Türkiye’nin Restorasyonu:
Güçlü Demokrasi, Dinamik
Ekonomi, Etkin Diplomasi
Prof.Dr. Ahmet DAVUTOĞLU
Türkiye Cumhuriyeti
Dışişleri Bakanı
i
s
i
a
p
on
s
r
pe
kezi
r
e
lar M 2014
a
m
r
tı
tos
ş
s
a
u
r
ğ
jik A o. 7, A
e
t
a
r
N
St
Türkiye’nin Restorasyonu:
Güçlü Demokrasi, Dinamik
Ekonomi, Etkin Diplomasi
Prof.Dr. Ahmet DAVUTOĞLU
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı
YAZAR HAKKINDA
Ahmet Davutoğlu 1959 yılında Taşkent, Konya’da doğdu.
Ortaokulu İstanbul Erkek Lisesi olarak bilinen İstanbul
Lisesi’nde tamamladıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nin
İktisat ve Siyaset Bilimi bölümlerinden mezun oldu. Aynı
üniversitede Kamu Yönetimi yüksek lisansı ve Siyaset
Bilimi ve Uluslararası İlişkiler doktorasını tamamladı.
1990 yılında yardımcı doçent olduğu Uluslararası
Malezya İslam Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi bölümünü
kurdu ve 1993 yılına dek bölüm başkanlığını üstlendi.
Marmara Üniversitesi’nde Ortadoğu Araştırmaları
Enstitüsü, Bankacılık ve Sigortacılık Yüksekokulu ve
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün
doktora programının yanı sıra Silahlı Kuvvetler Akademisi
ve Harp Akademisi’nde dersler verdi. 1999-2004 yılları
arasında Beykent Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler
profesörü ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanı olarak
görev yaptı.
58., 59. ve 60. T.C. Hükümetleri döneminde Başbakanlık
başdanışmanlığı ve büyükelçilik görevlerinde bulundu.
1 Mayıs 2009 tarihinde 60. T.C. Hükümetinin Dışişleri
Bakanı olarak atandı. 2011 genel seçimlerinde TBMM’ye
AK Parti Konya milletvekili olarak seçildi ve 61. Hükümete
Dışişleri Bakanı olarak atandı.
Dış politika konusunda Türkçe ve İngilizce kaleme aldığı
çok sayıda eseri bulunmaktadır. Ayrıca eserleri Japonca,
Portekizce, Rusça, Arapça, Farsça, Yunanca ve Arnavutça
başta olmak üzere çeşitli dillere tercüme edilmiştir. Evli
ve dört çocuk babası olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu
İngilizce, Almanca ve Arapça bilmektedir.
Yayınları arasında Alternative Paradigms (Alternatif
Paradigmalar) (Lanham: University Press of America,
1993), Civilizational Transformation and the Muslim
World (Medeniyet Dönüşümü ve İslam Dünyası) (K.L.:
Quill, 1994), Stratejik Derinlik (Küre Yayınları, 2001) ve
Küresel Bunalım (Küre Yayınları, 2002) bulunmaktadır.
Uluslararası ilişkiler, bölgesel analiz, karşılaştırmalı
siyaset felsefesi ve karşılaştırmalı medeniyet tarihi
üzerine yaptığı çalışmalarında çok-disiplinli bir yaklaşımı
benimsemiştir.
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ TÜRKİYE’NİN RESTORASYONUNUN TEMELLERİ
GÜÇLÜ DEMOKRASİ: İÇ SİYASİ RESTORASYON
EKONOMİK RESTORASYON: DİNAMİK EKONOMİ
ETKİN DİPLOMASİ: DIŞ POLİTİKA RESTORASYONU
Bu yazı, Ocak 2014’de düzenlenen 6. Büyükelçiler Konferansı’nda yapılan konuşmanın gözden geçirilmiş ve güncellenmiş halidir.
3
4
8
11
13
©Tüm haklar saklıdır
TÜRKİYE’NİN RESTORASYONU:
GÜÇLÜ DEMOKRASİ, DİNAMİK EKONOMİ,
ETKİN DİPLOMASİ
GİRİŞ
Bölgesel ve küresel ölçekte çok dinamik bir
süreçten geçmekteyiz. İnsanlık tarihinde
böylesi kısa süreli değişimlerin bu ölçekte
yoğun bir şekilde yaşandığı çok az dönem
görülmüştür. Bu dinamik uluslararası
konjonktürde eğer aynı dinamizmi sürdüren
bir tavır sergilenmezse, o dinamik konjonktür
toplumları kendi iradeleri dışında alıp
götüreceği gibi, belirli mekanizmalar içinde
sürükler ve kendi iradelerini yok eder.
Bu nedenle, eğer dinamik bir konjonktür
içindeyseniz, geleceği belirleyerek orada rol
almak ve en önemlisi de bu geleceğe yönelik
vizyon geliştirmek iddiasındaki ülkeler
ve aktörler, bu dinamizmin mantığını,
dokusunu, doğasını anlayıp aynı toplumsal ve
siyasal dinamizmle karşılamak suretiyle cevap
verebilmek durumundadırlar. Fakat böylesi
sistemik dönüşümlerin yaşandığı dönemlerde
toplumlar birçok meydan okumayla karşı
karşıya kalırlar. Bu meydan okumalara cevap
üretmek ancak dönüşümün akışına kendini
kaptırmadan o akışın dinamizmine uygun bir
tavır sergilemekle mümkün olur. Dinamik
şartlarda statik bir tavır sergileyenler bir
müddet sonra o dinamizmin kurbanı,
mağduru ya da mahkûmu olurlar. Dinamik
şartlarda kendini dinamik bir şekilde
yenileme refleksi geliştiren toplumlar ise bu
süreçleri yönetme kabiliyetini göstererek,
bir sonraki dönemlere, hatta yüzyıllar a ve
gelecek nesillere daha hazırlıklı bir dünya ve
ülke sunarlar.
Türkiye, gerek bulunduğu coğrafya, gerekse
de sahip olduğu tarihi birikim ve dinamik
insan unsuruyla, bütün bu süreçlerin içinde
en etkin biçimde rol oynayabilecek kapasiteye
sahip ülkeler arasında yer almaktadır.
Türkiye’nin söz konusu kapasitesi, sahip
olduğu tarihi ve coğrafi derinliğin gerektirdiği
unsurlara dinamik bir şekilde adapte olmasına
ve bu sürecin her bir parçasını birbirinden
ayırmadan değerlendirmesine bağlıdır. Daha
sarih bir ifade ile, Türkiye içinden geçtiği
dinamik değişimlerin ritmini tutmakta
gecikirse, bir müddet sonra tarihin dışında
kalma veya tarihin akışının mahkûmu olmak
riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Tarihi ve
coğrafi konumun gerektirdiği sorumluluklar
Türkiye’nin “pasif ” bir tutumla bu dinamik
süreci
tanımlamasını
ve
anlamasını
imkânsızlaştırmaktadır.
Bu
nedenle,
doğru ve anlamlı bir perspektifle küresel
sistemdeki değişimleri ulusal kapasiteyle nasıl
karşılayacağımızı gerekmektedir.
Küresel sistemin değişimini anlamak,
öncelikle Türkiye’nin bu değişim içinde
kendini nasıl konumlandırdığını ve bundan
sonra bu sürece nasıl intibak etmesi
gerektiğini anlamaktan geçer. Türkiye son
10 yılda siyasi, ekonomik ve toplumsal
düzlemlerde çok kapsamlı bir restorasyon
sürecinden geçmektedir. 2000’li yıllarda
yaşanan bu dönem Türkiye’nin modern
siyasi tarihinde Tanzimat’tan bu yana en
önemli restorasyon süreçlerinden biridir. Bu
tür bir dönem Türk siyasi tarihinde ilk kez
3
yaşanmamıştır. Osmanlı döneminde değişik
restorasyonlar yaşanmış ama moderniteyle
birlikte başlayan- Türk toplumunun
Tanzimat ve Fransız Devrimi sonrasındaki
yeni moderniteyle tanışmasından bu yana- 3
büyük restorasyon olduğunu söyleyebiliriz;
2000’li yıllarda yaşanan ise dördüncü büyük
restorasyondur.
Osmanlı
döneminde
değişik
restorasyonlar
yaşanmış
ama
moderniteyle birlikte başlayanTürk toplumunun Tanzimat ve
Fransız Devrimi sonrasındaki yeni
moderniteyle tanışmasından bu
yana- 3 büyük restorasyon olduğunu
söyleyebiliriz; 2000’li yıllarda yaşanan
ise dördüncü büyük restorasyondur.
