14.
ULUSAL VETERİNER CERRAHİ
KONGRESİ
BİLDİRİ ÖZETLERİ
Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi
Veteriner Fakültesi
Cerrahi Anabilim Dalı
TR15030-BURDUR
23-26 Ekim 2014
Club Hotel Sera / ANTALYA
ISBN 978-975-6676-89-9
Logo-Grafik-Kapak Tasarım
Prof. Dr. Sırrı AVKĠ, Nur ÖZER
Dizgi
Prof. Dr. Sırrı AVKĠ
Ofset Hazırlık ve Baskı
Ġnönü Cad. No: 89/9 Ġrfan Apt. Kat 5 TR44110-MALATYA
Tel: 0422 238 49 88; Faks: 0422 238 23 88; GSM: 0552 451 12 11
www.medipres.com.tr; [email protected]
ii
Hayatlarımızın
en gerçek yol göstericisi
akıl ve bilim olmalıdır
iii
KONGRE ONUR KURULU BAġKANLARI
Prof. Dr. Mustafa SAATCI (Rektör)
Prof. Dr. Mümtaz NAZLI (Dekan)
KONGRE ONUR KURULU*
Prof. Dr. Suphi Erdem ACAR
Prof. Dr. Zeki ALKAN
Prof. Dr. Nuri ARIKAN
Prof. Dr. Arkun CANDAġ
Prof. Dr. Taner DURGUN
Prof. Dr. Perran GÖKÇE
Prof. Dr. Sacit GÖRGÜL
Prof. Dr. Seçkin GÜNDÜZ
Prof. Dr. Metin KAYA
Prof. Dr. Burhanettin OLCAY
Prof. Dr. Eser ÖZGENCĠL
Prof. Dr. Erdoğan SAMSAR
Prof. Dr. M. A. Öztürk TEKELĠ
Prof. Dr. Rauf YÜCEL
KONGRE DÜZENLEME KURULU
Prof. Dr. Sırrı AVKĠ (BaĢkan)
Prof. Dr. M. Doğa TEMĠZSOYLU (Sayman)
Yrd. Doç. Dr. KürĢâd YĠĞĠTARSLAN (Sekreter)
Yrd. Doç. Dr. Yusuf Sinan ġĠRĠN (Üye)
Yrd. Doç. Dr. Özlem ġENGÖZ ġĠRĠN (Üye)
*Soyadına göre alfabetik olarak sıralanmıştır
KONGRE BĠLĠM KURULU*
Prof. Dr. Ġsmail ALKAN (Yüzüncü Yıl Üniversitesi)
Doç. Dr. M. Enes ALTUĞ (Mustafa Kemal Üniversitesi)
Prof. Dr. Gültekin ATALAN (Erciyes Üniversitesi)
Prof. Dr. Sırrı AVKĠ (Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi)
Prof. Dr. Bahtiyar BAKIR (Gazi Üniversitesi)
Prof. Dr. Ömer BEġALTI (Ankara Üniversitesi)
Prof. Dr. Halil Selçuk BĠRĠCĠK (Afyon Kocatepe Üniversitesi)
Prof. Dr. Ġbrahim CANPOLAT (Fırat Üniversitesi)
Prof. Dr. Cengiz CEYLAN (Balıkesir Üniversitesi)
Prof. Dr. Ġbrahim DEMĠRKAN (Aksaray Üniversitesi)
Prof. Dr. Ertuğrul ELMA (Kırıkkale Üniversitesi)
Doç. Dr. Ali HAYAT (Harran Üniversitesi)
Prof. Dr. Alkan KAMĠLOĞLU (Kafkas Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Berna ERSÖZ KANAY (Dicle Üniversitesi)
Prof. Dr. Zafer OKUMUġ (Atatürk Üniversitesi)
Prof. Dr. Ahmet ÖZAK (Ondokuz Mayıs Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Özge ÖZDEMĠR (Cumhuriyet Üniversitesi)
Prof. Dr. Serhat ÖZSOY (Ġstanbul Üniversitesi)
Prof. Dr. Murat SARIERLER (Adnan Menderes Üniversitesi)
Prof. Dr. Deniz SEYREK ĠNTAġ (Uludağ Üniversitesi)
Prof. Dr. Nihat ġINDAK (Siirt Üniversitesi)
Prof. Dr. Nuri YAVRU (Selçuk Üniversitesi)
KONAKLAMA ORGANĠZASYON
BaĢlık Sok. Mehtap Apt. No:16/1, Levent-Ġstanbul
GSM: 0 554 5379315; Ofis tel: 0 212 2844606
www.creatours.net; [email protected]
iv
Önsöz
Değerli Katılımcılar,
Ülkemizdeki farklı Veteriner Bilimleri tarafından gerçekleĢtirilen etkinlikler arasında en
köklü ve uzun soluklu organizasyondur Veteriner Cerrahi Kongreleri. Mehmet Akif
Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyeleri olarak, bu
kongrelerden 14.‟sünü düzenlemenin heyecan ve onurunu yaĢıyoruz. Heyecan ve
onurumuzu, 395 kiĢilik yüksek katılım sayısı ile taçlandıran siz değerli katılımcılara (114
akademisyen; 138 veteriner hekim; 42 lisans, yüksek lisans veya doktora öğrencisi; 32
firma temsilcisi; 69 misafir) Ģükranlarımızı sunuyoruz.
Ġki yıllık organizasyon çalıĢmalarının son ürünü olan “bildiri özetleri kitabının” basımını
üstlenen Sayın Veteriner Hekim HaĢim KIYICI ve emeği geçen Medipres çalıĢanları ile
gönderilen bildirilerin (4 çağrılı, 3 çalıĢtay, 46 sözlü ve 108 poster bildiri) değerlendirilmesi aĢamasında görev alma inceliğini gösteren bilim kurulu üyeleri arasından seçilmiĢ hakem heyetine yürekten teĢekkür ederiz.
Kongre organizasyonları takım çalıĢması gerektiren yüksek maliyetli etkinliklerdir.
Takımımıza dâhil olarak katılım, konaklama ve sosyal etkinlik giderlerini en aza indirmemize yardımcı olan ve sizlerin çalıĢtaylara ücret ödemeden katılmasına olanak
tanıyan firmalara ne kadar teĢekkür etsek azdır. Sektörümüze hizmet veren bu firmaların sergi alanında kurdukları tanıtım stantlarından yararlanacağınızı umut ediyoruz.
Antalya‟nın en güzel dönemlerinden Ekim ayında, keyifli bir ortamda ve amacına
ulaĢmıĢ bir kongre geçirmeniz en büyük dileğimizdir.
Saygı ve sevgilerimizle.
14. Ulusal Veteriner Cerrahi Kongresi
Düzenleme Kurulu adına
Prof. Dr. Sırrı AVKĠ
v
Katkıda Bulunan Firmalar
Ana
Sponsor
Sponsorlar
Diğer
Sponsorluklar
vi
Ġçindekiler
Kongre Kurulları
Önsöz
Katkıda Bulunan Firmalar
ÇAĞRILI BĠLDĠRĠLER
Veteriner oftalmolojide katarakt cerrahisi Prof. Dr. Murat ġAROĞLU
Abomasum‟un sola seplasmanı olgularında laparoskopik tedavi
seçenekleri Y. Doç. Dr. KürĢâd YĠĞĠTARSLAN
Veteriner anestezi ve analjezide doğru bilinen yanlıĢlar
Doç. Dr. Zeynep PEKCAN
Köpeklerin ön çapraz bağ kopuğunda TTA-Rapid uygulamaları
Prof. Dr. Hasan BĠLGĠLĠ
PET-SÖZLÜ BĠLDĠRĠLER
Erkek kedilerde transpelvik üretrostomi tekniği (TPU) ve endikasyonları Suphi Erdem ACAR
Ventral hernilerin onarımında polyester film kullanımının erken ve
ileri dönem sonuçlarının değerlendirilmesi (deneysel tavĢan modeli)
Celal ġahin ERMUTLU
Köpeklerde endoskopik destekli gastropeksi uygulaması
Mustafa ARICAN
Köpeklerde torakostomi tüpüne kolonize olan mikrobiyal floranın
değerlendirilmesi Hakan SALCI
Köpeklerde aort tümörlerinin tanı ve tedavi sonuçları: 4 olgu
Hakan SALCI
Ortopedik problemli 15 köpek ve 7 kedinin Manuflex eksternal
fiksatör ile sağaltımı Özge ÖZDEMĠR
vii
ix
v
vi
1-36
3-12
13-18
19-22
23-35
37-90
39-40
41-42
43-44
45-46
47-48
49-50
Kedi ve köpeklerde ateĢli silah yaralanmalarına bağlı açık kırıkların
değerlendirilmesi Sinan ULUSAN
Travmatik tarsal instabilitelerin transartiküler hibrit eksternal fiksasyon sistemi ile sağaltımı: 15 kedi ve 7 köpekte klinik çalıĢma
Cenk YARDIMCI
Deneysel olarak osteomyelitis oluĢturulan ratlarda medikal ozonun
koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araĢtırılması Ramazan GÖNENCĠ
Köpeklerde osteartritis‟in tedavisinde intra-artiküler otolog trombositten zengin plazmanın klinik etkinliğinin araĢtırılması
Mustafa ARICAN
Kedilerde laminotransversal serklaj ile spinal stabilizasyon: 14 kedide
geriye dönük çalıĢma Pınar CAN
Köpeklerde dirsek bölgesi yaralarının torakodorsal arter paternli deri
ve fasya ada arteriyel kompozit flebiyle sağaltımı KürĢat ÖZER
TavĢanlarda hidroflorik asitle oluĢturulan korneal yanıkların iyileĢmesinde DMSO ve indometazinin etkilerinin araĢtırılması
Semih ALTAN
Kedi ve köpeklerde gözlenen görme kaybında klinik muayene ile
ultrasonografik ve elektroretinografik bulguların değerlendirilmesi
Ġrem Gül SANCAK
TavĢanlarda deneysel olarak oluĢturulan glakomun filtrasyon cerrahisi ile tedavisine mitomisin-C ve siklosporin-A'nın etkilerinin araĢtırılması Kadri KULUALP
TavĢanlarda antiglokomatöz ilaçların göz içi basıncı ve orbital kan
akımı üzerine etkileri Zafer DOĞAN
Köpeklerde akciğer hastalıklarının tanısında bilgisayarlı tomografi ve
torasik radyografi bulgularının karĢılaĢtırılması
BaĢak Boztok ÖZGERMEN
Köpeklerde diyastolik disfonksiyonun konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiyografi tekniği ile belirlenmesi Murat KĠBAR
Perikardiyal efüzyonlu köpeklerde klinik, radyografik, ekokardiyografik tanı ve torakoskopik parsiyel perikar-dektomi yöntemiyle cerrahi
sağaltım Yusuf ġEN
Pozitif kontrast Ģeliyografi ve kontrast madde enjeksiyonu arasındaki
sürenin diyaframatik herninin kesin tanısı üzerine etkileri
Ġsmail Altuğ ġEN
Farklı metotlar ve yazılımlar kullanarak oluĢturulan kö-pek femur
modellerinin karĢılaĢtırılması Özgür VERĠM
Paranasal sinus tümörlerinde MRG ve operatif sağaltım: 14 köpek ve
3 kedi Pınar CAN
viii
51-52
53-54
55-56
57-58
59-60
61-62
63-64
65-66
67-68
69-70
71-72
73-74
75-76
77-78
79-80
81-82
Köpeklerin arka ekstremite operasyonlarında bupivakain-morfin
kombinasyonuyla tek segment kombine spinal-epidural anestezi
tekniğinin kullanılabilirliğinin araĢtırılması M. Timuçin ÇELĠK
Köpeklerde xylazine, medetomidine ve detomidine‟nin klinik ve
kardiopulmoner etkilerinin karĢılaĢtırılması Rahime YAYGINGÜL
Bıldırcınlarda (C. japonica) genel anestezi oluĢturmak için detomidine/ketamine kombinasyonunun intra-muskuler ve inraosseal uygulanmasının karĢılaĢtırılması Ġsa ÖZAYDIN
Kedilerde intranazal uygulanan deksmedetomidinin sedatif ve hemodinamik etkisinin değerlendirilmesi Zeynep PEKCAN
83-84
85-86
87-88
89-90
ÇĠFTLĠK HAYVANLARI-SÖZLÜ BĠLDĠRĠLER 91-122
Buzağılarda gözlenen eklem yangılarının düĢük frekanslı lazer ve
DMSO ile sağaltımının karĢılaĢtırılması Zafer DOĞAN
Buzağılarda ileri dereceli konjenital fleksor karpal deformitelerin
semisirküler eksternal fiksasyon sistemi (OMÜ-VETFĠX) ile düzeltilmesi Cenk YARDIMCI
Buzağılarda uzun kemik kırıklarının Ġlizarov eksternal fiksatörü ile
sağaltımı Ali GÜLAYDIN
Sığır tırnağında kapsula, koryum ve yumuĢak doku kalınlık değerlerinin ultrasonografik ve makroskopik olarak karĢılaĢtırılması
Göksen ÇEÇEN
Sağlıklı ve subklinik laminitisli sığır tırnaklarında morfometrik ve
postmortem muayene bulgularının değerlendirilmesi
Göksen ÇEÇEN
Simental ve Montafon ineklerde T13-L1 ve L1-L2 intervertebral aralıktan
subaroknoid giriĢ için karĢılaĢtırmalı morfometrik ölçümler: Bir kadavra çalıĢması Özgür AKSOY
Ġneklerde Pseudomonas stutzeri nedenli enfeksiyöz keratokonjunktivitis Hakan SALCI
Sinovyal sıvı viskoelastik bir materyal olarak kullanılabilir mi? Meme
baĢı yaralanması bulunan 6 inekte klinik bir çalıĢma Ġsa ÖZAYDIN
Buzağılarda atresia coli cerrahisinde desfluran ve sevofluran‟ın hemodinamik parametreler ve yaĢam indeksi üzerine etkileri
Muhammet Enes ALTUĞ
Ġntestinal atresialı buzağıların abdominal sıvı analiz bulgularının araĢtırılması Hakan SALCI
Buzağılarda umblikal hernilerin ensizyonsuz operasyon tekniğiyle
onarımı Sadık YAYLA
Buzağılarda propofol indüksiyonu ile oluĢturulan izofluran ve sevofluran genel anestezilerinin klinik ve fizyolojik değerler üzerine etkilerinin
karĢılaĢtırılması Selvinaz YAKAN
ix
91-92
93-94
95-96
97-98
99-100
101-102
103-104
105-106
107-108
109-110
111-112
113-114
Boynuz köreltme iĢlemi uygulanan buzağılarda preemptive uygulanan dexketoprofen trometamol‟un akut kortizol, inflamatuar yanıt ve
oksidatif stres üzerine olan etkisi Musa KORKMAZ
Ankara keçilerinde propofol sevofluran anestezisinin lipid peroksidasyon ve antioksidan sistem üzerine etkileri Ali KUMANDAġ
Farklı mera koĢullarının koyun ayak hastalıkları oluĢumu üzerine
etkileri Vedat BARAN
Koyunlarda piyeten hastalığında farklı tedavi yöntemlerinin etkinliğinin değerlendirilmesi Birkan KARSLI
115-116
117-118
119-120
121-122
AT-SÖZLÜ BĠLDĠRĠLER 123-130
Atlarda naviküler hastalığın MRG ile tespiti Ebru GÖKġAHĠN 123-124
Atlarda termografinin temel ilkeleri Emrah YANMAZ
Atların ortopedik hastalıklarının rutin klinik muayenesinde termografinin kullanımı AyĢe KOCABIYIK
Atlarda desfluran-detomidin ve medetomidin kombinasyonlarının
klinik, laboratuar ve kardiyopulmoner etkilerinin karĢılaĢtırılması
Hanifi EROL
POSTER BĠLDĠRĠLER
Ġstanbul yöresinde kedi ve köpeklerde deri hastalıklarının insidansı
Sema ÇAKIR
Ġngiliz Seter ırkı bir köpekte anonychia ve ikinci falanks kırığı olgusu
Elif DOĞAN
Bir Ġran kedisinde bronkolitiazis komplikasyonuna bağlı pnömomediastinum Hakan SALCI
Bir köpekte oral papillomatozis ve siklofosfamit ile sağaltımı
Aydın SAĞLIYAN
Bir kedinin safra yollarında özefagal hiatal fıtık sebebiyle oluĢan alıĢılmadık geniĢleme H. Özlem NĠSBET
Bazı köpek ırklarında fossa intercondylaris geniĢlik indeksi
Ömer Gürkan DĠLEK
Bir kedide bilateral radial hemimelia Mehmet Alper ÇETĠNKAYA
Ġskoç Terrier ırkı bir köpekte sialolithiasis ve servikal mukosel
(sialosel) olgusu M. Zeki Yılmaz DEVECĠ
Bir kedinin sublingual tükrük bezlerinde kronik skleroze sialoadenitis
(Küttner tümörü) benzeri oluĢumlar Melike AKBALA
Bir köpekte os frontalis kırığı ve kafa travması olgusu
Taylan ÖNYAY
Bir Türk Kangal köpeğinde konjenital krikofarengeal akalazya olgusu
BüĢra KĠBAR
Yavru bir köpekte uzatılabilir total kalça protezi uygulaması
Onur Özgün DERĠNCEGÖZ
x
125-126
127-128
129-130
131-348
133-134
135-136
137-138
139-140
141-142
143-144
145-146
147-148
149-150
151-152
153-154
155-156
Ġki kedi ve bir köpekte kalıcı sağ aortik kemerin cerrahi sağaltımı
Ġrem Gül SANCAK
Propofolun köpeklerde hemodinamik fonksiyonlara etkilerinin
doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi Mahir KAYA
Bir Alman çoban köpeğinde sertoli hücre tümörü ve seminoma
nedenli feminizasyon sendromu Ġsmail Altuğ ġEN
Köpeklerde uzun kemik kırıklarında vidalı Küntcher (interlocking)
çivisi uygulaması: Retrospektif çalıĢma 26 olgu KurtuluĢ PARLAK
Köpeklerde diz eklemi lezyonlarının artroskopik tanısı ve görüntülenmesi: Retrospektif çalıĢma 28 olgu Fatma SATILMIġ
Köpeklerde pro-ortho sementsiz total kalça protezi yönteminin
uygulanma ve sonuçlarının değerlendirilmesi Mustafa ÇAM
Yüzen enik “swimming puppy” sendromu Hasan KURT
157-158
159-160
161-162
163-164
165-166
167-168
169-170
Bir Bosna tazısında ateĢli silah yaralanması sonucu oluĢan travma
sonrası rekonstrüksiyon plakları ve otolog iliak ve kortikal ulnar greft
kullanımı ile bilateral mandibular rekonstrüksiyon: 5 ay takip edilmiĢ
olgu sunumu Zerrin MAHMUT 171-172
Yedi kedide tibia kırıklarının sirküler eksternal fiksatör kullanılarak
sağaltımı Özge ÖZDEMĠR 173-174
Elâzığ‟daki köpeklerde kalça displazisi insidansı Eren POLAT 175-176
Sağlıklı kedilerde elektroretinografi (ERG) referans değerleri
Nazife KÖYCE
Sekiz köpekte gözlenen osteosarkoma olgusu
Soner ÇAĞATAY
Bir köpek yavrusunda prolapsus recti ile komplike iliosekkokolik
barsak invaginasyonu ve inkarserasyonu olgusu Emine ÜNSALDI
Üç kedide vestibüler nöyritis olgusu Alper DEMĠRUTKU
Küçük hayvanlarda uzun kemiklerin travmatik kırıklarında karĢılaĢılan
iyileĢme bozuklukları Hasan KURT
Bir kedide üretral duplikasyon kisti, böbrek hemanjioendotelyoması
ve konjenital diyafram fıtığı Esma YILDAR
Bir köpekte unilateral geliĢen böbrek üstü bezi tümörünün tanısı ve
cerrahi yöntemlerle uzaklaĢtırılması Murat KARABAĞLI
Bir kedide unilateral dorsal (lumbar) hernia abdominalis
EĢref Deniz AVCI
Bir yavru kedide ön ekstremite amputasyonu sonucu güdük uzaması Melike AKBALA
Bir köpekte rektal nöroendokrin karsinom olgusu
Rahime YAYGINGÜL
Yavru köpekte baĢ bölgesinde rabdomyosarkom ve akciğer metastazı Murat ÇALIġKAN
xi
177-178
179-180
181-182
183-184
185-186
187-188
189-190
191-192
193-194
195-196
197-198
Abdomen-toraks geçiĢi hizasındaki yabancı cismin endoskopik muayenesi ve operatif giriĢimi Melike ÇETĠN
Bir Siyam kedisinde renal hücreli karsinom olgusu
Eylül AKPINAR
Amerikan Pitbull Terrier ırkı bir köpekte kalvariyal hiperostoz sendromu (KHS) Ebru ERAVCI YALIN
Bir köpekte 3. göz kapağında bazal hücreli kanser Gonca SÖNMEZ
199-200
201-202
203-204
205-206
Bir Ġran kedisinde Ģiddetli refleks uveitisin eĢlik ettiği kornea sekesteri
Oytun Okan ġENEL 207-208
Bir kedide “melting” kornea ülseri Ġrem ERGĠN 209-210
Bazı evcil hayvanlarda rastlanan çeĢitli göz hastalıkları ve sağaltımları:
278 olgu (2002-2013) Eren POLAT 211-212
Bir köpeğin kafatasında kombine tip osteosarkoma Ġrem ERGĠN 213-214
Dejeneratif diskospondilitis ve koksafemoral osteoartritisli bir köpekte gözden kaçan enfeksiyon: Ruminant kökenli brusellozis
Aydın Alkan KUġCU
Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine 2012-2013
yılında getirilen kedi ve köpeklerdeki kırık olgularının insidensi ve
uygulanan tedavi yöntemleri Metin YASUL
TavĢanlarda dexmedetomidin-sevofluran ve medetomidinsevofluran anestezisi derinliğinin bispektral indeks monitörizasyonu
ile karĢılaĢtırılması Musa KORKMAZ
TavĢanlarda gabapentin ve pregabalin‟in barsak iyileĢmesi üzerine
etkisinin araĢtırılması Musa KORKMAZ
TavĢanlarda ağız yoluyla kullanılan üzüm çekirdeği ekstresinin deri
yaralarının iyileĢmesi üzerine etkileri Aydın SAĞLIYAN
TavĢanlarda deneysel oluĢturulan kornea alkali yanıklarında otojen
serumun kornea endotel iyileĢmesi üzerine etkisi Cihan GÜNAY
Deneysel kornea alkali yanıklarının tedavisinde otolog serum etkinliğinin araĢtırılması Cihan GÜNAY
Ratlarda gabapentin ve pregabalinin yara iyileĢmesi üzerine olan
etkilerinin karĢılaĢtırılması Musa KORKMAZ
Yara iyileĢmesinde alternatif bir tedavi: Lawsonia inermis
Eren POLAT
Cepae ekstraktı, heparin, allantoin jel ve silver sulfadiazin‟in yanık
iyileĢmesi üzerindeki etkileri Ali Said DURMUġ
Ġntra-abdominal adezyonların önlenmesinde heparin ve pentoxifylline‟in etkileri: Histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirmeler
Ali Said DURMUġ
xii
215-216
217-218
219-220
221-222
223-224
225-226
227-228
229-230
231-232
233-234
235-236
Tek taraflı testis torsiyon/detorsiyonundan sonra oluĢan kontralateral testis hasarı üzerinde sildenafil citrate‟ın koruyucu etkisi
Ali Said DURMUġ
Neonatal buzağıların metapodial kırıklarında APEF sisteminin değerlendirilmesi: Ucuz ama etkili mi? Ece ÖZTAġ
Yeni doğan buzağılarda septik artritislerin değerlendirilmesi
Elif DOĞAN
Düzenli tırnak bakımının olmadığı süt sığırlarında tırnak deformasyonlarının dağılımları, Aydın deneyimi Ġbrahim AKIN
Tırnak kesimi uygulanan sığırlarda dexketoprofen trometamol‟un
stres ve oksidatif stres üzerine olan etkisi Musa KORKMAZ
Montofon ırkı bir buzağıda kongenital laringeal hemipleji olgusu
Elif DOĞAN
Omfalitisli buzağılarda bazı akut faz proteinlerinin araĢtırılması
Kadir BOZUKLUHAN
Sığırlarda üriner sistemin normal ve hastalıklı yapılarının ultrasonografik incelenmesi Mehmet Cengiz HAN
Ġdrar retensiyonu olan erkek sığırlarda idrar kesesinin ultrasonografi
rehberliğinde fissur-trokarlı kateter ile drenajı: 5 olgu Ġsa ÖZAYDIN
Süt sığırlarında dijital dermatitis lezyonları ve sağaltımları
Aydın SAĞLIYAN
Bir buzağıda karĢılaĢılan doğmasal rektouretral fistül, uretral dilatasyon ve segmental uretral agenezi Sadık YAYLA
Bir buzağıda karĢılaĢılan doğmasal karpal angulasyon ve rotasyon
deformitesinin Ġlizarov tekniği ile sağaltımı Engin KILIÇ
Bir buzağıda intrauterin femur kırığı Loğman ASLAN
237-238
239-240
241-242
243-244
245-246
247-248
249-250
251-252
253-254
255-256
257-258
259-260
261-262
Bir aylık buzağıda polimelie olgusu Ebru GÖKġAHIN 263-264
Elazığ yöresinde sığır ayak hastalıklarının insidansı
Sema ÇAKIR
Fırat Üniversitesi Hayvan Hastanesi‟ne getirilen artritisli vakaların
değerlendirilmesi Sema ÇAKIR
Ġki Simental buzağıda doğmasal dermal melanom olgusu
Engin KILIÇ
2012-2013 yılında Fırat Üniversitesi Hayvan Hastanesine getirilen
buzağılarda göbek bölgesi lezyonlarının insidensinin araĢtırılması
Metin YASUL
Bir buzağıda karĢılaĢılan gingival kapillar hemanjiom olgusu
Uğur AYDIN
Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Veteriner Fakültesi Cerrahi
Kliniğine getirilen buzağıların genel değerlendirilmesi: 1410 olgu
(2005-2013) Rahime YAYGINGÜL
xiii
265-266
267-268
269-270
271-272
273-274
275-276
Sığırlarda infeksiyöz keratokonjunktivitisin tedavisinde DMSO‟nun
kullanılması Eylem BEKTAġ
Ruminantlarda önemli bir komplikasyon: Ensizyonel fıtıklar
Semih ALTAN
Atresia coli‟li buzağılarda operatif tedavi kan-serum biyokimyası ile
oksidatif parametreleri etkiler mi? Semih ALTAN
Bir süt sığırcılığı iĢletmesinde reforme edilen ineklerin kadavra ayaklarındaki lezyonların değerlendirilmesi Muharrem EROL
Umbilikal hastalıklı 100 buzağıda retrospektif çalıĢma
Latif Emrah YANMAZ
Sığırlarda digital dermatitis‟in tedavisinde balın topikal olarak kullanılması Nurettin ÇELĠMLĠ
Abomasum deplasmanlı sığırlarda klinik, biyokimyasal ve laparoskopik bulgular içinde prognostik değeri olan var mıdır?
Mustafa Doğa TEMĠZSOYLU
Mor Karaman ırkı bir kuzuda meningosel olgusu
Latif Emrah YANMAZ
Piyeten‟de klinik skorlama ile F. necrophorum ve D. nodosus'un izolasyon oranı arasındaki iliĢkinin değerlendirilmesi Zafer OKUMUġ
Koyunlarda üriner sistemin normal ve hastalıklı yapılarının ultrasonografik incelenmesi Mehmet Cengiz HAN
Akkaraman koyunlarda dalağın B-mod ve Doppler ultrasonografik
muayenesi Mehmet Cengiz HAN
Bir kuzuda karĢılaĢılan atresia ani, atresia vulva, rectovaginal fistül ve
vaginal ektazi anomalisi Vedat BARAN
Bir kuzuda karĢılaĢılan çoklu ürogenital sistem anomalisi Engin KILIÇ
Koyunlarda uzun süreli izofluran anestezisinde spontan ventilasyonun kan gazları üzerine etkileri Ebru ERAVCI YALIN
Ġki oğlakta karĢılaĢılan üretral dilatasyon ve fimozis olgusu
Vedat BARAN
Tek hörgüçlü develerde ulkus kornea: 12 olgu
Zeynep BĠLGEN ġEN
Develerde karĢılaĢılan cerrahi hastalıkların değerlendirilmesi
Uygur CANATAN
Develerde ramus mandibula kırıklarının serklaj teli ile sağaltımı: 7
olgu Rahime YAYGINGÜL
Cirit sporu yarıĢlarında kullanılan atların göz muayenesi ve konjunktiva florasının değerlendirilmesi Vedat BARAN
YarıĢ atlarının ekstremite yaralarının sağaltımında plasenta ve 5fluorourasil (5-fu) uygulanması Sami ÜNSALDI
Bir midillide kongenital unilateral flexor tendo deformitesinin (bletür)
sağaltımı G. Ülke ÇALIġKAN
xiv
277-278
279-280
281-282
283-284
285-286
287-288
289-290
291-292
293-294
295-296
297-298
299-300
301-302
303-304
305-306
307-308
309-310
311-312
313-314
315-316
317-318
Bir tayda desfluran anestezisinin hemodinamik ve postanestezik
parametreler üzerindeki etkileri: Kapsula ungula kırığı olgusu
Muhammed Enes ALTUĞ
Bir eĢekte kataraktın ekstrakapsüler katarakt ekstraksiyonu
(EKKE) yöntemi ile sağaltımı KurtuluĢ PARLAK
Kırmızı yanaklı bir su kaplumbağasında (Trachemys scripta elegans)
penis prolapsusunun cerrahi sağaltımı Musa KORKMAZ
Bir kırmızı yanaklı su kaplumbağasında (Trachemys scripta elegans)
kulak apsesi Zeynep BOZKAN TATLI
Kırmızı yanaklı su kaplumbağalarında (Trachemys scripta elegans)
konjunktivitis vakalarının enrofloksasin ile banyo tedavisi
Cafer Tayer ĠġLER
Bir tavĢancıl (Hieraaetus fasciatus)‟ın parçalı sağ ulna kırığının kemik
manĢonla sağaltımı Sami ÜNSALDI
Karacalarda (Capreolus capreolus) travmanın hematoloji ve kan biyokimyası üzerine etkisi H. Özlem NĠSBET
Balıklarda karanfil yağı anestezisi Eren POLAT
319-320
321-322
323-324
325-326
327-328
329-330
331-332
333-334
Bir kurtta karĢılaĢılan otitis ve retrofarengeal yaranın sağaltımı
Sami ÜNSALDI 335-336
Bir dağ keçisinde (Capra aegagrus) saçma tanesinin neden olduğu
inkoordinasyon ve beyin travması olgusu Eren POLAT 337-338
Bir Hint horozunda salivar kist olgusu Tunahan SANCAK 339-340
Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Veteriner Fakültesi Cerrahi
Kliniğine getirilen kanatlıların genel değerlendirilmesi: 120 olgu
(2000-2013) Cahit Gürsel BELLEK
Lori ırkı bir papağanda (Lorius garrulus) rastlanan lipom olgusu
Melike ÇETĠN
Bir örümcek maymununda suprakondüler femur kırığının (SalterHarris tip 1) modifiye rush pinleme yöntemi ile sağaltımı
KurtuluĢ PARLAK
Mustafa Kemal Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği‟ne
getirilen vakaların değerlendirmesi: 1293 olgu (2009-2013)
M. Zeki Yılmaz DEVECĠ
ÇALIġTAYLAR
Kedi ve köpeklerde kilitli Küncher çivisi uygulamaları
(ORTHO-PET sponsorluğunda)
Prof. Dr. Murat SARIERLER
Köpeklerde Pamuk total kalça protezi uygulamaları
(ORTHO-PET sponsorluğunda)
Doç. Dr. Kamuran PAMUK ve Dr. M. Volkan YAPRAKÇI
xv
341-342
343-344
345-346
347-348
349-368
351-354
355-365
Topallayan süt sığırlarını mezbaha kapısından döndüren ayak operasyonları (HASVET-EVET sponsorluğunda)
Prof. Dr. Karl NUSS, med.vet., Dipl. ECVS, Dipl. ECBHM ve
Prof. Dr. Ertuğrul ELMA 367-368
xvi
Çağrılı
Bildiriler
1
2
Veteriner oftalmolojide katarakt cerrahisi

Murat ġaroğlu

Veteriner Göz Merkezi/ Ġstanbul
Bu sunuyu, 2006 yılında Ġstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi‟nden emekli olan
Sayın Prof. Dr. Rauf YÜCEL‟e esenlik dileklerimle ithaf ediyorum.
Lens, gözküresi içerisinde yer alan bikonveks yapıda bir oluĢumdur. Göze ulaĢan
ıĢığı önce kornea ardından lens değiĢik derecelerde kırarak, retinada odaklanmasını
sağlar. Bu iĢlevin yerine getirilmesinde, fibra zonularislerin kasılıp gevĢeyerek, lens
konkavitesini değiĢtirmesi (akomodasyon) önemlidir. Ancak lensin saydanlığını
kaybetmesi, görüĢ kaybı ve körlük oluĢturmanın yanı sıra, yarattığı komplikasyonlar
ağrılı ve konforsuz bir yaĢama sebep olur. Bu yüzden hastalığın erken tanınması
ideal çözüm stratejilerinin geliĢtirilmesi, hem hastalarımızın görebilmesini, hem de
ağrısız konforlu bir yaĢam sürdürmelerini sağlayacaktır. Bu sunumun konusu, lensin
en yaygın gözlenen patolojik hastalığı olan katarakt ve tedavi seçenekleridir.
Katarakt
Katarakt kısaca lensin saydamlığını kaybetmesidir. Küçük hayvanlarda özellikle
köpeklerde, görüĢ kaybına yol açan hastalıkların baĢında gelir. Bunun dıĢında birçok hayvan türünde geliĢebilir (resim1 2, 3 ve 4). Kataraktın muhtelif sınıflandırma
Ģekilleri vardır. Opasitenin anatomik lokalizasyonu ve derecesi hastanın yaĢı ile
katarakt geliĢiminin nedeni sınıflandırmada kullanılan kriterlerdir. Katarakt tanısı
konulurken, bu kriterler de kullanılarak, geniĢ bir tanımlama yapılmıĢ olur. Örneğin
juvenil immatüre anteriyor nükleer katarakt gibi (resim 5). Lens üzerinde belirlenen
bulanıklığın anatomik lokalizasyonuna göre yapılan sınıflandırma Ģeklinde; anteriyor kapsüler, anteriyor kortikal, ekvatoryal, anteriyor nükleer, fetal nükleer, posteriyor nükleer, posteriyor kortikal, posteriyor subkapsüler, posteriyor kapsüler, aksiyal
ve sutural katarakt terimleri kullanılır. Hastanın yaĢına göre sınıflandırmada; konjenital, neonatal, juvenil (5-6 yaĢına kadar) ve senil katarakt sözkonusudur. Opasifikasyonun derecesine göre insipient, immatür, matür ve hipermatür terimleri kullanılır. Buna göre hasta sahibinin gözlemleyemediği, ancak bir hekimin pupilla dilotasyonunun ardından oftalmoskobik muayene ile belirleyebildiği küçük opasiteler
insipient katarakt olarak adlandırılır. Ġmmatür kataraktı dikkatli bir hasta sahibi
farkedebilir. Bu katarakt tipinde bulanıklık artmıĢtır. Ancak oftalmosobik muayenede göz dibinin bazı alanları izlenebilir. Hastada görüĢ kısıtlansa da henüz vardır ve
hayat standartlarında fazla bir bozulma yoktur. Matür kataratta ise artık opasite
tüm lensi etkilemiĢtir. Oftalmosbik muayenede retina izlenemez, tapetal refleks
gözlenemez. Bu gibi hastalar aydınlık ortamda ya da göze lokal ıĢık tutulduğunda
pupillar refleks gösterebilirler. Bu durum hastanın gördüğünü göstermez. Hasta
engelli bir alanda yürütüldüğünde objelere çarpar. Böyle hastaların günlük hareketleri azalmıĢtır. Tutuk ve tedirgin bir tavır gösterir. Matür kataraktlı hastalarda, lens
ĢiĢkin görünümdedir ya da sıvı çektiği için hacmi artmıĢtır. Dikkatle incelendiğinde
sıvı kanalları ve lensin Y sutur yapısı koyu alanlar Ģeklinde izlenebilir. Hipermatür
kataraktta lens, yapısından su ve protein kaybeder. Buna bağlı olarak lenste büzülme ve kapsülada kırıĢıklıklar gözlenebilir. Ġleri aĢamalarda hücre membran yapılarının yıkımlanmasına bağlı olarak lens içerisinde biriken kolesterol kristalleri nedeniy-
3
le, granüler parlama alanları dikkati çeker. Hipermatür kataraktın bir çeĢidi diyebileceğimiz morgagniyan kataraktta ise lens korteksi sulanır ve solid nükleus korteks
içerisinde ventral doğrultuda çöker. Nedenleri göze alınarak yapılan sınıflandırmada; kalıtsallık, metabolik hastalıklara bağlı, travmanın etkisi, intraoküler hastalıkların
etkisi, toksik nedenler ve fiziksel etkiler sözkonusudur.
Resim 1. Altı aylık melez bir
kedinin sağ gözünde katarakt
Resim 2. Bir Yako papağanının
sağ gözünde travmatik katarakt
Resim 3: Bir Singapur maymununda kataraktın operasyon
öncesi görüntüsü
Resim 4: Bir ala karganın fakoemülsifikasyon ile katarakt
operasyonu öncesi görüntüsü
Resim 5: Juvenil immatüre anteriör
nükleer kataraktlı bir hastanın görüntüsü
Etiyoloji
Katarakt olgularının bir kısmının kalıtsal etkilerle geliĢtiği bilinmektedir. Bu durum
köpeklerde kedilere göre daha geçerlidir. Kataraktın belirgin olduğu yaĢ aralığına
göre; konjenital, juvenil ve senil formlar sözkonusudur. Bazı ırklarda resesif kalıtsallık bazılarında ise dominant kalıtsallık geçerlidir. Köpeklerde konjenital kataraktın
4
en çok rastlandığı aralık 6 yaĢın altıdır. Bu yüzden juvenil kalıtsal katarakt ile daha
çok karĢılaĢılır. Juvenil kalıtsal kataraktlar genellikle ilerleyicidir ve sonuçta körlükle
noktalanır. Pratik anlamda bir hastada katarakt etiyolojisinin kalıtsal olduğunu
söyleyebilmek bir hekim için güçtür. Ancak kataraktlı bir hastada anemnez bilgileri,
klinik muayene bulguları, hastanın metabolik durumunu gösteren tahlillerin ardından herhangi bir baĢka neden bulunamıyorsa, kalıtsal katarakt olarak değerlendirilebilir.
Metabolik hastalıkların yol açtığı katarakt olgularının en sık karĢılaĢılanı, hiperglisemiye bağlı olandır. Diabetes mellutuslu hastaların yarısından fazlasında, hastalığın tanısı konulduktan sonra 1 yıl içerisinde katarakt geliĢir. Hatta sistemik belirti
vermeyen kimi hastalarda katarakt geliĢiminin ardından yapılan kontrollerde, diabet tanısı konulur. ġekere bağlı olarak katarakt geliĢiminin patogenezinde, humor
akuzda artan glikoz miktarının lensteki yansımaları klinik görünüme yol açar. Lenste
glikolizin ve Ģeker miktarının artmasıyla, Ģeker fazlalığı sorbitol yolu ile metabolize
edilir. Bu yolun devreye girmesiyle ortaya çıkan ürün sorbitoldur (polyol). Sorbitol
lens içerisinde birikim yapar. Çünkü lensten dıĢarı difüzyonu yavaĢtır ve çabuk
metabolize edilemez. Bunun sonucunda ozmotik etki ile lense dıĢarıdan su çeker.
BaĢlangıçta vakuolüzasyon, ardından da protein agregasyonu gerçekleĢir. Diyabetik
katarakt geliĢiminin bir nedeni de aldoz redüktaz aktivitesidir. Köpekler gibi bolca
aldoz redüktaza sahip hayvanlarda, daha fazla miktarda glikoz sorbitole çevrilir ve
sonuçta katarakt oluĢur. Kedilerde ise özellikle 4 yaĢından sonra aldoz redüktaz
aktivitesi azalır. Bunun anlamı 4 yaĢın altındaki kedilerde, aldoz redüktaz aktivitesi
daha yüksek olduğu için diabetik durumlarda katarakt geliĢme olasılığı daha fazladır. Oysa 4 yaĢından büyük kedilerde diabetik bir durum sözkonusu olsa da, katarakt geliĢim olasılığı düĢüktür. Genç köpeklerde Ģekere bağlı katarakt geliĢimi daha
fazla ve hızlıdır (resim 6). Böyle bir durumda lensin ön ve arka suturları belirgin hale
gelir, ekvatoryal alanda da vakuolüzasyon belirgindir. Bu vakuoller zamanla anteriyor ve posteriyor kortekse doğru yayılır ve sonuçta tam kortikal opasifikasyonla
sonuçlanır. Diyabetik katarakt genellikle bilateral, simetrik ve hızlı seyirlidir.
Metabolik kataraktın bir nedeni de hipokalsemidir. Paratiroid disfonksiyonuna
bağlı olarak, doğum sonrası ve genç hayvanlarda ya da Ģiddetli beslenme eksikliğine bağlı hipokalsemik durum geliĢtiğinde, anteriyor ve posteriyor kortekste multifokal bulanıklıklar Ģekillenebilir. Kedi ve köpek yavrularında, yetersiz beslenme
sonucunda da katarakt Ģekillenebilir. Özellikle arginin ve methionin eksikliklerinin,
yavru kedi ve köpeklerde lens opasitelerine yol açabileceği bilinmektedir.
Unilateral katarakt geliĢiminin önemli nedenlerinden biri de, göze gelen küt ve
perfore travmalardır. Küt travmaların ardından uzun bir süre lensde katarakt geliĢmeyebilir. Aradan uzunca bir süre geçtiği için hasta sahibi ya da hekimin küt travmatik etki ile katarakt geliĢmini özdeĢleĢtirmesi her zaman kolay olmamaktadır.
Travmatik etkilerle lens metabolizmasının bozulması katarakt geliĢiminin nedenidir
(resim 7).
Göz içerisindeki diğer yapılarda geliĢen bozuklukların yol açtığı lens opasiteleri,
sekonder ya da komplike katarakt olarak adlandırılır. BaĢlıca 3 etki ile geliĢir. Bunlardan ilki intraoküler yangıdır (resim 8). Bazı köpek ırklarında gözlenen progresif
retina atrofisinin geç dönemlerinde katarakt geliĢimi kaçınılmazdır. Glaukoma da
katarakt geliĢmine yol açabilir.
5
Resim 6: Diyabetik kataraktlı bir
köpeğin operasyon öncesi görüntüsü
Resim 7: Unilateral travmatik
kataraktlı bir köpeğin klinik görünümü
Resim 8: Yavru bir kedide, uveitisi
takiben geliĢen kataraktın klinik
görünümü
Bazı kimyasal maddeler, oral, enjeksiyon Ģeklinde ya da intraoküler kullanıldığında
lensde bulanıklık oluĢturabilir. Büyük hayvan pratiğinde (özellikle atlarda) daha çok
kullanımı bulunan, dimetil sülfoksidin (DMSO) de köpeklerde oral ya da dermal
kullanıldığında kimi olgularda miyozis ve lensin nükleusunda bulanıklığa yol açtığı
bilinmektedir. Ġnsanlarda uzun süreli kullanımlarda katarakta yol açtığı bilinen ve
gözlenen, lokal kortikosteroid ve miyotik ilaçların hayvanlarda katarakt oluĢturma
riski çok daha azdır. Evcil hayvanların, bu ilaçların neden olduğu lens değiĢimlerine
direnç gösterdiği düĢünülmektedir. Özellikle uzun süre oral kortikosteroid kullanan,
atopik köpeklerde katarakt gözlenebilmektedir. Ancak bu hastalarda kortikosteroidin mi yoksa atopik durumun mu lensi etkilediği bilinmemektedir. Kedilerde topikal deksametazonun uzun süreli kullanımı katarakt ve oküler hipertansiyon geliĢim
riskini arttırmaktadır. Mikozis tedavisinde kullanılan ketokonazol köpeklerde eğer
oral yolla 1 yıldan fazla süre kullanılırsa, bilateral ve hızlı ilerleyen bir katarakt geliĢimine yol açabilir. Katarakt geliĢimine neden olan fiziksel etkiler Ģuha tedavileri
sırasında kullanılan iyonize radyasyon ve elektrik çarpmalarıdır. Genellikle fiziksel
uyarımdan uzun süre sonra katarakt geliĢir. YaĢlanmanın kataraktla yakından iliĢkisi
bulunmaktadır. Örneğin 9-10 yaĢındaki köpeklerin yaklaĢık yarısında, az ya da çok
lens opasitleri mevcuttur. Sınırlı lokal opasiteler görüĢü kısıtlamakla birlikte, körlüğe yol açmadığı için hasta sahibinin dikkatini çekmeyebilir. Köpeklerde 13-14 yaĢından büyük olanların hemen hemen hepsinde lens opasiteleri gözlenebilmektedir. YaĢlanmanın lens üzerine etkisi ve katarakt geliĢimine yol açmasının baĢlıca
6
nedeni (kalıtsal, metabolik, travmatik ya da sekonder nedenler yoksa), aerobik
hücresel oksijen metabolizması ürünleridir. Bu ürünler lens kristallinlerinde (çözünebilir proteinler) oksidasyon etkisi ile yıkımlanma oluĢturmaktadır. Bu durumun
klinik yansıması ise lens opasiteleri ve katarakttır. Oksidasyona karĢı koyan temel
mekanizma lensin doğal yapısında bulunan antioksidantlardır. Bunlar C vitamini
(askorbik asit), E vitamini (alfa tokoferol), glutatyon ve karotenoidler gibi küçük
moleküllü yapılar ve antioksidant enzimlerinden (süperoksit dismütaz, katalaz,
glutatyon peroksidaz, glutatyon redüktaz) oluĢmaktadır. GüneĢ ıĢınlarından kaynaklanan ultraviyole ıĢınlarının da, lens protein yapılarında oksidasyon oluĢturma
etkisi bulunmaktadır. Bu etki de özellikle yaĢlı hayvanlarda kataraktın oluĢum mekanizması ile iliĢkilendirilebilir.
Klinik görünüm ve tanı
Signalement ve anemnezin alınmasının ardından yapılan klinik ve oftalmoskobik
muayene ile katarakt tanısı koymak oldukça kolaydır. Kataraktlı hastalarda mutlaka
midriyatik uygulandıktan sonra oftalmoskobi yapılmalıdır. Bu sayede hem senil
nükleer skleroz ile katarakt ayrımı yapılabilir, hem de lensin tümü (ekvatoryal bölge
pupillar ıĢık refleksi nedeniyle pupillası dilate olmamıĢ hayvanlarda izlenemez)
muayene edilip opasifikasyonun yerleĢim alanı belirlenebilir. Senil nükleer sklerozun görünümü adeta lens korteksinin içerisinde ikinci bir lens varmıĢ gibidir (resim
9). Bu fizyolojik durum, görüĢü etkilemez ve retina muayenesine olanak tanır. Lens
içerisindeki lokal opasifikasyonların muayenesinde, derinliği belirlemek için lokal
çizgi ıĢık üreten lamba kullanılmalıdır. Bu sayede bir bulanıklığın lokalizasyonu
(anteriyor subkapsüler ya da posteriyor subkapsüler gibi) ayırt edilebilir.
Resim 9: Ġlk bakıda katarakt izlenimi
veren ancak midriyatik uygulamasının
ardından senil nükleer sklerozis olduğu
anlaĢılan olgunun (11 yaĢında köpek)
görüntüsü
Kataraktlı olguların muayene bulguları, hastalığın nedeni ve ilerleme hızı ile ilgili
genel bir fikir verebilir. Örneğin kapsüler ve subkapsüler opasiteler kesin bir kural
olmamakla birlikte büyüme eğiliminde değildir. DoğuĢtan beri bulunan nükleer
opasiteler de pek ilerlemez. Oysa ekvatoryal ve kortikal katarakt hızlı ya da yavaĢ
ama daima ilerleme eğilimindedir ve sonuçta total katarakt geliĢir. Kataraktın ilerleme hızı değiĢkenlik gösterir. Kimi hastalarda birkaç günde katarakt tüm lensi
7
etkileyebilir. Bu gibi hastalarda lensin ozmotik değiĢimleri sonucu lens korteksine
su girer, ĢiĢkinleĢir ve katarakt geliĢir. Erken dönemlerde yapılan dikkatli oftalmoskobik muayenede, lens içerisinde vakuol ve yarıkların izlenmesi mümkündür. Aslında lensde vakuoler değiĢimler pek çok farklı etyolojide gözlenebilmektedir. Hızlı
ilerleyen, bilateral ve simetrik olaylarda diabetik etyoloji de düĢünülmeli ve bu
yönüyle labaratuvar kontrolleri yapılmalıdır. Unilateral katarakt olgularının genetik
yatkınlıkla geliĢmediği ve travmatik etkiler ya da intraoküler değiĢikliklerden kaynaklandığı ortadadır.
Katarakt kronikleĢtiyse, ya da hızlı bir ilerleme gösterip matür ya da hipermatür
aĢamaya geldiyse, anteriyor lens kapsülü üzerindeki porlar geniĢler. Bu sırada lens
içerisindeki protein yapıları humor akuz içerisine karıĢmaya ve artan bir konsantrasyon oluĢturmaya baĢlar. Bu durumun klinik yansıması lens proteinlerinin neden
olduğu uveitis tablosudur. Lens proteinleri embriyonel dönemden itibaren ön ve
arka kapsül içerisinde hapsolmuĢ ve immun sistemin tanımadığı yapılardır. Matür
ve hipermatür kataraktlı kimi olgularda, uveitis de gözlenmesinin temel nedeni
budur. Çünkü uvea dokusu, tıpkı bir immun sistem gibi yanıt vermektedir ve lens
proteinlerine karĢı, immun aracılı bir yangısal yanıt (fakolitik uveitis) geliĢmektedir.
Bu durum katarakt operasyonun baĢarısını etkileyen önemli bir faktördür. Eğer
kataraktlı bir hastada lens proteinlerinin neden olduğu uveitis tablosu varsa, operasyondan önce yangı kontrol altına alınmalıdır.
Diyabetik köpeklerde, tanı konulduktan sonra olguların yaklaĢık yarısında 6 ay
içerisinde bilateral belirgin katarakt geliĢmektedir. Bu oran 1 yıl içerisinde daha da
artmaktadır. Diyabetik katarakt tanısı konulan hastalarda kan glikoz düzeyi kontrol
altına alındıktan sonra, geçikilmeden operatif sağaltıma giriĢilmelidir. Çünkü bu
katarakt çeĢidinde, erken dönemde lens kapsül yırtılması geliĢebilir. Buna bağlı
olarak hızlı ilerleyen lens aracılı uveitis, bunun yol açtığı glaukom hatta retina ayrılması gibi komplikasyonlar Ģekillenebilir. Bu faktörler de sağaltımın baĢarısını ya
da hastalığın prognozunu önemli ölçüde etkiler.
Sağaltım
Kataraktlı her hasta da operasyon uygulanamayabilir. Bunun pek çok nedeni bulunmakla birlikte, en yaygın olan nedenler, hasta sahibinin ödeme gücünün olmaması, hastanın yaĢlı olması nedeniyle hasta sahibinde geliĢen kaygı, hastanın genel
sağlık durumunun bozuk olması ve diğer oküler hastalıklarla (glaukoma, progresif
retina ayrılması, uveitis gibi) komplike olmasıdır. Son birkaç yıldır kataraktın geriletilebilmesi ya da en azından geliĢme hızının yavaĢlatılabilmesi için pek çok ilaç ve
yöntem denenmiĢtir. Ancak bilimsel düzeyde çalıĢılan hiç bir materyal anlamlı bir
iyileĢtirici etki sağlayamamıĢtır.
Hasta seçimi katarakt cerrahisinin baĢarısını etkileyen önemli bir faktördür. Hekimin
hasta sahibine operasyon süreci ve alınacak yanıtın her zaman olumlu olamayabileceği ile ilgili ayrıntılı bilgi vermesi gerekir. Öyle ki midriyazisin sağlanmasından
sonra 4-5 dakikada sonuçlanabilecek muayene prosedürünün ardından, hekim
hasta sahibine en az 20-30 dakika bilgi vermelidir.
Hastanın mizacı katarakt operasyonlarında önemlidir. Kimi agresif kedi ve köpekler,
göz ilaçlarının kendilerine uygulanmasına izin vermez. Hem operasyon öncesi hem
de operasyon sonrası, lokal ilaçların kullanımı operasyonun baĢarısını etkileyen
8
önemli bir faktördür. Ayrıca bu hastalarda ilaç kullanma çabası sırasında aĢırı zorlanmadan hipohema da geliĢebilmektedir.
Kataraktlı kedi ve köpeklerde bazı hastalıklar, operasyonunun baĢarısını etkilemektedir. Örneğin keratokonjunktivitis sikkalı ya da yatkın hastalarda, gözyaĢı miktarı
10-15 mm/dk oluncaya kadar operasyon ertelenebilir. Kataraktlı hastalarda operasyon öncesi intraoküler basıncın normal sınırlarda olması önemlidir. Diyabetik hastalarda operasyon öncesi kan glikoz düzeyi stabil hale getirilmelidir. Ġnsülin kullanan hastalarda, operasyon günü her zamanki dozun yarısı uygulanabilir. Genel
anestezi, operasyon sonrası kullanılan sistemik ve lokal kortikosteroidler, kan glikoz
düzeyini arttırabilir. Bu yüzden diyabetik kataraktlı hastaların operasyon sonrası kan
ve idrar glikoz seviyeleri sık sık kontrol edilmelidir.
Teknolojik olanakların elverdiği durumlarda, oküler ultrasonografi ve elektroretinogram (ERG) ile, retinanın fonksiyonları değerlendirilmelidir. Matür ve hipermatür
katarakt nedeniyle, gözdibi görülemeyen hastalarda, retina ayrılmasını değerlendirmek için göz ultrasonundan yararlanılabilir (resim 10). Kataraktlı hastalarda matürasyon oranı arttıkça retina ayrılması riski de artmaktadır (immatür kataraktta %
4, matür kataraktta % 7, hipermatür kataraktta % 19). Gözdibi oftalmoskopla muayene edilemeyen hastalarda, progresif retina atrofisinin (PRA) belirlenebilmesi için
en iyi yöntem ERG‟dir. PRA‟lı hastalarda ERG‟nin B dalgası görülemez ya da çok
zayıftır (resim 11). Böyle hastalarda katarakt operasyonu yapılmasının bir anlamı
yoktur. Çünkü henüz retina kısmen fonksiyonel olsa bile kısa sürede kalıcı körlük
geliĢecektir.
EKLE yöntemi, hala popülaritesini sürdüren bir yöntemdir. Ekipman ve deneyim
eksikliğini tamamlamıĢ merkezlerde yerini büyük oranda fakoemülsifikasyon yöntemine bırakmıĢtır. Ancak fakofragmentasyonla parçalanamayacak kadar sert lenslerle karĢılaĢılabilmektedir ve EKLE bu gibi hastalarda daha iyi sonuç verebilir.
Resim 10: Kataraktlı bir köpekte
preoperatif ultrason kontrolünde, arka lens kapsülünde belirlenen yırtık. Bu hasta fako tekniğine uygun değildir
Resim 11: Katarakt operasyonu planlanan bir
hastada, preoperatif ERG trasesi. Alt kısımdaki
trasede, anlamlı a,b dalga oluĢumu olmadığından diğer göz operasyona alındı
Fakoemülsifikasyon yöntemi
Bu tekniğin uygulanmasında, ilk kez 1967‟de Kelman tarafından geliĢtirilen fakoemülsifikasyon cihazı kullanılır. Cihazın irrigasyon, aspirasyon ve fragmentasyon
olmak üzere 3 temel fonksiyonu vardır. Teknolojideki ilerlemeler ve bunun veteriner hekimlikteki yansımaları sayesinde son 10-15 yıldır hayvan sağlığında daha
yaygın olarak kullanılmaya baĢlanmıĢtır. Cihaz; makina, göz içerisindeki manüplas-
9
yonları olanak tanıyan prop ve pedal kısmı olmak üzere 3 temel bileĢenden oluĢmuĢtur. Cihazın ana kontrol makinası, peristaltik pompa (irrigasyon ve aspirasyona
olanak tanıyan vakumu oluĢturur), lineer ve vurgulu ultrasonik titreĢimler oluĢturan
Piezo elektrik sistemi (oluĢturduğu titreĢimleri prob ucuna yönlendirerek lens materyalinin parçalanmasını sağlar) ile irrigasyon sıvısının miktarını ayarlayan sistemlerden oluĢur. Bu 3 önemli fonksiyonun arasındaki korelasyonu ayarlayan bir de
elektronik kontrol paneli içermektedir. Prop ise steril edilebilir özelliktedir ve uç
kısmı 1 mm‟lik titanyumdan yapılmıĢtır. Proba irrigasyon-aspirasyon hortumu yerleĢtirilir ve titanyum ucun üzerine koruyucu kılıf oturtulur. Pedal sistemi ise genellikle 3 kademelidir. Birincide irrigasyon, ikincide irrigasyon aspirasyon, üçüncü
kademe de ise fragmentasyon da dahil olmak üzere her üç fonksiyon aynı anda
gerçekleĢtirilir. Pedal sayesinde hekim istediği fonksiyonu gerçekleĢtirir ve fragmentasyon gücünü de ayakla kontrol edebilir. Fakoemülsifikasyon yönteminin
avantajları, kornea ensizyonunun küçük olması (3-4 mm), korneayı kapatma süresi
ve toplam operasyon süresinin kısa olması, postoperatif komplikasyon (iridosiklitis,
kornea ödemi, intraoküler basınç artıĢı, vitreus prolapsı ve retina ayrılması gibi)
oranının düĢük ve baĢarı oranının yüksek olmasıdır. Özellikle yaĢlı hayvanlarda
daha çok gözlenen katarakt operasyonlarında, anestezi riski nedeniyle operasyon
süresinin kısalması önemlidir. Bu yöntemin uygulanabilmesi için mutlaka operasyon mikroskobu da kullanılmalıdır. Cihaz ve ekipman maliyeti, uygulamayı yapacak
hekimin deneyimli olma gereği nedeniyle sadece sınırlı merkezlerde kullanılmaktadır. Fakoemülsifikasyon ile en iyi sonuç, insipient ve immatür kataraktlarda alınmaktadır. Matür ve hipermatür kataraktlarda (özellikle 9 yaĢından büyük köpeklerde) sertleĢmiĢ lens materyalinin parçalanması zor olmakta ve süre uzamaktadır. Bu
yüzden fragmentasyon süresince oluĢan ısı postoperatif kornea yanığı ve iridosiklitis olasılığını yükseltmektedir. BaĢarıyı etkileyen bu faktörler gözönüne alındığında
meslek pratiği yapan hekimlerin, kataraktın erken tanısında etkinliği tartıĢılmaz
derecededir. Tekniğin pek çok modifikasyonu geliĢtirilmiĢtir. Kimi hekimler tek el
yöntemini tercih etmektedir. Bu teknikte sadece bir ensizyondan prop göz içerisine
yerleĢtirilir ve lens materyali parçalanarak aspire edilir. Çift el yönteminde ise, ikinci
bir minik (1-1,5mm) ensizyondan, fako çop (phaco chop) isimli tel benzeri aparat
ön kamaraya sokulur. Operasyon sırasında ihtiyaç duyuldukça, sol elle tutulan bu
alet sayesinde lense maniplasyonlar yapılır ve çevrilir. Bu sırada sağ elle tutulan
fako probu ile framentasyon yapılır. Hangi teknik kullanılırsa kullanılsın fakoemülsifikasyon yönteminin aĢamaları aĢağıdaki gibidir ve püf noktaları sunum sırasında
anlatılacaktır.
1. Korneanın ensizyonu (resim 12)
2. Viskoelastik uygulaması
3. Kapsüloreksis (resim 13)
4. Hidrodiseksiyon
5. Fakofragmentasyon (resim 14)
6. Fakoaspirasyon
7. Ön kamaranın restorasyonu
8. Korneanın dikilmesi
10
Resim 12: Korneanın 3 mm slit kornea
bıçağı ile ensizyonu
Resim 13: Kapsüloreksis ile uzaklaĢtırılmıĢ anteriyor lens kapsülü parçası
Resim 14: Katarakt operasyonunun fakofragmentasyon aĢaması
Resim 15: Katlanabilir 14 mm ayak
geniĢliği olan +41 diyoptrilik köpek
lensinin hazırlanıĢ aĢaması
Veteriner oftalmolojide intraoküler lens uygulamaları
Ġntraoküler lens protezi uygulamaları insanlarda 1950‟li yılların baĢında, köpeklerde
ise 1950‟li yılların sonunda gerçekleĢmiĢtir. BaĢlangıçta polimetilmetakilattan üretilen ve 3 parçalı olan lens protezleri, yıllar içerisinde büyük aĢama kaydetmiĢ ve
günümüzde geliĢen teknoloji sayesinde daha kullanıĢlı lensler üretilmiĢtir. Aslında
intraoküler lens uygulamaları, köpeklerde çok da zorunlu değildir (resim 15). Çünkü
ideal bir katarakt operasyonu geçiren ve komplikasyonları kontrol altına alınan bir
hastada, Ģayet retina dokularında bir anormallik yoksa, hayat standartlarını yükseltecek bir görüĢ sağlanabilmektedir. Köpeklerde intraoküler lens uygulamalarından
da önemlisi, katarakt operasyonunun ideale yakın biçimde gerçekleĢtirilebilmesidir
Katarakt operasyonlarının komplikasyonları ve önlenmesi
Katarakt operasyonlarında gözlenen komplikasyonlar operasyon sırasında (intraoperatif) ya da sonrasında (postoperatif) geliĢebilir. Operasyon sırasında geliĢen
komplikasyonlar, hasta seçimindeki hatalara ve operasyon öncesi hazırlığın yeterince yapılmamasına bağlı olarak geliĢebilir. Olası komplikasyonların bilinmesi, takip
edilmesi ve erken tedbirlerin alınması, sonucu etkileyecektir. Postoperatif komplikasyonlar ise genellikle hastanın bakım ve post operatif ilaç uygulamalarının yetersiz olması ya da hastanın kendini travmatize etmesi sonucu geliĢmektedir.
11
Sonuç
Katarakt evcil hayvanlarda, operatif olarak çözülebilen bir göz hastalığıdır. Ancak
uzmanın beceri, deneyim ve donanımından daha önemli olan, klinisyenlerin rutin
göz kontrolü ile hastalığı erken dönemde tanıyarak hasta sahibini bilinçlendirmesidir.
12
Abomasum'un Sola Deplasmanı Olgularında
Laparoskopik Tedavi Seçenekleri
KürĢâd Yiğitarslan
Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Burdur
Abomasum deplasmanları, son yıllarda sığırlarda görülen en önemli metabolik
kökenli hastalıklardan birisidir. Abomasum deplasmanı kısaca; sıvı ya da gaz ile
dolan abomasumun dorsale doğru yer değiĢtirmesi olarak tanımlanır. Karın boĢluğunun ventralinde, retikulumun kaudalinde, median hattın hemen sağında yer
alması gereken abomasum; sol karın duvarı ile rumen arasında bulunur ise abomasumun sola deplasmanı, sağ karın duvarı ve karaciğer ya da bağırsaklar arasında
bulunursa da abomasumun sağa deplasmanı olarak adlandırılır. Abomasumun sola
deplasmanı, sağa deplasmanına göre 3-4 kat daha fazla görülmektedir.
Abomasum deplasmanlarına genellikle ağırlıkları ve süt verimleri yüksek olan kültür
ırkı ineklerde rastlanılmaktadır. Abomasum deplasmanlarının oluĢumunda abomasal motilitenin azalması ve gaz birikimi 2 ana faktör olarak rol oynamaktadır.
Abomasal motilitenin azalması neticesinde, abomasum içinde gaz birikmeye baĢlar.
Burada biriken gazın etkisi ile abomasumun hacmi artar ve çoğunlukla sol karın
duvarı ve rumen arasına doğru yer değiĢtirir.
Rumendeki uçucu yağ asitlerinin fazla birikmesine sebep olan aĢırı konsantre yem
tüketimi abomasum deplasmanlarını tetikleyen nedenlerden birisidir. Prostaglandinler ve insülin üretiminin artması abomasal boĢalma süresini uzatarak abomasum
deplasmanlarına zemin hazırlar. Endotoksin, endojen pirojenler ve yangı mediyatörleri gastro-intestinal sistemde stazise sebep olup, deplasmanı tetikleyen diğer
bir etiyolojik faktör olarak öne çıkarlar. Bunların dıĢında genetik yatkınlık, intraabdominal organların pozisyonu, ketozis, metabolik alkalozis, hipokalsemi, mastitis,
metritis, nervus vagusun hipofonksiyonu gibi nedenler de deplasmanın oluĢumunda etkilidir. Bu sayılan rahatsızlıklara çoğunlukla, “kuru dönemin geçiĢ periyodu”
olarak tanımlanan doğum öncesi 2 hafta ile doğum sonrası 2-4 hafta arasında
rastlanmaktadır.
Sola abomasum deplasmanının klinik semptomları arasında; iĢtahın kesilmesi, süt
veriminde ani bir düĢüĢ, dehidrasyon, dıĢkılamanın durması ya da azalması, sol
karın duvarında Ģekillenen asimetri gibi belirtiler sayılabilir. Sol karın duvarında 11,
12, 13. interkostal aralıkların bulunduğu düzeyde yapılan oskülo-perküsyon muayenesinde alınan “ping” sesi, abomasumun sola deplasmanında tanısal olarak spesifik bir bulgudur. Bunların dıĢında subklinik seyreden vakalar da tespit edilmiĢtir.
Bu nedenle kesin tanı amacıyla laboratuvar ve ultrasonografik muayene, laparotomi ve laparoskopi gibi deneysel operasyonlara baĢvurulabilir.
Abomasumu sola deplase olmuĢ bir sığırın tedavisinde genel amaç; anatomik pozisyonunu kaybetmiĢ olan abomasumun eski konumuna geri getirilmesi, yeniden
deplase olmasının engellenmesi ve bozulan metabolizmanın restore edilmesidir.
Vakanın nüksetmemesi abomasumun anatomik pozisyonda sabitlenmesine bağlı
olduğu gibi, deplasmanı tetikleyen faktörlerin ortadan kaldırılması ile de iliĢkilidir.
Sola abomasum deplasmanının tedavisinde ilk kez 1956 yılında Begg ve Whiteford
tarafından geliĢtirilen yuvarlama tekniği kullanılmıĢtır. Bu teknikte abomasum ana-
13
tomik yerine gelmiĢ fakat hayvanların %80‟inde kısa süre sonra nüksler gerçekleĢmiĢtir. Bu nedenle günümüzde çok tercih edilmeyen bir teknik olarak kalmıĢtır.
Ayrıca; kapalı dikiĢ tekniği de abomasumun sola deplasmanının tedavisinde kullanılmaktadır. Ancak; kapalı bir teknik olduğundan dolayı abomasumun tam anlamıyla yerine gelmemesi, abomasumla beraber baĢka dokuların da karın duvarına sabitlenmesi, peritonitis ve abomasal fistül oluĢumu gibi komplikasyonların geliĢebileceği göz ardı edilmemelidir. Operatif olarak tedavide ise açık ya da kapalı teknikler
kullanılmaktadır. Abomasumun fikzasyonu için en çok tercih edilen cerrahi metotlar aĢağıdaki gibidir;
Açık teknikler:
1. Sağ paramedian abomasopeksi tekniği
2. Sağ fossa paralumbal omentopeksi tekniği
a. Dirksen metodu
b. Ljubljana metodu
3. Sağ fossa paralumbal abomasopeksi tekniği
Kapalı teknikler:
1. Ġki aĢamalı laparoskopik abomasopeksi tekniği
2. Tek aĢamalı laparoskopik abomasopeksi tekniği
3. Kör dalıĢ (Perkutan paramedian abomasopeksi) tekniği
Ġki AĢamalı Laparoskopik Abomasopeksi Tekniği
Ġlk olarak 1998 yılında Janowitz tarafından tanımlanan bu yöntem ülkemizde Burdur bölgesinde Temizsoylu ve ark. ile Yiğitarslan tarafından uygulamaya konulmuĢtur. Laparoskopik abomasopeksi iĢlemi ineklerde ayakta ve genellikle lokal infiltrasyon anestezisi altında yapılmaktadır. Sol fossa paralumbalisten yapılan bu operasyon için hayvan sol tarafı açıkta kalacak Ģekilde operasyon yapılacak yerde zaptırapta alınır. Sol fossa paralumbalisinde üçüncü lumbal vertebranın prosessus transversusunun 8 cm ventrali ile son kostanın 5 cm kaudaline denk gelen bölge ile 12.
interkostal aralıkta %2‟lik lidokain solüsyonu ile lokal anestezi yapılır (ġekil 1.A,
ġekil 1.B). Sol açlık çukurluğunda anestezinin yapıldığı noktaya 1 cm‟lik deri ensizyonu yapılarak (ġekil 1.C), Veress iğnesi ile 45°‟lik bir açıyla abdominal boĢluğa
girinceye kadar ilerlenir (ġekil 1.D). Pneumoperiton oluĢmaması için 14 mm-Hg
basınç oluĢturuluncaya kadar abdominal boĢluğa CO2 verilir. OluĢturulan giriĢ
noktasına 10 mm‟lik trokar yerleĢtirilerek (ġekil 1.E) video ve monitör bağlantıları
yapılan teleskop, trokar lümeninden gönderilir ve abdominal boĢluk görüntülenir
(ġekil1.F). Gaz ve sıvı içeriği olan abomasumun içeriğinin boĢaltılabilmesi ve fiksatör olan toggle pin‟in abomasuma gönderilmesi için desüflasyon kanülünden yararlanılır. Bu amaçla; 12. interkostal aralıkta lokal anestezinin yapıldığı bölgeye 0,5
cm‟lik deri ensizyonu yapılarak bu noktadan 5 mm‟lik trokar yerleĢtirilir (ġekil 1.G)
ve desüflasyon kanülü abdominal boĢluğa sokulur. Laparoskopik görüntüleme ile
kontrol altına alınan desüflasyon kanülü abomasum fundusuna batırılır ve lümene
doğru gönderilir (ġekil 1.H). Kanül içerisinden trokar çıkarılarak “toggle pin” dıĢarıdan kanüle yerleĢtirilir. Kanülün küt uçlu iticisi sayesinde kanül lümeninde bulunan
toggle pin abomasumun içerisine gönderilir. Daha sonra kanül yardımı ile abomasum içindeki gaz ve sıvı drene edilir. Ġçerik drene edildikten sonra kanül dıĢarı alınır.
Toggle pin abomasum içerisine bırakıldıktan sonra bağlı olduğu iplerde abdominal
14
boĢluğa salınır (ġekil 1.I). Teleskop ve desüflasyon kanülü için açılan giriĢ noktaları
birer basit ayrı dikiĢle kapatılır. Ġkinci aĢama olarak inek ilk önce yan sonra sırt üstü
yatırılır (ġekil 1.J). Abomasumun anatomik situsuna denk gelen bölgenin merkezine
ve onun 5 cm gerisine olmak üzere 2 noktaya lokal infiltrasyon anestezisi uygulanır
(ġekil 1.K). Gerideki noktada 1 cm‟lik deri ensizyonu yapılarak 10 mm‟lik trokar ile
abdominal boĢluğa giriĢ yapılır ve pneumoperitoneum Ģekillendirilir. Trokar klavuzunda teleskop abdominal boĢluğa sokularak bu noktadan abdominal boĢluk monitörde görüntülenir. Daha önce içeri serbest bırakılan ip uçları bulunur. Toggle
ipinin yeri belirlenince daha önceden lokal anestezi uygulanmıĢ olan 1. giriĢ noktasından 5 mm‟lik ikinci bir trokarla abdominal boĢluğa girilir. Ġkinci trokar lümeninden 5 mm‟lik laparoskopik forseps yardımı ile monitörde gözlenen ip uçları yakalanarak dıĢarı alınır (ġekil 1.L). Her iki trokar abdominal boĢluktan çekilerek teleskop
giriĢ noktası basit ayrı dikiĢle kapatılır. Hayvanın ayağa kalması ile toggle pin‟e ait
ipin ventral karın duvarından dıĢarı sarkan kısmı, ip uçları üzerindeki renkli Ģeritler
görülünceye kadar gerdirilir ve ipin iki ucu arasına gazlı bez konularak uçlar birbirine düğümlenir. Bu sayede abomasum anatomik situsu olan ksifoid bölgede sabitlenmiĢ olur.
ġekil 1. Ġki aĢamalı laparoskopik abomasopeksi‟nin önemli aĢamaları.
15
Tek AĢamalı Laparoskopik Abomasopeksi Tekniği
Ayakta gerçekleĢtirilen tek aĢamalı laparoskopik abomasopeksi tekniği ilk defa
2004 yılında Christiansen tarafından geliĢtirilmiĢtir. Ülkemizde ise saha Ģartlarında
uygulanılabilirliği ile ilk defa Burdur bölgesinde Avki ve ark. tarafından uygulanmıĢtır. Klinik olarak ön teĢhisi konulmuĢ olan inek sol karın duvarı dıĢa gelecek Ģekilde
travaya yerleĢtirilir. 11 ve 12. interkostal aralıklarıda içine alacak Ģekilde sol fossa
paralumbalis geniĢçe traĢlanır ve antiseptik solüsyonlar ile (alkol, povilinil iyodin)
aseptik giriĢime hazırlanır. Bu teknikte iki aĢamalı laparoskopik teknikte olduğu gibi
ayakta lokal infiltrasyon anestezisi yardımı ile yapılmaktadır. Üçüncü lumbal vertebranın prosessus transversus‟unun 8 cm ventrali ile son kostanın 5 cm kaudalinin
kesiĢme noktasına ve aynı zamanda 12. Ġnterkostal aralığa, deri altından baĢlayarak
peritona ulaĢıncaya dek tüm kas katlarını da içine alacak Ģekilde lokal anestezik
solüsyon enjekte edilir (ġekil 2.A, ġekil 2.B). Anestezisi sağlanan noktada bistüri
yardımı ile 1 cm‟lik deri ensizyonu oluĢturulur (ġekil 2.C) ve buradan 10 mm‟lik
trokar ile karın boĢluğuna giriĢ yapılır (ġekil 2.D). Abdominal kavitenin laparoskopik
görüntülenmesi daha kolay olsun diye trokar lümeninden karın boĢluğuna hava
giriĢine izin verilir. Teleskop trokar rehberliğinde abdominal kaviteye sokularak
organların pozisyonları yorumlanır. Sola deplase olmuĢ olan dilate abomasumun
gazının alınması ve toggle pininin lümene gönderilmesi için desüflasyon kanülünden yararlanılır. 11 veya 12. interkostal aralıktan gönderilecek olan desüflasyon
kanülünün giriĢ noktası ilk noktadan elde edilen teleskop görüntüleri sayesinde
belirlenir. Belirlenen noktaya 1 cm‟lik bir deri ensizyonu yapılır. Buradan sokulan 11
mm‟lik trokar ilk noktadaki teleskop rehberliğinde abdominal kaviteye ilerletilir
(ġekil 2.E). Lümenine toggle pin yerleĢtirilmiĢ olan desüflasyon kanülü trokardan
ilerletilerek (ġekil 2.F) teleskop rehberliğinde abomasuma girilir (ġekil 2.G). Toggle
pin iticisi yardımı ile abomasum lümenine düĢürülür ve itici kanül lümeninden
çıkarılır. Lümeni boĢalmıĢ olan desüflasyon kanülü ile abomasumda bulunan gazın
tahliyesine izin verilir. Gazı boĢaldıkça replase olan abomasumdan desüflasyon
kanülü bir noktadan sonra çıkar. Çıkan kanül, toggle‟a bağlı olan ipin abdominal
kaviteye düĢmesine izin verilmeden dıĢarı alınır. Toggle pin‟e bağlı olan ve ikinci
giriĢ noktasından sarkan ipin abomasumun anatomik situsu olan sağ regio ksifoidea‟dan çıkarabilmek için tekniğe ismini de veren 1,1 mt uzunluğunda hafif eğimli
Christiansen trokarından yararlanılır. Christiansen trokarının lümenine keskin uçlu
stilesi yerleĢtirilir ve keskin uçta bulunan delikten toggle‟a bağlı olan ipin serbest
ucu geçirilir (ġekil 2.H). Stile, Christiansen trokarının ucundan çıkan kesici kısmı
görünmeyecek kadar içeri çekilir. Hazır hale getirilen christiansen trokarı açılan
ikinci delikteki trokarın lümeninden geçirilerek abdominal kaviteye sokulur (ġekil
2.I). Trokarın eğimli ucu karın duvarına yaslanır ve ventrale doğru yönlendirilir.
Trokar ucu ilerletilirken konum belirlemek için dıĢtan yapılacak eĢ zamanlı elle
palpasyondan yararlanılabilir. Trokar ucunun regio ksiphoidea‟nın hafif sağına
geldiği hissedildikten sonra stilenin üst ucundaki dairesel plakaya kuvvet uygulayarak (ġekil 2.J) keskin ucun karın duvarını perfore ederek dıĢarı çıkması sağlanır
(ġekil 2.K). Toggle‟a bağlı ipler stile ucundan çıkarılarak Christiansen trokarı ve
stilesi çekilerek abdominal kaviteden çıkarılır. Toggle ipleri, abomasum ventral
karın duvarına yaslanıncaya kadar çekilir. Ġpler arasına gazlı bez konulur ve düğümlenerek abomasum‟un anatomik situsuna fikzasyonu sağlanır (ġekil 2.L). Trokar ve
16
teleskop için açılan enzisyonlar cerrahi kurallara göre basit dikiĢlerle kapatılır (ġekil
2.M).
ġekil 2. Tek aĢamalı laparoskopik abomasopeksi‟nin önemli aĢamaları.
Kör DalıĢ (Perkutan Paramedian Abomasopeksi) Tekniği
Ġlk kez 1982 yılında Amerika‟da Grymer ve Sterner adlı iki veteriner hekim tarafından uygulanmıĢtır. Bu tekniğe göre ilk önce ksifoid bölgeden umblikal bölgeye
kadar olan alan geniĢçe traĢ edilerek operasyon bölgesi hazırlanır. Daha sonra
hayvan sağ tarafına yatırılarak döndürme ve masaj tekniği kullanılır. Daha sonra
hayvan dorsal pozisyona getirilir. Ksifoid çıkıntının 10-15 cm kaudalinde, linea
albanın 10 cm sağ paramedian tarafında ping sesinin rehberliğinde punksiyon yeri
belirlenir (ġekil 3.A). Birinci trokar uygulaması, buraya yapılır. YaklaĢık 50 cm uzunluğunda absorbe olmayan bir iplikle bağlanmıĢ toggle trokarın içinden geçirilerek,
bu trokarla karın duvarı ve abomasum delinir (ġekil 3.B). Karakteristik koku (kavrulmuĢ badem kokusu), gaz çıkıĢı ve pH metre yardımı ile içerik pH‟sı belirlenerek
abomasumun içine girildiği doğrulanır. Trokar geri çekildikten sonra, fiksatörün
ucundaki iplik dıĢarıya doğru çekilerek gergin bir pozisyonda tutulur (ġekil 3.C).
Ġkinci punksiyon, ilk trokar uygulama yerinin yaklaĢık 5 cm kranialinde birinci trokar
uygulamasında olduğu gibi yapılır. Trokar çıkarıldıktan sonra, her iki toggle‟a bağlı
17
ipliklerin uçları iyice dıĢarıya doğru çekilerek (ġekil 3.D), araya konulan bir destek
materyali ile (gazlı bez, plastik materyal) karĢılıklı düğümlenir (ġekil 3.E). Hayvan
son olarak sternal pozisyona getirilerek dinlenmesi ve ayağa kalkması sağlanır.
ġekil 3. Perkutan paramedian abomasopeksi‟nin önemli aĢamaları.
Kapalı Tekniklerin Değerlendirilmesi
Laparoskopik abomasopeksi teknikleri, postoperatif süreçte abomasum deplasmanının nüks ihtimalini minimal seviyeye indiren tekniklerdir. Ayrıca; abomasumun
sola deplasmanının tanısında Ģüpheye düĢüldüğü durumlarda teĢhisi kolaylaĢtırması, teĢhisle tedavinin birleĢtirilmesi ve 2 (tek aĢamalı) ya da 4 (iki aĢamalı) küçük
ensizyon hattından tedavinin gerçekleĢtirilmesi nedeniyle enfektif saha Ģartlarında
güvenle kullanılabilmesi gibi üstünlüklerinin olduğu da söylenebilir. Laparoskopik
teknikler kendi içinde kıyaslandığında; tek aĢamalı laparoskopik teknikte abomasopeksi iĢleminin de hayvan ayakta iken yapılması, iki aĢamalı laparoskopik tekniğe
göre avantajlı tarafını oluĢturmaktadır. Ancak; bu teknikler için gereken malzeme
ve ekipmanların pahalı olması ve uygulanabilmesi için uzmanlık istemesi bu tekniklerin gerek kliniklerde gerekse saha Ģartlarında kullanımını kısıtlamıĢtır. Bir diğer
kapalı cerrahi yöntem de veteriner hekimlerin sahada sıklıkla kullandıkları Toggle
pin fikzasyonu olarak da bilinen perkutan paramedian abomasopeksidir. Kısa sürede uygulanması (yaklaĢık 10 dk), fazla materyale ihtiyaç duyulmaması, ucuz olması
ve uygulama sonrası uzun süreli antibiyotik tedavisine gereksinim duyulmaması
sahada bu yöntemi diğer operatif yöntemlerden bir adım daha önde tutmaktadır.
Bu kapalı tekniğin en önemli dezavantajı, karın duvarı ile abomasum arasında
omentum veya bağırsak segmenti varken abomasumun tespit edilmesidir. Aynı
zamanda; abomasopeksi iĢlemi sonrasında lokal veya diffuz peritonitis ve abomasum fistülü gibi komplikasyonlar, pilorik obstrüksiyonlar ve uterus torsiyonu da
Ģekillenebilmektedir. Bu komplikasyon olasılıkları nedeniyle söz konusu tekniğin
sadece damızlık değeri olmayan hayvanlarda yapılması tavsiye edilmektedir.
18
Veteriner anestezi ve analjezide doğru bilinen yanlıĢlar
Zeynep Pekcan
Kırıkkale Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Kırıkkale
Soru: Hayvanların ağrı eĢiği insanlardan düĢük müdür?
Cevap: HAYIR. Ağrı vücudun herhangi bir yerindeki gerçek veya olası doku hasarı
ile iliĢkili, hoĢ olmayan, duyusal ve duygusal deneyimdir. Ne yazık ki veteriner hekimlikte analjezi çalıĢmaları oldukça geç baĢlamıĢtır, ancak son zamanlarda analjezi
konusuna çok önem verilmektedir. Bu gecikmenin nedeni yanlıĢ inanıĢlardır; eskiden hayvanların insanlar kadar ağrı çekmediklerine ve ağrı eĢiklerinin yüksek olduğuna inanılırdı. Ancak bunun yanlıĢ bir inanıĢ olduğu artık Ģüphe götürmez bir
gerçektir ve insanlarda ağrıya neden olan her prosedür, biliyoruz ki, hayvanlarda da
ağrıya neden olmaktadır ve analjezi yapılmasını gerektirmektedir. Eskiden birçok
veteriner hekim, hareketi kısıtlayıp doku lezyonlarını önlediği için ağrının hayvanlar
açısından koruyucu etkisi olduğuna inanırdı, buna ilaveten hastalığa ait semptomları maskeleyen analjezinin, sağaltımı da yanlıĢ yönlendireceği düĢüncesi hakim idi.
Bugün ise ağrının yararlı denilecek fonksiyonlarının çok az olduğu ve organizmaya
büyük zararlar verdiği kabul edilmektedir.
Soru: Ağrıdan neden çekiniyoruz? Ağrıyı sadece acı olarak düĢündüğümüzden
vicdanen mi rahatsız oluyoruz?
Cevap: HAYIR. Etik perspektifi ve vicdanın rahatsız olmasını bir yana bırakırsak,
ağrının kontrol altına alınması hem fizyolojik hem biyolojik açıdan önemlidir. Çünkü ağrı durumunda katabolik hormon (kortizol, glukagon, katekolamin) salınımı
artarken buna karĢın anabolik hormon (insülin, testosteron) salınımı da azalır. Glukoneogenez, glikojenoliz, proteoliz, lipoliz artar. Protein kaybı ve kaslarda zayıflama
olur. Kollajen yapımı azaldığı için yara iyileĢmesi gecikir. Stres ACTH salınmasına bu
da kortizol salınmasına neden olur. BağıĢıklık sisteminin baskılanması sonucu immunglobulin sentezlenmesi azalır, hastalıklara karĢı direnç azalır. Katekolamin kalbi
aritmilere karĢı duyarlı kılar, hipertansiyon oluĢur. Kardiak output ve kardiak yük
artar, kalbin atım sayısı artar, kalbin oksijen tüketimi artar. Bu durum kardiak rezervler azaldığında tehlikelidir. Fazla çalıĢan kalbin fazla oksijen ihtiyacı olur, koroner damarlar yeterli kanı kalbe pompalayamazsa miyokard enfarktüsü geliĢir.
Renal damarlarda vazokonstrüksüyon sonucunda renal yetmezlik geliĢebilir. Hiperglisemi geliĢir. Solunum sayısı artar, tidal volüm azalır ve öksürme refleksi azalır.
Bu durum akciğerlerde atelektazilere neden olur. Küçük hava yolları kapanır, akciğerlerde Ģantlar oluĢur ve hipoksi geliĢir. Bu durum özellikle toraks ve diyaframa
yakın operasyonlarda daha da önem taĢır. Vücutta karbondioksit oranının yükselmesi ile respiratorik asidoz meydana gelir. Asidoz aritmi geliĢmesine ve kalbin
durmasına kadar giden sonuçlara neden olabilir.
Ağrısı olduğu zaman hayvan hareket etmek istemez, uzun süren hareket azlığı
emboli olma olasılığını arttırır.
Soru: Hayvan anestezideyken ağrıyı hisseder mi?
Cevap: EVET. Bilincin olmaması ağrı yollarının inaktive olması anlamına gelmez.
Günümüzde kullanılan anestezik maddelerin pek çoğunun analjezik özellikleri
19
yoktur (diazepam, midazolam, asepromazin, propofol, tiyopental, izofloran, sevofloran, vb) Bu ilaçlar ne kadar yüksek doz uygulanırlarsa uygulansınlar analjezi sağlamazlar. Bu nedenle de intraoperatif analjezik madde kullanılmasına ayrı bir özen
gösterilmesi gereklidir. Anestezideki bir hayvanın ağrıyı hissetmesi operasyon sırasında kalp ritminin ve tansiyonun artmasından anlaĢılabilir.
Klinik pratikte ise yapılan yanlıĢ uygulama, operasyon sırasında -hayvanın ağrı
duymasına bağlı olarak- kalp ritminin arttığı durumlarda verilen anestezik madde
miktarını arttırmaktır. Hâlbuki böyle bir durumda hekimin tek yaptığı anesteziyi
derinleĢtirerek sempatik uyarıyı azaltmak ve geliĢen taĢikardi düzelmektir. Analjezi
amacı ile uygulanan bir ilaç yoksa hayvan operasyon sırasında uyusa bile ağrıyı
duyacaktır. Ağrının vücuda verdiği zararlı etkiler operasyon sırasında baĢlamaktadır.
Postoperatif ağrısı olan bir hayvanın anesteziden çıkıĢı büyük olasılıkla kötü olacaktır. Hayvan uyanırken operasyon bölgesine de zarar verebilir. 1980‟lerden önce
kullanılan anestezik ajanlardan derlenme ve uyanma yavaĢ ve uykulu olurdu, ancak
günümüzde bu ajanların yerini cerrahi iĢlem sona erdikten birkaç dakika sonra
hayvanın uyanabilmesine olanak sağlayan preparatlar almıĢtır (propofol, tiyopental,
izofloran, sevofloran gibi). Analjezi sağlanmadığı takdirde bu ajanlarla derlenme
hızlı olmakla kalmayıp aynı zamanda ağrılı olur.
Soru: Operasyona girecek bir hayvanda analjezi uygulamasına ne zaman baĢlanmalıdır?
Cevap: Preoperatif dönemde baĢlanmalıdır. Ġntraoperatif ve postoperatif dönemde ağrının minimum olması için ağrı kesicilerin uygun zamanlarda ve uygun
dozlarda verilmesi gerekir. Bu amaçla son zamanlarda analjezide çok önemli olduğu anlaĢılan “preemptif analjezi” kavramı geliĢmiĢtir. Preemptif analjezide ağrılı
uyaran hayvana uygulanmadan önce ağrı kesicinin uygulanması gerekir ki, bu bir
bakıma ağrının önceden yok edilmesi anlamına gelir. Bu amaçla cerrahi giriĢim
baĢlamadan önce preoperatif olarak analjezik madde uygulanır. Bu sayede hiperaljezi geliĢmeden ağrının önlemi alınır.
Günümüzde rutin olarak kullanılan tüm analjezik maddelerin etki süreleri ve mekanizmaları bilinmektedir. Operasyonda kullanılması tercih edilen ağrı kesicinin önceden uygulanması ve yarılanma ömrü tamamlandığında tekrarlanması, postoperatif dönemde de uygun Ģekilde ve dozda kullanılması ile hasta neredeyse hiç ağrı
duymadan iyileĢme sürecini tamamlayacaktır. Unutulmamalıdır ki hiçbir ağrı kesici
ağrıyı sıfırlamaz; hedef hareketsizlikte ağrının olmamasıdır.
Hiperaljezi ağrılı uyaran karĢısında olması gerekenden fazla ağrı olması demektir.
Sağlıklı bir canlıda inaktif bulunan nosiseptif liflerin devreye girmesi ve aktif hale
geçmesi Ģeklinde tanımlanabilir. Buna en akılda kalıcı örnek; savaĢ sırasında kolundan yaralanan, uzun süre tedavi gören ve sonunda kolu kesilen bir insanın hala
kolu yerindeymiĢ gibi ağrıyı hissetmesidir (Fantom ağrısı).
Soru: Kliniklerimizde sık kullanılan ve analjezik etkinliği olan preanestezik/anestezik maddeler hangileridir?
Cevap: Ksilazin, medetomidin, ketamin. Bu ilaçlar operasyon sırasında analjeziyi
sağlarlar, ancak hiçbirinin analjezik etkisi opioidler kadar değildir; yani çok ağrılı bir
operasyonda (osteosentez, servikal disk operasyonları, spinal kord operasyonları,
20
amputasyonlar, nöroĢirurji, total kulak yolu operasyonu, vb) intraoperatif analjezide
yetersiz kalırlar.
Soru: Ketamin sadece genel anestezik olarak kullanılan bir ilaç mıdır?
Cevap: HAYIR. DüĢük dozları intraoperatif ve postoperatif analjezi amacı ile de
kullanılabilir.
Bu amaçla preoperatif olarak 0.5 mg/kg (ĠV)
intraoperatif 0.6 mg/kg/saat (ĠV, sabit sürekli infüzyon)
postoperatif 0.12 mg/kg/saat (ĠV, sabit sürekli infüzyon) olarak
verilecek olursa spinal kordun dorsal boynuzundaki hiperaljeziden sorumlu olan Nmetil D-aspartat (NMDA) reseptörleri bloke edilmiĢ olur.
Soru: Kullanılabilinecek analjezikler sadece nonsteroidal antinflamatuvarlar
mıdır?
Cevap: HAYIR. En çok tercih edilen ve analjezik etkisi en yüksek ilaçlar opioidlerdir. Bunlardan baĢka ketamin, lidokain ve gabapentin intraoperatif kullanılabilinecek analjezikler içinde sayılabilir. Eğer hayvan normotansifse, operasyon sırasında
serum desteği yapılıyorsa ve renal yetmezliği yoksa nonsteroidal antiinflamatuvar
ilaçlar da anestezi prosedürüne eklenebilir.
Soru: Ġntraoperatif analjezi amacı ile kullanılabilinen NSAI ilaçlar hangileridir?
Cevap: En çok tercih edilenler karprofen ve meloksikamdır. Prostaglandinler (PG),
böbreğin kendi kan dolaĢımının otoregülasyonunun düzenlenmesinde önemli rol
oynarlar. NSAI ilaçlar PG üretimini baskılayacağı için hipotansif, kanamalı ve dehidre olan hayvanlarda kullanımı nefronların hasar görmesine hatta akut renal yetmezliğe kadar giden komplikasyonlara neden olabilir. Bu nedenle operasyon sırasında hipotansiyon geliĢebileceği düĢünülüyorsa –ki anestezik maddelerin pek
çoğu hipotansiftir ve meslektaĢlarımızın bir kısmının operasyon sırasında da serum
desteğini nerede ise yok denilecek kadar az yaptığı göz önüne alınacak olursa,
anestezilerimizin çoğunda hipotansiyon geliĢtiğini düĢünebiliriz- kullanılmamalıdır.
Soru: Alfa 2-agonistlerinden önce antikolinerjikler kullanılmalı mıdır?
(Ksilazin veya medetomidinden önce atropin yapılmalı mıdır?)
Cevap: HAYIR. Alfa 2-agonistleri (ksilazin, medetomidin) uygulandıktan sonra
tansiyon üzerine bifazik etkileri vardır. Ġlk etki damarlardaki periferal alfa2 reseptörlerinin aktive edilmesine bağlı olarak vazokonstrüksiyon ve buna bağlı geliĢen
hipertansiyondur. Periferdeki vazokonstrüksiyon aynı zamanda koroner damarlarda
da Ģekillenir ki bu durum kalbe giden kan akımının da azalmasına (buna bağlı kalbe
giden oksijen de azalır) neden olur. Bu aĢamadan sonra anestezinin derinleĢip
sempatik tonun azalmasına bağlı olarak ikinci aĢama olan hipotansiyon aĢamasına
geçilir ve bradikardi geliĢir. Kalbin kan dolaĢımı azaldığında bradikardinin geliĢmesi, durumu kompanze eden bir durumdur, çünkü kalp kasının az çalıĢmasına, dolayısı ile kalbin oksijen ve enerji ihtiyacının da azalmasına neden olur.
Antikolinerjiklerin (atropin, glikoprolat) uygulanması bu kompenzasyonu bozar;
çünkü bunlar parasempatolitik ilaçlardır ve uygulanmaları, kalp ritminin artmasına
ve buna bağlı kalbin kendi oksijen ile enerji tüketiminin de artmasına neden olur.
Koroner damarlarda vazokonstrüksiyon, baĢka bir ifade ile myokarda giden kan
akımı azaldığında ve sistemik hipotansiyon durumunda, tansiyon düzeltilmeden
antikolinerjik uygulanması fetal bir hatadır; çünkü kalbin perfüzyonu düzeltilmeden
21
kalbin oksijen ve enerji ihtiyacı artacaktır. Böyle bir durumda yapılacak ilk uygulama serum takviyesidir.
Kliniklerimizde alfa 2-agonistleri çoğunlukla anestezi amacı ile çoğu zaman ketamin ile birlikte kombine olarak kullanılırlar; ketamin sempatomimetik etkisi olan bir
ilaçtır. BaĢka bir ifade ile uygulama sonrasında hastada sempatik uyarı yaparak kalp
ritminin ve tansiyonun artmasına neden olur. Yani alfa 2-agonistleri‟nin neden
olduğu hipotansiyon ve bradikardi, sonrasında uygulanan ketamin tarafından düzeltilebilir.
Soru: Ksilazinden sonra ketamin uygulanan bir hastada bradikardi hala düzelmiyorsa ne yapılmalı?
Cevap: Önce tansiyon düzeltilmelidir. Bu amaçla 10 ml/kg/saat olacak Ģekilde
serum uygulaması yapılmalıdır; sonrasında eğer bradikardi hala düzelmiyorsa antikolinerjikler yapılabilir. Anestezi sırasında kalp ritmi köpeklerde 60 atım/dk, kedilerde ise 100 atım/dk altına inmemelidir.
Soru: Bradikardiyi düzeltmek için atropin ne zaman yapılmalıdır?
Cevap: Atropin parasempatolitik bir ilaçtır; anestezide parasempatik uyarıyı ortadan kaldırmak için uygulanmalıdır. Anestezide kullanılan ilaçlardan parasempatik
uyarı yapan ilaç grubu ise opioidler yani narkotik analjeziklerdir. Bu grup ilaçlar
(morfin, fentanil, hidromorfon, buprenorfin, meperidin, remifentanil, alfentanil vb.)
uygulandıktan sonra görülen bradikardi atropin uygulaması ile (ĠV uygulamadan
sonra 1-2 dk içerisinde ) kısa süre içerisinde düzeltilebilir.
Soru: Multimodal analjezi nedir?
Cevap: Multimodal analjezi çeĢitli analjezik ilaç veya tekniğin farklı ağrı yollarını
bloke etmek amacıyla kullanılması anlamına gelmektedir. Böylece ilaçların sinerjistik etkisinden faydalanılarak düĢük dozda, az yan etkili ve etkin analjezi sağlanmıĢ
olur.
Bu amaçla son zamanlarda intraoperatif analjezi amacı ile kullanılmaya baĢlayan bir
kombinasyon aĢağıda verilmiĢtir.
Morfin, lidokain, ketamin (MLK) kombinasyonu
12 mg morfin
150 mg lidokain
30 mg ketamin
500 ml serumun içine katılıp bu serumdan 10
ml/kg/saat olacak Ģekilde hayvana verilirse hem
serum desteği hem de multimodal analjezi sağlanmıĢ olur.
22
TTA RAPID: Köpeklerde çapraz bağ kopuklarının
sağaltımında yeni bir teknik
Hasan BĠLGĠLĠ
Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Diz eklemi (articulatio genus), anatomik ve fonksiyonel olarak arka ekstremitede
önemli bir yere sahip olan diartrodial (menteĢe tarzında) yapıda kompleks bir eklemdir. Sağlıklı bir diz ekleminde stabiliteyi sağlayan bağlar, tibia ile femur arasında
ve menisküs‟lerin kendi aralarında bulunan bağlardır. Diz eklemi; femorotibial,
femoropatellar, tibiofibular eklemlerden oluĢan kondüler ve sinovial bir eklemdir.
Ön Çapraz Bağ (Ligamentum Cruciatum Anterior- LCA)
Diz ekleminde intraartiküler olarak lokalize olan ve ön çapraz bağ veya lateral çapraz bağ olarak da bilinen bağdır. Femur‟un condylus lateralis‟inin caudomedial‟inden orjin alıp, tibial plato üzerinde bulunan area intercondylaris cranialis‟e
yapıĢır. Ön çapraz bağ femur‟a; arka sınırı konveks, ön sınırı ise kama benzeri bir
yapıda yapıĢır. Yine bu bağ, femur‟un lateral kondilusunun eklem yüzeyine uzun
ekseni vertikal olarak, arka bölümü ise paralel seyreder. Bağ tibiae‟nın eklem yüzünde ise; virgül Ģekline benzer bir yapıda ön (anterior) – arka (posterior) yönde
seyreder.
Ön çapraz bağ histolojik olarak fibriler yapıda olup proksimal‟den distal‟e ve lateral‟e yaklaĢık 90 spiral oluĢturarak yönlenir. Hareket tarzına göre birbirinden bağımsız hareket eden 2 bölümden oluĢur.
a) Craniomedial (ön) bant
b) Caudolateral (arka) bant
Ön bantın femur ve tibiae‟daki bağlantı noktası oldukça güçlüdür ve tibiae‟nın
femur üzerinde öne kaymasını önleyen ilk anatomik yapıdır. Diz ekleminin ekstensiyon ve fleksiyon hareketinde ön bant gergindir. Ön bantın yanında bulunan arka
bant ise diz ekleminin ekstensiyon hareketinde gergin, fleksiyonunda ise gevĢektir.
Ön çapraz bağın görevleri:
 Diz eklemi fleksiyon pozisyonunda iken, tibiae‟nın femur üzerinde öne
kaymasını,
 Diz eklemi‟nin hiperekstensiyonunu,
 Diz eklemi‟nin içe (internal) ve dıĢa (eksternal) rotasyonunu engeller.
 Genu varum ve genu valgus oluĢumlarının aynı zamanda sekunder sınırlayıcısıdır.
Arka Çapraz Bağ (Ligamentum Cruciatum Posterior- LCP)
Ġntraartiküler yerleĢmiĢ olup femur‟un condylus medialis‟inin caudolateral‟inden
orjin alıp, area intercondylaris posterior‟a ve tibiae‟nın incisura poplitea‟sı arasına
yapıĢır. Ön çapraz bağ‟a oranla daha kalındır. Femur‟daki yapıĢma yeri eliptiktir.
Uzun ekseni horizontal seyreder ve distal konveksitesi, femur‟un condylus medialis‟inin artiküler kenarına paralel seyreder.
23
Arka çapraz bağ histolojik olarak ön çapraz bağ gibi fibriler yapıda olup medial‟e
doğru yönlenerek ön çapraz bağı çaprazlar. Arka çapraz bağ fonksiyonel yapıda
olan 2 bölümden oluĢur:
a) Cranial (ön) bant
b) Caudal (arka) bant
Ön bant, bağın büyük bir kısmını oluĢturur ve diz ekleminin fleksiyonunda gergin
ekstensiyon hareketinde ise gevĢektir. Arka bant ise, diz ekleminin fleksiyon hareketinde gevĢek, ekstensiyonunda ise gergindir.
Arka çapraz bağın görevleri:
Arka çapraz bağ; tibiae‟nın femur üzerindeki arka (caudal) çekme hareketini sınırlandırarak, diz eklemini hiperekstensiyona karĢı korur. Ayrıca arka çapraz bağ, ön
çapraz bağ ile beraber diz ekleminin ön-arka stabilitesini sağlar ve tibiae‟nın içe ve
dıĢa rotasyonunu sınırlandırır.
