Tanrının Saati
Meriç Eryürek
Destan’a....
5
6
Teşekkür
Ben yazarken “yazar destek ünitesi” kuran ve beni gerçek
hayatın fırtınalarından uzak tutan, karanlıktaki ışığım, eşim
Cevher’ime, sessiz kahramanlarım ve canlarım annem Nalan Eryürek, babam Faruk Eryürek ve teyzem Nevin Atik’e,
bu kitabın her satırında emekleri olan gönüllü editörlerim ve
dostlarım Ebru Kılıçaslan ve İçten Duygu Çallı’ya, yayın yönetmenim, editörüm, geç bulunmuş güzel dostum Meltem
Erkmen’e, bilge ve mütevazı yayıncım Ömer Yenici’ye, varlıklarından ve vizyonlarından ilham aldığım, uzmanlıklarından faydalandığım değerli onkolog dostlarım Prof. Dr. Erdem
Göker, Prof. Dr. Bülent Karabulut, Doç. Dr. Şaziye Burçak
Karaca ve jinekolog Prof. Dr. Erol Tavmergen’e, desteğini hiç
esirgemeyen “değişik adam” Mustafa Fethi Gürbüz’e, sihirli değneğini benim için kullanan Zerrin Atılkan’a, hayatı ve
hayalleri büyüsüyle renklendiren dostum, ağabeyim Tanju
Ünlüsoy’a, Ankara’daki sığınağım, eşi “büyük patron” Günhan Ünlüsoy’a, isimlerini burada veremeyeceğim genetik ve
güvenlik uzmanı “sağlam” dostlarıma, bir yazarın aklındaki
bulutları küçük parmaklarıyla dağıtabilen oğlum Destan’a ve
1992 yılının buzlu bir kış sabahında bana o karanfili veren küçük çingene kızına.
Teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler.
7
8
Gerçekler
1931
Dr. Cornelius Roads, Rockefeller Enstitüsü’nde insan denekler üzerinde genetik araştırmalarına başladı.
Çalışmaları Amerikan Biyolojik Savaş Araştırma Tesisleri’nde devam etti.
1945
Amerikan Hükümeti, Paperclip Projesi adı altında insan denekler üzerinde genetik araştırma yapacak savaş
suçlusu Nazi bilim adamlarına dokunulmazlık verdi.
1975
Fort Detrick Biyolojik Savaş Araştırma Tesisleri’nin
virüs araştırmaları bölümü bilinen bir tedavisi olmayan
HTLV (T-hücreli lösemi) virüsünü üretti.
1994
Senatör John D. Rockefeller, Amerikan Hükümeti’nin
dünya çapında yüzbinlerce asker ve sivili genetik araştırmalarda denek olarak kullandığını belgeleyen raporu kongreye sundu.
1997
Amerikalı senatörler, kongreye genetik silah araştırmaları hakkında soru önergesi verdi. Bu, Amerika’nın insan
denekler üzerinde yaptığı araştırmalar hakkında yayınlanan son haber oldu.
2011
Türk Hükümeti, İzmir’de Amerikan Hükümeti’yle ortak kurduğu şantiyeye giriş ve çıkışları yasakladı.
9
10
“Biz insanlar, berbat şeyleriz.”
- Homeros, İlyada
11
12
Bugün
13
14
1
“Aysel, çocuklar hazır mı,” dedi Frank etajer aynasında saçını düzeltirken.
Bir kat yukarıdan gelecek cevabı biliyordu. “İniyoruz.” Oğlunun geziye götüreceği robotu seçmek için oyuncak kutusunun başında olduğunu, kızının annesinin giydirdiği elbiseye
dudak büktüğünü, bebeğin de muhakkak ya aç ya da altının
kirli olduğunu biliyordu.
Aysel merdivenlerin başında kucağında bebek ve eteğine
yapışmış ufaklıklarla yarım saat sonra görünecekti. Evi kilitlemeleri, arabaya yerleşmeleri, birinin dönüp çaydanlığın altını
kapattılar mı diye bakması, unutulan son bir şeyin yukarı koşup alınması, geri gelinmesi, kahkahalarla yola çıkılması için
en az bir saat daha geçecekti.
Çocukların insana öğrettiği ilk şey buydu. Çocuğun varsa,
hiçbir yere vaktinde gidemezsin. Gittiysen, evde bir şey unuttun demektir. Muhakkak lazım olacak bir şey. Biberon. Emzik.
Bez. Sallayınca şarkı söyleyen bebek.
Karısını ve çocuklarını merdivenlerin başından Japon çizgi filmi gözleriyle kendisine bakar görünce, o da aynı gözlerle
geri baktı. Higgs ailesi tarihinde ilk defa yola zamanında çıkıyordu. Bu bir mucizeydi ve sebebi de Frank’in yarım saattir
etajerin önünden yukarı sesleniyor olması değildi. Gidecekleri
yerdi.
Mythasia eğlence parkının projesini Frank çizmişti. Çizmek
için Wisconsin’deki müteahhitlik firmasından istifa etmiş, İn15
gilizceyi merdivenden yuvarlanan çam kozalağı çuvalı şivesiyle
konuşan Türklerle dolu Boeing’de on yedi saat uçmuştu.
