Risale-i Nur İzah Çalıştayı tebliğidir
Mehmet Ali ERDEM
Bu çalışmada, 31 Mayıs 2014 tarihinde yapılması planlanan Çalıştay’ın Davet
Mektubunda yer alan; “Risale-i Nur izah çalışmalarında uygulanacak ortak usul ve
esasların neler olabileceğinin tespit edilmesi” ve “Çeşitli hedef kitleler için yapılacak izah
çalışmaları, kademeli ve sınıflandırılmış şekilde nasıl yapılabilir?” konuları ile ilişkili
olmak üzere hazırlanan öneriler aşağıda sunulmaktadır:
Amaç: Üstadın ifadelerinin anlatım ve mana bütünlüğü bozulmadan; daha iyi
anlaşılmasını kolaylaştıracak şekilde izah ve açıklamaların nasıl yapılabileceğine
ilişkin olarak; şahsi tecrübelerden hareketle geliştirilen önerileri sunmak.
1. Cümle ya da paragraf içinde tasnif/sınıflandırma ya da sıralama yapılması:
Tefekkürü anaforda çağlayan gibi gelen ilhamların ne Üstad, ne de yazanlar
tarafından durup, sınıflandırılması mümkün değildi.
Ne söyletilen, ne de yazdırılanın durmak gibi bir lüksleri yoktu. Durmaları, girdikleri
ilahi anafordan çıkmak demek olurdu ki; bunu yapamazlardı.
Ancak onu okuyanlar açısından aynı anafora girmeden, aynı hızla, aynı manaları
anlamak çok da kolay değildir. Ayrıca şimdi bizim vaktimiz de var. Bu yüzden
bizlerin kolay anlamaya ve sonrasında analiz için bütünlüğü kaybetmeden parçalara
ayırmaya ihtiyacımız var.
Bu tasnifli yazım ve anlatım, anlamayı kolaylaştırıp hızlandıracağı gibi daha önce
fark edilemeyen bazı ihtimallerin belirmesi fırsatını sağlayarak fark edilmesine de
imkân tanıyacaktır.
Bu konudaki örneği Üstadın aşağıdaki açıklaması üzerinden verebiliriz:
“Makamât-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdî vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve Kutb-u
Âzama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır’ın bir münasebet-i hassası olduğu gibi,
bazı meşâhirle münasebettar bazı makamat var. Hattâ o makamlara Makam-ı Hızır, Makam-ı
Üveys, Makam-ı Mehdiyet tabir edilir.”1
Üstadın bu açıklamasını bazı manevi makamların daha net görülebileceği ve ilk anda
fark edilemeyecek çıkarsamaların yapılabileceği bir şekle, kutucuğa koyabiliriz.
Üçlü tasniflerin ikisinde de Mehdi ve Hızır yer alırken, Kutb-u Âzam ve Makam-ı
Üveys birbirine denk gelebileceği ihtimali (böyle olmayabilir de) belirmektedir. Bu tür
tasnif, Üstadın murad ettiği manayı anlamamızı kolaylaştırabilecektir.
1
2. Konunun ana temasının ilk anda anlaşılmasını temin için uzun paragrafların
sıralanması ve bazı kelimelerin kalın yazılması:
“Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i
mâneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve
telefonların santral denilen merkezi misillü, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi olduğunu
gösteren hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi,
hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu, had ve hesaba gelmeyen ehl-i
velâyetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitaplar gösteriyorlar.
“İşte, madem kalb ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin
cihazatını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde
derc edilmiştir. Elbette ve herhalde, o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan
bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem
irade etmiş; elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta,
velâyet merâtibinde zikr-i İlâhî ile tarikat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh etmektir.”







İnsan bu evrendeki her şeyi içinde barındırdığından, insanın kalbi binlerce
âlemin manevî haritası gibidir.
İnsanın beyni de sınırsız telsiz, telgraf ve telefonların santral denilen merkezi
gibi, fen ve sosyal ilimlerin sınırsız örnekleriyle gösterdiği gibi evrenin bir
çeşit manevî merkezidir.