Ön Çapraz Bağ Kopuklarının Nedenleri ve OluĢum Mekanizması
Çapraz bağ kopuklarının mekanizması, etiyolojisi ve patogenezi bilinmemektedir.
Diz ekleminde çapraz bağların kopması için, ekleme gelen travmaların Ģiddetine
bağlı olarak, ekleme binen yükün, köpeğin canlı ağırlığının yaklaĢık 4 katı kadar
olması gerekir.
Aniden yapılan internal rotasyon:
Köpek, hareket halinde iken, ani olarak durup yön değiĢtirmesi sonucunda; diz
ekleminde yaklaĢık 20-50‟lik fleksiyon hareketi ile beraber tibiae‟nın içe rotasyonu
Ģekillenir. Femur‟un lateral kondilus‟unun ön çapraz bağ üzerine olan basıncı, bağda gerginliği artırarak kopmaya neden olur. Bazı olgularda ön çapraz bağ kopuğunun yanında, tibial yapıĢma noktasında da kırıklar Ģekillenebilir. Çok genç köpeklerde, diz ekleminin fibrokartilaj yapısına bağlı olarak, çapraz bağ kopmaları genellikle kemik kırıkları ile beraber gözlenebilir. Tibiae‟nın aniden içe rotasyon yapması
sonucunda ön çapraz bağ kopuğu ile beraber patellae‟nın mediale çıkığı Ģekillenir.
Bu hareket sırasında çapraz bağlar birbiri üzerine bükülür, femur‟un medial kondilus‟unun bağlarda oluĢturduğu parsiyel kopmalar, vaskülarizasyonu bozarak kolla-
24
gen liflerde dejeneratif değiĢikliklere ve ileri dönemlerde patolojik kopuklara yol
açabilir.
Trafik kazaları:
Trafik kazalarında köpeğin hareket halindeki pozisyonu önem taĢımaktadır. Bu tür
travmalarda ön çapraz bağ kopuğu ile beraber kollateral bağ kopmaları ve menisküs yaralanmaları oluĢabilmektedir.
Köpek koĢarken aniden alçak zemine düĢmesi:
KoĢma esnasında köpeğin arka ekstremitesinin bir çukura girmesi veya bir engele
takılması sonucunda tibiae sabitlenir ve devamında diz ekleminde hiperekstensiyon
Ģekillenir. Diz eklemi fleksiyon hareketi yapamaz ve köpeğin devam eden ivmesiyle
ön çapraz bağ kopuğu Ģekillenebilir. Hareket devam ettirilirse arka çapraz bağda
da kopuk geliĢebilir.
Ön çapraz bağın vasküler bozukluğu:
Ön çapraz bağın vaskülarizasyon problemi, daha çok yaĢa bağlı olarak ortaya çıkar.
Bir yaĢa kadar olan köpeklerde normal bir vaskülarizasyon vardır. Bir-iki yaĢ arası
köpeklerde azalan bir vaskülarizasyon Ģekillenir. Burada anormal bazofil ve piknotik
çekirdekli eritrosit oluĢumunda artıĢ vardır. 3-7 yaĢ arası köpeklerde endoligamentöz damarlaĢma ve çapraz bağın merkezinde vaskülarizasyon oldukça zayıflar.
Büyük boy köpek ırklarında Gilbertson ve arkadaĢları tarafından yapılan araĢtırmada, çapraz bağlardaki kollajenfibril yapısını ve kondrosit hücre birikimini tanımlayarak, aynı zamanda hyalin birikiminin damar çapında daralmalara neden olduğunu
açıklamıĢlardır. Bu farklılaĢma olgusunu küçük ırk köpeklerde de, Dachshund ırkı
dıĢında, tanımlamıĢlardır. Sekiz-oniki yaĢ arası köpeklerde belirgin olarak bağ yapısında değiĢiklikler ortaya çıkar. Özellikle 12-18 yaĢ arası köpeklerde bu değiĢiklikler
daha Ģiddetlidir. YaĢ-vaskülarizasyon-dejeneratif bağ değiĢiklikleri, birbirleri ile
bağlantılıdır ama bu hipotezin detayları bugüne kadar tam olarak açıklanamamıĢtır.
Fossa intercondylaris’in anatomik darlığı:
Çapraz bağların yapıĢtığı fossa interkondilaris‟in anatomik geliĢmesine bağlı olarak
Ģekillenen darlığı hafif travmalarda bağlarda kopmalara neden olur. Diz eklemi
fleksiyon veya ekstensiyon hareketi sırasında çapraz bağların; femur‟un lateral
kondilus‟unun medial kenarı ve fossa interkondilaris‟in ön (cranial) sınırına sürtünmesi sonucu kopmaları Ģekillenmektedir. Bu kopuklar dar fossa‟ya sahip köpeklerde daha kolay Ģekillenir. Bu anatomik farklılık, özellikle Rottweiler ırkı köpeklerde
gözlenir. Bağ çaplarının az veya fazla olması, yapıĢma noktalarının zayıflığı, vaskülarizasyon sorunları gibi nedenlerle; ekleme binen yük küçük travmalar gibi davranarak eklemin ve bağ yapısının bozulmasına ve kronik dejeneratif değiĢikliklerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu değiĢiklikler, minimal travmalar sonucu ön çapraz
bağların kopmasına neden olmaktadır.
Vücut ağırlığı:
Ön çapraz bağ kopuklarının Ģekillenmesinde vücut ağırlığının predispozisyon yarattığı tartıĢma konusudur. Ön çapraz bağ kopuklarının patogenezinde yaĢ, vücut
ağırlığı, diz eklemininin kullanılmamasına bağlı geliĢen eklem içi değiĢiklikler
önemli yer tutmaktadır. Özellikle 15 kg‟ın üzerindeki köpeklerde değiĢimler Ģiddetli
olmaktadır. Bu değiĢimler de fibroblast miktarında azalmaya neden olmakta ve bir
kısım fibroblastlar metaplastik değiĢimlerle kondrositlere dönüĢmektedir. Kollagen
fiberlerde ve primer kollagen liflerde kayıplar gözlenmektedir. Köpek yaĢlandıkça
25
dejeneratif değiĢikliklerin Ģiddeti de artmaktadır. Orta yaĢa kadar olan, özellikle
aĢırı besili köpeklerde, eklemin kullanılmamasına bağlı olarak çapraz bağlara binen
mekanik kuvvet artarak, ön çapraz bağlarda kopukların oluĢması için predispozisyon yaratmaktadır. Diz eklemindeki kaslar, tendolar ve bağlarda da kullanmamaya
bağlı atrofi geliĢmektedir.
Köpeğin aĢırı hareketli olması:
AĢırı hareketli köpeklerde ön çapraz bağ kopuklarına daha sık rastlanılmaktadır.
Daha çok sempatik yapılı atletik köpeklerde, küçük yaĢtan itibaren ekleme gelen
mikrotravmalar, bağların yapısındaki kollagen liflerde ayrılmalara neden olarak
çapraz bağların kolayca kopmasına neden olmaktadır.
Operasyonlar:
Ovariohisterektomi geçiren köpekler ön çapraz bağ kopuklarına predispozedir.
Seks hormonlarının kollagen metabolizmasındaki olumlu etkileri bilinmektedir.
Hormonal dengenin bozulması; fibril çaplarında, elastin ve eklem kapsülünün yapısında dejenerasyonlara yol açarak intraartiküler anatomik yapıları travmalara karĢı
hassaslaĢtırır. Kronik hipoöstrogenoizm‟in ön çapraz bağların kopma mekanizmasına olan etkisi köpeklerde bilinmemektedir.
Arka ekstremite duruĢ bozuklukları:
Genu varum ve genu valgus anomalilerinin eklem instabilitesine etkisi fazladır.
Valgus (X bacaklılık), Varum (O bacaklılık) anomalisine sahip diz eklemi ekstensiyon pozisyonunda iken, varus veya valgus stresine neden olarak kollateral bağların
gerginliğini bozar ve ön çapraz bağ ile beraber kollateral bağların kopmasına neden olur. Bu travmalarda menisküs yırtıklarına da oldukça sık rastlanır.
Fiziksel kondüsyon bozuklukları:
Uzun süre hareketsiz olan köpekler, aniden aĢırı fiziksel aktiviteye maruz bırakılırsa
ön çapraz bağ kopuğu gözlenebilir. Kaslardaki uzun süreli hareketsizliklere bağlı
olarak geliĢen immobilizasyon; bağlarda atrofilere ve dolaĢım yetmezliklerine neden olur. Bu tarz kopuklara daha çok kızak çekme esnasında kullanılan Husky ırkında ve sadece ev ortamında tutulan aĢırı besili köpeklerde gözlenir. Bu köpeklerde
düzenli aralıklarla eklem çalıĢtırılmalıdır.
Diğer nedenler:
Eklemde oluĢan yangıya neden olan kimyasal mediatörler, rejenerasyon yeteneği
olmayan bağlardaki kollageni, kollagenaz enzimi ile yıkımlayarak eklem içi basıncın
artmasına ve çapraz bağ kopuklarına neden olurlar. Burada eklem içindeki lökosit
3‟
sayısı mm de ortalama 5000 kadardır.
Bazı olgularda ön çapraz bağda parsiyel bağ kopukları gözlenebilir. Burada genellikle ön (craniomedial) bant kopuğuna rastlanılır. Diz ekleminde tibiae‟nın normal
internal rotasyon miktarındaki minimal artıĢlar parsiyel bağ kopmalarına neden
olur. Ön bant kopuğunda, ekleme uygulanan öne çekme hareketi pozitif olarak
değerlendirilir. Diz ekleminde oluĢan instabilite, longitudinal düzlemde tibiae‟nın
öne kaymasına neden olur. Arka (caudolateral) bant kopuğunda ise diz eklemine
uygulanan öne çekme hareketi negatif olarak değerlendirilir. Longitudinal düzlemde tibiae‟nın öne kayması tespit edilemez. Bu nedenle arka bant kopması diz ekleminde instabiliteye neden olmamaktadır.
Arka çapraz bağın tek baĢına kopuklarına ender rastlanır. Arka çapraz bağ kopuklarına genellikle caudalden gelen Ģiddetli küt travmalar ve diz eklemi çıkıkları sonu-
26
cunda rastlanılır. Bilindiği gibi Ģiddetli eksternal rotasyon kollateral bağların kopmasına neden olmaktadır. Kollateral bağ kopuğu olgularında, femur‟un medial
kondilus‟u hareket yönünün aksi tarafında rotasyona uğradığı için arka çapraz
bağda kopuk Ģekillenir. Arka çapraz bağ kopukları ile beraber çoğu zaman kemik
kırıkları, eklem kapsülü değiĢiklikleri ve multiple bağ kopmaları gözlenir.
Arka çapraz bağlar fonksiyonel olarak diz ekleminin stabilitesini sağlamada etkili
oldukları halde, arka çapraz bağı oluĢturan bantların her birinin fonksiyonel olarak
klinik önemi yoktur. YapıĢma noktalarının farklı olması nedeniyle, sellektif olarak ön
(cranial) veya arka (caudal) bantın kesilmesi sonucunda diz ekleminin fleksiyon ve
ekstensiyon hareketinde fark edilebilir arka (caudal) çekmece gözü hareketi gözlenmez. Deneysel olarak kesilen arka çapraz bağ, diz eklemi fleksiyon pozisyonuna
getirildiğinde, kollateral bağlar gevĢediği için daha belirgin arka (caudal) çekmece
gözü hareketi gözlenir. Ön çapraz bağın kalıcı instabilitesi veya kollateral bağ kopukları, arka çapraz bağı zayıflatır ve travmalara karĢı daha duyarlı yapar.
Tuberositas Tibiae’yı Öne TaĢıma Tekniği (TTA) Nedir?
Köpeklerde ön çapraz bağın onarımında son yıllarda diz ekleminin biyomekaniği
ön planda tutulmaktadır. Güncel teknikler, ön çapraz bağ kopuklarına neden olan
tibiofemoral kopma kuvvetini ortadan kaldırmaya yöneliktir. Yapılan biyomekanik
çalıĢmalar sonucunda, hem köpek hem de insanlarda tibiofemoral kopma kuvvetinden tibial plato ile patellar ligament arasındaki açının sorumlu olduğu ortaya
konmuĢtur. Diz eklemi içindeki total kuvvet yaklaĢık olarak patellar ligamente yani
tibiae‟nın fonksiyonel eksenine paraleldir. Patellar ligament ile tibial plato arasında0
ki açı, patellar tendon açısı (PTA), () 90 olduğunda, eklem içindeki kopma kuvvet0
leri ortadan kalkarak her iki çapraz bağa da yük binmez. Diz eklemi 90 fleksiyon
0
pozisyonuna getirildiğinde  90 olur ve fleksiyon geçiĢ noktası olarak adlandırılır.
0
Tam ekstensiyondaki diz ekleminde  yaklaĢık 105 olurken, tam fleksiyondaki diz
0
ekleminde ise  70 olmaktadır. Yani fleksiyon geçiĢ noktasına bağlı olarak eklem
içindeki yük ekstensiyondaki diz ekleminde ön çapraz bağa, fleksiyondayken ise
arka çapraz bağa binmektedir. LCA kopuklarında, ekleme tam ekstensiyon yaptırılıp
fleksiyon geçiĢ noktasını değiĢtirerek diz ekleminde stabilizasyon oluĢturulur.
Sağlıklı bir diz ekleminde, eklem içi kopma
kuvvetlerinin vektörel durumu (Degner,
2008).
LCA kopuğu Ģekillenen bir diz ekleminde TTA uygulandıktan sonra eklem içindeki kopma kuvvetlerinin ortadan
kalkması (Vektörel bileĢke= 0) (Degner, 2008).
27
Ekstensiyondaki bir diz ekleminde, patellar ligament, tibial plato ve her iki menisküsler craniale doğru kayarlar. Tibial plato düzlemini değiĢtirme osteotomisi (Tibial
Plateau Leveling Osteotomi: TPLO) ya da tuberositas tibiae‟yı öne taĢıma tekniği
(Tibial Tuberosity Advancement: TTA) sayesinde tibiae‟nın konumunu değiĢtirerek
bu kopma kuvvetlerini ortadan kaldırmak mümkündür. Köpekler üzerinde gerçekleĢtirilen in vitro bir çalıĢmada, deneysel olarak koparılan ön çapraz bağın fonksiyonunun, tuberositas tibiae‟nın öne taĢınmasıyla yeniden sağlandığı görülmüĢtür.
LCA kopuğu ĢekillenmiĢ bir diz ekleminde patellar tendon açılarının durumları 2: Normal duruĢ pozisyonunda, 3: TTA sonrasında (http://ttasurgery.com/index.html, 2009).
TTA kısaca; ekstraartiküler bağlamda tibiae‟nın orijinal yapısı korunarak tuberositas
tibiae‟nın mediolateral yönde transversal osteotomisi ile öne taĢınması ve ardından
TTA implantları yardımıyla, serbestleĢtirilen tuberositas tibiae‟nın tibiae‟ya fiksasyonu suretiyle diz eklemine tekrar stabilite kazandırılması tekniğidir.
TTA RAPID nedir ve nasıl uygulanır?
TTA standart tekniğinde kullanılan plak ve tırmık sisteminin kullanılmadan sadece
köprü bloğu kullanılarak yapılan çapraz bağ sağaltım tekniğidir. TTA RAPID Tekniği,
standart TTA tekniğinden daha hızlı, daha az invaziv ve daha az implant ve enstrüman kullanılması nedeniyle Avrupalı meslektaĢlarımız tarafından saha çok ilgi görmeye baĢlamıĢtır. Standart TTA Tekniği üzerine geliĢtirilen bu 2. Nesil TTA RAPID
Tekniği (www.tta-rapid.com); biyomekanik açıdan çok güçlü bir köprü bloğu ile
istenilen tuberositas tibia öne ilerletilmesini ve fiksasyonu sağlaması açısından çok
güvenli bir tekniktir.
TTA RAPID Tekniğinin Avantajları
 Daha az invazif cerrahi bir yöntem olması,
 Operasyon süresinin daha kısa sürmesi,
 Morbidite oranının daha az olması,
 Diz ekleminin normal haraket yeteneğini koruması,
 Caudal intraartiküler desteği gevĢetmeksizin zarar görmemiĢ olan menisküs
yapısını koruması,
28




Patellanın sulcus trochlearis‟teki yerini koruyarak tuberositas tibiae‟nın ilerletilmesiyle retropatellar basıncı azaltarak kronik çapraz bağ kopuklarında
karĢılaĢılan chondromalasiye yardımcı olması,
Postoperatif bandaj uygulamasına gerek duyulmaması,
Osteotomi hattının postoperatif 6 hafta gibi kısa bir sürede kaynaması ve
ekstremite fonksiyonlarının bu süre sonunda tamamen kazanılması,
Postoperatif komplikasyon oranının diğer tekniklere göre daha az olması
gibi avantajlara sahiptir.
TTA RAPID Tekniğinin Uygulanması
Hasta masaya dorsal yatıĢ pozisyonunda ilgili ekstremite asılacak Ģekilde yatırılır.
Ġlgili eklemde öncelikle menisküs muayenesi ve çapraz bağ kopuğu sonrası oluĢan
bağ artıkların temizlenmesi gereklidir. Ġlgili bacağın pozisyonu prosedür süresince
değiĢtirilebileceği için bacakların masaya sıkı bağlanmaması gerekir. Gerekirse
medial pozisyona geri getirebileceğimiz bir Ģekilde hastaya pozisyon verilebilmelidir, çünkü TTA RAPID uygulaması için medial deri ensizyonu ile diz eklemine yaklaĢılmalıdır.
01. Operasyon Öncesi Planlama
a. Operasyonla tibiada meydana getirilecek düzeltmeyi hesaplamak için değiĢik yöntemler vardır. [Klasik TTA Ģablonları (Kyon), Tanjant tekniği
(Dennler), 2.07 x tibial plato uzunluğu (Inauen), MMP Prosedürü (Ness)].
b. ġablon Kullanımı:
1. Mümkün olabildiğince radyografi gerçek boyutlu kullanmaya çalıĢılmalı.
2. ġablon radyografinin üzerine yerleĢtirilir ve uygun köprü bloğu eni
seçilir.
3. ġablon; köprü bloğu, proksimal korteksin caudal sınırına 3 mm kalacak Ģekilde oturtulmalıdır. Maquet deliğinin oradaki cranial tibial korteksi ölçülür. Bu değeri bir yere not edilir çünkü operasyon süresince
bu veriye ihtiyaç olacaktır. XX/ YY/ Z
XX: ġablondaki implantın ölçüsü belirlenir.
YY: Implant derinliği (testere kesisinden sonra ölçülecektir).
Z: Maquet deliği seviyesindeki cranial tibial korteksin kalınlığı belirlenir.
02. Artrotomi
Eğer lateral bir artrotomi yapacaksanız, eklem kapsülünü tibiayı gösterecek seviyeye kadar açmak gerekecektir. Bu sayede tibiadaki düzeltmeyi
yapabilecek bir alan oluĢturulabilir.
03. TTA RAPID Protokolü
a. Dril Klavuzu Kullanımı:
Dril klavuzu Maquet deliğini açmak için yapılmıĢ L biçiminde özel bir
alettir. Aletin dikey kolunda yer alan milimetrik numaralar köprü bloğunun ölçüsü ile iliĢkilidir.
Maquet Deliğinin Drilizasyonu:
29
1. Ekstremitenin medial yüzeyinde çalıĢılır. 1.25 mm K pini infra patellar bursa seviyesinde, patellar ligamentin altından gönderilir (ġekil 3a 1). Bu pin
köprü bloğunun proksimal pozisyonunu gösterir.
2. Dril klavuzu dikey kolu üstündeki numaralardan operasyon öncesi ölçtüğümüz köprü bloğu ölçüsüne denk gelen numara dahilinde pinin üzerinden geçilir.
3. Dril klavuzunun yatay kolunu operasyon öncesi hazırlık evresinde belirlediğimiz ölçüye uyan bir peg yerleĢtirilir.
4. Dril klavuzuna tibianın medial aspekti karĢısında basılmalı ve bu pozisyonda tutulmalıdır. Dril klavuzu doğru yerleĢtirildiğinde Maquet deliğini
cranial korteksin caudaline yerleĢtirilecektir (Genel olarak büyük köpeklerde 5 mm küçük köpeklerde ise 3 mm kalınlıktadır).
5. Drilin yönü diz rotasyonuna paralel olmalıdır. Bu sayede medial ve lateral
sapmaların önüne geçilir.
6. Dril artık optimum pozisyonunda ve 2 ya da 3 mm‟lik bir delik (köpek büyüklüğüne göre değiĢir) açılabilir. 3 mm‟lik dril genelde çok büyük ırklar
için kullanılır. Köprü bloğunun 9–10.5 mm‟ye kadar olanlarda Maquet deliği 2 mm dril ile açılmalıdır.
7. Dril klavuzu ve pozisyonu için kullanılan pin artık uzaklaĢtırılabilir.
b. Testere Klavuzunun Kullanımı
Testere klavuzu vida yerleĢimi için yeterli geniĢlikte cranial fragman oluĢturmak için geliĢtirilmiĢtir ve 2 parçadan oluĢur. Testere klavuzu uzun ve baĢında
2.5 mm çapında bir delik olan rodtan oluĢur. Ġkinci parça ise Maquet deliğine
geçen 2-3 mm çapındaki peglerden oluĢur. Pegin cranial yüzü testerenin
Maquet deliğine zarar vermesini engeller.
Krista Tibianın Kesimi:
1. 2.5 mm‟lik bir pin femoral kondül ile tibial platonun arasına eklem kapsülünden gönderilir. Lateral yüzde pin „tuberculum gerdii‟ denilen seviyeden
baĢlamalıdır. Burada pinin amacı testere klavuzunun proksimalini sabitlemektir.
2. Uygun ölçüdeki testere klavuzu, delik proksimalle yüz yüze gelecek Ģekilde Maquet deliğine yerleĢtirilir.
3. Testere klavuzunun deliği daha önceden yerleĢtirdiğimiz 2.5 mm pinin
üzerinden kaydırılır ve yerleĢtirilir.
4. Dril klavuzu kullanılarak osteotomi yapılır. Osteotomi öncesi bistüri yardımıyla fasia ve periost uzaklaĢtırılır. Gerekirse manuel bir testere ile de
osteotomi gerçekleĢtirilebilir.
c. Osteotominin Açılması
1. Kullanılacak köprü bloğunun ölçüsüne göre osteotomi separatörü seçilir.
Bu iĢlemin dikkatli ve yavaĢça yapılması gerekir. Separatörler kullanılırken
kemiğe zarar vermemek gerekir. Operasyonun en kritik safhası olduğu
unutulmamalıdır.
2. 3 mm‟lik separatör ile en proksimalden yavaĢça baĢlanmalı ve nazikçe osteotomi hattı açılmalıdır. BoĢluk açıcıyı her zaman aĢağı doğru yönlendirmek fragmanlara binen yükü azaltacaktır. Ġkinci bir separatörü distale yerleĢtirerk osteotomi hattının arasını daha rahat açabiliriz.
30
d.
1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
Dikkat ikinci separatörü iki kemiğin arasında açabildiğiniz osteotomi seviyesini arttırmak için kullanmayınız. Bu korteksi kırmanıza sebep olabilir.
Bu aĢamaları istediğiniz açıklığı elde edene kadar tekrarlayınız. Ġstediğiniz
açıklığa gelip gelmediğinizi kontrol için renkli metal kâğıt klavuzlar size
yardım edecektir.
3. Osteotominin derinliği proksimal kesi yüzeyinden vida derinlikölçer ile yapılır. Bu ölçü uygun köprü bloğu uzunluğunun tespiti için önemlidir.
Köprü Bloğunun Fiksasyonu:
Köprü bloğunun kulakları özel bükücüsü ile bükülmelidir. Caudal tarafta (tibia) kalan kulaklar hafifçe yukarı ve cranial tarafta (crista tibiae) kalan kulaklar hafifçe aĢağı bükülmelidir.
Köprü bloğunun oturacağı yerden periostu eleve etmek gerekir.
Köprü bloğu osteotomi hattına yerleĢtirin ve kulakları kemikle yakın temas
halinde olup olmadığını kontrol edin.
Köprü bloğu yerleĢtirdikten sonra doğru yerleĢip yerleĢmediğin kontrol etmek için yüksekliğini kontrol edin. Bunun için size bir mosquito pensi yardım edecektir. Proksimal tibiada köprü bloğu ile arasında 3 mm kemik olmalıdır aksi takdirde köprü bloğunu yerleĢimini tekrarlamanız gerekecektir.
Daha aĢağı yerleĢmiĢ bir köprü bloğu hesaplanan ve istenenden daha fazla
açılmıĢ bir osteotomi hattına sebep olacaktır.
Köprü bloğu ekstra kompresyon uygulamak için büyük kemik forsepsleri
kullanılabilir. Bu daha iyi kemik-köprü bloğu bağlantısı sağlayacaktır.
2.4 mm‟lik vidalar köprü bloğuna yerleĢtirilir. En cranial ve en proksimal vida
ile baĢlanmalıdır. Vidaların oryantasyonu TTA‟da ki gibi medio proksimalden, latero distale doğru olmalıdır. Ġkinci vida caudo proksimal vidadır. Bu
vidanın oryantasyonu ise cranio-medio-proksimalden, caudo-latero-distale
doğru olmalıdır. Diğer vidalarda aynı Ģekilde ilk proksimaller olmak üzere
atılır ve forseps uzaklaĢtırıldıktan sonra tekrar sıkılara kontrol edilir.
Hidroxyapatite macun köprü bloğunun altına ve içine sıkılarak hızlı bir iyileĢme sağlanabilir. Yapılabildiği ölçüde fasia kapatılır.
Yara rutin cerrahi yöntemle kapatılır.
Operasyon Sonrası Bakım
1. Bandaj ve destek genelde gerekmez.
2. Ġstenirse ince bir pansuman 3-5 gün kullanılabilir (sadece ensizyon bölgesine).
3. 3-4 hafta NSAID kullanılabilir.
4. HA macun ile kaynama genellikle 6 haftada sağlanır.
31
32
33
34
TeĢekkür
Bu konuĢmayı yapmamı sağlayan ve destekleyen Rita-Leibinger Medical Almanya
Firmasına ve 14. Ulusal Veteriner Cerrahi Kongresi BaĢkanı Sayın Prof. Dr. Sırrı AVKĠ
ve Kongre Düzenleme Kurulu‟na teĢekkürlerimi sunarım.
Kaynaklar
ASLANBEY DA (1994). Veteriner Ortopedi ve Travmatoloji Ders Kitabı, Medisan
Yayın Serisi no:19, Ankara.
ATAY AÖ, BĠLGĠLĠ H, AKKAY T, AYDINGÖZ Ü, DORAL MN (2004). Ön çapraz bağ
onarımı sonrasında tünel geniĢlemesine immobilizasyonun etkisi: köpek diz ekleminde deneysel çalıĢma. IX. Ulusal Vet Cer Kong, Antalya, p. 84-85.BĠLGĠLĠ, H.
(2004). Köpeklerde Çapraz Bağ Lezyonları ve Operatif Sağaltım Teknikleri Kursu ve
Workshop‟ı, 2-3 Nisan 2004, ANKARA. Kurs Kitabı.
ÇAPTUĞ Ö, BĠLGĠLĠ H (2005). Köpeklerde ön çapraz bağ kopuklarının sağaltımında
tuberositas tibia‟yı öne taĢıma tekniği. Vet Cerrahi Dergisi, 11(1-2-3-4):60-66.
MONTAVON PM, DAMUR DM, TEPIC S (2004). Tibial Tuberosity Advancement for
the Treatment of Cranial Cruciate Disease in Dogs: Evidences, Technique and initial
clinical results. 12th ESVOT Congress, Munich, 10-12 Sept 2004, p: 254-255.
ÇAPTUG O, BILGILI H (2012). Köpeklerde ön çapraz bağ kopuklarının sağaltımında
tuberositas tibia‟yı öne taĢıma tekniğinin klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesi. Kafkas Univ Vet Fak Derg, 18(1): 109-114.
YÜCEL R, ARIKAN N, ACAR ES (1987). Köpeklerde Ön Çapraz Bağ Kopuğu Olguları.
Ġstanbul Üniv. Vet. Fak. Derg. 13: 51-62.
35
36
Sözlü
Bildiriler
37
38
PET-1
Erkek kedilerde transpelvik üretrostomi tekniği (TPU)
ve endikasyonları
Suphi Erdem Acar
Emekli Prof. Dr., Ġstanbul Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Ġstanbul
Veteriner hekimlik pratiğinde, erkek kedilerde beslenme bozuklukları ve diğer
nedenlerle oluĢan alt üriner sistem hastalığına (FLUD) bağlı olarak penilüretra tıkanıklığına sık rastlanır. Bu tıkanıklık, penil ve pelviküretradan normal idrar akıĢını
engeller. Sistemik olarak da üremi ve hiperkalemi meydana gelerek hayati tehlikeye
neden olur. Tıkanıklığın giderilmesinde kateter uygulaması ile birlikte buffer solüsyonu ile ürolitler eritilerek idrar akıĢı sağlanabilir. Fakat sonuç alınamayan olgularda, cerrahi müdahale gerekmektedir. Bu amaçla pek çok Ģirurjikal teknik geliĢtirilmiĢtir. Ancak bu cerrahi tekniklerin komplikasyonları sonucunda tekrar üretral
tıkanıklık ortaya çıkmaktadır. Ayrıca uzun süre tıkanıklığın kateterle açılmaya çalıĢılması, penil ve pelvik üretra mukozasının tahrip olması sonucunda sikatrisiyel
doku stenozuna neden olmaktadır. Bu da idrar akıĢını engellemekte ve hayati risk
oluĢturmaktadır. Böyle durumlarda rahat idrar akıĢını sağlamak için TPU tekniğine
baĢvurulmaktadır. TPU tekniği, erkek kedilerde uygulanan prepubik ve antepubik
tekniğine alternatif bir tekniktir. Uygulama için, kedi sırt üstü pozisyonda yatırılır.
Bölgenin operasyon için hazırlığı yapılır. Symphysis pelvisin ventral bölgesinin
görülmesini sağlayan deri ensizyonu yapılır ve takiben idrar kesesini açığa çıkartmak için ischium‟un kranial hattının önünden laparotomi yapılır. Ġdrar kesesi görülür. Ġdrar kesesinin içinden kateterin geçiĢini kolaylaĢtırmak için keseye küçük bir
ensizyon yapılır. 2.6 mm‟lik köpek kateteri pelvik üretranın tıkalı olan bölgesine
kadar yerleĢtirilir. Symphysis pelvis bölgesinde her iki kenardan kaslar ayrılır. Osteotomi bölgesi açığa çıkartılır. Ġschium kemiğinin arka kemer hattının merkezinden
symphysis pelvis boyunca, arkadan öne doğru 10 mm geniĢliğinde, 12 mm uzunluğunda “U” Ģeklinde osteotomi yapılarak pelvik uretra‟nın ventral yüzeyi, bulbouretral gland bölgesine kadar açığa çıkartılır. Bu açıklıktan pelvik uretra palpe edilir.
Pelvik üretranın bulbouretral gland‟lardan osteotomi bölgesinin 2-3 mm ön uç
noktasına kadar ventral yüzey boyunca uzunlamasına ensizyon yapılır. Üretranın
tüm katmanları 4/0 monofilament emilemeyen dikiĢ materyali ile deriye basit ayrı
dikiĢlerle tutturulur ve yeni bir idrar çıkıĢ ağzı oluĢturulur. Yukarıda kısaca anlatılan
TPU tekniği 17 klinik olguda uygulanmıĢtır. Bu olguların 1‟inde penis ve testis bölgesinin ciddi yaralanması, 2‟sinde prepisyum mukozasının anastomoz hattının
stenozu, 3‟ünde klasik perineal üretrostomi komplikasyonu, 4‟ünde penil ve pelvik
üretra rupturu, 7‟sinde de aĢırı kateter uygulanması sonucu penil ve pelvik üretra
tahribatı mevcuttu. Bu olgulara TPU tekniği baĢarıyla uygulandı. Bu tekniği en
azından idrar akıĢına rahatlık sağlayan, yaĢam kalitesini normale dönüĢtüren baĢarılı bir teknik olarak değerlendirebiliriz.
Anahtar kelimeler: Transpelvik üretrostomi, kedi
39
PET-1
Transpelvic urethrostomy technique (TPU)
in male cats and its indications
Suphi Erdem Acar
Emeritus Prof. Dr., Ġstanbul Univ., Faculty of Vet. Med., Dept. of Surgery, Ġstanbul
Penile urethra obstructions caused by inappropriate nutrition or other factors of
lower urinary tract disease (FLUTD) are commonly encountered in practice of veterinary medicine. This obstruction blocks the normal urineflow in the penile and
pelvic urethra, leading to life threatening systemic uremia and hyperkalemia. The
blockage can be unplugged with catheters and urolith dissolving buffer solutions.
However on some cases that can not be solved with this method, surgical intervention is required. Several surgical techiques of urethrostomy have been described for this purpose. But as a result of complications of some of these surgical
techniques, urethral obstructions reoccur. Also, many attempts to unblock these
obstructions with catheters cause destruction of the mucosa leading to scar tissue
and stenosis in the penile and pelvic urethra. This also obstructs the normal urine
flow and cause life threatening situtations. In such cases, TPU technique is required
to ensure a comfortable flow of urine. TPU technique is an alternative to antepubic
and prepubic techniques in male cats. For his technique, the cat is positioned on
dorsal recumbency. Surgical area is prepared for the operation. Following the skin
incision ensuring full vision of ventral site of the symphysis pelvis, laparotomy
incision is made in front of the cranial line of ischium to reveal urinary bladder. The
bladder is revealed. A small incision is made to the bladder to facilitate the passage of catheter. A 2.6 mm catheter is placed into the pelvic urethra and passed
through the blockage areas. Pelvic symphysis muscles are separated from both
sides. Osteotomy area is revealed. A 10 mm width from back to front and 12 mm
long U shaped osteotomy is performed from the belt line of the ischium bone
along the symphysis pelvis revealing the ventral side of pelvic urehtra until the
bulbourethral area. Pelvic urethra is palpated from this area. A longitudinal incision
is made along the ventral surface of pelvic urethra upto 2-3 mm cranial of the
bulbourethral glands. All layers of the urethra is sutured to the skin with simple
sutures using 4/0 nonabsorbable monofilament suture material and a new urine
outlet is formed. This briefly described TPU technique was applied to 17 clinical
cases. In these cases, 1 of them had a significant testical and penis injury, 2 had
stenosis of the anastomosis line of the prepucial mucosa, 3 had classical perineal
urethrostomy complications, 4 had penile and pelvic urethra rupture, and 7 of
them had destruction of the penile and pelvic urethra due to excessive catheterisation. TPU technique was successfully applied to all of these cases. This technique
can be considered succesful for reconstitution of normal urine flow and quality of
life.
Keywords: Transpelvic uretrostomy, cat
40
PET-2
Ventral hernilerin onarımında polyester film kullanımının erken ve
geç dönem sonuçlarının değerlendirilmesi (deneysel tavĢan modeli)
1
1
1
2
Engin Kılıç
Sadık Yayla
Vedat Baran
Berna Ersöz Kanay
1
3
4
5
Celal ġahin Ermutlu
Kemal Kılıç
Mustafa Gök
Serpil Dağ
1
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Kars
Dicle Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Diyarbakır
3
Kartal Yavuz Selim Devlet Hastanesi, Genel Cerrahi, Ġstanbul
4
Kafkas Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Radyoloji AD, Kars
5
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Patoloji AD, Kars
2
Bu çalıĢmada, tavĢanlarda deneysel olarak oluĢturulan ventral herni modelinde,
polyetilen film kullanımının erken ve ileri dönem sonuçlarının klinik, MR, USG ve
histopatolojik bulguların değerlendirilmesi amaçlanmıĢtır. ÇalıĢmada kullanılan 16
adet Yeni Zelenda tavĢanı 8‟erli 2 gruba ayrıldı. Operasyon xylazin HCI sedasyonunu izleyerek ketamin HCI ile elde edilen genel anestezi altında gerçekleĢtirildi.
Operasyon masasına sırtüstü pozisyonda yatırılan tavĢanlara median deri ensizyonu yapıldıktan sonra linea alba düzeyinde 2 cm çaplı daire Ģeklinde bir defekt oluĢturuldu. Defekt önceden disk Ģeklinde hazırlanan 4 cm çaplı daire Ģeklindeki polyetilen film ile onarıldı. I. Gruptaki tavĢanlara 15, II. gruptakilere ise 60 günlük klinik
takibin sonunda USG ve MR görüntüleri alınan tavĢanlara relaparotomi uygulanarak peritoneal adezyon varlığı ve derecesi Jenkins (1983)‟in görsel yapıĢıklık skalasına göre değerlendirildi. ÇalıĢmadan elde edilen tüm veriler Minitab-16 paket
programı kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. Greft uygulanan bölgeye
ait doku örnekleri Hematoksilen-Eozin (HE) ve Crossman‟ın üçlü boyama yöntemi
ile boyanarak ıĢık mikroskobunda değerlendirildi. Histopatolojik incelemede 15
günlük gruptaki hayvanların tamamında uygulama yapılan alanda fibröz doku ile
onarım gözlendi. Ayrıca her iki grupta da yabancı cisim dev hücre reaksiyonu ve
nekroz oluĢumu gözlenmedi. Klinik, USG ve MR bulguları ile birlikte relaparotomik
makroskopik ve histopatolojik sonuçlar dikkate alındığında polyetilen filmin tavĢanlarda ventral herni sağaltımında baĢarılı sonuçlar verdiği görüldü. Sonuç olarak
çalıĢmadan elde edilen veriler dikkate alındığında bu materyalin evcil hayvanlarda
görülen geniĢ defektli fıtıkların onarımında da kullanılabileceği kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: tavĢan, ventral herni, polyetilen film, operatif sağaltım
41
PET-2
Early and later results assessment of polyester film use in repair of
ventral hernia (experimental rabbit model)
1
1
1
2
Engin Kılıç
Sadık Yayla
Vedat Baran
Berna Ersöz Kanay
1
3
4
5
Celal ġahin Ermutlu
Kemal Kılıç
Mustafa Gök
Serpil Dağ
1
2
Kafkas Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Kars
Dicle Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Diyarbakır
3
Kartal Yavuz Selim Hospital, General Surgery, Ġstanbul
4
Kafkas Univ., Faculty of Medicine, Department of Radiology, Kars
5
Kafkas Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Pathology, Kars
The purpose of this study is to assess clinical, MR, USG and histopathological findings of early and later results of polyethylene film use in experimental ventral hernia model in rabbits. In this study, 16 New Zealand rabbits were divided into 2
groups of 8 rabbits each. After xylazine HCI usage as a sedative, the surgery is
conducted under general anesthesia by ketamine HCI. Upon median skin incision,
a 2 cm diameter round defect on linea alba level was formed in rabbits lying in the
supine position. The defect was repaired with 4 cm diameter polyethylene film
which had been prepared beforehand in the shape of a disc. After clinical followup of 15 days for rabbits in group I and 60 days for group II, USG and MR images
were taken, by relaparotomy the presence and extent of peritoneal adhesion was
examined according to Jenkins (1983) visual adhesion scale. All data from the
study were statistically assessed via Minitab-16 package program. Tissue samples
from the graft area were dyed through hematoksilen-eozin and Crossman‟s triple
dye and assessed by usage of light microscope. During histopathological examination, fibrous tissue and repair in the area where surgery was performed were observed for all the animals in 15 day group. Neither foreign body giant cell reaction
nor necrosis was observed in two groups. When clinical, USG, MR findings along
with relaparotomic, macroscopic and histopathological results are taken into account, it was seen that polyethylene film bore successful results with regards to
ventral hernia therapy in rabbits. Based on the data provided by this study, it is
decided that the mentioned material could be used for large hernia defect repair
seen in domestic animals.
Keywords: rabbit, ventral hernia, polyethylene film, operative treatment
42
PET-3
Köpeklerde endoskopik destekli gastropeksi uygulaması
Mustafa Arıcan
1
1
KurtuluĢ Parlak
Mehmet Ege Ġnce
1
2
Hasan GüzelbekteĢ
2
2
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Ġç Hst. Anabilim Dalları, Konya
Bu çalıĢmada köpeklerdeki gastrik dilatasyon volvulus (GDV)‟un profilaktik sağaltımında yapılan endoskopik destekli gastropeksi operasyon sonuçlarının uzun süreli
etkinliğinin araĢtırılması amaçlanmıĢtır. ÇalıĢma materyali olarak, 10 adet yetiĢkin
orta veya büyük ırk köpek kullanılmıĢtır. Operasyon öncesi yapılan klinik muayenelerde köpeklerde herhangi bir patolojik bulgu ile karĢılaĢılmadı. Genel anestezi
yapılan köpekler 30 derece sol lateral pozisyonunda operasyon masasına yatırıldı.
ÇalıĢmada endoskop (105 cm, 9.8 çapında) kullanıldı. Mideye ulaĢıldıktan sonra
mide dilate edildi ve mide rugalları görünür hale getirildi. Pilorik antrum görüntülendikten sonra, mide herhangi bir yabancı cisim veya lezyon açısından değerlendirildi. Keskin uçlu iğne (80 veya 90 mm uzunluğunda) 0 veya 2 numara propilen
ipliklerle abdomenin sağ tarafından (13. kostanın hemen caudal‟inden), deriden
mideye doğru yönlendirildi. Mideye ulaĢıldığında karĢı tarafından mideden deriye
doğru çıkartıldı. Ġğnenin mide içindeki yönlendirilmesi endoskopi ile takip edildi.
Ġkinci bir uygulama ilk uygulamanın caudalinden gerçekleĢtirildi. Ġpler abdomen
dıĢında hemostatik penslerle tutuldu. Ġpler arasından deri ensizyonu yapılarak abdomen boĢluğuna girildi. Piloris dıĢarı çekilerek musküler kısmına ensizyon yapıldı
ve ensizyon hattı karın duvarına dikildi. Post-operatif olarak radyolojik ve ultrasonografik muayeneler yapıldı. Gastropeksi hattının uzunluğu ve komplikasyonlar
kayıt edildi. Köpeklerin post-operatif takibinde herhangi bir komplikasyonla karĢılaĢılmadı. Ultrason ile görüntülenen ortalama gastropeksi uzunluğu 3.0 ± 0.25 cm
olarak bulundu. Cerrahi prosedür ise 20 ± 5 dakika olarak tespit edildi. Preoperatif
ve postoperatif 7. günde biyokimyasal analizlerde istatistiki farklar görülmedi.
Postoperatif 7. günde direkt radyografide anormallik gözükmezken, gastrik boĢalım süresi 15. dakikada baĢlayıp tamamen boĢalması 4 saatte tamamlanmıĢtır.
Herhangi pilorik obstruksiyonla karĢılaĢılmadı. Ultrasonografik muayenede mide
duvarının 4 mm, gastropeksi yapılan pilorisin 6 mm kalınlığında olduğu tespit edildi. Midede dakikada 6 defa peristaltik kontraksiyon tesbit edildi. Ultrasonografik
muayenede pilorospazm görülmedi. Endoskopik destekli gastropeksi, köpeklerde
profilaktik gastropeksi için basit, güvenli ve etkili bir metot olduğu görülmüĢtür. Bu
operasyon GDV‟nin morbidite oranını azaltıp, ayrıca anestezi süresini kısaltacak
minumum invaziv cerrahi metot olarak gözlenmiĢtir.
Anahtar kelimeler: köpek, gastropeksi, endoskopi
43
PET-3
Application of endoscopically assisted gastropexy in dogs
Mustafa Arıcan
1
1
KurtuluĢ Parlak
Mehmet Ege Ġnce
1
2
Hasan GüzelbekteĢ
2
2
Selçuk Univ., Faculty of Vet. Med., Depts of Surgery and Int. Med., Konya
The aim of this study was to investigate the use of endoscopy jointly with gastropexy in dogs as a potential mean to aid prevention and evaluation of the longterm efficiency of this procedure for gastric dilatation-volvulus. The study was
performed on ten healthy adult medium- and large-breed dogs. The dogs had no
abnormal finding upon physical examination and each underwent an endoscopically assisted gastropexy procedure. The dog was positioned in a left oblique recumbence at approximately 30 degrees to the plane perpendicular to the operating table. Endoscope (105 cm, 9.8 diameters) was used. The scope was passed
orally down to the stomach, and the stomach was then insufflated with air until
rugal folds were minimally visible and adequate distension was achieved. External
palpation across the body wall was then performed with a curved hemostat forceps while the pyloric antrum was viewed to identify the chosen anatomic site. The
stomach was briefly evaluated for any masses or lesions. Once orientation was
achieved, size- 0 or size-2 polypropylene suture on a cutting needle (needle
length, 80 and 90 mm, respectively) was passed through the right lateral aspect of
the body wall (immediately caudal to the 13th rib), the needle and suture were
viewed endoscopically as they entered and exited the stomach at the level of the
pyloric antrum and then exited the body wall again through the skin. The suture
was then pulled tight and temporarily secured in place with mosquito haemostats.
The surgical procedure was followed by x-ray and ultrasonographic examinations.
The records included data for gastropexy anatomic location and length, duration
of the surgical procedure and complications. The mean ± SD gastropexy length
was 3.0 ± 0.25 cm, as determined by ultrasonography, and the mean duration of
the surgical procedure was 20 ± 5 minutes. There were no abnormalities on direct
radiographic examination 7 days postoperative. Gastric emptying started within 15
minutes and stomach was empty within 4 hours. There was no pyloric obstruction.
Postoperative 7 days, the stomach showed on ultrasound a layered appearance.
The stomach wall thickness was about 4 mm, and pyloric layers were 6 mm thick.
Gastric peristalsis numbered 6 contractions per minute. Pylorospasm was not seen.
It appears that endoscopically assisted gastropexy is a simple, fast, safe, and reliable method of performing a prophylactic gastropexy in dogs. This procedure maximizes the benefits of decreased morbidity and shorter duration of anaesthesia
associated with minimally invasive surgery.
Keywords: dog, gastropexy, endoscopy
44
PET-4
Köpeklerde torakostomi tüpüne kolonize olan
mikrobiyal floranın değerlendirilmesi
Hakan Salcı
1
Cüneyt Özakın
2
Ahmet Sami Bayram
3
1
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Bursa
2
3
Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalları, Bursa
Bu çalıĢmanın amacı tüp torakostomi uygulanmıĢ köpeklerde torakostomi tüpüne
kolonize olmuĢ mikrobiyal florayı değerlendirmektir. Ġntratorakal patolojileri nedeniyle steril olarak açık veya kapalı teknikle tüp torakostomi uygulanmıĢ ve Heimlich
valf drenajı sağlanmıĢ farklı ırktaki toplam 45 köpek (n=45) çalıĢma materyalimizi
oluĢturdu. Bu köpeklerde tüp torakostomi endikasyonları lobektomi (n=13), bilobektomi (n=1), pnömonektomi (n=5), pnömotoraks (n=9), hematoraks (n=5), Ģilotoraks (n=5), eksploratif torakotomi (2), hernia diafragmatika (1), pulmonik stenoz
(1), özefagal cerrahi (1), patent duktus arteriozus (1) ve aortal tümör rezeksiyonu
(1) idi. Drenaj zamanı patolojinin büyüklüğü, drenajın sonlanması ve yapılan radyolojik kontrollere göre 1 saatten 10 güne kadar değiĢti. Drenaj boyunca olgulara
parenteral olarak profilaktik amaçlı sefazolin uygulandı. Drenajın sonlandığı anda
torakostomi tüpü steril teknikle dıĢarıya alındı ve toraks içinde kalan uç kısmından
alınan numune mikrobiyolojik olarak incelendi. Olgularda drenaj esnasında ve
sonrasında plevral ve sistemik enfeksiyona spesifik klinik ve radyolojik bulgular
saptanmadı. Numunelerin 33‟ünde (n=33) mikrobiyal üreme görülürken 12‟sinde
(n=12) görülmedi. Üç olguda (n=3) sefazoline dirençli Acinetobacter spp., Pseudomonas spp. ve Burkholderia gladioli gibi mikroorganizmalar tespit edildi. Diğer 30
numunede (n=30) kolonize olan mikroorganizmaların deriden ve çevreden izole
edilen sefazolin‟e duyarlı mikroorganizmalar olduğu saptandı. Sonuç olarak, torakostomi tüplerine drenaj sırasında mikroorganizmal kolonizasyon olabilmektedir.
Bu kolonizasyonun enfeksiyon yönünden anlamlılığı, drenaj esnası ve sonrasında
ortaya çıkan klinik Ģikayetle birlikte, rutin laboratuar ve diğer incelemelerin değerlendirilmesiyle mümkün olacaktır.
Anahtar kelimeler: köpek, trokostomi, tüp, mikrobiyel flora
45
PET-4
Evaluation of microbial flora colonizing
thoracostomy tubes in dogs
Hakan Salcı
1
Cüneyt Özakın
2
Ahmet Sami Bayram
3
1
Uludag Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Bursa
2
3
Uludag Univ., Fac. of Med., Depts. of Microbiology and Thoracic Surgery, Bursa
The aim of this study was to evaluate microbial flora colonizing the thoracostomy
tubes in dogs encountered tube thoracostomy. Materials of the study consisted of
totally 45 different breed dogs (n=45) encountered tube thoracostomy by sterile
open or closed techniques and drained with Hemlich valve, due to intrathoracic
pathologies. Indication of the tube thoracostomy in thiese dogs were lobectomy
(n=13), bilobectomy (n=1), pneumonectomy (n=5), pneumothorax (n=9), hemathorax (n=5), chylothorax (n=5), explorative thoracotomy (2), hernia diaphragmatica (1), pulmonic stenos (1), esophageal surgery (1), patent ductus arteriosus (1)
and aortal tumor resection (1). Drainage time changed between 1 hour to 10 days
according to extension of the pathology, ending of the drainage and radiological
findings in controls. Preventively, cefazolin was applied parenterally during drainage. At termination time of drainage, thoracostomy tube was removed and sample
taken from the end of the thoracostomy tube in thorax was examined microbiologically. Clinic and radiologic finding of specific pleural and systemic infection
were not observed during and after drainage. Microbial isolation was seen in 33
samples in all (n=33), but not seen in 12 samples (n=12). Microorganisms resist to
cefazolin such as Acinetobacter spp., Pseudomonas spp. and Burkholderia gladioli
were determined in three cases (n=3). Colonizing microorganisms in the other 30
samples (n=30) were detected as skin and environmental isolated microorganisms
sensitive to cefazolin. As a conclusion, microorganismal colonization to thoracostomy tubes could occur during drainage. The meaningfulness of this colonization in terms of infection could possible only evaluations of routine laboratory and
other examinations together with the clinical complaint during and after drainage.
Keywords: dog, thoracostomy, tube, microbial flora
46
PET-5
Köpeklerde aort tümörlerinin
tanı ve tedavi sonuçları: 4 olgu
Hakan Salcı
1
Meriç Kocatürk Öcal
1
2
2
Volkan Ġpek
3
Zeki Yılmaz
2
3
Uludağ Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi, Ġç Hastalıkları ve Patoloji A. Dalları, Bursa
Bu çalıĢmada aortadan köken alan tümörlerin tanı ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıĢtır. Farklı yaĢ ve ırklarda (Alman Çoban, Golden Retriever,
Terrier ve Kangal melezi) dört köpek farklı zamanlarda kliniklerimize solunum stresi
ve egzersiz intölerans Ģikayetleriyle getirildi. Klinik, laboratuar, sitolojik, elektrokardiyografi, radyolojik ve ekokardiyografik bulgular temelinde bu olgularda kardiyak
tamponat ile birlikte plevral efüzyon, assites ve periaortal bölgede kitleleri tespit
edildi. Medikal tedavi ve torakosentez/abdominosentez giriĢimleriyle stabilizasyonları sağlanmaya çalıĢıldı. Hastaların genel durumlarının kötüye gitme eğilimi nedeniyle acil operatif müdahaleye karar verildi. Genel anestezi altında sol lateral torakotomi ile plevral efüzyonlar boĢaltıldı. Ġntratorakal eksplorasyonda perikard kalınlaĢması haricinde baĢka bir kitlesel lezyona rastlanılmadı. Tüm olgulara perikardiyotomi yapılarak kardiyak tamponatlar boĢaltıldı. Perikard sıvısı 3 olguda kan, 1
olguda ise Ģilöz karakterdeydi. Perikard ensizyonları geniĢletilerek 3 olguda aortaya
yayılmıĢ ve 1 olguda miyokarda invaze olmuĢ kitleler tespit edildi. Üç olguda kitlelerin cerrahi eksizyonla uzaklaĢtırılmasını takiben subtotal perikardektomi ve tüp
torakostomi yapıldı. Diğer olgu miyokarda invaze olan kitle nedeniyle intraoperatif
ötenazi edildi. Postoperatif kontrollerde tümöral kitlelerin lokal varlığı görülmedi.
Kitlelerin histopatolojik incelemeleri bu olgulardaki patolojik oluĢumların aortik
tümör ile uyumlu olduğunu gösterdi. Sonuç olarak solunum güçlüğü ve/veya egzersiz intoleranslı köpeklerin ayırıcı tanı prosedüründe kardiyak tümörlerin varlığı,
bunların medikal tedavi ile birlikte cerrahi tedavi olasılığı düĢünülmelidir.
Anahtar kelimeler: aortal tümör, köpek
47
PET-5
Diagnosis and treatment results of
aortal tumors in dogs: 4 cases
Hakan Salcı
1
Meriç Kocatürk Öcal
2
Volkan Ġpek
1
2
3
Zeki Yılmaz
2
3
Uludağ Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery, Int. Med. and Pathology,
Bursa
Evaluation of the diagnosis and treatment results of tumors originating from aorta
was aimed in this study. Four dogs in different age and breed (German Shepherd,
Golden Retriever, Terrier and Anatolian mongrel) were presented in different times
with the complaints of respiratory stress and exercise intolerance. Pleural effusion,
ascites and peri-aortal masses together with the cardiac tamponate were determined based on the clinical, laboratorial, cytological, electrocardiographical, radiological and echocardiographical findings. Stabilization of the cases was labored
with medical management and thoracocentesis/abdominocentesis attempts.
Emergency operative was decided because of disposing the cases to worse condition. Pleural effusions were drained by left thoracotomy under general anesthesia.
In intrathoracal exploration, there was no other massive lesion except pericardial
thickness. Cardiac tamponades were drained by pericardiectomy in all cases. Pleural fluids were blood in three cases and chylous in a case. Following the pericardial
incisions, masses extending to the aorta in three cases and myocardial invasion of
the masses in a case were determined. Subtotal pericardiectomy and tube thoracostomy were performed in three cases after surgical excision of the masses. The
other case was euthanized intraoperative due to myocardial invasion of the masses. In postoperative controls, local presence of the masses was not detected. Histopathological examinations of the masses pointed out that pathologic formation
was compatible with the aortal tumors. As a conclusion, presence of the cardiac
tumors in the differential diagnosis procedures of the dogs with respiratory stress
and exercise intolerance, and possibility of their surgical treatments together with
medical therapy should be considered.
Keywords: aortal tumor, dog
48
PET-6
Ortopedik problemli 15 köpek ve 7 kedinin
Manuflex eksternal fiksatör ile sağaltımı
1
1
2
Oytun Okan ġenel
Ġrem Ergin
Özge Özdemir
1
3
3
1
Sinan Ulusan
Peter Csebi
Zoltan Dioszegi
Hasan Bilgili
1
Ankara Universitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Cumhuriyet Universitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Sivas
3
Szent Istvan Üniv. Vet. Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, BudapeĢte, Macaristan
2
Bu çalıĢma, biri beĢeri, diğeri veteriner hekim olan iki Macar ortopedist tarafından
geliĢtirilen Manuflex eksternal fiksatörün kedi ve köpeklerde karĢılaĢılan ortopedik
problemlerin sağaltımında kullanılması ve sonuçların değerlendirilmesini amaçlamıĢtır. ÇalıĢma materyalini, köpeklerde humerus (n=1), tibia (n=4) ve radius-ulna
(n=4) kırığı, angular deformitesi (radius-ulna kırığıyla birlikte), tibio-tarsal lukzasyon (n=3), tarso-metatarsal kırık (n=1) ve çene kırığı (n=2), kedilerde tibia (n=2),
radius (n=1) ve humerus (n=2) kırığı, radio-karpal lukzasyon (n=1), çift taraflı tibiotarsal lukzasyon ve malleolar tibia kırığı (n=1) oluĢturmuĢtur. Hayvanların büyüklüğüne ve kırık kemik tiplerine göre üç tip fiksatör (büyük, orta ve küçük boy) kullanılmıĢtır. Operasyon sonrası tüm olgular apareyi iyi tolere etmiĢ, herhangi bir postoperatif reaksiyon göstermemiĢ ve hayvanlar uzuvlarını oldukça hızlı kullanmaya
baĢlamıĢlardır. Yalnız iki köpekte pin dibinde enfeksiyon ĢekillenmiĢtir. Fonksiyonel
sonuçlar 10 köpekte çok iyi, 4 köpekte iyi ve 1 köpekte yeterli; 6 kedide çok iyi ve 1
kedide yeterli görülmüĢtür. MDEF‟nin, karmaĢık ekipmana gereksinim duyulmadan
kolay uygulanabilmesi, yeterli fiksasyon ve stabilite oluĢturması ve daha ekonomik
olması yönlerinden diğer eksternal fiksatörlerle karĢılaĢtırıldığında alternatif bir
sistem olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: kırık, çıkık, eksternal fiksatör, köpek, kedi, Manuflex
49
®
PET-6
Treatment of orthopaedic problems with Manuflex
disposable external fixator in 15 dogs and 7 cats
1
1
2
Oytun Okan ġenel
Ġrem Ergin
Özge Özdemir
1
3
3
1
Sinan Ulusan
Peter Csebi
Zoltan Dioszegi
Hasan Bilgili
1
Ankara Univ., Fac. of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Ankara
Cumhuriyet Univ., Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Sivas
3
Szent Istvan Univ., Fac. of Vet. Med., Clinics of Surg. & Opthalmology, Budapest,
Hungary
2
The aim of this study was to use Manuflex disposible external fixator (MDEF),
designed by two Hungarian orthopaedists, one of which is MD and the other is
DVM, for treatment of orthopaedic problems, and to present the outcomes in
dogs and cats. Cases included fractures of humerus (n=1), tibia (n=4) and radiusulna (n=4), an angular deformity (with radius-ulna fracture), tibio-tarsal luxations
(n=3), a tarso-metatarsal fracture (n=1), mandibular fractures (n=2) in dogs; and
fractures of tibia (n=2), radius (n=1) and humerus (n=2), a radio-carpal luxation
(n=1), bilateral tibio-tarsal luxation and malleolar tibial fracture (n=1) in cats. Three
types of fixators (large, medium and small) has been used according to animal
sizes and bone fracture types. All cases had tolerated their apparatus well and did
not have any postoperative reactions and they started using the limbs immediately
after surgery. Pin tract infections were seen in 2 dogs. Functional outcomes were
very good in 10 cases, good in 4 cases and satisfactory in 1 case, in dogs; and very
good in 6 cases and satisfactory in 1 case in cats. It was concluded that MDEF can
be an alternative system compared to other external fixators, because of its easier
application, forming rigid fixation and stability, applying without any complicated
equipments and being more economic.
Keywords: fracture, luxation, external fixator, dog, cat, Manuflex
50
®
PET-7
Kedi ve köpeklerde ateĢli silah yaralanmalarına bağlı
açık kırıkların değerlendirilmesi
1
2
Sinan Ulusan
Özge Özdemir
Ġrem Gül Sancak
3
1,3
Serkan Durmaz
Hasan Bilgili
1
1
2
Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Cumhuriyet Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı, Sivas
3
VCOM Hayvan Hastanesi, Ankara
Bu çalıĢmanın amacı, ateĢli silah yaralanmalarına maruz kalan kedi ve köpeklerde
meydana gelen açık kırıkların tedavi seçenekleri hakkında meslektaĢlarımızı bilgilendirmektir. Bu çalıĢmanın konusunu ateĢli silah yaralanmasına bağlı açık kırığı
oluĢan 9 kedi ve 22 köpek oluĢturdu. Kedi ve köpeklerdeki ateĢli silah yaralanmalarına bağlı oluĢan açık kırıkların sınıflandırılması Gustilo-Anderson açık kırık sınıflandırma skalasına göre yapıldı. Buna göre 9 kediden 3‟ünde Tip I, 4‟ünde Tip II, 1‟inde
Tip IIIA, 1‟inde Tip IIIB açık kırığı görüldü. 22 köpeğin 13‟ünde Tip I, 5‟inde Tip II,
4‟ünde Tip IIIB açık kırığı görüldü. ÇalıĢmaya dahil olan 22 köpek ve 9 kedide; tibia
kırığı (6 kedi, 15 köpek), femur kırığı (3 kedi, 7 köpek) tespit edildi. Kedilerde karĢılaĢılan açık tibia kırıklarının 3‟ünde IM pin ve serklaj, 2‟sinde sirküler eksternal fiksatör ve 1‟inde ise manufleks eksternal fiksatörü uygulandı. Kedilerin femur kırıklarında 2‟sinde IM pin, 1‟inde çapraz pin uygulandı. Köpeklerde karĢılaĢılan açık tibia
kırıklarında 5‟inde DCP plak, 5‟inde sirküler eksternal fiksatör, 5‟inde IM pin ve
serklaj uygulanırken, femur kırıklarından 5‟ine DCP ve 2‟sine de IM pin ile sağaltım
yapıldı. Olguların %91‟inde (25 olgu) 4 haftada klinik ve radyolojik iyileĢme sağlanırken %9‟unda (6 olgu) bu süre 6 haftada tamamlandı. 26 olguda tek mikrobiyolojik etken tespit edilirken (Staphylococcus aureus 18, Streptococcus pyogenes 6, Escherichia coli 2), komplikasyonlu iyileĢme gösteren 3 olguda ise mix enfeksiyon
tespit edildi (Staphylococcus aureus + Streptococcus pyogenes +Escherichia coli).
Anahtar kelimeler: açık kırık, ateĢli silah yaralanması, kedi, köpek, eksternal fiksatör
51
PET-7
Evaluation of opened fractures
due to gunshot injury in dogs and cats
1
2
Sinan Ulusan
Özge Özdemir
Ġrem Gül Sancak
3
1,3
Serkan Durmaz
Hasan Bilgili
1
1
Ankara University, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Ankara
2
Cumhuriyet Univ., Faculty of Vet. Medicine, Department of Surgery, Sivas
3
VCOM Animal Hospital, Ankara
In this study we aimed to inform our colleagues about approach and treatment
options of opened fractures caused by gunshot injuries in cats and dogs. In this
study 9 cats and 22 dogs with opened fractures are evaluated. The classification of
opened fractures in those dogs and cats whom caused by gunshot injury is evaluated by Gustilo-Anderson Opened Fracture Classification Scale. By this method 3 of
9 cats are evaluated Type I, 4 Type II, 1 Type IIIA, 1 Type IIIB. 13 of 22 dogs are
evaluated Type I, 5 Type II, 4 Type IIIB. Twenty two dogs and 9 cats were included
in the study having opened tibia fractures (6 cats, 15 dogs), opened femoral fractures (3 cats, 7 dogs) detected. In 3 cats with opened tibia fractures IM pin and cerclage is used, in 2 circular external fixator, in 1 manuflex external fixator is used. In 2
cats with femoral opened fracture IM pin, in 1 cross pins are used. In 5 dogs with
opened tibia fractures DCP plate is used, in 5 circular external fixator, in 5 IM pin
and cerclage is used. In 5 dogs with opened femur fractures DCP plate is used and
in 2 dogs IM pin and cerclage is used. Healing in 91% of the cases (25 animals) was
achieved in 4 weeks and 9% of the cases (6 animals) healed in 6 weeks. In 26 cases
there was one microbiological agent (Staphylococcus aereus 8, Streptococcus pyogenes 6, Escherichia coli 2) while 3 cases healed with complications and mix infection (Staphylococcus aereus-Streptococcus pyogenes-Escherichia coli) was detected.
Keywords: open fracture, gunshot injury, dog, cat, external fixator
52
PET-8
Kedi ve köpeklerde travmatik tarsal instabilitelerin transartiküler
hibrit eksternal fiksasyon sistemi ile sağaltımı:
15 kedi ve 7 köpekte klinik çalıĢma
Cenk Yardımcı
Ahmet Özak
Taylan Önyay
Ondokuz Mayıs Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Samsun
Tarsal instabiliteler hem kediler hem de köpekler için önem arz eden ortopedik
lezyonlardandır. Bu çalıĢmanın amacı kedi ve köpeklerin ciddi tarsal instabilitelerinin sağaltımında iki yeni transartiküler hibrit eksternal fiksasyon sisteminin uygulama sonuçlarının sunulmasıdır. ÇalıĢma materyalini ciddi tarsal instabilite Ģikâyeti
ile kliniğe getirilen 15 kedi ve 7 köpek oluĢturdu. Eklemin stabilizasyonu köpeklerde menteĢeli transartiküler OMÜ-Vetfix eksternal fiksasyon sistemi ile kedilerde ise
menteĢesiz transartiküler Mini-Vetfix eksternal fiksasyon sistemi gerçekleĢtirildi. Ġlk
olarak metatarsuslardan 2 adet Kirshner teli tam halkalara medial ile lateral doğrultuda uygulandıktan sonra yarım pinler proksimaldeki karbon fiber arklardan bikortikal olarak düĢük devirde (<150 rpm) uygulandı. Açık kırık ve kontamine eklem
yüzlerinin steril serum fizyolojikle lavajı yapıldı. Artrodez uygulanan olgularda eklem kıkırdakları uzaklaĢtırıldı ve oluĢan eksizyonel boĢluğa otolog kansellöz greft
uygulaması yapıldı. Kırık iyileĢmesi ya da eklem füzyonu gerçekleĢene kadar haftalık klinik muayeneler ile radyolojik kontroller yapıldı ve daha sonra fiksatörler çıkarıldı. Sonuç değerlendirmeleri; mükemmel (topallık yok, klinik olarak normal), iyi
(yoğun egzersizden sonra hafif topallık), orta (bacağın üzerine yüklenilen tipte hafif
intermittans topallık) ve zayıf (bacağın askıda olduğu tip topallık). Kedilerin 5‟i ilgili
ekstremiteyi operasyondan hemen sonra kullanmaya baĢlarken, geriye kalan 10‟u
1-3 gün içinde kullanmaya baĢladı. Köpeklerde bu süre daha uzun olup 7-15 gün
arasında değiĢti. Fiksatör çıkarılma zamanı kedilerde 21-35 gün, köpeklerde ise 3660 gün arasında değiĢiklik gösterdi. Son değerlendirmede tüm kedilerde mükemmel sonuç elde edilirken köpeklerin 2‟sinde mükemmel 3‟ünde ise iyi sonuçlar elde
edildi.
Anahtar kelimeler: kedi, köpek, tarsal instabilite, eksternal fiksasyon
53
PET-8
Management of traumatic hock instabilities with transarticular hybrid
external skeletal fixation in dogs and cats:
Clinical study in 15 cats and 7 dogs
Cenk Yardımcı
Ahmet Özak
Taylan Önyay
Ondokuz Mayıs Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Samsun
Tarsal instabilities in cats and dogs are challenging orthopedic problems. The aim
of present study is to present a novel two transarticular fixation technique for the
treatment of severe hock joint instabilities in cats and dogs. Fifteen cats and 7
dogs with severe hock joint instability were enrolled in this study. Stabilization
procedure was performed with transarticular hinged OMÜ-Vetfix ESF system in
dogs and transarticular non-hinged Mini-Vetfix ESF system in cats. Firstly, K-wires
were inserted from medial to lateral direction from full ring to the metatarsal
bones. Then half pins were perpendicularly and bicortically placed to tibia with a
low speed (<150 rpm) power-drill from the carbon-fiber arches. Open fractures
and contaminated joints were lavaged with sterile saline. Joint cartilages were
removed and excisional gap was filled with autologous cancellous bone chips in
arthrodesis cases. Weekly recheck examinations and radiographic assessments
were performed until fracture healing or joint fusion was complete and the fixator
was removed. Final assessments were graded as: excellent (no lameness, clinically
normal), good (slight lameness after extensive exercise), fair (slight to moderate
intermittent lameness but consistent weight-bearing) and poor (non-weightbearing lameness). Five cats started to use the operated limb immediately after the
operation while the time was ranged from 1 to 3 days in the other 10 cats. In dogs
time to limb usage took a longer time ranged from 7 to 15 days. Fixator removal
time ranged from 21 to 35 days in cats and 36 to 60 days in dogs. Final outcomes
were excellent in all cats while the outcomes were excellent in 2 and good in 3
dogs.
Keywords: cat, dog, tarsal instability, external skeletal fixation
54
PET-9
Deneysel olarak osteomyelitis oluĢturulan ratlarda medikal
ozonun koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araĢtırılması
Ramazan Gönenci
1
Mehmet Tabur
2
1
2
Mustafa Kemal Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Hatay
Mustafa Kemal Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Cerrahi Anabilim Dalı, Hatay
Bu çalıĢma ile bir kür olarak uygulanan medikal ozonun ratlarda akut osteomyelit
oluĢumunu engelleyip engellemediğini araĢtırmak, ayrıca enfekte olmuĢ kemiğin
sağaltımında ozonun etkinliğini gözlemlemek amaçlanmıĢtır. Bu amaçla; 24 adet,
yaklaĢık 5 aylık, 300 –500 g ağırlığında, erkek Winstar rat kullanılmıĢtır. Grupların
hepsinin sağ femur kemiğine intramedullar olarak Staphylococcus aureus enjekte
edilerek osteomyelitis olması sağlanmıĢtır. Bütün grupların klinik, radyografik,
mikrobiyolojik ve patolojik bulguları; çalıĢma öncesi ve çalıĢma sonrası haftalık
olarak takip edilmiĢtir. Kontrol Grubuna baĢka herhangi bir uygulama yapılmazken;
Koruyucu gruba enfeksiyon etkeninin enjeksiyonundan bir hafta önce baĢlamak
üzere günlük ve 15 uygulamayı içeren bir ozon kürü rektal üfleme Ģeklinde ozon
jeneratörü kullanılarak verilmiĢtir. Tedavi grubuna ise bakteri enjeksiyonundan 4
gün sonra baĢlamak üzere Koruyucu Grupta belirtilen ozonterapi seansının aynısı
uygulanmıĢtır. Bilimsel deneyin bitiminden iki gün sonra bütün olgular derin anesteziye alınarak sakrifiye edildi ve ilgili kemiklerin radyografik, mikrobiyolojik ve
histopatolojik incelemeleri yapıldı. Klinik olarak gruplar arasında gözle görülür bir
fark gözlenmezken, radyogram bulguları Kontrol grubunda genelde orta ve Ģiddetli
bulunurken, Tedavi ile Koruyucu grupta hafif ve orta Ģiddette tespit edildi. Medikal
ozon verilen gruplar kıyaslandığında radyografik olarak pek fark gözlenmedi. Klasik
mikrobiyolojik kültür yönteminde herhangi bir üreme olmadı. Ancak PCR analizlerinde Koruyucu grupta pozitiflik saptanmazken, Tedavi grubunda az olmak üzere
Kontrol grubunda büyük oranda pozitiflik saptandı. Histopatolojik olarak; Koruyucu
grupta hafif, Tedavi grubunda orta ve Kontrol grubunda ise Ģiddetli yangı bulguları
gözlendi. Sonuç olarak; ratlarda deneysel olarak oluĢturulan osteomyelit olgularında medikal ozonun koruyucu ve tedavi edici etkilerinin bulunduğu kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: rat, medikal ozon, osteomyelitis
55
PET-9
Investigation of preventive and curative effects of medical ozone in
rats exposed to experimental osteomyelitis
Ramazan Gönenci
1
Mehmet Tabur
2
1
2
Mustafa Kemal Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Hatay
Mustafa Kemal Univ., Institue of Health Science, Department of Surgery, Hatay
Investigation of preventive and therapeutic effects of medical ozone in rats with
acute osteomyelitis was aimed in this study. For these purposes, 24 male Winstar
rats aged approximately 5 months and weighed 300-500 g were used. Staphylococcus aureus was injected intramedullary into right femur of each animal in 3
groups to form acute osteomyelitis. Clinical, radiographical, microbiological and
histopathological findings of all groups were noted weekly before and during the
study. The Preventive Group was taken an ozone session by rectal insufflation daily
for 15 days with an ozone generator starting a week before microorganism injection, whereas nothing were applied to Control animals. The Treatment group were
administered the same ozone therapy session as the Preventive Group. But this
application were started just after 4 days following the microorganism injection. At
the end of the scientific experiment, two femurs of each animal in 3 groups were
excised and examined radiographically, microbiologically and histopathologically
following the deep anaesthesia and the sacrifice of all cases. Although they were
not observed noticeable differences clinically between all groups, radiogram findings were generally found mild to moderate in controls and moderate to severe
in preventive and treatment groups. Medical ozone groups were similar radiografically compared to each other. There was not any reproduction in conventional
microbiological culture methods. However the control group was determined to
be more positive than the treatment group, while the protective group not to be
positive in PCR analysis. Histopathologically; mild, moderate and severe inflammation findings in the protective, treatment and control groups were observed respectively. Conclusively, it is thought that preventive and curative effects of medical
ozone in rats exposed to experimental osteomyelitis have been found.
Keywords: rat, medical ozone, osteomyelitis
56
PET-10
Köpeklerde osteartritis’in tedavisinde intra-artiküler
otolog trombositten zengin plazmanın klinik etkinliğinin araĢtırılması
1
2
Mustafa Arıcan Atilla ġimĢek KurtuluĢ Parlak
2
1
Kamil Atlı Fatma SatılmıĢ
1
1
2
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Viroloji Anabilim Dalları, Konya
Bu çalıĢmada köpeklerde osteartritis‟in tedavisinde intraartiküler otolog trombositten zengin plazmanın (TZP) klinik etkinliğinin araĢtırılması amaçlanmıĢtır. DeğiĢik
ırkta, erkek, ağırlıkları ortalaması 40 kg ve 6-10 yaĢında 20 adet köpek materyal
olarak kullanıldı. Osteoartritis (OA) ve kontrol grubunu oluĢturan köpekler rastgele
seçildiler. Osteoartritis grubunu 14 köpek, kontrol grubunu 6 köpek oluĢturdu.
Topallık ve ağrı derecelendirmesinde Pensilvanya Üniversitesinin kullandığı HVAS
ve CBPI anket formları kullanıldı. Klinik muayeneleri ile birlikte termografik, radiografik, ultrasonografik ve artroskopik muayeneleri yapıldı. Osteoartritis az(1), orta
(2), orta-ciddi (2-3) ve ciddi (3) olarak sınıflandırıldı. Osteoartritisi oluĢturan gruptaki köpeklerden 20 cc kan V. jugularis‟den alındı. Çift santrifüj metoduyla trombositten zengin plazma toplandı. Osteoartritisli grup için TZP ve kontrol grubu için serum fizyolojik eklem içine eklem kapsülünün gerginliğine izin vereceği kadar enjekte edildi. Termografik, radyolojik ve ultrasonografik muayeneler 0., 1., 2., 3. aylar
sonunda tekrar edildi. Topallık derecesi ve ağrı 0., 1., 3., 5., 7., 15. günlerde, 1, 2 ve
3 aylık periyotlarda aynı hekim tarafından değerlendirildi. Trombositten zengin
plazma ve serum fizyolojik uygulanan gruplarda herhangi bir yan etki ile karĢılaĢılmadı. Özellikle, radyografik değerlendirmede 9 olguda orta derecede (2. derece), 7
olgu orta-ciddi (2-3. derece), 4 olguda ise ciddi (3. derece) osteoartritis teĢhisi
konuldu. Enjekte edilen trombosit konsantrasyonu ortalama 1.420.000 trombosit/L
olup normal kandaki trombositten en az 4-8 katı fazlası kullanılmıĢtır. Köpeklerdeki
0., 1., 3., 5., 7., 15. günlerde ve 1, 2 ve 3., aylardaki yürüyüĢ ve ağrı testlerinde pozitif
yönde istatistiki değiĢiklikler gözlenmiĢtir. Trombositten zengin plazma‟nın içindeki
büyüme faktörleri kıkırdak iyileĢmesindeki kondrogenez ile iliĢkili olduğu gösterilmiĢtir. Köpeklerde OA‟in derecesine göre TZP‟nin intraartiküler tek uygulamalarının
12 haftalık süre içinde olumlu sonuç vermesi açısından yeni ve minimal invaziv bir
tedavi seçeneği olabileceği düĢünülmüĢtür.
Anahtar kelimeler: köpek, osteoartritis, trombosit zengin plazma, otojen, tedavi
57
PET-10
Research of clinical efficacy of intra-articular platelet-rich autologous
plasma for the treatment of osteoarthritis in dogs
1
2
Mustafa Arıcan Atilla ġimĢek KurtuluĢ Parlak
2
1
Kamil Atlı Fatma SatılmıĢ
1
1
2
Selçuk Univ., Faculty of Vet. Med., Depts of Surgery and Virology, Konya
The purposes of the study reported that was to determine the clinical efficacy of
intra-articular an autologous platelet concentrate for the treatment of osteoarthritis in dogs. Twenty different breed, male, an average weight of 40 kg and 6-10
years old dogs were used as material. Osteoarthritis (OA) and the control group
consisted dogs were randomly selected. Osteoarthritis group of 14 dogs, six dogs
were used as controls. Thermography, radiography, ultrasonography and arthroscopy of the affected joint were obtained and scores for lameness severity and pain
severity were assigned by owners of the participating dogs with the HVAS and
University of Pennsylvania CBPI respectively. Osteoarthritis was scored as mild (1),
moderate (2), moderate to severe (2 to 3), or severe (3). 20 cc blood samples for
each dogs was obtained by jugular vein. Double centrifuged method will be used
to obtain platelet-rich plasma. Platelet concentrate and saline solution was injected
until sufficient resistance to push back the syringe plunger was reached. Thermography radiographs and ultrasonography of the affected joints obtained at months
0, 1, 2, 3 were examined. Lameness and pain assessment were done at days 0, 1, 3,
5, 7, 15 and mouth 1, 2 and 3 scores for severity of lameness and pain were assigned by caretaker. No adverse effects associated with injection of platelet concentrate or saline solution were reported. Radiographic osteoarthritis scores at
week 0, 9 had moderate osteoarthritis (radiographic grade 2), 7 had moderate to
severe osteoarthritis (radiographic grade 2-3) and 4 had severe osteoarthritis (radiographic grade 3). Platelet count for the platelet concentrates (mean +
1.420.000 platelets/L) was significantly higher than platelet count for the blood
samples, representing a 4-8 fold increase in platelet count. Care takes HVAS and
CBPI were examined scores for all components of the HVAS and CBPI were not
significantly different between day 0, month 1, 2 and 3. Dogs on day 0 and 1, 2
and 3, the walking and pain tests month‟s statistical differences were observed in
the positive direction. Growth factors in platelet rich plasma was shown to be associated with chondrogenesis in cartilage healing. A single intra-articular administration of PRP of 12-week period to give positive results according to the degree
of OA in dogs in terms of new and minimal invasive treatment option was considered.
Keywords: dog, osteoarthritis, platelet-rich plasma, autologous, treatment
58
PET-11
Kedilerde laminotransversal serklaj ile spinal stabilizasyon:
14 kedide geriye dönük çalıĢma
Ömer BeĢaltı
Pınar Can
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Köpeklerde spinal instabilitenin tedavisine yönelik birçok teknik uygulanıyor olmasına rağmen, kedilerde spinal enstrümentasyon için sınırlı sayıda teknik bildirilmiĢtir. Bu çalıĢmanın amacı kedilerde travmatik spinal instabilitenin tedavisinde laminotransversal serklaj tekniğinin sonuçlarını bildirmektir. ÇalıĢmada 2008-2014
yıllarında Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı kliniğine
getirilen travma sonucu spinal kırık ve/veya çıkık tanısı konan ve laminotransversal
serklaj ile stabilizasyon sağlanan kedilerin medikal kayıtları gözden geçirildi. Spinal
travma Ģikayetiyle getirilen, derin ağrı duyumu olup olmamasını önemsemeksizin
hastalarını yaĢatmak isteyen hasta sahiplerinin kedileri çalıĢmaya dahil edildi. ÇalıĢmaya dahil edilen kedilerde T11-T12 luksasyon (n=1), T13-L1 kırık ve luksasyon
(n=2), L2-L3 kırık ve luksasyon (n=1), L2 faset ve burst kırığı (n=1), L5-L6 kırık ve
luksasyon (n=1), L5 burst kırığı (n=1), L6-L7 kırık ve luksasyon (n=4), lumbosakral
luksasyon (n=2), ve sakro-koksigeal luksasyon (n=1) tanısı kondu. T11- L6 (n=7)
lezyonu olan olgularda kırık ve/veya çıkık olan segmentlerde sublaminar serklaj ve
supralaminar olarak yerleĢtirilen dikdörtgen Ģekline getirilen pine bağlanan iki adet
subtransversal proses serklaj (bir segment kranial bir segment kaudal) ile stabilizasyon sağlandı. L6 – L7 lezyonu olan olgularda (n=4) ise sublaminar ve bir segment subtransversal proses serklaj uygulandı. L7-S1 lezyonu olan olgularda (n=2)
ve sakro-koksigial lezyonu olan bir olguda (n=1) ise sadece sublaminar serklaj
uygulandı. Olguların hiçbirinde operasyon sonrası nörolojik statünün kötüleĢmesine veya implantın baĢarısızlığa uğramasına rastlanmadı. Ondört kedinin 3 tanesinde (T13-L1, L2 ve L2-L3) nörolojik olarak bir ilerleme kaydedilmezken 9 kedi operasyondan 2 ay sonra yürümeye baĢladı ancak istemli idrar yapma ve dıĢkılama
fonksiyonu geri dönmedi. Ġki kedide bilateral tibial parezis kalıcı oldu. Laminotransversal serklaj tekniğinin kedi spinal instabilitelerinin stabilizasyonunda kolay uygulanabilir ve ekonomik bir yöntem olduğu, ayrıca daha kısa operasyon süresi ve
daha az cerrahi deneyim gerektirdiği sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: laminotransversal seklaj, spinal stabilizasyon, kedi
59
PET-11
Spinal stabilization in cats with laminotransversal wiring:
A retrospective study in 14 cats
Ömer BeĢaltı
Pınar Can
Ankara Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Ankara
Many spinal stabilization techniques have been applied in cine spinal instability
though the limited techniques explained for cat spinal instrumentation. The objective of this study was to report the outcome of the laminotransversal wiring stabilization in cats with traumatic spinal instability. Medical records of cats admitted to
Ankara University Faculty of Veterinary Medicine Department of Surgery and underwent laminotransversal wiring stabilization of spinal fractures and/or luxations
between 2008 and 2014 were reviewed. Clients willing to take care of their cats
with traumatic spinal instability, with (n=4) or without (n=10) deep pain sensation
were included. T11-T12 luxation (n=1), T13-L1 fracture and luxation (n=2), L2-L3
fracture and luxation (n=1), L2 facet and burst fracture (n=1), L5-L6 fracture and
luxation (n=1), L5 burst fracture (n=1), L6-L7 fracture and luxation (n=4), lumbosacral luxation (n=2), and sacro-coccygeal luxation (n=1) were diagnosed in the
cases. Sublaminar wiring at the fractured and/or luxated segments, and 2 bilateral
sub transverse process wiring (one segment cranial and one segment caudal) to
the rod curved as rectangle which placed supralaminary was applied in cases with
T11-L6 (n=7) lesion. Sublaminar and one segment (L5) subtransversal wiring in
cases with L6-L7 (n=4), and just sublaminar in cases with L7-S1 (n=2) and sacrococygeal (n=1) lesion was applied. There was no neurological deterioration or
implant failure in any cases. Of 14 cats, 3 (T13-L1, L2 and L2-L3) did not have any
improvement on neurologic status and 9 became ambulatory 2 months after the
surgery. However two cats were able to walk but bilateral tibial paresis was persistent. Laminotransversal wiring is a safe, versatile and cost effective technique in
stabilization of cat‟s spinal instability, and also requires less operative time and
surgical skill.
Keywords: laminotransversal wiring, spinal stabilization, cat
60
PET-12
Köpeklerde dirsek bölgesi yaralarının torakodorsal arter paternli deri
ve fasya ada arteriyel kompozit flebiyle sağaltımı
KürĢat Özer
1
1
Kemal Uğurlu
2
Murat Karabağlı
1
Ġstanbul Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ġstanbul
2
Medistate Hastanesi, Kavacık, Ġstanbul
Ada arteriyel flebi, aksiyel model fleplerin kendi kutaneöz arter giriĢinin altından
pedikülünün bölünmesiyle oluĢturulur ve aksiyel model flepler kadar geniĢ bir
kullanım alanı yoktur. Kompozit flepler ise, kas, kemik veya kıkırdak dokusunu da
içeren deri flepleridir ve veteriner hekimlikteki kullanımı sınırlıdır. Özellikle dirsek
bölgesindeki doku kayıplı yaraların sağaltımında en çok kullanılan yöntem torakodorsal aksiyel model flep olmasına karĢın, nekroz, dikiĢlerde açılma, gerginlik gibi
dezavantajları mevcuttur. Diğer yandan dorsal torasik fasyanın damarsal anatomisi
diseksiyon ve mikroanjiyografiyle ortaya konmuĢtur. Kendi üzerinde katlanabilmesi
kutan doku ile defekt arasında kaygan bir yüzey oluĢturması ve gerginlik oluĢturmaması fasyanın önemli özellikleridir. Bu çalıĢmada, torakodorsal bölgedeki deri
dokusu ve fasyanın kompozit ada arteriyel flebi olarak, dirsek bölgesi deri lezyonlarının rekonstrüksyonu için kullanılmasının sonuçlarını ortaya koymayı amaçladık.
ÇalıĢmamızda dirsek bölgesinde doku kayıplı veya iyileĢmeyen yarası bulunan 14
köpek kullanıldı. Torakodorsal ada arteriyel flebi, altındaki torakodorsal fasya ile
birlikte kaldırılarak dirsek bölgesindeki yenileĢtirilmiĢ defekt üzerine monoflament
emilmeyen dikiĢ materyali ile basit ayrı teknikle dikildi. Torakodorsal bölgedeki
defekt deri altı dokusu ve deri uygun Ģekilde dikilerek kapatıldı.
Anahtar kelimeler: kompozit flep, fasya, deri, torakodorsal bölge
61
PET-12
Treatment of the elbow region wounds with thoracodorsal
arterial pattern skin and fascia composite flap
KürĢat Özer
1
1
Kemal Uğurlu
2
Murat Karabağlı
1
Istanbul Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Ġstanbul
2
Medistate Hospital, Kavacık, Ġstanbul
Island arterial flaps can be formed by dividing the cutaneous pedicle below the
entry of respective cutaneous artery and there is not a wide field application when
compared to axial pattern flaps. Composite flaps are skin flaps incorparating underlying muscle, bone or cartilage but they have a more limited clinical role in
veterinary surgery. Despite of thoracodorsal axial pattern flap is a first choice especially in the surgical treatment of the elbow region wounds with the skin loss, it
has disadvantages like tension, dehiscence and necrosis. Other side, vascular anatomy of the dorsal thorasic fascia was described by microangiography and dissection. Special features of the fascia tissue are folded on itself simply, creating a
slippery surface and tension relief property. In this study we aimed to describe the
clinical results of using the composite island arterial flap of the skin and fascia
tissue of the thoracodorsal region for reconstruction of the elbow region wounds.
Fourteen adult dogs with different age, breed and gender which have a elbow
region wound with tissue loss or resistant to healing were used. Thoracodorsal
island arterial flap with the thoracodorsal fascia below were carried on the wound
in the elbow region and sutured with monoflament non-absorbable suture material by simple interrupted pattern. Defect in the donor side was closed properly.
Keywords: composite flap, facia, skin, thoracodorsal region
62
PET-13
TavĢanlarda hidroflorik asitle oluĢturulan korneal yanıkların
iyileĢmesinde dimetilsülfoksit ve indometazinin
etkilerinin araĢtırılması
1
Semih Altan
1
Zeki Oğurtan
2
Dicle Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Diyarbakır
2
Selçuk Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Konya
Bu çalıĢmada hidroflorik asitle korneal yanık oluĢturulmuĢ tavĢanlarda, antioksidan
ve antinflamatuvar etkinliği iyi olarak bilinen Dimetilsülfoksit (DMSO) ile Nonsteroid antiinflamatuvar olan indometazin‟in tek baĢına ve kombine kullanımlarının,
korneal iyileĢme üzerine olan etkinliklerinin araĢtırılması amaçlandı. AraĢtırmada 72
adet erkek Yeni Zelanda tavĢanı kullanıldı. TavĢanlar, her bir grupta 18 tavĢan olacak Ģekilde 4 gruba ayrıldı. Gruplar 2, 7 ve 14. günlerde alınacak örnekler dikkate
alınarak her birinde 6 tavĢan bulunacak Ģekilde alt gruplara ayrıldı. Genel anesteziye alınan tavĢanların sağ gözlerine 0.05 ml % 2‟lik hidroflorik asit 60 sn süreyle
uygulandıktan sonra gözler 500 ml % 0,9‟luk serum fizyolojik ile yıkandı. Tedavi
amacıyla D grubuna günde 4 defa 4‟er damla % 40‟lık DMSO uygulanırken, Ġ grubuna günde 4 defa 4‟er damla % 0,1‟lik indometazin uygulandı. DĠ grubuna DMSO
ve Ġndometazin kombine olarak D ve Ġ gruplarında uygulanan dozlarda uygulanırken K grubuna kontrol amacıyla herhangi bir tedavi uygulanmadı. Klinik muayeneler yanık sonrası 1, 2, 7 ve 14. günlerde yapıldı. TavĢanlar, histopatolojik incelemeler için 2, 7 ve 14 günlük tedavi dönemleri sonunda ötenazi edildi. Tedavi etkinlikleri klinik (korneal saydamlık, konjunktival damar durumu, konjunktivitis, korneal
erozyon alanı ve göz içi basıncı) ve histopatolojik olarak (yangısal hücre infiltrasyonu, vaskülarizasyon, stromal kalınlık, reepitelizasyon, prolifere hücre nükleer antijen
(PCNA), apoptozis ve indüklenebilir nitrik oksit sentetaz (iNOS) değerlendirildi.
Klinik değerlendirmeler neticesinde D grubu hem 7. günde hem de 14. günde
istatistiki olarak en iyi grup olurken, herhangi bir tedavinin uygulanmadığı K grubunun, D grubundan sonra klinik olarak en iyi grup olduğu saptandı. Bu iki grubun
aksine Ġ ve DĠ gruplarında 14. güne doğru klinik belirtilerde azalmalar meydana
gelmesine rağmen tam bir iyileĢme gözlenmedi. Histopatolojik değerlendirmelere
göre ise 14 günlük tedavi sonunda en iyi grubun D grubu olduğu gözlendi. Sonuç
olarak % 40‟lık dimetilsülfoksitin korneal hidroflorik asit yanığının tedavisinde reepitelizasyonu yeterli düzeyde sağladığı düĢünülürken, % 0,1‟lik indometazin‟in hem
tek baĢına hem de dimetilsülfoksit ile kombine kullanımında yeterli derecede reepitelizasyonu sağlamadığı, var olan yangıyı daha da Ģiddetlendirdiği kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: dimetilsülfoksit, kornea, indometazin, yanık, hidroflorik asit
63
PET-13
Effect of indomethacin and dimethylsulfoxide on the healing of
corneal burns induced with hydrofluoric acid in rabbits
1
Semih Altan
1
Zeki Oğurtan
2
Dicle Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Diyarbakır
2
Selçuk Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Konya
The aim of this study was to investigate the effect of indomethacin, as nonsteroid
anti-inflammatory, and dimethyl sulfoxide as antioxidant and anti-inflammatory
drugs on the healing of corneal burns induced with hydrofluoric acid (HF) in rabbits. 72 male New Zealand rabbits were used in study. Right eyes were burned by
instillation of 0.05 ml of 2% HF acid for 60 seconds under general anesthesia, followed by irrigation with 500 cc saline. Rabbits were divided into four different
groups each having 18 rabbits. The right eyes of the rabbits in Group 1 as D were
instilled 4 drops of 40% DMSO four times per day, in Group 2 as I were instilled 4
drops of 0,1% indomethacin four times per day; in Group 3 as DI were instilled the
same amount of dose for DMSO and indomethacin together as in groups D and I.
No therapeutic agent was instilled in Group 4 as C which was kept as the control.
The groups were divided into three subgroups according to the duration of treatment for 2, 7 and 14 days. The eyes were clinically examined immediately after the
chemical burning and at the follow up periods of days 1, 2, 7 and 14. The animals
were euthanatized at the end of the treatment periods, and the eyes were processed for histopathological examination. Treatment efficacies were evaluated as
clinical (corneal haziness, conjunctival status, conjunctivitis, corneal erosion area
and intra ocular pressure) and histopathological (inflammatory cell infiltration,
vascularization, stromal thickness, reepithelization, proliferating cell nuclear antigen (PCNA), apoptosis, and inducible nitric oxide synthases (iNOS). According to
the clinical findings at days 7 and 14, the group D was the best among other
groups. On the other hand, group K was better than groups I and DI. Although
improvement was seen clinically in the groups I and DI, no complete healing was
observed. Histopathological findings revealed that, the group D was better at day
14 compared to other groups. As a result, while 40% dimethylsulfoxide efficiently
ensured reepithelization on the corneal hydrofluoric acid burns, 0,1% indomethacin both alone and along with DMSO did not and actually it was thought to exacerbate the inflammation.
Keywords: dimethylsulfoxide, cornea, indomethacin, burn, hydrofluoric acid
64
PET-14
Kedi ve köpeklerde gözlenen görme kaybında klinik muayene ile
ultrasonografik ve elektroretinografik bulguların değerlendirilmesi
Ġrem Gül Sancak
Yusuf ġen
Pınar Can
Ömer BeĢaltı
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Bu çalıĢmanın amacı körlük Ģikayeti ile kliniğe baĢvuran kedi ve köpeklerde klinik,
ultrasonografik ve elektroretinografik bulguların ortaya konulmasıdır. Kliniğe
baĢvuru sebebi, ırk, cinsiyet, yaĢ, klinik oftalmik muayene bulguları, göz içi basıncı
(GĠB) verileri, oküler ultrasonografi (USG) bulguları ve elektroretinografi (ERG) bulguları kaydedilmiĢtir. Tam görüĢ kaybı belirlenen 10 köpek ve 2 kedi çalıĢmaya
dahil edilmiĢtir. Klinik veriler ve USG muayeneleri sonucunda hastalara asteroid
hyalosis (3 köpek), glokom (1 köpek), retina dekolmanı (4 köpek, 2 kedi), korioretinit (1 köpek), optik nörit (1 köpek) tanısı konulmuĢtur. ERG potansiyeli tek taraflı
olarak 1 köpek ve 1 kedide, çift taraflı olarak 9 köpek ve 1 kedide negatif olarak
tesbit edilmiĢtir. Sonuçta, USG ile ERG uygulamasının klinik muayeneyi desteklemede yararlı olduğu sonucuna varılmıĢtır. Görme kaybı ile baĢvuran olguların klinik
muayeneye ek olarak B-mod USG ve ERG muayeneleri ile değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anahtar kelimeler: kedi, köpek, elektroretinografi, ultrasonografi
65
PET-14
Assessment of dogs and cats with vision lost by clinical examination,
ultrasonographic and electroretinographic findings
Ġrem Gül Sancak
Yusuf ġen
Pınar Can
Ömer BeĢaltı
Ankara Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Ankara
The objective of this study was to report the clinical, ultrasonographic (USG) and
electroretinographic (ERG) findings in dogs and cats with blindness. Clinical examination findings ultrasonographic (USG) and electroretinographic findings of the
dogs and cats whose major complaint was blindness were presented. The chief
complaint, breed, gender, age, concurrent ophthalmic findings, intraocular pressure (IOP), ocular USG findings, and ERG findings were recorded. Ten dogs and 2 cats
having total vision lost were included in the study. Asteroid hyalosis (3 dogs), glaucoma (1 dog), retina detachment (4 dog, 2 cats), chorioretinitis (1 dog), optic neuritis (1 dog) were diagnosed in clinical and ultrasonographic evaluation. ERG potential was absent bilaterally in 9 dogs and 1 cat, unilaterally in 1 dog and 1 cat. It
was concluded that application of ERG with USG was determined to be a useful
tool for supporting the clinical exam. The B-mode USG and ERG should be used to
evaluate the cases presented with visual lost in addition to clinical examination.
Keywords: cat, dog, electroretinography, ultrasonography
66
PET-15
TavĢanlarda deneysel olarak oluĢturulan glakomun filtrasyon cerrahisi
(GFC) ile tedavisine mitomisin-C (MMC) ve siklosporin-A (CsA)'nın
etkilerinin araĢtırılması
1
Orhan Muzoğlu
Servet Kılıç
2
Kadri Kulualp
3
Mustafa Özkaraca
4
1
Ġl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, Elazığ
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
3
Fırat Üniversitesi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Elazığ
4
Atatürk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Patoloji Anabilim Dalı, Erzurum
2
Glakomatöz hastalarda sağaltım amacıyla gerçekleĢtirilen glakom filtrasyon cerrahisi (GFC, trabekülektomi) tünelinin iĢlevselliği granülasyon dokusunun inhibisyon
süresine bağlıdır. Mevcut çalıĢmada tavĢanlarda deneysel olarak oluĢturulan
GFC‟de belirtilen inhibisyon süreci üzerine topikal olarak uygulanan MMC (mitomisin C) ve MMC+CsA (mitomisin C +siklosporin A) kombinasyonunun etkilerinin
araĢtırılması amaçlanmıĢtır. ÇalıĢmada kullanılan toplam 18 adet Yeni Zelanda
tavĢanı her biri 6‟Ģardan olmak üzere kontrol, MMC ve MMC+CsA gruplarına ayrıldı. GFC‟nin tünel bölgesindeki kliniksel değiĢiklikleri ve komplikasyonları, 0-35.
günler arasında belli aralıklarla 7 kez oftalmoskop, gözyaĢı üretim miktarı testi ve
tonometre kullanılarak değerlendirilmiĢtir. Kullanılan grupların hiçbirinde operasyonla ilgili komplikasyonla karĢılaĢılmamıĢtır. ÇalıĢma sonrası ötenazi edilen deneklerin sağ gözleri alınıp histopatolojik olarak değerlendirilmiĢtir. Kliniksel bulgulara
göre çalıĢma boyunca kontrol grubundan birisi hariç tüm grup deneklerde GFC
tünelinin çalıĢma boyunca açık olduğu belirlendi. Histopatolojik bulgulardan MMC
ve MMC+CsA gruplarıyla karĢılaĢtırıldığında kontrol grubu deneklerin GFC tünelinin çevresinde belirgin (P< 0.05) bir hücresel aktivitenin olduğu ve bu açıdan iki
deney grubu arasında önemli bir farkın (P>0.05) olmadığı gözlemlendi. Göz içi
basıncının baĢlangıçta tüm gruplarda düĢtüğü, bu durumun kontrol ve MMC gruplarında 25., MMC+CsA grubunda ise 20. güne kadar devam ettiği tespit edildi.
GözyaĢı üretim miktarının kontrol ve MMC gruplarına göre MMC+CsA‟da daha
stabil bir dalgalanma gösterdiği belirlendi. Sonuç olarak, MMC ve MMC+CsA kombinasyonunun GFC tünelinin çevresindeki granülasyon doku üremesini kontrol
grubuna göre baĢarılı bir Ģekilde önlediği (P<0.05) fakat aralarındaki farkın ise
önemli bir olmadığı (P>0.05) saptandı. Bu iki grup arasındaki muhtemel farkın
sadece CsA‟nın ilavesiyle oluĢturulacak daha uzun süreli bir çalıĢmayla anlaĢılabileceği kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: tavĢan, glakom filtrasyon cerrahisi, mitomysin C, siklosprorin A
67
PET-15
Investigation of the effects of mitomycine-C (MMC) and
cyclosporine-A (CsA) on treatment of experimentally induced
glaucoma by filtration surgery (GFS) in rabbits
1
Orhan Muzoğlu
Servet Kılıç
2
Kadri Kulualp
3
Mustafa Özkaraca
4
1
Directorate of Provincial Food Agriculture and Livestock, Elazığ
Fırat Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Elazığ
3
Fırat Univ., Vocational School of Health Services, Elazığ
4
Atatürk Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Pathology, Erzurum
2
The patency of glaucoma filtration surgery (GFS) tunnel performed for treatment
purpose on the glaucomatous patients is directly correlated with duration of inhibition of the granulation tissue proliferation. The present study aimed at investigating the effect of topical administration of MMC (mitomycine C) and MMC+CsA
(mitomycine C+ cyclosporine A) combination on this duration in experimentally
induced GFS tunnel in rabbits. A total of 18 New Zealand bred rabbits, divided into
control, MMC and MMC+CsA groups of 6 subjects in each were used in the study.
Clinical alterations and complications in the GFS tunnel region were evaluated
using ophthalmoscope, Schirmer tear tests (STT) and tonometer 7 times at predeth
termined intervals between the 0-35 days. No complication related to the surgery
was seen in any groups used in the study. The right eyes of all subjects euthanized
at the end of the study were obtained and histopathologically evaluated. According to clinical findings GFS tunnel remained patent in all group subjects except one
in control group during the study. Histopathologic examination revealed the presence of marked cellular activities (p<0.05) around GFS tunnels of control group
subjects as compared to MMC and MMC+CsA groups. In this respect, no marked
difference (p>0.05) exists between two experimental groups. It was observed that
IOP value significantly degreased (P<0.005) initially in all groups, which remained
low in control and MMC groups up to the day 25, in MMC+CsA until the day 20.
The tear production rate was determined to show a more stable fluctuation in
MMC+CsA than control and MMC groups. In conclusion, MMC and MMC+CsA
combination were determined to have successfully inhibited granulation tissue
proliferation (P<0.05) around GFS tunnel compared to control but the difference
between them was not significant (P>0.05). It is suggested that the possible difference assumed to present between these two groups can only be understood with
a more prolonged study established with inclusion of another group containing
just CsA.
