DELi BiRADER
diği
nasihatnameye kulak asmayıp daüzerine Esad Paşa Konya
ayanı Süleyman Bey'i bunların üzerine
ğılmamaları
sevketmiştir. Akşehir civarında yapılan
savaşta
deliler
dağıtılmış, delibaşılar
da
Emre itaat ederek memleketlerine gideceklere yardım edilmiş,
bir kısım deliler de Suriye ve Mısır taraflarına gitmişlerdir. Delilerin ortadan kaldırılması sırasında büyük hizmeti geçen
Süleyman Bey'e mükafat olarak hassa
öldürülmüştür.
silahşörlüğü verilmiştir.
BİBLİYOGRAFYA:
BA, Cevdet·Askerl, nr. 2081, 5740, 7420 ,
14.003, 25.259; BA, Cevdet·Dahiliye, nr. 10.178 ;
TSMA, D 6735; Enver Ziya Karai, Selim lll'ün
Hatt-ı Humayunlan, Ankara 1942, s. 118 vd.,
126 ; a.mlf.. "Nizfun - ı Cedid'e Dfu.r Layihalar", Til, 1/6 (1942). s. 416·417; İbn Kemal, Mo·
haçname (nşr. M. Pavet de Courteille), Par.is
1859, s. 50, 54, 69, 97; Celalzacte, Tabakatü'l·
memalik, vr. 44b·45b, 143'; Solakzacte. Tarih,
s. 526; Antoine Galland, istanbul'a A it Günlük
An ılar (1672-1673) (nşr. Charles Schefer, tre.
Nah id Sırrı Örik). Ankara 1973, 1, 98, 117-118;
ll, 137-138; Rycaut, s. 202-203; Marsigli, Osmanlı imparatorluğunun Askeri Vaziyeti, s.
70, 109-110, 290-291; Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekayiat (haz. Abdülkadir
Özcan). İstanbul 1977, ll, 161-162; Raşid, Tarih, ll, 70; Şem'danizacte, Müri't·tevarih (Aktepe), 1, 118; 11/A, s. 80, 116, 119; 11/B, s. 64,
113; Şanizade, Tarih, ll, 259-260 ; Sir Adolphus
S/ade'in (Müşavir Paşa) Türkiye Seyahatnamesi ve Türk Donanması ile Yaptığı Karadeniz Se{eri (tre. Ali Rıza Seyfioğlu), İstanbul
1945, s. 101 , 103 vd.; Mustafa Nüri Paşa , Netayicü ' /-vuküat (nşr. Mehmed Galib Bey), İs­
tanbul 1327, lll, 82 -83; IV, 30-31, 112 ; Cevdet, Tarih, VI, ll vd.; XII, 71-72; Lutfi. Tarih, ı,
114-115, 252; ll, 191-193; Uluçay, XVII. Asırda
Saruhan, s. 141 vd.; a.mlf., XVIII. ve XIX Asır­
larda Saruhan, s. 80, 86, 107-109; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, ll, 566, 573-574; 111 / 2, s.
287; a.mlf.. "Deli", iA, lll, 516-517; a.mlf., "Deli", E/ 2 (Fr.), ll, 207 -208; Mustafa Cezar, Osmanlı Tarihinde Levendler, İstanbul 1965, s.
250-255, 276-277, 288, 293, 297, 308-316,
426; TA, XII, 474 -475; Pakalın, 1, 23-24, 420422.
Iii
ABDÜLKADiR ÖzCAN
DELi BİRADER
(ö. 942/1535 [?])
L
Divan
şairi.
_j
Bursa' da doğdu . Asıl adı Mehmed,
Gazali, babasının adı Durmuş'­
tur. Kaynaklar, şairin çağdaşları arasın­
da daha çok Deli Birader lakabıyla şöh­
ret kazandığını. bir dalda durmayıp daima yer ve meslek değiştirdiğini belirtirler. Aşık Çelebi, "Mecnün ki bela deştini
geşt etti seraser 1 Gamhaneme geldi
mahlası
dedi halin ne birader" beytini yazdıktan
sonra şaire Deli Birader denilmeye baş­
landığını (Meşairü'ş-şuara, vr. 271 • ı. Kı­
nalızade ise onun bu beyti, halk arasın­
da şöhret bulduktan sonra söylediğini
kaydeder (Tezkire, II, 721 ).
