muhatapları
çalıştırdıklarıdır; ister mega city’nin
çalışanları olsun, ister film ekibi. Zorlu
konuşurken onu dinleyen kişi çerçeve
içinde hiçbir zaman görünmeyen yönetmenekiptekiler ve city çalışanlarıdır. Çalışanlara
seslendiği
planlarda
çalışanların
görüntülerine de yer verilmiştir. Bazı
planlarda Zorlu’nun işlerine yardımcı olan,
onu beklerken esas duruşunu bozmayan
yardımcı karakterler vardır; helikopterden
inerken çantasını taşıyan ve ona kapıyı açan
pilot, kapıdan geçerken elindeki güneş
gözlüğünü alan kişi, onu fabrika içinde bir
araçla taşıyan görevli gibi. Zorlu film
ekibiyle konuşurken “anlatan”, çalışanlara
146  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
konuşurken ise “buyurgan” üslup sergilemektedir. Çalışanlarla konuşurken işaret parmağının
yukarıya kalktığı, tatlı-sert direktiflerin verildiği aksiyonlara rastlanmaktadır. Onun patron
olduğunu anımsatan bu görüntülerde spiker ona yolu aralamaktadır. Anlatımda geçen “Tabii
rakiplerini alt edebilirse” ifadesinden sonra gelen, Zorlu’nun “Bakın bunu kimseye vermek
istemem. Ne yapıp yapın. Bakın Vestel’in geleceği de burada, her şeyin geleceği burada!”
dediği sahne, iktidarı iyice görünür hale getirmektedir. Direktiften sonra devreye giren sözlü
anlatım çözüm yolunu da belirtmektedir: “Bu işin üstesinden gelmek bolca fazla mesai
yapmayı gerektiriyor.” Nitekim Zorlu bir kez daha görüntüye geliyor: “Yatağı yorganı serin
buraya. Bu iş başka. Yatak yorgan burada, yukarıda… Hiç başka yere gitmek yok. Patladı mı
tam patlayacak, hepsiyle beraber! Tamam!.. Hadi kolay gelsin size…” Ellerini arkada
bağlamış iki çalışan itaatkârlıkla-gülümseme arasında sıkışmış bir ifadeyle başlarını sallıyor;
Zorlu’nun bu kez sol elinin işaret parmağı yukarıda. Dönüp arkasını yürüyor… (44’38”45’35”) Böylece mizansen tamamlanıp, bir iktidar öznesi olarak Zorlu çalışanların karşısında
bir kez daha konumlandırılırken, izleyiciler de terbiye edilmiş oluyor.
City’nin Kapılarını Kamerayla Aralamak
Bir filmde anlatılmak istenen düşünce, hareket, nesne, vb. çekimlerle görsel terimler
haline getirilmekte, bir tür “yazı” yazılmaktadır. Çekimler için “hareketle yazı yazmak”
anlamına gelen sinematografi bilgisi gerekmektedir ve sinematografi olan biteni
görüntülemekten çok daha fazlasını ifade etmektedir (Brown, 2006, s. viii). Söylem de,
sinematografiyle “görünür-algılanır” olmaktadır.
Mega Yapılar: Vestel City’de dramatik yapı oldukça basittir. Mega city muktedir
tarafından bir günde teftiş edilecektir. İzlenecek olan öykü bir günün öyküsüdür. Binlerce
ürünün üretildiği sıradan bir gün… Yapım bu büyüklüğü bir gün içinde anlatacaktır. Reel
zaman bir gün iken, yapım sadece 48 dakikadır. Her şey 48 dakikada anlatılacaktır!
Görüntüler genellikle durağan çerçevelidir ve konuya cepheden, üçüncü bir gözün
bakışıyla (nesnel bakış açısıyla) bakılmaktadır. Böylece izleyicilerin bir tür gözlemci olması
sağlanmıştır. Bu aynı zamanda izleyiciyle mekânlar-kişiler-eylemler arasına konan bir
mesafedir de. İzleyiciler hem içindedir, hem dışında. Alan derinliği oynamalarına mümkün
olduğunca az başvurulmuştur. Az sayıdaki kamera hareketlerinde kameranın kendi sehpası
üzerindeki yatay (pan) ya da dikey (tilt) hareketlerinden çok vinç (crane, jib) ya da kaydırma
(travelling) hareketleri tercih edilmiş, izleyicinin çerçeve içindeki hareketle birlikte hareket
etme-özdeşleşme duygusu sağlanmıştır. Çerçeve içindeki hareketler ise oldukça yoğundur.
Kamera açısı (kameranın durduğu ve konuya baktığı yer) konunun izleyici tarafından
algılanma biçimini doğrudan etkilemektedir. Kamera açısına karar verildiği an seyircinin de
ne görmesi gerektiğine karar verilmiş demektir (Nielsen, t.y., ss. 36-37). Filmde göz hizası
açısı yoğun olarak kullanılmış; izleyicinin sıradan görme alışkanlığına uygun hareket
edilmiştir. Konuya cepheden, göz hizasından bakmak izleyiciye nötr bir gözlem sağlarken, alt
açılardan bakmak ise izleyiciyi görme ediminden kopartır ve onu bir duyguya taşır. “Alt
açılarda konu bizi ezer” (Brown, 2006, s. 69). Özellikle mega city’deki binaların dış
çekimlerinde bu açıya başvurulmuştur. Fabrika içindeki genel çekimlerde ise tam tersine üst
açılar seçilmiş ve izleyicinin genel yapı ve boyutlar hakkında bilgilenmesi sağlanmıştır.
Kameranın, konunun ne kadarını gördüğü de (çekim ölçeği) önemlidir. Konunun çekime
uygun bulunan kısmı mesafe ve objektifle sınırlandırılır. Geniş açılı objektifler alan derinliği
duyumunu öne çıkartır (Monaco, 2003, s. 79). Abartılmış derinlik duygusu psikolojik imalar
içerir; genişleyen uzamla birlikte izleyicinin kendisini sahnenin içinde hissetmesini
kolaylaştırır (Brown, 2006, s. 56). Bina büyüklüklerini, iç hacimlerin genişliğini, hareketin
yoğunluğunu anlatmak için, nizamiye, binalar, üretim-depolama alanları ve prosesler bu tür
bir yaklaşımla görselleştirilmiş, çekimlerde özellikle geniş açılı objektifler kullanılmıştır. Bazı
Hakan Aytekin  147
planlarda geniş açılı objektiflerden kaynaklanan biçim bozumları (distortion) göze
çarpmaktadır.
Yapımda izleyicilerin her şeyi kolayca görebileceği notan (düz) aydınlatma tercih
edilmiştir. Laboratuar ve televizyon üretiminin bazı bölümlerinde ışık efektlerinden
yararlanılmıştır. Çoğunlukla iç çekimler hâkim olduğu için yapay aydınlatma söz konusudur.
Dış çekimler sabahın erken saatlerinde ya da akşamüzeri gerçekleştirildiğinden güneş ışığı
efekt olarak görüntüyü zenginleştirmektedir. Bazı dış görüntülerde renk filtreleri de
kullanılmıştır.
Kurgu yüksek tempoludur. Kullanılan planların süreleri kısa ve iç dinamikleri yüksektir.
Sık sık görüntülerin hızıyla oynanmış, hareketler hızlandırılmıştır. Hızlandırma işlemi
görüntüdeki iç ritmi adeta fabrikanın üretim bantlarındaki ritmine uydurmuş; hatta zaman
zaman üretim bandının hızını da abartılı hale getirmiştir. Bütün bu müdahaleler fabrikanın bir
an bile durmadığını, işçilerin arı gibi çalıştığını göstermektedir! Kullanılan müzik de
tempoludur.
City’nin Kapılarını Açmak da Yetmez
Vestel City TV’de yayınlanmadan önce, medyanın bütünleşik yapısına uygun biçimde bir
tanıtım kampanyasıyla kamuoyuna duyurulmuştur. Düzenlenen basın toplantısında, Vestel’in
National Geographic Channel’ın dünyaca ünlü markalara yer verdiği Mega Fabrikalar
belgesel dizisine giren “dünyanın ilk elektronik ve beyaz eşya üreten şirketi” olduğunun altı
çizilmiştir. Fox International Channels Afrika ve Avrupa Başkanı Jesus Perezagua, basın
toplantısında yapımın temel söylemine paralel biçimde konuşmuş ve Vestel markasının
Türkiye’nin küresel markalarından biri olduğunu belirtmiştir:
“Mega Fabrikalar National Geographic Channel’ın tüm dünyada izlenme rekorları
kıran ve dünya çapında ün yapmış global markalara ev sahipliği yapan belgesel
dizisi. Bu markalar arasına Vestel’i katmış olmaktan dolayı mutluluk duyuyoruz.”
(www.btnet.com.tr)
Basın toplantısını takiben ulusal çapta yayın
yapan gazetelere tam sayfa ilanlar verilerek
yapım kamuoyuna duyurulmuştur. Yapım
bilgileri,
bu
gazetelerde
“haber”e
de
dönüştürülmüş, köşe yazılarına konu edilmiş,
internet sitelerinde çokça yer ayrılmıştır. Basın
toplantısında konuşan Vestel Şirketler Grubu İcra
Kurulu Başkanı Turan Erdoğan, Mega
Fabrikalar belgesel serisinin sıkı takipçilerinden
biri olduğunu belirterek “Bu efsanevi seriye
Türkiye’nin Vestel City ile girmesi Vestel
çalışanları için olduğu kadar ülkemiz için de
gurur verici. 2003’te resmi açılışı yapılan Vestel
City’nin kapılarını 10. yılında bütün dünyaya
açmaktan mutluyuz” diyerek, Vestel markasının
TV istasyonundan büyüklüğünün altını çizerken,
basın bildirisinde denklem tersten kurulmaktadır:
Vestel,
“Dünyanın
en
büyük
belgesel
kanallarından National Geographic Channel’ın
efsanevi Mega Fabrikalar belgesel serisine giren
ilk Türk markası”dır. Reklam alanındaki
148  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
akademik çalışmalarıyla tanınan Ali Atıf Bir (2013a), pek çok gazetede yer alan bu ilanın
Bugün gazetesine verilmemesini, "Reklam vermeyene çakmak lazım mı" başlığıyla gazetedeki
köşesine taşımış ve Bugün’e karşı haksızlık yapıldığını ileri sürmüştür:
“Belki başka gazetelere de haksızlık yapılmıştır ama ben kendi gazetemi biliyorum.
Vestel, National Geographic Channel'ın Mega Fabrikalar belgesel serisine giren
dünyanın ilk elektronik ve beyaz eşya şirketi olmuş. Bunu tam sayfa reklamla yine
"ezberlenmiş" gazetelerde duyuruyor. Bizim gazeteye baktım, bizde reklam yok.
Neden? Bu gazetenin de pazar günü 120 binden fazla okuyucusu var, onlar TV
izlemiyor mu? Bizim gazete okurları TV, beyaz eşya almıyor mu? Niçin Vestel benim
gazetemin okurunu böyle bir duyuru için bile adamdan saymıyor?”
Yazıda ilanı verilen gazeteler “ezbere reklam verilen”, “yandaş basın” olarak
nitelendirilirken, bu gazetelerin çoğunun yıllarca reklam verene tehdit oluşturup reklam aldığı
ileri sürülmüştür. Bu yazı yayımlanmasından sonra Vestel Grubu’nun G7 şirketi, yazara bir
mesaj yollayarak, durumun tanımlandığı biçimde olmadığını dile getirmiştir:
"Gazetenize kamuoyunda çok takdir gören National Geographic - Mega Fabrikalar
belgeseliyle ilgili ilan verilmemesinin sizde bir haksızlık izlenimi uyandırmasından
büyük üzüntü duyduk.
Öncelikle, bütün yayın organlarına eşit mesafede durduğumuzun altını çizmek isteriz.
Sizlerin de bildiği gibi gazetenizi farklı dönemlerde, farklı çalışmalarımız için
kullanmaktayız. Bazen bütçesel sebeplerden dolayı her mecrayı kullanamamaktayız.
Sizin değerli gazetenize ve okur kitlenize birçok çalışmamızla ulaşmaya gayret
ediyoruz.
Bugün Gazetesi ile hâlihazırdaki çalışmalarımızı önümüzdeki dönemde de
kampanyalarımıza yönelik ilanlarımızla sürdüreceğiz."
Bir (2013b), “Bu gazete sadaka değil reklam alır!” başlıklı yeni bir köşe yazısında, bu reklamın
Bugün’e verilmeme sebebinin “bütçesel” olmadığını söylerken, tavsiyede ve örtük tehditte
bulunmuştur: “Vestel bu gururun onurunu herkese yaşatmayacaksa böyle bir itibar projesine de para
yatırmasın. Gözüm Vestel'in üzerinde. Umarım bir daha böyle hata yapmazlar.”
Yapımın
TV’de,
ilanın
gazetelerde
yayınlanmasından sonra Vatan Bilgisayar’ın verdiği
bir gazete ilanı ise süreci daha da ilginç bir noktaya
taşımıştır. Ali Atıf Bir, köşe yazısında Vestel’in “iyi
müşterisi” Vatan Bilgisayar’ın teşekkür ilanını da
“taktik reklam” olarak nitelendirmektedir. Ona göre
bu bilgisayar firması “kendini zeki sanan reklam
verendir. Aslında bir atımlık barutu vardır. Bir
rüzgârda "küt" gider. Çünkü kurumsallaşmamıştır.
Yaptığı iş modelinin de içi boştur”. Bir (2013b),
Vatan Bilgisayar’ı tehdit de etmektedir: “O benim
gazetemi böyle bir "teşekkür" ilanında bile
görmezden geliyorsa ben de onu artık inadına
görürüm.”
Popüler internet sözlüklerinden Ekşi
Sözlük’te de Hasan Vatan’ın verdiği ilan
hakkında “vatan computer’in vestel’i kutlayan
gazete ilanı” başlıklı bir madde açılmıştır. 26-30
Mart arasında bu maddeye 43 yorumda
bulunulmuştur. İlk yorum “güzel bir jest”
biçimindedir (“kamera motor”/26.03.2013-
Hakan Aytekin  149
13:50/http://eksisozluk.com/entry/32895379). Yorumdan sadece dört dakika sonra,
“bascharr” nick’li yazar ilanı, Vatan Bilgisayar’ın Vestel üzerinden beyaz eşya işine
gireceğini müjdeleyen bir ilan olarak yorumlamıştır (http://eksisozluk.com/entry/ 32895450).
“bernie rhodenbarr” nickli yazarın yorumu bir ironidir: “vestel'in yakında vatan sağ olsun
başlıklı bir teşekkür ilanı vereceğini müjdeleyen jest.” (http://eksisozluk.com/entry/
32895488). “michael jackson” nick’li yorum “‘abi bi bayilik rica etsek’ manasına gelen
silkme ve koparma operasyonu” biçimindedir. Sitedeki dokuz yorumda reklam kavramı
kullanılmıştır; yorumlarda ortak nokta “reklamın reklamı” olması ve Hasan Vatan’ın
durumdan vazife çıkarmasıdır. “and justice erol” nick’li yazar ise yorumunda “reklam
meklem, o programı izleyen biri olarak tebrik ettiğim ilandır. sadece izlemek değil, nazara
vermek lazım bu başarıları. vestel'den hiç hazzetmezdim, ama firmaya bakışım değişti o
program sayesinde” demektedir.
Pazardaki bir markanın kurumsal imaj çalışması olarak bir kez daha lansmanı başlı başına
bir reklam ürünüdür ve bu anlamda yapımın reklam sektörü üzerinde yarattığı beklentiler ve
eleştiriler yapımın temel işlevine paraleldir. Yapıma gelen tepkiler reklam sektörüyle sınırlı
olmamış, kimi yazarlar hem yapım hem de reklam üzerine yazı yazmıştır. Sabah gazetesi
köşe yazarlarından Emre Aköz (2013), Mega Yapılar dizisini kaçırmadığını, dizinin birçok
bölümünü unutamadığını ancak Vestel City’de hayal kırıklığına uğradığını söylemektedir:
“Niye unutamam? Çünkü National Geographic bize bu yapıların öyküsünü gerçekçi
bir biçimde anlatıyor: sadece rakamlardan değil, onları yapan insanlardan da söz
ediyor
Kişisel hayat hikâyeleri ile mega yapının inşaat öyküsünü birlikte sunuyor: Ailesini
aylarca göremeyen mühendisler, girişime taş koyan politikacılar, ölüme varan
hatalar…
Böyle olunca da National Geographic belgeselleri, bilgiyle heyecanı harmanlayan
macera filmleri gibi izleniyor.”
Aköz, Vestel City bölümünde dramatik anlatımı yetersiz bulmaktadır.
“Adamlar sanki belgesel değil de reklam filmi çekmişti. Hem sıradan! (…)
Hani şirket merkezlerinin duvarlarındaki ekranlarda sürekli dönen reklam
filmleri vardır: Beyaz yakalılar toplantı yapar, işçiler harıl harıl çalışır,
ürünler bantlarda hareket eder… İşte öyle bir anlatım tutturmuştu National
Geographic’çiler: İnsan öyküsü yok… Heyecan yok… Anı yok…”
Ona göre, Vestel City bir belgesel değildir:
“Ama.. İzlediğim şey bir belgesel değildi. Hele “tipik bir National Geographic
belgeseli” hiç değildi. Hani Batı’da “Bon pour l’Orient” (Doğu için iyi,
Doğu’ya yakışır) diye bir tabir vardır. Ne mutlu bize ki Türkiye o
küçümsemeleri aşmış durumda… (...)
Ahmet Zorlu ve Hasan Vatan! Bence National Geographic’e tepki
göstermelisiniz. Çünkü Vestel gerçek bir belgeseli hak ediyor.”
“Daha Çok Şeyler Yapmamız Lazım”
Vestel City yapımı farklı medya alanlarının sınırlarını zorlayan; halkla ilişkiler
uygulamaları ve film türü açısından hibrit bir üründür. Tanıtımlarında belgesel film olarak söz
edilen yapımı, sinema-TV ürünü olmaktan çok; ürünün yayını, yayın sırasındaki ve
sonrasındaki çapraz reklamlar, ürüne-reklamlara gösterilen tepkiler bir halkla ilişkiler ve
150  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
tanıtım ürünü saymak daha doğru bir niteleme olacaktır. Doğrudan bir marka üzerine
kurulmuş olan Vestel City yapımının, markayı öne çıkartmak için tasarlanan uzunca bir
“reklam” filmi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Yapımda halkla ilişkiler ve tanıtım alanındaki
yeni tutundurma yöntemlerinden ürün yerleştirme ve sponsorluk uygulamalarının çok ötesine
geçilmiş, marka yerleştirmekle kalınmamış, bütünüyle marka için bir film tasarlanmıştır.
Dolayısıyla Vestel logosunun yapım içinde sıkça görünmesi doğallaşmaktadır. Logolar
fabrika binalarının dışlarında tabelalar, bina içlerinde duvar ve kolonlara muhtemelen çekim
nedeniyle hazırlanmış ve asılmış posterler halinde; ayrıca ürünlerin ve elektronik board’ların
üzerinde marka olarak görünmektedir. Vestel ya da Vestel City yazıları yapım boyunca 13
kez görünmektedir. Burada ilginç olan nokta, 13 görüntüden dokuzunun yapımın ilk beş
dakikasında yer almasıdır. İzleyicinin yapımın hemen başında markayı kavramasının, yapımı
izlemekten vazgeçse bile marka bombardımanından azami ölçüde etkilenmesinin hedeflendiği
ileri sürülebilir.
Yapımın finaline yaklaşırken, günlük hedefin tutturulmuş olması sadece yapımın dramatik
yapısını tamamlamakla kalmamakta, sistemin bir günü daha layıkıyla geçirilmiş olmaktadır.
Spiker, çalışanların o gün 75 bin makineyi dağıtıma hazır hale getirmesini önemseyip işçi
sınıfına “hakkını teslim” ederken, asıl hakkın ise işin başındaki “kahraman”a teslim edilmesi
gerektiğinin altını çizmektedir:
“İstekli bir ordu, bu hayalin gerçeğe dönüşmesini sağlıyor. Ama işin
başındaki isim için bu sadece bir başlangıç.” (46’34”-46’43”).
Yapımın finalinde; günlük mesaisini dolduran “istekli ordu”, hızlandırılmış üretim
görüntüleri ve nefesli çalgıların marş ritmindeki melodisi eşliğinde Vestel City’nin
nizamiyesinden yaya olarak çıkarken, deri koltuğuna oturmuş olan Zorlu oldukça
mütevazıdır: “Bizim daha çok şeyler yapmamız lazım.” (46’49”)
Zorlu yapımın başında gökyüzünden
geldiği sahneye benzer bir biçimde,
fabrikanın
damında
bekleyen
helikopterine doğru yürür. İşçilerin yaya
olarak çıktığı nizamiyenin üzerinden
helikopteriyle havalanır; gökyüzüne,
güneşe doğru uzaklaşır. Zorlu’nun
tevazusunu devralan spiker, izleyiciye
son kez seslenirken yapım boyunca tanık
olunan
her
şeyin
sıradanlığını
hatırlatmaktadır:
“Geleceğin
hangi
icatları
getireceğini kimse bilmiyor. Fakat
kesin olan bir şey var. Avrupa’nın en büyük fabrikası için teknolojiye ayak
uydurmak günlük hayatın bir parçası…” (47’32-47’45”)
Söz konusu yapımın yayınından yaklaşık bir ay önce, 27 Şabat 2013’te Vestel’in facebook
sayfasına eklenen bir bilgiyle, kamuoyu yapımdan haberdar edilmişti:
“Türkiye’de çekilen ilk “Mega Fabrikalar” belgeselinin konuğu Vestel City!
Dünyanın en büyük belgesel kanalı Nat Geo, dünyanın en çok izlenen belgesel
serilerinden birisi için Manisa’daki üretim üssümüzdeydi. Bu çok özel bölüm
24 Mart’ta ekranlarınızda!”
Hakan Aytekin  151
Beklenebileceği gibi, bu bilgiye ilk tepkiler Vestel camiasından gelmişti:
“Böyle bir camia içinde çalışmaktan onur ve
gurur duyanlar”; “bu büyük camiada ufak bir dişli
olma”nın güzelliğinin, yapımın “Vestel’in dünya
çapında büyüklüğünü gösteren süper bir reklam”
olacağının altını çiziyor; “Vestel’i kötüleyenler
izlesin
ve utansınlar” temennisinde de
bulunuyordu. Vestel City’yi izleyen Vestel
çalışanlarının
emeklerine
yabancılaşarak,
Avrupa’nın en büyük fabrikasını yaratmış olma
“onura” sahip çıkmalarını sağlamak yapıma içkin
amaçlardan biri olsa gerek. Onlar gibi, bu
büyüklüğü izleyenlerin hedonist duygulara
sürüklenmesi de beklenen bir hedef. Zira
kapitalist üretim-tüketim sisteminin bu döngüler
üzerine kurulmuş olduğunu söylemeye gerek yok.
Kamera gerçeği öldürürken (Kutay, 2009);
“hakikat” yerini kameranın ardında duranların
gerçeğine bırakmaktadır. Bir fabrikanın içine çok
sayıda kamera konulsa; üretim sürecinden
yönetim sürecine kadar bütün ayrıntılar
kaydedilse bile, fabrika gerçeği seyirciye iletilemez. Çünkü bu kamera kayıtları sermayenin
oluşum süreci ya da artı değer gibi fabrika gerçeğini tanımlayan hiçbir süreci seyirciye
aktaramayacaktır (Parkan, 1998, s. 169). Kuşkusuz, bu çalışmada ele alınan markanın içine
yerleştirilen “film” de…
KAYNAKÇA:
Akçalı, S. İ. (2006). Günlük Yaşamda Reklam ve Büyülenmiş Tüketiciler, Gündelik Hayat ve
Medya. Akçalı, S. İ. (der.) içinde Ankara: Ebabil, 97-114.
Aköz, E. (2013, Mart 29). National Geographic’in Vestel Belgeseli?, Sabah Gazetesi,
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2013/03/29/national-geographicin-vestelbelgeseli adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 20 Nisan 2013)
Altınel, H. Y. (2003). Genç Parti Reklamları İçin Bir Söylem Çözümlemesi. İletişim, 17, 89110.
Argan, M., Velioğlu, M. ve Argan, M. (2007). Marka Yerleştirme Stratejilerinin Hatırlama
Üzerine Etkisi: GORA Filmi Üzerine Araştırma, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi.
www.e-sosder.com, 19, 159-178.
Bıçakçı, İ. (2000). Sanal Çarşı ve Küresel Müşteri, Her Yönüyle Pazarlama İletişimi. (içinde),
Ankara: MediaCat, 145-147.
Bir, A. A. (2013a, Mart 26). Reklam vermeyene çakmak lazım mı?, Bugün,
http://gundem.bugun.com.tr/reklamvermeyene-cakmak-lazim-mi-yazisi-227651
adresinden alınmıştır (Erişim tarihi 20 Nisan 2013)
152  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Bir, A. A. (2013b, Mart 30). Bu gazete sadaka değil reklam alır!, Bugün,
http://gundem.bugun.com.tr/bu-gazete-sadaka-degil-reklam-alir-yazisi-228175
adresinden alınmıştır (Erişim tarihi 20 Nisan 2013)
Brown, B. (2006). Sinematografi Kuram ve Uygulama. Çev., Selçuk Taylaner, İstanbul: Hil.
Çelik,
H., Ekşi, H. (2013). Söylem Analizi, http://www.academia.edu/1476716/
SOYLEM_ANALIZI adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 20 Ağustos 2013)
Karaboğa, T. (t.y.). Bir Kitle İletişimsizlik Aracı Olarak Televizyon, http://ilef.ankara.
edu.tr/id/yazi.php?yad=3192 adresinden alınmıştır (Erişim tarihi 20 Eylül 2013).
[http://www.ilefarsiv.com/id/yazi_4.htm adresinde yazının arşiv kaydı vardır.]
Kutay, U. (2009). Gerçeği Öldüren Kamera. İstanbul: Es.
Monaco, J. (2003). Bir Film Nasıl Okunur? Sinema Dili, Tarihi ve Kuramı. Çev., Ertan
Yılmaz, İstanbul: Oğlak.
Nilsen, V. (t.y.). The Cinema As A Graphic Art. New York: Hill&Wang.
Odabaşı, Y. ve Oyman, M. (2003). Pazarlama İletişimi Yönetimi. İstanbul: Mediacat.
Parkan, M. (1998). Gerçek Ne Kadar Gerçektir?, Belgesel Sinema Üzerine. Enis Rıza (der.)
içinde. İstanbul: Belgesel Sinemacılar Birliği. 168-169.
Rıza, E. (1998) (der.) Belgesel Sinema Üzerine. İstanbul: Belgesel Sinemacılar Birliği.
http://btnet.com.tr/80818-vestel-city-mega-fabrikalara-konu-oldu.html adresinden alınmıştır
(Erişim tarihi 20 Nisan 2013)
http://eksisozluk.com/vatan-computerin-vesteli-kutlayan-gazete-ilani--3763147?a=nice&p=2
adresinden alınmıştır (Erişim tarihi 20 Nisan 2013)
http://natgeotv.com/tr/mega-yapilar/hakkinda adresinden alınmıştır (Erişim tarihi 20 Nisan
2013)
http://www.youtube.com/watch?v=m5aYpNMwSgw adresinden alınmıştır (Erişim tarihi /
Çalışma sırasında defaten).
Kaza mı? Cinayet mi? Gazete Haberlerinde İşçi Ölümleri
Kaan TAŞBAŞI
Gözde YAZICI
Barış DAĞLI
Defne ÖZONUR
Özet:
Bu çalışmada, işçilerin ölümleri ya da yaralanmaları ile sonuçlanan, egemen dil tarafından “iş
kazası” olarak tanımlanan olayların medyadaki temsili ele alınacaktır. Sermayenin sınırsız egemenliği
altında yaşayan bütün iş yaşamı, bu egemenliğin tahakkümünü legalize edecek yasal düzenlemelere
tâbidir. O nedenle egemen dilin dayattığı “iş kazası” kavramı yerine iş cinayeti kavramı
kullanılacaktır. Bu tercihin dayanağını, ölüm ya da yaralanma ile sonuçlanan olayların, önlenebilir
olduğu halde, kâr maksimizasyonu gözetilerek, önlenmediği önkabulü oluşturmaktadır. Egemen dil ve
kavrayış tarafından oluşturulan böylesi bir tanımlama biçiminin ardalanını hukuki çerçeve meydana
getirmektedir. İşçi, emekçi kesimin hiçbir dahlinin olmadığı bu tanımlar kaçınılmaz olarak egemen
ekonomik aklın güdümünde kalan devletin, sermaye merkezli tanımları ve çözüm arayışlarıdır. Bu
nedenle tarihsel bir izlek içerisinde iş cinayetlerinin hukuksal, toplumsal ve siyasal derlemesi
çalışmanın çerçevesini destekleyecektir.
Bu çerçevede, iş cinayetleri konusunda da medya dilini ve içeriğini, sermayenin çizdiği sınırlar
belirlemektedir. Sermayenin sahipliği ve denetimi altında, medyanın gerçekliği bükme ve perdeleme
işlevi bulunmaktadır. Buradan hareketle, sermaye eksenli bir kavrayışın medya üzerinden
yaygınlaştığı ve toplumsallaştırıldığı söylenebilir. İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin hazırladığı
rapora göre 2013 yılının ağustos ayı, 130 işçi cinayeti ile söz konusu yıl için en çok can kaybının
yaşandığı dönem olmuştur. Bu yakıcı gerçeğin medyada yer alış biçimi HaberTürk, Hürriyet, Sözcü ve
Evrensel gazetelerinin içeriği taranarak incelenecek, farklı gazetelerin konuyu ele alış biçimi
karşılaştırılacaktır. İçerik analizi ve eleştirel söylem analizi teknikleri kullanılarak elde edilen bulgular
ışığında ana akım, muhalif ve alternatif medyanın iş cinayetlerini ele alınış biçimleri karşılaştırılarak,
yukarıda anılan bağlamla ilişkilendirilecektir.
Anahtar Kelimeler: İş cinayetleri, iş kazaları, medya ve işçi sınıfı, medya ve söylem, medya ve
sermaye.

