Bu rakamlara göre, bütün Osmanlı İmparatorluğunda tescil edilebilen, 1913 te 16.309 v e
1915 te 13.485 sanayi işçisi bulunuyordu ! Müessese adetleri ve cevap verenlerle vermeyenler de alındığı zaman dahi, bu rakamların
nihayet 20.000 sayısına varamıyacağı anlaşılır.
Kaldı ki, ülkenin her tarafına da sanayi dağılmış değildi. Nitekim yukarıda tescil edilebilen müesseseler,
ancak şu vilâyetlerde
bulunabilmişti : İstanbul, İzmir, Bursa, Bandırma (İlçe), Manisa, Uşak (ilçe), izmit (Mutasarrıflık ...
Yukarıdaki rakamlar, Ticaret ve Sanayi Nezaretinin, 1913 (1329) - 1915 (1331) istatistikleri neşriyatından alınmıştır.
(1917 Matbaa-i
âmire).
Bu rakamlar, ancak bir iktisadî ve endüstriyel
sefaletin tablosudur. Ama biz, yani Cumhuriyet çocukları, devraldığımız bu sanayisiz Türkiye'nin ızdıraplarını, çeşitli şekillerde hâlâ
çekiyoruz. O zaman sanayisizdik. Şimdi de
sanayiin konuluş yeri ve yerleşme ızdırapları
İçindeyiz. Tabiatın ancak turistik bölgeler,
plajlar, sosyal ve sıhhî tesisler, köşkler v e
sayfiye alanları olarak yarattığı yeşil sahalar
ve sahilleri, plansız, izdihamlı, çirkin ve yarın binbir patlamalara gebe bir sanayileşme
düzeni içinde soysuzlaştırmaktayız.
Şehirleri kanserleştirmekteyiz. Sanayii Fırat, Dicle,
Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya bölgelerine,
Doğu illeri ile Konya, Kayseri gibi ovalara yerleştirmenin yerine, istanbul, izmir, Adana gibi
bölgelerde ve üstüste yığmanın hem tabiat
bakımından düzelmesine imkân olmayan kayıplarını, hem sosyal çatışmalar yolundaki birikmelerini, sorumsuz ve gamsız bir iktidar,
maalesef düşünecek seviyede değildir, izmit
körfezi kıyı ve yeşil saha olarak, artık mahvolmuştur. Şimdi de Akdeniz'in son cenneti
olan Gemlik körfezine el atılmıştır. Bir idarenin, ancak Konya veya Eskişehir ovalarının
en verimsiz bir yerine atabileceği Azot sanayiini, Gemlik körfezi kıyılarına yerleştirmesi,
bu kıyıların, hem sularını, hem havasını zehirlemek için karar verebilen bir Plan Dairesi
ile bir Sanayi Bakanlığının düşüncesizliğini,
bilgisizliğini, ancak cinayet denebilecek bir
sorumsuzlukla tavsif etmekte, hiçbir mübalâğa yoktur.
Bu gidişe karşı cephe alabilecek en yetkili
sosyal kadro ancak ve gene mühendislerdir.
Ve onların teşkilâtlarından biri olan Mimarlar
Odası olabilir.
Bu teşekkülün, hem yarının
sosyal patlamalarına, hem memleketin güzelliklerinin israfına karşı mücadelelerini beklemek, ruha ümit verici bir iç tesellidir...
TÜRK
EKONOMİSİ
NEREYE
GİDİYOR: 1950-1970
Doç. Dr. Nuri Karacan
i. Ü. iktisat Fakültesi öğretim üyesi
Yazımızın amacı, son 20 yılda Türk ekonomisinin başarı derecesini ölçmektir. Bir ekonomide gelir ne kadar hızlı artıyorsa, fiyatlar ne
kadar istikrarlıysa, gelir ne kadar âdil şekilde bölüşülüyorsa, paranın dış kıymeti ne kadar istikrarlıysa, ve işsizlik ne kadar azsa bu
ekonomi o kadar başarılıdır. Öyleyse, Türk
ekonomisinin son 20 yılda ne kadar başarılı
olduğunu bilmek için bu amaçlarını ne derece
gerçekleştirdiğini araştırmamız, ve ekonominin son 2-3 yıllık yönelişi ile ilgili kıymet hükümlerine varmamız gerekir, önce 1950-67
yılları arasındaki genel trendi çıkarmaya çalışacağız, daha sonra ekonominin son üç yıldır
içinde bulunduğu durumu, karşılaştığı engelleri, ve bu engelleri aşmak için ne gibi tedbirlere baş vurmaya çalışıldığını tartışacağız,
iktisadî Gelişme. Tablo 1 'İn dördüncü sütununda görüldüğü gibi, 1950-67 yılları arasında reel (sabit fiyatlarla) gelirin yıllık ortalama artış haddi yüzde 6.0 dır. Bu, diğer ülkelerle karşılaştırılınca, yüksek bir artış haddi
sayılamaz.
