FİKİRLER ÖLMEZ BEDENLER ÖLÜR
Biliyordum. Son günlerde iyi değildi atam. Hem de hiç iyi değildi. Hep sağ eli ceketinin ilik yerinde
sanki bir yarayı saklar gibi duruyordu. İştahsız ve halsizdi. Kolları ve bacakları sürekli kaşınıyor, burnu
kanıyor, ecel ‘’ Geldim.’’ diyor fakat kimse duymuyor, belki de inanmak istemiyordu. Atamı, içindeki
amansız bir illet çökertiyordu. Teşhiste bir yıl gecikmiş, siroz ilerlemişti. Dünyaya meydan okumuş baş
kumandanı basit bir karaciğer hastalığı mı teslim alacaktı? Atam içten içe eriyor, gittikçe sessiz ve
neşesiz bir hale bürünüyordu. Karaciğerini için için kemiren onulmaz bir illet onu araza ve umumi bir
çöküntünün içine düşürüyordu. Ayakta durmakta bile zorlanıyor; ancak o, bütün bunlara rağmen kırk
dakika boyunca sağ eli ceketinin ilik yerinde olarak ayakta dikilip resmi geçit törenini izliyor, dik
durmaya, sağlıklı ve ayakta olduğunu göstermeye çalışıyordu. Oysa çok büyük acı çekiyordu. Dünya’ya
‘’Daha ölmedim, ayaktayım.’’ Mesajı vermeye çalışıyordu, bizimse içimiz kan ağlıyordu.
Hastalık zamanla ilerliyor, 20. asrın en büyük milli kahraman milletin, bir büyük deha insanlığın
elinden adeta kayıp gidiyordu. Zamanla su toplayarak karnında sinsice büyüyen şişkinlik ona dünyayı
dar ediyordu. ‘’ Benim aciz vücudum elbet bir gün toprak ancak Türkiye Cumhuriyet’i ilelebet paidar
olacaktır.’’ diyordu. Bu elim hastalıkta yavaş yavaş korkunç sona yaklaşıldığını hepimiz seziyor, bütün
devler seferber oluyor fakat her seferinde yapacak hiçbir şey olmadığı acı gerçeği ile başbaşa
kalıyorduk. Kendi kendimize ‘’ Kendi kaderini ulusun kaderiyle birleştiren bir adam için nasıl olur da
ulusun yapacak hiçbir şeyi olmaz.’’ diye düşünüyor, elimiz kolumuz bağlı bekliyorduk.
10 Kasım sabahının erken saatleriydi. Atamın odasının kapısında gözüm yaşlı bekliyordum. Atamın
çektiği acıları ruhumda taşıyordum. Yavaşça, başımı atamın odasından içeri uzattım. Derin hıçkırıklar
içinde baktım atama. Ceviz oymalı yatağında adeta bir esir gibiydi. Yüzü solgun ve sararmış, gülüşü
yüzünden bir ıtır gibi uçmuştu. Şevk onun bahçesinde son yapraklarını dökmüş, güneşin ışınlarıyla
yarışan parlak yüzü solmuştu. Sanki o gözler eski, gökyüzü kadar sonsuz, deniz kadar derin ve
masmavi gözler değildi. Boğuk ve soluktu. Sanki atamı içten içe kemiren canavar, perçinleriyle atamın
gözlerindeki ışıltıyı da almıştı. Çehresi çok değil birkaç yıl öncesine göre çok değişmiş, benzi solmuş,
hatları keskinleşmişti. Sanki büsbütün başka bir adam olmuştu. O güzel elleri artık deri ile kemikten
ibaretti. Sanki o yatak atamın mışıl mışıl uyuduğu yatak değil de, atamı kendisine esaret zincirleriyle
bağlayan bir canavardı. Saki o eşyalar paşamın dokunuşlarıyla can verdiği eşyalar değildi. Sanki
duvardaki o çok sevdiği dört mevsim tablosu şimdi sadece kıştan ibaretti. Olamazdı! Atam esaret
zincirleriyle bağlanamazdı! Atam özgürlük demekti. Hüzünle çınlıyordu duvarlar… Hava kasvetli… Her
şey yasa bürünmüş… Sükûnet… Derin bir sükûnet… İçinde kimse konuşmuyordu. Sadece hıçkırık
sesleri… Bu sükûnet acı gerçeği bir tokat gibi yüzüme vuruyordu. Atamın hüzünlü yüzünü ve yorgun
bedenini görmek bana dehşet veriyordu. Onu bu halde görmeye yüreğim dayanmıyordu. Adeta
kendimden geçmiş bir haldeydim.
