ÖLÜMÜNE GÜZELLİK
Aysun AVAN
Sarı taksi yavaşlayarak beyaz iki katlı yapılardan birinin önünde durdu.
İçinden güçlükle inen genç kadın kapıyı kapattı. Elana bir süre olduğu yerde
bekledi. Nereye gideceğini bilmiyor, kaybolmuş gibi görünüyordu. Oysa tam evinin
önündeydi. Eve girmek istemiyordu. Buna henüz hazır değildi. Sakin adımlarını
sürükleyerek deniz kenarındaki banklardan birine oturdu. Dalgın dalgın denizi
izledi hava kapalıydı, sert bir rüzgar uzun sarı saçlarının ucunda emanet gibi
duran tokayı söküp atmıştı. Beline kadar uzanan altın sarısı saçları rüzgarın
büyüsüyle savrulmaya başladı. Elena sağ eliyle saçlarını yüzünden çekip omzuna
bastırdı. Duru mavi gözlerinde ışıldayan birkaç damla yaş rengi kaçmış bembeyaz
yanaklarına doğru süzüldü. Uzun boylu açık tenli otuzlu yaşlarında olan Elena
tepeden tırnağa siyah kıyafetiyle bir matem meleğini andırıyordu.
Bu kasabaya 15 yıl önce tatil için gelmişti. Hayatını baştan aşağıya
değiştiren bu tatil Elena için dönüm noktası olmuştu eski eşi Mehmet’le burada
tanışmışlardı. Çok geçmeden bu esmer, uzun boylu, yakışıklı gence aşık olmuştu.
Mehmet’le evlenmişler ve içine girmek istemediği bu beyaz iki katlı eve
yerleşmişlerdi. Neredeyse on beş yıldır ailesini görmemişti. Mehmet ile olabilmek
için ne çok şeyden vazgeçmişti. Ailesi, ismi, dini, onu Elena yapan ne varsa
değiştirmişti. Onca vazgeçişten sonra böyle mi olmalıydı? Şimdi ne yapacaktı. Onu
üzen bu defa yıllar önce boşanmış olduğu Mehmet değildi. Bir anda başlayan
şiddetli yağmurla yerinden kalktı. İstemeye istemeye eve yöneldi.
Giriş kapısında durdu. Kapıyı açmak çok zor geliyordu. Kulaklarında küçük
kızının neşeli sesi çınladı. Onu bir mezarda yapayalnız bırakıp gelmişti. Onsuz bir
eve nasıl girebilirdi? Her yerinde kokusu olan bu evde kızının artık yaşamadığını,
yaşamayacağını bilerek nasıl girebilirdi. Adımları onu doğruca Belva’nın odasına
sürükledi. Yarı açık kapıyı eliyle itip kapıya yaslandı. Hala hayatın devam ettiği
odaya baktı. Dağınık yatağın üstünde savrulmuş birkaç kıyafet, yerde duran
pembe terlikler, masanın üstünde birkaç ders kitabı, dağınık rengarenk kalemler…
Sandalye birazdan sahibesi gelip oturacakmış gibi geri çekilmiş yarı çarpık
duruyor. Elena ağlayarak içeri girdi. Kızının anıları açık kapıdan çıkıp gitmesin
ister gibi kapıyı sıkıca kapattı. Yatağın üstünde duran beyaz kazağı aldı sarıldı,
kokladı. Kızının o yumuşak, şekersi kokusunu içine çekti. Sanki birazdan içeri
girecek gibi hissediyordu. Yatağa uzandı, günlerce süren bekleyiş, günlerce süren
acı yalnızlık onu çok yormuştu. Ağlayarak uyuya kaldı.