1950-53 arasında, gelir artış haddinin çok müsait hava şartları, Kore konjonktürü gibi^arızî
sebeplerle çok yüksek olduğu dört yılı serimizden çıkarırsak, 1954-67 yılları arasında reel gelirin yıllık ortalama artış haddi yüzde 4.5
seviyesine düşer.
Gelir artışının bir refah
ölçüsü olabilmesi için, fert başına gelirdeki
artışı göstermesi gerekir; gelir yılda yüzde 2
artarken nüfus da yüzde 2 artıyorsa fert başına gelir ve refah değişmiyor sayılabilir. Tür-
kiye'de bu yıllar arasında nüfus artış haddi
yılda yüzde 3.0'dür. Öyleyse, 1950-67 yıllarını
göz önüne alırsak, ortalama fert başına reel
gelirin artışı yılda yüzde 3.0 olur; 1954-67 yıllarını göz önüne alırsak, bu artış haddi yüzde 1.5 seviyesine düşer. Her iki artış haddi
de milletlerarası standartlara göre düşüktür.
Fiyatlar Seviyesi. Tablo 1 'in üçüncü sütununda görüldüğü gibi 1950-67 yılları arasında fiyatlar ortalama olarak yılda yüzde 6.7 yükselmiştir. Demek ki bu 18 yıllık devre tipik
bir enflasyon devresidir. Fakat bu devreyi
enflasyon haddi bakımından üç ayrı kısma
ayırabiliriz. 1954-59 yılları, fiyatların ortalama
olarak yılda yüzde 12.3 oranında yükseldiği
aşırı bir enflasyon devresidir; buna karşılık,
1950-53 ve 1960-67 yılları arası fiyatların ortalama olarak yılda yüzde dört civarında yükseldiği ılımlı enflasyon devreleridir.
Tablo 1'de ikinci, üçüncü ve dördüncü sütunların birlikte incelenmesi, Türkiye'de uzun süreli fiyat hareketlerinin paranın miktar teorisiyle açıklanabileceğini de göstermektedir.
Paranın miktar teorisine göre, paranın tedavül hızı (bir liranın ortalama olarak yılda el
değiştirdiği sayı) sabit kalmak şartıyla, yaratılan mal ve hizmetler (reel gelir) yüzde 5
artarken para arzı da yüzde 5 artıyorsa fiyatların değişmemesi, para arzı yüzde 10 artıyorsa, fiyatların yüzde 5 yükselmesi gerekir.
Türkiye'de paranın tedavül hızı yıldan yıla
değişmektedir, onun için de yıllık fiyat hareketleri paranın miktar teorisinin öngördüğü gibi açıklanamaz.