Bu restorasyonların temel kavramı “zamanın
ruhunu” yakalamaktır; yani dogmatik bir
tutumdan ziyade zamanın bir ruhu varsa
onu yakalama çabasıdır.Bu ruh bazen Fransız
Devrimi’yle Fransa’da, bazen demokrasi ve
çift kutuplu yapıyla Atlantik ekseninde tecelli
ederken bazen de bugün milletin sesinin daha
gür çıktığı ve yankı bulduğu Ortadoğu’da
tecelli eder. Burada temel husus, başka
şekillerde ve başka yerlerde ortaya çıksa bile
zamanın ruhunu ve dinamiğini tutabilme
çabasıdır.
sistemin dönüşümünde inisiyatif alan
aktif bir tavır benimsemesini sağlayacak
siyasi, ekonomik ve dış politika alanındaki
tarihsel restorasyonu üç temel anlayış
üzerine inşa edilmiştir: Güçlü demokrasi,
dinamik ekonomi ve etkin diplomasi. Bu
kavramlardan güçlü demokrasi ve dinamik
ekonomi etkin bir diplomasinin ön koşulu
olarak değerlendirilebilir. Küresel ve bölgesel
sistemin yanı sıra Türkiye’nin de tarihi bir
dönüşümden geçtiği bir dönemde tarihsel
restorasyon, siyaset, ekonomi ve diplomasinin
her zamankinden daha fazla birbirinden
ayrılmaz bir şekilde düşünülmesini ve bu
alanlarda politika belirlenmesini gerekli
kılmaktadır. Bu üç alanı etkin kullanamayan
bir Türkiye’nin küresel sistemin dönüşümüne
kendi özgünlüğüyle katkı yapması oldukça
zordur. Katkı yapamamasının dışında
böylesi bir yanlış okuma Türkiye’yi küresel
ve bölgesel dönüşümün edilgen bir aktörü
konumuna itecektir.
TÜRKİYE’NİN RESTORASYONUNUN
TEMELLERİ
Türkiye’nin farklı tarihsel dönemlerde
uluslararası sistemde meydana gelen
küresel ölçekli dönüşümlere vermiş olduğu
cevapların hepsi de modern Türkiye tarihinin
farklı şekillerde restorasyonu için önemli
bir başlangıç teşkil etmektedir. Modern
Türkiye tarihinde yukarıda da ifade edildiği
gibi bugüne kadar üç büyük restorasyon
yaşanmıştır; birincisi Tanzimat, ikincisi
Cumhuriyet, üçüncüsü demokrasi ve çok
Bu restorasyon, günümüzdeki dinamik partili sisteme geçiş. Her üç restorasyon
konjonktürde sadece pasif bir şekilde ayakta da doğru zamanda, doğru şekilde atılmış
kalmayı ve değişime direnmeyi değil, aksine adımlardır. Her bir restorasyonu Türkiye’nin
değişime yön verecek inisiyatifler üstlenmeyi küresel sistemin dönüşümüne intibak çabası
gerekli kılmaktadır. Türkiye’nin küresel olarak ele almak gerekmektedir.
4
Bu restorasyonların her biri büyük bir
savaştan sonra yapılmış, savaş sonrasında
dünya yeniden şekillenirken Türk aydınları
görebildikleri şekliyle, Türkiye’nin o
zamanki gücü ve kapasitesi nispetinde bu
ruhu yakalamaya çalışmışlardır. Tanzimat,
Osmanlıyı Fransız Devrimi’nin getirdiği
yeni kavramlarla tanıştırmıştı. Klasik, kadim
kavramlarla bu yeni kavramlar arasında bir
uyum oluşturma çabası, vatan kavramı dâhil,
birçok kavramın literatürümüze girmesine
de sebep oldu; bu uyum çabası ilk mahalli
seçimler dâhil olmak üzere birçok yeni
mekanizmanın sosyal hayata girmesiyle
de kendisini gösterdi. Aynı dönemde yeni
kavramlar ve yeni mekanizmalar yanında
yeni kurumlar da kendini gösterdi. Bugün
hayatımızdaki itfaiye kurumundan posta
teşkilatına dek pek çok kurum o dönemlerde
oluştu. Kurumlar değişirken devlet mevcut
varlığını sürdürmeye çalıştı. Ekonomik
restorasyon kavramıyla kastettiğimiz de 1839
yılındaki Tanzimat Fermanı öncesi, 1838
Türk-İngiliz Ticaret Antlaşmasıyla başlayan
bir başka ekonomik paradigmaya geçiştir.
Dış politika restorasyonu da o günkü Avrupa
sistemine giriştir ve arkasından güçler
dengesiyle devletin kendi dış politikalarını
aşma çabasıdır. Bütün 19. yüzyıl bu mücadele
etrafına şekillenmiştir diyebiliriz. Islahat
Fermanı gibi, Osmanlı ıslahat çalışmalarının
o dönemde Avrupa’daki büyük Kongrelere
zaman itibarı ile tekabül etmesi, Osmanlı’nın
o dönemin uluslararası yapıya intibak
etmeye çalıştığının göstergesidir. . Bu çabalar
ise tamamıyla o zamanın ruhuna uygun
gelişmelerdir.
Bu
restorasyon
askeri
teknolojinin
değişiminden kurumsal yapının değişimine,
yeni kavramlara kadar pek çok değişimi
içerir. Ancak geçmişle yüzleşilerek atılan bu
adımlara karşı doğal bir direnç doğmuştur.
Bundan sonra Türk toplumu içerisinde iki
ayrı damar ortaya çıkmıştır: kadim değerleri
savunanlarla, moderniteyi savunanlar. Bu iki
5
farklı yaklaşım arasında bugüne dek süren
ve sanki hiç bir araya gelemeyeceklermiş
hissi oluşturan bu rekabetin kökenlerini
de Napolyon Savaşları sonrasında Genç
Osmanlıların ilk teşebbüslerinde bulmak
mümkündür.
Türkiye’nin
küresel
sistemin
dönüşümünde inisiyatif alan aktif
bir tavır benimsemesini sağlayacak
siyasi, ekonomik ve dış politika
alanındaki tarihsel restorasyonu üç
temel anlayış üzerine inşa edilmiştir:
Güçlü demokrasi, dinamik ekonomi
ve etkin diplomasi.
Birinci Dünya Savaşı gibi büyük bir savaş
sonrasında Cumhuriyet’in kurulması ve
ulus devlet kavramı çerçevesinde ulus
oluşturma çabası da o zamanın ruhuna
uygun girişimlerdir. Avrupa’da da sadece
Osmanlı değil Rusya, Almanya, AvusturyaMacaristan gibi imparatorlukların dağılması
ile birlikte benzeri trendler yaşanmıştır.
Osmanlı-Türk tecrübesinin bu meydan
okumalar etrafında karşılaştırılabileceği
ülkeler Yunanistan, Bulgaristan, İran, Suriye
ve Brezilya gibi ülkeler değildir. Türkiye’nin
karşılaştırılabileceği siyasi yapılar 20. yüzyıla
büyük emperyal devlet yapılarıyla giren
ve ulus-devlet tecrübesine geçmeye çalışan
uluslardır. Bunlar Almanya, AvusturyaMacaristan ve Rusya gibi büyük ölçekli
devletlerdir. Bir imparatorluğun dağılma
sürecinde bu yapılar neyle karşılaştıysa
Osmanlı da benzeri meydan okumalarla
karşılaşmıştır. “Türkiye’nin hangi siyasi
birimlerle
karşılaştırılması
doğrudur”
6
şeklinde bir soru sorulduğunda, İngiltere
ve Fransa’nın coğrafi uzaklık ve devamlılık
problemi yaşayan imparatorlukları değil,
doğal olarak iç içe yaşayan ve kontrol ettiği
etnisitelerle karışmış olan veya bu etnisitelerle
sürekliliği olan imparatorluk yapıları esas
alınmalıdır, bunlar da Avusturya-Macaristan
ve Rusya gibi imparatorluklardır.
Cumhuriyet de bir restorasyon faaliyetidir;
bu kez değişen devletin kurumları değil,
devletin rejimi olmuştur. Aynı kurumlar yeni
rejim altında da devam etmiştir; bu yönelim
tamamıyla o zamanın ruhuna uygundur.
Tanzimat ve Cumhuriyet dönemlerinde
izlenen ilkelerin doğru ya da yanlışlığı
tartışılabilir, ancak bunlar dinamik yapı ve
ilkelerdir ve uluslararası sistemde yaşanan
değişimlere paralel olarak değişebilirler.
Yine bir savaş sonrası, II. Dünya Savaşı
sonrasındaki demokrasi ve çok partili sisteme
geçiş de bir restorasyondur. Bu keresinde
de, dışarıda “çift kutuplu yapıda kendini bir
kutupta konumlandırma” tercihi ile içeride
yapılan “demokrasi ve çok partili sisteme
geçiş” tercihi arasında bir paralellik vardır. Bu
dönemde tarımın sanayileşmesinden şehirlere
göç olgusuna kadar ekonomik alanda yaşanan
yeni bir restorasyona şahit olduk. İzmir İktisat
Kongresiyle uygulamaya konulan “milli
iktisat kavramı” Cumhuriyet’in ekonomik
restorasyon boyutunu oluşturmuştur.
Cumhuriyetin 100. yılında belirlenen
hedeflere bakıldığında; yine bir büyük savaş
sonrasında - bu kez sıcak bir savaş değil,
soğuk bir savaş sonrasında- ve belki de daha
önceki savaşların aksine Türkiye’nin net
olarak kazanan tarafta yer aldığı bir savaş
sonrasında gerçekleşen bir restorasyona şahit
oluyoruz. Bugün ilk defa modern dönemde
uluslararası sistemin kazanan tarafındayız.
