4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
1
Şol gökleri kaldıranın
Donatarak dolduranın
Ol deyince olduranın
Doksan dokuz adı ile...
2
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
3. Sayı / Ocak
Eylül 2013
4.
2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
33
Atatürk’ten
08
Surda Açılan Büyük Gedik: Ana Dilde Eğitim
(Yaşar VURAL)
11 Kürdinsan’ın Şartı Türksüzleştirme
(Doç. Dr. Mehmet Akif Okur)
14 Millî Kimlik ve Kimliğimiz
(Prof. Dr. Kaya Tuncer ÇAĞLAYAN)
16 Sözde Kürt Sorunu mu, PKK’nın Siyasallaşması mı?
(Doç .Dr. Mehmet Akif Okur)
İLTERİŞ DERGİSİ
YIL: 2 SAYI: 4
YAYIN SÜRESİ: 3 AYLIK
İMTİYAZ SAHİBİ
Bafra Ülkü Ocakları
Eğitim ve Kültür Vakfı adına
HAKAN EROĞLU
17
EDİTÖR
YAŞAR VURAL
YAYIN KURULU
Osmanlının Türk Kimliği (Erol KAĞIT)
EROL KAĞIT
KÜRŞAD ATSIZ
MAHMUT YİĞİT
GRAFİK TASARIM
BAFRA OFSET
19
BASKI
BAFRA OFSET MATBAACILIK
Tel: 0362 543 30 52
Medrese Aralığı No. 7/C BAFRA
Kimlik, Etnisite, Vatandaşlık
ve Yeni Anayasa Ekseninde
Demokratikleşme
Tartışmaları ve İki Aydın
Tavrı: Hocaoğlu ve Sezen
(Kürşad ATSIZ)
İLETİŞİM ADRESİ
Bafra Ülkü Ocakları
Hacınabi Mahallesi Yaşar Doğu Caddesi
No. 6 BAFRA / SAMSUN
Tel: 0541 505 1453
e-posta: [email protected]
www.bafraulkuocaklari.com
23 Irak’taki Yönetimler, Türkmenler ve Bazı Hatıralarım (1)
(Prof. Dr. Kudret KEVSEROĞLU)
26 Bizim Dilimiz Gönül Diliydi
(Recep ŞEN)
Yardımlarınız ve abonelikler için;
Halkbank Bafra Şubesi:
TR03 0001 2009 6580 0001 020501
28 Bir Ayet Bir Hadis
29 İz Bırakanlar
BASKI TARİHİ
OCAK 2014
30
4
32 Asım’ın Nesli
Türkistan’dan Bir Şehir:
BAKÜ
Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU
33 Bizim Ocak’tan
içindekiler
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
5
Başbuğ’dan
Başkan’dan
Hakan ERO⁄LU
Bafra Ülkü Ocakları E¤itim ve Kültür
Vakfı Bakanı
Değerli İLTERİŞ okuyucuları,
Nice yiğitlerin yetiştiği, kutlu mekan, OCAK’ tan sonsuz selam olsun.
DAVAMIZIN TEMELİ
Dâvâmızın başarısı her şeyden evvel bizim kendi içimizde birbirimize inanarak, birbirimizi severek, samimiyetle; her çeşit çekememezlik ve rekabet duygularından uzak kalarak,
onların üstüne çıkarak Allah’ın rızasını kazanmak, yalnız Cenâb-ı Allah’ın rızasını kazanmak
duygusuyla birbirimize sarılmak ve dâvâmız için el ele verip çelikten bir kitle gibi hareket etmektir. Cemiyet için, her teşkilat için daima tehlike ve yıkım ikilikten, tefrikadan, ayrılıktan,
fitneden, fesattan gelmiştir. Türk dünyasına bakın, İslam dünyasına bakın, Türk tarihine bakın, İslam tarihine bakın; uğradığımız bütün felaketlerin başlangıcı ikilik, tefrika ve fitneden
doğmuştur.
Bizim doktrinimizin, bizim inancımızın, bizim dâvâmızın, programımızın, ülkümüzün
temeli İslam ahlâk ve faziletiyle Türklük şuuru, Türklük duygusudur.
İLTERİŞ dergimizin dördüncü sayısını yayınlıyor olmanın sevincini
yaşıyoruz. Bu sayımızda Millî kimlik, Ana dilde eğitim, dayatılmaya
çalışılan Kürt meselesi gibi ülkemiz
için büyük önem arz eden konulara değinmek istedik. İz Bırakanlar
köşemizde önemli bir değer, ülkücü hareketin korkusuz kalemi “Necdet Sevinç” ten bahsettik. Kafkasların en büyük şehri, kültür ve ticaret merkezi, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin başkenti “Bakü”ye yer verdik.
Dördüncü sayımıza yazılarıyla destek olan tüm arkadaşlarımıza özellikle de MHP MYK üyemiz sayın Doç. Dr.
Ruhi Ersoy Bey’e, Samsun Türk Ocakları Başkanı sayın Prof. Dr. Kaya Tuncer Çağlayan Bey’e, Kerküklü hocamız Prof. Dr. Kudret Kevseroğlu Bey’e ve Gazi üniversitesi öğretim üyemiz Doç. Dr. Mehmet Akif Okur Bey’e
teşekkür ederim.
Değerli İLTERİŞ okuyucuları,
Allah birdir, tektir ve birliği sever. Birlik olan yerde bereket, kudsiyet vardır. Tüm teşkilatımızda daima arkadaşlarımız arasında samimi kardeşlik ve elbirliği, gönül birliği, iş birliği,
birlik istiyorum. Birliği bozucu, birliğe zarar verici, ikiliğe yol açıcı davranışları hiçbir zaman
kabul edemem, tasvip edemem.
Kamuoyu, ülkemizde yıllarca başörtüsü meselesiyle meşgul edildi. Sıkışılan her durumda can simidi gibi başörtüsüne sarılanlar, koskaca eğitim sistemini bir çırpıda değiştirebiliyorlarken, başörtüsü sorununun çözümü
için 30 Eylül’deki açılım paketini bekledi. Dillere destan paketimizde memleketimizin istikbali için sakıncalı
gördüğümüz birçok husus başörtüsüne sarılarak açıklandı. Bu “demokratikleşme paketi”nde ülkemizin birçok
sorununa güya reçete sunuldu.
(9 Işık, Davamızın Temeli, sf. 170)
Peki biz bölünmeye götürülürken kimler kullanılıyordu. Kürt kardeşlerimiz. Cennet mekân Başbuğ Alparslan
Türkeş “Biz ne kadar Türk’sek onlar da o kadar Türk’tür, onlar ne kadar Kürt’se biz de o kadar Kürt’üz. Kız alıp
kız vermişiz, etle tırnak gibi olmuşuz. Kürtler bizim öz kardeşlerimizdir. Biz onları herkesten fazla sever, düşünürüz. Onlar da elhamdülillah Müslümandırlar, hepimiz aynı kıbleye secde ediyoruz, hepimiz aynı peygamberin
ümmetiyiz, aynı kutsal kitaba bağlıyız.” diyordu bir sözünde. Bunca yıllık kardeşliğimize rağmen halkımıza
PKK sorununu Kürt sorunu diye dayatıyorlardı ve biz artık “Kürt sorunu” diye bir olguya alıştırılıyorduk.
Biz bu demokratikleşme paketiyle sarhoş olmuşken ülkemizin bir dini grubuyla hükumetimiz arasında dershane
krizi patlak verdi. Bu kriz büyüdü ve hepimizce malum olan 17 Aralık operasyonlarına kadar uzandı. Ayakkabı
kutularındaki milyon dolarları imam hatip okulu yaptırmak için topladıklarını söyleyecek kadar şuur kaybına
uğrayanları bu millet elbette unutmayacaktır.
Değerli İLTERİŞ okuyucuları;
Millî ve manevî değerlere sahip gerçek anlamda vatansever ve milliyetçi gençler yetiştirmekteki hedefimizden
asla taviz vermiyoruz. Bafra Ülkü Ocakları olarak Türklük şuuru ve İslam ahlâkıyla donanmış nitelikli gençler
yetiştirmek için her türlü eğitim faaliyetine Ocak’ımızda yer veriyoruz. Bizlere maddî manevî destek olan tüm
gönül dostlarına teşekkür ediyoruz.
Yeni sayılarda görüşmek ümidiyle…
Selam ve dua ile,
Ne Mutlu Türk’ üm diyene!
6
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
7
Kapak Konusu
Kapak Konusu
SURDA AÇILAN BÜYÜK GEDİK: ANA DİLDE EĞİTİM
Yaşar VURAL
Son zamanlardaki tartışmaların odağındaki konulardan biri de
anadilde eğitim meselesidir. Temel
haklar kisvesi altında talep edilen ana dilde eğitimle ilgili karar,
Başbakan’ın 30 Eylül 2013’te açıkladığı demokratikleşme paketinin
içinden çıktı. Buna göre özel okullarda farklı dil ve lehçelerde eğitim imkânı getiren düzenlemeyle
artık özel okullarda Kürtçe eğitim
ve öğretim dili olarak kullanılabilecek. Böylece Türkiye
Cumhuriyeti
Anayasası’nın
42.
Maddesinde belirtilen “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim
ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri
olarak okutulamaz
ve öğretilemez.” ifadesi de hükümsüz
kalmış oldu. Burada
sorulması gereken en önemli sorulardan birisi de şu olmalı: Anayasa
değişikliği yapılmadan, anayasanın
açıkça yasaklamış olduğu bir eylem
nasıl gerçekleştiriliyor, ya da böyle
bir düzenleme nasıl yapılabiliyor?
Bu soruya elbet cevap veren biri
olacaktır.
8
Nasıl Başladı:
Aslında dil tartışmaları bugünün konusu değil elbette. Ülkemizin doğusunda ayrı devlet
kurabilmenin hesaplarını yapan
bölücü çevreler, 1980’li yıllardan
itibaren bu emelleri için harekete geçmişler, dünyanın dikkatini
bu bölgeye çekebilmek için sadece
ülkemizde değil dünyanın birçok
bölgesinde terör eylemlerine girişmişlerdi. Özellikle Avrupa’da gerek
sokak gösterileriyle gerekse basın
yayın yoluyla Türkiye’de bir “Kürt
sorunu” olduğunu, Türkiye’nin
“Kürtlerin” haklarını gasp ettiğini yüksek sesle dillendiriyorlardı.
Türkiye’de masum birçok insanı,
öğretmeni, devlet görevlisini askeri, polisi katleden bölücüler, diğer
taraftan da meşru (!) yollardan hak
mücadelesine girişiyorlardı. Leyla
Zana’nın 1991’de Meclis’te Kürtçe
yemin etmek istemesiyle başlayan
“Kürtçe”nin meşrulaştırılması süreci o günden bugüne epey mesafe
kat etti. 90’lı yıllarda şiddetlenen
terör 1999’da terörist başının yakalanmasıyla durulmuş, 2004’ten
sonra PKK silahlı eylemlerine yeniden başlamıştır. PKK, 1984 Eruh
baskınıyla başladığı terör faaliyetlerinin meyvelerini
25 yıl sonra almaya
başlayacak “PKK” ve
“terör sorunu” olgusunu “Kürt sorunu”
algısına çevirtmeyi
başaracaktır. Türkiye
Cumhuriyeti başbakanının “bu ülkede
Kürt sorunu vardır”
açıklamasının ardından 2009’da “kardeşlik projesi” adı altında bir süreç başlatılacak ve çözüm
süreci adı verilen bu süreçte bir de
Habur rezaleti yaşanacaktır. Türk
milletinin gururunu rencide eden o
malum sahnelerden sonra bu süreç
kısa bir duraklama devrine girse de
MİT ile PKK’nın Oslo görüşmelerinin basına sızmasının ardından
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
bu “süreç” yeniden alevlenecek ve
30 Eylül 2013’te Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın açtığı demokratikleşme paketiyle süreçte önemli
bir aşamaya gelinmiş olacaktı.
Farklı lehçe ve diller adı altında
Kürtçe için getirilen imtiyazın elde
edilmesinde PKK’nın Türk milletine karşı giriştiği savaşın temel
etken olduğunu kabul etmemek
bilineni gizlemeye çalışmak demektir. Bu
gerçek aynı zamanda
“terörle bir yere varılamaz” klişelerinin
de yıkıldığını göstermektedir. PKK, terör
eylemleriyle varlığını
sürekli
hatırlatmış,
Türk devletine meydan okumuş ve son
yıllarda da muhatap
alınmak suretiyle bu
meydan okumaların
karşılığını da görmüş
oluyordu. Kürt sorunu algısı oluşturulduktan sonra
birçok “demokratik hak” da iade
edilmiş oldu. Mesela Kürtçe özel
kursların açılması, Üniversitelerde
Kürt dili ve edebiyatı bölümlerinin kurulması, Kürtçe yayın yapan
resmi ve özel TV kanalları açılması
gibi… Aslında Kürtçeye yönelik
serbestlik 90’lı yıllardan itibaren
başlamıştı, Kürtçe kitap ve dergiler
basılabiliyor, Kürtçe müzik albümleri müzik marketlerde yerini alabiliyordu. Ancak, kendini “Kürt”
olarak tanımlayan vatandaşların en
temel hakkı olan Kürtçe yayınları
okumak veya müzikleri dinlemek
birileri için yeterli bir adım değildi.
Bölücü terör örgütü, gerek illegal
yapısı gerekse legal görünümüyle
sürekli olarak Kürt halkının haklarından, eşitlikten, barış ve kardeşlik kavramlarının gerisinden ülkeyi
federal yapıya götürecek adımların
atılması için bastırıyordu. 2009’dan
sonra büyük bir kalkınma hamlesinin müjdesi veriliyormuşçasına
başlayan “çözüm süreci”yle birlikte
açılan Kürtçe özel kurslar, Kürtçe
yayın yapan resmi ve özel televizyon ve radyolar, üniversitelerde açı4. Sayı / Ocak 2014
lan Kürt dili ve Edebiyatı bölümleri
bile, bölücü çevreleri tatmin etmemiş tam tersine daha fazlası istenmiştir.
1839’da Mustafa Reşit Paşa,
Batılı devletlerin iç işlerimize müdahalesini önlemek amacıyla Gülhane Meydanı’nda bir ferman ilan
etmişti. Bu ferman -Tanzimat Fermanı- belki iyi niyetli olarak birçok
soruna reçete olması düşünülüyordu ama tam tersi birçok sorunun
daha kapısını araladı. Daha sonra
ilan edilen hiçbir ferman Osmanlıdaki çözülmeye çare olamadı, bilakis çözülmeyi tetikleyen kararlar
olarak tarihe geçti. Çünkü Osmanlıyı oluşturan unsurların ortak yaşama iradesi kalmamış, bu unsurlar
kendilerine çözüm olarak sunulan
her düzenlemeyi de Osmanlıdan
kopuş için bir fırsat bilmişlerdir.
Yunanlının, Sırpların, Bulgarların,
Arnavutların ve nihayetinde devletin Müslüman tebaalarından olan
Arapların Osmanlıdan kopuşlarının önüne hiçbir “demokratik, özgürlükçü” ve “eşitlikçi” düzenleme
geçememiştir.
Ana Dilde Eğitim Ne Anlama
Gelir
Ana dili öğrenme ve konuşma
hürriyeti ile ana dilde eğitim yapma
kavramları aynı şeymiş gibi anlaşılsın isteniyor. Çocuğun ailesinden
veya içinde yaşadığı topluluktan
öğrendiği dil, onun anadilidir diyor
TDK. Kişinin anadili ile konuşması kadar doğal ve insani olan bu
dünyada başka ne olabilir. Anadi-
lini öğrenmek ve öğretmek kişinin
sahip olduğu en temel insan hakkıdır. Türkiye’de de anadille konuşma
ya da anadili öğrenme konusunda
herhangi bir yasak veya kısıtlama
söz konusu değildir. Ancak ana dilde eğitim konusu üzerinde çokça
düşünülüp karar verilmesi gereken
bir konudur.
Ülkemizde her kesim rahatlıkla anadilini öğreniyor,
konuşuyor, öğretebiliyorsa peki bu “ana
dilde eğitim” ısrarını
nasıl okumalı? Bir an
için anadilde eğitime
geçildiğini ve ülkemizin belli bölgelerinde
anadille eğitim yapıldığını düşünelim.
Anadiliyle eğitim faaliyetlerini tamamlayan bir kişi, doktor,
öğretmen, mühendis,
hâkim, savcı vs. eğitimini almış olduğu dille mesleğini sürdürmek isteyecek,
dahası birçok kurum ve kuruluşun
bu dille organize olması, yazışmalarını bu dille yapması beklenecektir.
Ülkede kurumlar arasında yaşanan
bu ikilik acaba nasıl “birliğimize,
bütünlüğümüze” hizmet edecektir?
Yurdun bir bölgesinde dilde yaşanan bu ayrışma acaba siyasi olarak
da bir ayrışmayı tetiklemeyecek midir?
Dünyanın bazı ülkelerinde
resmi dilin haricinde anadilde
eğitime sınırlı oranlarda ve belli kurallar çerçevesinde müsaade
edildiği görülmektedir. Siyaset
Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) uzmanlarından
Zafer Çelik’in Ekim 2013 tarihli
değerlendirmesinde Avrupa’da ve
dünyada anadille eğitim yapan bazı
ülkelerde (Belçika, İsveç, İsviçre,
ispanya, Lüksemburg gibi) anadille eğitim yapmanın isteğe bağlı olduğunu, ilkokuldan sonra özellikle
liselerde resmi dille eğitim yapma
isteğinin arttığını belirtmektedir.
Yine Zafer Çelik’in yazısında atıfta bulunduğu Birleşmiş Milletler,
Avrupa Konseyi ve UNESCO gibi
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
9
Makale
Kapak Konusu
kuruluşların eğitimle ilgili sözleşmelerinde anadilde eğitim hakkının ulusal bütünlüğe zarar verecek
şekilde kullanılamayacağı hüküm
altına alınmaktadır. Türkiye’deki
anadilde eğitim talebi bir ihtiyaca
binaen değil, milli devlet olgusunu
yıkmak, Anadolu’da yeni bir devlet
oluşumuna zemin hazırlamak için
istendiği su götürmez bir gerçektir.