Fakat 1950-67 devresi bir
TABLO 1
TÜRKİYE'DE 1950-67 YILLARI ARASINDA PARA ARZI, FİYATLAR VE REEL MİLLÎ GELİRİN
YILLIK ORTALAMA ARTIŞ HADLERİ
Devre
Para Arzının Yıllık
Yıllık Ortalama
Reel Gelirin Yıllık
Ortalama Artış Haddi
Enflasyon Haddi
Ortalama Artış Haddi
1950-53
13.6
3.3
11.3
1954-59
14.9
12.3
3.9
1960-67
10.4
4.2
4.9
1950-67
12.6
6.7
6.0
TABLO 3
TÜRKİYE'DE 1955 VE 1967 YILLARINDA ÇALIŞAN NÜFUSUN VE YARATILAN GELİRİN KESİMLER ARASINDA YÜZDE OLARAK DAĞILIMI
19 6 7
19 5 5
Kesimler
Tarım
Sanayi
İnşaat
Ticaret
Ulaştırma
Hizmetler
Toplam
Çalışan
Nüfusun
Yüzde
Dağılımı
Yaratılan
Gelirin
Yüzde
Dağılımı
Çalışan
Nüfusun
Yüzde
Dağılımı
Yaratılan
Gelirin
Yüzde
Dağılımı
82.3
7.0
1.8
3.0
1.6
4.3
48.6
16.4
6.7
15.1
7.9
5.3
72.3
10.4
3.4
3.6
2.5
7.8
44.1
22.2
8.0
10.1
9.1
6.5
100.0
100.0
100.0
100.0
kelere oranla hızla yükselmesi, cari kambiyo
haddinde diğer ülkelerle rekabet olanağına sahip olmamamız, diğer yandan akreditif ve diğer muameleler yüzünden transferi yapılamayan döviz miktarının 300 milyon doları aşması, transfer gecikmesinin 57 haftayı geçmesi,
ekonomik durumunu düzeltmediği taktirde
Türkiye'nin dış yardım taleplerinin karşılanamıyacağının Uluslararası Para Fonu ve OECD
yardım konsorsiyomu tarafından açıkça beyan
edilmesi 9 Ağustos 1970'de devalüasyon kararının alınmasına yol açmıştır.
Yine, fiyatlar genel seviyesindeki
devamlı
yükselişler memurları ve bazı tarımsal ürün
yetiştiricilerini güç durumda bırakmıştı. Memur sendikalarının maaşların yükseltilmesi
ve köylülerin tarımsal ürünlerin taban fiyatlarının yükseltilmesi için direnmeleri, yeni bir
gelir bölüşümü politikası izlemeyi zorunlu hale getirmişti. İşte 1970'in bir özelliği de, geliri yaklaşık olarak yüzde 15-18 oranında yeniden dağıtmayı öngören personel kanununun
çıkarılması ve bazı tarımsal ürünlerin taban
fiyatının yüzde 20-25 kadar arttırılması, bunu
sağlamak için de bir dizi yeni vasıtalı vergilere baş vurulmasıdır.
Ayrıca, Türkiye'nin Ortak Pazar'da beş yıl süren hazırlık dönemi 1970 yılında sona ermiş,
22 yıl içinde tedricen bütün gümrük duvarlarını kaldırmayı öngören «geçiş dönemi» protokolü bu yıl içinde imzalanmıştır. 1970 yılını
belirleyen bu üç iktisadî olay (devalüasyon,
yeni vergiler, Ortak Pazar) üzerinde kısaca
durmak yerinde olur.
1970 Devalüasyonu. Devalüasyonun, ithal mallarını pahalılaştırdığı için ithalâtı ve döviz talebini azaltacağı, ihraç mallarını yabancı ülkelere ucuzlattığı için ihracatımızın ve yabancıların döviz arzının artacağı, bunun sonucu
olarak ödemeler bilânçosu açıklarının kapanacağı umulmuştur. Yeni döviz kuru 1 A.B.D.
doları 15 TL. olarak tespit edilmiştir; kâğıt
üzerinde bu, yüzde 66 oranında bir devalüasyona tekabül etmesine rağmen, gerçek devalüasyon oranı bunun hayli altındadır, çünkü
devalüasyon kararının alınmasından önce, işçi, turist dövizlerine ayrı kur uygulandığı gibi, çeşitli ihracat ve ithalât kalemlerinin faydalandığı kur da farklılaştırılmıştı.
Bu devalüasyonun ithalâtçı kârlarını azaltmak
(devlete aktarmak) dışında müsbet tesirleri
olması beklenemezdi. Nitekim, ithalâtımızın
yaklaşık olarak yarısı ara malı, yarısı yatırım
malıdır; bunun sonucu olarak ithalâtımızın
azalması geliri ve iktisadî gelişmeyi istenmiyen yönde etkiliyecekti. Yine, bu devalüasyonun ihracat gelirimizi önemli şekilde arttırması umulamazdı, çünkü 1958'den bu yana
ihraç mallarımızın bünyesi ve bu mallara olan
dış talep çok az değişmişti; yüzde 320 oranındaki 1958 devalüasyonu ihracat gelirimizi
pek az arttırdığına göre, çok daha düşük oranlı yeni devalüasyonun ihracat gelirimizi önemli şekilde arttırması beklenemezdi. Nitekim,
devalüasyonu izleyen aylarda ihracat geliri hemen hemen hiç artmadı; yalnız, bozdurulan
işçi dövizi umulanın çok üstüne çıktı ve 250
milyon TL. na yaklaştı, fakat son 1-2 ayda Alman bankalarının markı daha yüksek bir fiyatla bozması üzerine bir gerileme gösterdi.