Keywords: rabbit, glaucoma filtration surgery, mitomycine C, cyclosporine A
68
PET-16
TavĢanlarda antiglokomatöz ilaçların göz içi basıncı
ve orbital kan akımı üzerine etkileri
Zafer Doğan
Murat Kibar
Erciyes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Kayseri
Bu çalıĢmada, sağlıklı tavĢanlarda topikal olarak uygulanan travoprost, timolol ve
travoprost/timolol kombinasyonunun göz içi basıncı (GĠB) ve orbital kan akımı
üzerine etkilerinin araĢtırılması amaçlandı. ÇalıĢmada, 42 adet Yeni Zellanda ırkı
tavĢan kullanıldı. Bu tavĢanlar üç gruba ayrıldı. Grup 1‟de travoprost (%0,004), grup
2‟de timolol (%0.5) ve grup 3‟de travoprost/timolol kombinasyonu topikal uygulandı. Tüm gruplarda sağ gözlere ilaç, sol gözlere ise %0.09 NaCl damlatıldı. Travoprost ve travoprost/timolol gruplarında günde 1 defa saat 08:00‟de, timolol
grubunda ise günde iki defa 08:00 ve 20:00‟de olmak üzere 6 gün boyunca ilaç
uygulandı. Göz içi basıncı ölçümleri rebound tonometre kullanılarak 08:00, 10:00,
14:00 ve 20:00‟de olmak üzere günde 4 defa tekrarlandı. Aynı Ģekilde GĠB değerleri
uygulama öncesi 3 gün ve ilaç kesildikten sonraki 3 gün boyunca aynı saatlerde
ölçüldü. Ġlaç kullanılmaya baĢlamadan 1 hafta önce ve uygulamanın 6. günü renkli
Doppler ultrasonografi kullanılarak siliyer arter‟den pik sistolik hız (PSH), diyastol
sonu hız (DSH), rezistif indeks (RI), pulsatil indeks (PI) ve ortalama hız (V ort) değerleri alındı. Travoprost, timolol ve travoprost/timolol gruplarının GĠB‟e olan etkileri
değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi
(p>0.05). Ancak timololün diğer iki ilaca göre daha hızlı bir düĢüĢ sağladığı
(p<0.05) görüldü. Travoprost ve travoprost/timolol gruplarının ise timolole kıyasla
daha uzun süre ve kalıcı GĠB düĢüĢü sağladığı tespit edildi. Tedavi öncesi ve tedavi
sonrası ölçülen PSH, DSH, RI, PI ve Vort değerlerinin gruplararası değerlendirilmesinde fark görülmedi (p>0.05). Tüm grupların Doppler ultrasonografi verileri uygulama öncesi, uygulama sonrası ve kontrol grupları ile karĢılaĢtırıldığında sadece
travoprost grubunun RI ve PI değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artıĢ saptandı (p<0.05). Sonuç olarak travoprost, timolol ve travoprost/timolol gruplarının
tavĢanlarda GĠB‟e etkilerinin benzer olduğu, ancak timololün diğer iki ilaca göre
daha hızlı bir GĠB düĢüĢü sağladığı (p<0.05) tespit edildi. TavĢanlarda kullanılan
antiglokomatöz ilaçlardan timolol ve travoprost/timolol kombinasyonunun siliyer
arter RI değeri üzerinde, istatistiksel olarak anlamlı bir artıĢ oluĢturmadıklarından
sağaltımda güvenle kullanılabileceği kanaatine varıldı.
Anahtar kelimeler: glokom, renkli Doppler ultrasonografi, tavĢan, timolol, travoprost
69
PET-16
Effects of topical antiglaucomatous drugs
on intraocular pressure and ocular blood flow in rabbits
Zafer Doğan
Murat Kibar
Erciyes Univ., Fac. of Vet. Med., Department of Surgery, Kayseri
Purpose of this study was to compare the effects of travoprost, timolol and
travoprots/timolol fixed combination on the intraocular pressure (IOP) and ocular
blood flow of healthy rabbits. Fourty two New Zealand white rabbits were randomly divided into three groups to receive: travoprost (0.004%) (Group 1), timolol
(0.5%) (Group 2), and combination of travoprost/timolol (Group 3). All drugs were
instilled to the right eye of the rabbits while, the left eyes were administrated
%0.09 NaCl. Travoprost and travoprost/timolol was applied topically once a day at
8AM whilst, timolol was given twice a day at 8AM and 8PM for 6 days. The IOP measurements were performed by using rebound tonometer at 8AM, 10AM, 14PM and 8PM
during the 6 days of the treatment, 3 days before and 3 days after the treatment.
Blood flow velocity in the ciliary artery was measured in both eyes using a color
Doppler imaging (CDI) 1 week prior to the treatment and last day of the treatment.
Peak systolic velocities (PSV), end-diastolic velocities (EDV), resistive indices (RI),
pulsatile indices (PI) and mean velocities (Vmean) were also measured and recorded.
There were no significant differences between the effects of travoprost, timolol
and travoprost/timolol combination on IOP (p>0,05). However, the effect of timolol decreased more rapidly than the other two drugs (p<0.05). On the other hand,
travoprost and travoprost/timolol groups provided longer and more permanent
IOP drop compared to timolol. No differences were obtained for the mean PSV,
EDV, RI, PI and Vmean measured before and after treatment among the groups.
When compared with control groups, RI and PI values were only significant in the
travoprost group (p<0.05). As a result, the effects of travoprost, timolol and
travoprost/timolol combination were similar in all groups; however, timolol exhibited a more rapid IOP drop than the other drugs. As the topical treatment with
timolol and travoprost/timolol combination in rabbits does not alter the ciliary
artery RI values significantly, they can be used safely in the treatment of glaucoma.
Keywords: color Doppler imaging, glaucoma, rabbit, timolol, travoprost
70
PET-17
Köpeklerde akciğer hastalıklarının tanısında bilgisayarlı tomografi ve
torasik radyografi bulgularının karĢılaĢtırılması
BaĢak Boztok Özgermen
Ali Bumin
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Vücutta hayati önem taĢıyan sistemlerden birisi olan solunum sistemine ait hastalıklar, solunum fonksiyonunun bozulmasına neden olarak hastanın hayatını riske
sokar. Evcil hayvanlarda solunum yolu hastalıkları ile sıklıkla karĢılaĢılmakta ve
toraks ve pulmoner hastalıkların incelenmesinde ilk tercih edilen görüntüleme
yöntemi radyografi olmaktadır; ancak hastalıkların kesin tanısının konulmasında
yalnızca radyografik muayene yapılması her zaman yeterli olmamakta ve klinisyenleri zorlamaktadır. Bu çalıĢmada akciğer hastalığı bulunan köpeklerin anamnezleri
alındıktan sonra; köpeklerin direkt toraks grafisi alınarak akciğer hastalıklarına ait
elde edilen bulgular; yetersiz, Ģüpheli veya tanısı tam olarak konuldu. Daha sonra
Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri alınarak hastalıkların kesin tanısı konuldu, lezyonların yerleĢimi ve boyutları hakkında detaylı ve kesin bilgiler elde edildi. Bilgisayarlı Tomografi kullanılarak elde edilen bulgular değerlendirilerek, radyografik
tanıyı doğrulayıp doğrulamadığı, ayrıcı tanıya olan etkisi ve iki yöntemin birbirine
olan üstünlükleri incelenerek, akciğer hastalıklarının değerlendirilmesinde radyografik muayene ve Bilgisayarlı Tomografi bulgularının karĢılaĢtırılması ile hastalıkların
kesin tanısının konulması amaçlandı. ÇalıĢmanın hayvan materyalini, Ankara
Üniversitesi Veteriner Fakültesi kliniklerinden, radyodiagnostik ünitesine akciğer
hastalığı Ģikayetiyle sevk edilen ve toraks grafisi istenilen çeĢitli ırk, yaĢ ve cinsiyette
20 adet köpek oluĢturdu. Bu çalıĢmada akciğer hastalığı bulunan köpeklerin anamnezleri alındıktan sonra; köpeklerin direkt toraks grafisi alınarak akciğer hastalıklarının radyografik muayenesi yapıldı. Daha sonra Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri
alınarak hastalıkların kesin tanısı konuldu. Köpeklerde akciğer hastalıklarının tanısında sıklıkla kullanılan bir görüntüleme yöntemi olan radyografinin, özellikle kitlesel yapıların ve tümör metastazlarının tespit edilmesinde yetersiz olduğu anlaĢıldı.
Bilgisayarlı Tomografi ile elde edilen görüntülerle, en küçük boyuttaki lezyonlar bile
rahatlıkla değerlendirildi. Efüzyon, pneumotoraks gibi hastalıklarda hastalığın
tanısının konulmasında yeterli bulunan radyografi, lezyonların yerinin belirlenmesinde ve Ģiddetlerinin değerlendirilmesinde ise yetersizdi. Bilgisayarlı Tomografi
sayesinde hastalığın Ģiddeti ve yerleĢimi rahatlıkla değerlendirildi. Bilgisayarlı Tomografinin kesit görüntü sağlama özelliği ile radyografiye olan üstünlüğü görüldü;
ancak akciğer hastalıklarının tespitinde ilk görüntüleme yöntemi olarak kullanılan
radyografinin de tanı konulmasında sağladığı yararlar bir kez daha tespit edildi.
Hastaların anamnez ve klinik muayenelerini takiben öncelikle radyografik inceleme
yapılması, akciğer parankimi ve çevredeki organların detaylı değerlendirilmesi
içinse Bilgisayarlı Tomografi kullanılması önerildi.
Anahtar kelimeler: bilgisayarlı tomografi, toraks radyografisi, akciğer hastalıkları,
toraks hastalıkları, köpek
71
PET-17
Comparison of computed tomography and thoracic radiography
findings for assessment of pulmonary diseases in dogs
BaĢak Boztok Özgermen
Ali Bumin
Ankara Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Ankara
Respiratory diseases are frequently encountered in domestic animals. Diagnosis of
pulmonary diseases are often made by radiographic imaging of thorax, but radiographic examination alone is not always adequate for accurate diagnosis of the
disease. Therefore, an advanced imaging method such as CT was used in this study
for veterinary purposes to diagnose lung diseases. This study aimed the comparison of the two imaging methods for evaluation of pulmonary diseases in dogs. 20
dogs with various breeds, age and sex that applied to Ankara University Faculty of
Veterinary Medicine radiodiagnostic unit, with complaints of lung disease made up
the materials of the study. History of the patients were gained, then the patients
underwent radiographic examination. After that, precise information about the
location and size of the diseases were obtained by CT examination. As a result,
radiography which is an imaging method often used in diagnosis of lung diseases
in dogs, proved to be inadequate in evaluation of mass structures, particularly in
the identification of tumor metastasis. With the images obtained by CT, even the
smallest sized lesions were evaluated easily. For the diagnosis of diseases such as
pleural effusion and pneumotoraks, radiography was found to be sufficient, but in
determining the location and evaluation of the severity of lesions it was inadequate. By the help of the findings that were obtained by CT, placement and severity of
the diseases was assessed easily. The superiority of CT to radiography was concluded by CT‟s ability to provide cross-sectional views, but as the first imaging modality for the diagnosis of lung diseases, radiographic examinatoin‟s benefits have
been proven once again. Following the patient history and clinical examination,
radiographic examination of lung parenchyma and surrounding organs must be
done prior to CT examination. After that detailed evaluation of the thorax can be
made by using CT.
Keywords: computed tomography, thoracic radiography, pulmonary diseases,
thoracic diseases, dog
72
PET-18
Köpeklerde diyastolik disfonksiyonun konvansiyonel ve doku Doppler
ekokardiyografi tekniği ile belirlenmesi*
Murat Kibar
3
Ursula S Kolm
1,2
3
Mato Markovic
3
Johann Thalhammer
1
Erciyes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Kayseri
Kırgızistan Türkiye Manas Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi AD, BiĢkek, Kırgızistan
3
Univ. of Vet. Med. Vien, Med. Clin. for Small Anim.&Infectious Dis., Vienna, Austria
*Bu çalıĢma TÜBĠTAK tarafından desteklenmiĢtir.
2
Bu çalıĢmanın amacı, kalp yetmezliği bulunan köpeklerde septal mitral kapağın
doku Doppler ekokardiyografi parametrelerinin ve mitral kapak düzeyindeki kan
akımı konvansiyonel Doppler parametrelerinin kullanılabilirliği ve tanıdaki değerinin araĢtırılmasıdır. ÇalıĢmada yaĢları 4.0 ile 14.5 yıl (ort. 10.25), ağırlıkları 2.7 ile
30.0 kg (ort. 8.65) arasında 17 erkek, 14 diĢi normal ve diyastolik disfonksiyon olduğu düĢünülen 31 köpek kullanıldı. Tüm hayvanlarda mitral akım ve doku Doppler ekokardiografi kayıtları alındı. Erken diyastolik akım (E) ve geç diyastolik akım
(A) pik hızları, diyastolik akım hızlanma zamanı (Dt) ile E/A oranı ölçüldü. Sol ventrikül diastolik akım örnekleri, normal diastolik mitral akım örneği (grup 1), gecikmiĢ
relakzasyon örneği (grup 2), yanlıĢ-normal akım örneği (grup 3) ve sınırlanmıĢ akım
örneği (grup 4) Ģeklinde bölümlendirildi. Mitral annulus doku Doppler ekokardiografisi, apikal 4 odacık görüntüsünden elde edildi. Değerlendirmeler, kapakçığın
erken diyastolik hızı (E‟), geç diyastolik hızı (A‟), E‟/A‟ oranı ve E/E‟ oranlarından
kullanıldı. Toplam 31 olguda mitral akımın Doppler ve mitral annulusun doku
Doppler muayenesi gerçekleĢtirildi. Olgulardan 17 hastada normal mitral akım
örneği (E/A oranı > 1 and Dt < 109 ms) vardı. Bu 17 hastanın 10 tanesinde E‟ ˂ 8
cm/s, E‟/A‟ ˂ 1 değerleri belirlendi ve yalancı normal akım gösteren olgular olarak
sınıflandırıldı. Diğer 7 hasta ise normal mitral akım örneği olarak (E‟ > 8 cm/s, E‟/A‟
> 1) sınıflandırıldı. Sekiz hastada gecikmiĢ relakzasyon (E/A < 1, Dt > 109 ms, and
E‟ < 8 cm/s) tipi akım vardı. Ek olarak 6 hastada kısıtlanmıĢ akım (E/A > 2 and E‟ <
8 cm/s) tipi vardı. Sonuç olarak, mitral septal kapağın doku Doppler ekokardiyografik muayenesi ile mitral kan akımının konvensiyonel Doppler verilerinin birlikte
kullanılması ile köpeklerde diyastolik disfonksiyonun yüksek güvenilirlikte değerlendirilebileceği kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: diyastolik disfonksiyon, Doppler ekokardiyografi, köpek
73
PET-18
Determination of diastolic dysfunction by conventional and Doppler
tissue echocardiography in dogs
Murat Kibar
3
Ursula S Kolm
1,2
3
Mato Markovic
3
Johann Thalhammer
1
Erciyes Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Kayseri
Kyrgyzstan Turkey Manas Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery,
Bishkek, Kyrgyzstan
3
University of Veterinary Medicine Vienna, Medical Clinic for Small Animals and
Infectious Diseases, , Vienna, Austria
*This study was supported by the Scientific and Technological Research Council of
Turkey (TÜBĠTAK)
2
The aim of this study was to explore the feasibility and the diagnostic value of
conventional Doppler parameters of transmitral inflows and Doppler tissue echocardiography (DTE) parameters of septal annulus motion for the assessment of
diastolic dysfunction in dogs with cardiac failure. Thirty-one consecutive patients
(age 4.0-14.5 mean (SD) age, 10.25 (3) years; body weight 2.7-30.0 kg; mean (SD)
weight, 8.65 (5.6) kg; 17 male, 14 female) with normal and diastolic dysfunction
were studied prospectively. Mitral inflow and DTE signals were recorded in all
patients. The peak Doppler velocities, early (E) and late diastolic flow (A), the deceleration time (Dt), and the E/A ratio were measured. The LV diastolic mitral flow
patterns were divided into normal diastolic flow pattern (group 1), delayed relaxation pattern (group 2), pseudonormal flow pattern (group 3), and restrictive pattern (group 4). DTE of the mitral annulus was also obtained from the apical 4chamber view. Analysis was performed for early diastolic velocity (E‟), late diastolic
velocity (A‟), E‟/A‟ ratio, and E/E‟ ratio. All 31 study subjects underwent Doppler
echocardiographic examination of mitral inflow and DTI of mitral annulus. In our
study population, 17 patients had normal mitral inflow variables (E/A ratio > 1 and
Dt < 109 m). Of these 17 patients, 10 had an E‟ < 8 cm/s, E‟/A‟ < 1, and were accordingly classified as having a pseudonormal mitral inflow pattern. The other 7
patients were classified as having normal mitral inflow pattern (E' > 8 cm/s, E'/A' >
1). Eight patients had delayed relaxation (E/A ratio < 1, Dt > 109 ms, and E‟ < 8
cm/s). Additionally, 6 patients had a restrictive pattern in our study (E/A > 2 and E‟
< 8 cm/s). In conclusion, the combination of Doppler tissue echocardiography of
the mitral septal annulus and mitral inflow patterns by conventional Doppler indices provides better estimates of diastolic dysfunction in dogs.
Keywords: Diastolic dysfunction, Doppler echocardiography, dog
74
PET-19
Perikardiyal efüzyonlu köpeklerde klinik, radyografik,
ekokardiyografik tanı ve torakoskopik parsiyel perikardektomi
yöntemiyle cerrahi sağaltım
1
Yusuf ġen
1
1
Oytun Okan ġenel
Ali Bumin
Ali Evren Haydardedeoğlu
3
1*
Alper Gözübüyük
Zeki Alkan
2
1
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Amasya Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Ġç Hst. Anabilim Dalı, Amasya
3
Gülhane Askeri Tıp Akademisi, Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı, Ankara
*Emekli Prof. Dr.
2
Torakoskopi, göğüs boĢluğunu muayene etmek için tercih edilen minimal invaziv
görüntüleme yöntemidir. Torakoskopik muayene, torakotomi ile gözlenemeyen
çok küçük lezyonların bile görüntülenebilmesini sağlar. Ayrıca, hastanın operasyon
sırasındaki stresinin, doku travmasının ve operasyon süresinin azaltılmasına katkıda
bulunur. Perikardiyal efüzyonu bulunan, farklı yaĢ, cinsiyet ve ırktan 19 sahipli köpek, torakoskopik parsiyel perikardektominin uygunluğunu ve yararlarını belirlemek üzere prospektif olarak değerlendirildi. Toraksa ulaĢım için, torakoskop ksifoidin yanından ilerletildi. Operasyonda kullanılacak ilk alet sağ 6. interkostal aralıktan, ikincisi ise sağ 9 veya 10. interkostal aralıktan yerleĢtirildi. Perikardın 2-3 cm
çapında bir parçası kesilerek enstruman kanallarının birinden dıĢarıya alındı. ĠĢlemler sırasında herhangi bir anestezi komplikasyonu yaĢanmadı. Olguların birinde, ilk
cerrahi aletin yerleĢtirilmesi sırasında travmatik akciğer yaralanmasına neden olundu. Bir diğer olguda perikardit Ģekillendi. Postoperatif dönemde tüm olgular hayatta kaldı. Sonuç olarak, uygulanan yöntemin köpeklerde teknik olarak baĢarılı olduğu gözlendi. Bu çalıĢmada, torakoskopik parsiyel perikardektominin teknik olarak
tercih edilebilir olduğu ve geleneksel açık toraks cerrahisiyle karĢılaĢtırıldığında çok
sayıda avantajının bulunduğu sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: parsiyel perikardektomi, köpek, perikardiyal efüzyon, izofluran,
torakoskopi
75
PET-19
Clinical, radiographic, echocardiographic diagnosis and surgical
treatment via thoracoscopic partial pericardiectomy with pericardial
effusion in dogs
1
Yusuf ġen
1
1
Oytun Okan ġenel
Ali Bumin
Ali Evren Haydardedeoğlu
3
1*
Alper Gözübüyük
Zeki Alkan
2
1
Ankara Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Ankara
Amasya Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Int. Med., Amasya
3
Gülhane Military Med. Academy, Dept. of Thorax Surgery, Ankara
*Emeritus Prof. Dr.
2
Thoracoscopy is a minimally invasive method used to display thoracic cavity. Thoracoscopic examination reveals even very small lesions which cannot be seen during thoracotomy. The patient's operative stress, tissue trauma and surgical time
would be minimized. Nineteen client-owned dogs of different age, sex and breeds
with pericardial effusion were prospectively evaluated to determine feasibility and
outcomes of thoracoscopic partial pericardiectomy. Thoracoscope was introduced
lateral to the xyphoid process in order to access thorax. The first operating instruth
ment was inserted at right 6 intercostal space and second operating instrument
th
th
was inserted at right 9 or 10 intercostal space. A 2 to 3 cm diameter section of
pericardium was removed and retrieved through one of the instrument portals. No
anesthetic complications occurred during procedure. In one of the patients traumatic lung injury occured during insertion of the first operating instrument. Pericarditis developed in one of the patients. All of the patients remained alive postoperatively. Results indicated that the procedure was technically successful in
dogs. We conclude that thoracoscopic partial pericardiectomy is technically feasible and offers several advantages over conventional open thoracic surgical pericardiectomy.
Keywords: partial pericardiectomy, dog, pericardial effusion, isoflurane, thoracoscopy
76
PET-20
Pozitif kontrast Ģeliyografi ve kontrast madde enjeksiyonu arasındaki
sürenin diyaframatik herninin kesin tanısı üzerine etkileri
Ġsmail Altuğ ġen
M BarıĢ Akgül
Nihal Y Gül Satar
AyĢe Topal
Uludağ Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Bursa
Bu çalıĢmada, akut ve kronik travmatik diyaframatik herni Ģüphesi olan 11 kedi ve 3
köpekte klinik tanı, cerrahi ve diyagnostik görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi ve kontrast madde enjeksiyonundan hemen sonra ve 5 dakika sonrasında
çekilen pozitif kontrast Ģeliyografi (pozitif kontrast peritonografi) sonuçlarının
karĢılaĢtırılması amaçlandı. Her hastada toraks ve abdomen grafisi, ultrasonografi
ve pozitif kontrast Ģeliyografi yapıldı ve sonuçlara göre sekiz olgu akut ve altı olgu
kronik olarak kabul edildi. Kontrast madde enjeksiyonundan hemen sonra çekilen
kontrastlı görüntülerde akut travma hastalarının tümünde (8/8) toraks boĢluğuna
geçiĢ olduğu gözlenirken, kronik vakaların hiçbirinde geçiĢ gözlenmedi. Bu 6 vakadan beĢinde sadece 5 dakika sonrasında alınan ek görüntülerde toraks boĢluğunda
kontrast madde görüldü. Bir olguya FIP teĢhisi konuldu ve çalıĢma dıĢında bırakıldı.
On iki olguda tam düzelme olmasına rağmen, bir hasta ameliyat sonrası erken
dönemde kaybedildi. Bulgularımız kontrast madde enjeksiyonundan hemen sonra
çekilen pozitif kontrast Ģeliyografinin kronik diyafram fıtığı vakalarını ortaya koyamayabileceğini ve kronik vakaların atlanmaması için ikinci bir görüntülemenin (ya
da 5 dakika sonrasında görüntüleme) gerekli olduğunu düĢündürdü.
Anahtar kelimeler: diyafram, kedi, köpek, kontrast madde, peritoneografi
77
PET-20
Interval between injection of contrast material and positive contrast
cheliography affects accurate diagnosis of diaphragmatic hernia
Ġsmail Altuğ ġen
M BarıĢ Akgül
Nihal Y Gül Satar
AyĢe Topal
Uludağ Univ., Faculty of Vet. Med., Dept. of Surgery, Bursa
The aim of this study was to evaluate the clinical, surgical and diagnostic imaging
findings in 11 cats and 3 dogs with suspected acute and chronic traumatic diaphragmatic hernia and to compare the results of positive contrast cheliography (peritoneography) taken immediately and 5 minutes after the injection of contrast
material. Thoracic and abdominal radiography, ultrasonography and positive contrast cheliography of all animals were performed. Eight cases were considered as
acute and 6 cases were considered chronic. The contrast images taken immediately after the injection of contrast material revealed the contrast material in the
thoracic cavity in 8/8 acute trauma patients, but in none of the chronic cases. In
5/6 of these cases contrast material was seen in the thoracal cavity only in additional images taken after 5 minutes. One case was diagnosed as FIP and excluded
from the study. Twelve cases had complete resolution and one animal died during
the early postoperative period. Our results suggest that positive contrast cheliography performed immediately after the injection of contrast material may not
reveal chronic cases of diaphragmatic hernia and a second imaging (or imaging
after 5 minutes) is indicated in order not to overlook chronic cases.
Keywords: diaphragm, cat, dog, contrast medium, peritoneography
78
PET-22
Paranasal sinus tümörlerinde manyetik rezonans görüntüleme
ve operatif sağaltım: 14 köpek ve 3 kedi
Ömer BeĢaltı
1
1
2
1
Pınar Can Sevil Atalay Vural Murat ÇalıĢkan
1
2
Ġrem Gül Sancak
Arda Selin CoĢkan
1
2
Ankara Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji Anabilim Dalları, Ankara
Köpeklerde paranazal sinüs tümörleri, tüm tümör olgularının yaklaĢık %1‟ini oluĢturur ve çoğunluğu malign karakterde olup prognozu kötüdür. Bu çalıĢmanın amacı
Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalına getirilen köpek ve
kedilerde paranazal sinüs tümörlerinin klinik, manyetik rezonans görüntüleme ile
tanısı, operatif sağaltımı ve histopatolojik olarak doğrulanmasını bildirmektir. Medikal kayıtlar gözden geçirildikten sonra 17 hasta (14 köpek ve 3 kedi) çalıĢmaya
dahil edildi. T1, T2 ve kontrastlı T1 manyetik rezonans görüntüler değerlendirildi.
Klinik ve radyolojik olarak tümör tanısı alan olgular opere edildi. Alınan doku örnekleri histopatolojik yönden değerlendirildi. Operasyon sırasında kardiak arrest
nedeniyle ölen iki olgu dıĢında tüm olgular operasyondan sorunsuz olarak çıktılar.
Frontal ve nazal kemiği kapsayan tümör olgularında kemik total olarak alındı ve
defekt PMMA (polimetikmetakrilat) ve serklaj ile onarıldı. Frontal ve nasal kemiği
içermeyen olgularda ise dikdörtgen Ģeklinde bir frontonazal veya nasal osteotomi
yapılarak tümör gros total uzaklaĢtırıldıktan sonra nazal kemik tekrar yerine yerleĢtirilerek serklaj ile sabitlendi. Oprerasyondan sonra dört köpek farklı zaman aralıklarında (15 gün; 1, 4 ve 11 ay) sahiplerinin isteği üzerine ötenazi edildi. Üç köpekte
tümörün beyin dokusuna invaze olduğu tespit edildi. Histopatolojik olarak 4 kondrosarkoma, 3 osteosarkoma (2 köpek ve 1 kedi), 1 nöroblastoma ve lenfoma, 1
kistik duktal adenokarsinoma (kedi), 1 anjiosarkoma (kedi), 1 anaplastik karsinoma,
1 fibrosarkoma, 1 yassı hücreli kanser, 1 kanin ekstragenital venereal tümör, 1
nöresteziblastoma, 1 meningioma ve 1 adenokarsinoma teĢhis edildi. Olguların sağ
kalım süresi 1 ay ile 2 yıl arasında değiĢiklik gösterdi. Tüm olgularda operasyon
sonrası temel klinik sorunun hapĢırık olduğu belirlendi. Sonuç olarak MRI‟ın paranasal sinus tümörlerinin sınırları hakkında detaylı bilgi sağladığı ve operatörler için
çok iyi bir yol gösterici olduğu kanısına varıldı. Tümörlerin uzaklaĢtırılması sonrasında oluĢan paranazal kemik defektinin PMMA ile onarılması önerilmektedir.
Anahtar kelimeler: köpek, kedi, paranazal sinüs tümörü, MRG, operatif tedavi
81
PET-22
Magnetic resonance imaging and surgical treatments of
paranasal sinus tumour in 14 dogs and 3 cats
Ömer BeĢaltı
1
1
2
1
Pınar Can Sevil Atalay Vural Murat ÇalıĢkan
1
2
Ġrem Gül Sancak
Arda Selin CoĢkan
1
2
Ankara Univ., Faculty of Vet. Med., Depts. of Surgery and Pathology, Ankara
Tumors of paranasal sinuses in dogs comprise approximately 1% of all neoplasia
and most of them are malignant, and have poor prognosis. The objective of this
study is to report the diagnosis by the clinical and magnetic resonance imaging,
surgical outcomes and histopathological confirmation of the paranasal sinus
tumours of dogs and cats that were admitted to Ankara University Faculty of Veterinary Medicine Department of Surgery. The medical records were reviewed and
seventeen patients (14dogs and 3 cats) have matched the inclusion criteria. T1, T2
and contrast enhanced T1 magnetic resonance images were evaluated. Clinically
and radiologically diagnosed tumours were confirmed by histopathological evaluation. The operation was well tolerated by all of the cases except for 2 dogs who
died intraoperatively due to cardiac arrest. In the cases which frontal and nasal
bone involved the tumour, the bone was removed totally and repaired by PMMA
(polymetilmetacrilate) and wire. However In the cases which the frontal and nasal
bone were not involved, a rectangle shaped frontonasal or nasal osteotomi was
performed and tumour removed gross totally, then nasal bone replaced and fixed
with wire. Four dogs euthanasied after the operation in different time period over
the request of the owner (15 days; 2,4 and 11 months). Tumour was also invaded
to the brain in 3 cases. Four chondrocarcoma, 3 osteosarcoma (2 dogs, 1 cat), 1
neuroblastoma, 1 cystic ductal adenocarcinoma (cat), 1 angiosarcoma (cat), 1
anaplastic carcinoma, 1 fibrosarcoma, 1 squamous cell carcinoma, 1 canine extragenital venereal tumor, 1 neuroestesiblastoma, 1 meningioma and 1 adenocarcinoma were diagnosed histopathologically. Survival times for those cases were
ranged 1 month to 2 years, and main postoperative clinical problem was sneezing.
In conclusion, MRI provide detailed information about extention of sinonasal
tumours and excellently leads the surgeon. Repair of paranasal bone defect with
PMMA after removing tumours can be suggested.
Keywords: dog, cat, paranasal sinus tumour, MRG, surgical treatment
82
PET-23
Köpeklerin arka ekstremite operasyonlarında bupivakain-morfin
kombinasyonuyla tek segment kombine spinal-epidural anestezi
*
(KSEA) tekniğinin kullanılabilirliğinin araĢtırılması
M Timuçin Çelik
1
2
M Doğa Temizsoylu
2
Yusuf Sinan ġirin
1
Vethouse Pet Sağlik Merkezi, Acıbadem, Ġstanbul
Mehmet Akif Ersoy Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Burdur
*MAKÜ BAP Koordinatörlüğü tarafından (pr. no.: 0148-YL-12) desteklenmiĢtir
2
Köpeklerin arka ekstremite operasyonlarında bupivakain-morfin kombinasyonuyla
gerçekleĢtirilen tek segment KSEA tekniğinin uygulanabilirliğinin ve klinik etkinliğinin ortaya konulması amacıyla yapılan bu çalıĢmada, MAKÜ Veteriner Fakültesi
Cerrahi Kliniğine getirilen ve çeĢitli nedenlerle arka ekstremite operasyonu geçiren
15 köpek kullanıldı. Diazepam ve propofol ile indüksiyonu sağlanıp entübe edilen
köpeklerin genel anestezisi izofloran ile sağlandı. ÇalıĢmadaki köpekler sternal
pozisyonda arka bacakları karın duvarının her iki yanına rostral yönde uzatılarak
yatırıldı. Çift delikli Tuhi iğnesi ile L5-L6 intervertebral aralıktan L6‟nın proc. spinozusunun hemen önünden orta hatta kalınmasına özen gösterildi ve iğnenin kolumna vertebralise dik bir açıyla yönlendirilmesiyle epidural boĢluğa baĢarıyla girildi.
Tuhi iğnesi içerisinden geçirilen spinal iğne ile dura subaraknoid boĢluğa girildi ve
0.3 mg/kg bupivakain hidroklorür ve 0.03 mg/kg morfin hidroklorür kombinasyonu
verildi. Spinal iğnenin çıkarılması sonrası, epidural kateter Tuhi iğnesi içerisinden
geçirilerek epidural boĢluğa yerleĢtirildi. Bu aĢamada 1mg/kg bupivakain ve 0.1
mg/kg morfin hidroklorür‟den her iki ilacın spinal dozlarının çıkarılması ile hesaplanan miktarı, epidural boĢluğa verildi. Köpeklerde KSEA‟nın uygulanabilirliği ile
postoperatif ağrı ve motor fonksiyon skorları kaydedildi. Ayrıca köpeklerde KSEA
sonrası postoperatif etkilenen alanlar, dermatom haritasına göre iğne pikürleri
yardımıyla belirlendi. KSEA öncesi, intra ve postoperatif 24 saatlik süreçte kalp
frekansı, solunum sayısı, noninvaziv kan basınç ölçümleri ile serum kortizol ve glikoz değerleri kaydedildi. KSEA‟da bupivakain-morfin kombinasyonu kullanılmasıyla
köpeklerde ek analjezik kullanımına ihtiyaç duyulmadan 24 saat süreli bir analjezinin sağlanabileceği, intra ve postoperatif dönemde hafif dereceli solunum depresyonu, taĢikardi ve hipotansiyon oluĢabileceği saptandı. Köpeklerde KSEA sonrası
postoperatif ağrının değerlendirilmesinde; serum kortizol ve glikoz değerleri, kan
basıncı, nabız, solunum ve vücut sıcaklığı gibi objektif verilerin tek baĢlarına yeterli
olmayacağı ancak ağrı skorlama sistemleri ile birlikte kullanıldığında daha anlamlı
sonuçlara ulaĢılacağı belirlendi. Sonuç olarak tek segment KSEA‟nın, köpeklerin
arka ekstremite operasyonlarında genel anestezi eĢliğinde kolay uygulanabilen,
etkili bir peri-operatif analjezi sağlayan, spinal ve epidural anestezinin dezavantajlarını önemli oranda azaltan bir regional anestezi yöntemi olduğu sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: bupivakain-morfin, kombine spinal-epidural anestezi, köpek
83
PET-23
Investigation of feasibility of single segment combined spinalepidural anaesthesia (CSEA) technique with bupivacaine-morphine
*
combination in dogs undergoing hindlimb surgery
M Timuçin Çelik
1
2
M Doğa Temizsoylu
2
Yusuf Sinan ġirin
1
Vethouse Pet Health Center, Acıbadem, Ġstanbul
Mehmet Akif Ersoy Univ., Faculty of Vet. Med., Burdur
*This study was supported by Sc. Res. Pro. Centre of MAKÜ (pr no: 0148-YL-12)
2
The present study aimed to demonstrate the feasibility and clinical efficacy of
single interspace CSEA technique applied with the bupivacaine-morphine combination in dogs undergoing hindlimb surgery. 15 dogs referred to the Surgery Clinics of MAKÜ, Fac. of Vet. Med. were used. After induction of anaesthesia with
diazepam and propofol, dogs were intubated and general anaesthesia was maintained with isoflurane. Anaesthetized dogs were positioned in sternal recumbency
with their hind limbs extended rostrally along the abdomen. A double-holed Tuohy needle was inserted into epidural space at the level of the L5-L6 intervertebral
space, just in front of the spinal process of the L6, without deviating from the midline and ensuring that the needle was employed perpendicular to the vertebral
column. A spinal needle was passed through the Tuohy needle and inserted into
the subarachnoid space and combination of 0.3 mg/kg bupivacaine HCL and 0.03
mg/kg morphine HCL was administered. After removing spinal needle, the epidural
catheter was passed through the Tuohy needle and inserted into the epidural
space. At this stage, the amount calculated by subtracting the spinal doses of both
anaesthetics from 1 mg/kg of bupivacaine hydrochloride and 0.1 mg/kg morphine
hydrochloride, was injected into the epidural space. The feasibility of CSEA in dogs,
as well as postoperative pain and motor functions scores were recorded. Furthermore, postoperatively affected areas in dogs following CSEA were detected using
the pinprick test according to dermatome map. The heart rate, respiratory rate,
non-invasive blood pressure, as well as serum cortisol and glucose concentrations
were recorded during the pre-CSEA, intra-operative and 24-hour post-operative
periods. It was determined that the use of the CSEA technique with bupivacainemorphine combination in dogs produced a 24-hour analgesia without the requirement for use of additional analgesics and it was observed that slight respiratory
depression, tachycardia and hypotension developed during the intra- and postoperative periods. The results suggest that in assessment of postoperative pain in
dogs following CSEA; serum cortisol and glucose concentrations, blood pressure,
heart rate, respiratory rate and body temperature may not suffice alone, and that
use of these parameters in association with pain scoring systems would produce
more meaningful results. It was concluded that, the single interspace CSEA technique can be readily and safely applied to dogs undergoing hindlimb surgery
under general anaesthesia.
Keywords: bupivacaine-morphine, combined spinal-epidural anaesthesia, dog
84
PET-24
Köpeklerde xylazine, medetomidine ve detomidine’nin klinik ve
kardiopulmoner etkilerinin karĢılaĢtırılması
Rahime Yaygıngül
Ali Belge
Adnan Menderes Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Aydın
Bu çalıĢmada, köpeklerde α2 adrenoreseptör agonistlerinin (xylazine, medetomidine ve detomidine) klinik ve kardiopulmoner sistem üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıĢtır. ÇalıĢma, yaĢları 1-4 yaĢları arasında değiĢen, vücut ağırlığı
10–28 kg arasında olan her iki cinsiyette toplam 30 adet köpek üzerinde yapıldı.
Köpekler rastgele 10‟arlı üç gruba ayrıldı. 12 saatlik açlığa takiben I. gruptaki köpeklere xylazine‟in 1 mg/kg (ĠM), II. gruptaki köpeklere medetomidine 25 µg/kg (ĠM),
III. gruptaki köpeklere detomidine 20 µg/kg (ĠM) uygulandı. Enjeksiyon öncesi ve
sonrası, 10, 15, 20, 25, 30, 45, 60, 90, 120 ve 150. dakikalar ile 6 ve 24. saatlerde
beden ısısı, kalp atım ve solunum sayıları kaydedildi. Enjeksiyon öncesi ve sonrası
15, 30, 45, 60, 120. dakikalar ile 6 ve 24. saatlerde alınan kan örneklerinde serum
elektrolitleri (Na, Ca, K, Mg) ve kan gazları (pH, pCO2, pO2, TCO2, HCO3, HCT, O2SAT)
değerlendirildi. Enjeksiyon öncesi ve sonrası 15, 120. dakikalar ile 6 ve 24. saatlerde
biyokimyasal parametreler (glikoz, üre, kreatin, ALT, AST, GGT, ALP, total protein,
albümin) açısından analiz edildi. Sedasyon öncesi, sırası ve sonrası çekilen
EKG‟lerde ikinci derivasyonda P, T dalgaların süreleri ve amplitüdleri, QRS kompleksinin süresi ve amplitüdü, PQ ile QT aralıklarının süreleri değerlendirildi. I ve III.
derivasyonda elektriksel eksen ölçüldü. Kalp atım sayısında meydana gelen azalma
3 grupta da anlamlı bulundu (p<0,001). Solunum sayısındaki azalma I. ve II. grupta
anlamlı (p<0,001) iken, III. grupta anlamlı değildi. Beden ısısında sadece medetomidine grubunda önemli azalma belirlendi (p<0,001). Biyokimyasal parametrelerde
sadece I. grupta glikoz değerinde artma istatiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Yapılan EKG değerlendirmelerinde bütün gruplarda bradikardi, sinoatrial blok, 2 derece
Mobitz Tip I, 2 derece Mobitz Tip II bloklar görülürken, sadece medetomidine grubunda escape vuru, escape ritim gibi kalp ritm bozukluklarına rastlandı. Sonuç
olarak her üç α2 adrenoreseptor agonistinin klinik ve kardiyopulmoner etkiler açısından benzer olduğu; ancak preanestezik yönü ile medetomidine‟in daha etkili
olabileceği kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler:
köpek
xylazine, medetomidine, detomidine, kardiyovasküler etki,
85
PET-24
Comparison of clinic and cardiopulmonary effects of xylazine,
medetomidine and detomidine in dogs
Rahime Yaygıngül
Ali Belge
Adnan Menderes Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Aydın
The aim of the study, alpha-2 adrenoceptor agonists (xylazine, medetomidine and
detomidine) effects on clinical and cardiopulmonary system in dogs were evaluated. The study is carried out using total 30 dogs, ages 1 to 4 years, both gender,
body weighting between 10-28 kg. The dogs were divided randomly into three
groups which include 10 animals. Following the first 12 hour hunger, 1 mg/kg
xylazine (im) for I. group, medetomidine 25µ/kg (im) for II. group and detomidine
20 µg/kg (im) were administered. Before and after injection 5, 10, 15, 20, 25, 30, 45,
60, 90, 120, 150 th. minutes, 6 and 24 hours of body temperature, heart rate, and
th
respiratory rate were recorded. Before and after injection 15, 30, 45, 60, 120 .
minutes, 6 and 24 hours serum electrolyte (Na, Ca, K, Mg) and blood gases (pH,
pCO2, pO2, TCO2, HCO3, HCT, O2SAT) were evaluated in blood samples. Before and
after injection 15, 120, minutes, 6 and 24 hours of blood samples has taken and
biochemical parameters ( glucose, ure, creatinin, ALT, AST, GGT, ALP, total protein,
albümine)were all analyzed. ECG was recorded before, during and after sedation.
Duration and amplitude of P and T waves, duration and amlitude of QRS komplex,
duration of PQ and QT intervals were evaluated. The second derivation, durations
and amplitudes of the P, T waves, durations and amplitudes of the QRS complex,
durations of PQ and QT intervals were evaluated. 1.st and 3 rd. derivation electrical
axis were measured. Reduction in the number of heart beats in 3 groups were
significant (p<0.001). Reduction in the number of respiratory I. and II. groups significant (p<0.001), while the III. groups were not significant. Medetomidine group
were only significant decrease in body temperature (p<0.001). Value of increase
glukose in biochemical parameters were only in I. group was statically significant.
0
All groups in the evaluation of ECG: bradycardia, sinoatrial block, 2 Mobitz Type I,
0
2 Mobitz block, while medetomidine group heart rhythm disordes hane been
found such as escape beat, escape rhythm. As a result, all three alpha-2 adrenoceptor agonist are similar in terms of clinical and cardiopulmonary effects, but
was considered medetomidine to be more effective as a preanesthesia agent.
Keyswords: xylazine, medetomidine, detomidine, cardiovascular effect, dog
86
PET-25
Bıldırcınlarda (Coturnix coturnix japonica) genel anestezi oluĢturmak
için detomidine/ketamine kombinasyonunun intramuskuler ve
inraosseal uygulanmasının karĢılaĢtırılması
1
2
Sadık Yayla
Nadide Kamiloğlu
Alkan Kamiloğlu
1
1
Ġsa Özaydın
Celal ġahin Ermutlu
1
1
2
Kafkas Üniverstitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Fizyoloji A. Dalları, Kars
Bu çalıĢma ile bıldırcınlarda detomidin/ketamin kombinasyonunun intramuskuler
(IM) ve intraosseöz (IO) olarak uygulanmasının; anestezi kalitesi, kalp atım hızı,
solunum sayısı ve kloakal ısı değerleri üzerine etkilerinin karĢılaĢtırılması amaçlanmıĢtır. Her grupta 10 bıldırcın olacak Ģekilde iki grup oluĢturuldu. I. Gruba 1.0
mg/kg detomidine-20 mg/kg ketamine IM olarak ve II. Gruba aynı dozda ilaç
kombinasyonu IO olarak verildi. Bazı hemodinamik parametreler mönitörize edilerek izlendi. I. Grup‟ta 5±0.87 dk ve II. Grup‟ta 15±2.94 sn olarak belirlenen anesteziye giriĢ zamanı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak önemli bir fark
(p<0.001) olduğu gözlemlendi. I. Grup‟ta 29.40±8.55 dk ve II. Grup‟ta ise
24.30±3.05 dk olarak tespit edilen anestezi süresi bakımından ise gruplar arasında
istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. Ayrıca, kalp atım hızı, solunum sayısı
ve kloakal ısı değiĢimi açısından da gruplar arasında istatistiksel olarak önemli bir
fark belirlenmedi. Detemidin/ketamine kombinasyonunun hem IM hem de IO
kullanımının baĢarılı bir anestezi ile sonuçlandığı tespit edildi. Bununla birlikte, IO
ilaç uygulaması daha hızlı ve etkili bir anestezi sağlamaktadır. Bu nedenle, acil
cerrahi giriĢim gerektiren kuĢlar açısından IO yolun daha pratik ve fonksiyonel
olabileceği söylenebilir.
Anahtar kelimeler: detomidin, ketamin, intramuskuler, intraosseal, bıldırcın
87
PET-25
Comparison of the effects of intramuscular and intraosseal
administration of detomidine/ketamine combination for
general anaesthesia in quails (Coturnix coturnix japonica)
1
2
Sadık Yayla
Nadide Kamiloğlu
Alkan Kamiloğlu
1
1
Ġsa Özaydın
Celal ġahin Ermutlu
1
1
2
Kafkas Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Physiology, Kars
The aim of this study was to evaluate the quality of anesthesia and heart rate (HR),
respiratory rate (RR) and cloacal temperature (CT) with the administration of the
detomidine/ketamine combination via intraosseous (IO) route and to compare this
method with an intramuscular (IM) route in quails. Two groups in each have ten
quails (n=10) were selected. Group I received 1.0 mg/kg detomidine-20 mg/kg
ketamine IM, and Group II received the same dose via IO. Some hemodynamic
parameters were monitored. A statistically significant difference (p<0.001) was
determined between the groups about the onset of anesthesia in which Group I
was on 5±0.87 minutes and Group II was on 15±2.94 seconds. There were no statistically significant difference between the groups about the duration of anaesthesia that found to be 29.40±8.55 minutes in Group I and 24.30±3.05 minutes in
Group II. Statistically significant differences were not found between the Groups in
terms of HR, RR and CT. The use of both the IM and the IO detomidine/ketamine
was resulted in successful anesthesia. However, it was concluded that intraosseous
drug administration provided faster and effective anesthesia and may be practical
and functional for the birds requiring urgent surgical intervention.
Keywords: detomidine, ketamine, intramuscular, intraosseous, quail
88
PET-26
Kedilerde intranazal uygulanan deksmedetomidinin
sedatif ve hemodinamik etkisinin değerlendirilmesi
Zeynep Pekcan
Ali KumandaĢ
Birkan Karslı
BarıĢ Kürüm
Ertuğrul Elma
Kırıkkale Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı, Kırıkkale
Bu çalıĢmada kedilere intranazal uygulanan deksmedetomidinin sedatif, hemodinamik ve antinosiseptif etkisinin karĢılaĢtırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlandı.
Bu amaçla 50 ve 75 mcg/kg dozda deksmedetomidin farklı yaĢ ve cinsiyetlerdeki
sağlıklı 7 kediye iki hafta aralıklarla uygulandı. Uygulama öncesi (0) ve 15, 30, 45,
60, 75, 90, 105, 120, 150 ve 180. dakikalardaki sedasyon ve analjezi durumları,
nabız, sistolik tansiyon ve beden ısılarındaki değiĢiklikler ile yan etkiler kaydedildi.
Gruplar arasında premedikasyon öncesindeki değerler yönünden istatistiksel olarak
anlamlı farklılıklar görülmedi. Ġlacın sedatif ve analjezik etkisinin, 75 mcg/kg grubunda 10 (3-12) dakikada, 50 mcg/kg grubunda ise 14 (6-18) dakikada Ģekillendiği
belirlendi. Sedasyon dereceleri ve ayaklanma süreleri gözönüne alındığında 75
mcg/kg dozda deksmedetomidin verilen kedilerin daha geç ayaklandığı ve 45, 75,
90, 105, 120 ve 150. dakikalardaki sedasyon skalaları arasındaki farkların istatistiksel
olarak anlamlı olduğu tespit edildi. Gruplar arası ağrı skalaları arasındaki farkların
30. dakikada istatistiksel olarak anlamlı olduğu kaydedildi. Deksmedetomidin uygulaması ile her iki grupta da kalp ritminin azaldığı ve bu farkın 15, 90, 105 ve 180.
dakikalarda istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Sistolik arteriyel basıncın ilk
45 dakikada yükseldiği, sonrasında uygulama öncesindeki değerlere geldiği ancak
gruplar arası farklılıkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı dikkat çekti. Sıklıkla
karĢılaĢılan yan etkinin, salivasyon ve kusma olduğu (%78) belirlendi. Sonuç olarak
sedasyon ve analjezi amacı ile premedikasyonda kullanılan deksmedetomidinin
intranazal uygulanmasının, kasiçi uygulamaya bir alternatif olabileceği tespit edildi.
Anahtar kelimeler: dekmedetomidin, intranazal, sedasyon, analjezi, kedi
89
PET-26
Evaluation of the sedative and hemodynamic effects of intranasal
dexmedetomidine in cats
Zeynep Pekcan
Ali KumandaĢ
Birkan Karslı
BarıĢ Kürüm
Ertuğrul Elma
Kırıkkale Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Kırıkkale
The objective of the study was to compare the sedative, haemodynamic and antinosiseptive effects of dexmedetomidine after intranasal administration in cats.
Seven adult healthy cats, with diffferent age and sex, were assigned to receive 50
and 75 mcg/kg dexmedetomidine with two weeks periods. Sedation and analgesia
scores, heart rates, systolic blood pressures and body temperatures were assessed
th
before (0) and at 15, 30, 45, 60, 75, 90, 105, 120, 150, 180 minutes after intranazal
administration. Adverse effects were also recorded. There were no significant differences between two groups prior to premedication. Sedation and analgesia were
apparent within 10 (3-12) minutes in 75 mcg/kg group and 14 (6-18) minutes in 50
mcg/kg group. The duration of the sedation score and recovery time were significantly longer after 75 mcg/kg administration and it was statistically significant at
th
45, 75, 90, 105, 120 and 150 minutes. Within each treatment group, heart rate
was significantly lower after premedication and the differences between groups
th
were statistically significant at 15, 90, 105 and 180 minutes. Systolic arterial pressure was significantly higher within 45 minutes after administration, but it did not
differ significantly between the two groups. Commonly observed side effects were
salivation and vomiting (%78). It was concluded that intranasal route of administration could be considered as an alternative method for a sedative and analgesic
drug such as dexmedetomidine.
Keywords: dexmedetomidine, intranazal, sedation, analgesia, cat
90
ÇĠFTLĠK HAY-1
Buzağılarda gözlenen eklem yangılarının düĢük frekanslı lazer
ve DMSO ile sağaltımının karĢılaĢtırılması
1
2
1
1
Gültekin Atalan
Vehbi GüneĢ
Murat Kibar
Zafer Doğan
2
1
2
Ġlknur Karaca Bekdik
Nusret Apaydın
Öznur Aslan
1
2
Erciyes Üniv., Veteriner Fakültesi Cerrahi ve Ġç Hastalıkları A. Dalları, Kayseri
Bu çalıĢmada 27 adet buzağıya ait toplam 40 adet artritisli buzağı eklemi değerlendirildi. Buzağılar DMSO ve LAZER grubu olmak üzere iki tedavi grubuna ayrıldı.
DMSO grubunda 10 adet akut ve 10 adet kronik artritis olmak üzere 20 adet ekleme %20‟lik DMSO‟lu laktatlı ringer solüsyonu tedavi amacıyla uygulandı. LAZER
grubunda ise 10 adet akut ve 10 adet de kronik artritisli buzağının eklemleri normal laktatlı ringer solüsyonuyla yıkanmasından sonra 830 nm ve 640 mv gücünde
50 mm derinliğe kadar ekti gösteren galyum arsenik türü lazer probunun ellipsoid
tarzda bölgesel ve 10 dakika süresince uygulanmasıyla tedavi edildi. Tüm buzağıların tedavi öncesi ve sonrasında topallık, vücut ısısı, solunum ve kalp atım sayılarındaki değiĢimleri, radyolojik bulguları, topallık durumları kaydedildi. Elde edilen
synovial sıvı hacim, renk, görünüĢ, viskozitesindeki değiĢiklikler ve pıhtılaĢma özelliği yönünden muayene edildi. Synovial sıvıların total protein, albumin, globulin,
glukoz, alkalin fosfataz (ALP), laktik dehidrogenaz (LDH) ve aspartat aminotransferaz (AST) enzim aktiviteleri belirlendi. Ayrıca synovial sıvıların tedavi öncesi ve sonrası hyaluronik asit düzeyleri analiz edildi. Tedavi öncesinde, DMSO grubundaki
buzağılara ait 15 eklemde Ģiddetli topallık varken, tedavi sonrasında 8 eklemde
topallık kayboldu. Tedavi öncesi akut LAZER grubuna dâhil edilen eklemlerden
7‟sinde Ģiddetli topallık not edilirken, tedavi sonrasında 2‟sinde hafif topallık ve
1‟inde eklem ĢiĢkinliği dıĢında diğerlerinde normal basıĢ gözlendi. Kronik lazer
grubunda ise tedavi öncesi ve sonrası topallık durumları aynı düzeyde kaldı. Tedavi
öncesinde her iki grupta da yüksek seviyede olan eklem sıvı hyaluronik asit düzeyleri tedavi sonrasında istatistiksel olarak belirgin bir azalma gösterdi. Tedavi öncesi
saptanan total protein ve ALT değerleri arasında her iki grup arasında belirgin bir
fark gözlenmezken, tedavi sonrasında iki grup arasında istatistiksel anlamda fark
belirlendi. Her iki grubun LDH değeri yönünden tedavi öncesi ve sonrası karĢılaĢtırılmasında anlamlı fark elde edildi. Sonuçta, buzağılarda artritislerin sağaltımında
karĢılaĢtırılan DMSO ve LAZER uygulamalarında her iki yönteminde tedavi sürecinde etkili olmasına rağmen, LAZER uygulamasının hyaluronik asit, LDH, glikoz, topallık skorları ve eklem sıvı renk değiĢim parametreleri dikkate alındığında iyileĢme
sürecine daha fazla katkıda bulunduğu tespit edildi.
Anahtar kelimeler: buzağı, artrit, DMSO, lazer
91
FARM ANIM-1
Comparison of treatment of arthritis in calves
by low frequency of laser and DMSO
1
2
1
1
Gültekin Atalan
Vehbi GüneĢ
Murat Kibar
Zafer Doğan
2
1
2
Ġlknur Karaca Bekdik
Nusret Apaydın
Öznur Aslan
1
2
Univ. of Erciyes, Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Int. Med., Kayseri
40 joints belong to 27 calves with arthritis were evaluated. The calves were allocated into two groups as DMSO and LASER. 10 acute and 10 chronic arthritic joints
were treated by administration of 20% DMSO prepared with lactated ringer solution. 10 acute and 10 chronic joints in Laser groups were first washed with 0.9%
physiological solution and then treated by ellipsoidal application of gallium arsenic
laser probe to the joints, which was 830 nm and 640 mv in power. Lameness degree, body temperature, respiratory -heart rate, radiological changes before and
after treatment were recorded. Obtained synovial fluid was checked for volume,
color, changes in viscosity and coagulation feature. Protein, albumin, globulin,
glucose, alkaline phosphatase (ALP), lactate dehydrogenase (LDH), aspartate aminotransferase (AST) enzyme activity were determined. Furthermore, hyaluronic acid
level before and after treatment was measured by ELISA as indicated in the prospectus. While there were severe lameness for the calves in acute DMSO group
before treatment, lameness disappeared for the 4 calves after treatment. Moreover, lameness was recorded for the 7 calves before treatment for the chronic
DMSO group, but was only available for the 4 calves. For the laser group, there
were severe lameness for 7 calves in acute group before treatment, and lameness
disappeared for the calves except for mild level for 2 calves and a severe joint
swelling for one calves. Hyaluronic acid levels were determined as a highly level
before the treatment for both group but reduced significantly after the treatment.
There was a significant difference between the groups for synovial glucose with a
higher value in DMSO group before the treatment but no difference was observed
after treatment between the groups. LDH values were significant before and after
the treatment between the groups. In conclusion, DMSO and laser application for
the treatment of joint arthritis were effective but hyaluronic acid, LDH, glucose
values, lameness score and joint fluid color changes indicated that improvement
by laser was more than DMSO application.
Keywords: calves, arthritis, DMSO, laser
92
ÇĠFTLĠK HAY-2
Buzağılarda ileri dereceli konjenital fleksor karpal deformitelerin
semisirküler eksternal fiksasyon sistemi (OMÜ-VETFĠX)
ile düzeltilmesi
Cenk Yardımcı
Ahmet Özak
H. Özlem Nisbet
Taylan Önyay
Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Samsun
ÇalıĢmanın amacı buzağıların ön ekstremitelerinde gözlenen konjenital fleksural
karpal deformitelerin cerrahi düzeltimesinde kullanılan yeni bir tekniğin sunulmasıdır. Ġleri dereceli (>90°) konjenital fleksural ön ekstremite deformitesi bulunan 30
buzağı çalıĢma materyalini oluĢturdu. Bu çalıĢmada 6 delikli 45°‟lik karbon fiber
arklar, 6 mm‟lik yivli rodlar, pin tutucular, 6 mm‟lik hegzagonal somunlar, 4 mm Ø
negatif profil ucu yivli pinlerden oluĢan semisirküler eksternal fiksasyon sistemi ile
pankarpal artrodez gerçekleĢtirildi. Komplikasyonlar, ilgili ekstremitenin ilk kullanım
zamanı, fiksatör çıkarılma zamanı, artrodez uygulanan karpal eklemin pre ve postoperatif sagittal düzlem açıları ve fonksiyonel sonuçlar klinik ve radyolojik olarak
değerlendirildi. En son değerlendirmeler fonksiyonel ve kozmetik sonuçlara göre
yapıldı. Operasyon uygulanan tüm olgularda karpal eklem füzyonu gerçekleĢti.
Olguların 18‟i operasyondan hemen sonra ilgili ekstremiteyi kullanmaya baĢlarken
diğer 12 olguda kullanım süresi 1-3 gün arasında değiĢiklik gösterdi. Fiksatörler
25-40 gün (ortalama 32 gün) arasında çıkarıldı. Sonuçlar 26 olguda mükemmel, 2
olguda iyi, 1 olguda ise zayıf olarak değerlendirildi. Kullanılan bu teknik buzağıların
ileri dereceli konjenital fleksor karpal deformitelerinin düzeltilmesinde faydalı ve
kullanıĢlı bir yöntem olarak değerlendirildi. Bir sığırın kesim ağırlığındaki ekonomik
değeri düĢünüldüğünde uygulanan operasyonun maliyetinin göz ardı edilebileceği
kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: buzağı, fleksor karpal deformite, eksternal fikzatör, artrodez
93
FARM ANIM-2
Correction of severe congenital flexural carpal deformities with
semicircular external skeletal fixation system (OMU-VETFIX) in calves
Cenk Yardımcı
Ahmet Özak
H. Özlem Nisbet
Taylan Önyay
Dept. of Surgery, Fac. of Veterinary Med., Ondokuz Mayıs University, Samsun
The aim of present study is to present a novel technique for the surgical correction
of severe congenital flexural forelimb deformities in calves. Thirty calves of different breeds and sex with severe congenital flexural forelimb deformities (>90°)
were enrolled in the study. A semicircular external fixation system composed of 6hole, 45°carbon-fiber arches, 6 mm threaded rods, half-pin fixation bolts, 6 mm
hexagonal nuts, and 4 mm Ø negative profile end threaded half-pins were used for
pancarpal arthrodesis. Complications, time to first use of the limb, fixator removal
time, pre and postoperative sagittal plane angles of the fused joints, and functional outcomes were evaluated clinically and radiographically. Final assessments were
determined according to functional and cosmetic outcomes. All of the surgically
treated carpal joints obtained fusion. Eighteen of the calves started to use the limb
immediately after recovering from anesthesia. In the other twelve calves, the time
ranged from one to three days. Time to fixator removal ranged from 25 to 40 days
(mean 32 days). Final outcomes were excellent in 26 cases, good in two and poor
in one case. The technique was found to be a useful method for the treatment of
severe congenital flexural forelimb deformities in calves. The cost of the operation
is negligible compared to the economic value of beef cattle.
Keywords: calf, congenital flexural limb deformity, external fixation, arthrodesis
94
ÇĠFTLĠK HAY-3
Buzağılarda uzun kemik kırıklarının
Ġlizarov eksternal fiksatörü ile sağaltımı
Ali Gülaydın
Murat Sarıerler
Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Aydın
Buzağılarda sıklıkla rastlanan uzun kemik kırıklarının pin ve plaka ile tedavisinde
yaygın olarak fragmentlerin uygulamaya yetecek büyüklükte olmaması ve bölgesel
maddi kayıplı açık enfekte yaralar gibi kısıtlayıcı faktörler veya parçalı kırıklarda da
bandajla tam olarak redüksiyonun sağlanamaması, hatta sonrasında kırık parçasının deriyi delerek açık enfekte kırık oluĢturması gibi komplikasyonlarla karĢılaĢılabilmektedir. Bu kısıtlayıcı faktörlere rağmen uygulanabilen Ġlizarov eksternal fiksatörü; tüm ekstremite için değerlendirilebilen, eklem hareketlerinin erken baĢlamasını sağlayan, enfekte kırıklarda yumuĢak dokunun ve kemiğin birlikte tedavisine
izin veren bir yöntemdir. Bu çalıĢmada, buzağılarda uzun kemik kırıklarının tedavisinde Ġlizarov fiksatörünün avantaj ve dezavantajlarını araĢtırmak amacıyla metacarpus (n:12), metatarsus (n:5) ve antebrachium (n:9) kırığı olan değiĢik ırk, yaĢ ve
cinsiyette 26 adet buzağıya uygulanmıĢtır. Postoperatif dönemde bir tanesi ikinci
gün olmak üzere diğer tüm buzağılar ilk gün ayaklarına ağırlık vermeye baĢlamıĢlardır. Buzağıların 24 tanesinde ilk iki haftada konsolidasyon baĢlamıĢ ve olguda 55
güne kadar tamamlanmıĢtır. Ġki olguda ise üçüncü hafta baĢlayıp birinde 71. gün
diğerinde ise 90. gün tamamlanmıĢtır. Tüm buzağıların yumuĢak doku yaraları
tamamen iyileĢmiĢ ve herhangi bir komplikasyon yaĢanmamıĢtır. BeĢ buzağıda pin
dibi enfeksiyonu ĢekillenmiĢ ve bu durum çok kısa sürede kontrol artına alınmıĢ,
hastaların klinik görünümlerinde değiĢiklik yaratmamıĢtır. Kırık iyileĢmesi tamamlanıp, fiksatör çıkartıldıktan sonra tüm hastalar hiç topallamaksızın ekstremitelerini
kullanabilmiĢlerdir. Sonuç olarak çalıĢmamızda sistemin endikasyonları dahilinde
olan; fragmentlerin pin ve plaka uygulamaya yetecek büyüklükte olmadığı, bölgesel maddi kayıplı açık enfekte yaraların bulunduğu, hatalı bandaj uygulamaları
veya ampirik tedavi denemelerinden sonra açık ve enfekte hale gelen buzağı kırıkları Ġlizarov eksternal fiksatörü ile tedavi edilmiĢ ve tüm buzağılar komplikasyonsuz
olarak tamamen iyileĢmiĢtir. Bu sonuçlar tedavi edilemeyeceği ihtimaliyle amputasyon seçeneği düĢünülen birçok buzağı kırığının Ġlizarov sisteminin kullanılmasıyla
birlikte tedavi edilebileceğini ortaya koymuĢtur.
Anahtar kelimeler: buzağı, kırık, Ġlizarov
95
FARM ANIM-3
Treatment of long bone fractures of calves
with Ilizarov external fixator
Ali Gülaydın
Murat Sarıerler
Adnan Menderes Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Aydın
In treatment of long bone fractures, which are seen very frequently, the restricting
factors such as fragments is not large enough to implement and regional open
infected wounds with plate and pins can be seen. Also, complications such as lack
of reduction with bandage and then forming an open infected fracture by broken
part of the bone can be encountered. In this study, Ilizarov external fixator system
which can apply although these restrictive factors; as a method that can be evaluated for all extremities, provides the early onset of joint movements, allows treatment of soft tissue and bone together in infected fractures, was applied total 26
calves of different breed, aged and gender with the metacarpus (n = 12), metatarsus (n = 5) and antebrachium (n = 9) fractures in order to investigate the advantages and disadvantages of the fixator in the treatment of long bone fractures
in calves. All calves began to weight-bearing postoperatively 1st day, with one
exception with 2nd day. Consolidation started within 2 weeks and completed within maximum 55 days in 24 of calves, but for two other calves it is started at 3th
weeks and completed at day 71 and 90. All wounds of calves were completely
healed without any complication. Pin tract infection occurred in five calves and it
was immediately brought under control, and also there was no variance at clinical
presentation of these 5 patients. After removal of fixator following completely
fracture healing, all patients were able to use their extremities without lameness.
As a result, in our study; calves fractures that fragments was too small for pin or
plate application, open infected wounds were present, those became openinfected after incorrect bandage applications or empirical treatment trials, in other
words all of which were within the system‟s indications, healed completely. These
results indicate that many calves‟ fractures, which considered amputation option
because of it may not recover, can be treated with the use of the Ilizarov system.
Keywords: calf, fracture, Ilizarov
96
ÇĠFTLĠK HAY-4
Sığır tırnağında kapsula, koryum ve yumuĢak doku kalınlık
değerlerinin ultrasonografik ve makroskopik olarak karĢılaĢtırılması*
1
1
Göksen Çeçen
Hakan Salcı
Deniz Seyrek ĠntaĢ
1
2
Nureddin Çelimli
G Ülke ÇalıĢkan
1
1
2
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Bursa
Kastamonu Üniversitesi, Ġhsangazi Meslek Yüksek Okulu, Kastamonu
*Sunulan çalışmanın makalesi baskıdadır. Bu çalışma, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik
Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) tarafından desteklenen proje ürünüdür (Proje No:
107O817)
Bu çalıĢmada, sığır tırnağının seçilmiĢ bölgelerinde kapsula, koryum ve yumuĢak
dokuya iliĢkin kalınlık değerlerinin, makroskopik ve ultrasonografik olarak karĢılaĢtırılması amaçlandı. Bu amaçla, mezbahadan alınan 15 sağlıklı Holstein ırkı sığıra
ait, 60 ayak toplam 120 tırnak incelendi. Kaba temizlik sonrasında su banyosu içerisine alınan tırnaklarda, kapsula, koryum ve yumuĢak dokuların ultrasonografik
ölçümleri alındı. Tırnakların aksiyal olarak kesilmesi sonrasında, aynı bölgelerin
makroskopik ölçümleri kaydedildi. Bu değerler istatistiksel olarak karĢılaĢtırıldı.
Makroskopik ölçümlere göre, dorsal duvar ve solea için kapsula ortalama ± standart sapma kalınlık değerleri sırasıyla 6,2 ± 0,1 ve 9,5 ± 0,4 mm, dorsal duvarın ve
soleanın koryum ve yumuĢak doku kalınlık değerleri ise sırasıyla 4,5 ± 0,1 ve 5,3 ±
0,1 mm olarak belirlendi. Ultrasonografik olarak dorsal duvar ve solea için kapsula
ortalama ± standart sapma kalınlık değerleri 4,7 ± 0,1 ve 7,8 ± 0,3 mm, dorsal
duvar ve solea için koryum ve yumuĢak dokuların kalınlık değerleri sırasıyla 4,3 ±
0,1 ve 5,9 ± 0,2 mm olarak tespit edildi. Yapılan değerlendirmeler sonucunda,
ultrasonografik muayenenin sığır tırnağında kapsula, koryum ve yumuĢak doku
kalınlık değerlerinin ölçümünde kullanılabilecek güvenilir bir yöntem olduğu kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: sığır tırnağı, ultrason
97
FARM ANIM-4
Ultrasonographic and macroscopic comparison of the thickness values of the capsule, corium and soft tissues in bovine claw*
1
1
Göksen Çeçen
Hakan Salcı
Deniz Seyrek ĠntaĢ
1
2
Nureddin Çelimli
G Ülke ÇalıĢkan
1
1
2
Faculty of Vet. Med, Dept. of Surgery, Uludag University, Bursa,
Ihsangazi Vocational Sch. of Higher Educ., Dept. of Vet. Prog., Kastamonu Univ.,
Kastamonu
*The article of this study is in press and it was supported by the Scientific and Technological Research Council of Turkey (Project number 107O817)
This study aimed to compare ultrasonographic and macroscopic thickness values
of the capsule, corium and soft tissues in selected regions of the bovine claws. A
hundred twenty claws (n=120) of fifteen healthy Holstein breed bovine were obtained from the slaughterhouse. After cleaning, the claws submerged in a water
bath and ultrasonographic measurements of the capsule, corium and soft tissues
were performed. Macroscopic measurements were done following cutting of the
claws axially. These values were compared statistically. According to macroscopic
measurements, mean ± standart devation (SD) thickness of the capsule for dorsal
wall and sole were 6.2 ± 0.1 and 9.5 ± 0.4 mm, and thickness of the corium and the
soft tissues for dorsal wall and sole were 4.5 ± 0.1 and 5.3 ± 0.1 mm, respectively.
Ultrasonographically, mean ± SD thickness of the capsule for dorsal wall and sole
were 4.7 ± 0.1 and 7.8 ± 0.3 mm, and thickness of the corium and soft tissues for
dorsal wall and sole were 4.3 ± 0.1 and 5.9 ± 0.2 mm, respectively. As a result of
the assessments, ultrasonographic examination was concluded to be a reliable
method that can be used in the measurement of the thickness value capsule, soft
tissue and corium in bovine claw.
Keywords: bovine claw, ultrasound
98
ÇĠFTLĠK HAY-5
Sağlıklı ve subklinik laminitisli sığır tırnaklarında morfometrik
*
ve postmortem muayene bulgularının değerlendirilmesi
1
1
Göksen Çeçen
Hakan Salcı
4
Ender Çarkungöz Uzabacı
1
2
3
Aylin Alasonyalılar Demirer
G Ülke ÇalıĢkan
5
1
Hatice Özlem Nisbet
Nureddin Çelimli
1
Deniz Seyrek ĠntaĢ
2
4
Uludağ Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi, Patoloji ve Biyoistatistik A. Dalları, Bursa
Kastamonu Üniversitesi, Ġhsangazi Meslek YO, Veterinerlik Bölümü, Kastamonu
5
Ondokuz Mayıs Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Samsun
3
*
Bu çalışma, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) tarafından
desteklenmiştir (Proje No: 107O817)
Bu çalıĢmada, sağlıklı ve subklinik laminitisli sığır tırnaklarında morfolojik, morfometrik ve postmortem muayene bulgularının karĢılaĢtırılması amaçlandı. ÇalıĢma
materyalini mezbahadan temin edilen farklı yaĢlardaki, Holstein ırkı, diĢi sığırlara ait
tırnaklar (n=480) oluĢturdu. Her bir tırnak bir olgu olarak değerlendirildi. Tırnak
morfolojileri incelenerek, tırnak ön duvar uzunluğu, tırnağın iç ve dıĢ kenar yüksekliği, ökçe yüksekliği, ökçe uzunluğu, diagonal dıĢ tırnak duvarı uzunluğu, tırnak
açısı, taban geniĢliği, taban uzunluğu ölçümleri kaydedildi. Histopatolojik muayene
için ökçe, solea ve beyaz çizgi bölgelerinden örnekleme yapıldı. Laminitis tanısı
konulan olgularda yangının Ģiddetine göre 1-4 arasında skorlama yapıldı. Takiben
kapsula ile koryum ayrıldı, görülebilen fokal ve diffuz kanamalar kaydedildi. Tüm
ölçüm sonuçları SPSS 13.0 istatistik programında değerlendirildi. Histopatolojik
bulgular temelinde çalıĢma materyali, sağlıklı tırnaklar (n=272) ve laminitis varlığı
tespit edilen tırnaklar (n=208) olarak gruplandırıldı. Laminitis belirlenen tırnakların
% 71,2‟sinde herhangi bir tırnak deformasyonu olmadığı belirlendi. Sağlıklı tırnaklarda ön duvar uzunluğu, tırnağın iç ve dıĢ kenar yüksekliği, ökçe yüksekliği, ökçe
uzunluğu ve diagonal dıĢ tırnak duvarı uzunluğu, laminitisli tırnaklara göre anlamlı
derecede daha küçük olduğu, tırnak açısının ise daha büyük olduğu tespit edildi
(p<0,05). Taban geniĢliği ve taban uzunluğu değerlerinde anlamlı farklılık tespit
edilmedi (p>0,05). Subklinik laminitisli hayvanların tırnaklarında makroskopik olarak sağlıklı hayvanların tırnaklarına kıyasla daha az kanama alanı tespit edildi. ÇalıĢma sonuçlarına göre, klasik literatür bilgisinin aksine sığır tırnağının morfolojik
yapısında meydana gelen bazı değiĢiklikler ile subklinik laminitis varlığı arasında
çok güvenilir bir iliĢki olmadığı söylenebilir. Bir sürü problemi olan ve kronik ya da
klinik formlara dönüĢebilen bu hastalığın, postmortem muayeneler ile daha detaylı
incelemelerinin yapılması, sürü bazında koruyucu önlemler alınabilmesini sağlayabilir.
Anahtar kelimeler: sığır tırnağı, subklinik laminitis, morfometri
99
FARM ANIM-5
Evaluation of morphometric and postmortem examination findings
*
in claws of healthy and subclinical laminitis cows
1
1
Göksen Çeçen
Hakan Salcı
4
Ender Çarkungöz Uzabacı
2
3
Aylin Alasonyalılar Demirer
G Ülke ÇalıĢkan
5
1
Hatice Özlem Nisbet
Nureddin Çelimli
1
Deniz Seyrek ĠntaĢ
1
2
4
U. Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery, Pathology and Biostatistics, Bursa
3
Kastamonu Univ., Ġhsangazi Voc. Sch. of Higher Edu., Vet. Prog., Kastamonu
5
Ondokuz Mayıs Univ., Fac. of Vet. Med., Department of Surgery, Samsun
*
This study was supported by The Scientific and Technological Research Council of
Turkey (Project number 107O817)
This study aimed to compare morphologic, morphometric and postmortem examination findings of claws in healthy and subclinical laminitis cows. Four hundred
eighty claws (n=480) of Holstein cows in different ages was obtained from a
slaughterhouse. Each hoof was evaluated as a case. Morphologic examinations of
claws were done and the length of paries ungulae, the height of inner and outer
edges of the claw, height of heel, length of heel, length of diagonal paries ungulae,
dorsal wall angle, width of the sole, length of the sole were measured. Samples
taken from heels, soles and white lines were examined histopathologically. Scoring
was done between 0-4 according to severity of the inflammation in subclinical
laminitis claws. Following the separation of the capsule from corium, visible focal
and diffuse bleedings were recorded. All measurement results were evaluated in
SPSS 13.0 statistical software. Study material was grouped as healthy (n=272) and
subclinical laminitis (n=208) according to histopathological findings. The absence
of any deformation in 71.2 % of the subclinical laminitis claws was confirmed. The
front wall length of the claw, inner and outer side height, heel height, heel length
and diagonal external spline wall length in healthy claws were significantly smaller
than the subclinical laminitis claws, and dorsal wall angle was also bigger (p<0.05).
Any significant differences were not observed in the measurements of the width of
the sole and the length of the sole (p>0.05). Less bleeding areas was determined
in the subclinical laminitis claws comparing to macroscopically healthy claws. According to the study results, in contrast to classical literature knowledge, there is
not a reliable relation between the presence of the subclinical laminitis and some
changes in morphological structure of the bovine claws. This disease which is a
problem in herd may develop into a chronic or clinical form. More detailed investigations carried out with post mortem examinations in the herd with subclinical
laminitis can be provide some protective measures to be taken.
Keywords: bovine claw, subclinical laminitis, morphometry
100
ÇĠFTLĠK HAY-6
Simental ve Montafon ineklerde T13-L1 ve L1-L2 intervertebral aralıktan
subaroknoid giriĢ için karĢılaĢtırmalı morfometrik ölçümler:
Bir kadavra çalıĢması
Özgür Aksoy
1
1
2
1
Yalçın Akbulut
Sadık Yayla
1
1
Ġsa Özaydın
SavaĢ Öztürk
1
Uğur Aydın
Kafkas Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Kars
Kars Sağlık Yüksekokulu, Anatomi Anabilim Dalı, Kars
2
Bu çalıĢma ile Simental ve Montafon ırkı sığırlarda T13-L1 ya da L1-L2 intervertebral
aralık mesafesinin belirlenerek, bu bölgeden gerçekleĢtirilen subaraknoid anestezi
ya da beyin-omurilik sıvısı aspirasyonu gibi cerrahi iĢlemlere referans olunması
amaçlanmıĢtır. ÇalıĢma her birinde 7 hayvan bulunan simental ve montafon olmak
üzere iki grup üzerinde yürütüldü. KesilmiĢ olan her bir hayvana ait T13-L1‟den
sacruma kadar olan bölge alındı ve uzun eksen boyunca 2 eĢit parçaya ayrıldı.
Daha sonra T13 omurun processus (proc.) spinosus‟u ile L 1 omurun proc. spinosus‟u arasındaki uzaklık (A1) ve L 1-L2 omurların proc. spinosusları arasındaki
uzaklık (A2), T 13 -L1 intervertebral aralık (B1) ve L 1-L2 arasındaki intervertebral
aralık (B2), T 13 omurun proc. spinosus uzunluğu (C1) ve L 1 omurunun proc.
spinosus uzunluğu (C2), T 13‟ün foramen intervertebrale geniĢliği (D1) ve L 1 ‟in
foramen intervertebrale geniĢliği (D2) elektronik-dijital kumpas (0.01, BTS,
Eng.) yardımıyla ölçülerek mm cinsinden belirlendi. Montafon grubunda A1:
19.28, A2: 17.66, B1: 5,67, B2: 6,20, C1: 61.20, C2: 57.25, D1: 18.49 ve D2: 18.82
bulundu. Simental grubunda ise A1: 18.57, A2: 17.45, B1: 3.71, B2: 5.22, C1: 56,73,
C2: 52.92, D1: 18.65 ve D2: 18.90 olarak belirlendi. Sonuç olarak sığırlarda baĢta
intratekal anestezi olmak üzere subarachnoid kateterizasyon gerektiren çeĢitli
durumlarda (radyoloji, BOS aspirasyonu vs) giriĢ için genellikle tercih edilen T13-L1
ya da L1-L2 aralığının Simental ve Montafon ırkı ineklerde anatomik yapısının belirlendiği bu çalıĢma ile referans bir ölçü oluĢturulmaya çalıĢılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: subaroknoid giriĢ, intervertebral aralık, morfometri, sığır
101
FARM ANIM-6
Comparative morphometric measurements for subarachnoid entry
from T13-L1 and L1-L2 intervertebral space in Simmental and
Montafon cows: A cadaver study
Özgür Aksoy
1
2
1
Yalçın Akbulut
Sadık Yayla
1
1
Ġsa Özaydın
SavaĢ Öztürk
1
1
Uğur Aydın
2
Univ. of Kafkas, Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery and Kars Health School, Dept.
of Anatomy, Kars
In this study, the aim was to obtain a reference by determining T13-L1 or L1-L2 interspace distance in this area carried surgery operations such as subarachnoid
anesthesia or cerebrospinal fluid aspiration in Simmental and Montafon cattle. The
study was conducted on two groups that seven animals in each, Simmental and
Montafon breed. From each animal which were cut, the region from T13-L1 to sacrum was removed and was divided into 2 equal parts along the long axis. Then it
was determined the distance between T13 processus (proc.) spinosus and L1 proc.
spinosus (A1) and L1 and L2 proc. spinosus (A2); width of T13-L1 interspace (B1) and
L1-L2 interspace (B2); length of T13 proc. spinosus (C1) and length of L1 proc. spinosus (C2); intervertebral foramen width of T13 (D1) and L1 (D2), by use of an electronic-digital caliper (0.01, BTS Eng.) in millimeters. In the Montafon group was
found that A1: 19.28, A2: 17.66, B1: 5.67, B2: 6.20, C1: 61.20, C2: 57.25, D1: 18:49
and D2: 18.82. Also, in the Simmental group was detected that A1: 18.57, A2: 17.45,
B1: 3.71, B2: 5.22, C1: 56.73, C2: 52.92, D1: 18.65 and D2: 18.90. Usually, T 13-L1 or
L1-L2 space is preferred for entry in the many situations requiring subarachnoid
catheterization such as intrathecal anesthesia, radiology and CSF aspiration in
cattle. As a result of this study determined of the anatomical structure, a reference
measure was tried to be formed in Simmental and Montafon cows.
Keywords: subarachnoid entry, intervertebral space, morphometry, cattle
102
ÇĠFTLĠK HAY-7
Ġneklerde Pseudomonas stutzeri nedenli
enfeksiyöz keratokonjunktivitis
Hakan Salcı
1
GülĢen Goncagül
1
2
1
Uygur Canatan
2
Uludağ Üniv., Vet. Fakültesi Cerrahi AD ve Mennan Pasinli MYO, Bursa
Bu çalıĢmanın amacı ineklerde Pseudomonas stutzeri nedeni ile ĢekillenmiĢ enfeksiyöz keratokonjunktivitis olgusunu sunmaktır. ÇalıĢmanın materyalini bir iĢletmedeki sürüde ani ĢekillenmiĢ göz problemli farklı yaĢ aralığında Holstein ırkı toplam 20
inek (n=20) oluĢturdu. Bu ineklerin göz problemleri 9‟unda (n=9) bilateral, 11‟inde
(n=11) unilateraldi. Unilateral olguların 6‟sında sağ ve 5‟inde sol gözde klinik bulgular gözlendi. Klinik olarak olgular 3 gruba (hafif, orta ve Ģiddetli) ayrıldı. Hafif
olgularda (n=17) epifora, konjunktivitis; orta olgularda (n=2) blefarospazm, Ģemozis, keratokonjunktivitis ve Ģiddetli olguda (n=1) ise üveitise varan bulgular
gözlendi. Olguların konjunktival resesuslarından steril sıvapla kültür ve antibiyogram için mikrobiyolojik numuneler alındı. BaĢlangıçta tüm olgulara asit borik ile
lokal yıkama, perpalpebral oksitetrasiklin enjeksiyonu ve tetrasiklinli pomad uygulaması yapıldı. Mikrobiyolojik olarak olguların tümünde primer etken Pseudomonas
stutzeri identifiye edildi ve antibiyogram sonucunda etkenin oksitetrasikline duyarlı
olduğu saptandı. BaĢlangıçtaki uygulamaya devam edilerek Ģiddetli olguda korneal
leke oluĢumu haricinde diğer olguların tümünde tedaviye olumlu sonuç alındı.
Sonuç olarak; enfeksiyöz nedenli keratokonunktivitis tablosunda etken identifikasyon ve antibiyogram sonuçlarının önemli olduğu, etken olarak farklı mikroorganizmaların da keratokonjunktivitis meydana getirebileceği düĢünülmelidir.
Anahtar kelimeler: Pseudomonas stutzeri, keratokonjunktivitis, inek
103
FARM ANIM-7
Infectious keratoconjunctivitis due to
Pseudomonas stutzeri in cattle
Hakan Salcı
1
GülĢen Goncagül
1
2
1
Uygur Canatan
2
Uludağ Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery and Mennan Pasinli Vocational
High School, Bursa
Aim of this study was to present infectious keratoconjunctivitis cases due to Pseudomonas stutzeri in cattle. Material of the study consisted of Holstein breed in
different age, 20 cattle (n=20) with eye problem in a herd of management. Eye
problems of the cattle were bilateral in 9 cases (n=9) and unilateral in 11 cases
(n=11). In unilateral cases, clinical findings in 6 cases and 5 cases were observed in
right and left eyes, respectively. Clinically, cases were separated in 3 groups (mil,
moderate and severe). Epiphora, conjunctivitis in mild cases (n=17), blepharospasm, chemosis, keratoconjunctivitis in moderate cases (n=2) and findings such
uveitis in severe case (n=1) were inspected. Microbiological samples were taken
from the conjunctival recessus of the cases with sterile swaps for culture and antibiogram. Initially, local acid boric irrigation, perpalpebral oxytetracicline injection
and tetracycline pomade application were done. Microbiologically, Pseudomonas
stutzeri was identified as primer isolate in all cases, and isolate was liable to oxytetrasicline. Contuning to initial applications, treatment was successful in all cases
except in a severe case resulted in corneal spot. As a conclusion, it should be considered that agent identification and antibiogram results in infectious keratocunjunctivitis are important and different microorganisms can do keratoconjunctivitis.
Keywords: Pseudomonas stutzeri, keratoconjunctivitis, cattle
104
ÇĠFTLĠK HAY-8
Sinovyal sıvı viskoelastik bir materyal olarak kullanılabilir mi?
Meme baĢı yaralanması bulunan 6 inekte klinik bir çalıĢma
Hasan Oral
1
Ġsa Özaydın
1
Semra Kaya
2
1
1
2
Duygu Kaya
1
Mushap Kuru
BaĢak Kurt
2
Kafkas Üniv., Veteriner Fakültesi, Doğum&Jinekoloji ve Cerrahi A. Dalları, Kars
Bu çalıĢmada, süt sığırlarında uygulanan meme baĢı operasyonları sonrasında
Ģekillenen skar doku oluĢumuna bağlı sinus papillaris tıkanıklıklarının viskoelastik
bir materyal olan sinoviyal sıvı kullanımı ile engellenmesi amaçlanmıĢtır. ÇalıĢma
materyalini değiĢik ırklardan ve sağılan (2 Ġsviçre Esmeri, 3 Simental ve 1 Simental
melezi) 6 süt sığırı oluĢturmuĢtur. Olgular, ikisi edinsel meme baĢı fistülü, ikisi perfore meme baĢı travması, ikisi ise meme baĢında süt sağımını engelleyen tam ve
kısmi sinus papillaris tıkanıklıkları Ģeklinde değerlendirilmiĢtir. Uygulanan operasyonların tümünde Ring Blok lokal anestezi tekniği (%2Lidokain, Adokain®) kullanıldı. Fistül ve travmatik olgular uygun operatif giriĢimler uygulanarak, sinus papillaris tıkanıklığı bulunan olguların birinde ostium papillare yoluyla sinüs papillarisin
küretajı, diğerinde ise meme baĢı duvarından tıkanıklığın bulunduğu noktaya ensizyonla ulaĢılıp tıkanıklığa neden olan kitle eksize edilerek sağaltıldı. DikiĢ materyali olarak da Vicryl (Ethicon, USP 2-0) kullanılarak; mukozal alanlar sinus papillaristen geçmeyecek Ģekilde basit sürekli, deri altı bağ doku birkaç bölgeden basit ayrı
ve meme baĢı derisi ise basit ayrı dikiĢ ile kapatıldı. Operasyon sonrasında, hem
operasyon sahasına hem de sinus papillarise hayvanın tarsal ekleminden alınan
sinoviyal sıvı uygulandı, uygulamalar ensizyon bölgesine sadece 1 kez, sinüs papillarise ise 24 saat aralıklarla 3 kez yapıldı. Sinovyal sıvının sinus papillariste istenen
sürede kalması amacıyla, ostium papillarise garo amaçlı flaster uygulaması yapıldı
ve meme baĢı uygun Ģekilde bandaja alınarak kapatıldı. Sinovyal sıvı uygulamaları
sürecinde meme baĢında birikmiĢ olan süt sondalama yardımıyla alındı ve 3. uygulamadan sonraki günlerde ise rutin sağım önerildi. Uygulamaları takiben yapılan 1
ay sonraki muayenelerde bir olgu hariç (bu olguda perforasyonun büyük boyutlarda olması ve postoperatif barınma koĢullarının uygun olmaması nedeniyle fistül
Ģekillendi), tüm olgularda normal süt akımı sağlandı ve yeni skar doku oluĢumuna
rastlanmadı. Sonuç olarak, meme baĢı operasyonlarından sonra sıklıkla Ģekillenen
skar doku formasyonunu engellemede synovial sıvının etkili bir viskoelastik ajan
olarak kullanılabileceği düĢünülmektedir.
Anahtar kelimeler: sinovyal sıvı, viskoelastik materyal, meme baĢı yaralanması,
inek
105
FARM ANIM-8
Can synovial fluid be used as a viscoelastic material?
A clinical study in six cows with teat injury
Hasan Oral
1
Ġsa Özaydın
1
Semra Kaya
2
1
Duygu Kaya
1
Mushap Kuru
2
BaĢak Kurt
1
2
Kafkas Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Obstetrics&Gynecology and Surgery,
Kars
The objective of this study was prevention of the obstruction of teat sinus due to
scar formation after surgical treatment of teat using synovial fluid as a viscoelastic
material. The study included six lactating dairy cows from different breeds (2
Brown Swiss, 3 Simmental and 1 crossbred). Idiopathic teat fistula (2 cases), perforated teat injury (2 cases) and partial or total teat stenosis (2 cases) were diagnosed in treated cows. Regional ring block anesthesia (2% Lidocain, Adocain®)
was used as local anesthetic protocol during surgeries. Fistula and teat injuries (4
cases) treated with required operative method. In two cows with teat stenosis were
treated with curettage of teat sinus via ostium papillare and incision of the mass
causing obstruction via teat wall. Submucosa closed with a simple continuous
suture followed by skin closure using a simple suture using Vicryl, Ethicon, USP 20. Following operation, synovial fluids taken from tarsal joint administered to the
surgical area (one administration) as well as the teat sinus (3 administrations at 24
hour intervals) of each cows. In order to keep the synovial fluid in the teat sinus,
ostium papillare was closed with a teat bandage. During synovial fluid applications,
milk that accumulated in the teat sinus was drained by teat cannula for 3 days after
surgery. After this period, routine milking was recommended. Except one case
(fistula formation due to large size of the perforation and improper post-operative
conditions) in all cows the procedure was resulted in normal milk flow and there
was no surgical adhesion formation 1 month after surgery. In conclusion, synovial
fluid can be used as an effective viscoelastic agent to prevention of scar formation
after teat surgery.
Keywords: synovial fluid, viscoelastic material, teat injury, cow
106
ÇĠFTLĠK HAY-9
Buzağılarda atresia coli cerrahisinde desfluran ve sevofluran’ın
hemodinamik parametreler ve yaĢam indeksi üzerine etkileri
Muhammed Enes Altuğ
Cafer Tayer ĠĢler
Merve Zorlutuna
Mustafa Kemal Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Antakya
Mevcut çalıĢma, atresia kolili buzağıların operatif tedavisinde desfluran (Des) ve
sevofluran (Sevo) anestezilerinin kan parametreleri ve postoperatif hayatta kalma
süreleri üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacı ile planlandı. ÇalıĢma doğmasal
atresia koli anomalili 20 buzağı ve 10 adet sağlıklı 5-10 günlük buzağıda (kontrol
grubu) gerçekleĢtirildi. Anestezi diazem (0.5-1.0 mg/kg, iv) ve ketamine (4-6
mg/kg, iv) uygulamasını takiben % 5-9 desflurane (n=10) veya %1-5 sevoflurane
(n=10) anestezisi ile gerçekleĢtirildi. Tüm olguların venöz kan örneklerinde anestezi
öncesi, anestezi sırası, post-op 1 saat sonra ve 10 gün sonra biyokimyasal (AST,
ALT, GGT, LDH, ALP, lipaz, kreatin, BUN, CK-MB, glukoz, kortizol, Na, K, CI , Ca, T.Bil,
total protein, albumin, kolesterol, trigliserid), hematolojik ve kan gaz analizleri
yapıldı. Operatif tedaviler kolestomi ve anastomoz uygulaması ile gerçekleĢtirildi.
Minimal istatistiki anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 kullanıldı. Atresia kolili buzağılarda AST, ALT, GGT, LDH, TBili, creatin, lipaz düzeyi normal sağlıklı buzağılardan
önemli oranda yüksek, glukoz, kolesterol, total protein, albumin ve Ca değerleri ise
önemli oranda düĢük bulundu (P<0.05). Atresia kolili buzağılarda hematolojik
parametrelerden WBC, Granulosit%, Mono%, Hb, HCT, MCV normal sağlıklı
buzağılardan önemli oranda yüksek, LY%, RDWc ve pO2 değerleri ise önemli oranda düĢük bulundu (P<0.05). Des anestezisi sırasındaki (30. dk) HCO3, TCO2, BEecf
ve BEB değerleri Sevo anestezi grubundan anlamlı olarak daha düĢük bulundu. Des
ve Sevo grupları arasında ise lipaz, kolesterol, LYM, Hb, MCV, MCH ve MCHC
değerlerindeki farklılıklar önemli bulundu (p<0.05). Sonuç olarak; atresia kolili ve
sağlıklı buzağıların kan profilleri arasında önemli farklılıklar olduğu ve ayrıca cerrahi
metot ve anestezinin postoperatif hayatta kalma oranı ve kan profilini etkilediği
sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: atresi coli, buzağı, kolestomi, desfluran, sevofluran, biyokimyasal ve hemotolojik parametreler
107
FARM ANIM-9
The effects of desflurane and sevoflurane on hemodynamic
parameters and survival rate in surgical management of calves with
atresia coli
Muhammed Enes Altuğ
Cafer Tayer ĠĢler
Merve Zorlutuna
Mustafa Kemal Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Antakya
The present study was designed to evaluate the effects of desflurane (Des) and
sevoflurane (Sevo) on the blood parameters and postoperative survival time in the
surgical management of the calves with atresia coli. The study was conducted in
the 20 calves with congenital atresia coli anomaly and ten healthy calves (5-10
days) as a control group. After intra-venous diazepam (0.5-1.0 mg/kg) and ketamine (4-6 mg/kg) were given, the maintanance of anaesthesia was continued with
5-9% desflurane (n=10) or 1-5% sevoflurane (n=10). In the venous blood samples
of all cases were performed biochemical (AST, ALT, GGT, LDH, ALP, lipase, creatinine, BUN, CK-MB, glucose, cortisol, Na, K, CI , Ca, total bilirubin, total protein,
albumin, cholesterol and triglyceride), hematological and blood gas analysis before, during, one hour after anesthesia and ten day after anesthesia, respectively.
Operative treatments were achieved with colostomy or anastomosis. As the level
of statistical significance was used p<0.05. Compared to healthy calves, the levels
of AST, ALT, GGT, LDH, TBili, creatine and lipase in the calves with atresia coli were
significantly higher than healthy calves, while glucose, cholesterol, total protein,
albumin and Ca levels were significantly lower (p<0.05). In the hematological analysis, the levels of WBC, granulocyte%, mono%, Hb, HCT and MCV were significantly higher than the normal healthy calves, whereas LY%, RDWC and pO2 levels were
significantly lower (p<0.05). HCO3 , TCO2, BEecf and BEB values during desflurane
th
anesthesia (30 min) were significantly lower than sevoflurane anesthesia group.
The differences in the levels of lipase, cholesterol, LYM, HGB, MCV, MCH and
MCHC between Des and Sevo groups were also found statistically significantly
(p<0.05). As a result; there were found significant differences between the blood
profiles of the healthy calves and with atresia coli, and also the surgical methods
and anesthesia applications affected postoperative survival rate.
Keywords: atresia coli, calf, colostomy, desflurane, sevoflurane, biochemical and
hematological parameters
108
ÇĠFTLĠK HAY-10
Ġntestinal atresialı buzağıların
abdominal sıvı analiz bulgularının araĢtırılması
Hakan Salcı
1
2
Serkan Çatık
1
E Sinem Özdemir Salcı
2
3
4
Cüneyt Özakın
3
4
Uludağ Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi, Ġç Hst. ve Doğum&Jinekoloji A. Dalları; Tıp
Fakültesi, Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, Bursa
Bu çalıĢmanın amacı intestinal atresialı buzağıların abdominal sıvı analiz sonuçlarını
araĢtırmaktır. Toplam 22 buzağı (farklı ırk, cinsiyet ve günlük) abdominal gerginlik
ve defekasyon olmaması Ģikâyetleri ile farklı zamanlarda kliniklerimize getirildi.
Olguların kan numuneleri vena jugularis‟ten alındı. Abdominal sıvıları da steril
teknikle olgulardan elde edildi. Kanın hematolojik muayenesinde total ve formül
lökosit değerleri ile serum total protein seviyesi incelendi. Abdominal sıvıların da
hematolojik analizleri ve mikrobiyolojik incelemesi gerçekleĢtirildi. Elde edilen
bulgulara göre, intestinal atresialı buzağılarda akut enfeksiyon baĢlangıcı Ģekillenerek genel durumun peritonitis Ģekillenmesiyle birlikte bozulduğu, barsak florasından abdominal sıvıya mikroorganizma geçiĢi ile birlikte sepsis ve septisemiye varan
ölümcül problemlerin geliĢtiği gözlendi. Sonuç olarak, intestinal atresialı buzağılara
yapılacak cerrahi tedavi erken zamanda planlanmalı, aksi halde cerrahi baĢarıyı
etkileyecek laboratuar muayene sonuçlara da yansıyan mortal problemlerin Ģekillenebileceği düĢünülmelidir.
Anahtar kelimeler: abdominal sıvı analizi, intestinal atresia, buzağı
109
FARM ANIM-10
Investigation of the abdominal fluid analysis results
in calves with intestinal atresia
Hakan Salcı
1
2
Serkan Çatık
E Sinem Özdemir Salcı
1
3
3
4
Cüneyt Özakın
2
Uludag Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery, Int. Med. and
4
Obstetric&Gynecology; Faculty of Medicine, Dept. of Microbiology, Bursa
Aim of this study was to investigate analysis result of the calves with intestinal
atresia. Totally 22 calves (in different breed, sex and day-old) was presented to our
clinics in different times with the problems of abdominal distension and lack of
defecation Blood samples of the cases was collected from jugular vein. Abdominal
fluids were aspirated with sterile technique. In hematological examination, total
and formulae leucocyte and serum total protein values were analyzed from blood
samples. Hematological analysis and microbiologic cultures were investigated from
abdominal fluids. According to acquired results, in calves with intestinal atresia, it
was observed that acute infectious was formed initially and then following peritonitis effected the general situations, sepsis and septicemia led to mortal problems
together with the microorganism translocation form gut lumen to abdominal fluid.
As a conclusion, the surgical plan to be performed on calves with intestinal atresia
should be planned in early stage, otherwise, occurrence of the mortal problems
reflecting the laboratory examination results and affecting the surgical success
should be considered.
Keywords: abdominal fluid analysis, intestinal atresia, calf
110
ÇĠFTLĠK HAY-11
Buzağılarda umblikal hernilerin
ensizyonsuz operasyon tekniğiyle onarımı
Engin Kılıç
Sadık Yayla
Vedat Baran
Celal ġahin Ermutlu
Uğur Aydın
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Kars
Bu çalıĢmada, buzağılarda komplikasyonsuz umblikal hernilerin ensizyonsuz gizli
dikiĢ yöntemiyle onarımı ve sonuçların klinik ve ultrasonografik olarak değerlendirilmesi amaçlandı. ÇalıĢma materyalini 1 hafta-5 aylık, 35-80 kg canlı ağırlıkta ve
farklı cinsiyetteki (17 erkek, 4 diĢi) 21 adet Simental buzağı oluĢturdu. Önce ayakta
sonra da sırtüstü pozisyonda klinik ve ultrasonografik olarak muayene edilerek
omphalophlebitis, adezyon ve inkarserasyonla komplike olmayan, kompresibilitereponibilite gösteren ve fıtık deliği çapı 7 cm‟ye kadar olan olgular çalıĢmaya dahil
edildi. DikiĢ materyali olarak polyflament polyester iplik kullanıldı. Operasyon sedasyon ve lokal infiltrasyon anetezisi altında gerçekleĢtirildi. Rutin operasyon hazırlığı yapılan ve operasyon süresince sırtüstü pozisyonda tutulan olgularda 4-7 adet
gizli Matress dikiĢiyle defekt kapatıldı. Operasyon bölgesinin ultrason ile kontrol
edilmesiyle iĢlem tamamlandı. Postoperatif antibiyotik uygulanmadı. Postoperatif 2
ay süreyle periyodik Ģekilde klinik ve ultrasonografik olarak takip edilen olguların
hiçbirinde nüks ya da komplikasyona rastlanmadı. Postoperatif 1 yıl boyunca 10
hasta sahibiyle zaman zaman yapılan telefon görüĢmelerinde herhangi bir olumsuz
geri bildirim alınmadı. Operasyon süresi, tedavi maliyeti, postpoperatif özen, dikiĢ
alma ihtiyacı ve enfeksiyon riski dikkate alındığında komplikasyonsuz umblikal
hernilerin tedavisinde söz konusu yöntemin klasik yöntemlere üstünlük sağladığı
söylenebilir. Dolayısıyla bu yöntemin hayvancılığın olumsuz koĢullarda ya da mera
hayvancılığı Ģeklinde yapıldığı yerlerde çalıĢan klinisyenler tarafından tercih edilmesinin birçok açıdan avantaj sağlayabileceği öngörülmektedir.
Anahtar kelimeler: hernia umblicalis, ensizyonsuz operasyon, buzağı
111
FARM ANIM-11
Repair of umbilical hernia
with free-incision surgery in calves
Engin Kılıç
Sadık Yayla
Vedat Baran
Celal ġahin Ermutlu
Uğur Aydın
University of Kafkas, Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Kars
The purpose of this study is to repair umbilical hernia in calves through suture
method and assess results clinically and ultrasonographically. Animal material of
the study included 21 Simmental calves (17 male, 4 female) between 1 week-5
months old and 35-80 kg live weight. Upon clinical and ultrasonographic examination of calves in first ambulatory and then supine positions, hernias up to 7 cm
diameter without omphalophlebitis, adhesion and incarceration complications,
with compressibility-reponibility were included into the study. Polyfilament polyester was used as stitching material. Surgery was conducted following sedation and
local infiltration anesthesia. Routine surgical preparations were made and animal
material were kept lying in supine position during surgery. Defects were closed
with 4-7 times hidden mattress sutures. Surgery was completed when surgical area
was controlled through ultrasound. No post operative antibiotics were applied.