Ancak 90’lı yıllarda kaybedenmişiz gibi
davrandık. Bu sebeple 90’lı yıllar kayıp yıllar
olarak görülmelidir.
bir kısmı yakalanmış olurdu. Restorasyonu
geciktirecek ne kadar gerekçe varsa hepsi
90’lı yıllarda yaşandı: Kısa süreli koalisyon
hükümetleri, ekonomik krizler; ekonomik
rantla siyasi rantın birleşerek devletin
objektif ve şeffaf karar alma mekanizmalarını
Dolayısıyla, iç siyasi restorasyonda
kuramaması bu gecikmenin arkasında
özgürlük-güvenlik dengesini muhyaşanan en önemli nedenler arasındaydı.
kem bir hale getirmek ve bu iki Bir karşılaştırma yapmak gerekirse Sened-i
vazgeçilmez arasında varmış gibi İttifak’tan Tanzimat’a kadar geçen sürenin
gözüken tezadı da tümüyle zihin- kaybı gibi, ya da Meşrutiyet’le Cumhuriyet
lerden ve siyasi hayattan silmek en arasında geçen kayıp süre gibi, 90’lı yıllarda
da fırsatlar kaybedilmiştir.
temel amaçlardan biri olmalıdır.
Soğuk Savaş sonrasında da bir restorasyona
ihtiyaç vardı. 2002’de başlayan özgürlük
ve
demokratikleşme
hamleleri,
AB
entegrasyonunda yaşanan ilerlemeler, Kıbrıs’la
ilgili 2004’te atılan adımlar ve bunun AB’nin
önünü açması gibi gelişmelerin 1991’de
gerçekleşmiş olması gerekirdi. Ancak o zaman
2023 için tespit edilen hedeflerin önemli
Bugün ise içinde olduğumuz geçiş dönemi
uluslararası sistemde yeni bir düzenin
kurulma evresidir. Türkiye’nin sözkonusu
geçiş döneminde yaşamakta olduğu
restorasyon süreci ise bu anlamda dördüncü
restorasyonu temsil etmektedir. Türkiye’nin
günümüzde devam eden restorasyonunun üç
temel ayağı vardır. Bunlar iç siyaset, ekonomi
ve dış politika alanlarından oluşmaktadır.
Türkiye’nin iç siyasi yaşamında son on yıldır
7
temel siyasi ilkelerden biri olarak uyguladığı
demokrasisini derinleştirmesi, etkin bir
ekonomi ile ekonomik gücünü konsolide
etmesi ve proaktif bir biçimde dış politikada
sürdürülebilir bir dinamizm sağlaması,
bu restorasyon sürecini tamamlamasını ve
küresel sistemin dönüşümünde aktif bir özne
olmasını sağlayacaktır.
GÜÇLÜ DEMOKRASİ: İÇ SİYASİ
RESTORASYON
Bu temel, her şeyden önce demokrasinin de
en önemli ilkesi olan millet iradesi ve millet
iradesinin dayandığı güçlü demokrasidir.
Türkiye’nin son on iki yıl içinde
gerçekleştirdiği siyasi restorasyonun
arka planında bu toprakların
insanına, vatandaşlarımıza tekrar
onurlu bir gelecek inşa ederek
onların özgüvenini ayağa kaldırmak
vardır. Onlara “tarihte vardınız,
bundan sonra da var olacaksınız ve
sizin kültürünüz ikincil, edilgen bir
kültür değil, sizin tarihiniz edilgen bir
tarih değil, tarihte özne olma iradesi
göstermiş bir millettir” hatırlatmasını
yapmak vardır.
İnsanlık tarihinde bütün arayışların temelinde
siyaset, ekonomi, diplomasi ve kültür
sürekli bir biçimde tek bir şeyi inşa etmek
için yola çıkmıştır; o da “insan onuru”dur.
İnsan onuruna hitap etmeyen hiçbir siyasal
sistem, insan onurunu esas almayan hiçbir
ekonomik yaklaşım ve insan onurunu göz
ardı eden hiçbir uluslararası sistem kalıcı
olamaz. İnsanlık düşünce tarihine hızlıca bir
göz atıldığında benzer bir biçimde, büyük
çığırlar açmış düşünürlerin, filozofların ve Demokrasi bizim için modern dönemin en
vazgeçilmez değeridir ve bugün bunu koruma
dini önderlerin sürekli öne çıkardıkları temel
zaruretiyle karşı karşıyayız. Demokrasimiz
konunun insan onuru olduğu anlaşılır.
1950’lerde inşa edilirken kuşkusuz birçok
Bugün Türkiye’nin insan onurunu merkeze meydan okumayla karşı karşıya kalındı.
alan siyasi restorasyonunun ruhu, özgürlükler Türkiye’nin demokratik konsolidasyonunu
ve demokrasinin geliştirilmesidir. Türkiye’nin geciktiren askeri darbeler ve sonrasında daha
son on iki yıl içinde gerçekleştirdiği siyasi da ağırlaşan siyasi geçiş süreçleri yaşandı.
restorasyonun arka planında bu toprakların Ancak 19. yüzyılın başlarına kadar giden oy
insanına, vatandaşlarımıza tekrar onurlu bir verme, kendi iradesini siyasete yansıtma gücü
gelecek inşa ederek onların özgüvenini ayağa ve bu güçten kaynaklanan demokrasi bilinci
kaldırmak vardır. Onlara “tarihte vardınız, Türkiye’de güçlü bir şekilde hep var olmuştur.
bundan sonra da var olacaksınız ve sizin Bu bakımdan, küresel sistemin dönüşümüne
kültürünüz ikincil, edilgen bir kültür değil, verilecek cevap Türkiye’nin demokratik
sizin tarihiniz edilgen bir tarih değil, tarihte siyasi restorasyonu; bunu oluşturacak güçlü
özne olma iradesi göstermiş bir millettir” demokrasinin ilkelerinin dayandığı zemin ise
hatırlatmasını yapmak vardır. Tekrar o iradeyi özgürlük-güvenlik dengesinin sağlanmasıdır.
gösterebilir kılmak ve güçlü demokrasi, Dolayısıyla, iç siyasi restorasyonda özgürlükdinamik ekonomi, etkin diplomasinin arayışı güvenlik dengesini muhkem bir hale getirmek
bu restorasyonun temelini oluşturmaktadır. ve bu iki vazgeçilmez arasında varmış gibi
8
gözüken tezadı da tümüyle zihinlerden ve
siyasi hayattan silmek en temel amaçlardan
biri olmalıdır. Bunun için de en önemli araç
anayasadır. Yeni bir anayasa yazımı zamanın
ruhunu yakalamak için en önemli adımdır.
Tanzimat nasıl ki bir metin olarak zamanı
yakalamaya çalıştı, nasıl ki Cumhuriyetle
birlikte ilk meclisin ilk anayasası o zamanın
ruhuna uygun olmaya çalıştı, nasıl dörtlü
takrir diyebileceğimiz Demokrat Parti’nin
doğuşuna yol açacak metinler ve çok partili
sistem onu yakaladıysa, bugün de Türkiye
olarak benzer metinlere ihtiyacımız var. Güçlü
demokrasinin felsefi, ahlaki ve kurumsal
olmak üzere üç temeli bulunmaktadır.
Felsefi Temel
Güçlü demokrasinin felsefi temeli tek bir
insanın dahi kendi aklıyla, kendi tercihleriyle
bir irade koyma kapasitesine sahip
olduğunun kabul edilmesidir. Eğer bir siyasal
sistem herhangi bir vatandaşının siyasi tercih
kullanma hakkını kabul etmezse, otoriter bir
nitelik kazanır. Bu nedenle, demokrasinin
felsefi temeli her bir vatandaşın, her bir
bireyin akli becerisiyle tercih kullanma
hakkını kabul etmekten geçer ve bu konuda
da kimse diğerine üstün değildir. Kimse sahip
olduğu statüyle veya sahip olduğu konumla
üstünlük iddia edemez; bu cumhuriyetin de,
demokrasinin de temel prensiplerine aykırı
düşer.
içinde düşünmeye zorlanmaları suretiyle
teminat altına alınamaz. Demokrasinin bu
bakımdan en temel felsefi ilkesi bir ülkenin
her bir vatandaşına güvenmesidir ve onların
kendi doğrusunu tercih edebileceğine
inanmasıdır. Bu güven mekanizması ancak
vatandaşların arasında etnik, mezhebi, dini
bir ayrım gözetmemekle mümkün olabilir.
Bu nedenle insan onuru, her bir birey için
aynı ölçüde geçerli oldukça değer kazanır ve
güçlü demokrasinin vazgeçilmez bir ilkesi
haline dönüşebilir.
Yasaklara karşı mücadele etmedikçe, özgürlük-güvenlik dengesini
koruyup her bir özgürlük alanını
genişletmedikçe demokrasiyi inşa ve
tahkim edemezsiniz. Bundan sonra
da Türkiye insanın özgür iradesini
sınırlandıran her türlü yasağa karşı
mücadele eden bir ülke konumunu
koruyacaktır.
