36 . Niyazi Öktem
İnsan Hakları*
Niyazi Öktem**
Din, Devlet, Politika ve Laiklik
İnsan hakları kavram ve olgusu düşünce ve inanç özgürlüğü ve uzantılarıyla
mutlak haklar kategorisi içerisinde yer almaktadır. Bu nedenle, kanımızca insan hakları ele alınıp incelenirken, üzerinde titizlikle durulması gereken konu
laikliktir.
Laiklik, dünyada ve Türkiye’de felsefi, sosyal, hukuksal ve kültürel bağlamda belki de en çok tartışılan kavramdır. Bu tartışma, “liberalizm”, “çoğulcu demokrasi”, “cemaat” ve “yurttaşlık” kavramlarının yeniden düşünülmesi sürecinden ayrılamaz. Ne var ki, bu tartışmalar laiklik konusunun temel bir anlam
boyutunu ihmal etmektedirler. Bu anlam, insanın manevi boyutunun inanç çekirdeği etrafında halkalandığı gerçeği içinde kendisini gösterir.
Manevi yapımızdaki temel ikilemleri inanç-inançsızlık ve inancın temeli
sorunsalları oluşturur. Her insan doğayı, toplumu, ve kendi tarihsel geleneğini
sorgulayarak, okuduğu düşünürler, edindiği bilgiler çerçevesinde kendine bir
yol seçer. Bu yolu seçerken, “Varoluşun özü nedir?”; “Varoluşun bir amacı ve
değeri var mıdır?”, “Eğer varoluşun bir amacı ve değeri varsa bu erek kimin
isteğine bağlıdır?”; “Neden varoluş da, hiçlik (neant) değil?”; “Varoluşu yaratan etmen manevi boyutta mıdır, yoksa salt madde ve enerji midir?” gibi sorular kaçınılmaz olarak insanın karşına çıkacaktır. Bu sorgulama doğaldır, çünkü
insan kendi varoluşunu öğrenme ve kavrama çabası içerisinde bir varlıktır. Bu
çaba sürecinde felsefe insanın tek başvuru kaynağıdır. Bilimsel açıklamalar kişiyi ancak bir noktaya kadar tatmin edebilirler, daha derine inildikçe, bilinmeyenler yumağı çoğaldıkça felsefeye sarılmak kaçınılmazlaşır. Pozitivist görüş,
“bilimin bize verdiği açıklamalarla yetinelim, safsata ve spekülasyonla zaman
*
Niyazi Öktem, “İnsan Hakları ve Din Özgürlüğü”, Yeni Türkiye,
Türkiye, 1998, sayı: 22, ss.722-731.
Prof. Dr. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı.
**
Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğü . 37
kaybetmeyelim, felsefi sorularla uğraşanlar bilimdışı, çağdışı, insanlardır” der.
Pozitivizm karşıtı anlayış ise, “madem ki varoluş, varoluşun özü ve kökeni soruları insan aklının meseleleri içinde yeralır, o halde felsefe ile uğraşmak kaçınılmazdır” görüşünü savunur. Felsefenin bu sorulara cevap ararken sefalet içine düştüğü doğru olabilir, ancak “felsefenin sefaleti”nden sözedenlerin aslında dünyanın en önemli filozofları arasında yer aldığı da unutulmamalıdır.
Felsefe, insanı ister istemez tanrı (teodise) sorunsalına götürür. Tanrı var
mı yok mu? Varsa neden bu dünyayı yaratmış? Yarattığı bu dünyaya ne ölçüde
karışıyor? Acaba tanrı, yaşam oyununun maddi ve manevi kurallarını çizdiği,
ve insanı bu oyunu oynamaya mahkum ettiği halde insanın bu oyunu nasıl oynadığına karışmamayı tercih eden bir tanrı mıdır? “İyiye, doğruya, güzele, ahlaka, adalete uygun bir oyun oyna... kavramların somut varoluştaki görünümlerine ben karışmıyorum, içeriğini sen sapta, oyunu sen oyna... Dünya sahnesini ben yarattım, oyunun hangi ilkelere bağlı olarak oynanılmasının gerekliliğini
ben söyledim, ama senaryoyu, piyesi sen yaz!” diyen bir Tanrı var mı?
İşte bizi din bilimine (teolojiye) götüren felsefi sorular bunlardır. Teoloji
dinlerin bilgisi ile uğraşır. Nasıl felsefe ile uğraşmak insan için kaçınılmaz bir
yazgıysa, onun içerisinde yer alan teolojiyle uğraşmak da kaçınılmazdır. “Ben
dinle uğraşmam, sosyal yaşam içerisinde din beni ilgilendirmiyor, hele siyasal
yaşama yansıyan din felaketin ta kendisidir!” deyip gözleri sosyal gerçekliğe
kapamak, kanımızca “devekuşuluktur”. Din tarih boyunca, her dönemde değişik bir şekilde yorumlanarak günümüze kadar gelmiştir. Felsefe gibi, din de
ister istemez siyasal yaşama yansıyan önemli bir sosyal olgudur. Bu yansımanın tarihin her döneminde farklı görünüm alan bir sorun oluşturduğu yadsınamaz bir saptamadır. O halde din sosyal olgusunu, felsefi olarak devlet içerisinde nasıl ele almalıyız?
Bir zoon politicon olan insan “sosyabilite” yapısının gereği olarak devlet
kuracaktır. Nerede toplum varsa orada hukuk vardır (Ubi societas ibi ius), nerede hukuk varsa orada devlet de vardır. Hukukun diğer toplum kurallarından farklılığı, hukukun devlet iradesinin (ister istemez) içinde olmasıdır. Ama,
devletlerin bağlı oldukları ideolojiler kaynaklarını felsefe ve inanç temellerinde
bulurlar. Bunun nedeni, yukarıda belirttiğimiz gibi, insanın manevi yapısının
bireysel ve toplumsal yaşamı doğrudan etkilemesidir. İnanç ve felsefe insanın
vazgeçilemeyen manevi realitesini oluşturduğuna, devlet ve insanın kurduğu
sosyal ve siyasal bir kurum niteliği taşıdığına göre, din ile devlet arasındaki ilişki nasıl rasyonel bir biçimde düşünülmelidir? Öncelikle, “toplum”, “devlet”,
“insan”, “inanç” ve “felsefe” birbirleriyle zorunlu bağları olan olgu ve kav-
38 . Niyazi Öktem
ramlardır ve bunların hiçbiri diğerlerinden soyutlanarak ele alınamaz. “Laiklik” kavram ve olgusu da birbirinden ayrılamayan bu temel kavramlar dizisine
eklenmeli ve bu dizinin bütünlüğüne yönelik bir bakış açısı içerisinde tartışılmalıdır. Tarih boyunca devlet sistemi içerisinde “laiklik-din” gerilimi örtük ya
da açık bir şekilde, şu veya bu görünüm altında, ama mutlaka ve mutlaka yer
almıştır. Laikliğe her şeyden önce sosyo-felsefi bir açıdan yaklaşılması gerekir.