Atam, sonsuz ölüm ülkesinin eşiğinde idi. Onun dönülmez yolda bizden uzaklaştığını yana yakıla
anlıyordum. Kazaya uğramış bir geminin içinde gibiydim. Atamızı bir daha geri gelinmeyen sefere
yolcu ediyorduk.
Atam, terk-i hayat etmek üzereydi. Ömrümün son beş dakikasında gözleri kapalı, göğsü inip
çıkıyordu. Odaya derin bir sessizlik hakimdi. Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı bile
fedaya azmetmiş olduğumuz Atatürk, gözlerimizin önünde, güpegündüz fani hayata veda edip
gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde duruyor, kimsenin elinden bir şey
gelmiyordu. Koca bir tarih çöküyordu. Kalbim, iki değirmen taşı arasına düşmüş bir buğday tanesi olsa
ancak bu kadar ezilebilirdi. Odadan başımı çekerek duvara dayandım, durdum, başımı öne eğdim
usulca. Atam hayat demekti, hayat nasıl ölebilirdi ki?
Atam, yavaşça başını yatağın sağ tarafına bıraktı. Açık kalan gözlerini doktor kapattı. Masmavi
gözler bir daha açılmamak üzere sonsuz karanlığa gömüldü. Saat 9’u 5 geçiyordu. Hayat durdu, her
şey durdu, dünya durdu, iki damla gözyaşı kalakaldı kirpiklerimde. Göğsüm sıkışıyor, hava kurşun gibi
ağırlaşıyor, nefes alamıyordum. 10 Kasım yas demekti artık.
Sahi, hayat ölebililir miydi?
Son nöbet defterine şöyle yazıldı: ‘’Saat 9:05 vefat etmişlerdir.’’
Son bir kez, yüzüne bakıp, o masmavi gözlerinin derinliklerine dalma, çelik bakışlarına hedef olma
şansım olsaydı ona şöyle derdim:
Atam… Gelecek nesiller seni hiç görmeden sevecek. Sesini hiç duymadan hissedecek. Yokluğun ilk
hüzünleri olacak. Onlar sana kavuşmadan seni özleyecekler atam! Seninle hiç yüz yüze gelmeden seni
tanıyacak. Sesini cızırtılı bantlardan dinleyecek. Hep siyah beyaz filmlerde görecek yüzünü. Çelik
bakışlarını şiirlerde okuyacak. Seni hiç bilmeden yoluna baş koyacaklar atam! Seni yaşayacak, özlü
sözlerini okuyacaklar köşe başlarında, adını her sabah okul sıralarında anacaklar paşam! Dünyaya
Türk’ün gücünü göstermek için senin yolunda çalışacaklar. Sen onlara hep deniz gözlerinle
bakacaksın, sen onlarda hep yaşayacaksın! Ektiğin demokrasi tohumları hep yemyeşil kalacak,
fikirlerin çınar olup dallanıp budaklanacak, kurduğun cumhuriyet yükseltilip yaşatılacak atam! Her 10
Kasım’da bir ulus birlikte ağlayacak, beraber üzülecek, aynı anda seni hatırlayacak, tüm bayraklar
yarıya inecek, siren sesleriyle inleyecek sokaklar! Seni sevmek yüzünü görmek demek değil ki… İzinde
yürüyerek sevecekler seni.
Fikirler ölmez, bedenler ölür. Fikirlerinle aziz Türk Milleti’nde ilelebet paidar kalacaksın atam!
Download

FİKİRLER ÖLMEZ BEDENLER ÖLÜR Biliyordum. Son günlerde iyi