Yrd. Doç. Dr., Kaan Taşbaşı, Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo TV ve Sinema Bölümü Öğretim
Üyesi. [email protected]
Gözde
Yazıcı,
Yeditepe
Üniversitesi
Medya
Çalışmaları
Programı
Doktora
Öğrencisi.
[email protected]
Barış Dağlı, Yeditepe Üniversitesi Medya Çalışmaları Programı Doktora Öğrencisi, Maltepe Üniversitesi
Öğretim Görevlisi. [email protected]
Doç. Dr. Defne Özonur, Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV ve Sinema Bölümü Öğretim Üyesi.
[email protected]
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
154  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
“Bu mesleğin (madencilik) kaderinde maalesef bu (ölüm) var”
Recep Tayyip Erdoğan
"Son yıllarda patlama ve kazaların gerek sayı gerekse
büyüklük açısından gittikçe artması hiç de şaşılacak
bir şey değildir. "Serbest" kapitalist üretimin güzellikleridir bunlar!"
Karl Marx
Giriş
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporuna göre 2013 yılında Türkiye’de işçi
cinayetlerine bakıldığında en az 1235 işçinin hayatını kaybettiği görülmektedir. Bir yıl içinde,
çalışma süreci/koşullarına bağlı işçi ölümlerinin sıfır ya da sıfıra çok yakın düzeyde seyrettiği
ülkeler bulunduğu gözönüne alındığında, ortaya çıkan duruma kaza denilmesi mümkün
değildir.1
Kadir Cangızbay’ın (1989) kazanın epistomolojisine dair açıklamaları da bu bağlamda
ufuk açıcıdır. Cangızbay’a göre kaza, kendiliğinden olamaz. Kazanın oluşabilmesi için
temelde yatan yanlış/lar öbeğinin varlığı zorunludur. “Ancak insan, ne hep ‘doğrusu’nu
bilmediği için yanlış yapar, ne de yanlış’ı hep kasten yapar” (Cangızbay, 1989, s. 229). “İş
kazası” olarak tanımlanan ve işçinin ölümüyle sonuçlanan olaylar, tam da bu önermeyi
doğrular niteliktedir. İşbaşındaki bir işçinin, sözgelimi zehirli hava soluyacağını bildiği bir
ortamda çalışmayı kabul etmesi nasıl açıklanabilir? İşçi, zehirli gazın kendisini öldürebileceği
bilgisine sahip olabilir. Burada doğrusunu bilmediği için yanlış yapmak gibi bir durumdan söz
edilemez. Bir işçinin soluyacağı zehirli havanın kendisini öldüreceğini bilmesine rağmen
“kasten” kendisine zarar vermesi de düşünülemez. İşçinin “doğrusunu bilmeme” ya da
“kasten” kendisini öldürme ihtimali ortadan kalktığına göre, işçinin ölümü nasıl
tanımlanabilir?
“Yanlışlar öbeği” kazaların oluşumunda verili durum olarak kabul edilecek olursa, söz
konusu yanlışların oluşum dinamiklerinin ve sorumlularının sorgulanması, bir vâkanın kaza
olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinde kilit konumdadır. Bu sorgulama, üretim
biçimi ve ilişkilerinde, onun kurduğu siyaset biçiminde, siyasetin oluşturduğu hukuki
çerçevede ve nihai aşamada medya söyleminde karşılığını bulmaktadır. Tam da bu nedenle “iş
kazası” olarak tanımlanmaktadır. Ancak “iş kazası” kavramı, olup biteni sermayenin çıkarları
lehine açıkladığından son derece yanlı bir tanımlamadır. Veronique Daubas Letourneux, iş
kazalarının oluşumunu üç unsuru kesiştiren bir hikayenin sonucu olarak görmektedir:
İşletmelerin stratejik tercihleri (ekonomik, teknik ve organizasyonla ilgili tercihler); kamu
politikaları (geçici iş ilişkisi hakkındaki yaşanan saptırılmasına izin veren, iş kanunu
ihlallerinde cezai yaptırım ve denetimi eksik bırakarak risklerin alt işverene devredilme
uygulamasının yerleşmesine göz yuman, işverenin cezasız kalmasını organize eden kamu
politikaları); çalışanların hayat güzergahı (iş içinde ve dışında toplumsal ilişkilerin
belirlendiği, çoğu kez çok kısıtlı manevra kabiliyetleriyle yaptıkları seçimler yoluyla
çalışanların katettiği güzergah) (Mony, 2008, s. 24).
1
Bu çalışma kaleme alındığında ve sunulduğunda Soma katliamı henüz gerçekleşmemişti. Soma öncesinde de
işçi cinayetlerinin yaşandığı gerçeğiyle ve 1 yıl içinde en az 1235 işçinin ölümüyle çoğu kişi (gazeteciler ve
okurlar) ilgilenmiyordu. Soma katliamında, tek bir olayda 301 işçinin hayatını kaybetmesiyle çoğu kişi bu
konuyla ilgilenir oldu. Ancak bu, ana akım basının da katkısıyla daha çok dramatik bir şekilde olay anına ve
sonrasına odaklanan yüzeysel bir ilgi oldu. Bu çalışma yayım aşamasına gelindiğinde, Soma katliamı üzerinden
yaklaşık iki aylık bir süre geçmiş, olayın medyanın gündeminden de düşmesiyle işçi cinayetleri yine konuşulmaz
olmuştu. Çalışmanın yapıldığı tarih itibarıyla, Soma katliamı bu çalışmanın örneklemi içinde yer almıyor. Ancak
çalışmanın yazarları olarak, Soma katliamı sonrasında yapılan açıklama ve tartışmaların, işçi cinayetlerine dair
kayıtsızlığın ve cinayetlerin süregitmesini besleyen saiklerin anlaşılmasında katkı sunabilmeyi umuyoruz.
Kaan Taşbaşı, Gözde Yazıcı, Barış Dağlı, Defne Özonur  155
Bu çerçevede, medyanın da dilini ve içeriğini, sermayenin çizdiği sınırlar belirlemektedir.
Sermayenin sahipliği ve denetimi altında, medyanın gerçekliği bükme ve perdeleme işlevi
bulunmaktadır. Buradan temellenen, sermaye eksenli bir kavrayışın medya üzerinden
yaygınlaştığı ve toplumsallaştırıldığı söylenebilir. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin
hazırladığı rapora göre 2013 yılının ağustos ayı, 130 işçi cinayeti ile söz konusu yıl için en
çok can kaybının yaşandığı dönem olmuştur. Bu yakıcı gerçeğin medyada yer alış biçimi
Habertürk, Hürriyet, Sözcü ve Evrensel gazetelerinin içeriği taranarak incelenecek, farklı
gazetelerin konuyu ele alış biçimi karşılaştırılacaktır. Eleştirel söylem analizi tekniği
kullanılarak elde edilen bulgular ışığında ana akım, muhalif ve alternatif medyanın işçi
cinayetlerini ele alış biçimleri karşılaştırılarak, yukarıda anılan bağlamla ilişkilendirilecektir.
Çalışmada, sadece ölümle sonuçlanan olaylar ele alınmış olup, yaralanmalar
değerlendirmeye katılmamıştır. Öte yandan sadece fiili olarak işbaşında olmanın dışındaki
haller de (işe gidiş-dönüş yolculuğu, işyerinde bulunulduğu halde fiilen iş yapılmayan
zamanlar vb.) değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Bu tercihin sebebi, işçi için işe koşulan
zamana eklemlenebilir olan her zaman diliminin, çalışma zamanından sayılması gerektiği
düşüncesidir. Kazaların tamamına yakınının, işveren tarafından alınmayan tedbirler ya da tüm
tehlike ve riske rağmen kâr hırsıyla işi mutlaka yaptırtmaktan kaynaklandığını ileri
sürmekteyiz. Buradan hareketle bu çalışmada, “iş kazası” kavramı yerine “işçi cinayeti”
kavramı kullanılacaktır.
Hukuki Çerçeve ve Tanımlar
Sermayenin sınırsız egemenliği altında bulunan bütün iş yaşamı, bu egemenliğin
tahakkümünü legalize edecek yasal düzenlemelere tâbidir. Bu bağlamda yasal düzenlemeler
egemen tahakküm ilişkilerinden beslenir. Hemen tüm yasal düzenlemelerin, yani iş hayatını
ilgilendiren kanunların başında verilen tanımlar, egemen sınıfın bu düzen içerisinde kendisini
ve işçi, emekçi sınıfı, işi, iş kazasını vb. temel kavramları tanımlayarak başlar. İşçi, emekçi
kesimin hiçbir dahlinin olmadığı bu tanımlar kaçınılmaz olarak egemen ekonomik aklın
güdümünde kalan, devletin sermaye merkezli tanımları ve çözüm arayışlarıdır.
Yapılan bu “resmi” tanımlar aynı zamanda gerçekte olan bitenin yalnızca bir kısmının
yine “resmi” olarak her yıl istatistiki olarak kayıtlara girmesine, bir kısmının ise dışarıda
kalmasına, dolayısıyla görünmez kılınmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda devletin resmi
kayıtlarının dışında çoğu işçi cinayeti kayda alınmamaktadır. Çünkü Sosyal Güvenlik
Kurumu’nun (SGK) istatistiklerine girebilmek için sigortalı işçi olunması gerekmektedir.
“İş kazası” tanımı, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu çıkana kadar (2012), 5510
Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na göre takip edilmiştir. Yani 2012
tarihine kadar “iş kazaları”, sigortalanabilir meslek riskleri kapsamında incelenmiştir. “İş
kazasına” bağlı yaralanma veya ölüm durumlarında “iş sırasında ya da iş nedeniyle” uğranılan
zararın telafi edilmesini, çalışan ya da ailesi için yasal bir hak olarak kabul etmiştir. Kapitalist
ekonomik büyümenin sırtını yasladığı eşitsizliklerden ve sanayi toplumlarının kurucu
çelişkilerinden doğan bu hak, mağdurlara tazminat konusunda bir müzakere alanı açmış, ama
işçi sağlığını, kamu sağlığı ve risk denetimi alanına ya da başkasını öldürmenin ve
yaralamanın tüm biçimlerini kasıtsız olsa da cezalandıran Ceza Kanunu ilkelerinin referans
alındığı bir mantığın içine yerleştirememiştir (Mony, 2008, s. 21).
Oldukça geç bir tarihte (2012) çıkarılan 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun
çıkarılma nedenini Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şöyle açıklamaktadır:
“İş dünyasının da, iş güvenliği meselesini, uyulması gereken bir mecburiyetten
ziyade, çalışanların sağlığını ve güvenliğini destekleyen, verimi ve kaliteyi artıran
bir araç olarak görmesi gerektiğine inanıyorum. Ancak böyle bir kültür oluştuğu
takdirde, iş sağlığı ve güvenliği konusunda sürekli iyileşme ve gelişme ortamı
156  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
sağlamak mümkün olabilecektir. Sağlıklı ve güvenli iş yerlerinin oluşması, iş
kazaları ve meslek hastalıklarının önlenebilmesi için, bu yönde bir kültür oluşturmalı
ve tüm topluma yaygınlaştırmalıyız. Bu konuda, işverenlerimizin yanı sıra
çalışanlarımıza da büyük sorumluluk düşüyor. Çalışanlarımızın iş sağlığı ve
güvenliği konusundaki haklarına sahip çıkmaları, bu hakların takipçisi olmaları
gerekiyor”.
Başbakanın Kanun’un sunuş metnindeki ifadelerinden Kanun’un çıkarılış sebebinin
işçinin sağlığını ve hayatını korumaktan ziyade “verimi ve kaliteyi” artırmak olduğu
anlaşılmaktadır. Bu öncelik durumu Kanun’un adından da net bir şekilde anlaşılmaktadır.
Kanun’un adı “işçi sağlığı” değil “iş sağlığı”dır. Başbakan, iş kazalarının önlenmesinde
işveren olarak sermaye sınıfının yükümlülüklerini yerine getirme zorunluluğunu “bir
mecburiyetten ziyade” şeklinde bertaraf ederken dikkatleri daha çok, sağlıklı işçi ile birlikte
işin verimi üzerine çekmektedir.
Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ise, 2010 yılında 1454
“çalışan”ın hayatını kaybettiğini, 2085 kişinin ise, iş kazaları ve meslek hastalıkları yüzünden
iş göremez hale geldiğini belirtmektedir. Bu rakamlarının hemen ardından Bakan, bu
durumun ekonomi üzerindeki etkilerini incelemektedir. Bakan Çelik’e göre, iş kazaları ve
meslek hastalıkları gayri safi yurtiçi hasılanın 50 milyar lirasını alıp götürmektedir.
Dolayısıyla, iş sağlığı ve güvenliği için alınacak tedbirler “bir maliyet olarak değil,
işyerlerinin daha huzurlu, çalışanların daha mutlu ve işletmelerin daha verimli olabilmesi
için bir öncelik olarak görülmelidir”.
Gerek Başbakanın gerekse Bakanın konuşmalarından görüleceği üzere işçinin hayatı,
ekonomik ve sosyal maliyet boyutuna indirgenmektedir. İşçinin hayatta kalması sürekli olarak
ekonominin hayatta kalmasına ve dolayısıyla içten içe sermaye sınıfının ayakta kalmasına
paralel kılınmaktadır. Oysa ki her insanın öncelikle sağlık ve yaşam hakkı, herhangi bir ulusal
hukuki düzenlemeye ya da evrensel insan hakları metnindeki bir atıfa gerek duyulmaksızın en
temel haklardır.
Yukarıda anılan kanunlarda, iş kazası ve kaza ile ilişkili kavramlar şu şekilde
tanımlanmıştır. 6331 Sayılı Kanun’a göre “işyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana
gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen özre uğratan olay
” iş kazası olarak tanımlamaktadır. Aynı maddenin p bendi ise “işyerinde var olan ya da
dışarıdan gelebilecek, çalışanı veya işyerini etkileyebilecek zarar veya hasar verme
potansiyeli” tehlike olarak isimlendirmektedir. İşçi, ekonomik kazancın devşirildiği işyeriyle
“veya” bağlacıyla yanyana kullanılmakta ve işçinin tanımlanma biçimiyle ekonomizmin
ifşaatı gerçekleşmektedir. “Kapitalist ve kapitalizm açısından “işgücü tıpkı diğer mallar gibi
bir maldır” (De Brunhoff, 1992, s. 15).
4857 Sayılı Kanun’un 25. maddesinin b bendinde ise “kaza” sonucunda işverenin iş
sözleşmesini fesih hakkı bulunduğu belirtilmektedir. Yani işçinin, işveren için beklenen
ölçüde “verimli” ve “üretken” olamaması durumunda, işçi için iş güvencesinin varlığı ortadan
kalkmakta, bu da işçinin kazadaki rolüne dair kendisini adeta suçlayıcı ve cezalandırıcı bakış
açısının, işveren odaklı bir kabulle yasa metnine de sindiğini göstermektedir.
Kanunun 5. maddesinde işverenin yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde gözetilen
ilkeler “kaçınılması mümkün olmayan riskleri analiz etmek”, “özellikle tekdüze çalışma ve
üretim temposunun sağlık ve güvenliğe olumsuz etkilerini önlemek, önlenemiyor ise en aza
indirmek”, “tehlikeli olanı, tehlikesiz veya daha az tehlikeli olanla değiştirmek” olarak
sıralanmaktadır.
Tüm bunların yanısıra ekonomik güvencesizlikten ya da işçilerin işlerinin hiçbir şekilde
takdir edilmemesinden kaynaklanan şiddet sonucunda intihar eden işçiler de işçi cinayetine
Kaan Taşbaşı, Gözde Yazıcı, Barış Dağlı, Defne Özonur  157
kurban gitmektedir. Yasalar, işçiyi iş akdine bağlı çalışanlar olarak tanımladığı için, iş akdi
olmaksızın çalışanlar yasal güvenceden mahrum bırakıldığı gibi istatistiklere de
girmemektedir. Örneğin, ev içi işlerde çalışan işçiler ile tarım işçileri gibi. İş Kanunu bu
durumları kapsamamaktadır.
Sonuç olarak, işçi cinayetleri ile ilgili hukuki düzenlemeler oldukça detaylı bir şekilde
işvereni “kaza” üzerindeki sorumluluğundan azat etmeye yöneliktir. Kaza kavramıyla ilgili
yukarıda yapılan tartışma üzerinden gidilecek olursa görünürde kimsenin neden olduğunu
anlayamadığı, sorumlunun tespit edilemediği pek çok durum sonucunda işçiler hayatını
kaybetmektedir.
Rakamlarla Türkiye’de İşçi Cinayetleri
1945 yılında çıkarılan İş Kazaları, Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortaları Kanunu'ndan
bu yana Türkiye’de işçi cinayeti ve meslek hastalığı sonucunda ölen ve sakat kalan işçilerin
kaydı tutulmaktadır. 1946'dan 2010 yılına kadar işçi cinayetleri sonucu ölen işçilerin sayısı
59.300 olarak kaydedilmiştir. Taşeronlaşmanın önünü açan 4857 sayılı yasanın çıkarıldığı
2003 yılından bugüne ise işçi cinayetlerinin ve hayatını kaybeden insanların sayısı artış
göstermektedir. T.C. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun verileri ile hazırlanan aşağıdaki tablo hem
4857 sayılı kanun sonrası hem de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti döneminde
yaşanan işçi cinayetlerini ortaya koymaktadır.
Yıl
Vaka Sayısı
Ölüm
İş Göremezlik
2003
76668
810
1451
2004
83830
841
1421
2005
73923
1072
1374
2006
79027
1592
1963
2007
80602
1043
1550
2008
72963
865
1952
2009
64316
1171
1668
2010
62903
1444
1506
2011
69227
1700
2216
2012
74813
745
2209
Tablo 1. 2003-2012 Yılları Arasında Türkiye’de İşçi Cinayetleri
Kaynak: www.sgk.gov.tr
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 82 ülkeden gelen verilerden derlediği istatistiklere
göre, Türkiye’de sigortalı işçi başına ölüm oranı yüz binde 15.3’tür. Bu bilgiye göre, Türkiye
Avrupa’da işçi cinayetlerinde ilk sırayı almıştır. Son 10 yılda tüm ülkelerde işçi ölümleri
azalırken, ILO verilerine göre Türkiye’de yükselmiştir.
158  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
ILO ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) verilerine göre
dünyada yaşanan kaza sayılarının aksine maden ocaklarında yaşanan kazalar da Türkiye’de
son yıllar içinde artış göstermiştir. Türkiye, maden sektöründeki işçi cinayetlerinde de Avrupa
birincisi durumundadır. 1 milyon ton kömür üretimi başına düşen ölüm oranı ABD’de 0.2
iken Türkiye’de ise 7.22’tir. Almanya’da son 30 yılda maden kazalarında hayatını kaybeden
işçi sayısı 3 iken, yalnızca Soma’da geçtiğimiz yıl (2013) madenlerde hayatını kaybedenlerin
sayısı bile 6’dır.
Ölümlerin rakamlara indirgenemeyeceğinin altını çizerek belirtmemiz gerekirse dünyadaki
veriler bu işin fıtratında ölüm olmadığını ortaya koymaktadır. 1946’dan günümüze 60 binden
fazla işçi cinayetinin yaşandığı Türkiye’de hükümet politikaları karşısında sendikasızlığın,
örgütsüzlüğün, sendikaların yetersizliğinin bedeli ağır olmaktadır. Özellikle son 10 yılda
tırmanan ölüm oranlarını taşeronlaşmanın önünü açan 2003 tarihli 4857 Sayılı Yasa’dan,
neoliberal politikaların uygulayıcı ve takipçisi AKP iktidarından bağımsız düşünmek mümkün
değildir.
Hürriyet Gazetesi ve İşçi Cinayetleri Söylem Analizi
Egemen ideolojinin iş kazalarının araştırılmasında bazı stratejiler kullandığını ifade etmek
gerekir. Olayın parçalara ayrılarak incelenmesi, suçlamanın yönünün değiştirilmesi, olayın
münferitleştirilmesi, olayı zamansal bağlamından soyutlama gibi stratejiler iş kazasının
araştırılması esnasında egemenlerin kullanmakta beis görmedikleri stratejiler olarak karşımıza
çıkar (Johnstone’dan aktaran Gürcanlı, 2014, s. 107). Bu stratejileri medyanın söylemine
uyarlamak mümkündür.
Hürriyet Gazetesi’nde 2013 yılı Ağustos ayında haber olabilmiş işçi ölümlerinin daha çok
gazetenin yerel eklerinde yer aldığı tespit edilmiştir. Gazetenin İstanbul baskısı dışında Bursa,
Ege, Akdeniz, Çukurova-GAP, Ankara ve Anadolu yerel gazete eklerinin baskıları da
taramaya dâhil edilmiştir.
İstanbul baskısında çıkan kimi işçi cinayeti haberlerinin yerel eklerde daha ayrıntılı
sayılabilecek biçimde yer bulduğu saptanmıştır. İstanbul baskısının ana sayfasının alt
kısmında küçük olarak nitelenebilecek bir çerçeve içinde “Üniversiteli inşaatta can verdi”
başlığıyla verilen haberin 3. sayfadaki başlığı ise “Harçlık uğruna öldü” olmuştur. İlk başlıkta
kullanılan kelimeler konuyu muğlaklaştırmaktadır. Haberin başlığı bir üniversite öğrencisinin
inşaatta çalıştığı esnada öldüğü gerçeğini gizlerken diğer başlığın genci “harçlık uğruna”
çalışması belirgin bir yergiyi içerir. 3. sayfada yer alan haberde gencin on gün önce işe
başladığı ve sigortasının yapıldığı bilgileri bulunmaktadır. Bu işçi cinayetinin Bursa ekinde
yer alan haberinde ise altıncı kattan düşen gencin üzeri alçıpanla kapatılan merdiven
boşluğuna “dalgınlıkla bastığı” ifadesi bulunur. Kullanılan dilde işçinin “tedbirsizliği”,
tecrübesizliği vurgusu göze çarpar. Sermayenin tedbir alma zorunluluğu gözardı edilirken
ihmalin sorumlusu da işçi olarak gösterilmektedir. Olay parçalara ayrılarak ele alınırken işçi
cinayetinin zanlıları olarak nitelenebilecek işveren metnin dışında tutularak cinayetten
soyutlanabilmiştir.
7 Ağustos’ta hem İstanbul hem de Ege yerel baskısında kamuoyunda Aşk Gemisi olarak
bilinen dizinin geçtiği geminin İzmir’de sökümünün yapılacağı haberi bulunmaktadır. 11
Ağustos’ta “Aşk Gemisi Ölüm gemisi oldu” başlığıyla sadece İstanbul baskısının 3. sayfasında
yer alan haberde iki işçinin öldüğü bilgisi metnin içindedir. Haberin görselinde ölen işçilerden
birinin fotoğrafı Aşk Gemisi’ne ait fotoğrafın sağ alt köşesine yerleştirilmiştir. Görselin içine
yerleştirilen yazı dikkat çekicidir:
“Hayatını kaybeden evli ve iki çocuk babası Doğan Balcı’nın Perşembe günü de aynı yerde
zehirlendiği ileri sürüldü.” (07.08.2013, Hürriyet Gazetesi)
Kaan Taşbaşı, Gözde Yazıcı, Barış Dağlı, Defne Özonur  159
İşçinin daha önce de zehirlenmiş olması işçinin kabahati olarak sunulmaktadır. Çalışma
koşullarındaki uygunsuzluk haber metnine dâhil edilmez. Sermayenin çıkarları medya
vasıtasıyla korunmaktadır. Kullanılan dilin edilgenliği gazetenin söylemini aklama çabası
olarak okunabilir. Söylemi çalışma koşullarının sorgulanmasını bir anlamda engellemektedir.
Hürriyet Gazetesi’nin İstanbul baskısında yer alan haberlerde kullanılan başlıklar genel
olarak işçi cinayetlerini gizlemektedir. Okuyucunun, haberin başlığına bakarak haberin
içeriğine dair bilgi edinmesi mümkün değildir, başlık tam bir yanılsama yaratmaktadır.
“Pazar dönüşü yandılar”, “Barda halay kavgası can aldı”, “Lastik indi Silindir ezdi”,
“Yalancı şahit dedi ve sıktı” gibi başlıklar, haberin özünü gizlerken, gazetenin işçi
cinayetlerini meşrulaştırmaya, gizlemeye yönelik bir söylem geliştirdiğini ortaya
koymaktadır. Ölümlere sebep olan olaylar münferitleştirilerek bağlamından koparılmaktadır.
Hürriyet Gazetesi’nin yerel gazete eklerinde de aynı söylemin kullanıldığı tespit
edilmiştir. Örneğin, 1 Ağustos’ta, Akdeniz ekinin ana sayfasında ve 3. sayfasında haber olan
işçi cinayetinde kullandığı kamyonun damperi ile kamyon arasına sıkışan işçinin “yardım
gelene kadar can verdi”ği bilgisi başlıkta verilmektedir. Damperin belirlenemeyen bir nedenle
işçinin üzerine aniden düştüğü belirtilen haberde kazaya neden olan teknik soruna ilişkin bir
açıklama bulunmamaktadır. Olay sonrası çevreden yardıma gelen vatandaşların habere konu
olması gibi tuhaflıklar bu işçi cinayetinin ardında yatan ihmalleri gölgelemek üzere metne
yerleştirilmiş gibi gözükmektedir.
Medyanın söylemi aynı zamanda ideolojik duruşunu da sergilediğinden bu haberlerde
kullanılan dilin egemen ideolojiye hizmet etmek için üretildiğini söylemek mümkündür. Bir
örnekle daha açmak gerekirse, Ankara ekinin 3. sayfasında siyah zeminli kutu haberde çıkan
bir başka haberin başlığı “Eve Dönüş Faciası”dır:
“Tarım işçilerini taşıyan bir minibüsün yaptığı kazada 2 çocuk öldü, 13 kişi yaralandı.”
(02.08.2013)
Örnekte görüldüğü gibi, haber sadece bir trafik kazası gibi yansıtılmaktadır. Kazayı tarım
işçilerini taşıyan bir minibüsün yaptığı ve 2 çocuğun öldüğü bilgisi verilmektedir. İşçi
servisinde 2 çocuğun bulunması haberin söyleminde önem teşkil eden bir husus
olmamaktadır. Haber başlığından anlaşılacağı üzere tarım işçilerinin işe gidiş-gelişleri
sırasında yaşadıkları kazalar kanuna göre iş kazası tanımının dışında bırakılmaktadır. Hürriyet
Gazetesi’nin işçi cinayetlerini haberleştirirken kullandığı dil ana akım medyada genelde
karşılaşılan söylemin örneklerlerinden biridir. Egemen ideolojinin iktidarını sürdürmek üzere
ihtiyacı olan gizliliğin, görünmezliğin tesisi hususunda medyanın başat bir rol üstlendiği
aşikârdır. Başta belirtildiği üzere medya egemen ideolojinin işçi cinayetlerini görmezden
gelirken kullandığı yöntemleri kendi alanında uygularken herhangi yaptırımla, zorlukla
karşılaşmamaktadır.
HaberTürk Gazetesi ve İşçi Cinayetleri Söylem Analizi
HaberTürk Gazetesi’nde işçi cinayetleri ile ilgili haberlerdeki ortak söylem, olayın failinin
işçi olmasıdır. İşçi cinayetlerinde egemen siyasi ve hukuki söyleme paralel bir şekilde
olayların faillerinin sadece işçi olması sonucunda ilgili olayların 3. sayfa haberlerinden bir
farkı kalmamakta, bu nedenle de haber oldukça benzer bir söylem ile kurgulanmaktadır. Bu
olaylar verilirken kurulan söylemin genel olarak Gazetenin 3. sayfa haberleri olarak verdiği
intihar, cinayet vb. haberlerinden farkı yoktur. Tıpkı 3. sayfa haberlerinde olayın kendisi
yeterince dramatik değilmiş gibi olayların aşırı dramatize edilerek verilmesi gibi (“damat
dehşeti”, “sıkıştı canından oldu”) işçi cinayetlerinde de benzer bir söylem (“damper faciası”,
“iki mühendisin feci ölümü”) kurulmaktadır.
160  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Çok benzerlik gösteren işçi cinayetleri haberlerinin Gazetedeki kuruluşuna bir örneği
tümüyle buraya almak, analize açıklık getirmesi açısından faydalı olacaktır:
“Silindirin altında kalıp öldü. Denizli’den Pamukkale’ye giden karayolunda çalışma
yapan silindiri kulanan Özkan Uzun (29), aracın havası inen lastiğini şişirmeye
çalışırken, başka silindirin altında kalarak hayatını kaybetti.” (12.08.2013, HaberTürk
Gazetesi)
Görüleceği üzere haber, haber başlığı hariç tek bir cümleden oluşmaktadır. Bu haberle
birlikte Gazetenin diğer işçi cinayetleri haberlerinde, işçi cinayetlerindeki asıl faile, yani
sermayenin iş güvenliğini yeterince sağlamamasına hiç değinilmediğinden olaylar “kaza”,
“talihsizlik” olarak verilmekte, bu söylem sermayenin olaylardaki sorumluluğunu görünmez
kılmaktadır. Böylelikle olaylar “kader”miş gibi sunularak, anonimleştirilmekte, gerçeklikten
koparılarak aşkın özneye gizli atıf yapılmaktadır. Benzer olayların her zaman olabileceği,
bunlar “kaza” olduğundan “önlenemez”liği üzerine bir alt metne sahip olmakta, olayların
gerçek nedenlerine hiç değinilmemektedir. Bu kasıtlı gizleme egemen haber yazma
tekniklerinden 5N1K yöntemindeki “nasıl” sorusuna, ölüme neden olan olaylar zincirinin en
son halkası olan ölümün o an nasıl gerçekleştiği ile cevap verilerek gerçek nedene inilmemesi
ile sağlanmaktadır. Haberlerde ne olduğu söylenmekte ancak buna neyin neden olduğu,
alınmayan tedbirlerden vs. hiç bahsedilmemekte olaylar öncesinden koparılarak içi
boşaltılmaktadır. Bu haliyle işçi cinayetleri, birincil amacı kâr etmek olan merkez medyanın
okuyucunun ilgisini çeken dramatik bir olay olarak sunulmakta gerçek bağlamından
kopartılmaktadır.
İşçi cinayetleri haberlerinde merkez medyanın amacı olayı bütünlüklü bir şekilde
arkasındaki nedenlerle aktarmak olmadığından okuyucunun daha çok dikkatini çekecek ajite
edecek başlıklarla ve kelimelerle verilmektedir. Örneğin, “Damper Faciası! Antalya’daki
korkunç olay bir apartmanın bahçesinde meydana geldi... Feci şekilde hayatını kaybeden...”,
“Havaalanında Dehşet! ... servis otobüsü ulaştırma şirketi personeline mezar oldu”, “İki
mühendisin feci ölümü. ... kamyonun çarpması sonucu can verdi”, “Aşk Gemisi’nde Facia”
gibi. Son örnekte görüleceği gibi olayın izin verdiği durumlarda işçi cinayeti haberinin
magazinleştirilmesinde bir sakınca görülmemektedir. Sadece okuyucunun dikkatini
çekebilmek için, haber başlığına taşınmasına hiç gerek olmayan bir ayrıntı olarak geminin
“Aşk Gemisi” adlı televizyon dizisinin geçtiği gemi olması nedeniyle geminin adı haber
başlığına yerleştirilmektedir. Böylece sansasyonel olması ve daha çok dikkat çekmesi
beklenmektedir.
İşçi cinayetleri haberlerinin nasıl verildiği kadar sayfanın neresinde konumlandırıldığı da
önemlidir. Çünkü mizanpaj da kasıtlı ya da kasıtsız medya kurumunun ideolojisini
yansıtmaktadır. Hemen hepsi iç sayfalarda verilen işçi cinayetleri haberlerinin çoğu sayfanın
bir köşesinde küçük bir yer ayrılarak birkaç cümle ile olay özetlenmeye çalışılmıştır.
2013 yılında en çok işçi ölümünün gerçekleştiği ay olan Ağustos ayında ölümlerin sadece
birkaç tanesini haber olarak gören Gazetede aynı aya denk gelen Kurban Bayramı’nda trafik
kazasında ölenler için “ağır bilanço” tabiriyle bu dönemde ölen toplu ölüm sayısını vermiştir.
İnsan ölümünü ekonomiye ait bir terim olan “bilanço” ile rakamlara indirgeyerek vermesinin
ötesinde aynı ay en yüksek seviyeye ulaşan işçi ölümlerinin sayısını görmezden gelmiştir.
Bunun yanısıra, Gazetenin “Ekonomi” sayfası ve “İnsan Kaynakları” ekinde de bu konu bir
sorun olarak hiç ele alınmamış bu sayfalarda ana akım medyaya uygun bir şekilde sadece
ekonomik büyüme (“Ekonomimiz iyi yolda ilerliyor” 08.08.2013, “Bu haber çok iyi geldi.
Haziran’da beklentinin üzerinde gelen sanayii üretimi büyüme hedefine yaklaştırdı”
13.08.2013), iş imkanları ve serbest pazar ekonomisine tabi çalışma hayatında çalışanlara
rekabette öne geçmek için tüyolar (“Farklı olan iş hayatında kazanır” 04.08.2013) verildiği
Kaan Taşbaşı, Gözde Yazıcı, Barış Dağlı, Defne Özonur  161
görülmüştür. Ekonomi haberleri sadece büyüme rakamlarına ayrılırken, ekonomik büyüme ile
değeri yaratan işçi ve hayatı arasında hiçbir bağ kurulmamakta, ayrı sayfalarda verilerek bu
yanılsama pekiştirilmektedir.
Bu yanılsama benzer şekilde ekonomi ile politika arasındaki ilişkinin koparılmasıyla da
devam ettirilmektedir. Örneğin “iş sağlığı ve güvenliği” konusu hayatını kaybeden işçilere ve
bunların gerçek nedenlerine hiç değinilmeden dönemin hükümetinin politik bir başarısı gibi
sunulmaktadır. “İş Sağlığı ve Güvenliği Özel” adı altında bir dosya hazırlayan Gazete, 2012
tarihli İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun hem çalışanı hem işyerlerini nasıl koruma altına
aldığını, bu bağlamda Kanun’da getirilen yenilikleri yarım sayfa incelemiştir. Bu haberin
dışında özel dosya konusu olarak gündeme getirilen konu üzerine diğer sayfaların hemen
tümünde iş sağılığı ve güvenliği konusunda eğitim ve uzmanlık hizmetleri veren özel
şirketlerin reklamları ve bu şirketlerle ilgili haberler, şirket isimleri verilerek sunulmuştur
(paralı habercilik). Bu özel dosyada, iş sağlığı ve güvenliği konusunun kapitalist üretim
sürecinde yeni bir girişimcilik alanı olduğu açıkça görülmektedir. Bu dosya içinde de
Gazetenin işçi cinayetleri konusunda genel yayın politikalarına uygun bir şekilde, iş değil işçi
sağlığı ve güvenliği, işçi cinayetleri ve nedenleri üzerinde hiç durulmamış, yeni Kanun ile
birlikte iş yerlerinin bulundurması zorunlu hale gelen işyeri hekimi, işyeri hemşiresi ve
güvenliği uzmanlarını yetiştiren, eğiten kurumların reklamlarının yapılması tercih edilmiştir.
Buradan da bu dosyanın, işçi cinayetleri konusunda mevcut sorunlara tarihsel ve sisteme içkin
yapısal bir analizle değinmekten çok, yeni Kanun ile birlikte tam rekabet piyasasına tabi olan
yani tek amacı kâr elde etmek olan “danışmanlık ve eğitmenlik” veren şirketlerden reklam
almak için yapıldığı açıkça görülmektedir.
Sözcü Gazetesi ve İşçi Cinayetleri Söylem Analizi
Sözcü Gazetesi’nin işçi cinayetlerini neredeyse hiç görmediği ya da paralaktik bir bakışla
gördüğü bulgulanmıştır. Süre kısıtı dahilinde, gazetede işçi cinayeti olarak kategorize
edilebilecek çok az sayıda haber yayınlandığı görülmüştür. İlgili haberlerin tamamının, ayrı
günlerde yayınlanmış olduğu, başka bir ifadeyle gazetenin her bir nüshasında sadece bir işçi
cinayeti haberine yer verdiği dikkat çekmiştir. Dikkat çekici bir başka durum ise, bu
haberlerin tamamına yakınının, üçüncü sayfada yer almasıdır. İşçi cinayetlerinin hiçbirisi
manşet haber ya da ilk sayfa haberi değildir. Yayınlanan haberlerin sadece bir tanesinin
doğrudan işin yürütümüyle bağlantı kurulduğu görülmektedir. Diğer haberler ise, sıradan
trafik kazası ya da polisiye vaka olarak yansıtılmaktadır. Öte yandan, sayfanın fiziksel
alanıyla kıyaslandığında haberlerin neredeyse tamamının kısa haber olarak yayınlandığı
görülmüştür. Bunun dışına çıkan haberler ise trajik boyut-şaşırtıcılık sosuyla kendisine sayfa
alanının dörtte biri uzunluğunda yer bulabilmiştir. Haberlerin hiçbirisinde
işverenle/sermayeyle hesaplaşma, sorumluluk yükleme ve takibat refleksi bulunmamaktadır.
Haberlerde göze çarpan en önemli unsur nedensellik bağının kurulmamasıdır. Son derece
steril bir dil kullanılarak, genellikle de edilgen bir cümle yapısıyla, neredeyse işçinin
kendisini, ölümünün sorumlusu olarak ilan eden bir söylem öne çıkmaktadır. Örneğin 5
Ağustos 2013 tarihli “İlk iş gününde 6’ıncı kattan düşerek öldü” başlıklı haber, başlıktan
itibaren sorunlu söylemsel yapısını ortaya koymaktadır. Haber, üçüncü sayfada ve bir kısa
haber olarak yer almıştır. İşçinin ölümüne sebep olan olaya dair bilgi “6’ıncı kata çıkan
[Murat Efe] Camcı, dengesini kaybedip toprak zemine çakıldı” cümlesinden ibarettir.
“Çakıldı” yüklemi, işçinin kendi iradesi ve kararıyla gerçekleştirdiği bir eylemin adeta doğal
sonucu olarak öne çıkmaktadır. Haberde işçinin ölümüne neden olabilecek olay örgüsüne dair
en ufak bir bilgi bulunmamaktadır. Haber, işçinin inşaatın altıncı katına neden çıktığını, oraya
çıkmasını kendisinden kimin ve neden istediğini, işçinin gerekli güvenlik tedbirleri alınarak
mı o kata çıkartıldığı gibi ölümüne dair önemli bilgileri içerebilecek soruları ve cevapları
içermemektedir. Aksine haberde başlıkla birlikte öne çıkartılan unsurun işçinin ilk iş gününde
162  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
hayatını kaybettiği, “acı haberi öğrenip hastaneye koşan işçinin yakınları sinir krizi geçirdi”
cümlesiyle de bunun bireysel bir drama dönüştürüldüğü gözlenmektedir. Haber, okuyucuda
işçinin ölümünün bireysel ve – hatta işçinin kendisinde kaynaklanan – “talihsiz”likle
açıklanabilecek, kaderci bir alımlama yaratmaktadır.
Bir diğer bulgu ise haber takibinin yapılmaması, işçi cinayeti haberinin yayınlandığı günü
takip eden gün/haftalar boyunca (tarama yapılan süre kısıtı dahilinde) olayın akıbeti
(soruşturma, dava, otopsi raporu vb.) herhangi bir haber yayınlanmamasıdır. 6 Ağustos 2013
tarihli “Minibüs şoförü aracında ölü bulundu” başlıklı haber, şoförün kullandığı minibüste ölü
bulunmasıyla ilgilidir. Ölüm nedeninin, Antalya Adli Tıp Kurumu’nun naaşına yapacağı
otopsi sonucunda belirleneceği bildirilmesine rağmen, ilerleyen günlerde konuyla ilgili hiçbir
haber yapılmamıştır.
Trafik kazası olarak verilen haberlerin, işçi cinayeti olduğu gerçeği perdelenmektedir. 15
Ağustos 2013 tarihli “Antalya’da akıllara durgunluk veren kaza… Kafasına trafik lambası
düşen kadın öldü” başlıklı haber “tuhaflık” kontenjanından kendisine gazete içeriğinde, hem
de sayfanın dörtte biri uzunluğunda, yer bulmuş gibi gözükmektedir. Öte yandan “talihsizlik”
ve “kadercilik” motiflerinin yine baskın olduğu göze çarpmaktadır. “Kavşakta ‘U’ dönüşü
yapmak isteyen bir cip trafik lambasına çarptı. Devrilen lamba servis bekleyen Çetinkaya’yı
ezdi” spotu, işçi ölümünün yine bir kişisel drama ve değiştirilemez kadere bağlamaktadır.
İşçinin servis beklediği yerle ilgili en ufak bir sorgulama yapmayarak (bu noktanın yolcu
indirip bindirmek için nizami ve güvenli olup olmadığı) olay basit bir trafik kazası
görünümüne kavuşmakta, sermayenin bu ölümdeki rolüne dair en ufak bir sorgulamaya
girişilmemektedir.
Evrensel Gazetesi ve İşçi Cinayetleri Söylem Analizi
Evrensel Gazetesi’nin Ağustos 2013’e ait tüm nüshalarının taranması sonucunda gazetenin
işçi cinayetleri ile ilgili haberlerindeki ortak söylemin, mevcut siyasi ve hukuki
düzenlemelerin karşısında koşullandığı anlaşılmaktadır. İşçi cinayetleri ile ilgili haberler çoğu
zaman 1. sayfadan anons edilmekte ve detayları haber ve ekonomi sayfalarından (2, 3, 4, 5, 6
ve 7. Sayfalar) verilmektedir. Diğer bütün kaza ve cinayet haberlerinde olduğu gibi, okuyucu
işçi cinayetleri ile ilgili haberlerde de olayın failinin şahıslar değil mevcut siyasi yapı
olduğunu kavrayabilmektedir. Gazetenin kadın cinayetleri ile işçi cinayetleri haberlerini,
akademi içinde işten atılan asistanlar ile fabrikadaki grev haberlerini ve bayram zamanında
çalışmak zorunda olan işçi ile bayram trafiğinde alınmayan önlemler sonucu yaşamını yitiren
işçinin haberlerini aynı bağlamda verdiği ve dolayısı ile ortak söylemin mevcut siyasi yapının
sorgulanması üzerine kurulduğu anlaşılmaktadır.
İşçi cinayetleri ile ilgili haberlerin fazlasıyla önemsendiği ve siyasi-hukuki yapının
deşifresi için net bir şekilde haberleştirildiği görülmektedir. Olayın yaşandığı günün hemen
ertesinde haberi yapılan işçi cinayetleri diğer günlerde uzman görüşlere başvurularak
geçmişteki örneklerle beraber ele alınıp dosya konusu haline getirilmektedir.
11 Ağustos 2013 tarihinde gazetenin 5. sayfasında sol sütundan verilen “Gemi Söküm’de
iş kazası” başlıklı haber:
“ALİAĞA Gemi Söküm’de GEMSAN firmasında çalışan işçiler zehirlendi. Bayramın
üçüncü günü sabah saatlerinde sökmekte oldukları geminin içindeki suyu boşaltmak
isteyen işçiler, kullandıkları su motorundan çıkan egzoz gazı ile zehirlendi. Kapalı
mekanda havalandırma ve gaz maskesi olmadan çalıştırılan işçilerden 6’sı gazdan
etkilenerek Aliağa Devlet Hastanesine kaldırıldı. Hastanedeki işçilerden birinin durumu
ciddiyetini korurken bir işçinin de kayıp olduğu belirtildi. Yaklaşık 40 işçinin çalıştığı
GEMSAN’da, birkaç ay önce de üzerine parça düşen bir işçi hayatını kaybetmişti.”
Kaan Taşbaşı, Gözde Yazıcı, Barış Dağlı, Defne Özonur  163
12 Ağustos 2013 tarihinde gazetenin 1. Sayfasından anons edilip 5. Sayfasından verilen
“Mesele ‘Aşk Gemisi’ Değil Patronların Para Aşkı” başlıklı haber, önceki gün yayınlanan
haberden daha detaylı bir içerikle, daha geniş bir şekilde yayınlanmıştır:
“Gemi Söküm Tesislerinde cinayet gibi bir kaza daha yaşandı. Aşk Gemisi adlı dizinin de
çekildiği geminin sökümünde iki işçi ölürken 8 işçi de yaralandı. İş cinayetinin meydana
geldiği GEMSAN şirketinde bir kaç ay evvel de bir iş kazası gerçekleşmiş, kazada işçi
hayatını kaybetmişti. Gömü sökümünde çalışan işçiler yaşanan ihmallerin tam bir
aymazlığa dönüştüğüne dikkat çekti. Gemi sökümde bir türlü bitmek bilmeyen işçi
cinayetlerine bir yenisi daha eklendi.
Son yaşanan iş kazasında Doğan Balcı ve Davud Özdemir isimli 2 işçi hayatını
kaybederken, Ahmet Acet, Yunus Yeşilkula, Osman Ay, Nuri Çetin, Durmuş Özdemir,
Bekir Dinler, Teoman Işık, Muhsin Gedik ve Salih Soysal isimli işçiler de yaralandı.
Durumu ciddi olan 2 işçi Tepecik Devlet hastanesine kaldırıldı. İşçilerin söküme gelen
geminin içindeki suyu boşaltmak için kullanılan dizel su motorunun egzosundan çıkan
gazla zehirlendiği açıklaması yapıldı.
Medya Magazin Derdindeydi
Bütün işçiler bayram gününde yaşanan bu acının kederini taşırken, patronlar tarafından
kendilerine verilen, “İşçiler bizim baş tacımız iş kazası olmayacak” sözlerini
hatırlatmamızı istiyorlardı. Medya ise olayın ciddiyetinden uzak, magazin kısmı ağırlıklı
haberler yaparak, “Aşk gemisinde 2 işçi öldü” tarzında sığ ve olayın sebeplerini ortaya
çıkarmaktan uzak haberler yaptı. Oysa Aliağa Gemi Söküm Tesisleri durmak bilmeyen
işçi cinayetleri ile bölgede gittikçe derinleşen bir yara.
Haberin spotu olaya dair genel bir özet sunarken, ilk paragrafta ise ana akım medyanın
işçi cinayetini görme biçimi eleştirilmesi nedeniyle önemlidir. Haberde, “. İş cinayetinin
meydana geldiği GEMSAN şirkentinde...”, “bitmek bilmeyen işçi cinayetlerine bir yenisi
daha eklendi” ifadeleri, gazetenin haberlerde kullandığı dile tipik bir örnek oluşturmakta,
gazete “iş kazası” ifadesinden kaçınarak işçi cinayeti ifadesini sıklıkla kullanmaktadır.
Dramatik öğelerle süslü, olayın özünü aktarmaktan tamamıyla uzak bir haber yazımına
Evrensel Gazetesi’nde rastlanmamaktadır. İşçi cinayetinin oluş şekli, tüm detayları, hatta
teknik detaylar ve açıklamalar eşliğinde okuyucuya aktarılmaktadır.
“Aşk Gemisi cinayeti” olarak adlandırılabilecek olayda da, işçilerin ölüm nedeni
detaylarıyla ele alınarak “motorun egzosundan çıkan karbonmonoksit ve diğer gazlar
yüzünden su tahliyesi yapan 2 işçi zehirlenmiş. Zehirlenen arkadaşlarını kurtarmak isteyen
panik içindeki diğer işçiler hızla su tahliyesinin olduğu kısma inmiş ancak kurtarmak isteyen
işçiler de zehirlenmişler”, “İşçiler arkadaşlarının egsozdan çıkan dumanı fark etmeyecek
kadar dalgın çalışabileceğine pek ihtimal vermiyor” gibi ifadeler işçilerin ölüm sebebinin
detaylarıyla ele alındığının göstergesidir. Haber metninde yer alan “Kimi yetkililer su
motorunun egzos gazı olmayabileceğini, geminin gelirken kaza yaptığını bu kazada
klimalardan zehirli gaz salınımı olabileceğini ifade ediyor. İşçilerin su boşaltımı yaptıkları
makine dairesindeki klimadan “freon” adlı gaz sızıntısı olabileceğini, bu gazın renksiz ve
kokusuz özelliği ile fark edilmeyerek ölüme sebep olabileceği söyleniyor” cümleleri teknik
açıklamalarla olayın soruşturulmasına yönelik açık bir tutum ortaya koymaktadır. Haberin
veriliş biçiminde dikkat çeken bir diğer yön ise, ana akım medyada alışık olunduğu üzere,
sadece “resmi” ve “yetkili” taraflarca yapılan açıklamaların terennüm edilmesinin ötesinde,
diğer işçilerle konuşarak hikayeyi aktarmaktır. Böylelikle ölüm sebebinin, sermaye tarafında
manüple edilmesinin veya örtbas edilmesinin önüne set çekilmektedir.
Hayatın kaybeden işçilerden Doğan Balcı’nın kayınbiraderi Ekrem Yoldaş’ın ifadesi,
çalışma kapsamında incelenen Hürriyet Gazetesi’nin aynı konudaki haberindeki aşırı
164  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
sadeleştirilerek ve bağlamından kopartılarak verilmesinin aksine, detaylı biçimde ve bağlamı
içinde verilmiştir:
“Doğan, bayramın ikinci günü bize geldi. Bir gün önce kendisi ile birlikte 3 arkadaşı
zehirlenmiş. Bir hastaneye bile götürmeyip, ayran içirmişler. 2 yıl çalıştığı şirketten
tazminatsız çıkartıldı. Bayramda çalışması için çağırmışlar. Hangi şirkette çalıştığını
kendi bile bilmiyordu. Bana ‘Hangi şirkete çalıştığını ve hangisinden maaş alacağımı
bilmiyorum ‘ dedi. Bu kaza değil, bir cinayettir. Gemi söküm ölümlerine bir çare
bulunsun. Daha kaç kişinin canı yanacak. Her olay parayla kapatılmaya çalışılıyor. Bu
işin peşini sonuna kadar bırakmayacağız.” dedi. 3 yıl önce çalışmak için Aliağa’ya
geldiği öğrenilen Davut Özdemir’in de yakınları da gemi söküm tesisinde gerekli
tedbirlerin alınmadığını savundu.”
Gazete, 14 Ağustos 2013 tarihinde 2. Sayfasında, “Gemi sökümlerinde ölüm var!”
başlığıyla konuyu takibini sürdürmüş, haberi aşağıdaki spotla vermiştir:
“ALİAĞA yakınlarındaki Gemi Söküm Tesisleri yine bir işçi cinayeti ile kamuoyunun
gündemine geldi. Tesisler bir zamanların ünlü TV dizisinin çekildiği “Aşk Gemisi” (Quail
Cruises)’nin söküm için Aliağa’ya getirilmesiyle haber olmuştu. Aradan birkaç gün
geçtikten sonra ise bu geminin sökümünde çalışan iki işçinin ölümü düştü ajanslara.
Yıllardır iş kazaları, işçiler için güvenli olmayan çalışma koşulları ve özellikle asbest
kaynaklı meslek hastalıkları ile haber olan tesislerin denetimi işi ‘Tilkiye tavuk kümesi
emaneti’ fıkrasını anımsatır cinsten. Tesislere bir türlü ‘ilişilememesinin’ nedeni sektörün
iş yaptığı firmaların ekonomik büyüklüğü ve iktidara yakınlığı ile açıklanıyor.
İşçi cinayeti haberleştirilirken, üretim biçimi ve üretim ilişkileri göz önünde
bulundurulmaktadır. Haberde geçen “Deniz suyu boşaltımı gibi basit bir iş için mazotla
çalıştırılan pompanın egzoz gazından işçilerin zehirlenebileceğinin göz önüne alınmaması
patronların işçilerin yaşamının değeri konusundaki umarsızlığını ortaya koyarken, ‘Buna
ihmal denebilir mi’ değerlendirmelerine neden oldu” cümlesi, işçi cinayetinin nedenine ve
cinayetin failine dair sorgulamanın üretim ilişkileri ve üretim biçimi üzerinden
yapılabileceğini ortaya koymaktadır. Hukuksal süreçle ilişkili olarak da “soruşturma
başlatıldı”, “otopsi yapıldı” gibi cılız ifadeler yerine, sürecin aşamalarına dair detaylı bilgiler
aktarılmaktadır.
Evrensel Gazetesi taraması sırasında incelenen üç haberden 11 Ağustos 2013 tarihinde
verilen haberin, gazetedeki diğer haberlere kıyasla daha kısa olduğu görülmektedir. Aslında
bu görece kısa habere bile, ana akım medya ile karşılaştırıldığında kısa demek mümkün
değildir. Alternatif medyanın yaşadığı maddi sıkıntılar ve bu nedenin de etkisi ile baskıya
erken girmesi, işçi cinayetine dair yapılan ilk haberin görece kısa kalmasına sebep olmuştur.
Bu görüş, 12 Ağustos 2013 ve 14 Ağustos 2103 tarihlerinde aynı konuya ilişkin yapılan
haberler hem içerik hem de verildikleri sayfalar itibari ile göz önüne alındığında
kanıtlanmaktadır. 11-12-14 Ağustos 2013 tarihlerinde yapılan haberlerdeki “Aşk Gemisi”
vurgusunun nedeni aynı isimli dizinin bu gemide çekiliyor olmasıdır. Ana akım medyanın bu
cinayetleri magazinleştirerek haberlerinde “Aşk Gemisi” vurgusu yapması Evrensel Gazetesi
tarafından karşıt bir söylemle ele alınmaktadır. Evrensel Gazetesi karşıt bir söylem
oluşturarak mevcut siyasi ve hukuki politikaların karşısında gerçek faillerin deşifresini
sağlamaya çalışmaktadır. Bu deşifreyi yukarıda da belirtildiği gibi sadece iş kazaları ve işçi
cinayetleri üzerinden değil, aynı zamanda akademideki işten çıkarılmalara, sağlık
emekçilerine yapılan fiziki saldırılara, trafik kazalarına, kadın cinayetlerine, çocuk işçilere
dair haberlerde de yapmaktadır.
Haber takibinin yapılmasının yanı sıra mizanpaj ortaya konulan karşıt söylemin
tamamlayıcısı olmaktadır. Sayfa içinde haberin yer aldığı yer ideolojik farklılığı en somut
Kaan Taşbaşı, Gözde Yazıcı, Barış Dağlı, Defne Özonur  165
şekilde ortaya koymaktadır. Böylece hem dilsel hem de görsel anlamda farklılık ortaya
çıkmaktadır.
Sonuç
Önlenebilir olduğu andan itibaren herhangi bir şey kaza olmaktan çıkar. Bilinçli bir tercih
haline dönüşür ki tam da bu andan itibaren politiktir, ideolojiktir. Önlenebilir bir olay için
kaza yerine cinayet demek de bir o kadar maksatlıdır. Egemen ideolojinin bilinçli bir
tercihidir. Çünkü ideoloji, fikirlerin ve gerçekliğin düzenini tersyüz eden ve toplumsal
dünyanın belirli niteliklerini gizleyen bir bozulma aracılığıyla sınıf egemenliğini haklılaştırır
(Ricoeur’den aktaran Çiller, 2014, s. 94).
Çalışma hayatında ölümü ya da yaralanmaları gösteren kelimeler, anlam (ve anlamsızlık)
açısından ağırdır; bu yüzden insan öldürme, darp ya da yaralama demiyor, kaza diyoruz. İş
kazası mağdurları... Bu kelimelerde sanki bir kaçınılmazlık, bir kader oyunu tınısı
bulunmaktadır. Oysa, iş organizasyonu ve çalışma koşulları, sermayenin bilinçli seçiminin
sonucudur ve ne olursa olsun “kaza” hiçbir zaman rastlantı değildir (Mony, 2008, s. 22). Daha
en başında, olayın tanımlanması aşamasında kaza kelimesinin seçilmesi ve kaza tanımının
hukuki ve politik arenada egemenler tarafından yapılmasıyla birlikte egemen ideolojinin, yani
temel misyonu kapitalist üretim sürecini ve bu süreçte meydana gelen emek/hayat
sömürüsünü meşrulaştırma amacında olan neoliberal ideolojinin bilinçli bir tercihidir. Bu
nedenle kaza değil cinayettir.
“Kaza” demek olayın tüm sorumluluğunu işçiye atarak tek faili işçi yapar. Oysa
önlenebilirlik üzerinden bakıldığında “cinayet” demek en temel sorumluluğun ve dolayısıyla
dikkatlerin işçiden, işveren/sermaye üzerine çekilmesine neden olacaktır ki bu durum
sermayeye ek bir külfet/cezai işlem getireceğinden asla istenmeyen bir durumdur. Dolayısıyla
“kaza” ile “cinayet” arasında yapılan tercih de sorunun ve çözümün nerede ve nasıl
görüldüğüyle ilgili bilinçli bir tercihtir.
Tüm toplumsal hayata sermaye güdümlü yön veren bu ön belirlenim, devletin bütün
ideolojik aygıtları tarafından yeniden üretilir, doğallaştırılır ve meşrulaşır. Özellikle ana akım
medya bu durumun sorgulanmadan kanıksanmasında çok temel bir misyona sahiptir ki “ana
akım” olarak nitelendirilmesinin de temel gerekçelerindendir. Ana akım medyanın işçi
cinayetlerine bakışını, söylemini belirleyen, varoluşu gereği takip ettiği ana
akım/egemen/liberal ekonomi politiğin bilinçli söylemidir. Egemen neoliberal ekonomi
politik söylem “iş kazası” kavramını dahi kullanmaktan kaçınarak, “sözde” sorun değil çözüm
odaklı bir yaklaşım ve dezenformasyon ile “iş sağlığı ve güvenliği” konusu üzerine dikkatleri
çekmek istemektedir. Egemen ekonomik akıl bunun için de “işçi sağlığı” değil “iş sağlığı”
diyerek asıl hedefin ekonomik verimlilik olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda ana akım
medya da işçi cinayetlerini en iyi ihtimal ile iş kazası olarak gördüğü durumlarda dahi sayı
olarak oldukça azdır. Çalışmada analize tabi tutulan, en çok işçi cinayetinin olduğu ay olan
2013 Ağustos ayında ana akım medyanın (Hürriyet, HaberTürk, Sözcü) işçi cinayetleri
haberleri tarandığında ortaya çıkan sonuçlar şöyledir:
-
Ana akım medya;
-
Ağustos ayındaki ölümlerden sadece bir kaç tanesine, gazetelerin veya eklerin iç
sayfalarında, birkaç cümle ile çok kısa yer ayırarak görmeyi tercih etmiştir,
-
İşçi cinayeti haberlerinde, ölümün gerçekte neden gerçekleştiğine, işçiye ölüme
götüren ihmallere vs. hiç yer verilmemiştir,
166  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
-
Sadece ölüm anına, ölümün nasıl gerçekleştiğine odaklanarak 3. sayfa haberlerine
benzer şekilde olaydan bir dram çıkarmış, bunu da aşırı duygu yüklü kelimeler (facia,
feci vb.) seçerek gerçekleştirmiştir,
-
Bu haliyle işçi cinayetleri haberleri, ana akım medyanın kâr elde etme güdüsüne alet
olarak, okuyucunun daha çok ilgisi çekecek dramatik bir öğe, pazarlanabilir bir meta
haline dönüştürülmüştür.
Ana akım medyanın tersine alternatif medya örnekleri eleştirel ekonomi politik söylem ile
karşıt söylem kurma çabasındadır. Olayların öznesi ana akımdaki gibi iş değil işçidir.
Alternatif medyada iş sağlığı yerini işçi sağlığına, iş güvenliği yerini işçi güvenliğine
bırakırken, iş kazası yerini işçi cinayetlerine bırakmaktadır. Alternatif medyanın, sermayenin
karşısında karşıt hegemonya kurabilmenin ve alternatif bir kamusal alan içinde cinayetleri
meşru kılmak yerine daha görünür kılmanın en önemli araçlarından biri olduğu yarattığı karşıt
söylem ile ortadır. 2013 Ağustos ayında Evrensel Gazetesi’nin işçi cinayetleri haberleri
tarandığında ortaya çıkan sonuçlar şöyledir:
-
Ağustos 2013 tarihli işçi cinayetlerin önemli bir kısmı gazetenin 1. sayfasından anons
edilmiş ve iç sayfalarda uzun bir şekilde detaylandırılmıştır.
-
Haberlerde işçi cinayetlerin gerçek nedenlerine yer verilmiş ve ihmaller sıralanarak
gerçek failler deşifre edilmiştir.
-
İşçi cinayeti haberleri özellikle ekonomi sayfalarında yer bulmuş ve böylelikle haber
bağlamından kopartılmamıştır.
-
İşçi cinayeti haberlerinin, akademideki işten çıkarılmalara, sağlık emekçilerine yapılan
fiziki saldırılara, trafik kazalarına, kadın cinayetlerine, çocuk işçilere dair haberlerle
birlikte ele alınması bizlere olayların faillerinin deşifre edildiğini ve haber sıralama
bağlamının bu şekilde kurulduğunu göstermektedir.
“Sonuç olarak laissez-faire liberalizmi, devletin yönetici personelini ve bizatihi devletin
iktisadi programını, bir başka deyişle ulusal gelir paylaşımını – muzaffer olduğu ölçüde –
değiştirmeyi amaçlayan bir programdır” (Gramsci, 2010, s. 256). Sınırsız büyüme fetişine
dayalı eşitsiz bir ekonomik yapı, insani ve toplumsal olanla tüm rabıtalarını kopartmıştır. Bu
nedenle de, ekonomik, toplumsal ve siyasal hayatın asli aktörleri olan, “kendilerini her gün
yeniden satmak zorunda olan bu işçiler, başka herhangi bir ticaret eşyası gibi birer
metadırlar ve bu itibarla, rekabetin bütün cilvelerine, piyasanın bütün dalgalanmalarına
mâruz durumdadırlar” (Marx ve Engels, 2003, s. 69). Marx ve Engels’in sözünü ettiği
rekabetin bütün cilveleri ve piyasa dalgalanmaları işsizlik, sefalet, sakat kalma ve ölüm olarak
tescillenmektedir.
Günümüzde bu gidişatın en önemli payandasını ana akım medya oluşturmaktadır. Bu
payanda işlevi, tüm ekonomik, siyasal ve toplumsal sorun ve meselelerde kendisini
göstermektedir. “Politikanın mantığı büyünün veya fetişizmin mantığıdır” diyordu Bourdieu
(1992). Gazeteciliği ise büyünün oluşturulduğu alan olarak tanımlıyordu. Büyücüler ve
izleyici topluluğu, büyü adı verilen performansın asli öğeleri olarak tanımlanabilir. Büyücüler,
gazetecilerden, kamuoyu yoklama kuruluşlarından, iletişim danışmanlarından oluşmaktadır.
Gazeteciler, büyünün sağlanmasında egemen politik akıl ile onun ürettiği dilin yansıma ve
titreşim sahasını kurmaktadır. Bu nedenle de eleştirel düşünceyle arasına duvarlar ören
gazeteciler, aydınlar işçi ölümleriyle de arasına duvar örmektedir. Bu da hem duvarın
ustalarını hem de duvarın ötesini görmeyen, göremeyen ve merak etmeyen herkesi
objektif/sübjektif suç ortağı durumuna getirmektedir.
Kaan Taşbaşı, Gözde Yazıcı, Barış Dağlı, Defne Özonur  167
KAYNAKÇA:
Bourdieu, P. (1992). Politikanın Krizi, Entelektüeller, Medya. Çev., Tanıl Bora.
http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=65&dyid=1717
adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 29 Haziran 2014)
Cangızbay, K. (2011). Sosyolojiler Değil Sosyoloji. Ankara: Ütopya Yayınevi.
Dursun, Ç. (2006). Televizyon Haberlerinde İdeoloji. Ankara: İmge Yayınevi.
De Brunhoff, S. (1992). Devlet ve Sermaye. Çev., Kuvvet Lordoğlu. İstanbul: Metis
Yayınları.
Gramsci, A. (2010). Gramsci Kitabı Seçme Yazılar 1916-1935. Forgacs, D. (der.). Çev.,
İbrahim Yıldız. Ankara: Dipnot Yayınevi.
Gürcanlı, G. E. (2014). İşleneceğini Herkesin Bildiği Bir Cinayetin Öyküsü. İşçi Sağlığı ve İş
Güvenliğine Sınıfsal Bir Bakış. İstanbul: Yazılama Yayınevi.
Marx, K. ve Engels, F. (2003). Komünist Parti Manifestosu. Çev., Cenap Karakaya. İstanbul:
Sosyal Yayınları.
Mony, T. A. (2012). Çalışmak Sağlığa Zararlıdır. Çev., Ayşe Güren. İstanbul: Ayrıntı
Yayınları.
Gazeteler
01-31 Ağustos 2013 Sözcü Gazetesi
01-31 Ağustos 2013 HaberTürk Gazetesi
01-31 Ağustos 2013 Hürriyet Gazetesi
01-31 Ağustos 2013 Evrensel Gazetesi
Egemen İdeolojide Görünmez Kılınanlar: Pikolo Belgeseli
ve Mevsimlik Tarım İşçisi Çocuklar
Kader TUĞLA
Özet:
Mevsimlik gezici tarım işçiliği dünyanın hemen her ülkesinde bulunan, yüzlerce yıldır süregelen
bir işçilik biçimidir. Bu işçiler genellikle toplumun en eğitimsiz, topraksız, yoksul ve yoksun
kesimlerini oluşturmaktadırlar. Bu tanımlama kapsamında, Türkiye’de başta Doğu ve Güneydoğu
Anadolu illeri olmak üzere büyük metropollerde yaşayanlar, hayata tutunmak isteyenler mevsimlik
gezici tarım işçiliği sürecine girmektedirler. Kalkınma Atölyesi’nin, 2011 ve 2013 yıllarında Hollanda
Büyükelçiliği’nin desteğiyle Mevsimlik Tarım Göçünün 6-14 Yaş Grubu Çocuklara Etkileri
konusunda hazırladığı araştırma raporları, yüzbinlerce çocuğun gezici tarım işçiliğinden olumsuz
yönde etkilendiğine dikkat çekerek, durumun kaygı verici boyutlara ulaştığını vurgulamaktadır.
Araştırmanın bulgularına göre, Türkiye’de mevsimlik gezici tarım işçisi çocuklar günde 10 saat tarlada
çalışmak zorunda kalmakta, sağlık, eğitim ve barınma konularında da
büyük sorunlarla
karşılaşmaktadırlar.
Bu konuyla ilgili olarak, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Uluslararası Çalışma Örgütü
(ILO)’nun “Çocuk Emeğinin Sona Erdirilmesi Uluslarası Programı (IPEC)’na katılan ilk altı ülkeden
biridir. Bu doğrultuda, ilgili tüm kurum ve kuruluşların katkılarıyla çocuk işçiliğinin en kötü
biçimlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik olarak “Çocuk İşçiliğinin Önlenmesi İçin Zamana Bağlı
Ulusal Politika ve Program Çerçevesi” hazırlanmıştır. Hazırlanan bu program ile çocukların çalışma
yaşamına girmesinde temel nedenleri oluşturan yoksulluğun ortadan kaldırılması, eğitimin kalitesinin
ve ulaşılabilirliğinin artırılması, toplumsal bilinç ve duyarlılığın artırılması gibi geniş kapsamlı
tedbirlerle başta çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri olmak üzere çocuk işçiliğinin 10 yıllık bir süre
(2005-2015 dönemini kapsamaktadır) içinde önlenmesi temel hedef olarak alınmıştır. Programda
öncelikli hedef gruplardan biri de “Ücret Karşılığı Gezici ve Geçici Tarım İşlerinde Çalışma” olarak
belirlenmiştir. Bu kapsamda, “Ordu İli Fındık Tarımında Çocuk İşçiliğinin Sona Erdirilmesi Projesi”
kapsamında ILO tarafından bir belgesel film hazırlatılmıştır. ‘Pikolo-Daha İyi Bir Geleceğe
Büyümek” adlı belgeselin amacı filmin internet sayfasında, “kamu ve özel sektör işbirliğini içeren
ortaklıklar oluşturarak eğitim aracı olmak ve bu konuda kamuoyu yaratmak” olarak ifade edilmektedir.
Belgeselin kapsamı ise; “Ordu’da 2013 yılı fındık hasatı süresince kamu ve yerel yönetimler,
mevsimlik işçi aileleri ile çocukları, bahçe sahipleri, tarım aracıları, eğitimciler ve yöre halkıyla
gerçekleştirilen görüşmeler ışığında hazırlanan belgeselle mevsimlik tarımda çocuk işçiliğinin
nedenleri ve sorunları tüm çıplaklığıyla ortaya konuyor.” şeklinde açıklanmaktadır.
Bu çalışmanın amacı, çocuk işçi sınıfının varlığı sorunu, görsel bir hafıza aracı olan belgesel
sinema kullanılarak, resmi ideoloji tarafından normalleştirilmeye ve içselleştirilmeye çalışılabilir mi
sorusuna cevap aramaktır. Bu amaçla seçilen Pikolo belgeseli örneğinin, soruna bir meşruiyet
kazandırma kaygısı olup olmadığı incelenecektir. Bu noktadan hareketle, Pikolo belgeseli üzerinden
göstergebilimsel çözümleme yapılacaktır. Belgeselin anlatım dili, Stuart Hall’un geliştirdiği medya
metinlerinde okuma biçimlerinden biri olan ve izleyicinin metni, metni hazırlayan tarafından verilmek
istenilen anlamıyla okumasını sağlayan dominant hegemonik okuma aracılığıyla incelenecektir.
Anahtar Kelimeler: mevsimlik tarım işçisi çocuklar, pikolo belgeseli, göstergebilim, egemen
hegemonik okuma.
Giriş
Mevsimlik işçilik, işgücü açığının karşılanmasına yönelik farklı bir bölgeden mevsimlere
dayalı olarak başta tarımsal üretim olmak üzere birçok iktisadi faaliyet alanında gerçekleşen

Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi.
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
170  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
bir işçilik biçimi olarak görülmektedir. Türkiye’de mevsimlik tarım işçileri her yıl ağırlıklı
olarak Güneydoğu’dan ülkenin dört bir yanına birkaç aylığına çalışmak amacıyla göç
etmektedirler. Bu göçler genellikle iki merkez arasında gerçekleşmemektedir. Tarım işçileri
hasat mevsimine göre birkaç yer değiştirdikten sonra kış aylarını geçirmek için evlerine
dönmektedirler. Bu sürekli yer değiştirme hali bireysel olarak gerçekleşen bir süreç değildir.
Geçici tarım işçiliği, mevsimlik işçilik kayıt dışı bir ekonominin başta gelen unsurları
arasındadır (Çınar ve Lordoğlu, 2011, s. 420).
Türkiye’de kendi toprağında çalışan köylü emeğinin ağırlıklı olduğu tarımsal yapıda
mevsimlik işçi kullanımının yaygınlaşması, özellikle 1980 sonrası dönemde küçük köylülüğe
dayalı tarımsal yapıda önemli bir farklılaşmanın yaşandığını göstermektedir. Tarımda
uygulanan neoliberal politikalar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşanan zorunlu
göç sonrası ortaya çıkan dönüşüm, köylülerin önemli bir kısmını yoksullaştırıp tarım işçileri
haline getirirken orta ve geniş ölçekli endüstriyel tarım yapan toprak sahibi çiftçiler varlığını
sürdürmeye devam etmiştir. Mevsimlik işçilerin içinde bulunduğu olumsuz yaşam ve çalışma
koşulları, tarımsal yapıdaki bu eşitsiz güç ilişkilerinden bağımsız değildir (Friedrich Ebert
Stiftung, 2012).
Mevsimlik tarım işçiliği, küçük çocukları ve yaşlıları da içerecek şekilde tüm aile
bireylerinin birlikte göç etmelerine dayanmaktadır. Bu ailelerde çocukların da eğitimlerini
yarıda bırakarak aileleriyle birlikte göç etmeleri ve tarımdaki ağır çalışma koşullarına dahil
olmaları, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmaları da göz önünde
bulundurduğumuzda önemli bir çocuk hakları ihlali olarak karşımıza çıkmaktadır:
Türkiye’nin taraf olduğu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Çocuk Haklarına Dair
Sözleşme’de (TBMM, t.y.) vurgulandığı üzere, sağlık hakkı ve temel eğitim hakkı cinsiyet
farkı gözetmeksizin her çocuğun eşit olarak yararlanması gereken önemli vatandaşlık
haklarıdır. Bütün bu unsurlar göz önünde bulundurulduğunda, mevsimlik gezici ve geçici
tarım işgücüne katılan çocukların durumunu anlamak ve değerlendirmek için “çocuk
yoksulluğu” kavramından yola çıkarak konuya yaklaşmak önem taşımaktadır. UNICEF,
“Dünya Çocuklarının Durumu 2005” raporunda yoksulluk içinde yaşayan çocuklara ilişkin şu
tanımı yapmaktadır (UNICEF, 2005, s. 18):
Yoksulluk içinde yaşayan çocuklar, yaşama, büyüme ve gelişmeleri
açısından gerekli maddi, manevi ve duygusal kaynaklardan yoksun biçimde
yaşamakta, böylece haklarından yararlanamamakta, potansiyellerini tam
olarak geliştirememekte ve topluma tam ve eşit üyeler olarak
katılamamaktadırlar.
Ekonomik yoksulluğun yanı sıra sağlık ve temel eğitim haklarına erişememe ya da bu
hakları yeterince kullanamama gibi yoksunlukla ilgili unsurlar da çocuk yoksulluğu
tanımlaması içinde karşımıza çıkmaktadır. Çocuk yoksulluğu kavramsallaştırmasının bir diğer
önemli boyutunu ise çocuk işgücü oluşturmaktadır. Türkiye’nin de taraf olduğu Uluslararası
Çalışma Örgütü ILO’nun 1973 tarih ve 138 sayılı “Asgari Yaş Sözleşmesi” (ILO, t.y.), çocuk
işçiliğinin etkili biçimde ortadan kaldırılmasını öngörmektedir.
Bu konuyla ilgili olarak, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Uluslararası Çalışma
Örgütü (ILO)’nun 1992 yılında, “Çocuk Emeğinin Sona Erdirilmesi Uluslararası Programı’na
(IPEC) katılan ilk altı ülkeden biridir (CSGB, t.y.). Bu doğrultuda, ilgili tüm kurum ve
kuruluşların katkılarıyla çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik
olarak “Çocuk İşçiliğinin Önlenmesi İçin Zamana Bağlı Ulusal Politika ve Program
Çerçevesi” hazırlanmıştır. Hazırlanan bu program ile çocukların çalışma yaşamına girmesinde
temel nedenleri oluşturan yoksulluğun ortadan kaldırılması, eğitimin kalitesinin ve
ulaşılabilirliğinin artırılması, toplumsal bilinç ve duyarlılığın artırılması gibi geniş kapsamlı
Kader Tuğla  171
tedbirlerle başta çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri olmak üzere çocuk işçiliğinin 10 yıllık bir
süre (2005-2015 dönemini kapsamaktadır) içinde önlenmesi temel hedef olarak alınmıştır.
Programda öncelikli hedef gruplardan biri de “Ücret Karşılığı Gezici ve Geçici Tarım
İşlerinde Çalışma” olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda, “Ordu İli Fındık Tarımında Çocuk
İşçiliğinin Sona Erdirilmesi Projesi” çerçevesinde ILO ve Çalışma Bakanlığı tarafından bir
belgesel film hazırlatılmıştır. “Pikolo-Daha İyi Bir Geleceğe Büyümek” adlı belgeselin amacı
filmin internet sayfasında (www.pikolobelgesel.com/#!belgesel-hakkinda/c10fk), “kamu ve
özel sektör işbirliğini içeren ortaklıklar oluşturarak eğitim aracı olmak ve bu konuda kamuoyu
yaratmak” olarak ifade edilmektedir.
Bu çalışmada, çocuk işçi sınıfının varlığı sorunu, görsel bir hafıza aracı olan belgesel
sinema kullanılarak, resmi ideoloji tarafından normalleştirilmeye ve içselleştirilmeye
çalışılabilir mi sorusuna cevap aramaktır. Bu amaçla seçilen Pikolo belgeseli örneğinin,
soruna bir meşruiyet kazandırma kaygısı olup olmadığı incelenecektir. Bu noktadan hareketle,
belgeselin anlatım dili, Gramsci’nin hegemonya kavramından yola çıkılarak, Stuart Hall’un
geliştirdiği medya metinlerinde okuma biçimlerinden biri olan ve izleyicinin metni, metni
hazırlayan tarafından verilmek istenilen anlamıyla okumasını sağlayan egemen hegemonik
okuma aracılığıyla ele alınacaktır.
Belgesel Sinemada İdeoloji ve Pikolo Belgeseli
İdeoloji ve medya arasındaki ilişki, iletişim çalışmalarının ilk dönemlerinden itibaren
eleştirel yaklaşımların önemli konularından biri olmuştur. En genel tanımıyla ideoloji,
insanların ilgisini toplumsal koşullardan başka yöne çeken ve baskıcı bir iktidarın
devamlılığını sağlamaya hizmet eden yanıltıcı inançlar anlamına gelmektedir (Eagleton, 2005,
ss. 18, 19). Klasik Marksizm’e göre hakim sınıf, hem egemen kurumları ve yaşam biçimlerini
taçlandıran fikirler üreten hem de bu hakim fikirleri edebiyat, basın, günümüzde televizyon ve
film gibi kültürel formlarla yayan entelektüellere ve kültür üreticilerine iş vermektedir.
Dolayısıyla, ideoloji kavramı bizim medya metinlerinin doğallığını sorgulamamızı ve hüküm
süren fikirlerin açık ve net olmak yerine yapay olduklarını görmemizi de sağlamaktadır
(Strinati, 1998, s. 131).
Medya ve ideoloji kavramından yola çıkarak belgesel filmin “kurmacaya yer vermeyen ya
da pek az yer veren, gerecini, konusunu doğrudan doğruya doğadan alan, dışımızdaki
dünyayı, gerçeğe elden geldiğince uyarak, nesnel bir tutumla yansıtmaya çalışan bir türdür
(Pembecioğlu, 2005, s. 19) şeklindeki tanımına baktığımızda gerçeklik ve nesnellik ön plana
çıkmaktadır. Buradan hareketle, “belgesel film gerçeği tam olarak yansıtabilir mi?” sorusu da
sorulabilir. Bu soru somut bir belge sunma özelliğinden dolayı gerçekliğe daha da eleştirel
yaklaşılmasını gerekli kılmaktadır. Belgesel film, gerçekliği, bakanın gözüyle bize getirmekte,
yorumlamakta ve sunmaktadır. Belgesel film yönetmeni konu, metin, insan, görüntü, mercek,
açı, ışık, ses ve kurgu açısından seçim hakkına sahiptir. Bu gerçekler konusunda yapılacak her
seçim, onun bakış açısını ortaya koyacaktır. Belgesel film incelenirken yapımcının etkisi de
göz önünde bulundurulmalıdır (Tan-Akbulut, 2005, s. 86). Belgesel filmin izleyicisine,
gördüklerinin gerçekliğinden şüphe etmeden, bizzat tanık olmuşçasına izlediklerini yaşam
deneyimleri ve bilgileri arasına katmasını sağladığını söylememiz mümkündür.
Çalışmamıza konu teşkil eden, yönetmenliğini Deniz Gürgen’in yaptığı Pikolo belgeseli,
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın desteğiyle
yürüttüğü proje kapsamında hazırlanmıştır. ILO Türkiye ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı’nın yürüttüğü Ordu İlinde Mevsimlik Fındık Tarımında Çocuk İşçiliğinin Sona
Erdirilmesi Projesi kapsamında Uzunisa ve Efirli’deki çocuklar için bir eğitim çalışması da
yapılmıştır. 6-15 yaşlarındaki 381 çocuğa hasat boyunca, geri kaldıkları müfredatla buluşma
imkânı sağlanmıştır (www.pikolobelgesel.com/#!proje-hakkinda/ck0q). Pikolo belgeselinde,
172  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
bu proje çerçevesinde yapılanlar da ele alınmaktadır. Belgeselin kapsamı ise, belgeselin
internet sayfasında (www.pikolobelgesel.com/#!belgesel-hakkinda/c10fk): “Ordu’da 2013 yılı
fındık hasatı süresince kamu ve yerel yönetimler, mevsimlik işçi aileleri ile çocukları, bahçe
sahipleri, tarım aracıları, eğitimciler ve yöre halkıyla gerçekleştirilen görüşmeler ışığında
hazırlanan belgeselle mevsimlik tarımda çocuk işçiliğinin nedenleri ve sorunları tüm
çıplaklığıyla ortaya konuyor.” şeklinde açıklanmaktadır.
Belgeselin gerçekliği yansıtma potansiyeli açısından buradaki “belgeselle mevsimlik
tarımda çocuk işçiliğinin nedenleri ve sorunları tüm çıplaklığıyla ortaya konuyor” ifadesi
dikkat çekmektedir: Pikolo belgeselinin açılış karesinden önce ekrana yansıyan ILO
(Uluslararası Çalışma Örgütü) ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı logoları, belgeselin
destekçilerinin de, belgeselin ana konusunu teşkil eden taraflar olduğunu bize göstermektedir.
Bu durum, mevsimlik çocuk işçiliği sorununa dikkat çekmek amacıyla yapılan bir belgeselin
ne kadar bağımsız olabileceğine dair bir soru işareti bırakabilmektedir. Belgeselin devamında,
fındık ihracatçılarının ve ILO yetkilisinin tarımda mevsimlik çocuk işçiliği sorununa dair öne
çıkardıkları ifadeler, bu durumun Türkiye’nin fındık ihracatına zarar verdiği yönündedir.
Örneğin belgeselde ILO yetkilisi Nejat Korbay, konuyla ilgili olarak şu tespiti yapmaktadır:
Çocuk işçiliğinin fındık tarımında önemli bir sorun olarak karşımıza
çıktığını gördük. Bu sorunun çeşitli platformlarda, yoğun bir şekilde
tartışıldığı, Türk fındığının itibarının bir miktar azalmasına bile aracılık
edebileceği bir durumla karşılaştık.
Konuyla ilgili resmi bir ağızdan izleyiciye, fındık tarımında çocuk işçiliğinin Türk
fındığının itibarının azalmasına aracılık ettiği bilgisi verilmektedir. Belgeselde, Fındık
ihracatçılarının bakış açısının verildiği bölümlerde de aynı tespit vurgulanmaktadır. Örneğin,
belgeselde açıklamalarına yer verilen fındık ihracatçılarından biri olan Gürsoy Tarımsal
Ürünler A.Ş.’den Dursun Oğuz Gürsoy şunları söylemektedir:
Bundan sonra tabi her yıl baskı altındayız… her geçen sene baskı artıyor.
Şöyle ki… bazı firmalar, özellikle İsviçre’den gelen firmalar; ‘efendim
Türkiye’de çocuk işçilik var, biz bunu tüketicilerimize izah edemeyiz’ deyip,
mesela mal almaktan imtina eden firmalar da var. Ama çoğunlukta değil şu
an için, fakat şunu söyleyeyim artık bize baskı büyük firmalardan direkt
gelmeye başladı. Şöyle ki ya sorunlar çözülecek Türkiye’de veya sorunları
biz özel projelerle çözeceğiz. Çözmemiz gerektiği, birşeyler yapmamız
gerektiği veya birşeyleri göstermemiz gerektiği konusunda büyük baskı
altındayız.
Belgeselde görüşlerine yer verilen ve fındık tarımında çocuk işçilerin çalışmasının ihracata
verdiği zarara dikkat çeken bir diğer fındık ihracatçısı firma olan Progıda A.Ş.’den Nadir
Şimşek de konunun, kendileri açısından oluşturduğu sıkıntıyı benzer ifadelerle dile
getirmektedir:
Bu çünkü sadece devletin sorunu değil ve sadece özel sektörün de
sorunu değil ancak geçtiğimiz dönemde bir toplantıda ihracatçı bir
abimiz şöyle bir tabir kullandı: ‘Bu işlerle ilgili ilk tokadı biz yiyoruz.’
Yani alıcılarımız bu konuyla ilgili hassasiyetleri ilk önce bize
yansıtıyorlar. Bu siparişlerle de olabiliyor diğer yaptırımlarla da
olabiliyor. Tabi bu sorunun çözülmesi öncelikle ihracatçıya fayda
sağlar, ardından zincir halinde o halkadaki tüm iştirakçilere fayda
sağlar. Bu sonuçta ülkemizin ortak meselesi.
Marksist yaklaşımda, kapitalist bir toplumda yaygın olan hakim fikirlerin egemen sınıfa
ait olduğunu ileri sürülmektedir. Bu fikirler yönetici sınıf veya onun entelektüel temsilcileri
Kader Tuğla  173
tarafından üretilerek yayılmaktadır ve böylece hakim sınıf, diğer sınıfların bilincine ve
hareketlerine egemen olmaktadır (Strinati, 1998, s. 131). Böylece ideoloji, yönetici sınıfın işçi
sınıfı üzerinde tahakkümünü sürdürmesini sağlayan yanılsamalar ve yanlış bilinç kategorisi
haline gelmektedir. Yönetici sınıf, ideolojiyi aktaran ve toplum içinde yayan temel araçları
kontrol ettiği için, işçi sınıfının kendi ikincil konumunu “doğal” ve dolayısıyla haklı
görmesini sağlayabilmektedir. “Yanlışlık burada yatmaktadır. Bu ideolojik araçlar içinde
eğitim sistemi, siyasal sistem, hukuk sistemi ve medya yer almaktadır” (Fiske, 1997, s. 166).
Belgeselde, konuyla ilgili görüşlerini dile getirmek üzere seçilen ihracatçıların ve Çalışma
Örgütü’nün bakış açısı bu açıdan önemlidir. Mevsimlik tarım işçisi olarak çalışan çocukların
içinde bulundukları koşulların düzeltilmesine yönelik bir projede, Türkiye’nin fındık
ihracatçısı olarak ihracat yaptığı Avrupa ülkeleri nezdinde uğradığı prestij kaybının önüne
geçilmesinin önemine vurgu yapılması açısından dikkat çekicidir. Bu tespitlerin, mevsimlik
tarım işçisi olarak çalışmak zorunda kalan çocukların durumunun önüne geçmesi, birincil
planda sorunun Türk fındık ihracatına zarar vermeye başladığı için çözülmesi gerektiği de
doğal bir durum olarak ifade edilerek izleyiciye sunulmaktadır. Böylece, Pikolo belgeselinde
de karşımıza çıktığı gibi maddi üretim güçlerini kendi elinde tutan sınıf aynı zamanda zihinsel
üretimi de denetlemekte ve bu yolla zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri
de egemen sınıfın fikirlerinin etkisi altında kalmaktadır.
Ortak Duyu Yaratımıyla Yoksulluğun Normalleştirilmesi
Hegemonya, Antoni Gramsci’nin (2003) kültür ve ideoloji konusundaki çalışmalarında
anahtar kavramdır. Bu kavram kültür, iktidar ve ideoloji kavramlarıyla bağlantılıdır.
Hegemonyayı, çok genel bir tanımla; bir egemen iktidarın kendi yönetimi için, hakimiyeti
altındaki insanların rızalarını kazanmada başvurduğu bütün bir pratik stratejiler alanı, dünya
görüşü olarak tanımlayabiliriz (Eagleton, 2005, s. 168). Egemen sınıfın bu dünya görüşü,
idelolojik kontrol mekanizmaları ve toplumsallaştırıcı kurumlar sayesinde gündelik yaşamın
her alanını etki altına almaktadır. Egemen sınıfın iktidarını kurmasında hem fiziksel güç hem
de kültürel ve ideolojik aygıtlar kullanılmaktadır.
İdeolojik söylem, toplumsal bellekte yer alan, geniş kesimlerce benimsenmiş düşünce ve
önyargıları; Gramsci’nin (2003) kavramsallaştırmasıyla “ortak duyu”yu (common sense)
kullanmaktadır. Ortak duyu, temel hegemonyacı stratejilerden biridir. Eğer egemen sınıfın
fikirleri (sınıf temelli değil de) ortak duyu olarak kabul edilebilirse, bu sınıfın ideolojik
hedefleri gerçekleşmekte ve ideolojik işleyiş gizlenmektedir. Böylece medya, kamuoyunda
sağduyunun oluşmasını da desteklemektedir (Hall, 1996, s. 117). Belgeselde, Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığı Proje Personeli Burcu Yamaner, mevsimlik tarım işçilerinin içinde
bulundukları durum hakkında şu tespitleri yapmaktadır: “…sanayi yok, yapacakları bir iş yok,
kalifiye eleman değiller; çünkü okumuyorlar. Her şey böyle bir kısırdöngü içerisinde
tekrarlanıyor… E ne yapsınlar mecbur, mevsimlik geziyorlar. ” Aynı yetkili, gezici tarım
işçisi çocukların durumu içinde, “…e çocuklar da mecburen geliyorlar.” ifadesini
kullanmaktadır. Bu ifadeler belgesel izleyicisinin, “mevsimlik tarım işçisi çocukların
durumunun aslında çözümsüz olduğu izlenimi vermektedir. Bu çocukların ailelerinin kalifiye
eleman olmamasının, eğitimsiz, işsiz olmalarının doğal sonucu olarak bu çözümsüz durumun
ortaya çıktığı düşüncesi; bir “ortak duyu” oluşturacak niteliktedir. Belgesel aracılığıyla
oluşturulan bu tür bir ortak duyu, mevsimlik tarım işçilerinin içinde bulunduğu olumsuz
yaşam ve çalışma koşullarının tarımsal yapıdaki eşitsiz güç ilişkilerinden bağımsız olmadığı,
bu alanda özellikle 1980 sonrası uygulanan devlet politikaları, tarımda uygulanan neoliberal
politikalar sonucu ortaya çıktığı (Friedrich Ebert Stiftung, 2012) gerçeğini görmemizi
engellemektedir. Pikolo belgeseli aracılığıyla oluşturulan ortak duyu böylece, mevsimlik
tarım işçisi çocukların ve ailelerinin içinde bulundukları güç koşulların, bireysel değil
174  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
toplumsal nedenlerden, devletin uyguladığı tarım politikalarından kaynaklandığı biçimindeki
olası anlam üretimini engellemiş olmaktadır.
Belgeselde ailelerin çocuklarını tarım işçisi olarak çalıştırmalarının nedenleri ise,
mevsimlik tarım işçisi aile bireylerinin sözleriyle verilmektedir. Örneğin tarım işçisi Cano
Erez, çocuğunu neden çalıştırdığını şu sözlerle açıklamaktadır:
11 yaşındaki çocuğu çalıştırıyorum. Yalan bir bahanedir bu çalıştırmazsam
ben 1,5 milyon yol parasını verip geliyorum 10 kişiyle, 1,5 da gidiş yol
parası 3 milyar…. Onu çalıştırmazsam o parayı nereden kazanacağım. Niye
geliyoruz mecbur. 1000 km katedip geliyoruz buraya. Ölüm kalım meselesi
bu yol. Mecburuz yani…
Erez, çocukların tarım işçisi olarak çalışmaları sonucu eğitimlerinin yarıda kalmasını ise
başka türlüsünün mümkün olamayacağını vurgulayacak şekilde şu şekilde ifade etmektedir:
… çocuk okutacağız, nerde çocuk okutucaz. 11. Ayda çıkıyorum, 12. ayda
eve gidiyorum. O çocuğu kime bırakacağım. Nene mi var, baba mı var, dede
mi var? Orda kimin kapısına atacağım yetim gibi.
Dayıbaşı olarak adlandırılan aracıların çocuk işçi çalıştırmaya yönelik bakış açıları da
ailelerin açıklamalarıyla benzer şekilde, başka çareleri olmadığına vurgu yapacak bir bakış
açısı taşımaktadır. Örneğin Dayıbaşı Ali Sanal durumu şu şekilde açıklamaktadır:
Mesela bazen aileler çocuk getiriyor. Diyorum bu 16 yaş altıdır. Bunu kabul
etmiyorum. Diyecek ki lakin niye bana getireceksin. Şart koşarsam, adam
diyor ‘sen git işine’ bana sahip çıkacak başka bir aracıyı bulacağım. Senle
bi ilgim yok. Bazen göz yumuyorum.
Aynı soruna bahçe sahiplerinin bakış açısını dile getirenlerden biri olan Ercan Uzun: “Onu
mecburen kabul etmek zorunda kalıyoruz bizler… bir ay içerisinde biz bunu alacağız,
toplamak lazım bunu…” şeklindeki açıklamasıyla sorunun çözümsüz olduğuna vurgu
yapmaktadır.
Belgeselde konunun ele alınış şekline bakıldığında, sorunla ilgili konuşturulan tarafların
seçimi egemen ideolojinin, tarımda mevsimlik çocuk işçiliğini medya aracılığıyla
doğallaştıran ve normalleştiren bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Bu koşullarda
yaşamanın, bu insanların önlenemez kaderi olduğu ortak duyusu, egemen ideolojinin bir
parçasıdır ve mevsimlik tarım işçileri, sürecin bir parçası olan işveren bahçe sahipleri ve aracı
olarak görev yapan dayıbaşılar tarafından da böyle kabul edildiği sürece, hegemonya
işlemektedir.
Egemen Okumanın Görünmez Kıldıkları
Hegemonik ilişkide ideoloji bireylerin niyetlerine bağlı olarak değil verili sosyal yapı ve
pratikler içerisinde işlemektedir. Bu nedenle insanlar hegemonik bir ilişkinin içerisinde
olduklarını, belli bir egemen ideolojiye maruz kaldıklarını farketmemektedirler. Alışveriş
yapmak, müzik dinlemek, film izlemek, gazete okumak, televizyon izlemek, yemek yemek
hatta sokakta yürümek gibi gündelik hayatın pratiklerini içerisindeyken bile insanlar egemen
ideolojiyle kuşatılmış bir dünyanın içerisindedirler, ancak bunu fark etmemektedirler. Örneğin
acıkan bir insan bilerek ve isteyerek hamburger ya da pizzayı tercih etmektedir, ancak bu
tercihinin arkasında egemen ideolojik dayatmanın olduğunu düşünmemektedir (Güngör,
2011, s. 200).
Stuard Hall (2011, s. 175), Gramsci’nin de etkisiyle medyanın toplumda etkili biçimde
rıza üretimi yaptığını belirtmektedir. Aynı zamanda medyanın hegemonik ilişkinin bir parçası
olduğunu ve hegemonik işleyişin temelini oluşturan rıza üretiminde etkili olduğunu
Kader Tuğla  175
belirtirken, diğer yandan da bu ilişkinin her zamanda egemen kesimin beklentileri
doğrultusunda işlemediğini ifade etmektedir. İzleyici belli bir yere sabitlenmemekte ve her
gelen iletiye beklenilen oranda açık olmamaktadır. Her izleyici farklı bir bilinç düzeyine sahip
olduğu ve farklı entelektüel düzeyde bulunduğu için medyayla farklı ilişkiler kurmaktadır.
İzleyicinin medyanın içeriğiyle, dolayısıyla medya metinleriyle farklı ilişki kurması, beklenen
etkiyi, yani hegemonik ilişkinin işleyişini de etkilemektedir. Örneğin Belgeselde, mevsimlik
tarım işçisi olarak çalışan çocuklarla yapılan görüşmelerde, çocukların içinde bulundukları
durumda yaşadıkları sorunlar, onların iç dünyalarını yansıtan diyaloglarla
desteklenmemektedir. Mevsimlik tarım işçisi kız ve erkek çocuklar sırasıyla yaptıkları işin
aşamalarını anlatmakta ya da neler yaptıklarına dair bilgi vermektedirler. Örneğin 15
yaşındaki Hatice Demir;
Sabah 6’da gidiyoruz, öğlene kadar çalışıyoruz, öğlende yemeğimizi yiyoruz,
1 saat oturuyoruz, kalkıyoruz, çalışıyoruz, topluyoruz, saat 6’da bırakıyoruz.
Eve geliyoruz, işlerimizi yapıyoruz, yatakları indiriyoruz, sonra uyuyoruz.
şeklinde, mekanik bir anlatımla durumlarını ifade etmektedir. Çocuklarla ilgili diyalogların
belgeselde, çocukla zaman geçirerek, onun sorunlarını, iç dünyasını doğal bir şekilde ifade
etmesine imkan tanıyacak şekilde düzenlenmediği için, izleyicinin onların durumlarının
nedenini sorgulamasına, onlarla empati kurmasına imkan veremediği görülmektedir. Pikolo
belgeselinin anlatım dilinde, mevsimlik tarım işçisi çocukların hem çocuk olmalarından
kaynaklı ihtiyaçlarını, hem de yoksul bir ailenin mensubu olmalarından dolayı yaşadıkları
sorunları dikkate alan bütüncül bir yapının eksikliği görülmektedir. Buna karşın mevsimlik
tarım işçisi çocukların durumuyla ilgili farklı çalışmalara baktığımızda, konuyla ilgili daha
büyük bir tablo karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Kalkınma Atölyesi’nin, 2011 ve 2013
yıllarında Hollanda Büyükelçiliği’nin desteğiyle Mevsimlik Tarım Göçünün 6-14 Yaş Grubu
Çocuklara Etkileri konusunda hazırladığı araştırma raporları, yüzbinlerce çocuğun gezici
tarım işçiliğinden olumsuz yönde etkilendiğine dikkat çekerek, durumun kaygı verici
boyutlara ulaştığını vurgulamaktadır. Araştırmanın bulgularına göre, Türkiye’de mevsimlik
gezici tarım işçisi çocuklar günde 10 saat tarlada çalışmak zorunda kalmakta, sağlık, eğitim ve
barınma konularında da büyük sorunlarla karşılaşmaktadırlar (Kalkınma Atölyesi, t.y.).
Hall (2001, s. 175)’a göre bir grup izleyici medya metnini egemen kodlarla
açımlamaktadır. Yani metinde ne verilmek isteniyorsa izleyici onu almakta ve kod
açımlamayı, göndericinin beklentileri doğrultusunda yapmaktadır. Bu durumda kodlama ve
kod açımlama arasında tam bir örtüşme mevcuttur. Medya metnini bu şekilde bir açımlamaya
tabi tutan bu izleyiciler, kitle iletişim araçlarından ne veriliyorsa, herhangi bir karşı çıkış ya
da sorgulama eğilimi içerisine girmeksizin almakta ve kullanmaktadırlar. Toplumdaki yaygın
egemen kodlarla kodlanan medya metinleri toplumun geniş kesimini oluşturan ortalama
izleyici tarafından yine egemen kod açımlamayla alımlanmaktadır. Örneğin, belgeseldeki 14
yaşındaki mevsimlik tarım işçisi Mehmet Garip Demir’in “İş yapmak da güzel bir şey”
ifadesine yer verilmiştir. Ailesine para kazandırarak okul harçlığını çıkardığını belirtmekte ve
çalışmanın önemine vurgu yapmaktadır. Böylece, çalışmayı, aileyi kutsayan kodların yaygın
olduğu toplumlarda – ki Türkiye de bunun örneğidir – izleyiciye, alışkın olmadıkları kodlarla
örülü iletileri göndererek insanlarda kafa karışıklığı yaratmak yerine, onlara, alışkın oldukları
kodlarla örülü metinler sunmak alımlama ve onaylamanın çok daha hızlı ve kolay
gerçekleşmesini sağlamaktadır.
Pikolo’da,
konuşturulan ya da görüşlerine başvurulanların seçiminin izleyiciyi,
gösterilenlerin anlamını yasa ve düzenin geleneksel değerleri içerisinde okumaya
yönlendirecek şekilde yapıldığı görülmektedir. Örneğin, Türkiye İstatistik Kurumu [TÜİK],
2012 tarihli Çocuk İşgücü Anketi ’ne göre ekonomik faaliyette çalışan 6-17 yaş grubunda 399
bini tarımda olmak üzere 900 bine yakın çocuk işçi bulunmaktadır (TÜİK, 2013). Bu
176  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
rakamları 2006 tarihli bir önceki anketle karşılaştırınca tarım sektöründe istihdam edilenlerin
payının yüzde 8,1 arttığı görülmektedir. Çocukların yüzde 49,8’inin ise kesintili de olsa
okulla bağı varken, yüzde 50,2’si okula devam edebilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin de
imzaladığı uluslararası sözleşmelere göre bir çocuk hakları ihlali olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Belgeselde konuyla ilgili yürütülen kısa dönem projelerle ilgili bölümlerde ise şu hususlar
dikkat çekicidir: Projeyi uygulamaya koyan kurumların astıkları resmi afişlerde, projede
çalışan kamu görevlilerinin üzerlerine giydikleri tişörtlerde “Bahçe Sahibi, Dayıbaşı, Aile,
Çocuk Çalıştırma Suça Ortak Olma” sloganı görülmektedir. Bu slogan, belgeselin farklı
bölümlerinde, gerek proje ortağı kamu kurum ve çalışanlarının toplantılarındaki yerlerde,
gerek çocuk işçilerin aileleriyle yaşadığı çadırların olduğu bölgede ya da proje kapsamında
eğitim verilen okullarda yazılı olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada sorunun temelinin,
mevsimlik tarım işçisi çocukların çalıştırılmalarının kesin olarak yasaklanabilmesi ve bu
yasağın uygulanabilmesi için birinci sorumlunun ilgili resmi kurumlar olduğu, bu kurumların
her çocuğa eşit eğitim, beslenme ve barınma imkanlarının sağlanması için gerekli politikaları
yürürlüğe koymak zorunda olduğu gerçeğini bertaraf ettiği görülmektedir. Böylece, devletin
bu sorunu suç olarak gördüğünü, varlığını kabul ettiğini ama bu suçun ortakları olarak da
bahçe sahibi, aile ve dayı başını sorumlu olarak gösterdiğini yani sorunun indirgendiğini
görmekteyiz.
Sonuç
Çocuk işçi sınıfının varlığı sorunu, görsel bir hafıza aracı olan belgesel sinema
kullanılarak, resmi ideoloji tarafından normalleştirilmeye ve içselleştirilmeye çalışılabilir mi
sorusuna cevaplayabilmek amacıyla seçilen Pikolo belgeseli örneğinden hareketle şu tespitleri
yapmamız mümkündür:
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı desteğiyle
hazırlanan Pikolo belgeselinin, Ordu’da yapılan ilk gösterimine, ILO ve çeşitli sivil toplum
kuruluşlarının temsilcilerinin yanı sıra vali, kaymakam gibi kamu görevlileriyle fındık
üreticileri de katılmıştır (Öğünç, 2013). Belgeselde, ILO yetkilisi Nejat Korbay’ın şu ifadesi
de bu sorunun varlığını yetkili bir ağızdan açıklar niteliktedir:
Aileleriyle birlikte mevsimlik tarım işlerinde çalışmak üzere hareket eden
çocukların, dönemsel olarak bu faaliyet içine girdikleri açık. Bu faaliyeti yok
saymak yerine varlığını kabul edip bu varlık çerçevesinde buna yönelik
önlemleri almak daha büyük önem ve anlam taşıyor diye düşünüyorum.
Bu noktada Pikolo belgeseli, tarımda mevsimlik çocuk işçiliği sorunun resmi otoriteler
tarafından resmi olarak kabulünün görsel bir belgesi olması açısından önem taşımaktadır.
Böylece sorunun tartışmaya açılmasında önemli bir adım olması bakımından dikkat çekici bir
yönünün olduğunu söyleyebiliriz.
Medya kurumları kendi ülkelerindeki ya da bölgelerindeki hegemonik güçlerle işbirliği
yapma niyetinde olmasalar bile bu işleyişin içerisinde yer almak zorunda kalmaktadırlar.
Burada kilit nokta insanları farkında olmaksızın işleyişin içerisinde tutabilmektir. Medya
profesyonelleri her zaman devletle yakın ilişki kurmak durumunda değildirler. Bazıları bunu
açık çıkarları nedeniyle bilerek, isteyerek yapmaktadırlar. Ancak çoğu medya kuruluşu ve
profesyoneli de bağımsız bir medya işletmeciliği gerçekleştirdiğini düşünerek kendisini iyi
hissetmek amacını taşıyabilir. Ancak bilinçler öylesine biçimlenmiştir ki, gerek medya
kuruluşları gerekse bu kuruluşlarda görev yapan medya profesyonelleri egemen kodlarla
örülmüş bilinçleriyle isteseler de istemeseler de bu hegemonik işleyişin içinde yer
alabilmektedirler (Hall, 2001, s. 167). Buradan hareketle değerlendirdiğimizde,
Kader Tuğla  177
yönetmenliğini Deniz Gürgen’in yaptığı Pikolo belgeselinin anlatım dili, mevsimlik tarım
işçisi çocuklarla ilgili şu noktaları görmemizi tam olarak sağlayamamaktadır:
Belgeselde, konuyla ilgili görüşlerini dile getirmek üzere seçilen ihracatçıların ve Çalışma
Örgütü’nün bakış açısı, mevsimlik tarım işçisi olarak çalışan çocukların içinde bulundukları
koşulların düzeltilmesine yönelik bir projede, birincil planda sorunun Türk fındık ihracatına
zarar vermeye başladığı için çözülmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Sorunun bu yönünün ön
planda tutulması da doğallaştırılarak izleyiciye sunulmaktadır.
Belgeselde, çocukların ailelerinin kalifiye eleman olmamasının, eğitimsiz, işsiz
olmalarının doğal sonucu olarak bu çözümsüz durumun ortaya çıktığı düşüncesi, görüşlerine
başvurulan yetkililer tarafından dile getirilmektedir. Pikolo belgeseli aracılığıyla oluşturulan
bu ortak duyu izleyicide, mevsimlik tarım işçisi çocukların ve ailelerinin içinde bulundukları
güç koşulların, bireysel değil toplumsal nedenlerden ve uygulanan resmi tarım
politikalarından kaynaklandığı biçimindeki olası anlam üretimini engellemiş olmaktadır.
Pikolo’nun anlatım dilinde, mevsimlik tarım işçisi çocukların hem çocuk olmalarından
kaynaklı ihtiyaçlarını, hem de yoksul bir ailenin mensubu olmalarından dolayı yaşadıkları
sorunları dikkate alan bütüncül bir yapının eksikliği görülmektedir. Belgeselin yapısına
bakıldığında, sorunla ilgili konuşturulan tarafların seçiminde egemen ideolojinin, tarımda
mevsimlik çocuk işçiliğini medya aracılığıyla doğallaştıran ve normalleştiren bir yapıya sahip
olduğu görülmektedir: Bu koşullarda yaşamanın, bu çocukların önlenemez kaderi olduğu
ortak duyusu, egemen ideolojinin bir parçasıdır ve mevsimlik tarım işçileri, sürecin bir parçası
olan işveren bahçe sahipleri ve aracı olarak görev yapan dayıbaşılar tarafından da böyle kabul
edildiği sürece, hegemonya işlemektedir. Belgeselin yapısının ise mevsimlik tarım işçisi
çocukların durumunu bize resmi kurumların gözüyle gösterdiğini ve resmi makamların bu
konudaki sorumluluğuna ya da ihmalinin boyutlarına dair yeterli bilgilendirmenin de
yapılmadığını söylememiz mümkündür.
KAYNAKÇA:
CSGB.
(t.y.).
ILO
Çocuk
İşçiliği
Projesi.
www.csgb.gov.tr/csgbPortal/ShowProperty/WLP%20Repository/itkb/dosyalar/faaliyet
ler/denetimdisi/ilococuk adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 20 Mart 2014).
Çınar, S. ve Lordoğlu, K. (2011). Mevsimlik Tarım İşçileri: Marabadan Ücretli Fındık
İşçiliğine. http://www.sosyalhaklar.net/2011/bildiri/sidar-lordoglu.pdf adresinden
alınmıştır. (Erişim tarihi 26 Mart 2014).
Eagleton, T. (2005). İdeoloji. Çev., Muttalip Özcan. İstanbul: Ayrıntı Yayınları
Fiske, J. (1997). İletişim Çalışmalarına Giriş. Çev., Süleyman İrvan. Ankara: Ark Yayınevi.
Friedrich Ebert Stiftung. (2012). Tarımda Mevsimlik İşçi Göçü Türkiye Durum Özeti.
http://www.festuerkei.org/media/pdf/D%C3%BCnyadan/d%C3%BCnyadan_12%20(1).pdf
adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi: 24.03.2014).
Gramschi, A. (2003). Hapishane Defterleri. Çev. Adnan Cemgil. İstanbul: Alan Yayıncılık.
Güngör, N. (2011). İletişim Kuramlar Yaklaşımlar. Ankara: Siyasal Kitabevi
Hall, S. (1999). Kültür, Medya ve İdeolojik Etki. Medya, İktidar, İdeoloji. M. Küçük (der.).
içinde. Ankara: Ark Yayınevi. 199-243.
178  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Hall, S. (2001). Encoding, Decoding. Media and Cultural Studies. Durham M.G. ve Kellner
Kellner (der.) içinde. Londan: Blackwell. 166-177.
ILO. (t.y.). 138 Nolu Sözleşme.
http://www.ilo.org/public/turkish/region/eurpro/ankara/about/ilo_138.htm
alınmıştır. (Erişim tarihi 27 Mart 2014).
adresinden
Kalkınma Atölyesi. (t.y.) Mevsimlik Tarım Göçünden Etkilenen 6-14 Yaş Grubu Çocuklar
İçin
Temel
Araştırma.
www.kalkinmaatolyesi.org/v2/wpcontent/uploads/2014/07/TEMEL-ARAŞTIRMA-RAPORU-ÖZET.pdf
adresinden
alınmıştır. (Erişim tarihi 20 Mart 2014).
Kepenek, E. (2014). Mevsimlik Tarım İşçisi Çocukların Durumu Kaygı Verici.
http://www.bianet.org/biamag/emek/149913-mevsimlik-tarim-iscisi-cocuklarindurumu-kaygi-verici adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi 02 Nisan 2014).
Öğünç,
P.
(2013).
Küçük
Fındıkların
Küçük
İşçileri.
http://www.radikal.com.tr/hayat/kucuk_findiklarin_kucuk_iscileri-1165044
adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi:24.03.2014).
Radikal.
Pembecioğlu, N. (2005). Birey ve Belgesel Film. Belgesel Film Üstüne Yazılar. Pembecioğlu,
N. (der.) içinde. Ankara: Babil Yayıncılık. 1-23.
Strinati, D. (1998). An Introduction to Theories of Popular Culture. New York: Routledge.
Tan-Akbulut, N. (2005). Belgesel Gerçekliği Yeniden Kurar. Belgesel Film Üstüne Yazılar.
Pembecioğlu, N. (der.) içinde. Ankara: Babil Yayıncılık. 85-102.
TBMM.
(t.y).
Çocuk
Haklarına
Dair
.http://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/137-160.pdf.
alınmıştır. (Erişim tarihi 24 Mart 2014).
TÜİK.
Sözleşme
adresinden
(2013).
Çocuk
İşgücü
Anketi
Sonuçları
(2012).
http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=13659 adresinden alınmıştır. (Erişim
tarihi 27 Mart 2014).
www.pikolobelgesel.com/#!belgesel-hakkinda/c10fk adresinden alınmıştır. (Erişim tarihi:
10.03.2014).
UNICEF. (2005). Children Living in Poverty. The State of the World’s Children 2005.
http://www.unicef.org/publications/files/SOWC_2005_(English).pdf adresinden alınmıştır.
(Erişim tarihi 16 Mart 2014).
Neoliberal Dönem TV Dizilerinde Çalışan Sınıfın
Çerçevelenmesi
Ömür Şölen SOYKAN
Özet:
Hegemonyanın eski tür dayatmacı iktidar anlayışından farkı, bir tür entelektüel ve moral
hemfikirliğe sahip olduğunu öne sürmesidir. Çağdaş kültürel çalışmaların anlama kendiliğinden var
olmayan ya da ortak bir uzlaşımın sonucu olmayan üretilmiş bir kültürel pratik olarak yaklaşmaları bu
varsayımsal entelektüel ve moral birliğin bir anlamlandırma sistemi olarak değerlendirmesi sonucunu
doğurmuştur. Toplumsal ve kültürel pratiklerin bir arada işlediği egemen anlamlandırma sisteminin
egemenden yana başat anlamı sürekli meşrulaştırılmasında kitle iletişim araçlarının (KİA) ayrıcalıklı
bir yeri vardır. Bu araçlar yoluyla muhalif anlamlar sıra dışılaştırılır, yok sayılır ve değersizleştirilir.
Beyan edici ve betimleyici çerçevelerle kendiliğinden işlediği izlenimi yaratılan yeni bir nedensellik
kurgulanır. Dilin bütün alanlarında bu süreç çalışır, bu mücadele sürerken kitle toplumunun
merkezinde yer alan televizyon bir öykü anlatma aracı olma rolüyle daha da önem kazanır. Çalışan
sınıfın elde etmiş olduğu sosyal hakların gevşetildiği ve söküldüğü neoliberal dönemde televizyon
yayını yapan kurumlar da pazarın farklı alanlarında egemen olanların mülkiyetinde yeniden
yapılandırılmıştır. Kapitalizme içkin sınıf mücadelesinin son döneminde KİA’nda üretilen anlam
tarihin hiçbir döneminde görülmediği kadar baskın sınıfın çıkarına yapılandırılmaktadır. Bu dönemde
ana medya televizyon programları içinde TV dizileri öne çıkmaktadır. Dramatik yapının sınıfsal ayrım
üzerine kurulduğu diziler Türkiye’de çok ilgi çektiği gibi komşu ülkelere de satılmaktadır. Sunulacak
bildiride son dönemde Türkiye televizyonlarında yayınlanan Yer Gök Aşk, Gönülçelen, Adını Feriha
Koydum, İffet, Bir Çocuk Sevdim dizilerinde çalışan sınıfın nasıl çerçevelendiğine bakılmış, sonuçlar
Türkiye’de yapılan başka çalışmalarla ve Diana Kendall’ın son dönem ABD medyasında çalışan
sınıfın çerçevelenmesi çalışmasıyla karşılaştırılmıştır. Neoliberal dönemde işçi sınıfının ana medyada
üretilen anlamlandırma sistemindeki yerini açıklamak ve buna göre politikalar üretebilmenin
aciliyetini hatırlatmak amacıyla bu bildiri hazırlanmıştır.
Giriş
Hegemonyanın kitleleri rıza yoluyla kuşattığı ve iktidarla ifade biçimlerinin bir arada
işlediği kapitalist toplumlarda kitle iletişim araçlarıyla (KİA) rıza üretiminin rolü uzun
yıllardır tartışılagelmektedir. Neoliberal dönemin emek aleyhine politikalarının geniş kitleler
tarafından kabul görmesi sürecinde hegemonik ilişkilerin gücü artmış ve kayıtsız şartsız kabul
gören emek düşmanı politikaların nasıl meşrulaştırıldığının analizi daha fazla önem
kazanmıştır.
Hall’un (1999, s. 121) açıkladığı gibi medya ve diğer anlamlandırıcı kurumlar artık sadece
oydaşmayı yansıtan değil oydaşmanın üretilmesine yardım eden ve rızayı üreten kurumlardır.
Kültür Sosyolojisinin 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ağırlık kazanan yeni
yaklaşımında her şeyin doğal bir anlamı olduğu, fikir ve şeylerin anlamı hakkında
kendiliğinden oluşan bir toplumsal uzlaşmanın olduğu inancı terk edilmiştir. Anlam toplumsal
olarak üretilmiş bir pratiktir. Kültür Sosyolojisinde olguların yerini alan kültürel pratikler
yaklaşımını Raymond Williams (1993, s. 11) şöyle açıklar:
“Kültür Sosyolojisi, yapısal olarak kültürel pratiklere önem vererek… “bilgilendiren
tin” yerine kültürü, toplumsal düzenin (diğer araçlarla birlikte) zorunlu olarak iletişim