Ne yazık ki, Türkiye’de felsefeye gereken önem verilmediğinden teorik ve pratik sorunlar hızla artmakta, kutuplaşmalar çoğalmakta, ve diyalog ortamı ortadan kalkmaktadır. Diyalog ortamının kalkmasının toplumları felakete sürüklediği açıktır. Unutmayalım ki toplumsal felaketin önüne geçebilmek için özeleştiri en önemli kurumlardan birisidir. Acaba ne hatalar yapmaktayız? Karşı taraftan uzatılan diyalog ellerini itmemiz ne oranda doğru olacaktır?
Laiklik-din sorununu bilimsel, tarihsel, sosyal açıdan ele alanlardan, hangi paradigma veya hangi eğilim içerisinde olursa olsunlar korkmamıza gerek
yoktur. Onlar fanatik olamazlar. Nerede olursa olsunlar, sorunlara kin, nefret, duygusallık içerisinde yaklaşanlardan korkalım. Bunlar bizim aramızda da
olabilir. Belki iyi niyetlidirler ama yeterince felsefe, dinler tarihi, din sosyolojisi konularına girmediklerinden korkunun getirdiği duygusallıkla düşmanlıkları körükleyebilirler.
Laiklik ve Teokrasi
Genel ve alışılmış tanımla “laiklik”, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Laik devletlerde din olgusu devletin “esas teşkilatına” müdahale etmez;
dinsel ilke ve kurumların devlet yönetiminde etkisi yoktur. Laik devletlerde
din, devletin olağan görev ve yetkileri içinde bir sosyal olgu olarak ele alınır ve
tüm diğer sosyal olgular gibi düzenlemeler görür. Düzenlemelerdeki temel ölçüt, çağdaş değerlerdir. Devlet, sosyal bir olgu olarak dine hukuksal düzenlemeler getirir ama bu hukuksal düzenlemeler dinin devletin çatısı altına girmesi
anlamına gelmez. Bu sosyal düzenlemeler din özgürlüğü ile çelişmez.
Laiklik karşıtı, teokratik görüşlerin temel felsefesi uyarınca “Devlet yönetiminin ilke ve esasları Tanrısal buyruklara uymalıdır”. Bu dünya zaten öteki
dünyaya hazırlık evresidir. Devletin görev, amaç ve işlevi, bu hazırlığa uygun
ortamı hazırlamaktır. Uygun ortamın yaratılmasında din adamları devlet güçlerine yardımcı olmalıdır; çünkü Tanrı buyruğunu en iyi onlar anlar ve onlar
yorumlar. Teokratik devlet anlayışının kökeninde tanrısal irade bulunur. Laik
devlette tanrısal iradenin yerini akıl ve bilime dayalı yönetim almıştır. Laik görüşlerin temel felsefesi rasyonalizmdir.
Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğü . 39
Laik Görüşlerin Temel Felsefesi
Rasyonalizmin (usçuluk-akılcılık) tanımı insanın doğanın ve toplumun kural ve
yasalarını kendi aklı ile kavrayabileceği ve yine kendi gücü ve aklı ile doğaya ve
topluma egemen olabileceği ilkesine dayanır. Akılcı davranış modeli aklı kendisine rehber olarak alır; safsatayı, hurafeyi, bilim dışı açıklamaları, irdelenmemiş
“nakilleri” bir tarafa bırakır. Devlet yönetiminde bu yöntem izlenirse onun adı
“laiklik”tir. Başka bir deyişle, eğer bir devlet yönetiminde din adamlarının yorumlarına dayanan elit referanslı “irdelenmemiş nakiller” ilke olarak benimsenmişse o ülkede teokrasi vardır. Yok eğer bilimin, aklın sesi rehber alınmışsa laik
devlet kurulmuştur. Atatürk’ün gerçekleştirmek isteği laik devlet işte budur.
Batıda laik aşamaya ancak Fransız devrimi ile gelinmiştir. XVII. Yüzyılda
“ticaret devrimi” ile oluşan burjuvazi sınıfı ekonomik gücünü siyasal güçle perçinleştirmek istiyordu. Burjuvazinin önündeki en büyük engel devleti yöneten
aristokratlar ve onların manevi destekçisi ruhban sınıfıydı. Feodal yapıya sahip
devlet yönetiminde, iktidarın köken ve temelinin Tanrı’da olduğu söylenmekte
ve Tanrının bu gücünü yönetim açısından doğrudan doğruya krala aktardığı iddia edilmekteydi. Örneğin, ünlü filozof J.B. Bossuet bu görüşteydi. XIV. Louis
de bu kuramı pek sevmişti. Buna bağlı olarak kendisi “Devlet benim” demiştir.
Ticaret devrimi ile tarih sahnesine giren ve sanayi devrimi ile güçlenen burjuvazi, ekonomik iktidarı ele geçirmişti, ancak siyasal iktidar kral ve kiliseydi.
Zenginleşen burjuvazinin mülkiyet hakkı güvence altında değildi. Kral ve kilise onun tüm mal varlığı üzerinde keyfi tasarrufta bulunabilirdi. “Cismani ve
ruhani iktidar” elbirliği ile onu ezmekteydi. Burjuvazi ne yapabilirdi? Nasıl
kralın Bossuet’si varsa o da filozoflar bulmalıydı. J.J. Rousseau’lar, Diderot’lar,
Descartes’lar insanı, ve insan aklını yüceltici düşünceler geliştirmekteydiler.