Devalüasyonun olumsuz bir tesiri fiyatlar seviyesi üzerinde görüldü. Para arzı önemli şekilde artmadığı, siyasal istikrarsızlık toplam
talebin azalmasına yol açtığı halde fiatların
geçmiş yıllara oranla büyük çapta yükselmesi
devalüasyonun üretim maliyetlerini yükseltmesiyle açıklanabilir. Türkiye'de temel sanayiin olması, sanayi ürünlerimizde ara malı ve
yatırım malı olarak ithalat yüzdesinin büyük
olması, devalüasyondan sonra talebi azaltacak özel tedbirlere baş vurulmaması fiyat artışlarını kaçınılmaz hâle getirmiştir. Öyle ki,
devalüasyondan çok kısa bir süre sonra döviz kara borsası yeniden teşekkül etmiş, yeni bir devalüasyon dedikodusu dolaşmıya başlamıştır.
Personel Kanunu ve Yeni Vasıtalı Vergiler. Yeni personel kanunu tasarısı hazırlanırken bunun kapsamının 4 milyar TL. civarında olacağı umuluyordu, sonradan bu rakkam 9 milyar TL. na, daha sonra da 15 milyar TL. na
yükseldi. İlk tahminlere dayanarak, devlet
harcamaları artışını karşılamak için konan
yeni vasıtalı vergiler (taşıt alım vergisi, işletme vergisi, gayrimenkûl kıymet artışı vergisi, bina inşaat vergisi, emlâk vergisi, damga
vergisi, harçlar vergisi
) personel maaşlarını karşılayamadığı gibi maliyet ve fiyat artışlarına yol açtı. Bunun sonucu olarak, enf-
lâsyonist temayülü önlemek amacıyla genel
bütçede devlet yatırımlarını azaltmak zoruniuğu doğdu (ki bu da iktisadî büyüme haddinin düşmesine yol açacaktır).
1971 bütçesinde yatırımlar cari harcamaların ancak üçte biri kadardır, ve yatırım bütçesinde makine
ve teçhizat giderlerinin millî gelire oranı sadece yüzde 0.7'dir. Yine, bütçe varidatı içinde vasıtalı vergiler yüzdesinin yükselmesi istenmiyen toplumsal etkiler doğuracak niteliktedir, çünkü vasıtalı vergiler rici vergilerdir (bu vergilerde, düşük gelirliler üstüne düşen vergi yüzdesi daha yüksektir). Bütün bu
istenmeyen sonuçlara rağmen, yeni gelir bölüşümü memur zümresini memnun etmiş de
değildir, yeni zam istekleri şiddetlenmekte ve
birikmektedir. Bu da 1971 başlarında enflasyorıist baskının hayli büyük olduğunu gösterir.
Ayrıca, iktisadî devlet teşekkülleri zararlarının enflasyonist yollara baş vurmadan
genel bütçeden karşılanamıyacağının anlaşılması, iktisadî devlet teşekküllerinin ürettiği
mal ve hizmetlere yeni zamları öngören taslakların hazırlanmasına yol açmıştır. Yeni vergilere karşı büyük bir tepkinin doğduğu şu
durumda bu zamlar olursa fiyatların artmasını,
bu zamlar olmazsa fiyatların daha çok artmasını beklemeliyiz.