Uyandığında gecemi gündüz mü olduğundan pek emin değildi. Saat kaçtı,
günlerden neydi hiç bilmiyordu. Alışkanlıkla Belvaaaa diye seslendi. İşte o an
yaşanan her şey büyük bir hızla aklına hücum etti. Kızının fenalaşıp bayılması,
hastane, bekleyiş, ölüm haberi cenaze… Sanki gizli bir el onu ensesinden
yakaladığı gibi duvara çarpmıştı. Belva artık yoktu. Her sabah bu gerçekle
yüzleşecek, her sabah bu yokluğu anlamaya çalışacaktı. Kızının dokunduğu her
şeye dokundu. Bu eşyalar onu yaşatan, onun varlığının izlerini taşıyan canlı
şahitlerdi. Kitaplıkta duran pembe, kilitli günlüğü fark etti. O ana kadar bu
günlüğü okumayı bir kez bile düşünmemişti. Oysa şimdi bir cümle dahi olsa, kızının
söylemiş olduğu tek bir kelimeye bile ihtiyacı vardı. Defterin kilidini açmaya
çalıştı; ancak öyle kolay açılabilecek bir kilit değildi. Çaresiz anahtarı aradı
nereye koymuş olabilirdi. Uzun süre aradıktan sonra anahtarları yastığın altında
buldu. Kılıfın içine saklanmış bir sigara paketi olduğunu gördü. Dehşetle paketi
eline aldı. Belva sigaramı kullanıyordu? dedi, yanında biri varmışçasına. Bir elinde
sigara paketi bir elinde defterle mutfağa gitti. Geniş camlı balkonu deniz
manzarasını bir tablo gibi gösteriyordu. Elena günler önce hazırladığı akşam
yemeği sofrasına baktı. Kızıyla yiyemedikleri son akşam yemeği tabaklarda öylece
duruyordu. Masayı görmemeye çalışarak kendini balkonda ki sallanan koltuğa attı.
Kendini sadece burada rahatlamış hissediyordu. Otel müdürü olarak çalışıyordu.
Yoğun ve yorucu geçen iş günlerinin ardından eve gelir gelmez bu balkona geçip
kızıyla sohbet ederdi. Gününün nasıl geçtiğini yarı Rusça yarı Türkçe anlatırdı.
Kızı genelde dinler, çok az konuşurdu. Günlüğü rastgele karıştırdı, sayfalar dolusu
yazmıştı. Bu kadar az konuşan bir çocuğun, bu kadar çok yazmasına şaşırmıştı. İlk
kez kızını yeterince tanımadığını düşündü. İçinde bir şeylerin acıdığını hissetti.
Defterin ilk sayfalarından birini açıp okumaya başladı. El yazısı çok muazzamdı.
Sevgili günlük çok yalnızım. Bugün annemle tartıştık. Sürekli aynı şeyler
yemek yemiyormuşum, çok zayıfmışım. Babam gittiğinden beri benimle uğraşıyor.
Ben annem gibi mutsuz bir kadın olmak istemiyorum. Eğer biraz kendine
özenseydi babam bizi asla bırakmazdı. Defter elinden düşüverdi. Doğumdan sonra
erimeyen göbeğine dokundu. Çirkin mi görünüyordu? Oysa bu hale Mehmet’e bir
çocuk verebilmek için gelmişti. Yaş dolu gözleriyle başka bir sayfayı açtı. Yusuf
diye bir çocuktan bahsediyordu. Ondan ne kadar çok hoşlandığını yazmıştı. Elena,
Yusuf’u tanıyordu; ama kızının ondan hoşlandığını hissetmemişti. Gerçi yazdığına
göre Yusuf,
Belva’yla ilgilenmiyormuş. Çünkü Belva çirkin bir kızmış tıpkı şu
sevdiği sıfır beden şarkıcı gibi olursa Yusuf onu çok beğenebilirmiş. Birbiri ardına
sayfaları çevirip okumaya devam etti.
İnternetten harika bir diyet buldum. Annem diyet yaptığımı fark ederse
çok kızar. Nazlı, yemekten sonra kendimi kusturursam, annem fark etmeden
diyeti uygulayabileceğimi söyledi. Zaten sadece akşam yemeklerinde beraberiz.
Anlaması mümkün değil. Bir an önce incecik olmak istiyorum. Karnım, kalçam
kocaman böyle yaşamak istemiyorum.