Bu gerçeği, hükumetimize yakınlığı ile bilinen Yenişafak gazetesinin
15 Mart 2012 tarihli baskısında
Hakan Özden şöyle özetliyor:
“Bu gerçeklerden hareketle, kim
ne derse desin, dilde başlayan çözülme, millet varlığına bulaşacak ve
birlikte yaşamayı imkânsız hale getirecektir. Kaldı ki, tek resmi dile sahip
olmanın, aynı ulus içinde yaşayan
insanlar arasında, ortak bir düşünce
sistemini geliştirdiği, evreni birlikte anlama ve kavrama yeteneği kazandırdığı da çok iyi bilinmektedir.
Ayrıca, bugün Anadolu’da yaşayan
herkes, zaten kendi anadilini rahatça
kullanabilmekte ve bilmektedir. Öte
yandan, anadilde eğitimin bir parçası da, Türkçe öğrenmektir. “Daha çok
okul, daha çok öğretmen, daha eşit
şartlarda gelişim imkânı, eğitimde
daha iyi olanaklar” talep edileceğine,
öncelikle anadilinde eğitim isteniyorsa, burada amaç sadece eğitimle
ilgili değildir. Mesele, bir hakkın tanınmasının reddedilmesi ve empati
kuramama meselesi değildir. Türkçe, bizi ve gönüllerimizi birleştiren
ve bizi aynı milletin mayası yapan
10
karıyor yani kendi
ayağına kurşunu
yine kendisi sıkıyordu. Ne Tanzimat Fermanı, ne
Islahat Fermanı, ne
meşrutiyet hiçbiri
hep daha fazlasını
isteyenlere kâfi gelmemiştir. Çünkü
“eşitlik, demokratikleşme, adalet”
tıpkı o gün olduğu gibi bugün de
sinsi emellerin kılıfı yapılmaktadır.
“Q,X,W” harflerinin milli alfabenin
bir parçası yapılması, Türkçe yer
isimlerinin değiştirilmesi, şehirlerdeki “Ne mutlu Türküm diyene”
yazılarının indirilmesi ülkemizin
o bölgesinin “ötekileşmesi”ni hızlandıracak, ülkemizin doğusuna
bırakın dünyanın bakışını kendi
insanımızın bile bakışını değiştirecektir.
Anadilde eğitim surda açılan
büyük bir gediktir! Siyasi Kürtçülerin elde etiği büyük bir zafer
olacaktır. Türk milletini gelecek on
yıllarda daha karışık dönemlerin
beklediği aşikârdır. Çünkü anadil
kozunu elde eden Kürtçü çevreler bu koza dayanarak, özerk, yarı
özerk, federasyon kartlarını oynayacak, Türkiye’nin adının değişmesini dahi talep edeceklerdir. Görünen köy, kılavuz ister mi?
yegâne unsurdur.”
Anadilde eğitim talebi hiçbir
gerçekçi tarafı olmayan ve ülkemiz
şartlarıyla bağdaşmayan tamamen
siyasi bir taleptir. Ülkeyi bölünme
noktasına hızla yaklaştıracak bu talebin kabulü ve gerek özel gerekse
devlet okullarında uygulanması sadece dildeki ayrışmayı değil milletteki ayrışmayı da körükleyecektir.
Bunun yanında her vesileyle sayılan
32 etnik unsurun da buna benzer
taleplerine haklı dayanak oluşturulacaktır. Ülkenin belli bir etnik
grubuna verilen bu haktan elbette
ki mozayiğin diğer parçaları da istifade etmek isteyecektir. Acaba diğer grupların bu talepleri karşısında
nasıl bir yol izlenecektir?
1839’da Gülhane Meydanı’nda
okunan Ferman, Osmanlıdaki sonun başlangıcı olmuştur.
Avrupa’nın ve içteki bozguncuların
baskılarına dayanamayan Osmanlı Hükumeti, eşitlik, adalet adına
ilan ettiği ve uygulamaya çalıştığı
düzenlemelerin ardından daha da
batağa saplanmış, isyan ateşi bütün Osmanlı topraklarını sarmıştı.
Daha fazla özgürlük,
daha fazla eşitlik,
Kaynakça:
daha fazla adalet ta• Zafer Çelik, Anadilde Eğitim: Dünyada
lepleri karşısında hep
yaygın uygulama modelleri, http://setav.org/tr/
daha fazlasını veren
anadilde-egitim-dunyada-yaygin-uygulama-moOsmanlı aslında fardelleri/perspektif/12095
kında olmayarak ken• Hakan Özden, Yeni Anayasa’da AnadildeEğitim, Yenişafak, 9 Ekim 2013
di içindeki unsurları
http://yenisafak.com.tr/yorum/?i=372818
ayrıştıracak her türlü
yasayı kendi eliyle çı-
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
KÜRDİNSAN’IN ŞARTI
TÜRKSÜZLEŞTİRME
Doç. Dr. Mehmet Akif OKUR*
Padişah Hazretleri dahi eytti:
“Lala, dediğin gerçekdir. Amma kaçan
bu denlü Türkçe bilmemek ne âlemi
vardır? Bunları bari cem’eyledikden
sonra Türk üzerine verübTürkçeyi
öğrense ve belâya mu’tâdolubba’dehû
ulûfeye yazdırub ve ba’dehûkapuya çıkarsalar, dahi sefer-i zafer? âsâra gönderseler olmaz mı? idi” Fatih Sultan
Mehmet (Kanunnâme)
Andımız ve Türkiye bayrağı tartışmaları, Diyarbakır’da indirilen
tabela, Barzani ziyaretiyle yükselen
Kürdistan vurgusu... Bunlar, başlıca özellikleri arasında Türklükle
ilgili ifade ve sembollerin kamusal
görünürlüklerinin azaltılmasını ve
vatandaş kimliğini temsil yeteneği
reddedilen Türklüğün etnik sınırlara
çekilmeye zorlanmasını sayabileceğimiz “Türksüzleştirme” sürecinin
gerilimli kilometre taşlarını oluşturuyorlar. Eğer çözümden beklenen,
başörtüsü meselesinin son karesinde
gördüğümüze benzer biçimde toplumun genelinin nihayetinde kabul
edebileceği bir değişim ise, Türksüzleştirme ters istikamette sonuçlara
gebe. Demokratikleşme sürecinin
önceki uğraklarından farklı olarak
yalnızca hak kaybı yaşamış kitlelerin
mağduriyetlerinin giderilmesi meselesiyle değil bütüne atfedilecek kimliğin nasıl tanımlanacağı sorusuyla
da yüz yüzeyiz. Semboller evreninde çoğunluğa ortak kimliğin kaybı
duygusunu yaşatan düzenleme ve
mesajlar, zannedilenin aksine, cevabı
zorlaştırıyor.
Kast ettiğimizin daha iyi anlaşılabilmesi, hâlihazırdaki yaygın analiz
tarzından farklı olarak, çoğunluğu
çözümün paydaşı sayıp final sahnesinde de yüzü Ankara’ya/İstanbul’a
dönük bir bölge görmek isteyen
perspektiflere aşinalık kazanılmasıyla mümkün. ‘Kürdinsan’ın* talepleri/Kürdistan’ın gerekleri arasındaki
tahterevalliye odaklanmak suretiyle
4. Sayı / Ocak 2014
bu doğrultudaki ilk adımımızı atabiliriz. Tahterevallide ‘Kürdinsan’
metaforunun yer aldığı taraf, evrensel düzeyde kabul görmüş temel
hak ve hürriyetlerin tesisi ile kültürel farklılıkların doğal tezahürlerinin
serbestçe ifade edilmesi gibi talepleri
içeriyor. Burada doğallık, vurgulanması gereken bir nitelik. Farklılıkları
korumak kadar Türkiye’nin bütünüyle paylaşılan ortaklıklarla da barışık kalmak anlamına geliyor. Doğal
hâliyle millet, etnik çekirdeklerin zemin sarsıldığında farklı yönlere dağılacak bilyeler gibi birbirlerine yalnızca değdikleri yan yanalık hâlinin
ötesinde bir beraberliği ifade ediyor.
Tarihin, inancın, akrabalıkların, ortak kurumların, ekonominin... inşâ
ettiği bağlar etnik çekirdekleri içe içe
geçirmiş vaziyette. Bu yüzden, farklılıkları yok saymak nasıl gerilimler
yaratıyorsa doğal köprülerin tahribi
de yeni çatışmalara davetiye çıkarıyor.
İşte tahterevallimizin diğer kefesindeki ‘Kürdistan’ metaforu, söz
konusu doğallıkla savaşmadan var
olamayacak böyle bir ulusalcı siyasi projeyi sembolize ediyor. “Türksüzleştirme”, Kürdistan projesinin
olmazsa olmazı. Kürtlerden, yanı
başlarındaki komşularıyla farklarının altını çizerken muhayyel cemaatlerinin daha uzaktaki üyeleriyle
ortak köklerini keşfetmelerini ve
“saflaşmalarını” istiyor. Örneğin,
anne yüreğinden akan Kürtçenin
söz konusu projeye uygun kıvama
gelebilmesi için Türkçe kelimeleri
süzüp atan ideolojik filtrelerden geçirilmesi lazım. Öteki olarak Türklüğü gören bu bakışın “milletin” kalan
kısmı nezdinde uyandırdığı haklı
tepki, ‘Kürdinsan’ın taleplerinin
uzun müddet işitilmeyişinde ciddi paya sahipti. Demokrasi rüzgârı,
‘Kürdinsan’ın çağrısına kulak verilirse varılacak yerin Kürdistan ola-
cağı kaygısını hafifleterek denklemi
tersine çevirdi. Yeni kabule göre,
Kürdistan projesinin güç kaybetmesi
için ‘Kürdinsan’ın taleplerinin karşılanması gerekiyordu. Toplumumuzun önemli kısmı, terör örgütüyle
başlatılan süreci izlemeye Kürdistan
projesinin bu şekilde yenilgiye uğratılacağı vaadiyle ikna edildi. Türksüzleştirme adımlarının Kürdistan
projesinin olumlanmasıyla buluştuğu mevcut konjonktür ise eski korkuları gündeme taşımış vaziyette.
‘Kürdinsan’a bakışı da yeniden değiştirebilecek muhtemel tepki dalgasının yıkıcı sonuçlarından sakınmak
için Türksüzleştirmenin açmazlarını
ve sürecin stratejik zaaflarını tahlil
etmek gerekiyor.
Sembolleri yeniden tanımlamak
Her ne kadar tartışmalar sırasında birbirlerinden farklılaşan
gerekçelerle izaha çalışılsalar da, girişte zikredilen örneklerdeki uygulamaların temelde Türksüzleştirme
motivasyonuyla gerçekleştirildikleri
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
11
Makale
Makale
anlaşılıyor. Ulus devlete geçiş süreci
ve darbe dönemlerinde yoğunlaşan
sorunlu uygulamalara odaklı haklı tenkitler ile geleneğin dünyasına
yapılan göndermeler, Türksüzleştirmeye meşruiyet zemini aranırken en
fazla başvurulan yöntemler oldular.
Ancak her iki kulvarda da Türksüzleştirmeyi derinleştirmek isteyecekler için önemli açmazlar mevcut. İlkiyle, yüzyılın başındaki ulus devlet
anlayışına ve sembollerine yöneltilen eleştirilerin mantıkî sonuçlarını
izlediğimizde karşılaşıyoruz. Örneğin, antlar gibi, marşlar da modern
devletin sembolik inşâ süreçlerinde
yer tuttular. “Kahraman ırkıma bir
gül... ne bu şiddet, bu celal?” mısraıyla kapıyı açacak bir İstiklâl Marşı tartışmasını kim hazmedebilir?
Âkif ’in bugün anladığımız manada
bir “ırk/race” övgüsü için kalemini
oynatmadığını biliyoruz ve yazdık-
mesafemizin de katkısıyla, beğendiğimiz geçmiş tasarımından daha çok
olumlu yönleri ışıldayan seçmeler
yapmaya meyyaliz. Geleneği çok özlesek, hâlihazırdan şikâyetçi olsak da
yaşadığımız çağın insanlarıyız. Ne
kadar arzu etsek de, geçmişin küçük
bir bölümünü bile zamanımıza aynen taşıyabilmemiz mümkün değil.
Anakronizmin çekiciliği, bizi eleştiri
oklarımızı sivriltirken yahut övgü
çelenklerimizi örerken yakalayıp
yanılsamalar dünyasına hapsedebiliyor. Mahpusken gerçeklikle aramıza
çektiğimiz perdede aslında muhayyilemizi izliyoruz. Nitekim bu yüzden, “Türk, Kürt, Çerkez, Zaza...”
sıralamasıyla tüm kimlikleri etnisite
esasında eşitleyerek sorunu çözdüğünü varsayan Türksüzleştirmeci
perspektifin, göndermeler yaptığı
Osmanlı asırlarında da Kürt ulusalcılığını rahatsız edecek örneklerle
larını bu gözle açıklıyoruz. Gayet
de doğru yapıyoruz. Bu örnek bize
şunu gösteriyor. İstersek, semboller
üzerinden savaşmak yerine kurucu
motiflerimizi mutabakat yaratacak/
tazeleyecek formlarda yorumlayabiliriz. Böylece, çok emek sarf ettiğimiz demokratik dönüşümün ruhuna da uygun davranmış oluruz.
Diğer kulvarda yüz yüze gelinen
açmaz da aslında bunu gerekli kılıyor. Geleneğin evreninden geleceğe
taşımak isteyeceğimiz çok şey var.
Fakat bu işe girişirken şu gerçeklerin
aynasında muhayyilemizin sınırlarıyla yüzleşmeliyiz. Referans yaptığımız olaylarla zaman oku üzerindeki
karşılaşması mukadder.
İngiliz sefiri Canning’e “Devlet-i
Aliyye dört esas üzere müesses olup
bunlar ile nasıl istenilir ise idaresi
ve ilerlemesi kabil olur ve bunlardan kangısı nakıs olur ise idare kabil olmaz. Dört esas budur. Millet-i
İslâmiyye,
Devlet-i
Türkiyye,
Salâtin-i Osmaniyye, Payitaht-ı İstanbul” diyen Fuad Paşa, modern bir
anlayışı değil, Fatih’in bizzat kaleme
aldırdığı Kanunnamelerde de karşımızda bulduğumuz kurucu ruhu
aksettiriyordu. Yazının başındaki
epigraf, Ayasofya’dan çıkıp askeri selamlayan padişahın, yakın zamanda
Müslüman olmuş, Türkçe bilmeyen
12
bir yeniçerinin kendisine hitap biçiminden rahatsızlık duyuşunu anlatarak başlıyor. Fatih, sadrazamını
çağırıyor, mazeretini dinliyor ama
tatmin olmuyor. Türk’ün yanında
Türkçe öğrenmelerini istiyor. Elbette, bu topraklarda müesses “Türk
Devleti”nin Kemalizm’in icadı olmadığını gösteren tarihî malzemeyi
çağdaş ulus devletin parametreleriyle idrak edemeyiz. Fakat aynı şeyin
Kürdistan projesinin önünü açmak
için başvurulan tarih yorumları için
de geçerli olduğunu unutmamalıyız.
Kürdistan projesini savunanların ne kadar büyük bir hızla argüman değiştirdiklerini görünce, şimdi abes sayılan pek çok tartışmanın
kapımızı çalabileceğine hükmediyoruz. Bu yüzden yakın gelecekte,
Türkiyeliliği kabul ettirmek adına
girişilen Türksüzleştirme faaliyetinin Türkiyesizleştirmeye davetiye
çıkardığını görürsek şaşırmamalıyız.
Zaten, bu mecradaki tartışma kendi
içinde temel bir mantık kusuru barındırıyor. “Türk”, vurgulu biçimde etnik bir niteleme olarak kabul
ve ilan edildiğinde, yerine önerilen
Türkiyeliliğin aslında daha dışlayıcı bir çehre kazandığını görmezden
geliyoruz: “etnik Türklerin ülkesine
aidiyet”. Türkiye vatandaşlığı: “etnik
Türklerin devletinin vatandaşlığı.”
Oysa, modern örneklerde olduğu
gibi uygulamada ve tarifte “civic”
karakteri korunacak “Türklük” üzerinde ısrar etmek mümkün. Geçmişte daha derin çatışma yaşamış, etnik
vurgusu yüksek vatandaşlık tanımlarına sahip ülkelerin başardıklarını
yapamayacağımız kanaatinin hayli
yaygın olduğunun farkındayım. Ancak, çözüm zannettiğimiz önerilerin
de reddedildiğini gördükçe, kabullerimizi tekrar tartışmaya açmaktan
başka çaremiz kalmayacak.
Siyasetin etnikleşmesi
Nitekim daha önce bu sütunda
ele aldığımız gibi, bir büyük kimlik olarak Türklük üzerinde uzlaşı
aramayışımızın olumsuz sonuçları
maalesef belirmeye başladı. PKK’yı,
terörü vs. değil Kürdistan projesi ile
özdeşleştirilen Kürtlüğü öteki kabul eden bir etnikleşme dinamiği
işliyor. Kürtlere baktığımızda ise,
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
Türkiye’nin kalan kısmıyla zarar
görmüş köprülerin bırakın tahkimini, daha çok içine kapanan ve
keskinleşen bir siyasi atmosferle
karşılaşıyoruz. Silahlı gücünü tasfiye etmeden politik aktöre dönüşen
PKK, bölge siyasetinin merkezine
temel rekabet paradigması olarak
Kürdistan projesini yerleştirdi. Yani,
bölgede taban tutmaya çalışan farklı
ideolojik arka plana sahip hareketler,
kendilerini PKK’ya hasım görseler
de hâkim siyasi psikolojinin de etkisiyle Kürdistan projesini en iyi kendilerinin başarabileceğini anlatarak
oy toplamaya çalışıyorlar. Barzani’ye
yakın çevrelerin kuracakları partiyle
ilgili haberlere bakıldığında da bu
rekabetin aynı çizgide keskinleşerek
süreceği anlaşılıyor. Sonuçta, her
geçen gün daha geniş bir kitle radikalleşmenin normalleştiği bir politik
atmosferin parçasına dönüşüyor.
4. Sayı / Ocak 2014
Bölge, Türkiye’nin geneliyle siyasi
bakımdan daha fazla bütünleşmek
yerine ayrışmaya devam ediyor, kendi gündemi üzerinden içine kıvrılıyor.
Şüphesiz yeni başlamayan siyasetteki etnikleşme, “demosu” böldüğü için kaybedeni aynı zamanda
demokrasi olan bir sorun. Her bir
etnisitenin ayrı demoslar halinde
örgütlendiği seçimli sistemlerde güç
paylaşımı, siyasi partilerin başarı/
başarısızlıkları esasında değil, nüfusa dayalı olarak gerçekleştiriliyor.