There were no recurrences or complications seen during 2 months of clinical and
ultrasonographic follow-ups. In the post-operative one year, from time to time
phone calls were made to 10 patient owners and no negative feedback was received. When surgical duration, treatment cost, post-operative care, suture removal and infection risk are considered, it can be said that the previously mentioned
method is superior to classical ones when it comes to the treatment of umbilical
hernia without complications. Therefore it is predicted that this method will be
advantageous in many ways for clinicians who work in areas where there are negative animal husbandry conditions or pasture husbandry.
Keywords: umblical hernia, free-incision surgery, calf
112
ÇĠFTLĠK HAY-12
Buzağılarda propofol indüksiyonu ile oluĢturulan izofluran ve
sevofluran genel anestezilerinin klinik ve fizyolojik değerler üzerine
etkilerinin karĢılaĢtırılması
Selvinaz Yakan
1
1
Özgür Aksoy
2
Ağrı Ġbrahim Çeçen Üniv., EleĢkirt Celal Oruç Hayvansal Üretim YO, Ağrı
2
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Kars
Bu araĢtırmada buzağılarda propofol indüksyonu ile oluĢturulan izofluran ve sevofluran genel anestezilerinin, klinik ve fizyolojik bulgular üzerine etkilerinin karĢılaĢtırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıĢtır. ÇalıĢma 0-3 aylık 30 buzağı üzerinde
yürütüldü. Her bir grup 15 hayvandan oluĢacak Ģekilde izofluran (1.grup) ve sevofluran (2.grup) grubu olarak 2‟ye ayrıldı. Her iki grupta da anesteziden 15 dakika
önce buzağılara deri altı (DA) yolla 0.02 mg/kg dozda Atropin Sülfat uygulandı.
Atropin sülfat uygulamasından 15 dakika sonra 5-6 mg/kg dozda propofol intra
venöz (ĠV) yolla verildi. Propofol uygulamasının 10. dakikasında bütün hayvanlarda
endotrakeal entübasyon uygulandı ve inhalasyon anestezisi baĢlatıldı. 1. grupta
anestezi baĢlangıç konsantrasyonu %4-5 olarak seçildi ve idamesine %1.5-3 konsantrasyonla devam edildi. 2. grupta ise anestezi baĢlangıç konsantrasyonu %5-7
ve idamesi %2.5-4 konsantrasyon olarak belirlendi. Anestezi süresince buzağılar
monitörize edilerek; anestezi öncesinde, premedikasyon ve indüksiyon döneminde,
5, 15, 30, 45, 60 ve 75. dakikalarda kalp atım sayısı, nabız değerleri, sistolik, diyastolik, ortalama kan basıncı, solunum sayısı, vücut ısısı ve EKG bulguları kaydedildi.
Kan numuneleri; anestezi öncesinde, premedikasyon ve indüksiyon döneminde, 30
ve 75. dakikalarda alındı ve eritrosit sayısı (RBC), total lökosit sayısı (WBC), hemoglobin miktarı (Hb), hematokrit değer (Hct), trombosit sayısı (PLT) değerlendirildi.
AraĢtırmada izofluran ve sevofluran anestezilerinde klinik ve fizyolojik bulgularının
buzağılarda benzer sonuçlar verdiği ve her iki anestezik ilacın da minimum komplikasyona yol açtığı sonucuna ulaĢılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: propofol, izofluran, sevofluran, anestezi, buzağı
113
FARM ANIM-12
Comparing the effects of general anesthesia inducted by propofol,
isoflurane and sevoflurane on clinical and physiological values in
calves
Selvinaz Yakan
1
1
Özgür Aksoy
2
Ağrı Ġbrahim Çeçen Univ., EleĢkirt Celal Oruç High Sch. of Anim. Production, Ağrı
2
Kafkas Univ., Fac. of Vet. Med., Dep. of Surgery, Kars
In this study, calves induced by propofol and isoflurane and sevoflurane induction
of general anesthesia, clinical and physiological findings should be regarded as
aimed to compare the effects. Such that each group consists of 15 animals isoflurane (group 1) and sevoflurane (group 2) were divided into 2 groups as. In both
groups of calves subcutaneously (SC) 15 minutes before anesthesia route 0.02 mg
/ kg Atropine sulfate were administered. 15 minutes after Atropine sulfate administration 5-6 mg / kg propofol dose intravenous (IV) doses was administered. 10
minutes of propofol in all animals underwent endotracheal intubation and inhalation anesthesia was initiated. In group 1, anesthesia was chosen as the initial concentration of 4-5% and 1.5-3% concentrations continued to be maintained. 5-7%
of the group 2 and maintenance of anesthesia, the initial concentration was determined as the concentration of 2.5-4%. Calves was monitored throughout the
procedure; anesthesia, before premedication and induction period, 5, 15, 30, 45, 60
and 75 minutes in heart rate, pulse rate, systolic, diastolic, mean blood pressure,
respiratory rate, body temperature and EKG were recorded. Blood samples; anesthesia before, premedication and induction period, 30 and 75 minutes were taken,
and red blood cell count (RBC), total leukocyte count (WBC), hemoglobin concentration (Hb), hematocrit (Hct), platelet count (PLT) were evaluated. In the study,
isoflurane and sevoflurane anesthesia in calves of the clinical and physiological
findings gave similar results and minimal complications of both anesthetic drugs
leads to the conclusion that has been reached.
Keywords: propofol, isoflurane, sevoflurane, anesthesia, calve
114
ÇĠFTLĠK HAY-13
Boynuz köreltme iĢlemi uygulanan buzağılarda pre-emptive
uygulanan dexketoprofen trometamol’un akut kortizol, inflamatuar
yanıt ve oksidatif stres üzerine olan etkisi
Musa Korkmaz
1
Zülfikar Kadir SarıtaĢ
1
1
Aziz Bülbül
2
1
Ġbrahim Demirkan
2
Afyon Kocatepe Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi ve Fizyoloji A. Dalları, Afyonkarahisar
Bu çalıĢmanın amacı, koterle boynuz köreltme iĢlemi uygulanan buzağılarda, preemptif dexketoprofen trometamol‟un (DEX) akut kortizol, inflamatuar yanıt ve
oksidatif stres üzerine olan etkisinin değerlendirilmesidir. Boynuz köreltme iĢlemi
için ağrılıkları 52-82 kg arasında, 6-8 haftalık yaĢında 12 erkek Holstein Fresian ırkı
buzağı kullanıldı. DEX grubunda bulunan buzağılara (n=6) boynuz köreltme iĢleminden 30 dk önce DEX (ĠV, 2 mg/kg) uygulanırken, kontrol grubuna (n=6) serum
fizyolojik (ĠV, 2 mg/kg) uygulandı. Bütün buzağıların boynuz yakma iĢlemi lokal
anestezi altında elektrokoterle gerçekleĢtirildi. Kalp frekansı ve solunum sayısı
boynuz köreltme iĢleminden önce ve sonra ölçülerek kaydedildi. Serum kortizol,
tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), interlöykin-1 beta (IL-1β), interlöykin-6 (IL-6),
total antioksidan aktivite (TOA), malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH) ve nitrik
oksit (NO) düzeylerinin belirlenebilmesi için boynuz köreltme iĢleminden 30 dk
önce ve 15, 30, 60 dk sonra kan örnekleri toplandı. Kontrol ve DEX gruplarında
boynuz köreltme iĢleminden hemen sonra kortizol konsantrasyonlarının yükseldiği
ancak DEX grubunda boynuz köreltme iĢlemi sonrası 60. dk‟da baĢlangıç değerlerin
altına indiği gözlendi (p<0.05). DEX grubunda TNF-α konsantrasyonun boynuz
köreltme iĢleminden 15 dk sonra hafif arttığı ama bu artıĢın istatistiksel olarak
önemli olmadığı belirlendi. Kontrol grubunda TNF-α konsantrasyonun boynuz
köreltme iĢleminden 30 dk öncesi ile karĢılaĢtırıldığında uygulama sonrası 30. dk‟da
daha yüksek olduğu gözlendi (p<0.05). Sonuç olarak, boynuz köreltme iĢlemi sırasında lokal anestezik ve DEX kombinasyonunun akut kortizol, inflamatuar yanıt ve
oksitadif stresi azalttığı veya önlediği belirlendi.
Anahtar kelimeler: buzağı, kortizol, dexketoprofen, boynuz köreltme, akut faz
yanıt
115
FARM ANIM-13
Effect of pre-emptive dexketoprofen trometamol on acute cortisol,
inflammatory response and oxidative stress to disbudding in calves
Musa Korkmaz
1
Zülfikar Kadir SarıtaĢ
1
Aziz Bülbül
1
2
1
Ġbrahim Demirkan
2
A. Kocatepe Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Physiology
Afyonkarahisar
The aim of this study was to evaluate the effect dexketoprofen trometamol (DEX)
on acute cortisol, inflammatory response and oxidative stress following hot-iron
disbudding in calves. Twelve male Holstein Friesian dairy calves, weighing between
52 and 82 kg and 6-8 weeks of age were used for disbudding procedure. DEX
calves (n=6) were treated by DEX (IV, 2 mg/kg) 30 min before disbudding, while
physiological saline (IV, 2 mg/kg) was administered 30 min before procedure Control calves (n=6). All claves were disbudded by an electrically heated hot-iron dehorner under local anaesthesia. The heart rate and respiratory rate was measured
and recorded before and after disbudding procedure. Blood samples were collected at 30 min before disbudding and 15, 30, 60 min after disbudding for analysis
of serum cortisol, tumour necrosis factor (TNF-α), interleukin-1 (IL-1β), interleukin6 (IL-6), total antioxidant capacity (TOC), malondialdehyde (MDA), glutathione
(GSH), and nitric oxide (NO). In CO and DEX groups, it was observed that cortisol
concentration was immediately increased after disbudding but fell to lower level
than baseline level at 60 min after disbudding in DEX group (p<0.05). TNF-α concentration was slightly increased 15 min after disbudding in DEX group but this
was not significant statistically. It was observed that TNF-α concentration was
higher during 15 min after disbudding as compared to 30 min before disbudding
in control group (p<0.05). In conclusion, it was determined that combination of a
local anaesthetic agent and DEX may decrease or prevent acute cortisol, inflammatory response and oxidative stress during disbudding procedure.
Keywords: calves, cortisol, dexketoprofen, disbudding, acute phase response
116
ÇĠFTLĠK HAY-14
Ankara keçilerinde propofol sevofluran anestezisinin lipid
peroksidasyon ve antioksidan sistem üzerine etkileri
1
Ali KumandaĢ
1
Ertuğrul Elma
2
3
Miyase Çınar
Mert Pekcan
1
1
Birkan Karslı
Zeynep Pekcan
1
2
Kırıkkale Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Biyokimya A. Dalları, Kırıkkale
3
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Biyokimya Anabilim Dalı, Ankara
Bu çalıĢmada, Ankara keçilerinde propofol ile anestezi indüksiyonundan sonra
uygulanan sevofluran anestezisinin lipid peroksidasyon seviyeleri ve bazı antioksidan parametreleri üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıĢtır. ÇalıĢma materyalini, ağırlıkları 34-50 kg arasında değiĢen 7 adet diĢi Ankara keçisi oluĢturmuĢtur.
Anestezi indüksiyonu intravenöz bolus olarak ortalama 5.00 ± 0,6 mg/kg dozda
propofol ile yapılarak % 3-6 sevoflurane ve 100% oksijen anestezik karıĢımı ile 1
saat devam edildi. Kan örnekleri tüm hayvanlardan öncelikle propofol uygulamadan önce, daha sonra anestezi indüksiyonundan hemen sonra ve anestezinin 15,
30, 60, 120. dakikaları ve anestezinin 24 saat sonrasında alındı. Toplanan kan örnekleri plazma malondialdehit (MDA), E vitamini, A vitamini, beta-karoten düzeyleri, eritrosit süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) aktivitelerini ölçmek için
kullanılmıĢtır. Propofol ve sevofluran ile anestezi edilen Ankara keçilerinde ne
plazma MDA, E vitamini, A ve β-karoten düzeyleri, ne de eritrosit SOD ve CAT aktivitelerinde anestezi sırasında ve sonrasında baĢlangıç ölçümlerine göre herhangi
bir istatistiksel farklılık tespit edilmemiĢtir. Sonuç olarak, Ankara keçilerinde propofol ve sevofluran anestezisinin kan MDA düzeyleri veya antioksidan parametreler
üzerine herhangi bir olumsuz etkiye neden olmadığı tespit edilmiĢtir.
Anahtar kelimeler: Ankara keçisi, antioksidan enzim, sevofluran, lipid peroksidasyon, propofol
117
FARM ANIM-14
The effects of propofol and sevoflurane anaesthesia
on lipid peroxidation and the antioxidant system in Angora goats
1
Ali KumandaĢ
1
Ertuğrul Elma
2
3
Miyase Çınar
Mert Pekcan
1
1
Birkan Karslı
Zeynep Pekcan
1
2
Kırıkkale Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Biochemistry, Kırıkkale
3
Ankara University, Faculty of Vet. Med., Department of Biochemistry, Ankara
The present study was aimed at the determination of the effects of propofol and
sevoflurane administration on lipid peroxidation levels and certain antioxidant
parameters in goats. The study was conducted on seven healthy, adult, female
Angora goats weighting between 34-50 kg. Anaesthesia was induced with an intravenous bolus dose of 5.00 ± 0,6 mg/kg propofol and maintained with % 3-6
sevaflurane in 100% oxygen for an hour period. Blood samples were taken from
all of the animals prior to the administration of propofol, following the induction
of anaesthesia, and 15, 30, 60 and 120 minutes and 24 hours after sevoflurane
administration. The collected blood samples were used to measure plasma
malondialdehyde (MDA), vitamin E, vitamin A and beta-carotene levels and erythrocyte superoxide dismutase (SOD) and catalase (CAT) activities. In propofol and
sevoflurane anaesthetized Angora goats, neither plasma MDA, vitamin E, A and βcarotene levels nor erythrocyte SOD and CAT activities displayed statistically significant difference during and after anaesthesia. In result, it was determined that
propofol and sevoflurane anaesthesia did not induce any adverse effect on blood
MDA levels or the antioxidant parameters investigated in the Angora goat.
Keywords: angora goat, antioxidant enzyme, sevoflurane, lipid peroxidation,
propofol
118
ÇĠFTLĠK HAY-15
Farklı mera koĢullarının
koyun ayak hastalıkları oluĢumu üzerine etkileri
Vedat Baran
Engin Kılıç
Ġsa Özaydın
Sadık Yayla
Celal ġahin Ermutlu
Uğur Aydın
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Kars
Bu çalıĢma Kars-Ardahan-Iğdır yörelerinde farklı özelliklere sahip meralarda otlatılan koyunlarda ayak hastalıklarının klinik ve radyolojik olarak belirlenmesi ile bakım,
onarım ve önleyici tedbirleri içine alan hayvan refahının göz önüne alındığı sonuçların birlikte değerlendirilmesi amacıyla yapılmıĢtır. Mevsim koĢulları gereği çalıĢma
iki ayrı dönemde mera dönemi sonu (sonbahar-kıĢ) ve ağıl dönemi sonu (ilkbahar)
olmak üzere farklı ırk ve cinsiyette toplam 2000 baĢ koyun üzerinde yürütüldü.
ÇalıĢmaya sonbaharda baĢlandı ve koyunların ayak ve tırnakları öncelikle klinik
olarak muayene edildi. Herhangi bir lezyon görülen tırnak ya da ayağın A/P ve M/L
pozisyonda radyografileri alındı. Aynı iĢlemler ilkbaharda da tekrarlandı. Lezyon
saptanan ayaklarda tırnak kesimi, törpüleme ve pansuman uygulamalarını içeren
bir dizi kozmetik giriĢimde bulunulurken sürü sahiplerine de önleyici tedbirler
tavsiye edildi. Her iki dönemde de dikkate alındığında muayene edilen koyunların
400‟ünde (%20 ) ayak lezyonları belirlendi. Bu lezyonlar ise daha çok aĢırı tırnak
uzamasına bağlı tırnak deformasyonları ile tırnak çatlaklarından oluĢmaktaydı.
Bunların dıĢında travmatik yaralar, ayak apsesi, taban eziği, interdigital dermatitis
gibi olgulara rastlandı. Radyografik incelemelerde ise ayağı oluĢturan phalangeal
kemiklerde osteofitik üremeler, ankiloz ve phalanx tertia‟da osteoliz bulguları tespit
edildi. Tedavi uygulanan veya öneride bulunulan çiftlikler 1 ay sonra yeniden ziyaret edilerek sonuçlar takip edildi. Önerilerin dikkate alındığı çiftliklerde herhangi
sorun saptanmazken, farklı nedenler sonucu önerilerin göz ardı edildiği sürülerde
problemin devam ettiği anlaĢıldı. ÇalıĢmadan elde edilen önemli bir bulgu da engebeli, bitki örtüsü zayıf ve ağılda barındırılan hayvanlar ile yumuĢak çayır özelliğinde ya da bitki örtüsü zengin meralarda otlatılan, ahırda barındırılan koyunlarda
saptanan ayak, tırnak lezyonlarının farklılık gösterdiği olmuĢtur.
Anahtar kelimeler: koyun, mera, ayak sağlığı, tırnak kesimi
119
FARM ANIM-15
Effects of different grassland conditions
on foot disease of sheep
Vedat Baran
Engin Kılıç
Ġsa Özaydın
Sadık Yayla
Celal ġahin Ermutlu
Uğur Aydın
Universty of Kafkas, Faculty of Veterinary, Department of Surgery, Kars
The purpose of this study is to clinically and radiologically define foot disease of
sheep which are fed on grasslands having different characteristics in KarsArdahan-Iğdır regions and to assess its results which include maintenance and
repair, preventive measures along with animal‟s welfare. The study was carried out
in two separate periods, which is, at the end of grassland time (fall) and sheep pen
period (spring) and covered 2000 sheep of different race and sex. The study was
started in fall and feet and hoof of sheep were clinically examined. Radiographies
of those with lesions on A/P and M/L positions were performed. The same procedure repeated in spring. While, feet with lesions underwent a series of cosmetic
practices such as cutting, trimming, filing and dressing, herd owners were informed about preventive measures and received recommendations. For both periods, among examined sheep, 400 (%20) were identified with foot lesions. Most of
them were related to deformation because of excessively long hooves and cracks.
Other than these, traumatic wounds, foot abscess, sole bruise and interdigital
dermatitis were sometimes observed. During radiographic examinations, osteophytic growth in phalangeal bones of feet, ankyloses, osteolysis in phalanx tertia
were identified. Farms that received treatment or recommendations were visited
after a month to follow the results. Though there weren‟t any problems in farms
that had acted in line with recommendations, problems still existed for herds
which had not been able to go in line with recommendations for various reasons.
An important finding is that foot lesions may differ between sheep living in rough
terrain, sparse vegetation, sheep pen and sheep fed in soft pastures or grassland
with dense vegetation and kept in barns.
Keywords: sheep, grassland, foot health, hoof trimming
120
ÇĠFTLĠK HAY-16
Koyunlarda piyeten hastalığında
farklı tedavi yöntemlerinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Birkan Karslı
Ertuğrul Elma
Kırıkkale Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Kırıkkale
ÇalıĢmada koyunların piyeten hastalığında farklı tedavi yöntemlerinin etkinliklerinin
değerlendirilmesi ve bu yöntemlerin lipid peroksidasyonu ve antioksidanlar üzerine
olan etkilerinin araĢtırılması amaçlanmıĢtır. ÇalıĢmada farklı sürülerdeki piyeten
hastalığı bulunan 100 koyun ile sağlıklı olan 20 koyun kullanıldı. Hastalıklı hayvanlar 20 hayvandan oluĢmak üzere 5 gruba ayrıldı ve sağlıklı 20 koyun ise kontrol
grubunu oluĢturdu. Hastalıklı hayvanlara oksitetrasiklin ve çinko sülfat ayak banyosu, spiramisin ve çinko sülfat ayak banyosu, oksitetrasiklin, vitamin E ve çinko sülfat
ayak banyosu, spiramisin, vitamin E ve çinko sülfat ayak banyosu ve sadece çinko
sülfat ayak banyosu olmak üzere 5 farklı tedavi yöntemi uygulandı. Hayvanlardan
tedaviye baĢlamadan önce, tedaviye baĢladıktan sonra 7., 14. ve 28. günde alınan
kan örneklerinde plazma malondialdehit, vitamin E ve çinko değerleri ile eritrosit
süperoksit dismutaz ve glutasyon peroksidaz aktiviteleri belirlendi. Tedaviye baĢlamadan önce hastalıklı hayvanların ayak temizliği yapıldı, tırnaklar kesildi ve lezyonlar açığa çıkarıldı. Ġlaç uygulamaları yapıldıktan sonra ayak banyosuna alındı.
Ayak banyosu uygulaması günde 5 dakika olarak 1 hafta süreyle hastalıklı olan tüm
hayvanlara uygulandı. Tedavi sonrası 7., 14. ve 28. günde kontrolleri yapıldı. Tedavi
sonrası 7. gün kontrollerinde hayvanların ayaklarında lezyonların hızla iyileĢtiği ve
topallığın Ģiddetinin azaldığı dikkati çekti. On dört gün sonra yapılan kontrollerinde
lezyonların iyileĢtiği ve topallıkların ortadan kalktığı, bazı hayvanlarda lezyonların
hafiflediği fakat tam iyileĢmenin olmadığı görüldü. Sadece çinko sülfat ayak banyosu uygulanan gruptaki hayvanlarda iyileĢmenin diğer gruptaki hayvanlara göre
yetersiz olduğu belirlendi. Yirmi sekiz gün sonra yapılan kontrollerde tedavinin
baĢarılı olduğu gözlemlendi. Hayvanların iyileĢmesine bağlı olarak plazma MDA
düzeyinde belirgin bir azalma, eritrosit GPx aktivitesinde ise artıĢın olduğu görüldü.
Süperoksit dismutaz aktivitelerinde istatistiksel olarak önemli olmayan (p>0,05)
sayısal azalıĢların olduğu tespit edildi. Vitamin E uygulaması yapılan gruplardaki
hayvanlarda plazma vitamin E düzeyinde artıĢ (p<0,05) tespit edilirken diğer gruplarda bir farklılık görülmedi (p>0,05). Çinko sülfat ayak banyosu uygulamasının
plazma çinko değeri üzerine etkisiz olduğu belirlendi (p>0,05). Sonuç olarak, tek
baĢına çinko sülfat ayak banyosu uygulamasının tedavide yetersiz olduğu, diğer
tedavi yöntemleri arasında önemli farklılığın olmadığı fakat parenteral spiramisin
ve vitamin E uygulamasıyla birlikte çinko sülfat ayak banyosu uygulamasının tedavide daha etkili olduğu belirlendi.
Anahtar kelimeler: koyun, piyeten, oksitetrasiklin, spiramisin, vitamin E
121
ÇĠFTLĠK HAY-16
The evaluation of the efficacy of
different treatment methods for virulent footrot in sheep
Birkan Karslı
Ertuğrul Elma
Kırıkkale Univ., Faculty of Vet. Medicine, Depertmant of Surgery, Kırıkkale
In this study, it was aimed to evaluate the efficacy of different treatment methods
and their effects on antioxidants and lipid peroxidation. Ovine footrot is one of the
most important foot disease in sheeps and common in our country. A hundred
sheeps with ovine footrot from different flocks were assigned to five groups and
twenty healthy sheeps were used as a control group. The five different treatment
methods were used in each group: oxytetracycline with zinc sulphate footbath,
spiramycine with zinc sulphate footbath, oxytetracycline plus vitamin E with zinc
sulphate footbath, spiramycine plus vitamin E and zinc sulphate footbath and only
zinc sulphate footbath. Plasma malondialdehyde, vitamin E and zinc values and
erythrocyte superoxide dismutase and glutathione peroxidase activities were determined in blood samples which were taken before the treatment and 7, 14 and
28 days after the treatment. Foots were cleaned, overgrown hoofs were trimmed
and lesions were exposed before treatment for all the sheeps with ovine footrot.
All the sheeps with ovine footrot were taken in zinc sulphate footbath after applications of drugs. Footbath was applied daily for 7 days in 5 minute. The sheeps
were re-examined 7, 14 and 28 days later. It was observed that both foot lesions
and lameness were decreased 7 days after treatment. Although the foot lesions
were healed and lameness was dissapeared completely 14 days after the treatment
in most of the sheeps, it was recorded that some lesions didn‟t heal completely in
some sheeps. Recovery rates were lower in zinc sulphate footbath group compared to the other groups. All foot lesions were healed completely 28 days after
the treatment. Malondialdehyde levels were decreased and GPx activity was increased after the treatment of ovine footrot. Although superoxide dismutase activities were decreased but it was statistically insignificant (p>0,05). As the vitamin E
levels were increased after the application of vitamin E parenterally (p<0,05), the
difference between the other groups were insignificant (p>0,05). Zinc sulphate
footbath were determined to be ineffective on plasma zinc levels (p>0,05). In conclusion, ıt was determined that only the zinc sulphate footbath was insufficient for
the treatment of ovine footrot but parenteral spiramycine and vitamin E with zinc
sulphate footbath was the most effective treatment methods in ovine footrot and
the difference between other treatment groups were insignificant.
Keywords: sheep, footrot, oxytetracycline, spiramycine, vitamin E
122
AT-1
Atlarda naviküler hastalığın
manyetik rezonans görüntüleme ile tespiti
Ebru GökĢahin
Celal Ġzci
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Konya
Naviküler sendrom, distal sesamoid ya da naviküler kemik ve yakın bağlantısı bulunan yapılardan kaynaklı, ağrı ve kronik topallik ile seyreden bir ön ayak hastalığıdır. Kollateral ligament, naviküler kemik, distal sesamoidean impar ligament, naviküler bursa ve profund tendo ile iliĢkili olmakla birlikte primer olarak tendinitis
kaynaklı değildir. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) canlı vücudunda bulunan
hidrojen protonunu kullanarak görüntü elde eder. Bu sayede kemik ve yumuĢak
doku (kemik, tendo, ligament, eklem kapsülü, synovial sıvı ve kas) hakkında detaylı
bilgi elde edilir. Atlarda alt ekstremite için standart MRG protokolü ile anatomik ve
patolojik yapılar hakkında detaylı bilgi elde edilir (yangı, ödem, yumuĢak dokuda
Ģekillenen düzensiz sinyal yoğunluğu). Standart protokol proton ağırlıklı (PD), T2ağırlıklı (T2), Short tau inversion (STIR-yağ baskılı görüntü), T1-ağırlıklı ve üç boyutlu gradient echo (3D) sekanslardan oluĢur. ÇalıĢmada incelenen naviküler hastalık
Ģüpheli 8 yarıĢ atında MRG ile elde edilen bilgiler aĢağıda sunuldu:
 3 atta naviküler kemikte sıvı akümülasyonu. Naviküler hastalığı bulunan birçok
atta naviküler kemikte anormal sıvı birikimi gözlenir (kemik ödemi). Naviküler
kemikte Ģekillenen sıvı birikimi genellikle kemiğin distal açısında, impar ligamentin proksimal birleĢiminde, navikÜler suspansor ligament ve medullar kavitede
görülür.
 1 atta naviküler suspansör ligament desmitisi bulundu. Bu ligamentin geniĢlemesi, kronik desmitisin belirtisidir.
 2 atta impar ligament desmitisi bulundu. Ligamentte sinyal değiĢimi Ģekillenerek
ya da Ģekillenmeden ligamentte kalınlaĢma meydana gelir. Anormal sıvı sinyali
distal sesamoid kemiğin distal açısından ya da distal falanksın palmar/plantar birleĢme açısından köken alır.
 1 atta naviküler bursitis ve distal interfalangeal eklemde synovitis tespit edildi.
Synovial yapıda bulunan sıvı, STIR ve T2- ağırlıklı sekanslar kullanılarak değerlendirilebilir. Distal interfalangeal eklem ve naviküler bursa‟daki sıvı artıĢı değerlendirilebilir. Fibröz doku, kronik distal susam kemiği dejenerasyonu ve fleksor korteks
erozyonu ile birlikte, distal susam kemiği ve profund tendo arasında belirlenir.
 1 atta naviküler kemik kırığı. Transvers görüntüde, distal susam kemiği ile impar
ligamentin yapıĢma bölgesinde avülsion kırığı Ģeklinde belirlenir.
Anahtar kelimeler: naviküler kemik, MRG, at
123
EQUINE-1
Detection of navicular disease in horses with
magnetic resonance imaging
Ebru GökĢahin
Celal Ġzci
Department of Surgery, Faculty of Vet. Medicine, University of Selçuk, Konya
Navicular syndrome is a chronic forelimb lameness associated with pain arising
from distal sesamoid or navicular bone and closely related structures, including the
collateral ligaments of navicular bone, the distal sesamoidean impar ligament, the
navicular bursa, and the deep digital flexor tendon (DDFT), but not include primarily tendinitis. Magnetic resonance imaging (MRI) uses the hydrogen protons in the
body to produce imaging. A typical protocol used to look at anatomy and pathology in the distal limb of a horse (inflammation, edema, irregularity, of signal in soft
tissue). The standard protocol includes proton density (PD), T2-weighted (T2),
short tau inversion (STIR), T1-weighted (T1) and three dimensional gradient echo
(3D) sequences. We examined 8 race horses which we have suspected navicular
disease on. The results of MRI have been presented below.
 3 horses have fluid accumulation in the navicular bone and sclerosis. In many
horses with navicular disease, abnormal fluid is observed in the navicular bone
(bone edema).In the navicular bone, fluid is most often seen at its distal aspect
proximal to the insertion of the impar ligament (IL), navicular suspensory ligament (NSL) and medullary cavity.
 1 horse has navicular suspensory ligament desmitis. Enlargement of this ligament
is a finding consistent with chronic desmitis.
 2 horses have impar ligament (IL) desmitis. Thickening of the ligament, with or
without changes in signal occurs. Abnormal fluid signal is observed at its origin
on the distal aspect of navicular bone or its insertion on the palmar or plantar
distal phalanx.
 1 horse has navicular bursitis and distal interphalangeal joint synovitis. The fluid
in the synovial structures can be evaluated easily with SITIR and T2 sequences.
Ġncreased fluid in the distal interphalangeal joint and navicular bursa can be
evaluated. Fibrous scar tissue (adhesion) is observed between the navicular bone
and DDFT with chronic navicular bone degeneration and erosion of flexor cortex.
 1 horse has distal navicular bone fracture. On the transverse image, navicular
bone avulsion fractures to be clearly seen in the insertion of the IL to the navicular bone.
Keywords: navicular bone, MRI, horse
124
AT-2
Atlarda termografinin temel ilkeleri
Latif Emrah Yanmaz
Zafer OkumuĢ
Elif Doğan
M Gökhan ġenocak
Atatürk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Erzurum
Termografi yayılan sıcaklığı ölçerek resim olarak gösteren non-invaziv bir tekniktir.
Bu çalıĢmada sağlıklı atlardaki normal termografik bulguların sunulması amaçlanmıĢtır. ÇalıĢmanın materyalini anamnez ve klinik muayene sonucunda herhangi bir
hastalığı olmayan yaĢları 3 ile 6 arasında değiĢen toplam 20 erkek Arap atı oluĢturdu. Termografik muayene öncesinde atlar 15 dk dinlendirildi, muayeneler hava
akımı ve direkt güneĢ ıĢığı almayan 23°C civarında sıcaklıktaki bir oda da gerçekleĢtirildi. Termografik muayenede ön ve arka bacakların 4 yönlü termogramları alınarak sıcaklık değerleri kaydedildi. ÇalıĢma sonucunda; Ön bacaklarda sephalik vena
güzergâhınca, arka bacaklarda ise sephanöz vena güzergâhınca sıcaklık artıĢı gözlendi. Metacarpus (26.3°C) ve topuk bölgesinin (26.7°C) dorsal yüzeyi nispeten
daha soğuk gözüktü. Metacarpus/metatarsus III ile flexor tendolar arasında artan
bir sıcaklık artıĢı belirlendi. Bu sıcaklık artıĢı ön bacaklarda median palmar vena ve
arka bacaklarda metatarsal vena güzergâhını izlemekteydi. Ayaktaki en sıcak bölge
coroner band‟idi (31.20°C). Palmar/plantar yönde tendolar nispeten daha soğuk
gözlenirken, yumuĢak ökçelerin ortası (32.20°C) ise en sıcak bölge olarak belirlendi.
Sonuç olarak; termografi uygulaması yapılırken sağlıklı atlardaki termografik yazılımın bilinmesi, oluĢması muhtemel hastalıkların tanısını yapmaya yardımcı olur ve
muhtemel hatalı tanı konulmasını engeller.
Anahtar kelimeler: termografi, topallık, at, koroner bant
125
EQUINE-2
Basic principles of thermography in horses
Latif Emrah Yanmaz
Zafer OkumuĢ
Elif Doğan
M Gökhan ġenocak
Ataturk University, Veterinary Faculty, Department of Surgery, Erzurum
Thermography is the noninvasive technique that measures emitted heat and displays this temperature as a picture. This study was aimed to present normal thermographic findings of healthy horses. The material of this study is composed of 20
male Arabian horses without any disease, age between 3-6 years old. Before the
thermographic examination horses had rested 15 min, examinations were performed in a room without direct sunlight and air flow, room temperature was
approximately 23°C. In thermographic examination, front and hind limbs were
evaluated in 4 directions, and temperatures were recorded. Temperature increasement was seen in the route of cephalic vein in front limbs and sephaneous
vein in hind limbs. Metacarpus (26.3°C) and fetlock (26.7°C) was relatively cool in
dorsal view. There is increased warmth between the third metacarpus/metatarsus
and flexor tendons; this follows the route of the metatarsal vein in the hind limb
and the median palmar vein in the forelimb. Coronary band (31.20°C) is the warmest area over the foot. At palmar/plantar aspect, tendons are relatively cool, and
bulbs of the heel (32.20°C) are the warmest area. In conclusion; be aware of normal
thermographic appearance will help to diagnose probable disease and prevent
faulty diagnosis.
Keywords: thermography, lameness, horse, coronary band
126
AT-3
Atların ortopedik hastalıklarının rutin klinik muayenesinde
termografinin kullanımı
1
2
AyĢe Kocabıyık
Simone Westermann
Chiristian Stanek
2
3
Heinz HF Buchner
Aytaç Akçay
2
1
2
SDÜ, ġarkikaraağaç YO, Veteriner Prog., ġarkikaraağaç, Isparta
Viyana Vet. Hek. Eğitimi Üniv., Büyük Hayvan Cerrahi ve Ortopedisi Kliniği, Viyana
3
Erciyes Üniv., Vet. Fak., Hayvan Sağ. ve ĠĢletme Ekonomisi AD, Kayseri
Bu çalıĢmada, atların ortopedik hastalıklarının rutin klinik muayenesinde termografinin kullanılabilirliğinin belirlenmesi ve termografi bulgularının klinik muayene
sonuçları ile karĢılaĢtırılması amaçlandı. ÇalıĢmada Viyana Veteriner Üniversitesi at
ortopedi kliniğine topallık Ģikâyeti ile baĢvuran 100 at kullanıldı. Klinik muayeneden
hemen önce atın bütün vücudunu kapsayan termografik muayene gerçekleĢtirildi
ve değerlendirme için 17 bölge belirlendi. Termografik muayeneden bağımsız
olarak klinik muayene gerçekleĢtirildi. Belirlenen her bir anatomik bölge ve simetrisi için bölgesel minimum, ortalama ve maksimum degerleri kaydedilip simetrik
bölgelerin ısı farkları hesaplandı. Elde edilen termografi bulguları ile klinik muayene
sonuçları karĢılaĢtırıldı. Muayene edilen 100 attan 87 tanesine klinik teĢhis konulabilirken 13 tanesinde termografik değiĢiklikler gözlenmesine rağmen herhangi bir
tanı konulamadı. 87 attan 11 tanesinde termografik bulgular klinik muayene sonucu belirlenen lezyon kaynağı ile bağlantılı iken 76 atta lezyon kaynağı ile ilgili olmayan bölgelerden de termografik bulgular elde edildi. Bu çalıĢmada, eklem hastalıkları hariç her lezyonun ısı artıĢına neden olduğu fakat her ısı artıĢının klinik olarak
teĢhis edilmiĢ bir lezyonu göstermediği gözlendi. Termal değiĢikliklere neden olan
faktörlerin önemi vurgulandı.
Anahtar kelimeler: termografi, at, ortopedik hastalıklar, kızılötesi görüntüleme
127
EQUINE-3
The use of thermography in routine clinical examination
of orthopedic diseases in horses
1
2
AyĢe Kocabıyık
Simone Westermann
Chiristian Stanek
2
3
Heinz HF Buchner
Aytaç Akçay
2
1
Süleyman Demirel University, ġarkikaraağaç Vocational School, Laboratory and
Veterinary Health, ġarkikaraağaç, Isparta
2
Clinic for Large Anim. Surgery and Orthopedics, Univ. for Vet. Med., Vienna
3
Erciyes Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Anim. Health Econ. & Manag., Kayseri
Although evidence of its diagnostic value is certain, thermography has not been
used in routine clinic examination as other imaging technologies (radiography,
ultrasonography). In the present study to analyze the diagnostic value of thermography in routine clinical use in equine lameness cases was aimed. The study carried
out in 100 equine patients out of the routine patient‟s material. After environmental acclimation and before clinical examination standardized thermographic examination was performed for each horse. An IRT camera was placed at approximately
90° angle and a distance of 1 to 2m range. Thermographic images included cranial
and caudal views of the body, full lateral body views, full views of the limbs, views
of the chest, neck and top line view of the back. For evaluating the RST (regional
surface temperature) 17 manually drawn regions were determined. The mean,
minimum and maximum values of the temperatures from determined regions were
recorded and compared with the values from the respective symmetric regions.
RST differences of the respective symmetric regions were compared with clinic
diagnosis findings. Among all horses, 87 horses had a clinic diagnosis. In 13 horses,
although thermal pattern changes were present, no pathologic lesion could be
recorded by clinic examination. By these 87 horses, in 11 horses thermal pattern
changes were recorded just from the areas that were related with the injured region, in 76 horses thermal pattern changes were also recorded from the areas that
were not related with the injured region. In this study, it is observed that every
lesion, except joint injuries, caused a detectable heat increase but not every detectable heat increase indicated a lesion. The importance of identifying the reasons
for the thermal pattern changes in the suspected regions was emphasized.
Keywords: Thermography, horse, orthopedic diseases, infrared imaging
128
AT-4
Atlarda desfluran-detomidin ve medetomidin kombinasyonlarının
klinik, laboratuar ve kardiyopulmoner etkilerinin karĢılaĢtırılması
Hanifi Erol
1
1
2
Mustafa Arıcan
Erciyes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Kayseri
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Konya
2
Bu çalıĢmanın amacı; atlarda desfluran-detomidin ve medetomidin kombinasyonlarının klinik, laboratuar ve kardiyopulmoner etkilerinin karĢılaĢtırılmasıdır. ÇalıĢma
materyalini ağırlıklar ortalaması 275+ 56 kg, yaĢları ortalaması 6.8+ 5, 4 erkek ve 4
diĢi olmak üzere her biri 8 sağlıklı atlardan oluĢan toplam 4 adet grup oluĢturdu.
Gruplar; detomidin-desfluran, detomidin-desfluran-atipamezol, medetomidindesfluran, medetomidin-desfluran-atipamezol olarak oluĢturuldu. ÇalıĢmada bireysel farklılıkların ortadan kaldırılması için, oluĢturulan gruplarda aynı atlar değerlendirildi. Her bir çalıĢma grubu baĢlamadan önce atlar 15 gün süre ile dinlendirildi.
Hayvanlara premedikasyon uygulaması detomidin (25µg/kg) (Domosedan,
50mg/10ml, Pfizer) ve medetomidin (7µg/kg) (Domitor, 10mg/10ml, Pfizer) ile
yapıldı. Ġndüksiyon ise midazolam (0.03mg/kg) (Demizolam 15mg/3ml, DeltaSelect
Gmbh) ve ketamin (2.2mg/kg) (Ketasol %10, 2500mg/25ml, Bremer Pharma Gmbh)
ile gerçekleĢtirildi. Volatil ajan olarak desfluran (Suprane, EczacıbaĢı Baxter) kullanıldı. Anestezi bitiminde II ve IV. gruplara atipamezol (0.06mg/kg) IV olarak (Antisedan 50mg/10ml, Pfizer) uygulandı. Bu çalıĢmanın sonucunda uygulanan anestezi
prosedürünün atlarda güvenli olarak kullanılabileceği ve desfluranın atlar için ideal
bir volatil ajan olduğu görüldü. Desfluran‟ın özellikle kardiyovasküler sistem, karaciğer ve üriner sistem hastalarında rahatlıkla kullanılabileceği fakat MAC değerinin
üstündeki değerlerde dikkatli kullanılması gerektiği önerilmektedir. Çünkü desfluranın alveoler konsantrasyonun hızlı değiĢimi kardiyovasküler sistemde olumsuzluk
oluĢturabileceği kanısına varıldı. Premedikatif ajanlarla beraber kullanılmalı ve bu
sayede kalp atımını hızlandırması ve arteriyel kan basıncını düĢürmesinin önüne
geçilmelidir. Ayrıca kullanılan premedikatif ilaçların etki sürelerinin, organ ve sistemlere etkilerinin dikkate alınmasının gerekli olduğu görüldü. Anestezi sonrası
kullanılacak olan α-2 adrenoseptör antagonistlerinin özellikle uzun süreli anestezi
sonrası uygulanacaksa daha yüksek dozlarda kullanılması gerektiği önerildi.
Anahtar Kelimeler: at, anestezi, desfluran, detomidin, medetomidin, atipamezol
129
EQUINE-4
Comparison to clinical, laboratory and cardiopulmonary effects of
desflurane, detomidine and medetomidine combinations in horses
Hanifi Erol
1
1
2
Mustafa Arıcan
University of Erciyes, Faculty of Veterinary, Department of Surgery, Kayseri
University of Selcuk, Faculty of Veterinary, Department of Surgery, Konya
2
The aim of this study is comparison to clinical, laboratory and cardiopulmonary
effects of desflurane, detomidin and medetomidine combinations in horses. Eight
healthy horses, mean body weight 275+ 56 kg, 6.8+ 5 aged, 4 mare and 4 female
were used as a materials. The horses were dived four groups; first group desflurane-detomidine, second group desflurane-detomidine-atipamezole, third group
desflurane-medetomidin and fourth group desflurane-medetomidine-atipamezole.
For the elimination effect of individual differences, same horses were used for each
groups. Before experiments all horses were taken a rest two weeks intervals. For
premedication, detomidine (25µg/kg) (Domosedan, 50mg/10ml, Pfizer) and medetomidine (7µg/kg) (Domitor, 10mg/10ml, Pfizer) were used. For induction midazolam (0.03mg/kg) (Demizolam 15mg/3ml, DeltaSelect Gmbh) and ketamine
(2.2mg/kd) (Ketasol %10, 2500mg/25ml, Bremer Pharma Gmbh) were induced.
Inhalation anaesthesic agents Desflurane (Suprane, EczacıbaĢı Baxter) were used
after induction. At the and of the anaesthesia, atipamezole (0.06mg/kg) (Antisedan
50mg/10ml, Pfizer) was given by IV to II. and IV. groups. As a result of this study,
the anesthetic procedure and desflurane are seen an ideal volatil agent for horses.
Especially desflurane can be used easily in the cardiovascular system, liver and
urinary system in patients, but caution is recommended to use values above the
MAC. Because the alveolar concentration of desflurane was concluded that rapid
change and can make negativity in the cardiovascular system. Desflurane must be
used with α-2 agonist agents and thus should be prevented that the heartbeat
rhythms slows down and arterial blood pressure. In addition, the duration of α-2
agonist agents‟ action and the effects of organs and system effects were must be
taken into consideration. If the agent of α-2 antagonist for use long time anesthesia higher doses suggested.
Keywords: horse, desflurane, detomidine, medetomidine, atipamezole
130
Poster
Bildiriler
131
132
P1
Ġstanbul yöresinde kedi ve köpeklerde
deri hastalıklarının insidansı
Sema Çakır
1
1
Cengiz AktaĢ
2
1
Ġbrahim Canpolat
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
2
CountryVet Veteriner Kliniği, Ġstanbul
Bu çalıĢmada Ġstanbul ilinde klinik, poliklinik, bakım-barınma ve rehabilitasyon
hizmeti veren 26 küçük hayvan kuruluĢunda saptanan deri hastalıklarının değerlendirilmesi yapıldı. ÇalıĢmada 653‟ü köpek ve 347‟si kedi olmak üzere toplam 1000
olgu kullanıldı. Köpeklerin 256 (%39,2)‟sının genç (0-2), 153 (%23,5)‟ünün orta yaĢ
(2-5) ve 244 (%37,3)‟ünün yaĢlı (5-13); kedilerin ise 164 (%47,3)‟ünün genç (0-2),
92 (%27)‟sinin orta yaĢ (2-7) ve 91 (%26)‟inin ise yaĢlı (7-19) hayvanlardan oluĢtuğu
belirlendi. Yapılan değerlendirme sonucunda olguların 276‟sında kaĢıntılı dermatoz
[kedi: 103 (%29.7); köpek: 173 (%26.5)], 210‟nunda sinüs oluĢumuyla karakterize
hastalıklar [kedi: 66 (%19); köpek: 143 (%21.9)], 122‟sinde uyuz [kedi: 8 (%2.3);
köpek: 114 (%17.4)], 98‟inde dermatofitozis [kedi: 54 (%15.6); köpek: 44 (%6.7)],
87‟sinde nodüler dermatoz [kedi: 28 (%8); köpek: 59 (%9)], 64‟ünde komplike vakalar [kedi: 2 (%0.6); köpek: 62 (%9.5)], 31‟inde apse [kedi: 22 (%6.3); köpek: 9 (%1.4)],
23‟ünde çevresel dermatoz [kedi: 11 (%3.2); köpek: 12 (%1.8)], 16‟sında otitis externa [kedi: 3 (%0.9); köpek: 13 (%2)], 13‟ünde ülseratif dermatoz [kedi: 6 (%1.7); köpek: 7 (%1)], 12‟sinde endokrin dermatozu [kedi: 3 (%0.9); köpek: 9 (%1.4)], 11‟inde
yağlı kuyruk sendromu [kedi: 11 (%3.2)], 10‟unda othematom [kedi: 2 (%0.6); köpek: 8 (%1.2)], 7‟sinde kabuklanma ve pullanma ile karakterize hastalıklar [kedi: 2
(%0.6); köpek: 5 (%0.8)], 4‟ünde fotosensibilizasyon [kedi: 4 (%1.2)], 3‟ünde cushing
sendromu [köpek: 3 (%0.5)], 3‟ünde atopi [kedi: 3 (%0.9)], 3‟ünde interdigital dermatitis [köpek: 3 (%0.5)] ve 1‟inde de yaz dermatozu [köpek: 1 (%0.2)] bulunduğu
gözlendi. Sonuç olarak; kedi ve köpeklerdeki deri hastalıklarının ırk, cins, yaĢ, beslenme, barınma ve bakım gibi faktörler ile yakından iliĢkili olduğu saptandı.
Anahtar kelimeler: kedi, köpek, deri hastalıkları
133
P1
Incidence of skin diseases
of cats and dogs in Ġstanbul
Sema Çakır
1
1
Cengiz AktaĢ
2
1
Ġbrahim Canpolat
Fırat University, Veterinary Faculty, Dept. of Surgery, Elazığ
2
CountryVet Veterinary Clinic, Ġstanbul
In this study, it was evaluated the skin diseases detected from a total of 26 small
animal institutions providing surgery, policlinic, care, housing and rehabilitation
services in Ġstanbul province. A total of 1000 cases composed of 653 dogs and 347
cats were used in the study. Of dogs, 256 (39.2%) included younger (0-2), 153
(23.5%) middle-aged (2-5), and 244 (37.3%) old (5-13), and of cats, 164 (% 47.3)
included younger (0-2), 92 (27%) middle-aged (2-7), 91 (26%) old (7-19) animals.
As a result of the evaluation performed, the determined cases were as above: 276
itch dermatoses [cat: 103 (29.7%); dog: 173 (26.5%)], 210 diseases characterized
with sinus formation [cat: 66 (19%); dog: 143 (21.9%)], 122 scabies [cat: 8 (2.3%);
dog: 114 (17.4%)], 98 dermatopytoses [cat: 54 (15.6%); dog: 44 (6.7%)], 87 nodular
dermatoses [cat:28 (8%); dog: 59 (9%)], 64 complicated dermatoses [cat: 2 (0.6%);
dog: 62 (9.5%)], 31 abscess formation [cat: 22 (6.3%); dog: 9 (1.4%)], 23 environmental dermatoses [cat: 11 (3.2%); dog: 12 (1.8%)], 16 otitis externa [cat: 3 (0.9%);
dog: 13 (2%)], 13 ulcerative dermatoses [cat: 6 (1.7%); dog: 7 (1%)], 12 endocrine
dermatoses [cat: 3 (0.9%); dog: 9 (1.4%)], 11 fat tail syndrome [cat: 11 (3.2%)], 10
authohematom [cat: 2 (0.6%); dog: 8 (1.2%)], 7 crusting and scaling diseases [cat: 2
(0.6%); dog: 5 (0.8%)], 4 photosensitization [cat: 4 (1.2%)], 3 cushing syndrome
[dog: 3 (0.5%], 3 atopic dermatitis [dog: 3 (0.5%)], 3 interdigital dermatitis [dog: 3
(0.5%)] and 1 summer dermatitis [dog: 1 (0.2%)]. It was concluded that there was a
close relationship between the skin diseases of dogs and cats and the factors such
as breed, sex, age, nutrition, housing and handling the animals.
Keywords: cat, dog, skin diseases
134
P2
Ġngiliz Seter ırkı bir köpekte anonychia
ve ikinci falanks kırığı olgusu
Elif Doğan
Zafer OkumuĢ
Latif Emrah Yanmaz
M Gökhan ġenocak
Atatürk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Erzurum
Bu çalıĢmada, Atatürk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı kliniğine getirilen 1.5 yaĢlı, 25 kg ağırlığında, erkek, Ġngiliz seter ırkı bir köpekte belirlenen
Anonychia ve Ġkinci falanks kırığı olgusunun değerlendirilmesi amaçlandı. Hayvan
sahibinden sol arka ayağın ikinci parmağında doğuĢtan tırnak olmadığı, son sekiz
aydır giderek artan bir topallık oluĢtuğu bilgisi alındı. Olgunun klinik muayenesinde
sol arka ayağın ikinci parmağında tırnağın olmadığı, radyolojik muayenede ise aynı
parmağın ikinci falanksında avulsiyon kırığı oluĢarak kırılan parçanın ventrale deviasyonu belirlendi. Klinik ve radyografik muayenesi yapılan olguya anonychia ve
ikinci parmağın ikinci falanksında kırık tanısı koyuldu. Genel anestezi altında
proximal interphalangeal ekleme desartikulasyon yapılarak ikinci falanks uzaklaĢtırıldı. Bu çalıĢmada literatürlerde yaygın olarak bahsedilmeyen ikinci falanksın kırığı
ile birlikte bulunan anonychıa olgusu sunuldu. Desartikülasyon yapılan olgunun
uzun süreli postoperatif döneminde komplikasyonsuz Ģekilde iyileĢtiği ve topallığın
ortadan kalktığı belirlendi.
Anahtar kelimeler: köpek, anonychia, desartikülasyon
135
P2
A case of second phalanx fracture and anaonychia
in an English Setter dog
Elif Doğan
Zafer OkumuĢ
Latif Emrah Yanmaz
M Gökhan ġenocak
Atatürk University, Veterinary Faculty, Department of Surgery, Erzurum
This study was aimed to evaluate anonychia and second phalanx fracture case in
25kg, 18 months old male English Setter dog which was presented to Atatürk
University, Veterinary Faculty, Department of Surgery. According to the owner, the
dog had a deformity in the left paw which had been noticed since birth, and lameness was getting worse during the last eight months. In physical examination;
absent of second digit nail in left hind limb was noticed. Radiological examination
revealed avulsion fracture at the level of the distal second phalanx and ventrally
deviation of fragment was seen. Based on the findings from the physical and radiographic examinations, anonychia and second phalanx fracture were diagnosed.
Under general anesthesia, proximal disarticulation was performed and second
phalanx was removed. In this study, anonychia and second phalanx fracture which
was rarely mentioned in the literature was presented. Disarticulation of this case
showed well recovery without lameness and any complication in long term postoperative observation.
Keywords: dog, anonychia, disarticulation
136
P3
Bir Ġran kedisinde bronkolitiazis komplikasyonuna
bağlı pnömomediastinum
Hakan Salcı
Uygur Canatan
Hilal ÇeĢme
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Bursa
Bu olgu sunumunun amacı bronkolitiazis komplikasyonu sonucu ĢekillenmiĢ pnömomediastinum‟lu bir kediyi rapor etmektir. Ġran ırkı, 10 yaĢlı, kısırlaĢtırılmıĢ diĢi
kedi bir serbest veteriner kliniğinde genel anestezi altında yapılan oral muayene ve
diĢtaĢı temizliği sonrası Ģekillenen egzersiz intolerans, kusma ve öksürük problemleriyle baĢka bir Ģehirden kliniklerimize sevk edildi. Klinik olarak, öksürük, dispnea
ve boyun bölgesi boyunca subkutan amfizem bulguları gözlenen kedinin vital
parametreleri ve lokal lenf yumruları normaldi. Rutin hematolojik ve serum biyokimyasal muayene sonuçlarının da normal referans değerler arasında olduğu saptandı. Toraks radyografilerinde trakea boyunca devam eden radyolusent görünüm
(pnömomediastinum) ve akciğerin cranial loblarında parankim içerisinde olduğu
düĢünülen radyoopak mineral alanlar (bronkolitler) tespit edildi. Carinaya kadar
yapılan trakeoskopik incelemede trakeada herhangi bir patoloji ile karĢılaĢılmadı.
Hastanın tanısının bronkolite bağlı ĢekillenmiĢ pnömomediastinum olduğu saptandı ve kafes istirahati, antibiyotik ve kortizon sağaltımı uygulanmasına karar verildi.
Hasta sahibiyle yapılan tedavi sonrası görüĢmede kedinin durumunun iyi olduğu
öğrenildi.
Anahtar kelimeler: bronkolitiazis, pnömomediastineum, Ġran kedisi
137
P3
Pneumomediastinum as a complication of broncholithiasis
in a Persian cat
Hakan Salcı
Uygur Canatan
Hilal ÇeĢme
Uludağ University, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Bursa
The aim of this case presentation is to report of a cat with pneumomediastnum as
a result of complication of broncholithiasis. A Persian breed, ten-year-old, castrated female cat was referred from a city to our clinics with the problems of exercise
intolerance, vomiting and coughing encountered after oral examination and cleaning of the teeth bones, performed under general anesthesia. Clinically, vital parameters and local lymph node of the cat had findings of the coughing, dyspnea
and subcutaneous emphysema through neck region was normal. Routine hematological and serum biochemical examination results were also within normal reference ranges. In the thoracic radiographs, radiolucent appearance continuing
through trachea (pneumomediastinum) and radiopact mineral areas (broncholiths)
thought to be possible in the lung parenchyma were determined. Tracheoscopic
examination performed to the carina were not encountered any pathology in the
trachea. Diagnose of the patient was detected pneumomediastinum due to broncholithiasis and cage restriction, antibiotic and cortisone therapy was decided.
Communication with the patient owner following therapy informed us that the cat
was healthy.
Keywords: broncholithiasis, pneumomediastineum, Persian cat
138
P4
Bir köpekte oral papillomatozis
ve siklofosfamit ile sağaltımı
Cihan Günay
1
1
Aydın Sağlıyan
1
Mustafa Özkaraca
2
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Elazığ
2
Veteriner Kontrol AraĢtırma Enstitüsü, Elazığ
Bu olgu sunumunda 7 aylık pointer ırkı erkek bir köpekte karĢılaĢılan yaygın ve
kronik oral papillomatozis‟in kemoterapi ile sağaltımı ve elde edilen klinik sonuçların sunulması amaçlandı. Olgu, 3-6 mg/kg dozunda ve birer hafta arayla 4 kez ĠV
siklofosfamit uygulanarak baĢarıyla sağaltılmıĢ, yaygın ve kronik oral papillomatozis sağaltımında siklofosfamit kullanılarak yapılan kemoterapinin etkin bir sağaltım
seçeneği olacağı kanısına varılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: oral papillomatozis, köpek, kemoterapi
139
P4
Oral papillomatosis in a dog
and treatment with cyclophosphamide
Cihan Günay
1
1
Aydın Sağlıyan
1
Mustafa Özkaraca
2
Department of Surgery, Veterinary Faculty, Fırat University, Elazığ
2
Veterinary Control and Research Institute, Elazığ
Chemotherapy treatment of very common oral papillomatosis in a 7-month male
dog (pointer) and clinical outcomes of the treatment were presented in this case.
The case was successfuly treated by the administration of intravenous cyclophosphamide IV (3-6 mg / kg ) 4 times every two weeks. As a result it was understood
that chemotherapy could be used as an effective method in case of wide and acute oral papillomatosis.
Keywords: oral papillomatosis, dog, chemotherapy
140
P5
Bir kedinin safra yollarında özefagal hiatal fıtık
sebebiyle oluĢan alıĢılmadık geniĢleme
H Özlem Nisbet
1
Didem Pekmezci
2
1
Murat Güzel
2
1
Taylan Önyay
2
Ondokuz Mayıs Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi ve Ġç Hst. Anabilim Dalları, Samsun
Bu olgunun materyalini solunum güçlüğü ve abdominal geniĢleme Ģikâyeti ile
getirilen 4 yaĢlı, erkek bir kedi oluĢturdu. Hastanın klinik muayenesinde, taĢikardi,
dispne, abdominal solunum ve abdomende geniĢlemeye neden olan bir kitle tespit
edildi. Biyokimyasal analizde serum AST ve ALT değerleri yüksek bulundu. Ġdrar
analizinde ise bilirubinuri, proteinuri ve lökosit görüldü. Radyografik muayenede
barsakların büyük kısmının toraks'a fıtıklaĢtığı, karaciğere yaslanmıĢ geniĢ bir kitlenin varlığı tespit edildi. Ultrasonografik muayenede karaciğerle iliĢkili geniĢ kistik
bir kitle ve çok sayıda kistik dilatasyonlar tespit edildi. Deneysel laparatomi operasyonunda safra kesesi ve sistik kanalın çok geniĢlemiĢ olduğu, koledok kanalında
oldukça geniĢ bir divertikül Ģekillendiği görüldü. Ayrıca, hastada, safranın uzaklaĢtırılmasının ardından, hiatal hernia'nın da bulunduğu tesbit edildi. Safra uzaklaĢtırıldıktan sonra midenin fundus kısmının batında olduğu ancak midenin kardia ve
pylorus'u ile pankreasın, ince barsakların tamamının ve kolon desendens dıĢında
kalın barsakların da özefagal hiatal açıklıktan göğüs boĢluğuna fıtıklaĢtığı belirlendi. Hasta sahibinin operasyon istememesi üzerine medikal tedaviye baĢlandı. Hasta
bir ay sonra aynı Ģikâyetlerle getirildi. Hasta, sahibinin onayının ardından, standart
prosedüre göre ameliyat için hazırlandı. Operasyon sırasında safra boĢaltıldıktan
sonra özefagal hiatal açıklık 2 cm geniĢletildi ve fıtıklaĢan organlar göğüs boĢluğundan uzaklaĢtırıldı. Diafram üzerinde açılan kesi dikilerek kapatıldı ve hiatal açıklık normal konumunda bırakıldı. Safra kanalında obstruksiyon olmadığı ve safranın
duodenuma geçiĢ yaptığı belirlenerek choledochoduodenostomy operasyonu
uygulanmadı. Hasta beĢinci günde kaybedildi. Hasta sahibinin kabul etmemesi
üzerine postmortem muayene yapılamadı. Kedilerde safra kesesi anomalilerine
nadiren rastlanmaktadır. Bilgilerimize göre veteriner literatürlerde IV. tip hiatal fıtık
ve özefagal hiatal fıtık sebebiyle oluĢan safra kanalı geniĢlemelerine rastlanmamıĢtır.
Anahtar kelimeler: kedi, safra kesesi, hiatal fıtık, radyografi, ultrasonografi
141
P5
Unusual biliary tract enlargement due to
oesophagal hiatal hernia in a cat
H Özlem Nisbet
1
Didem Pekmezci
2
Murat Güzel
2
1
Taylan Önyay
1
University of Ondokuz Mayıs, Faculty of Veterinary Medicine, Depts. of Surgery
2
and Internal Medicine, Samsun
A 4-year-old, male, short haired cat presented with gradually enlarging abdominal
cavity and dyspnea. In clinical examination, tachycardia, dyspnea, abdominal breathing and a mass which causes enlargement of the abdomen was detected. Serum AST and ALT values were elevated. Urine analysis revealed bilirubinuria, proteinuria and leukocytes. In radiographic examination, majority of the intestines
were herniated through the diaphragm to the thoracic cavity and a large radiolucent mass attached to the liver was detected in the abdomen. Ultrasonographic
examination revealed a liver-related cystic large mass and associated large numbers of cystic dilations. During exploratory laparotomy, enlarged gallbladder, cystic
duct and a large diverticulum in the common bile duct were observed. After removing the bile a hiatal hernia was determined as well. The fundus of the stomach
was inside the abdominal cavity but cardia and pylorus have herniated through the
esophageal hiatal opening into the thoracic cavity, along with all pancreas, small
intestines and large intestines except colon descendens. Because the patient
owner rejected the operation, medical treatment was started. After one month, the
patient was presented with the same symptoms. The patient was prepared for
surgery according to the standard procedure after the owner‟s consent. After the
bile was extracted from the gallbladder, oesophageal hiatal opening was enlarged
to 2 cm, the herniated organs were removed from the thoracic cavity. No obstruction of the bile duct was observed as the bile was flowing to the duodenum normally so, choledochoduodenostomy was not performed. The patient was died in
the fifth day. As the patient owner did not give permission a necropsy could not be
performed. Gallbladder abnormalities have been rarely reported in cats. To our
best of knowledge, the combination of type IV hiatal hernia and biliary tract enlargement due to esophageal hiatal hernia has not been described in the veterinary
literature.
Keywords: cat, gallbladder, hiatal hernia, radiography, ultrasonography
142
P6
Bazı köpek ırklarında
fossa intercondylaris geniĢlik indeksi
Ömer Gürkan Dilek
1
1
Seyyid Said Sabancı
Mehmet Erkut Kara⁴
2
Jakov Sengaut
3
Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Anatomi AD, Burdur
2
Kırıkkale Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Anatomi AD, Kırıkkale
3
Jakovo Veterinarijos Centras, Vilnius, Litvanya
⁴Adnan Menderes Ünivesitesi, Veteriner Fakültesi, Anatomi AD, Aydın
Köpeklerde arka bacakta sıklıkla karĢılaĢılan ligamentum cruciatum craniale (LCCr)
rupturu topallığa neden olan, sekonder olarak osteoarthrit gözlemlenen önemli
ortopedik problemlerdendir. Kemik dokudaki her türlü değiĢikliğin, kemiğe bağlanan kas veya ligamentin yapısını da etkileyeceği düĢünülmektedir. Femur‟un distalinde fossa intercondylaris‟e yapıĢan LCCr‟nin condylus geniĢliğinden etkileneceği
belirtilmiĢ ve bazı köpek ırklarında bununla ilgili indeksler çıkarılmıĢtır. Bu sebeple
LCCr rupturu için risk grubunda olan bazı köpek ırklarında intercondyler fossa
geniĢliği indeksinin değerlendirilmesi hedeflenmiĢtir. ÇalıĢmada, ortopedik olarak
sağlıklı; Newfoundland (n:21), Rottweiller (n:19), Labrador Retriewer (n:38) ırklarından köpekler kullanılmıĢtır. Anestezisi altında köpeklerden standart pelvis röntgeni
çekilmiĢtir. Dijital ortama aktarılan görüntülerden Intercodylar fossa ve toplam
condylus geniĢliği ölçülerek bu verilerden fossa geniĢlik indeksi hesaplanmıĢtır.
Ġstatistiksel değerlendirmeye göre karĢılaĢtırılan ırklar arasında fossa geniĢlik indeksinin Newfoundland (0,30±0,02) ırkında, Rottweiler (0,32±0,02) ve Labrador retriever (0,32±0,02) ırklarına göre daha küçük olduğu tespit edilmiĢtir. Son yıllarda
yapılan çalıĢmalara göre LCCr rupturunun en sık görüldüğü bu üç köpek ırkında
standart pelvis röntgenlerinde fossa geniĢlik indeksi değerlerinin sunulduğu bu
çalıĢma, daha fazla köpek ırkına iliĢkin verilerin elde edilmesi için devam ettirilmektedir. Bu tür çalıĢmalar, köpeklerde ligamentum cruciatum craniale hasarları ve
fossa intercondylaris‟in geometrik yapısına iliĢkin klinik çalıĢmalara destek olabilecek yardımcı veriler sunmaktadır.
Anahtar kelimeler: köpek, ligametum cruciatum craniale, fossa geniĢlik indeksi
143
P6
Fossa intercondylaris width index
in some dog breeds
Ömer Gürkan Dilek
1
1
Seyyid Said Sabancı
Mehmet Erkut Kara⁴
2
Jakov Sengaut
3
Mehmet Akif Ersoy Univ., Fac. of Vet. Med., Department of Anatomy, Burdur
2
Kırıkkale Univ., Fac. of Vet. Med., Department of Anatomy, Kırıkkale
3
Jakovo Veterinarijos Centras, Vilnius, Lithuania
⁴Adnan Menderes Univ., Fac. of Vet. Med., Department of Anatomy, Aydın
The cranial cruciate ligament (LCCr) rupture is one of the important problems of
dogs that cause lameness and in which osteoarthritis is observed secondarily.
Every change in the osteoid tissue is thought to affect the structure of the muscle
or the ligament tissue that connects to the bone as well. In the distal femur, it is
stated to be affected by the condylus width of LCCr that sticks to intercondylar
fossa and related indexes were prepared for some dog breeds. Therefore, the aim
of this study was to evaluate of intercondylar fossa width index on some dog
breeds that are in the risk group. The orthopedically healthy dogs: Newfoundland
(n:21), Rottweiler (n:19) and Labrador Retriever (n:38) were used in the study.
Standard pelvic x-rays of the dogs were taken when they were anaesthetized. The
intercondylar fossa width and total condyles width were measured on the digitalized images. The fossa width index was also calculated. The fossa width index of
Newfoundland dogs (0,30±0,02) was smaller than Rottweiler (0,32±0,02) and Labrador retriever (0,32±0,02). The fossa width index was calculated in this study on
standard pelvis x-rays of three dog breeds that LCCr rupture is most frequently
observed. But it is ongoing study in order to obtain data related to more dog
breeds. The present study could support to clinical studies related the geometric
structure of intercondylar fossa in dogs.
Keywords: dog, cranial cruciate ligament, fossa width index
144
P7
Bir kedide bilateral radial hemimelia
Mehmet Alper Çetinkaya
Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Cerrahi AraĢtırma Laboratuvarı, Ankara
Hemimelia; ekstremitelerin distal yarımının tamamen ya da bir kısmının oluĢmamasıyla karakterize olan, nadiren karĢılaĢılan bir geliĢim anomalisidir. Pratik anlamda
hemimelia; çift kemiklerden birinin olmaması ya da ileri derecede hipoplazik olmasıdır. EtkilenmiĢ olan kemiklere göre sınıflandırılır (ör. radial hemimelia, tibial hemimelia, ulnar hemimelia ya da fibular hemimelia). Hemimelia kedilerde, köpeklerde, keçilerde, tavuklarda, ratlarda ve insanlarda bildirilmiĢtir. Bu çalıĢmanın amacı
hemimelia ile ilgili olarak klinisyenleri bilgilendirmektir. Bu olgu sunumunun materyalini ön bacaklarda anormal pozisyon ve yürüme bozukluğu Ģikâyeti ile getirilen 3,5 aylık diĢi melez ırk bir kedi, oluĢturmaktadır. Olgunun klinik muayenesinde
ön bacaklarda deformite belirlenirken, kedinin ön bacaklarına çok yüklenemediği
ve arka bacakları üzerinde kanguru pozisyonunda durduğu gözlemlendi. Palpasyonda radius belirlenemezken, cubiti ve carpal eklemlerde bilateral luksasyon tespit edildi. Ön ekstremitelerin Cr/Ca ve M/L pozisyonlarda alınan radyografilerinde
radiusun bilateral olarak ĢekillenmemiĢ olduğu ve buna bağlı olarak da cubiti ve
carpal eklemlerin tam Ģekillenmemesi sonucu her iki eklemde de bilateral luksasyon görünümü olduğu belirlendi. Hemimelia olgularında ekstremitenin normal
olarak fonksiyon kazanmasını sağlayacak pratik bir sağaltım Ģekli yoktur. Kozmetik
amaçlı olarak ya da etkilenmiĢ ekstremitede dekübit yaraları oluĢması durumunda
amputasyon uygulanabileceği bildirilmiĢtir. Bu olguda ekstremitelerde dekübit
yaralarının bulunmaması ve hasta sahibinin de arzusu doğrultusunda herhangi bir
giriĢimde bulunulmamıĢtır.
Anahtar kelimeler: kedi, radial agenezis, radial hemimelia
145
P7
Bilateral radial hemimelia in a cat
Mehmet Alper Çetinkaya
Hacettepe University, Faculty of Medicine, Surgical Research Laboratory, Ankara
Hemimelia is a rare developmental anomaly characterized by absence of all or part
of the distal half of a limb. In practical terms, hemimelia is absence or extreme
hypoplasia of one of the paired bones. Hemimelia is classified as affected bones
(e.g. radial hemimelia, tibial hemimelia, ulnar hemimelia or fibular hemimelia).
Hemimelia has been reported in cats, dogs, goats, chickens, rats and humans. The
aim of this study is to inform clinicians about hemimelia. With abnormal forelimb
position and gait disturbance, a 3.5 month old female mixed breed cat constituted
the material of this study. Clinical examinations revealed forelimb deformity and
the cat stands on its hind legs in the kangaroo position without able to load on its
forelimbs. Radius could not be palpated, luxations of elbow and carpal joints were
determined. Radiographical examinations in Cr/Ca and M/L positions of both forelimbs revealed that bilateral agenesis of radial bones; therefore, incomplete development of elbow and carpal joints caused bilateral luxation appearance of both
joints. There is no practical treatment method to improve normal limb functions in
animals with hemimelia. Amputation is performed for cosmetic preference or if
decubital ulceration of the affected limb occurs. No treatment has been attempted
in our case because of it has no decubital wound and also in accordance with the
owner‟s desire.
Keywords: cat, radial agenesis, radial hemimelia
146
P8
Ġskoç Terrier ırkı bir köpekte sialolithiasis ve
servikal mukosel (sialosel) olgusu
Ramazan Gönenci
M Zeki Yılmaz Deveci
Ziya Yurtal
Mustafa Kemal Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Antakya
Bu çalıĢmada, üç yaĢlı, Ġskoç Terrier ırkı erkek bir köpekte karĢılaĢılan sialolithiasis
ve servikal mukosel olgusunun klinik yönden değerlendirilmesi ve tedavisi; ek olarak sialolithiasis‟e neden olan taĢların kimyasal kompozisyonu ve SEM (Scanning
Elektron Microscope) ile yüzey görüntüleri incelendi. Hastanın klinik ve radyografik
muayeneleri yapıldı. Yapılan klinik muayenede boyun bölgesindeki hafif fluktuan
yapıda olan kitlenin solunum fonksiyonlarına önemli derecede engel olduğu gözlendi. Deneysel punksiyonda yapıĢkan serosanguinoz sıvı tespit edildi. Punksiyon
sonrasında servikal bölgeden 7-8 mm‟lik ensizyon yapılarak salyalı içerik boĢaltıldığında yüzeyi pürüzsüz ve çapları 1-3 mm arasında değiĢen, yuvarlak-eliptik, beyaz
ve hafif sarımtırak renkli çok sayıda sert tanecikler halindeki salya taĢları tespit
edildi. Sialolit kaynaklı Ģekillenen servikal mukosel, sublingual salya kanalı sondalanarak açıldı.
Anahtar kelimeler: sialolit, servikal mukosel, köpek, Ġskoç Terrieri
147
P8
Sialolithiasis and cervical mucocele (sialocele) case
in a Scottish Terrier dog
Ramazan Gönenci
M Zeki Yılmaz Deveci
Ziya Yurtal
Dept. of Surgery, Fac. of Vet. Med., Mustafa Kemal University, Antakya
In this presentation, a case of sialolithiasis and cervical mucocele(sialocele) in a
three aged male Scottish Terrier breed dog was evaluated clinically and therapeutically; additionally the calculies were evaluated in terms of chemical composition
and SEM (Scanning Electrone Microscope) surface images. Clinical and radiographical examinations of the case were performed. Clinically, the round-shaped mild
fluctuant soft tissue determined in cervical region and presenting difficulty eating
and respiratory distress observed. In experimental puncture viscous serosanguineous fluid was determined. When the slobbery fluid and sialolith calculies discharged with a 7-8mm incision to cervical region; 1-3mm in diameter and round-theelliptical-shaped, smooth-surfaced, white-yellowish coloured, numerous hard
particles of calculies were observed. Sialolithiasis welded cervical mucocele was
opened with probing of sublingual salivary duct.
Keywords: sialolith, cervical mucocele, dog, Scottish Terrier
148
P9
Bir kedinin sublingual tükrük bezlerinde kronik skleroze sialoadenitis
(Küttner tümörü) benzeri oluĢumlar
1
2
Volkan Ġpek
Göksen Çeçen
M BarıĢ Akgül
2
1
Melike Akbala
Gürsel Sönmez
1
2
2
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Patoloji ve Cerrahi Anabilim Dalları, Bursa
Bu çalıĢmada, sublingual tükrük bezlerinde kronik skleroze sialoadenitis benzeri
oluĢumlar bulunan, 3 yaĢlı, melez bir erkek kedi sunulmuĢtur. Olgunun daha önce
sadece insanlarda tanımlanmıĢ olması ve yazarların bilgisine göre buna benzer bir
raporun hayvanlarda daha önce sunulmamıĢ olması nedeniyle, çalıĢmanın literatüre
katkı sağlaması amaçlanmıĢtır. Nefes alma ve yutkunma güçlüğü fark edilerek
kliniğe getirilen kedinin ağız muayenesinde, dil kaidesinin yan taraflarında molar
diĢlere kadar uzanan, yutkunma sırasında dil üzerini ve farinks giridini örten, yumuĢak kıvamlı, ağrısız kitleler tespit edildi. Ağızda kanlı bir salya, üst çenenin
3.premolar diĢlerinde diĢ taĢı ve ağız mukozasında alt ve üst molar diĢler hizasında
fokal eritematöz alanlar görüldü. Kitlelerin anatomik yerleĢimi dikkate alınarak
“sublingual bezlerin hiperplazisi” klinik tanısı konulan olgunun dissosiyatif anestezi
altında gerçekleĢtirilen operasyonunda, sublingual bezler diseke edilerek uzaklaĢtırıldı. Kitlelerin 1,5x1x0,5 cm boyutlarında, yumuĢak kıvamlı, solgun kırmızı renkli
olduğu dikkati çekti. Histopatolojik incelemede, kitlelerin çok katlı yassı epitel ile
örtülü, kollajenden zengin gevĢek bağ dokusu içerisinde çok miktarda tükrük bezleri ve akıtıcı kanallarını içerdiği görüldü. Bağ doku içerisinde dağınık olarak lenfosit
infiltrasyonlarına rastlandı. Bez yapılarının arasında hafiften Ģiddetliye değiĢen
lenfosit infiltrasyonları ile birlikte bazı bezlerde Ģiddetli fibrozis, bez epitellerinde
yıkımlanma ve atrofi dikkati çekti. Histopatoloji sonucuna göre, sublingual tükrük
bezlerinde kronik skleroze sialoadenitis (Küttner tümörü) olduğu saptandı. Hastanın iki ay sonra yapılan kontrolünde klinik olarak tamamen iyileĢtiği tespit edildi.
Anahtar kelimeler: kedi, Küttner tümörü, sialoadenitis, sublingual bez
149
P9
Chronic sclerosing sialoadenitis (Küttner’s tumor)- like formations
of the sublingual salivary glands in a cat
1
2
Volkan Ġpek
Göksen Çeçen
M BarıĢ Akgül
2
1
Melike Akbala
Gürsel Sönmez
1
2
2
Uludağ Univ., Fac. of Vet. Med., Departments of Pathology and Surgery, Bursa
In this report, chronic sclerosing sialoadenitis-like formations of the sublingual
salivary glands was described in a 3 years old, mixed, male cat. Chronic sclerosing
sialoadenitis is a condition has been defined in humans. According to the authors'
knowledge, a similar case has not been reported in animals. In the clinical examination, two soft and painless masses extending from the base of tongue to the
molar teeth were detected. These masses were covering over the tongue and
pharynx during swallowing. A bloody saliva, dental calculus on the third premolar
teeth of the maxilla and focal mucosal erythematous areas at the level of both
mandibular and maxillar molar teeth were observed. Taking into account the anatomical location of the masses "sublingual gland hyperplasia" was diagnosed clinically and operative treatment was performed. The sublingual masses were dissected and removed in dissociative anesthesia. Two soft and pale red masses were 1.5
x1x0,5 cm in size. Histologically, it was observed that the masses covered with
stratified squamous epithelium containing large amount of salivary glands and
ducts in the loose connective tissue that rich in collagen. Scattered lymphocyte
infiltration were observed in the connective tissue. Mild to severe lymphocyte
infiltration was seen between salivary glands. Some glands revealed severe fibrosis,
epithelial destruction and atrophy. It was identified histopathologically that the
chronic sclerosing sialoadenitis (Küttner‟s tumor) of the sublingual salivary glands.
Patient recovered completely later two months from surgery.
Keywords: cat, Küttner‟s tumor, sialoadenitis, sublingual gland
150
P10
Bir köpekte os frontalis kırığı ve kafa travması olgusu
Taylan Önyay
Ahmet Özak
Ondokuz Mayıs Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Samsun
Bir köpekte yaban domuzu saldırısı sonucu oluĢan frontal kırık ve kafa travması
olgusunun tanı, cerrahi giriĢim ve post operatif bulgularının sunulması amaçlandı.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi‟ne getirilen 4
yaĢlı erkek melez köpeğin anamnezinde, 48 saat önce yaban domuzu tarafından
saldırıya uğradığı, kafa bölgesinden darbe aldığı ve ayağa kalkamadığı öğrenildi.
Ġnspeksiyonda frontal bölgede, median hattın sol tarafında maddı kayıplı yara ve
frontal kemikte kırık gözlendi. Frontal sinüs ve yara çevresinde miyazis etkenleri
görüldü. Fiziksel ve nörolojik muayenede hastada nonambulatorik tetraparezis ve
anizokori bulguları saptandı. Hastanın ventrodorsal ve laterolateral kafa radyogramlarında frontal kemikte kırık gözlendi. Hastaya intravenöz olarak %20‟lik mannitol ve %0,9‟luk NaCl uygulamasına baĢlandı. Analjezi için damar içi yolla meloksikam (0.2mg/kg) ve enfeksiyon kontrolü için sefazolin HCl (25mg/kg) uygulaması
yapıldı. Yaraya mekanik debridament uygulandıktan ve miyazis etkenleri temizlendikten sonra hasta cerrahi giriĢim için hazırlandı. Anestezi indüksiyonu ve idamesi
propofol ile sağlandı ve hasta anestezi süresince monitorize edildi. Frontal sinüs
1500 ml NaCl ile yıkanarak temizlendi ve sekestrasyon bulunan frontal kemik parçaları uzaklaĢtırıldı. OluĢan defekt, temporal kas kullanılarak, 2/0 PDS monofilament iplikle basit sürekli dikiĢ tekniği ile kapatıldı ve sinus boĢluğuna rifamisin
uygulaması yapıldı. Deri altı 2/0 monofilament PDS dikiĢ materyali kullanılarak
sürekli subkutiküler dikiĢler ile kapatıldı. Deri basit ayrı dikiĢlerle 0 polipropilen iplik
kullanılarak kapatıldı. Operasyondan sonra, sefazolin uygulamasına 5 gün süreyle
12 saatte 1 devam edildi. Operasyondan 24 saat sonra hastada anizokori bulgusu
ortadan kalktı ve hasta gıda almaya baĢladı. Post operatif 4. gün hasta ambulatorik
hale geçti. Onuncu günde hastanın dikiĢleri alındı ve taburcu edildi.
Anahtar kelimeler: köpek, kafa travması, os frontalis, kırık
151
P10
A case of frontal fracture and head trauma in a dog
Taylan Önyay
Ahmet Özak
Ondokuz Mayıs Univ., Fac. of Vet. Medicine, Dept. of Surgery, Samsun
This study aims to present the diagnosis, surgical approach and post operative
findings of a dog with frontal trauma that resulted from a boar attack. A 4 year old,
male, hybrid dog was brought to Ondokuz Mayıs University, Faculty of Veterinary
Medicine Animal Hospital with a history of head trauma and being unable to stand
up due to a boar attack 48 hours ago. Ġnspection of the patient revealed a large
wound at the median left side of the frontal region and a fracture of the frontal
bone. There were myasis larvae present at the wound site and the frontal sinus.
Nonambulatory tetraparesis and anisocoria were detected after physical and neurological examination. Ventrodorsal and laterolateral radiograms shown a fracture
of the frontal bone. Intravenous infusion of saline and mannitol (20%) was administered to the patient. Meloxicam (0.2mg/kg) and cefazolive HCl (25mg/kg) were
given i.v. for pain management and infection control respectively. After the mechanic debridement and removal of the larvae, the patient was prepared for surgery. Anaesthesia was induced and maintained by propofol and the patient was
monitorized during anaesthesia. The frontal sinus cavity was irrigated with 1500ml
of saline and sequestrated frontal bone segments were removed. The defect was
closed with simple continious sutures, using a 2/0 monofilament PDS material. A
continuous subcuticular suture was used to close the subdermal tissue using the
same material and the skin was closed with 0 polyproplene by simple interrupted
sutures. For 5 days following the operation, cefazoline was given i.v. at 12 hour
intervals. After 24 hours following the operation anisocoria was no longer present
and the patient started eating food. At the 4th day ambulatory functions were
restored. The stitches were removed at the 10th day and the patient was discharged.
Keywords: dog, head trauma, frontal bone, fracture
152
P11
Bir Türk Kangal köpeğinde konjenital
krikofarengeal akalazya olgusu
Nuh Kılıç
Zeynep B ġen
Osman Bulut
BüĢra Kibar
Nezih Ġnceer
Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Aydın
Bu çalıĢmanın amacı bir Türk Kangal köpeğinde oldukça nadir gözlenen konjenital
bir hastalık olan krikofarengeal akalazya hastalığının teĢhis ve tedavisini sunmaktır.
Yapılan literatür taramasında ise Türk Kangal köpeğinde bu hastalıkla ilgili herhangi bir rapora rastlanmamıĢtır. Bu çalıĢmanın materyalini kronik disfaji, regürgitasyon ve yutkunma güçlüğü Ģikâyetiyle kliniğimize getirilen 2 aylık erkek bir Türk
Kangal köpeği oluĢturdu. Yapılan klinik muayenede hastanın canlı ve çevresiyle
ilgili olduğu gözlenirken yaĢıtlarına göre ise de biraz büyüme geriliği gözlendi.
Hasta bir Ģey yedikten veya içtikten kısa süre sonra kustuğu dikkat çekti. Direkt ve
endirekt radyografik incelemelerde ise proksimal özofagusta baryum pasajı geçerken ince bir Ģeritin oluĢumu ve torakal radyografide ise aspirasyon pnömonisi
mevcuttu. Hematolojik ve biyokimyasal incelemelerde ise lökositoz ile ALP ve kreatininde hafif bir artıĢ gözlendi. Sonuç olarak hastaya krikofarengeal akalazya tanısı
konuldu. Operasyon kararı alınan hastada ise krikofarengel miyektomi gerçekleĢtirildi. Bu amaçla hasta genel anestezi altında sırtüstü pozisyonda yatırılarak bölgenin tıraĢ ve dezenfeksiyonundan sonra krikofarengeal ve tirofarengeal kasların
parsiyel longitudinal miyektomisi gerçekleĢtirildi. Operasyondan 24 saat sonra ise
hastanın normal yutkunmaya baĢladığı hasta sahibi tarafından bildirilmiĢtir. Sonuç
olarak kliniğimize getirilen bir kangal köpeğinde son derece nadir olarak gözlenen
krikofarengeal akalazya olgusunu klinik pratisyen meslektaĢlarımıza sunumu uygun
görülmüĢtür.
Anahtar kelimeler: köpek, krikofarengeal akalazya, disfaji, regürgitasyon, cerrahi
153
P11
Congenital cricopharyngeal achalasia
in a Turkish Kangal dog
Nuh Kılıç
Zeynep B ġen
Osman Bulut
BüĢra Kibar
Nezih Ġnceer
Adnan Menderes University, Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Aydın
The aim of this study is to present the diagnosis and surgical treatment of congenital cricopharyngeal achalasia in a Turkish Kangal dog, which is very rare case in
dogs. To the authors‟ knowledge, there was no report about this case in the Turkish Kangal dog. A 2-month-old Turkish Kangal breed male dog was referred with
dysphagia, vomiting and regurgitation. On physical examination the dog appeared
bright and alert, but he was thin and small for his age. Results of a complete blood
cell (CBC) count showed a mild leukocytosis, due possibly to either the struggle
during blood collection or antigenic stimulation. Results of a biochemical panel
showed an elevation in alkaline phosphatase likely due to the dog‟s young age.
Creatinine was high. Plain view cervical and thoracic radiographs were taken and a
fluoroscopic swallowing study was performed. The cervical and thoracic radiographs showed no obvious abnormalities and, at the time, there was an evidence
of aspiration pneumonia. A diagnosis of cricopharyngeal achalasia (CPA) was
made. Two days following the diagnosis, the dog was prepared for surgery. He was
fasted overnight; the following morning. A cricopharyngeal and thyropharyngeal
myectomy was planned to relieve the constriction at the level of the upper esophageal sphincter. The dog was placed in dorsal recumbency and an incision was
made on the left lateral side of the neck, slightly dorsal to the ventral midline. The
musculature overlying the larynx and trachea was separated and retracted. A partial longitudinal myectomy was performed on a segment of the cricopharyngeal
and thyropharyngeal muscles. This case is chosen to be presented because of
importance of this very rare case in canine practice.
Keywords: dog, cricopharyngeal achalasia, dysphagia, regurgitation, surgery
154
P12
Yavru bir köpekte
uzatılabilir total kalça protezi uygulaması
Onur Özgün Derincegöz
1
1
1
Abidin Atasoy
2
Ülkü Kartaltepe
Vetacademia Veteriner Kliniği, Ġzmir
2
Vetline Veteriner Kliniği, Ġzmir
Kliniğimize getirilen ve 15 gün önce trafik kazası geçirdiği öğrenilen 2 aylık kangal
ırkı bir köpekte, femurun proksimal kısmının meydana gelen travma sonucu kemik
dokusu kaybına uğradığı tespit edildi. Radyolojik muayenede femurun proksimalinin olmadığı, kaput femoris„in ise acetabulum içersinde durduğu gözlemlendi.
Köpeğin yaĢam kalitesinin bozulmaması ve bacağın kaybedilmemesi amacıyla
uzatılabilir total kalça protezi tasarlanarak operasyonla uygulaması yapıldı. Operasyon sonrası 1. haftada köpeğin sağlıklı bir Ģekilde bacağını bastığı tespit edildi.
Köpeğin bacak boyunun büyüme hızı değerlendirilerek protezin uzatma operasyonları planlandı. Ġnsanlarda uzatılabilir kalça protezleri, kemik tümörleri ve doku
kayıplı pek çok hastalıkta uygulanmaktadır. Bu nedenle tasarlanan bu protezin
Veteriner Hekimlikte de doku kayıplı kemik lezyonlarına sebep olan pek çok hastalıkta uygulanabileceği düĢünüldü.
Anahtar kelimeler: köpek, uzatılabilir protez, kalça
155
P12
Application of extendible total hip replacement
in a puppy
Onur Özgün Derincegöz
1
1
1
Abidin Atasoy
2
Ülkü Kartaltepe
Vetacademia Veterinary Clinic, Ġzmir
2
Vetline Veterinary Clinic, Ġzmir
A 2-month old Kangal Shepherd dog brought to our clinic and learned that 15
days ago in a car accident, have suffered bone tissue loss has been determined as
a result of trauma on the proximal part of the femur. On radiological examination,
it was observed the absence of the proximal femur and the caput femoris in stand
within the acetabulum. It is designed for extendible total hip replacement in order
not to lose the dog's quality of life and legs and performed an operation. On the
first week after the operation, dog was found that the pressing leg in a healthy
way. Evaluating the growth rate of the dog's leg length, prosthesis extension operations were planned. In humans extendible hip prostheses, bone tumors and tissues are applied in many diseases concerning about bone tissue losses. This prosthesis, therefore designed is thought to be applied in many diseases with tissue
loss in Veterinary Medicine that causes bone lesions.
Keywords: dog, extendible prosthesis, hip
156
P13
Ġki kedi ve bir köpekte
kalıcı sağ aortik kemerin cerrahi sağaltımı
Ġrem Gül Sancak
Pınar Can
Murat ÇalıĢkan
Ömer BeĢaltı
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Bu çalıĢanın amacı 2 kedi ve bir köpekte kalıcı aortic kemer nedeniyle geliĢen osefagial akalazyanın tanısını ve cerrahi sonuçlarını bildirmektir. Tüm hastalarda gıda
alımını takiben regurgitasyon Ģikayeti mevcuttu. Fiziksel muayenede hastaların
vücut kondisyonun kardeĢleri ila karĢılaĢtırıldığında zayıf olduğu anamnezde belirlendi ve regurgitasyon dıĢında baĢka bir anormalliklerinin olmadığı gözlendi. Direkt
ve indirekt radyografik muayenede proksimal özofagusun duktus arteriozusun
kompresyonu sonucunda geniĢlediği izlendi. Cerrahi müdahale ile sol 4. interkostal
aralıktan torakotomi ve ligamentum arterosumun çift ligasyonu gerçekleĢtirildi.
Takip bilgileri telefon görüĢmesi ile elde edildi (1 ay- 2 yıl ortalama-11ay). Hastalarda klinik belirtiler çok azalmıĢ olarak izlendi ve uzun vadeli diyet değiĢimine
ihtiyaç duyuldu, fakat hasta sahiplerinin memnuyeti iyi olarak değerlendirildi.
Anahtar kelimeler: kedi, köpek, kalıcı aortik kemer
157
P13
Surgical correction of persistent right aortic arch (PRAA)
in 2 cats and 1 dog
Ġrem Gül Sancak
Pınar Can
Murat ÇalıĢkan
Ömer BeĢaltı
Ankara University, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Ankara
The goal of this study is to report diagnosis and surgical outcomes of 2 cats and 1
dog with persistent right arch causing oesephagial achalasia. All cases had history
of regurgitation following food intake. On physical exam the two cat‟s and dog‟s
body condition was found to be poorer compared to the siblings and except the
regurgitation episodes no other abnormalities were detected. Direct and indirect
radiographic examination revealed an enlargement of the proximal esophagus
mainly the anterior of the thoracic esophagus where the ductus arteriosus ligament compresses the normal structure. Surgical correction was carried out by left
fourth intercostal thoracotomy, and double ligation was maintained at the division
of the lig. arteriosum. The follow up information was (1months – 2 years mean 11
months) obtained by clinical examination telephone conversation. The cases
frequently display residual clinical signs and require dietary modification longterm, but owner satisfaction was good.
Keywords: cat, dog, persistent right aortic arch
158
P14
Propofolun köpeklerde hemodinamik fonksiyonlara etkilerinin
doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
1
Mahir Kaya
1
2
Yusuf ġen
2
Ali Bumin
Atatürk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Erzurum
2
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Bu çalıĢma, propofolun Doppler ultrasonografi ile saptanan hemodinamik fonksiyonlara etkilerini belirlemek amacıyla yürütüldü. Anestezi öncesi köpeklerin (n=8; 4
erkek 4 diĢi) sol arteria carotis communis (CCA), aorta abdominalis (AA), sağ arteria
iliaca externa, sağ arteria femoralis, sol arteria renalis ve sol böbreğinden Doppler
parametreleri [kan akım hızları, pulsatif indeks (PI) ve rezistif indeks (RI)] elde edildi. Anestezi sırasında aynı ölçümler tekrarlandı. Bazal değerler ile karĢılaĢtırıldığında böbrek ve FA‟dan elde edilen Doppler parametreleri azaldı (P <0.04). Sonuç
olarak, bazal parametreler ile karĢılaĢtırıldığında, propofol anestezisi CCA, AA, EIA
ve RA‟dan elde edilen Doppler parametrelerini önemli ölçüde değiĢtirmedi. Veriler,
FA ve intrarenal değerler hariç, propofol anestezisinin köpeklerde Doppler parametrelerini minimal düzeyde etkilediğini göstermektedir.
Anahtar kelimeler: propofol, hemodinamik fonksiyon, doppler ultrasonografi,
köpek
159
P14
Effects of propofol on haemodynamic function as determined
by doppler ultrasonography in dogs
1
Mahir Kaya
1
2
Yusuf ġen
2
Ali Bumin
Atatürk Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Erzurum
2
Ankara Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Ankara
This study was carried out to determine the effects of propofol on haemodynamic
function determined by Doppler ultrasonography in dogs. Prior to anaesthesia,
Doppler parameters [blood flow velocities, pulsative index (PI) and resistive index
(RI)] were obtained from the left common carotid artery (CCA), abdominal aorta
(AA), right external iliac artery (EIA), right femoral artery (FA), left renal artery (RA)
and left kidney in dogs (n=8; 4 male and 4 female). During anaesthesia the same
Doppler measurements were made. Doppler parameters measured from FA, and
kidney decreased (P <0,04) as compared with baseline values. In conclusion, comparing baseline values, propofol anaesthesia did not significantly alter Doppler
parameters measured from CCA, AA, EIA, RA. The data suggest that propofol
anaesthesia in dogs results in minimal changes in Doppler parameters expect for
FA and intrarenal values.
Keywords: propofol, haemodynamic function, doppler ultrasonography, dog
160
P15
Bir Alman çoban köpeğinde sertoli hücre tümörü
ve seminoma nedenli feminizasyon sendromu
Hakan Salcı
1
2
3
Ezgi AkdeĢir
Serkan Çatık
Ġsmail Altuğ ġen
4
3
E Sinem Özdemir Salcı
Zafer Mecitoğlu
1
2
1
3
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi, Patoloji, Ġç Hastalıkları ve
4
Doğum&Jinekoloji Anabilim Dalları, Bursa
Bu çalıĢmada amaç; testis tümörlü bir köpeğin klinik muayenesinde görülen feminizasyon bulguları ve bu durumun ultrasonografik, laboratuar ve histopatolojik
incelenmesidir. Yedi yaĢlı, erkek bir Alman Çoban köpeği testislerinde ĢiĢkinlik,
meme baĢlarında geniĢleme ve tüy dökülmesi Ģikayetleriyle kliniğimize getirildi.
Klinik muayenemizde feminizasyon bulguları (alopesi, deri renginde koyulaĢma,
meme baĢlarında büyüme) ve skrotal ĢiĢkinlik saptandı. Laboratuvar muayenesi
kronik yangısal bir hastalığı iĢaret etti. Ultrasonografik olarak karıĢık ekojenitede
solit bir testiküler kitle saptandı ve diğer organlarda metastaz yoktu. Testis tümörü
tanısı konulan hastada, genel anestezi altında bilateral orĢidektomi operasyonu
yapıldı. Çıkarılan testlerin histopatolojik muayenesinde seminoma ve sertoli hücre
tümörü ile uyumlu bulgular saptandı.
Anahtar kelimeler: sertoli hücre tümörü, seminoma, feminizasyon, Alman çoban
köpeği
161
P15
Feminization syndrome due to sertoli cell tumor and seminoma
in a German shepherd dog
Hakan Salcı
1
2
3
Ezgi AkdeĢir
Serkan Çatık
Ġsmail Altuğ ġen
4
3
E Sinem Özdemir Salcı
Zafer Mecitoğlu
1
2
1
3
Uludağ Univ.,, Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery, Pathology, Internal Medicine
4
and Obstetrics&Gynecology, Bursa
In this study; ultrasonogarphical, laboratory and histopathological examination
results of a dog with testicular cancer and clinical signs of feminization were discussed. Seven-year-old, male German shepherd dog was presented to our clinics
with the complaint of testicular swelling, teat enlargement and alopecia. In clinical
examination, feminization findings (alopecia, darkening in the skin color and teat
enlargement) and scrotal swelling was determined. Laboratory examination pointed out a chronic inflammatory disease. Ultrasonographically, a solid testicular mass
in heterogenic echogenity was observed and there was any other organ metastasis. The final diagnose highlighted a testicular tumor and testes were removed
bilaterally under general anesthesia. The findings consisted with the seminoma
and sertoli cell tumor in the histopathological examination.
Keywords: Sertoli cell tumor, seminoma, feminization, German shepherd dog
162
P16
Köpeklerde uzun kemik kırıklarında vidalı Küntcher ( interlocking)
çivisi uygulaması: Retrospektif çalıĢma 26 olgu
1
Mustafa Arıcan
1
2
Fahrettin Alkan
Semih Altan
1
Nuri Yavru
KurtuluĢ Parlak
1
1
2
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Konya
Dicle Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Diyarbakır
Bu çalıĢmada köpeklerde uzun kemik kırıklarında interlocking çivileme (ILÇ) sistemi
kullanılarak implantın kırık iyileĢmesine olan etkileri ve kullanım kolaylığı klinik ve
radyolojik olarak değerlendirilmiĢtir. Yirmi beĢ köpek çalıĢma materyali olarak
kullanıldı. Köpekler 1-5 yıl yaĢındadır. Ağırlıkları 15-50 kg arasındadır. 10 femur
kırığı, 12 tibia ve 4 humerus kırığı oluĢturdu. Interlocking çivileme ve yardımcı
ekipmanı kullanıldı. Techizat, Ortho-Pet, Ġzmir, Türkiye‟de imal edilmektedir. Üç
interlocking çivilemesi dört farklı çapta (4, 6, 8 ve 10 mm) sunulmaktadır. Her bir
ILÇ‟ nin bir uçunda küt trokar uçu ve rehberin takılacağı ucu bulunmaktadır. Küntcher çivisi üzerinde vidanın geçeği proksimalde 2 ve distalde 2 adet olmak üzere, 4
delik bulunmaktadır. Klinik ve radyolojik değerlendirme operasyon sonrası 3 ay
süresince yapıldı. Kırık iyileĢmenin radyolojik değerlendirmesi için post-op 20. Gün,
2. ve 3. aylarda yapıldı. Tedavi edilen ekstremitede fonksiyonel değiĢim 1 (çok iyitopallığın tamamen olmaması), 2 (iyi-eksersiz sonrası ekstremitenin iyi olması), 3
orta (yürüyüĢ sırasında topallık) ve 4 kötü (ekstremitenin destekli kullanılamaması).
Bütün olgular (%100) takip edildi. Bu olgulardan 20 (%86.9) tanesinde komplikasyon görülmezken, üç tanesinde çok ciddi komplikasyon gözlendi. On beĢ (%60.8)
kırık akut idi. Bütün kırık olgularında deri bütünlüğü bozulmamıĢtır. Onbir kırık (5
femur, 5 tibia, 1 humerus) diğer ortopedik problemlerle (ACL ve artritis) beraber
görüldü. On iki kırık eski kırık olup (nonunion ve malunion görülmektedir). Yirmi üç
(%88.4) hayvanda komplikasyon gözükmezken, 3 köpekte (% 11.5) ciddi komplikasyon (osteomyelitis) gözlendi. Üç aylık takiplerde kırık ekstremitenin fonksiyonunda 10 köpek çok iyi (%38.4), 8 köpek iyi (%30.7), 5 köpekte orta (%19.2) ve 3
köpekte kötü (%11.5). Küntcher çivisinde eğilme, kırık, vidada kırık gözlenmedi.
Bazı olgularda distaldeki delikten geçecek vida yönlendirilemedi, bu cerrahi tekniğine bağlandı. Yirmi altı köpekteki ortalama kırık sağaltımı 45-52 dakika arasında
yapıldı. Sonuç olarak interlocking çivileme sisteminin uzun kemik kırıklarında gerekli stabiliteyi sağlayan bir alternatif osteosentez olabileceği kanısına varılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: köpek, kırık, vidalı Küncher çivisi
163
P16
Screwed Küntcher (interlocking nails) stabilization of dogs with long
bone fractures: A retrospective study 26 cases
1
Mustafa Arıcan
1
2
Fahrettin Alkan
Semih Altan
1
Nuri Yavru
KurtuluĢ Parlak
1
1
2
University of Selcuk, Fac. of Vet. Medicine, Department of Surgery, Konya
University of Dicle, Fac. of Vet. Medicine, Department of Surgery, Diyarbakır
In this study, interlocking nailing (ILN) system was used of long bone fractures in
dogs, the effects on fracture healing were evaluated clinically and radiographically.
Twenty-five dogs met the criteria for inclusion. Ages ranged from 1 to 5 years
(mean, 2.5 years) for dogs. Dogs weighed 15-50 kg (mean, 28.5 kg). There were 10
femoral fractures, 12 tibial fractures and 4 humeral fractures. Interlocking Nails and
instrumentation were used in this study. Equipment was manufactured by Orthovet (Ortho-Pet, Ġzmir, Turkey). Three ILN lengths with 4 different diameters (4, 6, 8,
and 10 mm) were available. Each ILN had a trocar tip on one end, a negative
thread on the other end to receive the jig used for cortical screw placement, and 4
screw holes (2 distal and 2 proximal). These ILNs could be inserted with a Jacobs
chuck in a retrograde direction. Fracture healing and functional outcome were
assessed 3 months after surgery. Radiographic assessment of fracture healing was
made at post-op 20 days, 2,3 months. Functional Outcome of repaired limb was
scored as: 1, excellent (total absence of lameness); 2, good favoring the limb after
exercise); 3, fair (constant lameness); and 4, poor (no use of the limb for support).
