Kentin Tarihiyle İlişkisinin Kurulmasında Kentsel Yönetimin Sosyal ve Ahlaki
Sorumluluğu Üzerine Bazı Düşünceler
R. MURAT TİRYAKİ
Kentsel yönetimle ilgili politikaları üretme hakkını elde edenlerin şüphesiz pek çok
sorumluluk ve görevi var. Bu politikaların insanın günlük yaşamla ilgili gereksinimlerine
olduğu kadar kültürel ve entelektüel ihtiyaçlarına da cevap vermesi ve bilimsel yaklaşımlar
üzerine oturması, pratiğe değgin bir gereklilik olması yanında sosyal ve ahlaki bir
sorumluluktur. Kentin mekansal kurgusunda tarihsel ve kültürel varlıkların mantıklı ve
anlamlı şekilde konumlandırılması ve kentin tarihi ile ilişkisinin doğru şekilde oluşturulması
da bu sorumluluğun ayrılmaz bir parçasıdır. Kentlilerin kendilerini o kente ait hissetmelerinin
sağlanmasında, kentin kendi tarihi ile ilişkisinin anlamlı ve doğru şekilde kurulması belki de
en önemli unsurlardan birini oluşturmaktadır. Günümüzde bunu başarabilmiş kentlerde,
yaşadıkları yer ile gurur ve mutluluk duyan insanlar, kentlerini görmeye akın akın gelen ve o
kentin yaşamına öykünen ziyaretçiler ile de anlayışlı ve barışık bir ilişki içine girebilmişlerdir.
Bir insan geçmişsiz olamayacağı gibi bir kent de hafızasız olamaz. Bu hafızayı yaşatmak,
gerektiği gibi bugünle ilişkisini kurmak kimin yetkisi ve sorumluluğunda bulunmaktadır? Bu
hafıza sağlıklı bir şekilde idame ettirilirken, bugünün kent yaşamı ve kentlisi için anlamlı,
anlaşılabilir ve tecrübe edilebilir kılınması kimlerin çabasıyla olabilir? Seçimle iş başına gelen
yerel yönetim kadroları kendi siyasi iradeleri doğrultusunda kararlar alırken, kentli ne ölçüde
bu karar süreçlerine dahil olabilir, ne ölçüde bir kontrol mekanizması oluşturabilir? Kentli
kendi kentine sahip çıkma sorumluluğunu ne ölçüde idrak edebilmektedir? Böyle pek çok
soru üretilebilirken, bunlara verilecek yanıtların da asla tam ve kesin olamayacağının
farkındayım. Kentlerde siyasetin tarihle ilişki kurma ahlakı üzerine düşünürken ister istemez
yaşadığım kent olan Ankara ve dünyada ziyaret ettiğim kentlerde gördüklerimden yola
çıkarak değerlendirmeler yapabileceğim. Yine de bunların genel sosyal ve ahlaki sorumluluk
kriterlerine ve ilkelerine anlamlı atıflar yapacağı umudundayım.
Öncelikle kentlerde tarihsel ve kültürel mirası oluşturan pek çok somut ve somut olmayan
varlığın, yönetim erkini kullananlar tarafından siyasi kazanımları doğrultusunda alet
edildiğine sıklıkla şahit oluyoruz. Bu amaçlarına hizmet eden varlıkların yaşatılıp, daha fazla
korunup, çoğunlukla da siyasi söylemlere konu olduğunu görüyoruz. Tarihsel ve kültürel
mirasa bir bütün olarak tüm öğeleriyle sahip çıkmak yerine, böyle ayrıştırıcı, ayrımcı ve işine
geleni seçip ötekileri iteleyen bir yaklaşım içinde olmak, kentte siyasetin tarihle ilişki kurma
ahlakı açısından öncelikle karşı çıkılması gereken bir olgudur. Kentli tarafından uzun bir
1
süreç içerisinde kabul görmüş ve benimsenmiş bazı sembolik veya amblematik değerlerin,
bir çırpıda keyfi şekilde değiştirilebilmesi, dini veya siyasi görüşler doğrultusunda empoze
edilmesi bahsi geçen ahlaki olmayan yaklaşıma iyi bir örnek teşkil edebilir. Yine, uzun bir
süreç içinde kentin tarihine mal olmuş ve hepsi belli ölçülerde kent hafızasının bir parçası
haline gelmiş şahsiyetler arasından bazılarının, belli politik stratejilere, görüş veya kesimlere
hizmet edecek şekilde ön plana çıkarılıp isim ve hatıralarının bu şekilde istismar edilmesi de
yönetim ahlakı açısından bir başka yanlışa örnek verilebilir. Bu tarz uygulamaların karşımıza
sıklıkla çıktığı durumlardan birisi kentlinin uzun yıllar içerisinde benimsemiş olduğu bazı
cadde ve sokak isimlerinin keyfi şekilde değiştirilmesidir.