Bu felsefi temeli harekete geçirmek için
yasakların kaldırılması gerekir. Hiçbir
yasağın bireylerin tercih haklarının önüne
getirilip konmaması gerekir. İnsanların
kişisel tercihleri dolayısıyla yasaklara
muhatap olduğu bir sistem, aslında yasaklara
muhatap olan o insanların seçme hakkını ve
Demokrasinin felsefi temeli, tek tek akli kapasiteni reddetmek anlamına gelir. Bu
bireylerin akli tercihleriyle kolektif bir aklın nedenle 10 yıl içinde yasaklara karşı Türkiye
oluşabileceğine dair olan inançtır. Bu inancı olarak olağanüstü bir mücadele verildi ve, en
yok ettiğinizde, insanların iradeleriyle, tek sonuncusu 2013 Eylül ayında olmak üzere,
tek bireylerin iradeleriyle ortak bir akıl demokratikleşme paketleri çıkarıldı. On yıl
oluşacağı fikrinin felsefi yaklaşımını yok öncesine göre Türkiye demokrasisinin geriye
ettiğinizde demokrasi yaşayamaz. Demokrasi gittiğinin iddia edilebilecek tek bir objektif
yönlendirmeyle ve bireylerin belli kalıplar kriter yoktur. Hangi kriteri alırsanız alın
9
Türkiye demokrasisi güçlenmiştir. Türkiye
Devleti’nin kendi vatandaşına olan güveni
artmış ve vatandaşların devlete olan aidiyet
hissi güçlenerek tahkim edilmiştir. Yasaklara
karşı mücadele etmedikçe, özgürlük-güvenlik
dengesini koruyup her bir özgürlük alanını
genişletmedikçe demokrasiyi inşa ve tahkim
edemezsiniz. Bundan sonra da Türkiye
insanın özgür iradesini sınırlandıran her
türlü yasağa karşı mücadele eden bir ülke
konumunu koruyacaktır.
meşrudur. Milletten güç almanın süreci
de açıktır; objektif, demokratik süreçler,
yani seçimler ve millet iradesinin yansıdığı
referandumlar ve diğer mekanizmalar. Ancak
ve ancak milletten kaynaklanan bir güç
meşru kılınabilir.
Bu
bakımdan
demokrasinin
derinleşmesi ile bireylerin refahı
başta olmak üzere, dinamik bir
ekonomiye sahip olan toplumlar
ve devletlerin yükselişe geçmesi
Ahlaki Temel
arasında doğrudan bir bağlantı
Demokrasinin ahlaki temellerini hesap
verilebilirlik ve şeffaflık oluşturmaktadır. Eğer vardır.
bu iki temel prensip olmazsa bir toplumda
demokrasiyi inşa etmek mümkün değildir.
Türkiye’nin iç siyasi restorasyonunun da en
önemli dinamiklerinden birini oluşturan bu
ahlaki temel, AK Parti hükümetlerinin özellikle
yolsuzluklara karşı mücadele yürütmesinin
merkezine bu ilkeyi almasına neden olmuştur.
Hesap verilebilirlik ve şeffaflık ilkesi başta
siyasetçiler olmak üzere, bütün bürokratik
kesimler için eşit ölçüde bir zarurettir. Kişiler
bulundukları konumları gereği sahip oldukları
güçleri nedeniyle hesap verebilmelidir. Türkiye
on yılı aşkın bir süredir bu konuda özellikle
1990’lı yıllarla karşılaştırıldığında çok önemli
mesafeler kaydetmiştir.
Kurumsal Temel
Güçlü demokrasinin üçüncü ayağını ise
kurumsal temel oluşturmaktadır. Kurumsal
temelin merkezinde ise meşruiyet kavramı
yer almaktadır. Meşruiyet ancak ve ancak
o meşruiyetin kaynaklandığı gücün
kullanış biçimi ve kaynağı ifade edildiğinde
doğru zemini bulur. Bir güç eğer milletin
denetimindeyse ve kaynağı milletse
10
Gücün meşru kılınması, meşru bir kaynağa
dayanması dışında kullanımının da meşru
hudutlar içinde olmasının temel ölçüsünü
belirleyecek olan anayasal sınırlardır. Bu
bağlamda, öncelikli olarak güçler ayrılığı
prensibinin doğru tanımlanması zorunludur.
Yasama, yürütme, yargı arasındaki ilişkiler
ancak her bir alanın anayasal sınırlar içinde
kendine sağlanan yetkileri kullandığında
doğru bir zeminde işlerlik kazanır. Bu
dengenin bozulması yürütmenin etkinliğini
azaltabileceği gibi yargı aleyhine bozulan
denge de demokrasinin derinleşmesine
zarar verir. Özellikle böylesi dinamik bir
konjonktüre doğru tepkiler verebilmesi için
yürütme etkinliğinin sağlanması olmazsa
olmaz bir şarttır. Görünmez koalisyonlar
veya herhangi bir vesayet anlayışı yürütme
etkinliğini yok eder. Bu nedenle demokrasinin
de temelini oluşturan güçler ayrılığı ilkesinin
anayasal bir çerçevede işlerlik kazanması, o
ülkenin demokratik derinliğini konsolide
edeceği gibi aynı zamanda küresel sistemik
dönüşüme adapte olabilmesinin önünü açar.
sarsılmaz bir devamlılığa dönüştürecek olan
da ekonomik restorasyondan geçmektedir.
Bu bakımdan demokrasinin derinleşmesi
ile bireylerin refahı başta olmak üzere,
dinamik bir ekonomiye sahip olan toplumlar
ve devletlerin yükselişe geçmesi arasında
doğrudan bir bağlantı vardır. Bireylerin
de, devletin de onuru ancak ve ancak
kendine yeterlilik içinde bir ekonomik
EKONOMİK RESTORASYON:
imkâna sahip olmasıyla mümkündür.
DİNAMİK EKONOMİ
Kendi vatandaşlarınızın onurunu korumak
Türkiye’nin iç siyasi restorasyonunun temelini için öncelikli olarak onları belli bir asgari
demokratik konsolidasyon ve özgürlüklerin düzeyde ekonomik bir yeterliliğe sahip
derinleştirilmesi oluşturuyorsa, bu temeli kılmanız gerekmektedir. Vatandaşların
Güçlü bir demokrasi olmadan dinamik bir
ekonomi ve etkin bir diplomasiyi temin
edemeyiz. Türkiye’de demokratik süreçler
işledikçe, Türkiye’de kendi milli iradesinden
ve testinden geçmiş iktidarlar bu demokratik
süreçler içinde politikalar belirledikçe etkin
bir diplomasiye sahip olabilirsiniz.
11
ekonomik bakımdan yetersiz olması ve zor
şartlarda yaşamaları onurlarını korumasını
da zorlaştırır. Devletler de aynı şekildedir;
ekonomisi güçlü olmayan devletlerin kendi
onurlarını korumaları zorlaşır. Türkiye
ekonomisinde son 10 yıl içinde kat edilen
gelişme bu bakımdan son derece önemlidir.
mümkün olmazsa demokrasiyi de tahkim
edemezsiniz. Ancak orta sınıfın güçlendiği
toplumlarda demokrasi yaşayabilir. Şu anda
Türkiye gelir paylaşımı itibariyle uluslararası
standartların üstüne çıktı. Kitlelerin büyük
ölçüde günde 3 doların altında olduğu
bir ekonomide demokrasi yeşermez, dış
temsilde güçlü olunamaz. İnsan onuru
da korunamaz. Bu bağlamda son 10 yıl
içinde büyük mesafe kaydedildi. Bu temel
felsefe ile yaptığımız planlamalar dahilinde
önümüzdeki yıllarda Türkiye’de dört doların
altında da kimse kalmayacak. Türkiye’nin
ekonomik dinamizmini makro ekonomik
göstergelere bakarak anlamak mümkündür.
10 yıl öncesinde Türkiye IMF’den borç alan
bir ülke konumundayken bugün IMF’ye 5
milyar dolarlık bir katkı yapmaktadır.
Türkiye’nin ekonomik restorasyonun
diğer bir önemli ayağı ekonomide
zamanın ruhunu doğru olarak
yakalayabilmektir.
Ekonomik
restorasyonda zamanın ruhu iki
noktadadır: birincisi kadim ekonomik
havzaların yeniden doğuşunda; İpek
Yolu, enerji hatları, Çin, Hindistan
vs.; ikincisi ise küresel ekonomik
araçların teknolojiyle birlikte getirdiği Ayrıca son 10 yıl içinde GSMH’mız 4 misli
artarak 800 milyar dolar civarına ulaştı. Satın
yeni ivmededir.
alma gücü paritesiyle 1 trilyon doları aştı. Kişi
başına düşen gelir 3,5 misli artarak 10.500
Bu gelişimi çarpıcı bir şekilde gözler önüne dolara, satın alma gücü paritesiyle birlikte
seren bazı istatistiklere bakmakta fayda vardır. hesaplandığında ise 17 bin dolar civarına,
2002 yılında Türkiye’de günde 1 doların dış ticaret hacmimiz de 400 milyar dolara
altında yaşayan kişilerin oranı yaklaşık ulaşmıştır. Dış ticaretimiz bu ekonomik
%0.5-%1 arasındaydı. Diğer bir ifadeyle, gelişmeye paralel olarak 150 milyar dolara
nüfusumuzun yaklaşık %0.5’i sadece günde ulaşırken, dışarıdan gelen yabancı yatırım
1 dolarla geçiniyordu. 2012’ye gelindiğinde ise 10 yıl içinde 130 milyar dolar seviyesine
ise bir doların altında kimse kalmadı. 2002 erişmiştir. Sadece bu istatistikleri göz önüne
yılında günde iki doların altında gelire sahip aldığınızda dahi Türkiye’nin dinamik
olanlar ise takriben %3-4 civarındaydı. Bugün ekonomisinin nereye ulaştığını görmek
2 doların altında geliri olan Türk vatandaşı mümkündür.
