Sürgünde 25 yıl
Suriye’de 8 ya da 9 ay kaldıktan sonra 15 Haziran 1987’de Fransa’ya geldim. O
günden bu yana Paris’te sürgün hayatı yaşıyorum. Annemi ve babamı sürgündeyken
kaybettim. Fransa’ya geldiğim zaman 36 yaşındaydım. Şimdi 61 yaşımı bitirdim.
Yaşlı sayılmam ama yaşlandığımın da farkındayım.
Ülkemi özledim. Hem de çok özledim. Tüm sevdiklerimden, çocukluk
arkadaşlarımdan, akrabalarımdan, dostlarımdan ve yoldaşlarımdan uzak kaldım. Bir
kısmıyla haberleşiyor olsak bile birçoklarıyla ilişkim kesildi. Görüşmek şöyle dursun,
nerede olduklarından ve ne yaptıklarından haberim yok.
1974’ten başlamak üzere, aralıklarla 9 sene hapis yattım. 12 Eylül döneminde
askeri hapishanelerde binlerce devrimci tanıdım. Yalçın Küçük’ün deyimiyle,
hapishane arkadaşlığının, mahpus yoldaşlığının tadına doyum olmuyor. Hapishaneleri
bile özledim. Hapiste zamanın geçmediği söylenir. Ben öyle olduğuna inanmıyorum.
Hapiste zamanın çok çabuk geçtiğine, göz açıp kapanıncaya kadar günün ağardığına
karardığına, hayretler içinde tanıklık ettim. Yaşayanlar bilir, özellikle 12 Eylül
döneminde hapisanede günler çok hareketli geçerdi. Bu nedenle olsa gerek, sıkılmaya
vakit bile bulamazdık.
9 yıllık hapisane hayatımda 20 civarında cezaevi dolaştım. Çok zor günler de
yaşadım, çok güzel günler de. Mahpusluk hayatımın 6 ayı aralıklarla açlık grevlerinde
geçti. Bir haftalık olanı da vardı, 36 gün süreni de. Sürgün oldum, sevk oldum,
disiplin cezası aldım, hücreye kapatıldım. Hapiste şarkılar da söyledim, sloganlar da
attım. Aylarca ziyaret yasağı, havalandırma yasağı, avukat yasağı, mahkemeye
çıkartılmama yasağı da aldım. Tek kişilik hücrelerde kaldığım da oldu, üç kişilik ve
altı kişilik koğuşlar kaldığım da. Yıllarca radyo dinleyemedim, televizyon
izleyemedim. Koğuş sayımlarına gelen komutanlara “Komutanım!..” diye tekmil
vermemizi istediler, vermedim. Tek tip elbise giymemizi zorunlu kıldılar, yıllarca
giymedim. Don ve atletle mahkemelere götürüldüm. “Kılık kıyafet kanununa aykırı,
genel ahlâka ve adaba uygun olmayan tavır” gerekçesiyle mahkeme salonlarından
çıkartıldım.
9 yıllık hapisane hayatım boyunca 10 kez firar teşebbüsüm oldu. Duvar deldim,
tünel kazdım, cam çerçeve demir kestim ama yine de başarılı olamadım. 9 Ocak
1979’da Sağmalcılar Cezaevi’nde Filistinli iki gerilla kaçtı, ben cezaevi bahçesinde
yakalandım. Bu firar girişimi nedeniyle akıl almaz işkence gördüm. Aylarca
kulaklarım duymadı, ayaklarımın üzerine basamadım.
9 yıllık hapis hayatım süresince bulunduğum her cezaevinde tüm devrimci
eylemlerin içinde yer aldım veya bu eylemlere öncülük ettim. En azından destek
1 oldum ama asla geride kalmadım. Hapiste yüzlerce yoldaşımla beraberdim, binlerce
devrimciyle birlikteydim. İçlerinden bir tanesi çıkıp “Şu tarihte şurada eyleme
katılmadı, destek olmadı ya da gönülsüz destek oldu demez!..” diyemez.
Bugüne kadar başka hiç kimseden duymadığım bir uygulama bana yapıldı.
