SÛFİ YAKLAŞIM / Prof. Dr. Ali SEYYAR
Sakarya Üniv. İİBF Öğretim Üyesi
Kalbî Hastalıklara Karşı
Manevî Rehabilitasyon
“Kalbî hastalıklar, bazen geçici kabz (kalbî daralma) girdaplarının
gelip pusuya yatmasından, bazen cismanî ve şehvanî neşe ve
arzuların egemen olmasından, bazen güzel ahlâk ve edebe
uymayan hataları işlemekten, bazen de iyiliklerle ve sevaplarla
gururlanıp küstahlaşmalardan dolayı ortaya çıkabilmektedir. ”
K
albî hastalıklar (Maraz-ı Kalbî), nefsaniyete
düşkünlükten ve buna binaen sürekli olarak günah işlemekten dolayı kişinin düşünce, tutum ve davranışlarında meydana gelen fıtrî
ve ahlâkî bozulmalardır. Kalbî hastalıklar, zamanında tevbe ve istiğfar etmemenin bir neticesi
olarak, işlenen günahların insan ruhunu manen
lekelemesi ve kişiyi nihayetinde küfre (isyana,
inkâra) kadar sürükleyen bir süreçtir. Kalbî hastalıklar, dünya ve ahiret hayatımızı tehdit eden
ruhî rahatsızlıklar, iman nurunu alan, küfre ve(ya)
şirke yol açabilen ve ibadet gibi salih ameller
ifa etmeyi engelleyen fıtrî yaralardır. Kalbî hastalıklar, nefis mekanizmasını kontrol altında tutamama sonucunda kalbe giren yanlış itikatlar
(inançlar) ile ortaya çıkmakta ve insanın hakikati,
doğruyu ve gerçeği görmesine engel olmaktadır.
Kur’an-ı Kerim, bedenî hastalıklardan daha
ziyade kalplerdeki manevî ve itikadî hastalıkları
ve sapmaları önemli bir hastalık olarak görmektedir. Özellikle, gerçekten inanmadıkları hâlde
sahte imanlarıyla ısrarla inananları aldatan veya
onları aldattıklarını zanneden münafıkların tutum ve davranışları, ilgili âyette şiddetli bir şekilde yadırganmaktadır: “Münafıkların kalplerinde hastalık (iman, nifak ve haset hastalığı) vardır.
Allah da onların bu hastalığını çoğaltmıştır.”1
Kalbî hastalıklar, bazen geçici kabz (kalbî daralma) girdaplarının gelip pusuya yatmasından,
bazen cismanî ve şehvanî neşe ve arzuların egemen olmasından, bazen güzel ahlâk ve edebe
uymayan hataları işlemekten, bazen de iyiliklerle ve sevaplarla gururlanıp küstahlaşmalardan
dolayı ortaya çıkabilmektedir. Bunun yanında
küfür (inançsızlık) içinde yaşamak veya başka
bir ifadeyle marifetten yoksun yaşamak, yani
Allah’ı gereği gibi tanımamak, Allah’a şirk (ortak)
koşmak, zulmetmek ve haksızlık yapmak, bilerek
ve sürekli olarak günah işlemek, nefsi ilahlaştırararak kibirlenmek ve büyüklük taslamak, azgınlık
içinde bulunmak gibi unsurlar da kalbî hastalıkların kaynağı olabilmektedir.
Kalbî hastalıklara ve(ya) sapmalara yol açan
bir unsur da gaflettir (manevî körlük). Dinî ve
tasavvufî boyutuyla gaflet, kişinin nefsinin ve
şeytanın arzularına teslim olmasını, işlediği gü-
130 HAZİRAN 2014
nahları ve ahirette vereceği hesabı düşünmemesini, günahlara tevbe etmeyi terk etmesini,
kalbin kasvet içinde oluşunu, kulluk görevini ve
sorumluluğunu unutmasını ve zamanını faydasız
ve boş şeylerle geçirmesini ifade etmektedir.2
İç âleme yönelik gaflet, kalbin imanî esaslardan ve ibadetlerden uzak olması, meta fizik
âlemlere (gaybe) karşı bütünüyle kapalı olması
ve hakikati görememesidir. Nefsanî ve şeytanî
dürtülerin etkisiyle sadece cisimler âlemine
bakmanın sonucunda halifelik (nuranî-ruhanî)
vasfını yitiren olan bir kişinin, gafletin pençesinden kurtulması fevkalade zordur.