Complete follow-up data was available for all cases (100%). For these all animals,
20 (86.9 %) had fracture healing without complication. Three had a major complication requiring a surgical intervention. Fifteen fractures (60.8%) were acute. There
were all closed fractures. Eleven fractures (5 femoral, 5 tibial, 1 humeral) were associated with other orthopedic problems (CCL and arthritis). These included 12
aseptic nonunion and malunion fractures. Complete follow-up data was available
for all cases (100%). For these all animals, 23 (88.4%) had fracture healing without
complication. Three (11.5 %) had a major complication (osteomyelitis) requiring a
surgical intervention. At 3 month, functional outcome was excellent in 10 (38.4 %)
animals, good in 8 (30.7%), fair in 5(19.2%), poor in 3 (11.5%). There were no nail
failures (associated with bending or fractures of locking screws) constitute the
implant failures of this study. There were technical problems of distal locking screw
in some cases because of the screw was not through the holes. Mean surgical time
recorded for 25 fracture repairs was 45-52 minutes. As a result of interlocking
nailing systems that provide the stability required in long bone fractures may be
an alternative osteosynthesis has been concluded.
Keywords: dog, fracture, interlocking nail, Küncher
164
P17
Köpeklerde diz eklemi lezyonlarının artroskopik tanısı
ve görüntülenmesi: Retrospektif çalıĢma 28 olgu
Mustafa Arıcan
KurtuluĢ Parlak
Fatma SatılmıĢ
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Konya
Bu çalıĢma ile köpeklerde sık rastlanan A. genu lezyonlarının tanımlanması için
artroskopi yöntemlerinin kullanılması ve sonuçlarının tartıĢılması amaçlanmıĢtır.
Yirmisekiz adet değiĢik ırk, cins, yaĢ ve ağırlıkta topallık Ģikayetleri ile getirilen köpeğin sağ, sol veya her iki A. genu değerlendirildi. Operasyonda 2.7 mm çapında 0.
ve 30 derecelik artroskopik teleskop, 150 watt gücünde 4200 LP Storz marka soğuk
ıĢık kaynağı, 5500 CCD endocam Storz marka kamera sistemi, 180 cm‟lik fiberoptik
kablo kullanılmıĢtır. Hasta hazırlandıktan sonra tuberositas tibia, patella ve ligamentum rectopatellare palpasyon ile belirlendi. Ligamentum rectopatellare‟nin sağ
ve solundaki bölgeden 5 cm uzunluğunda, 19 numara iğne ile eklem içine girildi.
Sodyum izotonik veya laktat ringer solusyonundan 10-20 ml eklem içine verilerek
eklem kapsulası gergin hale getirildi. Öncelikle, art. femoropatella‟nın artroskopik
muayenesi yapılacağı için ensizyon hattı lig. rectopatellare‟nin lateralinden 0,5 cm
boyunda deri ensizyonu yapıldı. Keskin uçlu obturator, ensizyon hattından eklem
içine yönlendirilerek femur ile patella arasından geçecek Ģekilde mediale ilerletildi.
Eklem kapsulasına gelindiğinde bir direnç ile karĢılaĢıldı. Hafif zorlama ile kapsula
delindi. Condylus medialis femoralis üzerinden çıkıldı. Bunu takiben artroskop kılıfı
ilk ensizyon bölgesinden eklem içine doğru itilerek, yerleĢtirildi. Artroskop kılıfına
eklem dıĢına alınması istenen sıvının drenajı için tahliye hortumu (serum seti) takıldı. Teleskop yerleĢtirilerek, kameranın teleskopa bağlanmasıyla eklem içinin görünümü monitöre aktarıldı. Articulatio genu muayenesinde art. femorotibialis‟in medial kompartmanından baĢlandı. Condylus femoralis medialis, medial meniscus,
medial tibial plato, meniscal ligament ve sinovyal membran muayene edildi. Daha
sonra intercondyler boĢluk ve lig. cruciata‟lar değerlendirildi. Ardından lateral bölüme gelindi, condylus lateralis femoralis, lateral meniscus, lateral tibial platosu ve
sinovyal zar‟ın muayenesi yapıldı. Articulatio genu‟nun artroskopik uygulamasında
herhangi bir güçlükle karĢılaĢılmadı. 28 eklemde (% 100) synovial hiperplazinin
değiĢik dereceleri ile karĢılaĢıldı. 8 eklemde (% 28.5) periartiküler osteofit, 3 eklemde (% 10.7) menisküslerde horizontal yırtıklar, 17 eklemde (% 60.7) anterior
cruciate ligamentin parsiyel yırtıkları, 3 eklemde (% 10. 7) kıkırdak dejenerasyonu(
eburnasyon, erozyon), ve 2 eklemde (% 7.1) eklem faresi gözlendi. Artroskopi eklem hastalıklarının tanı ve sağaltımında geliĢmiĢ görsellik sağlayan bir yöntemdir.
Eklem içi yapıları büyüterek anatomik detaylar ve patolojik değiĢiklikler hakkında
bilgi almamızı sağlayan minimal invaziv bir uygulamadır.
Anahtar kelimeler: köpek, arthroskopi
165
P17
Artroscopic diagnosis and viewing of stifle joint in dogs:
A retrospective study 28 cases
Mustafa Arıcan
KurtuluĢ Parlak
Fatma SatılmıĢ
Department of Surgery, Faculty of Veterinary Medicine, Univ. of Selçuk, Konya
In this study, the use of arthroscopy for diagnosis of stifle joint on common lesions
in dogs were discussed. 28 dogs of different breed, sex, age and weight of the
dogs with lameness of the right, left or both A. genu were evaluated. In operation
0, 2.7 mm in diameter and 30 degrees arthroscopic telescopes, 150 watt brands
4200 LP Storz cold light source, CCD endoca 5500 Storz brand camera system, 180
cm fiber optic cable is used. After preparing the patient tuberosity of the tibia, and
patella ligament to rectopatellar was determined by palpation. Rectopatellare
ligament of the left and right sides from the region 5 cm in length, 19-gauge needle was inserted into the joint. 10-20 ml of isotonic saline or sodium lactate Ringer's solution given into the joint capsule, the joint was made tense. Firstly, the art.
femoropatella arthroscopic examination to be made of the league for the incision
lines. rectopatellare 0.5 cm from the lateral skin incision was made in the neck.
Sharp-tipped obturator directed into the joint between the patella medially was
promoted to pass femoral incision line. When it comes to joint capsule resistance
was encountered. Capsule was pierced with light enforcement. The medial femoral
condyle exited out. Arthroscopy sheath asked to be taken out of joint fluid drain
hose to drain (normal set) was installed. Placing telescopes, telescope by connecting the camera to the monitor's appearance was transferred to the joint. Articulatio genu examination started femorotibialis launch of the medial compartment.
The medial femoral condyle, medial meniscus, medial tibial plateau, meniscal ligament and synovial membrane were examined. Intercondylar space, and then the
cranial cruciata lig. were evaluated. Then the lateral section has been reached, the
lateral femoral condyle, lateral meniscus, the lateral tibial plateau and the synovial
membrane of the examination was performed. Articulatio genus were encountered
any difficulty in arthroscopic applications. 28 joints (100%) was encountered with
varying degrees of synovial hyperplasia. Eight joints (28.5%) of periarticular osteophytes, three joints (10.7%) meniscus in the horizontal tears, 17 articular (60.7%)
of the anterior cruciate ligament partial tears, the third joint (10% 7) cartilage degeneration (eburnation, erosion), and two joint (7.1%) was observed in mouse
joints. Arthroscopic application in the diagnosis and treatment of joint diseases is a
method of providing enhanced visuals. Magnifies the anatomy and pathological
changes of intra-articular structures that enable us to retrieve information about a
minimally invasive application.
Keywords: dog, arthroscopy
166
P18
Köpeklerde pro-ortho sementsiz total kalça protezi yönteminin
uygulanma ve sonuçlarının değerlendirilmesi
Mustafa Arıcan
KurtuluĢ Parlak
Nuri Yavru
Mustafa Çam
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Konya
Bu çalıĢmada, kalça eklemi problemli köpeklerde, Pro-ortho sementsiz total kalça
protezi (Ortho-Pet) yöntemi uygulama ve sonuçlarını değerlendirilmesi amaçlanmıĢtır. Kalça problemli (kalça çıkığı, kalça displazisi) 8 adet köpek materyal olarak
kullanıldı. Kalça protez ekipmanı, Ortho-Pet, Ġzmir, Türkiye‟de imal edilmiĢtir. Kalça
ekleminin craniodorsal yüzüne trochanter major düzeyinde, craniolateral ensizyonla yaklaĢıldı. Eklem kapsülüne bir ensizyon yapıldı ve ensizyona, collum femoris ve
trochanter minor üzerinde bulunan m. vastus lateralis‟in origosundan geçerek
collum femoris boyunca laterale doğru devam edildi. Bölge, dikiĢ uygulamak için
kemik üzerinde yeterli tendo bırakarak, trochanter‟e yakın olacak Ģekilde m. gluteus
profundus tendosunun bir kısmına tenotomi yapılarak daha iyi açığa çıkartıldı.
Eklem kapsülünün kesilmesi ile kalça eklemi ortaya çıkartıldı. Ligamentum teres
kesilerek caput femoris yerinden çıkartıldı. Öncelikle caput femoris‟in eksizyonu
yapıldı. Bu amaçla osteotomi gerçekleĢtirildi. Bundan sonra acetabulum hazırlandı.
Gelpiler kullanılarak acetabulum görünür hale getirildi. Yarım küre Ģeklinde kemik
yatağı oluĢturmak, kıkırdak ve fibröz dokuyu uzaklaĢtırmak ve acetabular komponentin tam yerleĢtirilmesi için, acetabular reamer kullanılarak acetabulum geniĢletilir. Spongioz kemik görününceye kadar iĢleme devam edildi. Acetabular komponnet yerleĢtirildikten sonra vidalarla sabitlendi. Daha sonra collum femorisdeki aparat yerleĢtirildi ve son olarak rehber olarak kullanılan polietilen yapıdaki caput
femoris‟lerin deneme redüksiyonlarından sonra, standart ya da boyun kısmı uzatılmıĢ yapıdaki implant baĢı, implantın boyun kısmının üzerine çakılarak, kalça eklemi
yerine yerleĢtirildi. Hastalar operasyondan sonra 5 gün gözlem altında tutuldu
daha sonra sahiplerine teslim edildi. Her bir hasta için operasyondan sonra 15. gün
ile 1.3.6 ve 12 aylarda kontrol edildi. Kontrollerde inspeksiyon, palpasyon muayene
yöntemleri ve radyografik inceleme ile hasta hakkında rapor tutuldu. 4 köpekte
(%50) implantın iyi yerleĢtiği görülürken, diğer 4 köpekte (% 50) değiĢik komplikasyonlarla karĢılaĢıldı. Komponentin iyi olduğu olgularda köpekler ekstremitelerini
kullanırken, komplikasyon olan olgularda ise özellikle collum femoris aparatının
gevĢediği görüldü. Ayrıca uygulama sırasında asetabular komponetin asetabulum
içine tam sabitlenmediği gözlendi. Komplikasyon görülen olgularda aparatlar çıkartıldı. Pro-ortho sementsiz kalça protezi bazı teknik problemlere rağmen köpeklerde
kalça probleminde ekonomik ve geliĢtirilebilecek sistem olması açısından kullanılabileceği kanısına varılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: köpek, kalça protezi, sementsiz
167
P18
Evaluation of results and application of pro-ortho
cementless hip prothesis metods in dog
Mustafa Arıcan
KurtuluĢ Parlak
Nuri Yavru
Mustafa Çam
Department of Surgery, Fac. of Vet. Med., University of Selçuk, Konya
In this study, Prortho cementless total hip arthroplasty (Ortho-Pet) method implementation and outcomes evaluation intended in dogs with hip problems. Eight
dogs with hip problems (hip dislocation, hip dysplasia) were used as material.
Equipment, Ortho-Pet, Izmir, Turkey are manufactured. Craniodorsal sides of the
hip trochanter major level, it was approached with craniolateral incision. Joint
capsule incision and the incision was made, the trochanter minor located on the
collum femoris and m. collum femoris, vastus lateralis through the origo was continued laterally along. The region on the bone to apply sufficient tendon sutures,
leaving the trochanter to be close to m. gluteus profundus tendon tenotomy was
performed to expose better. With the discontinuation of the joint capsule of the
hip joint was revealed. Teres ligament was cut and removed for the caput femoris.
First caput femoris excision was performed by osteotomy. And then, acetabulum
was prepared. Gelpi was help to visualized using the acetabulum. To create hemispherical bone bed, cartilage and fibrous tissue to remove and acetabulum
component to be placed in full, using the acetabulum reamer is expanded. The
procedur was continued until spongiosa bone appears. After acetabulat cup have
placed its secured with screws. Then the apparatus was placed for collum femoris,
and finally guides used polyethylene structured caput femoris of the trial reductions after the standard or neck portion extended structured implant head of the
implant neck portion on the nailing, the hip joint in place. The dogs were kept
under observation for 5 days after surgery and then was given to their owners. For
each dogs, post-op 15 days and 1, 3, 6 and 12 months were checked. In controls,
inspection, palpation and radiographic examination was performed. 4 dogs (50%)
of the implant has settled well, while the other four dogs (50%) were encountered
various complications. In cases where the component is better able to use their
extremities. But complications, especially in patients with collum femoris unwind
apparatus was observed. Also during practice fully into the acetabulum is not fixed
acetabular components may have been observed. The apparatus was removed
cases with complications. Despite some technical problems Proortho cementless
hip arthroplasty can be developed in terms of the system and economical. Therefore, it could be used for hip problems in dogs.
Keywords: dog, hip prosthesis, cementless
168
P19
Yüzen enik “swimming puppy” sendromu
Mustafa BarıĢ Akgül
Ġsmail Altuğ ġen
Hilal ÇeĢme
Kemal Yanık
Hasan Kurt
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Bursa
Bu çalıĢmamızda amaç, cerrahi kliniğimize getirilen swimming puppy sendromlu
köpeklerde karĢılaĢtığımız anomalilerin klinik görünümleri ve yapılan sağaltımlarını
sunmaktır. „Swimming puppy‟ sendromu; yeni doğan köpek yavrularının genellikle
arka bacaklarının veya ön bacaklarının, bazen de ön ve arka bacaklarının yanlara
açılmasıyla, göğüs ve/veya karın ventralinin yere temas etmesiyle karakterize olan
nadir bir geliĢim anomalisidir. Yüzen köpek sendromu dünyaca iyi bilinen bir sendrom olmasına karĢın hala etiyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Doğumu takiben
normal olarak görünen yavrular 2-3 haftalık olduklarında yürümeye çalıĢırlar ve bu
aĢamada klinik olarak anomali fark edilir. Bacaklar yanlara doğru açık vaziyette ve
yüz üstü bir duruĢ sergilerler. Vücut ağırlığının ventral yüzey üzerine binmesi ile
sternumda düzleĢme oluĢur. Bu çalıĢmada 2,5 aylık, erkek, Doberman ırkı ve 2 aylık,
erkek, Rottweiler ırkı iki yavru köpekte yüzen köpek sendromu tespit edilmiĢ ve
çalıĢmada kullanıldı. Bir süre boyunca medikal bir uygulama olmaksızın yapılan fizik
tedavi ve belli açılar ve farklı eklemlere köstek uygulamaları ile sağaltım uygulandı.
ÇalıĢma sonunda swimming puppy sendromlu köpeklerde herhangi bir medikal
uygulama olmaksızın sağaltımın yapılabileceği sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: köpek, sendrom, yüzen enik
169
P19
Swimming puppy syndrome
Mustafa BarıĢ Akgül
Ġsmail Altuğ ġen
Hilal ÇeĢme
Kemal Yanık
Hasan Kurt
Uludağ University, Fac. of Vet. Med., Department of Surgery, Bursa
Swimming puppy syndrome, basically it is newborn puppy whom, has developed a
flat chest and sternum, sprawled out with their legs sticking out the side of them
instead of being thucked under them. This abnormality happens rarely. Although
swimmer puppy syndrome is known well all over the world, etiology of disease
isn‟t known clearly. Ġn initial weeks of life, newborn puppies seem normal and they
try to walk when they become 2-3 week age and signs begin to appear clinically.
Puppy look to be flat, sprawled out with their legs. The sternum becomes flat
(straight) when puppies gain weight. In the present article, we aim to presentation
of clinic signs and treatments of this abnormality with two cases at uludag university veterinery faculty surgery clinics. The first case is 2,5 month, male, Doberman
puppy and the second case is 2 month, male, Rottweiler puppy.
Keywords: dog, syndrome, swimming pupy
170
P20
Bir Bosna tazısında ateĢli silah yaralanması sonucu oluĢan travma
sonrası rekonstrüksiyon plakları ve otolog iliak ve kortikal ulnar greft
kullanımı ile bilateral mandibular rekonstrüksiyon: 5 ay takip edilmiĢ
olgu sunumu
Soner Çağatay
Ümit Kaya
Zerrin Mahmut
Mehmet Sağlam
Ġrem Gül Sancak
Hasan Bilgili
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
BeĢ yaĢlı, erkek, Bosna tazısı cerrahi kliniğine, mandibular bölgede kanama ve ağrı
Ģikayetiyle, ağır travma almıĢ halde getirildi. Alınan anamnezde, domuz avı sırasında köpeğin kaza sonucu vurulduğu ve merminin domuzdan sekerek köpeğe isabet
ettiği belirlendi. Klinik ve radyolojik değerlendirmede kurĢunun sağ korpus mandibuladayı penetre edip, sublingual bölgeden geçerek sol korpus mandibulada saplandığı gözlendi. Bu Ģiddetli travmanın her iki korpus mandibulada parçalı kırığa ve
sağ korpus mandibulanın premolar ile molar bölgesinde segmental kemik defektine sebep olduğu belirlendi. Operasyonla alt çene AO rekonstrüksiyon plakları,
serklaj telleri ile fikse edildi ve yaklaĢık 3 cm‟lik kemik kaybı olan sağ korpus mandibula için otolog iliak kemik gerfti kullanıldı. Sağ korpus mandibuladaki açık kırık
nedeniyle parenteral antibiyotik uygulandı (sefazolin sodyum, 20 mg/kg, IV, her 8
saatte bir). Ġntraoperatif olarak özefagal beslenme tüpü yerleĢtirildi ve böylece
erken dönemde enteral beslenme sağlandı. 3 hafta sonra ikinci cerrahi giriĢim ile
inkorpore olmayan ve nekroze olan iliak kemik grefti çıkarıldı. Kemik ve yumuĢak
dokuların debridementi sonrasında bölgeye bu sefer otolog kortikal ulnar greft
uygulandı. Sonuç olarak kullanılan her iki tip greftin de kemik ile inkorpore olmadığı gözlendi. Buna rağmen tatmin edici oklüzyon ve kemik kaynaması elde edildi.
Anahtar kelimeler: bilateral mandibular rekonstrüksiyon, greft, köpek
171
P20
Bilateral mandibular reconstruction after gunshot trauma by using
reconstruction plates and autologous iliac crest and cortical ulnar
bone grafts in a Bosnian Coarse-haired Hound dog: A case report
with 5 months follow-up
Soner Çağatay
Ümit Kaya
Zerrin Mahmut
Mehmet Sağlam
Ġrem Gül Sancak
Hasan Bilgili
Ankara Univ., Vet. Faculty, Dept. of Surgery, Ankara
A five years old, male Bosnian Coarse-haired Hound was brought to the surgery
clinic with complaints of severe trauma, pain and bleeding in mandibular region.
The owners said that they accidentally shot the dog with an expanding bullet during boar hunting. The bullet ricocheted off the boar. In clinical and radiographical
examination, the bullet had penetrated the right mandible, passed through the
sublingual region and stucked in the left mandible of the dog. This excessive trauma resulted in severely comminuted fracture in the lower jaws and segmental
bone defect in the premolar and molar regions of the right mandible. Immediate
reconstruction of the lower jaws was performed with AO reconstruction plates,
multiple intraosseous wires and mandibular defect (3 cm gap) was filled with autologous iliac crest bone graft. Because of the open fracture on the right mandible,
the dog received antibiotics (Cephazolin Sodium, 20 mg/kg, IV, every 8 hours).
Oesophageal feeding tube was placed intraoperatively and early enteral nutrition
provided within 24 hours of injury. Three weeks later, a second surgical procedure
was performed to remove the graft due to poor incorporation and necrosis. After
debridement of the bone and soft tissues, this time, defect was filled with autologous cortical ulnar bone graft. As a result, none of them could provide bone incorporation. Nevertheless satisfactory occlusion and bone union could be achieved.
Keywords: bilateral mandibular reconstruction, graft, dog
172
P21
Yedi kedide tibia kırıklarının
sirküler eksternal fiksatör kullanılarak sağaltımı
Ġrem Gül Sancak
1
Özge Özdemir
2
1
Sinan Ulusan
1
Hasan Bilgili
1
2
Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Cumhuriyet Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Sivas
Bu çalıĢma kedilerde sirküler eksternal fiksatör tekniğinin kullanımını değerlendirmektedir. ÇalıĢmanın konusunu özel olarak dizayn edilmiĢ sirküler eksternal fiksatör kullanarak tibia kırıkları sağaltılan 7 kedi oluĢturmuĢtur. Bütün tibia kırıkları
cerrahi olarak sağaltılmıĢtır. Olguların kontrolleri; post operatif 25. ve 48. günlerde
radyografik olarak yapılmıĢtır. Hastanın eĢkâli, kırığın lokalizasyonu, komplikasyonlar ve implant çapları not edilmiĢtir. Halka çapları 5 olguda 45 mm ve 2 olguda 55
mm olarak tercih edilmiĢtir. CEF sistemi postoperatif takip döneminde bütün kediler tarafından iyi tolere edilmiĢtir. Tedavi edilen ekstremitenin ilk kullanımı tüm
olgularda ameliyat sonrası 1-3 günde gerçekleĢmiĢtir. Pin deformasyon veya CEF‟te
kırılma ve bozulma olguların hiçbirinde gözlenmemiĢtir. 2 kedide pin dibi enfeksiyonu komplikasyonu ile karĢılaĢılmıĢtır. 5 olguda sonuçlar mükemmel 2 olguda ise
iyi olarak değerlendirilmiĢtir. sirküler eksternal fiksatör sistemi kedi ekstremite
kırıklarında kullanıĢlı bulunmuĢ ve meslektaĢlarımıza tavsiye edilmektedir.
Anahtar kelimeler: kedi, kırık, sirküler eksternal fiksatör, tibia
173
P21
Treatment of tibial fractures in 7 cats
using circular external skeletal fixator
Ġrem Gül Sancak
1
Özge Özdemir
2
1
Sinan Ulusan
1
Hasan Bilgili
1
2
Ankara Univ., Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Ankara
Cumhuriyet Univ., Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Sivas
This study covers the technique of a custom designed circular external fixator (CEF)
in tibial fractures in 7 cats. All tibial fractures were surgically treated. The cases
were followed-up using radiographs obtained on 25 and 48 days after surgery.
Signalment, fracture localization, complications and implant diameter for each cat
were noted. Ring diameters were as follows: in 4 tibial fracture cases 45 mm and in
3 tibial fracture cases 55 mm. Complications were observed in 2 cats, both of
which had pin tract infection. Fracture cases were evaluated as follows: 5 of the
tibial fractures had excellent results and 2 cases had good results. The CEF system
was well tolerated by all the cats during the postoperative follow-up period. First
use of the treated limb occurred on postoperative 1-3 day in all cases. Pin deformation or CEF breakage and distortion were not observed in any of the cases. The
CEF system designed by the authors was suitable for fixation of tibial fractures in
cats. Clinical use of CEF system in tibial fractures of cats is found to be useful and
its use is highly recommended to our colleagues.
Keywords: cat, circular external skeletal fixator, fracture, tibial fracture, tibia
174
P22
Elâzığ’daki köpeklerde kalça displazisi insidansı
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Eren Polat
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Elazığ
Köpeklerde kalça displazisi, postnatal iskelet geliĢimi periyodunda birçok faktörün
etkisiyle oluĢan progresif bir hastalıktır. Kalça displazisi, genetik olarak diğer kuĢaklara aktarılan ve kalça eklemindeki uyumsuzluk ve gevĢekliğe bağlı olarak oluĢan
biyomekanik bir hastalıktır. Bu biyomekanik bozukluk sonucunda, eklemi oluĢturan
femur baĢı acetabuluma tam uyum sağlayamaz. Bunun sonucu olarak gerek acetabulumda gerekse femur baĢında oluĢan deformasyonlar kalça ekleminde ağrı,
hareketlerde sınırlanma ve topallık meydana gelir. Kalça displazisinde klinik belirtiler ve radyografik değiĢiklikler arasında direkt bir korelasyon bulunmamaktadır.
Bazı hayvanlarda önemli radyografik değiĢimlerin bulunmasına rağmen herhangi
bir topallık belirtisi göstermezler veya çok az topallık gösterirler. Bununla birlikte
çok az radyografik değiĢim gösteren olgularda belirgin topallıklar gözlenebilmektedir. Kalça displazisinin kesin tanısını yapabilmek için radyolojik kontrolleri yapmak gereklidir. Bu çalıĢmada kalça displazisi teĢhis etmek amacıyla sokak köpeklerinin iki pozisyonda röntgenleri alınmıĢtır. Birinci pozisyon tam anestezi halinde
ventrodorsal Ģekilde; ikinci pozisyon ise açık kitap pozisyonu Ģeklinde radyografik
görüntüler alınmıĢtır. Radyolojik bulguları değerlendirmek için Norberg Olsson
yöntemi kullanılmıĢtır. Bu çalıĢma kliniğimize gelen köpeklerdeki kalça displazisi
insidansını saptamak amacıyla yapılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: kalça displazisi, köpek
175
P22
Incidence of hip dysplasia in dogs in Elazığ
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Eren Polat
Fırat Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Elazığ
Hip dysplasia in dogs is a progressive disease as a result of many factor during
postnatal skeletal development period. Hip dysplasia is a biomechanical disease
which is genetically transferred to other generations and occuring due to incompability and flaccidity of hip joint. As a result of this biomechanical deformity, head
of femur does not fit to acetabulum which is forming the joint. As a result, due to
deformations in both femur head and acetabulum, hip joint pain, limitation of
movement and lameness occurs. In hip dysplasia there is no direct correlation
between clinical symptoms and radiographic changes. Despite the existence of
significant radiographical changes in some animals, this animals do not show any
sign of lameness or show very little lameness. However in case of obvious lameness, very few radiographical changes may be observed. In order to make a definitive diagnosis of hip dysplasia, radiographic examinations are necessary. In this
study, in order to diagnose hip dysplasia x-ray of stray dogs were taken at two
positions. First position is taken ventrodorsal under full anesthesia; while in the
second position, radiographic images were taken in form of open book position.
Method of Norberg Olsson were used to evaluate radiological findings. This study
was conducted to determine the indicence of hip dysplasia in dogs coming to our
clinic.
Keywords: hip dysplasia, dog
176
P23
Sağlıklı kedilerde elektroretinografi (ERG) referans değerleri
Nazife Köyce
Ġrem Gul Sancak
Pınar Can
Ömer BeĢaltı
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Elektroretinografi (ERG) funduskopik anormal bir bulgu gözlenmeyen amorozisli
hastalarda, retinal fonksiyonun değerlendirilmesinde, katarakt ameliyatları öncesinde, santral körlüklerde, kalıtsal dejenerasyonlarda ve sistemik hastalıkların seyri
sırasında retinal fonksiyonun değerlendirilmesi amacıyla baĢvurulan tanı aracıdır.
Bu çalıĢmada A.Ü. Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalında elektroretinografik
tanı yöntemi ve referans değerlerin sunulması amaçlanmaktadır. Bu çalıĢmada
kastrasyon isteği ile araĢtırma birimine getirilen göz hastalığı Ģikayeti bulunmayan
sağlıklı kedilerin cinsiyet, yaĢ, bilgileri ve ERG bulguları değerlendirilmiĢtir. ERG
kayıtları genel anestezi altında karanlık adaptasyonu sağlandıktan sonra 30 adet
sağlıklı kedinin 60 gözünden 5 ve 100 uyarı sonucu alınan traselerin averajlanmasıyla kaydedilmiĢtir. Her iki gözden ayrı ayrı alınan ERG traselerinde a ve b dalgalarının amplitüd ve latans değerleri incelenmiĢ alınan veriler Mann Whitney U test ile
istatistiki olarak değerlendirilmiĢtir. Sol gözde 5 ve 100 averajlama sonucu kaydedilen traselerde a ve b dalgası latans değiĢkenlerinde farklılık anlamlı (p<0.05) bulunmuĢ, amplitude değiĢkeninde ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıĢtır (p>0.05). Sol göz a-dalgası latans- 22,25ms (5 averaj), sağ göz a-dalgası
latans- 23,33ms (5 averaj), sol göz a-dalgası latans- 32,32ms (100 averaj), sağ göz
a-dalgası latans- 33,60ms (100 averaj). Sol göz b-dalgası latans- 23,47ms (5 averaj),
sağ göz b-dalgası latans- 23,00ms (5 averaj), sol göz b-dalgası latans- 32,18ms
(100 averaj), sağ göz b-dalgası latans- 34,00ms (100 averaj). Sağ göz için 5 ve 100
averajlama sonucu kaydedilen traselerde dozlar arasında; benzer biçimde latans
değiĢkenlerinde farklılık anlamlı (p<0.05) bulunurken diğer değiĢkenlerde ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıĢtır (p>0.05). Sonuç olarak karanlık
adaptasyonu sağlanan kedilerde elde edilen ERG parametrelerin hem 5 hem de
100 averajlama traselerinin güvenli olarak kullanılabileceğini göstermiĢtir.
Anahtar kelimeler: kedi, elektroretinografi (ERG)
177
P23
Electroretinography (ERG) reference values in healthy cats
Nazife Köyce
Ġrem Gul Sancak
Pınar Can
Ömer BeĢaltı
Ankara University, Fac. of Vet. Medicine, Department of Surgery, Ankara
Electro retinography (ERG) is a diagnostic tool used to evaluate retinal function in
patients with amorozis without fundoscopic abnormality, in evaluation of the retinal function, before cataract operations, in central blindness, hereditary degenerations and in evaluation of the retinal function during the course of systemic diseases. In this study in AU Faculty of Veterinary Medicine Department of Surgery we
intended to provide reference values of ERG and to exibit diagnostic method of
electroretinographic evaluation. In this study, cats that were broght to resarch
facility with castration request were studied. Healthy cats which were free from eye
diseases were included and age, gender information and ERG findings were noted.
ERG recordings provided under general anesthesia after dark adaptation of 30
healthy cats 60 eyes. For each eye 5 and 100 stimulus traces were averaged and
recorded. Each eyes ERG‟s a and b wave amplitude and latency values were recorded separately and examined data was evaluated statistically by Mann-Whitney U
test. In the left eye 5 and 100 averaging traces were recorded. There is significant
difference in a and b wave latency values (p <0.05), while there is no significant
difference in amplitude values (p> 0.05). Left eye a-wave latencies, 22,25ms (5
average), right eye a-wave latencies, 23,33ms (5 average), left eye a-wave latencies
32,32ms (100 average), right eye a-wave latencies- 33,60ms (100 average). Left eye
b-wave latencies- 23,47ms (5 average), right eye b-wave latencies- 23,00ms (5
average), left eye b-wave latencies-32,18ms (100 average), right eye b-wave latencies- 34,00ms (100 average). For the right eye averaging of 5 and 100 traces recorded there is a significant difference in latans values of the a and b waves; (p
<0.05), while there is no significant difference in other variables (p> 0.05). As a
result, it is shown that dark adaptated cats ERG parameters obtained both with 5
and 100 avaerage traces and these traces could be used safely in future as reference values.
Keywords: cat, electroretinography (ERG)
178
P24
Sekiz köpekte gözlenen osteosarkoma olgusu
Ġrem Gül Sancak
Soner Çağatay
Ümit Kaya
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
ÇalıĢmada Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Klinikleri Cerrahi Anabilim Dalı‟na
topallık ve ekstremitede ĢiĢlik Ģikâyeti ile getirilen 8 köpeğin klinik, radyolojik ve
patolojik verilerinin sunulması amaçlanmıĢtır. Kemik tümörü gözlenen 8 adet köpeğin 1-7 yaĢ arasında olduğu tespit edildi. Hastalardan 7 tanesinin erkek 1 tanesinin diĢi olduğu, hastaların 5 tanesinin kangal ırkı 1 tanesinin golden retriever ve bir
tanesinin de melez ırk olduğu izlendi. OluĢan tümörlerin hepsinin extremitede
lokalize olduğu izlendi. Tümörlerden 5 tanesinin humerus proksimalinde 3 tanesinin de radius ulna da lokalize olduğu izlendi. Tüm olgulardan alınan kemik biyopsilerinin incelenmesinde hastalara osteosarkom tanısı konuldu. 1 hastada tüm bacak
amputasyonu ve postoperatif kemoterapi uygulaması yapıldı. Aynı hastada postoperatif 4. ayda akciğer metastazına rastlandı.
Anahtar kelimeler: köpek, osteosarkom, Kangal
179
P24
Osteosarcoma in 8 dogs
Ġrem Gül Sancak
Soner Çağatay
Ümit Kaya
Ankara University, Fac. of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Ankara
In this study, we intended to provide the clinical, radiological and pathological
data of 8 dogs that were brought to Universty of Ankara Faculty of Veterinary
Medicine, Department of Surgery with a complaint of lameness and extremity
swelling. Bone tumors observed 8 dogs age ranged between 1-7 years. 1 out of 8
patient's were female and the rest was male. 5 of the dogs were kangal 1 was
golden retriever and 1 was mix breed. All of the tumors of the dogs were localized
in extremities. 5 of the tumours were localized in the proximal humerus whereas 3
out of 8 were found to be localized at radius-ulna. All bone biopsy specimens
taken from the patients were diagnosed with osteosarcoma. In 1 patient the leg
was amputated and postoperative chemotherapy was carried out. 4 months postoperatively lung metastases in the same patient were diagnosed.
Keywords: dog, osteosarcoma, Kangal shepherd
180
P25
Bir köpek yavrusunda prolapsus recti ile komplike
iliosekkokolik barsak invaginasyonu ve inkarserasyonu olgusu
Emine Ünsaldı
Sema Çakır
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
Bu çalıĢmanın amacı üç aylık bir köpek yavrusunda Ģiddetli sancı semptomları ile
seyreden rectal prolapsus ve ilio-seko- kolik invaginasyon ve inkarserasyon olgusunun klinik ve operatif sonuçlarını bildirmektir. Olguyu yaklaĢık üç dört günlük
kabızlık, Ģiddetli sancı, dehidrasyon ve prolapsus recti Ģikâyetiyle gelen üç aylık
erkek melez bir köpek oluĢturmuĢtur. Yapılan klinik muayenede anüsten prolabe
olan nekroze kolon tespit edilmiĢtir. ġiddetli sancı semptomları nedeniyle olgunun
basit bir prolapsus recti vakası olmadığı düĢünülerek genel anestezi altında laparotomi yapılmıĢtır. Operasyon sırasında ileum, secum ve mezenteriumun bükülerek
kolon içerisine invagine olduğu ve barsakların kolon içerisine yapıĢarak nekroze
olduğu tespit edilmiĢtir. Ġnvagine olan kısımlar dikkatli bir Ģekilde ayrılmaya gayret
edilmiĢ fakat tüm çabalara rağmen ayırt edilememiĢtir. Canlılığını yitirmiĢ olan
barsak halkasının rezeke edilmesine karar verilmiĢtir. Rezeke edilen barsak halkasının yaklaĢık 20cm. olduğu görülmüĢtür. Uç uca anastomoz tekniği ile ileum ve
kolon birleĢtirilmiĢtir. Operasyon sırasında herhangi bir komplikasyon ĢekillenmemiĢtir. Post-operatif sıvı elektrolit ve antibiyotik uygulaması yapılmıĢ ancak hasta
operasyondan bir gün sonra kaybedilmiĢtir. Hastanın kaybedilmesinin nedeninin
genel durumun kötü, vakanın gecikmiĢ olması ve dehidrasyona bağlanmıĢtır.
Anahtar kelimeler: prolapsus recti, ileosekokolik invaginasyon, köpek
181
P25
Rectal prolapse and ileoseccocolic intestinal intussusception
and incarceration in a puppy
Emine Ünsaldı
Sema Çakır
Fırat University, Faculty of Veterinary Medicine, Surgery Department, Elazığ
The aim of this study was to present clinical and surgical outcomes of rectal prolapse together with severe pain and ileosecocolic intestinal intussusception case in
a 3-month-old male puppy. The case consisted of 3-month-old half breed puppy
brought with three four- day constipation, severe pain, dehydration and rectal
prolapse. Clinical examinations showed that there was a colon necrosis which was
prolapse from anus. Thinking that the case was not easy with the severe pain and a
laparotomy was performed under general anesthesia. The iliosecocolic intestinal
intussusception and incarceration in the colon was detected during operation. The
parts of intestinal intussusception was made to leave carefully bu not. It has been
decided to resect the non-viable invaginated bowel section. The resected nonviable intestinal segment approximately 20cm. End-to-end anastomosis of the
viable segments between the ileus and colon was performed. There was not any
complication during the operation. Fluid-electrolyte and antibiotic were offered
postoperatively but the patient was died a day later. It was observed poor general
condition, being delayed and dehydration the cause of the patient's death.
Keywords: rectal prolapse, ileoseccocolic intussusception, puppy
182
P26
Üç kedide vestibüler nöyritis olgusu
Alper Demirutku
Ebru Eravcı
Yalçın Devecioğlu
Zihni Mutlu
Ġstanbul Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ġstanbul
Vestibüler hastalık (VH), denge kaybı, ataksi, baĢ eğikliği, kendi etrafında dönme,
nistagmus ve strabismus ile kendini gösterebilen, vestibüler sistemdeki bir bozukluktan kaynaklanan bir hastalıktır. VH, lokalizasyonuna göre periferal vestibüler
hastalık (PVH) ve sentral vestibüler hastalık (SVH) olmak üzere iki grupta incelenir.
PVH, iç kulak ya da vestibüler sinirin etkilendiği ve horizontal ya da rotatorik nistagmusun görüldüğü bir hastalıktır. Kedilerde PVH‟nin en sık görülen nedenleri
arasında bulunan idiyopatik vestibüler hastalık insanlarda görülen vestibüler nöyritis ile analoji göstermektedir. Ġnsan hekimliğinde; vestibüler nöyritis genellikle kısa
zaman öncesinde enfeksiyon geçirmiĢ hastalarda akut olarak Ģekillenen, 8. kraniyal
sinirin (N. Vestibulokohlearis) yangısı olarak tanımlanmaktadır. Bu yangı bazı hastalarda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) tekniği ile yapılan görüntüleme tekniği ile vestibüler sinirde kontrast tutulumu ile kendini göstermektedir. Olgularımızı; Ġstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği‟ne baĢ eğikliği, kendi
etrafında dönme, sallantılı yürüyüĢ, anormal göz hareketi Ģikayetiylegetirilen 3 kedi
oluĢturdu. Olguların klinik muayenelerinin ardından MRG çekimleri yapıldı ve
MRG‟de vestibüler sinirin kontrast tuttuğu görüldü. Vestibüler nöyritis tanısı konmasının ardından tedavi protokolleri belirlendi. Olgulardan birisine yapılan medikal
tedavi sonrasında hastanın klinik bulgularında düzelme görüldü. Kontrol amacıyla
tekrarlanan MRG‟de daha önce kontrast tutulumu olan bölgenin tamamen normale
döndüğü izlendi. Diğer bir olguda MRG ile vestibüler nöyritis tanısı konmasını
takiben hastaya tedavi düzenlenmesine karĢın, hasta sahibine bir daha ulaĢılamadı.
Üçüncü olguda ise tanı amacıyla çekilen MRG sonrasında sadece vestibüler sinirde
değil kavum mediya ve meatus akustikus eksternus‟ta da kontrast tutulumu izlendi.
Bu hastanın tedavisi devam ediyor. Kedilerde görülen idiyopatik vestibüler hastalığın etyolojisinin belli olmadığı bildirilmesine karĢın veteriner pratikte ilk defa vestibüler nöyritis‟in tanısının konulmasının bundan sonraki çalıĢmalara ıĢık tutacağı
düĢünülmektedir.
Anahtar kelimeler: vestibüler hastalık, vestibüler nöyritis, kedi
183
P26
Vestibular neuritis in three cats
Alper Demirutku
Ebru Eravcı
Yalçın Devecioğlu
Zihni Mutlu
Ġstanbul Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Ġstanbul
Vestibular disease (VD) is a disorder that occurs due to a disorder within the vestibular system, characterized by the ataxia, loss of balance, head tilt, circling, nystagmus and strabismus. VD is categorized as central vestibular disease (CVD) and
peripheral vestibular disease (PVD). PVD occurs a condition that inner ear or vestibular nerve is affected, results in horizontal or rotatoric nystagmus. Idiopathic
peripheral vestibular syndrome is considered one of the most frequent etiologies
for cats with PVD and it is analogous to vestibular neuritis in humans. Vestibular
neuritis is described an acute inflammation of the eighth cranial nerve (n. vestibulocochlearis). In some patients, this inflammation of the vestibular nerve can be
cause a contrast enhancement on magnetic rezonance imaging (MRI). Three cases
were brought to Istanbul University, Veterinary Faculty, Surgery Clinic with a complaint of head tilt, circling, loss of balance and abnormal eye movements. After
clinical examination of the cases, MRI was performed and contrast material penetration on the vestibular nerve has seen. The patients were diagnosed as vestibular
neuritis and therapy protocols were determined. After the medical treatment of
one of the cases, clinical findings recovered. Repeated MRI findings showed that
there was no abnormality and no contrast material penetration on the vestibular
nerve and the inflammated site was normal. In the other case; after diagnosing
vestibular neuritis with MRI, although a treatment protocol was prepared for the
patient, since the owner didn‟t bring the cat again the cat has not seen again. In
the third case MRI performed for the diagnosis, the contrast penetration was seen
not only on vestibular nerve but also on cavum media and meatus acusticus externus. The treatment process is going on for this patient. There is no reported etiology of the idiopathic vestibular disease of the cat. As the first cases which were
diagnosed as vestibular neuritis, we think this report will guide the other researches about vestibular disease of the cat.
Keywords: vestibular disease, vestibular neuritis, cat
184
P27
Küçük hayvanlarda uzun kemiklerin travmatik kırıklarında
karĢılaĢılan iyileĢme bozuklukları
Hasan Kurt
Melike Akbala
Ġsmail A. ġen
Melike Çetin
Uygur Canatan
Hilal ÇeĢme
Deniz Seyrek ĠntaĢ
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Bursa
Küçük hayvanlarda travmatik nedenli kemik kırıklarına sıkça rastlanmaktadır. Anatomik yapının restorasyonunun yanı sıra fonksiyonel iyileĢmenin de amaçlandığı
değiĢik sağaltım seçeneklerinin tercih edilmesinde hastanın genel ve özel durumu,
kırığın/kırıkların lokalizasyonu, özellikleri ve hasta sahibinin isteği önemli bir rol
oynamaktadır. Ne yazık ki birçok zaman hasta sahibinin yokluğu, maddi yetersizlikler ya da uygun ekipmanın bulunmaması ideal sağaltım metodunun seçimine engel
olmakta ve suboptimal yöntemlerin uygulanmasına mecbur kalınmaktadır. Bu
nedenle, iyileĢmenin Ģekillenip Ģekillenmediğinin kontrolü, sağaltımın gidiĢatı hakkında önemli bir yol göstericidir. Özellikle implantların kullanıldığı operatif sağaltımlarda kaynamanın tamamlanmasıyla fiksasyonun dinamizasyonu ve implantların
uzaklaĢtırılmasında, iyileĢme komplikasyonu Ģekillendiğinde erken tanı, sağaltım
yönteminin sürdürülmesi veya değiĢtirilmesi ve prognozun belirlenmesinde iyileĢme takibi son derece önemlidir. Yapılan çalıĢmanın amacı köpek ve kedilerde karĢılaĢılan uzun kemik kırıklarında iyileĢmenin radyografik takibi ile kırık iyileĢmesinin
kontrol edilmesi ve en sık karĢılaĢılan komplikasyonların belirlenmesidir. Bu amaçla
sekonder kırık iyileĢmesi gösteren köpek ve kedilerde radyografik olarak redüksiyonun derecesi, hizalanma, kallus oluĢumu ile kırığın köprülenmesi ve kırık çizgisinin kaybolması, eklemler, implant(lar) ve yumuĢak dokulardaki değiĢiklikler gibi
parametreler değerlendirilirken, zamanında, hatalı veya hiç iyileĢme göstermeyen
olgularla enfeksiyon kaynaklı değiĢiklikler kaydedildi. ĠyileĢme bozukluğu gösteren
olgularda etiyolojik faktörlerden hayvanın yaĢının ve genel sağlık durumunun,
kırığın tipinin, suboptimal sağaltım yönteminin seçilmesi zorunluluğu nedeniyle
yetersiz fiksasyon ve stabilizasyonun olmasının ve enfeksiyon varlığının etkili olduğu dikkati çekmektedir. Burada yaĢlı hayvanlarda, açık, çok parçalı ve ezikli kırıklarda, yumuĢak dokuların az olduğu bölgelerde ve çift kemiklerin kırıklarında daha sık
iyileĢme bozukluklarına rastlandığı belirlenmiĢtir. Bu sebepten sekonder kırık iyileĢmesi beklenen olgularda suboptimal yöntemlerle operatif sağaltım yerine kapalı
ve konservatif metotların tercih edilmesi önerilmektedir.
Anahtar kelimeler: kırık iyileĢmesi, radyografi, komplikasyon, köpek, kedi
185
P27
Healing disorders of traumatic long bone fractures
in small animals
Hasan Kurt
Melike Akbala
Ġsmail A. ġen
Melike Çetin
Uygur Canatan
Hilal ÇeĢme
Deniz Seyrek ĠntaĢ
Uludağ University, Veterinary Faculty, Surgery Department, Bursa
Traumatic fractures are frequently encountered in small animals. Treatment aims
structural and functional restoration. Selection of the appropriate method depends
on the general and specific state of the animal, location and properties of the
fracture as well as on owner compliance. Unfortunately due to absence of an owner, financial constraints or lack of appropriate equipment the surgeon is often
prevented from selecting the ideal treatment method and is obliged to apply
suboptimal methods. Monitoring of the healing process is therefore an important
guide to evaluate therapy outcome. Follow-up of healing especially after osteosynthesis is indispensable for dynamism and removal of implants, for early recognition
of complications, selection of treatment methods and determination of prognosis.
The aim of the study was to follow up fracture healing in long bones of dogs and
cats radiographically and to determine most encountered healing disorders. This
was achieved by evaluating the degree of reduction, alignment, disappearance of
the fracture line by bridging of the gap and callus formation, evaluating the joints,
implant(s) and changes of soft tissues in dogs and cats with secondary fracture
healing. Additionally faulty, delayed and lack of healing as well as signs of infection
were recorded. Etiological factors affecting bone healing were determined as age
and general health condition of the patient, type of the fracture, insufficient fixation and stabilization of the fragments due to selection of suboptimal treatment
methods and presence of infection. This means fractures in old animals, open,
comminuted fractures with contusions, little surrounding soft tissues and fractures
of double bones tend to show more often healing disorders. For this reason it can
be advised that in cases with expected secondary bone healing closed reduction
and conservative methods should be preferred to other suboptimal operative
methods.
Keywords: fracture healing, radiography, complications, dog, cat
186
P28
Bir kedide üretral duplikasyon kisti, böbrek hemanjioendotelyoması
ve konjenital diyafram fıtığı
1
1
1
2
Esma Yıldar
Zihni Mutlu
Özlem Güzel
Abdullah Kayar
2
3
3
Sinem Ülgen
Aydın Gürel
Özge Erdoğan
1
2
3
Ġstanbul Üniv., Vet. Fakültesi Cerrahi, Ġç Hastalıkları ve Patoloji A. Dalları, Ġstanbul
Kistik ve tubüler duplikasyonlar kongenital olarak görülen malformasyonlardır.
Erken yaĢtaki hayvanların gastrointestinal sisteminde görülmektedir. Nadiren üriner
sistemle alakalı olarak görülürler. Olgumuzu dört yaĢında Ankara ırkı erkek kedi
oluĢturmaktadır. Hasta zamanla karın hacminde artıĢ ve eĢlik eden bir dispne
Ģikâyeti ile Ġstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı‟na getirilmiĢtir. Hastanın iki sene önce bir trafik kazasında yaralandığı verilen anamnez
bilgileri arasındadır. Fiziksel muayenesi esnasında abdominal gerginlik belirlenmiĢtir. Bilateral olarak artan sıvı hacmine bağlı Ģekillenen inspiratorik dispne gözlemlenen diğer semptomdur. Abdominal kaviteden aspirasyonla alınan sıvı örneğinden
yapılan inceleme doğrultusunda yoğun miktarda eritrosit ve lökosit görülmüĢtür.
Yapılan ultrasonografik incelemede subhepatik bölgede çift duvarlı kist ve hidronefroz belirlenmiĢtir. Diyagnostik laparotomi sonucunda 15x7 cm boyutlarında
üretraya yapıĢık duplikasyon kisti, hemanjioendotelyomadan kaynaklanan glomerulonefritis ve konjenital diyafram fıtığına rastlanılmıĢtır. Kistten ve sol böbrekten
aspirasyon ile alınan sıvı örneklerde kana rastlanılmıĢtır. Sol böbrek ve kist bütün
olarak uzaklaĢtırılmıĢtır. Konjenital olduğu düĢünülen fıtık dikilmiĢtir Ancak; hasta
operasyondan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiĢtir. Bu sunu, kedilerde daha
önceki literatürlerde rastlanılmayan üretral duplikasyon kistinin göstermesi bakımından önemlidir.
Anahtar kelimeler: üretral duplikasyon kisti, kedi, hemanjioendotelyoma, kongenital diyafram fıtığı
187
P28
Urethral duplication cyst, kidney hemangioendothelioma
and congenital hernia of diaphragm in a cat
1
1
1
2
Esma Yıldar
Zihni Mutlu
Özlem Güzel
Abdullah Kayar
2
3
3
Sinem Ülgen
Aydın Gürel
Özge Erdoğan
1
2
Ġstanbul Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery, Internal Medicine and
3
Patology, Ġstanbul
Cystic and tubular duplications are one of the congenital malformations. It is seen
in gastrointestinal system at young age‟s animals but rarely seen in urinary system.
The case was four years old, Turkish Ankara cat breed. The patient was brought to
department of surgery Veterinary Faculty, Istanbul University with progressive
enlarged abdominal cavity and respiratory dyspnea anamnesis. Also traumatic
accident was in the anamnesis one year ago. In physical examination, abdominal
tenderness was seen in animal. Bilaterally decreased fluid accumulation in the
abdominal cause of inspiratory dyspnea were seen other symptom. A lot of erythrocytes and leukocytosis were found in the sample which taken with aspiration
from abdominal cavity. In radiological examination, double walled cyst and hydroneprosis have been determined during ultrasonographic examination in subhepatic region. Abdomen was opened for diagnostic purpose. 15x7 cm around the
cyst that originated urethra, glomerulonepritis with hemangioendotelioma and
hernia of diaphragm were found in the abdominal space. Aspirated samples which
are taken from left kidney and cyst were hemorrhagic. Kidney and cyst extirpated
totally. Hernia of diaphragm was sutured successfully but patient died after operation. This study is important because of first reported urethral duplication cyst in
the cat.
Keywords: uretral duplication cyst, cat, kidney, hemangioendothelioma, diaphragm, hernia
188
P29
Bir köpekte unilateral geliĢen böbrek üstü bezi tümörünün tanısı
ve cerrahi yöntemlerle uzaklaĢtırılması
Murat Karabağlı
1
1
1
KürĢat Özer
Kemal Altunatmaz
2
3
Özge Erdoğan
Halil Mahsunlar
1
Ahmet Gülçubuk
2
2
Ġstanbul Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji Anabilim Dalları, Ġstanbul
3
Acarkent Veteriner Sağlık Merkezi, Ġstanbul
Olgumuzu 13 yaĢında, kısırlaĢtırılmamıĢ, diĢi, Terrier ırkı bir köpek oluĢturdu. Hasta
vücudunun çeĢitli yerlerinde aniden oluĢan ve 24 saat içinde yaralara dönüĢen
kırmızı renkteki lezyonların muayenesi için yakınındaki bir veteriner kliniğine götürülmüĢ. Ġlk muayenesinde 41 C ateĢ tespit edilen hastaya medikal tedavi uygulanmıĢ ama ateĢ ancak 5 günde kontrol altına alınabilmiĢ. Veteriner hekimin hasta
sahibine, bu durumun köpeğin kısırlaĢtırılmamıĢ olmasından kaynaklandığı ve
hemen kısırlaĢtırılması gerektiğini söylemesi üzerine ovariohisterektomi operasyonu gerçekleĢtirilmiĢ. Hekim operasyon esnasında batında bir kitle gördüğünü hasta
sahibine iletmiĢ ve hastayı Ġstanbul „a sevk etmiĢ. Ġstanbul da yapılan ultrasonografik muayenesinde böbrek üstü bezinde kitle tanısı konan hasta Ġstanbul Üniversitesi
Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı „nda operasyona alındı. Operasyon ile sol
böbrek üstü bezi cerrahi yöntemlerle uzaklaĢtırıldı. Ekstirpe edilen bez histopatolojik muayeneye gönderildi. Bu poster sunumunda olgunun, klinik, laboratuar, radyografik, ultrasonografik ve histopatolojik muayene bulguları ile böbrek üstü bezinin ekstirpasyonu iĢlemiyle ilgili dökümanların paylaĢılması amaçlandı.
Anahtar kelimeler: köpek, böbreküstü bezi, tümör
189
P29
Diagnosis and extirpation of a unilateral adrenal gland tumor
in a dog
Murat Karabağlı
1
1
1
KürĢat Özer
Kemal Altunatmaz
2
3
Özge Erdoğan
Halil Mahsunlar
1
Ahmet Gülçubuk
2
2
Istanbul Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Pathology, Istanbul
3
Acarkent Veterinary Health Center, Istanbul
Our case was consisted of a 13 years old, spayed, female, Terrier breed dog. The
dog was taken away to a veterinary clinic with the complaints of red skin lesions all
over the body which were turned into wounds in 24 hour. In clinical examination,
41 C body temperatures was determined and the fever was under controlled in
five days with medical therapy. Veterinarian had related to these skin lesions and
fever with genital organs and recommended to ovariohysterectomy. During the
operation a mass had been detected by veterinarian in the abdomen and the patient had been sent to Ġstanbul. An adrenal gland mass was determined in ultrasonographic examination and the laparotomy section was carried out in Ġstanbul
University, Faculty of Veterinary Medicine, Surgery Department. Left adrenal gland
was removed and the laparotomy incision was closed properly. Removed adrenal
gland was sent to histopathologic examination. In this poster presentation, we
aimed to share, clinic, radiographic, ultrasonographic, laboratory and histopathologic examination findings and the documents of adrenal gland extirpation process.
Keywords: dog, adrenal gland, tumor
190
P30
Bir kedide unilateral dorsal (lumbar) hernia abdominalis
Zeynep Bozkan Tatlı
Cahit Gürsel Bellek
EĢref Deniz Avcı
Zeynep Bilgen ġen
Murat Sarıerler
ADÜ, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Aydın
Bu raporda, lumbar vertebralar düzeyinde ĢiĢlik bulunduğu Ģikayetiyle kliniğimize
getirilen 3 yaĢlı diĢi melez kedi değerlendirilmiĢtir. Hasta sahibinden alınan bilgiye
göre kedi, 20 gün önce bir köpek tarafından ısırılmıĢ, veteriner hekim tarafından
ısırık yaraları tedavi edilmiĢ ancak daha sonra sırt bölgesinde bir ĢiĢlik Ģekillendiği
fark edilmiĢtir. Hastanın klinik ve ultrasonografik muayenesi doğrultusunda, ince
barsakların dorsal bölgede deri altına doğru fıtıklaĢtığı tespit edilerek, hernia abdominalis tanısı konuldu. Direkt ve indirekt (pozitif kontrastlı peritoneografi) radyografik ve ultrasonografik muayeneler sonucunda baĢka bir patoloji olmadığı
tespit edildi. Laboratuar bulgularının da normal olduğu saptanan hastanın operasyona alınmasına karar verildi. Bölgenin asepsi antisepsisi sağlandıktan sonra fıtık
kesesinin hemen distalinden proksimale doğru ilerleyen transversal bir ensizyon
yapıldı. Peritonun da yırtılmıĢ olduğu ve fıtık geçidinin lateralde bulunduğu belirlendi. Ayrıca geçidin hemen ventralinde ve craniodorsalinde abdominal kasların
yırtıldığı iki bölge daha tespit edildi. Kaslar arasındaki enfeksiyöz odaklar ve yapıĢmaların temizlenmesinden sonra bölge dikiĢle (Polyglactin 910, Surgilactin®, UK)
kapatıldı. Bazı bölgelerin çok zayıf olduğu gözlendiği için ayrıca bölgeye polipropilen mesh (2 cm x 8 cm, çift kat, Heine Medizin®, Almanya) yerleĢtirildi. Deri ve deri
altı dokular rutin olarak kapatıldı. Postoperatif antibiyotik olarak 10 gün süreyle
günde iki kez sefazolin sodyum (Ġespor®, Ġ.E. Ulagay, Türkiye, 25 mg/kg, intramuskuler) önerildi. Yapılan literatür taramasında, kedilerde ince barsakların dorsal bölgeye doğru fıtıklaĢtığı hernia abdominalis olgusu daha önce rapor edilmemiĢ olduğu için paylaĢılması uygun görülmüĢtür.
Anahtar kelimeler: kedi, hernia abdominalis, lumbar bölge
191
P30
Unilateral dorsal (lumbar) abdominal hernia in a cat
Zeynep Bozkan Tatlı
Cahit Gürsel Bellek
EĢref Deniz Avcı
Zeynep Bilgen ġen
Murat Sarıerler
Adnan Menderes Univ., Veterinary Faculty, Department of Surgery, Aydın
In this report, 3 years old, female, mix breed cat which presented our clinic with
complaint swelling on the lumbar area was evaluated. According to history, the cat
was bitten by a dog and the bite wounds were treated by a veterinarian, but then,
a swelling was noticed at the back region. Abdominal hernia, which was small
intestine herniated subcutaneously into the dorsal region, was diagnosed. Any
other abnormality was not detected as a result of the direct and contrast (positive
contrast peritoneography) radiographic and ultrasonographic examinations. Also
laboratory findings were normal and operative intervention was decided. Following
regional asepsis and antisepsis, a transverse incision beginning from distal of the
hernia sac and extending to proximal was made. It was determined that the peritoneum was torn and hernia defect was on the lateral side. In addition, two abdominal muscle tears were identified ventrally and dorsally to the hernia defect.
After cleaning of infected areas and adhesions within the muscles, the hernia was
repaired with sutures (Polyglactin 910, Surgilactin®, UK). Because the weak muscle
areas around the hernia were observed, polypropylene mesh (2 cm x 8 cm, double
layer, Heine Medizin®, Germany) was placed. Skin and subcutaneous tissues were
closed routinely. Cefazolin sodium (Ġespor®, Ġ.E. Ulagay, Türkiye, 25 mg/kg, intramuscularly) was prescribed twice a day as postoperative antibiotic for 10 days.
Because the abdominal hernia which small intestine herniated subcutaneously into
the dorsal region has not been reported previously in cats, this case was considered appropriate to share.
Keywords: kedi, abdominal hernia, lumbar region
192
P31
Bir yavru kedide ön ekstremite amputasyonu
sonucu güdük uzaması
Melike Akbala
Melike Çetin
Deniz Seyrek ĠntaĢ
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Bursa
Ekstremitelerde karĢılaĢılan ciddi yaralanmalarda kemik kırıkları ve Ģiddetli yumuĢak
doku hasarları oluĢtuğunda geriye dönüĢümsüz değiĢiklikler varsa, ekstremite
fonksiyonunun geri kazanılmasının prognozu zayıfsa, enfekte kırıklar medikal sağaltıma cevap vermiyorsa, nörolojik disfonksiyon, neoplaziler, kongenital ekstremite deformiteleri, vasküler hastalıklar ve arteriovenöz fistüller varsa ya da bunların
tedavilerini karĢılayacak maddi imkânlar mevcut değilse, amputasyon yapılması
endikedir. Önde amputasyonlar genelde scapulohumeral eklem seviyesine yakın
yapılır. Bazı hekimler kozmetik nedenlerden ekstremiteyi scapula ile birlikte uzaklaĢtırmayı önermektedir. Genç hayvanlarda kemik üremesi Ģekillenmemesi için
periost kemik kesileceği yerde sirküler tarzda ensize edilerek güdük üzerinden
distale doğru sıyrılır ve güdüğün üzeri örtülür. Post operatif olarak kanama, dikiĢlerin açılması, seroma ve yara enfeksiyonu gibi komplikasyonlar nadiren Ģekillenir.
Sunulan olgu 1,5 aylık, yerli, erkek ve sahipsiz bir kedi olup ön ekstremitelerinin
üzerinden motor geçtiği Ģikâyeti ile Küçük Hayvan Kliniğine bırakılmıĢtır. Klinik
muayenede sağ ön ekstremitede antebrachium‟un ortasına kadar ileri derecede
yumuĢak doku ve pulvinus kaybının mevcut olduğu saptandı. Sol ön ekstremitesinde 3. ve 4. digitus‟ta bazı falanksların olmadığı gözlendi. Her iki ekstremitenin
yaraları temizlenerek bandaj uygulandı. Kısa sürede sağ ön ekstremitede yumuĢak
dokuda yaĢ gangren Ģekillenmesi üzerine, kedinin sahipsiz oluĢu ve farklı bir sağaltımın maddi olarak karĢılanamaması nedeniyle ekstremitenin bilinen yöntemle
humerusun proksimalinden amputasyonu yapıldı. ĠyileĢme komplikasyonsuz olarak
tamamlandı ve kedi normal mobilitesini geri kazandı. Post operatif 3. ayda humerus güdüğünün zamanla gittikçe daha belirgin hale gelmesi sebebiyle radyografik
muayenesi yapıldı ve güdükte direkt post op radyografilere göre bir uzamanın
olduğu dikkati çekti. Humerus güdüğünün çıkıntı yapması nedeniyle humerus iki
kez daha operasyonla kısaltıldı. Sonuç olarak, bu olguda amputasyon çok genç
yaĢta yapılmıĢ ve humerusun proksimal fizisi yerinde bırakılmıĢ olduğu için, kedinin
yaĢının ilerlemesi ve büyümesine paralel olarak güdüğün de uzadığı gözlendi. Bu
nedenle, çok genç ve iskelet olgunlaĢmasını tamamlamamıĢ hayvanlarda amputasyon yapılacaksa, güdük uzamasına ve operasyonun tekrarına sebebiyet vermemek
için dezartikülasyon yapılması veya tüm ekstremitenin scapula ile birlikte uzaklaĢtırılması önerilmektedir.
Anahtar kelimeler: yavru kedi, ekstremite amputasyonu, güdük uzaması
193
P31
Elongation of the humeral stump after forelimb
amputation in a kitten
Melike Akbala
Melike Çetin
Deniz Seyrek ĠntaĢ
Uludağ University, Veterinary Faculty, Surgery Department, Bursa
Bone fractures and severe soft tissue damage due to limb injuries with irreversible
changes or a poor prognosis for a functional limb, failure of infected fractures to
heal after prolonged medical treatment, neurological dysfunction, neoplasia, congenital limb deformities, vascular disease, and arteriovenous fistulas or if there are
financial limitations to cover treatment expenses there is indication for limb amputation. Forelimb amputations are performed at the level of the scapulohumeral
joint. Some surgeons advise removal of the scapula with the limb for cosmetic
reasons. Before the bone is cut, the periosteum is excised circularly at the level of
the amputation and is scraped distally to avoid leaving detached periosteum in the
bone stump, which may cause bone spur formation in immature animals. Postoperative complications such as bleeding, stich dehiscence, seroma formation or
wound infections are rare. This case report is about a 1.5-months-old, male, native
stray kitten presented to the Small Animal Clinic with a motor injury of both forelimbs. On the right limb there were no digital pads anymore and severe soft tissue
rd
th
loss extended up to the mid antebrachium. Some phalanges of the 3 and 4 toes
of the left forelimb were also missing. Wound dressing and bandages were applied
to both limbs. Shortly afterwards wet gangrene occurred in the soft tissues of the
right forelimb. As the cat had no owner and costs for other surgical procedures
could not be covered the limb was amputated by known methods at the proximal
aspect of the humerus. Healing occurred uneventful and the kitten regained normal mobility. However, 3 months postoperatively the humeral stump became
more and more prominent. Radiographs showed that the stump was elongated
compared to immediate post-operative images. With time the elongated humeral
stump had to be shortened twice by operation. As a conclusion, this case experienced limb amputation at a very young age and parallel to the growth of the animal the humeral stump continued growing because the proximal physis of the
humerus had been left in situ. For this reason if limb amputation is required in very
young and skeletally immature animals it is recommended to apply disarticulation
or removal of the scapula with the limb in order to avoid stump elongation and
repeated surgery.
Keywords: kitten, limb amputation, stump elongation
194
P32
Bir köpekte rektal nöroendokrin karsinom olgusu
Rahime Yaygıngül
1
Murat Sarıerler
1
1
Osman Bulut
1
Kerem Ural
2
2
Adnan Menderes Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi ve Ġç Hastalıkları A. Dalları, Aydın
Bu sunumda, bir köpekte rektumda tespit edilen Nöroendokrin karsinom olgusunun klinik ve histopatolojik bulguları ile sağaltım sonuçlarının değerlendirilmesi
amaçlandı. ÇalıĢmanın materyalini, Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniğine tenesmus ve hematokezi klinik bulgularıyla getirilen 3 yaĢlı,
erkek, Golden Retriever cinsi köpek oluĢturdu. Alınan anamnez bilgilerine göre
hematokezinin 1 aydır devam ettiği öğrenildi. Yapılan klinik muayenede, tenesmusa eĢlik eden hematokezi, letarjinin yanı sıra hipertermi belirlendi. Olgunun hematolojik muayenesinde nötrofilik lökositozisin yanı sıra normositer-normokromik ve
12
rejenaratif tarzda anemi (RBC: 2.70 x 10 ; Hb: 5.1 g/dl, HCT: % 15.93) belirlendi.
Rektal muayenede anüsden yaklaĢık 6-7 cm uzaklığında rektumda kitlesel bir lezyon saptandı. Radyolojik muayenede diğer organlarda metastaza rastlanılmadı.
BaĢlangıç sağaltımı olarak kan nakli, sulbaktam sodyum/sefoperazon sodyum ĠM
yolla 12 saatte bir kez 25 mg/kg 1 hafta süre ile uygulandı. Hayvanın kan değerleri
normale döndükten sonra kitlenin uzaklaĢtırılmasına karar verildi. Köpek 12 saatlik
açlığın ardından anesteziye alındı. Anestezi gerçekleĢtirildikten sonra kitlenin operatif yolla uzaklaĢtırılması için bölgeye anal yolla ulaĢıldı. Kitle, bulunduğu bağırsak
segmenti ile birlikte uzaklaĢtırıldı ve bağırsak anastomuzu yapıldı. Çıkartılan tümöral kitlelerin makroskopik olarak 7x6x2 ve 6x5x2 cm boyutlarında ve krem renkli
olduğu görüldü. Mikroskobik incelemelerde oval yuvarlak hiperkromatik nükleuslu,
kaba kromatinli, belirsiz nükleollü ve dar sitoplazmalı tümör hücreleri görüldü.
Yapılan histopatolojik muayene sonrasında tümör, nöroendokrin karsinom olarak
tanımlandı. Postoperatif olarak; antibiyotik, analjezik ve diyet uygulaması yapıldı.
Hasta birer hafta ara ile 3 kez kontrole çağrıldı. Yapılan kontrollerde yara bölgesinin ve hastanın genel durumunun iyi olduğu görüldü Sonuç olarak, bir köpeğin
rektumunda rastladığımız nöroendokrinkarsinom oluĢumunun operatif olarak
tedavi edilebileceği kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: köpek, rektum, nöroendokrin karsinom
195
P32
A case of rectal neuroendocrine carcinoma in a dog
Rahime Yaygıngül
1
Murat Sarıerler
1
Osman Bulut
1
1
Kerem Ural
2
2
Adnan Menderes Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Int. Med., Aydın
This case report aims at evaluating the clinical and histological findings and the
treatment results of a rectal neuroendocrine carcinoma diagnosed in a dog. The
studied case subject was a three-year-old male golden retriever brought to the
Surgery Clinics of the Adnan Menderes University Faculty of Veterinary Medicine
for tenesmus and hematochesia. It was learned from anamnesis that hematochesia
continued for 1 month. Hyperthermia was detected in clinical examination in addition to hematochesia accompanying tenesmus and lethargy. Hematologic examination revealed neutrophilic leucocytosis and an anemia of the normocytic,
12
normochrome and regenerative type (RBC; 2.70 x 10 ; Hemoglobin 5.1 g/dL, hematocrit 15.93%.) Rectal examination showed the presence of a rectal mass approximately 6-7 cm away from the anus. No metastasis was seen to other organs in
radiological examination. Initial therapy consisted in blood transfusion and intramuscular sulbactam/cefaperazone application, 25 mg/kg every 12 hours for one
week. Following the normalization of the animal‟s blood values, removal of the
mass was decided. The animal was anesthetized after a 12-hour fast and the affected region was accessed through the anus. An anastomosis was performe dafter
the mass was removed together with the involved segment of the intestine. Macroscopically, the excised tumoral mass was creamy color and measured 7 x 6 x
2 cm and 6x5x2. Tumor cells with oval, hyper chromatic nucleus, coarse chromatin,
undefined nucleoli and narrow cytoplasm were seen. At the completion of the
pathologic histology examination, the tumor was diagnosed as a neuroendocrine
carcinoma. Antibiotics and analgesics were applied postoperatively; a diet restriction was suggested. The patient was called for a checkup three times at
monthly intervals. Follow-up showed good healing of the wound and the patient's
general condition. As a result, the rectal neuroendocrine carcinoma that we encountered in the dog seemed to be surgically treatable.
Keywords: dog, rectum, neuroendocrine carcinoma
196
P33
Yavru köpekte baĢ bölgesinde rabdomyosarkom
ve akciğer metastazı
1
Murat ÇalıĢkan
Gözde Yücel
2
1
1
Yusuf ġen
1
Ömer BeĢaltı
2
Ankara Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji Anabilim Dalları, Ankara
Ġki aylık melez ırk yavru köpek kliniğimize yüzünün sol tarafında yavaĢ geliĢim
gösteren fakat giderek büyüyen kitle Ģikâyeti ile getirildi. Klinik muayenede hayvanın neredeyse kafası büyüklüğündeki sert kıvamlı kitlenin yüzünün sol tarafını ve
kulağını kapladığı görüldü. Kitle çevre dokulara invaze olup yumuĢak dokularda
bozulma ĢekillendirmiĢti. Genel durumu iyi olan hayvanın radyografik muayenesinde kafatasında herhangi bir deformasyona neden olmadığı görüldü. Yapılan ultrasonografik ve doppler muayenelerinde kitlenin iyi vaskularize olduğu ve çok sayıda
içinde sıvı olan kistik bölgeler içerdiği görüldü. Nekropside kitlenin 15x10x5.5. cm
ebatlarında elastik kıvamda olduğu tespit edildi. Akciğer yüzeylerinde metastatik
odaklar tespit edildi. Ayırıcı tanı için Masson‟un trikrom boyaması yapıldı ve muhtemelen boyun bölgesi kaslarından köken alan ve çevre yumuĢak dokulara yayılan
rabdomyosarkom olduğu tanısına varıldı. Evcil hayvanlarda rabdomyosarkom olguları tüm neoplazilerin %1 „ini oluĢturur. Bu olgu akciğer metastazının olması ve
yüzün sol tarafını komple sarması bakımından ilgi çekici özellik taĢımaktadır.
Anahtar kelimeler: köpek, rabdomyosarkom, metastaz, akciğer
197
P33
Head rhabdomyosarcoma
with lung metastasis in a puppy
Murat ÇalıĢkan
1
Gözde Yücel
2
1
1
Yusuf ġen
1
Ömer BeĢaltı
2
Ankara Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Pathology, Ankara
A two month old, male, mix breed puppy with a history of slowly progressive left
sided mass in head region was presented to our clinics. Clinical examination revealed a solid mass that almost the size of the animal‟s head which was covering
all left side of the dogs face and auricle pinna. It was a large highly invasive mass
which destroyed adjacent soft tissues. A general condition of puppy was god. In
the radiological examination, a radiopaque mass located on the left side without
any bone deformation of the skull seen. In the ultrasonographic and doppler examination of the mass revealed a well vascularized large number of cystic areas
filled with fluid. At the necropsy, the mass was measured 15x10x5.5. cm and was
observed to be firm consistency. Metastatic foci were seen on the surface of lungs.
Masson‟s trichrome staining was used for differential diagnosis and diagnosed
rhabdomyosarcoma that presumably originated in the skeletal muscle of the neck
and invaded into the adjacent soft tissues. In domestic animals rhabdomyosarcoma seen less than %1 of all neoplasms. This case was interesting that there was
metastasis to lung and large mass covers all left side of the puppy‟s face.
Keywords: dog, rhabdomyosarcoma, metastasis, lung
198
P34
Abdomen-toraks geçiĢi hizasındaki yabancı cismin endoskopik
muayenesi ve operatif giriĢimi
Uygur Canatan
Melike Çetin
Hakan Salcı
AyĢe Topal
Nihal Y Gül Satar
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Bursa
Üç yaĢlı, erkek, melez ırk bir köpek yabancı cisim (demir) batması Ģikâyetiyle Uludağ Üniversitesi Hayvan Hastanesi Acil Klinikleri‟ne getirildi. Genel muayenesinde
mukozal membran renginin hiperemikti, beden ısısı hafif artmıĢtı ve Ģiddetli abdominal ağrı mevcuttu. Diğer parametreler ise normaldi. Yabancı cismin abdomenin
sol lateral ve yaklaĢık orta bölgesinden girdiği, 1 cm‟lik deliğinin bulunduğu, yabancı cismin bir ucunun son kostaya yakın ve diğer ucunun torakal 3-4. vertebralar
arasında olduğu palpe edildi. Radyolojik muayenede abdomen ve toraks içinde
metal opasitesinde yabancı cismin varlığı saptandı. Ultrasonografik muayenede iç
kanama ve organlara iliĢkin patoloji gözlenmedi. Hastaya antibiyotik ve sıvı tedavisi
acil kliniğinde uygulandı. Rutin hemogram muayenesinde; lökositozis, nötrofili ve
monositozis mevcuttu. Bir gün sonra hastaya, xylazine HCl ile premedikasyon ve
ketamine HCl ile indüksiyon sağlandı. Entübasyonu takiben anestezinin idamesi %2
oranında Ġsoflurane ile gerçekleĢtirildi. Operatif müdahale endoskopik muayene
temelinde uygulandı. Yabancı cisim lateral torasik bölgeden yapılan ensizyonla
uzaklaĢtırıldı. Postoperatif antibiyotik, ağrı kesici ve antitetanik serum uygulandı.
Yine postoperatif kan muayenesinde total lökosit değerinin azaldığı saptandı. Bu
olgu sunumu lateral abdominal duvardan giren yabancı cisim ile ilgilidir. Endoskopik muayene ile abdomen ve toraks içindeki organlara herhangi bir zarar vermediği
kanıtlanmıĢtır. Bu yüzden, küçük bir ensizyonla yabancı cismin uzaklaĢtırmasını
içeren basit operasyon tekniği tercih edilmiĢtir ve herhangi bir komplikasyonla
karĢılaĢılmamıĢtır. ġüpheli olgularda tedavi yöntemini belirlemek için endoskopik
muayene tavsiye edilmektedir.
Anahtar kelimeler: köpek, yabancı cisim, endoskopi, abdomen-toraks geçiĢi
199
P34
Endoscopic examination and operative attempt of the foreign body
at the level of abdomino-thoracic transition
Uygur Canatan
Melike Çetin
Hakan Salcı
AyĢe Topal
Nihal Y Gül Satar
Uludağ University, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Bursa
A 3 year-old, male, mixed breed dog was brought to the Emergency Clinics of
Animal Hospital; Uludağ University with the complaint of foreign bodies (iron)
sank. Hyperemic mucosal membrane color, slightly increased body temperature,
severe abdominal pain was observed in general examination. The other parameters
were also normal. Foreign body enters left lateral and approximately middle region
of the abdomen that is located about 1 cm openings, one end of the foreign body
is near of the last rib and the other end was palpated between thoracic 3-4 vertebrae. Metal opacity of the foreign body in the thorax and abdomen was determined at the radiological examination. Internal bleeding and pathologies associated with organs were not observed in the ultrasonographic examination. The patient was managed with antibiotics and fluid therapy in the emergency clinic. Leukocytosis, neutrophilia and monocytosis were present in routine hemogram examination. After a day, the patient was premedicated with xylazine HCl and induced
with ketamine HCl. Anesthesia was maintaned with 2% isoflurane following intubation. Operative intervention was performed in the presence of the endoscopic
examination. The foreign body was removed by an incision made from the lateral
thoracic region. Postoperatively, antibiotics, analgesic and antitetanic serum were
administered. The decreased total leucocyte values were found in postoperative
blood examination. This case report was related to a foreign body entered into the
body from lateral abdominal wall. Endoscopic examination proved that the foreign
body did not give any damage to organs into the abdominal and thoracic cavity.
Therefore, we preferred the simple operative procedure including removal of the
foreign body from a small incision and we did not encounter any complications. In
suspicious cases, we recommend to the endoscopic examination to determine the
treatment path.
Keywords: dog, foreign body, endoscopy, abdominal-thoracic transition
200
P35
Bir Siyam kedisinde renal hücreli karsinom olgusu
1
2
Yusuf ġen
Ozan Ahlat
2
Sevil Atalay Vural
1
2
Eylül Akpınar
3
Arda Sancak
1
3
Ankara Üniv., Vet. Fak., Cerrahi, Patoloji ve Ġç Hst. Anabilim Dalları, Ankara
Bu çalıĢma renal hücreli karsinom gözlenen bir siyam kedisinde; klinik, radyolojik
bulguları ve sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlamıĢtır. 16 yaĢlı kısırlaĢtırılmıĢ,
erkek bir siyam kedisi 2 haftadır alopesi ve 1 aydır letarji Ģikâyetiyle Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı‟na getirildi. Bunlara ek olarak hastanın anamnezinde 6 aydır disüri ve polidipsi varlığı öğrenildi. Klinik muayene sonucunda; abdominal palpasyonda; abdominal gerginlik ve ağrı, sağ böbrekte büyüme
fark edildi. Hastanın tam kan analiz değerlendirilmesinde lenfopeni, eritropeni,
hemoglobin ve hemotokrit değerlerinde düĢüĢ gözlendi. Kan biyokimya analizinde
ise, üre ve kreatinin değerlerinde yükselme dikkat çekti. Abdominal ultrasonografide; sağ böbrek ile temas halinde ve sağ böbrek ile ayni ekojeniteye sahip kitlesel
bir lezyon görüldü. Buna rağmen sol böbrek normal boyut ve ekojeniteye sahipti.
CT ekskratör ürografi sonucunda kitlesel lezyonun, renal medulla, pelvis ve korteks
ile iĢtirak halinde olduğu doğrulandı. Ġntraoperatif dönemde sağ böbreğin korteksinin üzerinde yer alan kitlenin, böbreğin pelvisi ile iĢtirak halinde olduğu görüldü.
Nefrektomi sonrasında alınan böbrek ve kitle histolojik incelemeye gönderildi.
Histolojik inceleme sonrasında kitlenin renal hücreli karsinom olduğu tespit edildi.
Hastaya k/d konserve mama, sıvı tedavisi ve profilaktik antibiyotik verildi. Letharji,
allopesi, disüri ve poliurinin operasyondan 1 ay sonra ortadan kalktığı öğrenildi.
Kedi 7 aydır problemsiz olarak yaĢamına devam etmektedir.
Anahtar kelimeler: kedi, renal hücreli kanser
201
P35
Renal cell carsinoma in a Siamese cat
1
2
Yusuf ġen
Ozan Ahlat
Eylül Akpınar
2
3
Sevil Atalay Vural
Arda Sancak
1
2
1
3
Ankara Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery, Pathology and Int. Med.,
Ankara
The purpose of present case report was to evaluate clinical, radiological findings
and outcomes in a cat with renal cell carcinoma. A 16-year old castrated male
Siamese cat was presented with history of alopecia for a month and lethargy for 2
weeks to Clinics of Veterinary School of Ankara University. Anamnesis of patient
indicated that disuria and polydipsia were also present for 6 months. Physical
examination revealed that only abnormalities were pain and distension of abdomen determined by abdominal palpation and enlargement of the right kidney.
CBC indicated that lymphopenia and decreased values of RBC, HGB, and hematocrit. Serum biochemical profile indicated that only abnormalities were elevated
values of BUN and creatinine. Imaging examination was performed and a mass
connected to right kidney was determined by ultrasonography. However, left kidney was normal in size and ecotexture. Moreover, excretory urography via computer tomography verified the connection of mass to cortex, medulla and renal
pelvis of the right kidney. The mass was removed surgically and then nephrectomy
was performed for right kidney. Histopathological examination revealed that mass
was determined as renal cell carcinoma. The cat has been followed up with supportive treatment of k/d can diet, fluid therapy, and prophylactic antibiotics. Chief
complaints of lethargy, alopecia, disuria and polydypsia were not detected 1
month later of surgery. The cat have been survived without problem for 7 months.
Keywords: cat, renal cell carcinoma
202
P36
Amerikan Pitbull Terrier ırkı bir köpekte
kalvariyal hiperostoz sendromu (KHS)
1
1
1
Ebru Eravcı Yalın
Yalçın Devecioğlu
Alper Demirutku
2
2
Aydın Gürel
Damla Haktanır
1
2
Ġstanbul Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji A. Dalları, Ġstanbul
Kalvariyal Hiperostoz Sendromu (KHS), son yıllarda tanımlanan, kafa yassı kemiklerinde, neoplastik olmayan, proliferatif kemiksel lezyon ile karakterize nadir bir
osteopatidir. Kraniyomandibular Osteopati (KMO)‟ye ve insanlardaki Ġnfantil Kortikal Hiperostoz‟a klinik ve histolojik olarak benzerlik gösterir. Olgumuzu Ġstanbul
Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Kliniği‟ne kafada ĢiĢlik, iĢtahsızlık, durgunluk Ģikayeti ile getirilen 4 aylık, diĢi, Amerikan Pitbull Terrier ırkı bir
köpek oluĢturdu. Olgunun klinik muayenesinde, frontal ve parietal kemikleri üzerinde, sağda daha belirgin, bilateral sert ĢiĢlik tespit edildi. Kafanın manyetik rezonans görüntüleme ile incelenmesinde, frontal ve parietal kemiklerde diploe mesafesinde artıĢ görüldü. Kemik biyopsi materyalinin histopatolojik incelenmesinde,
olgunlaĢmamıĢ örgülü kemik trabekulasında kalınlaĢma ve olgun lamellar kemik ile
arasında bazofilik sement çizgisi varlığı tespit edildi. Bu çalıĢmada Kalvariyal Hiperostoz Sendromu olgusunun klinik görünümü, laboratuvar ve görüntüleme bulguları, histopatolojik inceleme bulguları ve uzun dönem takip sonuçları ile meslektaĢlarımızla paylaĢılması amaçlandı.
Anahtar kelimeler: kalvariyal hiperostoz sendromu, diploe, magnetik rezonans
görüntüleme (MRG)
203
P36
Calvarial hyperostosis syndrome (CHS)
in an American Pitbull Terrier
1
1
1
Ebru Eravcı Yalın
Yalçın Devecioğlu
Alper Demirutku
2
2
Aydın Gürel
Damla Haktanır
1
2
Istanbul University, Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Pathology, Ġstanbul
Calvarial Hyperostosis Syndrome (CHS) is recently described, unique osteopathy
characterized by a nonneoplastic, proliferative, osseous lesion of the flat bones of
the scull. CHS shares clinical and histologic similarities with craniomandibular osteopathy (CMO) and human infantile cortical hyperostosis (ICH). A four months
old, female, American Pitbull Terrier breed dog admitted to the Department of
Surgery, Faculty of Veterinary Medicine, Istanbul University with swelling of cranium and anorexia and lethargy. In clinical examination, bilateral swellings were
obtained over the frontal and parietal bones, slightly more pronounced on the
right side than the left. On magnetic resonance images of cranium, diploe thickness was increased within the parietal and frontal bone region. In histopathological
examination of the biopsy bone samples, the trabeculae were thick of immature
woven and mature lamellar bone separated by basophilic cementing line. The aim
of this study is share of a CHS case with clinical view, laboratory findings, imaging
findings and histopathological examination findings with long term follow up
results with our colleagues.
Keywords: calvarial hyperostosis syndrome, diploe, magnetic resonance imaging
(MRI)
204
P37
Bir köpekte 3. göz kapağında bazal hücreli kanser
1
Ġrem Ergin
Gonca Sönmez
1
2
Gözde Yücel
1
Oytun Okan ġenel
1
2
Ankara Üniv., Vet. Fakültesi Cerrahi ve Patoloji Anabilim Dalları, Ankara
Bu olgu sunumunun amacı, bir köpekte, 3. göz kapağında görülen bazal hücreli
kanserin klinik değerlendirme ve sağaltım sonuçlarının paylaĢılmasıdır. Sunum
materyalini, 1 haftadır sol gözde devam eden blefarospazm, ağrı ve epifora
Ģikâyetleri ile getirilen 12 yaĢlı, diĢi, Siberian husky ırkı köpek oluĢturdu. Klinik muayenede, sol gözde konjuntivanın hiperemik olduğu, 3. göz kapağının gözün üzerine
kapandığı ve hastanın gözünü açmak istemediği dikkati çekti. Lidokain göz damlası
ile lokal anestezi sağlanan gözde 3. göz kapağının iç ve dıĢ yüzü ayrıntılı olarak
muayene edildi. Göz kapağının bulbus okuliye bakan yüzünde Ģiddetli folliküler
konjunktivit olduğu, bölgede yaklaĢık 2 mm çapında yüzeyden taĢkın, gri-beyaz bir
kitle bulunduğu görüldü. Hayvan hırçın olduğu için, biyopsi almak üzere baĢka bir
güne randevu verildi. Ancak hasta sahiplerinin gecikmesi ile 3 hafta sonra gelen
hayvanda Ģikâyetlerin artmıĢ olduğu ve 3. göz kapağının serbest kenarında kitlesel
bir yapı bulunduğu gözlendi. Genel anesteziye alınan hayvanda 3. göz kapağının iç
yüzü muayene edildiğinde, göz kapağının serbest kenarından baĢlayan ve bulbus
okuliye bakan yüzünün yarısından fazlasını kaplayan, bulunduğu yerden taĢkın,
multilobuler karakterde kırmızı-mor bir kitle belirlendi. Cerrahi giriĢimle tek baĢına
uzaklaĢtırılamayacağına karar verilen kitle, 3. göz kapağı ile birlikte bölgeden uzaklaĢtırılarak laboratuvara gönderildi. Postoperatif dönemde hayvana 1 hafta süreyle
lokal levofloksasin ve suni gözyaĢı verildi. Histopatolojik incelemede kitlenin bazal
hücreli kanser olduğu sonucuna varıldı. Postoperatif 6 aydır takip edilen hayvanda
göz veya çevresinde görünür bir metastazla karĢılaĢılmadı. Köpeklerde 3. göz kapağı tümörleri yaygın olmakla birlikte, genellikle benign karakterdedir. Bu olguda
nadir görülen bez tümörlerinden bazal hücreli kanser baĢarılı bir Ģekilde tedavi
edilmiĢ, takip süresi boyunca çevre dokulara herhangi bir metastazı görülmemiĢtir.
Anahtar kelimeler: köpek, 3. göz kapağı, bazal hücreli kanser
205
P37
Third eyelid basal cell carcinoma in a dog
1
Ġrem Ergin
Gonca Sönmez
1
2
Gözde Yücel
1
Oytun Okan ġenel
1
2
Ankara Univ., Fac. of Vet. Med., Depts of Surgery and Pathology, Ankara
The aim of this case report is to share clinical evaluation and treatment of third
eyelid basal cell carcinoma in a dog. In this case report, a 12 year old, female, Siberian husky was brought to the clinic with complaints of blepharospasm, epiphora
and pain in the left eye for one week. In clinical examination, left eye conjunctiva
was hyperemic, third eyelid was elevated and the patient was unwilling to open
the eye. Lidocaine eye drop was applied for local anesthesia and the third eyelid
was examined particularly. There was severe conjunctivitis follicularis and a 2 mm
diameter, greyish-white mass was seen on the bulbar surface of third eyelid. Because of the animal‟s aggression, an appointment has organized with the owner
for biopsy; but the owner could bring the dog 3 weeks later. In clinical examination, approximately 1 mm diameter mass was seen at the edge of the free margin
of the third eyelid. Under general anesthesia, the third eyelid was examined, and
reddish-purple colored and multilobulated mass was seen on conjunctival surface
of the eyelid, starting from the free margin to the eye. Half of the third eyelid
bulbar surface was covered with this mass. The third eyelid was removed with the
mass and sent to the laboratory. Local levofloxacine and artificial tear drops were
applied for one week postoperatively. Histopathological examination revealed
basal cell carcinoma. The dog was covered well and there was no metastasis for 6
months. Although third eyelid tumors are common in dogs, they are mostly benign. In this case, basal cell carcinoma, a rarely seen tumor of the third eyelid, was
successfully treated and no metastasis of surrounding tissues was observed during
follow-up period.
Keywords: dog, third eyelid, basal cell carcinoma
206
P38
Bir Ġran kedisinde Ģiddetli refleks uveitisin
eĢlik ettiği kornea sekesteri
Oytun Okan ġenel
Ġrem Ergin
Zerrin Mahmut
Bahattin Koç
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
Bu olgu sunumunda, Ģiddetli refleks uveit ve göz içi basınç artıĢının eĢlik ettiği
kornea sekesteri olan bir kedinin sağaltım sonuçlarının paylaĢılması amaçlandı.
Dört yaĢlı, erkek Ġran kedisi, sol gözünde konjunktival hiperemi, Ģemozis ve purulent karakterde göz akıntısı Ģikayeti ile getirildi. Klinik muayenede korneanın merkezinde sekester bulunduğu, ayrıca Ģiddetli uveit ve göz içi basıncında artıĢ belirlendi. Yapılan kan analizinde kedinin FHV-1 ve FIP virus pozitif olduğu öğrenildi.
Sağaltımda göz içi basıncın azaltılmasına öncelik verilerek, 3 gün süreyle parenteral
furosemid uygulandı. Üç günden sonra kontrollü bir Ģekilde göz içi basıncı takip
edilerek refleks uveit için 5 gün süreyle siklopentolat uygulaması yapıldı. Bir hafta
süreyle göze lokal olarak levofloksasin, asetilsistein ve hyaluronik asit verildi. Hasta,
tedavi bitiminden 1 hafta sonra korneal sekester için operasyona alındı. Sekester
bölgesi yüzlek keratektomi ile korneadan uzaklaĢtırılarak bölgeye konjunktival
greft kaydırıldı ve dikiĢlerle tutturuldu. Operasyon sonrası dönemde hayvana 6 gün
süreyle ağızdan amoksisilin, 10 gün süreyle günde 3 kez lokal ofloksasin ve günde
1 kez siklopentolat verildi. Konjunktival greft 1 ay sonra bağlantı noktasından kesilerek inceltildi; bu iĢlemden 15 gün sonra ise 10 gün süreyle günde 2 kez deksametazon göz damlası kullanıldı. Operasyondan 2 ay sonra kornea yüzeyinin saydamlaĢtığı dikkati çekti. Kornea sekesterinin prognozu özellikle predispoze ırklarda
veya FHV taĢıyıcı hastalarda zayıf ve risklidir. Prognozu etkileyen iki önemli faktöre
rağmen, kornea sekesteri, beraberinde eĢlik eden Ģiddetli refleks uveit ve intraoküler basınç artıĢı ile birlikte baĢarılı bir Ģekilde sağaltıldı. 3 yıldır takip edilen hastada
herhangi bir nüksle karĢılaĢılmadı.
Anahtar kelimeler: kedi, kornea, sekester, uveit, göz içi basıncı
207
P38
Corneal sequestrum with severe reflex uveitis
in a Persian cat
Oytun Okan ġenel
Ġrem Ergin
Zerrin Mahmut
Bahattin Koç
Ankara Univ., Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Ankara
The aim of this report was to present the treatment of corneal sequestrum with
reflex uveitis and increased intraocular pressure in a Persian cat. A four year-old,
male, Persian cat was brought with conjunctival hyperaemia, chemosis and purulent discharge on the left eye. In clinical examination, severe uveitis and corneal
sequestrum were determined in the same eye. Also intraocular pressure was increased dramatically. The cat was FHV-1 and FIP virus positive. Furosemid was administered to decrease intraocular pressure as an initial therapy for 3 days. After 3
days, cyclopentholate was begun for the reflex uveitis by controlling intraoculer
pressure. Medical treatment with levofloxacin, acetylcysteine and hyaluronic acid
were performed for 7 days. Two weeks later, for corneal sequestrum, surgery was
decided for the left eye. The abnormal cornea was excised via superficial keratectomy. Conjunctival graft was sutured into the defect. Some blood supply to the
grafted tissue was left to help prevent the recurrence of the sequestrum. Topical
ofloxacin was applied three times daily, once daily cyclopentolate and 6 days of
oral amoxicillin. Treatment continued for 10 days. It was decided to leave the graft
after one month. 15 days after removing graft, dexamethasone eye drop was performed twice daily for 10 days. Two months after surgery, the cornea had cleared
almost completely. The cat is still being followed and there is no recurrence on
corneal surface. The prognosis for corneal sequestrum is fair and risky, especially in
predisposed breeds or if virus (FHV) associated. This case is important that corneal
sequestrum with severe reflex uveitis was treated successfully in a Persian cat although it is FHV-1 and FIP virus positive. Besides, there is no recurrence for 3 years.
Keywords: cat, cornea, sequestrum, uveitis, intraocular pressure
208
P39
Bir kedide “melting” kornea ülseri
Ġrem Ergin
Oytun Okan ġenel
Gonca Sönmez
Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ankara
“Melting” kornea, korneanın stroma tabakasındaki hücrelerin yıkımlanması ve kollagenlerin lizisi sonucu ortaya çıkan Ģiddetli bir ülser çeĢididir. Acil müdahale edilmediği takdirde gözde perforasyonlara ve gözün kaybına neden olabilir. Sağaltımı
zor, prognozu Ģüphelidir. Bu olgu sunumunda amaç, agresiv bir ülser Ģekli olan
“melting” ülseri klinik açıdan değerlendirerek, baĢarılı bir Ģekilde sonuçlanan sağaltımının meslektaĢlarımızla paylaĢılmasıdır. Bildiri materyalini, kliniğe getirilen 8
yaĢlı, diĢi, tekir kedi oluĢturdu. Ağrı, fotofobi ve epifora Ģikayetleri ile 7 ay önce özel
bir muayenehaneye götürüldüğü anamnezi alınan kedinin, o dönem yapılan sağaltımında timolol maleat-dorzolamid ve netilmisin sülfat-deksametazon damlaların
lokal olarak kullanıldığı ve sonrasında korneada perforasyon olduğu düĢünülerek
yaklaĢık 1 ay önce korneaya dikiĢ uygulandığı öğrenildi. Klinik muayenede gözünü
açmak istemeyen kedide, korneanın tamamını kaplayan, jelatinöz görünümde
Ģiddetli ülser dikkati çekti. DikiĢler genel anestezi altında uzaklaĢtırılarak, 3. göz
kapağı flebi ile korneanın üzeri kapatıldı. Medikal sağaltım olarak lokal levofloksasin, siklopentolat ve asetilsistein göz damlaları ve oral amoksisilin-klavulonik asit 1
hafta süreyle uygulandı. Postoperatif 12. gün flep açıldığında “melting” ülserin
gerilediği ancak Ģiddetli reaksiyonun devam ettiği görüldü ve 10 gün daha kalacak
Ģekilde flep tekrarlandı. Bu dönemde kullanılan göz damlalarına %3 NaCl lokal
damla Ģeklinde kullanılmak üzere eklendi. Flep uzaklaĢtırıldıktan sonra eriyen bölgenin oldukça gerilemiĢ olduğu ve korneanın limbus hizasından saydamlığını kazanmaya baĢladığı dikkati çekti. Levofloksasin haricindeki göz damlalarına 10 gün
daha devam edildi. Bu süre sonunda korneanın çevreden merkeze doğru hızlı bir
Ģekilde saydamlaĢtığı dikkati çekti. Bir hafta sonra korneal opasitenin yalnız merkezde medial kantus hizasında kaldığı görülerek floresein boya ile boyanan korneanın negatif sonuç vermesi üzerine, 5 gün süreyle deksametazon ve hyaluronik asit
göz damlaları kullanıldı. Bu sağaltım sonrası medial kantusa yakın bölgede yaklaĢık
2 mm‟lik yarı opak bir alan kaldığı görülerek sağaltım sonlandırıldı. Üç ay takip
edilen hayvanda herhangi bir nüks görülmedi. Bu olgu sunumunun, Ģiddetli “melting” kornea ülseri olan bir kedide yapılan sağaltım ile korneadaki saydamlığın
memnuniyet verici düzeyde yeniden kazanılması açısından önemli olduğu düĢünülmektedir.
Anahtar kelimeler: kedi, melting, kornea, ülser
209
P39
Melting corneal ulcus in a cat
Ġrem Ergin
Oytun Okan ġenel
Gonca Sönmez
Ankara Univ., Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Ankara
Melting ulcer is a type of ulcer that involves progressive loss of stromal cells and
collagenolysis. In this serious condition the layers of the cornea progressively melt
away, and the eye becomes in danger of perforation and loss of the eye. The aim
of this report was to share clinic examination and successful treatment results of
melting corneal ulcus. An 8 year-old, female, tabby cat was brought to the clinic. In
history, the cat had referred to another clinic with complaints of pain, photophobia
and epiphora, where thimolol-maleat-dorzolamid and netilmisin sulphatedexamethazone had been used approximately 7 months ago and corneal surface
had been sutured 1 month ago. In clinical examination, the cat was unwilling to
open her eye and the cornea had a gelatinous appearance and general opacity.
Suture materials were removed under general anesthesia and third eyelid flap was
performed. Local levofloxacine, cyclopentholate and acetylcysteine eye drops and
oral amoxicillin-clavulonic acid were applied postoperatively for 1 week. When the
th
flap was removed on postoperative 12 day, melting ulcus seemed to be reduced
but there was still severe reaction. The flap was repeated to remain 10 more days
and 3% NaCl solution eye drop was added to the medical treatment. After removal
of the flap, corneal melt seemed to be reduced and the level of corneal transparency was increased from limbal side. Medical treatment was continued for 10 days
except levofloxacine. After this treatment, the level of corneal transparency was
increased from limbal side and 1 week later corneal opacity seemed just on the
side of medial canthus. Florescein staining of the area was negative, so that
dexamethasone and hyaluronic acid eye drops were applied for five days. A semiopaque area of approximately 2 mm in diameter was remained on the corneal
surface, after this treatment. There was no recurrence during 3 months. This case
report is important that a severe melting corneal ulcus was treated successfully
and corneal transparency was achieved satisfactorily.
Keywords: cat, melting, cornea, ulcus
210
P40
Bazı evcil hayvanlarda rastlanan çeĢitli göz hastalıkları ve sağaltımları:
278 olgu (2002-2013)
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Eren Polat
Fırat Üniv., Vet. Fak., Cerrahi AD., Elazığ
Bu çalıĢma 2002-2013 yılları arasında F.Ü. Veteriner Fakültesi Kliniklerine getirilen
ve sağaltımları yapılan değiĢik tür, ırk, yaĢ ve cinsiyetteki 278 adet evcil hayvan (8
adet at, 118 adet sığır, 8 adet koyun, 3 adet keçi, 83 adet köpek, 37 adet kedi, 2
adet tavĢan, 7 adet horoz, 1 adet keklik, 1 adet papağan, 5 adet muhabbet kuĢu, 2
adet kanarya ve 3 adet kaplumbağa) üzerinde gerçekleĢtirildi. Hastalıklar 15 olguda
(%5.40) palpebrada, 118 olguda (%42.45) conjunctivada, 95 olguda (%34.17) corneada, 50 olguda (%17.98) ise gözün diğer bölümlerinde gözlendi. Lezyonların türü
saptandıktan sonra bilinen yöntemlerle sağaltımları gerçekleĢtirildi. Bu çalıĢma
kliniğimize gelen bazı evcil hayvanlarda saptanan bazı göz hastalıklarının insidansını ve klasik sağaltım denemelerinin sonuçlarını belirlemek amacıyla yapıldı.
Anahtar kelimeler: göz hastalığı, evcil hayvan
211
P40
Various eye diseases and their treatment trials in domestic animals:
278 cases (2002-2013)
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Eren Polat
Fırat Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Elazığ
The current study was conducted on a total of 278 domestic animals (different
species, breed, age and sex) admitted to Veterinary Faculty Clinics at the University
of Fırat between 2002-2013. The animals consisted of 8 horses, 118 cattle, 8 sheep,
3 goats, 83 dogs, 37 cats, 2 rabbits, 7 roosters, 1 partridge, 1 parrot, 5 lovebirds, 2
canaries and 3 turtles. The cases and their frequencies were as follows: palpebral
diseases 15 (5.40 %), conjunctival 118 (42.45 %), corneal 95 (34.17%), and other
parts of eye 50 (17.98 %). Following the identification of the lesions, the treatments
were conducted in accordance with the known methods. In the present study, an
attempt was made to document the incidence of some eye diseases and the outcome of the conventional treatment in some domestic animals.