Ortak Pazar. Ortak Pazarın ortaya çıkardığı en
büyük sorun, sanayimizin Ortak Pazar'ın gelişmiş ülkeleriyle rekabet edip edemiyeceğidir. Ortak Pazar hiç bir müdahalenin bulunmadığı serbest dış ticaret sistemine dayandığına göre, sanayi ürünlerinde diğer Ortak
Pazar ülkeleriyle rekabet edebilmemiz
için
maliyetlerimizin diğer ülkelerinkinden yüksek
olmaması gerekir. Bir ülkede maliyetlerin işçinin verimliliğine ve ücretlere bağlı olduğu
söylenebilir. İşçinin verimliliği ne kadar yüksekse ve ücretler ne kadar düşükse maliyetler o kadar küçük olur. İşçinin verimliliği
ils birlikte üretime katıldığı sermaye teçhizatı arasında yakın bir ilişki vardır.
İşçinin
verimini arttırmamız için mevcut üretim teçhizatını arttırmamız (yatırım yapmamız) gerekir. Türkiye ile diğer Ortak Pazar ülkeleri
arasında işçi başına düşen üretim teçhizatı
bakımından çok büyük farklar vardır. Nitekim,
1968 yılında nüfusta bir kişilik artış başına
Türkiye'ye oranla
Ortak Pazar ülkelerinden
Belçika 38, 9. Almanya 37, Fransa 30, Hollanda 18, İtalya 13, Yunanistan 9 misli gayri
safi sabit sermaye yatırımı yapmıştır. Değerlendirmeyi 1968 yılındaki resmî kambiyo kurundan değil, bu tarihteki karaborsa kuru üzerinden yaparsak aradaki fark daha da artar.
Bu durumda, diğer Ortak Pazar ülkelerinde işçinin verimliliğinin Türkiyedekinden hayli büyük olduğunu söyliyebiliriz.
Bir ülkede emeğin fizikî verimliliği düşük de
olsa, ücretler bunu telâfi edecek kadar düşükse, bu ülke için milletlerarası piyasada rekabet olanağının doğacağı söylenebilir. Fakat
işçi sendikalarının varlığı ve bunun sonucu
olarak ücretlerin fiyat artışlarını izliyeceği ve
nakdî ücretlerin düşürülemiyeceği gerçeği bir
veri olarak kabul edilirse, bizim gibi fiyatların hızla yükseldiği bir ekonomide düşük ücretlerin rekabet olanağı sağlaması beklenemez. Nitekim, 1963-69 yılları arasında Türkiyede fiyatlar her yıl ortalama olarak Almanyaya oranla 5.2, Belçikaya oranla 3.7, Fransaya
-oranla 4.3, Hollandaya oranla 1.7, İtalyaya
oranla 2.7 misli hızlı yükselmiştir.
renimde okuyanların ençok dörtte biri sosyal
bilimlerde yer almalıdır. Ülke kapasitesinin
üstünde, örneğin hukukçu yetiştirmek, bu ekonomiler için israf niteliğinde bir lüks sayılmak gerekir ( " ) .
Ancak, iktisat dışı etkenlerle bu bilim dallarının genişlemesine engel
o'unamamaktadır.
Bir yandan yüksek gelirli
sınıfların baskısı, diğer yandan çoğunluğu genel nitelikli klâsik orta öğretimden gelenlerin
nedenle yüksek öğretimden geçme mücadelesi, yüksek öğretim politikasının olumsuz yönde gelişmesine yol açmaktadır. Denebilir ki,
siyasî iktidarlar tarafından ülkenin «geleceği
bugününe» feda edilmektedir.
TÜRKİYE'DE
EKONOMİK
VE
POLİTİK
Y A P
I
(Tarihsel perspektif içinde bir yaklaşım deneyi)
Âii Gevgilili
KISA VE UZUN VADELİ ÇÖZÜMLER
Görüldüğü gibi, Türkiye eğitiminde büyük bir
dengesizlik ve dolayısiyle büyük bir yanlış
içindeyiz. Geleceği bugüne feda eden eğitim
politikasının artık ülkenin iktisadî kalkınmasına olumlu katkıda bulunacak bir düzenleme
içine girmesi kesin bir zorunluluktur.
Yüksek öğretimde buraya kadar ortaya konan
meselelerin çözümünü, kısa ve uzun vadeli
olarak ayırmak zor değildir. Şimdi içinde bulunduğumuz durumu hafifletecek kısa vadeli
tedbirler yanında, asıl önemli olan ülkenin ihtiyaçlarını gözeten bir genel eğitim planlamasına gidilmesi şarttır. İlk öğretimi yüzde yüzlük hedefe doğru götürürken, orta öğretimdeki
oran hem yükseltilmeli hem de teknik ve meslekî okulların klâsik aleyhine gelişmesini sağlamalıdır.