Ulusal düzeyde temaslar seyrelirken,
kimlikler içlerine kapanıyorlar. Ortak çatıyı korumak ise paylaşılanlar azaldıkça zorlaşıyor. Bu türden
sistemler bireyi etnisitesine hapsederken, toplu pazarlıkların çoğu
demokrasiye atfettiğimiz erdemleri
çürüten manzaralar ortaya çıkarıyor.
Kadir olabilecekleri somut sonuçları
yanı başımızda yaşayan ülkeler var.
Örneğin Irak’ta Şii, Sünni ve Kürt
partileri arasında oy geçişkenliği yok
mesabesinde. Tercih farklılaşması,
etnik oy havuzlarının “içinde” gerçekleşiyor. Bir Şii/Sünni/Kürt partisini terk edip, diğerini seçiyorsunuz.
Elbette böyle bir parçalanmayı değil,
demokrasimizin öznesi olacak tek
millet halinde yaşamayı istiyoruz.
Bunun için ilk ve en önemli siperi
kaybetmemeliyiz. Dileyen herkese
etnik kimliğini ifade hakkı verirken
milletin adını, yani Türkü korumalıyız. Unutmayalım; Fatih, kartal bakışlarıyla bizi izliyor...
*Kürdinsan, Vahdettin İnce’nin kitabının ismi. Yazıda ise daha farklı bir içerikle
kullanılıyor.
*Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
13
Makale
Makale
MİLLÎ KİMLİK VE KİMLİĞİMİZ
Prof. Dr. Kaya Tuncer ÇAĞLAYAN*
Kimlik bir fert için ne kadar kıymetli ise bir toplum için daha fazla
kıymet taşır. Fertler aidiyetleri sayesinde bedenlerine, akıllarına ve gönüllerine anlam kazandırır ve özel kişilik
ya da şahsiyet olurlar. İki erkek veya
kadın bedeni fizyolojik açıdan birbirine benzer. Ancak ikisine birbirinden
farklı kılan şey onların kimlik kaynağı
olan aidiyetleridir. Bu aidiyetlerinin
başında aileleri, dilleri, ailenin tarihçesi, inançları gelir. İklim şartları ve
bölgesel diğer etkiler o ferdin şahsiyetinin tamamlanmasında önemli rol
oynar. Eğitim seviyesi ve mesleki kazanımları da şahsiyetinin son noktalarını oluşturur. Bunun gibi milletlerin
de kendine has kimlik özellikleri vardır ki bu özellikleri diğer milletlerden
onları farklı kılarak, siyasi ve kültürel
bir cemiyet haline gelmelerini sağlar.
Milletlerin kimlik kaynaklarının
başında ırk/soy gelir. Soy yaratılıştan
gelen bir lütuftur. Seküler bilim anlayışında böyle bir tanım kabul edilmemekle beraber inanç ekseninde bakıldığında Yaradan Allah’ın yaratma
kudretinin bir tecellisidir soy. Allah
Kuran-ı Keriminde insanları kavim
kavim ya da farklı ırklar halinde yarattığını beyan etmektedir. Bilimsel
açıdan bakıldığında milletlerin ken-
14
dilerine has ortak genlerinin olduğu
bugün kabul edilen bir gerçektir. Genetik olarak iskelet ve kas yapısı itibariyle milletler ortalama benzerlikler
üretmiştir.
Millet kimliğinin ikinci önemli
kaynağı dildir. Bir milletin ortak iletişim aracıdır. Dil ile eşyaya yüklenen
anlamlar sese dönüşür. Eşyaya ve
duygulara, fikirlere verilen anlamlar
milletin mensuplarının gönül dünyasının ifadesi olarak gelişir. Sevginin ve
öfkenin, güvenin ve korkunun ifadesi
ortak dilde gönül birlikteliğini ortaya
koyar. Dil, bir milletin şifresidir. O
şifreyi kullanan mensuplar bir imtiyazı üzerinde taşıdıklarını bilir. O imtiyaz ise büyük bir aileye mensup olma
duygusudur. Milleti bir arada tutan
en büyük çimento dildir. Dil birliği
milletin birliğinin teminatıdır. Çimentoda meydana gelecek bir çatlak
milletin birliğinin parçalanması sürecini başlatacaktır. Soyca/ırkça aynı
milletten olmayan fertler dil açısından
farklı bir dil gurubuna mensup olarak
o millete aidiyet duygusu taşıyabilir.
ABD Başkanı Obama’yı “Amerikan
kültürüne ait değildir” diyebilir misiniz? Ya da “Gel tezkere”nin icracısı
merhume Esmeray’ı Türk kimliğinin
dışında görebilir misiniz? Göremezsi-
niz. Soy ilahi bir takdirdir. Ama dil aidiyeti tercihen sizi bir başka milletim
mensubu yapabilir.
Millet kimliğinin üçüncü kaynağı
dindir. İnançlar her milletin hayatında
faklı şekillerde de olsa etkili olmuştur.
Eşyayı anlama ve tanımlamada, Dünyayı yorumlamada, bu dünya sonrası
inanışları şekillendirmede, en başta
isimlerimiz ve ibadet şekillerimiz olmak üzere sosyal davranışlarımızın
pek çoğunda mesela cenaze ve düğün
merasimlerinde, doğum sonrası bazı
ritüellerde, felsefi olarak fert ve millet olarak kendisini anlamlandırmada
ve öteki gurubunu oluşturma da din
önemli bir belirleyicidir. Yüzlerce
yıl süren din savaşları, özellikle Avrupa’daki mezhep savaşları dini saiklerin etkili olduğu insanlık tarihinin
önemli olaylarıdır. Haçlı seferlerinin
izleri günümüzde halen sürmektedir.
Ortadoğu’ya yapacağı işgali bir crusade/haçlı seferi olarak tanımlayan
Bush aslında bilinçaltındaki İslam
dünyasına bakışını dışa vurmuştur.
Tarih yine bir milletin önemli kaynakları arasında yer alır. Tarihi
olayların sebepleri ve sonuçları, bir
halk yığınını bilinçli bir bütüne dönüştürebilir veya ayrıştırabilir. Miletlerin ortak kaderi diye tanımla-
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
yabileceğimiz tarih ortak acıların ve
sevinçlerin yoğrulması ile toplulukları
birbirine benzeştirir. Bunun pek çok
örneği tarihten verilebilir. İnsanoğlu
genellikle gelecek kaygısı taşır. Hem
kendisi ve ailesi için hem de kendisi ve
ailesi adına bir gelecek hayal ettiği ortamın oluşabilmesinin teminatı olan
büyük ailesi milleti adına kaygı duyar.
Geleceğin ne getireceğini kestirmek
mümkün değildir. Ancak geçmişin
izleri geleceğin işaretleridir. Bu sebeple tarih gelecek inşasının vazgeçilmez
kaynağıdır. Tarih maddi ve manevi
cephesiyle ortak değerlerin var olma
mücadelesinin adıdır. Bu gün büyük
devletler, tarihlerindeki en ufak bir
hadiseyi bile ihmal etmemekte, onu
bir şekilde millî hafızaya kaydetmenin farklı yollarını kullanarak kimliklerini güçlendirmede kullanmaktadır.
Avustralya ve Yeni Zelandalı binlerce
gencin her yıl mart-nisan aylarında
Çanakkale’ye devlet destekli olarak
gönderilmelerinin bir anlamı vardır.
Ortak tarih bilinci ile millî kimliklerini perçinlemek istemektedirler.
Çünkü millî kimliğin, var olma kavgasının milletler arası arenasında çok
mühim bir silah olduğunun farkındadırlar. Bu silah ne kadar güçlü ise
ülke için fedakârlık duygusu o kadar
yüksek olmaktadır.
Coğrafyanın millet kimliğinin
inşasında ve korunmasında etki sahibi olduğunu söylemek mümkündür
ancak yukarıda zikredilen unsurlar
kadar büyük bir etkiye sahip değildir.
Coğrafya daha çok milli kimliklerin
siyasi bir teşkilata dönüşmesinde rol
oynar. Bu gün Türkiye Cumhuriyeti
sınırları dışında yaşayan Kerkük-Musul, Kıbrıs, Balkan ve Avrupa’daki
soydaşlarımız ile 22 yıldır bağımsızlığına kavuşmuş Kafkasya ve Orta Asya’daki soydaşlarımız ve halen Çin ile
Rusya’nın idaresi altında olan Tatar
ve Doğu Türkistanlı soydaşlarımız
büyük Türk Milletinin parçalarını
oluşturur. Benzer şekilde Araplar ve
İngilizler için farklı siyasi sınırlar ve
coğrafi bölgelerde bulunmaları Arap
4. Sayı / Ocak 2014
veya İngiliz olmalarını engellemez.
Destanlar mitolojik hikâyeler gibi
görünse de yazılı olmayan tarihlerden
yazılı tarih döneme geçişte önemli kimlik kaynağı olma özelliği taşır.
Her büyük milletinin olağanüstülük
atfedilen mitolojik kahramanları ve
bu kahramanların hikâyesi vardır.
Destanlar milletlerin ilk atalarının yaşayan torunlarına seslenişidir. Basiretli milletler destanlarına sahip çıkarak
köklerinin sağlamlığını adeta göstermek ister. Destanlarını itibarsızlaştırmak aklıselim sahibi yöneticilerin
müracaat edeceği bir yol değildir.
Bütün unsurlar ışığında bakacak
olursak Türk kimliğini oluşturan unsurlarımızın temel kaynaklarını ırkımız/soyumuz, Türkçemiz, dinimiz ve
tarihimiz olarak belirtmek mümkündür. Soy olarak Türk ırkından olmayan ama Türkçe konuşan bir Müslüman, Türk’tür. Hıristiyan olan ama
ırkı/soyu Türk olan ve doğal olarak
Türkçe konuşan Türk’tür. Hıristiyan
Gagavuzlar nasıl Türk’se, Türkiye’de
yaşayan ve Türkçe konuşan Müslüman etnik unsurlar Türk’tür.
Türk kimliği devletimizin siyasi
olduğu kadar kültürel çimentosudur. Bu kimliği yekvücut bir kimlik
görmemek, hayali 36 etnik guruba
bölmek Türk devletinin ve milletinin
geleceğini karartmak demektir. Türk
milletinin en büyük gücü milli refleksidir. Milli refleksi olmayan halklar omurgasız insanlar topluluğuna
döner. Bu tip toplumlar, mankurtlaşmıştır. Efendisinin emirlerine amade
hale getirilmiş demektir. Türkiye’nin
geleceğine yön veren kadrolar bunun
büyük bir tehlike içerdiğini görmelidir. Millet kimliğini parçalayarak onu
tekrar başka bir kimlik etrafında toparlayamazsınız. Osmanlı Devleti’nin
yıkılış sürecinde gayr-i Müslimleri
kullanan emperyal güçler, Türkiye’de
Müslüman azınlık oluşturma ve onları kullanma politikası izlemektedir.
Bu politikayı oynama fırsatı verecek
adımlar atılmamalıdır.
Dinî ümmet kimliği inanan mü-
minler için mühimdir. Ancak ümmet tanımında bir gerçek göz ardı
edilmektedir ki ümmet, Müslüman
Milletler Birliğinden oluşmaktadır.
Millî kimliği boşaltılmış Müslüman
tanımı hem ayetle hem de hadisle
ters düşmektedir. Ayrıca tarih bize
göstermektedir ki din adına yapılan
mücadelelerde bile millî guruplar başı
çekmiştir. Afrika bunun en güzel örneğidir. Bu gün Afrika’da ağırlıklı olarak üç dil konuşulur: İngilizce, Fransızca ve Arapça. Üçü de kıta Afrika’sı
dışından gelmiş, üçü de din adına gelmiştir. Afrikalıları Müslümanlaştıran
Araplar Arapçayı, Hıristiyanlaştıran
İngiliz ve Fransızlar ise İngilizce ve
Fransızcayı yerleştirmiştir.
İslam tarihinin ilk üç asrını Araplar, son on asrını ise Türkler önderlik
etmiş, kurdukları devletler de kurucu
unsurun kültürüne göre şekillenmiştir. Bu tabii ve fıtri bir durumdur.
Millî kimliğimiz maddi unsurlar
kadar fiziki varlığımızı bu coğrafyada korumak için gereklidir. Her
millet için hava gibi su gibi ekmek
gibi vazgeçilmezdir. Bu kimliğe halel
getirmek hem geleceğimizin risk edilmesi hem Türkiye’ye ümit bağlamış
soydaşlarımızın ümitsizliğe düşmesi
hem de emperyal güçlerin Ortadoğu
ve Avrasya’da planladıkları oyunlara zemin hazırlamaktır. Ayrıca Allah
yolunda en fazla şehit vermiş bir milletin mensupları olarak şühedanın
muazzez ruhlarını incitmek, Allah’ın
gücüne gidecektir. Çünkü Türkler
Allah yolunda şüheda olmak için adeta yarışmış, sadece Anadolu’nun değil
bütün Ortadoğu’nun Müslüman kalmasını sağlamıştır.
*Samsun Türk Ocakları Başkanı
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
15
Makale
Makale
OSMANLININ TÜRK KİMLİĞİ
SÖZDE KÜRT SORUNU MU, PKK’NIN SİYASALLAŞMASI MI?
Doç. Dr. Ruhi ERSOY*
Sorunların nasıl kavramsallaştırıldığı sorunun üstünü örter mi? Sözde
Kürt sorunu olarak kavramsallaştırılan durum, sorunun özünü mü ortaya
koymaktadır, yoksa sorunu maniple
mi etmektedir, tartışılabilir. Ancak
bizim kanaatimiz itibariyle sonunun
“Kürt sorunu” tanımı, doğru bir teşhis ve uygun bir kavramsallaştırma
değildir. Çünkü bu tanımlama, kendisini Kürt olarak gören herkesin ortak bir sorunuymuş gibi gösterir ki,
Kürtlerin ifade edilen bağlamda bir
sorunlarının var olup olmadığı noktası
tartışmaya pek çok bakımdan açıktır.
Acaba bütün Kürtler gerçekten BDP
vekillerinin veya Öcalan’ın düşüncesini ve onların sorun olarak gördükleri
şeyleri sorun olarak görüyorlar mı? En
basit anlamıyla bu tanımlama sorunu
konuyu diğer unsurlarından yalıtır ve
tekilliğe çeker. Oysa hiçbir sosyal mesele tek nedene indirgenerek açıklanamaz. Yani sorunun dış mihraklarla
olan bağı, sorunun getirdiği siyasal pozisyonlar ve sermaye, sorunun bir örgütsel suç şebekesi olma özelliği ve bir
şiddet sarmalıyla araçsallaştığı gibi gerçekleri veya bizatihi özünü yok sayar.
Bugün gelinen noktada acaba
Kürt vatandaşların bireysel hakları mı
konuşuluyor? Bu soru çok önemlidir.
Yani mevcut düzende kendilerini bireysel hak ve hürriyetlerinden yoksun
gören insanların hak ve hürriyetleri mi
konuşuluyor; yoksa bir etnik kimliğin
sorunsallaştırılmasından
hareketle,
köklü bir millet olan Türklerin tarihsel
kazanımları mı tartışılıyor?
Kanaatimizce hiçbir sosyal meselenin göz ardı edilmemesi gerektiği düşüncesinden hareketle, hiçbir tarihsel
kazanımın da reddedilmeyeceği gerçeğinin görülmesi gerekmektedir. Bireysel olarak, Türk, Türk milleti, bayrak
veya Türk dilini tartışıyor olmanız,
onun varlığına helal getirmez. Çünkü
tarihin var ettiği gerçekliği birey, ancak inkâr edebilir; yok edemez. Bu da
tarihsel bir hakikattir. Demokratik bir
devlette yoksun kalınan bireysel hakların mücadelesini vermek veya bunu
haklar bağlamında talep etmek başka
bir şey, bir milletin tarihi kazanımlarını çöpe atma arzusu dolu olan bir
ütopyayı dillendirmek başka bir şeydir.
“Neden bu arzu bir ütopyadır?” sorusunun cevabı ise çok açıktır; çünkü
Türk toplumu buna müsaade etmeyecektir. Küresel konjonktürle uyumlu
bir bakış açısıyla, basiretsiz bir iktidarın sorunun mahiyetini kavrayamaması sebebiyle, Türk’ün kimliğini elinden
alma fikri, kazanımını, türküsünü,
sanat musikisini, tarihini, estetik kavrayışını, bayrağını, bayramını, mimarisini ve onu var eden bütün değerlerini
itibarsızlaştırma gibi bir şizofreniye yol
açar ki, bu da tarihin kabul edemeyeceği bir durumdur.
Öte yandan söz konusu bu ütopyanın maşası olan siyasal Kürtçülerin,
iktidardan, Türkiye Cumhuriyeti ortak düşmanlığından hareketle kopardıklarının birer kazanım olduğunu
düşünmeleri cehaletin ta kendisidir.
Zira Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti,
bölgedeki herkes için bir şemsiye hüviyetine de sahiptir. Şiddet ve kanla, on
binlerce insanın şehit edilmesiyle elde
edilen konjonktürel varlık, bölgede
dengeler değiştiğinde kaybedilecektir.
Sadece Şırnak’ta PKK terör örgütü,
53 katliamda 367 vatandaşı öldürdü.
PKK, bırakın bölge halkının temsilcisi
olmayı kendi hâkimiyetini oluşturmak
için Kürtlerden işe başlayan kanlı bir
terör örgütüdür.
Meşruiyeti olmayan hiçbir
etkinlik tarihin yapıcı unsuruna dönüşemez. Siyasal anlamda iktidarlar
bu durumu oluşturmak istese bile,
Türk kültürü ve medeniyeti buna izin
vermez. Hayal dünyasında olanlar kamuoyuna sadece meşgul eder, umarız
daha büyük kayıplara sebebiyet vermeden hem devlet erki uyanır hem de
yüce Türk milleti gereğini yapar.
*MHP MYK Üyesi ve Gazi Üniversitesi
Öğretim Üyesi
Osmanlı İmparatorluğu altı yüzyıl gibi bir süre bütün dünyaya hüküm sürmüş büyük bir imparatorluktu. Yakın tarihte bu güce sahip
tek imparatorluk Osmanlı idi. Son
dönemlerde ülkemizde Türk kimliğine saldırmak, akla ziyan iddialarda
bulunmak moda oldu. Bu durumun
bazı kesimler tarafından teşvik edildiği herkesin malumudur. Bu dayanaksız iddialardan biri de Osmanlı
İmparatorluğunda Türk kimliğinin
bulunmadığı şeklindedir. Tamamen
asılsız olan bu tür ifadeler ne yazık ki
isimlerinin önünde nasıl aldığı belirsiz bazı unvanlara sahip kişilerce dile
getirildiğinde milletimizin kalbinde
derin acılara sebep olmaktadır. Aklı
başında tarihçilerimizden bazıları bu
durumun doğru olmadığını dile getirseler de bu tür mesnetsiz iddialar
insanlarımızın kafalarında soru işareti oluşturmaktadır.