Keywords: eye diseases, domestic animals
212
P41
Bir köpeğin kafatasında kombine tip osteosarkoma
1
2
1
Ġrem Ergin
Tuncer Kutlu
Yusuf ġen
2
1
Mehmet Eray Alçığır
Oytun Okan ġenel
1
2
Ankara Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji A. Dalları, Ankara
Osteosarkoma, köpeklerde en fazla görülen malign karakterli kemik tümörü tipi
olup, hızlı büyüme ve metastaz yapma özelliğine sahiptir. En fazla orta yaĢın üzerindeki büyük ırk köpeklerde görülür ve tümörün büyüklüğü prognozu kötüleĢtirir.
Bu olgu sunumunda amaç, bir köpeğin kafatasında görülen ve akciğere metastaz
yapmıĢ olan kombine tip osteosarkomanın klinik, radyolojik, tomografik ve histopatolojik değerlendirme sonuçlarının paylaĢılmasıdır. 11 yaĢlı, erkek, melez köpek,
kafatasının sol yarımında, frontal, temporal ve oksipital bölgenin tamamını kaplayan ve bulunduğu bölgeden taĢkın, kemik kıvamlı sert bir kitle Ģikâyeti ile kliniğe
getirildi. Genel durumu iyi olan hastanın yapılan radyografik muayenesinde oksipito-temporal bölge kalvaryumundan köken alan, sınırları belirgin, içerisinde dağınık
halde kemik dansitesi gösteren, hayvanın kafatasının laterolateral görüntüsündeki
boyutlarıyla yaklaĢık aynı büyüklükte olan bir kitle belirlendi. Akciğer radyografisi
alınan hastada akciğerin tamamını kaplayan, benzer dansiteye sahip, farklı boyutlarda çok sayıda kitle dikkati çekti. Bilgisayarlı tomografi ile yapılan muayenede, sol
frontal bölgenin tamamı, sağın ise bir kısmından baĢlayarak her iki temporal kemiği
kaplayan ve oksipital bölgeye doğru ilerleyen, temporal kemik hizasındaki kalvaryumun yapısını tamamen bozduğu ve kafatasının içine doğru uzandığı görülen
granüler tarzda, homojen olmayan ve kemik opasitesi veren oldukça büyük bir kitle
belirlendi. Akciğer tomografisinde organ dokusunun tamamında çok sayıda irili
ufaklı, kemik dansitesi veren metastazik alanlar dikkati çekti. Operasyon için genel
anesteziye alınan hasta, cerrahi giriĢimde bulunulamadan öldü. Histopatolojik
incelemede, kafatasındaki kitle ile akciğerdeki kitlelerin yapısal olarak aynı olduğu
belirlenerek kombine tip osteosarkoma tanısı kondu. Bu olgu sunumu, köpeğin
kafatasındaki osteosarkomanın büyüklüğü göz önüne alındığında ve akciğerlerde
Ģiddetli metastaza rağmen hayvanın genel durumunda herhangi bir düĢkünlüğün
görülmemesi açılarından oldukça ilgi çekicidir. Hayvan ve tümör boyutları karĢılaĢtırıldığında, köpekte bu büyüklükte kafatası kombine tip osteosarkoması ilk kez
rapor edilmektedir.
Anahtar kelimeler: köpek, kafatası, osteosarkoma, bilgisayarlı tomografi
213
P41
Combined-type osteosarcoma in skull of a dog
1
2
1
Ġrem Ergin
Tuncer Kutlu
Yusuf ġen
2
1
Mehmet Eray Alçığır
Oytun Okan ġenel
1
2
Ankara Univ., Fac. of Vet. Med., Depts of Surgery and Pathology, Ankara
Osteosarcoma is a rapidly growing, metastatic tumor of bone, which is the most
common tumor type of all malignant bone tumors in dogs. It is most often seen in
large breed, older dogs and tumor size is prognostic (the larger the tumor, the
worst the prognosis). The aim of this report was to evaluate clinical, radiological,
tomographical and histopathological findings of combined-type osteosarcoma
with lung metastases in a dog skull. An 11 year-old, male, mongrel dog was presented with a large hard mass on its left half of the head which involved frontal,
temporal and occipital regions. Its general condition was good. In radiological
examination, the mass with regular margin and bone opacity, which originated
from occipito-temporal calvarium was determined. Its size was nearly the same
with the latero-lateral view of the animal skull. In thorax radiography, there were
many masses having the same opacity in lungs. Computed tomography showed a
large well defined granular, non-homogeneous mass with bone opacity occupying
the frontal region (from the frontal bone through the occipital bone, to include
both temporal bones). Different size masses with bone opacity were seen in computed tomography of pulmonary metastases. Surgery was decided but the patient
had died under general anesthesia. Histopathological findings revealed that masses both in skull and lungs were combined type osteosarcoma. Considering the size
of osteosarcoma in the skull and condition of the dog despite severe metastases in
the lungs, this case was found to be interesting. When comparing the size of the
tumor and the animal, this is the first report to describe such a large skull combined-type osteosarcoma in a dog.
Keywords: dog, skull, osteosarcoma, computed tomography
214
P42
Dejeneratif diskospondilitis ve koksafemoral osteoartritisli
bir köpekte gözden kaçan enfeksiyon: Ruminant kökenli brusellozis
1
Aydın Alkan KuĢcu
Mehmet Özay Bedizci
1
2
Sırrı Avki
3
Hülya Türütoğlu
1
Petcity Vet. Kliniği, Cevat PaĢa Mahallesi, Nazım Demircioğlu Sokak, Çanakkale
2
3
Mehmet Akif Ersoy Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi ve Mikrobiyoloji A. Dalları, Burdur
Dörtbuçuk yaĢında Labrador ırkı erkek bir köpek, yürüyüĢte isteksizlik ve aksama,
araba bagajına çıkamama, sırt bölgesine dokunulduğunda hırlama ve durgunluk
Ģikâyetleri ile kliniğe getirildi. Hikâyesinde, bu Ģikâyetlerin 6 aydır belirgin hale
geldiği ancak 2 yaĢından beri testislerindeki ĢiĢlik nedeniyle yürüyüĢlerden sonra
oturmak istemediği ve bu nedenle kastrasyon yapıldığı öğrenildi. Fiziksel muayenede beden ısısı, nabız ve solunum sayılarının normal değerlerde olduğu, bel bölgesi ve sol kalça eklemlerine palpasyonda ağrı Ģekillendiği izlendi. Arka ayakları
üzerine kaldırıldığında 30 saniyeden fazla dayanamadığı dikkat çekti. Laboratuvar
9
muayenede akyuvar sayısının yüksek olduğu (19,57 x10 /L) ve nötrofil ile bazofil
%‟leri yüksek iken lenfosit %‟sinin düĢük olduğu belirlendi. Serum CRP değerinin
ise oldukça yüksek olduğu (119 mg/L) tespit edildi. Radyografik muayenede sağ
kalça eklemi ile koksigeal ve lumbar vertebralarda dejeneratif osteoartritis‟e iĢaret
eden lezyonlar izlendi. OrĢitis ve kastrasyon hikâyesi köpeğin bir brusella enfeksiyonu geçirmekte olduğu Ģüphesini uyandırdı. Alınan kan serumu örneği; Brucella
®
canis test kiti ile (Brucella IC , Biopronix, Ġtalya) negatif sonuç verirken, Rose®
Bengal plate test antijeni ile (SeroLam , Seromed, Ġstanbul) pozitif olarak saptandı.
Bu test sonucuna göre köpeğin Brucella melitensis (koyun-keçi), Brucella abortus
(sığır) veya Brucella suis (domuz) türlerinden birisi ile enfekte olabileceği düĢünüldü. Bu geliĢmenin hasta sahibi ile paylaĢılması sırasında, köpeğin edinildiği günden
bu yana komĢu keçi çiftliğinde gezindiği bilgisi alındı. Ġlgili eklemlerden synovial
sıvı örneği alınması mümkün olmadığı için spesifik etken izolasyonuna gidilemedi.
Serolojik sonuçlara ve sonradan verilen bu bilgiye dayanarak hastalığın ruminant
kökenli bir brusellozis olduğu ve tespit edilen orĢitis, diskospondilitis ve sağ koksafemoral osteoartritis gibi patolojilerin, gözden kaçan ve oldukça uzun süredir devam eden bu enfeksiyondan kaynaklanmıĢ olduğu düĢünüldü. Köpeğe 2 ay boyun®
ca doksisilin (günde 2 kez 300 mg, peros, Monodoks 100 mg kapsül, Deva, Ġstanbul) ve streptomisin sülfat (1, 3, 5 ve 8. haftalarda 7 gün süre ile im. yoldan 1 gr,
®
Streptomisin flakon, ĠE Ulagay, Ġstanbul) tedavisi uygulandı. Tedavinin 1. ayında
yapılan laboratuvar muayenesinde kan tablosunun normale döndüğü ve serum
CRP değerinin 9 mg/L düzeyine indiği dikkat çekti. Ġleriki tarihlerde köpek sahibi ile
yapılan telefon görüĢmesine göre köpeğin yüzebildiği, arabaya çıkabildiği ve bel
bölgesine dokunulunca reaksiyon göstermediği öğrenildi. Sunulan vaka bize 3
önemli ders verdi: 1-orĢitis, skrotal dermatitis, üveitis, diskospondilitis veya osteoartritis tespit edilen köpeklerde brusella enfeksiyonu olabilir; 2-serolojik kontrollerde sadece B. canis‟e özgü testler ile yetinilmemelidir ve 3- çiftlik hayvanları ile
yakın teması veya plasentalarını yeme ihtimali olan köpekler özellikle B. melitensis,
B. abortus veya B. suis enfeksiyonu yönünden incelenmelidir.
Anahtar kelimeler: köpek, diskospondilitis, osteoartritis, smooth Brucella
215
P42
Overlooked infection in a dog with degenerative discospondylitis and
hip joint osteoarthritis: Ruminant originated brucellosis
1
Aydın Alkan KuĢcu
Mehmet Özay Bedizci
1
2
Sırrı Avki
3
Hülya Türütoğlu
1
Petcity Vet. Clinic, Cevat PaĢa Mahallesi, Nazım Demircioğlu Sokak, Çanakkale
2
3
M. Akif Ersoy Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Microbiology, Burdur
A 4½ years old male Labrador dog brought to the clinic with complaints of reluctance to walk; limping inability to car baggage; growling when touched his back
and lethargy. As it was learned from the patient's story, the complaints were become apparent during past 6 months, but since two years he does not want to sit
after walking due to swelling and pain in the testicles, and therefore he had been
castrated. On physical examination, body temperature, pulse and respiratory rates
were within normal values and pain was recorded on palpation of the left hip joint
and lumbar region. When raised on hind legs, he could not tolerate this position
more than 30 seconds. Laboratory examination revealed that WBC count (19,57
9
x10 /L), % values of basophils and neutrophils was increased and % value of lymphocytes was decreased. Serum CRP level was quite high (119 mg/L). On radiographic examination signs of degenerative osteoarthritis were observed in right
hip joint and lumbar-coccygeal vertebrae. A brucella infection had aroused suspicion due to the orchitis and castration story. His serum sample gave negative re®
sult with B. canis (Brucella IC , Biopronix, Italy), but it was positive with Rose®
Bengal plate test (SeroLam , Seromed, Ġstanbul). According to the test results dog
was thought to be infected with one of these bacteria species: B. melitensis (sheep
and goats), B. abortus (cattle) or B. suis (swine). While this development has been
shared with the owner, it was learned that dog was navigate in neighboring goat
farm since his puppyhood. Isolation of specific bacteria was not able because
synovial fluid sampling of the relevant joints was not possible. Based on the serological tests results and owner‟s last information, the dog‟s disease was considered
as ruminant originated brucellosis, and concerned pathologies (orchitis, diskospondylitis and right hip osteoarthritis) were thought to be related to this overlooked and chronic infection. Dog was treated for 2 months with doxycycline (2
®
times a day 300 mg, oral route, Monodoks 100 mg capsules, Deva, Istanbul) and
th
®
streptomycin sulfate (1 gr IM and in 1, 3, 5 and 8 weeks for 7 days, Streptomycin
vial, IE ULAGAY, Istanbul). After 1 month of therapy, blood serum CRP level was
found in normal levels (9 mg/L). Future phone calls with the owner, it was learned
that dog can swim, get in the car and no more back pain. The presented case
teaches us 3 important lessons: 1-dogs with epididymitis, orchitis, scrotal dermatitis, uveitis, osteoarthritis or discospondylitis may be candidates of canine brucellosis; 2-during serological examinations, we must not only content with B. canis
specific tests and 3-serological tests for B. melitensis, B. abortus or B. suis infections
must absolutely be in diagnostic protocols particularly for dogs whose close contact with farm animals or have the possibility of eating farm animals‟ placenta.
Keywords: dog, discospondylitis, osteoarthritis, smooth Brucella
216
P43
Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine 2012-2013
yılında getirilen kedi ve köpeklerdeki kırık olgularının insidensi
ve uygulanan tedavi yöntemleri
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Metin Yasul
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
Bu çalıĢma; çeĢitli nedenlerle travmalara maruz kalmıĢ kedi ve köpeklerde oluĢan
kırık olgularının genel bir değerlendirmesini yapmak, insidensini ortaya koymak ve
uygulanan tedavi yöntemlerini, elde edilen sonuçları konuyla ilgili araĢtırmalara
kaynak oluĢturması amacıyla yürütüldü. 2012-2013 yılında Fırat Üniversitesi Hayvan
Hastanesine getirilen değiĢik ırk, yaĢ, cinsiyet ve ağırlıkta 102‟si köpek, 31‟i kedi
olmak üzere toplam 133 olguda kırık saptandı. Bu olguların 44‟ünde femur, 45‟inde
tibia, 17‟sinde humerus, 12‟sinde antebrachium, 4‟ünde lumbal vertebra, 4‟inde
metakarpus, 1‟inde sternum, 3‟ünde os maksilla ve 1‟inde 1. phalanks ile 2‟sinde 2.
phalanks kırığı tespit edildi. Olguların 87‟si operatif, 42„si konservatif yöntemler ile
tedavi edildi. Dört olgunun prognozu olumsuz bulunduğu için uyutuldu.
Anahtar kelimeler: kırık, insidens, kedi, köpek
217
P43
The incidence of fracture cases and treatment methods in cats and
dogs brought to Fırat University, Faculty of Veterinary Medicine,
Animal Hospital in year 2012-2013
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Metin Yasul
Fırat University, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Elazığ
This study was purposed to make an assessment, to determine the incidence and
treatment methods of fracture in cats and dogs that came Fırat University Animal
Hospital the obtained results relevant research resources. In years of 2012- 2013
total of 133 cases fractures were detected in different breed, age and weight of 93
patients (82 dogs and 11 cats) brought Fırat University Animal Hospital. Of these
patients 44 femoral fractures, 45 tibia fractures, 17 humeral fractures, 12 radius and
ulna fractures, 4 lumbar vertebral fractures, 4 metacarpal fracture, 1 sternal fracture, 3 maxilla fracture, one first phalanx and two second phalanx fractures were
diagnosed. 87 of these cases operative, 42 percent were treated conservatively
ways. 4 cases were euthanatized because of poor prognosis.
Keywords: cat, dog, fracture, incidence
218
P44
TavĢanlarda dexmedetomidin-sevofluran ve medetomidin-sevofluran
anestezisi derinliğinin bispektral indeks monitörizasyonu ile
karĢılaĢtırılması
Zülfikar Kadir SarıtaĢ
2
Tuba Berra SarıtaĢ
1
1
Musa Korkmaz
3
Remziye Gül Sıvacı
1
Afyon Kocatepe Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD ve Tıp Fakültesi,
3
Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD, Afyonkarahisar
2
N. Erbakan Üniv., Meram Tıp Fak., Anesteziyoloji & Reanimasyon AD, Konya
Bu çalıĢmanın amacı, tavĢanlarda dexmedetomidin-sevofluran ve medetomidinsevofluran anestezisi derinliğinin bispektral indeks monitörizasyonu ile karĢılaĢtırılmasıdır. ÇalıĢmada ergin diĢi Yeni Zellanda tavĢanları (ortalama canlı ağırlık
3.8±0.5 kg) kullanıldı. DEX grubundaki tavĢanlara premedikasyon için 20 mcg/kg
DEX HCI ĠV olarak uygulandı. MED grubundaki tavĢanlara premedikasyon için 20
mcg/kg MED ĠV olarak uygulandı. Her iki grupta anestezi indüksiyonu % 5 sevofluran+ 4 ml/dk oksijen karıĢımının eldiven maske yoluyla uygulanması ile sağlandı.
Genel anestezi % 3 sevofluran+ oksijen karĢımı ile spontan solunumla 30 dk boyunca devam ettirildi. Üç adet BĠS sensörü frontal bölgeye, 2‟si pre-airukular bölgeye yerleĢtirildi. BĠS monitörü ile sensörlerin bağlantısı gerçekleĢtirildikten sonra
BĠS değerleri çalıĢma boyunca takip edildi ve kaydedildi. T0, T1, T5, T7, T9, T15,
T20, T25 ve T30 ölçüm zamanlarında kalp frekansı ve MAP monitörize edildi. Her iki
grupta bütün havanların anestezi skoru çalıĢma boyunca izlendi. DEX grubunda 1.
dakikanın sonunda MAP ve BĠS değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldı
(P<0,05). Aynı ölçüm zamanında DEX grubunda anestezi skoru daha yüksek kaydedildi (P<0,05). T5 ölçüm zamanında DEX ve MED grupları karĢılaĢtırıldığında,
MAP ve BĠS değerinin DEX grubunda önemli düzeyde azaldığı gözlendi (P<0,05),
ancak aynı ölçüm zamanında DEX grubunda anestezi skorunun istatistiksel olarak
daha yüksek olduğu belirlendi (P<0,05). Bu çalıĢmada, tavĢanlarda anestezi derinliğinin belirlenmesinde vital pametreler ve anestezi skorunun yanı sıra, BĠS monitörizasyonununda etkili olduğu ortaya konuldu.
Anahtar kelimeler: bispektral indeks, tavĢan, dexmedetomidin, medetomidin,
sevofluran
219
P44
Comparison of the depth of anesthesia produced with
dexmedetomidine-sevoflurane or medetomidine-sevoflurane by
using bispectral index monitoring
Zülfikar Kadir SarıtaĢ
2
Tuba Berra SarıtaĢ
1
1
Musa Korkmaz
3
Remziye Gül Sıvacı
1
Afyon Kocatepe University, Fac. of Vet. Med., Department of Surgery and Medical
3
School-Department of Anesthesiology & Reanimation, Afyonkarahisar
2
N. Erbakan Univ., Med. School, Dept. of Anesthesiology & Reanimation, Konya
The aim of study to compare of the depth of anesthesia produced with dexmedetomidine-sevoflurane or medetomidine-sevoflurane by using bispectral index
monitoring. Adult female New Zealand rabbits (mean body weight 3.8 ± 0.5 kg)
were used in this study. The rabbits DEX group were administered 20 mcg/kg of
i.v. DEX HCI for premedication. MED group was administered 20 mcg/kg of iv MED
for premedication. Induction was provided by 5% of sevoflurane + 4 L/min oxygen
via glove mask in the both groups. General anesthesia was maintained with 3% of
sevoflurane + oxygen on spontaneous respiration for 30 min. Three BIS sensor
were placed into frontal area as the remaining two into the pre-auricular area.
After ensuring the connection of the sensor to the BIS monitor, BIS value was continuously followed and recorded during study. At T0, T1, T5, T7, T9, T15, T20, T25
and T30 measure time points, heart rate and MAP were monitored. All animals in
both groups were documented during the study for anesthesia score. MAP and BIS
decline in DEX group at the end of 1st min at statistical significance (P<0.05). At
the same time point, anesthesia score was recorded higher in DEX group (P<0.05).
In the comparison of DEX group with MED group at T5; HR, MAP and BIS markedly
declined in DEX group (P<0.05); however, anesthesia score was found higher in
DEX group as being statistically significant at the same time point (P < 0.05). In
present study, besides the vital parameters and anesthesia score monitoring, BIS
monitoring is also an effective method in determination of the depth of anesthesia
in rabbits.
Keywords: bispectral index, rabbit, dexmedetomidine, medetomidine, sevoflurane
220
P45
TavĢanlarda gabapentin ve pregabalin’in
barsak iyileĢmesi üzerine etkisinin araĢtırılması
1
2
Tuba Berra SarıtaĢ
Musa Korkmaz
2
Zülfikar Kadir SarıtaĢ
Alper Sevimli
3
1
2
N. Erbakan Üniv., Meram Tıp Fak., Anesteziyoloji & Reanimasyon AD, Konya
2
3
Afyon Kocatepe Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji Anabilim
Dalları, Afyonkarahisar
Bu araĢtırmada tavĢanlarda barsak yarasının iyileĢmesine gabapentin ve pregabalinin etkileri makroskobik ve histopatolojik olarak araĢtırıldı. ÇalıĢama materyalini 18
eriĢkin erkek yeni zelanda tavĢanı oluĢturdu. TavĢanlar Kontrol (n=6), Pregabalin
(n=6) ve Gabapentin (n=6) olarak üç gruba ayrıldı. Genel anestezi altında tüm
gruptaki tavĢanlara steril Ģartlarda median laparatomi yapılarak sekuma 4 cm ensizyon yapıldı ve çift kat dikiĢle yara dikildi. Daha sonra abdominal ensizyon bilinen
yöntemle kapatıldı. Pregabalin grubundaki tavĢanlara günde bir kez oral yolla 30
mg/kg dozda serum fizyolojikle karıĢtırılarak pregabalin 10 gün süre ile uygulandı.
Aynı Ģekilde gabapentin grubundaki tavĢanlara oral yolla 30 mg/kg dozda gabapentin 10 gün süre ile uygulandı. Kontrol grubundaki tavĢanlara hiçbir ilaç uygulanmadı. 10. günün sonunda tavĢanlar ötenazi edildi. Laparatomiyle sekuma ulaĢıldı. Gruplardaki adezyon oluĢumuna bakıldıktan sonra dikiĢ hattından histopatolojik
kesit alınarak incelendi. Sekumun mukozası, submukozası, muskuler mukozası ve
serozasında ayrı ayrı olarak; hücre infiltrasyonlarının (polimorfnükleer lökositler ve
mononükleer hücre), bağ doku artıĢı, damarlaĢma, nekrozun varlığı ve yaygınlığı
derecelendirilerek skorlandı. Gabapentin grubunda adezon daha fazlaydı. Üç grupta da barsak yarası iyileĢmesinin histopatolojik incelenmesinde istatistiksel olarak
fark belirlenmedi (P>0.05). Sonuç olarak gabapentinoidlerin gastrointestinal cerrahi
uygulanacak hastalarda kullanımının yara iyileĢmesini olumsuz etkilemeyeceği
ancak daha uzun süre ilaç uygulanarak daha kapsamlı çalıĢmaların yapılmasının
uygun olacağı sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: bağırsak yarası, gabapentin, pregabalin, tavĢan
221
P45
The effect of gabapentin and pregabalin on
intestinal wound healing in rabbits
1
2
Tuba Berra SarıtaĢ
Musa Korkmaz
2
Zülfikar Kadir SarıtaĢ
1
Alper Sevimli
3
N. Erbakan Univ., Meram Med. Sch., Dept. of Anesth & Reanimation, Konya
Afyon Kocatepe University, Faculty of Veterinary Medicine, Departments of
2
3
Surgery and Pathology, Afyonkarahisar
2
The macroscopic and histologic effects of gabapentin and pregabalin on intestinal
wound healing were evaluated in New Zealand rabbits. The animals were divided
equally three groups, Control, Pregabalin (PG) and Gabapentin (GP). A 4-cm incision in the caecum through median laparotomy was achieved in all animals under
sterile surgery and the wound was closed with double-sutured under general anesthesia. Animals in the PG and GP treatment groups received the respective drug,
30 mg/kg/day, in normal saline for ten consecutive days. No drug was administered to the controls. The animals were euthanized at the end of ten days and the
caecum was examined by laparotomy. Adhesion formation was observed and
tissue samples were taken from suture lines for histologic examination. Cellular
infiltration (polymorph nuclear WBC and mononuclear cells), connective tissue
increase, vascular formation, presence and extent of necrosis were evaluated and
scored separately for each of the cecal mucosa, submucosa, muscularis mucosæ
and serosa. Adhesions were more severe in the gabapentin group compared to
other animals. No statistically significant differences were detected among the
three groups with regard to the wound healing. It was concluded that the use of
gabapentinoids had no significant effect on wound healing in patients undergoing
gastrointestinal surgery and that larger studies with longer treatment durations are
warranted.
Keywords: intestinal wound, gabapentin, pregabalin, rabbits
222
P46
TavĢanlarda ağız yoluyla kullanılan üzüm çekirdeği ekstresinin deri
yaralarının iyileĢmesi üzerine etkileri
Aydın Sağlıyan
1
2
3
1
Fülya Benzer Fatih Mehmet Kandemir Cihan Günay
1
4
Mehmet Cengiz Han
Mustafa Özkaraca
1
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Elazığ
2
Tunceli Üniversitesi, Sağlık Hizmetleri YO, Tunceli
3
Atatürk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Biyokimya AD, Erzurum
4
Veteriner Kontrol AraĢtırma Enstitüsü, Elazığ
Bu çalıĢmada tam kat deri yaralarının iyileĢmesi üzerine ağız yoluyla verilen üzüm
çekirdeği ekstresinin (GSE) klinik, biyokimyasal ve histopatolojik olarak etkisi incelenmiĢtir. ÇalıĢmada toplam 48 adet sağlıklı ve yetiĢkin erkek Yeni Zelanda tavĢanı
kullanılmıĢtır. Deney hayvanları kontrol ve deney grubu olmak üzere rastgele 2 eĢit
gruba ayrıldı. ÇalıĢmadan bir hafta öncesinden baĢlamak üzere, 260 mg / kg GSE
ağız yoluyla deney hayvanlarına 20 gün süreyle verilir. Genel anestezi altında hem
deney hem de kontrol grubundaki hayvanların sırt bölgelerinde orta hat üzerinde
standart tam kat dairesel bir deri yarası oluĢturuldu (2.5 cm çapında). Postoperatif
5, 10, 15 ve 20. günlerde her iki grupta rast gele altıĢar tavĢan ötenazi edilerek
makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Ayrıca yara bölgesinde doku
oksidan / antioksidan seviyeleri tespit edildi. Deney grubundaki tavĢanlarda yara
kontraksiyonunun kontrol grubuna göre daha belirgin olduğu görüldü. Histopatolojik olarak reepitelizasyon, granülasyon dokusu oluĢumu, kollajen birikimi ve anjiyojenez daha iyi olduğu görüldü. Deney grubu tavĢanlarda kontrol grubuna oranla
enflamatuvar reaksiyon ve ülserin daha hızlı yok olduğu görüldü. Biyokimyasal
olarak, MDA seviyesi en yüksek olarak 10. günde kontrol grubunda tespit edildi.
Deney grubu ile kontrol grubu arasındaki fark anlamlı bulundu. Antioksidan katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri kontrol grubundaki tavĢanlara göre 15 güne kadar yüksek kalmıĢ ve anlamlı bulunmuĢtur. Bu sonuçlar, tavĢanlarda deri yarası iyileĢmesi üzerine GSE ile tedavinin yararlı etkilerinin olduğunu
göstermektedir.
Anahtar kelimeler: deri, deneysel yara, tavĢan, üzüm çekirdeği ekstresi
223
P46
Beneficial effects of oral administrations of grape seed extract
on healing of surgically induced skin wounds in rabbits
Aydın Sağlıyan
1
2
3
1
Fülya Benzer Fatih Mehmet Kandemir Cihan Günay
1
4
Mehmet Cengiz Han
Mustafa Özkaraca
1
Department of Surgery, Veterinary Faculty, Fırat University, Elazığ
2
Health Highschool, Tunceli University, Tunceli
3
Department of Biochemistry, Veterinary Faculty, Atatürk Univ., Erzurum
4
Veterinary Control & Research Institute, Elazığ
This study examined the effects of orally given grape seed extract (GSE) on healing
of surgically induced full thickness skin wounds in terms of clinical, histopathological and biochemical aspects. A total of 48 healthy, adult male New Zealand rabbits
were randomly divided in 2 equal experimental and control groups: one week prior
the surgery, 260 mg/kg grape seed extract was orally given for 20 days to the
assay animals. A circular full thickness skin wound (2.5 cm in diameter) was made
in the back midline of all rabbits under anaesthesia then, macroscopic and histopathological aspects as well as the tissue oxidant/antioxidant balance were determined on 6 rabbits from each group slaughtered at the 5th, 10th, 15th and 20th
days post-surgery. In treated rabbits, it was clinically observed that the wound
contraction was significantly amplified and the histological processes of reepithelisation, granulation tissue development, collagen accumulation and angiogenesis were markedly hastened whereas the inflammatory reaction and the ulcer
disappeared more rapidly than in the not-treated controls. Furthermore, the
maximal skin MDA formation observed on the 10th day was significantly depressed and the antioxidant catalase (CAT) and glutathione peroxidase (GSH-Px) activities remained significantly elevated until the 15th day compared to the controls.
These results demonstrate the beneficial effects of treatment with GSE on skin
wound healing in rabbits.
Keywords: skin, experimental wound, rabbit, grape seed extract
224
P47
TavĢanlarda deneysel oluĢturulan kornea alkali yanıklarında otojen
serumun kornea endotel iyileĢmesi üzerine etkisi
Cihan Günay
1
1
1
Aydın Sağlıyan
Mustafa Özkaraca
2
Mehmet Cengiz Han
1
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
2
Veteriner Kontrol AraĢtırma Enstitüsü, Elazığ
Bu çalıĢmada korneanın alkali yanıklarında otolog serumun kornea endoteli üzerindeki etkinliği araĢtırılmıĢtır. Alkali yanıklar korneada çok Ģiddetli travmalar oluĢtururlar. Bu nedenle iyileĢmesi oldukça zor ve komplikasyonlu olur. Endotel tabaka
korneanın Ģeffaflığının korumasında görevlidir. Endotel tabakada oluĢacak hücre
hasarının onarılması çevredeki sağlam hücrelerin hasarlı alana migrasyonu ile olmaktadır. Otolog serum kologenaz aktivitesini inhibe ederek endotel tabakasındaki
hasarı azaltır ve hücrelerin migrasyonunu hızlandırır. ÇalıĢmada 3 grupta toplam 21
adet Yeni Zelanda tavĢanı kullanıldı. Genel anestezi altında II. ve III. gruplarda 2 N
NaOH ile sağ gözlerde korneada alkali yanık oluĢturuldu ve 21 gün süreyle II. grupta serum fizyolojik, III. grupta ise otojen serum günde 4 kez uygulandı. I. grupta ise
alkali yanık oluĢturulmadan 21 gün süreyle günde 4 kez otojen serum uygulandı.
Yirmibirinci günün sonunda ötenazi edilen tavĢanların korneaları çıkartılarak histopatolojik muayeneleri yapıldı. III. gruptaki endotel defekt alanları ve endotel hücre
kaybının II. gruba göre daha az olduğu tespit edildi. Bu çalıĢmada otojen serumun
kornea alkali yanıklarında endotel iyileĢmesi üzerine yararlı etkisinin olduğu görüldü.
Anahtar kelimeler: kornea, endotel, alkali yanığı, otojen serum
225
P47
Effect of autologous serum on healing of corneal endothelium in
experimentally-induced alkaline burns of the cornea in rabbits
Cihan Günay
1
1
1
Aydın Sağlıyan
Mustafa Özkaraca
2
Mehmet Cengiz Han
1
Department of Surgery, Veterinary Faculty, Fırat University, Elazığ
2
Veterinary Control & Research Institute, Elazığ
In this study, the effectiveness of autologous serum on corneal endothelium in
alkaline burns of the cornea was investigated. Alkaline burns lead to severe trauma
on the cornea. Cornea healing is quite difficult and complicated. Endothelial layer
is responsible for preserving transparency of the cornea. Repair of the cell injury in
the endothelial layer is achieved through migration of healthy cells to the injured
area. Autologous serum reduces injury of the endothelial layer through inhibiting
collagenase activity and accelerating cell migration. In the study, a total of 21 New
Zealand rabbits were divided into 3 groups, 7 in each group. Alkaline burn was
created in the right eyes with 2N NaOH in groups II and III under general anesthesia and saline solution was administered in group II and autologous serum was
administered in group III four times a day for 21 days. In group I, autologous serum was administered four times a day for 21 days without creating alkaline burn.
th
At the end of 21 day, corneas of the decapitated rabbits were removed and histopathologically examined. Endothelial defect areas and endothelial cell loss were
lower in group III compared to group II. In this study, it is suggested that the use
of autologous serum was seen to be effective on the healing of the endothelium in
the alkaline induced corneal
Keywords: cornea, endothelium, alkaline burn, autologus serum
226
P48
Deneysel kornea alkali yanıklarının tedavisinde
otolog serum etkinliğinin araĢtırılması
1
1
2
Cihan Günay
Aydın Sağlıyan
S Yılmaz
3
1
Fatih Mehmet Kandemir
Mehmet Cengiz Han
4
1
Mustafa Özkaraca
Kadri Kulualp
1
2
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Biyokimya Anabilim Dalları, Elazığ
3
4
Atatürk Üniv., Veteriner Fakültesi, Biyokimya ve Patoloji Anabilim Dalları, Erzurum
Bu çalıĢmada amaç korneanın alkali yanıklarında otolog serumun etkinliğini klinik,
biyokimyasal ve histopatolojik yöntemlerle ortaya çıkarmaktır. ÇalıĢmada toplam
21 adet Yeni Zelanda tavĢanı kullanıldı. TavĢanlar rastgele 3 eĢit gruba ayrıldı. Birinci grup kontrol grubunu oluĢtururken II. ve III. gruptaki tavĢanların sağ gözlerinde
genel anestezi altında 2 N NaOH ile alkali yanık oluĢturuldu. Alkali yanık oluĢturulduktan sonra 21 gün süreyle II. gruptaki tavĢanların gözlerine günde 4 kez serum
fizyolojik damlatılırken, III. gruptaki tavĢanların gözlerine non-dilue otolog serum
damlatıldı. 21. günün sonunda her üç gruptaki tavĢanlarda anestezi altında ötenazi
edildi. Biyokimyasal ve histopatolojik verilerin elde edilmesi için humor aquous ve
kornea örnekleri toplandı. Klinik bulgulardan schirmer testi, TBUT, rose bengal
boyama ve fluroscein boyama yöntemleri 1., 7., 14. ve 21. günlerde yapıldı. Otojen
serum uygulanan III. grupta 21. günün sonunda II. gruba göre istatistiksel açıdan
önemli kabul edilebilecek fark tespit edildi (P<0,001). Biyokimyasal verilerden
MDA, GSH, CAT, GSH-Px, SOD, GST korneada ve humor aquousta analiz edildi.
Histopatolojik muayeneden ise neovaskülarizasyon, PMNL ve epitel kalınlık ölçümleri yapıldı. Otololog serum verilen III. grupta neovaskülarizasyon ve PMNL sayılarının II. gruba göre daha düĢük olduğu istatistiksel olarak tespit edildi (P<0,05).
Epitel kalınlığı yönünden ise herhangi bir fark tespit edilmedi. Sonuç olarak nondilue otolog serumun kornea alkali yanıklarında kullanılmasının yararlı olacağı
kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: kornea, alkali yanık, otolog serum
227
P48
Evaluation of the autolog serum on treatment of
experimentally induced corneal alcali wounds
1
1
2
Cihan Günay
Aydın Sağlıyan
S Yılmaz
3
1
Fatih Mehmet Kandemir
Mehmet Cengiz Han
4
1
Mustafa Özkaraca
Kadri Kulualp
1
2
Fırat Univ., Fac. of Vet. Med., Departments of Surgery and Biochemistry, Elazığ
3
4
Atatürk Univ., Fac. of Vet. Med., Depts of Biochemistry and Pathology, Erzurum
The aim of this study is to evaluate the clinical, biochemical and histopathological
efficacy of autologous serum on the treatment of experimentally induced corneal
alkali burns. A total of 21 New Zealand white rabbits were used in experiments.
The rabbits were randomly divided into 3 equal groups. While the first group was
composed of control group ( n = 7 ), the right eyes of the rabbits in the second
and third groups were exposed to alkali burns with 2 N NaOH after general anesthesia. After that, while the serum physiologic was dropped on the eyes of rabbits
in the second group for 4 times a day during 21 days, non- autologous serum
dilution was dropped on the eyes of rabbits in the third group in a similar way. At
the end of the 21 days application, the rabbits in the all groups were euthanized
under anesthesia. Aquous humor and the cornea samples were collected in order
to obtain biochemical and histopathological data. Schirmer test, TBUT, rose bengal
and fluoroscein staining methods were performed on day 1, 7, 14 and 21. Significant difference was observed between the third group and the second group
(P<0,001) at the end of 21 days. Biochemical data related to MDA, GSH, CAT, GSH
-Px, SOD, GST was analyzed in the cornea and in aquous humor. In point of histopathological, neovascularisation, PMNL, and epithelial thickness were measured.
Statistically, neovascularisation and PMNL was found to be lower in the third
group compared to the second group (P<0.05). No significant difference was found between the groups in point of epithelial thickness. Consequently, the results
of the present study showed that using of non- dilution autologous serum in corneal alkali burn can be useful.
Keywords: cornea, alcali wound, autologus serum
228
P49
Ratlarda gabapentin ve pregabalinin
yara iyileĢmesi üzerine olan etkilerinin karĢılaĢtırılması
Tuba Berra SarıtaĢ
1
1
Musa Korkmaz
2
3
Alper Sevimli
Zülfikar Kadir SarıtaĢ
2
N. Erbakan Üniv., Meram Tıp Fakültesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD, Konya
2
2
3
Afyon Kocatepe Üniv., Vet. Fak., Cerrahi ve Patoloji A. Dalları, Afyonkarahisar
Gabapentinoidler postoperatif ağrıyı azaltmada etkili yardımcı ilaçlardır. Ancak,
yara iyileĢmesi üzerine gabapentinoidlerin etkileri henüz değerlendirilmemiĢtir. Bu
çalıĢmada, gabapentinoidlerin yara iyileĢmesi üzerine etkilerini değerlendirildi.
Ağırlıkları 250-350 g olan 17 erkek Wistar-Albino ratı rastgele üç gruba ayrıldı.
Kontrol Grubu (n = 5, 2 ml serum fizyolojik), Gabapentin Grubu (n = 6, 2 mg/kg
Gabapentin) ve Pregabalin Grubu (n = 6, 2mg/kg Pregabalin). Diğer gruplarla karĢılaĢtırıldığında kontrol grubunda ve gabapentin grubuna göre pregabalin gurubunda 10. günde dermis ve epidermis yangı skorları anlamlı olarak düĢüktü (p
<0.05). Kontrol grubunda yara iyileĢmesi 3, 9 ve 13. günlerde ve gabapentin grubunda 5. günde istatistik olarak daha iyiydi (p <0.001) ve daha iyi yara iyileĢmesi
gözlendi (p <0.001). Gabapentinoidler postoperatif akut ağrı tedavisinde etkin
ilaçlar olmasına rağmen, bu tür ilaçların özellikle yara iyileĢmesi kötü olan riskli
hastalarda kullanılmasından kaçınılmalıdır.
Anahtar kelimeler: gabapentin, pregabalin, rat, yara iyileĢmesi
229
P49
Comparison of the effects of gabapentin and pregabalin
on wound healing in rat
Tuba Berra SarıtaĢ
1
1
Musa Korkmaz
2
3
Alper Sevimli
Zülfikar Kadir SarıtaĢ
2
N. Erbakan Univ., Meram Med. School, Anesth & Reanimation Department, Konya
2
Afyon Kocatepe University, Faculty of Veterinary Medicine, Departments of
2
3
Surgery and Pathology, Afyonkarahisar
Gabapentinoids are effective adjunct drugs for reducing postoperative pain.
However, the effects of gabapentinoids on wound healing are not evaluated yet. In
this study we evaluted their effects on wound healing. Seventeen male WistarAlbino rats, 250-350 g were divided into three groups randomly: Control Group
-1
(n=5, 2 Ml saline), Gabapentin Group (n=6, 2mg kg Gabapentin) and Pregabalin
-1
Group (n=6,2 mg kg Pregabalin). Inflammation scores were significantly lower in
Group Control compared to other groups on the 10th day in dermis and epidermis
(P<0.05) and lower in Group Pregabalin than Group Gabapentin on the 10th day in
dermis and epidermis (P<0.05). Wound healing was significantly better in the control group at 3,9, and 13. Days (P <0.001) and at 5. day better in gabapentin groups
(P<0.001). Although gabapentinoids are effective drugs for postoperative acute
pain treatment especially in patients with poor wound healing risk they might be
avoided.
Keywords: gabapentin, pregabalin, rat, wound healing
230
P50
Yara iyileĢmesinde alternatif bir tedavi: Lawsonia inermis
Eren Polat
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Elazığ
Bu çalıĢma, Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniği‟ne getirilen ve ön sol bacağının anterior yüzü ile medialinde, arka sol bacağının
ise medialinde geniĢ iki yarası bulunan bir sokak köpeği üzerinde gerçekleĢtirildi.
Ön sol bacaktaki yara articulatio cubiti civarından baĢlayıp phalanxların üzerine
kadar seyrederken; arka sol bacaktaki yara ise femurun distalinde yuvarlak Ģekilde
ve yaklaĢık 10 cm çapında bir yara idi. Bu çalıĢmada her iki yaraya, içeriğinde belli
oranlarda Lawsonia inermis (kına), tereyağı ve tentürdiyot bulunan bir karıĢım tatbik edildi ve 3. , 6. , 9. , 12., 15., 18., 21. ve 24. günlerde yaralar kontrol edildi. Bu
uygulamalar yapılırken bazen yaranın enfekte olmaması amacıyla karıĢıma toz
antibiyotik de eklendi. Sonuç olarak; çalıĢmada hızlı bir yara iyileĢmesi izlendiğinden dolayı; iyileĢmeyen ve/veya sağaltımı çok uzun sürebilecek olan yaraların iyileĢmesini hızlandırdığından Lawsonia inermis, tereyağı ve tentürdiyottan oluĢan bu
karıĢımın yara sağaltım seçenekleri arasında uygun veya etkili alternatif yöntemlerden biri olabileceği düĢünüldü.
Anahtar kelimeler: yara, tereyağı, Lawsonia inermis
231
P50
Alternative therapy in wound healing: Lawsonia inermis
Eren Polat
Department of Surgery, Faculty of Veterinary Medicine, Fırat University, Elazığ
This study was carried out with a stray dog which has large two wounds in medial
and anterior face of left front leg and medial of left rear leg and brought to Fırat
University Faculty of Veterinary Medicine Animal Hospital Surgery Clinic. Wound in
its left front leg starting near articulatio cubiti and spreading to up on phalanx;
wound in its left rear leg in distal of femur and approximately 10 cm in diameter. In
this study, the mixture of Lawsonia inermis, butter and iodine were prepared and
applied to both wounds and at the days of 3, 6, 9, 12, 15, 18, 21 and 24 wounds
were checked. When making these applications, sometimes an antibiotic powder
added to mixture in order to prevent wound infection. As a result; due to a rapid
wound healing observed in the study without improvement and/or lasting very
long of treatment period, the mixture of Lawsonia inermis, butter and iodine may
be proposed as an alternative treatment.
Keywords: wound, butter, Lawsonia inermis
232
P51
Cepae ekstraktı, heparin, allantoin jel ve silver sulfadiazin’in
yanık iyileĢmesi üzerindeki etkileri
Ali Said DurmuĢ
1
2
Mine Yaman
1
1
Havva Nur Can
2
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Histoloji&Embriyoloji
Anabilim Dalları, Elazığ
Bu çalıĢma ratlarda, cepae ekstraktı, heparin, allantoin jel (CTBX) ve silver sulfadiazin (SSD) kreminin yanık iyileĢmesi üzerindeki etkilerinin karĢılaĢtırılması amacıyla
gerçekleĢtirildi. Otuz altı adet yetiĢkin diĢi Wistar albino rat 3 gruba bölündü. Bütün
ratların sırt bölgelerinde yanık modeli oluĢturuldu. Yanık bölgelere 1., 2. ve 3. gruplarda günde iki kez sırasıyla cold krem (kontrol), SSD deri kremi ve CTBX sürüldü.
Yedi ve 14 gün sonra ratlar ötenazi edildiler ve histopatolojik kontroller için deriden doku örnekleri alındı. Yedi ve 14. gündeki histopatolojik değerlendirmeler
kontrol grubu ile karĢılaĢtırıldığında yanık iyileĢmesinin CTBX ve SSD grubunda
daha iyi olduğunu gösterdi. En iyi yanık iyileĢmesi CTBX grubunda gözlendi (P <
0.001). Yedi ve 14. gündeki yanık iyileĢmesinde gruplar arasında anlamlı farklılık
vardı (P < 0.001). Sonuç olarak, deri yanıklarının iyileĢmesinde CTBX uygulamasının
etkili olduğu kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: Cepae ekstraktı, heparin, allantoin, silver sulfadiazin, yanık
233
P51
Effects of extractum Cepae, heparin, allantoin gel
and silver sulfadiazine on burn wound healing
Ali Said DurmuĢ
1
2
Mine Yaman
1
Havva Nur Can
1
Fırat University, Veterinary Faculty, Departments of Surgery and
2
Histology&Embryology, Elazığ
This experiment was conducted in order to compare the effects of extractum cepae, heparin, allantoin gel (CTBX) and silver sulfadiazine (SSD) cream on healing
burn wounds in rats. Thirty six adult, female Wistar albino rats were divided into
three equal groups. A burned model was constituted on the back of all rats. The
burned areas in the first, second and third groups were covered with cold cream
(control), SSD skin cream and CTBX twice a day, respectively. Seven and 14 days
later, the rats were sacrificed and the burned skin tissue samples were collected
from rats for histopathological examinations. Histopatological evaluations on the
th
th
7 and 14 days showed burn healing to be better in the CTBX and SSD groups
with respect to the control group. The best burn wound healing was observed in
the CTBX group (P < 0.001). Wound healing was significantly different between the
groups at days 7 and 14 (P < 0.001). In conclusion, application of CTBX is significantly effective in healing of burned skin wounds.
Keywords: Extractum cepae, heparin, allantoin, silver sulfadiazine, burn
234
P52
Ġntra-abdominal adezyonların önlenmesinde heparin ve
pentoxifylline’in etkileri: Histopatolojik ve biyokimyasal
değerlendirmeler
Ali Said DurmuĢ
1
Hamit Yıldız
2
1
3
Mine Yaman
2
4
Halil ġimĢek
3
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi, Doğum & Jinekoloji ve Histoloji &
Embriyoloji Anabilim Dalları, Elazığ
4
Bingöl Üniversitesi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Bingöl
Bu deneysel çalıĢma, eriĢkin ratlarda intraperitoneal adezyon modelinde (cornu
uteri ve karın duvarını kazıma) heparin veya pentoxifylline‟in intraperitoneal olarak
verilmesi ile adezyon oluĢma derecesi, uterus doku malondialdehyde (MDA), nitric
oxide (NO) ve indirgenmiĢ glutathione (GSH) içeriklerinin yanı sıra gluthation peroxidase (GPx) ve katalaz (CAT) aktivitesini değerlendirmek için gerçekleĢtirilmiĢtir.
Sham grubu hayvanlara (grup S, n= 7) sadece laparatomi yapılarak intraperitoneal
olarak %0.9 NaCl (2 mL) verilirken, diğer 30 ratta sol cornu uteride kazıma iĢlemi
gerçekleĢtirildi ve intraperitoneal olarak sırasıyla %0.9 NaCl (grup C), 500 UI Heparin (grup H) veya 25 mg/kg pentoxifylline (grup PTX) (her bir grupta n = 10) verildi.
14 gün sonra bütün ratlar ötenazi edildiler ve makroskopik adezyon skorları değerlendirilerek, histopatolojik muayeneler ve oksidan ve antioksidan markerlarının
ölçümü için sol cornu uteriden örnekler alındı. Adezyon formasyonu tedavi edilmeyen opere gruba göre H grubunda anlamlı Ģekilde azdı, PTX grubunda ise hafifçe
azalmıĢtı. Bununla birlikte uterus mukozasındaki mononükleer hücre infiltrasyon
yoğunluğu PTX tedavisinden sonra, fibrosis ise heparin tedavisinden sonra anlamlı
derecede azalmıĢtı. Ayrıca, her iki tedavi lokal NO oluĢumunu anlamlı derecede
azaltmamasına rağmen, dokudaki MDA birikimini geriletti ve antioksidan sistemi
güçlendirdi. Bulgular hem heparin hem de pentoxifylline‟in operasyonla indüklenen oksidadif stres oluĢumunu sınırladığı ve inflamatuar reaksiyonu farklı bir Ģekilde regüle etmekle birlikte ratlarda intra-abdominal adezyon oluĢumunu önlemede
heparinin pentoxifylline‟den daha etkili olduğunu göstermektedir.
Anahtar kelimeler: heparin, pentoksifillin, visseral adezyon, antioksidantlar
235
P52
The effects of heparin and pentoxifylline on prevention of intraabdominal adhesions: Histopathological and biochemical evaluations
Ali Said DurmuĢ
1
Hamit Yıldız
2
3
Mine Yaman
1
4
Halil ġimĢek
2
Fırat Univ., Veterinary Faculty, Departments of Surgery, Obstetrics & Gynecology
3
and Histology & Embriology, Elazığ
4
University of Bingöl, Vocational School of Health Services, Bingöl
This experimental study was designed to evaluate the degree of adhesion formation and to determine the uterine tissue malondialdehyde (MDA), nitric oxide (NO)
and reduced glutathione (GSH) contents as well as the activities of catalase (CAT)
and glutathione peroxidase (GPx) in an intraperitoneal adhesion formation model
(uterine horn and abdominal wall scrapping) in adult rats receiving or not simultaneous intraperitoneal instillation of heparin or pentoxifylline. The sham animals
(group S, n= 7) were only submitted to laparotomy and intraperitoneally received
0.9% NaCl (2 mL), whereas in the 30 other rats, abrasions of the left horn were
performed coupled to the intraperitoneal administration of 0.9% NaCl (group C),
500 UI of Heparin (group H) or 25 mg/kg of pentoxifylline (group PTX) (n = 10 in
each group). All rats were sacrificed on day 14 and the macroscopic adhesion
score, the histopathological examination and the measurements of oxidant and
antioxidant markers were performed in the left horn samples. Compared to the not
treated surged controls, the adhesion formation was significantly lowered in the H
group but was only slightly reduced in the PTX group. However, the intensity of
the mononuclear cell infiltrate of the uterine mucosa was significantly reduced
after PTX treatment and the fibrosis was significantly diminished with heparin. In
addition, these two treatments have reduced the tissue MDA accumulation and
sustained the antioxidant systems, although not significantly but they have significantly prevented the local NO formation. These results show that both heparin and
pentoxifylline can limit the occurrence of the surgery-induced oxidative stress and
differentially regulate the inflammatory reaction but also that heparin is in fact
more efficient than pentoxifylline in preventing the intra-abdominal adhesion
formation in this rat model.
Keywords: heparin, pentoxifylline, visceral adhesion, antioxidants
236
P53
Tek taraflı testis torsiyon/detorsiyonundan sonra oluĢan kontralateral
testis hasarı üzerinde sildenafil citrate’ın koruyucu etkisi
Hamit Yıldız
1
Ali Said DurmuĢ
2
1
Halil ġimĢek
3
4
Mine Yaman
2
4
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Doğum & Jinekoloji, Cerrahi ve Histoloji &
Embriyoloji Anabilim Dalları, Elazığ
3
Bingöl Üniversitesi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu, Bingöl
Bu çalıĢma unilateral testiküler torsiyon/detorsiyondan sonra sildenafil sitrate ile
kontralateral testiküler hasarın önlenmesinin araĢtırılması için düzenlendi. 37 yetiĢkin erkek rat sham grubu (grup 1, n=7), torsiyon/detorsiyon + saline (grup 2, n =
10), torsiyon/detorsiyon + 0.7 mg of sildenafil citrate (grup 3, n = 10) ve torsiyon/detorsiyon + 1.4 mg sildenafil citrate (grup 4, n = 10) olmak üzere dört gruba
bölündüler. Unilateral testiküler torsiyon sham grup olarak adlandırılan 1. grup
hariç diğer gruplarda sağ testisin saat yönünde 720° döndürülmesiyle 2 saatte
oluĢturuldu. Torsiyondan (2 saat) sonra detorsiyon (2 saat) oluĢturuldu ve ratlar
ötenazi edildiler. Ġkinci gruptaki kontralateral testisdeki indirgenmiĢ glutathion
(GSH) düzeyi (P < 0.05) ve katalaz (P < 0.01) ve glutathione peroxidase (P < 0.05)
aktivitesi anlamlı derecede düĢüktü ve kontralateral testisdeki nitric oxide (NO) (P
< 0.05) düzeyi birinci gruba göre anlamlı derecede yüksekti. DüĢük doz sildenafil
citrate (grup 3) ilavesi testiküler torsiyon ile indüklenen malondialdehyde ve NO
düzeylerindeki artıĢı ve glutathione peroxidase aktivitesi ve GSH değerlerindeki
azalmayı önledi. Bununla beraber, yüksek doz sildenafil citrate (grup 4) testiküler
parametreler üzerine etkisizdi (P < 0.05). Histopatolojik değiĢiklikler grup 2,3 ve
4‟te belirlendi. Biyokimyasal ve histopatolojik bulgular, 2 saat torsiyon ve 2 saat
detorsiyonu izleyerek kontralateral testislerde hasar oluĢtuğunu ve detorsiyondan
önce düĢük doz sildenafil citrate verilmesinin testiküler dokularda iskemi/reperfüzyon hücre hasarını önlediğini göstermektedir.
Anahtar kelimeler: testis torsiyonu, iskemi-reperfüzyon hasarı, sildenafil sitrat, rat
237
P53
Protective effect of sildenafil citrate on contralateral testis injury
after unilateral testicular torsion/detorsion
Hamit Yıldız
1
Ali Said DurmuĢ
2
Halil ġimĢek
3
4
Mine Yaman
1
Fırat University, Veterinary Faculty, Departments of Obstetrics &Gynecology,
2
4
Surgery and Histology & Embriology, Elazığ
3
University of Bingol, Vocational School of Health Services, Bingöl
This study was designed to investigate prevention of contralateral testicular injury
with sildenafil citrate after unilateral testicular torsion/detorsion. Thirty-seven adult
male rats were divided into four groups: sham operated (group 1, n = 7), torsion/detorsion + saline (group 2, n = 10), torsion/detorsion + 0.7 mg of sildenafil
citrate (group 3, n = 10) and torsion/detorsion + 1.4 mg of sildenafil citrate (group
4, n = 10). Unilateral testicular torsion was created by rotating the right testis 720°
in a clockwise direction for 2 h in other groups, except for group 1, which was
served as sham group. After torsion (2 h) and detorsion (2 h) periods, rats were
killed. The level of reduced glutathion (GSH) (P < 0.05) and the activities of catalase (P < 0.01) and glutathione peroxidase (P < 0.05) in the contralateral testis from
group 2 were significantly lower and nitric oxide (NO) (P < 0.05) level in the contralateral testis were significantly higher than those of group 1. Administration of
low-dose sildenafil citrate (group 3) prevented the increases in malondialdehyde
and NO levels and decreases in glutathione peroxidase activities and GSH values
induced by testicular torsion. However, administration of high-dose sildenafil citrate (group 4) had no effect on these testicular parameters (P < 0.05). Histopathological changes were detected in groups 2, 3 and 4. These results suggest that biochemically and histologically torsion/detorsion injury occurs in the contralateral
testis following 2-h torsion and 2-h detorsion and that administration of low-dose
sildenafil citrate before detorsion prevents ischemia/reperfusion cellular damage in
testicular tissue.
Keywords: testicular torsion, ischemia-reperfusion damage, sildenafil citrate, rat
238
P54
Neonatal buzağıların metapodial kırıklarında APEF sisteminin
değerlendirilmesi: Ucuz ama etkili mi?
Ece ÖztaĢ
KürĢad Yiğitarslan
Sırrı Avki
Mehmet Akif Ersoy Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Burdur
Sığırların metakarpal ve metatarsal kemiklerinde meydana gelen kırıklar, tüm kırık
vakalarının yaklaĢık %50‟sini oluĢturur. Neonatal buzağılar arasında bu oran, özellikle güç doğum sırasında uygulanan aĢırı çekme giriĢimleri nedeniyle daha yüksektir. Buzağıların neonatal dönem kırıklarının tedavisinde konservatif tedaviler yanında eksternal ve internal osteosentez yöntemlerinden de yararlanılabilir. Teknik
seçiminde kırığın Ģekli ve yerleĢim yeri kadar, hasta sahibinin ekonomik gücü de
belirleyicidir. Bu çalıĢmada, diğer eksternal fikzasyon yöntemlerine kıyasla daha
ucuz ve kolay uygulanabilir olan akrilik pin eksternal fikzasyon (APEF) sisteminin,
neonatal buzağıların metapodial kırıklarında, kırık iyileĢmesi üzerinde ne derece
etkili olduğunun ortaya konulması amaçlandı. ÇalıĢmada MAKÜ Cerrahi Kliniğine
getirilen ve metakarpus kırığı tespit edilen 4 neonatal buzağı kullanıldı. Olgulara,
düĢük devirli matkap yardımıyla tip II (full-pin) konfigürasyonunda transkortikal
pinler (2-4 mm, vidasız) yerleĢtirilerek kapalı redüksiyon uygulandı. Bölgenin
lateral ve medialinden çıkan pin uçlarına bir sütun halinde 2 adet plastik tüp (4
cm) geçirildi. Tüpler bükülebilir olduğu için, iĢlem sırasında pinlerin çıkıĢ doğrultularına her hangi bir düzeltme kuvveti uygulanmadı. Plastik tüpten oluĢturulan sütunlar ile deri arasındaki uzaklığın 2 cm olmasına özen gösterildi. Tüplerin içi akril
ile doldurulmadan önce, polimerizasyon süresince fragmentler arası stabiliteyi
garanti altına almak için, proksimal ve distal fragmentlerden geçen birer fikzasyon
pini plastik kelepçe ile sıkıĢtırıldı. Dipleri kapatılan tüplerin içi soğuk akril ile dolduruldu ve sertleĢerek birer sütun halini alması beklendi. Postoperatif 10 gün boyunca günlük pin dibi pansumanı ve IM antibiyotik tedavisi uygulandı. Olguların kırık
iyileĢmesi, postoperatif 10, 20, 40 ve 80. günlerde “yürüme-ağırlık yüklenebilme”
“radyografik iyileĢme” ve “pin dibi enfeksiyon” skorlamaları ile değerlendirildi.
Postoperatif 10. günde desteksiz yürüyebilen olguların, 40. günde normal yürüyebildikleri ve ilgili ekstremitelerine basabildikleri dikkat çekti. Olguların tümünde 40.
günde radyolojik olarak kırık iyileĢmesi izlendi ve sistem uzaklaĢtırıldı. Postoperatif
20. gün kontrollerinde hiçbir olguda pin dibi enfeksiyonu izlenmedi. Sonuç olarak,
APEF sisteminin neonatal buzağılarda metapodial kırıkların tedavisinde alternatif
bir teknik olabileceği düĢünüldü.
Anahtar kelimeler: buzağı, metapodial kırık, APEF, kırık iyileĢmesi
239
P54
Evaluation of APEF system in metapodial fractures of newborn calves:
Cheap but effective?
Ece ÖztaĢ
KürĢad Yiğitarslan
Sırrı Avki
Mehmet Akif Ersoy Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Burdur
Metacarpal and metatarsal bone fractures are 50% of the bovine fractures. Due to
excessive fetal limb tractions during dystocia, this ratio is higher among newborn
calves. In treatment of newborn calf fractures, external or internal osteosynthesis
techniques can also be utilized beside conservative methods. For the choice of
treatment technique, client‟s economic status is at least as decisive as the shape
and location of the fracture. In this study, it was aimed to present the effectiveness
of acrylic pin external fixation (APEF) system, which is cheaper and easy to apply
compared to other external fixation methods, in fracture healing of newborn calve
metapodial fractures. Four newborn calves brought to MAKU Surgery Clinic and
had metacarpal fracture were used. Closed reduction was applied with transcortical
pins (2-4 mm, nonthreaded) placed by a low-speed drill in type-II (full-pin) configuration. Two plastic tubes (4 cm) were passed into lateral and medial pin ends
in columnar form. As the plastic tubes were flexible, any adjustment power was
provided to the exit direction of the pins. Care was taken to adjust the distance
between skin and plastic tube columns to be 2 cm. Before the tubes were filled
with acrylic material, to ensure the stability between fracture fragments, fixation
pins passing through the proximal and distal fragments were tightened with plastic handcuffs. The lumen of the plastic tubes was filled with cold acryl after each tip
was closed and waited for hardening to take the form of a real column. Daily pin
tract dressing and IM antibiotherapy was applied for 10 days. Fracture healing was
monitored by scoring “walking-weight bearing” “radiographic healing” and “pin
tract infections” in postoperative days 10, 20, 40 and 80. Calves were able to walk
without support at postoperative day 10 and able to bear weight and walk normally at day 40. In all cases, radiological fracture healing was observed on day 40 and
APEF system was removed. At controls day 20, pin track infection was observed in
any case. As a result, APEF system in the treatment of metapodial fractures of
newborn calves was thought to be an alternative technique.
Keywords: calf, metapodial fracture, APEF, fracture healing
240
P55
Yeni doğan buzağılarda septik artritislerin değerlendirilmesi
1
Elif Doğan
1
1
Zafer OkumuĢ
L Emrah Yanmaz
1
2
M Gökhan ġenocak
ġeyda Cengiz
1
1
Mahir Kaya
2
Atatürk Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi ve Mikrobiyoloji Anabilim Dalları, Erzurum
Bu çalıĢmada, Ocak 2006–Aralık 2013 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Veteriner
Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı kliniğine getirilen farklı ırk, yaĢ ve cinsiyetteki 82
buzağıda Ģekillenen 118 (38‟i akut, 80‟i kronik) septik artritis olgusunun değerlendirilmesi amaçlandı. Eklemlerde ĢiĢkinlik, ağrı ve topallık Ģikâyeti ile getirilen değiĢik
yaĢ, ırk ve cinsiyetteki 82 buzağıda gözlenen 118 septik artritis olgusunun ırk, yaĢ,
cinsiyet ve hastalıklı eklem dağılımı belirlendi. Olgular klinik, radyografik, ultrasonografik ve termografik olarak incelendi, eklem lavajı ve antibiyoterapi uygulandı,
sağaltım süresince olgular klinik (sinoviyal sıvıda renk, viskozite, miktar değiĢikliği,
lokal ĢiĢkinlik ve ağrı topallık), radyolojik (eklem efüzyonu), termografik (lokal sıcaklık değiĢimi) kriterler yönünden değerlendirildi. Buzağıların ırk dağılımı melez
(n=45,%55), montofon (n=22,%27), yerli (n=8,%10), simental (n=5,%6) ve holĢtayn
(n=2,%2) Ģeklinde belirlendi. Hastaların 32‟si diĢi, 50‟si erkekti. YaĢ aralığı 5 gün ile
3 ay arasında değiĢmekteydi. Artritislerin görülme sıklığı karpal eklem (n=77, %65),
tarsal eklem (n=25, %21), genu eklemi (n=8, %7), kubiti eklemi (n=3, %2,5), metacarpofalangeal eklem (n=3, %2,5), ve metatarsofalangeal eklem (n=2, %2) Ģeklindeydi. Septik artritisli buzağıların (118 olgu, 82 buzağı) 58‟i monoartritis, 24‟ü poliartiritise sahipti. Sağaltımı yapılan olguların 88‟inde (akut olguların 38‟i, kronik
olguların 50‟si) iyileĢme sağlandı. ÇalıĢma süresince elde edilen veriler, halen buzağılarda doğumu takiben göbek kordonu bakım kurallarına uyulmadığını, ahır zeminlerinin beton olmasına karĢın buzağıların kalın bir altlık kullanılmadan barındırıldıklarını, zemin hijyeni için temizliğe yeterince özen gösterilmediğini ve hayvan
sahiplerinin sağaltım amacıyla bilinçsizce giriĢimlerde bulunduğunu, sayılan hazırlayıcı ve yapıcı nedenler sonucunda da akut ya da kronik septik artritisler ile karĢılaĢıldığını göstermektedir. Bu nedenler, özellikle kronik vakalarda uzun süren sağaltım sürecine neden olur ve sonuç olarak tam iyileĢmenin olmaması, tedavi masraflarında ve ekonomik kayıplarda artıĢlar da görülebilir.
Anahtar kelimeler: buzağı, septik artritis, radyografi, ultrasonografi, termografi
241
P55
Evaluation of septic arthritis in newborn calves
1
Elif Doğan
1
1
Zafer OkumuĢ
L Emrah Yanmaz
1
2
M Gökhan ġenocak
ġeyda Cengiz
1
1
Mahir Kaya
2
Atatürk Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Microbiology, Erzurum
The aim of this study was to evaluate encountered septic arthritis cases in 82
calves with different breed, sex and age from January 2006 till December 2013
which referred to Atatürk University, Veterinary Faculty, Department of Surgery
Clinic. Sex, breed, age and distribution of diseased joints were determined in 118
septic arthritis (38 acute, 80 chronic) cases of 82 calves with different breed, sex
and age which had a history about lameness, swelling and pain in the joints. Cases
were investigated with radiography, ultrasonography, thermography and clinically.
Joint lavage and antibiotheraphy were performed. During treatment clinical (synovial color, viscosity, volume, local swelling, pain and lameness), radiography (joint
effusion), thermography (local temperature differences) criteria were investigated.
Breed distribution of calves was cross breed (n=45, 55%), Brown Swiss (n=22,
27%), East Anatolian Red (n=8, 10%), Simmental (n=5, 6%) and Holstein (n=2, %2).
Thirty-two cases were female, 50 cases were male. Age range was between 5 days
and 3 months old. The incidence of arthritis was carpal joint (n=77, 65%), tarsal
joint (n=25, 21%), genu (n=8, 7%), elbow joint (n=3, 2.5%), metacarpophalangeal
joint (n=3, 2.5%), metatarsophalangeal joint (n=2, 2%). Fifty-eight cases were
monoarhtritis, 24 cases were polyarthritis. Well recovery was seen in 88 cases (38
acute, 50 chronic). Data were shown that deficient umbilical cord care in newborn
calves, insufficient usage of thick pad, insufficient floor hygiene, and faulty treatment approach of owners made the animals to predispose acute or chronic septic
arthritis. These reasons cause long treatment period especially in chronic cases,
consequently, not good recovery, raise in treatment costs and economic loses can
also be seen.
Keywords: calf, septic arthritis, radiography, ultrasonography, thermography
242
P56
Düzenli tırnak bakımının olmadığı süt sığırlarında
tırnak deformasyonlarının dağılımları, Aydın deneyimi
Ġbrahim Akın
Ömer Kurt
Taha Burak Elifoğlu
Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Aydın
Bu çalıĢmada 416 adet sağmal Holstein ırkı sığırı bulunan ve düzenli tırnak bakımının olmadığı belirtilen iki adet özel süt sığırı iĢletmesinde, sığır tırnak Ģekil bozukluklarının (tırnak deformitesi: sivri, tirbuĢon, makas ve ayrık tırnak) dağılımları incelendi. ÇalıĢmada toplam 196 (%47,11) süt sığırında tırnak deformasyonu belirlendi.
Bu sığırlardan 104‟ünde (%53,06) tek bir deformasyon görüldü. Tırnak deformasyonları 28 (%10,65) tirbuĢon tırnak; 53 (%27,04) makas tırnak; 17 (%8,67) sivri tırnak; 6 (%3,06) ayrık tırnak Ģeklinde dağılım gösterdi. Toplam 73 (%37,24) süt sığırının iki farklı ayağında, 19 (%9,69) sığırın üç farklı ayağında birden tırnak deformasyonu gözlendi; 104 (%53,06) sığırın ise tek bir ayağında tırnak deformitesi tespit
edildi. Sadece ön ayaklarında tırnak deformitesi olan 54 (%27,55), sadece arka
ayaklarında tırnak deformitesi olan 50 (%25,51), ön ve arka ayağında tırnak deformitesi olan 92 (%46,93) süt sığırı saptandı. Tırnak deformasyonu olan sığırların 784
ayağının 419‟unda (%53,44) tırnak deformasyonunun varlığı ortaya konuldu. Bunların ayaklara dağılımları; sol ön ayak 113 (%26,96), sağ ön ayak 109 (%26,01), sol
arka ayak 90 (%21,47) ve sağ arka ayak 107 (%25,53) Ģeklinde idi. TirbuĢon tırnaklı
28 sığırdan 9‟unda (%32,14) ön, 14‟ünde (%50,00) arka ve 5‟inde (%17,85) ön ve
arka tırnakların birlikte etkilendiği saptandı. Makas tırnaklı 53 sığırda bu dağılım 28
(%52,83) ön, 15 (%28,30) arka, 10 (%18,86) ön ve arka; Sivri tırnaklı 17 sığırda 5
(%29,41) ön, 6 (%35,29) arka, 6 (%35,29) ön ve arka, Ayrık tırnak olan 6 sığırda 3
(%50,00) ön, 3 (%50,00) arka tırnakların etkilendiği belirlendi. Ġki ayağında tırnak
deformasyonu olan 73 sığırda ayaklara dağılım 8 (%10,95) sadece ön, 11 (%15,06)
sadece arka, 54 (%73,97) ön ve arka tırnak Ģeklinde idi; 19 sığırın ise üç veya dört
ayağında birden tırnakların deforme olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, Aydın bölgesi süt sığırlarında düzensiz yapılan tırnak kesimlerinin, tırnak deformasyonlarını
önemli ölçüde azaltmadığı, tırnak kesim ve bakımlarının düzenli aralıklarla yapılmasının daha etkili olabileceği düĢünüldü.
Anahtar Kelimeler: süt sığırı, tırnak, deformasyon, Aydın
243
P56
Hoof deformity distributions in dairy cows
with irregular hoof trimming program, Aydın experience
Ġbrahim Akın
Ömer Kurt
Taha Burak Elifoğlu
Adnan Menderes Univ., Veterinary Faculty, Department of Surgery, Aydın
In this study, 416 Holstein dairy cattle from two commercial dairy cattle farms,
indicated that they don‟t do hoof care regularly, were examined by distributions of
the hoof deformities (Hoof deformities: corkscrew, scissor, overgrown, discreted/separated hooves). Total 196 dairy cattle (47,11%) with hoof deformities were
determined in this analysis. In 104 (53,06%)of these cattle notified a single deformity. Hoof deformities were distributed as: 28 (10,65%) corkscrew hoof, 53
(27,04%) scissors hoof, 17 (8,67%) overgrown hoof (at the toe), and 6 (3,06%) discrete hoof. Total 73 (37,24%) cattle have deformities in two different feet, 19
(9,69%) in three different feet, and 104 (53,06%) on a single foot. Forelimb hoof
deformities were detected in 54 (27,55%), hindlimb hoof deformities in 50
(25,51%), and both forelimb and hindlimb hooves deformities in 92 (46,93%) cattle.
The 419 (53,44%) of 784 feet of cattle with hoof deformation were demonstrated
by presence of deformed hoof. Distributions of deformations on to the limbs were:
113 (26,96%) left forelimb, 109 (26,01%) right forelimb, 90 (21,47%) left hindlimb,
107 (25,53%) right hindlimb. Forelimb hooves in the 9 (32,14%) of the 28 cattle
with corkscrew hoof, hindlimb hooves in 14 (50%) and both fore and hindlimb
hooves in 5 (17,85%) were identified to be affected. This distribution in 53 cattle
with scissor hoof as: 28 (%52,83) fore, 15 (%28,30) hind, 10 (%18,86) both fore and
hindlimb; in 17 cattle with overgrown hoof: 5 (%29,41) fore, 6 (%35,29) hind, 6
(%35,29) both fore and hindlimb; in 6 cattle with discrete hooves: 3 (%50,00) front
and 3 (%50,00) hindlimb hooves. The distribution of the limbs of 73 cattle with
both limbs in the hoof deformation were: 8 (10,95%) only forelimbs, 11 (15,06%)
only hindlimbs, 54 (73,97%) both fore and hindlimbs; and 19 cattle have been
determined to be deformed hooves on three or four feet. As a result, it was considered that, irregular hoof trimming and care in Aydın region have not decreased
hoof deformities significantly; regularly hoof trimming and care would be more
effective.
Keywords: dairy cattle, hoof, deformation, Aydın
244
P57
Tırnak kesimi uygulanan sığırlarda dexketoprofen trometamol’un
stres ve oksidatif stres üzerine olan etkisi
Musa Korkmaz
1
1
Zülfikar Kadir SarıtaĢ
1
1
Ġbrahim Demirkan
1
Elmas UlutaĢ
2
2
A. Kocatepe Üniv., Vet. Fak., Cerrahi ve Fizyoloji Anabilim Dalları, Afyonkarahisar
Bu çalıĢmanın amacı, tırnak kesimi uygulanan sığırlarda dexketoprofen trometamol‟un (DEX) stres ve oksidatif stres üzerine olan etkisinin araĢtırılmasıdır. ÇalıĢma
3-6 yaĢlarında, ortalama canlı ağrılıkları 475 kg olan 14 süt sığırı (7 Simental, 5
HolĢtayn Frizyan, 2 Montofon ırkı) üzerinde gerçekleĢtirildi. Deney grubunda
bulunan sığırlara (n=8) tırnak kesme iĢleminden 30 dk önce DEX (ĠV, 2 mg/kg)
uygulanırken, kontrol grubuna (n=6) serum fizyolojik (ĠV, 2 mg/kg) uygulandı. Her
iki grupta tırnak kesme iĢlemi mobil travayda ayakta gerçekleĢtirildi. Kalp frekansı
ve solunum sayısı tırnak kesiminden önce ve sonra kaydedildi. Serum kortizol,
nitrik oksit (NO) malondialdehit (MDA) ve total antioksidan aktivite (TOA), düzeylerinin belirlenebilmesi için tırnak kesiminden 30 dk önce ve 15, 30 dk sonra kan
örnekleri toplandı. Her iki grupta 15 ve 30. Dakikalarda kalp frekansının anlamlı
olarak değiĢmediği ancak solunum sayısının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde
değiĢtiği gözlendi (p<0,05). Kontrol ve DEX grupları arasında herhangi bir ölçüm
zamanında serum kortizol düzeyleri arasında istatistiksel olarak fark gözlenmedi
(p>0,05). Ancak CO ve DEX grubunda tırnak kesimi sonrası 15. Dakikada serum
kortizol düzeyinin anlamlı derecede arttığı gözlendi. Sonuç olarak sığırlarda ayakta
tırnak kesimi iĢleminin kanda kortizol düzeyini arttırarak strese yol açtığı düĢünülmektedir. Buna ek olarak pre-emptif DEX uygulamasının sığırlarda tırnak kesimi
sonrası stres ve oksitadif stresin azaltılması ve önlemesinde az etkili olduğu görüldü.
Anahtar kelimler: tırnak kesimi, kortizol, sığır, dexketoprofen, oksidatif stres
245
P57
Effects of dexketoprofen trometamol on stress and oxidative stress
in cattle undergoing claw trimming
Musa Korkmaz
1
1
Zülfikar Kadir SarıtaĢ
1
Ġbrahim Demirkan
1
1
Elmas UlutaĢ
2
2
A. Kocatepe Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Physiology,
Afyonkarahisar
The aim of study was to investigate the effect of dexketoprofen trometamol (DEX)
on stress and oxidative stress in cattle undergoing claw trimming. This study was
conducted on 14 female dairy cows aged 3-6 old years with mean body weight of
475 kg (7 Simmental, 5 Holstein Friesian and 2 Montafon). Cows (n=8) in experimental group were treated by DEX (IV, 2 mg/kg) 30 min before claw trimming
while cows (n=6) in control group received physiological saline (IV, 2 mg/kg). Claw
trimming was performed using a mobile walk-in crush in both groups. The heart
and respiratory rate was recorded before and after trimming procedure. Blood
samples were collected at 30 min before and 15, 30 min after trimming for analysis
of serum cortisol, nitric oxide, and malondialdehyde and total antioxidant activity.
In both groups no difference was observed in heart rate however the respiratory
rate at 15 and 30 mins was significantly different (p < 0.05). There was no significant difference in serum cortisol concentrations between CO and DEX groups at
any of the time periods measured (p > 0.05). However in CO and DEX groups the
cortisol level in serum was significantly increased at 15 min after trimming. In conclusion, claw trimming itself in walk-in crush can be considered a stressful procedure, as evidenced by the increases in circulating cortisol in blood. In addition,
application of pre-emptive DEX was showed slight reduction or preventive effect
on stress and oxidative stress after claw trimming in cattle.
Keywords: claw trimming, cortisol, cattle, dexketoprofen, oxidative stress
246
P58
Montofon ırkı bir buzağıda
kongenital laringeal hemipleji olgusu
Elif Doğan
Mahir Kaya
Zafer OkumuĢ
Latif Emrah Yanmaz
M Gökhan ġenocak
Atatürk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Erzurum
Bu çalıĢmada, buzağılarda yaygın olarak görülmeyen kongenital laringeal hemipleji
olgusunun değerlendirilmesi amaçlandı. ÇalıĢmanın canlı materyalini Atatürk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı kliniğine getirilen 2 günlük, diĢi,
montofon ırkı bir buzağıda oluĢturdu. Fiziksel ve endoskopik muayenesi yapılan
olguya sağaltım uygulanmadı. Olgunun fiziksel muayenesinde; solunum güçlüğü,
sağ arka ayakta 1. derecede arqure, sağa doğru tortikollis, sağ gözde ekzoftalmus,
dil sağa düĢmesi, çift taraflı irinli burun akıntısı, göbek kordonunda kalınlaĢma, sağ
göz kapaklarında hafif derecede blepharoptosis belirlendi. Endoskopik muayenede;
rima glottisin geniĢlediği, arytenoid kıkırdağın eĢ zamanlı ve simetrik hareketlerinin
olmadığı belirlendi. Elde edilen tüm bu veriler doğrultusunda buzağıya arqure,
tortikollis, blepharoptosis gibi konjenital anomalilerin yanı sıra laringeal hemipleji,
aspirasyon pneumonisi ve omphalitis tanısı koyuldu. Gerekli muayenesi yapılan
olguya ötenazi önerilmesine rağmen hayvan sahibinin kabul etmemesi üzerine
geniĢ spekturumlu antibiyotik reçete edildi. Bir hafta sonra yapılan telefon görüĢmesinde buzağının öldüğü bilgisi alındı.
Anahtar kelimeler: buzağı, laringeal hemipleji, endoskopi
247
P58
A case of congenital laryngeal hemiplegia
in brown Swiss calf
Elif Doğan
Mahir Kaya
Zafer OkumuĢ
Latif Emrah Yanmaz
M Gökhan ġenocak
Atatürk University, Veterinary Faculty, Department of Surgery, Erzurum
This study was aimed to evaluate congenital laryngeal hemiplegia which was seen
rarely in calves. The study material was a female 2 days-old Brown Swiss calf which
was admitted to Atatürk University, Veterinary Faculty, Department of Surgery.
Pyhsical and endoscopic examinations were performed, but the case did not take
any medical treatment. In physical examination; dsypnea, right tarsal flexural deformity, right torticollis, right exopthalmus, deviation of the tongue to the right,
bilateral purulent nasal discharge, umblical cord swelling, mild right blepharoptosis
were determined. In endoscopic examination; dilatation of the rima glottidis and
laryngeal dysfunction were defined. After all data had been obtained, in addition
to congenital anomalies such as arqure, torticollis, blepharoptosis, laryngeal hemiplegia were detected, aspiration pneumonia and omphalitis were also diagnosed. Eventhough euthanasia was recommended to owner, wide spectrum antibiotic
was prescribed because of the owner‟s request. After one week phone call was
made and it was acknowledged that the calf died.
Keywords: calf, laryngeal hemiplegia, endoscopy
248
P59
Omfalitisli buzağılarda bazı akut faz proteinlerinin araĢtırılması
1
2
Kadir Bozukluhan
Mete Cihan
2
3
BaĢak Kurt
Oğuz Merhan
1
Gürbüz Gökçe
3
Metin Öğün
2
1
3
Kafkas Üniv., Vet. Fakültesi Ġç Hastalıkları, Cerrahi ve Biyokimya A. Dalları, Kars
Bu çalıĢmanın amacı omfalitisli buzağılarda, bazı akut faz protein düzeylerinin
belirlenmesi ve diagnostik önemlerinin araĢtırılmasıdır. Bu amaçla çalıĢmada 20
adet enfekte göbek yangısına sahip ve 10 adet sağlıklı buzağı kullanıldı. Hayvanların V. jugularis‟ten antikoagulansız tüplere kan örnekleri toplandı. Kan örnekleri -20
o
C de saklandı. Hazırlanan serum örnekleri haptoglobin (Hp), albümin ve seruloplazmin ölçümlerinde kullanıldı. Yapılan analiz sonucunda göbek yangılı buzağılar ile
kontrol grubundaki hayvanlar karĢılaĢtırıldığında Hp (p<0.05) ve seruloplazmin
(p<0.05) değerlerinin kontrol grubuna göre konsantrasyonunun yükseldiği, albümin değerinin (p<0.05) ise kontrol grubuna göre konsantrasyonunun düĢtüğü
belirlendi. Sonuç olarak; yapılan bu çalıĢmada göbek yangılı hayvanlarda akut faz
yanıtın oluĢtuğu ve bunun sonucu olarak Hp, seruloplazmin sentezinin arttığı,
albümin sentezinin ise düĢtüğü belirlenmiĢtir.
Anahtar kelimeler: omfalitis, sığır, akut faz proteinleri
249
P59
Investigation of acute phase proteins in calves with omphalitis
1
2
Kadir Bozukluhan
Mete Cihan
2
3
BaĢak Kurt
Oğuz Merhan
Gürbüz Gökçe
3
Metin Öğün
1
1
Kafkas University, Faculty of Veterinary Medicine, Departments of Int. Medicine,
2
3
Surgery and Biochemistry, Kars
The aim of the present study was to determine concentrations of some acute phase proteins and to investigate their diagnostic in calves with omphalitis. In this
study treatment groups were included 20 cattle with ınflammation of umbilical and
control group was included 10 healthy cattle. Blood samples were collected to
anticoagulant tubes from Jugular vein. Blood samples centrifuged and stored -20
o
C. Blood samples used determine concentration of haptoglobin (Hp), ceruloplasmin and albumin. Result of the present study indicated that the concentrations of
positive APP including Hp(p<0.05), ceruloplasmin(p<0.05) were significantly increased, and albumin(p<0.05) concentration was significantly decreased in cattle with
omphalitis. In conclusion; in this study in animals infected with omphalitis occurs
acute phase response and as a result Hp and ceruloplasmin synthesis increased
while albumin synthesis is determined decreased.
Keywords: omphalitis, cattle, acute phase proteins
250
P60
Sığırlarda üriner sistemin normal ve hastalıklı yapılarının
ultrasonografik incelenmesi
Mehmet Cengiz Han
Ġbrahim Canpolat
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
ÇalıĢmada, değiĢik yaĢ, ırk, ağırlık ve cinsiyette sığırlarda üriner sistemin normal ve
hastalıklı yapılarının ultrasonografik olarak incelenmesi amaçlanmıĢtır. Üriner sistemin görüntülenmesi transabdominal ve transrektal yöntem ile 3.5-5 MHz‟lik
konveks ve 5-7.5 MHz‟lik linear problar kullanılarak gerçekleĢtirildi. Ultrasonografik
muayeneler esnasında tesbit edilen normal ve patolojik oluĢumlardan elde edilen
bulgular Ģunlardı: Normal böbreklerin kapsulası hiperekojen, renal korteksi ekojen,
medullası hipoekojen olarak görüntülendi. 20 sığırın böbrek boyutları 8.0 ile 10.1
cm geniĢlik ve 5.1 ile 7.0 cm derinlikteydi. Saha çalıĢmalarında 1000 adet sığırın 136
tanesinde (yaklaĢık %13.6‟sında) üriner sistemle ilgili hastalıklar görüldü. Buna bağlı
olarak sığırlarda ağırlık artıĢında ve süt veriminde azalma gözlendi. Sığırlarda böbrek kisti %7, nefrolithiazis %7, hidronefrozis %11, pyeolonefritis %11, böbrek tümörü % 1, sistitis %11, Ġdrar kesesi tümörü %3, idrar kesesi taĢları %15, idrar kesesi
dilatasyonu % 12 ve idrar kesesi yırtığına %8 oranlarında rastlanıldı. Böbrek kistleri,
anekojen bir görüntü ile arka tarafında eko kuvvetlenmesi gösteren oluĢumlar
Ģeklinde izlendi. Nefrolithiazis olgularında çok sayıda ve ekojenik perdelerle birbirlerinden ayrılmıĢ kompartmanlar ile pelvis renalis çapının normalden biraz daha
artmıĢ olduğu görüldü. Hidronefrozis olgularında pelvis renaliste geniĢleme, kortekste incelme ile birlikte kalikslerde anekoik bir görüntü elde edildi. Pyelonefritis
olgularında pelvis renalis çapının küçüldüğü, böbrek parenkim sınırlarının kaybolduğu ve inceldiği ayrıca hiperekoik bir görüntünün oluĢtuğu saptandı. Sistitis olgularında kese duvarının kalınlaĢıp hiperekojen bir görüntü aldığı ve ayrıca kese içerisinde yüzen ekojenik mukoza parçalarının varlığı saptandı. Ġdrar kesesi tümörlerinde, tümörlerin miks bir ekojeniteye sahip oldukları tespit edildi. Urolithiazis olgularında idrar kesesi dibinde ekojenik kum saptandı. Ġdrar kesesi sallandığı zaman bu
kum taneciklerinin kesesi içinde tipik kar yağıĢı görünümü oluĢturduğu saptandı.
Ġdrar kesesi yırtığında karın içinde sıvı birikmesinden dolayı, karın boĢluğunda
anekoik görüntü tespit edildi. Sonuç olarak; üriner sistem hastalıklarının sığırlarda
önemli bir yerinin olduğu ve ultrasonografinin bu sistem hastalıklarında birincil tanı
yöntemi olarak uygulanması gerektiği kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: ultrasonografi, üriner sistem, sığır
251
P60
Ultrasonographic examination of normal and pathologic structures
of the urinary system in cattle
Mehmet Cengiz Han
Ġbrahim Canpolat
Fırat Fırat Univ., Faculty of Veterinary Medicine, Dept. of Surgery, Elazığ
In this study, it was aimed to ultrasonographically investigate the normal and pathological structures of the urinary systems of the cattle of different ages, breeds,
weights and sexes. The screening of the urinary system was carried out with transabdominal and transrectal methods utilizing 3.5-5 MHz convex and 5-7.5 MHz
lineer probes. The findings obtained from normal and pathologic structures during
ultrasonographical examination were as follow: In normal renal capsule, cortex and
medulla were observed respectively as hyperechogen, echogen and hypoechogen.
The dimention of kidneys in the 20 cattle were between 8.0-10.1 cm in width and
5.1-7.0 cm in depth. In a survey, 136 out of 1000 cattle (approximately 13.6 %)
were determined to possess urinary system disorders which was determined to
cause the loss of the productivity of meat and milk in the cattle. In these cases,
renal cysts (7 %), nephrolithiasis (7 %), hydronephrosis (11 %), pyelonephritis (11
%), renal neoplasms (1 %), cystitis (11 %) and neoplasm of urinary bladder (3 %),
rupture (8 %), dilatation (12 %) and uroliths (15 %) of the urinary bladder were
encountered. In conclusion, the urinary system diseases in the cattle presents an
important problem and ultrasonographical evaluation must be in primary diagnostic practise on them.
Keywords: ultrasonography, urinary system, cattle
252
P61
Ġdrar retensiyonu olan erkek sığırlarda idrar kesesinin ultrasonografi
rehberliğinde fissur-trokarlı kateter ile drenajı: 5 olgu
Ġsa Özaydın
Sadık Yayla
Özgür Aksoy
BaĢak Kurt SavaĢ Öztürk
Uğur Aydın
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ABD, Kars
Bu çalıĢmada, idrar retensiyonu bulunan erkek sığırlarda ultrasonografi eĢliğinde
fissur trokarlı kateter (Cystofix®) ile idrar kesesinin drenajının sağlanmasındaki
etkinliği değerlendirildi. ÇalıĢma materyalini, yaĢları 3 ay ile 2 yıl arasında değiĢen 5
erkek sığır oluĢturdu. Ġki buzağı ve 2 tosunda idrar retensiyonunun uretral ürolitiazis, 1 tosunda ise balanopostitise bağlı yangısel ĢiĢkinlik nedeniyle Ģekillendiği
saptandı. Ultrasonografik muayenede olguların tümünde vesica urinaria‟nın henüz
rupture olmadığı belirlendi. Ultrasonografi rehberliğinde idrar kesesinin sağ karın
duvarına en yakın olduğu yer belirlenerek trokarın yerleĢtirileceği nokta tespit
edildi. Bölgenin tıraĢ, dezenfeksiyonunu izleyerek lokal anestezi eĢliğinde 1 cm‟lik
bir deri ensizyonu yapıldı ve trokar idrar kesesine ilerletildi. Daha sonra, idrar kateter bu trokar içerisinden idrar kesesine gönderildikten sonra fissur-trokar tekniğine
uygun olarak uzaklaĢtırıldı. Son olarak kateterin dıĢarda kalan kısmı dikiĢlerle deriye
tespit edildi. Uretral urolitiazis saptanan 1 buzağı ve 2 tosunda kateterizasyondan 1
gün sonra uretrotomi yapılarak postoperatif 1-2 saat içerisinde hayvanın normal
yoldan ürinasyonu sağlandı ve idrar kateteri keseden uzaklaĢtırıldı. Balanopositits
saptanan olgumuzda ise uygulamadan 3 gün sonra yangısel ĢiĢkinliğin azalmasıya
birlikte normal urinasyon gözlendi ve kateter uzaklaĢtırıldı. Uretral urolitiazisli bir
buzağıda ise hayvan sahibinin uretrotomi operayonunu kabullenmemesi nedeniyle
hasta kateter uzaklaĢtırılmaksızın gönderildi. Olguların tümünde kateterin kesede
kaldığı sürece rahat bir idrar drenajı sağladığı gözlendi. Sonuç olarak idrar retensiyonu bulunan erkek sığırların idrar kesesinin drenajı gereken acil durumlarda ya da
operasyon için uygun koĢulların sağlanması gereken olgularda, Cystofix kateter
kullanımının idrar retensiyonuna bağlı problemleri giderilmesi ve ruptur riskini
azaltılması bakımından oldukça etkili olduğu gözlendi.
Anahtar kelimeler: v. urinaria, idrar drenajı, fissur trokarlı kateter, USG, erkek sığır
253
P61
Drainage of bladder with a catheter with cleft-trokar under
guidance of ultrasound in male cattle with urinary retention: 5 cases
Ġsa Özaydın
Sadık Yayla
Özgür Aksoy
BaĢak Kurt SavaĢ Öztürk
Uğur Aydın
University of Kafkas, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Kars
In this study, it was evaluated activity of the bladder drainage with a catheter with
cleft-trokar (Cystofix®) under the guidance ulrasound in male cattle with urinary
retention. Study materials consisted of five male cattle ranging from ages 3
months to 2 year. Urinary retention was occured by urethral urolithiasis in two
calves and two bull, while swelling due to balanoposthitis in a bull. Ultrasonographic examination showed that no bladder rupture in the cases. Guidance of ultrasound, a point was determined the swelled bladder where it is closest to the right
abdominal wall for the inseting the trocar. After shaving and disinfection of the
area, 1 cm skin incision was made following local anesthesia and then trocar was
push forward to the bladder. After the urinary catheter was passed through the
trocar towards bladder, cleft trocar removed as accordance with its technique.
Finally, the end of the catheter was fixed to the skin with sutures. After 1 day form
the catheterization, urethrotomy was performed in one calf and two bulls with
urethral urolithiasis. Afterwards, the animals was able to urination via the normal
way within 1-2 hours after operation. Then urinary catheter was removed from
bladder. In the case with balanoposthitis, normal urination was observed with the
reduced inflammatory swelling after 3 days from the catheter application, and then
the catheter was removed. Otherwise, in other calf with urethral urolithiasis was
not undergo to urethortomy because of owner‟s not accept the operation, so, this
patient discharged without removing the catheter. In all cases, a easy urinary drainage was observed as long as the catheter remains in the bladder. As a result, in
emergency cases requiring bladder drain of male cattle with urinary retention or
when it is necessary to ensure appropriate conditions for the operation, Cystofix
urinary catheter was found to be quite effective in terms of the risk of bladder
rupture and problems depend on urinary retention.
Keywords: bladder, urinary drainage, catheter with cleft trocars, USG, male cattle
254
P62
Süt sığırlarında
dijital dermatitis lezyonları ve sağaltımları
Aydın Sağlıyan
Cihan Günay
Mehmet Cengiz Han
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Elazığ
Dijital dermatit (DD) sığırlarda bulaĢıcı bir hastalıktır. Dijital dermatitise iliĢkin ülseratif lezyonlar genellikle ayağın palmar/plantar kısmında interdijital aralığın üstünde, yumuĢak ökçe deri birleĢim bölgesinde yer almaktadır. Dijital dermatit süt sığırlarında topallıkların baĢlıca nedenlerinden biridir. DD‟in nedenleri hala tam olarak
anlaĢılmamıĢ olmasına rağmen etken olarak spiroketler gösterilmektedir. Buna ek
olarak en etkili tedavi ve kontrol stratejileri ile ilgili belirsizlikler mevcuttur. Bu çalıĢmanın amacı, DD‟in tedavisinde ayak banyoları ve oksitetrasiklinin etkilerini belirlemekti. ÇalıĢma sonucunda elde edilen bulgular değerlendirildiğinde, 15. ve 30.
günlerde tedavi grupları (G1, G2, G3 ve G4) ile kontrol grubu (G5) arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar (P ≤ 0.01) gözlendi. Bu araĢtırmada, en iyi sonuçlar,
%10 ZnSO4 + oksitetrasiklin ile tedavi edilen grupta elde edilmiĢtir (89,28 %).
Anahtar kelimeler: dijital dermatitis, süt sığırı, tedavi
255
P62
Presence and treatment of
digital dermatitis lesions in dairy cattle
Aydın Sağlıyan
Cihan Günay
Mehmet Cengiz Han
Department of Surgery, Veterinary Faculty, Fırat University, Elazığ
Digital dermatitis (DD) in cattle is an infectious disease. Ulcerative lesions are typically located on the palmar/plantar skin between the heel bulbs and adjacent to
the coronet. Digital dermatitis is currently one of the main causes of lameness in
dairy cattle. The precise cause(s) of DD are still not fully understood, although
current evidence suggests that the main bacteria involved are spirochaetes. In
addition, there is still uncertainty regarding the most effective treatment and control strategies. The aim of this study was to determine the effects of foot baths and
oxytetracycline in the treatment of DD. When the results obtained on the 15th and
30th days were evaluated, statistically significant differences were observed
between the treatment groups (G1, G2, G3 and G4) and the control group (G5)
(P≤0.01). In the present study, the best results were obtained in the group treated
with 10% ZnSO4 + oxytetracycline (89.28%).
Keywords: digital dermatitis, dairy cattle, treatment
256
P63
Bir buzağıda karĢılaĢılan doğmasal rektouretral fistül,
uretral dilatasyon ve segmental uretral agenezi
Sadık Yayla
1
Engin Kılıç
1
1
Vedat Baran
1
2
Serpil Dağ
2
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji Anabilim Dalları, Kars
Bu sunum ile bir buzağıda karĢılaĢılan çoklu urogenital sistem anomalisinin bildirilmesi amaçlanmıĢtır. Olgumuzu perianal bölgeden scrotal bölgeye kadar uzanan,
doğuĢtan beri var olduğu ve gittikçe büyüdüğü belirtilen bir ĢiĢkinlik Ģikayeti ile
kliniğimize getirilen 1 aylık, simmental ırkı bir buzağı oluĢturdu. Buzağının klinik
muayenesinde ĢiĢkinliğin oldukça geniĢ ve gergin bir yapıda olduğu belirlendi.
Ayrıca ürinasyon ve defakasyonun anüsten bazen birlikte bazen de ayrı ayrı yapıldığı gözlemlendi. Ayrıca olguda fimozis‟te saptandı. Anüsün spekulumla açılarak
yapılan muayenesinde rektouretral bir fistülün varlığı belirlendi. Yapılan ultrasonografik muayenede ĢiĢkinliği oluĢturan lumenli bir yapının olduğu saptandı. Punksiyonda ise bulanık ve oldukça pis kokulu bir sıvının geldiği görüldü. Ġntrathecal
anestezi altında yapılan operasyonla kitleye ulaĢıldı ve kitlenin arcus ichiadusuctan
postscrotal düzeye kadar balon Ģeklinde çevre dokulardan rahatlıkla ayırt edilebilen
bir özellikte ve oldukça gergin bir yapıda olduğu belirlendi. Kitle proksimalde ve
distalde bir kısım sağlam penis dokusunu da içerecek Ģekilde total olarak uzaklaĢtırıldı ve proksimal noktada uretrostomi yapılarak operasyon tamamlandı. Rektouretral fistüle ise herhangi bir müdahalede bulunulmadı. Uretraya bir hafta süre ile
geçici bir katater uygulandı. Operasyon bitiminde idrarın kataterden sürekli aktığı
gözlemlendi. Bir hafta sonra kataterin çıkarılmasıyla da idrarın anüsten gelmediği
ve uretral açıklıktan geldiği saptandı. Kitlenin makroskobik olarak değerlendirilmesinde proksimalde üretranın kitleye açıldığı, distalde ise uretral açıklığın olmadığı
tespit edildi. Histopatoljik incelemede ise tek katlı epitel hücrelerden oluĢan uretra
yapısında olduğu anlaĢıldı. Rektouretral fistül ile birlikte saptanan mega düzeydeki
uretral dilatasyon ve segmental uretral agenezisi saptanan ve oldukça enteresan
olarak değerlendirilen bu vakanın literatüre katkı sağlayacak nitelikte olduğu düĢüncesindeyiz.
Anahtar kelimeler: doğmasal rektouretral fistül, uretral dilatasyon, segmental
uretral agenezi, buzağı
257
P63
Congenital rectourethral fistula, urethral dilatation and
segmental urethral agenesis in a calf
Sadık Yayla
1
Engin Kılıç
1
1
Vedat Baran
1
2
Serpil Dağ
2
Univ. of Kafkas, Faculty of Vet. Med., Depts of Surgery and Pathology, Kars
The purpose of this presentation is to provide information on multiple urogenital
system anomalies. Our case was a month old Simmental calf that had been
brought to our clinic with a problem of congenital swelling between perianal and
scrotal area which was reported to be growing. In the clinical examination of calf, it
was understood that the swelling was very broad and tight. Moreover, it was observed that urination and defecation were sometimes simultaneous and sometimes not. Phimosis was also identified. A rectourethral fistula was identified during
examination of anus by speculum. In the ultrasonographic examination, it was
stated that the swelling was composed of a lumen structure. In the performed
puncture a blurred liquid with a filthy smell came out. Through the surgery performed under intrathecal anesthesia, the mass was clearly distinguishable from
surrounding tissue starting from arcus ichiadusuc to postscrotal level and it was
also very tight. The mass was removed in a way to include a part of intact penis
tissue in proximal and distal and surgery was completed with a proximal urethrostomy. Nothing was performed on rectourethral fistula. A week long temporary
catheter was used for urethra. At the end of the surgery it was observed that urine
was continuously coming out of catheter. After a week when catheter was removed, it was observed that urine was not coming out of anus but of urethral
space. In macroscopic assessment of the mass it was understood that urethra was
opening out to mass in proximal and in distal there was no urethral space. During
histopathological examination, it was understood it had urethral structure composed of one layer epithelial cell. Our opinion is that, this case which includes
rectourethral fistula along with mega urethral dilatation and segmental urethral
agenesis is very interesting could contribute to the literature.
Keywords: congenital rectourethral fistula, urethral dilatation, segmental urethral
agenesis, calf.