TCK’nın 168/1 maddesi uyarınca “çete yöneticisi” olduğum gerekçesiyle 15 yıl hapis
cezası aldım. Bu davadan yargılanırken, aynı anda bir başka ilde, yöneticisi olduğum
örgütün üyesi olmaktan dolayı 141/5’den 5 yıl ceza daha aldım. Aynı davada hem
örgüt üyeliğinden ve hem de aynı örgütün yöneticiliğinden dolayı ayrı ayrı ceza
alması mümkün değilken, yanlışlıkla böyle bir ceza verilmiş olsa bile, kişinin
yöneticisi olduğu örgütün doğal olarak üyesi de olması nedeniyle kararın
birleştirilmesi ve 15 sene üzerinden hapis yatması gerekirken, benim için bu kural
uygulanmadı. Örgüt yöneticiliğinden 15 senenin infazını yattım. Tahliye olmayı
beklerken, yöneticisi olduğum örgütün üyesi olmaktan ayrıca 5 sene daha yattım.
Böylece, 20 yıllık bir cezanın infazını yatmış oldum.
Nisan 1976 sonunda Adapazarı Cezaevi’nden tahliye oldum. Bir gün sonra
Ankara’da Yalçın Küçük’le buluştum. Sultanahmet Cezaevi’nde aynı koğuşta ve aynı
komünde birlikte kalmıştık. Evinde ziyarete gittim. Nebil Rahuma’yı anlattım.
Bildiklerimi kendisine aktardım. Nebil’i yazmasını, Nebil’in haksız bir suçlamayla
öldürüldüğünü Türkiye kamuoyuna anlatmasını istedim. Yalçın Küçük “Aydın
Üzerine Tezler 3” adlı kitabında Nebil Rahuma yoldaşın uğradığı haksızlığı anlattı.
Bir gün olsun durmak, devrimci mücadeleye ara vermek, kimilerinin yaptığı
gibi “şöyle bir çevreme bakayım, ne olduğunu bittiğini göreyim, az biraz dinleneyim”
demek aklımın ucundan bile geçmedi. Kısa bir süre ailemle birlikte oldum ve
ziyaretime gelen ilk yoldaşla birlikte örgütlü yaşama kaldığım yerden devam ettim.
İstanbul’a gittim. İzmir’e gittim. Yıllardır “mutlaka birileri gelip bizleri bulacak”
umuduyla bekleyen yoldaşlarımla ilişki kurdum ve bu yoldaşları örgütle
ilişkilendirdim.
Suriye’de yaşanan akıl almaz sahtekârlıkları ve ihanetleri gözlerimle gördüm.
Kurulan ihanet tezgâhına karşı çıktım, muhalefet ettim ve düzeltilir umuduyla çok
çaba harcadım. Kongre’den 6 ay kadar sonra Fransa’ya ‘’Avrupa Sorumlusu’’ olarak
geldim. Fransa’ya geldiğim günden itibaren, başta Fransa olmak üzere Almanya’ya ve
Hollanda’ya birçok kere gittim. Daha önce örgütten ayrılmış ama devrimci
mücadeleye devam etmekte kararlı eski yoldaşlarla ilişki kurdum. Acilciler örgütünün
içinde yeniden yer almalarına vesile oldum.
Daha önce anlattığım için bir kez daha yazmayacağım. Tüm çabalarım
engellendi. Örgüt olmamız istenmiyordu. Herkesin örgütten ayrılması, ayrılanların
ayrılık nedenlerini kendine saklaması, susarak küserek devrimciliği bırakması, Mihrac
Ural ve çetesi açısından başarı olarak görülüyordu. Bunlar, elbette açıkça
söylenmiyordu. Gelişmeler karşısında takınılan tavırdan herşey açıkça belli oluyordu.
2 Acilciler örgütümüz bize yabancıydı artık. Bunu kabul etmek kolay olmadı.
Uzun tartışmalar sonunda 50 kişilik bir yoldaş grubuyla birlikte ayrılığımızı ve
TKEP’e katılma kararı aldığımızı açıkladık. TKEP’ne katılma gerekçemiz, daha önce
İrfan Dayıoğlu’nun kısaca bahsettiği gibi, bize en yakın siyasi eğilim olması
nedeniyledir. Bunun dışında ve bunun kadar önemli olan bir başka gerekçemiz daha
vardı. Bizden önce örgütten ayrılan eski yoldaşlarımız TKEP saflarına katılmıştı. 15
haziran 1987 tarihinde Acilciler’in MK üyesi ve Avrupa sorumlusu sıfatıyla geldiğim
Fransa’da, 1988 ortalarında örgütten ayrılarak 50 kişiye yakın bir yoldaş grubuyla
TKEP’e katıldım. Böylece, 1976 sonlarına doğru katıldığım örgütümden ayrılmış
oldum.
