UÇAN ARABA
PIRPIR
HAVALANIYOR!
1
UÇAN ARABA PIRPIR HAVALANIYOR!
Orjinal Adı: Chitty Chitty Bang Bang
Yazarı: Frank Cottrell Boyce
Genel Yayın Yönetmeni: Meltem Erkmen
Çeviri: Bengü Ayfer
Editör: Selin Ceylan
Düzelti: Fahrettin Levent
Düzenleme: Nurhan Seyrekbasan
Kapak Uygulama: Berna Özbek Keleş
1. Baskı: Mart 2014
ISBN: 978-9944-82-823-9
YAYINEVİ SERTİFİKA NO: 12280
Metin © Ian Fleming Will Trust 2011
İllustrasyonlar © Ian Fleming Will Trust 2011
Chitty Chitty Bang Bang Danjag LLC ve United Artists
Corporation’ın ticari alt markasıdır. Ian Fleming Will Trust’ın
izni olmadıkça kitabın hiçbir bölümü çoğaltılamaz.
İngilizce ilk baskı: 2011 Macmillan Çocuk Kitapları
İngilizce ikinci baskı: 2012
Türkçe Yayım Hakkı: Akcalı Ajans aracılığıyla
© Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti.
Baskı ve Cilt: Kitap Matbaacılık
Davutpaşa Cad. No: 123 Kat: 1 Topkapı / İstanbul
Tel : (0212) 482 99 10 (pbx)
Fax : (0212) 482 99 78
Sertifika No: 16053
Yayımlayan:
Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti.
Osmanlı Sk. Osmanlı İş Merkezi 18/4-5 Taksim / İstanbul
Tel: (0212) 252 38 21 (pbx) Faks: (0212) 252 63 98
İnternet adresi: www.epsilonyayinevi.com
e-mail: [email protected]
2
UÇAN ARABA
PIRPIR
HAVALANIYOR!
Çeviri: Bengü Ayfer
3
4
Meraklı kuzenlere... sonsuza dek
meraklı kalsınlar diye...
FCB
5
6
TE
HL
İ
KE
Çoğu araba sadece arabadır. Dört tekerleği, bir motoru ve
birkaç koltuğu vardır. Sizi işe ya da okula götürür. Sizi tekrar
eve bırakır. Ama bazı arabalar – yalnızca birkaçı – sıradan bir
arabadan çok daha fazlasına sahiptir.
Bazı arabalar farklıdır.
Bazı arabalar muhteşemdir.
Ve Tooting ailesinin arabası kesinlikle bunlardan herhangi
biri gibi değildi.
Ne muhteşemdi.
Ne de farklıydı.
Arabaları aslında o kadar sıradan ve gösterişsizdi ki okulun
son gününde, Lucy ve Jem okul kapısından dışarı çıkıp yaz tatiline girdiklerinde, arabayı görmeden yanından geçip gittiler.
Babaları kafasını pencereden çıkartıp, “Lucy! Jem! Atlayın! Sizi
eve bırakacağım.” diye bağırana kadar arabanın orada olduğunu
bile fark etmediler.
7
“Beni eve bırakmanı istemiyorum,” dedi, on beş yaşındaki
Lucy. “Yalnız kalmaya ihtiyacım var.” Lucy geçen Noel’den beri
baştan aşağı siyah kıyafetler giyiyordu.
“Neden işte değilsin?” diye sordu Jem.
“Özel bir durum,” dedi babaları. “Büyük haberlerim var.”
“İyi büyük haber mi, yoksa kötü büyük haber mi?” dedi endişeli bir çocuk olan Jem.
“Bütün büyük haberler, acı dolu ve korkunç olur,” diye
üzüntüyle ekledi Lucy. “İyi şeylerden haber olmaz.”
“Bekleyin ve görün,” dedi Baba. “Önce Küçük Harry’yi
çocuk bakıcısından alacağız.”
Küçük Harry, arabanın arka koltuğuna emniyet kemeriyle bağlanmaktan nefret ederdi. Serbest kalmak için mücadele
ederken, Jem, “Kaza yapma ihtimalimize karşı kemerin bağlı
olmalı,” dedi.
“Dinozorumu kaybettim,” dedi Küçük Harry.
“Büyük kötü haberleri, artık söyleyecek misin?” diye sordu Lucy.
“Haberler kötü değil. Önce anneni dükkândan alacağız.”
“Genelde beni dükkândan almazdın,” dedi Anne yolcu koltuğuna yerleşirken. “Kötü bir şey mi oldu?”