Osmanlı
İmparatorluğu’nu
anlayabilmek için biraz Avrupalı
gözüyle bakmak gerekir. Avrupalılar, Osmanlılara “Türk”, Osmanlı
İmparatorluğu’na “Türk İmparatorluğu”, Osmanlı ülkesine “Türkiye”,
Osmanlı hükümdarlarına da Gran
Turco, yani “Büyük Türk” dediler.
Avrupalı Hıristiyanların kafasında
Türk=Müslüman=Doğu aynı manayı
ifade ederdi.
Erol KAĞIT
Batılılar tarafından Anadolu için taydılar. Uzun süre Osmanlı ülkeXI. yüzyıldan itibaren kullanılan sinde kalan ve buranın kültüründen
“Türkiye” ismi Osmanlılar zama- etkilenen bazı seyyahlar, ülkelerine
nında daha da yaygınlaştı. Osmanlı döndüklerinde “Türkleştikleri” suçtopraklarına giren seyyahlar eserle- lamasıyla hapse bile atılmıştı. Batılı
rinde bu bahsi anlatırken “Türkiye’ye seyyah ve gözlemcilerin kullandıkgirdik” demekteydiler. Avrupa’da ya- ları “Türk” kelimesinin birçok yerde
zılan kitaplarda, yapılan haritalarda “Osmanlı”, hatta sadece “Müslüman”
Osmanlı İmparatorluğu, “Türk İm- olarak kullandıkları bile bilinmekteparatorluğu” diye zikredilirdi.
dir.
Özellikle XVI. yüzyılda Türk
Osmanlı
İmparatorluğu’nun
korkusu sebebiyle Avrupa’da binler- Türk kimliğini öğrenmek için biraz
ce kitap kaleme alındı. Bu kitapların da Avrupa’daki izlerine bakmanın
hepsinde Osmanlılar, Türk olarak faydalı olacağı kanısındayım. Çünkü
zikredildiler. Bunların en önemlile- günümüze kadar ulaşmış olan bu belrinden birisi olan Richard Knolles’in ge niteliğindeki eserler Osmanlının
1603 yılında yayınlanan eseri “The ne kadar Türk olduğunu kanıtlamakGeneral Historie of the Turks”, yani tadır.
“Türklerin Genel Tarihi” adını taTÜRKENREİTER(TÜRK SÜşıyordu. Bu kitabın ilk cümlesi ise VARİSİ)
“Türklerin Muhteşem İmparatorluViyana kuşatması sırasında Kara
ğu, çağımızın dehşeti” şeklindeydi.
Mustafa
Paşa’nın çadırının bulunduOsmanlıların
Türk
kimliği Avrupa’ya o
kadar tesir etmişti ki,
imparatorluktan giden
her şey “Türk” adını
alıyordu. Mesela Yemen kahvesinin Türk
kahvesi olarak adlandırılması gibi. Hatta Avrupalılar, Müslüman
olan birisini “Türk
oldu” şeklinde anmakViyana Kuşatması sırasında elinde pala sallayan bir
Türk Süvarisini temsil eden heykel
16
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
17
Makale
Makale
hatta çöllerde çeşme yaptırmışlardır.”
(Ermeni rahibi Simeon)
“Bir Türk kervansarayına indim.
Üç gün bedava yiyip oturdum. Hı-
KİMLİK, ETNİSİTE, VATANDAŞLIK ve YENİ ANAYASA
EKSENİNDE DEMOKRATİKLEŞME TARTIŞMALARI ve
İKİ AYDIN TAVRI: HOCAOĞLU, SEZEN
ristiyanlar da aynen Türkler (Müslümanlar) gibi kabul görüyordu.” (Villamont)
“Hile ve dolandırıcılık Türk tüccarı ve esnafınca meçhuldür. Emanete hıyanet Türklerce korkunç bir
şeydir. Halk tabakaları çok dürüsttür.
Çocuklar da çok dürüsttür. Sokakta
bir şey bulan çocuk derhal sahibini
Viyana’daki Türk Taşı
ğu yerde, bu hatırayı yaşatmak için
Türk süvarisi heykeli yapılmıştır.
TÜRKENSTEİN(TÜRK TAŞI)
Viyana yakınlarında Mauerbach
ormanında Osmanlılardan kalma
mezar taşları ve büyük bir tuğra vardır. Rivayete göre Belgrad’ı düşüren
Avusturyalı kumandan Laodon, zafer nişanesi olarak buradan vali İbrahim Paşa’nın mezar taşını söküp
Viyana’ya getirip arazisi içindeki bir
duvara monte ettirdi. Sonradan tarihçi Hammer, yazıları okuyarak bu
İbrahim Paşa’nın vali değil, elçi olduğunu tespit etti. Osmanlıca bilmedikleri için tuğrayı ters koymuşlardır.
TÜRKENRİTTHOF(TÜRK
GEZİNTİ AVLUSU)
Türklerin Viyana kuşatmalarının
ardından Avusturyalılar tarafından
kutlamamalar için yapılmıştır.
Bütün bunların yanında Avrupalıların Osmanlılara duydukları hayranlıkları hangi sözlerle dile getirdiklerinden de bahsetmek gerekir:
“Türkiye’de kabalıktan eser görülmez, her tarafta nezaket göze çarpar.” (Prens Demetrius Cantemir)
“Türkler son derece terbiyeli-
18
dirler ve terbiye kaidelerine tamamen riayet ederler. Dikkat ettikleri
kaideleri, Roma’daki veya dünyanın
herhangi bir medeni ülkesindeki kaidelerden geri değildir… Hele Saray
mensuplarının birbirlerine muame-
aramaya başlar.” (La martine, 1897)
Bütün bu kanıtlar ve eserler
gösteriyor ki birileri ne kadar inkâr
etse de Osmanlı bir TÜRK devletidir. Bunun aksini iddia etmek akıl
tutulmasının göstergesidir.
Şanlı bir tarihe sahip olan Türk milletinin bir ferdi olmak
insana büyük bir gurur veriyor. Bu gururu
yaşayan bütün Türk
Milliyetçilerine selam
olsun.
Viyana’da Türk Gezinti Avlusu
leleri ve hitap tarzları, yeryüzünde
tasavvur edilebilecek en ince terbiye
ve nezaket kaidelerine göre cereyan
eder.” (Lord Ricaut)
“Türkler, çok hayırsever bir millettir. Çeşmesiz sokak yoktur. Hepsi
hayrattır. Köylerde, yol üzerinde,
KAYNAKLAR:
1.AFYONCU,
Erhan,
Osmanlı’nın Hayaleti, Yeditepe
Yayıncılık, İstanbul,2005
2. EKİNCİ, Ekrem Buğra,
Türkler de Viyana’yı unutamadı.
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
Kürşad ATSIZ
Ve dahi: Bu ülkede herkes yekdiğerine eşittir; ancak, Haldun’un buyurduğu gibi, Mülk’ün tapusuna el atılırsa
“ yer yerinden oynar”.
Durmuş Hocaoğlu
Giriş
Beni bu yazıyı yazmama iten sebepler ülkemizin yıllardır yaşadığı
bunalımlar, çatışmalar, şiddetli tartışmalar ve artık insanların birbirlerine
tahammül edemeyecek hale gelmesidir. Evet toplum yıllardır siyasetçilerin sözlerine bakarak açıklamaya
çalışacağımız kavramlar üzerinde düşünmüş ve tartışmış, fakat günümüze
gelindiğinde toplumsal hafızanın ne
kadar da karışık olduğu ortaya çıkmıştır. Türkiye’de aydınlar bu konular üzerinde sözlü ve yazılı olarak birçok beyanatta bulunmuşlardır. Ancak
gerek görsel ve yazılı medyada gerek
de diğer kulvarlarda aynı tip aydınların egemenliği meselelere tek taraflı
bakılmasına ve hakkaniyetli bir şekilde idrak edilememesine sebebiyet
vermektedir. Bu makalede ülkemizi
çoğu zamanlar meşgul eden sorunlar ve kavramlar üzerinde açıklamalar yapmayı, sorunlarının temeline
inmeyi ve çözüm önerileri sunmaya
gayret göstereceğim. Aynı zamanda
düşünceleri ile fikir hayatımıza çok
mühim katkılar sunan iki aydınımızın görüşlerine yer vereceğim. Makalemizin konusu güncel meseleleri
de içine aldığından, ülkemizde son
zamanlarda yaşanan gelişmelere ve
değişimlere değinmekte fayda görüyorum.
Güncel Tartışmalar
Türkiye’de “milliyetçilik” artık
bir tehlike, hastalık, ırkçılık ve ayrıştırıcı olarak görülmekte ve bu yönü
4. Sayı / Ocak 2014
ile sürekli kötülenmektedir. 1940’lı
yıllarda başlayan milliyetçilik düşmanlığı, siyasi tarihimizde çeşitli
evrelerden geçerek günümüzdeki
hadiselerle son safhasına ulaşmıştır.
Artık birinci ağızlardan ayaklar altına alınmaktadır. Sözünü ettiğimiz
milliyetçilik şüphesiz ki Türk Milliyetçiliğidir. Diğer milliyetçiliklere
(etnik milliyetçilikler) tarihin hiç bir
döneminde görülmemiş müsahamma gösterilmektedir. Çünkü; onlar
sözüm ona demokratik hak taleplerinde bulunurken, Türk milliyetçileri
ise, sövenlik, ırkçılık ve saçma bir tabirle bölücülük yapmaktadırlar. İşte
Türkiye’deki manzaraya bu pencereden bakılırsa meramımızı daha iyi
anlatmış olacağız.
Son dönemlerde ortaya sunulan “Demokratikleşme Paketi’nde”
dil üzerinde yapılan düzenlemeleri
tehlikeli bulmaktayım. Özel okullara verilen ana dilde eğitim hakkının
ileride devlet okullarında da başlanması mümkün hale gelebilir. Pek de
uzak bir ihtimal olarak durmamaktadır. Demokratikleşme talepleri gereği
böyle bir talebe evet denilirse ileride
çok büyük sorunların yaşanmasına
sebebiyet verecektir. Ana dilde eğitim
gören insanlar ileride ana dilleri ile
mesleklerini icra etmek istemeleri halinde veya hizmet talep etmek istemeleri durumunda neler planlanmaktadır? Veyahut ana dilleri ile ilgili sınav
talep edileceğini, bu eğitimi alanların
Türkçeden bir haber duruma gelme
ihtimallerini ve bunların nihayetinde
devletin iki dilli yapısının yolunun
açılacağı öngörülmemekte midir?
İkinci bir husus olarak, iktidar
tarafından sürekli söylenen “Tek
Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek
Devlet” söylemine dil konusunun
eklenmemesi, dil üzerinde bir vazgeçişliğin ispatı olarak görülmektedir.
Türk Milliyetçileri, kişilerin sosyal
(dar kapsamda özel) hayatlarında
kendi ana dillerini, yöresel ağızlarını,
şivelerini kullanmalarını bir sakınca
olarak görmemektedir. Bilakis buna
saygı duymaktadır. Lakin mesele devlet dilinin iki dilli hale getirilme gayretleridir. İki dilliliğin alt yapısının
oluşturulması kabul edilir bir durum
değildir. Modernleşme dönemlerinde gayr-i müslimlere bütün hakların
verildiği zamanda dahi hazırlanan
anayasada ( Kanun-i Esasi) resmi dil
Türkçe idi. Bu düşünülmesi gereken
bir husustur.
Andımız ile ilgili yapılan tartışmaların çok sığ yapıldığı anlaşılmaktadır. Andımızın kaldırılma sebepleri
basına yansıyanlardan ziyade orada
geçen Türklük ile alakalı kavramlardan duyulan rahatsızlıktır. Özetle;
“...ne var ki andımıza itirazın temelinde Türklük vurgusundan duyulan
rahatsızlık yatmaktadır. Bu vatanın
Türkiye ve “bu millet’in” Türk milleti olduğu, Cumhuriyeti kuranların
ya da Türk milliyetçilerinin dayattığı
sanal bir kurgu değil, tarihin ortaya
koyduğu bir hakikattir.(1)
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
19
Makale
Makale
Tartışmalar, Tavırlar, Kavramlar Üzerine
Yazımızda yer verdiğimiz aydınların görüşlerine geçmeden önce
Cumhuriyetin kuruluşu ve sonrasındaki politikaların sorgulanışı hakkında birkaç noktaya temas etmemiz
gerekmektedir.
- Vatandaşlık ve Türksüz Anayasa Hayali
Bir ülkeye iki halk sığmaz, bir ülke
iki halka dar gelir
Durmuş Hocaoğlu
Vatandaşlık, hukuki, siyasi ve
sosyo-ekonomik yönleri olan çok boyutlu bir kavramdır.(2) Yani vatandaşlık farklı disiplinler ve alanlarda
ayrı ayrı izaha muhtaç bir kavram
olarak karşımıza çıkmaktadır. Siyasi
açıdan vatandaşlık devlete olan hak
ve ödevleri açıklar. Hukuki açıdan
ise, devletin bir üyesi olarak kişinin
yasal statüsünü ifade eder.
Dünyada vatandaşlık kavramı
modern manada Fransız İhtilali’nden
sonra ortaya çıkmıştır. Ancak günümüzün küresel dünyasında UlusDevletlerde yeniden gündeme gelmiş, Türkiye’de ise temel sorun haline
getirilmiştir. 1924 Anayasası bu tanımı şöyle yapmıştır:
20
“Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından
herkese Türk denir.” Bu tanım hukuki bir tanımdır. 1924 Anayasası’nda
belirtilen Türklük ifadesi antropolojik mana ifade etmemektedir. Dünya
üzerinde diğer ülkelerin anayasalarına baktığımızda aynı durumu görmekteyiz. Özellikle Almanya ve Fransa anayasalarında Alman ve Fransız
milliyetlerine vurgu birçok yerlerde
geçmektedir. Türkiye’deki eleştirilere
cevaben: “Yeni devletimizde Türk,
Türkiye adı kullanılmıştır. Fakat bu
kelime de sadece “ırk” anlamında
isim ve sıfat olmayıp, tarihi kültür
çevremizi ve milli inanca mensup
insanlarımızın hepsini içine alan bir
timsaldir.” (3)
- İzahı komik haller
Tartışmaların son sürat devam
ettiği şu zamanlarda “Türk” adından
rahatsız olanların meseleye getirmiş
oldukları çözüm önerileri bilime,
akla ve vicdana uymamaktadır. Ortaya atılan Türkiyelilik kavramı bunun en hazin örneğidir. Bu şekilde
vatandaşlık bölgesel olarak tarif edilmektedir. Bu tartışmalar ekseninde
ortaya atılan alt kimlik ve üst kimlik
kavramlarında Türkiyelilik bir üst
kimlik olarak önerilmekte ve diğer
unsurlar etnik tasnife uğramaktadırlar. Bu kararların ortaya atılmasındaki gerçek niyeti şöyle okuyabiliriz:
“… Türkiye’yi aşama aşama bölmeyi
amaçlayan maksatlı bir stratejinin bir
ön adımıdır. Bu stratejinin arkasında
ise, ulus devletleri etniklik temelinde
bölerek dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda sömürge haline getirmek
isteyen batılı çok uluslu sermaye
mevcuttur.” (4)
Önerilen vatandaşlık tanımından
en ilginç olanı ise şuydu: “Türkiye
Cumhuriyeti ile vatandaşlık bağı olan
herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.” Bu tanım önce anlatım bozukluğundan kurtarılmalıdır. Hiçbir
bilimsel tarafı olmayan çözüm önerisi ancak, gülünç kaçmaktadır. İleride
ortaya çıkacak gülünç ve hazin hadi-
seleri anlatmak isterim: ‘Almanya’nın
Stuttgart şehrinde sekiz Türk yangında hayatını kaybetti.’ Haber böyle
veriliyor. Bunların hangisi Gürcü’dür,
Çerkes’tir, Kürt veya Zaza’dır diye
araştırılmıyor. (5)
Ya da Türk basını susturuldu yerine Türkiyeli basın mı susturuldu
diyeceğiz? Buna benzer birçok misal
vermek mümkündür.
Etnik Ayrışma ve Otuz Altı Etnik Grup Israrı
Etnik kimlik, temelde başta din
ve dini inanç olmak üzere, töre, gelenek vb. öğelerin belirlediği kültürel
bir olgudur. (6) Yani etnik kimlikler
aile ve çevrenin etkisiyle oluşur, aynı
zamanda kültüreldirler. Doğuştan gelen genetik veya ırki bir özellik taşımamaktadırlar.
Etnik kimlik iki farklı bakışa
göre tanımlanabilir. (7) Bunlar, emik
ve etik bakıştır. Emik bakış, bir kişinin kendisini ne olarak görmesidir.
Kendi iradeleriyle kendi kimliklerini
tanımlarlar. Etik bakış ise, dışarıdaki
grubun bir başka grubu tanımasıdır. Misal olarak; Türkiye’de halkın
büyük çoğunluğu çok yanlış olarak
bütün Doğu Karadenizlileri Laz, Doğuluların büyük bölümünü ise Kürt,
Nusayrileri Arap olarak tanımlar. (8)
Yukarıda sözünü ettiğimiz iki
bakış toplumun yanılgısını göstermektedir. Ve bu yanılgı egemenlik
üzerinde oynanan oyunlara tepkisiz
kalınmasına sebep olmaktadır. Türk
Milleti kavramını etnisitenin içerisine dahil etmenin bir tek izahı olabilir.
O da Türk’e karşı duyulan nefrettir.
Türklüğün bir üst kimlik olmadığı
aslında milli bir kimlik olduğu gerçeği, bunun aksini iddia edenler tarafından gizlenilmektedir.
“Etnik kimlik, azınlık statüsüne
indirgenen grupların başvurdukları
ya da refere ettikleri bir durumdur.