TKEP’ne katılma kararımızın hemen öncesinde, Türkiye’de “Büyük Balık
Operasyonu”u ihanetinde yakalanmadan yurtdışına çıkabilen iki kişi (İstanbul ve Ege
bölge sorumlusu) yoldaşlar da Fransa’ya geldiler. Mihrac Ural çetesi ile ilişkilerimizi
kesme ve TKEP’ne katılma kararımıza onlar da katıldı. Hep birlikte çeteden ayrıldık.
Ayrılığımız bu çetenin Avrupa’daki yapısını tamamen bitirdi ve Türkiye’deki
etkinliğini sıfırladı.
Mihrac Ural ve çetesi başbaşa kaldı. Örgütün “dipdiri ayakta” durduğu ve çok
yakında 2. Kongre’yi yapacağı palavralarına kimseyi inanmadı. Taa o zaman
söylemiştik. “Yalan söylüyor, iki kişiyi bir araya getirebilecek gücü kalmadı!..”
demiştik. Aradan 25 sene geçti. Kimin haklı çıktığı ortadadır. Mihrac Ural ve
çetesinin özellikle bana karşı düşmanlıklarının altında yatan esas neden budur.
Sessizce ayrılsaydım mesele yoktu. “Yoldaşın kendi tercihidir, saygı duymak
gerekir!..” diyecekler ve son derece memnun olacaklardı. Böyle olmadı. Uğruna
ömrümün en güzel yıllarını verdiğim mücadeleye ve bu mücadelede hayatlarını
kaybetmiş yoldaşlarıma ihanet edemezdim. Yarattığımız devrimci değerlerimizi
soysuz bir güruhun başka amaçlar için kullanılmasına sessiz kalamazdım. Tüm
ihanetlerini, neye ve kime hizmet ettiklerini, nihai amaçlarının ne olduğunu,
işledikleri tüm suçları devrimci kamuoyunun bilgisine sundum. Mihrac Ural ve çetesi
hızla deşifre olmaya ve devrimci örgütler tarafından kesinlikle ciddiye alınmayan bir
“5. Kol faaliyeti!..” olarak görülmeye başlandı.
Biz yolumuza devam ettik. TKEP’e katıldıktan sonra partinin çalışma anlayışına
ilişkin uyum konusundaki kaygılarımızın yersiz olduğunu kısa zaman içinde
yaşayarak gördüm. Fransa’da sorumlu düzeyinde bulunan yoldaşın da eski bir Acilci
olması, uyum sorununun kısa sürede aşılmasında önemli etken oldu. Birkaç aylık
çalışmanın ertesinde, “TKEP Avrupa Komitesi”nin önerisi üzerine, önce parti
üyeliğine müracaat ettim ve üyeliğimin kabulünden kısa süre sonra da TKEP Fransa
Sorumlusu olarak seçildim. (TKEP’te her organ kendi sekreterini seçebilir.)
TKEP’in Fransa’da, başta Paris olmak üzere, birçok ilde yaygın taraftar kitlesi
3 vardı. Çoğunlukla kırsal kesim kökenli olan bu arkadaşlarımızın devrimci
faaliyetlerdeki tecrübeleri, içinden geldiğim örgütlenmeye göre birçok açıdan
farklıydı. Pratik faaliyetlerin yükseltilmesi suretiyle farklılıklarımızın giderilebileceği
tespitini yaptım. Yanılmamışım. Birkaç ilde yürüttüğümüz dernek çalışması, “Fransa
Postası” adı altında çıkarttığımız dergi faaliyeti, seminer çalışmaları ve düzenli rapor
alış-verişi yanında, Fransız Komünist Partisi (FKP)’nin merkez yayın organı
“L’humanite” gazetesinin her yıl düzenlediği ve kardeş “Komünist Parti”lerin
katılımıyla üç günde milyonlarca insanın ziyaret ettiği “Fete de l’humanite”
şenliklerine katıldık. TKEP’nin uluslararası platformda tanıtılmasına öncülük ettik.
TKEP Fransa Komitesi olarak, cezaevlerindeki yoldaşlarla dayanışmaya özen
gösterdik. Tutuklu yoldaşlarımızın özellikle maddi sorunlarının çözümüne ilişkin
önemli çabalarımız oldu. Kısacası, Acilciler örgüt yapısı içinde yapma fırsatı
bulamadığımız etkinliklerimizi büyük bir coşkuyla hayata geçirmeye çalıştık.