258
P64
Bir buzağıda karĢılaĢılan doğmasal karpal angulasyon ve rotasyon
deformitesinin Ġlizarov tekniği ile sağaltımı
Engin Kılıç
Sadık Yayla
Celal ġahin Ermutlu
Vedat Baran
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Kars
Bu sunumda bir buzağıda karpal kemikte saptanan kongenital angulasyon ve rotasyon deformitesi ile birlikte yumuĢak dokulara ait fleksoral deformitelerin tanımlanması ve olguya uygulanan operasyon tekniğinin klinik ve radyolojik sonuçlarının
birlikte değerlendirilmesi amaçlanmıĢtır. Olgumuzu 2 günlük, erkek, simental bir
buzağı oluĢturdu. Olgunun yapılan klinik muayenesinde üç ayağı üzerinde durabildiği fakat yürümekte zorlandığı görüldü. Sağ ön ekstremitede karpal kemik düzeyinde ekstremitenin Ģiddetli rotasyon ve fleksiyon pozisyonda tutulduğu ve elle
yapılan maniplasyonlarda mevcut pozisyonunda herhangi bir değiĢikliğin olmadığı
anlaĢıldı. Farklı yönlerde alınan radyografide karpal kemikte diafizer düzeyde rotasyon ve fleksiyon deformitesinin varlığı saptandı. Aynı zamanda sol ekstremiteye ait
karpal kemikle mukayese edildiğinde kemik boyları etkilenen ekstremitede oldukça
kısa olduğu tespit edildi. Operasyonla kemikteki rotasyon ve angulasyonu düzeltecek Ģekilde osteoktomi yapıldı. Kısa kalan tendolar Z tenorafi ile uzatıldı. OluĢturulan fragment uçları ekstremiye doğru pozisyon verilerek ilizarov eksternal fiksatör
tekniği ile karĢı karĢıya getirildi. Postoperatif 2 ay sonra yeterli kallusun Ģekillendiği
anlaĢılan buzağıda iliazarov apareyi uzaklaĢtırıldı. Ġlgili ekstremiteye ikiĢer hafta ile
3 kez PVC destekli bandaj uygulandı. Yapılan radyolojik kontrollerde kemikte yeterli kallusun Ģekillendiği ve kemik bütünlüğünün oluĢturulduğu ancak sol ekstremiteye göre kısa olduğu saptandı. En son uygulanan bandajın açılmasıyla birlikte ilgili
ekstremitenin karĢı tarafa göre kısa olmasına rağmen bunu rahatlıkla tolere ederek
yürüyebildiği görüldü. Postoperatif 6 ay boyunca yapılan kontrollerde hayvanın
sorunsuz bir Ģekilde yaĢamına devam ettiği öğrenildi. Sonuç olarak ekstremitelere
özgü birçok kongenital deformite bildirilmesine rağmen olgumuzu tanımlayan bir
literatüre rastlanmamıĢtır. Orjinalliği göz önünde bulundurularak literatüre katkı
sağlayacağı düĢünülen bu olguda uygulanan ilizarov yönteminin benzer olgularda
da bir alternatif olarak düĢünülebileceği sonucuna varılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: doğmasal karpal angulasyon, rotasyon deformitesi, Ġlizarov,
buzağı
259
P64
Congenital carpal angulation and rotation deformity in a calf
and its treatment with Ilizarov technique
Engin Kılıç
Sadık Yayla
Celal ġahin Ermutlu
Vedat Baran
Kafkas University, Veterinary Faculty, Dept. of Surgery, Kars
The purpose of this study is to define congenital angulation and rotation deformity
in carpal bone in a calf along with flexor deformities in soft tissues and to assess
both clinical and radiological results of the used surgical technique. Study material
is comprised of a 2 day old female Simmental calf. In clinical examination it was
seen that the calf was able to stand on her three feet but had difficulty in walking.
A severe rotation on bone level extremity and flexion position were observed in
front right extremity and no change was observed during manipulation. In different plane extremity radiographies, diaphyser rotation in carpal bone and flexion
deformity were detected. In addition, compared to the carpal bone in left extremity, bone was very shorter in the effected extremity. Osteotomy was performed in
order to rectify rotation and angulation in the bone. Short thick tendons were
lengthened with Z tenorraphie. Fragment endings were positioned to the extremity and placed opposite to each other with the use of Ilizarov external fixator technique. After postoperative 2 months, Ilizarov apparatus was removed upon the
understanding that callus was shaped accordingly. PVC supported bandage was
applied to the related extremity three times in two weeks. In radiological examinations it was observed that sufficient amount of callus shaped in the bone and bone
integrity was provided but it was shorter compared to left extremity. After the last
bandage was opened, it was seen that though related extremity was shorter, the
calf was able to tolerate this and walk. In post operative controls that lasted for 6
months, it was reported that the animal material did not experience any problems
related to the above mentioned issues. As a result, we could not come up with any
literature that defines our practice though there were many congenital deformities
specific to extremities mentioned. It was concluded that considering its novelty,
this practice and use of Ilizarov technique which will contribute to the literature
could be deemed as an alternative to similar practices.
Keywords: congenital carpal angulation, rotation deformity, Ilizarov, calf
260
P65
Bir buzağıda intrauterin femur kırığı
1
Ġsmail Alkan
1
Caner Kayıkcı
1
1
Abuzer TaĢ Loğman Aslan
2
1
Aliye Alkılınç
Abdullah Karasu
1
2
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi AD, Van
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Cerrahi AD, Van
ÇalıĢma materyalini 26.05.2014 tarihinde cerrahi kliniğine getirilen Simental ırkı iki
günlük diĢi buzağı oluĢturdu. Anamnezde doğumun normal olduğu anlaĢıldı. Klinik
muayenede buzağının ayakta durmakta zorlandığı, yürürken hafif topalladığı ve
sağ arka bacakta duruĢ bozukluğu (K-bacaklılık) olduğu gözlemlendi. Ġlgili ekstremitenin radyografisi alındı; YaĢ Ağaç Kırığı veya Açılanma Kırığına (Buckling kırığı)
benzeyen görüntü tespit edildi. Kırığın nedenleri osteogenesis imperfecta, hatalı
rektal muayene, besleme hataları, genetik faktörler ve uterus bölgesine gelen harici
travmalardır. Topallığın Ģiddetli olmaması nedeniyle bacağın bandaja alınması
uygun görülmedi. Hareket kısıtlaması, güneĢ ıĢığından yararlanma ve bol anne sütü
içirilmesi tavsiye edildi. Hasta sahibine annenin yeni gebeliklerinde anne karnında
yavrunun kontrol edilmesi gerektiği tavsiyesinde bulunuldu. Buzağıdan kan alındı
ve Biyokimyasal tetkikler için Biyokimya laboratuvarına gönderildi. Bir ay sonra
radyografi yenilendi ve kırığın durumu incelendi.
Anahtar kelimeler: intrauterin kırık, buzağı
261
P65
Intrauterine fracture in a calf
1
Ġsmail Alkan
1
Caner Kayıkcı
1
1
Abuzer TaĢ Loğman Aslan
2
1
Aliye Alkılınç
Abdullah Karasu
1
2
Yüzüncü Yıl University, Fac. of Veterinary Med., Department of Surgery, Van
Yüzüncü Yıl University, Institute of Health Sciences, Department of Surgery, Van
Case material consists of two days old simental female calf. History of normal birth,
difficulty in standing, lameness while walking and hind limb posture disorder were
obtained in anamnesis. In visual inspection k-legged posture disorder was observed. Radiography was performed in this limb and x-ray image that similar to
greenstick fracture was obtained. Formation of fracture in the womb and recovery
with angulation was observed. Osteogenesis imperfecta, wrong rectal palpation
and external traumas to the region of uterus may be among the causes of intra
uterine fracture. Due to mild lameness, application of bandage or fixation was not
performed. Movement restriction, exposure to the sunlight and milk-based nutrition was advised to owner of the calf. Calf‟s blood was sent to biochemistry lab to
evaluate biochemical values. After a month from first examination, radiography
was performed again and situation of recovery was examined.
Keywords: intrauterine fracture, calf
262
P66
Bir aylık buzağıda polimelie olgusu
Ebru GökĢahin
Fatma SatılmıĢ
Yılmaz Koç
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Konya
Ġnsan ve hayvanlarda embriyonel ya da fötal dönemde geliĢen kongenital anomaliler sistemlerde fonksiyonel bozukluklara yol açarlar. Anomaliler endojen ya da
eksojen nedenlere bağlı olarak Ģekillenebilir. Polimelie olgusu, ekstremitelerin
normalden fazla sayıda bulunmasıdır. BüyükbaĢ hayvanlarda Ģekillenen anomalilerin %24 ü kas-iskelet sisteminde görülür. Olguyu, S.Ü. Veteriner Fakültesi Cerrahi
Anabilim Dalı Kliniğine getirilen 30 günlük, Holstain ırkı, diĢi bir buzağı oluĢturdu.
Buzağının sol ekstremitesinde polimelie belirlendi. Buzağı fiziksel muayenede normal bulundu. Nabız, solunum ve rektal ısı normaldi. Buzağının ayakta duruĢ pozisyonunda fazla olan ekstremite, sol ön karpal kemikler düzeyinde ve hafif kaudoventrale dönük olduğu ve metakarpusun distaline kadar uzandığı gözlendi. Alınan
radyolojik görüntülere göre fazladan geliĢen ekstremitenin kemik ya da eklem
yapıları ile primer bağlantısının olmadığı belirlendi. Rutin operasyon hazırlıklarından sonra deri ve deri altı dokular ensize edildi. Önemli bir damarlaĢma ile karĢılaĢılmadı. Bölge uygun dikiĢ materyalleri ile kapatıldı.
Anahtar kelimeler: buzağı, polimelie
263
P66
Polymelia in a one month aged Holstain calf
Ebru GökĢahin
Fatma SatılmıĢ
Yılmaz Koç
Department of Surgery, Faculty of Vet., Med., University of Selçuk, Konya
Congenital anomalies that developed during the embryonal or fetal periods in
humans and animals have leaded functional defects in the systems. Abnormalities
may depend on the endogenous or exogenous causes. Polimeli cases, the number
of limbs is present in more than usual. Anomalies that shaped in cattle can be seen
in 24% of the musculoskeletal system. Our case was female,30 days old, holstain
calf. Holstain calf was presented to the S.Ü. Veterinary Medicine Department of
Surgery. On physical examination the calf was found quite normal. The pulse, respiration and rectal temperature were normal in case. When the calf in the standing
position, additional limb was observed at the level of the left anterior carpal bones
and the slightly directed to kaudo-ventral and extending to the distal metacarpus.
Radiological images taken by developing extra limb bone or joint structures have
not been determined to be the primary connection. Skin and subcutaneous tissue
was incised after routine operations preparation. We did not encounter a significant vessel. The region were closed with appropriate suture materials.
Keywords: calf, polymelia
264
P67
Elazığ yöresinde sığır ayak hastalıklarının insidansı
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Sema Çakır
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
Bu çalıĢmada Ocak 2012 ve Mayıs 2014 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hayvan
Hastanesine gelen değiĢik ırk ve yaĢtan toplam 422 adet sığır, ayak hastalıkları
yönünden incelendi. Gözlemde bulunulan sığırların ırklara göre dağılımı değerlendirildi ve %16.88‟inin HolĢtayn, %17.18‟inin Montafon, %5.51‟inin Simental,
%35.07‟sinin yerli, %25.36‟sının ise melez ırk olduğu görüldü. Ayak hastalığı Ģikâyetiyle gelen bu vakalarda yetiĢtiricilerin çoğunun entansif yetiĢtiricilik yaptığı ve
hayvanların tırnak ve ayak bakımlarının önemsenmeden yetiĢtirildiği tespit edildi.
AraĢtırmada genel olarak interdigital flegmon, interdigital dermatitis, ökçe eziği,
taban ülseri, beyaz çizgi hastalığı ve Laminitis gibi ayak hastalıklarıyla karĢılaĢılmıĢtır. Görülen bu vakalarda medikal sağaltım uygulanmıĢtır. Sonuç olarak; ahır hijyeninin sağlanması, ayak banyolarının kullanılması ve düzenli tırnak kesimiyle ayak
hastalıkları oranının düĢürülebileceği görülmüĢtür. Bu çalıĢma Fırat Üniversitesi
Hayvan Hastanesinde karĢılaĢılan ayak hastalıklarının oluĢum sebeplerinin araĢtırılması ve insidansının ortaya konulması amacıyla yapılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: sığır, ayak hastalıkları, insidans
265
P67
Incidence of foot diseases on cattle in Elazığ region
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Sema Çakır
Fırat University, Faculty of Veterinary Medicine, Surgery Department, Elazığ
In the study, totally 422 cattle (different age and breed) were examined in terms of
foot diseases which were came to Fırat University Animal Hospital between January
2012 and May 2014 times. The cattle which were examined for foot diseases are
evaluated to their breeds and the spreads of the cattle breeds showed that %16.88
of the Holstein, %17.18 of the Swiss Brown, %5.51 of the Simmental, %35.07 of the
local breed, and %25.36 of the half-breed. It was determined that the cattle breeders usually making intensive breeding and they did not care the nail and foot care
of their cattle with complaints from foot disease. In the study usually interdigital
phlegmon, interdigital dermatitis, heel and sole bruises, solear ulcer, white line
diseases, and laminitis were observed. In these cases were applied with medical
treatment. In conclusion, prevalence of foot disease in dairy cattle may decrease by
providing stable hygiene, using foot bath, periodically claw trimming. This study
was carried out with aims; to determine incidence of foot diseases, and investigate
the cause of diseases at Fırat University Animal Hospital.
Keywords: cattle, foot disease, incidence
266
P68
Fırat Üniversitesi Hayvan Hastanesi’ne getirilen
artritisli vakaların değerlendirilmesi
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Sema Çakır
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
ÇalıĢmada Ocak 2012 ve Mayıs 2014 yılları arasında Fırat Üniversitesi Hayvan Hastanesine gelen 120 buzağı artritis yönünden incelendi. Hastalığın genellikle Simental (%43,3), Esmer (%30), yerli (% 18,4) ve HolĢtayn (% 8,3) ırklarında yaygın olarak
görüldüğü gözlemlendi. Genel olarak artritise yakalanma riski aralığı 0-3 aylık olarak tespit edildi. Vakaların çoğunun poliartritis Ģeklinde olduğu ve genellikle omfalitisle beraber seyrettiği tespit edildi. Bu hastalara medikal sağaltım uygulanmıĢtır.
Omfalitis ile seyreden vakaların bir kısmına da operatif sağaltım gerçekleĢtirilmiĢtir.
Alınan anamnezler göz önünde bulundurularak ahır hijyeninin düzenlenmesi ve
doğumdan sonra buzağıların bakımlarının yapılması hastalık oranını düĢürülebileceği görülmüĢtür. Bu çalıĢmanın amacı Elazığ ve çevre illerden hastanemize gelen
artritisli vakalarının insidansının ortaya konulmasıdır.
Anahtar kelimeler: artritis, buzağı
267
P68
Assessment of arthritis cases
on Fırat University Animal Hospital
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Sema Çakır
Fırat University, Faculty of Veterinary Medicine, Surgery Department, Elazığ
In the study, 120 calves were examined in terms of arthritis which was come to
Fırat University Animal Hospital between January 2012 and May 2014. It was observed that the disease usually being Simmental (%43,3), Swiss Brown (%30), local
breed (% 18,4) and Holstein (% 8,3) breeds. It was found that the generally the risk
range of arthritis is 0-3 months. The most of the cases were detected as polyarthritis and has generally been found that is together with omphalitis. Medical treatment was applied the patients also surgical treatment was applied the patients
which were being together with omphalitis. Barn hygiene regulation and calf care
after birth will reduce the rate of the disease considering the anamnesis. The aim
of this study, to determine incidence of arthritis which were came to our hospital
from Elazığ and its province.
Keywords: artritis, calf
268
P69
Ġki Simental buzağıda doğmasal dermal melanom olgusu
Engin Kılıç
1
2
1
Enver Beytut
1
Sadık Yayla
2
Kafkas Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji Anabilim Dalları, Kars
Bu sunumda iki simental buzağıda karĢılaĢılan kongenital dermal melanoma olgusu
klinik ve patolojik özellikleri ile tanımlanmıĢtır. Birinci olguda tibio-tarsal bölgede
diğer olguda ise perineal bölgede deri üzerinde katı kıvamda pürüzlü ve siyah
ulseratif bir kitle gözlendi. Lokal infiltrasyon anestezisini takiben kitle elektrokoter
ile uzaklaĢtırıldı. Her iki olguda kitlelerin kesit yüzü siyah, hafif kanamalı ve obsidyen taĢına benzer Ģekilde olduğu dikkati çekti. Hispatolojik muayenede tümör
kitlelerinin dermiste lokalize olduğu ve yoğun bir Ģekilde iğ ya da oval çekirdeğe
sahip pigmentli hücrelerden oluĢtuğu ve sitoplazmanın yoğun melanin granülleri
ile dolduğu görüldü. Tümor kitlesinin epidermise yakın bölgelerinde yoğun nötrofil
infiltrasyonu görüldü. Kitleler histolojik özelliklerine dayanılarak dermal melanoma
olarak tanımlandı. Sonuç olarak sığırlarda doğmasal dermal melanom nadir olarak
görülmektedir. Her iki olgunun da simental olması ve doğmasal olarak ortaya çıkması bakımından literatüre katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.
Anahtar kelimeler: doğmasal dermal melanoma, Simental buzağı
269
P69
Congenital dermal melanoma in two Simmental calves
Engin Kılıç
1
2
Enver Beytut
1
Sadık Yayla
1
2
Univ. of Kafkas, Fac. of Vet. Med., Depts of Surgery and Pathology, Kars
In this case, clinical, pathological and immunohistochemical features of a dermal
melanoma, in two Simmental calves are described. A solid, large, round and dark
ulcerated mass was observed on the skin at the region of tibio-tarsal joint of a calf
and on the skin at the perineal region in the other calf. Following local anesthesia,
the mass was surgically excised with electro cautery in a routine operation. Cut
surface of the mass was black and bright with slight haemorrhages, resemble to
the obsidian stone. Histopathologic examination revealed that tumour mass was
located in the dermis, and that it was composed of heavily pigmented cells with
spindle-shaped or round to oval nuclei and their cytoplasm was severely filled with
large melanin granules. Tumour mass was often infiltrated with neutrophils in the
areas next to epidermis. On the basis of the histological features, the mass was
diagnosed as a dermal melanoma. Consequently congenital dermal melanoma is
rare in cattle. We believe that contribute to literature in terms of Simmental both
of the cases and forming by congenital.
Keywords: congenital dermal melanoma, Simmental calf
270
P70
2012-2013 yılında Fırat Üniversitesi Hayvan Hastanesine getirilen
buzağılarda göbek bölgesi lezyonlarının insidensinin araĢtırılması
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Metin Yasul
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
Bu çalıĢmada; Buzağılarda sıkça görülen göbek lezyonlarının insidensinin ortaya
konulması, etiyolojisinin neler olabileceğinin araĢtırılması amaçlanmıĢtır. ÇalıĢma
2012-2013 yılında Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniğine getirilen
çeĢitli göbek lezyonu bulunan değiĢik ırk, yaĢ ve cinsiyetteki 127 adet buzağı üzerinde yürütüldü. Kliniği getirilen hayvanların bakıcılarından alınan anamnez bilgileri
ve yapılan muayeneler sonucunda hayvanlarda oluĢan göbek lezyonu ve lezyon
türü tespit edildi. Muayene sonucunda tanı konulan göbek lezyonlu buzağı sayısı
127‟di. Bu göbek lezyonlarının 41‟ini hernia umblicalis, 7‟ini urachus fistülü, 38‟ini
göbek apsesi, 27‟ini omfaloflebitis, 14‟ünü omfaloarteritis olgusu oluĢturdu.
Anahtar kelimeler: göbek lezyonu, insidens, buzağı
271
P70
Investigation of the incidence of umbilical lesions in calves brought
to Fırat University Animal Hospital: 2012-2013
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Metin Yasul
Fırat University, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Elazığ
In this study; aimed to investigate the etiology of what can happen and the incidence of commonly seen core lesion in calves. In years of 2012- 2013 total of 127
calves were carried out various core lesion found different breed, age and gender
brought to surgical clinic department of veterinary faculty of Fırat University. Detected core lesions and core lesions type as a result of the examination and anemnesis and occur in animals. The number of calves was 127 diagnosed in the examination results. Of this umblicalis lesions were created by 41 umbilical hernia, 7
urethral fistula, 38 umblical abscess, 27 omfaloflebitis, 14 the omfaloarteritis cases.
Keywords: umbilical lesion, incidence, calf
272
P71
Bir buzağıda karĢılaĢılan gingival kapillar hemanjiom olgusu
1
Sadık Yayla
1
1
Engin Kılıç
2
Enver Beytut
1
Mete Cihan
Uğur Aydın
2
Emin Karakurt
1
2
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji Anabilim Dalları, Kars
Bu olgu sunumu ile bir buzağıda karĢılaĢılan gingival kapillar hemanjiom olgusunun klinik ve patolojik olarak tanımlanması ile sağaltım sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Olgumuzu kliniğimize insiciv diĢler düzeyinde bir kitle Ģikâyeti ile
getirilen 25 günlük, diĢi yerli bir buzağı oluĢturdu. Klinik muayenede insiciv diĢler
düzeyinde erik büyüklüğünde oval yapılı bir kitle saptandı. Kitlenin gingivayla bağlantılı olduğu ve insiciv diĢlerden birini öne doğru ittiği ve bu diĢi sıra dizisinin
dıĢında tuttuğu tespit edildi. Sedasyon ve lokal infiltrasyon anestezi altında kitle
elektrokoterle total olarak ekstirpe edildi. Sıradizisi dıĢında kalan diĢ ise serklaj teli
yardımıyla diğer diĢlere fikse edildi. Buzağının postoperatif dönemde beslenmesinde herhangi bir sorun gözlenmedi. Kitlenin histopatolojik muayenesinde kapillar
hemanjiom olarak tanımlandı. Sığırlarda nadiren görülen kapillar hemanjiom olgusunun sunulmasının literatüre katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.
Anahtar kelimeler: kapillar hemanjiom, gingiva, buzağı
273
P71
Gingival capillary hemangioma in a calf
1
Sadık Yayla
1
Engin Kılıç
2
Enver Beytut
1
1
Mete Cihan
Uğur Aydın
2
Emin Karakurt
1
2
Kafkas Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Pathology, Kars
The purpose of this case was to define as clinical and pathological of a calf with
gingival capillary hemangioma and to evaluate the treatment results. The case was
consisting of 25 days, female, native breeds calf brought to our clinic with complaints of a mass at the level of the incisive teeth. In the clinical examination, the
oval plum-sized mass was detected at the level of incisive teeth. It was determined
that the mass connected to gingival and this mass push forward one of the incisive
teeth, and the incisive teeth was being held outside of the array. Following sedation and local anesthesia the mass were extirpated as total by electrocautery. Affected teeth were fixed to the other incisive teeth with the help of a cerclage wire.
In the postoperative period, any problem was not observed in terms of the calf
feeding. In the histopathological examination of the mass was defined as capillary
hemangioma. The gingival capillary hemangioma rarely formed in cattle could
contribute to literature.
Keywords: capillary hemangioma, gum, calf
274
P72
Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Veteriner Fakültesi Cerrahi
Kliniğine getirilen buzağıların genel değerlendirilmesi:
1410 olgu (2005-2013)
Rahime Yaygıngül
Ali Belge
Murat Sarıerler
Zeynep Bozkan Tatlı
Zeynep Bilgen ġen
Nuh Kılıç
Ġbrahim Akın
M Fatih Yazıcı
Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Aydın
Bu makalede, 2005-2013 yılları arasında Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner
Fakültesi Cerrahi Kliniğine muayene ve tedavi amacıyla getirilen buzağıların cinsiyeti, yaĢı (0-3 ay, 4-6 ay), ırkı, aylara göre gelen hasta sayısı ve hastalıkların yıllara
göre dağılımının retrospektif olarak değerlendirilmesi ve sonuçlarının paylaĢılması
amaçlandı. Bu retrospektif çalıĢmada, Cerrahi Kliniğimize getirilen toplam 1410
buzağı değerlendirildi. Buzağılarda en fazla karĢılaĢılan Cerrahi Hastalıklar arasında
kongenital anomaliler yer aldı. Bunlar içerisinde kas-iskelet sistem anomalileri ilk
sırada yer alırken, sindirim sistem anomalileri ikinci sırada yer almaktadır. Kas iskelet sistem anomalilerinin dağılımı % 10,7 artromyodysplasia, % 7,4 arqure, % 6,5
bouleture Ģeklindedir. Sindirim sistemi anomalileri içerisinde atresia intestinalis %
8,6 atresia ani et recti ve atresia ani % 3 ve rektovaginal fistül % 0,8 olarak görülmüĢtür. Doğum sonrası oluĢan önemli Cerrahi Hastalıklar arasında kırıklar % 24,7,
artritisler % 7,8, göbek enfeksiyonları % 5,6, sinir sistemi hastalıkları % 4,7 ve göbek fıtıkları % 4,6 olarak yer almaktadır. Buzağıların yaĢ dağılımı bakıldığında 1352
(% 95,9) buzağı 0-3 aylık, 58 (% 4,1) buzağı 4-6 aylık olarak bulundu. Buzağıların
cinsiyetlerine göre dağılımlarında 792 (% 61.25) erkek, 501 (% 38.75) diĢi olarak
saptandı. Buzağıların ırklara göre dağılımları ise 1318 (% 93,5) holĢtayn, 48 (% 3.4)
montafon, 37 (% 2.6) simental, 4 melez (%0.3) ve 3 (% 0.2) yerli ırk olarak bulundu.
Olguların aylara göre dağılımında eylül, ekim, kasım aylarında en düĢük sayıda
olduğu görülmüĢtür. Buna karĢılık aralık ayından ağustos ayına kadar hasta buzağı
sayılarında artıĢ görülmüĢ, bu artıĢ mart ayında en yüksek düzeye ulaĢmıĢtır. Bu
bulgular ıĢığında, 0-3 aylık yaĢ grubunda ve erkek buzağılarda daha çok hastalığa
rastlanılmıĢtır. Hastalıklar içerisinde en fazla kongenital anomaliler yer almaktadır.
Doğum sonrası oluĢan Cerrahi Hastalıklar içerisinde kırıklar, artritisler, göbek bölgesi lezyonları, sinir sistemi hastalıkları ve göbek fıtıkları önemli bir yer tutmaktadır.
Anahtar kelimeler: buzağı, cerrahi, hastalık, Aydın
275
P72
A general evaluation of calves presented to the Adnan Menderes
University Faculty of Veterinary Medicine Surgery Clinic:
Review of 1410 cases (2005-2013)
Rahime Yaygıngül
Ali Belge
Murat Sarıerler
Zeynep Bozkan Tatlı
Zeynep Bilgen ġen
Nuh Kılıç
Ġbrahim Akın
M Fatih Yazıcı
Adnan Menderes Univ., Fac. of Vet. Med. Dept. of Surgery, Aydın
In this study, it is aimed to share the result of retrospective evaluation with regard
to gender, age (0-3 or 4-6 months) and breed distribution, number of cases by
months, and distribution of the diseases by years of the calves which brought for
examination and treatment to Surgery Clinic of the Adnan Menderes University
(ADÜ) Faculty of Veterinary Medicine. A total of 1410 calves were retrospectively
evaluated. Congenital abnormalities were most frequent problems among the
surgical diseases. Among these, musculoskeletal abnormalities were the first in
order of frequency, followed by those of the digestive system. Distribution of musculoskeletal abnormalities was arthromyodysplasia of 10.7%, arqure of 7.4% and
bouleture of 6.5%. As for the abnormalities of the digestive system, incidence of
atresia intestinalis, atresia ani et recti of and atresia ani, and rectovaginal fistulas
were as follows; 8.6% 3%, and 8%, respectively. Fractures, arthritis, umbilical infection, nervous system problems and umbilical hernias were seen as postnatal surgical pathologies in % 24.7%, 7.8%, 5.6%, 5.6% 4.6% of calves, respectively. According to the age and gender distribution; 1352 animals (95.9%) were 0-3 months old
and 58 (4.1%) were in 4-6 months old; 792 (61.25%) were male and 501 (38.75%)
female. When considered distribution of breeds, 1318 (93.5%) of calves were Holstein, 48 (3.4%) were Montafon, 37 (2.6%) were Simmenthal, 4 (0.3%) were mixed
breed and 3 (0.2%) were local breed. The monthly distribution of the cases was the
lowest during the months of September, October and November. It was seen that
the number of the calves brought to the clinic increased from December to August, and the highest increase rate was in March. Based on these findings, male
calves aged 0 to 3 months were the group with the highest rate of diseases. Most
common problem was congenital abnormalities. Fractures, arthritis, umbilical lesions, nervous system disease and umbilical hernias umbilical hernia have an important place among the postnatal surgical diseases.
Keywords: calves, surgery, disease, Aydın
276
P73
Sığırlarda infeksiyöz keratokonjunktivitisin tedavisinde
DMSO’nun kullanılması
1
Semih Altan
Simten YeĢilmen Alp
1
2
Eylem BektaĢ
1
2
Dicle Üniv., Veteriner Fak., Cerrahi ve Mikrobiyoloji Anabilim Dalları, Diyarbakır
Sığırlarda infeksiyöz keratokonjunktivitis, çoğunlukla yaz aylarında gözlenen ve
erken tedavi edilmezse gözlerde görme kaybına neden olabilen bulaĢıcı enfeksiyöz
bir göz hastalığıdır. Bu hastalığın tedavisinde hastalığın ilerlemesine göre hem
parenteral hem de lokal uygulamaların yapılması tavsiye edilmektedir. En çok kullanılan tedavi protokolü parenteral oksitetrasiklin ve subkonjunktival penisilin G +
deksametazon uygulamalarıdır. Bu çalıĢmada kortikosteroid uygulamasına alternatif olarak DMSO ile pensilin G kombinasyonu kullanılarak iyileĢmenin sağlanabileceği amaçlanmıĢtır. ÇalıĢmaya 10 hayvan ve bunların 12 gözü dâhil edildi. Hayvanlarda gözyaĢı akıntısı, blefarospazm, fotofobi ile birlikte değiĢik dercelerde konjunktivitis, korneal opasite, desemetosel ve panoftalmi semptomları tespit edildi.
Hayvanlara daha önceden çiftlik hekimi tarafından farklı antibiyotik uygulamaları
yapılmasına rağmen problemin devam ettiği belirlendi. Etken analizi için hayvanların gözlerinden steril swaplar ile sürüntü örnekleri alındı. Hayvanların gözlerinin 3
tanesinde Moraxella bovis, 1 tanesinde hem M. bovis ve hem de E.coli, 1 tanesinde
hem E.coli ve hem de S. aureus izole edilirken, 7 gözde ise herhangi bir etken izole
edilmedi. Hayvanlar rastgele her bir grupta 6 göz olacak Ģekilde 2 tedavi grubuna
ayrıldı. 1. gruba oksitetrasiklin LA (20 mg/kg) ĠM, %40‟lık DMSO+Penisiln G 800.000
IU karıĢımı subkonjunktival olarak verilirken, 2. gruba ise oksitetrasiklin LA (20
mg/kg) ĠM, deksametazon+penisilin G 800.000 IU karıĢımı subkonjunktival olarak
verildi. Vakaların 2‟sinde lezyonlar çok Ģiddetli (grade 4) olduğu için ayrıca geçici
tarsorafi yapıldı. Uygulamalara 3 gün arayla 3 kez devam edildi. Tedavi sonunda
tarsorafi yapılan 2 vaka dıĢında vakaların tamamının iyileĢtiği saptandı. ĠyileĢme
açısından iki grup arasında herhangi bir farklılık gözlenmediği belirlendi. Sonuç
olarak sığırlarda ekonomik kayıplara neden olan IBK olgularında % 40‟lık
DMSO‟nun, penisilin G ile birlikte deksametazona alternatif olarak tedavi kombinasyonunda kullanılabileceği, ancak etkisinin tam olarak DMSO‟dan olup olmadığının belirlenmesi açısından daha ileri çalıĢmalara ihtiyaç olduğu kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: sığır, Moraxella bovis, ĠBK, tedavi, DMSO
277
P73
Using DMSO in treatment
of infectious keratoconjunctivitis in cattle
1
Semih Altan
Simten YeĢilmen Alp
1
2
Eylem BektaĢ
1
2
Dicle Univ., Veterinary Faculty, Depts. of Surgery and Microbiology, Diyarbakır
Infectious keratoconjunctivitis in cattle is a contagious infectious eye disease that
is mostly observed in the summer months and can cause vision loss if it is not
treated in early stages. In the treatment of this disease; it is advised to perform
both parenteral and local administrations according to the progression of the
disease. Mostly used treatment protocol is parenteral oxytetracycline and
subconjunctival penicillin G + dexamethasone administrations. The purpose of this
study is to provide recovery by using DMSO and penicillin G combination as an
alternative to the corticosteroid administration. In the study, 10 animals and their
12 eyes were used. Together with lacrimation, blepharospasm, photophobia;
conjunctivitis at varying stages, corneal opacity, descemetocele and
panophthalmia symptoms were determined in the animals. It was observed that
although different antibiotics were administered to the animals by the farm
veterinarian before, the problem still continued. For agent analysis; swab samples
were collected from the eyes of the animals by using sterile swabs. While
Moraxella bovis in 3 animal eyes, both M. bovis and E. coli in 1 animal eye and both
E. coli and S. aureus in 1 animal eye were isolated, any agent was not isolated in 7
eyes. The animals were randomly divided in 2 treatment groups, each of which
consisted of 6 eyes. While oxytetracycline LA (20 mg/kg) IM, 40 % DMSO+
Penicillin G 800.000 IU subconjunctival mixture was administered to the group 1,
oxytetracycline LA (20 mg/kg) IM, dexamethasone+penicillin G 800.000 IU
subconjunctival mixture was given to the group 2. In addition, temporary
tarsorrhaphy was applied to 2 of the cases because the lesions were very severe
(grade 4). These administrations were repeated 3 times with 3-day intervals. At the
end of the treatment, it was determined that except for the 2 cases to which
tarsorrhaphy was applied, all the cases completely recovered. No difference was
observed between the two groups in terms of recovery. As a consequence, it is
concluded that 40% DMSO can be used in the treatment combination with
penicillin G as an alternative to dexamethasone in the IBK cases that cause
economic losses in cattle; however further studies are required in order to
determine whether its effect was completely caused by DMSO or not.
Keywords: cattle, Moraxella bovis, IBK, treatment, DMSO
278
P74
Ruminantlarda önemli bir komplikasyon: Ensizyonel fıtıklar
Semih Altan
1
2
Fahrettin Alkan
Yılmaz Koç
2
3
Ġrfan Tur
1
Dicle Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Diyarbakır
2
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Konya
3
Ġzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü, Ġzmir
Ensizyonel fıtık, Ģirürjikal olarak kapatılan operasyon bölgesinde, açılmaya bağlı
olarak meydana gelen bir komplikasyondur. Özellikle operasyonlarda asepsi antisepsi kurallarına yeterli düzeyde riayet edilmemesi, postoperatif bakımın yetersiz
olması, uygun dikiĢ materyallerinin ve yöntemlerinin uygulanmaması, hayvanın
büyüklüğü sebebiyle intraabdominal basıncın fazla olması ensizyonel fıtık oluĢumuna predispozisyon oluĢturur. Bu çalıĢmanın amacı postoperatif komplikasyon
olarak karĢımıza çıkan ensizyonel fıtıkların retrospektif olarak değerlendirilerek bu
komplikasyonların önlenmesine yönelik bilgiler aktarmaktır. ÇalıĢmanın materyalini
28 koyun ile 8 buzağı oluĢturdu. Koyunlardaki ensizyonel fıtıkların uterus flushing
yoluyla embriyo toplama amacıyla yapılan laparotomi sonrasında meydana geldiği,
buzağılarda ise cerrahi kliniğe getirilen ve hikâyesinde en az bir defa göbek bölgesi
lezyonlarından birine bağlı olarak yapılan operatif iĢlemler sonucu oluĢtuğu belirlendi. Koyunların yaĢ ortalaması 3 yaĢ, buzağıların ki ise 5.5 ay olarak belirlendi.
Koyunlarda teĢhis edilen ensizyonel fıtıklar, çalıĢmanın devam etmesi ve çalıĢma
sonunda kesime sevk edileceğinden dolayı herhangi bir müdahalede bulunulmadı.
Buzağılar ise kliniğe nüks veya operasyon bölgesinde akıntı ve ĢiĢkinlik Ģikâyeti ile
getirildiğinden dolayı tedavi edilebilen 6 tanesine ikinci bir operasyon yapıldı. Buzağılardan 2‟sine ise yaĢ, kilo ve operasyon açıklığının büyük olması ile birlikte
operasyon bölgesinde Ģiddetli enfeksiyon bulunması sebebiyle kesim önerildi.
ÇalıĢmadaki hayvanların, alınan anamnez ve yapılan klinik muayene ve gözlemlerde
ensizyonel fıtık oluĢumunda yukarıda sayılan nedenlerden en az bir ya da daha
fazlasının bulunduğu belirlendi. Elde edilen bulgular ıĢığında ensizyonel fıtıkların
karĢımıza sıklıkla çıktığını ancak bunları en aza indirgemek için gerekli olan asepsi
antisepsi kurallarına her ne koĢulda olursa olsun riayet edilmesi ve uygun dikiĢ
materyallerinin kullanımına özen gösterilmesinin önemli olduğu kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: ensizyonel fıtık, buzağı, koyun, komplikasyon
279
P74
A major surgical complication in ruminants: Incisional hernia
Semih Altan
1
1
2
Fahrettin Alkan
Yılmaz Koç
2
3
Ġrfan Tur
Univ. of Dicle, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Diyarbakır
2
Univ. of Selçuk, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Konya
3
Ġzmir Institute of Technology, Dept. of Molecular Biology and Genetics, Ġzmir
Incisional hernia is a complication that due to the relation of operation opening
site that has been closed surgically. Especially predisposed by inadequate operational asepsis and antisepsis conditions, inadequate postoperative care, inadequate suture materials and inappropriate suturing methods and excess limits of
intraabdominal pressure. The aim of the study is to inform by evaluation and prevention of incisional hernias encountered with postoperative complications we
have faced. Twenty eight ewes and 8 calves were used as material in this study.
Incisional hernias in ewes occurred after laparotomy for embryo harvesting utilizing uterus flushing and in calves which have umbilical operation story in their
records. All ewes were approximately 3 years of age and calves were 5.5 months of
age. Incisional hernias that have been diagnosed on ewes have not been treated
because of the process of the study and they will be urged to the slaughter once
the operation is concluded. But on the calves, they are treated due to recurrence
or leakage and bulging complaints after operation and taken into second operation on 6 of the patients which are deemed as treatable. But for the two of calves
they are urged to the slaughterhouse due to rigorous infection and large opening
on operation site along with increased age and weight. There are at least one or
more reasons mentioned above have been found on all subjects in the study and
examinations of incisional hernias in our cases. According to the examined findings
it can be said that the fact of asepsis and antisepsis conditions should be strictly
performed by the rules no matter the operation conditions are, and also attention
must be paid on appropriate suture materials and techniques.
Keywords: calf, complication, ewe, incisional hernia
280
P75
Atresia coli’li buzağılarda operatif tedavi
kan-serum biyokimyası ile oksidatif parametreleri etkiler mi?
Semih Altan
1
1
2
Fahrettin Alkan
Yılmaz Koç
2
Dicle Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Diyarbakır
2
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Konya
Bu çalıĢmada atresia coli teĢhisi konulan buzağıların operasyon öncesinde ve sonrasında kan gazı, hematoloji, oksidatif stress ve serum biyokimyasal parametreleri
değerlendirilmesi amaçlandı. ÇalıĢmada anamnez klinik muayene ve operasyon ile
atresia coli (Tip II) teĢhisi konulan 15 buzağı kullanıldı. Buzağıların tümünden operasyon öncesinde ve post operatif ikinci günde kan ve serum örnekleri alındı. Alınan kan ve serum örneklerinden hematoloji için lökosit (WBC), kan gazları için;
venöz kan pH‟sı, parsiyel karbondioksit basıncı (PCO2), parsiyel oksijen basıncı
(PO2), sodyum (Na), potasyum (K), bikarbonat (HCO3) hematokrit (Htc) ve baz durumu (BEcf), serum biyokimyası için; alkalen fosfataz (Alp), alanin aminotransferaz
(Alt), aspartat aminotransferaz (Ast), kreatin kinaz-MB (Ck-Mb), kreatinin (Cr),
gamma glutamil transferaz (Ggt), laktat dehidrogenaz (Ldh), total protein (Tp),
triglyserit (Trgl), kan üre nitrojen (Bun) ve oksidatif durum için ise; thiobarbutirik
asit (Tbars) ölçümleri yapıldı. Operasyon öncesine kıyasla Alt ve Ast ve Bun değerlerinin istatistiki olarak arttığı belirlenirken, Ggt, Tp, Tbars, pH, Hco3 ve BE parametrelerinin ise azaldığı tespit edildi. Buzağıların ortalama yaĢam süresinin 54±52
gün olduğu ve buzağılardan 8‟inin ilk 30 gün içerisinde çeĢitli hastalıklar sonucu
öldüğü belirlendi. Elde edilen sonuçlar gelen vakalarda operasyon öncesinde sıvı
elektrolit, asit-baz ve oksidatif durumun bozulduğunu göstermektedir. Opere edilen hayvanlarda asit-baz, sıvı elektrolit dengesi ve oksidatif hasarın operasyon
öncesine göre düzelmeye baĢlaması, hastalığın erken teĢhisi ve operatif tedavisi
açısından önemli olduğunu göstermektedir. Ayrıca operasyon sonrası hayvanların
hospitalize edilerek sıvı ve elektrolit tedavinin yapılmasının yanı sıra hasta sahiplerinin bakım besleme koĢulları açısından bilinçlendirilmesinin önemli olduğu kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: atresia coli, buzağı, oksidatif stres, hematoloji, operatif tedavi
281
P75
Are the operative treatment affect the hematologic, oxidative status
and serum biochemical parameters of calves with atresia coli?
Semih Altan
1
1
2
Fahrettin Alkan
Yılmaz Koç
2
Univ. of Dicle, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Diyarbakır
2
Univ. of Selcuk, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Konya
The purpose of this study was to evaluate the pre and post-operative blood gases,
hematology, oxidative stress and serum biochemical parameters in calves with
atresia coli. In study, 15 calves with atresia coli (Type II) diagnosed by history, clinical examination and surgery were used. Blood and serum samples were taken from
all calves before surgery and in postoperative second day. For hematology; white
blood cells, for blood gases; venous blood pH, partial carbon dioxide (PCO2) , partial oxygen (PO2), Sodium (Na), potassium (K), bicarbonate (HCO3), hematocrit
(Htc) and base excess (BE), for serum biochemistry; alkaline phosphatase (Alp),
alanine aminotransferase (Alt), aspartate aminotransferase (Ast), creatine kinaseMB (CkMb), creatinine (Cre), gamma glutamyl transferase (Ggt), lactate dehydrogenase (Ldh), total protein (Tp), triglyceride (trig), blood urea nitrogen (Bun) and
for oxidative stress status; thiobarbituric acid (Tbars) were measured. While Alp,
Ast, and Bun values statistically increased. Ggt, Tp, Tbars, pH, Hco3 and BE values
statistically decreased after operation. In addition, the mean survive time of the
discharged calves was 54±52 days, and death of 8 calves were reported in the first
30 days due to various reasons. Obtained results indicated that acid-base, fluidelectrolyte and oxidative status deteriorated prior to operation. In operated calves,
improving of acid-base, fluid-electrolyte balance and oxidative status in comparison with preoperative data indicated that disease was very important in terms of
early diagnosis and operative treatment. In addition, it was decided that postoperative fluid therapy during the hospitalization as well as owners to be informed
about the postoperative period maintenance was important.
Keywords: atresia coli, calf, oxsidative stress, hematology, operative treatment
282
P76
Bir süt sığırcılığı iĢletmesinde reforme edilen ineklerin
kadavra ayaklarındaki lezyonların değerlendirilmesi
Muharrem Erol
1
1
2
Celal Ġzci
Erciyes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Kayseri
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Konya
2
Ayak hastalıkları entansif süt sığırı yetiĢtiriciliğinin en önemli sağlık sorunlarından
biridir. Kültür ırkı sığır yetiĢtiriciliğinin yaygınlaĢması ile ayak lezyonlarının artıĢ
gösterdiği ve bu durumun ciddi ekonomik kayıplara sebep olduğu bilinmektedir.
Bu durumun ortaya çıkmasındaki en önemli nedenlerden biri de ayak hijyeni ve
tırnak bakımına gerekli önemin verilmemesidir. Bu çalıĢmada bir süt sığırcılığı iĢletmesinde ayak hastalıkları yüzünden reforme edilen değiĢik laktasyon dönemindeki Holstein ırkı sığırların tırnak lezyonlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Bu
çalıĢmanın materyalini; 30 adet Holstein ırkı ineğe ait toplam 240 adet kadavra
tırnak oluĢturdu. Kadavra ayaklar her bir grupta 6 hayvan olacak Ģekilde laktasyon
periyotlarına göre 5 gruba ayrıldılar. Muayenesi ve ortopedik tırnak kesimi yapılan
240 adet tırnaktaki görülen lezyonlar kaydedildi. Tüm gruplarda boynuz tırnak
lezyonlarının (BTL) enfeksiyöz kökenli ayak hastalıklarından daha fazla görüldüğü
saptandı. Lezyonların ön-arka ayaklar ve lateral-medial tırnaklar arasında görülme
oranlarının istatistiksel olarak önemli olmadığı bulundu.
Anahtar kelimeler: inek, tırnak lezyonu
283
P76
Assessment of lesions in the cadaver feet of
reformed dairy cows in a farm
1
Muharrem Erol
1
2
Celal Ġzci
University of Erciyes, Faculty of Veterinary Med., Department of Surgery, Kayseri
University of Selçuk, Faculty of Veterinary Med., Department of Surgery, Konya
2
Foot diseases are important health problems for the intensive dairy cattle breeding. Foot diseases increase by expansion of breeding cattle breeds and this condition causes serious economic losses is known. One of the major reason of this
issue is lack of sufficient importance of the foot hygiene and hoof care. The aim of
this study was to assess hoff lesions in Holstein Fresian breed cattle reformed in
various lactation periods in a dairy farm. 240 cadaver hoofs of 30 holstein fresian
breed were used as material. The cadaver hoofs were divided into 5 groups, each
composed 6 cattle according to lactation periods. After examination and hoof
trimming of 240 hoofs, the lesions were recorded. In all groups, clow horn lesions
were more frequently observed than infectious origin of foot diseases. Lesions of
the front-hind feet and lateral-medial hoofs incidence were not found statistically
significant.
Keywords: cattle, hoof diseases
284
P77
Umbilikal hastalıklı 100 buzağıda retrospektif çalıĢma
Latif Emrah Yanmaz
Mahir Kaya
Elif Doğan
Zafer OkumuĢ
M Gökhan ġenocak
Atatürk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Erzurum
Buzağı umbilikal hastalıklarında klinik muayene ile tanı koyulabilir. Ancak, ultrasnografi ve termografinin kullanılması umbilikal yapıların değerlendirilmesinde ilave
ipuçları sunabilir ve böylece klinisyenlere doğru tanı ve sağaltımın seçilmesine
yardımcı olur. Bu retrospekif çalıĢmanın amacı buağılardaki umbilikal hastalıkların
tanısında termografi ve ultrasonografinin kullanılabilirliği ve aynı zamanda bu
hastalıkların sağaltım metodlarını tanımlamaktı. Bu çalıĢmada Nisan 2004-Mart
2014 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı
kliniğine getirilen 100 buzağı oluĢturdu. Bu hayvanlarda; flegmenöz omfalitis
(n=41), omfaloflebitis (n=14), umbilikal apse (n=28), umbilikal fıtık (n=6), umbilikal
apse ve fıtık kombinasyonu (n=7), flegmenöz omfalitis ve umbilikal fıtık kombinasyonu (n=4) teĢhis edildi. Umbilikal apse ve flegmenöz omfalitis olgularının ultrasonografisinde ekstra-abdominal yapıların çapında artıĢ görüldü. Umbilikal apse
olgularında umbilikal sıcaklıkta artıĢ gözlendi. Umbilikal fıtık olgularında ise sıcaklık
farkı görülmedi. Buzağılarda ultrasonografi ve termografinin tanısal kullanımı klinisyene yangılı dokular hakkında ilave bilgiler ve sağaltım seçeneklerinin düzenlenmesini sağlayabilir.
Anahtar kelimeler: buzağı, ultrasonografi, termografi, flegmenöz omfalitis, umbilikal fıtık
285
P77
Retrospective study of 100 calves with umbilical disease
Latif Emrah Yanmaz
Mahir Kaya
Elif Doğan
Zafer OkumuĢ
M Gökhan ġenocak
Ataturk University, Veterinary Faculty, Department of Surgery, Erzurum
Umbilical diseases in calves can be diagnosed by clinical examination. However,
ultrasonography and thermography can able to give clues about the involvement
structures of umbilicus and in this way help the clinician make an accurate diagnosis and also treatment. The aim of this current retrospective study was to determine umbilical diseases in calves with ultrasonography and thermography, also of
their treatment methods. In this study, 100 calves were presented to the Veterinary
Clinic, Atatürk University, Turkey from April, 2004 to March 2014. These animals
had phlegmonous omphalitis (n=41), omphalophlebitis (n=14), umbilical abscess
(n=28), umbilical hernia (n=6), umbilical abscess and umbilical hernia together
(n=7), phlegmonous omphalitis and umbilical hernia together (n=4). Increasement
diameter of extra-abdominal structures was seen by ultrasound in umbilical abscess and phlegmonous omphalitis. Temperature of umbilicus revealed that there
was an increasement in umbilical abscess. However, there was not any temperature
difference in umbilical hernias. The use of thermography and ultrasonography as a
tool for the diagnosis of umbilical disorders in calves provides additional information to the clinician about the inflamed structures and may provide to organize
treatment options.
Keywords: calves, ultrasonography, thermography, phlegmonous omphalitis,
umbilical hernia
286
P78
Sığırlarda digital dermatitis’in tedavisinde
balın topikal olarak kullanılması
Nurettin Çelimli
1
2
Ġbrahim Akın
O Sacit Görgül
1
1
2
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Bursa
Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Aydın
Digital dermatitis gibi ayak hastalıklarının artması süt üretiminde azalma, kilo kaybı,
fertilitenin azalması ve yüksek tedavi masrafları gibi ekonomik kayıplara neden
olmaktadır. Bu çalıĢmanın amacı sığırlarda digital dermatitisi tedavisi tedavi etmek
için uygulanan balın topikal etkisinin değerlendirilmesidir. Digital dermatitise iliĢkin klinik bulgular gösteren 1-2 yaĢ aralığında bulunan 39 adet Holstein ve Karacabey Esmeri çalıĢmaya dâhil edildi. Grup A (n=13 olgu, 33,33%) haftada bir topikal
olarak bal uygulaması ile tedavi edildi. Grup B (n=26 olgu, 66,66%) haftada bir
lokal antibiyotik uygulaması ile tedavi edildi. Grup A ve Grup B‟deki hayvanları
iyileĢme oranı %100 olarak tespit edildi. ÇalıĢmanın sonuçları balın digital dermatitis tedavisinde kullanılabilecek alternatif bir metot olabileceğini göstermiĢtir. Yapılacak ilave çalıĢmalarla konunun geliĢtirilebileceği düĢünülmektedir.
Anahtar kelimeler: sığır, digital dermatitis, bal
287
P78
Topical application of honey for treatment
of digital dermatitis in dairy cattle
Nurettin Çelimli
1
2
Ġbrahim Akın
O Sacit Görgül
1
1
2
Uludag Univ., Faculty of Veterinary Medicine Department of Surgery, Bursa
Adnan Menderes Univ., Faculty of Vet. Med., Department of Surgery, Aydın
The increased frequency of the hoof diseases such as digital dermatitis caused
economic losses, for example decreased milk production, weight loss, reduced
fertility, and the high costs of treatment. The aim of this study was to evaluate the
topical action of honey for the treatment of bovine digital dermatitis. Thirty nine
Holstein Frisian and Karacabey Brown cattle varying ages from 1 to 2 years and
presenting the clinical signs of digital dermatitis were used in this study. Group A
(n=13 cases, 33.33%) was treated with the topical application of honey. Group B
(n=26, 66.66%) was treated with local antibiotic application every seven days. A
second treatment (topical antibiotic application) was carried out on day 7 in 26
animals of this study because there was no response to honey treatment. The
recovery rates were 100.00% in Group A and Group B. The data of this study indicates that the honey can be an alternative method to topical treatment for digital
dermatitis in dairy cattle. It must be improved by additional studies.
Keywords: cattle, digital dermatitis, honey
288
P79
Abomasum deplasmanlı sığırlarda klinik, biyokimyasal ve
laparoskopik bulgular içinde prognostik değeri olan var mıdır?
1
1
Mustafa Doğa Temizsoylu
Sırrı Avki
2
Tülay Ġleri-Büyükoğlu
1
1
KürĢâd Yiğitarslan
2
Mehmet Akif Ersoy Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Biyokimya A. Dalları,
Burdur
Bu araĢtırmada abomasum deplasmanlı ineklerde abomasumun laparoskopik görünümü ile postoperatif hayatta kalma bilgilerine dayanarak, preoperatif dönemde
belirlenen klinik muayene, hematolojik ve kan biyokimyası verilerinin ne derecede
prognostik olduğunun ortaya konulması hedeflendi. Bu amaçla, sola deplasmanlı
(LDA) 21, sağa deplasmanlı (RDA) 11 ve sağlıklı 6 inek (kontrol grubu, postpartum
10. günde) kullanıldı. Abomasum deplasmanı teĢhisi konulan ineklerden operasyon
öncesi kan örnekleri alındı. Elde edilen bulgulara göre RDA olgularında serum Na,
K, Cl seviyeleri azaldıkça ve dehidrasyon derecesi yükseldikçe operasyon sonrası
hayatta kalma Ģansının azaldığı belirlendi. Bunun yanında postoperatif yaĢam ile
laparoskopik olarak belirlenen abomasum serozal lezyon skoru arasında yapılan
korelasyon analizlerinde, serozal lezyon skorlarındaki artıĢın LDA ve RDA olgularında hayatta kalma Ģansını düĢürdüğü belirlendi. Sonuç olarak abomasum deplesmanlı ineklerin dehidrasyon derecesi, serum Cl, K, ve Na seviyeleri ile laparoskopik
olarak belirlenen abomasumun serozal yüzey görünümünün prognostik indikatörler olabileceği kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: Abomasum deplasmanı, prognostik belirleyiciler, laparoskopi,
inek
289
P79
Is there any prognostic sign among clinical, biochemical and
laparoscopic findings in cattle with abomasal displacement?
1
1
Mustafa Doğa Temizsoylu
Sırrı Avki
2
Tülay Ġleri-Büyükoğlu
1
1
KürĢâd Yiğitarslan
2
M. Akif Ersoy Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Biochemistry, Burdur
This study was aimed at the comparative evaluation of laparoscopy with conventional diagnostic methods including physical and ultrasonographic examination in
AD cases and the prognostic value of clinical examination results as well as hematological and biochemical urine and blood parameters pertaining to the preoperative period with regard to the laparoscopical image of the abomasum and information on postoperative survival. For this purpose, three experiment groups were
formed, comprising of 21 animals with left-sided displacement of the abomasum,
11 animals with right-sided displacement of the abomasum and 6 healthy cows in
their 10th day postpartum as control animals. Blood and urine samples were collected prior to operation from cows diagnosed with displacement of the abomasum. The laparoscopical fixation technique was used for the treatment of left-sided
displacements, whereas the right paralumbar abomasopexy technique was utilized
for right-sided displacements. Results of this study revealed the rate of postoperative survival to decrease with higher levels of dehydration in cases of right-sided
displacement, serum Na, K and Cl ion levels to be higher in LDA cases in comparison to RDA cases, and the rate of postoperative survival to decrease with lower
serum Na, K and Cl ion levels in RDA cases. Correlation analyses performed between postoperative survival and laparoscopically determined serosal lesion scores
of the abomasum, revealed the rate of survival to decrease with higher serosal
lesion scores in LDA and RDA cases. According to obtained findings, ultrasonography was determined to be complementary of clinical examination in diagnosis and
determination of the severity of abomasal displacements and the evaluation of
abomasal contents whereas laparoscopy was found to be a more effective technique for exact diagnosis, cases with indeterminate clinical and ultrasonographical
findings and the objective follow-up of abomasal dilatation. On the other hand,
level of dehydration, serum Cl, K and Na levels and laparoscopically determined
serosal surface images of the abomasum were concluded to may be prognostic
indicators.
Keywords: abomasal displacement, laparoscopy, prognostic indicators, cattle
290
P80
Mor Karaman ırkı bir kuzuda meningosel olgusu
Latif Emrah Yanmaz
Elif Doğan
M Gökhan ġenocak
Zafer OkumuĢ
Atatürk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Erzurum
Bu çalıĢmada, Atatürk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı kliniğine getirilen 4 günlük, erkek, mor karaman ırkı bir kuzuda belirlenen meningosel
olgusunun değerlendirilmesi amaçlandı. Hayvan sahibinden kuzunun kafa bölgesinde fluktuasyon gösteren bir ĢiĢkinlik ile doğduğu bilgisi alındı. Olgunun klinik
muayenesinde craniumun oksipital bölgesinde 13x12cm boyutunda içi sıvı dolu
kese belirlendi. Kesenin ağırlığına bağlı olarak kuzuda koordinasyon bozukluğu ve
lateral pozisyonda alınan radyogramda oksipital kemiğin bir bölgesinde kortekste
oluĢan defektten dolayı opasitesinin azaldığı belirlendi. Klinik ve radyografik muayenesi yapılan olguya meningosel tanısı koyuldu. Genel anestezi altında kese içindeki sıvı boĢaltılarak ekstirpe edildi. Bu çalıĢmada kuzularda yaygın olarak görülmeyen meningosel olgusu sunuldu. Kranioplasti yapılan olgunun uzun süreli postoperatif döneminde komplikasyonsuz Ģekilde iyileĢtiği ve koordinasyon bozukluğunun ortadan kalktığı belirlendi.
Anahtar kelimeler: kuzu, meningosel, kranioplasti
291
P80
A case of meningocele in a Red Karaman lamb
Latif Emrah Yanmaz
Elif Doğan
M Gökhan ġenocak
Zafer OkumuĢ
Ataturk University, Veterinary Faculty, Department of Surgery, Erzurum
In the present study, it was aimed to evaluate meningocele case in a 4 days-old
male Red-Karaman lamb which was admitted to Atatürk University, Veterinary
Faculty, Department of Surgery. The owner reported that the lamb was born with
fluctuated swelling in his head. In physical examination, swelling fluid pocket in
size of 13x12cm was detected in occipital region of cranium. Radiologically, the
lateral view of the caudal region of the skull showed a decreased bone opacity due
to a defect on the cortex of occipital bone, incoordination was also seen due to
weight of the swelling. Meningocele was diagnosed after clinical and radiographic
examinations. Under general anesthesia, the fluid in pocket was evacuated and
extirpated. In this study, meningocele case which was seen rarely was presented.
After cranioplasty, there were not any postoperative complication in long term and
incoordination disorder was resolved.
Keywords: lamb, meningocele, cranioplasty
292
P81
Piyeten’de klinik skorlama ile F. necrophorum ve D. nodosus'un
izolasyon oranı arasındaki iliĢkinin değerlendirilmesi
Ediz Kağan Özgen
1
Zafer OkumuĢ
2
Seyda Cengiz
3
1
Erzurum Veteriner Kontrol Enstitüsü Müdürlüğü, Erzurum
2
3
Atatürk Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Mikrobiyoloji A. Dalları, Erzurum
Piyeten, koyun ve keçilerin interdigital bölgelerinde lokalize olan kontagiyöz hastalıktır. Hastalık Dichelobacter nodosus ve Fusobacterium necrophorum bakterilerinin
sinerjik etkileri sonucu Ģekillenmektedir. ÇalıĢma piyetenli koyunlarda klinik skorlandırma ile mikrobiyolojik izolasyon oranı arasındaki iliĢkinin belirlenmesi amacıyla
gerçekleĢtirildi. Bu amaçla Erzurum iline bağlı 20 ilçede toplam 250 baĢ piyetenli
koyunda lezyonlar klinik olarak skorlandırıldı. Skor 2 ve üzeri olan koyunlardan
laboratuar analizi için transport svabı ile numune alındı. Kültüre edilen numunelerde bakterilerin izolasyonu sonrası polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile identifikasyon yapıldı. Alınan numunelerin incelemeleri sonucunda D. nodosus için %23.2
(skor 2 %6.5, skor 3 % 36.9, skor 4 % 80, skor 5 % 38.4 ), F. necrophorum için %26.8
(skor 2 % 20.4, skor 3 % 32.3, skor 4 % 72.0, skor 5 % 23.0) oranlarında pozitiflik
saptandı. En yüksek oranda izolasyon hastalığın skor 4 döneminde, en düĢük izolasyon ise skor 2 döneminde yapıldı ve klinik skor yüksekliği ile izolasyon oranı
arasında doğru bir bağıntı bulunduğu belirlendi. Elde edilen verilerden, piyetenli
koyunlarda interdigital bölgede her iki bakteri yoğunluk artıĢının klinik skor yükselmesine yol açtığı, bunun da özellikle sıkıĢık barınma koĢullarında, sürüdeki sağlıklı diğer hayvanlara bulaĢ olasılığını arttırdığı sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: koyun, piyeten, klinik skorlama, Dichelobacter nodosus, Fusobacterium necrophorum
293
P81
The evaluation of the association of clinical scoring and isolation ratio
of F. necrophorum and D. nodosus in footrot
Ediz Kağan Özgen
1
Zafer OkumuĢ
2
Seyda Cengiz
3
1
Erzurum Veterinary Control Institute, Erzurum
2
3
Atatürk Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Microbiology, Erzurum
Footrot is a contagious disease, which affects the interdigital area of sheep and
goat. The disease is caused by synergism of Dichelobacter nodosus and Fusobacterium necrophorum. This study was carried out to determine relationship between
clinical scoring and microbiological isolation ratio. A total of 250 sheeps from 20
districts of Erzurum were clinically scored. Swabs were taken from sheep with score
2 or greater. After isolation bacteria from cultured samples, the agents were identified with polymerase chain reaction (PCR). The positivity rate was 23.2%
for dichelobacter nodosus (6.5% in score 2,36.9% in score 3,80% in score 4, and
38.4% in score 5) and 26.% for F. necrophorum (20.4% in score 2, 32.3% in score
3,72.0% in score 4, and 23.0% in score 5). The highest and lowest isolation rates
were achieved in score 4 and 2, respectively. As the disease became more severe,
the bacterial isolation rate increased. In conclusion, increase of both bacterial population in interdigital area of diseased sheep leads increase of clinical score,
which suggests a faster and higher morbidity rate, especially in over-stocked
barns.
Keywords: sheep, footrot, clinical scoring, Dichelobacter nodosus, Fusobacterium
necrophorum
294
P82
Koyunlarda üriner sistemin normal ve hastalıklı yapılarının
ultrasonografik incelenmesi
Mehmet Cengiz Han
Ġbrahim Canpolat
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
ÇalıĢmada, değiĢik yaĢ, ırk, ağırlık ve cinsiyette koyunların üriner sistemin normal ve
hastalıklı yapılarının ultrasonografik olarak incelenmesi amaçlanmıĢtır. Üriner sistemin görüntülenmesi transabdominal ve transrektal yöntem ile 3.5-5 MHz‟lik
conveks ve 5-7.5 MHz‟lik linear problar kullanılarak gerçekleĢtirildi. Ultrasonografik
muayeneler esnasında tesbit edilen normal ve patolojik oluĢumlardan elde edilen
bulgular Ģunlardı: Normal böbreklerin kapsulası hiperekojen, renal korteksi ekojen,
medullası hipoekojen olarak görüntülendi. Böbrek boyutları 20 koyunda 7.1 ile 8.9
cm uzunlukta, 3.4 ile 5.5 cm geniĢlikte ve 3.3 ile 4.7 cm derinlikteydi. Böbrek kistleri,
anekojen bir görüntü ile arka tarafında eko kuvvetlenmesi gösteren oluĢumlar
Ģeklinde izlendi. Nefrolithiazis olgularında çok sayıda ve ekojenik perdelerle birbirlerinden ayrılmıĢ kompartmanlar ile pelvis renalis çapının normalden biraz daha
artmıĢ olduğu görüldü. Hidronefrozis olgularında pelvis renaliste geniĢleme, kortekste incelme ile birlikte kalikslerde anekoik bir görüntü elde edildi. Pyelonefritis
olgularında pelvis renalis çapının küçüldüğü, böbrek parenkim sınırlarının kaybolduğu, inceldiği ve hiperekoik bir görüntünün oluĢtuğu saptandı. Sistitis olgularında
kese duvarının kalınlaĢıp hiperekojen bir görüntü aldığı ve ayrıca kese içerisinde
yüzen ekojenik mukoza parçalarının varlığı saptandı. Urolithiazis olgularında idrar
kesesi dibinde ekojenik kum saptandı. Ġdrar kesesi sallandığı zaman bu kum taneciklerinin kese içinde tipik kar yağıĢı görünümü oluĢturduğu saptandı. Ġdrar kesesi
yırtığında karın içinde sıvı birikmesinden dolayı, karın boĢluğunda anekoik görüntü
tespit edildi. Saha çalıĢmalarında 800 koyunun 109‟unda (yaklaĢık %12‟inde), üriner
sistemle ilgili hastalıklar görüldü. Buna bağlı olarak koyunlarda ağırlık artıĢında, süt
veriminde azalma gözlendi. Koyunlarda böbrek kisti %6, hidronefrizis %9, pyeolonefritis %9, böbrek tümörü %2, sistitis %13, idrar kesesi taĢları %27, idrar kesesi
dilatasyonu %13 ve idrar kesesi yırtığına %3 oranlarında rastlanıldı. Sonuç olarak,
üriner sistem hastalıklarının koyunlarda önemli bir yerinin olduğu ve ultrasonografinin bu sistem hastalıklarında birincil tanı yöntemi olarak uygulanması gerektiği
kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: ultrasonografi, üriner sistem, koyun
295
P82
Ultrasonographic examination of normal and pathologic structures of
the urinary system in sheeps
Mehmet Cengiz Han
Ġbrahim Canpolat
Fırat University, Faculty of Veterinary Medicine, Dept. of Surgery, Elazığ
In this study, it was aimed to examine ultrasonographically the normal and pathologic structures of the urinary systems of the sheep of different ages, breeds, weights and sexes. The screening of the urinary system was carried out with transabdominal and transrectal methods utilizing 3.5-5 MHz convex and 5-7.5 MHz lineer
probes. The findings obtained from normal and pathologic structures during ultrasonographic examination are shown as follow: Normal renal capsule, cortex and
medulla were observed respectively as hyperechogen, echogen and hypoechogen.
The dimentions of the in 20 ovine kidneys were found to be between 7.1-8.9 cm in
length, 3.4-5.5 cm in width and 3.3-4.7 cm in depth. Renal cysts were observed as
having an anechogenic appearance with echo enforcement in its back side. In
cases with hydronephrosis, enlarged pelvis renalis and thinned cortex associated
with anechogenic appearance of calix were found. In cases with pyelonephritis,
reduction in the pelvis renalis diameter, thinness or disappearance of renal parenchyma boundary were determined. In cases with cystitis, it was determined that
the wall of urinary bladder weakened and obtained hyperechogenic appearance
and also within it freely moving mucosal particles were present. In urolithiasis
cases, sand-like-particles at the base of the urinary bladder was determined. When
the bladder was shook, these particles were observed to form snowing like pattern
in the bladder. In case of ruptured urinary bladder, an anechogenic appearance
due to fluid accumulation in the abdominal cavity was determined. In the survey,
109 out 800 sheep (approximately 12%) were determined to possess urinary system disorders which was determined to cause the loss of the productivity of meat
and milk in the sheep. In these cases, renal cysts (6%), hydronephrosis (9%), pyelonephritis (9%), renal neoplasms (2%), cystitis (13%), rupture (3%), dilatation (13%)
and uroliths (27%) of the urinary bladder were encountered. As a result, the urinary
system diseases in the sheep has a important stage and we unired to the ultrasonographic diagnosis must be primary diagnostic practise on them.
Keywords: ultrasonography, urinary system, sheep
296
P83
Akkaraman koyunlarda dalağın B-mod ve Doppler
ultrasonografik muayenesi
Cihan Günay
Aydın Sağlıyan
Mehmet Cengiz Han
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
Bu çalıĢma kesime sevk edilen 40 adet sağlıklı Akkaraman ırkı koyunda B-mod ve
doppler ultrasonografi kullanılarak dalağın boyutları, lokalizasyonu, arter ve venlerinin akım karekteristiklerinin tespiti için yapılmıĢtır. Göğüs kafesinin sol yarımındaki 9-10. interkostal aralıkdan 8 MHz'lik linear ve konveks proplar kullanılarak dalağın parankim dokusunun ve damarlarının görünümleri incelendi. B-mod ultrosonografik muayenede dalağın ventrale doğru inildikçe koni Ģeklini aldığı gözlenirken, dalağın kapsülü ve parankim dokusu ekojenik bir görünüme sahipti. Dalağın
damarları ise oval Ģekilde ve anekoik bir görünümdeydi. Doppler görüntülemede
damarlardaki kan akımının varlığı tespit edildi.
Anahtar kelimeler: dalak, doppler, ultrasonografi, koyun
297
P83
B-mod and Doppler ultrasonographic inspection of spleen
in Akkaraman sheeps
Cihan Günay
Aydın Sağlıyan
Mehmet Cengiz Han
Fırat University, Faculty of Veterinary Medicine, Dept. of Surgery, Elazığ
This study was carried out to detect the dimensions and localization as well as
arterial and venous blood flow by using B-mod real-time and doppler ultrasonography in 40 healty Akkaraman sheep brought to the abattoir. Appearances of parenchyma and blood vessels of the spleen were examined through the left 9-10th
intercostal space by using 8 MHz linear and convex probs. It was observed that
while spleen was in cone-shaped form, when the probe was brought to the ventral,
splenic capsule and paranchyme had an echogenic appearance. Splenic vessels
had an ellipticalshaped and anechoic appearance. The presence of blood flow in
the vessels was detected by doppler ultrasonography.
Keywords: spleen, doppler, ultrasonography, sheep
298
P84
Bir kuzuda karĢılaĢılan atresia ani, atresia vulva, rectovaginal fistül ve
vaginal ektazi anomalisi
Engin Kılıç
1
Vedat Baran
1
1
1
Sadık Yayla
2
Serpil Dağ
2
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji Anabilim Dalları, Kars
Bu olgu sunumunda bir kuzuda rastlanan atresia ani, atresia vulva, rectovaginal
fistül ve vaginal ektazi olgusunun tanımlanması ve sağaltım sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıĢtır. Olgumuzu perineal bölgede portakal büyüklüğünde bir
kitle Ģikâyeti ile kliniğimize getirilen üç günlük bir kuzu oluĢturdu. Yapılan klinik
muayenesinde atresia ani ve atresia vulva tespit edildi. Palpasyonda kitlenin fluktuan yapıda olduğu anlaĢıldı. Sedasyon ve lokal infiltrasyon anestezi altında kitleye
operatif müdahale bulunuldu. Anüs düzeyinde deriden sirküler tarzda bir parça
diseke edilerek anal fissür oluĢturuldu. Vulvaya ise oval tarzda bir ensizyon yapılarak açıklık oluĢturuldu. Kitle içeriğinin mekunyum ile karıĢık idrar olduğu anlaĢıldı.
Ayrıca, vagina yapısındaki kitlenin dorsalinde rektavaginal fistül tespit edildi. Fistülün ağzı bir adet yatay U dikiĢi uygulanarak kapatıldı. Vaginal yapı perineal bölgede
yumuĢak dokulardan ayrılarak normal lokalizasyonuna getirildi. Ayrıca buradan
alınan doku örneği histopatolojik olarak incelendi ve çok katlı yassı epitelle kaplı
kutan mukozadan oluĢan vaginal yapı olduğu anlaĢıldı. Postoperatif süreçte kuzunun normal Ģekilde idrar ve defekasyonunu yapabildiği gözlendi. Sonuç olarak bu
olgu sunumu ile klinik pratiğe ve literatüre katkı sağlanacağı kanısındayız.
Anahtar kelimeler: atresia ani ve vulva, rectovaginal fistül, vaginal ektazi, kuzu
299
P84
Atresia ani, atresia vulva, rectovaginal fistula and
vaginal ectasia in a lamb
Engin Kılıç
1
Vedat Baran
1
1
Sadık Yayla
1
2
Serpil Dağ
2
Kafkas University, Veterinary Faculty, Surgery and Pathology Depts., Kars
The purpose of this case was to define of a lamb atresia ani, atresia vulva, rectovaginal fistula and vaginal ectasia and to evaluate the treatment results. The case was
a 3-day lamb brought to our clinic with complaints of a mass at the perineal area.
In the clinical examination atresia ani and vulva has been detected. On palpation,
the structure of the mass was found to be fluctuant. Following sedation and local
anesthesia surgical intervention was made to mass. A piece of skin in circular manner at the level of the anus was dissected and anal fissure was created. Vulva was
created by making an incision in the oval-style. The mass content was found to be
urine mixed with meconium. Also, a rektovaginal fistula was detected in the dorsal
of the mass structure. Fistula patency was closed by a horizontal U suture. Vaginal
structure was brought to the normal localization, leaving the soft tissues in the
perineal region. In addition, tissue samples taken from this area were analyzed as
histopathological and vaginal mucosa structure was found to be composed of
cutaneous covered with squamous epithelium. In the postoperative process, the
lamb was able to urine and defecation by the normal way. Consequently, we believe that this case contribute to clinical practice and to literature.
Keywords: atresia ani and vulva, rectovaginal fistula, vaginal ectasia, lamb
300
P85
Bir kuzuda karĢılaĢılan çoklu ürogenital sistem anomalisi
Engin Kılıç
1
1
1
Sadık Yayla
Vedat Baran
1
2
Serpil Dağ
2
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji Anabilim Dalları, Kars
Bu sunumda bir kuzuda yukarı ve aĢağı idrar yollarını birlikte içeren çoklu urogenital sistem anomalisinin tanımlanması amaçlanmıĢtır. Olgumuzu disüri Ģikayeti ile
getirilen 3 günlük bir kuzu oluĢturdu. Yapılan klinik muayenede prepisum aplasisi,
penis hipoplazisi, penil hypospadiasisi ve segmental uretral stenoz ile birlikte testis
bifurkasyonu saptandı. Lokal anestezi eĢliğinde prescrotal düzeyde üretraya retrograt katater yerleĢtirildi ve kataterden sürekli bir Ģekilde idrar aktığı gözlemlendi. 3
gün sonra kataterin yerinden çıkması üzerine tekrar kliniğe getirilen ve tekrar katater uygulanıp taburcu edilen kuzunun bir gün sonra öldüğü öğrenildi. Kuzunun
yapılan nekropsisinde makraskobik olarak idrar kesesinin oldukça dolu olduğu
görüldü. Üreterlerin ektopik üreter Ģeklinde pelvik uretraya açıldığı tespit edildi.
Üreterlerin açıldığı nokta ile orifisyum üretra interna arasında ventral düzeyde bir
uratral divertikulum saptandı. Böbreklerin hiperemik ve normalden daha büyük
olduğu gözlemlendi. Histopatolojik olarak çok katlı değiĢken epittelle katlı uretra
normal yapıda olmakla beraber yer yer yıkımlanma ve fibrozis odaklarına rastlandı.
Sonuçta yapılan klinik ve histopatolojik değerlendirme ile belirlenen çoklu urogenital sistem anomalisinin literatürlerce belirtilen alt üriner sistem anomalilerine benzemekle birlikte bilateral ektopik üreter ve pelvik uretral divertikulum anomalilerinin bir arada görüldüğüne dair literatüre rastlanmamıĢtır. Bu yönüyle ilginç görülen
bu olgunun sunulmasına karar verilmiĢtir.
Anahtar kelimeler: bilateral ektopik üreter, uratral divertikulum, penis hipoplazisi,
penil hypospadiasis
301
P85
Multiple urogenital system anomalies in a lamb
Engin Kılıç
1
1
1
Sadık Yayla
Vedat Baran
1
2
Serpil Dağ
2
Kafkas University, Veterinary Faculty, Surgery and Pathology Depts., Kars
The purpose of this presentation was to define multiple urogenital system anomalies of a lamb including upper and lower urinary tract. Our case was about a 3 day
old lamb brought because of dysuria. In the clinical examination prepitium aplasia,
penis hypoplasia, hypospadias penile, segmental urethral stenosis and testicle
bifurcation were identified. Following local anesthesia retrograde catheter was
placed in prescrotal level in urethra and continuous urine leakage from catheter
was observed. 3 days later the lamb was brought to the clinic as catheter was
somehow displaced. Upon replacement, the lamb was discharged from clinic but
died in the following day. In necropsy, it was observed that macroscopically urinary
bladder was full. Ureters were opening up to to pelvic urethra in the shape of ectopic ureter. Between the areas ureters were opening up to and orificium urethra
interna, a urethral diverticulum on ventral level was identified. Kidneys were observed to be hyperemic and larger than normal size. Histopathologically stratified
transitional epithelium and urethra was normal but in some parts degradation and
fibrosis were seen. As a result, it could be said that though multiple urogenital
system anomaly identified by clinical and histopathological examination was similar to sub-urinary system anomalies in the literature, we have not seen any example in the literature as to the existence of bilateral ectopic ureter and pelvic urethral diverticulum anomalies together. Therefore, we have decided to present this
interesting case.
Keywords: bilateral ectopic ureter, urethral diverticulum, penis hypoplasia, penile
hypospadias
302
P86
Koyunlarda uzun süreli izofluran anestezisinde spontan ventilasyonun
kan gazları üzerine etkileri
Dilek Olgun Erdikmen
Yalçın Devecioğlu
Ebru Eravcı Yalın
Murat Karabağlı
Özlem Güzel
Alper Demirutku
Ġstanbul Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Ġstanbul
Veteriner hekimlikte genel anestezi sırasında hastaların genellikle spontan solunum
yapmaları teĢvik edilmektedir. Spontan solunum sonucunda hipoventilasyon geliĢmekte, bu da hiperkapni, hipoksemi ve asit-baz dengesinde değiĢimlere sebep
olmaktadır. Bu çalıĢmaya vücut ağırlıkları 30-40 kg arasında olan, 12 adet Kıvırcık
ırkı koyun dahil edilmiĢtir. Genel anestezi öncesinde vena jugularis'den kan örnekleri alınmıĢ ve bu aĢamaya T0 denmiĢtir. BaĢlangıç kan gaz analizinden sonra, kas içi
yolla 0,1 mg/kg dozunda Xylazine HCl ile koyunlara sedasyon yapılmıĢtır. Anestezi
indüksiyonu, 4 mg/kg dozunda Ketamine HCl‟ün yavaĢ damar içi enjeksiyonu ile
gerçekleĢtirilmiĢtir. Ġzofluranla inhalasyon anestezisini takiben 15., 45. ve 60. dakikalarda ikinci, üçüncü ve dördüncü grup kan örnekleri alınmıĢtır. Bu aĢamalar T15,
T45 ve T60 olarak kaydedilmiĢtir. Kan örneklerinde ölçülen parametreler pH, pCO2,
pO2, HCO 3 ve SpO2‟dir. ÇalıĢmanın istatistiksel değerlendirmesi ANOVA testinin
Tekrarlı Ölçümlerinin SPSS 13.0 programında kullanılmasıyla yapılmıĢtır. Sonuç
olarak, olguların endotrakeal entübasyonu ve genel anestezi sırasında %100 O 2
inhalasyonunun sağlanması, spontan solunumda kan gaz değerlerinin stabilitesinin
korunmasında yeterli bulunmamıĢtır. Bu nedenle, aralıklı pozitif basınçlı ventilasyon
(APBV) kullanımı ile özellikle uzun süreli operasyonlarda solunum asidozu ve hipokseminin önlenebileceği sonucuna varılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: spontan ventilasyon, izofluran, kan gazları, koyun
303
P86
The effects of spontaneous ventilation on blood gases during
long-term isoflurane anaesthesia in sheep
Dilek Olgun Erdikmen
Yalçın Devecioğlu
Ebru Eravcı Yalın
Murat Karabağlı
Özlem Güzel
Alper Demirutku
Istanbul Univ., Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Ġstanbul
In veterinary medicine, patients are mostly encouraged to breathe spontaneously
during general anaesthesia that leads to hypoventilation which causes hypercapnia, hypoxemia and changes in the acid-base balance. A total of 12 Kıvırcık breed
sheep, bodyweight ranged between 30 and 40 kg were included in the study. Prior
to general anaesthesia, blood samples were collected from the jugular vein and
were recorded as T0. The sheep were intra-muscularly sedated with xylazine HCl
(0.1 mg/kg). Anaesthesia induction was achieved by slow intravenous (IV) injection
of ketamine HCl (4 mg/kg). A second, third and fourth group of blood samples
were collected at 15, 45 and 60 minutes after inhalation anaesthesia with isoflurane. These stages were recorded as T15, T45 and T60, respectively. The parameters
measured were: pH, pCO2, pO2, HCO3, and SpO2. Statistical evaluation of the study
was carried out using Repeated Measurements of ANOVA test used in SPSS 13.0
programme. As a result, with spontaneous respiration, endotracheal intubation of
the cases and providing 100% O2 inhalation was not found to be significant for
maintaining stability of the blood gas values. Therefore, respiratory acidosis and
hypoxaemia should be prevented by the use of intermittent positive pressure
ventilation (IPPV), particularly in long-term surgery.
Keywords: spontaneous ventilation, isoflurane, blood gases, sheep
304
P87
Ġki oğlakta karĢılaĢılan
üretral dilatasyon ve fimozis olgusu
1
Vedat Baran
Engin Kılıç
1
1
Sadık Yayla
1
Emin Karakurt
2
2
Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji Anabilim Dalları, Kars
Bu sunumda iki oğlağa ait uretral dilatasyon ve fimozis tanısı konulan benzer iki
olgunun tanımlanması ve sağaltım sonuçlarının birlikte değerlendirilmesi amaçlanmıĢtır. Olgularımızı disüri Ģikâyeti ile getirilen 7-10 günlük, yaklaĢık 3 kg ağırlığında iki adet oğlak oluĢturdu. Anamnezde idrarını ağrılı ve zorlanarak yapmaya
çalıĢtığı ve preskrotal bölgede doğuĢtan beri yumurta büyüklüğünde bir ĢiĢkinlik
olduğu bilgisine ulaĢıldı. Ancak ürinasyonun buraya basınç yapıldığında sızıntı
Ģeklinde görüldüğü öğrenildi. Her iki olgunun klinik muayanesinde de prescrotal
bölgede üzeri kılsız ve fluktuasyon gösteren ceviz büyüklüğünde bir ĢiĢkinlik mevcuttu ve ayrıca fimozis saptandı. Ġki olgumuzda da uretranın seyrini belirlemek için
retrograt uretrografi yapıldı ve radyogramda prescrotal düzeyde uzunluğu 5cm ve
eni 3cm olan bir uretral dilatasyon saptandı. Ayrıca orifisyum uretra eksternadan
dilate bölüme kadar ve dilatasyondan sonra proksimale doğru ilerleyen uretral
yapının normal olduğu belirlendi. Lokal anestezi eĢliğinde yapılan operasyona
dilate olan uretreya Ģekil verilerek hayvanın ürinasyon yapması sağlandı. Ayrıca
dilatasyonlu bölgeden alınarak histopatoljik olarak incelenen dokunun dıĢı deri ile
kaplı içi ise çok katlı değiĢken epitelle kaplı uretra yapısında olduğu anlaĢıldı. Operasyonu izleyen kısa süre içerisinde (5-20 dk) hayvanların normal ürinasyon yaptıkları görüldü. Her iki oğlağında postoperatif 1. ayda yapılan kontrollerinde sorunsuz
bir Ģekilde yaĢamına devam ettikleri öğrenildi. Ġki oğlakta karĢılaĢtığımız birbirine
benzer bu iki olgunun ele alınıĢ Ģeklinin meslektaĢlarımızla paylaĢılması ve olguların
literatüre kazandırılması kanaatindeyiz.
Anahtar kelimeler: üretral dilatasyon, fimozis, oğlak
305
P87
A case of two kids diagnosed with
urethral dilatation and phimosis
1
Vedat Baran
Engin Kılıç
1
1
Sadık Yayla
1
Emin Karakurt
2
2
Kafkas University, Veterinary Faculty, Surgery and Pathology Depts., Kars
The purpose of this presentation was to define and assess treatment results of two
similar cases in two young goats diagnosed with urethral dilatation and phimosis.
Our case included 7-10 days old two young goats weighing 3 kilos, which were
brought to the clinic because of dysuria. Their medical history showed painful and
difficult urination along with an egg sized congenital swelling in prescrotal area. It
was learned that when pressure was applied, a leaking urination was seen. During
clinical examinations, in both goats a hairless walnut sized swelling which showed
fluctuation and phimosis were identified. Retrograde urethrography was performed on both goats to define the course of urethra and in radiogram, a urethral
dilatation of 5 cm long and 3 cm width on prescrotal level was identified. In addition the urethral structure starting from orificium urethrae externum to dilated
area and proceeding from dilation to proximal was identified to be normal. In the
surgery performed under local anesthesia, urination was enabled by shaping the
dilated urethra. Moreover the tissue taken from dilated area was histopathologically examined. It was understood that its outer layer was covered with skin and
inner structure was urethra covered with stratified transitional epithelium. After
surgery, in a very short while (5-20 minutes) results were seen and normal urination was enabled. 1 month post-operative control showed that both of them did
not suffer from related problems any more. We think that these two similar cases
could be shared with our colleagues and could contribute to the literature.
Keywords: urethral dilatation, phimosis, kid
306
P88
Tek hörgüçlü develerde ulkus kornea: 12 olgu
Nuh Kılıç
Zeynep Bilgen ġen
Osman Bulut
Ömer Kurt
Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Aydın
Bu çalıĢma, 12 tek hörgüçlü devede ulkus kornea hastalığının risk faktörleri ve
tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amacıyla derlenmiĢtir. Retrospektif olarak 12
deveye (12 göze) ait klinik veriler toplanmıĢtır. Ulkus kornea Ģikâyeti bulunan hayvanlar Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Eğitim Hastanesine getirilmiĢtir. Tüm develer her hangi bir sistemik hastalık bulunmamasına karĢı genel
muayeneden geçirilmiĢtir (anamnez, klinik muayene, tam kan sayımı ve serum
biyokimyası). Tüm develere direkt oftalmoskop, Schirmer testi ve fluorescein boyama kullanılarak göz muayenesi yapılmıĢtır. Hastalarda en belirgin klinik bulgular;
Ģiddetli blefarospazm, epifora, konjunktivitis, konjunktival ödem, mukopurulent
akıntı, hiperemi ve fotofobi olarak saptanmıĢtır. Hasta gözden alınan svaplar bakteriyolojik olarak incelenmiĢtir. Spesifik mikroorganizma bulunmamasına rağmen, en
çok Corynebacterium spp. (47,5%) ve koagülaz negatif Staphylococus izole edilmiĢ®
tir. Tedavi için günde dört kez lokal olarak Tobramisin (Tobrased %3; Bilim Ġlaç
A.ġ.), ağrıyı azaltmak için midriyatik etkisi bulunan siklopentolat hidroklorür (Sik®
loplejin %1; Abdi Ġbrahim) uygulanmıĢtır. 7 gün süreyle göz ethacridine lactate
®
(Rivanolum toz ; Merkez Lab. Ġlaç San. Ve Tic. A.ġ.) ile yıkanmıĢtır. Ayrıca geceleri
®
göze oksitetrasiklin HCl (Terramycin Göz Merhemi; Pfizer) uygulanmıĢtır. Sistemik
antibiyotik olarak ise günde bir kez 10.000 IU/kg dozda penisilin-streptomisin
®
(Reptopen-S ; CEVA) uygulanmıĢtır. Yüzlek ulkus kornea bulunan develer (hayvanların %84‟ü) yalnızca medikal tedavi uygulanarak 15,1-23,4 günde tedavi edilmiĢtir
ve komplikasyonsuz Ģekilde iyileĢmiĢtir. Derin ulkus kornea olgularında (%16) medikal tedavi ile konjunktival flap birlikte uygulanmıĢtır. Bu hastaların prognozu, 3840 gün gibi uzun tedavi süresine ihtiyaç duyulmasına rağmen, tek baĢına medikal
tedavi uygulanan hastalara göre daha iyi olmuĢtur. Bu retrospektif çalıĢmanın bildirilmesi, olguların deve hekimliğinde önemli yer tutması açısından uygun bulunmuĢtur.
Anahtar kelimeler: deve, ulkus kornea, blefarospazm, epifora, konjunktival flap
307
P88
Ulcus cornea in one humped camels: 12 cases
Nuh Kılıç
Zeynep Bilgen ġen
Osman Bulut
Ömer Kurt
Adnan Menderes Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Aydın
This study was performed to analyze risk factors and treatment results of ulcerative
keratitis on 12 one-humped camels. Clinical data on 12 camels (12 eyes) were
retrospectively reviewed. Animals presented with ulcerative keratitis to the Veterinary Medical Teaching Hospital (VMTH) of the Faculty of Veterinary Medicine of
Adnan Menderes University. All camels underwent general clinical examination
(history taking, a physical examination, complete blood count [CBC], and serum
chemistry) to determine if any systemic disease was present. All camels received
general ophthalmic examinations using direct ophthalmoscopy, the Schirmer tear
®
test and fluorescein dye staining. Treatment tobramycin (Tobrased %3; Bilim A.ġ.)
were applied four times per day as a topical antibiotic. The eye was rinsed with
®
ethacridine lactate (Rivanolum toz ; Merkez Lab. A.ġ.) for 7 days and oksitetrasiklin
®
®
HCl (Terramycin ; Pfizer) was applied. In addition, oxytetracycline HCl (Terramycin
G; Pfizer) was administered to the eye at night. Swabs that had been taken from
the affected eyes were submitted for bacteriological examination. The most prominent clinical findings were severe blephrospasm, epiphora, conjunctivitis, conjunctival oedema, mucopurulent conjunctival discharges, hyperaemia and photophobia. Although no specific microorganisms were found, Corynebacterium spp. bacteria (47.5%) and coagulase negative Staphylococus were predominantly found in the
®
microorganisms isolated. Penicillin-streptomycin (Reptopen-S ; 10.000 IU/kg,
CEVA) was used once per day as a systemic antibiotic. Pharmacologic mydriasis
®
was provided with topical cyclopentolate hydrochloride (Sikloplejin %1; Abdi
Ġbrahim) in efforts to decrease pain. Superficial corneal ulcers (in 84% of animals)
treated with medication alone required 15.1-23.4 days for healing and camels
recovered fully, without complications. Deep corneal ulcers (16%) treated both by
medication and conjunctival flap placement has shown significantly better prognoses than cases treated by medication alone did, although long healing periods of
38-40 days were required. The reason for this retrospective study to be chosen for
presentation is the importance of these cases in camel practices.
Keywords: camel, ulcus cornea, blephrospasm, epiphora, conjunctival flap
308
P89
Develerde karĢılaĢılan cerrahi hastalıkların değerlendirilmesi
1
1
2
Göksen Çeçen
Hakan Salcı
G. Ülke ÇalıĢkan
1
1
1
Melike Akbala
Ġsmail Altuğ ġen
Hasan Kurt
1
3
Hilal ÇeĢme
O Sacit Görgül
1
Uygur Canatan
1
Melike Çetin
1
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Bursa
Kastamonu Üniversitesi, Ġhsangazi Meslek Yüksek Okulu, Kastamonu
3
Uludağ Üniv., Veteriner Fak., Cerrahi AD, Emekli Öğretim Üyesi, Bursa
2
Bu çalıĢma ile Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Kliniği‟ne getirilen develerde görülen cerrahi hastalıkların değerlendirilmesi amaçlandı.
ÇalıĢma materyalini 10 yıllık periyotta muayenesi yapılan Tülü ırkı, değiĢik yaĢ ve
cinsiyette, toplam 40 adet (n=40) deve oluĢturdu. Anamnez, genel ve klinik muayene bulguları ve gerekli olgularda yardımcı tanı yöntemlerinden faydalanılarak
hastaların tanısı konuldu. Hastalara medikal ve/veya cerrahi sağaltım uygulandı.
Olguların tanısal dağılımları eklem hastalıkları (%20), kemik doku hastalıkları (%15),
ağız boĢluğu patolojileri (%15), ayak hastalıkları (%12), kas dokusu hastalıkları (%8),
ürogenital sistem hastalıkları (%8), göz hastalıkları (%7), genel yangısal problemler
(%7), tendo ve ligament hastalıkları (%5) ve tümörler (%3) idi. %63‟ü güreĢ sezonu
dıĢında getirilen develerin %60‟ında, kemik doku ve iskelet sistemi hastalıkları tespit edildi. GüreĢ sezonu sırasında getirilen develerde mevcut cerrahi hastalıkla
birlikte laboratuar muayenesi sırasında tesadüfen tanınan alt üriner sistem enfeksiyonu (%33) saptandı. Develerde karĢılaĢılan cerrahi problemler hayvanların güreĢ
sezonunda ya da sezon dıĢındaki yaĢam Ģartları ile direkt iliĢkili olduğu söylenebilir.
Anahtar kelimeler: deve, cerrahi hastalık
309
P89
Evaluation of the surgical diseases in camels
1
1
2
Göksen Çeçen
Hakan Salcı
G. Ülke ÇalıĢkan
1
1
1
Melike Akbala
Ġsmail Altuğ ġen
Hasan Kurt
1
3
Hilal ÇeĢme
O Sacit Görgül
1
Uygur Canatan
1
Melike Çetin
1
2
Uludağ University, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Bursa
Kastamonu Univ., Vocational Sch. of Higher Edu., Dept. of Vet. Prog., Kastamonu
3
Uludag University, Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Emeritus Prof. Dr., Bursa
Evaluation of the surgical diseases in camels presented to Uludag University Faculty of Veterinary Medicine Department of Surgery Clinics was aimed with this study.
Material of the study consisted of forty camels (n=40) examined in 10 year periods,
Tülü breed, in different age and sex. Patients were diagnosed with history, general
and clinical examination findings and also diagnostic techniques, when it was necessitated. Medical and/or surgical treatment was applied to patients. Diagnostic
dispersion of the cases were joint diseases (20%), bone tissue diseases (15%), oral
cavity pathologies (15%), foot diseases (12%), muscular tissue diseases (8%), urogenital system diseases (8%), eye diseases (7%), general inflammative problems
(7%), tendon and ligament diseases (5%) and tumors (3%). The 60% of camels,
presented out of wrestling season with the rate of 63%, had bone tissue and skeleton system disease. The lower urinary tract infections (33) were coincidentally
diagnosed during laboratory examinations together with the presented surgical
disease in the camels presented during wrestling season. It can be implied that the
encountered surgical problems in camels can be directly related with the living
standards in wrestling or out of wrestling seasons.
Keywords: camel, surgical disease
310
P90
Develerde ramus mandibula kırıklarının
serklaj teli ile sağaltımı: 7 olgu
Rahime Yaygıngül
Ali Belge Nuh Kılıç Murat Sarıerler
Zeynep Bozkan Tatlı
M Fatih Yazıcı
Ġbrahim Akın
Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Aydın
Bu çalıĢmada, ADÜ Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniğine çene kırığı Ģikâyeti ile getirilen develerde görülen mandibula kırıklarının nedenleri ve sağaltım sonuçlarının
değerlendirilmesi amaçlandı. ÇalıĢmanın materyalini, 4-9 yaĢları arasında, 600 – 950
kg canlı ağırlığına sahip toplam 7 tek hörgüçlü erkek deve oluĢturdu. Alınan anamnezde mandibula kırıklarının 1 olguda güreĢ esnasında çenenin sağlam bağlanamaması sonucu, diğer devenin darbesi ile kırıldığı diğer olgularda ise develerin
kafasının sert zemine vurması sonucu Ģekillendiği ifade edildi. Hayvanların su içebildiği ancak yem alamadığı belirtildi. Yapılan klinik muayenelerde mandibulanın
oral/rostral kısmının aĢağıya doğru sarkık olduğu hayvanların ağzından bol bir
salivasyonun geldiği dikkati çekti. Yapılan klinik ve radyografik muayeneler sonucunda 1 olguda bilateral, 6 olguda unilateral mandibula kırığı belirlendi. Develer 24
saat açlığa takiben Xylazine HCl (0.2 mg/kg ĠM) ve Ketamine HCl (2.2 mg/kg ĠM) ile
genel anestezi altına alındı. Bilateral mandibula kırık olgusunda 1. premolar diĢlerin
hemen gerisinden ve kanin diĢlerin önünden transversal olarak dril ile mandibula
geçildi. Bu iki tünelden geçirilen serklaj teli düğümlenerek kırık pozisyonuna getirildi. Daha sonra kanin ve 1. premolar diĢler arasından serklaj teli ile “8” tarzında
gerdirme bandı uygulandı. Unilateral olgularda ise mandibula transversal olarak
dril ile rostral ve caudal kısım delinerek iki ayrı tünel açıldı. Bu tüneller boyunca
serklaj teli geçirildi. Mandibula kırıkları redüksiyonda tutularak tel uçları bükülerek
basit U dikiĢi uygulandı. Bu iĢlem tekrarlanarak iki ayrı dikiĢ uygulanmıĢ oldu. Tel
uçlarının keskin çıkıntısının yumuĢak doku irritasyonunu neden olmaması için büküldü. Ağız içindeki yaralar 1 numaralı polygolactin 910 (Vicryl®, Ethicon) ile basit
dikiĢ ile kapatıldı. Hayvanların hepsini postoperatif 10 gün süre ile antibiyotik (Panox/LA, Ġnterhas) ve ağız antiseptiği (Glycerine iode) uygulandı. Postoperatif dönemde develere ağız bağı uygulandı ve en az 3 ay süre ile yumuĢak gıda (çorba) ile
beslenmesi önerildi. Hasta sahiplerinin deveyi getirmedeki zorluklar nedeniyle
belirli aralıklarla hasta sahiplerinden bilgi alındı. Bu süre içerisinde kırığın pozisyonu
açısından bir problem gözlenmediği bildirildi. Ancak bir olgu da kırıkta iyileĢme
olmasına rağmen serklaj telinin koparak ağız boĢluğu içerisinde görülmesi ile hasta
tekrar kliniği getirilerek kopan serklaj teli uzaklaĢtırıldı.
Anahtar kelimeler: deve, kırık, mandibula
311
P90
Treatment of ramus mandible fractures in camels
using cerclage wire: 7 cases
Rahime Yaygıngül
Ali Belge Nuh Kılıç Murat Sarıerler
Zeynep Bozkan Tatlı
M Fatih Yazıcı
Ġbrahim Akın
Adnan Menderes Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Aydın
This study aims to evaluate causes and treatment results of mandibular fractures in
camels brought to the Surgery Clinic of the ADÜ Faculty of Veterinary Medicine.
The study material consisted in seven one-humped camels aged 4-9 years, with
body weight ranging from 600 to 950 kg. History indicated that the one fracture
occurred as a result of trauma by the other camel because of loose tying of the
jaw, while the other fractures resulted from the camel's head hitting a hard ground
during wrestling. It was learned that the animals were able to drink the water but
not able to eat. Clinical examination showed that oral/rostral part of the mandible
was drooping downwards and there was excessive salivation from the animal's
mouth. As a result of clinical and radiological examinations, bilateral fracture was
determined in one case, while unilateral fracture was detected in the remaining six
cases. The camels were fasted for 24 hours before anesthesia. The animals were
sedated with xylazine HCl, (0.2 mg/kg ĠM) and ketamine HCl (2.2 mg/kg ĠM) were
administered for general anesthesia. In the case of bilateral mandibular fracture,
the mandible was transversely drilled both behind the first premolars and in front
of the canine teeth. The fracture was repositioned by using cerclage wire passing
through two tunnels. Then, a stretching band between ipsilaterall canine and first
premolar tooth was applied. In the cases of unilateral mandibular fracture, the
mandible was drilled transversally in the rostral and caudal parts of the fracture for
two separate tunnels. Cerclage wire was passed through both of these tunnels.
While holding the fracture in proper position, the wire ends were twisted for a
simple U suture. Second suture was placed by repeating the same procedure with
another cerclage wire. The sharp ends of the wire bent inside to avoid irritation of
the soft tissues. The wounds in mouth were closed by simple sutures using polygalactin 910 in USP size 1 (Vicryl®, Ethicon). In the postoperative period, antibiotic
(Panox/LA, Interhas) and oral antiseptic (glycerine iode) were administered to all
animals for ten days and also a muzzle were used for tying of the camels' mouth.
Feeding of the camels with soft food (soup) for at least three months was suggested. The health status of animals was asked from the owners at regular intervals,
because of the difficulties in bringing the camels for visits. During this time, it was
reported that there was no problem in terms of the position of fracture. However,
in one case, although the bone heals, cerclage wire was broken and appeared in
mouth cavity; the patient was brought to the clinic to remove the wire.
Keywords: camel, fracture, mandible
312
P91
Cirit sporu yarıĢlarında kullanılan atların göz muayenesi
ve konjunktiva florasının değerlendirilmesi
1
1
2
1
Vedat Baran
Ġsa Özaydın
Salih Otlu
Sadık Yayla
1
2
1
Engin Kılıç
Özgür Çelebi
Uğur Aydın
1
2
Kafkas Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Mikrobiyoloji Anabilim Dalları, Kars
Cirit ülkemizde spor atlarıyla gerçekleĢtirilen geleneksel etkinliklerden birisidir. Bu
etkinlik atların aĢırı efor sarf etmelerini gerektirdiğinden bunların bünyelerinde
önemli değiĢikliklere yol açmaktadır. Bu çalıĢmada cirit etkinliğine katılan sağlıklı
atların konjunktival mikroflorasının tespit edilip oküler hastalıklar yönünden yaratabilecekleri predispozisyonların tespit edilmesi amaçlanmıĢtır. ÇalıĢmaya dahil
edilen Ġngiliz ve Arap ırkında, yaĢları 5-7 arasında değiĢen her iki cinsiyete dahil 50
ata ait 100 göz sağlamlık yönünden klinik ve oftalmoskopik muayeneye tabi tutuldu. Herhangi göz problemi olmayan bu atlarda konjunktival resesustan sürüntü
örnekleri alındı. Numuneler uygun koĢullarda mikrobiyolojik incelemeye tabi tutuldu. Yapılan incelemede alınan örneklerin 31‟inde bakteri izolasyonu yapıldı. Bu
örneklerden 18 Staphylococcus spp., 6 Bacillus spp., 5 Acinetobacter spp. ve 2 Escherichia coli izole edildi. Fungal incelemede ise 32 mantar izole edildi.Bunlardan 19
maya 14 küf (8 Aspergillus spp., 5 Penicillum spp. ve 1 Mucor) türü belirlendi. En
fazla izole edilen Staphylococcus spp. bakterisi olduğu görüldü. En yaygın küf türünün ise Aspergillus spp. olduğu belirlendi. Belirlenen bakteri ve mantarların bu tür
aktivitelerde kullanılan atların hem sağlık kontrollerinde hem de herhangi bir yangısal göz problemi Ģekillenmesi durumunda sağaltım planının oluĢturulması açısından dikkate alınması gerektiği sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: konjunktiva florası, cirit atı
313
P91
Ophthalmological examination and assessment of conjunctival
flora of horses used for javelin throw (jereed)
1
1
2
1
Vedat Baran
Ġsa Özaydın
Salih Otlu
Sadık Yayla
1
2
1
Engin Kılıç
Özgür Çelebi
Uğur Aydın
1
2
Kafkas Univ., Veterinary Faculty, Surgery and Microbiology Departments, Kars
Jereed is a traditional activity practiced with sports horses in Turkey. As this sport
requires horses to exert excess effort, it causes them to experience important
structural changes. The purpose of this study is to define conjunctival micro flora
of healthy horses taking part in jereed and identify predispositions in terms of
ocular diseases. The study included 50 horses of both sexes which were between
5-7 years old and in total 100 eyes were clinically and ophthalmologically examined. Swab samples were taken from conjunctival recessus of these horses without
any ocular problems. Samples were exposed to microbiological examinations in
proper conditions. In 31 of the samples, bacteria isolation was done. Among these,
18 Staphylococcus spp., 6 Bacillus spp., 5 Acinetobacter spp. and 2 Escherichia coli
were isolated. In fungal examination 32 funguses were isolated, among which 19
fungi and 14 mould (8 Aspergillus spp., 5 Penicillum spp. and 1 Mucor) species
were identified. Staphylococcus spp. was the most isolated bacteria among all while
the most common mould was Aspergillus spp. As a result, it was stated that the
identified bacteria and fungus should be taken into consideration in medical examination of horses used in this sport and in the treatment plan of their inflammatory ocular disorders.