“Korkunç haberler,” dedi Lucy.
“Hangi korkunç haberler?”
“Korkunç değil,” dedi Baba. “Büyük haberler. Harikulade
büyük haberler.”
“Eee, söylesene?”
“Dinozorumu kaybettim.” dedi Küçük Harry.
“Ah, hayır,” dedi Anne. “Yoksa Noel Baba’nın getirdiği uzaktan kumandalı kırmızı dinozor mu?”
8
“Dinozordan bahsetmeyi bırakıp haberlerim hakkında konuşabilir miyiz, lütfen?” dedi Baba.
“Hangi haberler?”
“Şey...” dedi Baba, “.... önce kutlama yapmak için yiyecek
bir şeyler alalım.”
Dört kişilik Kutlama Ziyafeti ve yanında da Lucy için Siyah
Fasulye Soslu Tavuk aldılar. Lucy siyah yiyecekler yemeyi çok
severdi. Bütün yemekleri masaya koyduklarında ve leziz baharat kokuları etraflarını sardığında baba, en sonunda harikulade
büyük haberleri açıkladı.
“Çocuklar,” dedi, “ve karıcığım – harikulade büyük haberim...” kendisine merakla bakan yüzlerinden hoşnut olarak masanın etrafında göz gezdirdi, “Bir daha asla çalışmak zorunda
kalmayacağım! Ne düşünüyorsunuz, bakalım?”
“Vay Canına!” dedi Küçük Harry.
“Harika!” dedi Jem.
“Bunu hiç beklemiyordum,” dedi Lucy.
“Neden?” dedi anne.
“Çünkü,” dedi baba. “Beni kovdular! Oleey!”
“Yaşasınnn!” diye haykırdı
Küçük Harry.
“Yaşasınnn!” diye tekrar
haykırdı Baba.
“Mutlu olmana sevindim,”
dedi Anne, “ama bunun harikulade bir haber olduğundan
emin misin?”
“Eğer bir işin olmazsa,” dedi
Jem, “bu çok fakir ve aç olacağımız anlamına gelmez mi?”
9
“Hayır,” dedi Baba. “Bu istediğimiz her şeyi yapabileceğimiz
ve istediğimiz her yere gidebileceğimiz anlamına gelir. Bugünün kelimesi, fırsatlar. ”
“Dinozorumu geri istiyorum,” diye bağırdı Küçük Harry.
Baba, ayrıntıları anlattı. “Okuldan mezun olduğum günden
beri bir fabrikada çok büyük makinelerin çok küçük parçalarını
yaparak çalıştım. Ama şirket artık çok daha büyük makinelere
çok daha küçük parçalar yapılmasını istiyor. Parmaklarım bu iş
için fazla büyük. O yüzden gitmem gerektiğini söylediler.”
“Nereye?” dedi Jem.
“Nereye istersek oraya,” dedi Baba.
“Yurtdışına gidebilir miyiz?” diye sordu Jem. Tooting ailesinden kimse şu ana kadar yurtdışına çıkmamıştı.
“Herhangi bir yer,” dedi baba. “dünya üzerindeki herhangi
bir yer.” Anneye dönüp gülümsedi.
“Hayatım, ilk seçim senin.”
Annenin yüzü kızardı.
“Aslında,” dedi, “beni
Paris’e götüreceğine söz
vermiştin.”
“Paris,” dedi baba.
“bavullarımızı hazırladığımız an senindir.
Lucy, peki ya sen?”
“Ben mi?” dedi
Lucy. “Hiçbir yere
gitmek istemiyorum.
Odamı en sonunda istediğim gibi düzenlemişken bütün vaktimi
10
orada geçirmek istiyorum.” Lucy odasındaki bütün süsleri ve
dans sertifikalarını kaldırmış, duvarları ve kitaplığını siyaha boyamıştı. Yorgan ve yastık kılıfını da siyah kılıflarla değiştirmişti.
“Gitmek istediğin bir yer mutlaka olmalı.”
“Sanırım, piramitleri görmeyi isteyebilirim. Çölün ortasında oturup Sfenks’lere bakar, gecenin karanlığında altınları ve
mücevherleriyle yatan ölü firavunları düşünebilirim. Ölü, ölü,
ölü.”
“İlk olarak rotamızı belirlememiz gerekecek,” dedi baba.
“Lucy, git ve odanın duvarındaki dünya haritasını getir.”
“Dünya haritası artık odamın duvarında değil,” dedi Lucy.