Bu bildiri 2013 tarihli yayınlanmamış “Yerli TV Dizilerinde İktidar İlişkileri: Bir Çerçeve Analizi” adlı tezden
üretilmiştir.
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
180  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
kurduğu, yeniden üretim yaptığı, deneyimlerini sürdürdüğü ve keşiflere yöneldiği bir
anlamlandırma sistemi olarak anlar”.
Bu yeni yaklaşımda toplumsal pratikler ve kültürel pratikler bir arada anlamlandırma
sistemini oluştururlar. Anlam verili bir olgu değil, üretilen bir pratiktir.
Eski ideoloji yaklaşımlarındaki dayatma olgusu yeni yaklaşım için yeterince gelişkin
değildir. Yeni yaklaşımda tahakküm bilinç düzeyinin yanı sıra bilinçdışı düzeyde de
gerçekleşmektedir (s.139). Böylece yeni yaklaşım genişletilmiş bir hegemonya kavramını
içerir. ‘Tahakküm’ bireylerin açık ya da kasıtlı önyargılarından ziyade içerilmekte olan
ilişkiler sisteminin bir özelliği olarak görülmektedir (s.139). Hegemonya, tekil bir sınıfın
çıkarına işlemese bile ekonomik egemenin toplumsal kontrolünü geliştirdiği ve yaydığı tüm
süreçleri kuşatır. Bu bağlamda yeni yaklaşım tahakkümün işleyiş sürecini dil ve söylemde
işlev gören düzenleme ve dışlamada izleme gereği duyar. İlişkiler sisteminin kodlarını
çözmeye çalışır. Bu kodları anlayabilmek için bilinçdışında içerilen üretilmiş ortakduyuyu
anlamak gerekir. Çünkü tahakküm ortakduyuya ilişik olarak işler.
Kültür ve ideoloji, toplumsal pratik ve ilişkiler içinde gömülü olduğu gibi toplumsal
pratikler de kültürel pratikler içinde gömülüdür. Bu ilişkisellik, toplumsal ve kültürel
pratiklerin hem konumlanmış ve kalıcı sistemlerini (inanç sistemleri, değer yargıları gibi),
hem de konumlanmakta olan gerilimleri, çatışmaları, çözümlemeleri ve kararsızlıkları,
yenilikleri ve güncel değişmeleri içeren devingen durumlarını işaret eder. Olgular yerine
pratikleri inceleyerek toplumsal pratiklerin kültürel pratikler yoluyla nasıl yeniden
bağlamsallaştırıldığını, bu yeniden bağlamsallaştırmanın baskın söyleme ve baskın söylemin
sürekli tekrarlanmasıyla nesnelleştirilerek (genel geçer bir gerçeklik haline getirilerek) kitleler
tarafından içselleştirilen egemen ideolojiye dönüştürüldüğünü analiz etmek mümkündür. Bu
hegemonyanın analizidir.
Kitle iletişim araçlarında egemenlerin çıkarına olacak şekilde toplumsal pratiğin yeniden
bağlamsallaştırılmasıyla oluşmuş baskın söylem sürekli tekrarlanarak, diğer anlamları yok
sayarak, sıra dışılaştırarak veya meşruiyetinden arındırarak nesnelleştirilir.
Bir kültürel pratik olan anlam diğer kültürel ve toplumsal pratiklerle ilişki içinde vardır.
Olguların incelenmesi bu ilişki biçimi hakkında bir fikir vermez. Çünkü anlam tikel olarak
değil toplumsal ve kültürel pratiklerin ilişki içinde olduğu belli bir anlamlandırma sistemiyle
uyumlu olacak şekilde oluşturulmaktadır. Bu nedenle söylemi toplumsal pratiklerden ve diğer
kültürel pratiklerden bağımsız tekil bir pratik olarak incelemek de anlamlandırma sistemini
görebilmemiz için yeterli değildir. Olgular arasındaki ilişki değil tikel pratikler arasındaki
ilişki ve bu tikel pratikleri birbirine bağlayan ağ ve zemin incelenmelidir. Hall (1999)’un
yaklaşımı bu bağlamda materyalist bir yönetici kavramını geride bırakırken tahakküm
anlamındaki iktidar kavramına merkezi bir yer verir.
Belli olaylar hakkında belli türde anlamlar sistematik ve düzenli olarak inşa edilmektedir.
Verili bir olgu olmayan anlamın pratik halinde üretimiyle aynı olaylara farklı sonuçlar bir
yeniden bağlamsallaştırma süreciyle atfedilmektedir. Alternatif anlamlar bu yeniden
bağlamsallaştırmayla meşruluğundan arındırılıp marjinalize edilirken, baskın anlam yine bir
yeniden bağlamsallaştırmayla genel geçer bir gerçeklik halinde nesnelleştirilmekte,
tartışılmaz, “doğal” bir gerçeklik olarak sunulmaktadır. Baskın söylem dünyada olup bitenleri
açıklamaktan sorumlu kurumlar tarafından sürekli kılınmaktadır. Bu kurumlar modern bir
toplumda kitle iletişim araçlarıdır. KİA, bu değil de şu açıklamayı inşa ederken siyasal ve
toplumsal bir rol oynamaktadır. Doğa bütünseldir ama anlam söylemin yapısal işlenişinde
toplumsal dünya hakkındaki bilginin sınıflandırma ve çerçevelenme tarzlarına ek olarak,
belirli türde öyküler ve ifadelerle ayrımlaştırıcı bir mantıkla içiçe üretilir. Gramsci bunu
Ömür Şölen Soykan  181
yaparken kullanılan kültürel envanteri ortakduyu olarak adlandırır (aktaran Hall, 1999, ss.
101-102). Anlamlandırma sisteminin işlevi bu ortakduyuyu üretmektir.
Kitle İletişim Araçları ortakduyu envanterini bir yandan üretip bir yandan yeni üretimler
için kullanarak yeniden üretir ve yayar. Bu süreçte ifadenin beyan edici ve betimleyici biçimi,
ifadenin içine gömülü olduğu içerimlenmiş mantığı görünmez kılar. Bu durum ise görünür
olan ifadeye karşı çıkılmaz bir aşikârlık ve bariz bir hakikat değeri kazandırır. Tanımlayıcı
ifade onaylayıcı bir çerçeve olarak kullanılır, böylece diyalektik ilişki olgulara indirgenir.
“Gerektirim mantığının önü tıkanarak ifadeler kendi kendine işliyormuş gibi görünür.
İfadeler önermelerden bağımsızmış gibi “gerçeklik” halindeki doğal ve kendiliğinden
onaylamalar gibi görünür” (Hall, 1999, s. 103).
Gerçeklik etkisi ve rıza üretimi de bu meşrulaştırma süreciyle birlikte işler. Bu nedenle
kültür sosyolojisinin içinden çıkan Kültürel Çalışmalar, Grossberg’in ifadesiyle tikel bir
kültürel pratiğin diğer kültürel ve toplumsal pratiklerden oluşan bir ağa nasıl yerleştiğiyle,
nasıl gömülü olduğuyla ilgilenir (aktaran Hardt, 1999, s. 5). Bu ağ bir anlamlandırma
pratiğidir. Anlamlandırma sistemiyle uyumlu olacak şekilde üretilir.
YÖNTEM
Sosyal bilimlerde ve iletişim araştırmalarında değişik çerçeve analizi yöntemleri olmakla
beraber Goffman’ın çerçeve analizi yöntemi çerçeveyi durumun veya deneyimin
tanımlanmasının arka planındaki bağlamsal yorum olarak ele alarak iktidar ilişkilerinin
yeniden bağlamsallaştırılmasını incelediği için bu çalışmadaki kültürel pratiğin analizi için
seçilmiştir.
Bu çalışmada tüm kültürel anlamlandırma sistemi tekil pratiklerden oluşan bir ağ olarak
ele alınmış ve çalışmanın materyali olan parçacıklar Raymond Williams’ın bakış açısına
uygun olarak tek bir televizyon metninin diğer parçacıklarıyla etkileşim içindeki kültürel
pratikler olarak değerlendirilmiştir. Bu bütündeki bazı pratikler ve anlamlar öne çıkarılarak
baskın anlamlandırma olarak üretilirken bazı pratikler ve anlamlar yok sayılır veya
meşruiyetinden arındırılır. Çerçeveleme işleminde de aynı şekilde bazı durum ve deneyimler
öne çıkarılırken bazı durum ve deneyimler çerçeve dışında bırakılır. Baskın anlamın üretimi
aynı zamanda bir çerçeveleme işlemidir.
Ana Çerçeveler
Bireyin karşılaştığı her durumda bilinçli veya bilinçsiz olarak “burada ne oluyor” sorusuna
verdiği ilk cevap bir ana çerçevedir.
Goffman (1974, ss. 28-39) bir sınırlama getirmemekle birlikte ana çerçeve yapılarını
aşağıdaki şekilde sınıflandırmıştır.
(a) Sürpriz çerçevesi: Bu tür çerçeveler beklenmedik olaylar karşısında bireylerin durum
tanımlamasına işaret eder. Bir sonraki durum için katılımcılar şüphe içindedir. Bu nedenle
ortaya çıkacak yeni aktörlere yeni yönlendirici kapasitelere izin verme eğilimi taşırlar.
Bireyler böyle bir çerçevelemeyle karşılaştıklarında deneyimledikleri gizemi ortadan
kaldıracak basit ve doğal bir açıklama beklerler. Bu tür çerçeveler genelde bir sonraki çerçeve
için bir zemin işlevi görürler. Bireyin veya takımın karşılaştığı sürpriz karşısında nasıl bir
tavır aldığı, sergilediği benlik sunumuyla hangi özelliklerini çerçevede öne çıkarıp hangilerini
çerçeve dışında bıraktığı sembolik sermayesini doğrudan etkiler.
(b) Hüner Çerçevesi: Bazı durumlar sirklerdeki mucize sergileyicileri ya da beceriler
gösteren hayvanların izlenmesi gibi çerçevelenir. Durum sıra dışıdır ama bağlam bunu akılcı
kılmaktadır. Ortada hayranlık verici bir durum vardır ya da sıradan, gereksiz bir durum
hayranlık uyandıracak şekilde çerçevelenmektedir. Başarısızlık beklenen bir durumun
182  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
başarıyla sonuçlanması da bu çerçeveyle tanımlanır. Sembolik sermayenin inşasında çok
önemli bir çerçevedir. Üstün insan, yüce lider gibi çerçeveler bu ana çerçeveye kilitler ve
aldatmacalar eklenerek üretilir.
Diana Kendall (2011, s. 8) ABD’deki gazete haberleri ve TV dizilerinde çalışan sınıf ve
baskın sınıfın çerçevelenişini incelediği çalışmasında Goffman’ın Çerçeve Analizi yöntemini
kullanmıştır. TV dizi örneklemini belirlerken bu çalışmada olduğu gibi öykü yapısının sınıfsal
ayrım üzerine kurulu olduğu dizileri seçmeyi tercih eden ve sınıfsal kategorileri belirlerken
Dennis Gilbert ve Joseph A. Kahl’ın yöntemini kullanan Kendall’ın (2011, ss. 13, 14) bazı
bulguları bu çerçeve tiplemesine uygun özellikler taşır. Kendall bu çerçeveleri hayranlık
çerçevesi olarak adlandırır. Zenginler cömert ve koruyucu (caring) kişilerdir. Kendall (2011,
ss. 34-39) bu çerçevelemede yardımseverlik politikaları ve kurtarıcı el olarak baskın sınıfın
çerçevelenmesini anlatır. Bulguladığı ‘öykünme çerçeveleri’ de yine bu grupta incelenebilir.
Amerikan rüyasının kişiselleştirildiği bu çerçevelemeyle de yardımseverlik politikaları
vurgulanmıştır. Olağanüstü biçimde sınıf atlayan karakterler veya baskın sınıftan bir
karakterin mucizevî dokunuşuyla değişen hayatlar bu yolla anlatılmıştır. Çok çalışanın
kazanması ve güzel bir hayat yaşaması mümkündür, olmuyorsa bu kendi suçudur. Ayrıca bir
kurtarıcı el ona dokunup hayatını değiştirebilir (Kendall, 2011, ss. 39-42). Etiket Çerçevesi
olarak adlandırdığı çerçeveleme ile zenginler ve materyalizm arasındaki mucizevî hatta
tanrısal (gospel) ilişkiyi bulgulamıştır. Bu çerçeveleme tüketimle üst sınıf ayrıcalığı
arasındaki olumlu bağı vurgulamaktadır (Kendall, 2011, ss. 42-49).
(c) Beceriksizlik-Ahmaklık Çerçevesi: Durum kontrolden çıkmıştır. Özne veya özneler
varsayılan sosyal yönlendirmelerin yardımına rağmen kendilerinden bekleneni
gerçekleştirememiştir. Sosyal yönlendirmeler yetersiz kalmış veya tamamen öznelerin akıl
dışı davranışı sonucunda başarısız bir deneyim sergilenmiştir. Ahmaklık, ahmakça bir durum,
sorumsuzluk, gaf, rezalet, çam devirme gibi tanımlayabileceğimiz çerçeveleri bu kategoride
görebiliriz. Aşırı bir örnek olarak Laurel ve Hardy şovu verilebilir. Bu tür çerçeveler benlik
sunumunun başarısız olduğu anlamına gelir. Sembolik sermaye inşası başarılamaz, var olan
sembolik sermaye büyük zarar görür. Kendall’ın (2011) Koruk ve Yasak Elma Çerçeveleri
olarak adlandırdığı çerçeveler bu gruba dâhil edilebilir. Bu çerçevelemede öne çıkarılan bazı
zenginlerin mutsuz ve yararsız olduğudur (Kendall, 2011, s. 29). Bu gruba tam olarak uygun
olan ise Kendall’ın çalışan sınıfın imgesinin üretiminde bulguladığı Karikatür Çerçeveler’dir.
Çalışan sınıfı tanımlamada en sık kullanılan çerçeveler bunlardır. Bu çerçevelemeye göre
çalışan sınıf ahmak, çöp, sarsak, bağnaz ya da hergele, serseridir (Kendall, 2011, s. 141).
Kendall’ın çalışan sınıf imgesinin üretiminde bulguladığı ikinci bir çerçeve grubu ise Fakir ve
İsimsiz Çerçeveler’dir. Çalışan sınıfın anlatıldığı KİA içeriklerinde genellikle temasal bir
yöntem seçilmekte ve fakir kişi hakkında kişisel bilgi verilmemektedir (Kendall,2011, s. 83).
(d) Rastlantı Çerçevesi: Hesaba katılmamış ama kayda değer bir durum rastlantı sonucu
oluşur. Önceden tahmin edilip ona göre davranılması beklenmeyen bir durum önemli
sonuçlara yol açar. Tesadüfen karşılaşmalar, iyi ve kötü şans olarak nitelendirdiğimiz
durumlar, kazalar bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu çerçevelerde de sürpriz çerçevesinde
olduğu gibi oluşan durumun nasıl yönetileceği önemlidir. Doğru bir yönetimle kötü bir
rastlantı olumluya çevrilebileceği gibi kötü bir yönetimle iyi bir rastlantı olumsuz da
sonuçlanabilir. Bu yönetim biçimi izlenim denetimini ve sembolik sermayenin elde edilmesini
doğrudan etkiler.
(e) Ciddiyet çerçevesi: Bağlamına göre bir durumun ne kadar ciddiye alınacağını
tanımlayan çerçevelerdir. Öznelerin kaynakları ve durumun analitik koordinatları aynı
deneyimi uygun veya uygunsuz olarak niteleyebileceği gibi bu öncüllere bağlı olarak ciddiyet
çerçevesi uygunsuzluğu kabul veya reddedebilir. Bu çerçevelerde önemli olan kimin veya
Ömür Şölen Soykan  183
hangi olgunun bunu sağlayabileceğidir. Ciddiye alınacak olan kişi uygun sembolik sermayeye
sahip olan kişidir ve-veya ciddiye alınmak sembolik sermaye kazandırır.
Kilit
Kilit çerçeveleme eylemiyle yeterince tanımlanamamış durumlarda kullanılabilir. Kilit
kullanımı ile çerçeveleme işlemiyle durum veya deneyime dair anlamlı hale gelmiş
tanımlamadan bambaşka bir tanım, değer veya deneyim elde edilir. Durum veya deneyim
belli bir çerçeveyle tanımlanmıştır. Kilit noktalarla yeni bir anlamlandırma oluşturulur. Ayrıca
kilit kullanılarak çerçevelenen durumdan sonra hangi eylemin değerli olacağı hakkında bir
yönlendirme sağlanır. Goffman (1974, ss. 40-83) çerçeve analizinde aşağıdaki kilit
kullanımlarını tespit etmiştir.
(a)İkna Kilidi: Oyun duygusu, hayal gücünü çalıştırma, başka bir öyküye oturtma,
dürtülere seslenme, yemin gibi yöntemler kullanılarak birey veya takımlar bir eyleme ya da
bir eylemi terk etmeye ikna edilmeye çalışılır.
(b)Mücadele (itiraz): İlk anlamlandırmaya karşı çıkılır. Bu kilidin kullanımıyla etkileşim
içinde olunan bireyin bütün bir anlamlandırma sistemine veya karşılaşılan durum ya da
deneyimi tanımlamasını sağlayan anlamlandırıcı şemaya karşı çıkılabilir. Yine bu kilidin
kullanımıyla bireyin anlamlandırma sistemiyle uzlaşma içinde davranarak yeni bir bakış açısı
oluşturmak için dayanak noktaları da öne sürülebilir.
(c) Merasim: Yeni bir anlamlandırma sağlamak için ritüeller kullanılır. Doğum, ölüm,
cinsellik, beslenme gibi bir doğal çerçeveler düğün merasiminin ya da dini merasimlerin kilit
olarak kullanımıyla bambaşka tanımlamalar getiren kültürel çerçevelere dönüştürülebilir.
(d)Teknik Okumalar (Technical Redoings): Deneyimletme, görevlendirme, öyküleme,
belgeleme, deneyimin önceden prova edilmesi biçimindeki tüm kilitler bu gruba girer.
(e)Yeniden Zeminlendirme: Tanımlamayı değiştirme ya da benlik sunumuna değer
kazandırma amacıyla durum veya deneyim tanımı yeniden zeminlendirilir. Bu bir metafor
kullanarak da yapılabilir.
(f)Yeniden Kilitleme: İlk kilit noktanın oluşturulmasının yeterli olmadığı durumlarda veya
ilk kilit noktanın işaret ettiği anlamlandırmadan farklı bir tanımlama elde etmek için
kullanılır.
(g)Kilit Ayarı: Kilit ayarı ile ilk anlamlandırmanın ciddiyet veya önem derecesi
değiştirilebilir.
BULGULAR
Materyal ve Örneklem
Bu çalışmanın materyali olarak Türkiye’de neoliberal politikaların etkin olarak gündeme
geldiği 2010-2012 tarihleri arasında yayınlanmış beş TV dizisi seçilmiştir. Beş ana TV
kanalının akşam kuşağında yayınlanan bu dizilerin ortak özelliği farklı toplumsal uzamlarda
yer alan sınıfsal ilişkileri yeniden bağlamsallaştırmaları ve bu yeniden bağlamsallaştırmayı
nesnelleştirmeleri yani genel geçer bir gerçeklik haline getirmeleridir. Seçilen diziler: Yer
Gök Aşk (Fox TV), Gönülçelen (ATV), Adını Feriha Koydum (Show TV), Bir Çocuk Sevdim
(Kanal D), İffet (Star TV). Analiz için dizilerin ilk 7’şer bölümü alınmıştır.
Kilitlerin Çerçevelerde İşleyişi
İncelenen kültürel materyalin dramatik yapısı gereği bütün materyal birbirine kilitlerle
bağlanan ana çerçevelerden oluşmaktadır. Bulgulanan ana çerçevelerin tümü Goffman’ın
184  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
tipolojisine uygundur. Bunun dışındaki bazı çerçeve türlerinin kilidin çerçeveye genişletilmiş
hali olduğu söylenebilir.
Bu analizde çalışan sınıftan bireylere ilişik olay ve düzenleme tanımı yapan ana
çerçevelerin tümünün sorumsuzluk, beceriksizlik, haddini bilmemek, yol yordam bilmemek
kilitlerinin değişik kilit tipleri olarak çalışmasıyla beceriksizlik-ahmaklık çerçevelerine
dönüştüğü bulgulanmıştır. Örneğin: bir sürpriz çerçevesi, çalışan sınıftan bireyin ortaya çıkan
avantajı kullanamaması ya da durumu lehine çevirememesi sonucunda beceriksizlik-ahmaklık
çerçevesine dönüşmektedir.
Çerçeveleme işleminde zemindeki ana çerçeve, çalışan sınıfın beceriksizlik-ahmaklık
çerçevesidir. Çalışan sınıftan bireyler ahmaklıkları ve sorumsuzlukları nedeniyle büyük bir
ekonomik sıkıntı içindedir. Sağlıkları, özgürlükleri, şerefleri (iffet, itibar, namus) tehlike
altındadır. Olayların bu noktaya gelmesindeki ana sebep ferasetli davranmayı beceremiyor
olmalarıdır. Baskın sınıftan birey veya bireyler bu durumda olan çalışan sınıftan birey veya
bireylere yardım eli uzatır, içine düştüğü durumdan kurtarır. Baskın sınıf çalışan sınıfın
velinimetidir ve hüner çerçevesiyle tanımlanırlar.
Örnekler:
ADINI FERİHA KOYDUM: Rıza Efendi, Etiler’de baskın sınıftan ailelerin oturduğu bir
apartmanın emektar kapıcısıdır. Araba tamircisi oğlu Mehmet dükkâna tamir için bırakılmış
ekonomik değeri ve sembolik gücü çok yüksek bir arabayı arkadaşlarına kanarak
tamirhaneden çıkartıp kullanır. Kaza yapar, araba hurdaya döner (ahmaklık çerçevesi). Aile
borcu ödeyebilmek için tüm ekonomik birikimlerini (üç altın bilezik, memlekette hisseli bir
arsa) nakde dönüştürür ama bu para ödemeleri gereken borcun yanında yetersizdir. Remzi
Efendi’nin kızı Feriha oturduğu semt ve annesinin temizlik işçisi olarak yanında çalıştığı
Senem’in üvey kızı Cansu’nun verdiği giysilerin sağladığı avantajdan yararlanarak burs
sayesinde devam ettiği üniversitedeki çevresine baskın sınıftan bir aileden olduğunu söyler.
Bu yalanı sürdürebilmek için düştüğü ahmakça bir durum sonucu apartman aidatının bir
kısmını ayakkabı alışverişine harcar (ahmaklık çerçevesi). Feriha’yı içine düştüğü durumdan
bir vefa göstererek ona eşinin otelinde yarım gün garsonluk yapma şansı veren Sanem kurtarır
(sosyal güvencesiz iş). Feriha, iki ayrı ve birbirine zıt nesnelleştirilmiş habitusun çelişen
dayatmalarına aldatmacalarla göğüs germeye çalışmakta ama bunu da becerememektedir.
Babası okula gitmesini yasaklar. Remzi Efendi’yle konuşup okula dönmesini yine Sanem
sağlar. Feriha’nın gizlice görüştüğü erkek arkadaşı Emir baskın sınıftan bir ailedendir.
Feriha’nın Hande’nin bir planı sonucu gece kulübünde rezil olduğunu gören (ahmaklık
çerçevesi) Emir’in babası Feriha’nın uyuşturucu kullandığına inanmakta ve oğluyla
görüşmesini istememektedir.
GÖNÜLÇELEN: Burhan, iyi bir müzisyen ama kemandan kazandığını içkiye yatırdığı
için üç eşi tarafından da terk edilmiş (ahmaklık çerçevesi) bir gezgin proleterdir. Oğlunun
yaptığı bir hırsızlığı üstüne alıp hapse düşer. Büyük kızı dikiş nakış işleri yapar ama bunları
satacak müşteri bulamaz. Çiçek satarak eve küçük bir gelir sağlayan Hasret’tir. Baskın
sınıftan bir müzisyen ve akademisyen olan Murat, yakın arkadaşı Levent’le Hasret üzerine
iddiaya girer. Hasret’i bir ay içinde sahne alabilecek biçimde dönüştürecektir. Murat, avukat
parasını ödeyerek Burhan’ın hapisten çıkıp özgürlüğüne kavuşmasını sağlar. Hasret’in ve
ailesinin başına talih kuşu konmuştur. Sahne sanatçısı olacak ve ailesine hep hayal ettiği bol
pencereli ve güneş gören bir ev alabilecektir (sosyal güvencesiz iş). Hasret, bir türlü sahne
sanatçısı olabilmesini sağlayacak kültürel dönüşümü gerçekleştiremez (beceriksizlik
çerçevesi). Öte yandan ders aldığını ve Murat’ın evinde kaldığını Burhan’dan ve mahalleden
gizlemeye çalışır. Burhan, durumu öğrenince Murat’tan hem evin geçimini sağlamasını hem
Ömür Şölen Soykan  185
de mahalledeki çocuklara müzik dersi vermesini ister. Böylece mahalledeki çocukların da
geleceğe dair bir şansı olacaktır.
BİR ÇOCUK SEVDİM: Turan Usta, yaptığı işi gönülden sahiplenmiş bir araba
tamircisidir. Kendini işine adadığı için işvereni Timur tarafından bir vefa örneği olarak
arabayla ödüllendirilir. Kızı Mine ise gizlice görüştüğü, onu bırakıp Amerika’ya giden
Sinan’dan evlilik dışı bir çocuk beklemektedir. Baskın sınıftan bir aileden gelen Sinan,
Amerika’ya gitmeden önce Mine’yle haberleşmek için çok çaba harcar. Çalışan sınıfın
ahmaklık çerçeveleri ve çalışan sınıfın iç çatışmaları (ataerkil kilitler) nedeniyle Mine’yle
haberleşemez. Amerika’ya giderken Mine’nin hamile olduğundan habersizdir. Turan, kızının
hamile olduğunu ve maruz kaldığı aldatmacaları öğrenince yıkılır (ahmaklık çerçevesi).
Sinan’ın ailesi onları durumdan haberdar eden Turan Usta’yı sınıflar arası eşitsizlik nedeniyle
aşağılar. Racon dünyasından gelen Turan Usta ve ailesinin itibarı yaşadıkları Kadırga
semtinde iki paralık olmuştur. Kadırga sisteminin eğilim sistemine çok aykırı olan bu durum
yüzünden aile dışlanma tehlikesi ile karşı karşıya iken Timur, Mine’yle evlenmeyi önerir. Bu
durum ailenin itibarını kurtarır. Evlilik Mine on sekiz yaşından küçük olduğu halde yapılır.
(hukuki çözülme) Mine’nin erkek kardeşi Erdal karikatürize bir karakterdir. Yönetmenlik
hayalleri kurar ama sevdiği kızı ailesinden isteyebilecek bir işi gücü olmadığından mahalle
berberinin yanında yardımcı olarak işe başlar (sosyal güvencesiz iş).
YER GÖK AŞK: Deli lakaplı Remzi işsiz güçsüz bir adamdır. Küçük kızı Toprak’ın
kocası Sıtkı hem işsizdir hem de eline geçen parayı pavyondan çıkardığı metresine harcar.
Remzi’nin karısı Şeref böbrek hastasıdır ve ailenin ilaç paralarını karşılayabilecek geliri
yoktur (sosyal güvencesiz). Eve tek gelir getiren kişi Havva’dır. Havva, bir seramik
atölyesinde çalışmaktadır (sosyal güvencesiz iş). İşvereni Bünyamin’in oğlu Cüneyt’le
birliktedir. Bünyamin’in bu durumu bildiğini ve ailesine görücü geleceğini zannederken
sınıfsal eşitsizlik nedeniyle aşağılanıp işten atılır (ahmaklık çerçevesi). Havva’nın teyzesi
Sultan, Hancıoğlu konağının kahyasıdır. Yusuf Hancıoğlu’nun bir pavyon çalışanından doğan
gayrı meşru oğluna bir süt annesi gerekir. Bebeğini yeni kaybeden Toprak’ın Hancıoğlu
konağında süt annesi olarak çalışmaya başlamasıyla Remzi ve ailesinin başına talih kuşu
konmuş olur (sosyal güvencesiz iş). Toprak, bir süre sonra çocuğa iyi bakamayacağına dair
kuruntulara kapılarak bebeği bırakıp işten ayrılır ama Yusuf Hancıoğlu bir vefa örneği
gösterip onun yeniden işe dönmesini kabul eder. Havva, Remzi ve Sultan bir takım oyunu
kurarak Havva’nın Yusuf’la evlenmesini sağlamaya çalışırlar. Planlarını hem Hancıoğlu
ailesinden hem Şeref’ten hem de Havva’nın eski sevgilisi Cüneyt’ten saklamaları
gerekmektedir. Planları Hamiyet’in durumu anlayıp karşı çıkmasına rağmen nişan aşamasına
gelmelerini sağlasa da evlilik asla gerçekleşmez (beceriksizlik çerçevesi). Üstelik Münevver
Hancıoğlu, çocukluk aşkı olan Sultan’ın oğlu Yiğit’i terk ederek kaymakamla nişanlanır.
Kendi hayatını kontrol edebilmekten aciz olarak çerçevelenen Yiğit, Hancıoğlu ailesi
tarafından okutulmuştur.
İFFET: Kasap Ahmet yıllar önce karısı tarafından terk edilmiş iki genç kız babası bir
adamdır. Balat semtinde sinek avlayan bir kasap dükkânı işletir (beceriksizlik çerçevesi).
Kızlarının üstünde tam bir kontrol sahibi olduğunu sandığı halde sürekli aldatmacalara maruz
kalmakta, kızı İffet gizlice taksi şöförü Cemil’le görüşmektedir. Cemil, taksitle satın aldığı
arabasının borcu nedeniyle evliliğin ekonomik yükünü alabilecek durumda değildir. Zaten
bağlanmaya hazır olmadığı için İffet’i evlilik vaatleriyle oyalar (ahmaklık çerçevesi). İffet’in
halası Saime ekonomik, sosyal ve sembolik sermayesi çok yüksek olan Ali İhsan’ın yanında
çalışmaktadır. İffet için Ali İhsan’ın malikânesinde hizmetçi (sosyal güvencesiz iş) olarak işe
başlamak evlilik için para biriktirmesinin tek yolu, bir kurtuluştur. Cemil, gizli buluşmalarının
birinde İffet’e tecavüz eder. İlişkiyi bitiren İffet’e kendini affettirebilmek için taksidi
ödenmemiş ve plakası durak sahibi Salih’e ait olan arabasını yakar (ahmaklık çerçevesi).
186  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Sigortadan bir arkadaşı vasıtasıyla para alabileceği planlar ama planları suya düşer
(beceriksizlik çerçevesi). İffet hamiledir ve bir an önce evlenmek ister. Cemil’in evine
ödeyemediği taksitler nedeniyle haciz gelir. Tamamen hayatının denetimini elinden kaçırmış
olan Cemil kaçmayı planlar (beceriksizlik çerçevesi). Durak sahibi Salih, kızı Betül’le
evlenmesi şartıyla Cemil’e yardım etmeyi önerir. İffet’in hamile olduğunu öğrenen Ahmet
kızı sokak ortasında öldüresiye döverken Ali İhsan yetişir, kızı kurtarır ve İffet’e kalacak yer
sağlar. Cemil’in Salih’in teklifini kabul etmesiyle çocuğunu düşürmüş olan İffet bir kez daha
yıkılır ama Ali İhsan onu bu duygusal çatışmadan kurtaracak bir teklif yapar ve İffet’le
evlenir.
Kültürel Beceriler
İncelenen dizilerde baskın sınıfın kültürel becerileriyle çalışan sınıf üzerinde iktidar
kurduğu çerçeveler yol yordam bilmek diye ifade edebileceğimiz bir ana kilit ile çalışan
sınıfın beceriksizlik-ahmaklık çerçeveleri üzerinden işlemektedir. Çerçevelemelerde öne
çıkarılan çalışan sınıfın eğitimsizliği, çerçeve dışında bırakılan ise sosyal güvencesizliğidir.
Baskın sınıftan karakterlerin çoğu kendini eğitip dönüştürebilen ve yol yordam bilen
karakterler olarak çerçevelenmiştir. Çalışan sınıfın baskın sınıfın sosyal ortamlarına kabul
edilmemesi, baskın sınıfın eğilimlerinin doğru ve kabul edilebilir, çalışan sınıfın eğilimlerinin
sorumsuzca ve kabul edilemez olmasıyla açıklanmıştır. Kurumsal eğitim almamış dahi olsa
baskın sınıf bireyleri çalışan sınıf bireylerine yol yordam öğretebilecek onları evrensel
standartlara uygun hale dönüştürebilecek kapasiteye sahip olarak tanımlanmıştır. Çalışan sınıf
bireyleri bunu hem kendi başına yapabilecek kapasiteden yoksun hem de bu çaba ve iyi niyeti
değerlendiremeyecek beceriksizlik-ahmaklık çerçeveleriyle sunulmaktadır. Baskın sınıfın
eğilimleri çoğulcu, devingen, bireysel özgürlüğe, yeniliğe ve başarıya açıkken çalışan sınıfın
eğilimleri tekrarlayıcı, durağan, köhne, dayanışmacı ama yobaz ve başarısızlığa gebe olarak
çizilmiştir. Kurulan çerçevelerden çıkan sonuç çalışan sınıf bireylerinin sosyal güvenceye
sahip olamamasının sebebi yol yordam bilmemesi, sorumsuzluğu, güvenilir olmamasıdır.
Baskın sınıfın sahip olduğu sembolik gücün sebebi ise yol yordam bilmesi, sorumluluk sahibi,
güvenilir ve çalışan sınıf için velinimet olmasıdır.
İncelenen materyalde analiz edilen çerçevelerde çalışan sınıf bireylerinin ya yol yordam
bilmezliği, ya sorumsuzluğu ya da doğrudan doğruya ahmaklığı yüzünden zor, bazen gülünç
duruma düştüğü veya kendi kazdığı kuyuya kendi düştüğü öne çıkarılmaktadır. Üstelik bu
bireyler sorumsuzlukları nedeniyle baskın sınıf bireylerini de tehlikeye atmaktadır. Çalışan
sınıfın bu kendi sebep olduğu krizlerin sonucunda genellenebilir sıklıkta tekrarlanan eylemleri
erkekler için şiddet eğilimi göstermek, kadınlar için tanrıya sığınmaktır. Çalışan sınıf iktidar
oyunlarından haberdar ve buna hevesli olarak çerçevelenmiştir. Öte yandan risk yönetiminde
beceri sahibi olmadığından başarısızlığa mahkûmdur.
Dramatik Yapı
Dramatik yapıdaki tıkanma noktalarında çalışan sınıfın beceriksizlik-ahmaklık çerçeveleri,
yeni ufuklara ve yeni ihtimallere açılan değişim noktalarında ise baskın sınıfın hüner-feraset
çerçeveleri vardır.
Kadın-Erkek İlişkileri
Çalışan sınıf, yeniden zeminlendirme ve yeniden kilitleme kategorilerinde
değerlendirilebilecek aile kilidiyle birçok sınıf içi çatışmayla tanımlanmıştır. Tüm
kullanımında ataerkil ve totaliter kültürü işaret eden bu kilit hem fiziksel hem psikolojik
şiddeti konumlandırıcı işlev görmektedir. Erkekten kadına doğru fiziksel şiddet “öğrenirse
kıtır kıtır kesilmek, bacakları kırılmak, duyarsa öldürmek, etlerini lime lime etmek, bir araba
dolusu dayak yemek” gibi abartılı ifadelerle hazırlanmakta ve gerçekleşmektedir. Pasif şiddet
Ömür Şölen Soykan  187
ise “duyarsa kalp krizi geçirmek, dayanamamak, kalbine inmek” gibi ifadelerle devreye
sokulmaktadır. Çalışan sınıfın yobaz aile ilişkileri, reel veya psikolojik şiddet korkusuyla
kurulan aldatmacaların ve bu aldatmacaların ortaya çıkmasıyla gerçekleşen fiziksel veya
psikolojik şiddetin ilk ve en önemli sebebidir. Fiziksel ve psikolojik şiddeti konumlandırıcı
ikinci bir kilit ise çalışan sınıfın dayanışma içinde olduğu kolektif sınıfsal ilişkilerdir. El alem
ne der veya mahalle baskısı olarak ifade edebileceğimiz bu kilit, çalışan sınıf bireyleri içinde
bulundukları eğilim sisteminin ataerkil-yobaz kurallarına karşı durduklarında hemen devreye
girmekte, “başını yerden kaldıramamak, kimsenin yüzüne bakamamak, rezil olmak, insan
içine çıkacak yüzü olmamak” ancak çıkar çatışmalarında ve sınıf içi ihanet çerçevelerinde bu
kilit hemen açılarak dramaturjik sadakat çökmekte takım oyunu dağılmakta ve çerçeve
beceriksizlik-ahmaklık çerçevesine dönüşmektedir. Çıkar çatışmalarında aile kilidi de açılır
ve kardeşler arasındaki, anne oğul arasındaki dramaturjik sadakat bozulur. Baskın sınıftan
kadınlar kendi hayatlarını yönlendirebilme gücüne sahiptir. Aile baskısına maruz kalmanın
tek örneği Yer Gök Aşk dizisinden Münevver’dir. Şiddet ilişkilerini çalışan sınıftan
farklılaştıran önemli bir örnek Adını Feriha Koydum dizisindeki Hande karakteridir. Dövüş
sanatlarında usta olan Hande sorularına cevap vermeyen Koray’ı şiddet uygulayarak
cezalandırır.
Kadın erkek ilişkileri ve evlilik bağının konumlanışı baskın sınıf açısından adeta
Bourdieu’nun (2009, s. 22) “evliliğin birinci işlevi malvarlığının bütünlüğünü tehlikeye
atmadan soyun devamını sağlamaktır” ifadesini örnekleyici biçimde verilmiştir. Baskın
sınıftan aile büyükleri çocuklarının ekonomik ve sosyal olarak daha zayıf bir aileden
evlenmesine kesinlikle karşı olarak çerçevelenmiştir. Zaten neredeyse dizilerin dramatik
yapısının ana iskeleti bu çatışma üzerine kuruludur. Çalışan sınıftan aile büyükleri için
çocuklarının kendilerinden daha güçlü ekonomik ve sosyal konuma sahip bir aileyle evlilik
bağı kurması olumludur hatta çoğu zaman bir hedef olarak çerçevelenmiştir ama bu
çerçevelemenin baskın sınıfın sergilediği direniş kadar güçlü olduğu söylenemez. Baskın
sınıfın kültürel, sosyal, ekonomik ve sembolik varlığı sürekli içlerine sızmaya çalışan, kendini
zorla kabul ettirmeye çalışan, çalışan sınıfın tehdidi altındadır.
Hareket Becerisi
Çalışan sınıf hareket kabiliyetinden yoksundur. İncelenen materyalde sadece yan
karakterlerden biri kendine ait ulaşım aracına sahip, külüstür bir kamyonet sahibi olarak
çerçevelenmiştir (Gönülçelen). Bir başka kendi ulaşım aracına sahip karaktere ise ulaşım
aracı, uyumlu ve haddini aşmayan bir çalışan olduğu için işvereni tarafından hediye edilmiştir
(Bir Çocuk Sevdim). Çalışan sınıfın küçük dünyası içindeki ulaşım ihtiyacını da hemen her
zaman baskın sınıf bireyleri karşılamakta, bireyi arabayla bir yerden bir yere götürmektedir.
Ulaşım aracına sahip olma çerçevesine ilginç bir örnek İffet dizisindeki Cemil karakteridir.
Taksi şöförü olan Cemil, mesleği gereği taksitle bir araba satın alır (Plaka durak sahibine
aittir). Araba, önce gizlice buluştuğu sevgilisi İffet’e tecavüz ettiği planın bir parçası olarak
kullanılır. Daha sonra da Cemil, kendisini terk eden İffet’e onu sevdiğini kanıtlayabilmek için
arabayı yakar (beceriksizlik-ahmaklık çerçevesi). Bir arkadaşı vasıtasıyla arabanın tamir
parasını sigorta şirketine ödetebileceğini düşünür ama işler sarpa sarar. Hem arabasını
kaybeder hem de taksitleri ödeyemediği için evine haciz gelir (beceriksizlik-ahmaklık
çerçevesi).
Eğilim Sistemi
Çalışan sınıftan bireylerin kendini geliştirebileceği hiçbir hobisi yoktur. Boş zamanlarını
ya gevezelikle geçirmekte ya da evlilik hayalleri kurmaktadırlar. Çalışan sınıftan insanlar
futbol oynamaz, mecburi akraba ziyaretleri dışında seyahat etmez, gün yapmaz, kendilerini
geliştirme amaçlı bir kursa ya da sosyal faaliyete katılmaz ve hiçbiri bilgisayar sahibi değildir.
188  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Açık bir çerçevelemeyle hobisi olan tek karakter Gönülçelen dizisinde Hasret’in kardeşidir.
Bu çocuk hırsızdır. Cüzdan ve elektronik eşya çalar ama bir hobisi vardır. Arkadaşlarıyla
birlikte rap müzik yaparlar.
Çalışan sınıftan olup yurt dışıyla ilişki halinde ve özgürlükçü bir çerçeveyle sunulan iki
karakterden biri siyasi suçlu (Bir Çocuk Sevdim-Süreyya) diğeri ise alkoliktir (GönülçelenBurhan).
Baskın sınıf birden fazla ikamet, işyeri ve hobi alanlarıyla geniş bir alanı kontrol altında
tutmaktadır. Evlerinde ve işyerlerinde kapıyı kontrol eden güvenlik görevlileri vardır. Çalışan
sınıftan bireylerin bu alanların fiziksel veya sosyal sınırlarını aşma denemesi cüret kilidiyle
tanımlanır ve bu deneme beceriksizlik-ahmaklık çerçevesine dönüştürülür. Fiziksel sınırların
aşılması ancak baskın sınıftan bireyler için çalışmakla, kendini zorla kabul ettirme
aldatmacasıyla veya evlilik, nişan bağıyla mümkün olur ancak her üç yol da sosyal sınırların
aşılmasını sağlamaz. Evlilik, nişan veya iş ilişkisi bağının söz konusu olduğu durumlarda
sosyal sınırların aşılmasının denenmesi yol yordam kilidiyle tanımlanarak beceriksizlikahmaklık çerçevesine bağlanır. Kendini zorla kabul ettiren birey ise kendi kazdığı kuyuya
düşer ve deneyim yine ahmaklık çerçevesiyle tanımlanır.
İktidar oyunları ve risk yönetimi çalışan sınıfın değil baskın sınıfın hakkı olarak
çerçevelenmektedir. Baskın sınıf bireyleri bir aldatmaca planladıklarında ya da risk
aldıklarında bunu hüner-sağduyu çerçevesiyle sonuna kadar götürmekte ya da çerçeve
kırılırsa risk yönetimiyle durumu lehlerine çevirmeyi başarmaktadır. Çalışan sınıf iktidar
ilişkilerini eylem içinde deneme yanılma yoluyla öğrenirken baskın sınıf bu konuda düşünsel
bilgi sahibidir.
Kimlik
Bu çalışmanın materyali olan kültürel pratikte çalışan sınıftan ailelerin soyadı hemen
hemen hiç anılmazken baskın sınıftan ailelerin soyadı sürekli tekrarlanır. Çalışan sınıfın
soyadını ancak hukuki olarak başları derde girdiğinde, hukuki işlemler sırasında öğreniriz.
Ekonomik, sosyal ve kültürel çerçeveler bazen doğrudan sembolik sermaye olarak çalışır.
Baskın sınıfın soyadının sürekli tekrarlanması tanınmış bir soyadına sahip olmanın getirdiği
sosyal sermayenin sembolik sermaye olarak işlemesidir. Çalışan sınıftan bireyler ise
soyadsızdır.
Sosyal Haklar
En dikkat çekici bulgu, çalışan sınıf üyelerinin hemen hemen tümünün sosyal güvenceden
yoksun olduğu ya da sosyal güvencesinin belirsiz olduğudur. Ayrıca yapısal iktidar
ilişkilerinde çalışan sınıfların kazanılmış-konumlu sosyal hakları ve bunlara dair günümüzde
süren hukuki mücadelenin konumlanışı tamamen çerçeve dışı bırakılmıştır.
Baskın sınıfın çalışan sınıf üzerindeki iktidarını anlatan iki belirgin kilit kullanımı tespit
edilmiştir. Bunlardan birincisi çalışan sınıfın “kapı dışarı edilme”, “kapı önüne koyulma”,
“defolup gitme”, “hemen eşyalarını toplama” “kapının gösterilmesi”, “yallah çekilmesi”
korkusuyla kurduğu çaresiz ilişki biçimlerinin konumlanışıdır. “Kapı” hem alan kontrolünü
hem de iş sahibi olmayı simgeleyen bir semboldür.
Öne çıkan ikinci kilit işleyişi, kurtarıcı-velinimet olarak tanımlanan baskın sınıfın
yardımseverlik politikalarıdır. Uyumlu ve tam performans sergileyebilen çalışanlar buna
minnet duygusuyla ilişkiler kurarak cevap vermektedir. Bu iki davranış biçiminin dışında
tavır alan aykırı çalışan sınıf bireyleri ya suçlu ya da toplumun konumlanmış anlamlandırma
sisteminde suç veya sapkınlık eğilimi taşıyan hergele kişilerdir.
Ömür Şölen Soykan  189
Çalışan sınıfın hem kapı dışarı edilme korkusuyla davranan hem de minnet duygusuyla
davranan bireylerinde kazanılmış sınıfsal sosyal güvencelere ilişkin talepkar veya minnettar
hiçbir benlik sunumuna rastlanmamıştır. Aynı durum suçlu veya suç eğilimi taşıyan bireyler
için de geçerlidir. Baskın sınıftan bir birey çalışan sınıftan bir bireyin beceriksizlik-ahmaklık
çerçevesiyle karşılaştığında kolayca, tek bir cümleyle onu işten atabilmektedir. Çerçevelerde
çok yoğun biçimde çalışan sınıfın bunu bildiği ve adımlarını buna göre atmak zorunda olduğu
gömülüdür.
SONUÇ
Sosyal güvenceye bir alternatif olarak öne çıkan yardımseverlik politikalarının çaresiz
düşmüş çalışan sınıfa uzanan bir kurtarıcı el olarak çalışması incelenen kültürel materyalin
içinden çıktığı toplumsal pratikte bir süredir işleyen ve sosyal bir sorun olarak beliren taşeron
üretim ilişkileri bağlamında düşünüldüğünde anlamlıdır. Çerçeveleme işlemiyle toplumsal
pratikteki bazı olguların öne çıkarıldığı bazı olguların çerçeve dışı bırakıldığı görüldü. Bu
nedenle materyalde öne çıkan anlamlandırmanın iktidar oyunları ve risk yönetimi üzerine
kurulu serbest piyasa ekonomisinde çalışan sınıfın sosyal güvenceyle istihdam edilmesinin
baskın sınıf ve baskın sınıfın ferasetli yönetimiyle refah ve güvene erişecek özel mülkiyet
toplumu (ownership society) üzerine bir yük olacağı fikri olduğu söylenebilir. Zaten baskın
sınıf hak eden, uyum içinde davranan, haddini aşmayan çalışan sınıf bireylerinin her türlü
insani ihtiyacını yardımseverlik politikalarıyla karşılamaktadır. Çerçeveleme işlemiyle öne
çıkarılan, baskın sınıfın ekonomik, sosyal ve kültürel kaynaklarıyla ve bu kaynakları uygun
gördüğü çalışan sınıftan bireylere yardımseverce sunuşuyla elde ettiği sembolik sermayesi,
çerçeve dışında bırakılan ise çalışan sınıfın kazanılmış sosyal hakları ve günümüzde bu
haklara dair verilen hukuki mücadeledir.
İncelenen dizilerdekine benzer biçimde sınıfların farklı toplumsal uzamlarını
nesnelleştiren başka bir Türkiye dizisi Asmalı Konak bu çalışmadan yedi yıl önce, Türkiye’de
ekonomik ve sosyal alanda yapısal değişimin (deregulasyon) başladığı ama günümüzdeki
kadar öne çıkmadığı bir tarihte çözümlenmiştir. Yörük (2005) tarafından yapılan
çözümlemede, dizide temsil edilen çalışan sınıftan bireylerin tümünün sosyal güvenceye sahip
olduğu belirtilmiştir. Hatta baskın sınıfı temsil eden işverenin yanında çalışan ama dizide
görünür olmayan fabrika çalışanlarının da sigortalı çalışanlar olduğu vurgulanmıştır. Bu
durum, “…fabrikalarda çalışan işçiler ve konakta tıpkı diğer işçiler gibi maaşları her ay
düzenli olarak yatırılan, sigortaları yapılmış çalışanlar” şeklinde benlik sunumlarından birinde
açıkça ifade edilmiştir ( Yörük, 2005, s.123).
İki çalışma arasında bu konuda böyle bir farklılık varken, bu çalışmanın bulguları Diana
Kendall’ın 2005-2011 yılları arasında, ABD medyasında çalışan sınıf ve baskın sınıfın
çerçevelenmesini inceleyen analizindeki bulgularla karşılaştırıldığında bazı çerçevelemelerin
birebir örtüştüğü görülüyor.
Kendall’ın bulguladığı baskın sınıfı tanımlayan hayranlık çerçevesiyle ve bu çalışmada
bulgulanan baskın sınıfı tanımlayıcı hüner-feraset çerçevesi birebir uyuşmaktadır. Yörük
(2005, s. 167) Asmalı Konak dizisinde Seymen karakterinde nesnelleşen bu niteliği “Ağa
sadece esip gürlemez aksine ağa nerede ne yapacağını, kime hangi oranda destek çıkacağını,
kimi üzüp kimi mutlu edeceğini bilen kişidir.” ifadesiyle açıklar. Yine bu çalışmada
bulgulanan baskın sınıfın feraset-sağduyu çerçevesindeki iktidar sembolleri Ölçer’in Türk
masallarında bulguladığı iktidar sembolleriyle de uyum sağlamaktadır. Ölçer, Türk
gelenekleriyle kesişen bu masallarda erkek için ulaşılması istenen iktidarın at, avrat, silah
üçlemesiyle, kadınlar için ev, erkek, evlat üçlemesiyle simgelendiğini belirtir (Ölçer, 2003, s.
101). Bu çalışmada at sembolünü karşılayan araba imgesi baskın sınıftan erkeklerin en
belirleyici özelliğidir. Yine baskın sınıfın erkekleri kadına ulaşmada güçlü pozisyondadır.
190  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Silah imgesinin yerini ise iktidar stratejileri almıştır. Alan korumasının işler durumda olduğu
konak, malikâne gibi sembolik değeri çok yüksek evler baskın sınıftan kadınlara aittir. Erkek
ve evlada sahip olmakla edinilen iktidar ise sınıflar arasında dağıtılmıştır.
Kendall’ın bulguladığı çalışan sınıfın karikatür çerçeveleri ve bu çalışmada bulgulanan
çalışan sınıfın beceriksizlik-ahmaklık çerçevesi benzerdir. Yörük’ün (2005, s. 160)
çalışmasında da çalışanların eğitimsizliğinin karikatürize edilişi bulgulanmıştır. Nitel
araştırmaların ve tipoloji çözümlemesinin içerik analizi yöntemine önemli bir katkısı,
olmayana veya özellikle nadir rastlanan olaylara da bakmasıdır. Çalışan sınıfın beceriksizlikahmaklık çerçeveleriyle karikatürize edilerek verilmesi kendi başına anlamlıdır ama buna
eklenen ikinci bir olgu bu anlamlılığı arttırır. Her dizide baskın sınıftan en az bir birey, tüm
olumsuz yönleri, kötü alışkanlıkları ve geçmişine dair gizlenmesi gereken sırları çerçeve
dışında bırakılarak yani ‘idealize edilerek’ verilirken, çalışan sınıftan hiçbir birey idealize
edilmemiştir.
Kendall’ın bulguladığı baskın sınıfın çerçevelenmesinde yardımseverlik politikalarının
öne çıkarılması bu çalışmada da bulgulanmıştır. Yörük (2005, s, 167) aynı bulguyu “Gerçekte
Seymen’in tüm yaptığı iyilikler bir yandan da onun ağalığını yeniden üretmektedir.” şeklinde
ifade eder.
Kendall’ın bulguladığı çalışan sınıfın isimsiz oluşu bu çalışmada da çalışan sınıf
ailelerinin soyadlarının bilinmemesi bulgusuyla örtüşmektedir.
ÖNERİ
Çalışan sınıfın sosyal haklarının gevşetildiği ve söküldüğü neoliberal dönemde kültürel
pratikler yoluyla yeniden bağlamsallaştırılan toplumsal pratikler emek aleyhine işlemekle
birlikte direniş ve mücadele sürmektedir. KİA ürünü olan kültürel pratiklerin neoliberal
politikaları meşrulaştırmakta hegemonik bir rol oynadığı açıktır. Bu rol kitleler tarafından
içselleştirilmekte ve emek mücadelesi gözlerden gizlenmektedir. Bir an önce işçi örgütlerinin
medya izleme komiteleri kurup çalışan sınıfın KİA ürünlerinde nasıl çerçevelendiğini ve işçiişveren ilişkilerinin nasıl yeniden bağlamsallaştırdığını denetlemesi, bu konuda baskı grupları
oluşturması ve kamuoyunu bu anlamda bilgilendirmeyi öncelikli olarak değerlendirilmesi
önerilir.
KAYNAKÇA:
Bourdieu, P. (2009). Bekârlar Balosu. Çev., Çağrı Eroğlu. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.
Goffman, E. (1974). Frame analysis: An essay on the organization of experience. London:
Harper and Row.
Hall, S. (1999). İdeolojinin Yeniden Keşfi-Medya Çalışmalarında Baskı Altında Tutulanın
Geri Dönüşü. Medya-İktidar-İdeoloji. Küçük, M. (der.) içinde. İstanbul: Ark.
Hardt, H. (1999). Eleştirelin Geri Dönüşü ve Radikal Muhalefetin Meydan Okuyuşu. Medyaİktidar-İdeoloji. Küçük, M. (der.) içinde. İstanbul: Ark.
Kendall, D. (2011). Framing class: Media Representations of Wealth and Poverty in America.
Rowman & Littlefield Pub Incorporated.
Williams, R. (1993). Kültür. Çev., Suavi Aydın. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.
Ömür Şölen Soykan  191
TEZLER
Ölçer, E. (2003). Türkiye Masallarında Toplumsal Cinsiyet ve Mekan İlişkisi. Doktora Tezi,
Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Yörük, E. (2005). Televizyon Anlatısı, Tür ve Temsil Açısından Asmalı Konak. Yayınlanmamış
Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Türkiye’de Sinema Televizyon ve Reklam Sektöründe
Geçmişten Bugüne Örgütlenme ve Sendikalaşma
Serdar KARAKAYA
Özet:
Sinema, Osmanlı topraklarına girdiği günden başlamak üzere siyasi iktidarlar için tehlikeli ve uzak
durulması gereken bir uğraş olarak görülmüştür. 1968 yılında TRT Kurumunun televizyon yayınlarını
başlatmasıyla birlikte sinema çalışanlarına kardeş yeni bir iş gücü doğmuştur; Televizyon çalışanları.
Televizyonla birlikte yetmişli yıllarda görüntülü reklamcılık sektörü oluşmaya başlamış ve üçüncü iş
kolu ortaya çıkmıştır. Ancak, sinema, televizyon ve reklam sektörü birbiriyle iç içe geçmiş ortak
çıkarlara ve üretim ilişkilerine sahip bir sektörel yapı özelliği gösterir.
Bu çalışmada sinema, televizyon ve reklam sektöründe tarihsel süreç içinde işveren ve emekçilerin
örgütlenme çabaları; meslek örgütlenmeleri, vakıflar, dernekleşme ve sendikalaşma, bu yapılanmaların
birbiriyle ilişkileri, kuruluş amaçları, özellikle sendikalaşma olgusu ağırlıkta olmak üzere, elde edilen
sonuçlar bağlamında ele alınacaktır.
Anahtar Kelimeler: Sinema, sendika, örgütlenme, meslek, emek.
GİRİŞ
Türk Sinemasında film üretiminin başlangıcı kurumlaşmayla aynı dönemde ortaya
çıkmıştır. Çünkü konulu ve yapım maliyetli film üretimini gerçekleştirmek üzere üç kurum
devlet tarafından oluşturulmuştur. Bu kurumlar; 1917 yılında kurulan Müdafa-i Milli
Cemiyeti, 1919 yılında kurulan Malül Gaziler Cemiyeti ve Ordu Donanma Cemiyeti’dir.
İstanbul’da 1932 yılında Kemal Bey (Kemal Film’in sahiplerinden), Halil Kamil Bey
(Majik Sineması’nın sahibi), Fernando Franko (Glorya Sineması müdürü), Fahir Bey (Melek
ve Elhamra Sineması’nın sahiplerinden), Kadri Bey (Alkazar ve Şık Sineması sahiplerinden),
Hrisos Epominandos (Mine Film sahibi) ve Viktor Kasto (Fox Film müdürü) tarafından
kurulan “Türkiye Sinema ve Filmcileri Birliği”, Türk Sinema Tarihi’ndeki ilk örgütlenme
girişimidir. Filmcileri hukuki açıdan korumak, hükümet ile ilişkilerde savunmak, kendi
aralarında ortaya çıkabilecek sorunları çözüme kavuşturmak, sinema ve filmcilik üzerine
konferanslar düzenlemek/vermek, yabancı ülkelerdeki benzer kuruluşlarla ilişkiler
gerçekleştirmek amacıyla kurulan örgüt, üyelerini ithalat girdileri ve işlettikleri sinema
salonlarının durumuna göre sınıflayıp ona göre aidat almaktadır. (Erkılıç, 2003, s. 41)
Fakat Türkiye Sinema ve Filmcileri Birliği kuruluşundan sadece 1 yıl sonra, 1933’te, iç
anlaşmazlıklar yüzünden dağılmıştır. 1946 yılında Faruk Kenç, İhsan İpekçi, Turgut Demirağ,
İskender Necef, Murat Köseoğlu, Necip Erses, Fuat Rutkay, Refik Kemal Arduman, Hikmet
Yıldız ve Yorgo Saris tarafından kurulan “Yerli Film Yapanlar Cemiyeti” Türk
Sineması’nın tam manasıyla örgütlendiğine işaret eden ilk kuruluştur. Neredeyse aynı ekip
tarafından aynı yıl kurulan “Sinemacılar ve Filmciler Cemiyeti” ve daha sonraları kurulan
“Türk Sinema İmalcileri ve Dağıtıcıları Birliği” diğer örgütlenme biçimleri olarak göze
çarpmaktadır (Özgüç, 1990, s. 51).
MESLEK ÖRGÜTLENMELERİ
Türkiye’de sinemanın yaygınlaşması 1950’li yıllarda Anadolu kentlerine
elektrifikasyonun girmesiyle birlikte başlar. Bu gelişme yıllık film üretim sayısını arttırır. Bu
yıllarda yapımevi sayısı belirgin biçimde artış gösterir. Bu artışa paralel olarak salon ve