kalmadı. Dört doların altı bütün dünyada
Dünya
ekonomisinin
bugün
her
gelir paylaşımındaki adalet bağlamında
zamankinden daha kırılgan olduğu bir
önemli bir kıstastır. 2002 yılında günde dört
dönemde Türkiye’nin elde etmiş olduğu
doların altında geliri olanların sayısı %30’du.
kazanımlar hiçbir gerekçeyle kaybedilmemeli
Bugün bu oran % 2.3’e düştü.
ve bu kazanımlardan fedakarlık, feragat
Türkiye’de ekonomi kalkınırken bunun edilmesi düşünülmemelidir. Söz konusu
gelir paylaşımıyla halka sirayet etmesi dönemde bazen iç, bazen dış krizlerle Türkiye
12
son 5 yıl içinde her türlü sınavdan başarılı
bir şekilde geçti. Şimdi dünyanın değişik
köşelerinde acaba Türkiye ekonomisinin
ne kadar kırılgan olduğu veya önümüzdeki
aylarda bazı krizlere ne kadar dayanacağına
dair seçimlere de endeksli analizler
yapanlar çıkabilir. Türkiye geçtiğimiz 13 yıl
boyunca milli iradeden kaynaklanan güçlü
demokrasiyi ve ekonomik bağımsızlıktan
kaynaklanan dinamik ekonomiyi tecrübe etti
ve hissetti. Dolayısıyla, Türk milletinin söz
konusu kazanımlardan fedakârlık edeceğini
de, bundan vazgeçeceğini de kimse bir an
bile düşünmemelidir. Güçlü bir demokrasi
ve dinamik bir ekonomi gibi iki temel
üzerine yükselen Türkiye, etkin diplomasiyi,
bu temel üzerinden devam ettirecektir. Bu
nedenle etkin diplomasi dinamik ekonominin
daha fazla önünü açacağı gibi ekonominin
dinamizmine daha fazla dinamizm katacak
ve böylece Türkiye demokrasisi daha fazla
güçlenecektir.
havzaları ve sonrasındaki postmodernitenin
getirdiği küresel ekonomik araçların birleştiği
yeni bir ekonomik alan doğmaktadır.
Türkiye dış politikasında da ekonomik alanı
kıtasal ölçeğe çıkartma düşüncesindedir.
Türkiye’nin Afrika’ya açılımı, Asya’ya açılımı
3. Dünyacılık olarak görülmemelidir. Batı’da
İngiltere, Fransa, Almanya üzerinden bir
hat çizildiğinde; kuzeyde Rusya doğuda Çin
ve Hindistan hattı çizildiğinde geri kalan
bütün Afro-Avrasya’nın en büyük ekonomisi
Türkiye’dir. Bu anlamda Türkiye büyük bir
üretim üssüdür. Bütün bu havzanın Türkiye’ye
açılması gerekmektedir. Türkiye’nin vize
politikasını serbestlik merkezli inşa etmesinin
arkasındaki rasyonalite de budur. Vizelerin
kaldırılmasındaki amaç işsiz insanların
buraya gelmesi değil, aksine Anadolu’daki
insan ve üretim gücünün buralara akması
ve buralarla bütünleşmesidir. Benzer
şekilde Türkiye’nin yüksek düzeyli işbirliği
konseyleri kurmasının arkasında yatan temel
motivasyon da böylesi bir anlayışa sahip
olmasıdır. Bu motivasyonun temel amacı
AB’yle, çevre havzalarla ve küresel alanla
entegrasyon süreçlerini başarıya ulaştırmaktır.
Türkiye’nin diplomasideki duruşunun
temel ilkesi, insan onurunu öne
çıkarması, onu savunması ve
dünyanın her yerinde bunun ETKİN DİPLOMASİ: DIŞ POLİTİKA
mücadelesini vermesidir.
RESTORASYONU
Türkiye’nin
restorasyonunun
üçüncü
Türkiye’nin ekonomik restorasyonun diğer ayağını ise dış politika oluşturmaktadır.
bir önemli ayağı ekonomide zamanın ruhunu Dinamik uluslararası konjonktürün olduğu
doğru olarak yakalayabilmektir. Ekonomik dönemlerde dinamik bir dış politika
restorasyonda zamanın ruhu iki noktadadır: takip etmek bir zarurettir. Türkiye’nin dış
birincisi kadim ekonomik havzaların yeniden politikadaki dinamizmine kaynaklık eden
doğuşunda; İpek Yolu, enerji hatları, Çin, en önemli unsur ise insan kaynağıdır. Son
Hindistan vs.; ikincisi ise küresel ekonomik 13 yılda Türk dış politikasının temel felsefi
araçların teknolojiyle birlikte getirdiği yeni zemini oluşturan “insani diplomasi” bu
ivmededir. Modernite ve Avrupa ekonomisi anlamda insan unsurunun nasıl ele alındığını
ile bunun öncesindeki kadim ekonomik göstermesi bakımından çarpıcı bir misal
13
temsil eder. Bu insan kaynağını doğru
yönetmek ve uluslararası alanda seyrüsefer
halinde tutmak her zamankinden daha
fazla önemlidir. Eski devlet anlayışlarının
çoğunda, özellikle de otoriter anlayışlarda,
insan, vatandaş veya tebaanın göz önünde
olması ve kontrol edilmesi amaçlanmıştır.
Bu nedenle, olağanüstü dönemlerde sürekli
seyahat sınırlamaları getirilmiştir. Türkiye
dış politikadaki dinamizmin insanın
özgürlüğüne bağlı olduğu anlayışıyla, 75
milyon vatandaşının her bir ferdinin ne
kadar çok hareket ederse o kadar çok değer
üreteceğini bir ilke olarak kabul etmektedir.
Dolayısıyla, Türkiye insan hareketliliğini bir
risk olarak değil bir özgürlük meselesi olarak
ele almaktadır.
Küresel sistemin ve dünya siyasetinin bütün
unsurlarıyla son derece dinamik bir şekilde
ilerlediği bir dönemde bir ülkenin insan
hareketliliğini sınırlandırması düşünülemez.
Zira insan hareketi durdurulursa toplumsal
dinamizm de duracaktır. Mademki tarih
dinamik bir şekilde akıyor, bizim insanımız
da bu dinamizme ayak uyduracak bir tarzda
donanmalı ve bu dinamizmin içinde dinamik
bir şekilde seyrüsefer halinde olmalıdır.
Dünya, 20. yüzyılın son 10 yılına büyük
ümitlerle girmişti. Bu 10 yıl içinde demokrasi
yaygınlaşacak, özgürlükler- Fukuyama’nın
meşhur “tarihin sonu” tezi hatırlanırsa- ve
liberal demokrasi yayılacak ve ekonomik
kalkınma olacaktı. Ancak 21. yüzyılın ilk
14 yılına baktığımızda maalesef tam aksi bir
trend ortaya çıkmıştır. 11 Eylül olaylarıyla
başlayan, arkasından Irak, Afganistan
müdahaleleri, küresel ekonomik kriz, Avrupa
krizi ve nihayet Arap Baharıyla devam eden
çok yoğun krizlerin ve meydan okumaların
ortaya çıktığı bir döneme tanıklık ediyoruz.
14
Böylesi dinamik bir konjonktürde ülkelerin
takip ettikleri diplomasi öncelikle ilkeleri
olan duruş sahibi ve etkin olmalıdır.
Türkiye’nin
merkezine
insan
onurunu yerleştirdiği etkin diplomasi
anlayışının dört temel ayağı vardır
ve bütün bunlar dış politikada
son 12 yılda gerçekleştirilen tarihi
restorasyonun kalıcı hale gelmesinde
son derece önemlidir.
Duruş sahibi olmak öncelikli olarak insan
onuruna sahip olmakla mümkündür.
Dünyanın her bir köşesindeki, hangi renkten,
hangi dinden, hangi mezhepten olursa
olsun, insan onuruna saygıyı göstermeyen
bir diplomasi, duruş sahibi de olamaz, etkin
de olamaz, saygın da olamaz. Ancak 20 ve
21. yüzyıla hızlıca bakıldığında uluslararası
siyasette insan onuruna yönelik saygının
kaybolduğu hemen anlaşılacaktır. Önce Nazi
ideolojisi ve faşizm, sonrasında da Bosna,
Ruanda ve şimdi de Suriye. Bugün ortaya
çıkan karamsarlığın da temel nedeni bu kötü
tarihsel tecrübelerdir. Tüm bu yaşananlar
uluslararası sistemin, İkinci Dünya Savaşı
tecrübesiyle oluşmuş acı tecrübeler üzerine
inşa edilmiş küresel sistemin zaaflarını da
ortaya koymaktadır. Bosna’da bir halk 3 yıl
süreyle etnik bir kıyıma maruz bırakıldı;
Birleşmiş Milletler (BM) mekanizmaları çok
sonra devreye girebildi. Ruanda’da benzer
şekilde etnik temizlik yaşandı ve birçok
büyük ülkenin politikaları sorgulandı. Şimdi
Suriye’de insan onuruna sahip çıkmayan
hiçbir çözüm, hiçbir politika geleceği
belirleyemez.