“Renkleri çok parlaktı – sarı, mavi ve pembe. Pastel renkler moralimi bozuyor.”
“Ama küçüklüğümden beri o haritayı saklıyordum. Onu,
dakikliğim sayesinde kazanmıştım. Arkasında bile yazıyordu.
Haritama ne yaptın?”
“Jem’in duvarına yapıştırdım.”
“Jem?”
“Harita çok eskiydi, tarihi geçmişti. Üzerinde yıllar önce ortadan
kalkan ülkelerin isimleri vardı
ve yeni ülkelerin adı bile
geçmiyordu. Fransa yerine
Gaul diye bir yer vardı.”
“Çünkü o bir tarih
haritası.”
“Ben de öyle dedim
ya, tarihi geçmiş işte.
Haritayı geri dönüşüm
kutusuna attım.”
11
“Ne? O ödülü kazanabilmek uğruna ne kadar dakik olmak
zorunda kaldığım hakkında herhangi bir fikrin var mı?”
“Arabada navigasyon cihazı varken neden tarihi geçmiş bir
haritaya ihtiyaç duyasın ki? Tarihi geçmiş bir harita tehlikeli
olabilir.”
“Tehlikeli mi? Nasıl?”
“Onu kullanmaya kalkarsan kaybolabilirsin. İnsanlar sürekli
kaybolur. Şehirler bile ortadan kayboluyor.”
“Hangi şehirler?” diye sordu Lucy.
“El Dorado. Camelot. Xanadu. Atlantis. Bir zamanlar hepsi
büyük şehirlerdi ama şimdi kimse onların nerede olduğunu bile
bilmiyor. Hepsi ortadan kayboldu. Eminim tarihi geçmiş haritalar yüzünden kaybolmuşlardır.”
“Haritaların tarihi geçiyor çünkü ülkeler değişiyor.” dedi
baba. “Ve insanların da tarihi geçiyor çünkü parmakları makineler için artık çok büyük gelmeye başlıyor. Ama bu, onları
çöp kutusuna atacağımız anlamına gelmiyor. Bir şeyin tarihinin
geçmesi işe yaramayacağı anlamına gelmez.”
“Baba, ben haritalar hakkında konuşuyordum, parmaklar hakkında değil,” dedi
Jem. “Öyle demek istememiştim.”
“Merak etmeyin. Her şey yolunda,” dedi Anne, “çünkü haritayı geri
dönüşüm kutusundan almıştım. İşte
12
burada...” Anne haritayı masanın üstüne serdi ve babanın eline
hafifçe dokundu. “Babanızın dakikliğiyle her zaman gurur duydum,” dedi. “Çocuksu gülümsemesiyle beraber bu, onun en çekici özelliklerinden biri.” Baba çocuksu gülümsemesiyle güldü.
“Jem, El Dorado’ya gitmek istediğini söylemiştin. Babana haritada neresi olduğunu göster.”
“Haritada nerede olduğunu bilmiyorum. Sorun da bu ya. El
Dorado kayıp. Kaybolmanın ne kadar kolay olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Eğer büyük bir şehir kaybolabiliyorsa küçük
bir insan da kaybolabilir.”
“Buralarda bir yerde olmalı,” dedi baba, haritada Kuzey
Amerika’yı göstererek.
“Tamam,” dedi Anne. “oraya gittiğimizde yerlilere sorarız.
Onlar bilir. Küçük Harry, peki ya sen?”
“Dinozorlar!” diye haykırdı Küçük Harry.
“Elimizden geleni yapacağız,” dedi baba. “Bakalım... elimizde neler var. Anneniz için Paris, Lucy için Mısır, Jem için El
Dorado—”
“El Dorado’ya gitmek istemiyorum,” dedi Jem.
“... ve en son, benim için Kuzey Kutbu.”
“Orası Güney Kutbu,” dedi Jem. “Haritaya tersten bakıyorsun. Kaybolmanın
ne kadar kolay olduğu hakkında
ne demeye çalıştığımı şimdi anlıyor musun?”
“Gerçekten de Kuzey Kutbu’na kadar araba kullanabilir
misin?” dedi Lucy. “Kar fırtınasına yakalanmaktan, üzerimize çığ
düşmesinden ve yüzyıllar boyun13
ca karların altında donmuş ve dokunulmamış olarak kalmamızdan korkmuyor musun? Tıpkı birer fosil gibi. Ölü, ölü, ölü.”
