Sonuç Raporu
Türkiye’de Liberal Demokrasi
Liberal Demokrasi nedir?
Yaşam hakkı, sivil özgürlükler, serbest piyasa, hukukun üstünlüğü, bireycilik ve özel mülkiyet gibi
temel liberal değerlerin benimsendiği demokrasiler, çoğunluğun tahakkümü ile uygulanan demokratik rejimlerden farklılaşır. Hak ve özgürlük taleplerine daha etkin cevap verebilen liberal
demokrasi kültürü sağlam ülkelerde, çoğulcu bir demokrasi anlayışının benimsendiği görülür.
Siyasal ve toplumsal refah da ancak liberal bir demokrasinin konsolide edilmesiyle mümkün olur.
Özgürlüklerin ve hakların güvence altına alınmadığı toplumlarda ise demokrasi çoğunlukçu bir
anlayış ile uygulanır ve farklılıkların bir arada yaşaması için hiçbir çaba sarf edilmez. Böyle ülkelerde, iktidarlar, ötekileştirici bir yönetim anlayışıyla, toplumun belli bir kesiminin diğerlerinden
daha imtiyazlı hale gelmesinin da eyleyicisi haline gelir. Bu durumun önüne geçilebilmesi için
esas alınan kuvvetler ayrılığı prensibi de çoğunluktan güç alan iktidarın elinde yerini kuvvetler birliğine bırakır. Çoğunlukçu demokrasilerde, insanların kanun önünde eşit olduğu var sayılsa bile,
farklı kimliklere sahip bireylerin farklılıkları göz ardı edilir ve ayrımcılık yaygın bir şekilde görülür.
Mevcut iktidarın yasal dayanağını oylarıyla oluşturan toplumdaki çoğunluk da bu ayrımcılığı, ana
akım medya ile beraber daha da güçlendirecek söylemler üretir.
Ayrımcılıktan beslenen iktidar, demokratik seçimlerden aldığı güçle daha konsolide hale gelir.
Liberalizm ve eşitlik anlayışı
Liberal paradigma içinde, güçler ayrılığı ilkesinin etkin bir biçimde uygulanabilmesi için klasik liberal anlayışa yakın bir rejim benimsenerek, devlete verilen görevler güvenlik ve hukuk
ile sınırlandırılır. Diğer yandan, sosyal liberalizm; toplumsal kültür, yaşanılan coğrafya, aile gibi
2
nedenlerden dolayı dezavantajlı durumda bulunan ve bu dezavantajları nedeniyle, toplumun geri
kalanı tarafından aktif ya da pasif yollarla ayrımcılığa maruz kalan bireylere karşı devletin sorumlu
olduğunu vurgular. Böyle bir yönetim anlayışında ise devlet, toplumun dezavantajlı kesimlerine
karşı kayıtsız kalmaz ve pozitif ayrımcılık uygular. İnsan doğasına yönelik bakışlarındaki temel
noktaları incelediğimiz zaman, apriori önermelerden yola çıkan bu iki farklı anlayış da ahlaki
açıdan birbirlerine karşılık bir üstünlük sağlamaz. Fakat bir ortak nokta arandığında, demokratik
toplumları, illiberal demokratik rejimlerin tekelinden kurtaracak olan unsurun fırsat eşitliği olduğu unutulmamalıdır. Yarış metaforunu kullanacak olursak, devletin görevi, kaynaklarını kullanarak
bir yarışta sonuçları eşitlemek değil, yarışa başlarken herkesin eşit şartlarda bulunmasını garanti
etmek, iktidar aygıtlarını kullanarak farklı yarışmacılara özel şartlar sunmamaktır.
Liberal demokrasilerde, ekonomi politikalarını hayata geçirirken de devletler aynı fırsat eşitliği ilkesini gözetmek zorundadır. Tek başına demokrasi hiçbir zaman ekonomik ve politik özgürlüklerin garantörü olarak görülemez. Hatta ekonomik kalkınmanın da demokrasi üzerinde ispatlanmış
bir etkisi bugüne kadar ortaya konmamıştır fakat fırsat eşitliğinin sağlandığı liberal demokratik
sistemlerde, iyi yönetim kanalıyla ekonomideki verimliliğin arttığı gözlemlenmiştir. İyi yönetişimin yolsuzluğun önüne geçilmesindeki rolü ve mevcut kaynakların etkin dağılımı da verimlilik
artışına etki eden unsurlar arasında yer alır.