Deli Birader Bursa'da devrin alimlerinden. özellikle Muhyiddin Acemi'den
ilim tahsil etti ve onun mülazımı olarak
hizmetinde bulundu. Bu arada tasawufa da yöneldL Ancak kaynaklarda tasavvuf eğitimini kimden gördüğü ve hangi
tarikata mensup olduğu konusunda bilgi yoktur. Bursa'da Bayezid Paşa Medresesi'nde bir süre müderrislik yaptık­
tan sonra ll. Bayezid'in şehzadesi Korkut'un eserlerinin mukabelecisi oldu. Bu
görevi sürdürürken şehzadenin nedimi
Piyale Bey'in aracılığıyla Korkut'un yakınları arasına girdi. Kaynaklarda. Şeh­
zade Korkut'un onu yanından hiç ayır­
madığı ve onsuz bir yere gitmediği zikredilir. Deli Birader şehzade ile birlikte
Mısır'a gitti; Manisa'ya döndükten sonra Piyale Bey için Ddfiu'l-gumı1m ve
rafiu 'l-hümı1m adlı hezliyyat tarzında
bir eser kaleme aldı. Eseri Korkut'a sunduğunda onu kapısından kovduğu söylenir (Latifi, s. 254) . Ancak şehzadenin ,
yakalanıp öldürüleceği
sırada yanında
Piyale Bey ile Deli Birader'in bulunması­
nı istemesinden (Aşık Çelebi, vr. 292 • ) bu
rivayetin doğru olmadığı anlaşılmakta­
dır.
Deli Birader Şehzade Korkut'un ölümünden sonra Bursa Geyikli Baba Zaviyesi şeyhliğine talip oldu. isteği Yavuz
Sultan Selim tarafından kabul edilerek
adı geçen zaviyenin şeyhliği kendisine
verildi ve burada inzivaya çekildL Gazali
mahlasını burada aldı. Bursa'da ne kadar kaldığı belli değildir. Daha sonra Sivrihisar 'a giderek müderr islik yapmaya
başladıysa da süresini tamamlamadan
istanbul' a döndü. istanbul' da kendisine, "Niçin yeter gün oturmayıp tez geldin" diye sorduklarında, "Sivri yer olmağın oturup huzur edemedim" (Kınalıza­
de, II, 723) demesinden hareketle bazı
kaynakların (Aşık Çelebi, vr. 292•; Beliğ,
s. 496) Seferihisar'a gittiğini söylemelerinin yanlış olduğu anlaşılmaktadır.· Deli
Birader daha sonra Akşehir'e giderek
orada uzunca bir süre müderrislik yaptı . Ardından Kazasker Kadri Efendi'den
Agros müderrisliğini aldı . Amasya'da Kapıağası Hüseyin Ağa Medresesi'nde müderris iken emekli oldu. Çocukluğundan
beri tanıdığı bazı arkadaşlarının sohbe-
tinden uzak düşmernek için istanbul'a
giderek Beşiktaş'ta yerleşmeye karar
verdi. Deniz kıyısında ev, mescid, zaviye
ve hamam yaptırmak maksadıyla "Cername" adlı bir manzume kaleme alarak
Sadrazam Makbul İbrahim Paşa'dan yardım istedi. Paşa ona Kanüni Sultan Süleyman'dan yüklü bir caize aldı; kendisi de büyük bir ihsanda bulundu. Öteki
vezirler ve divan erkanından topladığı
paraların yanı sıra bir miktar da borç
aldı. istanbul'da çarşı hamamlarının camekanının ortasına Bursa kaplıcaların­
da olduğu gibi ilk defa havuz yaptıran
Deli Birader'in hamarnı (tasviri ve akıbet i
hakkında geniş bilgi için bk. Aşık Çelebi,
vr. 294b) kısa bir süre sonra İstanbul'un
zevk ve safaya düşkün insanlarının toplandığı bir yer haline geldi. Bunun üzerine Hasköy Hamarnı sahibi Piripaşaza­
de Mehmed Bey de hamamma havuz
yaptınnca Deli Birader onu çok müstehcen bir dille hicvetti. Bu hicviye Deli Birader'le bütün istanbul hamamcılarının
arasını açtı. Hamam sahipleri ortaklaşa
bir dilekçe vererek sadece temizlik yeri
olan hamarnı eğlence yerine çeviren ve
dolayısıyla kötü bir yenilik olan fıskıye­
li havuzun yıkilması için fetva aldılar.