İzmir’e indiğinde, etrafına bakmamıştı bile. Frank için nerede çalıştığı önemli değildi. Ne kadar çalıştığı önemliydi. Ve
ne kadar başardığı.
World Bond’un kiraladığı Alsancak’taki ofise yerleşmiş,
Amerikalıları sevmediği için yaptıklarına hep şüpheyle bakan
suratsız bir sekreterle iki yıl geçirmiş, kız işi bırakıp gidince iki
aylık bir bekleyişin sonunda insan kaynaklarının nihayet bulabildiği yeni sekreteriyle tanışmıştı.
Saçlarını topuz yapmış, iki dirhem bir çekirdek bir kızdı
yeni sekreter. Frank kızı ilk gördüğünde, cennetten bir elin bu
muhteşem yaratığı at kuyruğundan tutup dünyaya sallandırdığına inanıvermişti. Müzmin bekar Frank’i oltaya getirecek
dünyalar tatlısı bir yem. İsviçre çikolatasından lezzetli gözlere
sahip esmer bir fıstık.
Cennettekiler işlerini iyi biliyordu.
Mythasia inşaatının başladığı gece, Frank kızı kutlama bahanesiyle Alsancak’taki bir restorana davet etmiş, kadife kutusunun içinden ışık çiçekleri saçan pırlanta yüzüğü uzatmıştı.
“Ama, Frank Bey,” demişti Aysel. “Nasıl olur? Bilemiyorum… Evet!”
Üç sene sonra oğulları gelmişti. Arkasından kızları. Ve altı
ay önce de ilk bakışta kız mı erkek mi olduğu şimdilik anlaşılmayan bebekleri.
Geçen hafta, yeni sekreteri çalışma masasına Frank’in hayallerini dört kelimeyle özetleyen o davetiyeyi bırakmıştı. Mythasia’nın açılışını ailenizle onurlandırmanızı…
Frank arkasından gelen kelimeleri okumamıştı bile. Hayatının projesi gerçek olmuştu. Belki de insanlık tarihinin en
büyük projesi. Türk ve Amerikan hükümetlerinin gözbebeği.
Uluslararası World Bond kartelinin altın yumurtlayan tavuğu.
16
Bilimin inançla buluştuğu yer ve patronu Harold’un dediği
gibi, “Dünyanın bir daha aynı olmamasını sağlayacak kilometre taşı.”
Merdivenin başındaki Japon çizgi filmi gözleri kırpıştı. Küçük kızı İngilizce, “Gitmiyor muyuz baba?” dedi ağlamaklı bir
merakla. Baş parmaklarını sırt çantasının kayışlarına takmış
oğlu kutup gezgini ciddiyetiyle dönüp annesine baktı. “Anne?”
Aysel, “Elbette gidiyoruz,” dedi bebeği göğsüne bastırarak,
“Babanız bunu hayatta kaçırmaz.” Dudaklarını sessiz sinema
harfleriyle büyüterek kocaman bir ben de dedi kocasına.
Frank körfeze bakan çalışma odasında karısının ona ilk gün
de bu gözlerle baktığını hatırladı. O gün on kilo daha zayıf,
on yaş daha gençti Aysel. Ama insanın içine güven dolu bir
sevgiyle bakan gözlerindeki ışık hâlâ aynıydı. O ışık genetik
fenerinden saçılıp kızlarına, oğullarına ve şimdi de bebeklerine
geçmişti. Frank çocukların karısına benzemesinden çok memnundu. Türklerin başka bir sıcaklığı vardı. Canlarını yakmadığın sürece insana kardeş gibi davranıyorlardı.
Güneş gözlüklerini takıp kapıyı açtı. “Mürettebat, kalkışa
hazırlanın.”
Oyuncakçı dükkânını yağmalayan anaokulu gezisi çığlıklarıyla arabaya doluştular. Çocuklar koltuklarına oturtuldu,
emniyet kemerleri takıldı, güneşlikler indirildi, iPad’ler açıldı.
Aysel direksiyona geçip komik THY sesiyle “Kaptanınız konuşuyor,” dedi yolculara.
Frank, suratında bin parçalık bir sıkıntıyla eve baktı.
“Kapıyı kilitledik,” dedi Aysel kocasının elini okşayarak.
“İki kere kontrol ettik.” Frank çalışma odasının penceresine
sürünerek gidişlerinin yasını tutan kedileri Kısmet’i görünce
iç çekti.
“Mama ve su da bıraktık,” dedi Aysel kontağı çevirirken.
“Koca kedi o.”
17
Frank kesinlikle ikna olmamıştı. Kediler, insana her gidişinin
son gidişin olduğunu hissettirirler. Bir tanesi de gerçekten öyle olur. Eve
gelir ve zavallıyı ölmüş bulursun.
Aysel arabayı geri vitese takıp Frank’in yüreğini ağzına
getiren acı bir kavisle kaldırımdan indirdi. Giden sevgiliden
şikâyet eden şarkılar yayınlayan radyo kanallarından birini açıp
gaza bastı.