Acilciler’den ayrılmış olmamıza rağmen, Haydar Yılmaz yoldaşımızın
hapishaneden firar ettiğinin haberini alır almaz kendisiyle ilişki kurduk. Yurtdışına
sağ salim çıkabilmesi için tüm imkânlarımızı seferber ettik. Yapmamız gereken her
şeyi yaptık. Haydar Yılmaz’dan Türkiye’de bulunduğu süre içinde Mihrac Ural’a ve
çetesine bulunduğu yeri bildirmemesini istedik. Bildirdiği taktirde mutlaka ama
mutlaka yakalanacağını söyledik. Haydar Yılmaz’ın sağ salim ülkeyi terk etmesi
böylece güvenceye alındı.
Öte yandan, TKEP’in ülke içindeki faaliyetlerinin daha verimli hale getirilmesi
için uğraştık. Maddi ve teknik olanaklar temin edilmesi yönünde ciddi çalışmalar
yaptık. Bütün çabalarımız TKEP Avrupa Komitesi ve TKEP MK’si tarafından
takdirle karşılandı. Fransa’daki parti faaliyetlerimizin başarılı olduğu anlaşıldı. Bu
dönemde, İsviçre’de yapılan TKEP Avrupa Konferası’nda Fransa S Sorumlusu olarak
Avrupa Komitesi’ne seçildim. TKEP içinde Fransa temsilcisi ve Avrupa Komitesi
üyesi olduğum döneme ilişkin yaptığım tüm faaliyetleri ayrıntılı olarak bir üst
komiteye bildirdim. Gönderdiğim raporların birer nüshası halâ arşivimde
durmaktadır. Bu raporların altında, sadece benim imzam değil, birlikte çalıştığım
yoldaşlarımın da imzaları bulunmaktadır.
Bunlar bugün ne TKEP’le ne de devrimcilikle hiçbir ilişkisi bulunmayan kimi
ortalık oğlanlarının ima etmeye çalıştıkları (utanmadan isim bile vererek) yalanları ve
karalamaları yüzlerine çarpacak olan imzalı belgelerdir. Bu konuda şimdilik
söyleyeceklerim bu kadardır. İddiacılık yapanlar karşıma çıksın ve iddiasını
kanıtlarıyla birlikte açıklasın.
Sürgünde 25 yılın hesabını yapmak, sürgünde 25 yılın nasıl geçtiğini anlatmak,
elbette kolay değil. Tanımadığınız, dilini kültürünü bilmediğiniz, sosyal ilişkilerine ve
çelişkilerine yabancı olduğunuz bir ülkede tek başınasınız. Bir yandan, kişisel
yaşamınızı sıfırdan başlayarak kuracaksınız. Öte yandan, içinden çıkıp geldiğiniz
4 ülkenin demokrasi mücadelesine omuz verme sorumluluğu duyacaksınız. Hata
yapmaz mısınız? Elbette yaparsınız. İş yaparken hata da yapacaksınız. Yurtiçinde ve
yurtdışında toplum yararına hiçbir şey yapmadan yıllarını kişisel çıkar uğruna
harcayarak “gemisini kurtaran” uyanıklardan olmayacaksınız. Samimiyetten
doğruluktan dürüstlükten ayrılmayacaksınız. Dediğiyle yaptığı ve diliyle yüreği
arasında hiçbir uyumluluk bulunmayanların devrimci olduğuna inanmayacaksınız.
Beyinleri oblomovlaşmış unsurların, iş işten geçtikten sonra ortaya çıkıp hiç
utanmadan sıkılmadan ahkâm kesmelerini ciddiya almayacaksınız. Türkiye
solculuğunun en büyük açmazlarından biri, belki de en önemlisi, bu tür insanlardan
bugüne kadar kurtulamamış olmasıdır.
Devam ediyorum. Sürgünde 25 yılımın TKEP sonrası döneminde, Türkiye’de
devrimci kamuoyunda büyük bir heyecanla karşılanan ve hemen her kesimden
insanların yoğun olarak katıldığı Birleşik Sol Parti (BSP)’nin Fransa temsilciliğini
yaptım. BSP’nin yerine kurulan Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP)’nin,
Fransa’daki kuruluşunda görev aldım ve yapılan ilk seçimli toplantıda ÖDP Fransa
Temsilcisi olarak devrimci faaliyetlerime devam ettim.