Kızının diyet yaptığını ya da yemekten sonra çıkardığını gerçekten fark
etmemişti. Nasıl bir anneyim ben, kızımın hayatından bihaber. Okuduklarından
çıkardığı sonuç: Annesinin çirkin görüntüsü ve bozulan vücudu yüzünden
Mehmet’in gitmiş olduğunu düşünen bir kızı vardı.
Elinde defterle ileri geri
voltalar atarak okumaya devam etti. Bazen yaşadığı olaylar, bazen babasıyla
yaşadıklarından bahsediyordu. Annesi hakkında yazdığı ifadelerse genelde çok
suçlayıcı, çok kırıcıydı. Bu cümleleri görmek ruhunu yaralamıştı. Nerde yanlış
yaptığını düşündü. Yoğun çalışıyordu. Kızına iyi bir gelecek vermek için
uğraşıyordu. Oysa kızına onu sevdiğini hissettirememişti. Birçok sayfada verdiği
kilolardan, yaptığı diyetlerden bahsediyordu. Aynaya baktığımda verdiğim
kiloların vücudumu hiç değiştirmediğini görüyorum. Sanki diyet yaptıkça
şişmanlıyorum. Ben böyle olmak istemiyorum. Son okuduğu cümle Elena’nın
beyninde yankılanıp durdu. Belva yaşıtlarına göre çok çok zayıftı. Gitgide eriyen
bedenine rağmen kendini hala şişman olarak algılaması inanılır gibi değildi.
Kızıyla tartışmalarını düşündü. Onu asla yemek yemeye ikna edemiyordu.
Özellikle evde olduğu günler Belva’nın sevdiği yemekleri yapar, çok gösterişli
kahvaltılar hazırlardı; ama kızı yemeklerle uzun dakikalar boyunca oynar, küçük
lokmaları yutmak zorunda kalıncaya kadar ağzında döndürürdü. Elena kızının
yemek yemek istemeyişinin boşanmalarına bir tepki olduğunu düşünüyordu.
Defalarca yemek yemesinin gerekliliğini anlatmış sonunda onu ikna etmeyi
başarmıştı. Nihayet bitmişti. Artık düzenli olarak yemeğini yemeye başlamıştı.
Akşam yemeklerini odasında yemeyi tercih ediyordu. Annesi bunu çok sorun
etmemişti. Yemek yedikten sonra isterse odasında, isterse mutfakta yesin, diye
düşünüyordu. Yemek yeme alışkanlığı düzeldikçe giyim tarzını da değiştirmeye
başlamıştı. Kalın salaş kazaklar, bol pantolonlar tercih ediyordu. Sarı saçlarını
daima omuzlarına döküyor. Yanaklarını kapatan saçlarıyla çok çocuksu, çok doğal
görünüyordu. Üstelik enerjisi de çok yüksekti. Okul, dershane, ve gitar kursunu
bir arada yürütüyor, yorulmak nedir bilmiyordu. Elena kızının bu kadar hayat dolu
olmasından mutluluk duyuyordu. Kötü günler artık geride kalmıştı.
Belva’nın on üçüncü doğum günü yaklaşmıştı. Elena ona muhteşem bir
sürpriz yapmak istiyordu. Babası yurt dışında olduğu için katılamayacaktı. Bunun
eksikliğini kızının hissetmemesini istiyordu. Otelde bir organizasyon ayarlamıştı.
Müzikten ikramlara kadar her şeyle birebir ilgilenmişti. Davetli listesi de epey
kalabalıktı. Belva’nın çok istediği pahalı bilgisayarı almıştı.
Belva kim bilir ne
kadar mutlu olacaktı. O gün işe gitmedi. Belva’yı okula yolladıktan sonra temizlik
yapıp iki kişilik küçük bir kutlama programı hazırlayacaktı. Bu küçük kutlamadan
sonra, güya önemli bir iş çıktığı için otele gitmeleri gerekecekti. Kahvesini
içerken yapacağı işleri kafasında sıralamıştı. Önce salon sonra oturma odası,
mutfak, yatak odaları, banyo, tuvalet ve antreyi temizleyecekti. Hızla işe koyuldu.