İnsanın kalbinin de evrenin sınırsız gerçeklerinin yansıdığı, göründüğü yer
ve kaynağı, vesilesi, çekirdeği olduğu, Allah’ın sayılamayacak kadar çok
dostu, veli kullarının yazdığı milyonlarca nuranî kitaplarda gösterilmektedir.
Madem kalp ve insan beyni bu merkezdedir; çekirdek durumunda bir büyük
ağacın donanımlarını içermekte ve sonsuz, uhrevî, haşmetli bir makinenin
âletleri ve çarklarını içinde barındırmaktadır.
Her şeyi olduğu gibi kalbi de benzeri bulunmayan, eşsiz sanatıyla yaratan
Allah, elbette ve herhalde, o kalbi işlettirmesini ve potansiyelden
uygulamaya geçirmesini ve açığa çıkarak gelişmesini ve hareketini dilemiş
ve öyle de yapmıştır.
O ki Allah o şekilde irade etmiş, dilemiş; elbette o kalp de akıl gibi
işleyecektir, işlemelidir.
Kalbi işlettirmek için en büyük vasıta ise velilik mertebelerinde Allah’ın
anılması/zikredilmesi (zikr-i İlâhî) ile tarikat yolunda iman hakikatlerine
(teveccüh etmektir) yönelmektir.
3. Örnek olay/hikâye ya da misallerin kutu içinde verilmesi:
2
“İşte, birinci meşrepte sülûk eden insanlar nefs-i emmâreyi öldürmeye muvaffak olamazsa,
hevâyı terk edip enâniyeti kırmazsa, şükür makamından fahir makamına düşer, fahirden
gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizap ve incizaptan gelen bir nevi sekir
beraber bulunsa, ‘şatahat’ namıyla haddinden çok fazla dâvâlar ondan sudur eder. Hem kendi
zarar eder, hem başkasının zararına sebep olur.
“Meselâ, nasıl ki bir mülâzım, kendinde bulunan kumandanlık zevkiyle ve neş’esiyle
gururlansa, kendini bir müşir zanneder. Küçücük dairesini o küllî daire ile iltibas eder. Ve bir
küçük âyinede görünen bir güneşi, denizin yüzünde haşmetiyle cilvesi görünen güneşle bir
cihet-i müşabehetle iltibasa sebep olur. Öyle de, çok ehl-i velâyet var ki, bir sineğin bir tavus
kuşuna nisbeti gibi, kendinden o derece büyük olanlardan kendini büyük görür ve öyle de
müşahede ediyor, kendini haklı buluyor. Hattâ ben gördüm ki, yalnız kalbi intibaha gelmiş,
uzaktan uzağa velâyetin sırrını kendinde hissetmiş, kendini Kutb-u Âzam telâkki edip o tavrı
takınıyordu. Ben dedim:
“Kardeşim, nasıl ki kanun-u saltanatın, sadrazam dairesinden tâ nahiye müdürü dairesine
kadar bir tarzda cüz’î, küllî cilveleri var. Öyle de, velâyetin ve kutbiyetin dahi öyle muhtelif
daire ve cilveleri var. Her bir makamın çok zılleri ve gölgeleri var. Sen, sadrazam-misal
kutbiyetin âzam cilvesini, bir müdür dairesi hükmünde olan kendi dairende o cilveyi
görmüşsün, aldanmışsın. Gördüğün doğrudur, fakat hükmün yanlıştır. Bir sineğe bir kap su
bir küçük denizdir.
“Hem ben müteaddit insanları gördüm ki, bir nevi mehdî kendilerini biliyorlardı ve ‘Mehdî
olacağım’ diyorlardı. Bu zatlar yalancı ve aldatıcı değiller; belki aldanıyorlar. Gördüklerini
hakikat zannediyorlar. Esmâ-i İlâhînin nasıl ki tecelliyâtı, Arş-ı Âzam dairesinden tâ bir
zerreye kadar cilveleri var; ve o esmâya mazhariyet de o nisbette tefavüt eder. Öyle de,
mazhariyet-i esmâdan ibaret olan merâtib-i velâyet dahi öyle mütefavittir. Şu iltibasın en
mühim sebebi şudur:
“Makamât-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdî vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve Kutb-u
Âzama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır’ın bir münasebet-i hassası olduğu gibi,
bazı meşâhirle münasebettar bazı makamat var. Hattâ o makamlara Makam-ı Hızır, Makam-ı
Üveys, Makam-ı Mehdiyet tabir edilir.