(9) Etnisite, etnik kimlik söylemlerinin temelinin Avrupa kökenli olduğu
ve Avrupa da yaşanan sosyal gelişmelerin neticesinde literatüre girmiş ve
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
sosyal bilimciler tarafından tartışılmıştır. Türkiye’nin bu atmosferden
etkilenmesi 80’li ve de 90’lı yıllarda
başlamıştır. Türkiye’deki etnik hareketler sosyal temelli olmayıp siyasi
yapıya sahiptirler. Bu nedenledir ki
küreselleşme ve postmodernizmden
fazlasıyla etkilenmektedir. Siyasi talepler vatandaşlık tanımından ülkenin içerisinde federal yapının inşasına kadar bir dizi taleplerle gündemi
meşgul etmektedir. Ülkemizin otuz
altı etnik gruba ayrılması ve bunu
zihinlere işlemek ileride çok tehlikeli
yollara girilmesine sebebiyet verecektir. İnsanları uyandırmak için sürekli
çaba harcayan değerli büyüğümüz
Sadi SOMUNCUOĞLU der ki:
“Tarihimizde ve uluslar arası hukukta
egemenlik milletlere ait kavramdır.
Her ülkede etnik gruplar milletin bir
parçası ve çoğunluğa mensuptur, egemen unsur değildir.”
Prof. Dr. Yumni SEZEN’in
Kimlik Mefhumu Üzerindeki Mülahazaları
(1938 Birecik / Şanlıurfa )
Çok kısa ve öz bir noktadan
yaklaşıyor kimlik tanımına Sezen ve
şöyle diyor özetle: “Hayvanlar kimlik
sahibi değildirler çünkü onlarda şuur
yoktur.” Evet kimlik için baş şart şuurlu olmaktır. “O halde kimlik, insan
cinsi ve insan toplumu için geçerli olmalıdır.” (10) Ona göre toplum kimliğiyle fert kimliği bütündür ve üyeleri kimlik sahibi olmayan toplumun
ancak sürü olabileceğini ifade eder.
O kimliğin üç merhaleden oluştuğunu söyler. Bunlar:
1. Cins ve tür kimliği (Biyolojik
varlık)
2. Toplum kimliği (İnsana mahsus olan kültürdür.)
3. Ferdi kimlik (İlk ikisinin birleşiminden doğar.)
Anlattığımız hususun daha iyi
anlaşılabilmesi için ferdi kimliğe misal olarak; kara kaşlı, kara gözlü, zayıf, uzun boylu, Müslüman bir Türk
4. Sayı / Ocak 2014
Ali. (11) Bu tanımlamada kişinin
özelliklerinden faydalanarak kimliğine ulaşılmaktadır.
Kültür ona göre kimlik tanımı
içinde önemli bir yere sahiptir. Kültür
bir kimlikle sonlanmıştır. Kültürler
farklılık ve birer kimlik ifade ettikleri
için fertler kimlik ve şahsiyet sahibidirler. “ ‘Hangi kavme benzerseniz
ondansınız.’ hadisi kültür kimliğinden başka bir şey ifade etmez.”(12)
Alt Kimlik, Üst Kimlik
Sezen, meseleyi aydınlatmak için
tez sunar gibi yaklaşır. “…çok doğal
değil midir ki; millet millet kimliğimizi, ümmet ümmet kimliğimizi
doğuracaktır. O halde Türklük milli
kimliktir. Eğer milletin adı Türk milleti ise bu son derece doğaldır.” (13)
Farklı bir yaklaşımla üst kimliği Müslümanlık olarak ele alıp Türklüğü
ise milli kimlik olarak görmektedir.
Buna gerekçe olarak ise milli kimlik
ile dini kimliğin gireceği çıkmazı sebep olarak göstermektedir.
Türkiye’de asimilasyonun olmadığını alt kültür kavramı ile açıklamaktadır: “ Eğer onlar Türkçe
konuşuyor, etnik örf ve adetlerden
daha fazla Türk toplumunun genel
örf ve adetlerini benimsemiş görünüyorlarsa, milli kültüre dair birer
alt kültürdürler… Alt kültürlerin ve
kimliklerin varlığı, asimile (özümseme-eritme) hadisesinin olmadığının
bir delilidir.”
Sezen’in görüşlerini kısaca belirttiğimiz bu bölüme nokta koymadan önce onun Türkiye Cumhuriyeti
üzerinde oynanan oyunlara karşı tepkisini aktarmak istiyorum. Türkiye
Cumhuriyeti’nde kimlik ve kültür
konusunda üç merhale oluşmuştur:
“1.Müslüman Türk kimliği 2. Batılı
Türk kültürü ve kimliği 3. Evrensel
kültüre bağlı bugün (küresele) “Türkiyeli” kültür ve kimliği. Bu üçüncüsü kimliksizliğe doğru bir deneme
sürecidir…
Türkiye’nin adı değiştirilmeye,
Türk adının her yerden silinmesine
teşebbüs edilmektedir. Bazı sermaye
sahipleri Türk ve Atatürk düşmanlığı
yapan yayınlara sponsorluk yapmaktadırlar. Türk’e sövenler büyük ödül
almışlardır.” (14)
Durmuş
HOCAOĞLU’nun
Milli Çözüm Tezleri
(1948 Bayburt - 2010 İstanbul )
Ulus-Devlet ve Demokrasi Sorunu
Ulus-Devlet (Millet-Devlet) bir
milletin teşekkül ettiği devlettir şüphesiz. Devletin içinde yönetilenler
ve yönetenler mevcuttur. Yönetilenlere büyük kitle denir. Hocaoğlu’na
göre, “Büyük kitle homojen olmalı. Eğer heterojen olursa demokrasi
gereği siyaset, halk ile yönetilenler
arasındaki bir problem olmaktan
çıkmakta parçalanmış bir toplumun
kendi içinde bir hükümranlık mücadelesine dönüşmektedir.” (15) Kürt
meselesini demokrasiyle çözdüklerini
iddia edenlerin bu uyarıyı dikkate
almaları gerekmiyor mu?
Peki küresel güçler emellerine
ulaşmak için neden ulus devleti ve
milliyetçiliği düşman seçer? Sorusuna cevaben: “…daha açık bir ifadeyle
ulus devlet örgütlenmesi ve milli-
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
21
Makale
Hatıra
yetçilik idesi bu şekilde bir hedefin
önündeki en büyük engel olmaktadır. O halde sonuç ulus-devletler
ortadan kaldırılmalı ve onu besleyen
milliyetçilik zayıflatılmalı, fonksiyonelsizleştirilmelidir.” (16)
İttihad-ı Anasır ve Mozaik
Osmanlının kurtuluşu için ortaya atılan bir fikir İttihad-ı Anasır (Unsurların birliği). Ve şimdi de
“Türkiye’nin kurtuluşu için!” ortaya
atıldı. Özetle şöyle diyor Hocaoğlu:
“İttihad-ı Anasır teorisi bir imparatorluk yedi. Şimdi bir imparatorluğumuz yok; ama İttihad-ı Anasır
teorimiz yine var. İsim değiştirmiş
de olsa, cisim olarak aynı olan bu
yeni teori on beş yıldan beri tedavülde. Özü, esprisi hiç değişmemiş: Bir
“alt-kimlik” olacakmış bir de “üstkimlik”. Alt Kimlikler, “Halklar”ın
kendini özgürce ifade etmesini sağlarken Üst-Kimlik, bütün bu halkları
bir tek çatı altında kuşatacakmış, gerisi süt liman!” (17)
Bir de ortaya mozaik kavramı atılıyor son zamanlarda. Hem de övünerek anlatıyorlar “mozayiğiz’ diye.
Bu kavrama şiddetle itiraz eden Hocaoğlu “…ancak; Türkiye bir mozaik
ülke değil; Türkiye, Türklerin ülkesi!
Ve dahi, eğer ki “mozaik” metaforu
illa da kullanılmak isteniyorsa, derim
ki, Türkiye ancak, demiri, çimentosu,
kumu, yani omurgası Türkler olan
bir ‘demirli beton mozaik ülke’ olarak tanımlanabilir. (18)”
Sözü bitirirken, her türlü gö-
22
rüşün mesele hakkında
söz söylediği bir ortamda
milli düşünenlerin tezleri, anti-tezleri ve tavırları
şüphesiz mühim derecede
gereklidir. Devleti kuran
iradenin adı Türk’tür.
Tarihten gelen süreçlerde bu topraklara Türkiye denmesinin başka bir
izahı yoktur. Haldun’un
buyurduğu gibi; kurucu
irade nesep (soy) asabiyesidir. Mülkün tapusu ona aittir.
Ne zaman ki başka nesep asabiyeleri
devlete ortak olmaya çalışır, o zaman
kaos başlar. Lakin Türkiye’de ancak
sebep asabiyeleri -Haldun’un deyimiyle dil, din, vatan birliktelikleri,
ortak kader ve yaşama arzuları –vardır. Bunu sağlam bir şekilde devam
ettirirsek sorunlar suhuletle hallolur. Vatan toprakları üzerinde oynanan oyunlar apaçık ortadadır. Amaç
Türklüğü silmek ve devleti tasfiye
etmektir. Zehiri ise mikro milliyetçilikler ve etnik ayrıştırmalardır. Maalesef bu, ülkemizde yerel argümanlarla yapılmaktadır. Tehlike büyüktür
ve mücadelede geç kalınmış değildir.
Bu topraklarda ebed müddet hür ve
bağımsız yaşamak için bu oyunlara
gelmeyelim.
Kaynakça:
1- Prof. Dr. Mehmet ÖZ, Türkiye ve İslam Alemi adlı makale
2- Neslihan TEMELAT, TBMM Araştırma Merkezi: Ülke Anayasalarında Vatandaşlık Tanımları adlı çalışma
3- Ahmet KABAKLI, Temellerin Duruşması,s.9
4- Ali Tayyar ÖNDER, Türkiye’nin Etnik Yapısı, s.14
5- Mustafa E.ERKAL, Yeniçağ Gazetesi 31.03.2013
6- Ali Tayyar ÖNDER, a.g.e. s.141
7- Bkz. Ali Tayyar ÖNDER a.g.e. s.4-9
8- Ali Tayyar ÖNDER a.g.e. s.6
9- Celaleddin YANIK, Etnisite, Kimlik ve Milliyetçilik Kavramlarının
Sosyolojik Analizi adlı makale
10- Prof. Dr. Yumni SEZEN, Sosyolojiden İdeolojiye Küresel ve Milli
Arasında Türkiye, s.31
11- Bkz. a.g.e. s.32
12- Bkz. a.g.e. s.32
13- Bkz. a.g.e. s.34
14- Bkz. a.g.e. s.42-196
15- Durmuş HOCAOĞLU, Devletçilik Bumerangı s.280-281
16- A.g.e. s.282
17- A.g.e. s.39
18- Durmuş HOCAOĞLU, Türk Yurdu Dergisi, sayı 203
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
IRAK’TAKİ YÖNETİMLER, TÜRKMENLER VE BAZI
HATIRALARIM (1)
Prof. Dr. Kudret KEVSEROĞLU*
Irak’taki bitmeyen ve tükenmeyen
politik senfoniye hayatımda ilk defa
1958 yılında henüz 7–8 yaşlarında iken
duyduğum haberlerle katıldım. Bu yaş
bir çocuk için birçok olayları fark edemeyecek olmasına rağmen (tabiri caiz
ise anyayı konyadan ayıramayacak yaş
olmasına rağmen) ancak bazı önemli
olayları da tertemiz hafızaya yüklemek
için hiç de erken bir yaş değildir.
Günlerden 14 Temmuz 1958
(Pazartesi günü), sımsıcak bir yaz gününün sabahı, sıcaklık ortalaması o
saatlerde bile 35–40 derece idi. Klima ve buzdolabı pek yaygın değildi
ve bunları alacak ekonomiye sahip bir
aile değildik. İnsanlar su içmek için
çeşmeden doldurdukları testileri akşamüzeri serin olması için çatıya bırakırlardı. Aslında klima hiç yoktu. Ancak
sıcak havayı çeviren bir nebze serinlik
yaratan küçücük vantilatörler vardı.
Bunlara halk Anadolu’da “pervane” ve
Türkmeneli’nde “panka’’ adını vermişlerdir. İşte böyle bir günün erken saatlerinde mahallede ve evde ne olduğunu tam anlayamadığım olağanüstü bir
hareketli atmosfer olmuştu. Babam ve
benden birkaç yaş büyük olan ağabeylerim eski ve gıcırtılı bir radyonun hoparlörüne kulaklarını dayamakta idiler.
Tabiri caiz ise radyonun içine girecek
gibiydiler. O tarihlerde Kerkük’e televizyon gelmemişti. Ancak Bağdat’ta
1950’lerin sonlarına doğru televizyon
yayınları başlamıştı. Yani insanların tek
haber kaynağı radyo olup Bağdat ve
dünyaya açılan tek pencereydi. Ayrıca
akşam saatlerine yakın Bağdat’ta basılan gazetelerde önemli haberlerin kaynağını oluşturuyordu. Ancak, gazeteyi
alanların ve okuyanların sayıları çok
azdı.
Radyodan 37 yıllık olan krallık
serüveninin yok olduğunu ve yeni bir
Cumhuriyet döneminin başladığını
belirten beyanat okunuyordu. Radyo-
4. Sayı / Ocak 2014
Yarbay Abdülselam Arif
dan, ihtilal müjdesini (sonradan öğrendiğime göre) Yarbay Abdülselam
Arif okuyordu. Bu zat, ihtilali yapan
Hür Subaylar (Zubbatul Ehrar gizli örgütünün) mensuplarından olup
Arap milliyetçiliğini savunan Mısır ve
Suriye ile birleşmeyi destekleyenlerden
1963–1966 yılları arasında Irak Devrim Komitesi tarafından seçilen Irak’ın
2. Cumhurbaşkanı idi. Arif, cesur,
muhafazakâr ve inançlı bir asker idi.
1958 yılında Cumhurbaşkanı seçilen
General Abdülkerim Kasım ile daha
sonraki dönemlerde ihtilafa düşmüş,
idama mahkûm edilmiş ve sonradan da
affedilmiştir. Arif, 1966 yılında şüpheli
bir uçak kazasında Basra civarında vefat
etmiştir. Okullar ve tüm resmi kuruluşlar tatil edilmiş ve yas ilan edilmiştir.
Ailesi ölümünün halen bir sabotaj olduğuna inanmaktadır.
Irak’ta artık 37 yıl süren krallık
devri kapatılmıştır. Buna sevinenler
olduğu kadar sevinmeyenler de vardı.
Hatta Türkmenlerin bir kısmı rahat ve
huzurun gideceğini, zorlu ve karanlık
günlerin başlayacağına inanmaktaydı.
Nitekim öyle oldu ve özellikle 1959
yılında 14 Temmuz katliamı ve 1980–
2000 yılları arasında Saddam’ın katliamları Türkmenleri çileden çıkarmıştır.
Sevinenler ise uzun süren (37 yıl) İngiliz yanlısı bir krallık döneminden sonra
cumhuriyet ve özgürlük döneminde
insanlar daha iyi bir yaşam seviyesine
sahip olacaklar, açlık ve sefalet geride
kalacaktır diyenlerdi. Zengin petrol
kaynakları yabancılar değil ülkenin insanları tarafından değerlendirilecek ve
daha neler neler ve ne pembe hayaller
kuruyorlardı veya kurduruyorlardı.
Krallık döneminin başbakanı olan
Nuri Said 14 Temmuz 1958’de kraliyet
ailesi ile birlikte idam edildi. İdamından önce şu ifadeyi kullandığı söylenmektedir “Irak bir pislik kuyusudur
ve ben de kapağıyım. Kapak gittikten
sonra kokusu çıkar.’’ Gerçekten de öyle
oldu ve Irak bir türlü ayakları üzerinde
duramadı. Zengin bir ülke ve kaliteli
petrole sahip olmasına rağmen açlık,
sefalet ve pislik içerisinde yaşamasının
mantığı nasıl açıklanır? Gün geçtikçe
daha da kötüye gidiyor. Bunun sorumlusu yabancı güçlerin teşkil ettiğini
söylesek de belki önemli sorumluluğu
geçmişten günümüze halkı yöneten
kişiler taşımaktadır. Eski çağlarda yaşayan Emevi valisi Haccac Bin Yusuf Es
Sekafi ( D. 661- Ö. 714 M.) Irak halkı için şöyle bir ifade kullanmış “Ehli
Irak, ehli nifak’’, “Irak halkı, münafık
halktır.’’ Yani cellâtlığı ve zalimliği ile
bilinen Haccac bile Irak halkı ile baş
edememiş ve illallah demiş. Bu ifade
Irak’ta neredeyse bir atasözü olmuştur.
Tarih sayfalarına bakıldığında Osmanlıların Irak’tan çekilmesi ile Irak
Türkmenleri ve özellikle Kerkük’te birçok katliamlar olmuştur. Örneğin; 4
Mayıs 1924’te Büyük Britanya Askeri
Kuvvetine bağlı Lifi kuvvetlerin yaptığı
katliam, 12 Temmuz 1946 Gâvur Bağı
Katliamı, 14 Temmuz 1959 Komünistlerin yaptığı katliam, 28 Mart 1991
Saddam’ın Altın Köprü Katliamı, 31
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
23
Hatıra
Hatıra
Ağustos 1996 Erbil’de Saddam katliamı gerçekleştirilmiştir.
İngiliz kuvvetleri Osmanlıya ait
olan Musul vilayetini (Musul, Kerkük,
Erbil ve Süleymaniye) Kasım 1918’de
ele geçirdiler ve birçok batı ülkeleri
oyunları ile Irak’taki hâkimiyeti sürdürmüşlerdir. Dışı Arap ve içi İngiliz olan
kukla bir Krallık devleti kurulmuştur.
Temelsiz, günün şartları gereği yapay
olarak kurulan bir devletin ne olduğunu 75 yıl sonra meydana gelen olaylar
hem gösteriyor ve hem de kanıtlıyor.
Bugün Irak fiilen parçalanmış durumda ve can çekişiyor. Dış ve iç mihraklı
mirasçıları da bundan haz duyuyorlar.
Kral tahtına kimin geleceği de tartışmalı olmuştur. Uzun tartışmalardan
sonra kralın peygamberimiz soyundan,
yani Haşimî soyundan Osmanlıya ihanet etmiş Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal
(1. Faysal) uygun görülmüştür. Tabi İngilizler kendi menfaatlerinin hesabını
yaparak buna karar vermişlerdir. Batı
ülkeleri dış politikasını çizmiş, milletinin çıkarı için neler yapılması gerekirse
belirlemiş ve bu amaçlara nasıl varılacağını saptamıştır, hangi siyasi iktidar
veya parti gelirse gelsin bu değişmez,
değiştirilemez ve bu milli politikayı uygulamak zorunludur.