Yrd. Doç. Dr., Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi.
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
194  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
işletmeci sayısı da artmıştır. Ancak sektördeki bu gelişmeye rağmen sinemada mesleki
örgütlenme uzun yıllar savsaklanmıştır.
Ülkemizde meslek birliklerinin kuruluşu Dünya örneklerine baktığımızda, oldukça geç
olmuştur. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunumuz 1951 yılında, meslek birliklerinin kuruluşunu
öngörmüş ise de yaklaşık 30 yıl içinde ne eser sahipleri tarafından ne de hükümetler
tarafından meslek birliği kurma yönünde bir girişim olmamıştır. Bunun üzerine 5846 sayılı
Yasanın 42'inci maddesi 1983 yılında değiştirilmiş ve 2936 Sayılı Yasa ile 4 adet meslek
birliği kurulmuştur. Bunlar; İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek
Birliği), MESAM (Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği), GESAM (Türkiye Güzel
Sanat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) ve SESAM (Türkiye Sinema Eseri Sahipleri Meslek
Birliği)'dır. 1983 tarihli düzenlemede, eser sahiplerinin, kanunla kurulan bu meslek birlikleri
dışında başka bir meslek birliği kurmasına izin verilmemekteydi. Aslen meslek birliklerinin
tek olması halinde eser sahiplerinin haklarını daha güçlü olarak koruyacağı tartışmasız ise de
mevcut meslek birliklerine yöneltilen eleştirilerin yoğunluğu karşısında 5846 sayılı Yasanın
42'inci maddesi 1995 yılında yeniden değiştirilmiş ve aynı alanda birden fazla meslek
birliğine kuruluş imkânı tanınmıştır. Yine 1995 tarihli Yasa değişikliği ile bağlantılı hak
sahiplerinin hakları da Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun koruması kapsamına alındığından,
bağlantılı (komşu) hak sahiplerinin de meslek birliği kurabilmelerine imkân tanınmıştır.
Meslek Birlikleriyle ilgili hükümler 2001 yılında 4630 sayılı Kanunla değiştirilmiş ve son
olarak 5101 sayılı kanunla yeniden düzenlenmiştir.
Meslek Birliklerinin Kuruluş Amaçları ve Sorumlulukları
Meslek birlikleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca hazırlanan ve Bakanlar Kurulunca
onaylanan tüzük ve tip statüye uygun olarak kurulurlar. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereği
hak sahibi olan eser sahipleri ve bağlantılı hak sahipleri tarafından kurulan Meslek
birliklerinin temel görevleri;
-
Üyelerinin ortak çıkarlarını korumak,
-
Üyelerine Kanunla tanınmış haklarının idaresini ve takibini sağlamak,
-
Üyeleri adına hakların idaresi ve takibiyle ilgili ücretleri tahsil etmek, bu ücretleri
belirlenen esaslar doğrultusunda üyelerine dağıtmak, şeklinde sıralanabilir.
(http://www.telifhaklari.gov.tr/belge/1-26511/meslek-birlikleri-mevzuati.html)
Sinema, Televizyon ve Reklam Sektöründe Faal Birlikler ve Vakıflar
FİLMSAN, Film Sanayii ve Tüm Sanatçıları Güçlendirme Vakfı; 1975 yılında
İstanbul'da kurulan yerleşik bir Sivil Toplum Kuruluşu'dur. Halen Türk sinema, tiyatro, müzik
ve sahne dünyasında hizmet veren en eski (30 yıl) ve en çok üyeli (5000 üye) kuruluş olma
özelliğini taşıyan vakıf, kurulduğu 1975 yılından bugüne kadar amaçları doğrultusunda
çalışmalar yapmıştır (http://www.film-sanvakfi.org/?page_id=203).
TÜRSAK, Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı; İstanbul'da yerleşik bir
Kuruluşu’dur. Sinema, televizyon, güzel sanatlar, basın, iş ve politika dünyasında tanınmış
215 üyenin katılımıyla 1991 yılında kurulmuş olan bağımsız bir vakıf olup, sanat dünyası
içinde olumlu etkinlikler göstermektedir.
(http://www.tursak.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=72&Itemid=74&
lang=tr).
TÜRVAK, Türker İnanoğlu Vakfı; Yapımcı, televizyoncu, yönetmen Türker
İNANOĞLU’nun kişisel birikimlerini ortaya koyarak 1996 yılında İstanbul’da kurduğu vakıf
Serdar Karakaya  195
özellikle Türk Sinemasının kültürel tarihine sahip çıkmayı amaçlayan, sinema ve televizyon
sektörüne nitelikli eleman yetiştirmeyi hedefleyen eğitim faaliyetleriyle varlığını
sürdürmektedir
(http://www.turvak.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=209&Itemid=2
33).
TÜRSAV, Türk Sinema Vakfı; 1990 yılında sinema sektörünün önde gelen yapımcı,
yönetmen ve oyuncularının katılımıyla kurulmuştur. Vakfın temel amacı; Türk Sinemasının
yurt içinde ve dışında gelişmesini desteklemek ve sinemaya hizmet edenlerin sosyal ve
ekonomik ihtiyaçlarına destek olmaktır. Eğitim, burs, festival ve etkinlikler düzenlemenin
yanı sıra, tanıtıcı ya da nitelikli filmler yapmak veya yaptırmak, uluslararası işbirlikleri
sağlamak görevleri arasında başta gelmektedir. Amaçlarının gerçekleşmesi için sosyal ve
ticari tesisler kurmak, işletmek yetkilerine de sahip olan vakıf bu amaçla Türk Sinema Vakfı
İktisadi İşletmesini kurmuştur (http://www.tursav.org.tr/tursav.php?Dil=).
Büyük umutlarla kurulan vakfa sadece yapımcı-yönetmen olan sinemacıların üye kabul
edilmesi tartışmalara yol açar. Kurucu üye Atıf Yılmaz, Hülya Arslanbay’a (1995) konuyla
ilgili açıklamasında, kurucu üyelerin yapımcı ve yönetmen olarak belli bir düzeyin üzerinde
işlerle Türk Sinemasına önemli katkılarda bulunduğunu, Batılı anlamda yapımcı tipinin yavaş
yavaş kaybolduğunu ve yönetmenlerin hem yapımcı hem yönetmen sorumluluğu ile film
çekmeye başladığını bu nedenlerle yapımcı-yönetmen şartını koyduklarını belirtir.
SE-SAM, Türkiye Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği; 1987 yılında Türk film
yapımcıları, sinemacılar ve videokaset dağıtımcılarının korunmaya alınması için devlet
tarafından kurdurulmuş yarı resmi bir meslek birliğidir. SE-SAM'ı üyelerin yaptıkları seçimle
teşekkül ettirdikleri Yönetim Kurulu Üyeleri ve Başkanı yönetir. SE-SAM yerli film
yapımcıları, yabancı film ithalatçıları, sinemacıları ve videokaset ana dağıtımcılarını
bünyesinde toplamış tek kuruluştur. Birlik, filmciler ve sinemacılar ile devlet arasında köprü
görevi görmekte, filmcilik konusunda devlete karşı tek sorumlu kuruluş niteliğindedir. SESAM yurt dışında ve içinde filmcilikle ilgili özel ve kamu kuruluşlarına Türk filmcileri adına
muhatap ve başvuru adresidir. Türkiye'de yapılacak tüm festivaller ve toplu film gösterileri
SE-SAM onayıyla gerçekleşebilir. Yurt dışında yapılan festivallere, film pazarlarına katılım
organizasyonunu SE-SAM hazırlamakta ve bu festivallerde Türk filmcileri adına standları
SE-SAM
açmaktadır
(http://www.sesam.org/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=1).
TESİYAP: Televizyon ve Sinema Filmi Yapımcıları Meslek Birliği; Televizyon ve
sinema filmi yapımcılarının haklarını korumak ve mesleksel kurallarının oluşumuna katkıda
bulunmak amaçları ile kurulmuştur. TESİYAP genel olarak, “bağlantılı haklar” arasında yer
alan yapımcı haklarını korumakla ilgili yöntemleri geliştirmek ve yasal düzenlemeleri
sağlamakla ilgili çalışmalar yapmaktadır. Birlik, televizyon ve sinema yapımcılarının yasal
haklarını korumanın yanı sıra onların istismar edilmesini önlemek yolunda gerçekleştireceği
çalışmalarla yalnız yapımcıların değil, bu alanda çalışan sanatçıların ve emekçilerin de
çalışma koşullarının düzeltilmesini de amaçlar (http://www.tesiyap.com/main/about/).
SİNEBİR, Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği; 30 Ekim 2006 tarihinde kurulan
birliğin amacı, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanun’unun 4630 sayılı kanun ile değişik 5
inci maddesi kapsamındaki eserlerin, eser sahiplerinin ortak çıkarlarını korumak, 5846 sayılı
kanun ile tanınmış hakların idaresini ve takibini, alınacak ücretlerin tahsilini ve hak
sahiplerine dağıtımını sağlamaktır (http://www.sinema.gov.tr/ana/sayfa.asp?id=12).
196  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
SETEM, Sinema ve Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği; İstanbul’da faaliyet
gösteren birlik sinema ve televizyon sektörüne yönelik dizi, TV Filmi, sinema filmi üreten
kişi ve firmaların haklarını korumak ve sahiplenmek amacıyla kurulmuştur
(http://www.sinema.gov.tr/ana/sayfa.asp?id=12).
BSB, Belgesel Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği; 1997 yılı Mart ayında yapılan
Ulusal Konferans ile örgütlenme sürecine girmiştir. “Sivil bir platform” olarak yola çıkan ve
faaliyet gösteren BSB, Kültür Bakanlığı tarafından onaylanmış ‘Meslek Birliği' statüsünde
varlığını sürdürmektedir. Belgesel Sinemacılar Birliği, Belgesel Sinemacı kimliklerin
örgütlendiği sivil bir oluşumdur. Birlik sivil kültürün bütün unsurları ile geçekleşmesinin
zorunluluğunu
ve
belgesel
sinemanın
vazgeçilmezliğini
içtenlikle
savunur
(http://www.bsb.org.tr/hakkimizda.html).
FİYAB, Film Yapımcıları Meslek Birliği; 23 Ağustos 2005 tarihinde 28 kurucu üye ile
kurulmuştur. FİYAB çalışmalarını Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı olarak yürütmektedir.
Amacı Türkiye’deki film yapımcılarını bir araya getirmek ve bu birliktelik sayesinde Türk
sinema sektörünün gelişimini ve uluslararası platformda üst düzeye taşınmasını sağlamak,
film yapımcılarının ortak çıkarlarını korumak, haklarını izlemektir. Yanı sıra, sinema
yapımcılarının kanunla tanınmış hakların idaresini ve takibini, alınacak ücretlerin tahsilini ve
hak sahiplerine dağıtımını sağlamak, film yapımcılarının gelişmesini ve kamuoyu tarafından
tanınmasını sağlamak ve yapım tekniklerini geliştirmektir.
BİROY, Oyuncular Meslek Birliği; 07 Ekim 2009 tarihinde faaliyetlerine izin verilen
birlik sinema, televizyon, reklam sektöründe her düzeyde oyunculuk yapan, bu mesleği
yaparak yaşamını kazanan oyuncuların mali ve sosyal haklarını korumak amacıyla
kurulmuştur. 2011 yılında kurulan Oyuncular Sendikası ile güç birliği içindedir.
SES-BİR, Seslendirme Sanatçıları Meslek Birliği; 2003 yılında Ankara’da kurulmuştur.
Profesyonel olarak, sinema filmi, dizi, animasyon, belgesel, reklam filmlerini seslendiren
sanatçıların haklarını korumak üzere faaliyet göstermektedir.
SEYAP, Sinema Eseri Yapımcıları Meslek Birliği; Filmlerin ilk tespitini gerçekleştiren
film yapımcılarının kamuoyu tarafından tanınmasını sağlamak, yapımcılık tekniklerini
geliştirmek amacıyla faaliyet göstermektedir. Birliğin amacı; “Görsel”, “Görsel – İşitsel”
sunumlar taşıyan filmler, sinematografik eserler, sinema, video, TV filmleri, bilgisayar ve
internet ortamı filmleri, dizi filmler, “Sinema Eseri” veya “Sinematografik Eser” sayılacak her
türlü sinema eserinin bağlantılı hak sahiplerinin ve sinema yapımcılarının ortak çıkarlarını
korumak, kollamak, alınacak tazminat ve telif ücretlerinin tahsili ile hak sahiplerine
dağıtımını sağlamaktır (http://www.se-yap.org.tr/hakkimizda/).
RATEM, Radyo Televizyon Yayıncıları Meslek Birliği; Radyo televizyon yayıncılığının
sorunlarına kalıcı çözümler üretmek, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'ndan
kaynaklanan hakların takibi ve korunması amacıyla 2001 yılında kurulmuştur.
Kuruluşunu takiben RATEM, çok yoğun bir program çerçevesinde hızla harekete geçerek
koymuş olduğu hedeflerin gerçekleştirilmesi için gerekli çalışmaları yürütüp radyo televizyon
yayıncılarını aynı çatı altında birleştirdi. Gerçekleştirdiği proje faaliyetlerle altı yılda sadece
üyelerinin değil, hem ulusal hem de bölgesel ve yerel yayıncıların desteğini alarak tüm
yayıncılık sektörünün temsilcisi haline gelmiştir.
Ülkemizde, Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna karasal ortamda yayın yapmak üzere
lisans başvurusunda bulunan 23 ulusal, 16 bölgesel ve 213 yerel olmak üzere toplam 252
Serdar Karakaya  197
televizyon kuruluşu ile 36 ulusal, 102 bölgesel ve 952 yerel olmak üzere 1090 radyo kuruluşu
vardır. Bu radyo ve televizyon kuruluşlarından 806'sı RATEM üyesidir
(www.ratem.org/web/default.html).
Yukarıda kurumsal kimlikleriyle anılan birliklerin sekizi 15 Ocak 2010 tarihinde bir araya
gelerek Sinema Meslek Birlikleri Merkezi’ni kurarak güç birliği oluşturmuşlardır. Kısa
adıyla SMBM, sinema alanında ortak bir anlayış içinde tek bir ses olmak ve ortak bir tarife
altında telif haklarının takibini gerçekleştirebilmek ve Türk Sinema Sektörünün gelişimini
sağlamak amacıyla kurulmuştur. Oluşumun amaçlarını ayrıntılı olarak ele aldığımızda başta
telif hakları kazanımı olmak üzere sektörün gelişimindeki temel sorunları çözüme ulaştırmak,
telif hakları kazanımı sonucu hak sahiplerine ulaşan maddi kaynak ve set işçisinden
oyuncusuna tüm sinema çalışanlarının sağlıklı çalışma şartlarına kavuşmalarını sağlamak ve
Türk Sinemasının gerçek bir endüstriye dönüşmesi için çaba göstermektir.
İstanbul Şişli’de konumlanan merkezin yalnızca telif hakları takibi için değil sinemanın
tüm sorunları için bir ana merkez olması hedeflenmektedir. Sinema alanındaki herkesin
sorunlarını ortaya koyup tartışabileceği, yeni fikirlerin büyüdüğü etkin bir merkez olması için
SMBM’de meslek birliği ofislerinin yanı sıra kayıt-tescil merkezi, konferans salonları,
Sinemacıları
buluşturan
bir
kafe
yer
almaktadır
(http://www.fiyab.org.tr/news.aspx?newsId=2188).
Benzer bir işbirliği neredeyse elli yıl önce 1964 Kasım ayında İstanbul’da toplanan
“1.Türk Sineması Şûrası” sürecinde yaşanır. Sinema İşçileri Sendikası, Türk Film Rejisörleri
Birliği ve Türk Film Stüdyoları Sahipleri Birliği şuraya tek bir güç olarak katılır (Özön, 1995,
s. 344).
SENARİSTBİR, Senaryo ve Diyalog Yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği;
2013 yılında Kültür bakanlığınca kuruluşu kabul edilen birlik, mevcut sinema meslek
birliklerinin senarist ve diyalog yazarlarını göz ardı ettikleri ve yeterince ilgi göstermedikleri,
bu konuda yeterli altyapı, donanım ve isteklerinin olmadığı gerekçesiyle 120 kurucu üye
tarafından yapılandırılmıştır. Merkezi İstanbul’dadır ve SENDER (Senaryo Yazarları
Derneği) ile işbirliği içindedir.
Sinema, Televizyon ve Reklam Sektöründe Faal Dernekler
Sinema, televizyon ve reklam sektörlerinde dernekleşme ağırlıklı olarak emekçiler
tarafındadır. Türk Sinema Tarihinde 1950’li yıllarda etkili olmuş “Yerli Film Yapanlar
Cemiyeti”, “Türk Sinema Sanatçıları Derneği”, 1965 yılında kurulmuş “Türk Sinematek
Derneği” öncü dernekleşme çabalarına örnektir. Özgüç, (1996) 1952 yılında sinema içinden
ve dışından bir grup aydının öncülüğünde kurulan “Türk Film Dostları Derneği” nin iyi
niyetle kurulmasına karşın içlerinde yapımcı olmamasından dolayı etkili olamayan bir
dernekleşme girişimi olarak kaldığını vurgular.
Özön, (1995) Türk Sinematek Deneğine ilişkin olarak derneğin adının başında Türk
ibaresi olmasına karşın Türk Sinemasından çok Avrupa Sinemasına eğilimli çalışma ve yayın
yaptığından söz eder.
FİLM-YÖN, Film Yönetmenleri Derneği; 24 Kasım 1988 tarihinde kurulan dernek 35
mm sinema filmi çekmiş sinema yönetmenlerinin üye kabul edildiği bir dernektir
(http://www.filmyon.org/?page_id=8).
SENDER, Senaryo Yazarları Derneği; 2001 yılında kurulan 155 üyeli derneğin amacı,
sinema ve televizyon senaryo yazarlarının fikri mülkiyet haklarını korumak, geliştirmek,
198  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
senaryo yazarlarının lehine olan tüm uluslararası standartlarla uyumunu sağlamak; AB uyum
yasalarının çıkartılmasına katkıda bulunmaktır. Yanısıra; senaryo yazarlığı mesleğinin
mesleki ve sanatsal kalitesini yükseltecek çalışmalar yapmak; bu konuda uluslararası
deneyimi üyelerine taşımak; mesleki çalışma ve yaratım koşullarının iyileştirilmesini,
geliştirilmesini sağlamak; aralarında mesleki barış ve dayanışma sağlamak; mesleğin etik
kurallarını ve ilkelerini belirlemek ve uygulanmasını sağlamak; mesleğin saygınlığını koruyup
geliştirmek,
toplumsal
bilinirliğini
artırmaktır
(http://www.senaryo.org.tr/page_details.aspx?id=37).
SİYAD, Sinema Yazarları Derneği; Dernek, ülkemizde ve dünyada sinemanın bir sanat
ve toplumsal iletişim aracı ve aynı zamanda önemli bir sanayi ve ticaret alanı olarak
gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla kurulmuştur. Önemli bir kültür etkinliği olan SİYAD
Ödülleri bu derneğin yürüttüğü ciddi ve saygın bir sinema etkinliğidir
(http://www.siyad.org/tuzuk.php).
ÇASOD, Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği; 1992 yılında kurulmuş 190 üyeye sahip
sinema oyuncuları derneğidir. Derneğin üye yapısı ağırlıklı olarak profesyonel sinema
oyuncularından oluşur. Bir bölümü hem sinemada hem tiyatro alanında çalışmalarını
sürdürmektedir. Dernek, üyelerinin mali ve sosyal haklarıyla ilgili çalışmalar yürütmektedir
(http://www.istanbul.net.tr/Kent-Rehberi/sivil-toplum-kuruluslari/cagdas-sinema-oyuncularidernegi-casod/12/46/16739/9).
SODER, Sinema Oyuncuları Derneği; Sinema oyuncularının dernekleştiği diğer yapı
Sinema Oyuncuları Derneği’dir. Oyuncu derneklerinin bu bölünmesinin temelinde ideolojik
farklılıklar yatmaktadır. ÇASOD yenilikçi, demokrat ve genç isimleri temsil ederken, SODER
milliyetçi, muhafazakâr, eski kuşak oyuncuların bir araya geldiği bir yapıdır. Her iki derneğin
üyesi bazı oyuncular, ek olarak yapımcılık, yönetmenlik yaptıkları için sinema alanındaki
diğer bazı örgütlenmelerin de üyesidir (http://www.istanbul.net.tr/Kent-Rehberi/sivil-toplumkuruluslari/).
Televizyon Sektöründe Dernekler
TVYD, Televizyon Yayıncıları Derneği; Dernek 24 Kasım 1999'da kurulmuştur.
Türkiye’deki toplam izlenme payı yüzde 95'ini oluşturan TV kanallarının kurduğu dernek tüm
Türkiye'ye yayın yapma hakkını elinde bulunduran kanalların hemen tümü ile önde gelen
bölgesel ve uydu kanallarını bir araya getirir. Her akşam ortalama izlenme oranının toplam
yüzde 95'ini oluşturan yayıncıları bir araya getiren bu dernek aynı zamanda diğer ulusal,
bölgesel, yerel ve sadece kablo veya uydudan yayın yapan kuruluşlara da açık. Üyelerinin
büyük bir kısmını özel TV yayıncıları oluşturmakla birlikte TRT de derneğin üyesidir
(http://www.tvyd.org.tr/hakkimizda.asp).
THKD, Türkiye Haber Kameramanları Derneği; 1994 yılında TRT çalışanları tarafından
kurulmuştur. Derneğin temel amacı, üyelerinin ortak mesleki, ekonomik, sosyal, dinlenme,
kültürel ihtiyaçlarını karşılamak, haber kameramanları ve televizyon habercilerinin mesleki
sorunlarının çözümü için girişimlerde bulunmak, bunların sorunları konusunda kamuoyunu
bilgilendirecek çalışmalar yürütmektir. Ayrıca TV haberciliği alanında eğitim veren
kuruluşlarla işbirliği yapmak, üyelerin çalıştığı alan ve konularda yapılan çalışmaları
destekleyici, özendirici girişimlerde bulunur (http://www.haberkameradernegi.org/).
1992 yılında kendini lağvederek SİNE-SEN bünyesine katılan Sinema Kameramanları
Derneği SİNEKAM-DER, 1990 Ankara Film Şenliği bünyesinde bir açık oturum
düzenlemiş, başkan Muzaffer Hiçdurmaz ve dernek yöneticisi Mengü Yeğin sektörün
Serdar Karakaya  199
sorunlarını ve gereksinimlerini geniş bir perspektifle ortaya koyup kamuoyu ile paylaşmıştır
(Berensel, 1991, ss. 24–25).
Reklam Sektöründe Faal Dernekler ve Vakıflar
Reklam sektörü Türkiye’nin büyük kentlerinde orta ve büyük ölçekli işletmeler biçiminde
var olmaktadır ve özellikle büyük kentlerde sektörün öncü kuruluşları tarafından çeşitli
dernekler kurulmuştur. Etkili ve sektörde güçlü üye yapısına ulaşmış olan örnekler şu şekilde
sıralanabilir;
RD, Reklamverenler Derneği; Sektörün en güçlü işveren derneğidir. 29 Temmuz 1992
yılında kurulan derneğin misyonu Türkiye'de reklamın önemini, etkinliğini, verimliliğini,
bilincini anlatmak ve artırmak, reklamla ilgili tüm süreçlerde reklam verenlerin haklarını
korumaktır. Dernek; reklamveren - medya - reklam ajansı üçgeninde işleyişi yenileyerek
güçlendirmenin yanı sıra, reklam sektöründeki problemlere yepyeni çözümler getirerek
gerekli değişimleri başlatma; sistemlerin ve süreçlerin sağlıklı ilerlemesi için etkili adımlar
atma amacındadır (http://elmaaltshift.wordpress.com/2006/09/03/ucuncu-bolum-turkiyedereklam-ajanslari-ve-reklam-sektorundeki-meslek-orgutleri-devami/).
RAD, Reklam Ajansları Derneği; Reklam Ajansları Derneği, aynı diğer sivil toplum
kuruluşları gibi bir kuruluştur. Sivil toplum kuruluşu olduğu için diğerleri ile aynı misyon ve
vizyona sahiptir. Kulvarları farklı olsa da aynı görevleri ifa ederler. Reklam sektöründe,
faaliyet gösteren firma, kurum ve kuruluşları (ajans, matbaa vb.) üyelik sistemiyle kendi çatısı
altında toplamaya çalışır (http://elmaaltshift.wordpress.com/2006/09/03/ucuncu-bolumturkiyede-reklam-ajanslari-ve-reklam-sektorundeki-meslek-orgutleri-devami/).
Reklam Yaratıcıları Derneği; Eski adıyla Reklam Yazarları Derneği 1989 yılında
sektörün önde gelen reklam yazarları tarafından kurulmuştur. Reklam yazarlarının güçlerini
birleştirerek ve bir reklam yazarlığı bilinci yaratarak, meslek çıkarlarını korumak amacıyla
kurulan Reklam Yazarları Derneği, 2001 yılında gerçekleştirilen Genel Kurul ile Reklam
Yaratıcıları Derneği adını almış ve sadece reklam yazarlığı mesleğinin değil, tüm reklam
yaratıcılarının
mesleki
çıkarlarını
koruyacak
şekilde
yeniden
yapılanmıştır
(http://elmaaltshift.wordpress.com/2006/09/03/ucuncu-bolum-turkiyede-reklam-ajanslari-vereklam-sektorundeki-meslek-orgutleri-devami/).
Reklamcılık Vakfı;
Reklamcılık sektörünün büyümesiyle ve reklam sektörünün
ihtiyaçlarını karşılamak için Reklamcılar Derneği tarafından 1998 yılında kurulan vakıf
reklamcılık alanında çeşitli eğitimler düzenlemekte çeşitli projeler yürütmektedir. Reklam
sektörünün her yönüyle gelişmesine destek olmaktadır. Reklamcılık alanlarıyla ilgili çeşitli
yayın ve CD’ler çıkararak eğitime destek vermektedir. Reklamla ilgili çeşitli araştırmalar
yaparak bu sonuçları yayınlamaktadır. Reklamcılık Vakfı çalışmalarıyla reklamcılığın
tanımını yapmakta, reklamcıların gelişimine destek vermekte ve toplum içinde reklamcılık
mesleğinin saygın bir yere sahip olması için çalışmalar yapmaktadır. Buna bağlı olarak çeşitli
etkinlikler ve tanıtımlar yaparak, kitaplar yayınlamakta ve eğitimler, seminerler vermektedir.
Staj programları organize etmekte, işe yerleştirme programları yürütmektedir.
(http://elmaaltshift.wordpress.com/2006/09/03/ucuncu-bolum-turkiyede-reklam-ajanslari-vereklam-sektorundeki-meslek-orgutleri-devami/).
Reklam Özdenetim Kurulu; Reklamın, tüketiciye ve topluma karşı sorumluluğu
çerçevesinde yasal, ahlaki, dürüst ve doğru olması gerektiğinin bilincindeki reklam verenler,
reklam ajansları ve mecralar Uluslararası Ticaret Odası’nın dünyaca kabul görmüş Reklam
200  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Uygulama Esasları’nı Türkiye’de uygulamaya koymak üzere “Reklam Özdenetim Kurulu”
kurmuşlardır.
EMEK ÖRGÜTLENMELERİ VE SENDİKALAŞMA
Sendikanın farklı kaynaklardaki tanımlanmasında belirgin biçimde öne çıkan iki kavram
vardır; Emek ve örgüt. Çeşitli tanımları harmanlayıp en kısa biçimde özetlersek; Sendika
emekçilerin ortak mali ve sosyal çıkarlarını elde etmek ve korumak amacıyla bir araya gelerek
kurdukları yasal örgütlerdir.
Tarihsel süreç içinde baktığımızda, sendikalar ilk olarak İngiltere’de ortaya çıkmıştır.
İngiltere, endüstri devriminin doğduğu yer olduğu gibi sınıf sendikacılığının da ortaya çıktığı
ülkedir. 18. yüzyılın ortasından sonra İngiltere’de sendikal oluşumlar görülmeye başlandı. İlk
sendikalar meslek sendikaları biçiminde kurulsa da, yaygınlaşması ve bütün isçileri kapsaması
uzun sürmedi. Sendikaların doğmasıyla birlikte, isçi sınıfının mücadelesi daha da gelişti.
İsçiler yasama ve çalışma koşullarını düzeltmek amacıyla taleplerini daha örgütlü ve ısrarlı
savunur hale geldiler. Yaptıkları her eylem bir birikim oldu. Her birikim yeni bir eylemin
rahmine dönüştü. İsçiler, bu mücadele içinde taleplerini karşılamak istemeyen işverenlere
karşı, bir mücadele silahı olan grevi keşfettiler. Bu tarihsel silah, sınıf bilincinin, birlik ve
dayanışma
duygusunun
gelişmesine
paralel
olarak
güçlendi.
(www.tezkoopis.org/yayin/egitim/6.pdf)
Sendikalaşma, ülkelerin siyasi yapıları ile ilgili olduğu kadar, kuşkusuz endüstrileşme
düzeyi, bağımlı çalışanların sayısı, işgücünün yapısı, işsizlik ve kayıt dışı istihdam oranı,
işverenlerin tutumu, mevcut sendikaların çalışma yöntemleri ve endüstri ilişkilerini
düzenleyen yasal çerçeveyle de yakından ilgilidir. Bu bağlamda, Türkiye’de özgür
sendikacılık, toplu ilişkiler düzenine hareket kazandıran yeterli sayıda işçi kesiminin
oluşmasına, siyasi rejimin giderek demokratikleşmesine, keza çoğulcu boyut kazanmasına
paralel olarak gelişme fırsatı bulmuştur. Türk sendikacılığında sendikalaşma süreci,
endüstrileşme düzeyi, bağımlı çalışanlar sayısı, siyasi konjonktür, ekonomi politikalarındaki
köklü değişimler, endüstri ilişkileri sistemini düzenleyen yasal çerçeve değişiklikleriyle
bağıntılı olarak yasallık kazandığı 1947’den günümüze kadar; 1947-1963, 1963-1983 ve 1983
sonrası olmak üzere üç evrede incelenebilir. (Mahiroğulları, 2008)
TÜRK SİNEMASINDA SENDİKALAŞMA SÜRECİ
1923 – 1939 döneminde Muhsin Ertuğrul’un tekelinde bulunan yerli filmciliğin 1940’lar
boyunca yeni bir yönetmenler, teknisyenler ve senaristler grubunu yavaş yavaş da olsa
barındırmaya başlaması da etkilidir. 1948 sonrası Türk sineması için olduğu kadar, Türkiye ve
hatta dünya düzeni için de dönüm noktasıdır. II. Dünya Savası sonrası ortamda Faşizm ve
Nasyonal Sosyalizm tehditlerinin ortadan kalkmasıyla yeni güç dengeleri oluşmuş, SSCB ve
ABD arasında Soğuk Savaş başlamıştır. Türkiye de gerek iç gerek ise dış dinamiklerin etkisi
ile bu yeni düzende yerini alacaktır (İnceoğlu, 2008).
Türk Sinemasının üretimde ve tüketimde tırmanışa geçtiği yıllar ellili yıllardır. Bu dönem
Türk Sinemasının “sinemacılar dönemi” adı verilen ve sinemanın anlatım dilinin geliştiği,
olgunlaşmaya başladığı dönemdir. Güçhan (1992) dönemin bir başka özelliğinin Anadolu’da
elektrifikasyonun yaygınlaşmasıyla birlikte sinemaya gitme davranışının toplumda
yerleşmeye başladığını belirtir. Ellili yıllar aynı zamanda gazete ve dergilerde sinema üzerine
düşünen ve yazan bir kuşağın etkili olmaya başladığı yıllardır. Bu dönemi izleyen altmışlı
yıllar toplumsal, siyasal ve kültürel hayatta büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı
yıllardır. Sinema alanı da bu değişim ve dönüşümden payını almış, sinemamızda “toplumsal
gerçekçilik “ akımının etkileri hissedilmeye başlanmıştır.
Serdar Karakaya  201
Özön (1995) dönemin sinemasının ekonomik güçlenmesini yasal düzenlemelerle
ilişkilendirir; 1948 yılındaki yasal düzenlemeyle belediye eğlence vergisinin, yerli filmlerden
yabancı filmlere göre daha az alınması kararı ekonomik açıdan yerli film endüstrisinin hızlı
bir yükselişine yol açar. Türk Sinemasında 1948 yılı ekonomi-endüstri bakımından, 1950 yılı
sanatsal açıdan bir dönüm noktasıdır.
Sinemanın bu dönemde popülerleşmesinin bir önemli göstergesi de salon sayısındaki
değişimdir. Salon sayısı 1949 yılında 200 civarındayken 1968 yılında 1400’e ulaşmıştır
(Dorsay, 1985, s. 50).
Yapımcıların bir araya gelişinden sonra ilk emek örgütlenmesi 1962 yılında kurulan
Sinema İşçileri Sendikasıdır. Kısa adı Sine-İş olan bu sendika ilginç biçimde sinema
emekçilerinin değil bir yapımcı ve yönetmen olan Metin Erksan’ın öncülüğünde kurulur. İlk
yıllarında çok etkili olamayan ve fazla varlık gösteremeyen Sine-İş Sendikası artan toplumsal
bilinç ve siyasal iklimin de etkisiyle kuruluşunun dördüncü yılından sonra ilgi görmeye ve
üye sayısını arttırmaya başlar. Halit Refiğ sendikanın bu döneminde yaşananları şu şekilde
aktarır;
“..1966 yılında Türk Sineması dışarıdan gaddarca hücumlara uğrarken Metin Erksan,
Lütfi Akad, Duygu Sağıroğlu, Ertem Göreç ve ben Türkiye Sinema İşçileri Sendikası’nı
(Sine-İş) sinemamızın meselelerine memleket gerçekleri açısından yaklaşan bir kuruluş
haline getirmeye çalıştık. Üye sayısı yüzü bulmazken on on beş gün içinde bini geçti.
Bizim savunduğumuz fikir şuydu: Türk Sineması sermayeye dayanan bir sinema değildir.
Türk Sinemasında gerçek değer emektir. Onun için Sine-İş Batılı sendikalara benzemeyen
özel bir meslek politikası takip etmelidir..” (Refiğ, 1971, s. 54).
Yetmişli yıllar ülkenin yoğun biçimde politize olduğu, kamplaşma ve çatışmanın
tırmandığı yıllardır. Vedat Türkali 4 Nisan 1974 yılında yapılan sinemada meslek
örgütlenmesi sempozyumu için yazdığı bildiride bu dönemde sinemada örgütlenme sorununa
değinirken iki ana yaklaşımdan söz eder;
“..sinemamızın temeldeki sorunlarına el atıp bugünkü kargaşa ve yıkım önlenmedikçe
sürekli bir güvence sağlayabilir miyiz? Yoksa asıl çözüm sinema sorununu bütün yanları
ve boyutlarıyla ele almaktan mı geçiyor?. Ötesi şimdi bizi ilgilendirmez, biz bugünkü
çıkarlarımıza bakalım diyen görüş sendikalizmdir. Yani işçinin, işçi sınıfı örgütü
sendikanın bütün sorunu, işverenle birkaç kuruşun pazarlığına oturmak, pay
koparmaktır. Bu daha çok Amerikan tipi sendikacılıktır. İkinci görüş, işçinin içinde
yaşadığı toplum ve dünya sorunlarına siyasal, ekonomik açılardan yaklaşması, kendi
çıkarları açısından değerlendirmesi, giderek ülkenin bütün sorunlarına çözüm
getirebilecek biçimde bilinçli ağırlığını koymasıdır..” (Türkali, 1985, ss. 11-12).
1974 yılında işveren sendikası cephesinde bir değişiklik yaşanmıştır. Türkiye Yerli Film
Prodüktörleri İşverenler Sendikası ile Türk Film Prodüktörleri İşverenler Sendikası birleşmiş
ve yeni sendika, Türkiye Ulusal Film Prodüktörleri İşverenler Sendikası adını almıştır
(Milliyet Gazetesi, 30.03.1974, s.8).
Ülkenin iyiden iyiye politize olduğu yetmişli yıllarda örgütler zaman zaman bir araya
gelerek, toplantı, forum, basın açıklaması, yürüyüş gibi eylemlerle güç birliği tutumu da
göstermiştir. Örneğin 25 Kasım 1977 yılında örgütlü ve örgütsüz tüm sinema emekçileri
‘büyük yürüyüş ‘ olarak anılan İstanbul’dan Ankara’ya uzanan bir eylem gerçekleştirir. Bu
eylem senarist, oyuncu, yapımcı, yönetmen, yardımcı oyuncu, set işçileri, sanat yönetmenleri
gibi sinema alanında çalışan tüm emekçilerin yoğun katılımıyla gerçekleşir. Yürüyüşe o gün
için faal olan tüm sektörel örgütlenmeler destek verir (Türkali, 1977, s. 117).
202  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Diğer bir kenetlenme çabası daha yakın tarihlidir; 25 Temmuz 1997 yılında dönemin
Kültür Bakanlığı ve altı sinema örgütü bir toplantı düzenlemiş ve yayınladıkları ortak bildiride
sinemamızın üretim, dağıtım ve gösterim sorunları, çözüm önerileri konusunu 8 başlıkta
duyurmuştur. Se-Sam, Film-Yön, SODER, Fiyap, ÇASOD ve Sine-Sen katılımıyla
gerçekleşen toplantı ve bildiriden hiçbir ciddi yaptırıma ulaşılamamıştır. (Kuzu, 1987, ss. 4, 5,
6).
Scognamillo (2002) sinema devlet ilişkilerini kronolojik olarak ele aldıktan sonra
1940’lardan 1980 sonlarına kadar, sinema ve devlet ilişkisinde sonu gelmez vaatler, teklifler,
kanun tasarıları, şuralarla dolu verimsiz bir süreç yaşandığını vurgular. Bu kronolojik
sıralamada meslek örgütlenmelerinin devlet nezdindeki girişimleri önemli yer tutmaktadır.
Sinema, televizyon ve reklam sektöründe Batılı ülkelerdeki sendikalaşmaya baktığımızda
iki önemli örnek vermek olasıdır; Amerika Birleşik Devletleri’nde Hollywood sanatçılarının
sendikası SAG uzun yıllardır faaliyet göstererek grev hakkı, çalışma koşulları, maaş ve sosyal
güvencenin sabitleştirilmesinin yanı sıra, eser korsanlığına karşı somut yasalar çıkmasında en
etken gücü teşkil etmektedir. Sendikaya bağlı sanatçıların sendika prensiplerine uygun
olmayan projelerde yer alması ise yasaktır. İngiltere`de ise yine uzun yıllardır faaliyet
göstererek 36 bin üyeye ulaşan EQUITY Sanatçı Sendikası, devlet ve yasal yaptırımlar
bağlamında ciddi bir güç olarak kabul görmekte. Sendika üyeleri, sağlık sigortası
güvencesinin ve belirlenmiş, sabit çalışma koşulları ve ücretlerinin yanı sıra, 10 milyon
poundluk kamu mali sorumluluk sigortası hakkına da sahiptir. (http://www.atikonline.net/2011/10/oyuncular-sendikasi-1-kongresini-gerceklestirdi/)
Sinema, Televizyon ve Reklam Sektöründe Faal Sendikalar
SİNE-SEN, Sinema Emekçileri Sendikası; Sine-SEN Türk Sinema sektöründe en köklü
sendikal yapılanmanın temsilcisidir. Kitle ve sınıf sendikacılığını kuruluşundan bugüne temel
ilke olarak benimsemiştir. 2012 itibarıyla üye sayısı 2000’e yaklaşmıştır. Üyeleri arasında
sinema ve televizyon sektöründe emek verenler ağırlıklıdır. 5 Kasım 1977′ de altı derneğin
ortak katılımıyla düzenlenen “Sansüre Hayır” Ankara yürüyüşü sırasında düşünsel temeli
atılır. Bu yürüyüş sinema alanında örgütlenmenin ve güç birliğinin önemini bir kez daha
ortaya koyar ve DİSK’e bağlı bir sendika olarak 5 Ocak 1978′de “Sinema Emekçileri
Sendikası” adıyla kurulup tüzel kişilik kazanır. Kısa bir süre içinde örgütlenmesini
tamamlayan sendika ciddi bir üye sayısına ulaşır. Ancak birkaç yıl sonra 12 Eylül 1980
yılında gelen büyük yıkım başta parlamenter yapı olmak üzere tüm dernek, sendika, siyasi
partiler, sivil toplum örgütlerini olduğu gibi Sine-Sen’i de ortadan kaldırmıştır. 12 Eylül
faşizminin uygulamalarından en sert biçimde etkilenmiş, yok edilmeye çalışılmıştır. Sendika
sözde sivil demokrasiye geçilen 1983 sonrası dönemde toparlanmaya çalışmış, adeta
küllerinden yeniden doğmuş ve günümüzde sektörün en güçlü sendikal ve sivil örgütü haline
gelmiştir.
Oyuncular Sendikası; Sahne, Perde, Ekran, Mikrofon Oyuncuları Sendikası, kısa adı
ile “Oyuncular Sendikası”, “Oyuncular Sendikası Girişimi”nin yoğun çalışması ile
kurulmuştur. Oyunculuk mesleğinin Türkiye’de hak ettiği standartlara gelebilmesi için bir
sendikaya ihtiyaç olduğunu düşünen oyuncular, Oyuncular Sendikası Girişimi’ni başlatmıştır.
Girişimin amacı, profesyonel bir yönetim modeli, profesyonel kadro; şeffaf ve katılımcı bir
yapı ile tüm sahne, perde, ekran ve mikrofon oyuncularını bağımsız bir çatı altında toplamak;
oyunculuğun tanımlanması ve kanunen tanınmasını sağlamak için çalışma koşullarını
düzeltebilecek tek örgütlenme modeli olan Oyuncular Sendikası’nı kurmak olarak
belirlenmiştir. Oyuncular Sendikası Girişimini herhangi bir meslek örgütünün devamı değil
bağımsız bir yapılanmadır. Ancak diğer meslek örgütleriyle sıkı bir işbirliği anlayışını
Serdar Karakaya  203
öngörür.
Üyelerinin
tümü
eşit
söz
hakkına
(http://oyuncularsendikasi.org/index.php?page=icerikgoster&menuID=143).
sahiptir
Bu ilkelere inanan ve destek veren her oyuncu girişimin bir parçası olmuş ve girişim 29
Mart 2011’de “Oyuncular Sendikası”nın resmen kurulmasını sağlamıştır. Sendika, 10-11
Eylül 2011 Cumartesi ve Pazar günleri Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü’nde ilk olağan
genel kurulunu gerçekleştirmiş, ana tüzüğü gereğince belirlenen yönetim kurulu, denetim
kurulu ve disiplin kurulu gibi zorunlu organları oluşturulmuştur.
1 Mayıs 2011` de Taksim` deki kutlamalarda yerini alarak varlığını hissettiren sendika
üyeleri, dizi setlerindeki çalışmalarının sıkıntılarından iş saatlerinin uzunluğuna, emeklilik
koşullarından sosyal güvence durumuna varana dek birçok soruna alternatif yaratabilme
talebiyle ve örgütlü mücadeleyi büyütme misyonuyla hareket ettiklerinin altını çizdi.
400 oyuncu üyeyle gerçekleşen kongrede; emeklilik primlerinin mesleğe göre
düzenlenmesi, oyuncuların emeklilikle ilgili sorunlarının çözülmesi, oyuncuların telif
haklarını devretmesinin genel uygulama olmaktan çıkarılması, tüm oyuncuların sosyal
güvencelerinin sağlanması, tüm alanlarda taban ücreti belirlenmesi, çalışma koşullarına göre
işsizlik sigortası düzenlenmesi, temel çalışma koşullarının belirlenmesi gibi başlıklarda ilke
kararları alınmıştır. Yaptığı konuşmada, uzun zamandır büyük emek harcadıklarını ve
istediklere yere varabilmek için örgütlü bir gücün gereksinimi hissettiklerini belirten başkan
Mehmet Ali Alabora özetle şunları belirtmiştir;
“Örgütlenme hep sancılı bir süreçtir. Ama biz bu süreci dayanışmayla çok güzel geçirdik.
29 Kasım’daki toplantıdan bu yana dokuz ay 10 gün geçti. Karşılaşılan en büyük zorluklar
mevzuatlarla ilgili. 82 anayasasının getirdiği zorluklar var. Sendikalar özellikle trajikomik
işlerle uğraştırılıyor. 63 kişi sendikayı kurduk, kanunda yazan her şeyi yaptık. Dilekçemizi
verdik. Ancak Çalışma Bakanlığı’na gittiğimizde hiçbirimizin üye olmadığını gördük,
çünkü üyelik olması için noterden üye olmanız gerekiyor. Gittik, kendi kurduğumuz
sendikaya noterden üye olduk.. ‘Şimdi başrol dayanışmanın’ sloganı bir çağrıydı. ‘Artık
başrol dayanışmanın’ sloganı da harekete geçtiğimizin kanıtıdır. Temel çalışma
koşullarımızı elde edebilmek ve oyunculuk standartlarını temel seviyeye taşıyabilmek için
mücadele ediyoruz. Bu alanda çalışan herkese kapımız açık. İlk hedefimiz ‘bağlı çalışan’
olabilmek. Bağlı çalışanız ama Bağ-Kur’luyuz. Serbest meslek gibi görünüyor. İşverenler
güvencemizi sağlamalı. Dayanışma devam ederse, 1-3-6 yılda hedeflerimiz gerçekleşecek”
(http://oyuncularsendikasi.org/index.php?page=icerikgoster&menuID=143).
İlgili sendika mevzuatına göre 60.000 üye sayısına ulaşmadan grev yapma hakkının
doğmaması, eyleme geçme ve hak arama noktasında Oyuncular Sendikası’nın elini kolunu
bağlayan en ciddi engeldir. Çünkü sektörde oyunculukla geçinen ve başkaca mesleği olmayan
kişi sayısı 12.000 civarındadır. Sendikaya kayıtlı üye sayısı 2013 yılı itibarıyla 12.002’ye
ulaşabilmiştir.
Reklam sektöründe doğrudan işveren ve emek sendikası oluşumu yoktur. Ancak reklam
sektörünün üretim cephesinde var olan iş gücü aynı zamanda televizyon ve sinema
sektöründe de var olan işgücüdür. Dolayısıyla reklam sektöründe bütünüyle bir emek
örgütsüzlüğünden söz edilemez.
SONUÇ
Yapısal özellikleriyle iç içe geçmiş olan bu üç sektörde işveren ve emek cephelerindeki
örgütlenme yapısını yukarıdaki gibi ortaya koyduktan sonra en belirgin sorunun bölünme
olduğu söylenebilir. Özellikle meslek birliklerindeki kurumsal çeşitlilik dikkat çekicidir.
204  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Sinema alanındaki sendikal yapılanmada böylesi bir çeşitlilik yoktur. SİNE-SEN ve
Oyuncular Sendikası kuruluş amaçları, tüzükleri ve ortaya koydukları eylemler bakımından
birbirine rakip değil tamamlayıcı örgütlenmeler biçiminde var olmalıdır. Bölünme, gerek
işveren gerekse emek cephesinin hak arama ve mesleki birlikteliklerinde süreç içinde
istikrarsızlığı ve verimsizliği getirir.
Binlerce televizyon kanalının ve sinema salonunun var olduğu, ülke sinemasının sektörden
endüstrileşmeye doğru büyüme ivmesi kazandığı, görsel-işitsel dijital teknoloji devriminin
yeni bir kültür endüstrisi yapılanmasına doğru yöneldiği iki binli yıllarda emek ve meslek
örgütlenmesi olması gereken yerde değildir. Ana akım medya ve İstanbul merkezli sinema
sektörü dışında kalan; yerel ve bölgesel ölçekli televizyon kuruluşlarında, Anadolu
şehirlerinde küçük çapta faaliyet gösteren reklam kuruluşlarında binlerce nitelikli insan emek
sömürüsüne maruz kalmaktadır. Bu büyük emekçi kitle için iş güvenliği, çalışma koşulları ve
düşük ücret en temel üç sorundur. Yanı sıra, çok büyük bölümü meslek örgütlenmelerinin ve
sendikal yapılanmanın tamamen dışındadır.
Türk sinema, televizyon ve reklam sektörünün gelişen, büyüyen üretim ve kazanç,
değişim-dönüşüm süreçlerine paralel olarak; çağdaş, yenilikçi, demokratik, temel hak ve
özgürlüklere uygun biçimde meslek örgütlenmelerine, emek sendikalarına ve dernek
yapılanmalarına gereksinimi vardır. Her şeyden önce işgücünün talepleri bu yönde olmalıdır.
Mevcut yapılanmalarla “ileri toplum” ölçütlerine ulaşmak olanaksızdır.
KAYNAKÇA:
Arslanbay, H. (1995). Bütün Mesele Konsept Yaratmak. Antrakt Aylık Sinema Dergisi, Sayı
46. s. 50-53.
Berensel, E. (1991). Sinema Emekçileri.. 25.KARE Sinema Kültürü Dergisi, Sayı 2. s. 24-25.
Dorsay, A. (1985). Sinema ve Çağımız 2. İstanbul: İmge Yayınları.
Erkılıç, H. (2003). Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı ve Bu Yapının Sinemamıza Etkileri.
Sanatta Yeterlik Tezi, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.
Güçhan, G. (1992). Toplumsal Değişme ve Türk Sineması. İstanbul: İmge Yayınları.
İnceoğlu, M. Ç. (2008). Modernleşme ve Türk Sineması. Yayımlanmamış Doktora Tezi,
Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Bilimleri Anabilim Dalı,
İstanbul.
Kuzu, H. (1997). Devlet ve Sinema, Antrakt Sinema Dergisi, Sayı 67, s. 4, 5, 6.
Mahiroğulları, A. (2005). Türkiye’de Sendikalaşma. C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi,
Cilt 2, Sayı 1, Doç.Dr. Feramuz AYDOĞAN’ın Anısına. 161.
Milliyet Gazetesi, 30.03.1974.
Özön, N. (1995). Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları Cilt 1. İstanbul: Kitle
Yayınları.
Özön, N. (1995). Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları Cilt 2. İstanbul: Kitle
Yayınları.
Özgüç, A. (1990). Başlangıcından Bugüne Türk Sinemasında İlkler. İstanbul: Yılmaz
Yayınları.
Serdar Karakaya  205
Özgüç, A. (1995). Filmciler, Yapımcılar ve Bir Örgütlenmenin Kısa Tarihi. Antrakt Aylık
Sinema Dergisi, Sayı 56, s.48. Refiğ, H. (1971). Ulusal Sinema Kavgası, İstanbul:
Hareket Yayınları.
Scognamillo, G. (2002). Türk Sinemasının Ekonomik Tarihine Giriş – 2. Yeni İnsan Yeni
Sinema Dergisi, Sayı, 10, s. 36–39.
Türkali V. (1985). Bu Gemi Nereye. İstanbul: Cem Yayınları.
ELEKTRONİK KAYNAKLAR
http://www.ratem.org/web/default.html
www.tezkoopis.org/yayin/egitim/6.pdf
http://www.telifhaklari.gov.tr/belge/1-26511/meslek-birlikleri-mevzuati.html
http://www.film-sanvakfi.org/?page_id=203
http://www.tursak.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=72&Itemid=74&l
ang=tR
http://www.turvak.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=209&Itemid=233
http://www.tursav.org.tr/tursav.php?Dil=
http://www.se-sam.org/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=1
http://www.tesiyap.com/main/about/
http://www.sinema.gov.tr/ana/sayfa.asp?id=12
http://www.sinema.gov.tr/ana/sayfa.asp?id=12
http://www.bsb.org.tr/hakkimizda.html)
http://www.se-yap.org.tr/hakkimizda/
www.ratem.org/web/default.html
http://www.fiyab.org.tr/news.aspx?newsId=2188
http://www.filmyon.org/?page_id=8
http://www.senaryo.org.tr/page_details.aspx?id=37
http://www.siyad.org/tuzuk.php
http://www.istanbul.net.tr/Kent-Rehberi/sivil-toplum-kuruluslari/cagdas-sinema-oyuncularidernegi-casod/12/46/16739/9
http://www.istanbul.net.tr/Kent-Rehberi/sivil-toplum-kuruluslari/
http://www.tvyd.org.tr/hakkimizda.asp
http://www.haberkameradernegi.org/
http://elmaaltshift.wordpress.com/2006/09/03/ucuncu-bolum-turkiyede-reklam-ajanslari-vereklam-sektorundeki-meslek-orgutleri-devami/
www.tezkoopis.org/yayin/egitim/6.pdf
http://oyuncularsendikasi.org/index.php?page=icerikgoster&menuID=143
http://www.atik-online.net/2011/10/oyuncular-sendikasi-1-kongresini-gerceklestirdi/
Emeğin Karikatürü: Emek Temalı Karikatürün
Osmanlı/Türk Mizah Basınına Girişi
İ. Arda ODABAŞI
Özet:
1908 Jön Türk Devrimi ile açılan II. Meşrutiyet döneminde genel olarak basın alanında özel olarak
da mizah basınında bir atılım yaşandığı görülmektedir. Diğer yandan söz konusu dönemin, emek tarihi
ve işçi hareketleri bakımından da tarihimizde özel bir yere sahip olduğu söylenebilir. Nitekim esas
itibariyle bir tarım toplumu olan Osmanlı’da ilk dikkate değer işçi hareketleri II. Meşrutiyet yıllarında
belirir.
Emek dünyasındaki gelişmeler dönem basınına çeşitli şekillerde yansımış ve basın tarafından
çeşitli şekillerde yansıtılmıştır. Bu tür gelişmeler genelde “ciddi basın”ın ilgi alanına girmiştir. Doğal