“Hayır,” dedi Jem. “Çünkü arabamız dört çeker. Üstelik buz
tutmaz camları ve bir de navigasyon cihazı var. Dünya üzerindeki
herhangi bir yere kolaylıkla gidebilir, yolda kalmaz ve kaybolmaz.”
O sırada kapı zili çaldı.
Kapıda genç ve hoş bir adam belirdi. Spor ceketinin yakasında plastik bir kimlik kartı asılıydı. “Merhaba Bernard” dedi
Baba, adamın yaka kartına bakarak.
“İyi günler, Bay Tooting.” diye gülümsedi Bernard. “Çok
Büyük Makineler İçin Çok Küçük Parçalar’da çalışıyorum.”
“Öyle mi?” dedi Baba. “Ben de!”
“Artık orada çalışmıyorsunuz.” dedi Bernard yeniden gülümseyerek.
“Ah evet, unutmuşum.”
“Sanırım şuradaki navigasyonlu, dört çeker ve buz tutmaz
camlı arabanın şirkete ait olduğunu da unuttunuz.”
“Evet. Onu da unutmuşum.” dedi Baba.
“Anahtarlar, lütfen.” Bernard gülümseyerek elini uzattı.
Baba da ona arabanın anahtarlarını verdi. Bernard arabaya binip uzaklaştı. Anne elini nazikçe Baba’nın omzuna koydu.
“Boşver,” dedi.
“İşim yok.”
“İdare ederiz,” dedi Anne.
“Parmaklarım çok büyük.”
“Parmaklarını seviyorum.”
“Arabam yok.” dedi Baba.
“Yürürüz,” dedi anne.
“Paris’e kadar yürüyemeyiz.”
“Hayır.”
14
“Ve Mısır’a.”
“Hayır.”
“El Dorado ya da Kuzey Kutbu’na da yürüyemeyiz. Bu yerlerin hiçbirine gidemeyeceğiz. Hiçbir yere gidemeyeceğiz.”
Baba, araba sokağın köşesinde kaybolana kadar pencereden
dışarıyı izledi.
“Bugünün kelimesi,” dedi, “çaresizlik.”
Anne yemek masasına yürüdü.
“Babanız döndüğünde,” dedi, “çok mutsuz olabilir.”
“Neden?” diye sordu Jem.
“Çünkü işi yok, arabası da yok. Üstelik hiç umudu kalmadı,”
dedi Lucy.
“Hiç umudu kalmadığını da nereden çıkardın?” dedi Anne.
“Yeni bir iş bulamayacak kadar yaşlı.”
“Dinozorumu kaybettim,” dedi Küçük Harry.
Ama baba masaya döndüğünde suratında büyük bir gülümsemeyle, “Jem, bana bir karides kızartması uzat,” dedi ve sandalyesinin arkasına yaslandı. “O arabadan kurtulduğum için o
kadar mutluyum ki. Dünyayı gezmeyi zaten hiç istememiştim.
Artık bu ev için kurduğum planlar üzerine yoğunlaşabilirim.”
“Bu ev için planların mı var?” diye sordu Anne. “Ne gibi
planlar?”
“Bugünün kelimesi,” dedi Baba, “tadilat.”
Ertesi sabah insanın kanını donduracak kadar korkunç bir
çığlık duyuldu. Yedi sokak ötedeki evlerin pencerelerini takırdatacak kadar güçlü bir çığlık.
Lucy yaz tatilinin ilk sabahına uyandığında en kötü kabusuyla karşı karşıya geldi. O, uyurken biri odasına girmiş ve siyah
15
duvarlarını üzerinde papatyalar olan açık mavi bir duvar kâğıdıyla kaplamıştı.
“Gözlerim!” diye bağırdı Lucy. “Duvar kâğıdı beni kör ediyor!” Elleriyle yüzünü kapadı ve parmaklarının arasından babasını merdivenin tepesinde bir şerit papatyalı mavi duvar kâğıdını asarken gördü.
“Nasıl olmuş?” diye sordu Baba. “Odan çok kasvetliydi. Biraz aydınlatmanın iyi olacağını düşündüm.”
“Kasvetli olmasını seviyorum,” dedi Lucy. “Amaç kasvetli
olmasıydı. Kasvetli olması için çok çalıştım. Duvarı üç kat kasvetli boyayla boyadım. Bu berbat koku da ne böyle?”
Lucy’nin kurukafa şeklindeki okuma lambasının sımsıcak
tepesinden köpükler çıkıyor ve ince siyah bir duman küçük bir
bulut gibi lambanın üzerinde dolaşıyordu. “Kurukafam,” diye
bağırdı. “Kurukafam eriyor!” Lamba kavrulmuş, yamulmuş ve
çökmüştü.