Yurtdışında geçen 25 yılın muhasebesini yaparken gerçeği göreceksin.
Bilmediğin bir ülke ve yabancısı olduğun bir toplumda, deryada damla gibisin. Çoğu
zaman hiç beklemediğin bir anda ve genelliklede hazırlıksız yakalandığın sürgün
yaşamında, yeni bir düzen kurma ve mücadeleye devam edebilmenin koşullarını
yaratma çabası sanıldığından daha zordur.
Türkiye insanı yurtdışını 1970’li yılların başında göçmen işçi olarak tanıdı.
Türkiye’nin devrimcileri yurtdışını ve sürgün yaşamını, esas olarak 1980’li yılların
başından itibaren yoğun olarak öğrenmeye başladı. 12 Eylül zulmünden kaçarak
Avrupa ülkelerine gelen siyasi mülteciler, geldikleri ülkelerde uzun bir süre, deyim
yerindeyse aç susuz yaşayarak tutunmaya çalıştı.
Benim açımdan söyleyecek olursam, 12 Eylül 1980 darbesinden hemen sonra
yurtdışına çıkarak Avrupa’ya gelenlerden daha şanslı olduğumu söyleyebilirim.
Fransa’ya geldiğim zaman yalnız değildim. Benden yıllar önce buraya gelip yerleşen
yoldaşlarım ve feodal tanıdıklarım vardı. Bu nedenle, benden önce gelmiş olan
devrimcilerin yaşadıkları sıkıntıları ben yaşamadım diyebilirim.
Suriye’den Paris’e indiğim zaman kapıda Salih ve Zafer tarafından karşılandım
ve doğruca Salih’in evine gittim. MK üyesi Salih, evinde birkaç yoldaşla birlikte
kalıyordu. Geçici olarak aynı evde birkaç gün kalmak durumundaydım.
Fransa’da ilk şoku bu evde ve geldiğim günün ilk akşam yemeğinde yaşadım.
Akşam yemeğinde sofradan biraz erken kalktım. Yoldaşların “Yoldan geldin,
acıkmışsındır, biraz daha ye!..” diye ısrar etmelerine rağmen, doyduğumu ileri sürerek
geri çekildiğim bir esnada, karşımda oturan Salih’in arka tarafına geçen bir yoldaşın,
5 Salih’e hissettirmeden bana bakarak eliyle “Ye ye!..” diye işaret etmesine bir anlam
veremedim. O gecenin sabahında yoldaşı tek başına görünce yanına yaklaştım ve
neden bana yemek yemem için gizlice işaret ettiğini sordum. Aldığım cevap
gerçekten de tüyler ürperticiydi. “Yoldaş, sen yeni geldin bilmiyorsun. Bu adam
burada hepimizin kanını emdi. Domuzdan ne kopartırsan kârdır. Bari karnını
doyursaydın!..” dedi.
Fransa’ya geldiğimin ilk günü kendisine MK üyesi sıfatını yakıştıran bir kişiye
aynı evde birlikte kaldığı yoldaşların bakış açısı böyleydi. Her şeye karşın Acil
saflarında kalmış, ayrılmamış, “Birgün birileri gelir bu pislikleri temizler!..”
umuduyla bekleyen yoldaşlarımız böyle düşünüyordu.
Acilciler örgütünden ayrılarak TKEP saflarına geçen eski yoldaşlar ne
düşünüyorlardı? İlginç bir örnek de o taraftan vereyim. Ben Paris’e geldikten bir hafta
kadar sonra, 1980 Aralık ayında İstanbul’da birlikte yakalandığım örgütümüzün
Adana bölgesi militanlarından “Bisikletli” kod adlı bir yoldaş ziyaretime geldi.
Yakalandığı zaman tek bir kelime konuşmadığı için kısa sürede tahliye olmuş ve
Suriye’ye gitmişti. Lübnan’da İsrail’in Beyrut kuşatması sırasında Filistinli
gerillalarla birlikte savaşmış ve Birleşmiş Milletler’in güvencesinde Lübnan’daki
Filistinli gerillaların tahliyesi sırasında, Filistinliler’le birlikte Lübnan’ı terk etmiş bir
yoldaşımızdı. Paris’te olduğunu duymuştum ama nerde olduğunu bilmiyordum.
Benim Paris’e geldiğimi duyar duymaz ziyaretime geldi ve uzun uzun sohbet ettik.