olarak, emek tarihi üzerine daha sonra yapılan akademik çalışmalar da “ciddi basın”ı esas almışlardır.
Mizah basını ile emek hareketlerinin gelişimlerinin kesiştiği bir tarihsel kesitte, bu iki düzlem
arasındaki etkileşimi tartışmak hem basın hem de emek tarihi literatürümüz açısından faydasız
olmayacaktır. Nitekim gerçekten de emeğin mizahi çizimine, diğer bir deyişle, emek temalı
karikatürlerin Osmanlı/Türk mizah basınına girişine bu dönemde rastlanır.
Bu bildiride Kalem, Cem, Karagöz, Lak Lak, Davul, Alem gibi dönemin önde gelen mizah gazete
ve dergilerinde yer verilen emek temalı karikatürler konu edilecektir.
Başlangıcından 1908’e Osmanlı/Türk Mizah Basını1
Türk basın tarihinin başlangıcı kabul edilen Takvim-i Vakayi’nin 1831’de yayın hayatına
girişinden 36 yıl sonra (1867’de) mizahi bir yayın olmayan İstanbul gazetesinde ilk
karikatürler yer bulacaktır. İlk Türk mizah yayını ise, 1868’de çıkmaya başlayan Terakki
gazetesinin aynı adı taşıyan eki olarak 11 Mayıs 1870’de yayın hayatına girer. İlk mizah
dergisi olan Terakki, Aralık 1870’te Terakki-Eğlence adını aldıktan sonra sayfalarında
karikatüre yer verecektir (Çeviker, 1986, ss. 17, 20-21, 117-119, 121-123; Üyepazarcı, 2006,
ss. 85-106).
Teodor Kasab Efendi’nin 1870’te çıkarmaya başladığı ve “müstakil” (ek olmayan) ilk
Osmanlı/Türk mizah dergisi Diyojen’in, 1873’te çıkarmaya başladığı Çıngıraklı Tatar ve
Hayal’in, Mehmet Tevfik’in (Çaylak veya Çopur Tevfik) 1876’da çıkarmaya başladığı
Çaylak’ın mizah basını tarihimizde önemli yerleri vardır. Hayal, Tanzimat döneminde en çok
karikatür yayımlamış süreli yayındır ve Osmanlı karikatürünün gelişimine ciddi katkıda
bulunmuştur. Çaylak da dönem karikatürünün en seçkin örneklerini içerir (Çeviker, 1986, ss.
21-27, 87, 107, 119-121, 123-126, 133; Gündoğdu, 2009; Üyepazarcı, 2002).
İlk mizah dergisinin yayın hayatına girdiği 1870’den, Sultan II. Abdülhamit’in Mebusan
Meclisi’ni “tatil ettiği” Şubat 1878’e dek 20 kadar mizah yayını çıkmıştır. (Çeviker, 1986, ss.
24, 117-135; Koloğlu, 2005, s. 26).
1870-1877 dönemi karikatüründe belediye hizmetleri, çağdaşlaşma, Batılılaşma ile
değişen toplumsal yaşam, gündelik yaşama ilişkin sorunlar, ekonomi ve borsa, matbuat
dünyası, kadın ve kadın-erkek ilişkileri, savaş ve barış, politika, “ilerleme, özgürlük, eşitlik,
adalet” ilkeleri, eğitim, çocuk ve fantezi temaları işlenmiştir. (Çeviker, 1986, ss. 39-47;
Koloğlu, 2010, ss. 190-191).
1
Osmanlı İmparatorluğu’nda değişik dillerde yayınlar çıkmıştır. Bu bildiri, Osmanlı Türkçesi kullanan basın ile
sınırlıdır. O nedenle “Osmanlı/Türk Mizah Basını” tabiri tercih edilmiştir.
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
208  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Georgeon’un deyişiyle, “matbaa ve basın gülmecenin gücünü on katına çıkarır.” Tirajı
genellikle ciddi gazeteleri geride bırakan mizah basını ile birlikte gülmenin sınırları genişler.
Böylece “gülme”, “çok daha geniş ölçekteki okuyucular arasında görünmez, dolayısıyla daha
denetim dışı ve tehlikeli bir iletişim kurmaktadır.” Aynı zamanda siyasi hiciv unsuru taşıyan
mizah “yıkıcı”dır. “Devlet için artık tehlikeli hale gelen bir gülme söz konusudur” (2007, ss.
91-93). Bu durumun sonucu olarak, özellikle siyasi hicve tahammül gösteremeyen iktidarlar
eliyle, 1870-1877 döneminde basının tümüne olduğu gibi, muhalif Yeni Osmanlılar ile yakın
teşrik-i mesai içinde bulunan mizah basınına da daha en başından sansür uygulanmış ve bu tür
yayınlar (ihtar, geçici kapatma, kapatma, yayıncı için sürgün/hapis gibi) çeşitli baskı ve
cezalarla karşı karşıya kalmışlardır (Çakır, 2006; Çeviker, 1986, ss. 61-78; Erdem, 1998;
Gündoğdu, 2009, ss. 55, 62-63).
Yine de başlangıç dönemi olan 1870-1877’de mizah basını ve karikatür dikkate değer bir
gelişme göstermiştir (Çeviker, 1986; Nalcıoğlu, 2013, ss. 323-370; Özdiş, 2010). 1878’den
1908’e 30 yıl sürecek olan İstibdat döneminde ise mizah basını külliyen yasaklanmış, mizah
yayınlarına kesinlikle izin verilmemiş, en şiddetli sansür bu alanda uygulanmıştır. Bu nedenle
karikatür, Çeviker’in yerinde deyişiyle, “Jön Türkler’le birlikte sürgüne çıkmıştır.” II.
Abdülhamit rejimine muhalefeti yurtdışında sürdüren Jön Türkler, Londra, Folkstone,
Cenevre, Kahire gibi şehirlerde 10 kadar mizah yayını çıkarmışlardır. Sultan II.
Abdülhamit’in şahsını ve rejimini en sert dille eleştiren bu yayınlar ülkeye ancak yasadışı
yollardan sokulabilmiştir. 1878’e dek gelişme gösteren Osmanlı/Türk mizah yayıncılığı ve
karikatürcülüğü böylece tam bir durgunluk dönemine girmiştir (Çeviker, 1986, ss. 271-285;
Koloğlu, 2005, ss. 93-104; Koloğlu, 2010, ss. 194-196).
1908 Devrimi ve Mizah Basınında Patlama
1908 Jön Türk Devrimi ile birlikte sansürün fiilen kalkmasıyla bir “basın patlaması”
olgusu belirmiştir. 1907 yılında Osmanlı topraklarında çıkan süreli yayınların sayısı 120’dir
(Koloğlu, 2010, ss. 222-223). Halbuki Hürriyet’in İlanı’ndan sonra sadece ilk bir buçuk ayda
200’ün üzerinde süreli yayın imtiyazı alınmış, bu sayı gün geçtikçe artmıştır (İskit, 1943, s.
144). O güne dek görülmedik sayıda, çeşitte ve nitelikte yayın ortaya çıkmıştır. 30 yıl
boyunca susturulan toplumda gazete-dergi çıkarmak salgın hâlini almış, basın olağanüstü bir
dinamizm kazanmıştır. Başta İstanbul, bütün ülkeye yayılan bu patlama, hem nicelik hem de
nitelik düzleminde yaşanmıştır.2
Mizah basını, bu sıçramanın önemli bir parçasıdır. “Bizde mizah 1908 inkılâbından sonra
gerçek bir hüviyet al”mıştır (Çapanoğlu, 1970, s. 5). “II. Meşrutiyet, Türk karikatüründe bir
devrimin gerçekleştiği çok önemli bir dönemdir.” (Çeviker, 1988, s. 17).
30 yıllık yasağın ardından mizah ve karikatür özlemi iyice kökleşmiş haldedir. Nitekim
hem II. Meşrutiyet basınında en büyük patlama yapan türlerden biri mizahtır hem de
Türkiye’de bu sanat etkili atılımını II. Meşrutiyet yıllarında gerçekleştirmiştir (Koloğlu, 2005,
s. 116; Koloğlu, 2010, ss. 196, 202).3 1908 Devrimi’nin basın patlaması içinde, Sultan II.
Abdülhamit’in tahammül edemediği mizah yayınlarındaki patlama göz alıcıdır:
Başlangıcından (1870’ten) 1908’e yaklaşık 40 yılda, yurtiçi ve dışında toplam 30 kadar mizah
yayınına karşılık, 1908-1918 yılları arasında (10 yılda) yaklaşık 100 mizah gazete ve/veya
dergisi çıkmıştır (Çeviker, 1988, ss. 17, 132-208).
2
Bu patlamanın süreli yayınların sadece adedi, çeşidi ve coğrafi dağılımında değil, tiraj ve okur sayısında da
tespit edilebildiği belirtilmelidir. Tirajlar sıçramış, okur kitlesi genişlemiştir.
3
II. Meşrutiyet döneminde mizah yayıncılığı, dergi ve gazetelerin dışına da taşar. İlk karikatür albümü, yıllıklar,
karikatür-kartpostallar ve çizgili el bildirileri çıkmış olmaktan başka, ilk karikatür sergisi de 1918’de açılmıştır
(Çeviker, 1988, ss. 78-82).
İ. Arda Odabaşı  209
Bu süreli yayınların büyük bir kısmı kısa ömürlü olsa da Osmanlı/Türk mizahının nitelikli
ve köklü örnekleri bu dönemde belirmiştir. II. Meşrutiyet yıllarının gerek içerik (metin ve
çizim) kalitesi gerekse kalıcılık (görece uzun ömürlülük) bakımından en önemli mizah
yayınları Karagöz, Kalem ve Cem’dir.4
1908 Devrimi’nin İşçi Sınıfına Getirdiği Hareketlilik
1908 Devrimi’nin beraberinde getirdiği patlamalardan biri de işçi hareketlerinde
yaşanmıştır. 1908 yılının özellikle Ağustos ve Eylül ayları Osmanlı İmparatorluğu’nda o güne
dek görülmedik ölçüde hızlı, yaygın ve büyük bir grev dalgasına sahne olur. Hemen tüm
işkollarını kapsayan grevler, doğal olarak, işçi sınıfının görece gelişmiş bulunduğu İstanbul,
Selanik ve İzmir gibi şehirlerde yoğunlaşmıştır (Güzel, 1996, ss.31-59; Yıldırım, 2013, ss.
230-269, 359-363).
Osmanlı İmparatorluğu’nda modern anlamda ilk grevin gerçekleştiği 1872’den Temmuz
1908’e dek (36 yılda) toplam 92 grev örgütlenmiştir. Buna karşılık, 1908 yılının TemmuzAralık aylarında (5 ayda) gerçekleşen işçi grevi sayısı 143’tür ve bunların çoğu da sadece iki
aya (Ağustos-Eylül) sığmıştır. Bu büyük grev dalgası karşısında, iş uyuşmazlıklarının
çözümünü, grev ve sendikalaşmayı düzenleyen geçici bir kanun (Tatil-i Eşgal Cemiyetleri
Hakkında Kanun-ı Muvakkat) 8 Ekim 1908’de yürürlüğe sokulmuş, sekiz ay kadar sonra (9
Ağustos 1909’da) ise kanun metni bazı değişikliklerle, “Tatil-i Eşgal Kanunu” olarak Meclis-i
Mebusan tarafından kabul edilmiştir (Ökçün, 1996; Yıldırım, 2013, ss. 311-340). Yasal
düzenlemelerin de etkisiyle grev dalgası zamanla durulmuş olsa da son bulmamıştır: 19091918 yılları arasında 83 grev görülür (Yıldırım, 2013, ss. 225, 264, 283-284, 357-366, 368).
II. Meşrutiyet döneminin ilk yarısında işçi hareketi, örgütlenme düzleminde de belirgin
şekilde gelişmiştir. İşçiler “sendika, cemiyet, dernek, kulüp” gibi isimler altında hemen her
üretim alanında örgütlenmişlerdir (Güzel, 1996, ss.70-83; Yıldırım, 2013, ss. 114-139).5
II. Meşrutiyet’te Emeğin Karikatürize Edilişi
Emek dünyasındaki bu hareketlilik, halihazırda zaten dinamizm içinde bulunan dönem
basınına doğal olarak çeşitli şekillerde yansımıştır. Kuşkusuz, bu durum öncelikle “ciddi
basın” için geçerlidir.6 Ancak, mizah basını da emek olgusuna tümüyle duyarsız kalmamış ve
II. Meşrutiyet döneminde emek teması ilk kez Osmanlı/Türk karikatürüne girmiştir.
II. Meşrutiyet dönemi karikatüründe başlıca temalar şunlardır: belediye ile ilintili sorunlar,
toplumsal yaşam, kadın, kadın-erkek ilişkileri, aile ve çocuk, eğitim, sanat dünyası, matbuat
dünyası, fantezi, “hürriyet, adalet, eşitlik, kardeşlik” ilkeleri, İstibdat rejimi ile ilgili konular
(hafiyeler, jurnalcilik, sansür vs.), II. Abdülhamit, politik yaşam, ekonomi, savaşlar, ilerleme
ve gelişme, ünlü kişiler (Çeviker, 1988, ss. 41-52).
Dönem karikatürünün bir diğer teması da işçi-işveren/emek-sermaye ilişkileri ve
grevlerdir. II. Meşrutiyet öncesinde böyle bir olgu söz konusu değildir. Örneğin 1908’den
önce de grevler yaşanmış olmakla birlikte, bunlar karikatüre girememiştir. “II. Meşrutiyet
karikatüründe işçi-işveren, toprak işçisi-ağa ve grev olguları ele alınmıştır. Bunlar Tanzimat
karikatüründe olmayan şeylerdir” (Çeviker, 1988, ss. 38, 51).
4
Karagöz bütün II. Meşrutiyet dönemi boyunca, Kalem yaklaşık üç yıl, Cem ise yaklaşık bir yıl yayın hayatında
kalmıştır (Heinzelmann, 2004).
5
Ancak, işçi örgütlerinin hep “sol” renkte olduğu sanılmamalıdır. Birçok işçi örgütü (sendika veya dernek)
gerici, şoven unsurların, mesela rahiplerin yönetimi altında ırkçılık, dincilik yapmakta ve böylece aslında işçi
hareketini baltalamaktadır (Güzel, 1996, ss. 76, 108).
6
Örneğin adı “emek” (sa‘y ü amel) olan bir fikir dergisi bu minvalde anılabilir (Odabaşı, 2013).
210  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Bununla birlikte, emeğin ilk kez karikatürize edildiği bu erken dönemde işçilerin
durumunun Osmanlı mizah yayınlarının belli başlı temalarından biri olmadığı da
belirtilmelidir (Brummett, 2003, ss.291-292). Emekçi sınıfların değişik vesilelerle karikatürde
yer almış olması, o karikatürün mutlaka “emek temalı” olduğu anlamına gelmemektedir.
“Genel olarak perişan ve yoksul, özel olarak da işçi imgesi meşrutiyet gazetelerinde çeşitli
biçimlerde yer al”mıştır (Brummett, 2003, s.292).7 “Emek temalı”dan kasıt ise emekçi
sınıfların durumlarının ve sorunlarının, emek-sermaye çelişmesinin, işçi-işveren ilişkilerinin,
emekçilerin örgütlenme türü faaliyetlerinin, grevlerin vs. konu edilmesidir.
Bu türden (yani gerçekten emek temalı) fazla sayıda olmayan karikatüre Karagöz, Kalem,
Cem, Lâklâk, Hayal-i Cedit gibi mizah dergilerinde rastlanmaktadır.8
II. Meşrutiyet’te Emek Temalı Karikatürler
İlk sayısı 3 Eylül 1908’de çıkan Kalem (Çeviker, 1988, ss. 20-21, 141-145; Heinzelmann,
2004, ss. 56-67; Üyepazarcı, 2008), II. Meşrutiyet döneminin en önemli mizah dergisidir
(Koloğlu, 2005, s. 115). “Kalem, toplumda gerçekleşen devrime koşut olarak karikatürde de
devrim gerçekleştirmiştir.” Yazıda ve çizgide yepyeni, modern bir mizah ve karikatür anlayışı
getiren bu dergi aynı zamanda, “karikatür” kelimesini ilk kez kullanmış ve onu tanımlamaya
çalışmıştır. Bu nedenle “modern Türk karikatürünün doğumevi” şeklinde nitelenmektedir
(Çeviker, 1988, ss. 20, 30-31, 53-54, 57-58, 144).
Üstelik Kalem’in, emek temalı karikatürde de başı çektiği söylenebilir. 7 Ocak 1909 günü
çıkan sayısında yer alan bir karikatürde (Kalem, 19, s. 4. [Resim 1]), Tatil-i Eşgal Kanunu
konu edilmiştir. Meclis-i Mebusan’ın önünde bir adam, yularından tuttuğu eşeği çekmeye
çalışmaktadır. Gitmemekte direnen eşeğin üzerinde “Tatil-i Eşgal Nizamnamesi” (Grev
Kanunu) yazmaktadır. Adam şöyle yakınır: “Amma aksi hayvan ha! Çekiyorum çekiyorum da
bir türlü şu binaya sokamıyorum.”
7
Ayrıca, bazı karikatürler de döneme ilişkin bilgi yetersizliği nedeniyle yanlış yorumlanabilmektedir. Örneğin
Karagöz’de çıkan bir karikatür, grevlerle ilgisi olmamasına rağmen öyleymiş gibi değerlendirilebilmiştir
(Çeviker, 1988, ss. 38-39, 223).
8
Tüm mizah yayınlarını incelemiş değiliz. Ancak, Edep Yahu gibi karikatürsüz çıkanlar bir yana, incelemiş
olduğumuz (Gıdık, Köylü, Püsküllü Bela, Dalkavuk, Karikatür, Cingöz, Alafranga, Eşref /Musavver Eşref, Âlem,
Zıpır gibi) pek çok mizahi süreli yayında emek temalı karikatüre rastlanmaz. Ayrıca, bir “ara kategorizasyon”u
gerektirecek karikatürler de söz konusudur. Bu minvaldeki Davul örneğine ileride değinilecektir.
İ. Arda Odabaşı  211
[Resim 1]
Bir yandan eşeği (grev kanununu) Meclis’e sokmaya çalışıp öte yandan yakınan kişi,
Ticaret ve Nafia Nazırı Gabriyel Noradunkyan Efendi’dir (Kapril Efendi olarak da bilinir).
Daha yukarıda belirtildiği gibi, 8 Ekim 1908’de geçici tatil-i eşgal (grev) kanunu yürürlüğe
girmiştir ve geçici kanunu hazırlayan da Ticaret ve Nafia Nezareti’dir. Karikatürde,
Noradunkyan Efendi’nin şimdi de grev kanununu geçici olmaktan çıkarmak, Meclis’ten
geçirmek istediği ama inatçı engellerle karşılaştığı ve karşılaşacağı, yasalaşma sürecinin o
kadar da kolay olmayacağı anlatılmaktadır. Gerçekten de Tatil-i Eşgal Kanunu bu
karikatürden ancak yedi ay sonra Mebusan Meclisi’nden geçecektir.
“Emekten söz açan ilk Türk karikatürcüsü” olarak anılan Mehmet Fazlı Bey tarafından 23
Temmuz 1909’da yayın hayatına sokulan Lâklâk dergisinin (Brummett, 2003, ss. 65, 293;
Çapanoğlu, 1970, ss. 66-69; Çeviker, 1988, ss. 116, 163) 29 Temmuz günü çıkan ikinci
sayısında emek temalı bir karikatüre rastlanır (Lâklâk, 2, s. 4 [Resim 2]). Karikatürün mekanı
bir çiftliktir. Bir yanda ücret karşılığı çalıştıkları anlaşılan çiftçiler (tarım işçileri), diğer yanda
ise çiftlik sahibi vardır. Üç tarım işçisi zayıf bedenli, yoksul görünümlüdür. İkisi çıplak
ayaklıdır, elbiseleri yırtık veya yamalıdır. Birinin elinde kürek, diğerinde kazma
bulunmaktadır. Yüzlerine yorgunluk, çaresizlik ve bezginlik ifadeleri yerleşmiştir. Elleri
ceplerinde ve sırıtır halde resmedilmiş olan çiftlik sahibi ise fazlasıyla şişman ve göbeklidir.
Öyle ki üç zayıf tarım işçisinin toplamı kadar ve hatta üçünden daha büyük çizilmiştir. Giyim
kuşamı, varlıklı ve rahatının yerinde olduğunu dışa vurmaktadır. Çiftçilerle çiftlik sahibi
arasında şu diyalog geçer:
Çiftçiler – Aman Hacı Ağa akşama kadar güneşin altında kavruluyoruz. Kırk
para ile karnımız doymuyor yirmi para daha katık parası artır bari!..
Çiftlik sahibi – Ne aç gözlü heriflersiniz be! Günde kırk para! Nenize
yetmiyormuş! Daha ne vereyim!
212  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
[Resim 2]
Dikkat edilecek olursa, Mehmet Fazlı’nın bu karikatürü hem çizgi hem metin (lejand)
itibariyle kontrastlar üzerine kuruludur. İşçilerin zayıf bedenleri çiftlik sahibinin iri, şişman
bedeni ile karşı karşıya konulmuştur. Çiftçilerin yoksul görünümü karşısında, patronun
varlıklı görünümü durmaktadır. İşçilerin elleri vücutlarına göre fazlasıyla büyüktür ve ikisinin
elinde üretim araçları (kazma, kürek) bulunmaktadır. Bu unsurlar, onların emek veren, çalışan
olduklarını anlatır. Çiftlik sahibinin ise eli hem cebindedir hem de cepteki el, fazlasıyla
küçükmüş izlenimi uyandırmaktadır. Bunun yanında, göbeğinin şişkinliği okurun dikkatini
hemen çekecek şekilde çizilmiştir. Cepteki küçük el ve fazlasıyla iri göbek ve gövde, çiftlik
sahibinin rahatının yerinde olduğu, çalışmadığı, emek vermeden yaşadığı izlenimini
uyandırır. Aynı durum yüz ifadeleri için de geçerlidir: Mutsuz, bezgin işçilerin karşısında
sırıtarak konuşan küstah patron durmaktadır.
Diyalogda (lejandda) görüldüğü üzere, çiftçiler zor koşullarda çalıştıklarını ve aç
olduklarını dile getirmekte, ücret artışı talep etmektedirler. 40 para yani 1 kuruş olan
gündeliklerini 1,5 kuruşa çıkarabilme derdindedirler.9 Taleplerini dile getirirken saygılı bir dil
kullanmaktadırlar. Çiftlik sahibi ise işçileri terslemekte, onları aç gözlülükle suçlamaktadır.
Her sözünün sonundaki ünlem işaretlerine bakılırsa, bunu sert bir şekilde yüksek sesle
yapmaktadır.
Lâklâk’ın sahibi ve müdürü Mehmet Fazlı Bey bu karikatüründe, işçilerin içinde
bulundukları zor koşulları, perişanlıklarını, emeklerinin karşılığını alamadıklarını; buna
karşılık patronların emek harcamadan rahat içinde yaşadıklarını, açgözlülüklerini, yanlarında
çalıştırdıklarına karşı vurdumduymazlıklarını ve acımasızlıklarını vurgulamıştır.
9
Kaba bir karşılaştırma yapmak üzere; Lâklâk ve Hayal-i Cedit gibi ucuz dergilerin fiyatının 10 para, yani
çeyrek kuruş, Karagöz’ün 20 para (yarım kuruş) olduğu bilgisini verirsek, günlük 1 kuruşun (40 paranın) bu
dönem için fazlasıyla düşük bir ücret olduğu anlaşılacaktır. Kalem gibi baskı kalitesi yüksek ve sayfa sayısı
evvelkilere göre fazla bir derginin fiyatının 50 para olduğu hatırlanacak olursa, bu işçilerin gündelikleriyle bir
dergi bile alamayacakları anlaşılır. Nitekim söz konusu yıllarda işçi yevmiyeleri sektöre ve bölgeye göre 6 ila 17
kuruş arasında değişmektedir (Eldem, 1970, s. 209).
İ. Arda Odabaşı  213
Lâklâk’ın 14 Ekim 1909 günü çıkan sayısında yer verilen yine Mehmet Fazlı’nın bir başka
karikatüründe (Lâklâk, 13, s. 1 [Resim 3]) ise üzerinde ay yıldız olan bir bağış sandığı
(bahriye bağış sandığı) etrafında, sandığa para atanlar (bağışta bulunanlar) ile hiç oralı
olmayıp geçip gidenler resmedilmiştir. Kıyafetlerinden anlaşıldığı kadarıyla ve ayrıca
lejanddan öğrenildiğine göre, bağışta bulunanlar fakirler, emekçiler, işçiler, sosyalistler,
askerler, küçük rütbeli subaylar, halktan kimselerdir. Bazılarının elbiseleri yırtık pırtık ve
yamalıdır. Vurdumduymazlar ise redingotlu, bastonlu resmedilmiş olan servet sahipleri,
yüksek tabakadakiler, varlıklı sınıflardır. Karikatürün uzun altyazısı şöyledir:
İane-i bahriye sandıkları vaz olunduğu günden beri, para atanlar hep fakirler.
İşçiler kazandıkları beş kuruşun yarısını filonun tezyidi için verdikleri halde eshab-ı
servetin, tabaka-i balanın, yüksek maaşlıların sandığa yanaşmadıkları herkesin
nazar-ı dikkatini celp ediyor. Yaşasın fedakar işçiler, gayyur sosyalistler, utansın
eshab-ı servet!.. Haya etsin tabaka-i bala!..
[Resim 3]
Görüldüğü üzere, Mehmet Fazlı Bey işçilerin fedakarlığını, sosyalistlerin gayretlerini
yüceltmiş, bencil servet sahiplerini ve yüksek tabakayı ayıplamıştır. Brummett’in deyişiyle,
bu karikatürde yoksulların ve işçilerin, zengin yurttaşlardan daha cömert ve vatansever
oldukları ima edilmiştir. Karikatürdekilerin kıyafetleri sınıf hiyerarşisindeki yerlerini belli
eder. Bu bir sınıf taşlamasıdır, yoksulların vatanseverlik görevini zenginlerden daha fazla
yerine getirmeye hazır oldukları ima edilmektedir (2003, ss. 293, 295).10
10
Mehmet Fazlı Bey’in iki karikatüründe de ağırlık toplumsal hicivde, taşlamadadır, gülmecede değil. Mehmet
Fazlı’nınkilere benzer, varlıklı sınıfların fakirlere karşı duyarsızlığını ve acımasızlığını vurgulayan ama “emek
temalı” sayılamayacak erken tarihli bir karikatüre, 27 Ekim 1908’de yayın hayatına giren Davul dergisinin 24
Şubat 1909 tarihli sayısında rastlanır (Davul, 16, s. 4). Bu karikatür üzerine bir değerlendirme için bkz.
(Brummett, 2003, ss. 295-296).
214  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Kalem dergisinin 7 Ekim 1909 günü çıkan sayısında yer alan karikatürde (Kalem, 56, s. 8
[Resim 4]), bir zabıta memuru ile bir gazete satıcısı (müvezzi) sokakta karşılıklı
konuşmaktadırlar. Ayağında terlikler, yırtık ve yamalı elbiseleriyle müvezzi, bir berduş
görünümündedir. Zabıta memuruna şöyle der: “Affedersiniz ben serseri değilim erkan-ı
matbuattanım, müvezziim.”
[Resim 4]
Bu karikatürün iki temel unsuru veya mesajı söz konusudur: İlk olarak, birkaç ay önce (9
Mayıs 1909’da) Mebusan Meclisi’nden geçerek yasalaşan “Serseri ve Mazanne-i Su’ Eşhas
Hakkında Kanun” (kısaca Serseri Kanunu), olumsuz sonuçları bakımından eleştirilmektedir.11
İkinci ve asıl olarak, basın emekçilerinin kötü yaşam ve çalışma koşulları, işsizlik
sorunları teşhir edilmektedir. Müvezziler, işsiz kaldıkları ve/veya yeterli gelir elde
edemedikleri için perişan serseri görüntüsü vermekte veya serseri sayılmakta, bu nedenle de
güvenlik güçlerinin tazyikine haksız yere maruz kalmaktadırlar.12
Kalem’in 17 Mart 1910 tarihli sayısında çıkan ve “Tünel idaresinde ıslahat-ı cedide”
(Tünel idaresinde yeni ıslahat) üst açıklamasını taşıyan karikatürde (Kalem, 78, s. 5 [Resim
5]) mekan, Tünel’dir. Arka planda işçiler çalışmakta, bir vagonu gaz tenekeleriyle
kaplamaktadırlar. Ön planda, kibirli olduğu belli13, silindir şapkalı İngiliz müdür14, bir elinde
11
Kanunun 1. maddesinde “serseri” tanımı yapılmıştır. Buna göre, hiçbir geçim vasıtası bulunmadığı ve
çalışmaya kudreti olduğu halde en az iki ay çalışmayan ve bu müddet zarfında iş bulmak için gerekli teşebbüste
bulunduğunu ispat edemeyip şurada burada dolaşan kimselere “serseri” denir. Kanun hakkında kapsamlı bilgi
için bkz. (Olgun, 2008, ss. 247-280).
12
Kalem’de birkaç sayı sonra benzer bir karikatüre daha rastlanacaktır. Bkz. (Kalem, 61, s. 12).
13
Özellikle uzun ve ince burnu, bacaklarının gerginliği, bir elinin cebinde oluşu ve işçiye uzanan diğer elinin
jestiyle...
İ. Arda Odabaşı  215
gaz tenekesi (üzerinde “The American Refined Petroleum” yazmaktadır), diğer elinde testere
bulunan (muhtemelen gayrimüslim Osmanlı veya Batılı) bir işçi ile konuşmaktadır:
Müdür – İşler nasıl gidiyor?
İşçi – Efendim vagonu itmam için daha dört gaz sandığına lüzum var.
Müdür – Elinizdekilerle idare-i maslahat edin. Sonra bize bu vagon çok pahalıya
oturacak.
[Resim 5]
Bu karikatürde esas olarak, hem modern ama kötü yönetilen bir ulaşım sistemi hem de
İstanbul’daki imtiyaz sahibi yabancı sermayeli şirketler, onların çıkarcı, gayriahlaki ve halkın
zararına politikaları ve yöneticileri eleştirilmektedir. Züppe müdür, halka hizmet değil
maliyeti düşürme derdindedir, bunun için ucuz ve kötü malzeme kullanılmasını istemektedir.
“İşçi ise, sömürülmekten ziyade yabancı çıkarların kuklası olmuş bir figürdür.” Söz hakkı
yoktur ve sadece emirleri yerine getirir (Brummett, 2003, ss. 299, 302).
Kalem’in 12 Mayıs 1910 tarihli nüshasında ise o sırada İstanbul’da gerçekleşmekte olan
tramvay grevi (Yıldırım, 2013, ss. 273-274; Sencer, 1969, s. 215) karikatürize edilmiştir
(Kalem, 86, s. 4 [Resim 6]. O yıllarda tramvaylar “katana” denen atlarla çekilmektedir ve
karikatürde atlar tramvay deposu veya ahırında görünmektedir. Binanın girişinde “Société des
Tramways” (Tramvay Şirketi) yazılıdır. İçerde bir tür küçük çaplı miting söz konusudur.
Zayıflıktan kemikleri sayılabilen katanalar konuşmacıyı dinlemektedirler. Konuşmacı at şaha
kalkmış, gayet hararetlidir. Diğerlerine göre dinç ve güçlü görünmektedir. “Kitle”nin
“öncü”sü gibidir. Arkadaşlarına, grevden asıl zarar görenin kendileri olduğunu haykırır ve
greve karşı çıkar: “Grevden mutazarrır olan var ise o da biziz. Ne saman var ne arpa.
Kahrolsun grev yine yaşasın Şişhane yokuşu.”
14
Çünkü Tünel imtiyazına sahip olan şirket İngiliz şirketidir ve karikatürdeki yazılar -alışılagelenin dışındaİngilizcedir.
216  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
[Resim 6]
Bu karikatürü farklı şekillerde okumak mümkündür. Çizer, grevin çeşitli kesimlere ve en
çok da üretim araçlarına (atlara) verdiği zararı vurgulamak istemiş olabilir. Veya greve
“ciddi” bir perspektifle yaklaşmayıp, grev karmaşası içinde hayvanların fazlaca
düşünülmediğini ima etmek, hayvanlar üzerinden mizahi bir perspektif sunmak arzusunda
olabilir. Dersaadet Tramvay Şirketi’nin gerçekte atlarını yeterince beslemediği, hayvanların
yollarda (Şişhane’de) beslendiği ve grev nedeniyle dışarı çıkamayınca aç kaldıklarını ima
ediyor da olabilir. Böylece şirketin maliyet düşürme gayretine, aşırı kâr güdüsüne dikkat
çekiyor olması mümkündür. Atlarını bile beslemeyen şirketin işçilerini de beslemediğine ve
beslemeyeceğine mecazi olarak (belki de atlar işçileri simgelemektedir) işaret ediyor olabilir.
Her ne olursa olsun, bu karikatür, işçi sınıfı grevlerinin toplumsal yaşamda kendini
duyumsattığını ortaya koymaktadır.
Kalem’dekinden bir ay kadar önce yayımlanmış olmakla birlikte, yine Tramvay Şirketi’ne,
işçilerine ve atlarına odaklanmış olması bakımından Hayal-i Cedit’in (Çapanoğlu, 1970, s.
100; Çeviker, 1988, ss. 169-170) 5 Nisan günkü nüshasında çıkan bir karikatüre (Hayal-i
Cedit, 6, s. 4 [Resim 7]) göz atmakta fayda vardır.15 Bu karikatürde yolcularla dolu bir
tramvay vagonuna katanalar yerine, ikisinin ayağı çıplak yaşlıca üç işçi (hamal) koşulmuştur.
İspirin16 kırbaç darbeleri altında vagonu çekmekte olan işçilerden biri ile ispir diyalog
halindedir. İspirin ağzından öğreniriz ki hayvanlar (belki de gıdasızlıktan) artık çekmez
olduğu için tramvaya işçiler koşulmuştur. İşçi, “Yeni elektrik midir, nedir? Bir şeyler
söylerler, ondan yapsalar!..” deyince ispir, “senin aklın ermez” diyerek onu tersler ve
konunun bam teline basar: “İdarenin [yani Dersaadet Tramvay Şirketi yönetiminin] hesabına
böyle geliyor, böyle yapıyor.”
15
Hayal-i Cedit’teki bu karikatür, Tramvay Şirketi’nin kamuoyunda veya en azından bir diğer karikatürist
nezdinde ne şekilde algılandığını göstererek, Kalem’deki karikatürü analizde bize yardımcı olabilir.
16
Atlı tramvay vatmanı, arabacı.
İ. Arda Odabaşı  217
[Resim 7]
Bu karikatürde bir yandan tramvayların randımansız çalıştığına işaret edilmektedir. Ama
asıl vurgulanan, Tramvay Şirketi’nin maliyeti düşük, kârı yüksek tutma hedefidir. Şirket,
kendisine mali yük getirecek yenilikler (elektrikli tramvay) yerine işçileri sömürmeyi tercih
etmektedir. Hatta belki de katanalar, işçilere göre daha maliyetli oldukları için işsiz
bırakılmışlardır.
Karikatürde dikkat çeken bir ayrıntı da işçi sınıfının sınıf bilincinden yoksun oluşu olgusu
ve buna bağlı olarak işçi sınıfı içindeki bölünmüşlük ve/veya hiyerarşidir. Nitekim ispir de
ücretli bir işçidir ama katanalar yerine koşulanlardan daha nitelikli bir işgücüdür ve burada
Tramvay Şirketi’nden yana, diğer işçilere karşıt bir konumdadır.
Mizah basınının gündeminde yer tutan bir diğer şirket ve grev de Reji ve Reji (tütün)
işçilerinin 1911 yılındaki grevleridir (Güzel, 1996, ss. 62-63; Odabaşı, 2013, ss. 43-44;
Sencer, 1969, ss. 217-218; Yıldırım, 2013, ss. 277-279). Bundan sonra üç dergide
göreceğimiz emek temalı karikatürlerin hepsinde Reji Şirketi ile tütün işçileri ele alınmıştır.17
10 Ağustos 1908’de yayın hayatına giren, II. Meşrutiyet döneminin en önemli mizah
gazetelerinden biri ve aynı zamanda Türkiye’de en uzun ömürlü mizah yayınlarından olan
Karagöz’ün (Çapanoğlu, 1970, ss. 53-61; Çeviker, 1988, ss. 136-138; Heinzelmann, 2004, ss.
44-56; Üyepazarcı, 2001) 15 Nisan 1911 tarihli nüshasında yayımlanan ilk karikatürün
(Karagöz, 292, s. 1 [Resim 8]) üst başlığı, “İnhisâr-ı duhân imalathanesinde” (tütün tekeli
imalathanesinde)’dir. Bir tarafta Karagöz ile Hacivat kendi aralarında konuşmaktadırlar.
Diğer tarafta Batılı ve varlıklı (şirket yöneticisi ve/veya sermayedar/bankacı) oldukları
üzerlerindeki elbiselerden ve şapkalarından anlaşılan üç kişi bir tütün kıyma makinesinin
17
Brummett, Osmanlı karikatüründe Reji’nin özel yerini özlü bir şekilde ortaya koyar: “Osmanlı karikatüründe
Reji, hem Osmanlı Devleti’nin boyunduruk altında oluşunu, hem de Osmanlı işçisinin sefaletini hatırlatırdı;
ahlakî, sosyal, siyasî ve iktisadî hoşnutsuzluğun göstergesiydi. ... Reji’de çalışanlar sefalet içindeydi, meşrutiyet
mizahı da bu sefaleti görüyordu.” (2003, ss. 287, 291).
218  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
başındadırlar. Üçü birlikte tütün makinesinde tütün değil ama insan kıymaktadır. Karagöz ile
Hacivat arasında şu diyalog geçer:
– Birader... görüyorsun ya...tütün yerine ne kıyılıyor!..
– Evet... bir de temdîd-i imtiyaz talebinde bulunuyorlar... değil mi!..
[Resim 8]
Osmanlı topraklarında tütün imtiyazını/tekelini elinde tutan Reji Şirketi (veya Reji
İdaresi), Osmanlı İmparatorluğu’nun dış borçlarının bizzat alacaklılar eliyle vergi şeklinde
toplanması için 1883’te yabancı (Alman, Avusturya, İngiliz ve Fransız) sermayeli üç banka
grubu tarafından kurulmuştur. Karikatürdeki üç Batılı, tütün imtiyazını elinde tutan Reji
Şirketi’nin kurucusu üç banka grubunu simgelemektedir. Tütün makinesinde kıydıkları
insanlar, halktan kimseler (belki tütün üreticisi küçük köylü), emekçiler ve o sırada grevde
olan tütün işçileridir.18 Reji Şirketi, elindeki imtiyazı uzatmak derdindedir. Yani halkı,
emekçileri sömürmeyi (kıymayı) sürdürme arzusundadır. Karagöz bu durumu eleştirmekte,
Reji Şirketi’nin (tütünde yabancı imtiyazının) halkın ve emekçilerin zararına olduğunu
vurgulamakta, imtiyazın Reji Şirketi’ne, yani yabancı sermayeye yeniden verilmesine ve
dolayısıyla insan kıyımına karşı çıkmaktadır.19
II. Meşrutiyet dönemi karikatürünün öncü ismi, modern Türk karikatürünün temelini atan
birkaç ustanın başını çeken Cemil Cem’in 10 Kasım 1910’da yayın hayatına soktuğu Cem
dergisinin (Çeviker, 1988, ss. 174-176; Heinzelmann, 2004, ss. 67-71; Üyepazarcı, 2010) 15
18
Yukarıda belirtildiği gibi, bu karikatür 15 Nisan’da yayımlanmıştır. Reji İdaresi, 14 Nisan günü sonunda işe
başlamayan grevci işçilerin istifa etmiş kabul edileceğini bildirmişti (Yıldırım, 2013, s. 279).
19
İki ay kadar önce, Karagöz’ün 18 Şubat 1911 günü çıkan nüshasında yayımlanan bir karikatürde de Reji’nin
ülkeye ettiği kötülükler ağır şekilde eleştirilir, biçare ettiği kesimlere işaret edilir ve imtiyazının uzatılmasına
karşı çıkılır (Karagöz, 276, s. 1). Tam anlamıyla “emek temalı” sayılmasa da geniş bir yorumla böyle bir meyli
taşıdığı öne sürülebileceği için, bu karikatürü de bir “ara kategori” olarak anabiliriz.
İ. Arda Odabaşı  219
Nisan 1911 tarihli sayısında Reji grevinin konu edildiği bir karikatür yayımlanmıştır (Cem,
23, s. 16 [Resim 9]). “Reji grevinin netâyici” (Reji grevinin neticeleri) üst yazılı karikatürde
iki kişi görünür: Biri, tütün satıcısı veya tütün işçisi bir çocuk ama her hâlükârda halktan bir
kimsedir. Diğeri, iri yarı, şişman, redingotlu, papyonlu, bastonlu, şapkalı bir Batılı veya daha
muhtemelen gayrimüslim bir Osmanlı veya Levanten’dir. Varlıklı görünmektedir, mesela
tüccar olabilir. Çocuğa şöyle der: “Toplama nev‘ sigara fiyatı yükselmiş!”
[Resim 9]
Rum çizer A. Rigopoulos’un imzasını taşıyan bu karikatürde, piyasada tütün eksikliğine
neden olduğu için Reji grevinin sigara fiyatını arttırdığına dikkat çekilmiş ve belki de GalataPera muhitinin, yani kentin ticaretine hâkim olan gayrimüslim Osmanlıların, Levantenlerin,
Türkiye’de yaşayan Batılıların, yabancı sermayeli mali kurumların bundan hoşnut olmadıkları
ima edilmiştir. Dolayısıyla grevin olumsuz sonuçlar doğurduğunun altı çizilmek istenmiş
gibidir.20
Kalem’in 4 Mayıs 1911 günü çıkan sayısında iki Reji grevcisi karikatürize edilmiştir
(Kalem, 123, s. 5 [Resim 10]). İkisi de zayıf ve perişan görünümlüdür. Elbiseleri üstlerinden
dökülmektedir, yırtık ve yamalıdır. Her ikisi de sigara içmektedir ve onları birbirine bağlayan
bir “ortak bağ” gibi, sigaralarının dumanları havada birbirine karışmaktadır. İkisinin yüzünde
de bezgin, umutsuz bir ifade vardır. Biri, “yapacak bir şey yok” veya “çare yok” der gibi
20
Cem genel olarak, Batı’ya ve özellikle Fransa ve İngiltere’ye dönük, Pera muhitiyle sıkı ilişki içinde olan bir
yayın çizgisi izlemiştir (Üyepazarcı, 2010, ss. 116-117). Dolayısıyla bu derginin Reji Şirketi’ne ve tütün
işçilerinin grevine bakışının, halka görece yakın bir yayın çizgisi izleyen Karagöz’ünkinden ve İttihat ve Terakki
Cemiyeti’ne yakın bir yayın çizgisi izleyen Kalem’inkinden oldukça farklı ve hatta onlara karşıt olması
anlaşılabilir bir durumdur.
220  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
kollarını iki yana açmıştır. Diğeri kollarını göğsünde kavuşturmuş, ötekine yan gözle
bakmaktadır. Grevci işçiler konuşmaz, sanki “konuşacak bir şey yok” gibidir.
[Resim 10]
Brummett’e göre bu “karikatürün mesajı kadercidir, işçiler sömürülmekte,
yoksullaşmaktadır. Grev yaparlar; ama ufukta koşullarının düzeleceğine dair bir ipucu
görülmemektedir” (2003, s. 299).
Sonuç
“Emek”, Osmanlı karikatürüne ilk kez 1908 Devrimi’nin ardından girmiştir. 1908 Devrimi
ile birlikte emek dünyasında, işçi hareketlerinde görülen olağandışı hareketlilik, bu
başlangıcın zeminini oluşturur. II. Meşrutiyet, emeğin ilk kez karikatürize edilmesi, mizah
basını ile emek hareketlerinin ilk kez kesişmesi bakımından önemli sayılması lazım gelen bir
tarihsel kesittir.
Ancak, 1908-1918 erken döneminde bu tür karikatürlerin çok fazla sayıda olmadığı da
belirtilmelidir. İşçilerin durumu, Osmanlı mizah yayınlarının ana temalarından biri
olmamıştır. Bir “başlangıç” olması kadar, dönemin olağanüstü yoğun gündemi (eski rejimin
tasfiyesi, 31 Mart Olayı ve taht değişikliği, iç siyasetteki sürekli gerginlik, bitmek tükenmek
bilmeyen dış bunalımlar ve savaşlar, günlük yaşama ilişkin sorunlar vs.), emek-sermaye
çelişmesinin henüz ülke gündemini belirleyecek derinlikte olmayışı, işçi örgütlerinin ve
sosyalist hareketin zayıflığı gibi nedenler de bunda etkili olmuş olsa gerektir.
Belki bir diğer neden de emekçilerin somut durumlarının gülmeyi kaldıramayacak
olumsuzlukta oluşudur. Nitekim emek temalı karikatürlerin pek de güldürücü nitelikte
İ. Arda Odabaşı  221
oldukları söylenemez. Karikatür, mizahın resimle ifade ediliş biçimidir ama genelde
karikatüre özgü bir espri taşımayan bu karikatürler daha çok taşlama ağırlıklıdır.
Emek temalı karikatürler çoğunlukla tasvircidir, tespitlerde bulunur: Emekçilerin zor
yaşam ve çalışma koşulları, sefalet içinde bulunuyor olmaları, sömürülmeleri vurgulanır. Bu
vurgunun çizim düzleminde başat aracı, kılık kıyafet ve vücuttur. İşçiler genellikle sıska
çizilirler, elbiseleri yırtık pırtık ve yamalıdır, pabuçları ya elbiseyle uyumludur ya da işçi
zaten çıplak ayaktır.
Bu noktada dikkat çekilmesi gereken bir ayrıntı, “işçi”nin genel görünümüne ilişkindir.
Osmanlı mizah basınında tulumlu, baretli işçiler görmek mümkün değildir. Osmanlı işçisi,
bugünkü algımızla daha çok bir “köylü” görünümündedir. Mizah basınındaki bu görüntü
gerçek yaşamla uyumludur çünkü söz konusu olan, işçi sınıfının, sanayi proletaryasının yeni
doğup gelişmekte olduğu bir dönemdir ve bu durum dış görünüşe de yansımaktadır.
Emeği, emekçileri konu edinen az sayıda çizerin, çoğunlukla emekçilerden yana tavır
aldıkları veya buna meyilli oldukları söylenebilir. Çoğu gayrimüslim olan bu çizerler, emekçi
sınıfların günlük yaşamda ne denli önemli bir yer tuttuklarının ve ezildiklerinin
bilincindedirler. Süreli yayınlar düzleminde, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yakın bir yayın
çizgisi izleyen Kalem, en çok emek temalı karikatür yayımlayan dergidir. Karikatürcüler
düzleminde ise çizgisinin emekten/emekçilerden yana netliği ve taşlamalarının sertliği
bakımından Mehmet Fazlı Bey’i anmak gerekir.
Emek temalı karikatürlerde siyasi iktidar doğrudan hiç eleştirilmemiştir. Eleştiri okları,
varlıklılara, yüksek tabakalara, patronlara ama belki de en çok yabancı sermayeli şirketlere
(Reji, Tramvay Şirketi ve Tünel) yöneltilmiştir. Osmanlı topraklarında çeşitli imtiyazlara
sahip Avrupa sermayeli şirketler, halka hizmet etmeyip kârlarını maksimize etmek uğruna
kalitesiz hizmet sundukları, çalışanlarını sömürdükleri, halka ve ülkeye zarar verdikleri için
eleştirilmişlerdir. Dönem mizah basını ve karikatürünün dikkatini, emek-sermaye
çelişmesinden ziyade – böyle adlandırılmasa da – “Avrupa emperyalizmi” ile Osmanlı
Devleti, yabancı sermayeli şirketler ile Osmanlı halkı/emekçileri arasındaki çelişki ve
mücadele çekmiştir.
KAYNAKÇA:
Karikatürler
Cem, 23 (2 Nisan 1327), s. 16.
Davul, 16 (11 Şubat 1324), s. 4.
Hayal-i Cedit, 6 (23 Mart 1326), s. 4.
Kalem, 19 (25 Kânunuevvel 1324), s. 4.
Kalem, 56 (24 Eylül 1325), s. 8.
Kalem, 61 (29 Teşrinievvel 1325), s. 12.
Kalem, 78 (4 Mart 1326), s. 5.
Kalem, 86 (29 Nisan 1326), s. 4.
Kalem, 123 (21 Nisan 1327), s. 5.
Karagöz, 276 (5 Şubat 1326), s. 1.
Karagöz, 292 (2 Nisan 1327), s. 1.
222  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Lâklâk, 2 (16 Temmuz 1325), s. 4.
Lâklâk, 13 (1 Teşrinievvel 1325), s. 1.
Kitaplar ve Makaleler
Brummett, P. (2003). İkinci Meşrutiyet Basınında İmge ve Emperyalizm 1908-1911. Çev.,
Ayşen Anadol. İstanbul: İletişim.
Çakır, H. (2006). Tarihimizin İlk Mizah Dergisi Diyojen’in Kapatma Cezalarına Yine Mizahi
Yoldan Gösterdiği Tepkiler. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 15,
161-172.
Çapanoğlu, M. S. (1970). Basın Tarihimizde Mizah Dergileri. İstanbul: Gazeteciler Cemiyeti.
Çeviker, T. (1986). Gelişim Sürecinde Türk Karikatürü-I Tanzimat ve İstibdat Dönemi (18671878 / 1878-1908). İstanbul: Adam.
Çeviker, T. (1988). Gelişim Sürecinde Türk Karikatürü-II Meşrutiyet Dönemi (1908-1918).
İstanbul: Adam.
Eldem, V. (1970). Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik. Ankara:
Türkiye İş Bankası.
Erdem, Y. (1998). Basın ve Sansür: Hayâl’in Tatilleri. Müteferrika, 14, 3-35.
Fenoglio I. ve Georgeon F. (der.) (2007). Doğu’da Mizah. Çev., Ali Berktay. İstanbul: YKY.
Georgeon, F. (2007). Osmanlı İmparatorluğu’nda Gülmek mi?. Doğu’da Mizah. Fenoglio I.
ve Georgeon F. (der.) içinde. İstanbul: YKY. 79-101.
Gündoğdu, C. (2009). Diyojen Dergisi ve Dizini. Müteferrika, 35, 49-90.
Güzel, M. Ş. (1996). Türkiye’de İşçi Hareketi 1908-1984. İstanbul: Kaynak.
Heinzelmann, T. (2004). Osmanlı Karikatüründe Balkan Sorunu 1908-1914. Çev., Türkis
Noyan. İstanbul: Kitap.
İskit, S. (1943). Türkiye’de Matbuat İdareleri ve Politikaları. Başvekâlet Basın ve Yayın
Umum Müdürlüğü.
Koloğlu, O. (2005). Türkiye Karikatür Tarihi, İstanbul: Bileşim.
Koloğlu, O. (2010). Osmanlı Dönemi Basınının İçeriği. İstanbul: İstanbul Üniversitesi
İletişim Fakültesi.
Nalcıoğlu, B. U. (2013). Osmanlı’da Muhalif Basının Doğuşu 1828-1878. İstanbul: Yeditepe.
Odabaşı, İ. A. (2013). II Meşrutiyet Döneminde Emekten Yana ve Ilımlı Sosyalizm Yönelimli
Bir Yayın: Say ü Amel. Akdeniz İletişim, 20, 32-47.
Olgun, K. (2008). 1908-1912 Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın Faaliyetleri ve Demokrasi
Tarihimizdeki Yeri. Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi.
Ökçün, A. G. (1996). Ta’til-i Eşgal Kanunu, 1909 Belgeler – Yorumlar. Ankara: Sermaye
Piyasası Kurulu.
Özdiş, H. (2010). Osmanlı Mizah Basınında Batılılaşma ve Siyaset (1870-1877) Diyojen ve
Çaylak Üzerinde Bir Araştırma. İstanbul: Libra.
Sencer, O. (1969). Türkiye’de İşçi Sınıfı – Doğuşu ve Yapısı. İstanbul: Habora.
İ. Arda Odabaşı  223
Üyepazarcı, E. (2001). Uzun Soluklu Bir Halk Gazetesi Karagöz ve Kurucusu Ali Fuad Bey.
Müteferrika, 19, 17-33.
Üyepazarcı, E. (2002). Türk Basınının İlk Mizah Dergilerinden: Çıngıraklı Tatar.
Müteferrika, 21, 27-44.
Üyepazarcı, E. (2006). Türkiye’de Çıkan İlk Mizah Dergisinin Öyküsü: Terakki, TerakkiEğlence, Letaif-i Asâr. Müteferrika, 30, 85-106.
Üyepazarcı, E. (2008). II. Meşrutiyet’in İlanı Sonrasındaki Gelişmeler Işığında Dönemin
Nitelikli Mizah Dergisi: Kalem I-II. Müteferrika, 33-34, 59-98 / 99-118.
Üyepazarcı, E. (2010). Sıradışı Bir Çizer: Cemil Cem ve Kendi Adıyla Çıkardığı Mizah
Dergisi: Cem I. Müteferrika, 37, 113-130.
Yıldırım, K. (2013). Osmanlı’da İşçiler (1870-1922) Çalışma Hayatı, Örgütler, Grevler.
İstanbul: İletişim.
Erken Cumhuriyet Dönemi Basınında Zonguldak Kömür
Havzası ve Kömür İşçileri: Meslek Gazetesi Örneği
Eminalp MALKOÇ
Özet
1924’ün son günlerinden itibaren 1925 Eylül ayına kadar yayımlanan Meslek, adından da
anlaşılacağı üzere mesleki temsil düşüncesinin savunulduğu süreli bir yayın organı idi. Haftalık
resimli bir gazete olarak çıkmıştı. Başyazarı Muhittin Birgen’in “iktisadi bir gazete” tanımlaması, bu
süreli yayın organının büyük ölçüde içeriğini yansıtmaktaydı.
Meslek’te barolar, çeşitli esnaf cemiyetleriyle meslek örgütleri, Türkiye’deki işçi örgütlenmeleri ve
işçi sınıfının geçmişi hakkında yayınlar yapılmıştı. Ayrıca ticaret ve sanayi alanlarındaki gelişmelerle
genel ekonomik yapılanma hakkındaki yazı, haber ya da araştırmalara yer verilmişti. Bunların yanında
düşünce yazılarıyla birçok farklı konuda makale ya da haberler yayımlanmıştı.
Türkiye’nin ekonomik yapısı ile ilişkili birçok farklı konuda haber ya da değerlendirmeler içeren
Meslek gazetesinin odaklandığı ve mercek altına aldığı alanlar arasında Zonguldak kömür havzası ve
kömür işçileri de vardı. Nitekim gazetede “Türk Kömürlerinden İstifade Etmemiz İçin”, “EreğliZonguldak Havza-i Fahmiyesinde Kömür İstihsali” ve “Ereğli Zonguldak Kömür Havzasında Türk
İşçiliği” gibi özel incelemelere dayalı yayınlar yapılmıştı. Toplam 38 sayı olarak çıkan Meslek’te
kömür havzası, bölgenin ulaşım şartları ve limanları, kömür işletmelerinin şartlarıyla kömür
havzasının çalışanlarına yönelik yazılar, derginin çıkmış toplam sayısının üçte birine yayılmıştı.
Bu çalışma ile Meslek gazetesinin Zonguldak kömür havzası ve kömür işçilerine yönelik
yayınlarının incelenmesi amaçlanmaktadır. Bunun yanında 3-4 Mayıs 2013 tarihli LaborComm IV.
Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı’nda sunulan “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Basının İşçilere
Bakışından Bir Kesit: Meslek Gazetesinin Perspektifinden Türkiye’deki İşçi Sınıfının Geçmişi ve İşçi
Hareketleri” adlı – aynı gazetenin işçilere yönelik genel yaklaşımını ortaya koyan – bildirinin kömür
havzası ve kömür işçilerine yönelik spesifik bir incelemeyle desteklenmesi düşünülmüştür.
Giriş
15 Aralık 1924 ile 1 Eylül 1925 tarihleri arasında haftalık resimli bir gazete kimliğiyle
çıkan Meslek, üretim ve tüketim ilişkileri çizgisinde incelemeler yayınlamış, ekonomik
gelişmeleri kamuoyuna yansıtmış; haber niteliğindeki yazılarla düşünce yazılarına yer
vermişti. Gazete tarafından meslekçilik, mesleki temsil düşüncesi savunulmuş ve mesleki
temsil hareketlerinin doğal bir esprisi olarak meslek kuruluşları/örgütlenmeleri takip
edilmişti. Meslekçilik, erken Cumhuriyet döneminde meslek örgütlenmeleri, dönemin
ekonomik yapılanması ve Muhittin Birgen gibi araştırma konuları açısından değerli verileri
içeren Meslek gazetesi, işçi tarihine, işçilere, çalışma şartlarına ve örgütlenmelerine yönelik
yayınlar yapmıştı (Arıkan, 2007, ss. 60-63; Koraltürk, 2001, ss. 83-86; Özel, 2006, ss. 253258).