Ekonomik ve politik mücadelelerin uluslararası bir nitelik aldığı, ülkelerin kaderlerinin
birbirlerine her an biraz daha derinden bağlandığı, yığınsal haberleşme araçlarının topraklar ve düşünceler üstüne konulmuş bütün
sınırları aşıp parçaladığı bir çağın kişisidir,
XX. Yüzyılın üçüncü yirmi beş yılının insanı...
Robinson adaları yaşadığımız evrede artık
düşlerde bile bulunamaz.
İnsanlar v e toplumlar çeşitli dünya sistemlerinin, bu sistemler arasındaki çok yanlı ekonomik, politik, askerî ya da kültürel mücadele ve çatışmaların tam ortasındadırlar bugün...
İnsanların uygar toplumlar kurdukları yeni çağlardan beri varolagelen içsel ve dışsal dinamikler çağımızda eriştikleri sınırsız boyutlarla
dünyayı küçültmüş; sorunları genelleştirmiş
ve çözümleri ulusal olduğu kadar uluslararası bir düzeye taşırmıştır.
Bu, bir bakıma, iktisadî gelişmesinde en büyük itici kuvveti olacaktır. Böylece, yüksek
eğitim üzerinde aşağıdan gelen baskı hafifleyeceği gibi, entellektüel işsizliğin frenlenmesi ve azalması mümkün olabilecek ve ayrıca, yüksek öğrenimden geçmiş
gençlerden
tam istihdam ve faydalanma imkânları ortaya
çıkacaktır.
[1] 1970'lerin dünyasında Türkiye'nin ekonomik ve politik sorunlarını kavramak, öncelikle, Türkiye'yi uluslararası ortamdaki yerine
oturtmakla mümkün... Zira, hiç bir ülkenin
ekonomik ve politik gerçekliği, arasında yer
aldığı dünya sisteminden ve o sistem içindeki genel hareketlerden soyutlanmış olarak düşünülemez.
Unesco'nun piramidine göre, Türkiye'de yüksek öğretimdeki öğrenci oranı yüksektir. Sayıları gittikçe artan özel yüksek okulların bu
oranı daha da artırdıkları şüphesizdir. Entellektüel işsizliğin yükselmesinde rolü olan özel
yüksek okulları, belki de asıl bu açıdan değerlendirmek ve buna göre alınacak kararı süratle uygulamak gerekir.
[2] Gerçeğin köklerine inebilmek, aynı zamanda, bir toplumu tarihsel gelişim çizgisine
oturtmağa bağlı... Zira tarih boşuna yaşanmış bir deney değil ve dünden gelen bugünkü toplumumuz, kendi doğrultusu içinde yarına gidecek (1)...
Kısaca, kesin ve nihaî bir yargıya varmak istersek, Türkiye'de öğrenci sayısı, orta öğretimde eksik ve özellikle bileşimi kötü, yüksek
öğretimde ise fazla ve bileşimi yine kötüdür.
Meselenin çözümü, yeni üniversiteler ve okullar açmak değildir. Orta öğretimde öğrenci
sayısını arttırırken, bileşimi de meslekî ve
teknik okullar lehine geliştirmeli; yüksek öğretimde ise teknik dallara ağırlık verilmelidir.
Bu düzenlemeye girmekle, iktisadî kalkınmamız en etkili itici kuvvetlerden birine sahip
olacaktır.
(*)
Bu yazıda eğitim maliyeti v e eğitim prodüktivitesi üzerindeki tahlillere girmiyoruz.
Ancak,
bir fikir edinmek için, genellikle az gelişmiş
ülkelerde bir yüksek öğrenim öğrencisi Avrupa'daki üniversitelere oranla 3 - 5 misli daha p a halıya mal olmaktadır.
Bunda, yapılan binalarda aşırı gösterişe kaçılması yanında, mezun
olma oranının çok düşük olması büyük rol o y namaktadır.
Tarihin verdiği ders, geçmişin mirasıyla geleceğin potansiyellerini, yaşanan anın özel
koşulları altında, dünyanın gidişiyle uyumlu
olarak yeni bir senteze ulaştırabilen eylemlerin ancak başarıya ulaşabileceği gerçeğidir.