Nitekim Allah’ın Rasûlü Hz. Muhammed
(s.a.v.) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Gerçek âmâ (kör), gözü görmeyen değil,
asıl âmâ kalp gözü görmeyendir.”3
Dolayısıyla gaflet tuzağına düşmüş herhangi bir kişi, gözünün yanında aklını, dilini ve kulağını manevî gerçekleri görmede, duymada,
bilmede, anlamada ve tanımada yetersiz hâle
gelmektedir. Nereden bakarsak bakalım maneviyat âleminde körlük, nefs-i emmarenin varlığı ve süflî tekinleri ile yakından ilgilidir. Zaten
nefsin mahiyetinde bizatihi bir körlük vardır. O
körlük, kişinin bedeninde zerre miktarınca bile
kaldıkça marifetin ve hakikat güneşin görünmesine engel olacaktır.4
Manevî yönden kendilerini tehlikelere atıp
Yaratan’ın rahmetinden uzaklaşan insanlar,
kendi elleriyle gönüllerindeki sevgi, şefkat ve
merhamet duygularını öldürürler, taş kalpli olmaları hasebiyle sosyal sorumluluk şuurunu tamamen yitirirler ve topluma faydalı olamazlar.
Kalbî Hastalıklara Karşı
Manevî Tedbirler
Sûfîler de tam bu noktada çare olarak nefse istiğfar, tevbe, nefse muhalefet etmek, onu
kontrol altında tutarak terbiye etmek ve (sosyal)
ibadetlerde bulunmak gibi kişinin manevî rehabilitasyonu ve gelişimine yönelik tavsiyelerde
bulunmaktadırlar. Sûfîler, manevî sapmalar
içinde olanlara tatlı dilleriyle müdahale etme
gereği duyarlar ve kendilerine tevbe etmelerini
somuncubaba 131
Hulûsi Efendi
tavsiye ederler. Manevî desteğe ihtiyaç duyan
bu kişiler, tavsiyeleri dikkate alır ve ciddî bir
manevî rehabilitasyon (arınma) gayreti gösterirlerse, Allah, onların bu kalbî hastalıklarını
ve sapmalarını hayra (iyiliğe) tebdil eder (dönüştürür) ve kötü eğilim ve kabiliyetlerini hayır
istidatlarına çevirerek, onlara yeniden manevî
dirilme ve huzurlu bir hayat yaşama fırsatı verir.
Bazen kişi, küfür ve inkâr içinde veya Müslüman olup günah işlediği halde Allah’ın inayeti
ve lütfü ile yine de hidayete kavuşup, Allah’ın
veli kullarından olabilir. Buna sebep, kişinin
sahip olduğu herhangi bir fıtrî özellik, güzel
bir ahlâk, makbul bir amel veya kendine seven
birisinden aldığı dua olabilir. Nitekim tasavvuf
tarihinde gençlik yıllarında eşkıya, hırsız veya
alkolik olan birçok kişi, manevî alanda rehber
konuma gelebilmiştir.
Bunlardan birisi de Horasan bölgesinde
Merv şehrinde Türk asıllı dindar bir köleden
736 yılında dünyaya gelen Hz. Abdullah bin
Mübarek’tir. Cömertliği ile tanınan Abdullah,
gençliğinde her nedense içkiye müptela idi.
Rivayet olunur ki, bir seferinde arkadaşlarıyla
birlikte bir elma bahçesine girerek, yiyip içip
eğlenmişler. İyice sarhoş olup aklı başından
gittikten sonra seherde ayılmış. Çalgı çalmaya teşebbüs etmiş ama çalgı aletinden bir ses
çıkmamış. Aleti incelerken gaipten şiddetli bir
ses duymuş: “İman edenlerin, Allah’ı zikretmekten ve inen Hak’tan dolayı kalplerini saygı ile
ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha evvel
kendilerine kitap verilip de, üzerlerinden uzun
zaman geçen, böylece kalpleri kararanlar (katılaşanlar) gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu (dinlerinden çıkmış) fâsık kimselerdir.”5
Âyet olduğu anlaşılan bu sözlerden irkilen
Hz. Abdullah, tevbe ederek, derhal sazı yere
vurup kırmış, içkiyi dökmüş, kendisini tamamen
ilim yoluna vermiş ve tasavvufun öncülerinden
olmuştur.6
Kişi, manevî yönden kendini düzeltme fırsatı
bulamadığı sürece belki de günah işlemelerini
artırarak devam edecektir. Bir başka ifadeyle
kişide sosyal sapmalara yol açan birçok kalbî
132 HAZİRAN 2014
hastalık bulunduğu sürece, kişinin rehabilitasyonu da o nispette zor olacaktır. Onun için erken safhada manevî rehabilitasyon hizmetlerinin sunulmasında fayda vardır.
Bir müdahale biçimi olan manevî rehabilitasyon (nefis tezkiyesi), ileri derecede manevî
boşluk, sapma ve(ya) sapkınlık içinde veya kalbî
hastalıklara yakalanmış olan kişilerin kendi inanç
ve ruh dünyalarıyla yeniden barışık olmalarını
sağlayan manevî destek ve tedavi hizmetleridir.