“Bu sesle, seni terk etmesine şaşırmamalı,” diye düşündü
Frank. Gömlek cebindeki hap kutusuna uzandı. Haplardan
birini dişlerinin arasında kırdı. Kimyasal katran tadı dilinden
boğazına yuvarlanırken yüzünü buruşturdu.
Hayatta iki şeyi hiç başaramayacaktı. Araba tutmadan yolculuk etmeyi ve yüksekten korkmamayı. Türkiye’ye uçarken
midesini Nervium, Xanax ve viskiyle doldurmuştu. Sonunda
da kendini uçağın plastik bir kefene benzeyen tuvaletinde kusarken bulmuştu.
Allah böyle yaratmış, dedi içinden Aysel’i taklit ederek, Allah
böyle yaratmış. Arka koltukta başlayan Pepee sesleriyle asfalta
çıktılar.
Genetik mühendisi Gregor Holsberg, 1956 yılında Stockholm’de anne karnından gözlükleriyle doğmuş suratsız bilim adamlarının katıldığı bir kongrede, türlerin evrimi üzerine
elli yıldan uzun süre tartışılacak manifestosunu okumuştu.
Holsberg, genetik mühendisliğinin insan evriminin doğal
bir parçası olduğunu iddia ediyordu. Türler çevre şartlarına
uyum sağlamak için evrim geçiriyorlardı. Develerin vücutlarındaki su dengesini çöl sıcağından koruyan katmanlı derilere
sahip olması, dağ keçilerinin arazi aracı üreticilerinin hayal bile
edemedikleri tırnak yapılarıyla doğması, yarasaların karanlıkta ses dalgalarıyla hareket etmesi kadar, insanoğlunun genetik
mühendisliğini keşfetmesi de doğaldı.
Öteki türler çevre şartlarına fiziksel özellikleriyle ayak uydururken, insan bunu zekâsıyla yapıyordu. Evriminin bir ba18
samağında genetik mühendisliğini keşfetmesi ve öteki türleri
birbiriyle karıştırarak kendisi için faydalı yeni türler yaratmaya
başlaması şaşırtıcı değildi.
Holsberg Berlin’in arka sokaklarındaki bir birahanede alnından vurulduysa da, manifestosu bilim dünyasının radarında kalmıştı. İddiasının ilk kanıtı iki binlerin başında kanser
tedavisi Zephyr-A’nın birinci faz deneyleri sırasında, klinik
hekimlerinin “rastlantı” dediği bir kaza sonucunda ortaya çıkmıştı.
Kliniğin eli işte gözü oynaşta stajyerlerinden biri, deneyler
için kanserli hücre aşılanacak kobaylarla kozmetik ürün testi
için getirilen tüysüz yeraltı farelerinin* kafeslerini karıştırmıştı. Sonuçta yeraltı farelerine kanserli hücre enjekte edilmiş,
kobaylar da şampuan testine yollanmıştı.
Hata anlaşıldığında hindistan cevizli şampuan kokan kobaylar yakındaki bir kasabanın lisesine armağan edilmiş, tüysüz
yeraltı fareleri de imha için fırına yollanmıştı. Fırının başında
onları eski bir dostları bekliyordu. Neredeyse işini kaybetmesine sebep olan rezil yaratıkları ateşte kavrulurken seyretmek
için sabırsızlanan stajyer.
Kafeslerin içinde gördüğü manzara intikam ateşini hemen
söndürmüştü. Sırtlarında pembe tümör yumrularıyla kıvranmalarını beklediği tüysüz yeraltı faresi yavruları gayet sağlıklıydı. Stajyerin yüzü aydınlanmıştı. Ufukta iyi bir terfi görünüyordu.
Ertesi gün başlayan hücre testlerinin sonucunda, tüysüz
yeraltı farelerinde bulunan p16 kromozomunun kanseri engellediği keşfedilmişti. Aşılanan kanser hücrelerini doğal bağışıklık sistemleriyle yok eden farelerin gen haritası çıkarılmış,
p16 kromozomu DNA’larından ayıklanmış, üretilen anti-kan*Lat. Heterocephalus Glaber. Toprak altında yaşayan, derisinden nefes alan,
acı duygusu olmayan, p16 geni sayesinde kansere yakalanmayan, dünyanın en
uzun ömürlü köstebek-fare türü.
19
ser serumu Zephyr-B 2006 yılında Missouri’deki bir onkolojik
araştırma kliniğinde yirmi sekiz gönüllü hastaya enjekte edilmişti.
Gönüllülerden yalnız bir tanesi hayatta kalmıştı. Ona hayat
denirse.
Frank çocuğun hastanede çekilen fotoğraflarını iyi hatırlıyordu. Bir seksen boyunda, kırk altı kiloluk bir enkaz. Üzerine
deri yerine küflü yufka örtülmüş canlı bir cenaze. Mezar toprağına batırılmış bilyelere benzeyen masmavi gözler.
Ama yaşamıştı. İki yıl sonra, altmış kilo ve kambur olsa da,
klinikten refakatçi bir hemşire alması şartıyla taburcu edilmişti. Bilim dünyası bu muazzam keşfi kutluyordu. İnsan, kansere karşı savaşı kazanmıştı.