Türkiye’nin
diplomasideki
duruşunun
temel ilkesi, insan onurunu öne çıkarması,
onu savunması ve dünyanın her yerinde
bunun mücadelesini vermesidir. Son 10 yıl
içinde Türkiye’nin dış politikasında insanlık
onurunun dışına çıkan veya insan onuruyla
çatışan herhangi bir adım, herhangi bir
inisiyatif olmamıştır. Aksine, medeniyetler
ittifakıyla, arabuluculuk girişimleriyle, barış
çabalarıyla, Somali, Myanmar ve daha birçok
ülkede yapılan insani yardımlarla, Filistin’in
devlet olarak tanınmasıyla Türkiye’nin
önceliği insan onurunu yüceltmek olmuştur.
İnsanlık tarihinde kimler insan onuruna sahip
çıkmışsa, onların savunduğu değerleri bugün
Türkiye Cumhuriyeti de her yerde onurla
savunmaktadır. İnsan onuruna yapılan bu
vurgu etkin diplomasinin dayandığı temelini
oluşturmaktadır.
AB ve Transatlantik Ayağı
Etkin diplomasinin ayaklarının ilkini AB ve
Trans-Atlantik ayağı oluşturmaktadır. AB
ile ilişkilerimiz bu çerçevede ele alındığında
en önemli stratejik ilişkilerin başında
gelmektedir. Türkiye bir taraftan kendi
içinde ekonomik ve siyasi anlamda değişim,
dönüşüm ve devinim yaşarken aynı zamanda
Avrupa’da yaşanan tarihsel dönüşümün de bir
parçasıdır. Bu durum, tarihinin ve realitenin
bir parçası olduğu gibi aynı zamanda da
Türkiye’nin siyasi tercihidir. Ancak, Türkiye
sadece Avrupa’nın bir parçası değil bunun
yanı sıra Asya’nın, Afrika’nın ve bütün komşu
bölgelerin de asli unsurudur. Dolayısıyla
Türkiye’de sadece Avrupa’da yerleşik bir ülke
olarak Ortadoğu’ya, Orta Asya’ya oryantalist
bir bakışla bakmak yerine kendisini o tarihin
de bir parçası olarak konumlandırmaktadır.
Türkiye’nin merkezine insan onurunu Öte yandan, Ortadoğu’da, Orta Asya’da,
yerleştirdiği etkin diplomasi anlayışının Kafkaslarda oturan bir ülke olarak da
dört temel ayağı vardır ve bütün bunlar dış Avrupa’ya bir başka dünya diye de bakmak
politikada son 12 yılda gerçekleştirilen tarihi yerine kendisini Avrupa tarihinin de ayrılmaz
restorasyonun kalıcı hale gelmesinde son bir parçası olarak görmektedir. Bu durum
hem coğrafi hem de tarihi olarak Türkiye’nin
derece önemlidir.
15
en önemli kazanımları arasında yer aldığı gibi
en önemli özgün nitelikleri arasında da yer
almaktadır. Nasıl ki Türkiye’nin moderniteyle
gelenek arasında bir sentezi varsa, ülkemiz
Avrupa, Asya, Afrika ilişkilerinde de bu
anlamda merkezi ve karşılıklı etkileşim içinde
özel bir konuma sahiptir. Bu bakımdan,
Avrupa tarihinin bir parçası olmak ve AB’nin
müzakere yürüten ülkesi olmak açısından
belki de 2013 yılının en önemli gelişmesi
vize muafiyeti konusunda Türkiye’nin atmış
olduğu adımdır.
Türkiye’yle ilişkileri bundan sonra da sadece
ikili bağlamdaki etkisi anlamında değil,
dünya politikasının gelişiminde de önemli
etki yapmaya devam edecektir.
Komşu Ülkeler ve Bölgelerle
İlişkilerimiz
Avrupa Birliği ve ABD ile ilişkiler eskiden
beri kurumsallaşmış bir mahiyet arz ederdi.
Bölge ülkeleriyle ilişkilerimiz ise özellikle
Soğuk Savaş sonrası dönemde birçok meydan
okumayla karşı karşıya kaldı. Balkanlar’da,
Kafkaslar’da, ABD müdahalesiyle Irak’ta
benzer süreçler yaşandı. Son 10 yıl içinde
komşu ülkelerle ilişkilerimizde devrim
mahiyetinde gelişmeler yaşadık. Bu hem
siyasi hem ekonomik hem de kültürel ilişkiler
bağlamındadır. 2004 yılına kadar Türkiye’nin
en büyük komşusu olan Rusya’dan Türkiye’ye
bir devlet başkanı ziyareti olmamıştı. 2004
yılından bugüne kadar ise, Rusya ile, her sene
en az bir kez karşılıklı ziyaret yapılmaktadır.
Son 4 yıl içinde, ayrıca, iki ülke arasında
Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi
(YDSK) kurulmuş, ve- dış ticaretimiz
neredeyse 10 katı artmıştır.
Bu gelişme Türkiye’nin dış politikasının
merkezi unsurlarından biri olan insani
yönü bir kere daha ortaya çıkarmaktadır.
Kendi insanınıza dünyada ne kadar başı
dik ve özgür bir şekilde dolaşma imkânı
sunuyorsanız, o kadar saygı duyuyorsunuz
anlamına gelir. Yine AB içinde bütün
engellemelere rağmen ve Kıbrıs’ta uygulanan
çifte standartlara rağmen son dönemde
bütün muhataplarımızca Türkiye ve Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) Kıbrıs
sorununun çözümü konusunda ne kadar
samimi olduğu tekrar tekrar teyit edilmiştir.
Kıbrıs sorununun çözümü konusunda
bundan sonra Türkiye olarak yine proaktif
tutumumuzu sergileyeceğiz, ama bir taraftan
Orta
Asya’da,
da KKTC’yi ve Kıbrıslı Türk kardeşlerimizi Ortadoğu’da,
Kafkaslarda oturan bir ülke olarak
dünyada başı dik dolaşır kılacağız.
Öte yandan, NATO ve Transatlantik
Ekonomik
İşbirliği
konusunda
da
ilişkilerimizin ve tutumumuzun aynı
etkinlikte süreceğinden kimsenin şüphesi
olmamalıdır. Amerika Birleşik Devletleri’yle
(ABD) ilişkilerimiz bu çerçevede belki
de modern dönemin en kurumsallaşmış
ilişkileridir. Küresel bir güç olarak ABD’nin
gittikçe yükselen bir güç haline gelen
16
da Avrupa’ya bir başka dünya diye
de bakmak yerine kendisini Avrupa
tarihinin de ayrılmaz bir parçası olarak
görmektedir. Bu durum hem coğrafi
hem de tarihi olarak Türkiye’nin en
önemli kazanımları arasında yer
aldığı gibi en önemli özgün nitelikleri
arasında da yer almaktadır.
Komşu ülkelerle karşılıklı yaşadığımız
restorasyon sürecinin bir başka önemli
örneğini ise Yunanistan oluşturmaktadır.
İki ülke bütün Cumhuriyet tarihi boyunca
karşılıklı önyargılarla birçok defa karşı
karşıya geldi. Her iki ülke de karşılıklı çok
katı reaksiyoner bir dış politika anlayışı
çerçevesinde hareket ediyorlardı. Ancak
bugün iki ülke arasındaki ilişkiler son derecek
yoğun ve güven içinde yürütülmektedir.
Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca 35
anlaşma imzaladığımız Yunanistan’la, son
4 yıl içinde iki Yüksek Düzeyli Stratejik
Konsey (YDSK) toplantısında 50 anlaşma
imzalamıştır. Bu güven ortamı iki ülkenin
özellikle Akdeniz ve Ege merkezli istikrarlı
bir düzenin oluşturulmasında önemini ortaya
çıkarmaktadır.
Türkiye’nin
bu
anlayışını
mücavir
coğrafyadaki bütün ülkelere sirayet ettirmek
mümkündür. Bütün komşu ülkeler dahil 16
ülkeyle kurduğumuz YDSK’lar sayesinde
Türkiye’nin İran, Rusya, Azerbaycan,
Kazakistan ve Mısır’la dış ticareti 10
misli artmıştır. On üç komşu ülkeyle dış
ticaretimiz 2002’de 13 milyar dolar iken,
şu anda 98 milyar dolara ulaşmıştır. Bütün
bu gelişmelerin arkasında Türkiye’nin
dış politikasında tehdit merkezli hareket
etmekten vazgeçmesi yatmaktadır.