Her insanın başlı başına manevî bir âlem olduğu ve dolayısıyla her ferdin kalbî hastalıklarının
tedavisinin de buna göre farklı yöntemlerle sağlanabileceği düşünülmelidir. Buradan yola çıkarak her sorunlu insan, özel manevî durumuna ve
derecesine göre değerlendirilmelidir. Bu çerçevede sûfîler, kalbî hastalıklara yakalanmış olanlara genel bir yaklaşımla bir manevî müdahele
yöntemi olarak nefis muhasebesini önerirler ve
manevî rehabilitasyonlarının başarılı olması için
kendilerine ayrıca duada bulunurlar.
Sûfîler, kişilerin ne türlü bir yol ve yöntemle
manevî arınmadan geçmeleri gerektiği noktasında somut ve soyut (ilhamî) bilgi ve tecrübelere sahiptirler. Sûfîler, muhtaç kişilerin tabiatlarına ve karakterlerine göre özel bir manevî
rehabilitasyon programı uygulamaya koyarlar.
Bu çerçevede desteğe muhtaç kişilere belli sorumluluklar ve görevler de verebilirler. Bunların başında günah ve suç işlemeye sebebiyet
veren kötü kişi ve ortamlardan uzak durma, ibadetlere yönelme, oruç tutma, değişik problemlerin karşısında sabır ve teslimiyet gösterme,
manevî ve sosyal meşguliyetler içinde bulunma, cemaatlere ve salih amel işlemeye müsait
hayırlı faaliyetlere katılma gelmektedir.
Dipnot
1. 2/Bakara, 10
2. Karagöz, İsmail; Dinî Kavramlar Sözlüğü; Diyanet İşleri
Başkanlığı Yayınları; Ankara; 2005; s. 193-194.
3. Câmiü-s-Sağir; Yeni Asya Neşriyatı; Cilt 3-4; İstanbul;
2002; No: 3297.
Somuncu Baba’nın soyundan gelir
Hulusi Efendi erenlerdendir
On ikinci kuşaktan da torunu
O da Ehli Beytin yarenlerdendir.
Şeyhzade namıyla bilirdik onu
Onu da anlatam dinleyin beni
O Resul-ü Ekremin de torunu
Otuz altı kuşak bulanlardandır.
Seyyidliği şundan belli şüphesiz
Annesi hiç süt vermemiş abdestsiz
Verse bile dahi ki içmez imiş
O durumda hesap soranlardandır.
Sünneti severdi ona bağlıydı
Allah’ın aşkıyla yanmış dağlıydı
İrfan yolu Nakşıbendi koluydu
Yücelme yolunu bilenlerdendir.
Her ne söylediyse doğruydu sözü
Sözüne uygundu yüreği özü
Hep güler yüzlüydü o nurlu yüzü
İnsanı sevdirip sevenlerdendir.
Ona göre sanat önemli işti
Marangoz yanına girdi çalıştı
Öğrendikçe işi coştukça coştu
Mesleğine sevgi dolanlardandır
Cilt, şiraze, örme mesleği vardı
Dülgerlik öğrendi mühür kazardı
Oymacılıktan çok iyi anlardı
Sanatı çığ gibi örenlerdendir.
Dokuz yüz kırk beşte babası öldü
Şeyhzade Camiinde görevi aldı
Kırk iki yıl orda imamda oldu
Cemaatle namaz kılanlardandır.
Manevi yönüyle hep örnek oldu
Ahlâkı Resul-ü Ekremden aldı
Kur’an çizgisinde ömrü yaşadı
Allah için açıp solanlardandır.
Vakıf kurdu insanların hayrına
Bu vakıfla nice yapıldı bina
İmam Hatip ve Sanat Okuluna
Temeli eliyle atanlardandır.
Biliyordu yüce görevi vardı
Her can yapamazdı bu işi zordu
Oğlu Hamideddin de bunu gördü
Makamı ehline sunanlardandır.
Aynı görev aşkı ile aşina
Oğlu geçti makamının başına
Bu mabetler varolmamış boşuna
Davası uzayıp sürenlerdendir.
Bin dokuz yüz doksan on dört haziran
Bir anda buralar oldu bir viran
Göçtü bu dünyadan sevgili sultan
Bitirip bir ömrü derenlerdendir.
Toplanıp geldiler dostu yareni
Bir mahşer misali oldu dört yanı
Kıldırdı namazı Hamid-i canı
Okunan dualar Kur’an lardandır.
Aygüni kimlere kaldı bu meydan
Noldu Hulûsi Efendi gibi can
Yaşadı bir müddet göçtü dünyadan
Hakk emrine boyun buranlardandır.
Ali AYGÜN
4. Bediüzzaman Said Nursi; Mesnevî-i Nuriye; 2001: 71.
5. 57/Hadid, 16.
6. Abdülaziz b. Şah Veliyyullah Dehlevî, Büstanu’lMuhaddisîn, (Terc. Ali Osman Koçkuzu). DİB Yayınları, Ankara; 1986, s. 113.
somuncubaba 133
Download

Kalbî Hastalıklara Karşı Manevî Rehabilitasyon