Bu bildirinin 4 Mayıs 2014 tarihinde sunulmasından 10 gün kadar sonra, 13 Mayıs 2014 Soma’da 301 kömür
madeni çalışanının hayatını kaybetmesine yol açan ve Soma Faciası olarak basına yansıyan elim bir gelişme
yaşanmıştır. Bu çalışmayı, Türkiye’de yaklaşık 100 senede kömür madenciliği alanında ne yapılıp yapılmadığını
ele alacak/karşılaştıracak araştırmalara katkıda bulunması temennisiyle maden şehitlerine ithaf etmek yerinde ve
anlamlı olacaktır.

İTÜ, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü.
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
226  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Meslek, 15 Kanun-ı Evvel (Aralık) 1924, Sayı:1 (Gazetede yıl 1925 olarak verilmiştir).
Meslek gazetesinin – işçilerle ilişkili olarak – odaklandığı ve mercek altına aldığı alan ya
da konular arasında Zonguldak Kömür Havzası ve kömür işçileri de vardı. Nitekim gazetede
“Türk Kömürlerinden İstifade Etmemiz İçin”, “Ereğli-Zonguldak Havza-i Fahmiyesinde
Kömür İstihsali” ve “Ereğli Zonguldak Kömür Havzasında Türk İşçiliği” gibi özel
incelemeler yayınlanmıştı. Toplam 38 sayı olarak çıkan Meslek’te kömür havzası, bölgenin
ulaşım şartları ve limanları, kömür işletmelerinin durumuyla kömür havzasının çalışanlarına
yönelik – doğrudan ya da dolaylı – yazılar yaklaşık olarak derginin çıkmış sayılarının üçte
birine yayılmıştı.
Bu çalışma ile Meslek gazetesinin Zonguldak kömür havzası ve kömür işçilerine yönelik
yayınlarının incelenmesi amaçlanmaktadır. Bunun yanında 3-4 Mayıs 2013 tarihli
LaborComm IV. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı’nda sunulan “Cumhuriyet’in İlk
Yıllarında Basının İşçilere Bakışından Bir Kesit: Meslek Gazetesinin Perspektifinden
Türkiye’deki İşçi Sınıfının Geçmişi ve İşçi Hareketleri” adlı – aynı gazetenin işçilere yönelik
genel yaklaşımını ortaya koyan – bildirinin, kömür havzası ve kömür işçilerine yönelik
spesifik bir incelemeyle desteklenmesi öngörülmüştür.
Meslek Gazetesi ve Zonguldak Kömür Havzası
Meslek gazetesinde yayınlanmış araştırma dizisine göre dünyanın zengin kömür
kaynaklarından biri Türkiye’de bulunuyordu ve Ereğli-İnebolu arasındaki Karadeniz sahili
büyük bir kömür rezervine sahipti. Bu rezervi oluşturan yatakların yüzeye yakınlığı nedeniyle
Eminalp Malkoç  227
kömür çıkarılması kolay bir işlem olduğu gibi çıkarılan kömürlerin kalitesi yüksek seviyede
idi. Üstelik maden havzasında işçi ücreti pahalı değildi; tarıma fazla müsait olmayan çevre
nedeniyle halk madenlerde çalışmaktan kaçmıyordu. Ayrıca madencilik açısından gerekli
temel elemanlardan odun ve keresteye, havzanın yanı başında ulaşılabiliyordu. Bölgenin
nakliyat açısından da deniz gibi bir avantajı vardı1.
Böyle analizlerden sonra gazete, “Türkiye’de yüksek evsafı [kaliteyi] haiz zengin kömür
madenleri bulunmasına rağmen bunlardan istifade edemiyoruz, istifade edebilmek için ne
yapmalıyız?” sorusuyla Zonguldak kömür havzası ve Türk kömürcülüğü ile bu alanın
çalışanlarına ilgisini ortaya koymuştu. (Meslek, 17 Şubat 1925, s. 10; Meslek, 1 Eylül 1925, s.
1)2. Nitekim gazetenin perspektifine, Muhittin Birgen’in “bu zengin kömür hazinesinden
istifade edebilmemiz için ibtidai surette elzem olan her şey vardır. Nakil için birinci derecede
elzem olan kolaylık da, deniz vasıtası suretiyle, mevcut bulunduğuna göre bu büyük servetten
niçin istifade edemediğimizi düşünmek ve onun çarelerini aramak borcumuzdur” sözleriyle
netlik kazandırılacaktı. Birgen’in yazısında yeni devletin kuruluş sürecinden itibaren kömür
havzasının gündemi işgal etmekle birlikte gerek hükümetin gerekse özel sektörün
etkinliklerine rağmen bir sonuç alınamaması, birbirini tamamlayan programlı bir faaliyet
yürütülmemesine bağlanacaktı. Yazarın bir endişesi de Ankara-Ereğli demiryolu hattının
inşasının başlaması halinde, bölgede işçi yevmiyelerinin yükselecek olmasından kömür
havzasının üretiminin – işçi kaybının paralelinde – etkilenme ihtimaliydi. (Meslek, 1 Eylül
1925, s. 1).
Meslek, 17 Şubat 1925, Sayı:10.
Ereğli Zonguldak Maden Kömürü Havzası ve Haftalık Takvim: Zonguldak Limanı ve Şehri
Müstahsilleri, amelesi, kömürünün kıymeti, havzanın temdini hakkında “Meslek” tedkikat icrasını
vazife add etmiştir.
1
“Binaenaleyh gerek sahilde ve gerekse dâhilde çalışan maden kömürü ocakları imalatı umumiyetle su
sathından yukarıda ve en kolay şerait dâhilindedir. Arkasında ormanı, önünde deniz bulunan ve birinci
metreden itibaren kömür istihsali mümkün olan böyle bir servet kaynağından bugüne kadar kemaliyle istifade
edilememesi ve elyevm de istifade edilecek çarelerin bulunamaması cidden teessür ve teessüfle telakki
edilmelidir”. (Meslek, 17 Şubat 1925, s. 10).
2
Meslek’te 1925 Şubat ortalarında “Ereğli-Zonguldak havzasının kıymet ve vüsati, henüz hesap edilmemiştir.
Ancak hesabı müşkül olacak derecede geniş bir havza olduğu aşikârdır. Zonguldak ‘maden kömürü havzası’
Türkiye’nin en ciddi en kıymetli menabii istihsaliyesinden biri ve belki birincisi olduğu cihetle havzanın vüsat ve
kudreti, bugün ki istihsal şeraiti, kömürünün kıymeti, müstahsillerin vaziyeti, amelenin ahvali umumiyesi,
havzanın temdini çareleri hakkında suret-i mahsusada tedkikat icrasını ‘Meslek’ vazife addettiğinden bu
haftadan itibaren bu mevzulara dair neşriyatta bulunacaktır” cümleleriyle bu alanda inceleme yapılacağı
duyurulmuştu. (Meslek, 17 Şubat 1925, s. 10).
228  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Birgen, sorunu belirleyip tanımladıktan sonra çözüme yönelik iki model önermişti; ya
devlet veya büyük bir şirket aracılığı ile kapsamlı bir proje hazırlanarak hızlı harekete
geçilecek ya da evrimci bir çizgide reformlarla aşamalı bir gelişim sağlanacaktı. Muhittin
Birgen kendi tercihini “Tedrici bir inkişaf temin etmek üzere yapılacak parça parça ıslahat
üzerine istinad edecek muayyen bir plan dâhilinde, bu havzayı Türk sermayesiyle işleyen ve
mebzul [bol] bir istihsal yapan milli bir servet membaı haline getirmek usulü bizce takip
edilmesi lazım gelen doğru yoldur” ifadeleriyle ortaya koymuştu. Öte yandan Muhittin
Birgen’in önerisi doğrultusunda “İşte bu yoldan gidilmesini istediğimiz içindir ki ‘Meslek’
Türk kömürcülüğünün inkişafını temin edecek bir faaliyet programının nelerden ibaret
olduğunu göstermek için yaptığı tedkikat neticesinde vasıl olduğu fikirleri gelecek nüshadan
itibaren yazmaya başlayacaktır” açıklamasına başvurulması, Meslek gazetesinin kömürcülüğe
yönelik araştırmalarının bir başka nedenini daha açıklığa kavuşturuyordu3. (Meslek, 1 Eylül
1925, s. 1). Üstelik gazeteye göre o dönemde “… takibi lazım gelen siyaseti tesbite çalışmak,
yalnız Zonguldak havzasını değil, bütün Türkiye’nin iktisadi refahı, bütün memleketin saadeti
namına elzem görülmekte” idi. (Meslek, 24 Mart 1925, s. 18).
Türkiye’de Kömürün ve Zonguldak Havzasındaki İşletmelerin Geçmişi
Meslek’te Zonguldak kömür havzası ve işletmelerin şekil, yapı ve şartları hakkındaki
incelemelerden önce, gerek kömür bulunan bölgeye komşuluğu gerekse limanı nedeniyle
kurumsal, hukuki ve ticari düzlemlerde “Ereğli”nin adının ön planda tutulduğu
değerlendirilerek adeta terminolojik bir başlangıç yapılmıştı4. Bu belirlemeden sonra konu
alınacak ve incelemelerde ön planda tutulacak havzanın sınırlarının çizilmesine geçilmiş ve
dolayısıyla öncelikle gazetenin aylara yayılacak inceleme yazılarının hangi alanları kapsadığı
ortaya konulmuştu. Gazetenin incelemeleri açısından giriş niteliğinde ele alınabilecek bu
satırlara bölgedeki kömürcülük hakkında bilimsel düzeyde ve ciddi bir araştırmanın
yapılmadığı da eklenmişti. Bununla birlikte “Yalnız şimdiye kadar imalat yapılan sahalarda
istihsalat sebebiyle yapılan tedkikat ve mühendislerimizden bazılarının mevzu-ı tedkikatı,
harbi umumi esnasında Almanların mütareke esnasında İtalyanların ve nihayet Mühendis
‘Rally’nin tedkikatı ile kanaat edeceğiz” sözleriyle gazetenin konu hakkındaki yazılarının
referanslarına işaret edilmişti. (Meslek, 17 Şubat 1925, s. 10).
Bölgede kömürün bulunmasının çok gerilere gitmediğini, II. Mahmut döneminde Uzun
Mehmet tarafından bulunduğunu hatırlatan (Meslek, 17 Şubat 1925, s. 10) Meslek gazetesine
göre kömür havzasının işletilmesine yönelik incelemeleri değerlendirirken, gerek
sektörel/işletme gerekse kömür açısından tarihsel bir çizgi oluşturmak zorunluluktu. (Meslek,
24 Şubat 1925, s. 10). Gazete bu bağlamda devlet düzeyindeki kömür siyasetine öncelik
vererek Zonguldak kömür havzasının idaresinde takip edilen siyasetin zaman zaman
değiştiğinin/değiştirildiğinin altını çizmişti (Meslek, 24 Mart 1925, ss. 18-19)5.
3
Gazete, havzada ilerleme sağlamak için büyük sermayeye ihtiyacın olduğunu ancak küçük sermaye ile hariçten
sermaye koymayarak kendi yağıyla kavrulması gibi bir yöntemle havzanın kurtarılabileceğini savunmuştu. Bu
görüş çerçevesinde, maden işlerinde yabancı sermayeden istifade etmek en sonda düşünülecek mesele idi.
(Meslek, 24 Şubat 1925, s. 10). Gazetenin temel değerlendirmesi, millileştirme kanalıyla yani yerli sermaye
aracılığı ile büyük kazanç sağlanabileceği ve bundan işçiler dahil herkesin olumlu etkileneceği yönündeydi.
(Meslek, 24 Mart 1925, s. 19).
4
Ereğli Havza-i Fahmiyesi (Ereğli Kömür Havzası), Ereğli Maden Kömürleri, Ereğli Osmanlı Şirketi, Bender
Ereğli Anonim Şirketi gibi.
5
Zonguldak kömür havzası, idaresi ve işçiler hakkında bkz.: Aytekin, E. Attila (2007), Tarlalardan Ocaklara,
Sefaletten Mücadeleye, Zonguldak-Ereğli Kömür Havzası İşçileri 1848-1922, İstanbul:Yordam Kitap; Çıladır,
Sina (1977), Zonguldak Havzasında İşçi Hareketlerinin Tarihi 1848-1940. Ankara:Yeraltı Maden/İş Yayınları;
Gürboğa, Nurşen (2009), Mine Workers, The Single Party Rule, And War The Zonguldak Coal Basin As The Site
Of Contest 1920-1947, İstanbul: Ottoman Bank Archives And Research Centre. Gürboğa’nın çalışmasında yer
yer referans olarak Meslek gazetesine başvurulmuştur.
Eminalp Malkoç  229
Zonguldak ve civarında kömürün bulunmasından sonra gazetenin ifadesiyle “hükümet
işletme usulü” uygulanmıştı. Bunun paralelinde maden ocakları, Ereğli’de oluşturulan
“Maden-i Hümayun Nazırı”nın denetim, kontrol ve idaresi altında mahalli müteahhit ve
mültezimlere verilmiş; çevre kazaların halkları ile hayvanları “Müretteb [sıra, dizi] Usulü”
adıyla bu ocaklara belli bir sıra içinde tahsis edilmişti. Bu ocakların maden sütunu gibi çeşitli
ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla yine aynı sistem içinde bölge halkı ve hayvanları
üzerinden bir düzen daha oluşturulmuştu. Böyle uygulamalar, gazete tarafından özellikle
bölge halkı açısından iç açıcı/olumlu gelişmeler olarak ele alınmamıştı6. Ereğli madenlerinin
işletilmesine yönelik ilk nizamname hakkında da bilgi veren gazeteye göre (Meslek, 24 Şubat
1925, s. 10) havzada devlet işletmesi usulü o kadar büyük şiddet ve kuvvetle uygulanmıştı ki
bu, havzaya komşu bütün yerlerin ahalisini etkilemiş; senelerce halk, mal ve canıyla kürek
mahkûmları gibi madenlerde çalıştırılmıştı. Bunların yanında bölge ormanları hiçbir kayıt ve
şarta bağlı olmaksızın madenlere tahsis olunurken devlet gemileri, nakliyat işlerinde
kullanılmıştı. Özetle devlet idaresi, bu işletmede olumlu sonuçlar almak için memleketin
bütün kaynaklarını israftan geri durmamıştı. Ancak sonuç itibariyle Bahriye teşkilatına bağlı
düzen de dahil olmak üzere devletin uygulamaları başarıya ulaştırılamayacaktı. (Meslek, 24
Mart 1925, ss. 18-19).
Zamanla Türkiye’nin kömüre olan ihtiyacı arttığından hükümet kurumları dışında
piyasalara kömür sağlamak zorunluluğu ortaya çıkmış; hem bu ihtiyacı karşılamak hem de
işletmeci durumundaki mültezimleri motive etmek amacıyla üretimin % 60’ının harice
satılmasına izin verilmişti. % 40’lık oranın ise hükümetin tespit edeceği fiyatla yine hükümete
ait olması kabul edilmişti. Meslek gazetesinin yaklaşımıyla madenlerin hükümete ait olması,
maden ekipmanı ile işçisinin yine hükümet aracılığıyla sağlanmasından dolayı doğal
görünmekteydi. Kısa müddet sonra gerek ihtiyacın artması gerekse deniz ticaretindeki
ilerleme, yeni bir düzenlemeyi zorunlu kılmıştı. Bu çerçeve içinde “Gürcü Kumpanyası”
adıyla tanınan bir şirket faaliyete geçmiş ve havzada Gürcü Kapısı olarak tanınan Kozlu’daki
ocak açılmıştı. Avrupa ölçülerinde kömür çıkarılması düşüncesiyle faaliyete geçirilen ilk
yapılanma burası olacaktı. (Meslek, 24 Şubat 1925, s. 10)7. Ancak, gazetenin
tarihlendirmesiyle 19. yüzyılın sonlarında, 25 Teşrin-i Sani/Kasım 1309 (7 Aralık 1893)
tarihinde verilen imtiyaz ile işe başlayan Ereğli Şirket-i Osmaniyesi8 de bölgedeki tesisi
çağdaşlaştıramayacaktı. Bu arada maden işleri, Maden-i Hümayun Nezareti’nden Nafia’ya
oradan da Ziraat ve Ticaret Nezareti’ne devredilmiş ve en son Meşrutiyet’in ilanının ardından
yabancı sermayeye açılmıştı. (Meslek, 24 Şubat 1925, s. 10)9.
6
Gazetede yanlış olarak “24 Nisan 38” tarihi verilmişti. Oysa 24 Nisan 1283/1867 olmalıydı.
Meslek’in satırlarında Gürcü Kumpanyası olarak okunan şirket başka kaynaklarda “Kurci Kumpanyası”
(Çıladır, 1977, s. 59 vd) ve “Giurgi Şirketi” (Aytekin, 2007, s. 31) olarak geçmektedir.
8
Gazete şirketin Fransız misyonerlerine ait olduğunu yazmıştı.
9
Gazetenin detaylı anlatımı açısından bakıldığında havzanın idaresi, Bahriye’ye yani askeri bir idareye
bağlanmışsa da başarıya ulaşılamamıştı. Meslek bu dönemi “Bila vasıta devlet işletmesi devri” olarak
adlandırmıştı. Bundan sonra havza yine bahriyeliler idaresinde olmak üzere “bil-vasıta” işletilmeye başlanacaktı.
Bu şekilde dahi madenlerin ihtiyacı olan amele, malzeme, sütun, para vesaire devlet idaresince sağlandığından
kömürün önemli kısmı devletçe satın alınmaktaydı. Bu dönemden 1920’li yıllara idareden alacaklı ve bazen de
bu idareye borçlu birçok madenci kalmıştı. Bir müddet sonra hükümet çıkarılan kömürün bir kısmının mültezim
tarafından serbestçe satılması yöntemini yürürlüğe sokmuş ve bu yöntem serbest satılan miktarın zamanla
artırılmasına bağlı olarak uzun bir zaman devam etmişti. Gazete bu dönemi de “bilvasıta devlet işletmesi devri”
olarak ele almıştı. Bir süre sonra Bahriye İdaresi çıkarılan kömürden dilediği zaman bir kısmını satın alma
hakkını korumak şartıyla daha fazla serbestlik getirmişti. Bu sırada 390 maden, yerli sermayedarlar tarafından
işletilmekteydi. Bu devreye gazete “mültezimler işletmesi devri” adını vermişti. Madenlerin idaresi, Bahriye
Nezareti’nden Nafia Nezareti’ne ve kısa bir zaman sonra Ziraat ve Ticaret Nezareti’ne bırakılmıştı. Havzaya,
yabancı sermayenin girişi, Nafia Nezareti’nin zamanında olmuştu. Bu teşekküllerin, havzanın geneline
yayılmalarına engel hiçbir araç bırakılmamıştı. Gazete bu dönemi “ecnebilerin hakimiyeti devri” olarak
değerlendirmişti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanların yerini İtalyanlar almıştı. Milli Mücadele yıllarıyla
7
230  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Meslek, erken Cumhuriyet döneminde kömür havzasındaki Fransız Şirketi elindeki
işletmenin son derece geri düzeyde olduğunu, en basit araçların kullanılması gereken
alanlarda bile ucuz insan gücüne başvurulduğunu, bunlara rağmen kömürün pahalıya mal
edildiğini belirtirken verimin artırılması çizgisinde bilimsel yöntemlere başvurulmasını,
havzanın makineleştirilmesini ve nakliye işlemlerinin yeniden düzenlenmesini savunmuştu.
(Meslek, 10 Mart 1925, s. 4).
Meslek gazetesi, bölgenin potansiyelini “Büyük muharebede Alman heyet-i fennîyesi bütün
Anadolu’yu baştan aşağıya ilim gözüyle tedkik etmişlerdi. Bu tedkikat neticesinde verdikleri
karar şu idi: Türkiye’de derhal sermaye vazına kabiliyetli Zonguldak Kömür Madenleri, Bolu,
Kastamonu ormanları ve Ergani Bakır Madeni” cümleleriyle aktarırken (Meslek, 26 Mayıs
1925, s. 8) kaçınılmaz bir şekilde aynı alanın ekonomik ve coğrafi konumunu da
değerlendirmişti. Bu çizgide Zonguldak-Ereğli kömür havzasının rezervlerinin yanında
konum açısından da avantajlı bir duruma sahip olduğu sık sık belirtilmişti. Dolayısıyla
gazetede bölgenin işletme şekil ve tarzlarının yanında ulaştırma ve nakliye şartları da ele
alınmıştı. Bu noktada temel sorun avantajların kullanılabilir, verimi etkileyebilir bir seviyeye
getirilmesiydi ki bu ulaşım şart ve araçlarının geliştirilmesiyle doğrudan ilişkiliydi.
Meslek, 24 Mart 1925, Sayı:15.
Zonguldak Kömür Havzasında Fransız Mahallesi
Bölgenin ulaştırma ve nakliye gibi alanlar açısından önemli ve kısa süre içinde aşılması
gereken sorunlarından biri limanlar meselesi idi. (Meslek, 23 Haziran 1925, s. 17; Meslek, 4
Ağustos 1925, ss. 1-2)10. Havzanın dışarıya ulaşım ve nakliye olanaklarını geliştirme
amacıyla gerçekleştirilen bir diğer atılım, o yıllarda hükümetin tamamlamaya çalıştığı EreğliKaradere Hattı idi. (Meslek, 17 Şubat 1925, s. 10; Meslek, 26 Mayıs 1925, s. 8).
Kömür Havzasının İşçileri ve Yaşam Şartları
Meslek gazetesi Zonguldak-Ereğli Kömür Havzası, bölgenin rezervleri ve verimliliği ile
ilgili incelemeleri kapsamında işletmelerin doğal ve asıl parçası olması münasebetiyle kömür
birlikte havzanın Türkleştirilmesine çalışılmıştı. (Meslek, 24 Mart 1925, s. 18). Akademik çalışmalarda Hazine-i
Hassa dönemi (1848-1865), Bahriye Nezareti dönemi (1865-1896), Fransız sermayesinin havzaya girişi ve 1908
sonrası gibi dönemlendirmelere/kategorilendirmelere yer verilmektedir. Ereğli Şirketi’nin imtiyaz alması
hakkında da 1893, 1896 gibi farklı tarihler geçmektedir. (Aytekin, 2007, ss. 27-40; Çıladır, 1977, ss. 70-71).
10
Arka planı ve geniş bir bölge içindeki orman, kömür, bakır, kurşun gibi maden yatakları değerlendirilerek
özellikle İnebolu limanına gazete tarafından önem verilmişti. (Meslek, 9 Haziran 1925, s. 5; Meslek, 7 Temmuz
1925, s. 5; Meslek, 11 Ağustos 1925, s. 12; Meslek, 18 Ağustos 1925, s. 4).
Eminalp Malkoç  231
işçilerine de yer ayırmıştı11. (Meslek, 10 Mart 1925, s. 4). Üstelik gazetenin ifadesiyle “Maden
ocaklarında muzdaribane çalışan amele, Karadeniz’in kıraç sahillerinde toprak istihsaliyle
hayatını temin edemeyen zavallı köylülerdi”. (Meslek, 3 Mart 1925, s.8).
Meslek’in İşçi Sınıflaması ve Maden Kömürü Tahmil-Tahliye Amelesi
Ereğli-Zonguldak kömür havzasındaki işçi kitlesi, genel sanayi [sanayi-i umumiye] işçileri
ve özel sanayi [sanayi-i hususiye] işçileri olmak üzere iki başlık altında sınıflandırılmıştı.
Genel sanayi işçileri tesviyeci, tornacı, marangoz gibi sanat sahiplerinden özel sanayi işçileri
ise kazmacı, tamirci, yıkayıcı, lağımcı ve yükleyicilerden [tahmilci] oluşuyordu. Kömür
işçilerinin % 95’ini12 oluşturan özel sanayi işçileri, madenlerde iş bulamadıklarında asıl
meslekleri olan çiftçiliğe dönmekteydiler13 ki bunlar için aslında maden işçiliği geçici bir ara
formüldü. Bu noktada Meslek, madenleri verimli kılacak faktörlerden biri olan işçi sınıfını
yaratmak için bu iki yönlülüğe son verilmesi gerektiğini vurgulamıştı ki bunun anlamı
madencilik açısından uzman/profesyonel bir işçi kesimi yetiştirmek ya da oluşturmaktı.
(Meslek, 3 Mart 1925, s. 8).
Meslek, özel sanayi [sanayi-i hususiye] işçileri olarak limandaki nakliye ve yüklemeboşaltma işlerini yürüten, hemen tamamı Ereğli halkından olan işçiler hakkında da yaptıkları
işlerden kazançlarına kadar oldukça doyurucu bilgileri kamuoyuna aktarmıştı. (Meslek, 3
Mart 1925, s. 8). Bölgede Ereğli’den Zonguldak ve Kilimli’ye kadar yaklaşık 27 millik
sahilde maden kömürü nakliyat ve kömür yüklemesi yapılacak iskele ve oluk (maden
ocaklarının sahilde kömür yüklemesi yaptıkları iskele) sayısı 18 civarındaydı. Bu iskelelerden
senede – Zonguldak limanı hariç – beş yüz bin tona yakın kömür naklediliyordu. Bunların
nakliyat ve yükleme işlerinde çalışan işçiler tamamen Ereğli halkındandı. Bu faaliyet, 800 kişi
ve 78 kadar kömür naklinin gerçekleştirildiği kayıkla yürütülüyordu ki her kayıkta dört işçi
bulunuyordu. Bir kayıkla bir günde asgari 80 ton kömürün nakli ya da yüklemesi yapılırdı.
Her kayığın kazancı 5 kısma bölünürdü: Bir birim kayık hakkı ayrılır ve diğer 4 birim çalışan
işçilere paylaştırılırdı. Zorunlu masraflarla kumanya bedeli genel hasılattan çıkarılırdı.
Kayıklar, oluktan kömür alarak geminin bordasına yanaşır ve bu kömürü ufak küfelere
doldurarak geminin küpeştesine teslim ederek görevini yerine getirirdi. Gemilerde ayrıca
kömürün istifi için yükleme amelesi bulunuyordu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu işçilerin
ücreti her iskele için belirlenmişti. Ton başına kayık ücreti 40 kuruş, amele ücreti 25 kuruştu.
Gazetenin değerlendirmesiyle bu işçilerin çalışma şartları, 60 yıl öncesindeki çalışma
şeklinden – olukların inşa edilmesi dışında – farklı değildi14.
11
Gazetenin genelde işçilerle ilgili araştırmalarında titiz davrandığı anlaşılmaktadır. Meslek’in kömür işçileri
hakkındaki dosyası da basın düzleminde işçilere yönelik bilimsel düzeye yakın bir inceleme niteliğine sahip
olması açısından bir örnek niteliğindedir. Bu değerlendirmeye, 3-4 Mayıs 2013 tarihli LaborComm IV.
Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı’nda sunulan “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Basının İşçilere Bakışından
Bir Kesit: Meslek Gazetesinin Perspektifinden Türkiye’deki İşçi Sınıfının Geçmişi ve İşçi Hareketleri” adlı
bildiride de yer verilmiştir (Malkoç, 2014, s. 3).
12
Bu oran, 3-4 Mayıs 2013 tarihli LaborComm IV. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı’nda sunulan
“Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Basının İşçilere Bakışından Bir Kesit: Meslek Gazetesinin Perspektifinden
Türkiye’deki İşçi Sınıfının Geçmişi ve İşçi Hareketleri” adlı bildiri metninde yazım hatasıyla % 90 olarak
verilmiştir (Malkoç, 2014, s. 3).
13
Meslek bu işçileri şöyle tanımlamıştı: “Asıl hayatı olan ‘raî’ [çoban] ve ‘raî’ hayata atılmak için madende
muzdaribane çalışır, binaenaleyh madende yaşadığı ızdırab-ı aver [ızdırap getiren] hayata nihayet vermek
zaruretiyle kıvranır. Bu ameleyi, madende hiçbir Avrupai eşkâl tatmin etmiyor. Oturduğu barakayı yakar ve
yıkar, saha-yı imalatta lakayddır [ilgisiz]. Hastalığını bir iki gündelik daha fazla aldıktan sonra; fakat devr [ya
da dur] şiddetinde hisseder, sanatda tekâmül hissi yoktur, gündeliğinden işinin hitamında haberdar olur”.
14
Gazetenin bu haberinden birkaç sene öncesine kadar bu kayıkçılar “kâhya” idaresinde çalışıyorlardı. Kâhyaya
aidat olarak, kayıkçı ve amelenin kazancından ton başına 10 kuruş ve kalan gelirden % 6 kuruş, toplam yaklaşık
% 21 kuruş almaktaydı. Kâhya senelik asgari 30.000-40.000 liralık gelir sağlardı. Gazetenin ifadesiyle “337
232  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Bir müfettişlik ve Maden Müdürlüğü aracılığı ile deniz nakliyat ve yükleme işçiliği idare
edilmiş, bir süre sonra talimatname çıkarılmış ve ayrıca Deniz Nakliyat ve Tahmilat Amelesi
Derneği faaliyete geçmişti. Gazetenin yaklaşımı ile “Bu teşkilat sayesinde işçi hak ettiği
parayı peşinen almakta, hastalara bakılmakta işsiz kalanlara muavenet edilmektedir ki
hususat-ı salife her insanın en ibtidai hukukunu teşkil etmektedir. Hedef-i asli; nakliyat ve
tahmilat işçiliğini temdin, işi teshil ve tesrii olup şuurlu bir surette bu gayeye doğru
yürünmektedir”. Dernek, iki kayık sahibi, iki kayıkçı ve iki yükleme amelesi ile etkinliklerini
düzenlemeye başlamıştı. Talimatnamesi doğrultusunda iş kazancından % 8 pay alan dernek,
geliri ile baraka ve idarehane kirası, memur ücreti, doktor ücreti, ilaç bedeli, iş elbisesi ve
kayık tamiri gibi kalemleri karşılamayı öngörmüştü. Dernek çalışma şartlarını iyileştirme
yanında özellikle sağlık konularıyla ilgilenmişti. (Meslek, 3 Mart 1925, s. 8). Meslek,
Zonguldak-Ereğli kömürlerinin pazar rotasıyla ilişkili bir şekilde İstanbul Limanı Tahmil ve
Tahliye Amele Cemiyeti hakkında da bir inceleme yapacaktı15.
Havzada İşçi Ücretleri ve Çalışma Saatleri
Meslek, kömür havzalarındaki bütün madencilerin başlıca sermayesinin, ellerindeki
ruhsatlar sayesinde ucuz ücretle çalıştırdıkları işçiler olduğunu belirtmiş (Meslek, 10 Mart
1925, 4); bununla beraber ocakların yüzeye yakınlığı nedeniyle kömür çıkarmanın çok kolay
bir işlem olmasından dolayı ekipman ve araçların yerine insan istihdam edildiğinin altını
çizmişti. (Meslek, 24 Şubat 1925, s. 10). Havzada her iş için insan istihdam edilmesinin farklı
bir örneği, 19. yüzyıl ortalarında görülmüştü. Nitekim Kırım Savaşı sırasında Karadeniz’e
geçen Müttefik güçlerin kömür ihtiyacının bu havzadan karşılanması zorunluluğu ortaya
çıktığında Sırbistan’dan bazı çalışanlar getirilmişti. Bunların madencilikte uzmanlığı yoktu
ancak tünel açma işlerinde başarılıydılar. Bu dönemde kömür üretimi biraz artmıştı.
senesi iptidasında Zonguldak Madeni Amele Müfettişliği’nce esasen kanun-ı mahsusuyla mülga bulunan
[kâhyalık] usulü bilfiil ref ve ilga olunmuştur”.
15
1925 Mart’ında Meslek gazetesi, işçiler hakkında yeni bir haberi sütunlarına taşımıştı. Buna göre, İstanbul
Limanı Tahmil ve Tahliye Amele Cemiyeti (Gazete 17 Mart’ta İstanbul Umum Deniz İşçileri Tahmil Tahliye
Cemiyeti adını kullanmıştı), yükleme-boşaltma ücretlerine % 30 zam yapmaya karar vermişti. Ayrıca Meslek, bu
gelişmeyi ekonomik durgunluk içindeki İstanbul limanı için bir tehlike olarak yorumlayan gazetelerin
değerlendirmelerine yer vermişti (Meslek, 10 Mart 1925, s. 4; Meslek, 7 Mart 1925, s. 9). Gazete, bir hafta sonra
cemiyetin ücret politikası ve işçilerin çalışmalarının nasıl ücretlendirildiği hakkındaki açıklamaları yeniden
gündeme getirecekti. Yükleme-boşaltma işçilerinin ücretlerinin fazla görünse dahi haftalık çalışma olanaklarının
azlığını göz önüne alan gazetenin değerlendirmeleri, cemiyete ve işçilere destek olacak nitelikteydi. Diğer
yandan deniz yükleme-boşaltma ücretleri meselesini irdeleyen gazete, İstanbul Limanı Tahmil ve Tahliye Amele
Cemiyeti’ni “… içinde kuvvetli bir meslek ahlakı teşekkül etmekde olan bir teşkilatla karşılaşdık” manşetiyle
kamuoyuna tanıtacaktı. Yazıda, işçiler arasında bir dayanışma sağlaması ve işçi menfaatlerini, işçiler üzerinden
savunması gibi nedenlerle – aslında Meslek’in ileri sürdüğü düşünce ve ilkelere uygun düşmesi nedeniyle – bu
işçi yapılanması “şuurlu cemiyet” olarak bir hayli övülmüştü. Gazetenin incelemesinde cemiyetin “Umum Deniz
ve Maden Kömürü Tahmil ve Tahliye Amelesinin Tavr-ı Hareket ve Ücret-i Yevmiyeleriyle İdare-i Dahiliyelerine
Dair Talimatname”yi hazırlamış olduğu belirtilmiş ve cemiyetin nizamnamesi de yayınlanmıştı. Nizamnamede
cemiyetin yasal kimliği çerçevesinde hangi işçilerin bu örgüte üye olabilecekleri, üyelik şartları (Nizamnamede
kayıtlı işçi olmak ve 18 yaşından küçük olmamak şartlarının yanında “hukuk-ı medeniyeden mahrum olmamak,
Türkiye Cumhuriyeti tabiiyetinde bulunmak” gibi koşullar vardı), yükleme-boşaltma işçilerinin çalışma
süreçlerindeki hiyerarşileri ve temel çalışma prensipleri (“Amele götürüldüğü işde tembellik ve itaatsizlik
etmeyecek ve işin şartı ve kaidesi ne ise o yolda çalışacak; terbiye ve edebe muhalif serkeşlik etmeyecekdir” gibi
prensipler geçerli idi), işçilerin ücretli çalışma koşulları, cemiyetin doktor ve eczanesinin kullanımı, cemiyetin
işçiler üzerindeki yaptırımları sıralanmıştı (Meslek, 17 Mart 1925:9). Mart sonlarında, daha önce yükleme ve
boşaltma işçileri ile madenciler arasında ortaya çıkan ve işçilerin 12 maddelik talep listesi hazırlamalarına yol
açan ihtilaflar doğrultusunda gerçekleştirilecek görüşmelerin Sanayi ve Mesai Müdüriyeti’nde başlayacağı
haberleri gazetede çıkmıştı (Meslek, 31 Mart 1925, s. 12). İstanbul Limanı Tahmil ve Tahliye Amele Cemiyeti
hakkında 3-4 Mayıs 2013 tarihli LaborComm IV. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı’nda sunulan
“Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Basının İşçilere Bakışından Bir Kesit: Meslek Gazetesinin Perspektifinden
Türkiye’deki İşçi Sınıfının Geçmişi ve İşçi Hareketleri” adlı bildiride kısa bir bilgi verilmiştir (Malkoç, 2014, ss.
12-13).
Eminalp Malkoç  233
Cumhuriyet’in ilk yıllarında bile Sırbistan’dan gelip çalışanların adının verildiği birçok
maden ocağı ve maden damarı mevcut bulunmaktaydı. Havzaya yabancı sermayenin
girişinden sonra yabancı yönetici-çalışan sayısı artmışsa da insan gücüne dayalı ilkel
yöntemler kullanılmaya devam edilmişti. (Meslek, 24 Şubat 1925, s.10).
Meslek, 24 Şubat 1925, Sayı:11.
Ereğli Zonguldak Maden Kömürü Havzası: Türk kömür havzası Hırvatların elinde…
Gazete, 1867 Nizamnamesi’nin maddeleri16 üzerinden bölge halkı ve dolayısıyla havzanın
ilk işçileri için “işte şu mevad-ı nizamiye delaletiyle görülüyor ve anlaşılıyor ki havza-i
fahmiyeye komşu olmak bedbahtlığına uğrayan halk, ‘Müretteb Usulü’ unvanıyla ‘angarya’
olarak maden ocaklarına sevk edilmekde idi” değerlendirmesini yapmıştı. Gazetenin
belirttiğine göre çalışan işçilerin ücreti bile “aynen” ödeniyordu. (Meslek, 24 Şubat 1925,
s.10). Zaten havzada standart bir işletme sistemi olmadığından ücretlendirmede de farklılıklar
gözlenmekteydi. Bu farkları örneklerle sergileyen Meslek, işçilerin mevcut şartlara itiraz
edemeyeceğini ileri sürmüştü. Gazetenin böyle iddialarının öncelikli dayanakları, en başta/işe
girişte bir yevmiye belirlenmemesi ve işçinin itiraz etmesi halinde havzada işsizlik riski ile
karşı karşıya kalacak olmasıydı. (Meslek, 7 Nisan 1925, s.2).
Kömür havzasındaki işçilerin geldikleri yöre ya da bölgeye göre farklı işlerde çalıştıklarını
belirleyen gazete, çalışma şekillerinin farklılığının paralelinde değişen bir ücretlendirmenin
geçerli olduğunu ortaya koymuştu. Meslek, kömür madenlerinin işletme ve çalışma şekilleri
hakkında oldukça gerçekçi hatta ayrıntılı bir çerçeve oluşturduktan sonra Amele Kanunu’nun
16
Gazetede yayınlanan 24 Nisan 1283 tarihli nizamnamenin işçilerle ilgili maddeleri: “Madde 16-Bir karyeye
tevzi olunan sütun vakti şita duhulü etmeksizin [vakit kışa girmeden] mah-i Ağustos ve nihayet Eylül nihayetine
değin tamamiyle nakline evvel karyenin muhtarı borçlu olup matlup olunan sütunun vaktiyle nakline muvafık
olmayub da sütunsuzluktan dolayı merbut olduğu ocağın imaline halel geldiği veyahut bacasının göçdüğü bu
fenalığın sebebi hakiki bi-t-tahkik sebebiyet muhtar-ı merkum üzerinde kalmadığı halde bu babda vaki olacak
mazarratın şiddet ve hiffetine [hafifliğine] göre komisyonun tahdid edeceği müddetle mahbusen mücazat
olacaklardır. Madde 21-Maden-i mezkûr ocaklarında istihdamı lazım gelen sunuf-u ameleden kazmaciyan ve
küfeciyan ve kiraciyan Ereğli Sancağı dahilinde kain ondört kaza ahalisine münhasır olup kazaha-i mezkurenin
nüfusu cedidelerinde on üç yaşından elli yaşına değin beyninde olan nüfus-u zükuru kaza be-kaza tesbit-i defter
olunup bunlardan alil ve çürükleri bittefrik kusuru işbu deftere müracaatla ati-üz-zikr usule tevfikan celb
olunacaktır. Madde 32-Yirmi birinci maddede zikr olunan sunuf-u selase-i ameleden kiraciyandan bir kaza
veyahut bir divanda mevcut olan kiracı hayvanatı iki kısma taksim olunarak kısmı evvel ocaklara celb ile on beş
gün kömür keşide ettikten sonra kısmı sanisi gelip kısmı evvel karyelerine avdetle diğer nöbetlerinin vakti
gelinceye değin hem hayvanları dinlendirecek ve hem de umuru beytiyyet [evleri ile ilgili işleri] ve mezruatına
[ekinlerine] bakacaklardır.” (Meslek, 24 Şubat 1925, s. 10).”
234  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
çalışma saatiyle ilgili sekizinci ve ücretlendirmeye yönelik on birinci maddelerini 17 aynen
aktararak çelişkiyi ve çarpıklığı kamuoyuna sergileyecekti. (Meslek, 7 Nisan 1925, s. 2). Öte
yandan gazetenin Zonguldak-Ereğli madenlerini mercek altına aldığı dönemde bölgedeki
işçilerin – ve madenlerin – durumu, TBMM’ye de yansımıştı18.
Meslek’in aktardıklarına göre 17 Mart 1925 tarihinde TBMM’de Ticaret Vekaleti Bütçesi
görüşülürken Yusuf Akçura, Zonguldak-Ereğli kömür havzasındaki bazı sorunları gündeme
taşımıştı. Bu sorunlar arasında madenlerdeki çalışma saati fazlalığı, işçilerin eski dönem
araçlarıyla madenlerde taşıma yapmaları ve sağlık şartlarının olumsuzluğu vardı. Meslek,
Akçura’nın sözlerine kulak verilmesi gerektiğini “Ve neticede diyor ki: ‘Efendiler,
Cumhuriyet kanunlarını, padişahlık devrindeki kanunların tarz-ı telakkisine benzetmeyelim.
Kanunlarımızı harfi harfine tatbik edelim!’ Yusuf Akçura Bey tatil esnasında bir aralık
havzaya giderek kısa bir tedkik yaparak avdet etmişti. Binaenaleyh, sözleri hususi bir kıymeti
haiz idi” cümleleriyle aktarmıştı. (Meslek, 31 Mart 1925, s. 11).
Ortaya atılan bu sorunlar karşısında Ticaret Vekili Ali Cenani Bey, bir yandan buradaki
işletmenin yeniden düzenlenmesi gereğini dile getirmiş, diğer yandan Akçura’ya “… Amele
Kanununun sekizinci maddesinde saat-i mesai 8 saat olarak tesbit edilmiştir. Bu sekiz saat
memleketimiz için muvafık mıdır, değil midir? Bu başka bir meseledir. Ancak ben
zannediyorum ki kanun tamamiyle tatbik edilmektedir. Edilmesi lazımdır…” ifadeleriyle
cevap vermişti19.
Meslek ise TBMM’de kömür havzası için hazırlanan kanunda çalışma saatinin 8 saat
olarak belirlendiğini ve Ticaret Vekaleti tarafından düzenlenerek TBMM’ye gönderilen
kanunda da madenler için 8 saat çalışma süresinin kabul edildiğini hatırlatmıştı. Ancak
gazetenin incelemeleri, madenlerde çalışan işçilerin bir kısmının bu saatin altında faaliyet
gösterdiğini, % 85’i aşan orandaki bir işçi kitlesinin ise çok daha fazla, 10 ya da 12 saat
çalıştığını gün ışığına çıkarmıştı. (Meslek, 31 Mart 1925, s.11).
17
Madde 8: Mesai-i yevmiye ale-l-ıtlak [genel olarak] sekiz saattir. Bu müddetten fazla çalışmaya hiçbir işçi
icbar edilemez. Sâât-i mesai [çalışma saatleri] haricinde tarafeynin rıza ve muvafakatiyle iki kat ücrete tabidir.
Tahte-l-arz [yer altı] mesafede nüzül ve suud [inmek ve çıkmak] için geçen müddet sekiz saate dahildir. Madde
11: Maden ocaklarında çalışan amelenin hadd-ı asgari ücreti ocak amil ve mültezimleriyle Amele Birliği ve
İktisat Vekaleti tarafından müntahab [seçilmiş] üç zat marifetiyle tayin olunur.
18
Bu konu hakkında 3-4 Mayıs 2013 tarihli LaborComm IV. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı’nda
sunulan “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Basının İşçilere Bakışından Bir Kesit: Meslek Gazetesinin Perspektifinden
Türkiye’deki İşçi Sınıfının Geçmişi ve İşçi Hareketleri” adlı bildiride kısa bir bilgi verilmişti (Malkoç, 2014, ss.
3-4).
19
Görüşmeler sırasında Yusuf Akçura uzun uzun incelemelerini anlatmış ve “Elyevm bir amele kanunu bilhassa
Zonguldak Kömür Havzası hakkında yapılmış 10 Eylül 1337 tarihli Amele Kanunu mevcuttur. İhtisasat ve
müşahedatım bu kanuna tevafuk etmemektedir” demişti. TBMM tutanaklarına göre Ali Cenani Bey “Efendiler!
Ereğli madenleri bu memleketin en mühim servetidir” diyerek söze başlamış, bununla birlikte maden
işletmelerinin durumlarının iyi olmadığını anlatmıştı. Çalışma saati konusunda ise “Buyuruyorlar ki, saati mesai
sekizdir. Evet, Amele Kanununun sekizinci maddesi, mesai müddetini sekiz saat olarak tespit etmiştir. Sekiz saat
mesai bizim memleket için nafi [menfaatli] midir, değil midir? O meseleyi Mesai Kanununda münakaşa
edeceğiz. O ayrı bir meseledir. Bugün iktisat alemlerinde başka türlü nazariyeler vardır. Fakat şimdi kanunun
tespit ettiği şekil, sekiz saattir. O halde kanunun ahkamını tatbik etmelidir ve tatbik edilmektedir. Ocakların
dahilinde yapılan işler götürü veriliyor. Oradaki amele bu işleri götürü olarak almıştır” açıklamasını yapacaktı.
(TBMM ZC, 17.3.1341:551-561).
Eminalp Malkoç  235
Meslek, 7 Nisan 1925, Sayı:17.
Zonguldak Havzasında Kömür İhracatı
Sonuç ve Değerlendirme
Mesleki temsil ve meslek devleti gibi düşünceleri kamuoyuna yansıtan ve birçok farklı
konuyu ya da alanı mercek altına alan Meslek gazetesi, bilimsel düzeyde değerlendirilebilecek
özel inceleme yazıları da yayınlamıştı. Bunlar arasında yer alan Zonguldak kömür havzası,
çalışma şartları ve çalışanları hakkında yapılan yayınlar dikkat çekici niteliklere sahiptir.
Meslek gazetesinin Zonguldak-Ereğli kömür havzasını ve kömür meselesini incelemeye
yöneldiği 1925 yılı – özellikle ilk yarısı – yine gazetenin değerlendirmelerine göre olumlu
şartlara rağmen Türkiye’de kömür satışlarının azaldığı bir dönemdi. Kömür sorununun bir
yakasını ise İstanbul limanının sorunları oluşturuyordu. Üstelik aynı dönemde İstanbul
Limanı Tahmil ve Tahliye Amele Cemiyeti, taşıma ve boşaltma ücretlerine % 30 zam yapma
kararı almıştı. Bu kararın kömür bunalımının buhranın artmasına yol açacağı öngörülmüştü.
Aynı günlerde biraz da bunalım ve ihtiyacın paralelinde kömürcülük ile ilgili tüccar, nakliyeci
ve diğer ilgili kesimlerce Kömürcüler Cemiyeti kurulmuştu20. Kömür bunalımının
çözümlerinden biri, Zonguldak Mebusu Ragıp Bey tarafından ulusal kurumların yerli kömür
20
Cemiyetin amacı, mesleki dayanışmanın yanında Türk madenciliğini geliştirmek ve dünyaya tanıtmak, sektöre
yönelik incelemelerde bulunmak ve yayın yapmak olarak belirlenmişti. Cemiyetin Katib-i Umumiliği’ne/Genel
Sekreterliği’ne Mühendis Sadrettin Bey seçilmişti. (Meslek, 10 Mart 1925, s. 4).
236  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
tüketmesi temennisini içeren önergesiyle ortaya çıkmıştı21. Bu yöntemin yani yerli kömür
kullanımının buhranı aşmak açısından yararlı olacağı değerlendirilmişti. (Meslek, 10 Mart
1925, s. 4).
Meslek gazetesi, böyle bunalımlı bir atmosfer hüküm sürerken konuyu irdeleyecekti.
Yayınları aracılığı ile havzanın şartlarının iyileştirilmesini, yerli yatırım ile modernizasyona
gidilmesini ve çalışanların/işçilerin şartlarının başta ücret ve çalışma saatleri olmak üzere
sağlıklı bir şekilde düzenlenmesini; her şeyden önemlisi bunlara dayanan ve verimin
artırılmasını öngören uzun vadeli bir programın uygulanmasını sorunun kalıcı çözümü olarak
savunmuştu. Nitekim gazetede savunulan görüşlere göre bölgeye aşamalı olarak yerli yatırım
sağlanmalı ve maden havzası kendi yağı ile kavrulmalıydı.
Gazetenin kömüre değer vermesinin ve Zonguldak havzasını konu olarak incelemesinin
bir başka nedeni, varolan yüksek potansiyelin değerlendirilememesiyle ortaya çıkan
verimsizliğin yarattığı çelişki idi. Üstelik Meslek, bu bölge ve üretiminin başarısını, bir refah
aracı olarak değerlendirmekteydi. Bu bağlamda havza hakkındaki araştırmalar, gazetenin
öncelik verdiği konular arasına sokulmuş ve yayın sürecinde ilk aşamada tarihsel bir çizgi
oluşturma zorunluluğu duyulurken gazete yazarlarının yaklaşımları doğrultusunda kronolojik
ama oldukça genel bir yaklaşım içinde sınıflamaya gidilmiş; işletmeler açısından havzaya
yaklaşılmıştı. Yani Meslek, maden kömür havzasının işletilmesi sürecini, bölgedeki üretimden
sorumlu ya da bölge yöneticisi devlet kurumlarından ziyade işletenlerle işletme şekillerine
göre yorumlamıştı. Bu arada konu hakkındaki ilk yazılarda, bölgeden sorumlu kurumların
kronolojik koordinat ve konumlarının bir hayli silik/belirsiz düzeyde ele alındığı
görülmektedir. Ancak kömür havzası ve Türkiye’de kömürcülükle ilgili ilk yazılarda
karşılaşılan ve belirsizliğe varan oldukça genel değerlendirmeler, zamanla yerlerini daha
somut verilere bırakacaktı. Öte yandan havzanın analizi yapılırken kömür üretiminin en
önemli parçalarından olan işçilere ayrı bir başlık açılmıştı. Gazete tarafından kömür işçilerinin
ücret, çalışma saati, örgütlenmeleri ve yaşamlarını gerçekçi düzeyde ele alınmış; üstelik
kömür işçileri ve sorunları açısından yapıcı/katkı sağlayacak bir tutum sergilenmişti.
Gazetenin Zonguldak-Ereğli Kömür Havzası’na yönelik detaylı dosyasının, başlarda bazı
belirsizlikleri (ya da eksiklikleri) bulunmasına rağmen yadsınamayacak ölçüde önemli olduğu
rahatlıkla ileri sürülebilir. Özellikle Meslek’in yayınlanan sayılarının bütünlüğü gözetilerek
konuya yaklaşıldığında somut bilgilere dayanan bir çerçeveye ulaşılmaktadır. Dolayısıyla
gazetenin kömür havzası, havzanın geçmişi ve bölge işletmeleri üzerindeki incelemelerinin
konuyu değerlendiren çalışmalar açısından referans olarak kabul edilebilecek düzeyde
bulunduğu söylenebilir. Bu sonuç; Meslek gazetesini, Türkiye’de bu alan ve konuyu hemen
Cumhuriyet’in ilk yıllarının konjonktüründe toplu olarak ve ciddi düzeyde ele alan istisnai
kaynaklar arasına sokmaktadır.
21
Önerge, Heyet-i Vekile/Bakanlar Kurulu tarafından uygun bulunmuş ve Ticaret Vekaleti’ne gönderilmişti.
Yerli kömür kullanımının buhranı aşmak açısından yararlı olacağı değerlendirilmişti. (Meslek, 10 Mart 1925, s.
4).
Eminalp Malkoç  237
KAYNAKÇA:
TBMM Zabıtları
TBMM Zabıt Ceridesi (TBMM ZC). C.2, İ:80, 17.3.1341, s.551-561.
Kitap
Arıkan, Z. (2007). Tarihimiz ve Cumhuriyet, Muhittin Birgen (1885-1951). İstanbul: Tarih
Vakfı Yurt Yayınları.
Aytekin, E. A. (2007). Tarlalardan Ocaklara, Sefaletten Mücadeleye, Zonguldak-Ereğli
Kömür Havzası İşçileri 1848-1922. İstanbul: Yordam Kitap.
Çıladır, S. (1977) Zonguldak Havzasında İşçi Hareketlerinin Tarihi 1848-1940. Ankara:
Yeraltı Maden/İş Yayınları.
Duman, H. (2000). Osmanlı-Türk Süreli Yayınları ve Gazeteleri (1828-1928). Ankara:
Enformasyon ve Dokümantasyon Hizmetleri Vakfı.
Gürboğa, N. (2009). Mine Workers, The Single Party Rule, And War The Zonguldak Coal
Basin As The Site Of Contest, İstanbul: Ottoman Bank Archives And Research Centre.
Koraltürk, M. (2001). Meslek Gazetesi ve Dizini. Müteferrika, Yaz 2001 / S.19, 83-130.
Malkoç, E. (2014). Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Basının İşçilere Bakışından Bir Kesit:
Meslek Gazetesinin Perspektifinden Türkiye’deki İşçi Sınıfının Geçmişi ve İşçi
Hareketleri,
LaborComm
2013
Bildiriler
Kitabı
(laborcomm.org/wpcontent/uploads/2014/05/bildiriler2013.html/ISBN:978-605-85244-0-8), 1-16.
Özel, S. (2006). Meslek Gazetesi’nin Gözüyle Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türk Doktorluğu
ve Tıp Fakültesi. Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, Yıl:5 / S.10, 253-258.
Süreli Yayınlar
Meslek. (1925, Şubat 17). “İktisad Havzalarımızı Tedkik: Ereğli Kömür Havzası, Kömür
Havzası Hakkında Umumi Malumat”, (Sayı:10), s.10.
Meslek. (1925, Şubat 17). “Orman Şimendiferi, Ereğli-Karadere Hattı”, (Sayı:10), s.10.
Meslek. (1925, Şubat 24). “İktisad Havzalarımızı Tedkik: Ereğli-Zonguldak Havza-i
Fahmiyesinde Kömür İstihsali”, (Sayı:11), s.10.
Meslek. (1925, Mart 3). “İktisad Havzalarımızı Tedkik: Ereğli Zonguldak Kömür Havzasında
Türk İşçiliği”, (Sayı:12), s.8.
Meslek. (1925, Mart 10). “İktisad Havzalarımızı Tedkik: Ereğli-Zonguldak Kömür Havzası”,
(Sayı:13), s.4.
Meslek. (1925, Mart 10). “Kömür Haberleri”, (Sayı:13), s.4.
Meslek. (1925. Mart 17). “İş Muhitlerimizi Tedkik: Deniz ve Maden Kömürü Tahmil ve
Tahliye Amele Cemiyeti ve Tahmil Tahliye Ücretleri”, (Sayı:14), s.9-10.
Meslek. (1925, Mart 24). “Ereğli-Zonguldak Kömür Havzası”, (Sayı:15), s.18-19.
Meslek. (1925, Mart 31). “Zonguldak-Ereğli kömür Havzası”, (Sayı:16), s.11.
238  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Meslek. (1925, Nisan 7). “İktisad Havzalarımızı Tedkik: Ereğli-Zonguldak Kömür
Havzasında”, (Sayı:17), s.2.
Meslek. (1925, Mayıs 25). “Ereğli-Karadere Hattı”, (Sayı:24), s.8.
Meslek. (1925, Haziran 9). “Memleketimizin Büyük Derdlerinden Biri: İnebolu Limanı”,
(Sayı:26), s.5.
Meslek. (1925, Temmuz 7). “Kastamonu-İnebolu Havzası İktisadiyatı”, (Sayı:30), s.5.
Meslek. (1925, Ağustos 18). “İnebolu Limanı Hakkında”, (Sayı:36), s.4.
Muhiddin, (1925, Eylül 1). “Türk Kömürlerinden İstifade Etmemiz İçin”, Meslek, (Sayı:38),
s.1.
Yusuf Cemal. (1925, Haziran 23). “Memleketin Büyük Dertlerinden Biri: İnebolu Limanı”,
Meslek, (Sayı:28), s.17.
Yusuf Cemal. (1925, Ağustos 11). “İnebolu İskelesine Niçin Ehemmiyet Vermek Lazımdır?”,
Meslek, (Sayı:35), s.12.
Panel
Metinleri
Özgür Yazılımı Neden Bu Kadar Çok Önemsiyoruz?
Adil Güneş AKBAŞ
Richard Stallman'ın bundan yaklaşık 30 yıl önce başlattığı özgür yazılım hareketi, artık
başladığı noktanın çok ilerisinde. İnternet'in sağladığı yayılma olanağının da katkısıyla bugün
dünyanın her yerinde çeşitli özgür yazılımları geliştiren, yaygınlaştıran, yerelleştiren,
paylaşan ve kullanan insanlar, şirketler ve hatta devletler bulunuyor. İnternet'e bağlı herhangi
bir cihazı kullanan bir kişi, kendi kullandığı yazılımlar özel mülk yazılım olsa bile bağlandığı
web sitesi özgür yazılımlar aracılığıyla hazırlandığı ve sunulduğu için dolaylı yoldan da olsa
özgür yazılımları kullanmış oluyor. Teknik yeterlilikleri ve üstünlükleriyle özgür yazılımlar
bilişim alanında kolaylıkla vazgeçilemeyecek bir yer edinmiş durumdalar.
Öte yandan, özgür yazılımı bu kadar çok önemsememizin ve her fırsatta öne çıkarmamızın
sebebi sadece sunduğu teknik olanaklardan kaynaklanmıyor. Tarihçesi, ortaya çıkış
gerekçeleri ve gelişim süreci ele alındığında özgür yazılım meselesi, teknik bir tartışma
olmanın çok ötesinde, politik bir mesele olarak karşımızda duruyor. Özgür yazılım hareketini
başlatan ve günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olan Richard Stallman, çeşitli
söyleşilerinde bu durumu şöyle dile getiriyor: “Özgür yazılım, sadece teknik bir mesele
değildir. Aynı zamanda etik, sosyal ve politik bir meseledir. Sadece bilişim alanında
çalışanları değil, toplumun her kesimini ilgilendirir. Düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü,
kişisel bilgilerin gizliliği gibi konularla doğrudan ilgilidir. ”
Richard Stallman'ın çizdiği bu çerçeve, aslında epey geniş bir alanı tarifliyor olsa da,
politik bir mesele olarak özgür yazılımı bireysel ve toplumsal özgürlükler bağlamında
tartışmanın tek başına yeterli olmadığını düşünüyoruz. Elbette özgür yazılımların yazılım
alanında üretici ve tüketiciler olarak bizlere sağladığı özgürlükler çok büyük önem taşıyor,
özellikle de çokuluslu yazılım ve donanım tekelleri ile devletlerin bu özgürlüklerimize
saldırılarını yoğunlaştırdıkları bir dönemde olduğumuzu göz önünde bulundurduğumuzda var
gücümüzle savunmamız gereken bir mevkide bulunuyorlar. Fakat özgür yazılımı politik bir
mesele olarak tartışırken, çok daha temelde olan ve aslında bu özgürlüklerin de kaynağını
oluşturan, özgür yazılımların hem üretim hem de tüketim süreçlerini de doğrudan etkileyen
bir noktayı ele almak istiyoruz: Kamusal mülkiyet. Eğer özgür yazılımlarla özel mülk
yazılımları birbirinden net bir şekilde ayırt edebiliyorsak bunu sağlayan şey teknik özellikler
değil, üretilen yazılımın ve kaynak kodunun mülkiyetinin kime ait olduğudur. Özgür yazılım
hareketi, hem üretilen bir ürün olarak yazılımın, hem de o yazılımın üretilmesini sağlayan
üretim aracı olarak kaynak kodlarının mülkiyetini topluma vermesiyle bir devrim yapmıştır.
Yazılımın ve kaynak kodunun mülkiyetinin toplumsallaştırılması; yazılım geliştirme
pratiklerinden paylaşım yöntemlerine, yazılımların çoğaltılma (kopyalanma) özgürlüğünden
istenilen amaç doğrultusunda özelleştirilebilme ve kullanılabilme özgürlüğüne kadar tüm
üretim ve tüketim süreçlerinin piyasa ekonomisi koşullarından bambaşka koşullarda
şekillendirilebilmesine olanak sağlamıştır. Böylelikle hem bireysel ve toplumsal
özgürlüklerimiz korunabilmiş, hem de özgür yazılımlar özel mülk yazılımlar karşısında
birçok teknik üstünlüğe sahip olabilmişler ve yaygınlıklarını artırabilmişlerdir.
Politik bir mesele olarak özgür yazılımı ele alırken dikkate aldığımız önemli noktalardan
bir başkasını da özgür yazılım hareketinin ortaya çıkış süreci bize anlatıyor. Bu nokta, özgür
yazılım hareketinin, yazılımın metalaşmasına karşı geliştirilmiş bir hareket olmasıdır. 1970'li
yıllara kadar, Richard Stallman'ın da aralarında bulunduğu yazılım geliştiriciler (hacker'lar)
geliştirdikleri tüm yazılımları birbirleriyle paylaşmakta, böylelikle hem birbirlerinden
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
242  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
öğrenmekte hem de çözülmüş bir sorunu tekrar çözmekle uğraşmak (“tekerleği yeniden
keşfetmek”) zorunda kalmamaktadırlar. Yazılımların ticari olarak alınıp satılması yaygın
değildir, bilişim alanında sadece donanım bir masraf kalemi olmaktadır. Ancak 1970'li
yıllardan itibaren bu durum değişmeye başlar, yazılımın da parayla alınıp satılabileceği fikri
yaygınlaşır ve birçok yazılım firması kurulur. Bunun yanı sıra, bu firmalar ürettikleri
yazılımların kaynak kodlarını “ticari sır” oldukları gerekçesiyle paylaşmamaktadırlar. Bütün
bunlara duyulan tepki, özgür yazılım hareketinin başlatılmasında tetikleyici olmuştur.
Özgür yazılım hareketinin uygulamaya koyduğu önemli özelliklerden birisi, hem kamusal
mülkiyetle hem de hareketin metalaşma karşıtı niteliğiyle bağlantılı olan, “üretimde özgürlük,
tüketimde eşitlik” ilkesidir. Özgür yazılımların mülkiyeti topluma ait olduğu için toplumun
her bireyi özgür yazılımlar üzerinde aynı haklara sahiptir ve onları dilediği şekilde kullanma
(tüketme) özgürlüğü vardır. Dolayısıyla tüketimde eşitlik sağlanmıştır. Öte yandan, yazılımı
kullanma karşılığında bireylerden herhangi bir karşılık beklenmez. Üretim sürecine katılıp
katılmama konusunda her birey kendisi karar verebilir ve üretime katılmayan bireyler,
tüketim haklarını kaybetmezler; üretime katılan bireylerle hâlâ eşit tüketim hakkına sahip
olurlar. Üretime katılmak isteyen bireyler ise bu özgürlüklerini istedikleri zaman
kullanabilirler çünkü üretim aracı olan kaynak kodlarının mülkiyeti topluma aittir, onlar da bu
kaynak kodlarını kullanarak istedikleri şekilde yazılım geliştirebilirler.
Özgür yazılım üzerine bugüne kadar yapılan sosyal araştırmaların bir kısmı, üretime
katılan yani özgür yazılımları geliştiren ve diğer yollarla (çeviri, test, hata bildirimi vs.)
bunlara katkı sağlayan bireylerin neden bu sürece katıldıkları sorusuna odaklanmıştır. Piyasa
ekonomisi şartlarının geçerli olmadığı bir ortamda, bireyleri çalışmaya ve üretime
yönlendiren sebepler birçok kez sorgulanmıştır. Bu araştırmalar sonucunda ortaya konan
birkaç sonuca kısaca değinelim. Bunlardan biri, özgür yazılım toplulukları arasında bir
“hediye ekonomisi” oluşmasıdır. Bir başka sonuç, bazı bireylerin “kendilerini kanıtlama”
güdüsüyle üretim sürecine katıldıklarıdır; özgür yazılımlar kamusal alanda (İnternet)
geliştirildiği için bu bireyler burada bireysel teknik becerilerini sergilemekte ve piyasa
ekonomisinin geçerli olduğu yazılım geliştirme süreçlerinde (özel mülk yazılım üreten
şirketlerde) iş bulma şanslarını artırmaktadırlar. Bir grup yazılım geliştirici ise, öğrenme ve
merak güdülerini tatmin etmek amacıyla üretim sürecinde yer almaktadırlar; zihinsel emeğin
ortaya konduğu yazılım geliştirme pratiğinde sıklıkla çeşitli “bulmaca”larla karşılaşılmakta,
bireyler bu bulmacaları çözmekten zevk almaktadırlar. Tüm bunların yanı sıra, bazı bireyler
de toplumsal çıkarları gözeterek özgür yazılımların geliştirilmesine katkı sağlamaktadırlar.
Elbette saydığımız bu gruplar birbirlerinden homojen olarak ayrışmamakta, üretime katılan
bir birey bu gerekçelerden birkaç tanesini sahiplenebilmektedir.
Özgür yazılımların geliştirilmesi aşamalarında kullanılmakta olan ve zamanla çeşitli
gelişmeler göstermiş olan üretim pratikleri, ağırlıklı olarak meselenin teknik yönü ile
ilgiliymiş gibi görünse de, esasen özgür yazılımın politik yanıyla doğrudan ilişkilidir. Özgür
yazılımların tamamına yakını İnternet üzerinde, kamuya açık platformlarda geliştirilmektedir.
Sadece geliştirilen yazılım ve yazılımın kaynak kodları değil, aynı zamanda tartışma ve karar
alma süreçleri de kamusal erişime açık olarak yürütülmektedir. Bir özgür yazılımın
geliştirilmesine katkı veren, yani üretim sürecine katılan bireyler, e-posta listesi ya da forum
benzeri iletişim ortamlarında yazılım geliştirme süreci ile ilgili fikir alışverişinde bulunurlar
ve bu iletişim ortamlarının arşivleri kamusal erişime açık olarak İnternet ortamında saklanır.
Böylelikle üretim sürecine katılmayan bireyler de yürütülen tartışmaları izleyebilir, zaman
zaman da çeşitli şekillerde kendi görüşlerini ifade edebilirler. Tüm bu özellikleriyle özgür
yazılım geliştirme sürecinin oldukça verimli işleyen bir kolektif üretim süreci olduğu
söylenebilir.
Adil Güneş Akbaş  243
Özgür yazılımın, burada kısa kısa ele almaya çalıştığımız bu özellikleri, bu hareketin 30
yılı aşkın süredir adım adım ilerleyen ve büyük başarılar kazanan bir hareket olmasını
sağlamıştır. Etkileri sadece bilişim alanıyla sınırlı kalmamış, özgür yazılımın başarısından
etkilenen başka birçok alanda benzeri özellikleri taşıyan örnekler ortaya çıkmıştır. En basit ve
akla gelen ilk örneği, özgür yazılım geliştirme sürecine benzer bir üretim süreciyle kolektif
bilgi birikiminin oluşturulduğu Wikipedia projesidir. Benzer şekilde sinema, müzik, edebiyat
gibi alanlarda çeşitli yansımaları olmasının yanı sıra, bilişim sistemlerinde kullanılan çeşitli
donanımların kolektif biçimde üretilmesini ve bu alandaki tekellerin ortadan kaldırılmasını
amaçlayan hareketler de ortaya çıkmaya başlamıştır.
Altını çizmeye çalıştığımız şekilde, özgür yazılım meselesi bir “politik mesele” olmayıp
sadece bir “teknik mesele” olsaydı, tahminimizce şimdiye kadar çoktan sonlanmış bir
durumda olurdu ve hepimiz özel mülk yazılımlara muhtaç olurduk. Bilişim ve iletişim
teknolojileri hayatımızın her alanına nüfuz ederken, birer bilişim ve iletişim tüketicisi ve
üreticisi olarak bugün sahip olduğumuz bazı bireysel ve toplumsal özgürlüklerimizi de çoktan
kaybetmiş, ya da tıpkı Gezi Direnişi'nde olduğu gibi bunları savunmaya çalışıyor olabilirdik.
Panelimizin ana konusuyla özgür yazılımın birbiriyle ne kadar içli dışlı olduğunu anlamak
için, özgür yazılımı anlatırken sıklıkla kullandığımız bazı anahtar sözcüklere bitirirken
değinmekte fayda var: “Özgürlük”, “Paylaşmak”, “Dayanışma”, “Kamusallık”, “Kolektif
üretim”, “Eşit tüketim”. Gezi Direnişi'ne baktığımızda, aynı anahtar sözcüklerin orada da
meselenin kalbinde olduğunu görebiliyoruz.
İzlem GÖZÜKELEŞ
Özgür yazılımlar her yerde... Akıllı telefonlardan otomobillere, süt sağma makinelerinden
CERN ve NASA laboratuvarlarına kadar her yerde! İnternet, GNU'nun boynuzları üzerinde
dönüyor:
Ülkemizdeki bilişim çalışanlarının özgür yazılıma karşı yaklaşımı ise biraz sorunlu. Özgür
yazılımın özgürlüğü seviyorlar ama bu özgürlük aşağıdaki konularla sınırlı:
•
Bir yazılım geliştirme metodu olarak özgür yazılım
•
Bir iş modeli olarak özgür yazılım
•
Ulusal bilişim politikası olarak özgür yazılım
Sonra da özgür yazılımcıların bilişim şirketlerinde istihdamına ve ücretli emek ilişkisine
bakıp “Özgür emekçi olmadan, özgür yazılım olmaz” olamayacağını savunuyorlar.
“Fabrikalar, tarlalar emeğin olacak” denildiğinde bu devrimci bir eylem oluyor, ama özgür
yazılımın üretim araçlarını toplumsallaştırmasının devrimci içeriği fark edilemiyor. Buradaki
temel sorun, yazılımın bir üretim aracı olmasının yanında kaynak kodunun kendisinin yazılım
için bir üretim aracı olduğunun fark edilemeyişi. Ülkemizdeki bilişim çalışanlarını bunu fark
etmiyorlar, sınıf mücadelesinin temel bir bileşeni haline getiremiyorlar. Hal böyle olunca,
esnek mesai koşulları etrafında sonu gelmez tartışmalarla zaman tüketiliyor. Oysa özgür
yazılımın GNU/Linux'un ya da Firefox'un ötesinde üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin
kendisi olduğu fark edilmesi gerekiyor. Bu durum bana Marx'ın Kapital'de anlattığı Bay
Peel'in hikâyesini anımsatıyor:
Bay Peel, 50000 Sterlinlik üretim ve geçim aracıyla, 3000 kişilik işçi sınıfıyla Batı
Avustralya'daki Swan Nehri'ne doğru yola çıkar. Gideceği yere vardığında yanında
hiç kimse yoktur. Çünkü toprağın bedava olduğu bir yerde işçileri, emek güçlerini
satmaya zorlayacak hiçbir neden yoktur. İşçiler Bay Peel'den bağımsız olarak kendi
hayatlarını kurarlar
Kaynak kodunun toplumsal mülkiyetinin talebi, bilişim çalışanlarının kendi çıkarlarını
herkesin çıkarı gibi gösterme yönünde bir adımda olacak. Bugün internete atfedilen ne kadar
güzellik varsa tüm bunlar özgür yazılımın eseri. Teknolojiyi mücadele için kullanmaktan söz
ediyoruz, ama
 özgür bir işletim sisteminden atılan tweet ile özel mülk işletim sistemlerinden atılan
tweet bir değildir.
 İnternetin özgürlükçü ademi-merkeziyetçi yapısını koruyan bir sosyal ağ ile buna
tamamen zıt bir sosyal ağ bir değildir.
Bu nedenle, yalnız özgür yazılımın değil internetin de geleceğini,