“İşte bu sırra binaen, o makama ve o makamın cüz’î bir nümunesine veya bir gölgesine
girenler, kendilerini o makamla has münasebettar meşhur zatlar zannediyorlar. Kendini Hızır
telâkki eder veya Mehdî itikad eder veya Kutb-u Âzam tahayyül eder. Eğer hubb-u caha talip
enâniyeti yoksa, o halde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla dâvâları şatahat sayılır;
onunla belki mes’ul olmaz. Eğer enâniyeti perde ardında hubb-u caha müteveccih ise, o zat
enâniyete mağlûp olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahirden git gide gurura sukut eder. Ya
divanelik derecesine sukut eder veyahut tarik-i haktan sapar. Çünkü, büyük evliyayı kendi
gibi telâkki eder, haklarındaki hüsn-ü zannı kırılır. Zira, nefis ne kadar mağrur da olsa,
kendisi, kendi kusurunu derk eder. O büyükleri de kendine kıyas edip kusurlu tevehhüm eder.
Hattâ, enbiyalar hakkında da hürmeti noksanlaşır.”
Enfüsî meşrepteki maneviyat yolcularının karışılabileceği tehlikeler:
3
1. İnsanlar kendilerini daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu
olan nefs-i emmâreyi öldürmeyi başaramazlar, faydasız ve gelip geçici arzularını,
hevâyı terk edip benliği, gurur ve enâniyeti kıramazlar ise, şükür makamından
öğünme makamına düşerler sonrasında da öğünme ile de gururda yok olabilirler.
2. Eğer muhabbetten gelen bir cezbe/çekilme ve bundan gelen bir çeşit mana
âlemindeki sarhoşluk, kendinden geçme hali olursa, bu haldeyken sarf edilecek
şeriata muhalif sözler, haddinden çok fazla dâvâları iddia eder. Hem kendi zarar
eder, hem başkasının zararına sebep olur.
Muhabetten Doğan Sarhoşluğun Sebep Olacağı Tehlikeye Misâl:
Nasıl ki bir teğmen, kendinde bulunan kumandanlık zevkiyle ve neşesiyle
gururlansa, kendini bir mareşal zanneder. Küçücük dairesini o büyük daire ile
karıştırır. Sanki küçük bir aynada görünen bir güneşi, denizin yüzünde görkemli
yansımalarıyla görünen güneşle benzeyiş itibariyle karıştırmış gibi olur. Öyle de,
Allah’ın dost ve veli çok kulları var ki; bir sineğin bir tavus kuşuna nispeti gibi,
kendinden o derece büyük olanlardan kendini büyük olarak gözlemler ve öyle de,
kendini haklı bulur. Hatta ben öyle birini gördüm; yalnız kalbi uyanışa geçmiş,
uzaktan uzağa velâyetin sırrını kendinde hissetmiş, kendini evliyaların zamanın en
büyüğü (Kutb-u Âzam) olarak görüp, o tavrı takınıyordu. Dedim ki:
“Kardeşim, nasıl ki hükümranlık kanununun, Başbakanlık makamından tâ bucak, nahiye
müdürü dairesine kadar bir tarzda kısmi ve geniş görünümleri var. Öyle de, velâyetin ve
kutbiyetin dahi öyle muhtelif daire ve cilveleri var. Herbir makamın çok gölgeleri var. Sen, bir
müdür dairesi hükmünde olan kendi dairende, başbakan gibi o kutbun yüksek yansımasını
görmüşsün, aldanmışsın. Gördüğün doğrudur, fakat hükmün yanlıştır. Bir sineğe bir kap su
bir küçük denizdir.”