Kızının odasına sıra gelmişti. Bir çocuğun annesi olmanın, onun her şeyine karışma
ve hayatına aşırı müdahale hakkını vermediğini düşünüyordu. Bu nedenle özel
eşyalarına dokunmadan sadece temizlik yaptı. Yatağın çarşaflarını değiştirirken
çok kötü kokan bir kutu buldu. Ölü bir hayvan mı vardı içinde? Korkarak kutuyu
yatağın altından çıkardı. Yavaşça açtı. İçinde hafta başından beri yaptığı
yemekler duruyordu. Kutunun başında ağlamaklı oturdu. Hani düzelmişti, hani
bitmişti artık . Bunca zamandır neden annesini kandırmıştı? Neden yemek
yemekten bu kadar korkuyordu? Bu özel günü mahvetmemek için bu konuyu daha
sonra konuşmaya karar verdi. Kutuyu yerine iterek odadan çıktı. Akşam her şey
planladığı gibi gitmişti. Belva, hem çok şaşırmış hem de bu gösterişli kutlamadan
dolayı çok mutlu olmuştu. Hele bilgisayarını görünce dünyalar onun olmuştu. Elana,
hüznünü gizlemeye çalışarak kızının mutluluğunu izledi.
Birkaç gün sonra Elena yatağın altında bulduğu kutudan bahsetti. Belva çok
kızmıştı. Bağırıp çağırdı, odasına gidip kapıyı çarptı. Elena’nın duyduğu son cümle
‘Herkes senin gibi olsun, mutsuz olsun istiyorsun.’
olmuştu. Birkaç gün sonra
beraber yemek yemeye başladılar. Akşam yemekleri suskun, tekdüze geçiyordu.
Belva’yla son kavgaları sessiz bir savaşa dönüşmüştü. Sessizce yemeğini yiyor,
sonra tuvalete gidiyor ve odasına çekiliyordu. İletişimleri iyice kopmuştu. Demek
günlükte bahsettiği -yediklerini çıkarma- fikrini o dönemde uygulamıştı. Elena
elindeki günlüğe sarılıp ağlayarak geçmişi düşündü. Neden kızının hasta
olabileceğini düşünmemişti? Neden onun için hiçbir şey yapamamıştı? Kötü
hissediyordu hem de çok kötü.
Belva’nın, tokluk hissini uzun sürdürebilmek için yapay şeker içeren kolalı
içecekler tercih ettiğini ve sigaraya da bu yüzden başladığını okudu. Bir ay
boyunca her acıktığında sigara ve kola içmiş yediği her şeyi ise annesi görmeden
çıkarmıştı. Yazdığına göre eğer yediklerini çıkarmazsa kendini çok suçlu, çok
mutsuz hissediyormuş. Şu hayatta onu anlayan tek kişi Nazlı’ymış oda Belva’yla
aynı diyetleri yapıyor, aynı şekilde davranıyormuş. Elena kızının günden güne
eriyişini hayal etti. Ürperdi, hastalığı yakıştıramadığı kızına, ölüm ulaşmadan
okusaydı, en azından onunla daha çok ilgilenseydi, belki farklı olabilirdi. Belva’ya
konduramamıştı işte. Hasta olabileceğini düşünmek yerine, çocukça bir inadı
sürdürdüğünü düşünmek daha kolay gelmişti. Kibrine yenik düşmüş, sonun da kızını
kaybetmişti.