Bir kentte bulunan tarihsel ve kültürel miras ile ilişkili alanların tarihle bağlantısının gerçekçi
ve anlamlı bir şekilde kurulması şüphesiz bir kent yönetimi için gerekli bir sosyal ve ahlaki
sorumluluk. Bunu yaparken de bugün elde bulunan malzeme ile geçmişte olanın analizini iyi
yapıp bu ikisini elden geldiğince birbirine yaklaştırmak gerekiyor. Eğer bunda başarılı
olunmazsa tarihten tamamen kopuk veya yapmacık, gerçeklikle ve yaşanmışlıkla alakası
olmayan “Disneyesque” bir görünüm kaçınılmaz oluyor. Belki bazılarının gözüne hoş geliyor
ama tarihsel derinliği ve anlamı olmayan boş bir kabuktan başka bir şey elde edilmiyor.
Ancak geçmişten gelen değerlerle, bugünün değişen değer ve beklentileri arasında iyi bir
denge kurulursa, toplumsal yarar adına bir ilerleme kaydetmek mümkündür. Böyle bir
ilerlemenin sağlanması da sosyal ve ahlaki sorumluluk kriterleri içinde doğal olarak öncelikli
bir yere sahiptir.
Bir kentin yapısını ve göze hitap eden değerlerini görmek için öncelikle belli noktalarında
durup silüetine ve yayılışındaki yapıya bakmak gerekir diye düşünüyorum. Günümüzün
teknolojik imkanları sayesinde havadan çekilmiş fotoğraflar ve uydu görüntüleri de yardımcı
olacaktır şüphesiz. Böyle birçok kenti incelemeye çalıştım. Özellikle Avrupa’da tarihsel
dokunun hala korunduğu eski kent merkezlerinde çoğunlukla dar sokaklar, tarihsel yapıların
yoğun ve iç içe görünümü dikkat çekiyor. Bu eski kent merkezleri turizmle ilişkili ziyaretlerin
de odağını oluşturuyor ister istemez. Tarihsel merkezlerini, bugünün gerekleriyle birlikte
yeniden kurgulayıp yaratabilen kentler günümüzde hak ettikleri düzeyde ilgi görüyorlar.
Entelektüelleri, profesyonelleri, akademisyenleri, sanatçı ve zanaatkarları yerleşim ve
faaliyet alanı olarak yeniden kendine bağlayabilen böyle eski kent merkezi ve mahalleleri,
günümüzde bir kentin en büyük çekicilik gücünü oluşturuyor. Hal böyle iken, içinde
yaşayanlar ile mimari ve tarihsel çevrelerinin uyuşmadığı, sağlıklaştırma kapsamı içinde ele
alınıp yeknesaklığa dönüştürülen yapısal görünümler edindirilmiş, çoğu zaman rant ile ilgili
kaygı ve bekleyişlerin ön plana çıktığı kentsel mekanlar ise ne yazık ki kentli ve ziyaretçi için
itici olmaktan öteye gidemiyor. Bugün Ankara kalesinin sahip olduğu tarihi ve mimari
2
unsurların tarihle ilişkisi, sergilediği yapısal karmaşa ve demografik görüntü içinde ne kadar
gerçekçi veya anlamlı kılınabilmektedir? Bugün kale bölgesini ziyaret eden bir Ankara sakini
veya ziyaretçisi burada gördükleriyle Ankara tarihini ne kadar ilişkilendirebilir?