Hamam ve havuzu bir gece İbrahim Paşa tarafından acemi ağianiarına yıktırıl­
dı. Üzüntüsünü yirmi beş beyitlik "Kaplıcaname" adlı manzumesinde dile getiren Deli Birader daha sonra İstanbul'dan
ayrılıp Mekke'ye gitti. Orada bir mescid ve bahçe yaptırdı. "Sanmanız kim diyar-ı gurbette 1 Kişi zevk eyleyip safa
sürmez ll Dür olur gerçi kim ahibbadan 1 Hele a'da yüzün dahi görmez" kı­
tası ile manzum bir mektubu istanbul'a
gönderdi. Bu mektuba dönemin şairleri
Zati, Rümi, Katib Cafer Çelebi manzum
olarak cevap verdiler (b k. Kut, TDA Y Be ileten, s. 223 vd.). Deli Birader, bahçesinde dostlarıyla sohbet ederken rahatsız­
lanarak aniden vefat etti. Cenaze namazı Hicaz ve Taif'in ileri gelenleri tarafından kılınıp mescidinin avlusuna gömüldü. Ölüm yılı hakkında kaynaklarda
değişik tarihler verilmektedir (Mecdi, 942
11435-361; Kınalızade, 941 11534-351; Faik
Reşad , 940 11 533-341 veya 941 I15 34-35J) .
Eserleri. Deli Birader'in Manisa'da yaPiyale Bey'e takdim ettiği Dafiu'lgumı1m ve rafiu'l-hümı1m adlı mensur eseri Sehfnin ifadesiyle "gayet galat ve fahiş fuhşiyyat ve hezeliyyattan
ibarettir". Eserin çeşitli yazma nüshaları vardır (İÜ Ktp. , TY, nr. 1400, 9659; Sü-
zıp
135
DELi BİRADER
leymaniye Ktp., Esad, Efendi, nr. 3226) . Ayvansarayf, şiirlerinin ölümünden sonra
derlenerek bir divan meydana getirildiğini söyler (Hadikatü 'L-ceuami', Il, 15).
Ancak kütüphanelerde Deli Birader adı­
na kayıtlı bir divana rastlanmam ıştır.
Sursalı Mehmed Tahir, muhtemelen Katib Çelebi'ye dayanarak onun Mir'atü'lkainat adlı bir eseri olduğunu kaydeder
(Osmanlı Müellifleri, II, 348) . Kati b Çelebi'nin verdiği bilgiye göre bu eser Hz.
Adem'in yaratılışından Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar gelen Farsça genel bir tarih kitabıdır. F. Babinger, bu
bilgilerden hareketle onu Osmanlı tarihçileri arasında sayar (Babinger [Üçokl. s.
80) Günay AlpayKut da Misbdhu'l-hidaye adlı ilmihal türü bir eseri olduğu­
nu söyler (TDAY Belleten, s. 223 vd .).