Kilisenin manevi baskısını, ancak başkaldıran akıl yıkabilirdi. Kilisenin gücü
yıkıldığında, aristokrasinin de yıkılması kolaylaşacaktı, işte bu nedenle laiklik
benimsendi. Kilisenin yerini insan aklı aldı.
Bilgi kuramında “akılcılık” deneyin bilgi edinmekte tek kaynak olamayacağında ısrar eder ve aklın yöntemsel güvenilirlik ve kesinlik açısından deneye yeğlenmesi gerektiğini savunur. Davranışta akılcılık ise mantık bilime dayalı kararlar alabilmektir. Tutku, kapris ve önyargıları bir yana bırakmak, bilimin
verilerini uygulamak, hakikat değerinden ayrılmamak akılcılıktır.
Descartes’in akılcılığı Aydınlanma çağının temel felsefesi olmuştur. Rousseau ve Diderot, Descartes’in izinden gitmişlerdir. Aydınlanma çağı filozoflarının, Batının demokrasi devrimlerinin başında gelen büyük Fransız devrimimin düşünsel mimari oldukları bilinmektedir. Gerçekten de Batı demokrasileri akılcı temele dayanmaktadır.
40 . Niyazi Öktem
Akılcılık, aslında Descartes’in buluşu değildir. İbni Rüşt, İbni Sina, Akino’lu Thomas, Maimonides hep akılcı filozoflardır. Akılcılığın kökenleri eski
Yunan filozofu Aristoteles’in felsefelerinde bulunabilir.
Akla dayalı laiklik, “doğal hukuk felsefesinden” desteğini alıyordu. Antik
Yunan kökenli doğal hukuk düşüncesi, burjuvazinin resmi felsefesi haline dönüşmüştü. Descartes. Spinoza, Grotius gibi düşünürlerle rasyonalist kimliğe
bürünen “doğal hukuk” şunları söylüyordu: “İnsan aklı, hukukun kaynağıdır.
İnsan hiçbir aracıya gereksinim duymadan kendi aklıyla evrensel hakikatlere
ulaşabilir. Herkesin eşit bir biçimde algıladığı adalet değerinin güncelleşmesi,
hukuk haline dönüştürülmesi siyasal faaliyettir. Bu çalışmayı herkes eşit bir biçimde yürütecektir, çünkü herkes akıl sahibidir ve insanlar arasında doğuştan
hiçbir fark yoktur. Eşit algılama ve eşit kavrama eşit yönetimi gerektirir. Algılama, kavrama ve yürürlüğe koyma işleminde kral ve papaza gereksinim yoktur”. Krala ve aristokratlara gereksinimin olmaması demokrasi, papaza gereksinim duyulmaması ise laikliktir. Aracısızlık, eşitlik, ayrıcalıklı katmanlara gereksinim duyulmaması “halk egemenliği”nin gerçekleşmesi demektir. Batı demokrasilerindeki laiklik, işte bu düşüncenin ürünüdür.
Dinler Yorumlar Şeklinde Karşımıza Çıkarlar
Her din kurumsallaşmış haliyle bir yorumdur ve günümüze değişik yorumlarla biçimlenmiş olarak gelir. Her tek tanrılı din kaynağını bir kitapta ve o dinin peygamberinin yaşam öyküsünde bulur. Kitap ve peygamberin davranış
ve sözleri dinin özünü ve temelini belirler. Yaşamın karmaşıklığı, değişen ve
gelişen dünya koşulları içinde kutsal kabul edilen her satır ve her söz yorum
gerektirir. Bu nedenledir ki, örneğin İslam’da “İcma-ı ümmet”, “kıyas-ı fukuha” gibi kurumlar ortaya çıkmıştır. Kelam ilmi doğmuştur. Kuran-ı Kerim, hadis ve sünnetler kaynak alınarak insanlar, bilim ve din adamları, ibadet ve toplumsal ilişkileri düzenleyen kurallar türetmişlerdir. Bu haliyle din, özde Tanrı buyruğu olmakla birlikte geniş bir biçimde insan beyninin uğraş alanı içine
gir miştir. Dinler insan beyninin yorum ve müdahalesiyle kurumsallaşırlar. Yorum yapan beyin eğer bilgiyle donatık değilse, çıkar, tutku ya da politik amaçların emrindeyse karanlık, kurnaz yobaz, çağdışı yorumlarla karşılaşırız. Yok
o beyin bilimden, doğrudan ahlaktan, hakikatten yanaysa özgürlükçü yorumlar gündeme gelir. Bilim ve doğru verilerle donatık beyin, akla dönüşür; akılcılık o dine egemen olur. Öyleyse, dinler hakkında “O din özgürlük ve laikliğe
verişlidir. Öbürü değildir”... demek hatalı bir yaklaşımdır. “Hangi yorumu?”
diye sormak gerekir.
Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğü . 41
Aslında devlet desteğinde olan ya da devlet çatısı altında yer alan hiçbir
din, özgür olamaz. Devlet manevi bir destekle iktidarını sürdürmek isteyince,
teokratik düzenler ortaya çıkar.
İslam ve Laiklik - Özgürlükçülük
İslam düşüncesi içinde de tutuculuk-özgürlükçülük ikilemi her zaman
gündemdedir. Ne yazık ki, yukarıda belirttiğimiz gibi genelde tutucu eğilimler ağırlık kazanmıştır. Ülkemizde dinler tarihi ve felsefe konularında uzman
olmayan kişiler yüzeysel bir şekilde İslamın tümüyle laikliğe elverişsiz bir din
olduğunu iddia ederler.
Oysa sünni kesimde tutuculuğu “cebriye” akımı, ilericiliği de “mutezile”
temsil etmektedir. Türk toplumunun çoğunluğu bağlı olduğu “ehl-i sünnet”
ise iki akım arasında “orta yolu” izler.
Yazgıcı düşünceyi dile getiren cebriye yandaşlarına göre her şey Tanrı iradesi tarafından belirlenmiştir. Tanrı herşeyin yaratıcısıdır ve her şeyi yönelir.