Suriye’de ve Lübnan’da yaşadıkları olayları anlatırken Acilciler Merkez Komitesi’ni
eleştiriyordu. “Örgütü bitirdiler!..” diye hayıflanıyordu. Dayanamadım ve şaka yollu,
“Yoldaş, deminden beri şikâyet ederek küfrettiğin o MK üyelerinden biri de benim!..”
dedim. Bana döndü ve “Biliyorum, ama sen o tarihte Suriye’de olsaydın, ya bizim
gibi sen de örgütten ayrılırdın ya da onları örgütten atardın. Yani, sen o namussuzlarla
birlikte olmazdın!..” dedi.
Evet, sadece Fransa’da değil, Avrupa’daki yoldaşların tamamı üç aşağı beş
yukarı aynı durumdaydı. Kimi arkadaşlar benim, bazı şeyleri abartarak aktardığımı
düşünebilirler. Böyle düşünen arkadaşlar çevrelerine baksınlar, Fransa’da bulunmuş
herhangi bir devrimciye, Acilciler’den Salih hoca olarak bilinen Kemal Bayram’ı
tanıyıp tanımadıklarını sorsunlar ve söylediklerini dinlesinler. Güney bölgesinde
(Adana’da Mersin’de Hatay’da) yaşayan devrimcilerin bu bilgiyi rahatlıkla
alabileceklerini de söylemek durumundayım. Acilciler örgütünün 1980 sonrasında
içine düşürüldüğü durum sorgulandığı taktirde, kurulmuş ihanet tuzakları kolaylıkla
görülecektir. Mihrac Ural çetesinin “komisyon kuralım” önerilerimizi
duymamazlıktan gelerek, özellikle bana karşı yürüttükleri karalama kampanyasının
altında yatan asıl neden işte bu tuzakların açığa çıkma ihtimalidir.
Ben bu ihanet çetesinin Suriye ayağını yeterince yazdım. Avrupa ayağının da
Suriye’den pek farklı olmadığını buraları az çok bilenler anlatıyor. Avrupa’da,
özellikle de Fransa’da, Salih ve Zafer adında Mihrac Ural çömezi iki MK üyesinin
6 yapmadığı pislik kalmamıştır. Mehmet Ağar’ın derin devletinde görevli faşist çete
militanı Abdullah Çatlı yakalandığı zaman, “Fransa’da siyasi ilticacı oturum kartımı
Acilci olarak aldım!..” demiştir. Bu haber o günkü gazetelerde çıkmıştır. Abdullah
Çatlı başta olmak üzere, ne kadar zehir taciri ve devrimci düşmanı varsa, Salih Hoca
olarak bilinen Kemal Bayram’a verdikleri para karşılığında “Acilci”(!) olarak oturum
kartı almışlardır. Bu durum uluslararası gazeteciler tarafından bile ilginç bulunmuş
olmalı ki, yıllar sonra İtalya’dan Fransa’ya kadar gelerek Paris’te Ahmet Kaya Kültür
Merkezi’nde, bir Acilci arayan İtalyan gazeteci, İrfan Dayıoğlu’na bu haberin doğru
olup olmadığını sormuştur.
Devrimci örgütü her türlü pis ilişkilerine alet eden kişilerin marifetleri ortaya
çıktığı için, “Örgütü karalıyorlar!..” diye bağırmaya başladılar. Oysa, bu iki MK
üyesinin 23 senedir devrimcilikle hiçbir ilgisi ilintisi yoktur. Kemal Bayram, yıllar
önce sokakta gezerken bile herkesin “Sen halâ Acilci misin!..” diye dalga geçtiği bir
dönemde, Yusuf’un Suriye’de öldürülüşünü bahane ederek, Paris sokaklarında
“Benim Acilciler örgütü ile hiç bir ilişkim yoktur!..” diye bildiri dağıtmıştır.
Çok eskilere girmeye gerek yok. Binlerce taraftarı bulunan örgütün bugün ülke
içinde ve Avrupa’da hiç kimsesi kalmamışsa eğer, bunun bir anlamı olmalı. “Neden
böyle olundu?..” sorusunun doğru dürüst bir cevabı mutlaka olmalıdır.
Sormak istemeyenler için söyleyecek sözüm yok. Gerçeği görmek isteyenler
için verilecek cevaplar, bu örgütü teker teker terk eden eski yoldaşlarda gizlidir.