O kişi yaptığım açıklama vesilesiyle, Allah’ın izniyle ayıldı ve o tehlikeden kurtuldu.
3. “Birçok insan gördüm ki, kendilerini bir çeşit mehdî biliyorlardı ve “Mehdî olacağım”
diyorlardı. Bu kişiler yalancı ve aldatıcı değillerdi; belki aldanıyorlardı.
Gördüklerini hakikat zannediyorlar. Allah’ın isimlerinin tecellileri/yansımaları,
Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli
ettiği en yüksek makam olan Arş-ı Âzam dairesinden tâ bir zerreye kadar görünmesi
ve yansımalarıdır. Allah’ın o isimlerine ayna olma hali de, bu nispette farklılaşır.
Yüce isimlerin ortaya çıktığı velâyet dereceleri de bu şekilde farklılaşmaktadır. Bu
karışıklığın en önemli nedeni şudur:
4
Bu bilgilere istinaden denilebilir ki; velilik makamına veya o makamın az bir
temsiline makamın gölgesine ya da bir misaline girenler, kendilerini o makamla has
ilişkili meşhur zatlardan biri olduklarını zannedebilirler. Kendilerini Hızır olarak
kabul ederler, Mehdî olduklarına inanırlar veya Kutb-u Âzam olduklarını hayal
edebilirler. Eğer makam sevgisinden kaynaklanan bir talep ve bir benlik davası
yoksa o halde suçlu olduklarına hüküm verilmez. Haddi aşan ifadeleri manevi
sarhoşluk anında şeriata aykırı söz olarak kabul edilir ve sorumlu tutulmazlar.
Böyle değil de eğer, perde ardındaki benlik ve makam sevgisiyle hareket
ediliyorsa, kişi enâniyetine mağlûp olarak, şükrü bırakıp gurura girer, onurlu
halinden git gide gurura düşer/alçalır. Ya divanelik derecesinde kaybolur ya da
hak yoldan sapar. Çünkü büyük evliyayı kendi gibi gördüğünden, haklarındaki iyi
niyeti bozulur. Zira nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi, kendi kusurunu anlar. O
büyükleri de kendiyle mukayese edip kusurlu olduklarını düşünür. Hatta
Peygamberler hakkında da hürmeti noksanlaşır.
4. Grafikler ve tabloların kullanılması:
“Meslek-i velâyet çok kolay olmakla beraber çok müşkülâtlıdır; çok kısa olmakla beraber çok
uzundur; çok kıymettar olmakla beraber çok hatarlıdır; çok geniş olmakla beraber çok dardır.
İşte bu sırlar içindir ki, o yolda sülûk edenler bazan boğulur, bazan zararlı düşer, bazan
döner, başkalarını yoldan çıkarır.”
Yukarıdaki ifadeler çok net ve kulağa hoş gelmekle beraber bazen grafik kullanılarak
paragraf içindeki kavramların birbirleriyle olan ilişkileri göz aracılığıyla beyne daha
hızlı iletilmek üzere kullanılabilir:
Grafik: …
Meslek-i Velâyet
5
Yukarıdaki örnekte olduğu gibi aşağıdaki enfüsî ve âfâkî meşrepler grafikle de
açıklanabilirler:
“Enfüsî meşrebi, nefisten başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enâniyeti deler geçer,
kalbinden yol açar, hakikati bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nuranî görür. Çabuk o
seyri bitirir. Enfüsî dairesinde gördüğü hakikati, büyük bir mikyasta onda da görür. Turuk-u
hafiyenin çoğu bu yolla gidiyor. Bunun da en mühim esası enâniyeti kırmak, hevâyı terk
etmek, nefsi öldürmektir.
“İkinci meşrep âfâktan başlar, o daire-i kübrânın mezâhirinde cilve-i esmâ ve sıfâtı seyredip
sonra daire-i enfüsiyeye girer. Küçük bir mikyasta, daire-i kalbinde o envârı müşahede edip,
onda en yakın yolu açar. Kalb âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.”