Kentin silüeti ve göze görünen yapısı kapsamında bir önemli unsur da kentin yakın geçmişte
yayıldığı alanlar. Çoğu Batı kentinde modern kent planlaması anlayışının bir yansıması
olarak geniş yeşil alanlar göze çarpıyor. Yoğun ve hareketli tarihsel merkezlerin çevresinde,
gerek o kent sakinlerinin gerekse ziyaretçilerin biraz nefes alıp, kafa dinleyecekleri büyük
ölçekli park alanları bulunuyor. New York’ta Central Park, Londra’da Hyde Park gibi alanlar
kentin modern çehresinin birer parçası oldukları kadar, yakın tarihe de tanıklık edip, kent
hafızasının ayrılmaz bir unsuru haline gelmişlerdir. Bu örnekleri yalnız Batı ile sınırlamak da
doğru olmaz. Bugün, tarihsel dokusunu, akarsu ve yeşil alanlarla bütünleştirebilen en güzel
örneklerden biri İran’da İsfahan kentidir. Bir zamanlar “İsfahan, nısf-ı cihan” yakıştırmasıyla
anılan kentte, bugün de tarihsel doku ve kentsel çevrenin uyumlu bir birlikteliği göze
çarpıyor. Uyumsuz görünüm ve yüksekliğe sahip yapıların tarihsel kent silüetini bozmasına
bugüne kadar izin verilmemiş. Zayende nehri üstündeki eski köprülerden geçenler, kıyı boyu
oluşturulmuş yeşil alanlarda yürüyüşlerine devam ediyorlar. Bu şekilde tarihsel mekanlarla,
bir ölçüde de olsa doğayı içinde barındıran yeşil alanları kent hayatının ve kentlinin algısal
tecrübesinin içine sağlıklı bir şekilde sokmak, kent yöneticilerinin rantsal kaygıdan uzak
olarak uygulamakla yükümlü oldukları bir görev ve ahlaki sorumluluktur.
Bir kenti tarihiyle ilişkilendiren önemli unsurlar veya mekanlar neler olabilir? Rahatlıkla daha
da uzatılabilecek bir liste içerisinden kendimce öncelikli gördüğüm birkaç tanesine
değinirken, bunların doğru şekilde yönetilip değerlendirilmesinin yönetim için olduğu kadar
kentli için de önemli bir sosyal ve ahlaki sorumluluk olduğunu vurgulamak isterim. Kentlinin,
tarihsel ve kültürel mirasına sahip çıkabilecek böylesi bir sorumluluk bilincini, kenti dört bir
yandan sarmış olan alışveriş merkezlerinde atılan aheste adımlar ve kurulan vitrin hayalleri
sırasında geliştiremeyeceğine hiç şüphe yoktur. Kenti yönetenlerin siyasi iradeleri
doğrultusunda icraatlarını bu alışveriş merkezlerine yöneltmelerinde yalnızca rant kaygısıyla
hareket etmediklerini, bu merkezlerin kentlinin bilinci üzerindeki uyku ilacı tesirinin de gayet
iyi farkında olduklarını söylemek de yanlış olmaz.
Bir kentin mimari mirası belki de tarihsel mirasının en görünür kısmını oluşturur. Bu mimari
eserler ancak çevrelerindeki fiziki doku ile sağlıklı bir ilişki içindeyse tarihsel değerlerini
doğru şekilde yansıtabilirler. Pek çok mevcut çevresel planlama sorununa rağmen bir
Süleymaniye Camii, konumsal ve mimari özellikleriyle bugün ile tarih arasında anlamlı bir
ilişki içinde durabilmektedir. Oysa aynı şeyi Ankara Kocatepe Camii için söylemek mümkün
3
olamaz. Yüzyıllar öncesindeki klasik bir çağın mimari özellikleriyle bugün inşa edilmiş bir
yapı, temsil ettiği çağa ait hiçbir şey barındırmayan bir çevre içinde ancak bir anakronizm
anıtı olarak kalmaya mahkumdur. Bu şekilde geçmişle ilgili kurgulanan bazı yüksek ve belki
de artık ulaşılmaz olarak görünen değerlere öykünürken, bugünün ulaştığı değer ve
yargılara, teknolojik ve bilimsel imkanlara uygun eserleri yaratma şansını da ne yazık ki
kaybetmek mümkündür. Modern mimari örnekleriyle kendine büyük ün ve ilgi kazandıran
Bilbao, Berlin, Sydney, Barcelona gibi kentler, bu tarihi taklit etme yanılgısı içine düşmeden,
modern mimari akımların etkisi altında yaratılmış yapıları kentleri için yeni semboller haline
getirmişlerdir. Dolayısıyla tarihle ilişki kurmak zorlama yoluyla olamamakta, ancak anlamlı
bir zemine oturursa başarılı sonuçlar verebilmektedir.