Halkın bir kısmı ülkeyi yönete-
24
cek kralın öz be öz
Iraklı olmasını uygun görmekteydi.
Bu adaylar içerisinde Abdulrahman
El-Nakip,
Talip
El-Nakip, Hadi ElUmeri ve Şeyh Hazzal adı geçmekteydi.
Bazıları ise Osmanlı
sultanlarının
çocuklarından olan
şehzade Burhanettin Bey’i tercih etmekteydi. Özellikle
Osmanlı Devleti’ne
sempati duyanlar ve
Kerkük ahalisi tercihlerini bu şekilde
yapmışlardır. Ancak buna İngilizler
sert bir şekilde karşı
koymuşlar ve tepki göstermişlerdir. Çünkü öyle olursa
Irak tekrar Osmanlı hâkimiyetine geçebilir endişesini taşıyorlardı. Böylece
bir nevi ortam hazırlanmış olacaktır ve
ayrıca yeni yeni ortaya çıkan petrolün
nimetlerinden Osmanlıyı uzak tutmak
gerekmektedir. Zaman zaman Kürt
aşiretlerine Osmanlı devletine karşı
kışkırttıkları da olmuştur. Bunlara ilaveten o dönemlerde bile Kürt aşiretlerine ve Ermenilere devlet kurma vaatleri
verilmişti. Örneğin 1926 yılında Paris
antlaşmasında Ermeni ve Kürt Aşiretleri kışkırtıldı.
Batı, Irak ve diğer Arap ülkelerini
kendi menfaatleri doğrultusunda yönetmek için kendi emirlerinden çıkmayan yöneticileri seçer. Ayrıca sözde o ülkelerin ve ülke insanlarının yararlarını
düşünmektedirler. Petrol için kavgalar
petrolün öneminin belirlenmesi ile başlamıştır. Hatta zaman zaman İngilizler
ile Amerikalılar arasında bile Ortadoğu petrolü için sıkıntılar ve çekişmeler
olmuştu. 1. Dünya Savaşı sıralarında
ABD kendi ticari ve ekonomik çıkarlarını korumada hassasiyet gösterirken
politik konulara bulaşmamaya büyük
özen göstermiştir. Ekonomik çıkarları
ve özellikle petrol ihtiyacı dolayısı ile
Milli Mücadele başladığında, Amerika
Ortadoğu ve özellikle Mezopotamya
yani Musul petrolleri ile ilgilenmeye
başladı. Amerika’da petrol tüketiminin
artması (1917 yılında savaşa katılmasından sonra), Amerikan hükümetini
endişelendirmişti.
Osmanlının çekilmesi ile Musul
vilayetinde yaşayan Türkmenlerin endişesi artmıştır. Özellikle İngiliz, Kürt
ve diğer azınlıkların baskısı Türkmenler üzerinde ciddi bir şekilde görülmüştür. Adeta Osmanlının çekilmesi ile
önemli bir etnik grup olarak görülen
Türkmenler sahipsiz kalmıştır. O dönemin genç şairlerinden olan Nazım
Refik KOÇAK (1905–1962) ulu önder
Atatürk’e milletinin isteğini ve sitemini
‘’Yurdumun derdi’’ adlı bir şiir ile dile
getirmiştir. Bu şiirden bazı mısralar şu
şekildedir;
Yurdum Kerkük avlum Türk,
Başbuğum Kemal Paşa
Ben seninle övünürüm al bayrağım bin yaşa,
Al bayrağım seni yurttan koparanlar savanlar
Yok olsunlar yurdumuzdan bizi yer yer kovanlar
Sallandığın yüce damda gel gör nasıl yabancı,
Bir paçavra bağlamışlar yağılların yalancı,
Bayrağıdır, bu kirli bez tutsak olduk biz buna,
Kurtulmak için, bağlamışız belimizi hep sana,
Büyük Gazi kurtar bizi bu kahpelerin bezinden,
Kerkük Türk’tür, gel ayırma anasını kızından.
1920’li yıllarda oynanan sinsi İngiliz ve Batı politikasının aynısı 2000’li
yıllarda da görülmüştür. Bu defa başrolde İngilizler değil Amerikalılar vardır. Amaç, politika ve oyun aynı, ancak sahnedekiler biraz farklı. 1920’li
yıllarda İngiliz General Mod Bağdat’ı
işgal ettiklerinde halka demeç vererek
biz Irak’a işgale gelmedik, özgürlük ve
demokrasi getirmek için geldik. Buna
benzer ifadeleri 2003’te Bağdat’ın işgalinde Amerikalı General de söyledi.
Nasıl bir demokrasi ve özgürlük ise 100
yıla yakın bir süreden beri yola çıkmış
ve halen Irak’a varmamış. Eğer bu demokrasi ve özgürlük gerçekten arzulanmış ve karınca hızıyla bile yürümüş olsaydı, şimdi çoktan Irak’a ve tüm Arap
ülkelerine varmış olmalıydı. Aldatmaca
demokrasiyi ve yalancı Arap baharını
görüyoruz. Her gün Irak’ta, Mısır’da,
Suriye’de onlarca kişi ölüyor.
Bu katliamların hangisi Osmanlı
döneminde yaşandı? Bunlar, Arap ül-
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
kelerinin tarih kitaplarını, egoları ve
menfaatleri doğrultusunda yazmışlar.
Benim öğrenciliğim yıllarında ilkokul
veya daha üst sınıflardaki tarih kitaplarında Osmanlı ve Türk düşmanlığı
aşılamaya çalışmışlar. Biz gerçek tarihi,
analarımızdan, babalarımızdan, yakın
çevrelerimizden ve Türkmen öğretmenlerden öğrendik. Halen birçok
Arap ülkesinin tarih kitaplarında bunun gibi Osmanlıyı düşman gösteren
ifadeler mevcuttur. İlahiyat fakültesinde bir doçent arkadaşımızın çalışması
olarak bu yanlışlık kanıtlanmaktadır.
Ancak buna kültürlü kesim hiçbir zaman inanmamıştır. Çünkü “görülen
köy kılavuz istemez.’’ Nitekim yukarıda da belirttiğim gibi Osmanlının tekrar gelişini bile bekleyen vardır.
Aslında Osmanlının Irak’tan çekilmesi ile bazı Arap aydınları, Arap
halkını çok kötü günlerin beklediğini
ifade etmişler. Ancak elden ne gelir.
Hatta Osmanlının gelişini bekleyen bir
Arap halk şairi şöyle diyor:
Kul yom agul hel yom baçır yibeynun
Anti lil mubeşşirin bose minel uyun
Tercümesi;
Her gün derim belki bugün yarın
onları görürüm
Bu müjdeyi bana verene gözden
öpücük veririm.
Daha sonra bu iki mısra Arapça olan bir şarkının güftesi olmuştur.
Benim ana tarafından Mustafa HÜRMÜZLÜ dedem de Osmanlıyı bekleyenlerden biri idi. Osmanlıya ihanet
olmasın diye İngilizlerin kendisine teklif ettikleri görevi kabul etmemiştir.
1974 -1976 yılları arasında Irak’ın
Diyale iline bağlı Celavla ilçesinde
tankçı olarak askerde iken Arap bir komutanımız Yüzbaşı Abdülvahap vardır.
Bu yüzbaşı bizlere Osmanlının kahramanlığını ve Türk ordusunun cesur
bir ordu olduğunu övgüyle anlatırdı.
Osmanlı hiçbir zaman Arapların düşmanı olmadığını vurgulayarak belirtirdi. Aslında bu gibi ifadelerin yasak ve
cezası belki Saddam iktidarında idama
kadar gitmesine rağmen ve geri kalmış
ülkelerde doğru söylemenin bir suç olmasını bilmesine rağmen bu komutan
cesurca gerçekleri sergilemiştir. Biz onu
4. Sayı / Ocak 2014
hayretler içinde dinlerdik.
olayı, başta Yarbay Arif ’in (Irak’ın 2.
Osmanlının çekilmesi ile Irak’ta
Cumhurbaşkanı ) ve bir grup askerlerin
devlet şekli tartışmaları da başlamıştır.
Bazılarına göre krallık yerine cumhu- çılgınlığı ve egolarını tatmin etmekten
riyet şeklinde bir yönetimin olması öteye bir şey değildir. Memlekete ve
uygundur. Ancak İngilizler bu yönetim şekline pek sıcak bakmamışlardır. halka hiçbir şey getirmediler. Bugünkü
İngilizlere göre toplumun kültür sevi- bunalımların büyük nedeni bu çılgınyesi bu yönetimi kaldıracak düzeyde değildir. Oysa
cumhuriyet yönetiminde
iplerin ellerinden çıkacağı
korkusu vardı. Nitekim
cumhuriyet ile birlikte,
(1958 devrimi) İngilizler
krallık döneminde sağladıkları yararların bir kısmından yoksun oldular.
Aç göz Batı, zengin ve cahil
Doğu’nun gerçek demokrasiye girmesini asla istemez. Çünkü bir lideri veya
2006’da idam edilen Saddam Hüseyin ve Oğulları
diktatörü kandırmak ve ona
söz geçirmek bir meclisi veya
bir halkı kandırmaktan çok daha ko- ların hatalarıdır.” Konuşmasına şöyle
laydır. Ancak toplum cahil ve kukla devam etti: “Ben ki 1941 İngiliz – Irak
bir devlet niteliğinde ise, iktidar şekli
savaşı, 1945 Molla Mustafa Barzani ispek durumu değiştirmez. Buna en güzel örnek Saddam dönemini verebiliriz. yanı ve 1948 yılı Filistin savaşında kahSaddam tabiri caiz ise “dediğim dedik,
ramanlık gösteren bir subay olarak bu
çaldığım düdük’’ politikasını uyguladı. Kendi kafasından ve hiçbir üst dü- çılgınlara boyun eğmediğim için önce
zeydeki komutanlara görüş açıklama idam ve sonra müebbet hapse çarptırılfırsatı vermeden 1980-1988 arasında
Irak-İran savaşı ve 1990 yılında Kuveyt dım, idam haberimi duyan genç oğlum
işgal etmesi, ‘’Düceyl’’ ilçesinde silahlı kalp krizinden ölmüştü. Bunlar Irak’ı
saldırıya uğradığından Arap olmalarına rağmen ilçenin bir kısım insanlarını yüzyıl geriye attılar.”
idam ve ilçeyi yerle bir etti. Kim kazanGerçekten de geçmişten günüdı? Saddam nerde? Çok iyi hatırlarım
insanlar yemeği ve ekmeği bulamaz müze kadar baktığımızda Osmanlının
iken (ambargo süresinde yani 1990- Irak’tan ayrılışından bugüne kadar, bu
2003) Saddam’ın çocukları etle aslan
ve muzla maymun besliyorlardı. Nerde kadar zenginliğe sahip ve dünya stanonlar? Ve nerde Saddam saltanatı? Bazı dartlarında yüksek kaliteli petrollerin
üst düzeyde asker ve siyaset adamlarına
bağrında yaşayan insanlar hiçbir zaman
göre 1958 yılından bu yana, cumhuriyet ilanından bu yana 55 yıl geçmesine ayakları üzerinde duramadılar.
rağmen Irak’ta kanayan yara durmadı
(Devam Edecek…)
ve günden güne daha kötüye gitti. Ata*OMÜ Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi
sözümüzde olduğu gibi “gelen gideni
aratır”. Bir Türkmen emekli generali
merhum Ömer Ali 1958 devrimi hakkında şöyle diyor: “Krallığın devrilmesi
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
25
Deneme
BİZİM DİLİMİZ GÖNÜL DİLİYDİ
Recep ŞEN
Bizim medeniyetimiz gönül zenginliğinden neş’et
etmiş ve gönül zenginliğiyle gelişmiş
bir medeniyettir.
Mimariden edebiyata, güzel sanatların hangi dalına
bakarsanız bakın
ortaya konan eserlere gönül dili, diğer bir ifadeyle hâl
dili damgasını vurmuştur. Bu dil bize
mahsus bir dildir.
Mesela, Batı Medeniyetinin ortaya
koyduğu eserlerde
bu dili göremezsiniz. Bizde bir çini
ruhunuzu ısıtır, bir
mısra gönül telinizi titretir. Kısacası,
her şey bir gönüle
girme, bir gönül
kazanma uğruna
yapılır.
Gönül
dili,
muhatabını kolayca etkileyebilen,
onun ruhunu okşayan, misk ü anber misali çekim
alanındakilere de
sirayet eden bir dildir. Bu dile yabancı
kaldığımızdan bu
yana geçmişimizle
olan irtibatımızı
kaybettik, aynı zamanda birbirimizle
olan iletişimimiz
de koptu. Oysa
bu
medeniyetin
çocukları bir zamanlar birbirleriyle gönül dilinden
halleşir,
anlaşır-
26
lardı ve bizim coğrafyamızda huzur
vardı, esenlik vardı. Çünkü lafla peynir gemisi yürütmeye çalışmıyorduk.
Söylediklerimizi yaşıyor, bu hüsn-ü
hâl üzere hayatımız devam ediyordu.
Çoğu zaman kelimelere bile ihtiyaç
duymadan sükûti sohbetlerle iletişim
kurabiliyorduk.
Muhabbet ve aşk diliydi bizim
dilimiz. Aşkımız, derdimiz, çilemiz,
gayretimiz, bilgimiz, amel-i salihimiz,
merhametimiz, gözyaşımız vardı. Aşkın hükümfermâ olduğu kutlu zaman
dilimleriydi o demler. Her şeye muhabbetle nazar kıldığımız zamanlardı.
O zamanlar O’nun eseridir diye seviyorduk yaratılan her şeyi; hem de hiçbir menfaat ummadan, karşılık beklemeden. Kırmak ve incitmek gönül
dilimizin lügatinde olmayan kelimelerdendi. Ne güzel günlerdi o günler.
Hâlden anlardık, hâl bilirdik. İçimizin
güzelliği dışımıza vurmuştu. Bu güzellik söz ve davranışlarımıza, ortaya
koyduğumuz eserlere yansımıştı. Arınmıştık çirkinliklerden, birdi içimiz
dışımız. Bu arınma, bir terbiye yani
eğitim meselesiydi aynı zamanda. İç
arınması, nefis tezkiyesi dediğimiz bir
ulvi gayret ve mücadele ile her türlü
kötülüklerden kendimizi uzak tutup,
bu güzel hâl üzre berhayat oluyorduk.
Dünyada cenneti yaşıyor ve yaşatıyorduk. Bize has bu eğitim yöntemine bizim medeniyetimizde “ilm-i tasavvuf ”
deniliyordu.
“Dilsizlerin dilini, dille ifade edilemeyecek sırlara sahip olanlardan can
dilini öğren!” der Mevlana’mız Mesnevi adlı o meşhur eserinde. Gerçek
manada insan olabilmek için gönül
dilinin öğretildiği meclisleri bulmamız
gerekiyor. Gönül eğitiminden anlayan gönül mimarlarının meclislerinde
diz kırıp oturmalıyız. Gönül dilinden,
can dilinden, ölümsüzlüğün dilinden
konuşur onlar. Gönlümüze genişlik,
neşe, güven, huzur veren, onu geliştiren, tamir eden sözlerdir onların
sözleri. Gönül evini inşa eden, toprağı vatan yapan mimarlardır onlar.
Çekirdekte ağacı seyreden o rehber
insanların rahle-i tedrisinden geçerek
hamlıktan sıyrılmak, ateş-i aşkla yanarak pişmek, olgunlaşmak gerekiyor.
Buna hâl ilmi deniliyor dostlar. Bu
bahsettiğimiz eğitim metodu sırf sözle, anlatımla kazanılacak bir şey değil
tabi. Yunus gibi, “Hakkı seven kullar
ile/çağırayım Mevlam seni.” diyerek
Allah dostlarıyla sohbetle, ülfetle, muhabbetle, kaynaşmakla, kalpten kalbe
iletişimle oluyor bu eğitim. Mescit ile
okullarda uygulanan eğitim yönteminden çok farklı bir yöntem bu. Belki de
burada verilen eğitimleri destekleyen,
tamamlayan bir insan eğitme sanatı,
ruhun disipline edilmesi diyebiliriz.
Her şey sevgiye dayalı bu mektepte.
Sevgisiz kalbe yer yoktur bu sırça sarayda. Burada söz gönülde kıvamını
bulur, daha sonra dile gelir kelimelere
dökülür. Sözün özü vardır. Gereksiz,
boş söze yer yoktur. Hâldir esas olan,
yaşamaktır yani, kemale ermek, zevk-i
ilâhiyi tatmaktır. Gerisine bizimkiler
kıylükâl (dedikodu) derler.
Hazreti Pir Mevlana ne güzel söylemiş gönül dilini anlatırken: “Gönül
buluta benzer, göğüsler damlardır. Şu
dilse oluktur sanki; yağmur oradan
akar. Yağmur suyu gönülden göğüslere
tertemiz yağar, fakat adamın içi pisse
sözlerinin de aslı-faslı yoktur.”
“A gönül, sözün tamamını sen
söyle; ben ağzımı yumdum, sen söyle
ki ebedi sözlere sahipsin sen.”
Bu dünyada gönül diline vâkıf
olanlar var, bir de bu sırra vâkıf olmayıp da bunun dedikodusunu yapanlar
var. Bu iki grup insandan birincisine
hâl ehli, ikincisine ise kâl ehli denir.
Eşrefoğlu Rumi, ikinci gruptaki kâl
ehline: “Ey zahid-i dünya perest var
zühdünü arzeyleme!” diyerek ihtarda bulunur. Bizim medeniyetimizin
mimarları hâl ehli insanlardı, gönül
insanlarıydı. Farklı inançlardan, farklı
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
etnik kökenlerden insanları hoşgörü
ile kucaklayan ve onları bir devlet çatısı altında barış içerisinde yaşatabilen
bir dildi onların dili. İşte bu dil sayesinde kalıcı oldular yurt tuttukları topraklarda. Hasılı kelam, söz ile değil hâl
ile var olmuşuz ve kıyamete kadar da
var olmaya devam edeceğiz.
Bizim dilimiz hâl dili, gönül dilidir. Bize ait millî hafızanın, millî
hatıraların, duygu ve düşüncelerin,
hasılı bütün maddî ve manevî değerlerin taşıyıcısı olan Türk Dünyası’nın
ses bayrağı Türkçe de bu gönül dilinin
tercümanıdır. Onun için Türkçemiz
ağzımızda anamızın ak sütü gibidir
ve aynı zaman da Yunus’un sözleri
kadar mübarektir. Biz buyuz aslında.
