Saklı Hayatlar
Mehmet Uhri
(Harf Tamircisi)
ISBN 978-605-5090-66-1
© Optimist Yayın ve Dağıtım, 2014
Optimist Yayım Dağıtım San. ve Tic. Ltd. Şti.
Sertifika no.
: 11970
Telefon
: 0216 481 29 17–18
Faks
: 0216 521 10 64
e–posta: [email protected]
www.optimistkitap.com
facebook.com/optimistkitap
twitter.com/optimistkitap
www.youtube.com/OptimistKitap
www.optimistkitapblog.com
Optimist yayın no.: 374
Konu
: Yaşam Kültürü
Yayına hazırlayan: Mutlu Dinçer
Baskı : Temmuz 2014, ‹stanbul
Düzenleme ve
Kapak tasarım
: Nermin Uçar Vatan
Kapak fotoğrafı : Orçun Kaya
Sertifika no.
: 13137
Baskı ve cilt
: Tor Ofset San. Tic. Ltd. Şti.
Hadımköy Yolu Akçaburgaz Mah.
4. Bölge 9. Cadde 116. Sokak. No: 2
Esenyurt – ‹STANBUL
Tel: 0212 886 34 74
Ekin’e
İÇİNDEKİLER
Ardıç Kuşu
11
Yalama Taşı
15
Sandık Odası
19
Pişti23
Yaprak ve Su Damlası
28
Uğurlar Olsun
31
Hastane Günlüğü
35
Cadı Kızın Dileği
39
Tavla Bitmeden
42
Sokak Lambası Günlüğü
46
Telvenin Cini
50
Başka ve Rağmen
53
Harf Tamircisi
57
Bademin Delicesi
61
Kameranın Dilinden
65
Gökkuşağını Kovalamak
69
Kırlangıcın Ömrü
73
Yarım Kalan Bulmaca
77
Çiy Damlası
82
Ben Bir Kapı Tokmağıyım
86
Çakıl Taşı
90
Para Bayatlamadan
95
Ayaklardan Öte
100
Onların Hayalleri Vardı
104
Aynanın Sırrı
109
Kâğıt ve Kelebek
113
Artin Usta
117
İpekböceği Öğretisi
121
Gece Hemşiresi
126
Eskici Dükkânı
131
Çiçek Kızın Kardeşliği
136
Şanslı Kilim
140
Değirmen Taşı
144
Şartlı Tahliye
148
Benim Adım Salyangoz
153
Küçük Testinin Yolculuğu
157
Zamane Anneleri
161
Staribar’ın Erguvanı
165
ÖNSÖZ
İ
çinde yaşadığımız döneme uzunca bir süredir modern zamanlar diyorlar. El emeğinin, insani küçük farklılıkların törpülendiği, üretilenlerin neredeyse birbirinin tekrarı olduğu,
önceden tanımlanmış standartların dışına çıkmanın ise adeta
tümüyle yasak edildiği, doğadan uzak, birbirinin aynı günlerde
yaşıyoruz.
Önceden tanımlanmış, belirlenmiş form ve normların dışına
çıkmaya çabalayanların hor görüldüğü, sıradanlığın normale
dönüştüğü böylesi bir ortamda algılar ve duyguların aynılaşması kaçınılmaz oluyor. Üzerimize kabuk gibi yapışan kimlikler içinde direnen, kendi olmaya çabalayan, bir yandan da tüm
bunların anlamını soruşturanların birbirine anahtar olma görevi gördüğü ender anlar ise bazen küçük anı ve öyküler olarak
karşımıza çıkıveriyor. Farkında vardığımızda bizleri heyecanlandıran bu “saklı hayatları” birilerine anlatmak paylaşmak
isteriz.
İşte bu kitap, her şeye rağmen kendi olmaya çabalayıp o büyük resmin küçük parçalarını biriktiren koleksiyonerler için kaleme alındı. Her biri hayat üniversitesinin değerli öğretim üyeleri olan küçük insanlar, nesneler, canlılar ve bazen masallarla
kendi kabuğumuzun içindekini bir tamirci sabrıyla anlatmayı
amaçlıyor.
Elindeki resmin eksik parçalarını arayanlar bu sayfalarda
heyecan verici karşılaşmalar ve birilerine anlatma gereği duyacakları küçük tanıklıklar bulacaklar.