Frank bir kadeh viski parlatıp salondaki eski model pikapta
Etta James dinlerken, “Tarihte hiçbir ilk, tek değildir,” demişti
o gün Aysel’e. “İlkler tek hücreli canlılardır. Biri ortaya çıkınca,
bölünerek çoğalırlar.”
Zaman Frank’i yalancı çıkarmamıştı. Missouri’deki, Londra’daki, Tokyo’daki onkoloji kliniklerinden gelen haberler gazetelerin ilk sayfalarını doldurmaya başlamıştı. Küçük hücreli
akciğer kanseri tedavisinde büyük ilerleme. Tüysüz yeraltı fareleri hayat kurtarıyor. Fareler ve insanlar.
Sonuncu başlığı Times atmıştı. Kapakta hemşiresiyle evlenen ve nihayet yetmiş kiloya çıkan ilk hastanın solgun yüzü
vardı. Hasta 0. Tıbbın, insanlığın ve ilaç firması patronlarının
umudu.
İlaç üreticileri anti-kanser serumu Zephyr-B kutularını
Günde Bir Tane! vitaminlerinin hızıyla raflara dizerken, dünya
Hasta 0’ı unutmuştu. Bir adamın kahraman olması için ölmesi
gerekirdi. O yaşamıştı. Missouri’de mısır yetiştirdiği ve vakitsiz ölen hemşire karısının yasını tuttuğu köhne bir çiftlik evi,
iki sıska atı ve 1960 model bir traktörü vardı.
20
Kimse, Hasta 0’ın da her ilk gibi çoğalacağını tahmin etmemişti.
Gregor Holsberg, manifestosunu şu sözlerle bitiriyordu.
“Açık ki, genetik mühendisliği insan türünün devamı için gerekli. Bir gün doğayı ihtiyaçlarımıza göre kurgulamayı öğreneceğiz. Günde elli litre süt üreten inekler, saat başı yumurtlayan
tavuklar, haftada bir meyve veren ağaçlar üreteceğiz. Ama ben,
inançlı bir adamım. Tanrının saati her zaman doğruyu gösterir. Tanrı mucizelere ihtiyacımız olduğunu düşünseydi, bunları bize verirdi. Kendimizi büyükannemizin evindeki antika
gonglu saatin karşısında duran küçük çocuklar olarak düşünmeliyiz. Saatin kapağını açıp kadranlarını ilerletirsek, kısa bir
süre için istediğimiz zamanı gösterir. Ama döngüsünü bozduğumuz için bir süre sonra yanlış zamanı göstermeye başlayacaktır. Biz kadranlarıyla oynadıkça yanlış yapma süresi kısalacaktır ve bir gün kadranlarını sürekli ayarlasak bile asla doğru
saati göstermediğini, daima ileri gittiğini veya geri kaldığını
göreceğiz. Evren, Tanrı’nın ayarladığı saattir. Yasaları değişmez
değildir, ama değiştirilmemelidir. İnsanoğlu o saatle oynamaya
kalkışmamalıdır. Tanrıya ve bilime inananlar, bilimin kimi zaman inançla dizginlenmesi gerektiğini unutmamalıdır.”
Bilim bu öğüdü dinlememişti. Hasta 0 taburcu olduktan
sonra dosyası rafa kaldırılmıştı. Dünyanın bütün kliniklerinden mucize haberleri geliyordu. Kimsenin Hasta 0’a ve yaşayan kadavra fotoğraflarına ihtiyacı kalmamıştı.
İlk çocuğunun dişlerinin orkinos oltaları gibi kıvrık çıktığını, ikincinin Tepegöz Bozukluğu’yla* doğduğunu, doğumhanede ölen üçüncünün Çernobil kurbanlarını hatırlatan şekilsiz bir başla gömüldüğünü, dördüncünün yalnız dört ayak
üzerinde ve geri geri yürüyebildiğini kimse duymamıştı. Hasta
Siklopi Bozukluğu. Hasta, alnının ortasında tek gözle doğar. Beyin ön
yarımkürelerinin anne karnında ayrılmaması sonucu oluşan anatomik bozukluğa (Alobar Holoprozensefali) bağlı oluşur.
*
21
0 bir gün dertleriyle başa çıkamadığı çocuklarıyla yaşamaktan
bıkıp babasından kalma tüfekle beynine bir kurşun sıkana kadar.
Kanser tedavisinin sembolü olan Hasta 0’ın fakirlik içinde
öldüğü hikâyesi, hikâyesiz kalan gazetecilerin can simidi olmuştu. En çok da son doğan çocuğu. Kızın kolları, bacakları,
boynu ve gözleri yoktu. Kendi derisiyle kundaklanmıştı. Bir
tırtıla benziyordu ve bu tırtıl hiçbir zaman kelebek olamayacaktı.
Adres sormaya gelen yaşlı bir çift tarafından açlıktan ölmek
üzere bulunan çocuklar, haber duyulur duyulmaz gönderilen
helikopterlere doldurulup Missouri’deki kliniğe götürülmüştü. Bu sefer patlayan flaşlara izin yoktu. İniş pistinde onları
ellerinde otomatik tüfeklerle ufukları gözleyen Blackwater*
muhafızları ve Uzay Yolu dizisini hatırlatan karantina elbiselerinin içinde bilim adamları bekliyordu.