Özgür insan iradesinden ve özgür seçişlerden söz etmek olanaksızdır. Tanrı “iyi kullarını” yaratır, ve onları cennete gönderir; “kötüler ve kötülük” ibret
olsun diye mevcuttur. Tanrı her an, her yerde bu dünyanın işlerine müdahale
eder; insanoğlunun kendini bu yazgıya bırakmasından başka seçeneği yoktur.
Cebriye anlayışından bazı siyasal sonuçlar çıkarılmaktadır. Bunlara göre Tanrı’nın buyruklarını peygamberlerin halifesi olarak gösterilen “yetkin insan” uygulamaya sokacaktır. Yetkin insanın buyruklarına uymak, İslamiyetin zorunlu ana ilkesidir. Emeviler bu siyasal anlayışı yozlaştırarak halifenin, peygamberinin değil, Tanrı’nın halifesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. “Yanılmazlık”, “büyüklük”, “yücelik” gibi sıfatların sahibi halifeye ve onun kurallarına boyun eymek zorunlu görülmüş; despotik bir teokratik düzene, düzlem hazırlanmıştır.
İslamı, şeriatçı cebriye açısından ele alırsak, ne laikliğe ne de özgürlüğe yer vardır. Her şeyi, her iki dünyada da Tanrı düzenlemektedir; her hareketin içinde
Tanrı iradesi bulunmakladır. Bu durumda devlete de tanrı ilkeleri ve onun halifesinin iradesi egemen olacaktır.
Cebriyenin tam karşısında olan akım “Mutezile”dir. Mutezile İslam akılcılığını temsil eder. Mutezile yandaşlarına göre Tanrı evrenin yaratıcısıdır. Tanrı
maddeyi yarattığı gibi manevi kavramları da yaratmıştır, İyi-kötü, güzel-çirkin,
doğru-yanlış Tanrı iradesinin eseridir. Tanrı, insana belirli bir yaşam vermiştir;
kendi yarattığı maddi evrene onu yollamış; kitaplar da göndererek neyin iyi,
neyin kötü olduğunu peygamberlerin yaşamlarındaki örneklerle belirtmiştir,
insan kutuplardaki iyi kavramına uygun bir yaşam sürmelidir, irade ve bilinç
42 . Niyazi Öktem
sahibi insan, iyi ve kötü arasında tercihler yapacak; iyiyi seçerse cennetle ödüllendirilecek; kötüyü seçerse cehennem azabı onu bekleyecektir. Tanrı, insan
seçişlerine müdahale etmez. Eğer müdahale etseydi, onu sorumlu tutamazdı;
seçiş Tanrı’nın olurdu ki, sorumluluk da onu ilgilendirirdi. Oysa insan özgürdür, çünkü sorumludur. Görülüyor ki, mutezile akımına göre evreni yaratan
Tanrı, bu dünyanın insanının fiillerine karışmamaktadır. Karışsaydı, insan sorumluluğunun anlamı kalmazdı.
Mutezilenin devlet anlayışı da özgürlükçü doğrultudadır. Özgürlükçü olması, laik devlet sistemine olanak sağlar. Tanrı evrenin temelidir, ama insan yaşamına karışmadığı gibi devletin işleyiş biçimine de karışmaz. Bu dünyanın fiillerini o, öteki evrende yargılamaktadır. Yöneticiler yaptıklarında bireysel olarak tanrıya karşı sorumludurlar. Eğer, İslamın esasları olan iyiye, güzele, adile, ahlaklıya, doğruya uygun hareket ediyorlarsa, cennet onları beklemektedir.
Yok, eğer baskı, zulüm, yalan dolan, haksızlık içindeyseler, cehennem ateşi onların üzerindedir. Devlet işi, Tanrıyı doğrudan ilgilendirmemektedir; dolayısıyla, laik devlet mutelize felsefesine uygundur.
Özgürlükçü ve karışmayan, ama her şeyin yaratıcısı olan Tanrı anlayışı, İslamın altın çağında yaygın bir felsefeydi. Zamanla devlet gücünün pekiştirilmesi güdüsüyle inananlara her şeye karışan Tanrı düşüncesi telkin edilmiş ve
halifenin Tanrı’nın vekili olarak bu durumun gözleyici ve uygulayıcısı olduğu
söylenmiştir. Bu anlayış içinde laik devletten söz etmek kuşkusuz olanaksızdır. Ne yazık ki günümüzde de gelenekçiler “karışan Tanrı” anlayışını benimsemektedir. Onlara göre yüce güç, nasıl olur da kendi yarattığı evrene ve insana müdahale edemez? Oysa yanıt son derece basit; Tanrı, fanilerin tutku ve arzuları, günlük yaşamlarıyla ilgilenen Zeus değildir. Tanrı, bu kadar basit şeylerle uğraşmaz. Onlar bireysel özgürlüğü bir türlü kabul edememektedirler ve bir
güce kayıtsız koşulsuz boyun eğmeyi yeğlemektedirler. Oysa Tanrı, insanı kendine benzeyen, özgür “irade-i cüziye” sahibi bir varlık olarak yaratmıştır; yoksa bir hayvan zavallılığıyla kendini kör yazgıya terk etmiş bir yaratık olarak değil! Yazgıcılar, aslında kendilerini Tanrının iradesine değil, başka insanların yorum ve çıkarlarına bırakmaktadırlar.
Kanımızca Ehl-i sünnetin yukarıda belirttiğimiz Mutezileye yakın yorumlarını canlandırmak akılcı bir tutum olsa gerek. Önemli bir güçlenme süreci
içinde olan ülkemizde İslam’ın bu çizgiye gelmesi kaçınılmazdır.
İslam’ın Alevi kesiminde Şii İran Alevileri tutucu ve teokratik düzenden
yana bir tutumu benimsemektedirler. Aynı temel ilkelerden yol alan Anadolu Alevileri ise özgürlükçü olup, laikliğe uygun ve elverişli bir konumu sergile-
Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğü . 43
mektedirler. Bunun böyle olmasının nedeni Anadolu Alevileri’nin daha farklı
sosyal, tarihsel, siyasal, felsefi bir kimlik içinde olmalarıdır. Anadolu Aleviliği
tarih boyunca siyasal yönetim mekanizması dışında tutulmuşlardır. Sünni devlet yönetimi karşısında rejime yabancılaşan Aleviler zaman zaman başkaldırarak özgürlük bilincine ulaşmışlardır.
Hıristiyanlık ve Laiklik - Özgürlükçülük
Bilindiği gibi Hıristiyanlık Hz. İsa’nın tek tanrılı bir din olan “Hz. İbrahim’in
yolunu” özüne uygun olarak canlandırma çabasıdır. Tüm peygamberler gibi
o da İsrailoğullarını mensuptur. Başlangıçta Hıristiyanlık kölelerin, ezilenlerin, horlananların diniydi, Bu nedenle kendi kabuğuna çekilmiş, köle statüsünde olanların devlet düzeniyle ilişkileri olamazdı. Hz. İsa’nın önceleri özel mülkiyeti ve bu dünyaya ilişkin işleri reddeden bir Musevi mezhebine mensup olduğu ileri sürülmektedir.
Hz. İsa “Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Sezar’ın hakkını Sezar’a verin” demiştir.
Bu söz dünya devletinin küçümsenmesi anlamına gelir. Birçok kişi Hıristiyanlığın bütünsel yapısına, tarihsel erişimine, mantığına ve o çağdaki durumuna bakmadan tek başına bu sözden hareketle Hıristiyanlığın laikliğe elverişli bir din
olduğunu iddia etmektedir... İsa bu dünyaya ve bu dünya düzenine önem verilmemesi gerektiğini belirtmektedir. Cismani iktidarın baskısı, ağır vergi yükü
onun gözünde önem taşımamaktadır. Bırakınız onlar ne yaparlarsa yapsınlar.
Siz sevgi ve alçak gönüllükle Tanrı’ya layık olma yolunu seçiniz. Dünya düzeni zaten kötüdür; acı verir. Acılara rağmen seviniz. Acılar ve sevgi sizi Tanrı’ya
ulaştıracaktır. Başlangıçta sevgi ve acıların dini olan Hıristiyanlık devlet dini haline gelince insanlık alemini ortaçağ karanlıklarına itecek derecede despot olmuştur. IV. yy.’dan büyük Fransız Devrimi’ne kadar feodal yapıdaki Hıristiyan
devletleri, XIII. yy. esaslarına dayalı bir biçimde insanları yönetmişlerdir.
Nitekim bu anlayışa bağlı olarak Haçlı seferleri yapılmış ve engizisyon mahkemelerinde Hıristiyan devletin esenliği için her türlü işkence gerçekleşmiştir.
Bu yorumuyla Hıristiyanlığın laikliğe elverişli bir din olduğunu ileri sürmek ağır
bir yanılgıdır. Bugün de Hıristiyanlık sanıldığı gibi laikliğe elverişli bir konumda değildir. Örneğin, ABD’de bağnaz Hıristiyan kiliseler baskı grubu olarak
sosyal yasamda büyük işlevler yüklenmişlerdir. Dine dayalı baskı grupları büyük
politik atılımlar yaparak, zaman zaman illegal işlere dahi girmektedirler. Aile yaşamı ABD’de kilise etrafında biçimlenmekte; toplantılar okullar üniversitelerde
rahiplerin duasıyla açılmakta, ayinlerle devlet okullarında diploma törenleri yapılmakta, futbol maçlarında bile taraftarı piskoposlar kutsamaktadır.
44 . Niyazi Öktem
“Presbyteryan” ailesi denilen yaygın protestan eğilim Calvin’in teolojisine sıkı sıkıya bağlıdır. Calvin bu evrende kayıtsız şartsız Tanrı egemenliğinden söz etmektedir, insan günahkardır. Onun günahının kefaletini İsa ödemiştir. Şimdi sıra ondadır, ibadet ve kiliseye bağımlı bir yaşamı tevekkül içinde sürdürerek kaderi beklemek gerekir. Calvin düşüncesi merkantilist bir yaklaşımla ticareti mubah görürken, ticarette işlenen günahların affının Kilise’ye
bağlı püriten bir yaşamdan geçtiğini belirtir. Luther, Calvin’e nazaran daha
özgürlükçüdür. Baptist ve Church of Chirst ailesi bağnaz bir yaklaşımı temsil eder. Bunlar bitmez tükenmez misyonerlik faaliyetleriyle dünya çapında örgütlenmişlerdir. Bu eğilimlere göre kendi anlayışlarını benimsemeyen herkes
“deccal”e hizmet etmektedir. ABD’nin güney bağnaz eyaletlerinde egemenlik
kayıtsız koşulsuz bu tür akımlarındır. Bu akımlar sosyal yapıyı biçimlendirdikleri kadar, politik karar mekanizmalarını da etkilemektedirler.
Özgürlük ve laiklik açısından Hıristiyanlık Aquino’lu Thomas’la (Saint
Thomas d’Aquin) (1225-1274) ilginç bir değişim içine girmiştir. Bir tür Hıristiyan demokrasisini savunan Akino’lu Thomas, Aristoteles’in izinden giderek
insan aklını yüceltmiş ve aklın rehberliğinde demokrasiden ve direnme hakkından sözetmiştir. Birey yönetimde söz sahibi olmalıdır. O kendi kendini yönetebilir. Ancak, devlet iktidarının temeli Tanrı’dadır. Tanrı iktidarı halk aracılığıyla yönetenlere verir.
Bugün tüm katolik ülkelerde faaliyet gösteren Hıristiyan Demokrat partiler işte bu teolojinin temsilcisidir. Kuşkusuz burjuva sınıfıyla “barış içinde birarada yaşama” stratejisiyle laik anlayışı benimsemiş görünmektedirler. Aslında olay bir zamanların Avrupa komünistleri gibi burjuva kurallarına uygun bir
seçim platformuna girmekten ibarettir. Bir kez iktidar ele geçirildiğinde, biri
marksist ideolojiye göre, diğeri hıristiyan teolojiye uygun bir rejimi tedrici olarak gerçekleştirmeyi ana hedef olarak kabul etmektedirler. Hıristiyan Demokrat Partililerin Vatikan ile organik bağı olduğu gibi, Adenauer Vakfı gibi kuruluşlar aracılığıyla da yoğun bir kültür faaliyeti içindedirler.