Günlüğün son sayfasını açtı. O gün girdiği sınavdan bahsediyordu. Yusuf la
aynı sırada oturduğu için, çok mutlu olduğundan satırlarca bahsetmişti. Nazlıyla
aldıkları zayıflama ilacından bahsetmişti birde. İnternet üzerinden almışlar. Belva
bunun için harçlıklarını biriktirmiş; ama nazlı gereken parayı bulamadığı için daha
sonra alacakmış. Üç gün kullanmış tam bir kilo vermiş artık 35 kiloymuş. 35mi diye
mırıldandı 13 yaşında bir çocuk için 35 kilo nedir. Bahsettiği ilaçları bulmak için
Belva’nın odasına koştu. Bir an kızının masa başında ki nefessiz bedeni gözlerinin
önüne geldi. Soluk teni,
renksiz dudakları, zayıf nefes alışverişi… Kızını öyle
görmektense binlerce kez ölmeyi tercih ederdi. Kucağına alıp arabaya götürdü.
Yavru bir kedi kadar hafifti. Elena, adeta boş bir çantayı taşıyor gibi hissetmişti.
Geniş kıyafetlerin altında bu zayıf beden mi saklanıyordu? Küçük kızın zayıf
bedeni yok olmuş gibiydi. Belli belirsiz nefesi, her an kesilecekmiş gibi
duyulmuyordu. En yakın hastaneye ulaşmaları on dakika sürmüştü.
Elena sorulan soruları anlamıyordu. Korkuyla, elinden gelen her şeyi büyük
bir hızla yapmaya çalışan personeli izliyordu. Belva zehirlenmişti. Bünyesi çok
zayıftı. Birkaç gün yoğun bakımda kaldı. Elena kapının önünden bir an bile
ayrılmadan hayırlı bir haberi nafile bekledi durdu. Mehmet’i aradı. Telefona cevap
vermiyordu. Dünyada yapayalnızdı. Odadan çıkan her hemşireye her doktora
umutla bakıyor, gözlerini gözlerinden kaçıran bu insanların üzgün tavırlarından
korkuyordu. Kendisine bildirilen gelişmeler çoğu zaman olumsuzdu. Daha çok kötü
bir habere hazırlar gibiydi. Uzun bekleyişin ardından bir doktor çıkageldi. Adeta
titreyen
sesiyle
Belva’yı
kaybettiklerini
söyledi.
Elena
bedeninden
ruhu
alınmışçasına yığılıp kaldı. Gözlerini açtığında Belva’yı sordu. Küçük kızın morgda
olduğunu söylediler. İş yerinden birkaç arkadaşı gelmişti. Elena Belva’yı görmek
için ısrar ediyordu. Arkadaşları bunu kaldıramayacağından korktukları için engel
oldular.
Cenaze
işlemleri
halledildi.
Mehmet’le
karşılaşmalarını
ilk
kez
düşünüyordu. Kızımı öldürdün diyen öfkeli sesi bir kez daha kulaklarından inip
kalbine saplandı. Yüzünde patlayan tokat canını yakmamıştı, canını yakan bu
suçlama olmuştu. Odanın kapısında durup olanları düşünmek bir kez daha
öldürmüştü Belva’yı. Kitaplıkta bulduğu ilacı aldığı gibi evden çıktı. Önce nazlının
annesine gidecekti. Nazlı’nın da Belva’nın durumunda olduğunu düşünüyordu.
Anoreksiya olabilirdi. Kızının bu ilaçlar yüzünden öldüğünü düşünüyordu. Günlükte
yazdığına göre çabuk kilo vermek için tavsiye edilenin iki katını kullanmıştı. Son
günse üç katına çıkarmıştı. Eğer sebebi buysa başka bir çocuk daha ölmesin diye
elinden geleni yapacaktı. Belva’yı öldüren Elena değildi. Sıfır bedeni özendiren
ünlüler. Gazete köşelerinde yazılan şok diyetler. Yok
pahasına satılan mucize
ilaçlar. Popüler kültürün güzellik dayatmaları öldürmüştü Belva’yı. Suçlulukla
başını önüne eğdi ve aslında ben öldürdüm seni dedi. Sana bir hastalığı kusur diye
yakıştıramayışım, yalnızlığını anlayamayışım, doğru değerler kazandıramayışım
öldürdü seni.
Download

ÖLÜMÜNE GÜZELLİK Aysun AVAN Sarı taksi yavaşlayarak beyaz