Harf tamircisinin dükkânına hoş geldiniz.
9
Ardıç Kuşu
A
nkara’da işim uzamıştı. İstanbul’a dönüş için aldığım
biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye’deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek
için acele ediyordum. Kalabalıkta koşarak yazıhaneye ulaşmaya çabalarken yaşlı adamla çarpıştık. Sendeledi, elindeki büyük sepette bulunan tahta kaşık, maşalar yola saçıldı. Sanırım
belediye zabıtasından kaçıyordu. Kısa süren şaşkınlıktan sonra
adamın kalkmasına, yola saçılanları toplamaya yardımcı oldum. Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yol kenarındaki banka oturmasını
sağladım. Savrulan kaşık ve maşaları toplayıp ben de yanına
11
12
SAKLI HAYATLAR
oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip bir yandan da “bırakmıyor şu belediye zebanileri üç kuruş para kazanalım. Eve
katkımız olsun” diye söyleniyordu. Tahta kaşıkları dizmesine
yardım etmeye çabalarken “Dur hele, şimşir ve ardıç olanları
diğerlerine karıştırma” diyerek engel oldu.
– Hepsi tahta kaşık işte, ne fark eder?
– Olur mu beyim? Şimşir ve ardıç ile ıhlamur, gürgen bir
olur mu?
– Bilemem. Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne
fark var aralarında?
Eline aldığı kaşıklardan birinin sırtını parmaklarıyla okşayarak bana doğru uzattı.
– Ardıç, şimşir sert ağaçtır. Kolay bırakmaz kendini işleyesin. Zordur ardıçtan kaşık çıkarmak. Ama evladiyeliktir. Senelerce kullanırsın. Ihlamur gürgen ise yumuşaktır. Kolay işlersin
ama çabuk yumuşar, dayanmaz.
Daha sonra Sivas’ın Hafik ilçesinde çiftçilik yaptığını, sağlık
sorunları nedeniyle kızının yanına Ankara’ya yerleştiğini, evin
geçimine katkısı olsun diye kaşık ve maşa yapıp işportada sattığını anlattı. Özellikle ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı. Elindeki maşayı eliyle okşayarak “Ardıç kuşu ağacını terk
etti. Bir araya gelmeleri çok zor artık” dedi. Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu.
– Beyim, ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Bilenler de unuttu,
gitti. Ardıç ağacı yabanidir. Öyle tohumundan üretemezsin, çeliklemeyle de olmaz. Ağacın üremesi, meyvelerinin ardıç kuşu
tarafından yenilip pisliğiyle atılmasına bağlı. Ağacın tohumu
ancak o zaman filizlenebilir hale gelir.
– Yani bu kuş olmazsa ardıç ağacı üreyemiyor, öyle mi?
– Evet, aynen öyle. Bunlar birbirine mahkûm sevdalılardı.
MEHMET UHRİ
13
– Peki, sonra ne oldu, kuşlar mı azaldı?
– Kuşlar azalmadı, hatta çoğaldılar bile. Ama şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar ardıcın meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin daha kolay olduğunu keşfettiler.
Ardıç kuşu ağacını unuttu, şimdi kentlerin kasabaların çöplüklerinde yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün
önünden.
Elindeki kaşığı, diğerlerinin arasına yerleştirdi. Sepetine tekrar göz atıp çıkardığı maşayı bana doğru uzattı.
– Bak bu ardıç. Çürümez, nemlenmez. Eskiden ölüleri gömdükten sonra mezarlara konulurdu. Çürümediği için mezar
çökmezdi. Son yolculukta arkadaştı, insanlara. Şimdi kıymete
bindi. Mezarlarda yumuşak ağaçları kullanıyorlar.
– Olsun, aynı işi gördükten sonra varsın dayanıksız olsun.
– Şehirliler de hep senin gibi konuşuyor, beyim. Herkes ardıç
kuşu gibi zahmet çekmektense çöplükten kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor. Ardına bakmıyor. Çocuklarım bile
kasabada yanımda kalmaktansa ardıç kuşu gibi şehirde daha
kolay yaşandığını görüp uçup gittiler. Sorsan hallerinden çok
memnunlar. Ama geride bıraktıklarını bilmiyor, görmüyorlar.