Kanımızca aklın sesinin dinlendiği dönemlerde dine bağlı toplumlar dahi
tarih sahnesinde ilerlemeler kaydetmiştir. Bunun en tipik örneğini Müslüman
ve Hıristiyan toplumlar yaşamıştır. Hz. Muhammed’den itibaren X. Yüzyıla kadar yoğun bir düşünsel tartışma ortamı içinde yaşayan müslümanlar, bu
dönemde akılcılığın gereği olarak bilim, fen, matematik, kültür ve sanatta büyük ilerlemeler kaydetmiştir. X. ve XI. yüzyıldan itibaren aklın rolü ikinci plana atılmış ve tepeden inme doğmalarla yaşam biçimleri çizilmiştir. Aklı bir
yana bırakan, sadece resmi devlet filozoflarının, şeyhülislamların fetvalarıy-
Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğü . 45
la salt boyun eğmeye itilen insanlar, kendilerini tevekküle bırakınca İslam toplumları gerilemiştir. Oysa akılcılığı benimseyen Endülüs Emevileri güçlerini ve
ileri uygarlıklarını XIV. ve XV. yüzyıla kadar sürdürmüşlerdir. Endülüs Emevileri devleti içerisinde yetişen İbni Rüşt (1126-1198) Aristoteles’in akılcılığını İslam felsefesine getirerek bireyin güç ve yüceliğini savunmuştur. Kaderci
İslam felsefi karşısında bireyi yücelten, irade özgürlüğünü savunan İbni Rüşt,
tüm akıldışı (irrasyonel), metafizik açıklama şemalarını etkilemiştir. Akıl bireyin öne çıkmasına, gücünü hissetmesine ve böylelikle doğanın keşfinde çabalar sarfetmesine yol açar. insanlık ve uygarlık bu çabalarla ilerler.
Benzer durum Hıristiyanlık için de söz konusudur. Din adamlarının, kilise babalarının buyruklarına salt boyun eğme dönemi olan Ortaçağ’da Hıristiyanlar geri kalmış toplum modeli içindeydiler. Aquino’lu Thomas’ın ve diğer Aristoteles kökenli akılcıların insana güven getirmeleri, aklı yöntem olarak
benimsemeleri, akılcılığı ileri sürmeleriyle birlikte Hıristiyan toplumları uygarlık alanında büyük gelişmeler kaydetmiştir.
Akılcılığın benimsenmesi Museviler için de büyük önem taşımaktadır. Yahudi Endülüs’lü filozof Maimonides (İbni Mem’un) Endülüs Emevi Devleti’nin sanat, kültür, edebiyat ve felsefeye verdiği önem ortamı içinde büyük yapıtlar vererek biçime körü körüne bağlı, bağnaz dindarların görüş ufkunu akılcılık yoluyla genişletmeye çalışmıştır. Akılcı, özgürlükçü tutumu onun Müslümanlar tarafından da sevilmesine yol açmıştır.
Osmanlı kültüründe egemen düşünce tarzı akılcılık değildir. Osmanlılar
inanç insanlarıydı. Şeyhülislamların, imamın ve hocaların söylediklerine körü
körüne inanma ve boyun eğme, Osmanlı tebasının belirgin özelliği idi. Ona
aktarılan bilgi ve davranış modellerini akıl süzgecinden geçirmeden benimserdi. Bu bilgi ve davranış modelleri halifenin şeyhülislamı ve hocaları aracılığıyla aktarılınca, dini dogmaların siyasal ilkeler haline dönüşeceği açıktır. Tabanın
din duygularına böylelikle felsefi gerekçeler getirilmiş, özgürlük bilinci ve akıl
öğesi ustalıkla unutturulmuş; düşünmeyen, sadece boyun eğen halk olgusu yaratılarak kitleler tevekküle itilmiştir. Bu yöntem, devlet bütünlüğünün sağlanmasında belki savunulur bir tutumu belirleyebilir. Ancak “İslam alemi”nin uygarlık yarışında bayrağı kaptırmasının nedenlerinden biri de yöneticilerin insanların özgürlük bilincini yok etmeleridir. Özgür insan üreten insandır. Değer üretme, özgür ortamlarda gerçekleşir. Akıl ve özgürlükle yeni değerler yaratan uluslar uygarlık yarışında ön saflarda olurlar.
Osmanlı döneminde dinin etkisi çok güçlüydü. Ne var ki, Osmanlı insanının din duygusu akılcı yaklaşımlardan uzak, karanlık güçler tarafından sömü-
46 . Niyazi Öktem
rülmüştür. Bu tür sömürülerin önüne felsefe ve dinin birlikteliği ile geçilebilir.
Akıl sahibi olan insan, dine ilişkin yorumlarını bizzat kendisi yapar. Belli bir kültür düzeyine ulaşmış insanları, kulaktan dolma bilgilere, mahalle ve köy imamlarının gelişi güzel okunan kitaplara dayanarak yaptıkları yorumlara itibar etmeleri, geleneksel Osmanlı tebasının tutumunun sürdürüldüğüne işaret eder.
“Laiklik” Batı demokrasilerinin, dolayısıyla bizim de temel ilkelerimizin
başında gelmektedir; ama unutmayalım ki, laikliğin kökeni rasyonalizme, akılcılığa dayanmaktadır. Rasyonel tutum, bireysel plandan toplumsal boyuta kadar her alanda yaşam ilkesidir. Duyguların, tutkuların, safsatanın, nefretin,
horlama duygusunun, küçümsemenin tutsağı olursak, akıldışı tutumumuzla
olumsuzluklar evreninde boğulup gideriz. Laikliğin uygulanmasında da rasyonel olmamız gerekmektedir.
