Toplumsal Çatışma ve Dayanışma Hattında Alternatif Bir İletişim
Modelinin Olanakları ve Yöntem Sorunu
Aslı Kayhan
Kocaeli Üniversitesi
Giriş
Türkiye’de özellikle son otuz yıldır yaşanan etnisite, din, mezhep ve toplumsal cinsiyetin ana
ekseni olduğu toplumsal çatışmalar, bölünmeler ve karşılaşmalar sosyoloji ve/veya siyaset
bilimi alanında, ‘kimlik’ merkezli araştırmaların konuları oldu. Üretimin ve deneyimin içinde
oluşan bilginin üretilebilmesi ve toplumsal olanın bilgisi ile ilişkilendirilebilmesi için emek
kesiminin deneyimine dair bilginin toplanması ve değerlendirilmesi gereklidir. Bu nedenle
emek kesiminin anlatılarına ulaşmayı ve bu anlatıları alternatif bir kamusal alanın inşasının
olası koşulları doğrultusunda tartışmak gereğinden doğan bir alan çalışmasına yöneldik.
Bu hedefe uygun olarak, demografisi çeşitlilik arz eden en az son otuz yıldır yoğun
göç almakta olan, iktisadi olarak istihdam alanları açısından gelişmiş olan ve çatışma ve
dayanışma örneklerine rastlanan kentler seçildi. Bu kentler özellikle son otuz yıllık süreçte
ortaya çıkan sermaye birikimi süreçlerindeki değişime paralel olarak gerek kırdan kente,
gerekse bölgeler arasındaki göçlerin yaşandığı ve sermaye birikim süreçlerinde aldıkları
rollerin farklılıkları gözetilerek seçilmiş yerlerdir. Daha açık ifade ile bölgelerinin en çok göç
alan kentleri olmaları, çatışma ve dayanışma örneklerinin olması ve ülke ekonomisindeki
paylarının büyüklüğü nedeniyle şeçilmişlerdir. Bu şehirler şunlardır: İstanbul-Kocaeli
(Havzası), Bursa, İzmir-Manisa (Havzası), Adana –Mersin (Havzası), Gaziantep-Hatay
(Havzası), Antalya, Kahramanmaraş. Bu kentlerdeki imaalat sanayi işçileriyle
görüşüyoruz.(Gıda, Metal, Petrokimya, Tekstil gibi)
Sözü edilen şehirlerde, toplumsal çatışmayı ve dayanışmayı üreten koşulları anlamak,
incelemek, analiz etmek üzere araştırmanın odağına alınan grubun emek kesimi olmasının
temel nedenleri şöyle açıklanabilir: Birincisi, emek kesimi özellikle çerçevesini çizdiğimiz
şehir merkezlerinde süregiden göç ve istihdam olanaklarının genişliği ve çeşitliliği
bağlamında farklı kimlik ve kültür arka planlarını bir arada yakalayabileceğimiz heterojen bir
yapıya sahiptir.
Tabii bu sorunun arkasındaki toplumsal süreçler konumuzu belirleyen temel durum.
Burada çoğumuzun bildiği bu süreçlerin özellikle bizim çalışmamız açısından
değerlendirmesini kısaca yapmak isterim. Bu değerlendirme neden özellikle imalat sanayiini
seçtğimizi de gösterecektir.
Bir dünya sistemi olarak kapitalizmin aslında 1960’ların ortalarında kendini belirgin
bir biçimde hissettirmeye başlayan ve giderek derinleşen kriz eğilimleri, 1980’lere kadar
iktisat politikası uygulayıcıları tarafından, eldeki mevcut iktisat politikası ve finansal araçlarla
önlenmeye çalışılsa da, bu kriz eğilimlerinin aslında Fordizm olarak da adlandırılan bir
sermaye birikim tarzının krizi olduğunun farkına varılmıştı. Kapitalist firmaların, kâr
oranlarını tekrar yükseltmek için bu gelişmelere tepkisi bir kaç kanaldan geliştirilmiştir. İlki
1
yukarıda da belirtildiği gibi, fiyat artışları yoluyla reel ücretleri düşürerek maliyetlerini aşağı
çekmekti. Hüküm süren yüksek oranlardaki işsizlik, var olan emek gücüne göre iş bulma
imkânlarının zorlaşması neticesinde işçilerin bir rekabet süreci içersine sokulması, bu
politikaların uygulanmasında önemli bir çerçeve sağlamaktaydı.
İç içe giden ve ücret maliyetlerini düşürmeye yönelik bu stratejilerden bir diğeri,
üretim birimlerini esas itibariyle gelişmiş kapitalist ülkelerde konumlandıran kapitalist
şirketlerin, bu üretim faaliyetlerinin önemli bir bölümünü, teknolojik gelişmelerin sağladığı
avantajlardan da yararlanarak, dünyanın düşük ücretli bölgelerine, ülkelerine kaydırmaları
oldu. Bir taraftan da gelişmiş ülkelerdeki ücretleri baskılama fırsatını da sunan,
"küreselleşme" olarak döneme damgasını vuran bu strateji, aynı zamanda, azgelişmiş
ülkelerde o zamana kadar uygulanan ithal ikameci politikaların da sona ermesi anlamına
geliyordu.
Kâr oranlarını arttırma yönünde tamamen yeni bir sermaye birikimi tarzının ana
unsurlarını belirleyen bu stratejilerin en önemlilerinden biri de, yine gelişen teknolojilerin
verdiği imkânlardan da yararlanarak, işçilere yaptırılan işin yükünü arttırmak, diğer bir
ifadeyle işçinin çalışma temposunu arttırarak, emek verimliliğini yükseltmeye çalışmak
olmuştur. Bu strateji kendisini hem belli bir işkolundaki ana firmaların ölçek küçültmeye
giderek işçilerinin yüzde 10-20’lere varan oranlardaki kısmını işten çıkartarak göstermiş; hem
de birçok ülkede ve Türkiye’de taşeronlaşma olarak adlandırılan bir olgunun giderek
yaygınlık kazanmaya başlamasını beraberinde getirmiştir. Taşeronlaşma, bilindiği gibi, ana
firmanın, yapılan üretimin bir kısmını, esas itibariyle ana firma bünyesinde faaliyetlerini
sürdürmek kaydıyla, başka bir firmaya yaptırmasıdır. Genellikle güvencesiz koşullarda, çok
düşük ücretlerle, günde 10-12 saatleri bulan çalışma süreleriyle birlikte uygulanan bu yöntem
kâr oranlarının arttırılması doğrultusunda kapitalist firmalara önemli imkânlar tanımaktadır.
Bu projenin genel perspektifi bakımından bu gelişmeler çerçevesinde bir noktayı
vurgulamakta yarar var. Bir bütün olarak dünya ekonomisine hâkim olan kapitalist sistemde
kâr, üretim süreçlerinden ve işçinin emek gücü üzerinden elde edilir. Bu perspektiften
bakıldığında bir bütün olarak kârların ve kâr oranlarının belirlenmesinde, üretimde çalışan
emek gücü miktarı, emek gücüne ödenen ücretler ile ondan elde edilen ürünün değeri
arasındaki fark asli rol oynarlar. Nitekim yukarıda sözü edilen stratejilerin esas itibariyle
üretken emeğin istihdam edildiği imalat sektörlerinde yoğunlaşması bu nedenledir.
Bu projede gerçekleştirilen alan çalışmasında da görüşme yapılan işçilerin imalat
sektörlerinden oluşması, yani üretken emek kesimine dâhil olan işçilerin içinde bulundukları
durumu kendi deneyimlerinden yola çıkarak değerlendirmelerinin odağa alınmasının nedeni
de budur.
Dolayısıyla çalışmada temel sorularımız;

Dünyada emek süreçlerinin, yeryüzü üzerindeki iş gücünün dağılımının ve
coğrafi hareketliliğinin de dönüşüme uğramakta olduğu süreçte Türkiye’de üretim ve
emek süreçlerindeki parçalanma dönüşüm ve yeniden yapılanma dinamikleri nasıl
yaşanmaktadır?

Bu süreçte Türkiye’de aynı dönemde mülksüzleştirme politikalarının toplumsal
dinamikler içindeki etnik ve mezhebe dayalı ayrımlar ve çatışmalarla ilişkisi nasıl cereyan
etmektedir ve bu ilişki nasıl bir dinamik taşımaktadır? Yani belirli gruplar
proleterleştiriliyor mu bu bir ivme taşıyor mu?

İşçi sınıfının ayrıştırılması parçalanması ne şekilde biçimleniyor?
2
Alternatif bir iletişim modelinin imkân alanlarını ve koşullarını sorgularken
sorgulamaya çıktığımız alanda soruyu yönelttiğimiz grup ve kişileri araştırmanın bizlerle
birlikte olacak özneleri olarak tanımladık. Bu “araştırmacı ve sorgulayan özne” olarak
danıştıklarımızın problemleri tanımladıkları koşulları ve deneyimleri üzerinden dinamik bir
iletişim ilişkisini üretebildikleri bir süreç olarak araştırma yöntemini biçimlendirdik.
Bu yöntem arayışının arka planında uzun ve kaçınılmaz farkları içeren nitel ve nicel
yöntemin epistemolojileri yeralır. Bir diğer deyişle, 19. Yüzyılın toplumsal bilgiyi
“tanımlama” ve “ölçme” tartışmasının; objektiflk ve subjeketiflik dikotomosinde üretilen;
açıklama, yorumlama, içerden, dışardan bakış tartışmaları aslında ontolojik bir fark içerir.
Toplumsal gerçekliğin inşası; öznelerin algılarında mı, sosyal gerçekliğin nesnel dialektik
ilişkisinde mi gerçekleşir? (Özuğurlu;2009) Burada 1980’ler sonrası postmodern algı
kapitalist hegemonyayla uzlaşı içinde emek kesimlerini sadece dünyaları anlaşılmaya ya da
serimlenmeye çalışılan ötekileştirci etnografik çalışmalara kayışı. Ölçülebilir, genelleştirici ve
“doğal olarak”tabii toplumsal gerçekliği yöneten bilginin ise başka bir yerde üretilebileceğini
vurgular. Oysa üretici emek sadece ihtiyaç nesnelerini üretmenin bilgisine değil, tüm
toplumsal gerçekliği üretmenin de bilgisine sahiptir. Bunu görebilmenin yolu hakim söylemin
dışındaki kültürel formlara ve yaşam biçimlerine bakmaktan geçer. Bunun için de nitel
çalışma bu analizi yapmayı kolaylaştırır. Ancak, bu çalışma için de nitel yöntem uygun
görünse bile, deneyim ve ham bilgi toplamaktan fazlasına ihtiyaç duyan doğası gereği başka
açılımlara ihtiyaç duymaktadır. Yol son derece dar bir patika; sadece “yalnızlaştırılmış” ve
“ayrıştırılmış” çalışan kesimlerin yaşam tarzlarını ve deneyimlerine odaklanarak sosyal
gerçekliği flexible ve unstable görme yanılgısına düşmeden, gerçekliğin a priori
nedenselliğini çerçevesinde onlarla dünyalarını yeniden tartışarak dönüştürücü, alternative bir
bilgi paylaşım ağı kurmak.
Bu teknik farklı disiplinlerdeki yöntemlerden beslenerek oluşturuldu. İlki dönüştürücü
eğitim yetişkin eğitimi ya da ezilenlerin pedagojisi gibi çalışmalar aslında yaygınlaşarak
güçlenmiş baskın ideolojinin edinimleri ve söylemlerine karşı diyaloga ve eleştiriye açık bir
yeniden öğrenim ve edinim süreci öneren yöntemler (Mezirow; 2000). Anlamın oluşması
sürecinin merkezindeki söylemin toplumsal bir öğrenim süreci olarak görüldüğü çalışmalar da
kritik olaylar, metaforların açımlanması, kavram haritalaması, bilinç yükselme çalışmaları,
yaşam öyküleri ve toplumsal harekete katılım gibi yöntemlerle eğitim çalışmalarını
geliştirmişlerdir. İster sohbet, söyleşi, biçimlerinde olsun ister dayanışma ve direnme
süreçlerinde olsun bütün tartışmalar anlamanın ve anlam oluşturmanın bir öğrenme ve edinim
süreci olduğunu bize göstereceğini düşündük ve öyle de oluyor.
Yaptığımız alan araştırması bir eğitim çalışması olmamakla beraber biz de öğrenilmiş
ve edinilmiş anlamların söylem ve tavır alma biçimlerinin eleştirel bir çözülmeye uğraması,
yaratıcı ve diyaloga açık bir iletişim tarzının oluşmasına odaklandığımız için bu çalışmalar
bizi besledi.
Üretim süreçlerinin nesnel gelişimi ile sosyal sınıfların varlığı arasındaki ilişki
sorununu açığa çıkaran önemli alanlardan biri olan işçi sınıfının kendi konumunu tarif etme
biçimi bizim çalışmamızın da önemli bir parçasıdır. Üretim sürecinin bizzat bilgisine sahip
olan bu kesimin hem fabrikada hem iş yaşamı dışında bu durumu nasıl yaşamakta olduğunun
bilgisini sadece bir anlatı olarak değil belirli müdahalelerle onların duruma bakma biçimlerini
de farklılaştıran bir tartışma tekniği ile almaya çalıştık. Çünkü oradaki varlığımızın sadece bir
“veri toplayıcılığı” olmadığını bir bilgiyi birlikte ve yeniden üreten taraflar olduğumuzu
düşündük. Ancak, bunu görüştüğümüz kişilerle aramızdaki mesafeyi koruyarak yaptık.
(Coşkun, 2013; Fantasia,1989). Burada bize Michale Burawoy’un bir etnograf olarak kuram
ve kavramsallaştırmaları yol gösterici oldu. Kısaca değinirsek, Burawoy; işçi sınıfının
bilincine dair “kendi-için-sınıf” kavramıyla yalnızca eğitim, siyaset gibi konulara gönderme
3
yapılarak üretim sürecinin bu konudaki belirleyici etkisinin ihmal edildiğini
söyler(Burawoy,2000). Üretim süreci açık ve seçik olarak işçi sınıfının konum algısını
belirler. Bu nedenle üretim sürecini belirleyen düzenlemelerin de bir politik ve ideolojik süreç
olduğunu görerek “emek rejimi” kavramını geliştirir. Biraz daha açmak gerekirse; işin
örgütlenmesi ideolojik ve politik sonuçlara yol açar, çünkü erkek ve kadınlar üretim esnasında
belirli toplumsal ilişkileri ve o ilişkilere dair deneyimleri de yeniden üretirler. Aynı zamanda,
bu ilişkileri düzenleyen ayırt edici ideolojik ve politik aygıtlar da mevcuttur. (Burawoy;1987).
Çalışma ve sorgulamamızın önemli kilit kavramlarından biri de dayanışma
kavramıdır. Biz bütün kimlik ayrımları ve çatışmaları içinde mücadele sürecindeki
dayanışmanın alternatif bir iletişim oluşturup oluşturmadığına ya da bu tür bir potansiyelin
muhtemel koşullarına odaklanmaktayız. Klasik sosyolojinin ağırlıklı olarak cemaat veya
topluluklar üzerinden tartıştığı bir olgu olarak dayanışma örüntüleri daha çok modern
öncesine ait olarak belirlenmiş ve yorumlanmıştır. Oysa biz modern öncesi gelenekle
ilişkilendirilmiş değil tarihin bir ürünü olarak insanın nesnel toplumsal ilişkilerinin
doğasındaki deneyimi olarak gördüğümüz dayanışma pratiğini hareket ve devinim halinde bir
durum olarak görmekteyiz. Bu analizimizin ve çalışmamızın özgün yanını oluşturan bir
ayrımdır.
Bu dayanışma pratiğinin analizini geçmiş ve bugüne ait deneyimleriyle bizzat var eden
işçi sınıfının kendilerinden istemenin bu araştırmaya en uygun yöntem olacağını düşündük.
Böylece kendimizi de çalışan insanlar olarak bir geçmişimiz ve deneyimlerimiz ve
analizlerimiz olduğunu yine pek çok benzer geçmiş ve deneyimlerle ilişkilendirebileceğimiz
örnekler ve hikâyeler üzerinden yola çıkarak eleştirel sorgulayan bir tartışma zeminini
açabileceğimizi gördük.. Bu da araştırma öznelerinin kendi dünyalarını anlamlandırma
biçimlerini (metaforlar, alegoriler, gelenekler, direniş biçimleri, kabullenme tarzları vs.)
özgürce ifade etmesinin ötesinde buradan kendi dünyalarına dönük yeni bir bakış açısı
geliştirmelerinin ve dönüştürücü bilgi üretmelerinin sağladığını zaman zaman gözlemledik.
Kaynakça
Burawoy, M. et al (2000). Global Ethnography: forces, connections and imaginations in a
postmodern world. London:University of California Press.
Burawoy,M. (1987). The Politics of Production: Factor Regimes Under Capitalism and
Socialism. London: Versus.
Coşkun, M. K. (2013). Sınıf Kültür ve Bilinç,. Ankara : Dipnot.
Fantasia, R. (1989). Cultures of Solidarity. London: University of California Press
Mezirow J. (2000). Learning To Think Like an Adult Core Concepts of Transformation
Theory Learning as Transformation. Critical Perspectives on a Theory in Progress. In:
Mezirow. Jack et. al. (Hg.). San Francisco: Jossey-Bass, 3-33.
Özuğurlu M. (2009). Sınıf Çözümlemesinin Temel Sorunsalları. Praksis Dergisi, 8, 29-50.
4
Download

Aslı Kayhan Toplumsal Çatışma ve Dayanışma Hattında Alternatif