BİBLİYOGRAFYA:
Sehi, Tezkire (Kut). s. 230; Taşköprizade , eş ­
Seka' ik, s. 476· 477; Aşık Çelebi, Meşairü 'ş­
şuara, vr. 271 ', 29ı •, 292•·b, 293' vd ., 294b vd.;
Latifi, Tezkire, s. 254 ; Mecdi, Şekaik Tercümesi, s . 472, 473; Kınalızade, Tezkire, ll, 721 ,
723 ; Riyazi, Gülşen - i Şuara, Süleymaniye Ktp.,
Lala ismail, nr. 314, vr. 103' ; Keş{ü '?· ?unan, ı,
729; ll, 1649 ; Beliğ, Güldeste, s. 496, 497 vd .;
Ayvansarayi, Hadikatü 'l-cevamt: ll, 15; Hammer, GOD, ll, 198; Gibb, HOP, lll, 36; Faik Reşact, Es la{, istanbul 13 ı ı, 1, 72 ; Osmanlı Müelli{leri, ll , 348 ; Sa binger (Üçok) , s. 80 ; M. Fuat
Köprülü, "Deli Birader", Yeni Mecmua, sy. 15,
istanbul 1917 ; a.mlf.. "Gazdli", İA, N , 728-729;
Orhan Şaik Gökyay. "Gazdli", TDI., XXI / 222
(1970), s. 452, 454; Günay Alpay Kut. "Gazzali'nin Mekke'den İstanbul'a Yolladığı Mektup ve Ona Yazılan Cevaplar", TDAY Belleten (1973 -74), s. 223 vd. ; a.mlf.. "Ghaziili", E/ 2
(ing.). ll , 1042 vd.; Kamüsü 'l-a 'lam, ı , 227 vd. ;
Th. Mentzel, "Ghaziili", El, ll, ı39.
Iii
ı
L
ı
L
ı
ÜRHAN
ŞAiK GÖKYAY
DELİ HÜSEYiN PAŞA
(bk. HÜSEYiN PAŞA, Deli).
DELi İSMAİL DEDE
(bk. İSMAiL DEDE EFENDi, Deli).
DELİL
ı
_j
ı
_j
ı
( Jd..ıll)
Gerçeğe ulaştıran şey
anlamında
L
keliim ve fıkıhta
terim.
kullanılan
_j
Arapça'da "yol göstermek, irşat etrnek" anlamındaki delalet kökünden mübalağa ifade eden bir sıfat olup "yol gösteren, doğru yola ve doğru sonuca götü-
136
şı görüşler
ren" manasma gelir. Kur ' an-ı Kerim'de
bir ayette " kılavuz " anlamında kullanıl­
makta (ei-Furkan 25 / 45), ayrıca altı ayette " kılavuzluk etmek; göstermek, haber
vermek" manalarında aynı kökten türeyen fiiller yer almaktadır (bk. M. F. Abdülbaki, Mu 'cem, "dil" md .). Bu ku llanım
şekilleri hadislerde de görülmektedir (bk
Wensinck, Mu'cem, "dil" md .).
için söz konusudur. Sened,
taraflardan iddia sahibinin (muallil} öne sürdüğü tezleri kontrol edip kanıtlanmaya muhtaç bulunan hususlar
için delil isteyen kişinin gösterdiği gerekçe, şahid ise bu kişinin akıl yürütme
mevkiine geçip muallilin delilini çürütme safhasında getirdiği karşı delil demektir (Yavuz, Kur 'an-ı Kerim 'de Tefekkür ve Tartış ma Metodu, s. 22, 26).
o KE LAM. İlk kelam alimlerine göre
delil, herhangi bir konuda gerçeğe veya
kanıtlanması istenen hususa ulaştıran
şeydir. Sünni kelamın kuruluşuna önemli katkılarda bulunan Bakıllanf'ye göre
delil, duyularla algılanmayan ve zaruri
olarak kendiliğinden bilinerneyen hususların bilinmesini sağ layan şeydir. İma­
mü' I-Haremeyn Cüveynf'nin tanımı da
buna yakındır. Gazzalf'den itibaren delille ilgili olarak yapılan tarifler mantık! bir
şekil almaya başlamıştır. Gazzalf delili,
"yeni bir bilgi meydana getiren yani sonuca ulaştıran iki öncülün birleşmesi"
(el-i~tişad, s. 14) şeklinde tarif ederken
Seyfeddin ei-Amidf "delil mantık! bir kı­
yastır" demiştir. Seyyid Şerif ei-Cürcanf
ise delili, Fahreddin er- Razi'ye uyarak
"bilinmesi başka bir şeyin bilinmesini
gerektiren şey" diye tarif ettikten sonra delilin hakikatini, kıyasta orta terimin
küçük öncülde bulunması ve onu kapsaması şeklinde açıklamıştır (Ta' rifa~ s.
104) Delil daha ziyade bir hükmün ispat edilmesini veya bir sonucun ortaya
Kelam alimleri, doğruluğundan şüphe
edilen bir öncülün gerçekliğini kabul etmeye sevkeden delile büyük önem vermişler, hatta bu konuda aşırı gidenler
delile bağlı olarak gerçekleşmeyen imanı geçerli saymamışlardır. Delilin "medIQI"den yani i spatlanması amaçlanan sonuçtan ayrı o l duğu , bundan dolayı herhangi bir şekilde delilin çürütülmesiyle
mediOiün de çürütülmüş ve gerçekliğini
kaybetmiş sayılamayacağı, özellikle müteahhir kelamcı ların üzerinde ittifak ettikleri bir husustur. Delil, kelam ilminin
teşekkül ettiğ i dönemlerden itibaren
mütekaddimfn devrinin sonuna kadar
mantık! bir kıyas formunda sunulmaktan çok her insanın doğuştan sahip olduğu aklf zaruretlere ve fıtrf mantığa
dayandırılmıştı r. Bu devrede geliştirilen
deliller genellikle duyular aleminden elde edilen bilgilerden seçildiği için tecrübf karakter taşır; bunların mantı k ilminin kurallarına uyup uymadığına önem
verilmemiştir. Hatta Bakıliani gibi bazı
kelamcılar, kullanılan delilin çürütülmesi halinde kanıtlanmak istenen hususun
da batı! olacağına hükmederek (in'ikasü'l-edille) delillerin değeri ve fonksiyonu hakkında mantı k kurallarına aykırı
bir ilkeyi benimsemişler, bazı kelamcı ­
lar da delille kanıtianmayan bir iddianın
mutlaka gerçeğe aykırı olduğunu söyleyerek delili her konuda belirleyici bir ilke telakki etmişlerdir (Cürcanf, ŞerJ:ıu 'l­
Meua~ı{, I, 140).
çıkarılmasını sağlayan vasıtadır.
Gerek kendilerine has bir metot takip eden mütekaddimfn devri alimlerince, gerekse metodolojide klasik mantı k
kurallarını esas alan müteahhirfn devri kelamcılarınca yapılan tarifler. delilin
bilinmeyeni ortaya çıkaran bir nevi vası­
ta bilgi olduğu hususunda birleşmişti r.
insanı bir konu hakkında müsbet veya
menfi hüküm vermeye götüren delil karşılığında kullanılan emare, beyyine, hüccet, şüphe , şahid, sened gibi değişik terimler varsa da her birinin az çok farklı
anlamları ve değiş i k kullanım alanları
vardır. Delil ispat konusunu kesinlikle
kanıtlama özelliği taşırken emare mutlaka zan ifade eden bir işaret olarak kabul edilir (Tüsf, s. 66). Beyyine, iddia sahibinin görüşüne açıklık getirici ilave bir
bilgi ifade eder; hüccet. tartışmada muarıza üstün gelme gayesiyle getirilen delil anlamında kullanılır (Bursevf, s. 144,
147) . Şüphe, muhalif mezhep mensuplarınca yapılan itirazlar ve ileri sürülen kar-
tartışan
Başta Gazzalf olmak üzere Fahreddin
er - Razi, Seyfeddin ei-Amidf. Teftazanf,
Seyyid Şerif ei -Cürcanf gibi müteahhirfn
devri kelamcıları, hangi alana ait olursa
olsun delilin klasik mantıkta esasları belirlenen kıyas şekillerinden birine göre
düzenlenmesinin gerektiği hususunda
birleşmişler, mütekaddimYn kelamcıla­
rınca benimsenen ilkeleri eleştirip terketmişler, buna bağlı olarak da gözlem
ve deneye dayanan deliller yerine ta · ım
kıyası kullanmışlardı r. Zira onlara göre
salt akıl ilkelerine dayanan delil duyu
verilerine dayanan delilden daha doğ r u-
Download

TDV DIA