Laiklik uğruna verilen mücadelede manastır veya tekke ve zaviyelere seçenek sosyal kurumlar getirilmeli, felsefe ve din felsefesi üzerine çalışmalar yapılmalıdır. Ülkemizde tıpkı bir zamanlar Fransa’da olduğu gibi “taassubun”
üzerine sadece yasak ve yasaklamalarla gidilmiştir. Bu tavrın işe yaramadığı
açıktır. Hala bazı kesimler belli bir tarikata mensup olmakla övünürler, tekkelerde ayinler yapılır. Sosyal ortam dikkate alınmadan yapılan yasalar tepki doğurur. Ülkemizde bu tip yasalar ya da düzenlemeler “irticanın” güçlenmesine
yardımcı olmuştur. Sorunu büyütmek ise dev boyutlara ulaşan “Cuma namazı sonrası” gösterilerin çoğalmasına, çarşafın artmasına yol açmıştır. Dinin biçim kısmı ile mücadele, öz ve içerik açısından önemli sonuçlar getirmez. Biçimin üzerinde fazla durmadan öze ilişkin felsefi çalışmaları devlet ve tüm ilerici güçlerin desteklemesi gerekir.
Yukarıdaki perspektif içerisinde kanımızca soruna soğukkanlı bakmamız
gerekir. Felsefe ve sosyolojinin verileri zaten soğukkanlılığı gerektirir. Öte yandan slogan edebiyatından da uzaklaşmamız zorunludur. Her şeyden önce jakobenlikten vazgeçip, tam demokrat olmalıyız.
Jakobenlik
1789 Büyük Fransız Devriminden sonra devrimin en ateşli tarafları ve uygulayıcısı olanlar bir kulüp kurmuş ve bulundukları yer itibariyle kendilerine “jakoben” denilmiştir. Jakobenlerin amacı, devrimi aristokrat kesimden gelebilecek
gerici hareketlere karşı korumakdır. Halk, ruhban sınıftan ve aristokrat kesimden gelebilecek hareketlere, kendi çıkarına aykırı olmasına rağmen, bilinçsizliği
nedeniyle alet olabilirdi, ilerici aydınların görevi, kendi esenliğinin boyutlarını
ve ilkelerinin bilincinde olmayan halkı korumak ve aristokrat-ruhban etkisinde
Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğü . 47
olan kişileri halktan uzak tutmaktır. Jakobenlere göre, halk ve aydınlar devrimin
gereği olan biçimde yaşamalı, giyim-kuşamlarını ona göre ayarlamalıdır.
Jakobenlik siyasal literatürde her zaman güncelliğini koruyan bir olgu ve
kavramdır. Gerçekleştirilen her devrimden sonra Jakobenlik zorunludur. Devrimleri yerleştirmek için başka çare yoktur. Devrimler karşısında direnen gerici, çağdışı, örümcek kafalı beyinleri sindirmek gerekir. Aksi takdirde tüm
emekler boşa gider ve karşı devrimciler güç kazanarak, devrimi yıkar. O halde
her devrimci jakoben olmak zorundadır.
Bizim devrimimizin üzerinden 70 yıl geçti. Fransız Devrimi’yle benzerlik
gösteren ittihatçı devrim, 80 yılı aştı. Bir burjuva devrimi olan ve jakoben yöntemleri uygulayan ittihatçılığın, dönemine göre çok ileri ve çağdaş düşünce ve
uygulamaları getirdiğini biliyoruz. Ve gene biliyoruz ki güzel düşüncelere rağmen, ittihatçılar aynı Fransız Jakobenler gibi devlet terörüyle kan ve gözyaşı
getirmişlerdir.
Atatürk, ittihatçı gelenekten gelmesine rağmen onlardan farklıydı. O gerçek bir demokrasi inancı içindeydi. Çok partili rejime geçiş denemeleri, Hasan
Soyak’a ifade ettiği gibi, “plüralist bir siyasal yapı” özdeyişleri, Atatürk için jakobenliğin uzun süreli bir yöntem olamayacağının göstergesidir. Başlangıçta
Atatürk de jakobendi; devrimi yerleştirmek için o da doğaldır ki karşı devrimcileri yani hanedan-ruhban işbirliğini ezecekti. Ama aradan 70 yıl geçtikten ve
Türkiye plüralist demokrasi deneyimine girdikten sonra hala jakoben olmak
çağdaşlık değil, çağdışılıktır. Zira, jakoben yöntemlerle çağdaşlığın bağdaşırlığı ve gerçek demokrasiye uygunluğu bir hayli tartışmalıdır. Jakobenliği çağdaşlık olarak kabul etmek ancak insanın siyasal tarih, felsefe ve sosyoloji bilgisinin eksik olduğuna işaret eder. Özellikle özgürlükten jakobenliğe dönüş süreci içinde Jakoben olmak aymazlıktan başka bir şey değildir.
Buna rağmen, son günlerde jakoben, sözde demokratlarımız bir hayli çoğaldı yeni “jakobenler” eskiden çoğulcu, her türlü görüşün temsil edildiği plüralist demokrasiden yana bir tutum içinde iken bugün tavır değiştir miş durumdalar. Bunlar, şimdi Batıcı gerçek demokrasiyi savunanları “ihanetle”
suçlamakta, “bu kişilerin ne biçim aydın ve ilerici olduklarını anlamadıklarını” ifade etmektedirler. Yeni jakobenlerin çelişkili tutumunu unutabiliriz, ama
bunlar en azından çoğulcu demokrat olmadıklarını kabul etmeli ve gerçek
demokratlara saldırmayı bir yana bırakmalıdırlar. Jakoben sözde demokrat,
işin içine bir de duygusallığı soktuğunda, irrasyonel bir tutum içinde “abesle
iştigal” etmeye başlar. Jakoben tavır, türban vs. gibi biçimle uğraşılmakla yetinip, öz ve esasa inen düşünsel eylemlerden uzaklaşır.
48 . Niyazi Öktem
Eskiden beri jakoben olanlara sözümüz yok. Eskiden onlara “gardrop Atatürkçüsü” denirdi. Onlar kendileriyle çok tutarlı. Eskiden beri onlar Atatürkçü
rejimin, gereğinde baskı ve otoriter sistemlerle oturtulmasının acısını ve darbesini aleviler yemiştir. Onlar sosyal ve siyasal muhalefet içinde olduklarından, sünni ezici çoğunluk karşısında çekindiklerinden ve düzene saygılarından
Cem Evlerini hemen kapatmışlardır. 1960 döneminin getirdiği özgürlükçü ortam içerisinde ancak yavaş yavaş ve gizlice yeniden Cem Evleri açılabilmiştir.