Avrupa ve dünyanın önemli pek çok kenti içlerinden geçen nehirlerle özdeşleşir. Paris’te
Seine, Londra’da Thames, Köln’de Rhein (Ren), Roma’da Tevere (Tiber), Washington
D.C.’de Potomac yüzlerce kent arasından akla gelen birkaç meşhur örnek. İçlerinden geçen
akarsular, bir doğal güzellik ve ticari öneme sahip birer suyolu olarak, bu kentlerin
bugününden geçmişine birer zaman köprüsü niteliğindedir. Ankara’nın geçmişinde benzer
öneme sahip olan böylesi akarsuları, bugünkü kent sahipleri için ne yazık ki unutulmuş bir
değer durumundadır. Yani bahsi geçen bu zaman köprüsü yıkılmış durumdadır. Ankara kent
merkezi ve çevresinin geçmişte olduğu gibi akarsuyla kavuşmasının sağlanması ve kentlinin
yaşamının bir parçası haline getirilerek kent hafızasının yeniden tazelenmesi de yine
yönetim politikalarını üretenlerin bir sorumluluğudur. Bu konuda önemli düzeyde bir sosyal
bilinç ve kentli girişimi oluşmuştur. Şüphesiz kolay olmayan böylesi bir planlama sürecinin
çok iyi düşünülerek, tarihsel olanı hatırlatabildiği kadar kentin bugünkü durumu ve
gelişimiyle de uyumlu bir görünümün ortaya çıkması sağlanmalıdır. Aksi halde, hiçbir estetik
ve tarihsel karakteri olmayan, eğreti bir rehabilitasyon projesinden öteye gidilemeyecektir.
Teleferik istasyonu konumundaki bir sözde kaleye kentsel estetik açısından ihtiyaç
duyulmadığı gibi, kıyısında mangal yapılan veya içinde pedallı sallarla gezilen bir yapay
suyoluna da ihtiyaç olmadığı kesindir.
Ülkemizde son yıllarda müzecilik alanında önemli gelişmeler olduğunu söylemek mümkün.
Pek çok kentimizde hatırı sayılır Arkeoloji Müzeleri bulunmakta. İstanbul, Ankara, İzmir ve
Antalya’daki birincil konumdaki müzelerimize ek olarak Afyon, Konya, Uşak, Çorum,
Amasya gibi kentlerimizde de çok dikkat çekici Arkeoloji Müzeleri oluşturulmuş durumda.
Öte yandan ancak birkaç yerde Kent Tarihi Müzesi adıyla açılmış müzeye rastlıyoruz ve
bunların da koleksiyon ve sergileme açısından henüz çok gelişmemiş olduğunu görmek
mümkün. Bugün başkent Ankara’nın bir Kent Tarihi Müzesi olmaması gerçekten
düşündürücüdür. Bu kapsamda pek çok araştırma, belge ve malzeme mevcutken henüz
4
hiçbir projenin hayata geçirilememiş olması, bugüne kadar görev yapmış tüm kent
yönetimleri için bir eksiklik ve başarısızlık unsurudur. Batı ülkelerinde, en küçük kent ve
kasabada dahi bir kent müzesinin bulunması yalnızca müzeciliğin gelişmişliğinden
kaynaklanmamaktadır. Böyle müzeler, kenti ve kentliyi geçmişiyle ilişkilendiren en önemli
vasıtalardan biri olduğu için kent yönetimleri açısından sosyal ve ahlaki bir sorumluluk
addedilir. Kentli kendi geçmişini ve kentli kimliğini böyle müzelerde daha iyi idrak edip,
kentinin hem geçmişine hem de bugününe daha iyi sahip çıkabilir. Bu müzeler genç
nesillerin okul dışındaki eğitiminin de en önemli mekanlarını oluştururlar. Özellikle
günümüzde yerelin ve yerel kültürlerin büyük öncelik kazandığı düşünülürse, böyle kent
müzelerinin yerelden evrensele geçişteki önemi daha iyi kavranabilir.