– Sonunda sen de gelmişsin işte şehre. Buradan medet umuyorsun.
– Ama ben ardımda kalanların farkındayım. Şehirde emeğin
hiç değeri yok. Her şey bol, kolay ve ucuz. Biraz paran olsun
emek vermeden yaşayıp, geçip gitmek mümkün bu şehirde.
– Ne var bunda, şehirler hep böyle.
Sustu bir süre. Kafasını sağa sola sallayıp kendi kendine söylendi.
– Sevgi yok beyim. Şehirde sevgi yok. İnsan emeğini sever.
Ben bu kaşıkları tek tek elimde yapıyorum. Beğeninceye kadar uğraşıyorum. Kızımın evine katkım olsun diye satıyorum
14
SAKLI HAYATLAR
ve bu beni mutlu ediyor. Elimin emeğinin beğenilip bir yerlerde kullanıldığını bilmek hoşuma gidiyor. Şehir insanı ise emek
vermediği için sevmesini de bilmiyor. Ardıç kuşu gibi yaşıyor,
semiriyor, ürüyor ama geride kalan ardıç ağacının çektiği acıyı
bilmiyor, görmüyor. Görse bile anlamıyor.
Bir süre daha konuşmadan oturduk o bankta. Ardıç ağacından yapılmış bir çift kaşık satın almak istedim. Sepetine göz atıp
seçtiği kaşıkları gazete kâğıdına sarıp uzattı. Söylediği fiyattan
fazla para vermek istedim, ederinden fazlasını almadı. Sepetin
ipini omzuna atıp, kucakladı. Helalleştik. Sıhhiye’ye doğru ağır
adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden kayboldu.
Yalama Taşı
A
yağına batan diken yüzünden yardım gerekince köye
uğramış, tesadüfen karşılaşmıştık. Orta Anadolu’da bir
yaylada insanlardan, dünyadan uzak yaşıyor, keçi yetiştirip çobanlık yapıyordu. İlerlemiş yaşına karşın dinç görünüyordu. Parmak arasına giren diken hayli uğraştırsa da çıkarıp
rahatlamasını sağlamıştık. İstirahat etmesini söylesem de üzerine karamuk yaprağı bağlar yarın yine sürüyle beraber dağlara
koyulurum diyordu. Kendi de keçi gibi inatçıydı, ikna edemedik. Teşekkür edip ağılın yanındaki dama döndü. Konuşkan
değildi. Gittikten sonra çavuş denilen bu yaşlı çobanın ailesinden çocuklarından uzakta burada köy ortamında yaşadığını,
15
16
SAKLI HAYATLAR
ailesinin zoruyla şehre gitmeyi denese de kısa süre sonra yapamayıp geri döndüğünü anlattılar.
Ertesi sabah güneş yükselmeden yaylada yürüyüş yaparken
çavuş ve sürüsüyle karşılaştık. Sekerek yürüse de inat etmiş sürüyü çıkarmıştı.
– Zorun neydi be Çavuş? Bıraksaydın da iyileşseydi. Ayağın
yara olup da yürüyemezsen daha kötü olmaz mı?
– O senin dediğin ihtimal. Burası dağ başı, burada ihtimallerle yaşanmaz, o senin dediğin şehirde olur. Burada hep bugün
vardır ve o gün hep aynı gündür. Haftanın hangi günü olduğunu bile bilmezsin. Sadece bugün olacaklara olması gerekenlere
bakarsın.
– Madem günler birbirine benziyor bugünün diğerlerinden
farkı neydi, niye zorladın kendini?
– Bugün keçilerin tuz yalama günü. Tuz vermezsen iştahtan
düşer, süt vermez hale gelirler. Oğlaklar patır patır ölür gider.
Gidelim de gözlerinle gör.