İlk tahliller Holsberg’in haklılığını kanıtlamıştı. İnsanoğlu türleri karıştırdığında farklı türler yaratabilirdi. Anti-kanser serumundaki tüysüz yeraltı faresi genleri Hasta 0’ın insan
genleriyle karışıp çocuklarına geçmişti. Çocuklar doktorların
ayarıyla oynadıkları Tanrı saatinin yanlış gösterdiği zamanlar
gibiydiler. Kemirgen dişleri, perdeli ayaklar ve acı hissinden
yoksun vücutlar.
Felaketler, iki şey doğururdu. Daha büyük felaketler ve
iş adamları. Missouri’deki genetik araştırma kliniği World
Bond’un sahibi olan ve patentlediği Zephyr-B tedavisinden
kazandığı servetle Forbes 500’ün ilk beşine giren Harold Truman, Hasta 0’ın çocuklarını himayesine almıştı.
Tüysüz yeraltı faresi genleriyle evrimleşen insanların varlığı mümkünse, bir gün acı hissetmeyen insan derisi, kırılmayan kemikler, karada ve suda aynı hızla hareket edebilen kaslar
*
Merkezi Amerika’da bulunan ve özel ordu olarak hizmet veren askeri
şirket.
22
yaratabilmek mümkün olabilirdi. Çift kalpli, kilometrelerce
koşsa da dalağı şişmeyen, bacakları kopsa da savaşmaya devam
eden askerler, belki.
Tabii büyük fikirler, büyük sorunlar getiriyordu. Doğa türleri evrimleştirmek için milyonlarca yıl harcamıştı. Harold’un
milyonlarca yılı yoktu. O, zamanı borsanın açılış ve kapanış
saatleriyle ölçüyordu.
“Sorun değil,” demişti Pentagon yönetim kuruluyla yaptığı
toplantıda. “İş hayatında aldığım ilk ders şuydu: Para dünyayı
hızlandırır.” İş hayatındaki ikinci dersini acı bir yoldan alması
uzun sürmeyecekti.
Para her şeyi hızlandırıyordu. Bağnazlık hariç. Harold, Vatikan’ın muhalefeti yüzünden Amerikan Hükümeti’nin deneylere devam etmesi için gereken araştırma lisansını yenilemesini sağlayamıyordu.
Vatikan, Tanrının saatinin şaşmazlığından ve Harold denen
adamın bu saatle oynamasının hayırlı sonuçlar getirmeyeceğinden emindi. İran’ın büyük imamları, Türk Diyanet İşleri, İngiltere Kiliseler Birliği protesto mesajları yayınlıyordu.
World Bond laboratuvarı haber yayıldığı anda El Kaide ve Taliban’ın kara listelerine girmişti. Bilim düzeltmekle yetinmeliydi. Yaratmak dinin tekelindeydi. Dünyanın kızıl yarısı da yeşil
yarısından farklı düşünmüyordu. Chavez ve ötekiler genetik
mühendisliğini emperyalist sömürünün son numarası olarak
görüyorlardı.
Elbette dünya, hükümetlerin ve din adamlarının kurallarıyla dönmezdi. World Bond’un Hasta 0’ın çocukları üzerinde
yaptığı genetik araştırmalar Pentagon’un sağladığı üstü örtülü
bütçeyle devam ediyordu. Haftada bir kendilerini tesisin kapısına zincirleyen PETA* soytarılarını saymazsa, işler tıkırında
bile sayılırdı.
*
Kısaltma. İng. Bir hayvan hakları organizasyonu (People for the Ethical
Treament of Animals)
23
Fakat Harold, kilisenin yoluna diktiği bağnazlık engelinin
arkasında yükselen dolar dağını görebiliyordu. O dağın tepesine World Bond bayrağını dikmek için yanıp tutuşuyordu.
Vatikan’ı ikna etmesi imkânsızdı. Bir çıkışa ihtiyacı vardı. Bir
kestirme yola. Dolar dediğin, bekletilmeye gelmeyecek bir
sevgiliydi.
Ofisinde üçüncü karısı ve çocuklarıyla EuroDisney’de geçirdikleri tatilin fotoğrafına bakıp düşünürken aklına, akıllara
zarar bir fikir gelmişti. Kilise bir zamanlar kitap okumayı yasaklamıştı. Müziği, sinemayı, futbolu ve Madonna’yı. İnsanlar
bu yasakları reddetmişti. Kilisenin onları men edemeyeceği
tek şey, eğlenceydi.
Bir zamanlar, Berlin’de katıldığı bir toplantıda, etrafındakilere tepeden bakan bir Alman doktor ona, “Araştırmalarınızı
yakından takip ediyorum,” demişti, “Yardıma ihtiyacınız var.
Genetik araştırma iyi karıştırılmış iskambil destesinden kâğıt
çekmeye benzer. Beklediğiniz elin gelme ihtimali çok düşüktür, fakat yeteri kadar denerseniz, vardır. Tabii ekibinizde kartları sayabilen bir deha varsa.” Kartvizitini uzatmıştı. Herbert
Ingrot. PhD, bilmemne.