Kaynak kodlarının toplumsal mülkiyeti
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
246  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı

Patentler ve DRM

Açık standartların savunulması
alanlarındaki mücadeleler belirleyecek.
Özgür yazılım olmadan, bilgiye eşit ve özgür erişim hakkı da olmayacak.
(Bu konuda ayrıntılı bir tartışmayı “Özgür Yazılım, Hackerlar ve Mülkiyet" başlıklı
bildirimde bulabilirsiniz. Bkz. ss. 85-102).
İnternet Üzerine Güncel Bir Panorama
Oktay DURSUN
Internet; sinyalin, sesin ve görüntünün uzak mesafeler arası aktarımının ardından
teknolojinin nihai olarak ulaştığı verinin mesafeden bağımsız olarak bir uçtan diğer uca
aktarılabilmesi ile ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Bugün bu iletişim imkanının yarattığı değişimi
anlamak, yorumlamak, müdahale etmek ya da kısaca karşısında daha sağlıklı bir tutum
alabilmek için İnternet'in kendisini de anlamak gerekmektedir. İnternet'in ortaya çıkışı,
gelişimi, yaşadığı dönüşüm, bugün geldiği nokta ve gelecekteki şekillenişi sadece bir grup
bilgisayar uzmanını veya tekno-bürokrasiyi değil tüm insanlığı ilgilendirmektedir. Bu yüzden,
bu süreçlerle birlikte; İnternet'in doğası, İnternet'i kimin nasıl yönettiği, bu mecreya yönelik
tehditler ve çıkar çatışmaları da İnternet ve ilgili tüm tartışmalarla doğrudan ilintili olarak
değerlendirilmelidir.
Konuyu tüm yönleriyle detaylı bir şekilde ele almanın imkanı olmadığından, yüzeysel bir
tarama biçiminde inceleyeceğiz.
1. İnternet'in Ortaya Çıkışı ve Gelişimi
İnternet'in temeli 1969 yılında, bir askeri proje olarak geliştirilen Advanced Research
Projects Agency Network (ARPANET) ile atıldı. Bugün ise sadece denizaltı kabloların
uzunluğu 900.000 km'yi bulmuş durumda.
[Görsel 1 – ARPANET (1969)]
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
248  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
[Görsel 2 – Denizaltı Veri İletim Kablolaları Ağı Haritası]
İnternet'in hızlı bir tarihçesine bakacak olursak; terim ilk olarak 1962 yılında J.C.R.
Licklider “Intergalactic Network” olarak kullanıldı. 1974 yılında ise artık Internet terimi
kullanılmaya başlamıştı. Diğer bazı önemli gelişmeler kronolojik olarak şöyle;
•
1962: Intergalactic Network (J.C.R. Licklider )
•
1969: ARPANET
•
1971: İlk E-posta
•
1974: TCP/IP
•
1974: “Internet” (Interconnected Networks)
•
1977: İlk PC Modem
•
1984: DNS
•
1991: World Wide Web (Tim Berners Lee)
•
1993: İlk Web Tarayıcısı: Mosaic
•
1996: Hotmail
•
1998: Google
•
1999: Wifi / Napster
•
2001: Wikipedia
•
2004: Gmail
•
2005: Youtube
•
2006: Facebook / Twitter
Oktay Dursun  249
Özellikle bugünü şekillendiren teknolojilere baktığımızda çok yakın bir tarihte
geliştirildiklerini görebiliyoruz. 2006 yılında yayına başlayan Facebook'un ve Twitter'ın
bugün dünyanın en değerli markaları arasında yer alışı bize İnternet'in hızlı, değişken ve etki
gücü yüksek doğası ile ilgili ipucu veriyor.
2014 yılı itibariyle İnternet kullanıcı sayısı yaklaşık 2,5 milyar yani dünya nüfusunun
henüz sadece %35'i. İnternet kullanıcılarının 1,8 milyarı ise aktif sosyal medya kullanıcısı.
Türkiye'de ise İnternet kullanıcı sayısı yaklaşık 36 milyon ve %45 ile bu sayı dünya
ortalamasının üstünde. İnternet kullanıcılarını neredeyse tamamının ise bir Facebook hesabı
var.1 İnternet üzerindeki aylık trafik 2013 yılında 1,5 Exabyte iken 2018 yılında bu rakamın
10 katı artışlar 15 Exabyte'a çıkacağı, 15 milyar olan bağlı cihaz sayısının ise iki katı artarak
30 milyarı bulacağı tahmin ediliyor.2
2. İnternet Nasıl Çalışıyor?
İnternet'i mümkün kılan en temel teknoloji kablolar ile elektrik sinyalleri şeklinde veri
aktarımının başarımıydı. Paket anahtarlama protokolleri ile gerçekleştirilen veri aktarımı için
bugün TCP / IP protokolü standart hale gelmiştir. İnternete bağlanan her cihaza merkezi bir
planlama ile atanan Internet Protokolü Adres (IP Adresi) sayesinde, bir uçtan diğer uca
iletişim mümkün olur. Bir cihazdan gönderilen bir paketin diğer cihaza ulaşmasını ise ağı
oluşturan kablolu/kablosuz yönlendirici (router) ve geçitler (gateway) sağlar. Bakır kabloların
yerini fiber optik kabloların alması ile veri transfer hızı da büyük oranda artmıştır.
Bugün İnternet bu alt yapı üzerinde çalışan bir dizi protokol ile kullanılmaktadır. En çok
kullanılan protokollerden bazıları;
• HTTP: Hyper Text Transfer Protocol (Hiper Metin Transfer Protokolü)
• HTTPS: Secure Hyper Text Transfer Protocol (Güvenli Hiper Metin Transfer
Protokolü)
• FTP: File Transfer Protocol (Dosya Transfer Protokolü)
• SMTP: Simple Mail Transfer Protocol (Basit Posta Transfer Protokolü)
• WAP: Wireless Application Protocol (Kablosuz Uygulama Protokolü
• P2P: Peer to Peer Protocol (Uçtan Uca Protokol)
Bu protokollerin en çok kullanılanı ve en önemlisi elbette World Wide Web'in (WWW)
temel protokolü HTTP'dir.
1
We Are Social - http://wearesocial.net/blog/2014/01/social-digital-mobile-worldwide-2014/
CISCO VNI Mobile 2014 - http://www.cisco.com/c/en/us/solutions/collateral/service-provider/visualnetworking-index-vni/white_paper_c11-520862.html
2
250  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
[Görsel 3 – Dünyayı Saran Ağın Çalışma Prensibi]
Web teknolojisi alan adları ve HTML dosyaları ile çalışır. Bir web sitesine girmek için
tarayıcının adres satırını alan adını yazdığımızda DNS sorgusu yapılarak ulaşılacak
sunucunun IP adresi temin edilir, ardından bu sunucundan HTML sayfası isteği yapılır ve
HTTP protokolü ile HTML (Hyper Text Markup Language) dosyası ve içerdiği diğer dosyalar
bilgisayara indirilerek tarayıcıda görüntülenir.
HTML teknolojisi ile, bulunuşundan 5500 yıl sonra yazı etkileşime girilebilir bağlantılar
taşıyan, anında üretilebilir ve yayınlanabilir, biçimlendirilebilir ve içine başka medya
biçimleri eklenebilir hale gelmiştir.
[Görsel 4 – Web'in Dönüşümü ve Geleceği ]
Oktay Dursun  251
Web internetin en önemli teknolojilerinden biri olmuş, toplumsal algıda İnternet ile eş
değer görülmüştür. Ortaya çıkışından bu yana web yeni teknolojiler ve yaklaşımlar ile biçim
değiştirmiş, bu değişimler dönemsel olarak farklı adlandırılmıştır. Özellikle kullanıcıların
Web'e içerik üretici olarak dahil olduğu ve bir dizi tasarımsal değişimin yaşandığı döneme
Web 2.0 denmiş ve sonrasında bu isimlendirmeler yaygınlaşarak Web'in geleceği için Web 3.0
ve Web 4.0 terimleri kullanılmıştır.
Yakın dönemin önemli kavramlarından biri ise bulut bilişim olmuştur. Bulut bilişim, temel
olarak bireysel veya kurumsal kullanıcıların ihtiyacı olan çözümleri satın almak, kurmak,
bakımını yapmak yerine İnternet üzerinden hizmet olarak kullanımını ifade eder.
İnternet teknolojilerinin bu denli gelişmesinde ücretsiz dağıtılan, değiştirilebilen,
uyarlanabilen, geliştirilebilen özgür yazılım ve açık kaynak teknolojileri etkili olmuştur.
Bugün İnternet alt yapısının büyük bir çoğunluğu bu teknolojileri kullanarak hizmet
vermektedir. Bir GNU/Linux dağıtımı olan RedHat'in CEO'su Jim Whitehurst bunu “Linux
olmasaydı bugün Google olmazdı” diyerek ifade etmiştir. Bu kritik teknolojilerin üreticileri
ise, genel olarak kişisel motivasyonlarla sürecin teknik boyutunda kalmayı tercih etmiş;
teknolojilerin kullanımı, yayılımı ve ilgili diğer politikalara müdahil olmamışlardır. Yine de
salt teknoloji boyutundaki bu müdahale İnternet'in görece özgür, anonim olarak
varolunabilen, içerik sansürlemenin zor olduğu, özgür yazılım felsefesinde olduğu gibi
paylaşımın, uyarlama ve geliştirmenin desteklendiği bir mecra olarak günümüze kadar
gelmesini sağlamıştır.
3. İnternet'i Kim Yönetiyor?
Günümüzde İnternet üzerinde söz sahibi olan grupları beş başlıkta toplamak mümkündür;

Devletler

Şirketler

Ulusal ve Uluslararası Örgütler

Akademi ve Araştırma Organizasyonları

Kullanıcılar
İnternet'in işleyişi bu beş grup arasındaki etkileşimlerin sonucu olarak biçimlenmektedir.
Özellikle ITU (International Telecommunication Union), IAB (Internet Architecture Board),
ISOC (Internet Society), ICANN (The Internet Corporation For Assigned Names and
Numbers), ISP'ler (Internet Service Providers), W3C(World Wide Web Consortium) gibi
“bağımsız”, “sivil” uluslarası örgütler İnternet standartları ve politikalarının belirlenmesinde
söz sahibidir. Verizone, Sprint, AT&T gibi İnternet alt yapısının sahibi şirketler de çok
görünür olmamalarına rağmen İnternet'in şekillenişinde önemli bir role sahiptir.
İnternet'in yönetimi - veya tercih edilen kavram olarak yönetişimi – bugün hala çokça
tartışılan, düzenlenen forumlar ile yeni biçimlerin önerildiği bir konudur. İlerleyen süreçte
güçler dengesi ve uluslar arası gelişmelere bağlı olarak yeni şekillenmelerin olması söz
konusudur.
4. İnternet Üzerine Güncel Başlıklar ve Tartışmalar
İnternet'in kılcal damarlarında dolaşan sinyaller, yani veri İnternet'in en kıymetli varlığıdır.
İnternet ağ alt yapısı kadar, bu verilerin mülkiyeti de günümüzün önemli bir tartışma
başlığıdır. Güvenlik uzmanı Bruce Schneier kullanıcın verisini kullanıcıdan başka herkesin
sahiplendiği bu dönemi “İnternet'in Feodal Dönemi” olarak tanımlamaktadır.
252  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Burada elbette sadece veriye sahip olma değil, bu veriyi işleyerek anlamlı sonuçlar
üretmek yani veri madenciliği de önem kazanmaktadır. İnternet'in Google, Facebook,
Microsoft, Yahoo, AOL kendilerine rakip olacak ürün ve küçük şirketleri satın alarak veri
üzerindeki denetimlerini güçlendirme yarışı içindedir.
Henüz kalıcı bir çözüme kavuşturulmamış, güncel kalmaya devam etmesi beklenen
tartışma başlıkları aşağıda yer almaktadır.
Ağ Tarafsızlığı
Ağ tarafsızlığı temel olarak “İnternet ağındaki her veri eşittir” ilkesine dayanır. Bu
herhangi bir hizmetin, servisin veya kullanıcın verisinin diğerlerinden daha ayrıcalıklı
olmaması anlamına gelir. Ağ tarafsızlığı bir noktada “ağ üzerinde fırsat eşitliği”ni de
korumaktadır. İnternet'in büyük oyuncular, kendi servislerine daha hızlı ulaşım için İnternet
Servis Sağlayıcıları ile özel anlaşmalar yapmak istemekte hatta Google kendi fiber kablo ağını
oluşturmaktadır. Bu tartışmanın bir diğer tarafı ise ağ alt yapısının sahipleri ile bu alt yapı
üzerinden yüksek gelirler elde eden şirketler arasında sürmektedir.
Gözetim ve Takip
Özellikle sosyal medya ve akıllı telefonlar gözetim ve takibin boyutu insanlık tarihinde hiç
olmadığı kadar genişlemiştir. Yasaların kullanıcı koruma noktasında yetersiz olmasının
ötesinde, özel yetkilerle donatılmış Amerikan Güvenlik Ajansı (NSA) gibi yapılanmaların
sosyal medya devlerinin sunucularına sızarak veri toplaması gözetim ve takipin geldiği
boyutu ortaya sermiş ve büyük tepki toplamıştır. Bu konuda hukuki mücadele devam ederken
bir yandan veriyi tek bir yerde toplamayan dağıtık sosyal medya örnekleri ortaya çıkmakta,
öte yandan aktivist gruplar yeni şifreleme yöntem ve araçlarıyla veri güvenliğini artırmaya
yönelik çalışmalarda bulunmaktadır.
Mülkiyet Yasaları
Bir yandan gözetimi genişleteceği öte yandan verinin özgür dolaşımını sınırlayacağı için
yoğun muhalefet nedeniyle geri çekilen SOPA, PIPA, CISPA, ACTA, TPP gibi patent
anlaşmaları özellikle ABD'de sürekli gündemde tutulmaktadır. İnternet'in büyük hizmet
sağlayıcılarının tamamına yakınının ABD'de olduğu düşünüldüğünde bu düzenlemeler
İnternet'in tamamının işleyişini etkileyecek niteliktedir.
İnternet Sansürü
İnternet'e yönelik tehditlerin bir diğer boyutu ise İnternet üzerinde uygulanan sansür
uygulamaları olarak karşımıza çıkmaktadır. İnternet şirketleri tarafından veya devletler
tarafından uygulanan sansür bilginin paylaşımının ve ifade özgürlüğünün önünde bir engel
olarak yorumlanmakta ve giderek kapsamı genişlemektedir.
Siber Savaş
Ülkeler kendi dijital varlıklarını korumak ve diğer ülkelerin dijital varlıklarına yönelik
saldırılar planlamak üzere özel askeri birimler oluşturmaktadır. Bu süreç İnternet'in
militarizasyonu olarak değerlendirmektedir.
Siber Suç
İnternet kullanım oranları ve İnternet üzerinde gerçekleştirilen işlem sayısı arttıkça,
kullanıcı hataları veya teknik güvenlik açıkları nedeniyle İnternet üzerinden gerçekleştirilen
veri hırsızlığı, dolandırıcılık vb. siber suç sayılarında da artış yaşanmaktadır. Bu suç
şebekelerini takip etmek, yakalamak ve dijital güvenliği artırmak adına yürütülen siber
güvenlik politikaları ise kullanıcıya daha fazla gözetim olarak yansımakta ve kullanıcı
mahremiyetini tehdit etmektedir.
Oktay Dursun  253
Hacktivizm
Toplumsal ve politik amaçlı hack faaliyeti olarak değerlendirilen hacktivizm, özellikle
şirketleri ve devlet kurumlarını hedef almakta; servislerini işlemez hale getirmeyi veya
toplumu ilgilendiren gizli bilgi ve belgeleri kamuya açmayı amaçlamaktadır. Anonymous,
RedHack gibi çeşitli hacker grupları tarafından yürütülen bu faaliyletler yakın dönemde
örnekleri görüldüğü üzere ciddi politik sonuçlar doğurabilmektedir.
Aktivist Örgütler
İnternet üzerinde özgürlüklerin korunması, teknolojinin toplum yararına geliştirilmesi,
sansürün ve gözetimin sona ermesi hedefleriyle faaliyet yürüten Elektronik Frontier
Foundation, Freedom Informant Network, Free Software Foundation gibi yapılanmalar bir
yandan hukuki mücadele verirken, öte yandan kamuoyunda farkındalık yaratma ve bu yönde
güçlü bir muhalefet oluşturma çabası içindedir.
5. İnternet'in Geleceği
İnternet'in geleceğine yönelik farklı senaryolar ve tartışmalar devam etmekle birlikte,
ISOC tarafından dört olası senaryo ortaya konmuştur;3

Common Pool (Ortak Hanuz): Dağıtık, gayri-merkezi, yatay ve üretken ağ modeli.
İnternet herkesin katılımına açıktır, güçlü bir rekabet ortamı vardır.

Boutique Networks (Butik Ağlar): Küresel ortak bir ağın yerini, bölgesel
intranetlerin (iç ağ) aldığı, küresel sınırsız iletişimin pahalı hale geldiği ağ modeli.
Bugünkü GSM operatörlerinin işleyişine benzer olarak, bir ağdan diğer ağa
bağlanmanın ek olarak ücretlendirildiği, trafiğin sıkı denetim altında olduğu bir
parçalı İnternet vardır.

Moats and Drawbridges: Ulusal ölçekte ağların kurulduğu, küresel bir internet
ağının olmadığı ağ modeli.

Porous Garden: Internet'in şirketler ve platformları tarafından parçalandığı, her
kullanıcın seçtiği platformda şirketin çizdiği sınırlar dahilinde kullanım hakkı
olduğu senaryo.
Bugün Rusya, İran ve Çin'de ulusal internet ağları kurmaya yönelik çalışmaların olduğu
görülmektedir. Bu kapsamda popüler sitelerin yerli alternatifleri kurulmaktadır. Ulaştırma
Bakanı Lütfi Elvan'ın “WWW'dan çıkar TTT'yi kurarız” söylemi de böyle bir senaryoyu
işaret etmektedir.
6. Değerlendirme ve Sonuç
İnternet tasarım amacının ötesinde küresel sermaye için de toplumun geneli için de önemli
imkanlar sunmuştur. İnternet üzerinde var olan sermaye hacmi arttıkça, şirketler ve devletlerin
İnternet'i kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirme çabası artmıştır. Toplumsal muhalefetin
hızlı örgütlenmesine ve bilginin geniş kitlelere çabuk dağılmasına imkan vermesi nedeniyle
İnternet bir yandan da potansiyel bir tehdit olarak görülmektedir. Bu nedenle İnternet üzerinde
denetim, gözetim ve sansür çabaları artmış; bunlar İnternet'in geleceğini geri dönüşü
olmayacak bir biçimde yeniden şekillendirmeye başlamıştır.
Çok yeni ve dinamik bir mecra olarak İnternet henüz üzerinde tam bir denetim ve
hegemonyanın kurulamadığı, hem yasal hem teknik olarak açıklar ve imkanlar barındıran bir
kamusal alan olarak değerlendirilmektedir. İnternet'in geleceğinin biçimleneceği bu kritik
3
ISOC Future Scenarios http://www.internetsociety.org/internet/how-it%E2%80%99s-evolving/future-scenarios
254  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
eşikte, toplumsal muhalefet İnternet'i kullanarak örgütlenmeye devam ederken diğer yandan
İnternet'in toplumun ortak çıkarları doğrultusunda açık ve özgür olarak korunması ve
geliştirilmesi için mücadeleyi sürdürmelidir.
Mücadele ve Yeni Medya
Taylan Özgür YILDIRIM
İnternet ve beraberinde gelişen yeni medya artık yaşamımızın doğrudan bir parçası ve
yadsınamaz bir gerçeği haline geldi. Ve bu durum yeni medyayı insanların sadece gündelik
yaşamlarını işgal eden platformlar olarak değil toplumsal hareketlerin tetiklendiği ya da
yayıldığı/genişlediği bir mücadele alanı olarak tariflemelerinin de önünü açtı.
Dünyada İnternet Kullanımı:
Sayısal verilerle ifade edersek:

Artık 2.5 milyar insan İnternet kullanıyor. Bu insanların 1.8 milyarının sosyal medya
ağlarında hesabı var.

Kıtalararası bazda İnternet kullanımında Kuzey Amerika % 81’lik bir oranla başı
çekiyor. İnternet kullanımının en az yaygın olduğu bölge ise Güney Asya (% 12).

2013’te, 135 milyon yeni insan sosyal ağlarda hesap oluşturdu.

Aktif kullanıcı istatistiklerine göre en popüler ilk 10 sosyal medya platformları ise
şöyle:

Facebook (1,184 milyar)

QQ (Tencent) (816 milyon)

Qzone (632 milyon)

Whatsapp (400 milyon)

Google+ (300 milyon)

Wechat (272 milyon)

LinkedIn (259 milyon)

Twitter (232 milyon)

Tumblr (230 milyon)

Tencent Weibo (220 milyon)
Türkiye’de Durum
İnternet kullanım oranı, tüm nüfusa oranla %45.


35 milyonun üzerinde İnternet kullanıcısı, sahte hesaplar da dahil olmak üzere 36
milyon aktif Facebook hesabı var.

Günde ortalama 4.9 saat kişisel bilgisayarlar üzerinden, 1.9 saat mobil cihazlar
aracılığıyla İnternet'te harcanıyor.

Günde ortalama 2 saat 32 dakika sosyal medyada geçiriliyor.

Türkiye’de en çok kullanılan sosyal medya platformları
Ücretli Çalışan Bilgisayar Mühendisi.
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
256  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı

Facebook (%93)

Twitter (%72)

Google+ (%70)

LinkedIn (%33) takip ediyor.
Alternatif Platformlar
İnternet'i ve bağlı olarak yeni medya platformları olan Twitter, Facebook gibi ortamları
değerlendirirken bunların milyar dolarlık servetleriyle başta ABD olmak üzere iktidarlarla
doğrudan ilişkili patronlar kulübünün şirketleri olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu durum
ana akım platformlara alternatif yeni ortamların geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması çabasını
da beraberinde getiriyor. İnternet'in özgür ve toplumsal yönüne vurgu yapan ve buradan doğru
gelişen bu platformların başında Identica, Diaspora gibi platformlar geliyor. Önemli bir
kullanım düzeyine ulaşmış ana akım platformları topyekün bir reddediş ve bu platformlara
doğrudan geçiş kısa vadede ne mümkün ne de anlamlı görünüyor. Alternatif platformları
yaygınlaştırma ve geliştirme çabası içerisinde olmak ve ikili kullanımla ana akımdan
alternatife geçişi sağlamak daha doğru bir yöntem olarak görünüyor.
“İnternet Çağında Toplumsal Muhalefet”
İnternet bir yandan kapitalistlerin sermaye birikimi için sınırları ortadan kaldırarak, mekan
ve zaman problemini en aza indirirken, diğer yandan varlığıyla çelişik biçimde toplumsal
hareketlerin, çalışan örgütlenmelerinin de bir aracı bir alanı haline geliyor.
James Petras, Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi'nin düzenlediği Kamusallık
Yeniden Çalıştayı'na gönderdiği “İnternet Çağında Toplumsal Muhalefet” başlıklı bildirisinde
İnternet'in bu ikili karakterini şu şekilde ifade ediyor:
“Bir yanda emperyalist ‘küreselleşme’yi kolaylaştırarak özellikle finansal sermaye akışını
hızlandırmakta, diğer yanda İnternet, halk hareketlerinin iletişimini kolaylaştırması yanı sıra
alternatif eleştirel analiz kaynakları sağlamaktadır.”
Ve yine aynı bildiride İnternet'in kime ait olduğu sorusuna şu yanıtı veriyor:
“İnternet ortamı, amaçları ve hedefleri, bağrından çıktığı geniş sınıfsal yapılar tarafından
belirlenmiş kamusal alanın bir parçasıdır.” (James Petras-Kamusallık Yeniden Çalıştayı).
Sosyal Medya Devrimi mi? Devrimin Sosyal Medyası mı?
Bir mücadele alanı olarak İnternet ve Sosyal Medya halihazırda politik tartışmaların da
temel gündemini oluşturuyor. Bir yandan bu alanı tamamıyla yok sayan yaklaşımlar ileri
sürülürken, öte yandan içerisinde geliştiği koşullar dikkate alınmadan aşırı bir önem
atfedilebiliyor.
Özellikle son dönemde Tunus, Mısır başta olmak üzere Arap coğrafyasında yaşanan ve
Arap Baharı olarak isimlendirilen halk isyanları, İspanya'da gelişen Öfkeliler Hareketi,
ABD'deki Wall Street Occupy Eylemleri ve ülkemizde yaşanan Gezi Kalkışması sosyal
medyanın son derece etkili kullanıldığı hareketler olarak karşımıza çıkıyor ve bu hareketler
yeni medya üzerine tartışmaları daha da önemli hale getiriyor.
Öyle ki kimileri tarafından bu hareketlerle yaşanan dönüşümler doğrudan “Sosyal Medya
Devrimi” olarak nitelendirilebiliyor.
Gerçekten bir sosyal medya devrimi mi yoksa devrimin bir mücadele aracı ve alanı olarak
sosyal medya mı tartışmasında netleşmek adına bu hareketleri biraz daha yakından incelemek
Taylan Özgür Yıldırım  257
ve James Petras'ın “Masaüstü Militanları”ndan “Kamusal Aydınlar”a olarak tanımladığı
nitelik sıçramasını yaratan koşulları irdelemek gerekiyor.
Bu hareketler genel olarak baskıcı otoriter iktidarlara karşı bir özgürlük, özgünlük talebi
olarak karşımıza çıkıyor. Kimisinde yaşam tarzına yönelik baskılara tepkiler yoğunken,
kiminde ekonomik koşulların iyileştirilmesine vurgu yapılıyor. Genel olarak hareketler ortak
bir mekanı (meydanı/parkı) adres gösteriyor. Ve en belirgin özellikleri yayılmasında ve
gelişmesinde sosyal medyanın en önemli parametre olması.
Bu hareketlerin bir örgütün hakimiyetinde şekillenmeyişi, bu hareketleri tamamen
örgütsüz olarak nitelendirmeye ve daha ötesi sosyal medyayı bir örgüt gibi tariflemeye kadar
vardırılabiliyor.
Peki, iktidarların devrilmesine kadar varan bu hareketlerde gerçekten itici güç sosyal
medya mıydı ve bu hareketlerde gerçekten hiç örgüt ya da koordinasyonu sağlayan yapı yok
muydu?
“Arap Bahar” İsyanı-Mısır
Bir gencin kendisini yakmasıyla Tunus'ta başlayan ve Arap coğrafyasına yayılan halk
hareketlerinin belki de en önemlisi Mısır'da yaşandı. İktidarın devrilmesiyle sonuçlanan bu
harekette sosyal medya ve özellikle Facebook yoğun alarak kullanıldı. Gezi'ye benzer niteliği
baskıya ve otoriteye kaşı bir tepki şeklinde gelişmesi, bir meydanda buluşması ve futbol
takımlarının taraftar grupları başta olmak üzere pek çok halk kesimini bir araya getirmesiydi.
İsyan tamamen örgütlerden bağımsız değildi. Örgütlenme faaliyetlerini büyük oranda
Devrimci Gençlik Koalisyonu yürütüyordu. Bu hareketin en önemli bileşeni, ismini 6
Nisan’da örgütledikleri Mahalla El Kobra Tekstil İşçileri Grevi'nden alan 6 Nisan
Hareketi'ydi. Ve bu yapı sosyal medya üzerinden, devrime kadar giden süreçte pratik politik
faaliyet yürütmüştü.
Bu hareketin en en önemli aktivistlerinden Israa Abdel Fattah “Facebook Kızı” olarak
nitelendiriliyordu. Bu yapıların sayfalarında şu ifadelere yer veriliyordu:“Biz 'Yorum Yap' ve
'Beğen' Diye Tıklamakla Yetinen Kişiler Değiliz!”
Ve yine en önemli propaganda sayfası olarak faaliyet yürüten ve Google'ın Ortadoğu ve
Kuzey Afrika Pazarlama Sorumlusu bir bilgisayar mühendisinin kurucusu olduğu, ki bu
nedenle bu sayfa tartışmalara da neden olur, “Kullena Khaled Said” Facebook sayfasında
“Biz yeryüzündeki GERÇEKLİĞİZ” ifadesine yer veriliyordu.
Ayrıca Tahrir'e inene kadar yapılan yürüyüşler esnasında pencelerdeki insanlara
“İnzil,İnzil,İnzil!!!” (Aşağı İnin) çağrıları hareketin kitleşelleşmesinin en önemli
nedenlerinden sayılıyordu.
Gerçek Demokrasi Hemen Şimdi! (Democracia Real Ya!) 15-M Hareketi - Öfkeliler
Yine İspanya’da başlayan Öfkeliler Hareketi temelinde ekonomik sıkıntıların yattığı bir
halk hareketi olarak karşımıza çıkıyor. Bu hareket de, Mısır'daki örneğe benzer şekilde bir
sosyal medya hereketi olarak başlamıyordu, barınma hakkı talebiyle karşımıza çıkan 13-M
Konut Hakları Hareketi (PAH) eylemleri bu sürece öncülük ediyordu. Bu eylemler daha çok
SMS ve e-posta ile duyuruluyor ve oturma eylemleri şeklinde gerçekleşiyordu.
Bu hareketin sosyal medyadaki örgütlenme kanalı Democracia Real Ya, “Kemer Sıkmaya
ve Yozlaşmaya Karşı”, “Biz Normal Sıradan İnsanlarız” “Biz Facebook'ta Değil Biz
Sokaklardayız” sloganlarıyla faaliyet yürütüyordu.
258  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
“We're the 99%” Occupy Wall Street
Kapitalizmin merkezi ABD'de finans kapitalin kalbi Wall Street'e yönelik başlayan sistem
karşıtı bu hareket tüm ABD'ye yayıldı. Arap Baharı'ndan etkilenerek başlayan bu hareketin
temel sloganı “Biz %99'uz” oldu. Diğerleri kadar kitleselleşemeyen bu eylemlerde
Facebook'tan ziyade Twitter yoğun olarak kullanılıyordu.
Bu eylemlerin başlamasında Kanadalı aktivist grup Adbusters önemli bir rol oynadı.
Özellikle Twitter ve %99 Tumblr blog sayfasında yapılan paylaşımlar hareketin nedenlerini de
açıklar nitelikteydi:
“Yirmi yaşındayım; tecrübem olmadığı için iş bulamıyorum. Bir işe giremediğim için
tecrübem de olmuyor. Ben yüzde 99'um.” Tumblr.blog
Hareketin kitleselleşmesi için destek çağrılarında yine sosyal medya kullanıldı:
“Paylaşın Paylaşın Paylaşın”, OWS
“Tek bir kişi bile gitmedi. Yüzde 99 kazanacak!” ?
“Şemsiye şemsiye daha çok şemsiye” ?
Ve Gezi'ye benzer şekilde mizah hep oradaydı: “Havayı hacklediğin için Teşekkürler
anon”.
Türkiye tarihinin en kitlesel kalkışması olan Gezi dahil olmak üzere tüm bu hareketlerde
belirgin olan isyanların başlaması için nesnel koşulların oluştuğu gerçeğidir. İsyanlar ya
diktatör niteliği belirginleşmiş kişilere/anlayışlara “artık yeter” demek üzere patlak vermiştir.
Veyahut günden güne kapitalist sömürüyü daha yoğun hisseden kesimlerin tepkileri artık
onları isyan noktasına getirmiştir.
Hareketlerin doğrudan örgütleyicileri tarafından gerçekliğe vurgu ve alanlara meydanlara
çağrı ve genel olarak hareketlerin gelişimi incelendiğinde elde edilen veriler bu hareketlerin
hemen hepsinde sosyal medyanın fitili ateşleyen değil alevlerin yayılmasını sağlayan bir
etken olarak kendisini gösterdiğini ortaya koymuştur.
Bu hareketler bildik anlamda örgütlü hareketler olmamakla birlikte tamamen de örgütsüz
değildi. Gezi'deki Taksim Dayanışması örneğinde olduğu gibi koordine merkezleri üzerinden
yönlendirilen ve sosyal medya üzerinden örgütlenen hareketlerdi.
Bu hareketler somut olarak bize şunu söylüyor: Yeni iletişim teknolojileri basit bir araç
değildir. Kitlelerin olumlu veya olumsuz değişiminde dönüşümünde, kitlelerin
politikleşmesinde, eylemci niteliği kazanmasında önemli bir etkendir.
Ne yeni iletişim teknolojilerinin siyasi, kültürel, ekonomik ilişkiler içerisindeki
konumlanışını ve etkisini yok saymak doğrudur, ne de onu içerisinde geliştiği maddi
koşullardan bağımsız olarak anlamak mümkündür. Yeni medya sadece mücadele için bir araç
değil bir alan haline de gelmiştir. Ve bu alanı yok saymak mücadelenin geleceği açısından da
belirleyeici niteliktedir.
Bu halk hareketlerinin sınıfsal niteliği de bir tartışma konusu haline gelmiştir. Mısır'da bir
diktatörü deviren, Türkiye'de bir diktatörün iktidarını sarsan bu hareketlerin oluşum sürecini
anlama, bu hareketleri oluşturanların sınıfsal karakterinin derinlemesine analizinden geçiyor.
Gezi: Bir “Beyaz Yakalı” İsyanı, “Orta Sınıf”???
Gezi'nin sınıfsal karakteri üzerine tartışmalar sürüyor. Bu tartışmalarda genel olarak
Gezi'nin bir "Beyaz Yakalı" isyanı olduğu tespiti öne çıkıyor. Ve Gezi'yi yaratan bu kesimi
Taylan Özgür Yıldırım  259
tariflemek için tartışmalı bir kavram olarak “Orta Sınıf” tercih ediliyor.
“Yeni Bir Sınıf” : Yeni İşçi Sınıfı
Ergin Yıldızoğlu ise bu kesimi şöyle tarifliyor:
“Kapitalizmin krizi içinde, değişim, dönüşüm süreçlerinin bir parçası olarak Fordist
sermaye birikim rejimi tasfiye olurken kitlesel sanayi üretimi, fabrika işçisi, örgütleri, kültürü
ve alışkanlıklarıyla, değişik yerlerde farklı hızlarda eriyor ya da bir mutasyon geçiriyor.
Sermayenin yeni teknolojilerle dönüştürdüğü ve/veya yeni girdiği, bilişim ağlarına
bağlanmaya başladığı alanlarda oluşan maddi, simgesel, duygulanım yaratıcı (affective)
üretimin üzerinde yeni bir sınıf tarih sahnesine çıkıyor.”
“Bu tarih sahnesine çıkan yeni işçi sınıfı, bu geçiş sürecinde hem “disiplin toplumu”nun
hem de “kontrol toplumu”nun baskısı altına girmeye zorlanıyor. Bu baskının etkisiyle
değişmeye, kendi başının çaresine bakmaya zorlanmanın gerginliğiyle, bu sınıfın bireyi,
sorunlarını öncelikle “ekmek peynir sorunu” değil, özgürlük, özgünlük ve haklar sorunu
olarak algılıyor. Bu birey, devletin ve uzmanların kendisini rahat bırakmasını, yaşamına
karışmamasını istiyor, farklı ülkelerde, farklı iktidarlara karşı ama aynı taleplerle, aynı
yöntemlerle, aynı örgütlenme biçimlerini ve teknolojileri kullanarak baş kaldırıyor. Baş
kaldırmaya başlayınca daha önce edindiği somut aidiyetleri (dini, etnik, siyasi) aşarak ortak
bir evrensel özgürlük talebinde birleşmeye başlıyor. Tarih bu sınıftan yana. Gezi Parkı
Direnişi’nde, Ankara, İzmir sokaklarında bu hızla büyümekte, iradesini ortaya koymakta olan
bu genç proletaryanın gücü, sesi, “epik tragedyası” yankılanıyor.” (Ergin Yıldızıoğlu- Gezi
Parkı’ndaki Işığın Gösterdiği).
Genel olarak “beyaz yakalı” olarak tabir edilen, Ergin Yıldızoğlu'nun da “yeni sınıf”
olarak tarif ettiği çalışan kesimler aslında işçi sınıfının yeni yüzüdür. Ve bu kesim günden
güne büyüyerek işçi sınıfı içerisinde önemli bir yüzdeye ulaşıyor.
Bu durum geleneksel işçi kesiminin, sanayi işçisinin topyekun bir erime içerisinde
olduğuna işaret etmiyor. Hali hazırda sanayi işçisi işçi sınıfının en büyük yüzdesini
oluşturuyor. Ancak bilgi teknolojilerinin gelişimiyle dönüşen emek süreçleri işçi sınıfına yeni
katılımların da önünü açıyor. Çalışan kesimler büyük oranda proleterleşiyor.
Gezi'nin de omurgasını oluşturan bu kesim sadece sınıfsal taleplerle hareket etmiyor ve
ideolojik baskılanmalar nedeniyle çoğunlukla sınıfsal çelişkilerden ziyade, yaşayış tarzlarına
yönelik saldırılara daha belirgin tepkiler verebiliyor. Özgürlük ve özgünlük asli talepleri
haline geliyor.
Sınıfsal algıları, çalışma koşulları, yaşam tarzları itibariyle Gezi Kalkışması'nın kitlesiyle
büyük oranda örtüşen ve pek çoğu doğrudan bu eylemlerin içerisinde de var olmuş bilişim
çalışanları, bize bir örnek olarak Gezi'nin sınıfını inceleme imkanı da sunuyor.
Gezi'nin Sınıfı: Bir Örnek: Bilişim Çalışanları
90'larda görece iyi ücretlerle iyi koşullarda çalışan bilişim işçileri, her ne kadar bedelsiz
fazla mesailer o günün de gerçeği olsa da, sektörün yeni olması, bu alanda yetişmiş nitelikli
çalışan eksiği bu sektörde çalışanları ayrıcalıklı olarak konumlandırmıştı.
Ancak 2001 ve sonrasında yaşanan 2009 krizi göstermişti ki yaşam hiç de öyle bu kesim
için toz pembe değildi. Çünkü ilk işten çıkarılanlar bilişim çalışanları olmuştu.
Sektörün gelişimi itibariyle önceleri iyi ücret ve güvenceli çalışma durumu bugün her iki
değişkenin grafiğinin de çalışanların aleyhine işlediğini gösteriyor.
Önceleri ücretle “tolere” edilebilen yoğun çalışmalar bugün artık düşük ücret ve
güvencesiz çalışmayla birleşince katlanılmaz hale geliyor.
260  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Daha çok Teknokentler'de çalışan bu kesim genel olarak kendisini işçi olarak görmüyor ve
kendisini daha çok mesleğiyle tarif ediyor. Ancak bu algı, yaşanan gerçeklikle alt üst
olabiliyor. Çalışma koşullarının günden güne kötüleşmesi bir kitaba da ismini veren soru
olarak karşımıza çıkıyor: “Boşuna mı Okuduk?” (Türkiye'de Beyaz Yakalı İşsizliği, İletişim).
Önceleri 45 yaş olarak nitelendirilen ama günden güne küçülen belirli bir yaştan sonra ne
yapacağını bilememe durumu bilişim çalışanlarının temel kaygısını oluşturuyor. Bu yaşta hem
şirketler için “maliyetli” bir çalışan haline gelmişsinizdir, hem de sizin yerinize sizin işinizi
yapacak çok daha “ucuz maliyetli” yeni mezun meslektaşlarınız vardır. Ayrıca o yaşa kadar
yönetici olamadıysanız şirketin çıkış kapısına çok yakınsınız demektir.
TMMOB 2. Ücretli Çalışan ve İşsiz Mühendis Mimar ve Şehir Plancıları Kurultayı
kapsamında ODTÜ Teknokent'te düzenenlen Tekenokent Çalışanları Günleri'nin afişindeki bu
sorular bir bişim çalışanının kaygılarını ve kafasını meşgul eden temel soruları özetler
niteliktedir.
Ve yine Kavaklıdere Şarap Fabrikası'nda çalışan bir sanayi işçisiyle, Teknokent'te çalışan
bir mühendisin kıyaslaması, bir bilişim çalışanın sınıfsal olarak nerede konumlandığına dair
de resmi netleştiriyor.
Teknokent çalışanı lehine tek olumlu özellik aldığı ücret. Ancak şu da bir gerçek:
Teknokent çalışanı ya kazandığından fazlasını harcamak zorundadır, ya da sürekli
çalıştığından kazandığını harcayacak vakit bulamamaktadır.
Çünkü ona dayatılan yaşam biçimi bunu zorlamaktadır, belirli yerlerde yemek belirli
markalardan giyinmek zorundadır. Öyle ki, nerede yediğiniz ne yediğinizden daha önemlidir.
Ve “kendinizi geliştirmek” için sürekli çalışmanız gerekmektedir.
Taylan Özgür Yıldırım  261
İşin özü; bir bilişim çalışanı günün 12 saati bilgisayar başında doğrudan kod yazarak
geçiriyor, yani üretiyor, bilgisayardan başka hiçbir unsuru denetlemiyor, komuta etmiyor,
bedelsiz fazla mesaili çalışıyor, çalıştığı projenin bitiminden sonra ne yapacağını
kestiremiyor, güvencesizlik ve geleceksizlik sarmalında sıkışıp kalıyorsa, kendisini ne olarak
tarif ederse etsin, sınıfsal konumu nettir.
Çalışanların sınıfsal konumlarını onların kendilerini nerede/nasıl tarifledikleri değil,
üretim süreci içerisindeki konumları belirler. Dolayısı ile kendilerini işçi sınıfının bir parçası
olarak görmüyor algıları, sınıf atlama heveslisi olmaları, doğrudan artı değer üreten veya
üretilmesine hizmet eden bu kesimin işçi olduğu gerçeğini değiştirmez.
Üretim süreci içerisindeki kısmi denetiminin bu konumlanışa etkisi ve kendisini algılayış
biçimi bu durumda önemsizleşir.
Bu anlatılan aslında beyaz yakalı olarak tabir edilen bir kesimin genel hikayesidir. Bilişim
çalışanlarının da parçası olduğu bu yeni işçi kesimi, Marx'ın “kendinde sınıf“ diye tariflediği
niteliği belirgin olarak taşımaktadır. Yapılması gereken bu çalışan kesimi geleneksel işçi
sınıfından hepten koparmak veya uzaklaştırmak değil, geleneksel işçi kesimiyle
buluşturmaktır.
“Yepyeni Bir Şey Yaratma...”
Gezi göstermiştir ki var olan örgütlenmeler Gezi kitleselliğini kucaklayacak ve Gezi'nin
omurgası olan yeni işçi kesimlerin taleplerini karşılayacak şekilde oluşmamıştır. İşte bu
noktada 18. Brumaire'de işaret edilene dikkat çekmek elzemdir.
“İnsanlar kendi tarihlerini, kendileri yaparlar, ama canları istediği gibi ve kendi seçtikleri
koşullar içinde yapmazlar, doğrudan içinde bulundukları ve geçmişten bugüne devrolunan
koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla yaşayanların
beyinleri üzerine çöker. Ve tam kendilerini ve şeyleri devrimcileştirmeye, yepyeni bir şey
yaratmaya başlamış gibiyken bile, özellikle böyle devrimci kriz dönemlerinde, aceleyle ve
endişeyle geçmişin ruhlarını yardıma çağırır, dünya tarihinin bu yeni sahnesini bu saygın
görüntünün arkasına gizleyerek sunmak için, bu ruhların isimlerini, sloganlarını, kostümlerini
alırlar.” (Karl Marx’ın Louis Bonapart’ın 18. Brumaire’i).
262  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
Örgütsüz bir kalkışma olduğu genel olarak kabul görse de Gezi kendi maddi koşulları
içerisinde kendi öz örgütlenme biçimlerini yaratmıştır. Forumlar, inisiyatifler önemli arayışlar
ve pratiklerdir.
Değişen maddi koşullar, değişen emek süreçleri ve bağlı olarak değişen işçi sınıfı yapısı,
geleneksel emek süreçlerine göre örgütlenmiş yapıların da dönüşümünü zorunlu kılmaktadır.
Gezi'nin omurgasını oluşturan bu yeni işçi kesiminin taleplerini karşılayacak, onlarla
bütünleşecek örgütlenme biçimlerinin hayat bulması tarihsel bir zorunluluktur.
Bu noktada özellikle sendikalara ve meslek örgütlerine bu yeni işçi kesiminin ihtiyaçlarını
da önceleyecek örgütlenme biçimleri geliştirmek ve/veya var olan örgütlenme biçimlerini bu
kapsamda zenginleştirmek ve bunun için teknolojiyi bir araç ve daha ötesi bir alan olarak
tariflemek gibi bir sorumluluk da düşmektedir.
Bambaşkayı Yaratmak: Gezi'den Tekel'e Köprü Kurmak
Bu yeni işçi kesimini geleneksel işçi sınıfıyla buluşturmak tarihsel bir dönüşümün de
temel dinamiği olacaktır.
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi hocalarından Doç. Dr. Funda Başaran
Özdemir’in Sendika.org’da 10 Haziran 2013 tarihinde yayımlanan yazısında çok güzel
ifade ettiği şekilde “Gezi Direnişi’nden Tekel Direnişi’ne bir köprü kurulmak”
durumundadır.
Ergin Yıldızoğlu'nun işaret ettiği nokta çok önemlidir: “Eğer bu kesim ekoloji davasını
destekler gibi kalkıp Tekel işçilerine destek vermeye karar verseydi kimse duramazdı bunun
önünde.” (Ergin Yıldızoğlu).
Gezi'nin kentli yaşam kültürüne dair özgünlük ve özgürlük talebi, 80 günlük Tekel
Direnişi'nin sınıfsal karakteriyle bütünleştirildiğinde bambaşka bir şey olacağı kesindir.
İşte bu bambaşkayı yaratmak uğrunda düşenler için Enver Gökçe şöyle sesleniyor:
“Ülkemiz Yoksul
Ülkemiz Fakir
Ve İşçiler Öğrenciler Düşer Yanyana..
Düşer ya Vatanın Bir Yanı da Ölür.
Ve Şahin Aydın Kerim Yaman Böyle Düşüyorsa Bir Bir
İnsan Daha Özgür Olsun Diyedir...”
Enver Gökçe – Dayan Ha Yıkılma
İnsan daha özgür olsun diye düşen 70'lerin o yiğit gençlerine Enver Gökçe'nin
söyledikleri, “Başka Türlü Bir Şey” yaratırken düşen Gezi'nin o güzel çocukları içindir de
aynı zamanda.
Onların gülüşleri yerde kalmasın diye, insan daha özgür olsun diye, bambaşkayı yaratmak
düşümüz ve kavgamız olmak durumundadır...
LaborComm 2014
5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı
Sonuç Bildirgesi
Günümüzde teknoloji – özellikle de yeni enformasyon ve iletişim teknolojileri (EİT’ler) –
emek-sermaye çatışmasının şiddetle yaşandığı alanlardan biri olarak öne çıkmaktadır.
Kapitalizmin dünyaya yayılmasının altyapısını oluşturdukları, yeni ve kârlı birikim alanları
sundukları için EİT’lerin geliştirilmesine ve yaygınlaşmasına desteklerini esirgemeyen
egemenler şimdilerde bu teknolojileri kendilerine yönelik büyük bir tehdit olarak da
görüyorlar. Arap coğrafyasındaki bazı tiranların devrilmesinde ve Batılı ülkelerde
kapitalizmin yarattığı 2008 krizinin faturasının kemer sıkma politikalarıyla kendilerine
ödettirilmesine karşı çıkan kitlelerin ayaklanmasında görüldüğü üzere internet ve sosyal
medya ezilenlerin önüne değerlendirilmesi gereken yeni olanaklar sunmaktadır. İnternet ve
sosyal medyada başlayan örgütlenmelerin kent meydanlarında somutlaşması söz konusu
olmaktadır. Ancak internet üzerindeki izleme faaliyetlerinin arttırıldığını, internetin
kullanımına sınırlamalar getirildiğini de görüyoruz. Bunun yanında sermayenin interneti
ticarileştirme ve tektipleştirme çabaları da sürmekte. İnternet üzerinde kullanıcıların harcadığı
emeğe el koymanın yolları genişletilmeye çalışılıyor ki, bu konuda başı Facebook, Twitter,
Youtube gibi başlıca sosyal medya platformları çekiyorlar; her ne kadar bunlar diğer yandan
özgürleştirici olduğu iddia edilen ‘doğaları’ nedeniyle yüceltilseler de. Tüm bu olasılıklar ve
tehditler LaborComm 2014’te geniş biçimde tartışıldıktan sonra emeğin teknolojiye dair bu
çatışmadan galip çıkması için bazı izlekler belirmiştir. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz;
a) Teknoloji-toplum ilişkisine dair doğru bir kavrayış geliştirilmelidir. Teknoloji-toplum
ilişkisinin yetkin bir şekilde kavramsallaştırılması ve teknolojinin üstüne örtülen gizem
perdesinin kaldırılması gerekmektedir. Burjuva ideolojisi teknolojiyi toplumdan bağımsız,
özerk bir gelişme çizgisine sahipmiş gibi göstermektedir. Buna göre belli çıkarlarla
iliştirilemeyecek olan yansız teknoloji sonradan topluma dâhil olmakta ve toplumsal düzeni
değiştirmektedir. Teknolojik determinist bu yaklaşım teknolojinin bir mücadele alanı olduğu
ve çatışmayla biçimlendiği gerçeğinin görülmesini engellemektedir.
b) Sermayenin çitleme çabalarına karşı durulmalı ve emekten yana uygulama ve
düzenlemelere destek olunmalıdır. Teknolojinin sermaye-emek çatışmasının sadece aracı
değil, konusu olduğunu da gördüğümüz noktada emekçiler özgür yazılımların özel mülkiyet
karşıtı tavrına mümkün olduğunca arka çıkmalıdır. Keza, Facebook ve Twitter gibi ticari
sosyal medya platformları yaygınlıkları sayesinde geniş kitlelerin örgütlenmesini sağlasalar
da, süreç içinde emeğin amacı kullanıcı bilgilerini toplamayan ve bunları metalaştırmayan
alternatif sosyal medya platformlarının yaygınlaşması olmalıdır. Teknolojiye dair
mücadelenin bir diğer ayağındaysa düzenlemelerin sermayeden yana yapılmasına karşı çıkış
vardır. İnternetin işleyişinin birkaç ticari kuruluşun denetimi altında sürmesine olanak tanıyan
düzenlemelere çoğulculuk adına karşı çıkılmalıdır. Bu kuruluşların kişilerin mahremiyetini
umarsızca görmezden gelmelerine engel olunmalıdır. En başta da internetteki görece özgür
alanların daraltılmasına yönelik yasalara karşı bir mücadele gerekmektedir.
c) Sömürünün yok olmadığı vurgulanmalıdır. Görgül veriler, teknolojinin gelişmesiyle iş
yerlerindeki hiyerarşilerin yıkıldığını, eskiden kol emeği gerektiren zorlu işler gerçekleştiren
insanların artık yaratıcılık isteyen daha tatminkâr işler yaptıklarını ve kendilerini işleriyle
barışık hissettiklerini öne sürenlerin yanıldığını göstermektedir. Emeğin sömürüsü bitmek bir
yana EİT’lerin sermayeye sunduğu esneklik sayesinde daha da artmıştır. İnternette
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
264  LaborComm 2014 Bildiriler Kitabı
kullanıcıların ürettiği içeriğe şirketlerce el konulması da emeğin sömürüsünün açık bir biçimi
olarak öne çıkmaktadır.
Emek mücadelesinin önemli alanlarından bir diğeri de anlam çerçevelerine ilişkindir.
Kapitalist tahakküm ilişkileri, sermayeyi yücelten, emeği değersizleştiren, sömürüyü
doğallaştıran ve meşrulaştıran anlam çerçeveleri olmadan mümkün olamazdı. Bu nedenle
egemen anlam çerçevelerini incelemeye yönelik her türlü çaba emek açısından anlamlı
olmakla birlikte kitle iletişime yönelik çalışmalardan edinilen bilgi ve deneyimlerin yeni
iletişim ortamlarında anlam çerçevelerinin sorgulanması için de kullanılması önem arz
etmektedir. Sermayenin internetteki içeriği belli formatlara sokma ve tektipleştirme çabaları,
bu çabanın sadece maddi alana ilişkin olmayıp aynı zamanda sembolik alana dair de bir
çitleme faaliyeti olması bunu elzem kılmaktadır. Böylelikle bu çalışmalar teknolojiye dair
mücadeleye önemli katkı sağlayacaklardır. İletişim teknolojileri sadece araç olarak değil, aynı
zamanda içerik açısından da değerlendirilmelidir.
Son olarak belirtmek gerekir ki, emek mücadelesinin kendi bilgisini üretmeden başarılı
olma şansı yoktur. LaborComm ilk yılından itibaren bunu amaçlamaktadır. Bu noktada
emeğin tarihini ortaya koyan çalışmaların gerekliliği aşikârdır. Emek ve emeğin temsilinin
tarihi ile ilgilenmek aynı zamanda da bugüne dair üretmeye çalıştığımız bilgiyi kendi tarihinin
içine yerleştirmek ve tarihsel-toplumsal bir kavrayışın oluşması açısından önem taşımaktadır.
LaborComm 2014
Bildiriler Kitabı
ISBN: 978-605-64782-1-5
LaborComm 2014 – 5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı, 3-4 Mayıs, Ankara
Download

Bildiriler Kitabı - LaborComm – Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı