HARiKULADE
Ni?amiyye (n ş r. M. Za hid Kevserl). Kahire ı4 ı 2/
ı 992, s. 64; Gazzall. e l-il!:tişad (nşr. ibrahim
Aga h Çubukçu- Hüseyi n Atay) , Ankara ı962 , s.
ı 98-20 ı; Şehristanl. Nihayetü '1-i/!:dam, s. 420433; Nesefi. Tebşıratü 'l-edille( Salame ) . s. 469470, 476-478 , 536-538; Sabunı. el-Ki(ay e fi 'lhiday e (nş r. Muhammed Aruçi , yüksek lisan s
tezi. 1982). Camiatü'I-Kahire, Kül\iyyetü dari'l ulum , 1, 547-548; Fahreddin er- Razı. el-Muf.ı aş­
şa l (n şr. Taha Abctür rauf Sa"d ). Kahire, ts. , s.
207; a.mlf.. el-Me(alibü'l-'aliye mine'l-'ilmi 'lilahf (nşr. Ahmed Hicazl es-Sekka). Beyrut 14071
ı 987 , Vlll, ı43- ı46 ; Amidl. Cayetü 'l-meram, s.
334; ibn Teymiyye. Ki tabü'n-Nübüuvat, Beyrut
ı405/1985 , s. 47 -48; Teftazanl. Şert.ı u 'l-Mal!:a­
şıd (nşr. Abd urrahm an Umeyre). Beyrut 1409/
ı989, V, ı5; a.mlf .. Şe rf.ıu 'l-'AI!:a'id, s. ı77;
ibnü'I-Murtaza. el-~ala'id fl taş f.ı1f.ıi 'l-'al!:a 'id
(nşr. A. N. Nader) , Bey rut ı985 , s. ı ı4; Kadı­
zade Şemseddin Ahmed , Feraidü 'l-(ev aid, Bulak ı262, s. ı ı o-ı ı 1; Bacurl. Şerf.ıu Cevhereti 't- tevf.ıld, Dımaşk ı392/1972, s. 298-299; Abdüllatlf Harputi. Tenl!:lf.ıu 'l-kelfım, istanbul ı330,
s. 274-275; Elmalılı. Hak Dini, IV, 2239, 22492250; H. A. Wolfson. Th e Philosophy of Kalam,
Cambridge ı976, s. 544-558; R. Brunschvig.
" De la fallacieuse prosperite- Makr Allah et
ı stidraj ", St.!, LVlll ( 1983). s. 8-31.
Iii
M. SAiT
ÖZERYARLI
Tabiat Kanunları ve Harikulade. Tabiattaki olaylar belli bir ölçü ve denge içinde meydana gelmektedir. Bu hadiselerdeki düzen gündelik hayatta gözlemlendiği gibi, atom altı seviyeye inebilen ve
galaksilere kadar uzanan gözlem kudretiyle bilim de muayyen bir düzenliliği tesbit etmiş durumdadır. Söz konusu düzen
insan aklının şu veya bu yönüyle açıkla­
yabildiği bir kanunluluk gösterir ve sosyal olayları da kapsar. Kur'an-ı Kerim'de
bu değişmez kanunluluk "sünnetullah"
tabiriyle ifade edilir (ei-Ahzab 33/38, 62;
Fatır 35/43; ei-Feth 48/23) Ancak tabiat
ve toplum planındaki kanunluluğu koyan
ve sürdüren ilahi iradenin dilediğinde onu
kaldırması veya değiştirmesi de mümkün görülmektedir (yk bk ).
insana herhangi bir hadisenin olağan
üstü olduğunu hissettiren şey, vukuunun
teorik olarak mümkün olup olmaması değil beklenenin veya alışılanın dışında cereyan etmesidir. Mesela daha önceki nesillerin harikulade kabul ettiği birçok olay,
artık günlük hayatta her zaman görülen
sıradan hadiseler konumuna gelmiştir.
insanların çok kısa zamanda uzun mesafelere yolculuk etmesi. ses veya resimlerin bir yerden başka bir yere aktarılması
önceki nesillere mucize gibi görünen. günümüzde ise herkesin alıştığı ve bu sebeple de nasıl meydana geldiği hususunda hiç düşünmediği sıradan olaylar durumundadır. Bu açıdan bakıldığında in-
sanlığın
ufkunu alabildiğine genişleten bilim karşısında. her toplumda ve her çağ­
da nadiren de olsa vuku bulduğu hususunda hiç kimsenin göz ardı ederneyeceği delillerin bulunduğu harikulade olaylara karşı çıkliması anlaşılması güç bir durumdur.
ingilizce extraordinary kelimesiyle karda Batı dillerinde harikulade teriminin bir kavram olarak tam karşılığını
bulmak oldukça güçtür. Bu kavramı mesela "mucize ve keramet" anl a mına gelen miracle, "mucizevi ve hayret verici" anlamlarına gelen miraculous. "tabiat üstü" anlamına gelen supernatural
kelimeleriyle karşılamak mümkündür. Batı'da "tabii" (natural) ve "tabiat üstü" (supernatural) arasında ayırım yapılmasının
gerekliliğine inanan Aydınlanma ekolü.
düşüncede sekülerleşmenin bir sonucu
olarak mucize dahil bütün harikulade
hadiselerin olabilirliğini rasyonel bakım­
dan sorgulamıştır. Sekülerleşme sürecinin olmadığı geleneksel toplumlarda ise
tabiat ve tabiat üstü ayırımı tam yerleşmemiş ve kainattaki her şey kutsalla
bağlantılı olarak mütalaa edilmiştir. Bugün Batı'da harikuladenin vuku bulup bulamayacağı hususu daha çok mucizenin
mümkün olup olmadığı tartışmaları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Mucize
ve keramet gibi harikulade olayların dışın­
da. günümüzde modern psikolojinin kendine konu edindiği parapsikolojik. telepatik. telekinezik hadiselerin ve "tanım lanamayan uçan nesne" (un i dentifıed flying object. UFO) görme, ruh çağırma gibi müsbet bilimin izah etmekte güçlük çektiği
tabiat kanuniarına aykırı düşen bazı olayların müşahede edildiği de bir gerçektir.
Ancak Batı f ikir dünyası, mucize ve keramet gibi dini terminoloji çerçevesinde tanımlanan harikulade olaylara karşı tavır
alırken parapsikolojik ve d iğ er modern
tabiat üstü olayları incelerneyi bilimselliğin bir gereği saymaktadır.
şılansa
Harikuladenin imkanı meselesinde bilimin hakem olup olamayacağı hususu oldukça tartışmalı bir felsefi problemdiL
Bilimsel bilgi . madde planında gerçekleşen hadiseler arasındaki ilişkinin temsili
bir ifadesidiL Henri Bergson ve Alfred
North Whitehead gibi filozofların iddialarına bakılacak olursa aslında tabiat denilen şey insan dışında mevcut bulunan
varlıkların bir toplamı değil daha çok bunların ve aralarındaki münasebetin insandaki yansımasıdır. Bilim madde dünyasındaki belli olayların keyfiyetini deneyler yoluyla açıklamayı hedef aldığı için bu
olayların daha külli bir izahını mevcut metodolojisiyle veremez. Bunu felsefe ve dine bırakmak durumundadır. Aslında insanın tabiatın ne olduğu hususundaki
bilgisi tabiatın kendisi olmayıp onun hakkındaki yorum udur. Diğer bir ifadeyle tabiat insanın tabiat hakkındaki yorumudur. Buna göre bilimin tabiat hususunda
genel geçer bir hakikat olarak iddia ettiği şey, mümkün olan tek hakikat değil
mümkün olan yorumlardan biridir.
Bu bakış açısından hareketle C. S. Lewis. deney ve gözlem e dayalı bilimin harikuladenin imkanı hususunda bir karar
verme hakkına sahip olmadığını ileri sürer. Ona göre harikulade bizzat tabiattaki düzeni yani adeti bozan ve nakzeden
bir hadisedir. Tabiattaki düzenden hareketle çıkarılan genel kanunlar ve bu kanunlara dayanan bilim, hiçbir zaman bu
kanunların bir istisnası olup olmayacağı
hakkında sağlıklı bir kanaat ortaya koyamaz. Mesela tabiatla ilgili gözlemlerimiz
bize A kuralının mevcudiyetini söyler. Fakat biz buna aykırı bir B gözleminde de
pekala bulunabiliriz. Olaylar zincirinin tamamına baktığımızda kuralın A olmasıy­
la birlikte istisnai bir hadise olarak B'nin
de imkan dahilinde bulunduğunu görürüz. Ancak bu imkanı A grubundan edindiğimiz tecrübeye dayanarak söylememiz ve bir bakıma onu kurallaştırmamız
isabetli değildir. Dünyada yüzlerce kişinin
B gibi istisnai ve adeti bozan olaylar tecrübe ettiği iddialarını göz önünde bulundurursak B olayını izah için bilimin ötesinde teoloji gibi daha gen iş bir platforma ihtiyaç duyulacağı meydana çıkar
(Miracles, s. 56) .
Batı'da , Türkiye'de ve sekülerleşme süreci geçirmiş diğer islam ülkelerinde mucize gibi din merkezli harikulade olaylara
itirazın temel kaynağı, bu olayların bilime ve bilimin tesbit ettiği tabiat kanunIarına aykırı olduğu iddiasıdır. Fakat Batı
fikir dünyası harikuladEmin vukuunun Imkansızlığından ziyade bu olayların gerçekten ve tarihi olarak vuku bulmadığı üzerinde durur. Bu temel yaklaşımın altında
yatan sebeplerin en önemlisi, hıristiyan
ilahiyatında mucizenin ve mucizeye dayalı olayların oynadığı roldür. Sekülerleş­
meyle birlikte hıristiyan ilahiyatının da
sağlam temellere dayanmamasının sonucu olarak Batı fikir dünyası din e ve dinle alakah temel meselelere karşı olumsuz tavır takın mıştır. Bu tavrın daha çok
din ve bilimi değerlendiren eserlerde ortaya çıktığı görülmektedir. Aydınlanma
çağından önce genelde din ve özelde Hı-
183
HARiKULADE
ristiyanlık dokunulmaz bir otorite hüviyetine sahipti. Bu z ı rha bürünerek din
adına birçok harikulade olay uydurulmuş
ve bu olayların gerçekten vuku bulup bulmadığı hususunu sırf dini olduğu için
kimse araştırıp tenkit etmemiştir. Aydın­
lanma zihniyetin e göre artık din otoritesini kaybetmişti ve bu tür uydurma hadiselerin olup olmadığı hakkında ciddi mütalaaların başlaması gerekiyordu. Böyle
bir noktadan hareketle mucize, keramet
gibi dini nitelikli harikulade olaylara itiraz edenlerin başında İskoçyalı filozof David Hume geliyordu. Ona göre kendi gözlem ve tecrübelerimiz sürekli olarak mucizenin olmadığını telkin ederken başka­
larının gözlem ve tecrübelerine dayanarak onun mevcut olduğuna hükmetıne­
miz için hiçbir sebep yoktur (Enquires, s.
lll)
Hume, mucizeye ilişkin tenkidini daha
çok onun vuku bulamayacağı değil vuku
bulmadığı noktasında yoğunlaştırır. Bu
aslında, onun mucizenin imkanına karşı
olan itirazının psikolojik arka planını vermektedir. Hume'un mucizenin olabilirliğine itirazı reaksiyonerdir. Filozof. "Mucize Üzerine" adlı çalışmasının büyük bir
bölümünde onun bilimsel açıdan mümkün olamayacağını tartışmaktan çok tarihte vuku bulmadığını örnekleriyle anlatmaya çalışır. Filozofun kanaatine göre dinin bizzat kendisi tabiat üstü olayları ve
varlıkları konu aldığı için dinde harikuladeye devamlı olarakyer vardır ve bu nevi
hadiseler yadırganmamalıdır. Dinin bu
özelliği , insanların din adına bu tür olaylar uydurmaları ve onları nakletm·eleri için
gerekli ortamı hazırlamaktadır. Aslında
bu olaylar tarihte olmamıştır ve dolayısıy­
la olması da mümkün değildir. Bununla
birlikte dini otoritenin gücünden dolayı
bu mucizevi hadiselerin gerçekten vuku
bulduğuna kimse itiraz edememiş ve belli bir süre geçtikten sonra yaygın kabullere birer hakikat gibi bakılınıştır (Miracles, s. 23-28).
Charlie Du n bar Broad bu konuda daha
temel bir noktaya dikkat çekmektedir.
Ona göreHumeve onun gibi düşünenler
zihinle tabiatın işleyişi arasında bir uyum
olduğuna inanırlar. Oysa dış dünyada A:nın
B'yi meydana getirdiğinin tecrübesi bizim gerçekten bunun bir kanun olduğu­
nu kabul etmemizi gerektirmez (Proceedings of the Aristate/ian Society, s. 25) .
Devamlı olarak ateşin yaktığını tecrübe
etmemizden hareketle ateşin yakması­
nın zorunlu bir kanun olduğunu mantı k!
bir mecburiyet şeklinde ileri süremeyiz.
184
R. L. Purtill de benzer bir itirazı şöyle yöneltir: Hume bizim geçmiş tecrübelerimiıtn. tabiat kanunlarının ihlal edilemeyeceğini. yani harikuladenin olmadığını
ve olamayacağını kanıtladığını söylemektedir. Hume bunu iddia edemez, zira tecrübe değil aslında bizim o tecrübeyi yorumumuz harikuladenin mümkün olamayacağın ı söylemektedir (Miracles, s. 192).
Dini nitelikli harikulade olayların vukuu
hususunda çok ciddi tenkitler ileri sürmesine rağmen Hume'un tabiat kanunları ve determinizmle ilgili felsefesi bu
olayların mümkün olduğunu söylemektedir. Ninian Smart'ın işaret ettiği gibi Hume'un bu husustaki fikirleri aykırı (paradoksal) bir sonuca ulaşmaktadır. Hume,
bir yandan mucizenin tabiat kanununun
ihlali olduğunu söylerken, öte yandan tabiat kanununun, yani sebep-sonuç ilişki­
sinin zorunlu bir ilişki olmadığını, daha
çok alışkanlık niteliği taşıdığını iddia etmektedir. Mesela ona göre belli bir ısı derecesinde her zaman donan suyun bir
gün aynı derecede donmayacağını düşün­
mek bir çelişki değildir. Bu ise tabiat kanunun u ihlalin mümkün olduğunu söylemekten başka bir anlama gelmez (Philosophers and Religious Truth, s. 29).
Esasen Tanrı'ya inandıktan sonra mucize. keramet ve buna benzer harikulade
olayların imkanını dini bakış açısından
hareketle savunmak mümkündür. Zaten
Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi
semavl dinler inanç sistemlerini tek bir
tabiat üstü varlığa dayandırmışlardır. Meseleye pozitif bilim ve seküler kültür açı­
sından bakılacak olursa Tanrı'nın varlığı
bile tartışma alanına girmiş olur. Şu halde mucize ve keramet gibi olayları dini
niteliklerinden soyutlayarak yalnızca tabii varlık düzeni içinde açıklamaya çalış­
mak hataya yol açar. Başka bir deyişle her
şeye hakim ve kadir bir yaratıcının varlığı
bir defa kabul edildiğinde O'nun kendi
koyduğu tabiat kanunlarını istisnai de olsa ihlal edebileceğini kabul etmek mümkün olacaktır.
Değişik noktalardan hareket etmekle
birlikte Hume ile Gazzall'nin u l aştıkları sonuç aynıdır. Gazzall'nin determinizmi inkar etmesinin temel sebebi, tabiat kanunlarının zorunlu kabul edilmesi halinde
bunun Allah'ın fail-i mutlak olduğu inancıyla çelişeceği kanaatidir. Hume ise empirist felsefe geleneği çerçevesinde Descartes'ın öncülük ettiği rasyonalist filozofların sebeple sonuç arasında mantık!