Keywords: conjunctival flora, javelin horse
314
P92
YarıĢ atlarının ekstremite yaralarının sağaltımında plasenta ve
5-fluorourasil (5-fu) uygulanması
Servet Kılıç
Sami Ünsaldı
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
ÇalıĢmamızı yaralanma Ģikâyetiyle kliniğimize getirilen yaĢları 10 aylık ile 6 yıl arasında değiĢen 5 adet safkan Ġngiliz ve Arap atı oluĢturmuĢtur. Olgulardaki lezyonların tamamı çite çarpma veya padok kapısına sıkıĢma sonucu oluĢan derin sıyrık ve
yırtık yaralarından oluĢmaktaydı. Yaraların oluĢumuyla sağaltıma getirilmeleri arasında ortalama 3,9 (0,5-15) gün geçmiĢti. OluĢan lezyonların tümü değiĢik derecelerde enfekte yaralar Ģeklindeydi. Tüm olgularda yaralar öncelikle antiseptikli yaĢ
bandaja alındı. Uygulama sonrası üç olguda yara dudakları dikiĢle kapatıldı. Ġki
olguda deri nekrozu nedeniyle dikiĢler tamamen açıldı. Birinde ise dikiĢler açılmasına rağmen deri ile yara yüzeyi arasında baĢlamıĢ olan adezyon nedeniyle yara
dudaklarında kısmi bir açılma gerçekleĢti. Ġki olguda açık yara sağaltımı uygulandı.
Derin granülasyon doku kaybı bulunan 3 olguya 15 ile 30 gün arasında değiĢen
sürelerde plasenta uygulaması yapıldı. BeĢ olgunun dördünde sağaltım sürecinde
taĢkın granülasyon geliĢti. Bu olgulardan birinde taĢkın granülasyon rezeke edilip
basınçlı bandajla sağaltıldı. Diğer 3‟ünde ise rezeksiyondan sonra yaraya antiproliferatif bir ajan olan 5-fluorourasil (5-FU), 5-30 gün süreyle 2-6 kez topikal olarak
uygulandı. Tüm olgularda yara dudağında iyileĢme sürecinde geliĢen epitelizasyonu hızlandırmak için çevresine skatrizan bir pomad her bandaj değiĢiminden sonra
masaj yapılarak uygulandı. ÇalıĢmanın sonunda plasentanın doku kayıplı yara yatağındaki granülasyonu hızlandırdığı, 5-FU‟nun taĢkın granülasyonu önemli bir yan
etki oluĢturmaksızın belirgin Ģekilde önlediği, yara dudağına uygulanan skatrizan
pomadın ekstremite yaralarında yavaĢ geliĢen epitel tabakanın ilerlemesini hızlandırarak yavaĢlatılmıĢ olan granülasyon dokusunun üzerini örterek iyileĢme sürecinin
sağlıklı Ģekilde devamını sağladığı gözlemlenmiĢtir.
Anahtar kelimeler: at, ekstremite yarası, sağaltım, plasenta, 5-fluorourasil
315
P92
Placenta and 5-fluorouracil applications in extremity wounds
of race horses
Servet Kılıç
Sami Ünsaldı
Fırat University, Veterinary Faculty, Department of Surgery, Elazığ
The study consisted of 5 thoroughbred English and Arab horses of ages between
10 months and 6 years brought to our clinic with a complaint of injury. All lesions
in the cases comprised deeply abraded or torn wounds resulting from hitting fence
wire or squeezing between paddock gates. An average of 3.9 (0.5-15) days had
passed between formation of wounds and be brought to treatment. All the lesions
occurred were in form of different degrees of infected wounds. The wound in all
cases underwent primarily antiseptic wet bandage. After the application, in three
cases, the wound was closed with sutures. In two cases, all sutures opened because
of complete skin necrosis. In the third case, even though all sutures opened, a
partial exposure between the wound edges was established due to pre-developed
adhesion between the skin and wound surface. Two cases underwent directly to
open wound treatment procedures. Placenta was applied to three cases with large
granulation tissue losses in durations ranging from 15 to 30 days. An exuberant
tissue was developed in four out of 5 cases. In one of these cases, the exuberant
tissue was excised and treated with compressive bandage. In other three cases
following resection, 5-fluorouracile (5-FU), an anti-proliferative agent, was applied
topically 2-6 times during 5-30 days. In all cases, a cicatrizer pomade was applied
to around the wound with massage after each bandage change to promote epithelization developing during the healing along the wound margin. At the end of
the study, it was observed that placenta accelerated granulation in the wound
beds with large tissue loss, 5-FU prevented significantly exuberant granulation with
no marked side effect, the cicatrizer pomade applied to around the wound maintained the healing process in a healthy manner, promoting the progress of slowly
developing epithelial layer in the extremity wounds over delayed granulation tissue.
Keywords: horse, extremity wound, treatment, placenta, 5-fluorouracile
316
P93
Bir midillide kongenital unilateral flexor tendo
deformitesinin (bletür) sağaltımı
Göksen Çeçen
1
2
G Ülke ÇalıĢkan
Hakan Salcı
1
1
2
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Bursa
Kastamonu Üniv., Ġhsangazi Meslek YO, Veterinerlik Bölümü, Kastamonu
Bu olgu sunumu bir midillide sağ ön distal interphalangeal eklemde Ģiddetli fleksiyona neden olan kongenital tendojen kontraktürün, desmotomi, tenetomi ve ortopedik nal uygulamaları ile olumlu sonuçlanan tedavi prosedürünün anlatılması
amaçlandı. 2 yaĢlı, erkek bir midillide, sağ ön distal interphalangeal eklemde hiperfleksiyona neden olan kongenital tendojen kontraktür tespit edildi. M. flexor
digitalis profundus (MFDP) tendosunun ligamentum accessorium‟u (MFDP-LA)
desmotomisi sonrasında, eklemdeki Ģiddetli fleksiyonda düzelme olmadığı için
MFDP tendosuna tenotomi uygulanmasına karar verildi. Tenetomi sonrasında, sağ
ön tırnağa ortopedik nal uygulaması da yapıldı. Tenotomi ve ortopedik nal uygulamasından sonra yapılan kontrollerde, sağ ön distal interphalangeal eklemdeki
hiperfleksiyonun belirgin düzeyde kaybolduğu ve sağ ön extremitede fonksiyonel
bir iyileĢme geliĢtiği tespit edildi. Tenotomiden yedi sene sonra yapılan kontrol
muayenesinde, sağ ön ekstremitede nükse iliĢkin bir bulgu olmadığı ve atın sağlıklı
bir Ģekilde yaĢamını idame ettirdiği saptandı. Prognozu olumsuz kabul edilen III.
derece fleksiyon deformitelerinde; MFDP-LA desmotomisi ile MFDP tendosu tenotomisi ve uygun bir ortopedik nal uygulaması ile tedaviden istenen sonuç alınabilmektedir. Sunulan olguda, bu sağaltım protokolünün etkinliği sayesinde, prognozun olumlu yönde etkilendiği gözlenmiĢ ve fonksiyonel iyileĢme sağlanmıĢtır.
Anahtar kelimeler: kongenital flexor tendo deformitesi, desmotomi, tenotomi,
ortopedik nal
317
P93
Treatment of a congenital unilateral flexor tendon
deformity (bouleture) in a pony
Göksen Çeçen
1
1
2
G Ülke ÇalıĢkan
Hakan Salcı
1
Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Uludag University, Bursa
2
Ihsangazi Vocational Sch. of Higher Edu., Dept. of Vet. Prog., Kastamonu Univ.,
Kastamonu
This case report aimed to explain a treatment procedure including desmotomy,
tenotomy and orthopedic shoeing for a congenital unilateral flexor tendon deformity causing severe flexion on the right distal interphalangeal joint in a pony. A
congenital tendogen contracture causing a hyperflexion on the right distal interphalangeal joint was determined in a male 2 years-old pony. After the inferior
check ligament desmotomy (MFDP-LA) of m. flexor digitalis profundus (MFDP)
tendon, because there was no improvement in the severity of the joint flexion,
tenotomy of the MFDP tendon was decided. A suitable orthopedic shoeing was
performed to right claw after tenotomy. In controls after tenotomy and application
of the orthopedic shoeing, hyperflexion on the right distal interphalangeal joint
remarkable disappeared and a functional recovery was determined on the right
fore limb. There is no recurrence on the right flexor tendon deformity in the control examination seven years after tenotomy. And the pony is living a healthy life.
th
In prognostically unfavourable 3 degree flexion deformities, the desired results
could be obtained by the treatment of inferior check ligament desmotomy and
tenotomy of the MFDP tendon with a suitable orthopedic shoeing. By force of the
treatment protocol, the prognosis affected positively and functional improvement
has been observed in this presented case.
Keywords: congenital flexural deformity, desmotomy, tenotomy, orthopedic shoeing
318
P94
Bir tayda desfluran anestezisinin hemodinamik ve postanestezik
parametreler üzerindeki etkileri: Kapsula ungula kırığı olgusu
Muhammed Enes Altuğ
Cafer Tayer ĠĢler
Ziya Yurtal
Mustafa Kemal Üniv., Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Hatay
Olgu materyalini Mustafa Kemal Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi AD kliniğine getirilen 49 kg ağırlığında 18 günlük diĢi bir tay oluĢturdu. Trafik kazası anamnezi ile müracaat eden olgunun klinik muayenesinde tırnakta maddi kayıplı kırık ve
karpal bölgede maddi kayıplı yara belirlendi. Anestezi öncesi, sırası ve sonrasında
kan gazları ve hematolojik parametreler ile kardio-pulmoner fonksiyonlar değerlendirildi. Anesteziye giriĢ ve kendine gelme zamanları kaydedildi. Anestezi indüksiyonu xylazine hydrochloride (0.5 mg/kg, iv) ve propofol (1.0 mg/kg, iv) ile sağlandı. Propofol anestezisini takiben endotrakeal tüp yerleĢtirilmesi 65 sn‟de gerçekleĢtirildi ve %100 oksijen desteği verildi. Desflurane indüksiyonu %11 ile baĢarıldı.
Palpebral ve anal refleksler 7 dk sonra kayboldu ve anestezi idamesi %9 desfluran
ile sürdürüldü. Karpal bölgedeki maddi defektli yaralar avive edilerek dikildi ve
tırnak duvarı kırığı serklaj ile onarıldı. Değerlendirme kriteri olarak parametrelerdeki
%20‟den fazla artıĢ ve azalmalar dikkate alındı. Kan gazı değerleri desfluran anestezisi öncesi ile karĢılaĢtırıldığında; anestezi sırasında pCO2 (mmHg), pO2 (mmHg),
O2Sat (%) arttığı halde anesteziden 1 saat ve 1 hafta sonra iCa, 1 hafta sonra ise
tHb (g/dL) değerleri belirgin oranda azaldı. Desfluran anestezisi öncesi ile karĢılaĢtırıldığında; anestezi sırasında WBC ve LYM% azaldı, Mono(%) ve Gra(%) arttı.
Anesteziden 1 saat sonra PLT, Mono% ve PCT arttı, LYM% ise azaldı. Bir hafta sonra
WBC, RBC, HGB ve HCT değerleri arttı, LYM % ise azaldı. Postanestezik kendine
gelme süreleri: anal reflex 2 dk, palpebral reflex 3 dk, dil oynatma 11 dk, çene açma
kapama ve kiĢneme 13 dk sonra görüldü ve sternal yatıĢ 15 dk ve ayağa kalkma ise
20 dk sonra gerçekleĢti. Non-invaziv kan basıncı (sistolik, diastolik ve ort) kontrol
(129/72/90)‟e göre xylazin sedasyonu sırasında (144/100/90) artarken, desfluran
anestezisi sırasında (73/39/50) azaldı. Postoperatif 1 saat (133/75/83) ve 4 gün
sonra (124/82/91)normal düzeye döndü. Sonuç olarak; xylazin-propofol indüksiyonu ve desfluran anestezi kombinasyonu taylarda ortopedik cerrahide güvenli bir
Ģekilde kullanılabilir.
Anahtar kelimeler: tay, desfluran, kapsula ungula kırığı, postanestezik ve hemodinamik değiĢimler
319
P94
The effects of desflurane anaesthesia on the haemodynamic and
postanesthetic parameters in a foal: Case of broken capsule ungula
Muhammed Enes Altuğ
Cafer Tayer ĠĢler
Ziya Yurtal
Mustafa Kemal Univ., Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Hatay
A case was brought to by the patient‟s own the Faculty of Veterinary Medicine,
Department of Surgery, and University of Mustafa Kemal. The foal was female, 49
kg in weight, 18-da age. Case was admitted with a history of traffic accidents. In
the clinical examination was seen broken nail with material loss and injuries in the
carpal region. The hematological and blood gas analysis, and also the cardiopulmonary functions were evaluated before, during and after anesthesia. Introduction to anesthesia and recovery times were recorded. Induction of anesthesia was
provided with xylazine hydrochloride (0.5 mg / kg, IV) and propofol (1.0 mg / kg,
iv). Following propofol anesthesia, endotracheal tube placement was performed in
65 sec and was given 100% oxygen support. Induction of inhalation anesthesia was
achieved with 11% desflurane. Palpebral and anal reflexes disappeared after 7 min
and the maintenance of anesthesia was maintained with desflurane 9%. The
wounds with material defect in the carpal region were sutured by scraping and the
nail wall fracture was repaired with cerclage. As evaluation criteria were taken into
account more than 20% increase and decrease in parameters. Blood gas values
compared with before desflurane anesthesia; the levels of pCO2 (mmHg) pO2
(mmHg) and O2 Sat (%) increased during anesthesia, whereas the levels of iCa
after one hour and one week after anesthesia and THB (g/dL) levels one week after
also significantly decreased. Compared to before desflurane anesthesia; the levels
of WBC and LYM% significantly decreased during anesthesia, and also Mono (%)
and Gra (%) increased. One hour after anesthesia PLT, Mono% and PCT% increased, and also the levels of LYM% significantly decreased. A week later, WBC,
RBC, HGB and HCT values increased, the LYM% also decreased. As the post anesthetic recovery times: 2 min the anal reflex, the palpebral reflex 3 min, 11 min the
tongue movements, the opening and closing the jaw, and the neighing of foal 13
min, 15 min sternal hospitalization and also after 20 minutes standing up appeared. Non-invasive (systolic, diastolic and mean) blood pressures, xylazine sedation (144/100/90) increased according to control (129/72/90), and also during
desflurane anesthesia (73/39/50) decreased respectively. Postoperative 1 hour
(133/75/83) and 4 days later (124/82/91) returned to the normal levels. As a result;
induction of xylazine and propofol, and desflurane anesthesia in orthopedic surgery of the foals can be used safely.
Keywords: foal, desflurane, broken capsule ungula, postanesthetic and haemodynamic changes
320
P95
Bir eĢekte kataraktın ekstrakapsüler katarakt ekstraksiyonu
(EKKE) yöntemi ile sağaltımı
1
Semih Altan
1
KurtuluĢ Parlak
2
Mustafa Arıcan
2
Dicle Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Diyarbakır
2
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Konya
Bu çalıĢmanın amacı bir eĢekte karĢılaĢılan katarakt olgusunun ekstrakapsüler katarakt ekstraksiyonu (EKKE) yöntemiyle sağaltımı ve sonuçlarını paylaĢmaktır. ÇalıĢma
materyalini 19 yaĢlı diĢi bir eĢek oluĢturdu. Körlük Ģikâyeti ile kliniğe getirilen eĢeğin yapılan klinik muayenesinde sol gözde görüĢün tamamen kaybolduğu sağ
gözde hafifte olsa görüĢün var olduğu belirlendi. Sol gözde yapılan schirmer I
gözyaĢı ölçümü 36, sağ gözde ise 19 olarak saptandı. Göz içi basınçları sol göz 21
sağ göz ise 17 olarak ölçüldü. Ultrasonografik ölçümlerde anterior lens kapsülü ile
posterior lens kapsülü arasındaki aralığın sol gözde (109 mm) sağ göze (83 mm)
göre daha kalın olduğu belirlendi. Lensin yatay eksen uzunluğu ise sol gözde 173
mm sağ gözde ise 198 mm olarak ölçüldü. Yapılan klinik ve ultrasonografik muayeneler sonucunda sol gözdeki kataraktın tedavisi için operasyon yapılmasına karar
verildi. Operasyon için eĢek genel anesteziye alındıktan sonra sol göz yukarıda
kalacak Ģekilde yatırıldı. Korneal ensizyonu takiben ön kamara Tripan Blue ile doldurularak anterior kapsül boyandı. Bu iĢlemden 2 dakika sonra ön kamara boya
kalıntılarının giderilmesi için dengeli tuz çözeltisi ile yıkandı. Ön kamara viskoelastik
bir madde olan hidroksipropilmetilselüloz ile dolduruldu. Korneal ensizyon geniĢletildi. GeniĢletilen ensizyon yerinden lens kapsülü, çekirdeği ve korteksi çıkartıldı.
Herhangi bir lens partikülü kalmayıncaya kadar yıkandıktan sonra korneal ensizyon
8/0 naylon dikiĢ materyali ile basit ayrı olarak kapatıldı. Dexametazon 0,1 ml subkonjunktival olarak yapıldıktan sonra topikal kortikosteroid ve antibiyotik uygulamaları her 2 saatte bir uygulandı. Hayvanın telefon ile yapılan kontrollerinde görmeye baĢladığı bildirildi. Sonuç olarak ömürleri uzun olan eĢeklerde de katarakt
olgularına rastlanmaktadır. Bu tip durumlar FAKO gibi çok özel ekipmanlara ihtiyaç
duyulmadan klasik yöntem olan EKKE yöntemi ile sağaltılabilir.
Anahtar kelimeler: eĢek, göz, katarakt, EKKE
321
P95
Treatment of the cataract with extracapsular cataract extraction
(ECCE) technique in a donkey
1
Semih Altan
1
KurtuluĢ Parlak
2
Mustafa Arıcan
2
Dicle University, Veterinary Faculty, Surgery Department, Diyarbakır
2
Selçuk University, Veterinary Faculty, Surgery Department, Konya
The aim of this study is to present the results of treatment of extracapsular cataract extraction (ECCE) method in a donkey with cataract. The study material consisted of an elderly female donkey. After clinical examination of both eyes blindness in left eye vision completely, in the right eye a slight vision was determined.
Schirmer I test of the left eye was measured 36, while the right eye and 19 respectively. Intraocular pressure was measured in the left eye 21mm/Hg and 17mmHg
right eye. Ultrasonographic measurements of the anterior lens capsule the distance between the posterior lens capsule and left eye (109 mm) in comparison to
the right eye (83 mm) was determined to be thicker than other The horizontal axis
length of the lens in the left eye was 173 mm and right eye was 198 mm. Result of
the clinical and ultrasonographic examination of the left eye were decided cataract
surgery for the treatment. After general anesthesia the donkey was lying for the
operation. After corneal-scleral incision, the anterior chamber was then filled with
Trypan blue to stain the anterior crystalline capsule. Two minutes after application
of the dye and its contact with the anterior capsule of the lens, the remaining dye
was removed by washing the anterior chamber with balanced salt solution. The
anterior chamber was then filled with a viscoelastic substance of hydroxypropylmethylcellulose. A wide incision was made in the limbus and the anterior lens
capsule, nucleus and cortex were extracted manually, followed by flushing to remove any remaining lens particles. Corneal incision was opposed with two interrupted nylon 8/0 sutures. Dexamethasone 0.1 ml was injected subconjunctivally.
Topical administration of corticosteroids/antibiotics every 2 hours. As a result, the
cataract cases were common problem because of long life period in donkey. As
much as this type of problem could be treated by ECCE compare to phacoemulsification method which needed for special equipment.
Keywords: donkey, eye, cataract, ECCE
322
P96
Kırmızı yanaklı bir su kaplumbağasında (Trachemys scripta elegans)
penis prolapsusunun cerrahi sağaltımı
Musa Korkmaz
Zülfikar Kadir Sarıtas
Ġbrahim Demirkan
Afyon Kocatepe Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD., Afyonkarahisar
Bu çalıĢmada, kırmızı yanaklı bir su kaplumbağasında nadir olarak görülen penis
prolapsusu ve cerrahi sağaltımı tanımlanmaktadır. 7 yaĢında erkek ve 230 gr ağırlığında kırmızı yanaklı bir su kaplumbağası, anüsten sarkan siyah bir kitle Ģikâyeti
ile üniversite hastanesine getirildi. Klinik muayenede anüsten dıĢarı sarkan kitlenin
penis olduğu görüldü. Penisin doku duyarlılığını kaybettiği ve nekroze olduğu
gözlendi. Bu yüzden penisin cerrahi giriĢim ile ampütasyonu gerçekleĢtirildi. Postoperatif süreçte gıda alımı, ürinasyon ve defakasyonla ilgili herhangi bir komplikasyonla karĢılaĢılmadı. Sonuç olarak, bu çalıĢmada kırmızı yanaklı su kaplumbağasında nadir olarak karĢılaĢılan penis prolapsusu olgusunun cerrahi sağaltımı aktarıldı ve bu tekniğin, pratikte yaĢamı olumsuz etkileyecek herhangi bir komplikasyon
olmadan uygulanabileceği söylenebilir.
Anahtar kelimeler: penis prolapsusu, fallus, kırmızı yanaklı su kaplumbağası
323
P96
Surgical treatment of penile prolapse in
a red eared slider (Trachemys scripta elegans)
Musa Korkmaz
Zülfikar Kadir Sarıtas
Ġbrahim Demirkan
Dept. of Surgery, Fac. of Vet. Med., Afyon Kocatepe Univ., Afyonkarahisar
This study was designed to describe a rarely seen case of penile prolapse and its
surgical treatment in a red eared slider (RES). A 7-year-old male RES, weighing 230
gr was referred to the university animal hospital with complaint of a black mass
formation, emerging from the anus. In clinical examination revealed that the protruding mass from the anus was prolapsed penis. The penis was insensitive and the
necrosis was observed. Therefore, the amputation of penis was carried out by
surgical intervention. During post-operative process, no complications associated
with feed intake, urination and defecation were observed. In conclusion, the surgical treatment of a rarely seen penile prolapse case in RES was reported and this
technique can be practiced without life–threatening complications in the field.
Keywords: penis prolapse, phallus, red eared slider
324
P97
Bir kırmızı yanaklı su kaplumbağasında
(Trachemys scripta elegans) kulak apsesi
Zeynep Bozkan Tatlı
Zeynep Bilgen ġen
Ali Gülaydın
ADÜ, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Aydın
Olgumuzu baĢının her iki yanında ĢiĢkinlik Ģikâyetiyle kliniğimize getirilen 3 yaĢlı
kırmızı yanaklı su kaplumbağası (Trachemys scripta elegans) oluĢturdu. Hasta sahibinden alınan bilgiye göre yaklaĢık iki ay önce her iki kulak kanalı hizasında bölgesel bir deformasyon farkedildiği ve giderek büyüdüğü ögrenildi. Anamnez bilgileri
ve yapılan klinik muayene sonucunda bilateral kulak apsesi teĢhis edildi ve içeriğin
cerrahi olarak uzaklaĢtırılmasına karar verildi. Anestezi için, kas içi medetomidin
(0.2 mg/kg) / ketamin HCl (10 mg/kg) kombinasyonu uygulandı. Ensizyon her iki
tarafta da apse çeperinin en ince olduğu bölge olan craniodorsal hattan yapıldı.
Daha sonra ince bir ekartör yardımı ile sarımsı renkte katı içerik bütün olarak çıkartıldı. Bölgenin serum fizyolojik ile irrigasyonu yapıldıktan sonra, ensizyon basit ayrı
dikiĢlerle (4/0 Monosorb®, Sutures Ltd, Ġngiltere) kapatıldı. Postoperatif olarak, 4
kez 72 saatte bir 2 mg/kg dozunda intramuskuler gentamisin enjejsiyonu (Gentamisin® 40 mg, Deva A.ġ., Türkiye) reçete edildi. OnbeĢinci gün, birinci ay ve üçüncü ayda hasta sahibinden alınan bilgiler doğrultusunda hastanın tamamen iyileĢtiği
ve nüks olmadığı öğrenildi.
Anahtar kelimeler: kaplumbağa, kulak, aural apse
325
P97
Aural abscess in a red-eared
slider turtle (Trachemys scripta elegans)
Zeynep Bozkan Tatlı
Zeynep Bilgen ġen
Ali Gülaydın
Adnan Menderes Univ., Veterinary Fac., Department of Surgery, Aydın
In this report, a red-eared slider turtle (Trachemys scripta elegans) at the age of 3
which was presented complaints of swelling on both sides of the head were discussed. According to the information obtained from owner, regional deformations
at the level of both ear canals were noticed two months ago and they became
larger over time. As a result of patient story and clinical examination, bilateral aural
abscess was diagnosed and surgical removals of the contents were decided. Medetomidine (0.2 mg/kg) and ketamine HCl (10 mg/kg) combination was administered intramuscularly for anesthesia. Incision was made craniodorsal line of abscesses which was detected as the thinnest area of the abscess wall for both sides.
Then, yellowish firm material was entirely removed with the aid of a retractor. After
irrigation of the region with sterile saline, the incision was closed with simple interrupted sutures (4/0 Monosorb®, Sutures Ltd, UK). Postoperatively, intramuscularly
gentamycin injection (Gentamisin® 40 mg, Deva Co., Turkey)at a dosage of 2
mg/kg was prescribed every 72 hours for four times. The telephone reports at
fifteenth day, the first month and the third month confirmed that the patient
recovered completely after the treatment and recurrence did not occur.
Keywords: turtle, ear, aural abscesses
326
P98
Kırmızı yanaklı su kaplumbağalarında (Trachemys scripta elegans)
konjunktivitis vakalarının enrofloksasin ile banyo tedavisi
1
Cafer Tayer ĠĢler
Muhammed Enes Altuğ
2
3
Faik Sertel Seçer Zafer Cantekin
1
1
3
Mustafa Kemal Üniv., Vet. Fakültesi, Cerrahi ve Mikrobiyoloji A. Dalları, Hatay
2
Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Su Ürünleri Bölümü, Ankara
Kırmızı yanaklı su kaplumbağalarında (Trachemys scripta elegans) sık görülen
konjunktivitis vakaları tedavi edilmediği takdirde açlık ve ölümle sonuçlanabilir. Bu
çalıĢma konjunktivitis teĢhisi konan 11 kırmızı yanaklı su kaplumbağası üzerinde
yapılmıĢtır. Klinik muayenede kaplumbağaların göz kapaklarında ödem, korneada
bulanıklık, tek veya iki taraflı gözyaĢı akıntısı ile görme kaybı ve iĢtahsızlık tespit
edilmiĢtir. Göz konjunktivasından alınan sıvaptan yapılan mikrobiyolojik ekimlerde
Aeromonas hydrophyla ve Pseudomonas türleri belirlenmiĢtir. Tedavide vitamin A
(5000 ĠÜ/L), % 3‟lük asit borik ve enrofloksasin (5mg/L) solüsyonlarıyla banyo uygulandı. Tedavi sonrası hayvanlarda tam bir klinik iyileĢme görüldü. Bu çalıĢmada
banyo tarzında enrofloksasin uygulaması kırmızı yanaklı su kaplumbağalarının
konjunktivitis tedavisinde ilk defa denenmiĢtir. Sonuç olarak; kırmızı-kulaklı kaplumbağalar ve egzotik hayvanların göz hastalıklarında enrofloksasin solüsyonu ile
banyo tedavisi alternatif bir tedavi metodu olabilir.
Anahtar kelimeler: konjunktivitis, kırmızı yanaklı su kaplumbağası (Trachemys
scripta elegans), enrofloksasin, banyo tedavisi
327
P98
Bath treatment with enrofloxacin for conjunctivitis in red-eared slider
(Trachemys scripta elegans)
1
Cafer Tayer ĠĢler
Muhammed Enes Altuğ
2
3
Faik Sertel Seçer
Zafer Cantekin
1
1
3
M. Kemal Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Microbiology, Hatay
2
Ankara Univ., Faculty of Agriculture, Department of Fisheries Science, Ankara
Conjunctivitis is frequently seen in red-eared sliders (Trachemys scripta elegans). If
the disease is untreated, it can cause starvation and death. This study was performed on eleven red-eared sliders with conjunctivitis. In the clinical examination;
there were seen closed eyes, chemosis, and unilaterally or bilaterally tear secretion,
loss of sight and anorexia. For the bacterial examination, conjunctival swap samples were taken, and as a result of microbiological analysis, Aeromonas hydrophyla
and Pseudomonas spp. were determined. For treatment 3% acide borique solution,
bath with enrofloxacin solutions (5mg/L) and Vitamin A (5000IU/Lt) were applicated. In the clinical examination after the treatment, a full recovery was seen in animals. In this study; the red-eared sliders with conjunctivitis were firstly applicated
bath treatment with enrofloxacin solutions. As a result; bath with enrofloxacin
solutions may be a suitable alternative treatment for exotic animals and red-rared
sliders with conjunctivitis.
Keywords: conjunctivitis, red-eared slider (Trachemys scripta elegans), enrofloxacin, bath treatment
328
P99
Bir tavĢancıl (Hieraaetus fasciatus)’ın parçalı sağ ulna kırığının
kemik manĢonla sağaltımı
Sami Ünsaldı
1
Esin Ünsaldı
2
1
2
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Elazığ
Gıda Kontrol Laboratuvar Müdürlüğü, Histoloji Bölümü, Konya
Hastanemize getirilen bir tavĢancılın (Hieraaetus fasciatus) yapılan muayenesinde
sağ kanadında bir kırık tespit edilmiĢtir. Alınan radyografisinde sağ ulnasında parçalı bir kırığın olduğu ve etrafında saçma tanelerinin bulunduğu görülmüĢtür. Hayvana 2 gün süreyle oral yolla gıda ve subkutan dekstroz uygulaması yapıldıktan
sonra anesteziye alınarak kırık fragmanlara bir allogreft (homogreft) kemik manĢonu uygulanmıĢtır. On dört ay boyunca yapılan takibinde kallus oluĢumunun düzenli
ve komplikasyonsuz bir Ģekilde geliĢtiği ve hayvanın sağlığına tam olarak kavuĢtuğu görülmüĢtür. Homogreft kemik manĢonun vahĢi kanatlı kırıklarının sağaltımında
alternatif olarak kullanılabileceği kanısına varılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: kırık, manĢon, vahĢi kanatlı
329
P99
Immobilization of comminuted fracture of the right ulnea
in a Bonelli’s eagle (Hieraaetus fasciatus) with bone muff
Sami Ünsaldı
1
1
Esin Ünsaldı
2
Department of Surgery, Veterinary Faculty, Fırat University, 23119, Elazığ
2
Food Control Laboratuary Directory, Histology Department, Konya
It was determined a fracture in the right wing of a Bonelli‟s eagle (Hieraaetus fasciatus) presented to our hospital. Radiographic examination detected a comminuted
fracture in its right ulnea and bullets around it. Having fed orally and administered
subcutaneously dextrose during 2 days, the animal was anesthetized and then the
fractures were immobilized using a homograft bone muff. During 14 months of
follow-up period, callus formations underwent uniform development with no
complication and the animal regained its full recovery. It was suggested that homograft bone muff can be used as an alternative for the treatment of avian fractures.
Keywords: fracture, muff, wild winged
330
P100
Karacalarda (Capreolus capreolus) travmanın hematoloji ve
kan biyokimyası üzerine etkisi
H Özlem Nisbet
1
1
2
Cevat Nisbet
2
Ondokuz Mayıs Üniv., Veteriner Fak., Cerrahi ve Biyokimya A. Dalları, Samsun
VahĢi hayvanlarda travmatik yaralanma sırasında hematolojik ve plazma biyokimyasal profilleri etkilenebilir. Karacaların yaĢamlarında karĢılaĢtıkları en stresli durumların baĢında travma gelmektedir, bu da serum protein ve diğer kan biyokimyasal parametrelerinde değiĢikliğe yol açmaktadır. Bu çalıĢmada, farklı cinsiyet ve
yaĢtaki 17 karacanın (Capreolus capreolus) kan profilleri karĢılaĢtırıldı; bunların 10‟u
yaralı ve 7‟si sağlıklı kontrol grubunu oluĢturdu. Kan örnekleri vena jugularis‟ten
alındı. Biyokimyasal parametreler otoanalizör kullanılarak ve hematolojik parametreler hematolojik analizör kullanılarak ölçüldü. Plazma aspartat aminotransferaz,
alanin transaminaz, laktat dehidrogenaz aktiviteleri, kreatinin ve glukoz konsantrasyonları yaralı karacalarda daha yüksek bulundu. Bazı hematolojik parametrelerin
de yaralı karacalarda yüksek olduğu tespit edildi. Bu çalıĢma karacalarda travmanın
hematolojik ve serum biyokimyasal profilleri üzerine etkilerini ortaya koymaktadır.
Bu parametreler yaralı karacaların durumunun değerlendirilmesinde ve tedavi
seçenekleri konusunda yardımcı olabilir.
Anahtar kelimeler: biyokimyasal değerler, hematolojik değerler, karaca, travma
331
P100
Effect of trauma on the haematology and blood chemistry of
roe deers (Capreolus capreolus)
H Özlem Nisbet
1
2
Cevat Nisbet
University of Ondokuz Mayıs, Faculty of Veterinary Medicine, Departments of
1
2
Surgery and Biochemistry, Samsun
Haematological and plasma biochemical profiles can be affected during traumatic
injury in wild animals. The trauma of roe deer is likely to be one of the most stressful events in their lives, as it is clearly indicated by the changes in some of their
serum proteins and other blood biochemical parameters. The present study compares the blood profiles of 17 roe deer (Capreolus capreolus) of different sex and
age: 10 were injured and 7 were healthy controls. Blood samples were obtained
from the jugular vein. Biochemical parameters were measured using an autoanalyzer and haematological parameters were measured using a haematology analyser.
The plasma activity of aspartate aminotransferase, alanine transaminase, lactate
dehydrogenase, creatinine, and the glucose concentrations were significantly higher in the group of injured. Some haematological parameters were also elevated
in injured roe deers. This study reported depicts effects of trauma on hematological and serum biochemical profiles of roe deers compared to healthy roe deers.
These parameters may be used to assess the condition and treatment options of
injured roe deer.
Keywords: biochemical values, haematological values, roe deer, trauma
332
P101
Balıklarda karanfil yağı anestezisi
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Eren Polat
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Elazığ
Anestezi, hayvanlarda bedenin tümünün ya da belli bir bölümünün ağrıya duyarsız
hale gelmesini sağlayan iĢlemdir. Balıkların anestezisinde, hareketin azalması sağlanarak, uygulanacak iĢlemlerin daha kolay ve balığa zarar vermeden yapılması
amaçlanır. Balıkların anestezisinde yapay ve doğal ürünler olmak üzere birçok
madde kullanılır. Bunlardan birisi de Eugenol olarak bilinen karanfil yağıdır. Karanfil
yağı tıpta ve diĢ hekimliğinde kullanımı tescil edilmiĢ lokal bir anestezik konumundadır. Balıkların karanfil yağına maruz bırakıldıktan sonra taze suda çabuk uyanması önemli bir avantajdır. Bunun yanında karafil yağının zehirleyici etkisinin az olması
ve ucuz olması önemlidir. Bu çalıĢma, karanfil yağının balıklar üzerindeki anestezik
etkisini araĢtırmak amacıyla yapılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: balık, karanfil yağı, anestezi
333
P101
Clove oil anesthesia in fish
Mehmet Cengiz Han
Aydın Sağlıyan
Eren Polat
Department of Surgery, Faculty of Veterinary Medicine, Fırat University, Elazığ
Anesthesia, all of the body in animals or to become insensitive to a certain section
is the process by which cause pain. The reduction in movement abounded in anesthesia will be applied, provided that transactions are intended to be done more
easily and without damaging the fish. Stuffed fish in anesthesia to artificial and
natural products are used in many articles. One of them, also known as eugenol
clove oil. Clove oil in medicine and dentistry is a local anesthetic has been registered to use. After the anesthesia of clove oil, fish quickly wake up in fresh water.
This is an important advantage. In addition to the clove oil has a little toxic effect
and is a cheap. In this study, the effect of the clove oil was investigated in fish
anesthesia.
Keywords: fish, clove oil, anesthesia
334
P102
Bir kurtta karĢılaĢılan otitis ve
retrofarengeal yaranın sağaltımı
Servet Kılıç
Sami Ünsaldı
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
Kliniğimize Elazığ Doğal Koruma ve Milli Parklar ġube Müdürlüğü ekipleri tarafından yaralanma ve Ģiddetli denge bozukluğu Ģikâyeti ile sunulan bir kurdun yapılan
klinik muayenesi ile radyografik bulguları değerlendirilmiĢ, uygulanan sağaltım
tartıĢılmıĢtır. Kliniklerimizde az rastlanan ve sayıları gittikçe azalan bu hayvanda
yapılan sağaltım, elde edilen sonuçlar ile sağaltım sürecinde karĢılaĢılan zorlukların
meslektaĢlarımızın dikkatine sunulması düĢünülmüĢtür.
Anahtar kelimeler: kurt, otitis, yara, sağaltım
335
P102
Treatment of retropharyngeal wound
and otitis encountered in a wolf
Servet Kılıç
Sami Ünsaldı
Fırat University, Veterinary Faculty, Department of Surgery, Elazığ
The clinical examination and radiographical findings of a wolf presented to our
clinic by Elazığ Natural Conservation and National Parks Branch team with complaints of injury and severe balance disorder have been evaluated and the treatment applied has been discussed. It was thought to bring into the attention of our
colleagues the treatment applied, results obtained and difficulties encountered
during the treatment process in this animal rarely seen in our clinics and decreasing gradually in number.
Keywords: wolf, otitis, wound, treatment
336
P103
Bir dağ keçisinde (Capra aegagrus) saçma tanesinin
neden olduğu inkoordinasyon ve beyin travması olgusu
Servet Kılıç
Sema Çakır
Eren Polat
Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Elazığ
Kliniğimize Elazığ‟ın Keban ilçesinde balıkçılıkla uğraĢan vatandaĢlar tarafından
görme kaybı ve baĢını sürekli geriye doğru tutma Ģikâyeti ile yaklaĢık olarak bir
yaĢında diĢi bir dağ keçisi getirildi. Klinik muayenede keçinin sürekli diĢ gıcırdattığı,
üst göz kapağının hafif ĢiĢkin olduğu, baĢını sürekli sol arkaya doğru tuttuğu; göz
muayenesinde ise hayvanın görmediği, pupillalarının dilate, pupilla ıĢık refleksinin
zayıf ve optik papillanın ödemli olduğu tespit edildi. Radyografide vücudun birçok
yerinde saçma tanesi belirlendi. Yüksekten düĢme veya silahla vurulmaya bağlı
beyin travması Ģüphesi ile hayvana 3 gün arayla 0.3 mg/kg dozunda 5 kez i.m.
dexamethasone (Devamed, Topkim), amaurosis ve sinirsel hasarı düzeltmek için tek
doz 1 ml im A (Ademin, Ceva), 2 hafta süreyle günlük 5 ml im B (Berovit, Ceva)
vitaminleri uygulaması yapıldı. Ġki haftalık sağaltım sonucunda hayvanın diĢ gıcırdatmasında azalma, göz kapağındaki ödemde tam bir rezorpsiyon sağlanmasına
karĢın baĢın tutuĢ pozisyonunda önemli bir değiĢiklik sağlanamadı. Bunun üzerine
ksilazin ve ketamin anestezisi altında hayvanın kafa tomografisinin alınmasına karar
verildi. Tomografide hayvanın beyninde saçma tanesi ve hematom saptandı. Mevcut hematomun zamanla rezorbe olabileceği ancak körlüğün kalıcı hale gelebileceği hususunda hayvan sahibi bilgilendirilmiĢtir. Kliniğimizde bir dağ keçisinde
tomografiyle ortaya konulan saçma tanesinin neden olduğu beyin lezyonunun ve
uygulanan sağaltımın sonuçlarının sunulmasının yararlı olacağı kanısına varılmıĢtır.
Anahtar kelimeler: dağ keçisi, saçma tanesi, beyin, tomografi, tedavi
337
P103
Incoordination and brain trauma by pellet in
a mountain goat (Capra aegagrus)
Servet Kılıç
Sema Çakır
Eren Polat
Fırat University, Veterinary Faculty, Department of Surgery, Elazığ
A one-year-old female mountain goat was brought to our clinic by fishermen from
Keban district of Elazig with complaints of blindness and constantly keeping its
head backwards. It was detected that in clinical examination the goat ground constantly its teeth, its upper eyelid was slightly swollen, held its head always pointed
toward left behind; in ocular examination, the animal was blind, its pupil was dilated, its pupillary light reflex was weak and its papilla opticus was edematous. Radiography determined pellet in many parts of the body. The animal received five
times im dose of 0.3 mg/kg dexamethasone (Devamed, Topkim) at three days of
intervals for suspected brain trauma due to falling from the height or being hit
with a gun, a single dose of 1 ml im vitamine A (Ademin, Ceva), daily 5 ml vitamine
B (Berovit, Ceva) for two weeks to correct amaurosis and neural damage. Although
at the end of two week treatment a decrease in animals dental grinding and full
resorption in eyelid edema were obtained no improvement in holding position of
the head was achieved. Thereupon, it was decided to take head tomography of the
case under xylazine and ketamine anesthesia. Tomography revealed the presence
of pellet and hematoma in animal brain. The client was informed in term of that
available hematoma would be resorbed over time but the blindness could be permanent. It has been concluded that it would be useful to present the results of the
treatment applied and the brain lesions caused by pellet revealed tomographically
in a mountain goat in our clinic.
Keywords: mountain goat, pellet, brain, tomography, treatment
338
P104
Bir Hint horozunda salivar kist olgusu
1
1
1
1
Ġsmail Alkan
Yağmur KuĢcu
Tunahan Sancak
Nazmi Atasoy
1
2
3
Musa Gençcelep
Hasan Hüseyin Arı
Sema Uslu
1
2
3
Yüzüncü Yıl Üniv., Veteriner Fak., Cerrahi, Anatomi ve Histoloji A. Dalları, Van
ÇalıĢma materyalini 13.05.2014 tarihinde Yüzüncü Yıl Üniversitesi Hayvan Hastanesi
Cerrahi Kliniği‟ne getirilen on aylık hint horozu oluĢturmaktadır. Hasta sahibinden
ağız bölgesinde ĢiĢlik, hırıltılı solunum, yeme güçlüğü, kilo kaybı anamnez bilgisi
alındı. Hasta bu bilgiler ıĢığında muayene edildi. Muayene sırasında alt damakta
salivar bezler ve farinksin dorsalinde yumuĢak damağın altında palpasyonla büyüyen kisttik oluĢuma rastlandı. Gll. mandibularis rostrales‟de olduğu düĢünülen kiste
operatif giriĢimde bulunuldu. Önce yumurta akı kıvamında sonra kazeöz olan içerik
boĢaltıldı. OluĢan kavite teinture de‟iode ile irrige edildi. Mikrobiyolojik ve histolojik
kontrol amacıyla içerik ve kist duvarından parça alındı. Gliserin iode ve sistemik
antibiyotik önerildi. Bu olguyla ilk kez karĢılaĢıldığından poster yapılmasına karar
verildi.
Anahtar kelimeler: salivar kist, Hint horozu
339
P104
Case of salivary cyst in a Aseel rooster
1
1
1
1
Ġsmail Alkan
Yağmur KuĢcu
Tunahan Sancak
Nazmi Atasoy
1
2
3
Musa Gençcelep
Hasan Hüseyin Arı
Sema Uslu
1
Yüzüncü Yıl University, Faculty of Veterinary Medicine, Departments of Surgery,
2
3
Anatomy and Histology, Van
This case consists of ten months old Aseel rooster that was consulted to YYÜ,
Surgery Clinic of Veterinary Medicine. Ġnformation of swollen in cavum oris, wheezing, anorexia, loss of weight were obtained in anamnesis. Patient was examined
with this anamnesis. Cystic formation that is soft and noticing with palpation was
determined in the salivary glands of the palate and dorsal wall of the pharynx.
Operation was performed to cystic formation which is thought in Gll. mandibulares. Caseous content was emptied. Cavity was irrigated with teinture d‟iode. For
microbiological and histological evaluation, samples were taken from content and
cyst wall. Glycerin iode and systematic antibiotics were advised. Due to first time
encountered with this case, case presentation was decided.
Keywords: salivary cyst, Aseel rooster
340
P105
Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Veteriner Fakültesi Cerrahi
Kliniğine getirilen kanatlıların genel değerlendirilmesi:
120 olgu (2000-2013)
Ġbrahim Akın
Rahime Yaygıngül
Onur Özgün Derincegöz
Zeynep Bozkan Tatlı
Zeynep Bilgen ġen Cahit Gürsel Bellek
Osman Bulut
Murat Sarıerler
Ali Belge
Nuh Kılıç
Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Aydın
Bu çalıĢmada 2000-2013 yılları arasında ADÜ Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği‟ne
getirilen kanatlı hayvanlarda, cerrahi hastalıkların dağılımları ile getirildikleri dönemler irdelenmiĢtir. AraĢtırma materyalini, ADÜ Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği‟ne 2000-2013 yılları arasında getirilen değiĢik ırk, tür, cinsiyet ve yaĢta 120 adet
kanatlı hayvan oluĢturmuĢtur. Hayvan türlerinin cinsiyet ve yaĢları değerlendirmeye
alınmamıĢtır. Kanatlıların, evcil ve yabani olarak dağılımına bakıldığında; % 70,83
evcil ve % 29,16 yabani kanatlı olarak tespit edilmiĢtir. Evcil kanatlılarda % 32,50 ile
muhabbet kuĢu, yabani kanatlılarda ise % 14,16 ile Ģahin en çok getirilen kanatlıları
oluĢturmuĢtur. Mevsimsel olarak incelendiğinde, yaz mevsimi % 29,16 ve ilk bahar
mevsimi % 26,66 ile en çok hasta getirilen dönemler olmuĢtur. Yaz mevsimindeki
hasta sayıları evcil hayvanlarda % 20 ve yabani hayvanlarda % 9,16 olarak tespit
edilmiĢtir. Aylar bazında yapılan incelemede, Temmuz ayında % 15 hasta ile en çok
hasta gelen ay olmuĢtur. Temmuz ayları içerisinde en çok getirilen tür ördek olmuĢtur. Tür ayrımı yapılmadan karĢılaĢılan Cerrahi Hastalıklar, ortopedik ve diğer
hastalıklar olarak ikiye ayrılmıĢtır. Ortopedik problemler % 61,66 ve diğer problemler % 38,33 olarak tespit edilmiĢtir. Ortopedik problemler, kırıklar(açık ve kapalı),
lukzasyon ve yumuĢak doku travmaları olarak ayrılmıĢtır. En çok karĢılaĢılan ortopedik problemler, % 56,75 ile kapalı kırıklar olmuĢtur. Kemiksel olarak bakıldığında
en çok humerus kırıklarıyla % 30,50 sıklığında karĢılaĢılmıĢtır. Bu bulgular ıĢığında,
özellikle Temmuz ayı olmak üzere en çok yaz mevsiminde kanatlı hayvanlar getirilmiĢtir. Evcil hayvanlar hasta populasyonun çoğunluğunu oluĢtururken, kanatlılar
arasında ortopedik problemler önemli bir yer tutmaktadır.
Anahtar kelimeler: evcil, yabani, kanatlı, ortopedik, cerrahi, Aydın
341
P105
Evaluation of poultry patients referred to the Surgery Clinics of
Veterinary Medicine of University of Adnan Menderes:
120 cases (2000-2013)
Ġbrahim Akın
Rahime Yaygıngül
Onur Özgün Derincegöz
Zeynep Bozkan Tatlı
Zeynep Bilgen ġen Cahit Gürsel Bellek
Osman Bulut
Murat Sarıerler
Ali Belge
Nuh Kılıç
Adnan Menderes Univ., Fac. of Vet. Med., Dept. of Surgery, Aydın
In the study, surgical diseases between the years of 2000-2013 are examined according to the distrubution and the period in which poultry brought to Surgery
Clinics of Faculty of Veterinary Medicine of University of Adnan Menderes. The
research material was consisted by different kinds of breeds, species, sexes and
ages of 120 poultry that brought between the years of 2000-2013 to Surgery Clinics of Faculty of Veterinary Medicine of University of Adnan Menderes. The distribution of poultry as wild and domestic were detected as 70,83% domestic poultry
and 29,16% wild poultry. 32,50% budgerigar in domestic poultry and 14,16% hawk
in wild poultry were determined. With the respect of seasonal analyzing, in summer 29,16% and in spring 26,66% of poultry were the season of the most poultry
brought. In the summer, 20% domestic poultry and 9.16% wild poultry were detected of all cases. Monthly sorting shows that there were most patients by 15% in
July. Ducks were most brought species of poultry in the July. Surgical diseases seen
without distinction of species, seperated as orthopedic problems and other problems. Orthopedic problems were 61,66% and other problems were %38,33. Orthopedic problems divided into fractures (opened and closed), luxations and soft
tissue trauma. The most common ortopedic problems were closed fracture as
71.18%. Humerus bone fractures were the most come up with 30,50%. In light of
the findings set out in this report, poultry are mostly brought to our clinics in
summer, especially in June. As domestical poultry forms most of patient population, orthopedic problems have a large percentage for poultry.
Keywords: domestic, wild, poultry, orthopedic, surgery, Aydın
342
P106
Lori ırkı bir papağanda (Lorius garrulus) rastlanan lipom olgusu
1
Mustafa BarıĢ Akgül
2
Aylin Alasonyalılar Demirer
1
Ġsmail Altuğ ġen
1
Melike Çetin
1
2
Volkan Ġpek
1
Deniz Seyrek ĠntaĢ
2
Uludağ Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi ve Patoloji Anabilim Dalları, Bursa
Bu olgu sunumunda 21 yaĢlı, erkek, Lori ırkı (Lorius garrulus) bir papağanda belirlenen tümöral oluĢumun tanısı ve sağaltımından bahsedilmektedir. Hasta kliniğimize
bir aydır boyun bölgesinde ĢiĢkinlik geliĢtiği Ģikâyeti ile getirdi. Klinik muayenede
boynun sağ tarafında ceviz büyüklüğünde, üzerindeki tüyler dökülmüĢ, katı-esnek
kıvamda, sınırları belirgin bir yapı saptandı. Genel anestezi altında kitle ekstirpasyonu gerçekleĢtirildi. Örneğin histopatolojik değerlendirmesi sonucunda lipom
olduğu belirlendi.
Anahtar kelimeler: lipom, papağan, tümör
343
P106
A case of lipoma in a parrot (Lorius garrulus)
1
Mustafa BarıĢ Akgül
2
Aylin Alasonyalılar Demirer
1
Ġsmail Altuğ ġen
1
Melike Çetin
1
2
Volkan Ġpek
1
Deniz Seyrek ĠntaĢ
2
Uludağ Univ., Fac. of Vet. Med., Depts. of Surgery and Pathology, Bursa
This is a case report about the diagnosis and operative treatment of a lipoma in a
21-years-old male parrot (Lorius garrulus). The patient was presented with a growing mass in the cervical region since one month. Clinical examination showed a
well-defined soft tissue mass on the right lateral aspect of the neck. The feathers
on the surface were lacking and the consistency was firm-elastic. The mass was
removed under general anaesthesia. Histopathological investigation revealed a
lipoma.
Keywords: lipoma, parrot, tumour
344
P107
Bir örümcek maymununda suprakondüler femur kırığının
(Salter-Harris tip 1) modifiye rush pinleme yöntemi ile sağaltımı
1
Semih Altan
2
AyĢe Kocabıyık
KurtuluĢ Parlak
3
3
Mustafa Arıcan
1
2
Dicle Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Diyarbakır
SDÜ ġarkikaraağaç MYO, Laborant ve Vet. Sağlık Prog., ġarkikaraağaç, Isparta
3
Selçuk Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Konya
Bu sunumun amacı bir örümcek maymununda sağ femurun distal epifizindeki
kırığın modifiye Rush pinleme yöntemi ile sağaltımı ve sonuçlarını paylaĢmaktır.
ÇalıĢmanın materyalini 2 yaĢlı bir örümcek maymunu oluĢturdu. Kliniğe kafesinde
ayağına zincir dolanmasına bağlı sağ arka ayağında topallık Ģikâyeti ile getirilen
maymunun yapılan klinik ve radyolojik muayenesinde sağ femurda suprakondüler
(Salter-Harris Tip 1) kırık oluĢtuğu tespit edildi. Maymun, medetomidin (50 µg/kg)
ile sedasyonu takiben ketamin (3 mg/kg) ile indüksiyonu sağlandıktan sonra izofluran ile inhalasyon anestezisine alındı. Anesteziye alınan hayvana distal femur üzerinden craniolateral yaklaĢımla kırık fragmentlerine ulaĢıldı. Kırık fragmentlerinin
redüksiyonu sağlandıktan sonra bir tanesi lateral kondilustan bir tanesi de medial
kondilustan olmak üzere iki kirschner teli yaklaĢık 20-30° açı ile femurun medullası
içerisine gönderilerek kırığın stabilizasyonu sağlandı. Kirschner tellerinin ucu rush
pinlerinde olduğu gibi her bir kondilusun üzerine kıvrılarak operasyon açıklığı
kuralına uygun olarak kapatıldı. Ekstremite 21 gün bandaja alındı. Operasyondan
sonra hayvanın 1 aylık kontrollerinde kırığın iyileĢtiği ve ilgili ekstremitesini rahat
bir Ģekilde kullandığı belirlendi. Sonuç olarak kedi ve köpeklerdeki suprakondüler
femur kırıklarının sağaltımında baĢarılı Ģekilde kullanılan modifiye rush pinleme
yönteminin yeterli düzeyde literatür veriye sahip olmayan egzotik türlerde de güvenle kullanılabileceği düĢünülmektedir.
Anahtar kelimeler: örümcek maymunu, modifiye rush pinleme, osteosentez, femur
345
P107
Supracondylar femur fracture (Salter-Harris type 1) treatment with
modified rush pin technique in a spider monkey
1
Semih Altan
2
AyĢe Kocabıyık
KurtuluĢ Parlak
3
3
Mustafa Arıcan
1
2
Univ. of Dicle, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Diyarbakır
Univ. of Süleyman Demirel, ġarkikaraağaç Vocational School, Dept. of Laboratory
and Veterinary Health, ġarkikaraağaç, Isparta
3
Univ. of Selçuk, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Surgery, Konya
The aim of this study is to share the treatment of distal epiphysis fracture of the
right femur with modified Rush pin method and results in a spider monkey (Ateles). A two year old spider monkey with supracondylar fracture of the femur was
presented in the Department of Surgery. The animal has lameness on the right
hind leg due to the chain entanglement for two days by anamnesis. After clinic and
radiographic examination supracondylar femur fracture (Salter-Harris type 1) was
determined. The monkey was sedated by medetomidine (50 µg/kg) and ketamine
(3 mg/kg) than anesthetized with isoflurane. On the anesthetized animal through a
craniolateral approach to the distal femur fracture fragments was reached. After
fixation of the fracture fragments two Kirschner wires were used. For stabilization
kirschner wires were sent into the medulla of the lateral and medial condylus by an
angle of approximately 20 to 30. The end of the kirschner wires were bended on
each condylus as with the rush pins and openings were closed in accordance with
the rules of operation. Bandage was performed for 21 days. After the operation, in
monthly checks of the animal, the healing of the fructure and the easily usage of
the concerned extremity was determined. As a result, even the lack of the literature, it is expected that modified Rush pin method which has been successfully used
for Supracondylar femur fractures in cats and dogs can be used safely in exotic
species, too.
Keywords: spider monkey, modified rush pin method, osteosynthesis, femur
346
P108
Mustafa Kemal Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği’ne
getirilen vakaların değerlendirmesi: 1293 olgu (2009-2013)
Cafer Tayer ĠĢler
M Zeki Yılmaz Deveci
Muhammed Enes Altuğ
Ramazan Gönenci
Ziya Yurtal
Mustafa Kemal Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Antakya
Bu çalıĢmada 2009-2013 yılları arasında MKÜ Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniğine
getirilen vakaların genel değerlendirilmesi amaçlanmıĢtır. 5 yılda toplam 1293
vakanın; %56.45‟ini pet hayvanları(%43.38 Köpek, %12.06 Kedi, %1.00 Diğer),
%28.53‟ünü çiftlik hayvanları (%24.36 Sığır -%18.25 Buzağı-, %1.70 Koyun, %1.62
Keçi, %0.85 Tektırnaklılar), %11.28‟ini kanatlı hayvanlar (%6.03 yabani ve %5.25
evcil), %3.71‟ini egzotik hayvanlar oluĢturmuĢtur. Hasta potansiyelini en fazla pet
hayvanlarının (%56.45) oluĢturduğu ve zamanla artıĢ gösterdiği, çiftlik hayvanlarının(%28.53) ikinci sırada olduğu, sonrasında ise Hatay bölgesinin ekolojik konumu
dolayısıyla yabani ve egzotik hayvan hasta potansiyelinin de (%9.74) önemli bir
orana sahip olduğu gözlenmiĢtir. Hastaların %56.92‟si erkek, %43.15‟i ise diĢiydi.
%0.46‟sı müdahale edilemeden veya müdahale esnasında ölmüĢ ve %1.93‟ü ötenazi veya kesime sevk edilmiĢtir. Hastaların %57.08‟ine medikal ve %42.92‟sine operatif sağaltım uygulamaları gerçekleĢtirilmiĢtir. Kliniğimize gelen ve en sık karĢılaĢılan
hastalıklar ise; pet hayvanlarında genel cerrahi hastalıklar %42.60, kemik lezyonları
%36.16, göz hastalıkları %8.90; çiftlik hayvanlarında genel cerrahi hastalıklar
%28.18, eklem hastalıkları %27.10, sindirim sistemi hastalıkları %22.49; yabani kanatlı hayvanlarda kemik lezyonları %87.17, genel cerrahi hastalıklar %21.79, sinir
lezyonları %3.84; evcil kanatlı hayvanlarda genel cerrahi hastalıklar %50.00, kemik
lezyonları %29.41, göz hastalıkları %14.70; egzotik hayvanlarda kemik lezyonları
%70.83, göz hastalıkları %12.5, genel cerrahi hastalıklar %12.5 olarak seyrettiği
tespit edilmiĢtir. Cerrahi Kliniğimizin beĢ yıllık faaliyeti kendi içerisinde değerlendirildiğinde hasta sayısının yıllara göre arttığı ve yıllık hasta sayısının 151‟den(2009)
348‟e (2013) yükseldiği tespit edilmiĢtir. Sonuç olarak; tüm hayvan gruplarında en
sık karĢılaĢılan sorunlar arasında ortopedik hastalıklar, yumuĢak doku hastalıkları
olduğu, göz hastalıklarının da yaklaĢık %10 gibi önemli bir orana sahip olduğu
belirlenmiĢtir. Ayrıca; gelen hastaların çoğunluğunun kırık, kronik göz hastalıkları,
atresia coli, abomasum deplasmanı gibi uzmanlık gerektiren ve pratisyen hekimlerin gönderdiği zor vakalardan oluĢtuğu dikkate alındığında; MKÜ Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği bölge hayvancılığı ve yaban hayatı sorunlarının çözümüne
önemli katkılar sunmaktadır.
Anahtar kelimeler: veteriner, cerrahi kliniği, hastalık, Hatay
347
P108
Evaulation of the patients in Surgery Clinic of Faculty of Veterinary
Medicine, Mustafa Kemal University: 1293 cases (2009-2013)
Cafer Tayer ĠĢler
M Zeki Yılmaz Deveci
Muhammed Enes Altuğ
Ramazan Gönenci
Ziya Yurtal
Department of Surgery, Fac. of Vet. Med., Mustafa Kemal University, Antakya
In this study, the patients in Surgery Clinic at Faculty of Veterinary Medicine, Mustafa Kemal University between 2009-2013 years were evaluated. In five years, the
patients were listed as %56.45 pet animals (%43.38 dog, %12.06 cat, %1.00 other),
%28.53 farm animals(%24.36 cattle-%18.25 calf-, %1.70 sheep, %1.62 goat, %0.85
equine), %11.28 birds(%6.03 wild and %5.25 domestic), %3.71 exotic animals in the
total 1293 cases. It was seen that; firstly; Pet animals diseases were been as
%56.45 and they were tends to increased potentially. Secondly farm animals
(%28.53), and then wild and exotic animals (%9.74) have important patient potential because of Hatay region‟s ecological position. The patients were %56.92 male
and %43.15 female. %0.46 of patients died before or during treatment and %1.93
of patients were dispatched to slaughter or euthenasia. Treatment options were
performed medically in %57.08 of cases and operatively in %42.92. The most
common diseases in our clinic have determined as; in pet animals %42.60 general
surgical diseases, %36.16 bone lesions, %8.90 eye diseases; in farm animals %28.18
general surgical diseases, %27.10 joint disorders, %22.49 digestive system diseases; in wild birds %87.17 bone lesions, %21.79 general surgical diseases, %3.84
nerve lesions; in domesticated birds %50.00 general surgical diseases, %29.41
bone lesions, %14.70 eye diseases; in exotic animals %70.83 bone lesions, %12.5
eye diseases, %12.5 general surgical diseases. Our clinic's activity in that five years
was observed on the rised annual number of patients from 151 (2009) to 348
(2013) and there is yearly increasing patient potential. As a result; the most seen
diseases was determined as orthopedic and general surgical diseases in all animal
species. The eye diseases was found important too with about %10 rate. Also;
majority of patients were difficult and expertise requiring diseases such as fractures, atresia coli, displacements of abomasum, chronic eye diseases. So, Department
of Surgery, MKU Faculty of Veterinary Medicine has provided an important contribution in solving of Hatay region‟s livestock and wildlife problems.
Keywords: veterinary, surgery clinic, disease, Hatay
348
ÇalıĢtaylar
349
350
Kedi ve köpeklerde kilitli Küntscher çivisi uygulamaları
(Ortho-Pet Vetlock sistemi)*
Murat Sarıerler
Adnan Menderes Üniv., Veteriner Fak., Cerrahi AD, Batı Kampüsü, IĢıklı, Aydın
*Bu çalıĢtay Ortho-Pet (Ġzmir, Türkiye) sponsorluğunda gerçekleĢtirilmiĢtir
Kırık Tanımı ve Kırık Fiksasyonunun Biyomekaniği
Kemik dokunun bütünlüğünün bozulması “kırık” olarak tanımlanır.
Kırık fiksasyonunun temel amacı, kırık iyileĢmesine yardımcı olacak stabil bir ortam
sağlamaktır. Operatör uygun fiksasyon tekniğini seçer ve baĢarı ile uygularsa kortikal kemiğin yeniden kusursuz rekonstrüksiyonunu sağlayabilir. Seçilen fiksasyon
yöntemi, ekstremiteye erken yüklenmeye olanak sağlar, aksiyal ve rotasyonel hareketleri maksimum ölçüde sınırlar ise kortikal kemiğe, kırık iyileĢmesi için gerekli
Ģartları sağlamıĢ olur. Kemiğin fiksasyonu, bandaj ve splint uygulamaları, lineer
veya sirküler eksternal fiksatörler, intrameduller pin uygulamaları, plak uygulamaları, interlocking çivileme tekniği ve yardımcı materyaller olan kortikal vidalar veya
serklaj tellerinin kombine kullanımı ile sağlanabilir.
Klinik olarak sağaltım sürecindeki diafizer kırıkların çoğu postoperatif dönemde,
belli düzeyde bükülme, torsiyon ve kompresyon kuvvetlerine maruz kalırlar. Kemiğin kendisine, kırığın lokalizasyonuna ve tipine bağlı olarak Ģekillenen gerilme ve
makaslama kuvvetlerinin nötralizasyonu da önemlidir.
Tek bir fikzasyon sisteminin sağlayacağı stabilite yeterli olmadığında birden çok
fikzasyon sisteminin beraber kullanımı düĢünülebilir.
Ġntrameduller (ĠM) Pin Uygulamaları ve Temel Prensipleri
Kırık fiksasyonunda kullanılan farklı tipde pinler geliĢtirilmiĢtir. Veteriner pratikte en
sık kullanılan pinler yuvarlak kesitli olan Kirschner telleri ve Steinmann pinleridir.
Teorik olarak, bir ĠM pinin kemiğin distal ve proksimalindeki metafizer kemiğe
sağlam olarak yerleĢtirilmesi (saplanması) durumunda yeterli bükülme direncini,
yani bükülme kuvvetlerine karĢı dayanımı sağlayacağı söylenir. Ancak bunun olabilmesi için, kırık hattı düzeyinde, kullanılan ĠM pinin çapı kemiğin medullasının
çapına eĢit olmalıdır. Uzun kemiklerinin anatomik yapılarındaki doğal açılanmalar
ve kemiğin farklı anatomik seviyelerde farklı intrameduller çaplara sahip olması
nedeniyle pratikte böyle bir uygulama yapılamaz.
Kırık sağaltımında bölgenin dolaĢımının olabildiğince korunması çok önemlidir.
Kemiğin içine yerleĢtirilen ve tüm ĠM kanalı dolduran metal bir implantın endosteal
dolaĢımı bozacağı ve kallus oluĢumunu olumsuz etkileyebileceği bilinmelidir. Bu
nedenle genelde klinik uygulamalarda kemik medulla çapının %60-70‟ine eĢit çaplı
pinler kullanılır. Ancak kırık hattında oluĢan rotasyonel kuvvetler ĠM pin uygulaması
ile hiçbir zaman tam olarak nötralize edilemezler. Kırık fragmentlerinin tam anatomik redüksiyonu kırık hattındaki yıkıcı kuvvetlere olan direnci artırır. Bu sebeple
serklaj uygulamaları gibi yardımcı teknikler kullanılarak mümkün olan en iyi anatomik redüksiyon sağlanmalıdır. Intrameduller pin uygulamaları ile küçük ve orta
büyüklükteki hayvanlarda tatmin edici stabilizasyon sağlamak mümkündür. Büyük
351
ırk hayvanlarda ise ĠM pin uygulamaları ile kırık hattında oluĢan yıkıcı kuvvetler
yeterli oranda nötralize edilemezler. Bunun sebebi oldukça geniĢ çaplı ve uzun olan
meduller kanal içinde intrameduller pin uygulaması ile istenen kanal dolgunluğunun sağlanamamasıdır.
Ġnterlocking Çivileme Tekniği
Ġntrameduller kilitli (interlocking) çivileme; kırığın redüksiyonundan sonra, intrameduller olarak yerleĢtirilen çivinin proksimal ve distal seviyelerden kemiğe vida ile
tespitidir. Metodun avantajlarından birisi, yapılan iĢlemin kırık hattından uzakta
olmasıdır. Periosta cerrahi olarak bir zarar verilmediği için, kırık hattının kanlanmasına herhangi bir olumsuz etki yapmamakta, kırık tamir sürecinin doğal seyrini
etkilememekte ve bu sayede kırık kaynamasının hızlı olmasında önemli rol oynamaktadır. Uygun çapta üretilmiĢ çiviler meduller kaviteyi doldurarak kırık hattında
mümkün olan en büyük stabiliteyi sağlamakta ve uygulanan vidalar sayesinde bu
stabilite maksimum olmaktadır. Bu nedenle eksternal tespit materyaline ihtiyaç
duyulmamakta ve uzun süre inmobilizasyon iĢlemine gerek kalmamaktadır.
Veteriner ortopedide kısmen yeni sayılabilecek interlocking çivileme tüm çevresel
kuvvetlerin (makaslama, bükülme, gerilme, torsiyon ve kompresyon) nötralizasyonunda etkilidir. Ġnterloking çivileme, kemiğin meduller kanalına yerleĢtirilen, üzerinde vida delikleri bulunan IM bir pinin korteks-pin-korteks geçiĢli vidalarla kilitlenmesi/sabitlenmesi ile oluĢturulmuĢ bir sistem olup bir çeĢit IM plak gibi düĢünülebilir.
Ġnterloking çivilemede, IM pinlerde olduğu gibi nötral aksise yerleĢtirilen parça
bükülme kuvvetlerine karĢı maksimum direnci gösterirken, sistemin vidalarla kilitlenmesi rotasyon, kompresyon ve makaslama ile gerilme kuvvetlerine karĢı da
maksimum direnci göstermesini sağlar. Ayrıca interlocking çivileme tekniğinin
plaklara göre daha büyük bir eylemsizlik momenti oluĢturmak gibi bir ek avantajı
da vardır. Ancak bu teknikte oluĢturulan vida delikleri sistemin bükülme, makaslama, ve torsiyonel kuvvetlere olan direncini kısmen azaltır. Vida delikleri kırık hattına
2 cm‟den yakın açılırsa stres artırıcı etkileri ile sistemin dayanıklılığını kaybedip
kırılmasına sebep olabilir. Sistem humerus, tibia, femur kırıklarında kullanım alanı
bulur.
Interlocking Çivisinin Temel Özellikleri ve Avantajları
Ġnterlocking çivileme tekniği 1968 yılında Küntscher tarafından geliĢtirilmiĢtir. Insan
hekimliğinde orta 1/3 parçalı femur kırıklarının sağaltımında çok sık kullanılmaktadır. Bunun sebebi floroskopi rehberliğinde kapalı yöntemle uygulanabilirliği ve
böylece postoperatif enfeksiyon riskinin azaltılmasıdır. Ġnsan hekimliğinde farklı
tiplerde interlocking çivileri geliĢtirilmiĢtir ve kullanılmıĢtır. Bu çivi tiplerinden açık
redüksiyon gerektiren ve eksternal bir rehber ile vida deliklerini gösteren Huckstep
sistemi veteriner hekimliğine uygun bulunmuĢ ve modifiye edilerek kullanılmıĢtır.
Humerus, femur ve tibia‟da Ģekillene diafizer kırıklar, kırığın konfigürasyonu ve
parçalanma derecesine bakılmaksızın interlocking çivisi kullanılarak stabilize edilebilirler. Primer olarak rotasyon ve bükülme kuvvetlerinin etkisi altında olan bu
kemiklerin kırıkları, interlocking çivileme tekniği ile güvenilir olarak fikse edilebilirler. Bu kırıklar oblik, uzun spiral, segmental, komunitif kırıklarıdır. Patolojik kırıklar-
352
da da bu teknikle baĢarılı olunmaktadır. Diğer endikasyonları da enfekte olmayan
psöydoartrozun stabilizasyonu ve kısaltma, uzatma ve korrektif osteotomileridir.
Dikkat edilmesi gereken nokta proksimal vidanın her iki kortekse, distal vidalarında
sağlam metafizer kemiğe yerleĢtirilmesidir. Interlocking çivileme tekniğinde, çivi
distal ve proksimal vidalar ile kilitlenerek statik olarak, ya da bu seviyelerden sadece birinin kilitlenmesi ile dinamik olarak fikse edilebilir (Klemm 1986). Bu teknik,
klasik ĠM çiviler ile kontrol edilemeyen kırık bölgesini kayma, bükülme ve rotasyonel kuvvetlerden korur. Statik kilitlemenin endikasyonları kominutif, segmental
kırıklar, kemik kaybı olan olgular (tümör blok rezeksiyonu gibi) ve uzatma osteotomileridir. Dinamik çivileme ise vücut ağırlığının etkisi ile kırık hattında kompresyona izin verir ve genelde transversal ve kısa oblik kırık gibi kısmen stabil kırıkların
fiksasyonunda kullanılır.
Diafizer bir uzun kemik kırığında Steinmann pini ile fiksasyon aĢamasında distal
kırık fragmenti, kullanılan pinin distal metafize yerleĢtirilebilmesi için öne doğru
açılandırılarak fiksasyon gerçekleĢtirilir. Bu durumda oluĢan üstüste binme pozisyonu kimi araĢtırmacılar tarafından malpozisyon olarak kabul edilir. Eğer klasik
dairesel kesitli bir pin femura yerleĢtirilirken distal metafize saplanmaz ise hiçbir
zaman gerekli stabiliteyi sağlayamaz. Oysa interlocking çivisinin distal epifize yerleĢtirilmesi gerek-memektedir. Böylece kemiğin tam anatomik redüksiyonu sorunsuz olarak sağlanabilir. Ek olarak pinin distal metafize saplanmaması özellikle genç
hayvanlarda distal büyüme plağında hasar oluĢmasını engeller ve pinin eklem içine
girmesi gibi bir komplikasyonu da önler. Interlocking çivilerinin çaplarının (6 ve 8
mm) Steinmann çivi çaplarından (3,4 ve 5 mm) fazla olması kırık fiksasyonunun
stabilitesini artıran bir diğer faktördür.
Ġnterlocking çivileme tekniği son yıllarda veteriner hekimliğinde kedi ve köpeklerde
kırık sağaltım seçeneği olarak kullanılmaktadır. Aynı sistem farklı araĢtırmacılar
tarafından bir hindinin femur kırığında ve deneysel olarak transversal femoral osteotomi yapılan 6 adet tayın femurunda sağaltım amaçlı kullanılmıĢtır. Köpeklerde
femur, humerus ve tibia kırıklarında interlocking çivisi kullanımının olumlu sonuçlar
verdiği çeĢitli araĢtırmacılar tarafından rapor edilmiĢtir. Bilgili ve arkadaĢları ise
yaptıkları çalıĢmada sistemin kedilerde de kolaylıkla kullanılabileceğini ve baĢarılı
sonuçlar verdiğini ortaya koymuĢlardır.
353
Ġnterlocking seti:
 Interlocking setleri; farklı çap ve uzunlukta çiviler, çiviler üzerindeki
delikleri gösteren ve çivinin proksimaline bağlanan bir rehber, meduller kanalı
hazırlamak için çivi çaplarına uygun matkap uçları ya da reamer/kanal geniĢleticiler,
ile çiviyi distale çakmak için çekiç ile her setin kendine özgü bazı
enstrümanlarından oluĢur.
 Ġlave olarak ortopedi ve yumuĢak doku setleri kullanılmaktadır.
Ġnterlocking Çivisinin Uygulanması
Uzun kemiklere standart yaklaĢım prosedürü ile ulaĢıp kırık hattı açığa çıkarıldıktan
sonra, proksimal fragmentin medullası kullanılacak çivinin çapına eĢit bir matkap
ucu ile çivinin geçiĢini sağlamak amacı ile açılır/geniĢletilir (reaming).
Ġnterlocking çivisi klasik retrograd yöntemle uygulanır. Çivi distal fragmente yerleĢtirilip kırığın redüksiyonu tamamlandığında vida deliklerinin yerlerini gösteren
rehber ile çivi birbirine bağlanır. Rehber üzerinde kullanılan çivinin uzunluğuna
göre vida deliklerinin yerini gösteren iĢaretler vardır. Bu iĢaretler kullanılarak kemiğe çivi üzerindeki delikleri görecek Ģekilde matkap ile transkortikal delikler açılır.
Plak uygulamalarında olduğu gibi vidaların uzunluklarının belirlenmesi amacıyla
vida uzunluk/derinlikölçer yardımıyla kullanılacak vidaların uzunlukları belirlenir.
Vidalar ile kilitleme yapılmasının ardından çivinin proksimal dikey hattında çalıĢan
kompresyon vidası gönderilir. Bu vidanın sıkıĢtırılması, proksimal kompresyon
deliğinde olan vida üzerinde kayma baskı hareketi yaparak, kırık hattının 1 cm 'e
kadar komprese edilmesini sağlar. Böylece hem serbest fragmentlerin stabilizasyonu sağlanır, hem de operasyon sonrası kırık hattında mikro hareketlenmelere izin
vererek kanlanmayı, dolayısı ile kaynamayı hızlandırır. Kompresyon vidası, kırık
stabilizasyonunu ve fragment stabilizasyonunu maksimum düzeyde sağladığından,
doğrudan yüklenmeye izin vermektedir.
Vidalar yerleĢtirilerek sistem kilitlenir ve dokular standart prosedür ile kapatılır.
Uygulamanın sonucunu görmek için postoperatif anteroposterior ve mediolateral
radyografileri alınmalıdır.
Komplikasyonları:

Çivi çapının uygun seçilmemiĢ olması nedeniyle kemikte (distal ya da
proksimal fragmentte) operasyon sırasında oluĢan iatrojenik kırıklar.

Vidaların çivi üzerindeki delikleri bulamaması.

Çivinin proksimalde uzun kalması ve bölgedeki doku ve anatomik oluĢumlara
hasar vermesi.

Çivi çapının fazlalığı nedeniyle özellikle humerus gibi kıvrımlı kemiklerde tam
redüksiyonda problemler oluĢması (malpozisyon).

Kullanılan çivinin distalde kısa kaldığı durumlarda implantın bittiği yerde kırık
oluĢması riski.

Kırık ile ilgili komplikasyonlar

Çivinin kırılması

Distal veya proksimal vida kırılması

Kırık hattında deformite meydana gelmesi

Enfeksiyon.
354
Pamuk's total kalça protezi uygulamaları*
Kamuran Pamuk
M Volkan Yaprakcı
Afyon Kocatepe Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi AD, Afyonkarahisar
*Bu çalıĢtay Ortho-Pet (Ġzmir, Türkiye) sponsorluğunda gerçekleĢtirilmiĢtir
Köpek kalça displazisi hastalığı, kalça eklemi çıkıkları, kırıkları, enfeksiyonları ve
bölgenin kanser oluĢumları eklem hareketini kısıtlayan ağrılı durumlardır. Tedavisel
yaklaĢımlar çok çeĢitlidir fakat etkili ve çabuk sonuçların alınabildiği tedavi
yöntemlerinden birisini kalça eklem protezi oluĢturmaktadır. Doku uyumluluğu
yüksek materyallerden oluĢturulan eklem protezleri görevini kaybeden kalça
ekleminin yerini alarak eklemin fonksiyonunu yeniden kazandırmak amacı ile 30 yılı
aĢkın bir süredir köpeklerde kullanılmaktadır (1, 2).
Sementli, sementsiz, modüler ve blok sistemlerden farklı olarak Pamuks Total Kalça
Protezinde geliĢtirilen femoral collum fiksasyonu sayesinde pratik bir çözüm
sağlanmaktadır. Medullar kanaldan bağımsız olması enfeksiyon geliĢmesi
durumunda dahi implantların çıkarılarak minimal invaziv Ģekilde bölgenin
fonksiyonel hale getirilmesini sağlar ve iyileĢme döneminde hastanın ağrısız,
implant gerektirmeyen ve hasta sahipleri için ise ekonomik olan bir çözüm
sağlanmıĢ olur.
GiriĢ
Köpek kalça displazisi hastalığı, kalça eklemi çıkıkları, kırıkları, enfeksiyonları ve
bölgenin kanser oluĢumları eklem hareketini kısıtlayan ağrılı durumlardır. Canlının
hareketini sağlayan lokomotor sistem kaslarının büyük çoğunluğu arka gövdede
bulunur ve kalça eklemi üzerinde görev görürler. Bahsedilen eklemin kısıtlanması
canlının hareketiyle beraber günlük ihtiyaçların rahat giderilmesi de dahil olmak
üzere hastayla beraber hasta sahibinin de yaĢam kalitesini büyük ölçüde etkileyen
ve hasta sahiplerini manevi olarak yıpratan bir süreç oluĢturur. Etkili ve sonuçlarının
çabuk alınabildiği tedavi yöntemlerinden ilkini kalça eklem protezi oluĢturmaktadır.
Doku uyumluluğu yüksek materyallerden oluĢturulan eklem protezleri görevini
kaybeden kalça ekleminin yerini alarak eklemin fonksiyonunu yeniden kazandırmak
amacı ile 30 yılı aĢkın bir süredir köpeklerde kullanılmaktadır (1, 2).
Ġmplantların dokuya bağlanabilirliği, bu bağlanımın dayanıklılığı ve sürekliliği ve bu
amaçla kullanılan kemik sementleri bir çok çalıĢmanın konusu olarak karĢımıza
çıkmaktadır (3). Ġmplant tasarımlarının, cerrahi tekniklerin ve materyallerinin sürekli
geliĢtirilmesi ile kalça protezlerinin uzun dönemde baĢarısı olumlu yönde
etkilenmektedir. Ġmplant tasarımları yeni geliĢmelerin ıĢığında amaca yönelik
değiĢtirilerek sementli ve sementsiz olmak üzere iki baĢlık altında toplanmaktadır.
Bunun yanında kalça endoprotezleri (kalça protezi, KP) temelde ekleme sabitlenme
ve sap/gövde dizaynı yönünden çeĢitlere ayrılırlar (4). Modüler Kalça protezini
oluĢturan komponentler temel olarak asetabular komponent, femoral komponent
ve implant baĢından oluĢur ve değiĢik ebatlarda bulunabilir. Sementli Total Kalça
Protezinin (STKP) kullanım amaçları arasında kalça displazisi nedeniyle geliĢen
osteoartirit, Legg - Calve Pertes aseptik nekrozu, kalça ekleminin çıkık ve çok
355
parçalı kırıkları veya hatalı ve komplikasyonlu kalça eklemi operasyonları vardır.
Sementli total kalça protezi uygulanması için patolojik durumlar haricinde hayvanın
geliĢimini tamamlamıĢ olması istenir ve bu sürenin belirlenmesinde en erken bir
yaĢ veya olabildiğince ilerleyen yaĢlarda olması hayvanın hayatı boyunca kullanmak
zorunda olduğu protez yapısının komplikasyonlarını ve dolayısıyla revizyon
operasyonu gibi zorlu iĢlemlerin uygulanmasını geciktirecektir. Sementli kalça
protezinin uygun olmadığı durumlar ise kalça ekleminde görülen tümöral
oluĢumlar, sistemik, nörolojik veya enfektif hastalıklar, kalça eklemi veya femurdaki
yapısal bozukluklar (kanal darlığı, osteopeni)ve hayvanın sinirli veya hareketli
mizaçta olmasıdır.
Kalça protezi uygulanmasının ilk aĢaması olan hastanın radyografik incelemesi
eklemde görülen patolojilerin teĢhis edilmesinde ve operasyon öncesi uygun
boyutta implantın belirlenebilmesi için biyometrik ölçümlerin yapılmasında
gereklidir. Bu aĢamada radyografik görüntüsü alınacak bölgenin temiz ve hayvanın
kas gevĢemesinin tam anlamıyla sağlanması için anestezi altında olması gereklidir.
Operasyon sırasında kullanılan asetabuler ve femorel komponentin boyu belirlenir
ve operasyon adımına geçilir.
Operasyona hazırlık sırasında dikkat edilmesi gerekli bazı durumlar vardır.
Operasyonun kesin aseptik koĢullarda gerçekleĢtirilmesi için traĢ ve dezenfeksiyon
itinayla yapılmalı hayvanın derisi bakteriyel etkenler yönünden ari hale
getirilmelidir. Operasyon bölgesinin sınırlandırılması (Resim 1) ve anestezi sırasında
tam kas gevĢemesi sağlanması önemlidir.
Operasyonel yaklaĢımda farklı metodlar uygulanmasına karĢın en sık kullanılan
kranio-lateral yaklaĢım metodudur. Gerekli görülürse trochanter osteotomisi
metoduna da baĢvurulabilir. Kalça ekleminin dorsalinden baĢlayarak femurun orta
1/3‟üne gelecek Ģekilde deri ensizyonu gerçekleĢtirilir (Resim 2). Derialtı bağ
dokular ve kaslar ayırt edilerek proksimale doğru M. Glut. Superficialisin kranial
kısmı boyunca kavislendirilir (Resim 3). Tensor fascia lata‟nın kraniale retraksiyonu,
glut. med. ve glut. profund kaslarının kaudale eversiyonu sonucunda eklem
kapsülüne ulaĢılır (Resim 4). Daha iyi bir ulaĢım sağlanması için glut. Profundus‟un
parsiyel ensizyonu gerçekleĢtirilebilir. Eklem kapsülü corpus femorisin uzun
eksenine paralel gerçekleĢtirilir ve lig. teres yerinde ise kesilerek bacak dıĢa 90
derece rotasyon yaptırılır (Resim 5). Collum caput ossis femoris ile caput ossis
femoris sınırında osteotomi hattı belirlenerek birkaç noktadan drill uygulaması
yapılarak osteotomi gerçekleĢtirilir (Resim 6) ve implant yerleĢtirilmesine geçilir
(Resim 7,8,9,10,11,12,13,14). Bu aĢamada implant türüne göre çeĢitlilikler
mevcuttur.
Sementli kalça protezlerinde implantın yerleĢtirilmesi için sement kullanılır. Sement
materyali olarak iki ayrı kimyasal komponentin (monomer ve polimer)
birleĢtirilmesiyle oluĢturulan kimyasal polimetilmetaktrilat (PMMA) maddesi
kullanılır. HazırlanıĢında, komponentlerin birleĢtirilmesiyle 15 dakika içinde 95
derereceye ulaĢabilen ısı ortaya çıkar ve polimerizasyon reaksiyonu oluĢur. Ġmplant
ile kemik arasında bir bağ oluĢturan sement materyali sertleĢir ve bu aĢamadan
sonra implantın yerleĢiminde düzeltme yapmak mümkün değildir. Polimerizasyon
sırasındaki ısı artıĢından bölgedeki önemli doku ve organların korunması gereklidir.
Bitsch ve ark. (3)‟nın kalça protezi ile ilgili inceledikleri beĢ farklı teknikte yüksek ve
356
düĢük viskoziteli sementleme olmak üzere iki değiĢik sement materyalinin protezin
yerleĢtiği kemiğin iç bölgelerine farklı oranlarda dağıldığını ve bunun yanında
sement materyalinin protez‟in yerleĢtiği alt dıĢ kısımlarda yetersiz kaldığını,
sementin gösterdiği polimerizasyon reaksiyonu sonucu kemik nekrozuna sebep
olabilecek yüksek derecelere ulaĢılabildiğini belirtmiĢlerdir. Aynı araĢtırmanın bir
diğer bulgusu ise yeterli uyum sağlanamayan protez implantasyonu sonucu
kemikte erken kırıkların görülebilmesidir (3). Sementli kalça protezlerinde
karĢılaĢılabilen olası komplikasyonlardan bazıları aseptik gevĢeme, luksasyon,
enfeksiyon,femur korteksinin kırılması, asetabulum‟un uygulanan protezi tutacak
derinlikte olmaması, siatik sinirin nöropraksisi ve medullar kanal enfeksiyonu
Ģeklinde sayılabilir (4). Viefhues ve Winkels (2010) çalıĢmalarında Berg ve ark.(2006)
(5)‟dan bildirdiklerine göre sementli protezlerin komplikasyon oranı %23, Guerrero
ve Montavon (6) ‟dan bildirdiklerine göre ise sementsiz protezlerin komplikasyon
oranı %17 ve Conzemius ve Vandervoort (7)‟dan bildirdiklerine göre kalça protezi
sistemlerinin komplikasyon oranı %3,8 - %11 olduğu belirtilmiĢtir. Viefhues ve
Winkels (2010)‟in değiĢik ırk, yaĢ ve cinsiyetlerden orta ve büyük boy köpeklerde
37 kalça eklemi üzerinde yaptıkları çalıĢmalarında uyguladıkları güncel sementsiz
implant sistemlerinden biri olan HELICA-Kalça endoprotezi (HHE) sisteminin
femoral meduller kanala yerleĢtirilen diğer protez implantların aksine fizyolojik güç
dağılımına daha uyumlu olduğunu ve bu sayede uyguladıkları vakalarda femoral
kemik ve metafiz düzeyinde kırılma oluĢturmadığını rapor etmiĢlerdir. Aynı
çalıĢmada osteomyelit ve implant gevĢemesi olarak belirlenen komplikasyonların
ise %8.1 olarak bulunmuĢtur.
Pamuk‟s Kalça protezi yeni dönem kalça protezleri içinde bulunur ve geliĢtirilen
biomekanik yapısıyla implant - hasta yüzeyinde yarattığı eĢit yük dağılımı
sayesinde femoral medüller kanala girmeden sadece kemik kortekse bağlanarak
osteomyelit riski bulunmayan ağrısız ve komplikasyonsuz iyileĢme Ģansını
artırmaktadır. Her hastaya uygun boyutlarda hazırlanan komponentin her
derinlikteki asetabulum için uyumluluğu ve komponentin üç noktadan kalça
eklemini oluĢturan kemiklere sağlam tutunması imkânı ile çok sık karĢılaĢılan
aseptik gevĢeme (8) sorununun azalacağı ön görülmektedir. Kalça eklemine
uygulanan silikon iç yastık ve femoral trokanter kemiğe uygulanan femoral kök için
dıĢ implant ve sabitlenmesinde kullanılan merkez vida stabilizasyonu aseptik
gevĢeme ihtimalini düĢürmesi güvenilir uzun dönem kullanım imkanı
oluĢturmaktadır.
Total kalça protezlerinin uygulanmasında sementli veya sementsiz tekniğin tercih
edilmesi komplikasyon oluĢması yönünden fark taĢır (4) . En sık görülen
komplikasyon aseptik kanal nekrozudur ve implant gevĢemesi ile sonuçlanır (5, 9).
Sık görülen komplikasyonlardan bir diğeri ise meduller kanal enfeksiyonudur.
Osteomyelit Ģeklinde geliĢen ve hızla yayılan kanal enfeksiyonu sonrası implantların
yenilenerek revizyon artroplastisi yapılması gerekir. Hasta sahibi açısından
ekonomik maliyetli olan bu durumun hasta için tekrar geçirmesi gereken
operasyon sonrası iyileĢme dönemi anlamına gelmektedir. Aseptik gevĢeme
sonrasında orta düzeyde geliĢen vertikal implant migrasyonu revizyon için bir
endikasyondur ve operasyon gerektirir. Ayrıca yetersiz fiksasyon sonrasında
implant gevĢemesi sorunu, uygulanan metakrilat alçı sonrasıında pulmoner
357
embolism ve uzak organ hasarı etkileri ile sementli kalça protezi komplikasyonları
bilinmektedir (10).
Pamuks Total Kalça Protezlerinde geliĢtirilen medullar kanaldan bağımsız femoral
fiksasyon sayesinde enfeksiyon geliĢmesi durumunda dahi implantların çıkarılması
ile eksizyon artroplasti operasyonu durumu gerçekleĢmiĢ olur ve iyileĢme
döneminde hastanın ağrısız, ve implant gerektirmeyen bu sayede de hasta
sahipleri için ekonomik bir çözüm sağlanmıĢ olur. Ayrıca, PTKP çıkarılması
sonrasında intrademuller sementli veya sementsiz diğer sistemler de kullanılabilir.
Anahtar kelimeler: köpek, kalça eklemi, kalça protezi
Resim 1.
Resim 2.
358
Resim 3.
Resim 4.
359
Resim 5.
Resim 6.
360
Resim 7.
Resim 8.
361
Resim 9.
Resim 10.
362
Resim 11.
Resim 12.
363
Resim 13.
Resim 14.
364
Kaynaklar
1. Olmstead ML, Hohn RB, Turner TM. A five-year study of 221 total hip
replacements in the dog. J Am Vet Med Assoc. 1983;183(2):191-4.
2. Olmstead ML. The canine cemented modular total hip prosthesis. Journal
of the American Animal Hospital Association. 1995;31(2):109-24.
3. Bitsch RG, Heisel C, Silva M, Schmalzried TP. Femoral cementing
technique for hip resurfacing arthroplasty. Journal of orthopaedic
research. 2007;25(4):423-31.
4. Nelson LL, Dyce J, Shott S. Risk factors for ventral luxation in canine total
hip replacement. Vet Surg. 2007;36(7):644-53.
5. Bergh M, Gilley R, Shofer F, Kapatkin A. Complications and radiographic
findings following cemented total hip replacement. A retrospective
evaluation of 97 dogs. Veterinary and Comparative Orthopaedics and
Traumatology. 2006;19(3):172.
6. Guerrero TG, Montavon PM. Zurich cementless total hip replacement:
retrospective evaluation of 2nd generation implants in 60 dogs.
Veterinary Surgery. 2008;38(1):70-80.
7. Conzemius MG, Vandervoort J. Total joint replacement in the dog. The
Veterinary clinics of North America Small animal practice.
2005;35(5):1213.
8. Lee KC, Kapatkin AS. Positive intraoperative cultures and canine total hip
replacement: risk factors, periprosthetic infection, and surgical success. J
Am Anim Hosp Assoc. 2002;38(3):271-8.
9. Ota J, Cook JL, Lewis DD, Tomlinson JL, Fox DB, Cook CR, et al. Short-term
aseptic loosening of the femoral component in canine total hip
replacement: effects of cementing technique on cement mantle grade.
Vet Surg. 2005;34(4):345-52.
10. Chambers B. Cemented vs Uncemented Total Hip Arthroplasty [Web
Lecture Presentation Outline]. The University of Melbourne; 2008 [cited
2014 23.06.2014]. ANZCVS Resident Forum 2013]. Available from:
http://surgery.anzcvs.org.au/surgery_assets/Resident%27s%20Forum%20
2013/Cemented%20vs%20Uncemented%20Total%20hip%20Arthroplasty
%20Brenton%20Chambers.pdf.
365
366
Topallayan süt sığırlarını mezbaha kapısından döndüren
ayak operasyonları
1
Ertuğrul Elma
1
Karl Nuss
2
Kırıkkale Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı, Kırıkkale
2
Zürih Üniversitesi Veteriner Fakültesi Çiftlik Hayvanları Bölümü, Ġsviçre
Dünya nüfusunun hızla artmasına bağlı olarak insanların hayvansal gıda ihtiyaçlarını karĢılamak için özellikle son 50 yılda süt ve et üretiminde önemli artıĢlar kaydedilmiĢtir. Bu artıĢ, hayvan sayısının artmasından ziyade seleksiyon, ahır sistemlerinin
geliĢtirilmesi, bakım ve beslemenin daha özenli yapılması ile hayvanlardan maksimum düzeyde verim elde edilmesiyle sağlanmıĢtır. Bu durum hayvanları doğal
yaĢam ortamlarından uzaklaĢtırmıĢ ve özellikle süt sığırcılığı iĢletmelerinde sıkıĢık,
altlıksız veya sert zeminli ve çoğu kez hijyeni yetersiz olan ahır ortamlarından dolayı
subklinik ve kronik seyreden birçok hastalığın çok sayıda hayvanı etkilemesi sonucunu doğurmuĢtur. Anılan problemlerin en önemlilerinden birisi ayak hastalıklarıdır. Ayak hastalıkları süt veriminde düĢme, zayıflama, infertiliteye neden olmakta ve
ülke ekonomisine ağır zararlar verebilmektedirler.
Sığırlarda görülen ayak hastalıkları hayvanın hayatını tehdit etmeyeceği düĢüncesiyle genellikle veteriner hekime danıĢılmadan hayvan sahipleri ve bakıcıları tarafından tedavi edilir veya hastalık ilerleyinceye kadar geciktirilir. Bu nedenle yüzeysel
ve hafif seyreden bir hastalık zamanla derin dokulara yayılır ve komplike olur. Bu
durumda yapılan tedavi genellikle sonuç vermeyeceği gibi bazen hayvanın kasaplık
olmasıyla sonuçlanır. Oysa bu hastalıklar veteriner hekim tarafından erken teĢhis
edilip kuralına uygun tedavi edilirse az masrafla, daha kısa sürede iyileĢme eğilimi
gösterir ve hayvan mezbahaya gönderilmez. Bu bağlamda ekonomik değeri olan
sığırdan daha uzun süre yararlanmak mümkün olur. Bütün bunlar hayvan sahibinin
zamanında veteriner hekime baĢvurmasıyla gerçekleĢebilir.
Ayak operasyonları için en ideal ortam hastane Ģartlarında sağlanabilir. Ancak buradan hastane Ģartları haricinde operasyon yapılmamalı anlamı çıkarılmamalıdır.
Saha Ģartlarında da operatif müdahaleler için en azından hijyenik bir ortam, asepsi
ve antisepsi sağlanabilir ve basit tedaviler yanında komplike olan hastalıkların operasyonları rahatlıkla yapılabilir.
Sığır ayak operasyonlarına karar verme aĢamasında, sistemik enfeksiyöz hastalıkların bulunmaması, birden fazla ayağın veya aynı ayakta iki parmağın birden hasta
olmaması, hayvanın ekonomik değeri, laktasyon, gebelik durumu göz önüne alınmalıdır. Bunun yanında hayvan sahibinin operasyon için onayının alınması gerekir.
Bütün bunlar operasyonun endikasyonu ve prognozunu belirler.
Sığırlarda ayak operasyonları travayda yapılabileceği gibi, büyük hayvanlara uygun
operasyon masasına veya yere lateral pozisyonda yatırılarak yapılabilir. Özellikle
hayvanın yatırılması söz konusu ise ileri gebe hayvanlarda dikkatli olmalıdır. Operasyona karar verildiğinde preoperatif olarak antibiyotik ve analjezikler verilebilir.
Hayvanlar yatırılarak operasyon yapılacaksa en az 12-24 saat öncesinden yem
367
verilmemelidir. Operasyon öncesi hayvanlara sedasyon yapılması uygun olur. Sedasyon sonrası hayvan sakinleĢir ve dıĢkılama azalır. Ayakta yapılacak operasyonlar
için yüzeysel bir sedasyon yeterlidir, aksi halde hayvan yatmak ister ve iĢlem zorlaĢır. Hayvan yatırılacaksa özellikle radial sinirin felcine karĢı yumuĢak bir zemin seçilmeli, uygun bir yöntemle yatırılmalı ve hayvanın nefes alması engellenmemelidir.
Bunu takiben hayvan zaptı-rapt altına alınmalı ve ayaklar maniplasyona uygun
Ģekilde sabitlenmelidir.
Bütün ayak operasyonlarından önce mutlaka bütün tırnakların fonksiyonel kesimi
ve muayenesi gereklidir. Bu amaçla tırnak kesme makası, renet, tırnak törpüsü ve
elektrikli çark yeterlidir. Operasyon yapılacak parmakta ensizyon hattı ve etrafındaki boynuz tırnak ensizyona izin verecek derecede inceltilmelidir. Hasta ayak metakarpus- metatarsusun proksimaline kadar ılık sabunlu suyla yıkanır, makinayla traĢı
yapılır, antisepsisi sağlanır, inciğin ortasına garo konulur ve lokal anestezi yapılır.
Bu amaçla tercihen intravenöz regional anestezi (ĠVRA) veya çevreye infiltrasyon
anestezisi, sinir uzamına anestezi, interdigital anestezi, epidural anestezi yöntemlerinden birisi uygulanabilir. Anestezi sonrası operasyon yapılacak ayağın asepsisi
yeniden sağlanır ve steril serviyetlerle sınırlandırılır.
Ayak operasyonlarında temel kural tüm enfekte ve nekrotik dokuların uzaklaĢtırılması, dolayısıyla enfeksiyonun ekstremitenin proksimaline yayılmasını ve ağrıyı
engellemektir. Operasyonda lezyonun derinliği, hangi dokuları ne derecede etkilediği önemlidir.
Ayak operasyonları için gerekli temel cerrahi aletleri bistüri, diseksiyon makası, diĢli
penset, kaĢık küret, kuvvetli bir iğne tutan, dikiĢ materyali ve serviyet pensleridir.
Yapılacak operasyona göre çeĢitlilik gösteren ve cerrahi müdahaleyi kolaylaĢtırmak
için otomatik ekartör, Allis pensi, föy de söj, raspa, kemik küreti, Gigli tel testeresi,
Gerlach iğnesi, elektrikli matkap ve dril uçları kullanılır.
Lezyon sadece corium ungulae‟de yüzeysel lokalize olduysa bistüriyle nekrotik
dokular traĢlanırcasına uzaklaĢtırılır, etrafındaki kornu tabakasıda inceltilerek antiseptikli tampon konulur, basınçlı kuru pansuman yapılır. Pansuman sırasında interdigital aralık ve mahmuzlara basınç yapılmaması için özen gösterilmelidir. Pansuman mahmuzlara kadar ya da daha iyisi inciğin ortasına kadar yapılmalıdır. Pansumanın üstü su geçirmeyen katranlı bir flaster ile kapatılmalıdır.
Daha derinlere giden enfeksiyonlarda derin bükücü tendonun distalde veya tendovagina yoluyla proximale ilerleyen enfeksiyonu varsa proximalde parsiyel rezeksiyonu, distal susam kemiği rezeksiyonu, ayak eklemi rezeksiyonu yapılmalıdır. Bu
operasyonlardan sonuç alınamıyorsa hasta parmağın amputasyonu endikedir. Ayak
operasyonlarından sonra pansuman yapılan parmağı mekanik etkilerden ve ıslanmaktan korumak gerekir. Bu amaçla hasta parmağı yerden uzaklaĢtırmak için komĢu sağlam tırnağın altına sığır nalı, tahta veya lastik takoz uygulanır.
Operasyon sonrasında ise hayvan rahatça yatabileceği büyüklükte bir bölüme
alınmalıdır. Buranın zemini basamaklı, girintili çıkıntılı ve kaygan olmamalı; düzgün,
kuru ve yumuĢak altlıklı olmalıdır. Altlık için sap kullanılıyorsa en azından karpaltarsal eklemlere kadar olması gerekir.
368
Download

Kongre Özet Kitabı için TIKLAYINIZ.