Parası fazla gelen her zengin gibi Harold da kumar düşkünüydü. Kazanma şansını değil, kaybetme riskini seviyordu.
Aradığı yolu bulmuştu. O Almana iskambil kâğıtlarını sayabileceği bir masa kuracaktı. Ve kartlarını masaya açacaktı.
Dünya genetik deneylere karşıysa, elini açık oynayacaktı. Kilisenin engel olamayacağı kadar eğlenceli bir masada. Mitolojik
efsanelerin canlanıp nefes alacağı, yüzlerce milyar dolarlık bir
masa. Herkesin görmek isteyeceği genetik mucizelerle dolu
bir sirk.
Telefona uzandığında sekreterine söyleyeceği cümleyi aklında kurmuştu bile. “Bana Doktor Ingrot’u bağla. Emlak danışmanımı çağır. Ve eğlence parkı işindeki en iyi mimarı bul.”
24
O mimar, Frank değildi. Frank fakültede çizdiği su parkı
projesini saymazsa, lunapark dahi tasarlamamıştı. Fakat dünyada bu işi en iyi yapan mimarların ajandası seneler boyunca doluydu ve dev alışveriş merkezleriyle hastaneler çizen bir
adamın doğru ekiple çalışırsa dünyanın en büyük eğlence parkını çizmemesi için bir sebep yoktu.
Büyük fikirler bir kere yola çıktı mı, küçük adamların sırtında ilerlerdi.
Satın alacağı araziyi görmek için İzmir’e ilk gelişinde, Narlıdere otobanını topraktan çıkan bir canavarın parmakları gibi
kavrayan toplu konutların arasından geçerken Frank’e, “Şunlara bak,” demişti Harold. “Beton kovanlara doldurup ‘üreyin,’
komutu verilmiş işçi arılar. Floresan altında kuluçkaya yatan
damızlıklar. Hayatta tek zevkleri var. Çocukları. Çocuklarını
iyi yaşatmak ve eğlendirmek. Çocuklarıyla birlikte onları da
eğlendiren, ceplerindeki son parayı alır. İnsana açlığını unutturan iki şey var Frank. İnanç ve eğlence.”
Frank uyanan bebeğin çığlığıyla kendine geldi. Midesi ağzına ıslak kâğıt peçete doldurulmuş gibi bulanıyordu. Arkaya
bakmaya çalışınca saç diplerinden bulantıyla birlikte fışkıran
soğuk teri hissetti. Koltuğa yaslanıp dişlerinin arasından, “Fenayım,” dedi.
Aysel arabayı emniyet şeridine çekti. “Camı açalım.” Frank
yüzünde gezinen taze rüzgârı hissedince derin derin soludu.
Aysel torpido gözündeki kolonya şişesini çıkarıp avucuna doldurdu, kocasının şakaklarına sürüp üfledi. “Geçer, şimdi geçer,
koca bebeğim.”
Frank’in avuç içlerine batırdığı tırnakları gevşemedi. “Kusmak üzereyim.”
Aysel torpidodaki kâğıt torbayı kocasının eline tutuşturdu.
Diplerinde bir korna patladı. “Araba mı tuttu yine,” diye
seslendi Aysel’in nefret ettiği o kaygan ses. Frank başını çevir25
meden, “Kına yak,” diye cevap verdi. Yandaki arabada karbüratörden püsküren kirli yağı hatırlatan bir kahkaha patladı.
“Haydi, haydi ama Frank,” dedi mühendis Barış’ın karısı
Zeynep, “Yapabileceğimiz bir şey var mı Aysel?”
“Siz gidin, şimdi düzelir.”
“Düzelmezse,” dedi Zeynep, “Saçlarına asıl.” Barış gaza basınca cümlesi rüzgâra kapılan gazete kâğıdı hızıyla uçup gitti.
“Gerizekâlı karı,” dedi Aysel. “Beş senedir aynı espri. Daha
iyi misin hayatım?”
“Leş gibi kolonya kokacağım,” dedi Frank. Kelimeler gırtlağından çekilen ip gibi midesini kaldırıyordu. Aysel kocasının dizini okşadı, “Öteki kokudan iyidir.” Barış ve Zeynep’in
asfaltta lanetli hayalet gibi dolaşan egzost dumanının peşine
düştüler.
Frank, Harold’a dünyanın en büyük eğlence parkını neden İstanbul yerine İzmir’de kurmak istediğini çok sormuştu.
“Mitoloji burada doğdu Frank, burada, Anadolu’da,” cevabı
pek inandırıcı gelmemişti. Gerçek cevabı, temeli attıkları gün
almıştı. Törende Harold’a yaranmaya çalışan Türk bakan ve
belediye başkanlarının arasında, İzmir NATO üssünün komutanları da duruyordu. Harold, yatırımını bölgedeki en büyük
kabadayının korumasını istiyordu.