bir zorunluluk olduğu şeklindeki iddialarını çürütmek için tabiat kanunlarının
zorunsuzluğu fikrini ortaya atmış. rasyonalist felsefenin temel meselelerinden
olan determinizm ilkesine ciddi tenkitler
yöneltmiştir. Filozof, bir şeyin başka bir
şeyin sonucu olduğu fikrine ulaştıran sebep-sonuç ilişkisini ispat etmenin mümkün ol madığını ileri sürmüştür. Hume'a
göre. "Her hadisenin bir sebebi vardır "
veya "Şu hadise şunun sebebidir" gibi
önermeleri gerçek anlamda ispat edemeyiz. Aslında sebep ve sonuç gibi terimler
olaylara uygulandığında onların birbirini
takip ettiğini söylemekten başka bir anlam taşımaz. Bizi sebep-sonuç ilişkisi kurmaya götüren şey, aynı olayların sürekli
peşpeşe gelmesi ve zihnimizde bu sürekliliğe dair bir alışkanlığın oluşmasıdır. Bu
da olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi
olduğunu ispat etmez. Mesela tecrübe
bize A'nın B tarafından takip edildiğini ve
B'siz hiç olmadığını söylemektedir. Bunun sonucu olarak zihin her ne zaman A
fikri meydana gelirse B fikrine hemen
geçmeye alışır. Bu aslında A'dan sonra
B'nin olduğunu değil zihnin böyle şart­
landığını ispat eder (Enquires, s. 85-99) .
Hume'a göre böyle bir sebep-sonuç ilişki­
sine aykırı görünen istisnai bir olayın vukuunu düşünmek her zaman mümkündür. Dolayısıyla filozof. sebep-sonuç iliş­
kisi bakımından mucizenin ve buna benzer harikulade olayların imkanını aslında
kabul etmiş durumdadır. Ancak Hıristi­
yanlığa ve dine karşı olan tutumundan
dolayı kendi felsefesiyle çatışmak pahasına da olsa mucize gibi harikulade olayların meydana gelmediği hususunda ıs­
rar etmiştir.
Tabiat kanunu ve onun ihlal edilmesi
meselesiyle ilgili olarak çağdaş din felsefecilerinden Richard Swinburne önemli
görüşler ileri sürmektedir. Ona göre harikuladenin mümkün olup olmadığı konusunda göz önünde bulunduracağımız kriter tabiat hakkındaki gözlemlerimizden
çıkarılabilir. İnsanoğlu tabii olarak kendi
gözlemlerini ve onlardan elde ettiği sonuçları genelleştirmeye yatkındır ; gözlemlerinden hareketle olayların nasıl cereyan ettiğine dair külll önermeler oluş­
turur ve bu olayların ileride de aynı şekil­
de cereyan edeceği sonucuna ulaşır. Mesela ömrü boyunca daima beyaz kuğular
gören biri, "Bütün kuğular beyazdır" gibi
külll bir ön ermeye ulaşma eğilimindedir.
Oysa bu gözlem kendi başına küll'i bir önermeye ulaşınaya kafi gelmez, yahut bu
önermenin doğruluğunu garanti etmez.
Bu noktadan hareket eden Swinburne
meseleye şöyle yaklaŞır: Bizim tablat ka-
HARiKULADE
n unu diye nitelendirdiğimiz hususlar daima geçmişle sınırlı kalmakta birlikte gelecekte de aynı olayların vuku bulacağını
da gösterir, ancak bunların istisnasının
olamayacağı hakkında kesin bir şey söylenemez. Başka bir deyişle tabiat kanunları olayların nasıl vuku bulacağını tasvir
eder. Eğer nizarn dışı bir hadise alacaksa
bunu önceden haber vermesi mümkün
değildir. Swinburne'e göre harikulade, tabiatta şimdiye kadar olanların aksine bir
hadisenin vuku bulmasından ibarettir.
Harikulade istisnai olarak tarihte var olduğuna (o l abi l eceğine değil) göre tabiat kanunu fikriyle tabiat kanununun ihlal edilmesi fikri mantıken çelişkili değil­
dir. Swinburne, bizim tabiat kanunu diye
formüle ettiğimiz sebep-sonuç ilişkisi­
nin evrensel değil istatistiksel olduğunu
söylemektedir. Mesela "ateş yakar" önermesi, bunu gözlemleyen insanların tecrübeleriyle ulaştıkları geçmişe ait ve geleceği de kapsayan bir sonuçtur. Fakat bu
sonuç evrensel değildir. Şöyle ki: Bir kimsenin ateşin her zaman ve her yerde yaktığına kesinlikle hükmedebitmesi için onu
var olalı beri bütün zaman ve mekanlarda tecrübe etmiş olması gerekir. Bunun
ise imkansız olduğu açıktır. Swinburne'in
bu fikri, aynı zamanda tabiat kanununun
tashih edilebilir olmasının da bir işareti
sayılmıştır (Miracles, s. 75-84).