Bugün küresel sistemin çok önemli bir
dönüşümden geçtiği bir dönemde, Türkiye
bu dönüşümün adeta merkezi noktasında yer
almaktadır. Türkiye’nin içinde bulunduğu
coğrafya tarihin her döneminde dönüşüme
hem kaynaklık etmiş hem de bu dönüşümün
doğrudan muhatabı olmuştur. Yine bugün
bakıldığında Türkiye’nin içinde bulunduğu
coğrafyanın tarihin aktığı bir coğrafya
olduğunu söyleyebiliriz. 1990’lı yıllarda
Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu, Orta Asya’da
yaşadığımız büyük meydan okumalarla, şimdi
Ortadoğu’da karşı karşıyayız. Bu nedenle
içinde bulunduğu coğrafya Türkiye’yi hem
toplumsal hem siyasal ve ekonomik hem de
dış politika alanında meydan okumalarla
karşı karşıya bırakmaktadır.
Önceden Türkiye bir Avrasya devleti
olarak bilinirdi. Biz buna son 5-6 yıllık
söylemimizde artık “Türkiye AfroAvrasya devletidir” diyoruz, çünkü
bütün insanlık tarihinin ana kıtasının
merkezinde bir konumdayız.
Bu noktada, Arap Baharı sonrasında takip
ettiğimiz politika dolayısıyla dış politikayı
eleştirenlerin Türkiye’nin bu süreçte
insan onurunu merkeze alan bir tutum
benimsediğini hatırlaması gerekmektedir.
İnsan onuru eğer bütün siyaset ve düşünce
ve sosyal hayatın temeliyse, insan onuru
adına Suriye’de rejimin karşısında durmak
Türkiye açısından şüpheye yer bırakmayacak
şekilde meşru bir davranıştır. Gelecek
nesiller de, Türkiye’nin Suriye rejiminin
uygulamış olduğu yöntemler karşısında
çok açık ve ilkeli bir tutum sergilemiş
olması politikası ile dünyanın her yerinde,
yarın gurur duyacaklardır. Nasıl 1990’lı
yıllarda Türkiye’nin Miloseviç’in yanında
durması insanlık onuruna aykırı idiyse - ki
orada hava bombardımanı, kimyasal silah
ve Scud füzeleri kullanılmamıştı - bugün
de Esad rejimi ve benzerlerinin yanında
durmak bir o kadar insanlık onuruna
aykırıdır. Bu noktada Dışişleri camiamız
her yerde insanlık onuruna ve bu onur
adına ortaya çıkan meselelere sahip çıkacak,
17
öncülük edecek ve hiç çekinmeyecektirler.
Kim ne derse desin, Türkiye olarak biz
mazlumların, onuru zedelenmiş insanların,
ekmek bulamayan Somalilerin, her türlü
baskı altında uluslararası sistemin cevabını
veya çözümünü bekleyen bütün kesimlerin
kardeşiyiz, dostuyuz ve o meselelere sahip
çıkma kararlılığındayız.
Ortadoğu’daki gelişmeler büyük sancıları
beraberinde getirmektedir. Bir kıyas olması
açısından şu örnek üzerinde durulabilir: Bazen
Arap Baharı ve sonrasındaki gelişmelerin
“kışa” döndüğü şeklinde haklı olarak
kaygılar dile getirilmektedir. Arap Baharını
Türkiye başlatmadı, Türkiye’nin iradesiyle de
başlamadı, ama Arap dünyasında Türkiye’den
ilham alanlar olmuştur. Türkiye ilham
vermeye mümkünse devam edecektir. Ama,
Türkiye bunu, birine ilham vermek, birine
bir şey dayatmak adına değil, o insanlarla
yaşadığımız kader ortaklığı sebebiyle
yapacaktır. Benzer sebeplerle Türkiye Mısır’da
askeri darbeye karşı çıkmıştır.
Tarihi belirleyecek olan unsur, güçlünün
yanında, realitenin yanında olmak değil,
insanlık onurunun ve insanlığın yanında
olmak, hakkın ve adaletin yanında olmaktır.
Zorluklarla karşılaşırsınız, ama başınız eğik
olmaz. Kısa dönemde realite adına zulümlere
boyun eğenler kısa dönemde başlarını
kaldırabilirler veya değişik forumlarda
değişik şekillerde konuşarak bir müddet daha
diplomasi yaptıklarını zannederler. Fakat
orta ve uzun vadede mahcup olurlar.
Türkiye insanlık onurunu korurken
gerçekçi politikaları da ihmal etmemektedir.
Duruşumuz,
gerçekçilikten
kopmak
anlamına gelmemektedir. Onun için son
dönemde gerçekçi bir diplomasiyle Cenevre
18
2’de, rasyonel bir diplomasiyle Suriye’ye
çözüm bulmak için çaba sarf ediyoruz;
onun için aylarca Beşar Esad’ı çözüm
yoluna girmesi için ikna etmeye çalıştık.
Bugün Suriye politikasında etkili olduğu
düşünülen ülkelerin çoğu hiçbir müdahalede
bulunmazken, hiçbir telkinde, hiçbir çabada
bulunmazken, biz 2011 yılını Beşar Esad’a,
“aman şu sonuçlar doğmasından korkuyoruz,
orduyla halkını karşı karşıya getirme” demek
suretiyle ikna etmeye çalışarak geçirdik. O
zaman Suriye’de etkin olduğu düşünülen
ülkelerin hiçbirisi ortada yoktu. Bugün
rasyonalizm adına, gerçekçilik adına insanlık
onuruna sahip çıkmayan bir diplomasinin
bölgede ve dünyada etkin olmayacağını
da bileceğiz. Dolayısıyla bu ahlaki ilkesel
politikamız rasyonel politikayla birlikte
sürecek.
Etkin diplomasi saygın diplomasidir. Bu
saygınlığı kaybettiğiniz anda etkinliğiniz
de zayıflar. Samimi eleştiriler her
zaman demokrasi içinde olur. Fakat
değerlendirmelerde
yanı
başımızda
Ortadoğu’nun modern dönemdeki en kanlı
savaşının yürüdüğü de unutulmamalıdır. İranIrak Savaşı’nı bir kenara koyarsak, şu anda
Suriye’deki insan kaybı 1967 Savaşı’ndan,
1948 Savaşı’ndan, 1973 Savaşı’ndan, 14 yıl
süren Lübnan iç savaşından daha fazladır.
Bugün topraklarımızda 1 milyon civarında
Suriyeli kardeşimizi ağırlıyoruz. Türkiye
insan onurunu koruma ve mültecilere destek
anlamında bir destan yazmakta ve bütün
uluslararası toplumun bu konuda takdirini
toplamaktadır.
Bu çerçevede, Ortadoğu’daki gelişmeler öne
çıksa da, Kafkasya ve Orta Asya’da da Türkiye
aktif bir politika takip etmektedir. Türkiye’nin
dış politikada sahip olduğu anlayışın da bir
parçası olarak Türk Konseyi kurularak Soğuk
Savaş sonrası bölgeye yönelik en büyük
adımlardan biri atılmıştır. Bu politikanın
bir parçası olarak bütün Orta Asya’daki
ülkelerle yüksek düzeyli stratejik işbirliği
konseyleri de ayrıca hayata geçirilmiştir.
Türkiye aynı yöndeki politikasını ekonomi
ve enerji alanında da hayata geçirmektedir.
Bu yüzyılın en önemli enerji projelerinden
biri olan TANAP’ın Azerbaycan’la inşa
edilmesi bu bakımdan son derece önemlidir.
Türkiye bundan sonra da ortak tarihimizin
güzelliklerini keşfetmek için bütün komşu
coğrafyada yer alan ülkelerin halklarıyla omuz
omuza birlikte yürüyüşüne devam edecektir.
bu bölgede görünür kılmaktır. İkinci olarak
Afrika halklarıyla kader birliği geliştirmektir.
Türkiye Afrika’ya salt ekonomik çıkar
saikiyle gitmemektedir. Örneğin Eritre’de
Büyükelçilik açtığımızda yetkililer “herkes
Asmara’da büyükelçilik kapatırken siz
açtığınız için terk edilmediğimizi anladık”
demişlerdir. Üçüncü olarak da Afrika 21.
yüzyılın yükselen kıtası olacaktır, özellikle
ikinci yarısında. Bizim şimdiden bir yüzyıl
sonrası için, Afrika’nın her yerinde kültürüyle,
ekonomisiyle, iş adamlarıyla bulunan bir ülke
konumu kazanma amacıyla hareket etmemiz
gerekmektedir.
Bizim şimdiden bir yüzyıl sonrası
için, Afrika’nın her yerinde kültürüyle,
Yeni Açılım Alanları: Afrika, Latin
ekonomisiyle, iş adamlarıyla bulunan
Amerika, Asya
Etkin dış politikanın bir diğer ayağında bir ülke konumu kazanma amacıyla
Afrika, Latin Amerika ve Asya gibi yeni hareket etmemiz gerekmektedir.
açılım alanları oluşturmaktadır. Önceden
Türkiye bir Avrasya devleti olarak bilinirdi.
Biz buna son 5-6 yıllık söylemimizde artık
“Türkiye Afro-Avrasya devletidir” diyoruz,
çünkü bütün insanlık tarihinin ana kıtasının
merkezinde bir konumdayız. Onun için
Afrika’ya büyük bir açılım sergiledik ve
bu açılım hiçbir aksama olmadan devam
etmektedir. 2014 Ocak ayının ilk haftasında
TBMM Dostluk Grubu başkanlarımızla
birlikte Ankara’da mukim Afrika ülkeleri
Büyükelçileriyle toplandık. Türkiye’de şu
anda 27 Afrika Büyükelçiliği bulunmaktadır;
bundan 4-5 sene önce ise bu rakam sadece 10
civarında idi.