Bir kenti geçmişine, yani tarihine bağlayan en önemli unsurlardan birisinin de mezarlıkları
olduğunu düşünüyorum. Tarihi ve mimari değere sahip yapılarının kenti geçmişiyle
ilişkilendirmesi gibi, mezarlıkları da adeta geçmişe açılan pek çok zaman dehlizini içinde
barındırıyor. Mezarlıklar yalnızca ölüler için belli dini ve geleneksel inanç kalıpları içinde
oluşturulmuş huzurlu, ebedi istirahatgahlar değil, aynı zamanda geçmişle bağın da en
yüksek olduğu yerlerdendir. Manevi etkisi nedeniyle de materyal dünyadan daha avantajlı
bir şekilde, belki de en az dokunulmuş, tahrip edilmiş mekanlar olma şansına sahipler. Yine
Batı’dan bazı örnekler vermek gerekirse, Paris’te Père Lachaise, St. Petersburg’da Tikhvin,
Moskova’da Novodevichy mezarlıkları gibi bu kentlerin ve ülkelerinin çok değerli
şahsiyetlerini bir araya getirerek bir tür tarih hafızası özelliği gösteren mezarlıklar yanında,
Stockholm’deki Skogskyrkogården mezarlığı gibi modern bir mimari anlayışla tasarlanmış
olup, kent sakinlerini her an kendine çekebilecek eşsiz huzurlu mekanları içinde barındıran
örnekleri de saymak mümkün. Ülkemizde ise ne yazık ki yabancı devletler inisiyatifi ile
kurulmuş bazı tarihi mezarlıklar ve gayri-müslim mezarlıkları dışındaki mezarlıkların
ziyaretçi için böylesi mimari kaygılar ile düzenlenmiş veya tarihle bağ kurulabilecek bir
atmosfer sağlayabildiklerini söylemek zordur. Avrupa mezarlıklarında tarihte ismini
duyurmuş önemli kişilerin mezarlarını ellerinde mezarlık planlarıyla arayan pek çok
ziyaretçiye rastlamak mümkünken, ülkemiz mezarlıklarında insanın kendi aile fertlerinin
mezarını bulması bile başlı başına bir macera olabilmektedir. Kentlerimizde, ölümün dini ve
törensel yönlerini ve bununla ilgili fiziki düzenlemeleri ön plana çıkaran kent yönetimlerinin,
ölen kişilerin anılarının tarihsel anlamda yaşatılması için aynı düzeyde bir çaba ve
düzenlemeye girdiklerini söyleyemeyiz. Oysa o kentin yetiştirdiği önemli şahsiyetlerin kent
hafızasındaki yerlerini almalarının sağlanması ve kentli ile geçmişi arasındaki bu köprünün
oluşturulması yönetimlerin ahlaki sorumluluğudur. Mezarlıklar bu köprünün kurulmasına
imkan verebilecek mekanlardır. Tabii ki buna ek olarak, bu kişilerin yaşamış oldukları,
eğitim aldıkları, hatta yiyip içtikleri mekanların belirlenip kentlinin bilgisine sunulması da
5
aynı amaca hizmet edecek bir çabadır. Çoklukla Batı ülkelerinde örneğini gördüğümüz bu
çalışmalar, yalnızca tarihe mal olmuş kişilerin kent hafızasına işlenmesine değil, aynı
zamanda onlarla ilişkilendirilmiş bu mekanların tarihsel kimlik kazanmalarına, daha iyi
korunmalarına ve tanınmalarına da imkan vermektedir.
Kentsel yönetim politikalarının oluşturulmasında ortaya çıkan sosyal ve ahlaki sorumluluk,
toplumsal yararın gözetilmesi üzerinde somutlaşır. Kentlilik bilincinin artışına yönelik her
türlü girişim ve uygulamanın da toplumsal yarar sağlayacağı açıktır. Tarihsel ve kültürel
değerlerin kent ile ilişkisinin doğru ve anlamlı şekilde kurulması, kent hafızasının sağlıklı
şekilde yaşatılmasına ve kentlilik bilincinin doğru şekilde oluşturulmasına imkan
vereceğinden dolayı, sağlanan toplumsal yarardan hareketle kentsel yönetimin sosyal ve
ahlaki sorumluluğunu doğru şekilde yerine getirmesine de sağlıklı bir temel oluşturacaktır.
6
Download

Bir şehrin yapısını, göze hitap eden değerlerini görmek için öncelikle