Urla’dan Demirciler Köyü yoluna dönerken karşılarına
çıkan reklam tabelasını görünce gülümsedi. Yoldan geçenleri
Mythasia’ya davet eden bu tabelaları ne kadar görse seyretmeye doyamayacaktı. İki yüz metre uzaktan insanın gözünü alan
tabelanın rengi, Harold’un çok sevdiği dolar yeşiliydi.
Bir seferinde Frank’e, “Dolar neden yeşildir, biliyor musun?” diye sormuştu. “İnsan yeşile doymaz. Siyah giymekten
sıkılırsın. Kırmızı giymiş bin dolarlık bir eskort kızdan da. O
bahsedip durduğun mavi yolculuk bile adamı sıkar. Sahile yanaşıp yeşillik görmek istersin. Kötü yazarlar tıkandıkları zaman
26
neden ‘yeşilin sonsuz tonu’ der, biliyorsun. Tek diyebilecekleri
odur da, ondan. Yeşilin sonu yoktur. Kazanmanın da.”
Yol kenarındaki tabelanın kira sözleşmesini Frank imzalamıştı. Harold itiraz etmemişti. Reklama ve rüşvete dökülen
paraya hiç itiraz etmezdi. O iyi bir dolar çiftçisiydi. Yeşil ekildikçe çoğalır, Frank.
“Akıllı herif şu Harold,” dedi. “Sırf bu tabela binlerce aileyi
çekecek.”
“Ama bugün, yalnız bizim ailemizi,” dedi Aysel.
Yıllardır beraber geçirdikleri tek haftasonu buydu ve Aysel’in o haftasonunu Harold ve estetik cerrahi mucizesi karısından bahsederek geçirmeye hiç niyeti yoktu. Harold’un askeri bir ihale için Washington’a uçtuğunu biliyordu ve Harold
ne zaman uçsa, karısı da diyetisyeniyle bir yerlere uçardı. Zeynep ve yerden bitme kocası Barış’ı saymazsa, haftasonu eğlenceli geçecekti. En azından, Aysel geçmesi için uğraşacaktı.
Kocasını iyi anlıyordu. İnsan yıllarca kâğıt üzerinde kurduğu hayalin gerçekleşmesine her gün tanıklık edemezdi. Frank
bu haftasonu sağa sola koşturup emirler yağdıracak, kendisinden başka birinin yaptığı işe asla güvenmediği için hatalar bulacak, çocuk gibi büyütüp sızlanacaktı.
Ama gece olup odalarının penceresinden ışıklar içindeki
Mythasia’yı seyrederken gözleri mutlulukla parlayacaktı. Çocuklar dünyada ilk defa on ailenin ziyaret edeceği Mythasia’da
iyi vakit geçireceklerdi, bebek daha az ağlayacaktı ve otelin
gönderdiği dadı hepsini uyuttuktan sonra Aysel pencerenin
önünde duran kocasına sarılacak, çantasında sakladığı sürprizi
uzatacak, boynunu öperken “Bunu hak ettin,” diye fısıldayacaktı, “Dünyanın en iyi mimarı ve babası benim kocam.”
Az kalsın son dönemeci kaçıracağını fark edip direksiyonu
kırdı. Arkadan gelen kamyonun itiraz dolu kornasına bir el işaretiyle cevap verip telaşla aynadan çocuklara baktı. iPad’lerine
27
gömülmüş küçük başlarını görünce içi rahatladı. Eve döndüklerinde bakıcılarına “nah” işareti yaparak kıkırdamalarını hiç
istemezdi.
Frank’in zoruyla işe aldığı soğuk nevale İngilizin ayıplayan
bakışlarını gözünün önüne getirdi. “Keçi ayaklı,” dedi içinden.
O kadar şişman bir kadının otuz dört numara ayakkabı giymesi
komiğine gidiyordu. Kadın giydiği bol pantolonların altında
küçücük kalan ayaklarıyla şişirilip ucu düğümlenmiş balona
benziyordu. Veya tombul bir satire. Satir demişken…
“Gözleriniz açık mı sevgili kocacığım?”
“Hayır.”
“Açsanız iyi olur. Siz de sayın yolcularımız. iPad’lerinizi bırakın ve bir bakın.”
Arka koltukta mısır gibi patlayan hayranlık çığlıkları arabayı doldurunca keyifle gülümsedi. Demirciler Köyü virajında
yollarına dikilen reklam panosunu görünce, taşıyıcı sistemini
çizen Frank bile nefesini tutmuştu. Yol genişliğindeki LCD
pano, örümcek ağına benzeyen çelik ayakların üzerinde yükseliyordu. Dev ekranda Frank’in reklam ajansının sunumunda
seyredince, her akıllı müşteri gibi dudak büküp, “Fena değil,”
dediği, aslında görür görmez tekrar çocuk olmayı dilediği reklam filmi oynuyordu.
Flüt çalıp dans eden keçi bacaklı, insan vücutlu satir kulağının arkasındaki Manisa lalesini ağaç dalında oturan yosun saçlı periye uzatıyor, laleyi alan perinin yanakları pembeleşiyor,
utanıp kaçıyor, aslan sürüleriyle yarışarak bir gölün kenarına
varıyor, laleyi suyu seyreden kentora uzatıyordu.