Batı
felsefesinde tabiat kanunlarının zofikrini savunan bir diğer düşünür de Fransız fılozofu Em ile Boutroux'dur. Boutroux'yu Hume'dan ayıran en
önemli özellik, varlığın hiyerarşik bir yapısının bulunduğuna ve bu yapıda zorunsuzluğun esas olduğuna inanmasıdır. Filozofun tabiat kanununun zorunsuzluğu­
nu ileri sürmesi insanın h ür olduğunu savunabilme amacına yöneliktir. Boutroux
üç türlü zorunluluk üzerinde durmaktadır: Mantık aksiyomlarının taşıdığı m uttak zorunluluk, apriori sentezlerde görülen koza! (illi) zorunluluk. ampirik sentezlerin doğurduğu tecrübl zorunluluk.
Bu sonuncusu deneyden çıkan aşağı
derecede bir zorunluluktur (Bolay, s.
12). Aslında tabiat kanunu, birtakım olay
grupları arasında düzenli bir ilişkiyi tesbit eden bir önermeden ibarettir (a.g.e.,
runsuzluğu
S.
64)
Boutroux sebep- sonuç ilişkisindeki zorunluluk bağını kaldırır ve bunu kendi
doktrininin temeli sayar (a.g.e., s. 193).
Boutroux'nun felsefesinin temelinde insan ve onun ahlal<i ve fikri hürriyeti vardır. Tabiatta ve tabii bilimlerde olduğu iddia edilen determinizmin insanı mah-
kum edeceğine inanan Boutroux. olayların düzeninde determinizm ve mekanizmin bulunmadığını ileri sürer: ruhu hürriyetin kaynağı kabul etmek suretiyle insanı ve onun dünyasını determinist baskılardan kurtarmaya çalışır. Bu noktada
filozof kozalite hakkındaki bazı fikirleriyle Hume'a yaklaşır. Çünkü Hume da
kozalite fikrinin zihnin alışkanlıkların­
dan ibaret olduğunu ileri sürüyor ve koza! zorunluluğa karşı çıkıyordu (a.g.e., s.
195) .
Böyle bir zorunsuzluk fikrinin mucizenin imkanına zemin hazırladığı ortadadır. Ayrıca kainatta bir hadisenin meydana gelişini tek bir sebebin varlığına bağ­
lamak da mümkün değildir. Mesela ateşin pamukta temasında onu yaktığını görür ve buradan ateşi yanmanın yegane
sebebi kabul ederiz. Halbuki yanmanın
tek sebebi ateş değildir. Zira yanmanın
oluşacağı yerde oksüen miktarının belli
bir seviyede bulunması , bunun için de atmosferde belli miktarda oksijenin mevcut olması, daha önemlisi yer çekimi kuvvetinin, enerjinin ve evrenin şu andaki konumunu sağlayan bütün şartların gerçekleşmesi gerekir. Şu halde yanma hadisesinin sebebi yalnızca ateş değil bütün bir kilinatın şu andaki konumudur.
Meseleye bu noktadan bakılacak olursa
tabiat olaylarını doğuran şartları hazırla­
yan tabiat üstü bir gücün mevcut olduğu­
na inanmak kaçınılmaz hale gelir.
Esasen her zaman müşahede edilen ve
gibi gözüken tabiat olayları,
var oluşlarını tabiat üstü bir güçten aldıkları için yeterince harikuladedirler. Bütün bir kilinatın böyle bir nizama bağlı
bulunması veya dünyanın insan ve diğer
canlıların yaşayabileceği şartlarda düzenlenmesi bir anlamda mucizedir. Her gün
müşahede ettiğimiz tabiat olaylarının bize sıradan imiş gibi görünmesinin sebebi, Hume'un da dediği gibi onları devamlı
olarak öyle görme alışkanlığından başka
bir şey değildir. Halbuki bu olayların
gerçekleşmesi için lüzumlu olan şartlar
göz önünde bulundurulduğu takdirde onların hiç de sıradan hadiseler olmadıkları
görülecektir.