İlliberal demokrasilerin ayakta kalma biçimleri
Ayrımcılıktan beslenen illiberal iktidarlar, içeride yarattıkları ötekileri düşmanlaştırarak güçlerini
pekiştirirken, dışarıda düşmanlar yaratarak tekelinde bulundurduğu zor kullanma gücünü maksimize etmeye çalışır. Yönetim şekli ister demokratik ister otokratik olsun devletlerin her zaman
çeşitli düşmanları olabilir fakat devletin kendi mevcudiyetine tehdit olarak gelişmiş düşmanla
mücadele şekli rejim konusunda bize ipuçları verir. Bu nedenle bir devletin dış politikası o devletin yönetim biçimiyle doğrudan ilişkilidir.
Devletlerin anarşist bir düzen içerisinde yalnızca kendi politikalarına ve çıkarlarına odaklandığını savunan realist uluslararası ilişkiler yaklaşımının aksine, 18. yüzyılda Immanuel Kant’ın ortaya
koyduğu demokratik barış teorisi, liberal ilkelerin devletlerarası ilişkilerde uygulanabilirliğini tartışmaya açtı. Böylece bir ülkenin yönetim biçiminin dış politika uygulamalarıyla arasındaki ilişki
incelenebilir hale geldi. Kant’ın bu teorisini izleyen yakın dönem akademik bulgular, demokrasiyle yönetilen ülkelerin dış politikalarının daha yapıcı olduğunu gözler önüne sererken, otoriter
rejimler veya monarşiyle yönetilen ülkelerde ise hesap verme mekanizmaları topluma dayanmadığından agresif olabildiklerini ortaya koyuyor. Bu da gösteriyor ki; liberal demokrasilerde otoriter yapıların kırılmaya başlamasıyla beraber, dış politika kararları da vatandaşların tartışmasına
açık hale geliyor.
www.3hhareketi.org
3
Türkiye’de demokrasi anlayışı ve çözüm önerileri
Tüm bu önermeler ışığında, Türkiye’deki mevcut duruma bakacak olursak, bugüne kadar liberal bir demokrasi anlayışının benimsenmediği görülür. Bunun sağlamasını dış politikadaki gelişmelerden de yapmak mümkündür. Öyle ki, liberal demokrasi kültürü bulunmadığı için otoriter
yaklaşımlar nedeniyle bilgiye erişimin sınırlı olması sonucu Türkiye’de dış politikanın üst bir akıl
tarafından yönetildiği ve dolasıyla bunun toplumsal reflekslerden uzakta konumlandırılması gereği algısı her zaman kuvvetli olmuştur. Bu anlamda Türk dış politikasının, her dönem ülkenin
yönetim biçimiyle doğrudan ilişkili olduğu gözlemlenir. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sonrası çok
partili rejime geçen Türkiye’nin buradaki politikası çoğulcu demokrasi yönünde oluşmuş bir iç
talebe cevap vermekten çok güvenlik kaygılarıyla alınmış bir karardır. Yine böylece, iki kutuplu
bir dünyada Batı’nın güvenlik çatısı olan NATO’ya katılım için gerekli olan demokrasi koşulu sağlanmıştır. Demokrasinin ülkede kültürel anlamda kabulünün hala bu denli sallantılı bir zeminde
olmasının sebebi de bu geçişin yöntemi ve motivasyonlarıyla ilgilidir. 80 darbesi sonrası güvenlik
politikaları iki farklı noktadan ilerletilmeye başlanmıştır. Askeri hükümetin, darbe sonrası hemen
NATO şemsiyesinin güvence altında olduğu mesajını vermesi de yine aynı güvenlik kaygılarıyla
doğrudan ilişkilidir. Buna göre ise iki farklı tehdit siyasal İslam ve Kürt hareketleri olarak belirlenmiştir. Bu da devletlerin iç düşmanlar vasıtasıyla dış düşmanlar yaratarak güçlerini pekiştirmelerine örnek teşkil etmektedir.