1990’lı yıllarda başlatılan Afrika, Latin
Amerika açılımları, ekonomik imkânsızlıklar
sebebiyle, akim kalmışken, şimdi ise,
başlattığımız bu süreç, arkasında dinamik
bir ekonominin var olması nedeni ile,
başarı ile devam etmektedir. Altı sene önce
Etiyopya’da sadece bir Türk şirketi ve 50
milyon dolar yatırımımız vardı; şimdi ise 341
Türk şirketi ve 3,5 milyar dolar yatırımımız
bulunmaktadır. Türk Hava Yolları (THY)
Afrika’ya 38 noktaya uçuyor ve şu anda
Afrika’da en fazla noktaya uçan ikinci hava
yolu şirketi niteliği kazanmıştır. Türkiye’nin
bu siyasetinin arkasında bütün kurumlarıyla
Türkiye’nin ise Afrika’da 35 Büyükelçiliği entegre bir Afrika stratejisi bulunmaktadır.
bulunmaktadır ve bu yanıyla Afrika’da en fazla THY resmiyette özel bir şirket olmasına
temsil edilen birkaç ülke arasındadır. Afrika’nın rağmen, devletin stratejik vizyonuna
her yerinde açtığımız büyükelçiliklerimizin uyum
sağlayabilmektedir.
Türkiye’nin
üç hedefi bulunmaktadır. İlk olarak ülkemizi diplomasideki etkinlik anlayışı bu temel
19
strateji üzerine inşa edilmiştir. Diplomasideki
dinamik ve etkin anlayış Türkiye’nin bütün
dünya sathında var olmasını da gerekli
kılmaktadır ve bu bağlamda son 3-4 yıl içinde
Afrika, Asya ve Latin Amerika’da toplamda
35 Büyükelçiliğimiz açmıştır. Dolayısıyla
Türkiye bir yandan yakın coğrafyasındaki
krizlerle uğraşırken aynı zamanda böylesi
küresel bir vizyonla hareket etmektedir.
Uluslararası Örgütler
Türkiye’nin etkin diplomasisinin son
ayağında başta BM olmak üzere uluslararası
örgütlerdeki çalışmalarımız yer almaktadır.
2009-2010 yıllarında Güvenlik Konseyi
üyesi olduk ve bu üyelik 50-60 yıl sonra
bir ilk olması açısından oldukça önemliydi.
Yine, Medeniyetler İttifakı, Arabulucular
Konferansı gibi girişimler aynı hızla devam
edecektir.
İstanbul’u bir Birleşmiş Milletler merkezi
yapma hedefimiz kararlılıkla sürüyor. 2014
yılında BM Kalkınma Programı’yla (UNDP)
20
anlaşma imzaladık ve İstanbul’da ofisleri
açılıyor. Birleşmiş Milletler Kadın Örgütü
(UN Women) ve Birleşmiş Milletler Nüfus
Fonu (UNFPA) da İstanbul’da ofis açıyor.
İstanbul bir Birleşmiş Milletler şehri haline
geliyor. İstanbul bugün New York’tan sonra
dünyada en fazla dış temsilciliği olan ikinci
şehirdir. Herkes bilir ki bir dış temsilcilik
tarih nerede akıyorsa orada açılır.
Önem kaybeden ülkelerde dış temsilcilikler
kapatılır, önemi artan ülkelerde artmaya
başlar. Onun için son dönemde Ankara’daki
büyükelçilerin sayısı da 127’ye ulaştı. Bizim
yurt dışındaki temsilciliğimiz de 166’dan 221’e
çıktı; şu anda dünyada en çok temsil edilen
7. büyük ülkeyiz. Hedefimiz önümüzdeki 3
yıl içinde dünyada en fazla temsil edilen ilk 5
ülke arasına girmektir. Bunun için ne kadar
büyük gayretler gösterildiğini ben yakından
şahidim ve çok iyi biliyorum. Dışişleri
camiamızın kendine güveninin de ne kadar
yüksek olduğunu ve bu camianın ne kadar
köklü bir gelenekten geldiğimizin bilincinde
olduğunun da farkındayım.
)
(SAM i
i
z
ke
er
Mer 5’ten b u
r
a
l
199
rma
uluş
aştı Mayıs ce kur alar
r
A
jik
rm
ve
ün
rate ş olup ir düş Araştı alma
t
S
ı
b
u
ğ
ar
ik
nlı
n
lm
a
aka a kuru östere Stratej a kar nulard
B
i
r
d
l
g
ko
lik
un
.
t
şle
sın
öne
Dışi ’de kan faaliye kezidir olitika
gili
y
l
i
e
ğ
r
p
5
e
e
ra
199 olarak a M
dış apanla e gelec .
k
r
f
m
v
y
i
ur
ü
akt araştır
ve
nlık lmuşt
), T görev
a
M
m
u
r
ış
den dil
’
u
(SA nda
n
e
k
a
ve
y
i
i
ua
el d
ürk
kez
cıyla
ları
), T daki m alar
Mer nizma telektü k ama
M
a
n
a
(SA
ın
rm
mek sel ve e sağlam
ezi urt dış araştı . Bir
k
r
e
f
i
y
rla
M
dir
bilim rspekt
lar ler ile urumla mekte n aynı
a
e
m
p
e
en
nl
t
lı k
rke
ştır
bir
Ara demisy ere bağ r düze ı kura r devle
k
i
ğ
ka
tej
iğe zmeti
etl
ıa
nla
Stra adan a hüküm izasyo uluşlar e ve d
hi
n
y
e
lık
rin
ur
a
e
n
k
g
l
a
r
dün uşlar v
e
o
ışm
l
ünc
birim
ve
düş anlığı ça dan
kuru akta
l
e
nce
k
es
ak
m
üşü e
d
yap an bölg işleri B uyuldu
ir
tm
d
d
ış
), b z üre ka
M
yan nda D gerek
A
i
i
l
a
i (S e ana l polit a
z
e
zam larına r.
k
e
m
Mer bilgi v küres tartışm u
dı
kuru makta
ar
l
uc
a
bir
ve
m
ilir
la
son ve
çık
ştır güven yerel
n
sağ
a
a
u
r
A
un
en
,
çin
ejik olarak anında rkes i edir. B emisy raya
t
a
r
d
y
kt
St
he
ka
ir a
luşu
tme
un
an
e a
e b
kuru iyonun gi duy vam e biçimd etlerd
s
il
liy
de
ir
),
fonk larına
ya
n b ışı faa iştir.
a
a
AM
t
m
r
S
l
d
(
u
a
o
m
n
l
i
z
k
u
ko
ge
ek
i ve
erke trateji
form gider um iç haline
t
M
a
S
l
r
r
i
a
n
.
p
a
z
u
d
mal ahiptir ımlana
ak
rı k merke
r
r
ı
a
l
t
a
ı
l
o
ıc
e
raş
as
yay ından
r al
azib
ik A ğına d a bir
ış
j
e
t
kara n bir c
a
d
ra
e d ions’ın
y
n
t
v
ı
a
e
S
y
r
i
üç
en
kte
ept
r ya
get
ni
birli yen bi M)nin
çind n ‘Perc iki ye
i
a
l
ın
re
(SA
un
dlı
urt
işle
, y e yer ve pers’ a ers’ Say ,
Bun ek gen erkezi
n
a
l
a
o
r
lerin AM Pa ion Pap azıların
gide ırma M ayını
e
l
a
‘S
y
y
rin
ak
şt
‘Vis
Ara eksel
nun isyenle
in m ers’ ve lardan
’
r
u
e
l
l
ğ
n
p
n
gele misye ion Pa ır. Bun Davuto akadem
d
e
s
i
a
d
t
t
a
e
rd
a
aka sıra, ‘V nmak
Ahm onula
litik
u
o
.
ı
l
r
p
n
u
k
D
ş
ya
ab
f.
cel
diği
e dı
Pro
ını d
gün dir.
llikl k iste lgi
e
z
e
yay nımız
), ö
bi
ma
ekte
s’ is
a
SAM e yap san ve bir
(
Bak Paper r verm
i
z
in
in
n
ke
ye
Mer azines iye’nin e gele vam
‘SAM lerine
r
a
l
h
d
k
ş
de
ön
Tür
rma
lgi
görü
aştı lan bi alarla, ılığıyla olmaya
r
A
l
i
r o
tejik
tışm
kez
arar
Stra nda va pıcı tar rme k a mer
ı
a
m
di
alan lar ve y güçlen araştır
i
ı
e
i
k
rkez
e
kat ayesin luşu v
M
ru
kiye
alar
ırm a / Tür .tr
serm nce ku
t
ş
a
r
r
ü
.gov
ik A
nka
düş ktir.
atej 6100 A [email protected] 42 03
r
t
e
S
c
lığı, lgat- 0 trateg 2 253
ede
1
s
kan
Ba
)3
tr;
Ba
o. 8 m.gov. s: (+90
leri
ş
N
i
.
ş
k
ı
d
a
a
D
a
s
T.C. hmet C www. 0 76 F
4
ık A
292
2
Sad
.
1
r
D
)3
(+90
Tel:
Download

Download as PDF