At vücutlu, belinden yukarısı insan kentor laleyi rüzgâra bırakıyor, lale rüzgârın ellerine biniyor, uçup bir sirenin* saçlarını
taradığı kayaya düşüyordu. Siren laleyi avucuna alıp üflüyor,
yapraklar ışıklı toz olup dünyaya saçılıyordu. Tepenin yamaYun. Deniz kızı
*
28
cından olanları seyreden Tepegöz başını eğip dudak büküyor,
ağaç gürzünü sırtına vuruyor, dörtnala koşan kentorların arasından batan güneşe yürüyordu.
Film bitip ekrana Mythasia’nın logosu gelince çocuklar el
çırptılar. Frank koltuktan kayıp giden iPad’i oğluna geri verdi. Çocuk iPad’e bakmadı bile. Mühendislik hatası, diye geçirdi
içinden, her zaman biri daha büyüğünü yapar.
Altı metrelik plastik tepegözün salladığı “Mythasia - Beş kilometre” tabelasının gösterdiği tarafa döndüler. Frank tepegözün faturasını da iyi hatırlıyordu. Türkler “evlat acısı,” diyordu
ya, öyle oturmuştu içine. Son dakikada iş yaparsan, kazığı yersin.
Sanat işlerine kafa yoranlar, insanın kendi eserine her baktığında ilk defa görmüş gibi hissettiğini söylüyorlardı. Frank
beş kilometre sonra tepeyi aştıklarında ve Mythasia ayaklarının
altına serildiğinde ne hissedeceğini bilmiyordu.
İzmir’e geldiği günden beri antik Anadolu tapınaklarının
fotoğraflarıyla yatıp kalkmış, şifa arayan romatizmalı turistlerin arasına karışıp Efes’i gezmiş, sayısız kâğıda sayısız eskiz çizmişti. Mythasia’nın her taşı, ağacı ve çizgisi aklına sabit mimar
kalemiyle yazılmıştı.
Tepelerin arasından girilen vadiyi kapatıp Mythasia’yı gözlerden saklayan kırk altı katlı oteli, müşterileri gerçek dünyadan Homeros’un yaşadığı günlere getirecek mitolojik tesisleri
çizerken, aklında çocuklarıyla eğlenmeye gelenlerin yüzleri
vardı.
Mythasia daha kâğıt üzerinde bir taslakken “İnsanlar, eğlenmek için çaba harcamak zorunda artık,” demişti Aysel’e, “Para
biriktirmek, plan yapmak, yola çıkmak. Eğlenmek için uğraşmayacakları bir park istiyorum. Girince kendilerini harikalar
dünyasında bulmalılar. Eğlence her zaman ve her yerde olmalı. Her adımında bütünlük olmalı.” İnsanların Mythasia’ya bir
kez girdikten sonra dışarıyı görmemelerini, Mythasia’nın dünyasında yaşamalarını istemişti. Eğlenmelerini.
29
Geldiklerinde, otelin cephesini taşıyan antik sütunların
arasındaki gizli toprak havuzlarda büyüyen asmalarla sarılı
antik bir duvar göreceklerdi. Otel odalarının pencereleri dış
dünyaya kapalı olacaktı. Çocuklarıyla beraber odalarının balkonlarına çıkacak, Mythasia’ya ve bittiği yerde başlayan Ege’ye
bakacaklardı.
Demirciler Koyu’nun denizini Tanrıların avucundaki suya
benzeteceklerdi. Vadideki yapay Olympos Dağı’nı ve Tartaros*
Çukurunu, amfitiyatroyu, Gladyatör Arenası’nı, Poseidon**
Kumsalı’nı, Hades*** mağara sistemlerini ve dünyanın en büyük ikinci cam kubbesinin altındaki Siren Gölü’nü gördüklerinde nefeslerini tutacaklardı. “Burası bir cennet,” diyeceklerdi. Hayalleri, ayaklarının altına serilecekti.
Mythasia. Eğlence parklarını unutun. Hayal parkına hazırlanın.
Gerçekte, Mythasia bir çikolatalı pastaydı. Şefin sırrı çikolata kaplamasının altındaydı. Gazetecilerin “Disneyland’ı tarihe
gömecek,” dediği Mythasia’nın elli dört metre altında, World
Bond genetik laboratuvarı vardı. Laboratuvar, Amerikan hükümetinin Türkiye’den aldığı özel izinle askeri teknolojiler
üretiyordu. Pentagon, World Bond’a İsviçre bankalarındaki
isimsiz hesaplardan para nehirleri akıtıyordu. Eğlence parkı
Mythasia, o nehirlerin birkaç damlasıyla, pastanın kırıntılarıyla
ayakta kalabilirdi.
“Az kaldı,” diyen Aysel’in dizinde dolaşan eliyle kendine
geldi “Heyecanlı mısın?”
Ellerini havaya kaldırıp salladı. “Heeey!”
Çete babalarına katıldı.
e
Yun. Cehennem.
Yun. Deniz tanrısı.
***
Yun. Yeraltı Dünyası, Yeraltı Dünyası’nın tanrısı.
*
**
30
Download

TANRININ SAATİ okuma kopyası