Kilinatın nizarnını yaratan Allah'ın, bize sıradan görünen olaylarının sürekliliğini zaman zaman kesintiye uğratıp zihnl alışkanlıklarımızı altüst edecek bir harikulacteyi yaratabileceği fikri son derece
makuldur. Fizil<i determinizm veya zorunlu tabiat kanunları gibi kavramlar esasen
insan zihninin birer inşası olup genelde
harikulactenin, özelde de mucizenin inkasıradan imiş
rı için
mez.
tartışılmaz
bir gerekçe
teşkil
ede-
BİBLiYOGRAFYA :
C. S. Lewis, Miracles, London 1947, s . 56,
213; R. P. Wolf, The Essential David Hume,
New York 1969, s. 85·99; N. Smart, Philosophers
and Religious Truth, London 1969 , s. 29; D.
Hume, Enquires Canceming the Human Un· ·
derstanding, Oxford 1972, s. 85-99, lll; a.mlf.,
"Of Miracles", Mirac/es (ed . R. Swinburne).
Macmillan 1989 , s. 23-40; R. Swinburne, "Violatiom of a Law of Nature", a.e., s. 75-84; R.
L. Purtill, "Miracles: What If They Happen?" ,
a .e., s. ı89 -2 05; E. Boutroux, Tabiat Kanunlarının Zorunsuzluğu Hakkında (tre. Hilmi Ziya
ülken). İstanbul ı 988; Süleyman Hayri Bolay,
Emile Boutroux'da Zorunsuzluk Doktrini, İs­
tanbul ı989,s. ı2,64,95, ı93, ı95;C.D.Broad,
"Hume's Theory of the Credibility of Miracles",
Proceedings of the Aristate/ian Society, XVII,
Oxford ı9ı6-ı7, s. 25; D. G. C. Macnabb, "Hume, David", The Encyclopedia of Philosophy,
London ı 972, lll-IV, 74-90. r.;:ı
~
ADNAN ASLAN
Parapsikoloji. "Psikoloji ötesi" anlamı­
na gelen parapsikoloji, bilinen tabiat kanunları ile açıklanamayan normal ötesi
(paranormal) olayları inceler. UFO görme
iddialarından hayalet görmeye, reenkarnasyon iddialarından mucizevi şifa hadiselerine kadar birçok olay bu dalın ilgi alanına girer.
Psikoloji ve benzeri disiplinler, geçmişte
pozitivizmin etkisiyle parapsikolojik olayları tecrübe etmeyi bir patolojik durum
olarak görmekte, hadiseyi zihin fonksiyonlarında meydana gelen bir rahatsızlık
olarak saymaktaydı . Ancak bilim günümüzde bu anlayıştan bir ölçüde sıyrılmış
ve bu tür olayların bir vakıa olarak kabul
edilmesi, açıklanamadığı için reddedilmemesi gerektiği kanaati yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bu kanaate göre parapsikoloji, klasik psikoloji çerçevesine alı­
namayan birtakım olayları ineelemeli ve
psikolojinin ufkunu genişletmelidir. Birçok Batı ülkesinde ve geçmişte manevi
alanın varlığını reddetmeyi politika haline getirmiş olan Rusya'da bile parapsikoloji araştırma merkezleri faaliyet göstermekte, parapsikoloji üniversitelerde
ders olarak okutulmaktadır.
Bilim ancak tekrarlanabilir olayları bilimsel veya gerçek olarak kabul eder. Parapsikolojik olayların en önemli özelliği
ise istenildiği zaman tekrar edilememesidir. Fakat bu onların hiç gerçekleşme­
diği anlamına gelmez. Bu tür olayların istenildiği zamanda ve yerde tekrarlanamaması . onların oluş şartlarının ve kanunlarının tam olarak bilinmemesinden
kaynaklanmaktadır.
185
Download

TDV DIA - İslam Ansiklopedisi