I
Türkiye'nin son iki yüz yıllık tarihi, ulusal ve
uluslararası platformlarda eşitsiz gelişimin yarattığı geri bırakılmışlrk bunalımlarını atlatmağa çabalayan bir toplumun tarihidir.
Anadolu toprakları üstünde kurulan Osmanlı
devleti, üretim ilişkilerini varolan koşullar altında daha ileri bir düzene doğru geçirme
sancılarındaki Bizans'ın yerleştirmeğe çalıştığı feodal üretim biçimine karşı, Türk/İslâm
geleneğinin yoksul köylülüğe teklif ettiği kamusal toprak mülkiyeti ve hür köylü statüsü
biçimindeki olağanüstü formülün ürünüdür.
XIV. ve XV. Yüzyıllar Anadolusu, kendi başı-
na bir ekonomik birim olarak bu sentezin çerçevesinde üretici güçlerin gelişimine tanık olduğu ve Avrupa/Asya ticareti arasındaki hassas bir noktadan Osmanlı devleti kendi sınırlarının dışına doğru taşmanın maddî potansiyeline kavuştu. Türk ekonomik, politik ve
askerî sisteminin Bizans karşısındaki başarısı, II. Mehmet'in 1453'te İstanbul'u almasıyla
artık yeni bir çağı da başlatıyordu.
Ne var ki, Yeni Çağ, Osmanlı ekonomisi açısından dışsal dinamiklerin
içsel dinamikler
aleyhine hızla değişeceği bir çağ da olacaktır.
Asya ticaretini Osmanlı devletine pay
bırakmadan yürütme dürtüsü, Batı'nın ticaret sermayesine bu çağda önce yeni yollar,
sonra yeni kıtalar ve mahreçler buldurmuştur.
Cape Burnu aşılarak Hindistan'a ulaşan yolların açılışı, Amerika kıtasının Batı Avrupa'nın
ilk büyük ticaret metropollerinin eline geçişi
ve Okyanuslardan Uzak Doğu'ya doğru uzanılması dünyanın bilinen coğrafyasıyla birlikte, belki ondan da çok, yeryüzünün ekonomik dinamiklerini
değiştirmiştir.
Amerika,
Hint ve Çin pazarları ticaret ve denizciliğin
yanı sıra sömürgeler çağını açmış; değişimin ve üretimin büyük sıçramalar içinde gelişmesi, feodal Avrupa'yı bir gün kapitalizmi
ve sanayi devrimini yaratacak olan burjuvazinin elinde dünya ekonomisinin egemen merkezi katma yükseltmiştir. Feodalizm'den kapitalizme doğru geçiş, Osmanlı devleti yönünden de, İpek ve Baharat yolları körleşirken;
dünya ticaretinden pay alan bir toplumdan
dünya ticaretine bağlı bir toplum sürecine düşüşü hızlandırmıştır. Tarihsel çarklar artık
tersine işlemeğe başlamıştır; zira:
[1] Doğal gelişim sınırlarının ucuna varan
Osmanlı devleti, ticaret yollarının sağladığı
gelirlerden yoksun kalırken, bireysel girişkinliği geliştirmeğe yeterince izin vermeyen politik ve sosyal düzeninin özellikleri dolayısıyla, kendisine, kapitalizme ve burjuvaziye vergi rasyonelleri de getiremezdi.
[2] Varolan doğulu devlet yapısının ya da alt
yapının bir ürünü olan ama bir kez oluştuktan
sonra belirli bir ölçüde ondan bağımsız da
davranabilen politik, hukukî ve kültürel üst
yapıyla çelişen bir bölüm taşra varlıklısı ile
çoğu yabancı uyruklu ithalât ve ihracat tüccarı, kendi iradeleriyle içeride sağlayamadıkları değişiklikleri, dış egemen ekonomilerle
bütünleşerek gerçekleştirmeğe çalışacaklardı.
Aslında, Fatih Sultan Mehmet'in daha İstanbul'un fethinin üçüncü günü, 1 Haziran 1453
te İstanbul'un Ceneviz tüccarına rumca ola-
Download

TÜRK EKONOMİSİ NEREYE GİDİYOR: 1950-1970