“Işık çok sönüktü, o yüzden daha güçlü bir ampul koydum.
Ama biraz abartmış olabilirim.”
“Kendi okuma lambam tarafından zehirleniyorum!”
Yan odadan yardım çığlıkları yükseldi. “İmdat! İmdat! Yardım edin!”
“Ah,” dedi Baba. “Seslere bakılırsa Jem uyanmış olmalı.”
“Seslere bakılırsa Jem ölümcül bir tehlike altında olmalı.”
“Bence odasına yaptıklarımı görünce çok şaşırdı.”
Jem tuhaf vızırtılara uyanmıştı. Gözlerini açtığında küçük
mavi bir obje suratının önünden yıldırım hızıyla geçti. Küçük
kırmızı bir obje çok daha yakından hızla geçtiğinde gözlerini
kırpıştıracak zamanı zar zor bulabilmişti. Odasının içinde küçücük arabalar uçuyor, öfkeli böcekler gibi yüzünü sıyırıyordu.
16
“Yardım edin!” diye bağırdı, çarşafının altına saklanarak.
“Yardım edin!” Söyleyecek başka bir söz bulamadı çünkü minik
arabaların saldırısına uğrayan insanların nasıl yardım isteyebileceğine dair hiçbir fikri yoktu.
Aslında tüm bu olanların oldukça basit bir açıklaması vardı.
Baba on yaşındayken, doğum gününün sabahında ağabeyiyle
birlikte kaldığı odada uyanmış ve babasının yaptığı oyuncak
yarış pistiyle karşı karşıya gelmişti. Bu, hayatındaki en mutlu
anlardan biriydi – plastik bir yarış pisti, mavi ve kırmızı renkli
iki tane yarış arabası, elinde kareli bir bayrak taşıyan küçük bir
adam... Hepsi yerli yerinde ve harekete hazır halde bekliyordu.
Koca bir günü pistin üzerinde arabaları yarıştırarak geçirmişlerdi. Sonraki yıllarda da cep harçlıklarıyla ek yollar almışlardı.
Yarış pisti daireler, kıvrımlar, engeller ve köprülerden oluşan dev
bir spagettiyi andırmıştı. Onunla birlikte büyümüşlerdi. Ama
baba onu atmaya ya da başkasına vermeye razı olmadığı için
yarış pisti tavan arasını boylamıştı. Jem oynayabilsin diye onu
tavan arasından çıkarmayı ve tamir etmeyi her zaman istemişti. Artık çalışacak bir işi olmadığına göre parçaları birleştirecek,
tekerlekleri yağlayacak ve kabloları tamir edecek zamanı vardı.
Jem’in odasına gizlice girmiş ve masanın ayaklarından başlayarak yatağın üstüne doğru hızlanan, pencere kenarlarından
dönen, odayı sıcak metal ve hız kokusuyla dolduran bir yarış
rotası oluşturmuştu.
“Nasıl olmuş?” diye sordu Baba, kafasını kapıdan içeri uzatarak.
“Bu da ne böyle?”
“Birbirimize karşı yarışabiliriz.”
“Bilgisayar diye bir şey duymadın mı? Birbirimize karşı
istediğimiz formatta ve sayısız platform üzerinde yarışabiliriz.
17
Fillerle, roketlerle ve hatta at arabalarıyla bile yarışabiliriz. Mavi
ve kırmızı plastik arabalarla değil. Üstelik sonrasında odanı toplaman bile gerekmez ve hiç de tehlikeli değildir. Bu yüzden
insanlar bilgisayar oyunu oynamayı seviyor ve bunun gibi eski
oyuncakları çöpe atıyorlar.”
“Plastik arabalarla oynamak nasıl tehlikeli olabilir ki?”
“Elektrik kabloları, odanın içinde hızla uçan plastik parçaları... Tabii ki de tehlikeli...” Jem lafını bitirir bitirmez; mavi
araba dönüşü ıskaladı, yolun sonunda bir ok gibi fırladı, taklalar atarak havaya sıçradı ve babanın alnının tam ortasına hızla
çarptı. Baba bir an için yere yığılacakmış gibi gözüktü. Hemen
sonra gülümsedi ve alnındaki kanı sildi. “İşin eğlencesi de bu!”
dedi. “Bugünün kelimesi, eğlence.”
O gece Küçük Harry dinozorlar hakkında bir rüya gördü.