Çayırda birlikte yürürken keçilerin akıllı ve dirençli canlılar
olduğunu, hazır yem veya küspeyi kolay kolay yemediklerini
en zor şartlarda bile taze ot çalı veya yaprak bulup yediklerini
bu yüzden organik adı altında satılan süt ürünlerinde hep keçi
sütünün tercih edildiğini anlattı. Haftada bir gün verilen kaya
tuzuyla iştahlarının açılıp koşa koşa suya gittiklerinden, sütlerinin besleyiciliğinin arttığından söz etti. Sürü az ileride açıklık
alanda dairesel düzende sıralanmış sehpa boyutundaki taşların
bulunduğu alana yönelince heyecan arttı. Keçiler tek tek taşları
koklayıp kontrol etmeye başladı. Çavuş ise heybesindeki tuzu
taşların üzerine avuç avuç bıraktıkça hareketlenme itiş kakış
hızlandı. Keçiler taşların üzerine dökülen kaya tuzlarını iştahla
yalayıp bitiriyor, çavuş tuz yetiştirmede zorlanıyordu. Heybedeki tuzlar bitene kadar oradan ayrılmadılar. Sonra çoban köpekleri eşliğinde hızla su kaynağına doğru hareketlendiler.
MEHMET UHRİ
17
Ayağındaki yara zorlamaya başladığı için hızlı yürüyemese
de sürünün hızına yetişmek için acele ediyordu. Yardımcı olalım
diyerek yanından ayrılmadık, itiraz etmedi. Suya vardığımızda
az önce iştahla tuz yalayan keçilerin kana kana su içişine tanık
olduk. Suyun başındayken ayağını yıkayıp pansuman yapmayı
önerdim ses çıkarmadı. Bağladığı karamuk yapraklarını açınca yaranın kurumuş olduğunu gördüm. Temizleyip yıkarken
acı çekse de sesini çıkarmadı. Bir süre açık bırakıp iyice kurumadan kapatmamasını söyledim, başını sallamakla yetindi.
Buralarda olmaktan, yaşadığı hayattan mutlu olup olmadığını
sordum. Yaşadığı şartların yaşına uygun olmadığını söyledim.
Ayağının sızısını dindirmek için hayli soğuk suyun içine sokup
bir süre tuttu sonra çıkarıp tekrar kuruladı. Hızlıca keçileri kolaçan ettikten sonra uzakta yamaçta görünen köyüne baktı.
– Mutlu olup olmadığımı bilemem. Şehir insanına soracaksın bu soruyu. Şehirdekilerin derdidir mutluluk. Köy yerinde
mutluluk olmaz, huzur olur. Günü kurtardın mı senden mutlusu huzurlusu yoktur. İhtimalleri boş verir günün derdi sıkıntısıyla yaşar gidersin köy yerinde.
– İyi de yaş ilerleyince bu şartlara uymak çok zor. Şehirde
yaşamak daha kolay değil mi?
– Doğru söylersin. Benim büyüklerimin hepsi 50 yaş civarında ölmüşler. 63 yaşındayım. Yani zaten fazladan yaşıyorum.
Eh fazladan olduktan sonra üçe beşa tamah etmenin de anlamı
yok. Şehirde yapamıyorum. Millet alışmış ama ben şehirliler
gibi güdülmeye alışamadım. Ağrıma gidiyor.
– Nasıl yani?
– Şehirde yaşamaya çalıştım, ailemi bırakmamak onlarla kalmak için direndim ama olmadı. Şehirde yaşayanların az
önce gördüğün keçiler gibi güdüldüklerini gördüm, bu beni rahatsız etti. Kimselere anlatamadım, deli filan sandılar. Şehirdekiler durumdan rahatsız değiller, onlar güdülmekten mutlu
bile oluyorlar. Hafta boyu benim keçiler gibi dağ tepe dolaşıp
canları çıkana kadar çalışıyor, karınlarını doyuracak parayı
18
SAKLI HAYATLAR
kazanmaya uğraşıyorlar. Kılından, sütünden hatta etinden bile
fedakârlık ediyorlar.
– Sonra?
– Sonra hafta sonları özgür olduklarını sanıyorlar. Halbuki
tuz yalamaya giden keçiler gibi iştahla alışveriş merkezlerine
saldırıyorlar. Keçiler gibi itişip ellerinden mal kaptıklarına bile
şahit oldum. Alışveriş merkezlerinde kazandıklarını bıraktıkları
gibi kuzu kuzu evlerine dönüyor, yeni haftaya hazırlanıyorlar.