Bugün artık onlarınki de alenidir. Aleni olmaktan öte, açılış törenlerine Cumhurbaşkanları, Bakanlar katılmaktadır.
Dinler yorumlarla kitleleri sarar. Hıristiyanlığın iki ana mezhebi içerisinde
katoliklikte fransisken, dominiken, cizvit, kapüsen gibi 100’ü aşkın tarikat vardır. Tarikatların mensuplarının biraraya gelerek ibadet, eğitim yaptıkları yerlerin adına manastır denir. Manastır veya benzeri mekanların İslamdaki adı “tekke” ve “zaviye”dir. Katolikliğin olduğu tüm dünya ülkelerinde manastırlar birer sosyal olgu olarak mevcuttur. Fransızlar 3. Cumhuriyet döneminde manastırları kapatmışlar, ama dinci gruplar bizde olduğu gibi faaliyetlerini önce gizli,
daha sonra açık bir şekilde sürdürmüşlerdir. Protestanlıkta da durum aynıdır.
ABD’de 200 civarında tarikat yoğun faaliyet göstermekte, tüm sosyal yaşam bu
tarikatlara bağlı kilise, dinsel eğitim kurumlan etrafında dönmektedir. Dinin
değişik yorumları bu tür örgütlenmeleri sosyal bir olgu olarak zorunlu kılar.
Atatürk döneminde tekke ve zaviyelerin kaldırılması zorunluydu. Tekke ve
zaviye ileri gelenlerin pasifize edilmesi de gerekliydi. Onların önemli bir bölümü Cumhuriyet Devrimi karşısında olumsuz tutum almışlar, Padişahı desteklemişler, hukuku çağdaşlaştırma sürecine başkaldırmışlardı. Devrimler karşı
devrimcileri yok eder. Aynı operasyonu Atatürk devrimlerinin sosyal, düşünce
ve siyasal dayanağı olan 1789 Büyük Fransız Devrimi de uygulamıştır.
Statik Atatürkçüler, de facto olanı, yani tekke ve zaviyelerin varlığını görmekten kaçma duygusallığı içerisindedirler. Fakat, de facto olan hukuksal hale
gelmezse, de iure olmazsa yerin altına girerek çok daha fazla güçlenir. Nitekim Türkiye’de böyle olmuştur. Oysa, her zaman için açıklıkta yarar vardır.
Demokratik, çoğulcu, sivil toplum anlayışı esenlik yoludur. Tekke ve zaviyeler
açığa çıksınlar da, düşünsel yapılarının boyutlarını görelim. Ayrıca, zaten sünni
inançtaki tutucu tekkelerin önemli bir bölümü “illegal” kalmayı tercih etmektedirler. Böylelikle, devlet denetiminden kolaylıkla kurtulduklarının farkındadırlar. Öte yandan, “Alevi Cem Evleri açılsın, kadiri tekke kapansın!” demek,
çifte standart içinde demokrat kişilikle çelişkiye düşmek olacaktır. Bir de unutmayalım ki, eğer devlet yasalarını uygulayamıyor, tekkeleri kapatamıyorsa, dev-
Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğü . 49
let itibarının ciddi bir biçimde sarsılması gündeme gelir. Hukuk devletinin demokrat savunucularının bu hususu da gözönünde bulundurmaları gerekir.
Dinamik Atatürkçüler, laiklik, hukuk, din konularında analizler yaparken
çağımızın sosyal koşul ve olgularını gözönünde bulundururlar. Atatürkçü öze
sadık kalır, ama 1920-1930’ların sosyal koşulları ile 1990’ların sosyal koşullarının aynı olmadığının bilinciyle hareket ederler. Yöntemimizi günün koşulları içerisinde belirlemeliyiz. Düşmanlıkla değil, toplumun her inanç eğilimi, her
grubu, her insanıyla diyaloglar kurarak barış ve esenliğin gerçekleşebileceğinin farkında olmalıyız. Bu tür bir dinamik Atatürkçülük anlayışına ulaşamadığımız takdirde, sağ, sol, faşist, komünist tüm genci, tutucu, yobaz, ilkel güçlere kucak açmış oluruz.
Kuşkusuz tam özgürlükçü ve sivil toplumun gerçekleştiği, tüm düşünce
kuruluşlarına örgütlenme olanağının sağlandığı devlet sistemlerinde yukarıdaki mülahazalar geçerlidir. Sosyal ortam içerisinde denge karşı görüşlerin varlığıyla sağlanır. Öte yandan, Türkiye’nin Güney-Doğu Anadolu bölgesinde cereyan eden olaylar nedeniyle, bazı karanlık güçlerin sivil örgütlenme idealini
kendi emelleri uğruna kullanabileceğinin kuşkusuz farkındayız. Ama gene de
bize göre özgürlükçü, çoğulcu ve gerçek demokratik ortam tüm “melanetin”
panzehiridir.
Sonuç
Bu makalede laikliğin çoğulcu demokratik yapı içerisindeki önemine –dinlerin bu bağlamdaki analizlerini de yaparak
yaparak–– değindik. Laiklik kavramı özgürleşme sürecinin en önemli kavramıdır. Laiklik ilkesi, çağdaş, demokratik, halk
egemenliği veya ulusal egemenlik anlayışına bağlı devletlerin vazgeçilmez ilkesidir. Laiklikten vazgeçmek akıldan ve özgürlükten, kısaca insanlıktan vazgeçmek demektir. Laikliği bir kenara atmak insanlık tarihinin ilerleme aşamalarını
bir kalemde silmek anlamına gelir.
Ancak, laikliği felsefi, sosyal, tarihsel konumu içerisinde ele almalıyız. Sosyal analizlere ve gerçeklere kayıtsız kaldığımız takdirde, laiklik ve demokrasi mücadelesinde kazanılan tüm aşamaları tersine çevirmiş oluruz. Özgürlük
ve bilinç ortamı hakkını herkese tanımayan gerçek demokrat olamaz, ideolojik mücadele yasaklarla değil, düşünceyle, alternatif felsefe ve fikir üretmekle
yapılır; ve ancak böyle bir mücadele demokrasiye ve insan haklarına uygun bir
mücadele konumuna gelebilir.
Download

İnsan Hakları*