Gördüğü kâbus değildi, dinozorları çok severdi. Rüyasında dinozorlar onu havaya kaldırıyor, birbirlerine doğru atıyor, kuyruklarıyla tutup onu havaya fırlatıyor ve boynuzlarıyla havada
sektiriyorlardı. Bütün bu süre boyunca Küçük Harry kahkahalarla gülmüştü.
Uyandığında babası yatağının ayak ucunda oturuyordu.
“Ne söyleyeceğini biliyorum, Küçük Harry,” dedi Baba.
“Her sabah aynı şeyi söylüyorsun. Her sabah bana, ‘Oyun oynayalım.’ diyorsun. Ve ben de her sabah yapamayacağımı, çünkü işe gitmem gerektiğini söylüyorum. Ama bu sabah diğerlerinden oldukça farklı. Haydi, söyle, ‘Oyun oynayalım’.”
“Dinozor!”dedi Küçük Harry.
“Hayır, şöyle diyeceksin... Oyun oynayalım.”
“Dinozor!”
“Oyun Oy-na-ya-lım...” Baba kelimeleri söyler söylemez,
Küçük Harry’nin yatağının ucundaki oyuncak kutusundan tu18
haf bir vızıltı geldi. Vızıltıyı bir klik sesi takip etti.
“İnsanlardan sürekli seninle oyun oynamalarını istiyorsun,”
diye açıkladı baba, “özellikle de çok yoğun oldukları zamanlarda. O yüzden, Çok Büyük Makineler İçin Çok Küçük Parçalar’da hiçbir şikâyet almadan ve işe bir kez bile geç kalmadan
çalıştığım yirmi senede kazandığım deneyimleri ve becerileri
kullanmaya karar verdim. Artık diğer çocuklar gibi oyuncaklarla oynamak yerine, seninle oyun oynayacak oyuncaklara sahip
olacaksın.”
Küçük Harry büyük bir dikkatle oyuncak kutusuna bakıyordu. Gözleri gittikçe büyüyor ve büyüyordu.
“Ses aktif hale getirildi,” dedi Baba. “Bundan sonra, ‘Oyun
oynayalım’ dediğin her an oyuncakların ayağa kalkacak ve seninle oynayacak...”
19
Harry’nin gözleri yuvalarından fırlayacaktı. Bir düzine lego
adam kutudan tırmanarak dışarı çıktı ve Harry’nin yatağına
doğru uygun adım yürümeye başladı. Plastik kolları küçük
zombiler gibi havaya kalkmıştı. Lego adamları küçük parlak
mızraklarını savuran birkaç ahşap şövalye ve halının üzerinde
yavaşça ilerleyen sarı bir ördek ailesi takip etmeye başladı. Odanın tozlu köşelerinden oyuncak arabalar fırlıyor ve Harry’nin
yatağının önünden vızır vızır geçiyorlardı.
Küçük Harry, ona doğru ilerleyen rengârenk oyuncak ordusunu görür görmez bir bebek gibi ağlamaya başladı. Çünkü o
zaten bir bebekti.
Kırmızı ve mavi renkli büyük bir yılan çamaşır sepetinin arkasından şahlandı ve yatağın üzerine fırladı. Mavi tüylü iri bir
zürafa ayağa kalktı, boynunu dikleştirdi ve bir kaz gibi sarsıla
sarsıla ona doğru yürümeye başladı.
“Hepsi oyun oynamak istiyor,” dedi Baba. “Sen oyun oynamak istiyorsun ve onlar da oyun oynamak istiyor. Mükemmel
anlaşma diye ben buna derim.”
Küçük Harry’nin abajuruna asılı duran kanatlı dinozor maketleri hızla dönmeye başladı. Küçük kanatlı dinozorlar iplerinden kurtuldu ve Harry’nin kafasının üzerinde Jurassic savaş
uçakları gibi uğultular çıkararak daireler çizmeye başladı. Küçük Harry çaresizce onları savurmaya çalıştı.
“Merak etme, sana zarar vermezler,” diye gülümsedi Baba.
“Sana çarpmamaları için içlerine küçük sensörler yerleştirdim.
Sensörlerimle gurur duyuyorum. Neyse, sen eğlenmene bak.
Ben içeri gidip kendime çay hazırlayacağım.”
Baba, ağır adımlarla odadan dışarı çıktı. Küçük Harry babasının peşinden gitmeye çalıştığı anda kırmızı-mavi renkli büyük
yılan tüylü gövdesini Harry’nin beline doladı ve onu sıkmaya
20
Download

Bölüm Oku