Rengimiz, kimliğimiz de bu. Türk’ü,
İslâm’dan ayrı düşünmek abesle iştigaldir. Türk, İslam’ı aşk boyutunda
yaşayan tasavvuf erlerinin dizinin dibinde yetişmiş, onların ellerinde şekle
girmiştir. Türk, cihan şumül düşünen,
hak ve adaletten yana kâmil manada
samimi müslüman demektir. Türk’e
bunun dışında farklı bir anlam yükleyenler onun tarihini, dünyasını, inancını bilmeyen, başka emeller peşinde
koşan art niyetli insanlardır. Türk’ün
kıymeti gönül dilini biliyor olmasındadır dostlar. Sorarım size nasıl sevilmez böyle bir insan? Nasıl sevilmez
Sultan Alparslan, nasıl sevilmez Sultan
Fatih? Türk’süz İslam coğrafyası yetim,
öksüz, kudretsizdir. Bu, hepimizin kabul ettiği tarihi bir realitedir. Bunun
ırkçılıkla falan da alakası yoktur. Irkçılık bizim inancımıza göre yasaktır ve
zulüm olarak görülmüştür. Biz Türkler
ırkçılık yapmadık, yapmayız da. Kimsenin milliyetini, dilini, kendini ifade
ediş biçimini, inancını hakir görmeyiz
biz. Bizim yaşadığımız geniş coğrafyada farklı etnik kökenden, farklı inançlardan olan insanlar geçmişte huzur
içinde yaşamışlar, bundan sonra da
özgürce ve huzur içinde yaşayacaklardır. Bizim üzerimizde beynelmilel çirkin oyunlar tezgâhlayan, kendilerince
operasyon yapmak isteyen dış güçler,
erenler ve yiğitler yurdu Anadolu’daki
bin yıllık maceramızı unutmasınlar,
4. Sayı / Ocak 2014
biz unutmuyoruz, unutmayacağız da.
Sözü kıymetli kılan şey onun gönül diliyle olan bağlantısıdır. Bizi etkileyen, bizi sarsan, ruhumuza işleyen de
böyle güzel sözler değil midir dostlarım? Sözün gücü de burada saklı. Ozanımızın, “Kalpten kalbe bir yol vardır
görülmez.” dediği yol budur işte:
Gönül yolu. Bu yolda yolcu olanlara
ne mutlu! Bu yola yolcu olma bahtiyarlığını bize lutfeden Rabbimize ne
kadar şükretsek azdır. Allâme-i cihan
olsak, gönlü bize verenden bihabersek
söylediklerimiz gönül ehlinin yanında
kıymet ifade etmez, gönüllere girmez.
Çünkü gönül dili Allah (c.c.) ile Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) ile irtibatlı bir
kavram. Söz söyleyen kişi, Allah (c.c.)
ve Peygamberimiz (s.a.v.)’den bihaberse gönül dilinden de bihaber demektir.
Bu aziz millet, tarih boyunca hiç gönül dilinden bihaber olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır biiznillah.
Ya kötü söz söyleyen, o fırın küreği
kadar dili olanlara ne demeli? Onu da
Mevlana’dan öğrenelim: “Akbabanın
ağzı daima kötü kokar zaten! Söyleyenin kötülüğü ve sözü yüzden, gözden
ve benizden de anlaşılır.”
Ne zaman ki, gönül diliyle konuşmayı unuttuk sokaklarımız, evlerimiz,
eğitim kurumlarımız barut fıçısı haline geldi. Dünya barut fıçısı haline
geldi. Savaşlar, zulümler, cinayetler,
kan, gözyaşı, sömürü... Patlamaya hazır bomba gibiyiz. Öfke, şiddet, cinayet kol geziyor ortalıkta. Evet dostlar,
gönül dilini unuttuk hâlsiz düştük,
hâlden anlamaz olduk, birbirimizin
noksanlarının peşine düştük, sözle birbirimizi taciz etmekten zevk alır hale
geldik. Bağıran haklı oluyor artık. Konuşuyoruz ama işkembeyi kübrâdan
konuşuyoruz. Söylediklerimizin ne
kendimize, ne de başkasına faydası var.
Mevlana: “Aynı dili konuşanlar
değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir” derken, bize harfsiz ve kelimesiz anlatımın en etkili yol olduğunu
işaret ediyordu aslında. Zaten birçok
şeyi anlatırken kelimeler kifayetsiz
kalmıyor mu? Bu anlamda gönül dili,
vücut dilinden daha etkili, daha hoş ve
daha derin anlamları içinde barındırır.
Kişinin aşkını, coşkusunu, yüreğinde
duyduklarını, çilesini, ızdırabını anlatır. Bütün bunları tam olarak anlatmaya kelimeler kifayet etmez. Şiirin en
hası da gönülden doğup oradan mısralara dökülen şiir değil midir? Ecdadın ortaya koyduğu eserlere bir de bu
pencereden bakıp değerlendirelim. Biz
de onlar gibi geleceğe ölümsüz eserler
bırakmak istiyorsak buradan kendimize bir ders çıkaralım. Sezai Karakoç’un
şu tespiti çok hoşuma gider: “Hacı
Bayram-ı Velî gibi büyük adamlar ve
liderler arka arkaya sökün etmemiş olsaydı, bir taşın üstünde tüneyip bin yıl
kıpırdamadan duran, entrika bakışlı
Bizans baykuşu yeniden dirilip belki
de Anadolu’yu ele geçirecekti.”
Milli ve manevi değerlerimizin her
geçen gün hayatımızdan kayıp gitmesi, eski hassasiyetlerimizin kaybolması,
insanların birbirlerine yabancılaşması,
bizi birbirimize kenetleyen milli ve
manevi duyguların giderek körelmesi, farklılıkların çatışma unsuru haline
gelmesi, sevgisizlik, ilgisizlik, inanç zaafiyeti, kutuplaşma, ayrışma, kibir, gurur, bencillik, dünyevileşme gibi temel
problemlerimizin tedavisi için gönül
diline ihtiyacımız var dostlar. Bunun
için gönül mimarlarına muhtacız.
Harf ve kelime kalabalığı sözlerden
uzak durup gönül mimarlarımızın inci
mercan misali, cana can katan tavsiyelerine kulak vermeliyiz. Bu sözleri arayalım, bu sözlerle birbirimize merhaba
diyelim, insanlığa merhaba diyelim.
Yeniden güzel günler görelim.Gönlünüze iyi bakın, muhabbetle kalın.
ŞİİR SANDIĞINDAN:
Bir şûlesi var ki şem-i cânın,
Fânusuna sığmaz âsumânın.
(Şeyh Gâlip)
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
27
İslam
Hazırlayan : Mahmut YİĞİT
İz Bırakanlar
İz Barakanlar’ın bu
sayıdaki konuğu Türk
milliyetçiliğinin ve ülkücü
camianın korkusuz kalemi
rahmetli Necdet Sevinç…
1944 Gaziantep doğumlu
olan Necdet Sevinç , daha
okul yıllarında Türk-islam
mücadelesine
başladı.
“Allah yoktur” diyen Felsefe
öğretmenine
karşılık
yazdığı bir yazıdan dolayı
okuldan atıldı. Yazı
yazmak onun en büyük
silahıydı ve bu sebeple
gazetecilik yapmaya başladı. Gaziantep’te
başladığı mesleğini 1966’dan itibaren
istanbul’da sürdürmeye başladı. Bizim
anadolu, Hergün,Kurultay, otadoğu, H.
O. Tercüman, Yeniçağ gazetelerinde yazdı.
Ülkücü harekertin çileli yıllarında yazdığı
yazılarla dikkatleri üzerine çekmiş, bu
yazılarından dolayı yaklaşık 5 yıl hapis
yatmıştır. Cesaretin ve asaletin timsali
olan yazarımız bir kaç kez silahlı saldırıya
uğramıştır. Ama hiçbir güç onu, doğru
bildiklerinden çevirememiştir. Necdet
Sevinç’i 22 Temmuz 2011’de kaybettik.
Aşağıya aldığımız yazı “Küçük Dev Adam”
lakabıyla bilinen Necdet Sevinç’in Halka
ve Olaylara Tercüman Gazetesi’nde 19
Ocak 2006’da yayımlanan köşe yazısıdır.
SEVGİLİ ağabeyim Sami Yavrucuk’un;
‘Türk çocukları üç kıtadaki sonsuz
cephelerde savaşırken bunlar Boğaziçi
meyhanelerinde
kafayı
tütsüleyip,
rum dilberlerine veya frenk asıllı
yosmalara şiir yazıyorlardı’ diye tarif
ettiği devşirme çocukları, zaferi biz
kazanınca ganimetten pay kapmak
için en ön sırada saf tutarlardı. Ya
savaşı kaybedersek? İşte o zaman hangi
mekan veya makamda bulunuyorlarsa,
‘kendilerinin aslında Türk olmadıklarını’
açıklamaya başlarlardı. Bu açıklamalar,
aynı zamanda, düşmanla veya yerli
işbirlikçisiyle çalışabileceklerine dair
sinyal gönderme anlamına gelirdi.
Sayın Turgut Özakman, edebiyat
tarihinde emsali görülmemiş bir milli
ilgi ve milli duygu uyandıran ve Türk
Milleti’ni Gazi’den sonra yeniden
‘İstiklal-i tam’ fikrinde buluşturan Şu
Çılgın Türkler isimli şaheserde benzeri
28
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4.
3. Sayı / Ocak
Eylül 2013
2014
4.
3. Sayı / Ocak
Eylül 2013
2014
Dünyada nerede bir Türk varsa bizim tabiî sınırlarımız orada başlar”
NECDET SEVİNÇ
Türk’ün kılıcından başka övünecek
nesi var? O da bitti. Hala İstanbul’da
oturabiliyorsanız,
bunu
büyük
devletlerin size değil, İslam ålemi’ne
duyduğu saygıya borçlusunuz!
Mehmet Emin Yurdakul’a Türkçü
kimliğinden dolayı saldıran Şevket
Eygi’nin ‘Onurlu şair’ dediği Rıza Tevfik,
bilindiği gibi Türklüğü reddettikten
sonra, işbirlikçilerin emrine girip, Sevr’i
imzalamaktan sıkılmayacaktır!
birçok olay anlatıyor.
Rahmetli Süleyman Nazif ’le, Hüseyin
Daniş arasında başlayan “Fuzul” ile ilgili
fuzuli tartışma, Edebiyat Fakültesi’ne
intikal edince, bakın sınıfta neler oluyor:
.... Filozof, omuzlarına inen uzun
saçlarını dalgalandırarak salonu gözden
geçirdi, bir adım öne geldi. Beyler,
dedi, sizleri merakta bırakmamak için
kanaatimi hemen söyleyeceğim sonra da
iddiamı kanıtlayacağım. “Fuzul” Türk
değil, Acem’dir! Süleyman Nazif Bey
ayağa kalktı:
- Yanılıyorsunuz, Fuzul” özbeöz Türk’tür,
Azeri Türkü’dür. Rıza Tevfik Bey direndi.
-Hayır efendim, siz yanılıyorsunuz, Türk
değildir.
Gerginlik bir anda yoğunlaştı. Bir
öğrenci sinir içinde ayağa kalkmıştı:
-Türk’tür!
-Beyler, “Fuzul” Türk olsa ne çıkar? Siz
Türkler aranıza bir tek Fuzul’yi almakla
ne kazanırsınız?
Bir öğrenci haykırdı:
-Sen Türk değil misin?
Türklükten
‘Türk
Devleti’
belirlemesinin
Anayasa’dan ihracını isteyen Prof. Dr.
Mustafa Erdoğan’ın, İnsan Hakları
Danışma Kurulu’na tayin edilerek
ödüllendirildiğini de hatırlamak gerekir.
Bugünlerde bazı yazarlar gazetelere
açıklamalar yaparak ‘kürt, arap, çingene,
ermeni, Akdeniz’li, İstanbul’lu, dünya’lı,
Türkiye’li
olmakla
böbürlenmeye
başladılar.
Türk’üm diyen yok!
Yani Damat Ferit de hortladı, Rıza
Tevfik, Ali Kemal ve benzerleri de.
Sinirlilik filozofa da geçti:
-Değilim!
Kitap halinde yayınlanmasını dilediğim
‘Kitaba Sığmayan Çılgın Türkler’
den öğreniyoruz ki, Rıza Tevfik’in
Türklüğü reddettiği günlerde, Maarif
Nazırı Fahrettin Rumbeyoğlu da
okul kitaplarından Türk kelimesinin
çıkarılmasını istemiştir! İşte tam burada,
28 Mayıs 2005’te Birlik Vakfı’nın
düzenlediği, Recep Tayyip ve tayfasının
da hazır bulunduğu toplantıda ‘Türk
Devleti’ ifadesinin Anayasa’dan ihraç
edilmesinin istendiğini hatırlatmak
gerekir.
istifa
ettim!
Öyleyse Mustafa Kemal de Samsun’a
çıkmalıdır artık. İstiklal Mahkemeleri
de kurulmalıdır. Kılıç Ali, Hakk’ın
rahmetine kavuştu ama Altemur Kılıç
ağabeyimin göreve hazır olduğunu
biliyorum. Ben de verilecek her türlü
görevi ifaya hazırım efendim.
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
29
Türkistan’dan Bir Şehir
Türkistan’dan Bir Şehir
Türkistan’dan
Bir ehir
BAKÜ B a k ›
Hazırlayan: Kerem CURAL
Türk-İslam devletlerinden güzel
ülke Azerbaycan´ın güzel şehri Bakü… Türk Dünyası´nın büyük lideri Ebulfez Elçibey´in ve kahraman
Mübariz İbrahimov´un memleketi
Azerbaycan´ın Başkenti Bakü´yü tanıyacağız. Nice kahramanlar yetiştiren
gönlümüze taht kuran şehir…
Bakü´yü Tanıyalım
Bakü’nün tarihi eski devirlere uzanır. Abşeron arazisinde bulunmuş arkeolojik buluntular buranın eski yaşama
yeri olduğunu ispatlar. Bakü şehrinin
ne zaman kurulduğu tam olarak bilinmemektedir. Bakü’de bulunmuş 5-7.
yüzyıllara ait Sasani hazinesi o devirde
Eskişehir Surları.
buranın yaşama yeri olduğunu gösterir. 5-6. yüzyıllarda Bakü, Bağavan ve
Ateş-i Bakvan diye adlandırılır. Arap
kaynaklarında (10. yüzyıl) “Bakuye”,
“Bakuh”, “Baku”, Rus kaynaklarında
(15.yy.) “Baka”, Safeviler devri Farsça
kaynaklarda “Badükübe” olarak geçi-
30
yor.
Bakü (Azeri Türkçesi:
Bakı), Azerbaycan Cumhuriyeti’nin,
Hazar Denizi’nin batı kıyısında yer
alan başkentidir. Kafkasların en büyük
şehri, en önemli kültür ve ticaret merkezidir. Ülkenin en doğusundaki ve en
önemli sanayi, ticaret ve kültür merkezi
olmanın yanı sıra bir liman kenti olarak da önemlidir. Şehirde yaşayanların
büyük çoğunluğunu Azerbaycanlılar
oluşturur.
2006 yılında faaliyete geçen Bakü
Tiflis Ceyhan Petrol Boru Hattı’nın
(BTC) çıkış noktasıdır. Bakü Limanı,
Hazar Denizi’nin en önemli limanıdır. Şehirde tiyatro, kütüphane, sinema ve diğer kültürel
mekânlara sık rastlanır. Azerbaycan ekonomisinin gelişmesiyle, 2000’li yılların
başından itibaren şehrin dört bir köşesinde,
birçok yeni alan inşa
edilmiştir. Yeni altyapılarıyla (binalar,
mahalleler, sokaklar,
restoranlar ve diğer
mağazalar) Bakü hızla
değişmektedir.
Resmî istatistiklere göre 2011’deki
Bakü şehir nüfusu 2.092.400’dür.
Kentin banliyöleri de dahil olduğu
zaman şehrin toplam nüfusu yaklaşık
3.000.000 kişiye ulaşmaktadır. Yani
Azerbaycan nüfusunun üçte biri bu şe-
hirde yaşamaktadır.
TARİHİ MEKANLAR
Bakü´de eski yapılardan biri Şirvanşahlar Sarayıdır. Taş duvarları yer
yer dökülen ve çatlayan bu saraya şim-
Bakü’ye girince üzerine mübarek isimlerin yazıldığı duvarları
kurşunladı. Şirvanşahlar Sarayı alimi Seyid
Yahya Baküvi’nin sekizgen kümbeti Selçuklu kümbetlerine
benziyor. Sarayın taş
avlusundan beş on basamaklı bir merdivenle
saray camiine iniliyor.
Cami minaresinin taş
şerefesi Ruslar tarafından yıkılmış. Kuşların
yağmur suyundan içebilmeleri için yaptırılan bu taş oluklar merhametin ifadesi.
Şirvan şahlar sarayı kadar eski Kız Kulesi 12. yüzyıldan
kalma bir eser. 30 metre yüksekliğinde
olan bu kule, sekiz katlı. 800 yıl önce
Hazar’ın kıyısına inşa edilen Kız Kulesi, bugün denizin çekilmesiyle içerde
kalmış. Taş merdivenler minare merdivenlerini anımsatıyor. Kulenin birkaç
katı dünkü Azerbaycan hayatını canlandırmak için düzenlenmiş. Burada
dikkat çeken şey dünkü Azerbaycan
hayatıyla, dünkü Türkiye hayatının
hemen hemen aynı olması. Mesut
Bin Davut tarafından yapılan kız kulesi Bakü’nün sembolü adeta. Bakü’de
birkaç kervansaray da var. Buralar yolcuların hayvanlarıyla beraber konakladıkları yiyip içtikleri ve sonra çekip gittikleri huzur yerleri ve güven yuvaları.
14. ve 17. asırlardan günümüze gelen
kervansaraylar artık devletin koruması
altında.
Evliya Çelebi Bakü’den bahsederken diyor ki “Deniz kenarında büyük
Hanlı, bin kadar evli bağlı bahçeli camili çarşılı, pazarlı mamur bir şehirdir
Bakü. Üç kapısı vardır, üç hamamı varsa da Mirza Han Hamamı gayet hoştur.”
GÖRÜLMESİ GEREKEN YERLER
Bakü, Türkiye dışında belki de
dünya üzerinde kendinizi en çok evinizde hissedeceğiniz şehir. Kentin sokaklarında dolaşırken, bir Anadolu
kenti sokaklarında dolaşıyor izlenimine kapılabilirsiniz. Kentte Osmanlı ve
İran egemenliği dönemlerinden kalma
çok sayıda yapı vardır. Meryem Kulesi (12. yüzyıl). Hilal Camisi (1309)
Cuma Camisi (1438), Han Sarayı (15.
yüzyıl). Eski Cami (1440) görülmesi
gereken yerlerden sadece birkaçıdır.