Grafik: …
Seyr-i Enfüsî
Zikirlerini sessiz ve gizli yapan tarikatların çoğu bu yolla gidiyor. Bunun da en
mühim esası benliği, gururu, enâniyeti kırmak, faydasız ve gelip geçici arzuları,
heves ve istekleri terk etmek, nefsi öldürmektir.
Grafik: …
Seyr-i Âfâkî
6
5. Gerektiğinde bütünlüğü bozmayacak, konudan uzaklaştırmayacak şekilde
video ve fotoğrafların konulması:
6. İzahtan önce anlamaya çalışırken Üstadın kullandığı kelimelerin bugünün
Türkçesindeki karşılıklarının da hepsinin dikkate alınarak yazılacak yeni metin
ile anlamaya çalışmalı ama özgün metni hep yanımızda bulundurmalıyız.
“Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır tekâlifinden bir derece kurtulmak ve teneffüs
etmek için, herhalde bir teselli ister, bir zevki arar ve vahşeti izale edecek bir ünsiyeti taharri
eder. Medeniyet-i insaniye neticesindeki içtimâât-ı ünsiyetkârâne, on insanda bir ikisine
muvakkat olarak, belki gafletkârâne ve sarhoşçasına bir ünsiyet ve bir ülfet ve bir teselli verir.
Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferit yaşıyor, ya derd-i maişet onu ücrâ
köşelere sevk ediyor, ya musibetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vasıtalar cihetiyle
insanların cemaatlerinden gelen ünsiyetten mahrumdurlar. O hal onlara ünsiyet verip teselli
etmez.”
“Her insan, hayatın sıkıntısından ve ağır yükümlülük ve yüklerinden bir derece kurtulmak ve
rahat bir nefes almak için, bir teselli ister, bir zevki arar ve gayri insaniliği giderecek bir
yakınlığı araştırır. İnsanlık oluşturduğu medeniyetlerin sonucunda geliştirdiği sosyal
yakınlaşmaları, toplu alışkanlıkları, hoşlanılan kalabalıkları sayesinde, on insandan bir
ikisine geçici olarak, belki farkında varamadan ya da duyarsızca ve sarhoşçasına bir
yakınlık ve bir alışkanlık ve bir teselli verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde
tek başlarına yaşıyor, ya geçim sıkıntısı onu ücrâ köşelere sevk ediyor, ya musibetler ve
ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vasıtalar cihetiyle insanların cemaatlerinden gelen
yakınlıklarından mahrumdurlar. O hal onlara dostluk/yakınlık verip teselli etmez.
“İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî ünsiyeti ve tatlı zevki, zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi
işletmek, o ücrâ köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih olup Allah
7
diyerek kalbiyle ünsiyet edip, o ünsiyetle, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârâne
tebessüm vaziyetinde düşünüp, ‘Zikrettiğim Hâlıkımın hadsiz ibâdı her tarafta bulunduğu
gibi, bu vahşetgâhımda da çokturlar. Ben yalnız değilim; tevahhuş mânâsızdır’ diyerek,
imanlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır. Saadet-i hayatiye mânâsını anlar, Allah’a şükreder.
“İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî yakınlığı ve tatlı zevki, zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi
işletmek, o ücrâ köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine yönelerek Allah
diyerek kalbiyle yakınlık kurup, o dostlukla, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı yakın bir
dostmuş gibi tebessüm vaziyetinde düşünüp, ‘Zikrettiğim Hâlıkımın hadsiz kulları her
tarafta bulunduğu gibi, bu ürkütücü yerde de çokturlar. Ben yalnız değilim; yabancılık
hissiyle korkmak/çekinmek mânâsızdır’ diyerek, imanlı bir hayattan dostane bir zevk alır.
Hayattan alınan mutluluğun mânâsını anlar, Allah’a şükreder.”
1
Bu çalışmadaki alıntılar 29. Mektup, 9. Kısım, 1. ve 4. Telvih’den yapılmıştır.
8
Download

Yazının devamı için buraya tıklayınız