Bunları anlatınca kızıyor anlamadığımı söylüyorlar. Deli diyorlar. Kavga edip çoluk çocukla kötü olacağıma burada kendi
dağlarımda gittiği yere kadar özgür yaşar geçer giderim. Dedim
ya bu yaştan sonra güdülmek ağrıma gidiyor.
Ayağını iyice kuruladıktan sonra yaraya tuz bastı. Ağrılı bir
işlem olmasına ve yüzünü acıyla ekşitmesine karşın sesini çıkarmadı. Ayağa kalktı. Heybesini sopasını alıp sürüyü toparlayıp
sekerek de olsa yola koyuldu. Sürü uzaklaştıkça ortalık sessizleşti. Pınarın gözünden çıkan suyun şırıltısı ile ardıç kuşlarının
cıvıltısı rüzgâra karışıyordu. Subaşında bir süre daha zaman
geçirip çavuşun söylediklerini düşündüm. Kalkarken çavuşun
benim de görebileceğim bir şekilde az önce oturduğu taşın üstüne bir avuç tuz bıraktığını fark ettim. Yetişip sormak istedim
ama hayli uzaklaşmıştı.
Sandık Odası
K
apkaççı terörü yüzünden yaralı halde acil servise getirmişlerdi yaşlı hanımefendiyi. İlerlemiş yaşına karşın dinç
görünüyordu, bilinci açıktı. Omzunda çıkık, el bileğinde
çatlak ve çantasıyla birlikte sürüklendiği için vücudunda bereler vardı. Direnmiş, bağırmış, sürüklenmiş ama çantasını kaptırmamıştı. Acil serviste de çantasını karnına bastırmış sıkı sıkı
tutuyordu. Olayın şokunu henüz atlatamamış, öfkeyle söyleniyordu. Muayene sırasında da söylenmeyi sürdürünce servis
şefimiz dayanamadı. Hastamızın röntgen filmlerine bakıp:
19
20
SAKLI HAYATLAR
– Hanımefendi söylenmeyin artık. Olan olmuş. Çantayı bıraksaydınız başınıza bunlar gelmezdi. Direnince olmuş bu çatlak ve çıkık. Ameliyat gerekecek.
– Doktor bey sen ne dediğinin farkında mısın? Bunca yaşananlara rağmen suçlu ben mi oldum şimdi?
– Öyle demek istemedim. Çantayı kaptırmadınız ama bedeli
ağır oldu. “Çantanın içindekiler bu bedeli karşılar mıydı?” diye
düşünmeden edemiyor insan.
Karnına bastırdığı çantasını sessizce açtı. Pek bir şey görünmüyordu. Cüzdanını çıkardı, içinde fazla para da yoktu. Cüzdanın fermuarlı kısmını açarak çıkardığı fotoğrafa önce kendisi
baktı sonra bizlere gösterdi.
– Fotoğraftaki oğlum, yanındaki de ben. Oğlumu kısa süre
önce trafik kazasında kaybettim. Son zamanlarda kırgındık birbirimize, kırgın ayrıldık. Öldüğü gün cüzdanından ne eşinin, ne
çocuklarının fotoğrafı çıktı. Bu fotoğraf vardı oğlumun yanında. O günden beri yanımda taşıyorum.
Sustu, bir süre soluklandı. Sonra bizlere fotoğrafı tekrar gösterdi ve buğulu gözlerle bakarak göğsüne yasladı.
– Nasıl bırakırım bunu o çapulcuların eline. Onun için direndim. Bırakmadım çantamı. Gerçi siz de haksız sayılmazsınız.
Oğlum hayatta olsaydı çok kızardı bu yaptığıma. Ana yüreği be
doktor bey oğlum. Yanmaya görsün.
Susmuştuk hepimiz. Yaralarına pansuman yapılıp el bileği
alçıya alındıktan sonra omuzdaki çıkık için ameliyathaneye
aldık yaşlı hanımefendiyi. Sakinleşmiş görünüyordu. Kabullenmişti başına gelenleri. Oğlunun fotoğrafını ameliyathaneye
girene kadar elinden bırakmamıştı. Yakınları hastaneye gelmiş
olmasına karşın çantasını ilk müdahaleyi yapan hemşire hanıma emanet etti.
Download

GÖZ AT - Optimist Kitap