Kasım Kervansarayı.
Kız Kulesi.
Opera ve Tiyatro Binası.
Eskişehir.
di yeniden bir düzen verilmiş. Bu süslü
divan kapısı bize Anadolu’daki Selçuklu medeniyetlerinden türküler fısıldar.
Sanatkar eller taşı bir dantel gibi süsleyerek şiirleştirmiş. 1920 yılında Ruslar,
Şirvanşah Palace.
Televizyon Kulesi.
Heybat Camii.
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
31
Bizim Ocak’tan
‹ngilizce Kursu
ÂSIM’IN NESLİ
Fedâ ettik en sevgili al kınalı koçları
Güneşin tez doğmasını istemekti suçları
Bıyıkları terlememiş genç irisi şehidler
Türk soyunun yedi gökte parıldayan burçları.
Mayaları Oğuz Atam, Dedem Korkut mayası,
Karılmıştır son Peygamber duâsıyla harçları
Düğünlerde bayramlarda ellerinde elimiz
Yel alnımızda, yüzümüzde saçları
Yeşil ekin,körpe filiz, al tomurcuk güllerle
Yedi rengin koyusundan bezeliydi taçları
Cepleri boş, hep yarı aç, giysileri yalın kat
Alparslan’ca duygularla dopdoluydu içleri
Gelişleri akıl almaz efsaneler gibiydi
Destanları kıskandırdı bu dünyadan göçleri
Ruhlarını ihlâs ile devrettiler Allah’a
Kapanırken bizde kaldı gözlerinin uçları
Şehid, gazi, cümle ecdâd, vatan, bayrak, din, devlet
Dâvâcıdır kıyamette alınmazsa öçleri.
Koç yiğitler, cins atlara bütün binip gittiler
Heves dolu, ümit dolu, ülkü dolu burçları
Karıştılar Üçler ile Yediler’e, Kırklar’a
Ağıtlarda, destanlarda, romanlarda kaldılar
Zül saydılar el bağlayıp gerilerde durmayı
“Onbin” gidip “bir” dönmeyen tümenlerde kaldılar.
Sineleri gök kurşunla doldurulan yiğitler
Kanlarıyla tuğralanan fermanlarda kaldılar.
Genç göğüsler “vatan” diye düşerlerken toprağa
Şom ağızlar, hayretlerde, gümanlarda kaldılar.
Can verenler cennet içre kanatlanıp uçtular
Sağ kalanlar, çakallarla ormanlarda kaldılar.
Devşirilip çer-çöp, saman, hastalıklı tohumlar
Kalbur üstü nur tâneler harmanlarda kaldılar.
Hergün mazlum bacalardan Arş’a doğru yükselen
Kıvrım kıvrım alevlerde, dumanlarda kaldılar.
Yelkenleri bölük-pörsük, süvârisiz gemiler
Hiç yolcusu bulunmayan limanlarda kaldılar.
Rûhumuza mâveradan gizli sesler getiren
Fırtınalar…”gönül” denen Ummanlarda kaldılar.
Mürüvvetli zamanlardan gelmişlerdi bu güne
Yadırganıp yine aynı zamanlarda kaldılar.
Sakarya’nın kan fışkıran toprağından yoğrulup
Unutulmuş pınarlardan doldurulan testiler…
Azgın kuzey yellerinin ateşinde kavrulan
Bağırlardan, dudaklarda susuzluğu kestiler.
Her birinden bölük bölük yumaklanan bulutlar,
Şol Ebabil kuşlarınca kanatlanıp estiler..
Haykırdılar…can bölünmez, et tırnaktan ayrılmaz!
Bozkurt olup, çakalları inlerinde bastılar.
En kudurgan namlulardan boşaltılan ölümü
Döşleriyle göğüsleyip, başlarıyla süstüler.
İtildiler, kakıldılar, dövüldüler, öldüler..
Lâkin düşen bayrakları burçlarına astılar.
Yaz yağmuru sağnaklardan Kırk ikindi gürleyip
Şom ağızlı baykuşların seslerini kıstılar.
Ne dünyalık istediler, ne aferin umdular,
Ne kavgadan vaz geçtiler, ne gücenip küstüler.
Vatan, millet, din ve devlet, alsancaklar hakkına
Dar günlerin erkek arslan sesiydiler…sustular!
Bafra Ülkü Ocakları Eğitim Akademisi bünyesinde
açtığımız Temel Seviye İngilizce Kursumuz yetişkinlere
yönelik olup, haftanın iki günü Çarşamba ve Perşembe
akşamları yapılmaktadır. Pratik İngilizceyi geliştirecek
ve okuldaki İngilizce derslerine destek olacak olan
kursumuza yoğun ilgi var.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
32
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
33
Bizim Ocak’tan
Bafra Ülkü Ocakları Eğitim Akademisi bünyesinde açılan masa tenisi kursumuz geçen yıl olduğu gibi bu
yıl da faaliyetlerine devam ediyor. Hocalığını Adem Onursal’ın yaptığı kursumuza küçük, büyük bütün
yaş grubundan öğrencilerimiz katılabilmektedir. Kurs sonunda, kursu başarıyla bitiren öğrencilerimize
Halk Eğitim Merkezi onaylı kurs bitirme sertifikası verilmektedir.
34
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
Bafra Ülkü Ocakları Eğitim Akademisi bünyesinde bu yıl Matematik ve Geometri derslerine yönelik
kurs açtık. 9-12. Sınıflar arası geometri ve 9,10,11.sınıflar Matematik ve 12. Sınıflara yönelik
YGS kurslarımız pazartesi, salı ve cuma, cumartesi akşamları Bafra Ülkü Ocakları ülkü sınıfında
yapılmaktadır. Öğrencilerimizin hem okul derslerine destek olmak hem de onları üniversiteye
hazırlamak noktasında bu kurslarımız çok yararlı olmaktadır.
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
Matematik ve Geometri Kursları
Masa Tenisi Kursları
Bizim Ocak’tan
35
Bizim Ocak’tan
Satranç Kursu
Resim Kursu
Bizim Ocak’tan
Satranç Kurslarımız Devam Ediyor
Bafra Ülkü Ocakları Eğitim Akademisinin bu yıl açtığı kurslardan biri de resim kursu. Küçük yaş
grubundaki çocuklarımıza yönelik kursumuza ilgi yoğun. Pazar günleri saat 12-15 arasında yapılan
kursumuzda, çocuklarımız estetik kişilik kazanma, duyguları düzene sokma, özgün ve yaratıcı
fikirler geliştirme gibi temel davranış özellikleri geliştirmektedirler.
36
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
Küçük yaş grubu çocuklarımız için açtığımız satranç kursumuza ilgi yoğun. Bafra Ülkü Ocakları
Eğitim ve Kültür Vakfı Eğitim Akademisi bünyesinde açılan satranç kursumuzda çocuklarımız
hem eğleniyor hem de öğreniyorlar. Çocukların hızlı ve doğru düşünebilmelerine, doğru hamleler
yapmalarına, olaylara yaratıcı çözümler üretmelerine yardımcı olan satranç oyunu birçok okulda
ve kurumda ders olarak veriliyor. Biz de Vakıf olarak çocuklarımızın zekâ gelişimlerine yardımcı
olmak, onların bireysel güç ve yeteneklerini keşfetmelerini sağlamak amacıyla satranç kursu açtık.
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
37
Bizim Ocak’tan
ehitlerimiz için Kur’an okuttuk
“Medeniyet Kitapların Burçlarından Yükselir” adlı kitap okuma yarışması düzenliyoruz.
Medeniyetin ve aydınlanmanın temelinde hiç şüphesiz ki kitaplar vardır. Kitaplarla aralarına mesafe
koymayan toplumların çağdaş yaşamda ve uygarlık yolunda bir hayli önde oldukları cümlemizin malumudur.
Türk milleti ve Türk gençliğinin de okuma ve aydınlanma seferberliğinde ön sıralarda yer alması bizim temel
hedeflerimizdendir.
Hızla gelişen teknoloji ve küreselleşen dünya birçok şeyi değersiz kılmakta ve çabuk eskitmektedir. Ancak
dünyada baş döndürücü bir hızda yaşanan gelişim ve değişmeye bir tek şey ayak diremekte ve teknoloji bir
şeyin etkisini kıramamaktadır: o da okuma... İnsanın olgunlaşmasında, her anlamda donanımlı olmasında,
kavrama yeteneğinin ve yüksek seziş kabiliyetinin artmasında kitap okumanın faydalarını saymakla bitiremeyiz.
Çocukların ve gençlerin ifade kabiliyetlerinin artması, çevresini ve dünyayı daha iyi tanıması okuma alışkanlığı
kazanıp kazanamamasıyla da doğrudan ilişkilidir. Bu sebeple bu gerçeği bilmek çocuklarımızın ve gençlerimizin
okumasını sağlamayı, okumayı teşvik edici etkinliklerde bulunmayı da zorunlu kılmaktadır.
Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı olarak, Kitap okuma alışkanlığı kazandırmak ve toplumda bu
bilinci arttırmak amacıyla ortaöğretim öğrencileri arasında “Medeniyet Kitapların Burçlarından Yükselir”
sloganıyla bir kitap okuma yarışması düzenliyoruz.
Yarışmaya katılmak isteyen Lise öğrencileri bulundukları okulun Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenine ismini
yazdırarak yahut doğrudan bizimle irtibata geçerek başvurusunu yapabilir. Öğrenciler en geç 17 Ocak 2014’e
kadar başvurularını yapmalıdır.
Bu topraklar için canlarını feda eden şehitlerimiz için16.11.2013’te Ocak hizmet binamızda Kur’an- Kerim
okuttuk. Büyük salonumuzda gerçekleştirdiğimiz Kur’an ziyafetine ülkücü hareket içinde önde gelen birçok
isim, eğitimci, yönetici, genç ve bayan katıldı. Kur’an merasiminden önce kısa bir konuşma yapan Bafra
Ülkü Ocakları Başkanımız Hakan Eroğlu şunları söyledi:
“Değerli büyüklerim, kıymetli dava arkadaşlarım, sevgili gençler, Şehitlerimiz için düzenlediğimiz Kur’an-ı
Kerim ziyafetine hepiniz hoş geldiniz. Allah şehitlerimizden yüzlerce, binlerce kez razı olsun. bizler onların
sayesinde yurdumuzda mutlu ve huzurlu yaşıyoruz. Şehitlerimize minnet borcumuzu ödemek, onları
unutmadığımızı bir nebze de olsun göstermek için Ülkü Ocakları olarak fırsat buldukça onların ruhlarına
Kur’an-ı Kerim okutmaya çalışıyoruz. Bizleri bu noktada yalnız bırakmayan kıymetli hocalarımıza da
huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Bu gece inşallah birliğimize, beraberliğimize de vesile olur. Allah bu
gecenin hazırlanmasında emeği geçen tüm arkadaşlarımdan, yönetimimden ve gençlerden razı olsun”
Yarışma Son Başvuru: 17. 01.2014
Bafra Ülkü Ocakları Aure Da¤ıttı
Kitap Okuma Yarıması
Bizim Ocak’tan
Yarışma Tarihi: 13 Mart 2014
Yarışmada öğrenciler, okuyacakları 3 kitaptan sınava girecekler ve sınavda başarılı olan ilk beş öğrenciye ödül
verilecektir.
ÖDÜLLER:
1. Dizüstü Bilgisayar
2. Akıllı Telefon
3. Tablet Bilgisayar
4. Dijital Fotoğraf Makinesi
5. Kol saati
Ayrıca ilk 10’a giren öğrencilere kitap hediye edilecektir.
Yarışmada için okunacak kitaplar:
1. Sodom ve Gomore- Yakup Kadri Karaosmanoğlu
2. Şah ve Sultan - İskender Pala
3. Beş Şehir - Ahmet Hamdi Tanpınar
Yarışma sonuçları aynı gün Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı internet sitesinden
(www.bafraulkuocaklari.com) öğrenilebilir.
38
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
AŞURE GÜNÜ’NDE AŞURE DAĞITTIK
Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Bulvar Caddesi’nde kurduğu stant ile vatandaşa aşure tatlısı
ikramında bulundu. İslam dünyasında özel bir öneme sahip olan Muharrem ayının 10. gününde aşure
tatlısı yapıp dağıtmak bir gelenek halini almıştı. Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı
Hakan Eroğlu ve yönetim kurulu, hazırlattıkları aşure tatlısıyla bu geleneğe ortak oldular. Çok sayıda
vatandaşa aşure dağıtan Bafra Ülkü Ocakları’nın bu etkinliği vatandaşlarca memnuniyetle karşılandı.
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
39
Bizim Ocak’tan
Bizim Ocak’tan
BAFRA ÜLKÜ OCAKLARI YÖNETİMİ İLÇE SAĞLIK MÜDÜRÜ AYTAÇ AKIN’I ZİYARET ETTİ
Kurum ve dernek ziyaretlerine önem veren Bafra Ülkü Ocakları Kavakpınarlılar Derneğine ziyarette
bulundu. Kardeşlik ve samimiyet ortamında gerçekleşen sohbette, ülkemizin ve ilçemizin sorunları üzerine
değerlendirmelerde bulunuldu.
Bafra İlçe Sağlık Müdürü Dr. Aytaç Akın ise, Bafra Ülkü Ocakları başkanı ve yönetiminin şahsına yaptığı
ziyaretten dolayı teşekkür ederek, memnuniyetini dile getirdi.
ÜLKÜ OCAKLARINDAN KEMALPAŞALILAR DERNEĞİNE ZİYARET
Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı yönetimi olarak Bafra Kemalpaşalılar Derneği’ni ziyaret ettik.
Dernek Lokalinde gerçekleşen ziyarete Bafra Ülkü Ocakları Başkanı Hakan Eroğlu ve Yönetim kurulu
üyeleri Remzi Turan, Kadir Macit, Oktay Cirit, Yavuz Nacak katıldı.
BAFRA İLÇE EMNİYET MÜDÜRÜNDEN ÜLKÜ OCAKLARI’NA İADE-İ ZİYARET
Bafra İlçe Emniyet Müdürü Mustafa Yiğit ve İlçe Emniyet müdürlüğü birim amirleri Bafra Ülkü Ocakları
Eğitim ve Kültür Vakfına iade-i ziyarette bulundular. Yaklaşık bir buçuk saat süren ziyarette, Ülkü Ocakları
Eğitim ve Kültür Vakfı’nın hizmet binasını gezen Yiğit, vakfın hizmet açısından güzel bir binaya sahip
olduğunu, böyle bir hizmet binasına sahip olan Bafra Ülkü Ocaklarının da bunu çok iyi değerlendirdiğini
söyledi. Emniyet Müdürü Mustafa Yiğit, Ülkü Ocakları Yönetiminin bizlere yaptığı ziyarette de söylemiş
olduğumuz gibi Bafra’da Ülkü Ocakları gibi sosyal sorumluluk projelerinde aktif rol alan vakıf ve derneklere
ihtiyaç var, Bafra Ülkü Ocakları, bu anlamda örnek projelere imza atıyor, dedi.
Kemalpaşa Derneği üyeleri ve mahalle sakinleri ile gerçekleştirilen sohbette ülke gündemine ilişkin konularla,
Bafra’nın siyasi, ekonomik durumunun yanı sıra derneklerin faaliyetleri hakkında fikir alışverişinde
bulunuldu. Burada Bafra Ülkü Ocaklarının faaliyetleri hakkında da bilgi veren Hakan Eroğlu, her çeşit
kurum ve meslek grubundan insanlarla fikir alışverişinde bulunmanın, onların mesleki ve kurumsal bilgi ve
tecrübelerinden yararlanmanın kendilerine olumlu katkıları olduğunu belirtti.
Ziyaretlerimiz
Ziyaretlerimiz
Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Hakan Eroğlu ve Yönetim Kurulu Üyeleri, geçen ay
sonunda İlçe Sağlık Müdürlüğü görevine getirilen Dr. Aytaç Akın’a hayırlı olsun ziyaretinde bulundu. Bafra
Ülkü Ocakları Başkanı Hakan Eroğlu ziyaretle ilgili olarak şunları söyledi: “Dr. Aytaç Akın’ı Bafra’da gerek
acil servisteki gerekse diğer görevlerinden dolayı uzun zamandır tanıyoruz. Önceki başarılarını bu görevde
de sürdüreceğinden hiç kuşkumuz yok. Azimli ve dürüst bir doktorumuz. Kendisine bu görevinde başarılar
diliyoruz.”
KAVAKPINARLILAR DERNEĞİNİ ZİYARET ETTİK.
BAFRA GARNİZON KOMUTANI
YZB. İLHAN GÜNGÖR’Ü
MAKAMINDA ZİYARET ETTİK
İlçemize geçen Ağustos’ta atanan Garnizon
Komutanı İlhan Güngör’e hayırlı olsun ziyaretinde bulunduk.
40
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
ÜLKÜ OCAKLARI GENEL BAŞKANI SAYIN OLCAY KILAVUZ’UN ZİYARETİ
26 Ekim’de MHP’nin Samsun’da yapacağı miting için ilimizde bulunan Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür
Vakfı Başkanı Olcay Kılavuz Bafra’da Ülkücü şehit Hüseyin Kurumahmutoğlu’nun annesinin cenazesine
katıldıktan sonra Bafra Ülkü Ocaklarını ziyaret etti. Burada Ocak Yönetimi ve gençlerle bir araya gelen
Olcay Kılavuz, Bafra Ülkü Ocakları’nın faaliyetlerinden ve çalışmalarından övgüyle bahsetti. Bafra Ülkü
Ocakları faaliyet binasını gezen Genel Başkanımız Olcay Kılavuz, Bafra Ülkü Ocakları hizmet binasına
hayranlığını gizleyemedi. Burada ülkücü gençlerle masa tenisi oynayan Genel Başkanımız Olcay Kılavuz,
Ülkü Ocaklarındaki güzel hizmetlerinden dolayı Ocak Başkanımız Hakan Eroğlu ve yönetimini tebrik etti.
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
41
42
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
43
44
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
45
46
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
4. Sayı / Ocak 2014
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
47
48
İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve Fikir Dergisi
4. Sayı / Ocak 2014
Download

İLTERİŞ / Bafra Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Kültür Sanat ve