İç politikaya bakıldığında ise; Türkiye’de benimsenmesi gereken bir liberal demokrasi anlayışının,
klasik liberalizm ve sosyal liberalizm arasında bir denge gözeterek hayata geçirilmesi gerektiği
görülür. Cumhuriyet döneminden bugüne devlet politikaları sonucu oluşan sosyal, siyasal ve
iktisadi eşitsizlikleri görmezden gelmenin adaletsizlik yaratacağı gerekçesiyle klasik liberalizme
mesafeli bir yaklaşım bulunurken, Sosyal liberal anlayışa getirilebilecek eleştirilerin başında ise;
Türkiye’de devlet faaliyetlerinin genişlemesi ve kamu yöneticilerine daha fazla yetki ve imtiyaz
verilmesi halinde günümüz AKP iktidarı politikaları üzerinden bu gücün yozlaşma potansiyeli
tehlikesinin olduğu ve tarihsel eşitsizliklerin devlet eliyle düzeltilmesi durumunun ülke için oldukça güç olduğu söylenebilir. Bu nedenle, özgürlükçü anlayışın daha fazla benimsenmesi ve
mevcut demokrasi anlayışının liberal değerlerle güçlendirilmesi gerekir.
Türkiye gibi koalisyon hükümetleri ve istikrarsız ekonomi politikalarıyla sıkça karşılaşmış ülkelerde, tek parti dönemi iktidarlarının getirdiği ekonomik istikrarın seçmen davranışlarına olan etkisi
de yakından incelenmelidir. Mevcut iktidarın, ekonomik büyüme ve istikrar vaatlerinin çoğunluk
tarafından onaylanması sonucu gittikçe sertleşen politik adımları karşısında, ekonomik kurumların kapsayıcılığının ekonomik performans üzerindeki etkilerine dikkat çekilmelidir. Bugün, dünyanın global bir köy haline gelmesiyle, her ne kadar demokrasi ekonomik büyümenin motorlarından olmasa da uzun vadede otoriter rejimlerin yalnızlaştığı gerçeği göz ardı edilmemeli ve
global finansal entegrasyonun demokrasi üzerine etkileri incelenmelidir. Türkiye’nin, dünyanın
www.3hhareketi.org
4
en büyük 10 ekonomisinden biri haline gelmesinin kuvvetler ayrılığını hiçe sayan bir iktidarla
değil, demokratik kurumların, AB örneğinde olduğu gibi, bölgesel ve uluslararası anlaşmalarla
ihraç edilmesi söz konusudur. Türkiye’de de orta gelir tuzağının aşılması ve refah seviyesinin
yükselmesi için kapsayıcı bir büyüme modelinin benimsenmesi gerekir. Liberal demokratik değerlere sahip bir Türkiye’de toplumun her kesimi için adil fırsatlar yaratılacağı ve bunun büyümeyi
herkesin lehine bir duruma çevireceği unutulmamalıdır. Gelir eşitsizliğini gidermek değil, fırsat
eşitliğini yaratmak, piyasalara ve kaynaklara adil erişim imkânı sağlanarak ekonomik anlamda bireylerin önündeki seçeneklerin artırmak gerekirken, kişiler ve şirketler için taraf tutmayan piyasa
düzenlemelerinin sağlanması böylelikle gerçek bir rekabet ortamının yaratılması sağlanmalıdır.
Sonuç olarak, tüm bu liberal demokratik bilincin benimsenebilmesi için hükümet eliyle yapılacak
adımları beklemeden, toplumsal bir farkındalık oluşturulması gerekir. Özellikle Türkiye gibi antidemokratik uygulamaların giderek arttığı ülkelerde, temel hak ve özgürlüklere yönelik çözüm
odaklı yaklaşımın, özgürlük bilincinin benimsenmesinin ardından, toplumsal bir taleple hükümetin ajandasında yer edebileceği unutulmamalıdır. Bugün Türkiye’de hâlihazırda yerleşmiş olan
sandık demokrasisi anlayışının, tek tek toplumun her kesimine yönelik ayrımcılığı teşvik etmesi ve
uzun vadede bireylerin ekonomik olarak da kendini gerçekleştiremez hale getirmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle, bireyler, sıranın kendilerine gelmesini beklemeden, sivil faaliyetlerle bu sorunlara
karşı mücadele etmeli ve toplumsal kültürün özgürlükçü anlayış ile bağının güçlendirmek için
çalışmalıdır.
Özgürlüğün ideolojisi liberalizmi keşfedin!
Sivil toplumun gücünü unutmayın!
www.3hhareketi.org
Download

Raporun tamamını PDF olarak indirmek için tıklayınız