Açıkça ortaya çıkıp konuşmayabilirler, bunu bir yere kadar anlamak da mümkün.
Başbaşa ve teke tek sohbet ettiğiniz zaman, sorunun cevabını da, teker teker her
yoldaştan dosdoğru almak mümkündür.
“Hayır, bu böyle değil!..” diyen varsa, bu kişiler gerçeği yazsınlar da hep
birlikte doğru olanı öğrenelim. Yazmaya kalktıklarında, şimdi yazdıklarımı tekrar
edeceklerdir.
Sürgünde 25 yılın anlatımı ciltler sürer. Ana başlıklar halinde geçtim. İlerde
yazmayı düşünüyorum demekle yetineceğim. Fransa’ya gelişimin ilk altı ayından
itibaren dönmeyi düşündüm. Acilciler’den ayrıldıktan sonra bu konuda birçok
girişimlerim oldu. Mihrac Ural’ın başını çektiği şebeke tarafından ihbar edildim. TC
Paris Elçiliği’ne benim hakkımda uyduruk ihbar mektubu yazdılar. Türkiye’de bir
takım eylemlerde bulunduğumu söylediler. Birlikte ayrıldığımız yoldaşların da karşı
çıkması üzerine vazgeçtim.
TBMM’inde kabul edilen Bilgi Edinme Yasası’ndan hemen sonra, Ankara’dan
bir avukat arkadaşa vekâletname verdim. Ülkeye dönmek istediğimi, bunun için
girişimde bulunmasını, hakkımda nasıl bir suçlama varsa öğrenmesini istedim.
Avukatım tarafından İçişleri Bakanlığı’na, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne, Elbistan
Cumhuriyet Savcılığı’na dilekçe yazıldı. Bakanlık’tan ve Emniyet Genel
7 Müdürlüğü’’nden gelen cevaplar olumsuzdu. Emniyet Genel Müdürlüğü’nden
polisler avukatımın bürosuna geldiler, ellerindeki dosyayı vermeyeceklerini, sadece
okuyacaklarını, istiyorsa not alabileceğini söylediler. Avukatımı sözlü olarak
bilgilendirdiler. Avukatımın bana söylediğine göre, “İbrahim Yalçın, Ankara İstanbul
Adana ve Hatay terörle mücadele ekipleri tarafından aranıyor. Malatya DGM
tarafından da gıyabi tutuklu olarak ayrıca aranıyor. Neden arandığını söyleyemeyiz!..”
dediler. Bunun üzerine, 2006 yılında TC Paris Konsolosluğu’na gittim. İçişleri
Bakanlığı’na Konsolosluk aracılığı ile dilekçe yazdım, pasaport talebinde bulundum
ve hakkımdaki suçlamaların mahiyetini öğrenmek istediğimi bir kez daha talep ettim.
Bakanlık’tan gelen cevap aşağıdadır. Aşağıda verdiğim link tıklandığı zaman bana
tebliğ edilen bakanlık yazısı okunabilir.
http://acilciler.files.wordpress.com/2012/03/ibrahim-yalcina-pasaport-verilemez.jpg
Yazının özeti “Pasaport vermeyin, neden vermediğinizi de söylemeyin” diyor.
Ben bu yazıya itiraz ettim. Yeni çıkan Bilgi Edinme Kanunu uyarınca “Neden
pasaport verilmeyeceğinin gerekçelerini bana bildirmek zorunda oldukları konusunda
ısrar ettim. “Devlet güvenliği ile ilgili konular hakkında bilgi verilmez!..” diye bir
madde uyarınca bilgi verilmeyeceğini de böylece öğrenmiş oldum.
TC vatandaşlığından atılmış ve bir süre sonra yeniden alınmış olduğumu da
Konsolosluk’tan öğrendim. O güne kadar ne vatandaşlıktan atıldığımdan ne de
yeniden alındığımdan haberim yoktu. Bütün bunların dışında, Bedelli Askerlik
yasasından yararlanmak için yaptığım müracaat da kabul edilmedi.
Bunları neden yazıyorum? Emniyet Genel Müdürlüğü gizli arşivine Mehmet
Ağar referansı ile girip çıkan ve “inceleme yaptım, en gizli dosyalar önüme serildi”
diyen Mehmet Yavuz adlı bir pislik adam beni karalamaya kalkıyor da o nedenle
yazıyorum. Mihrac Ural ve Memet Yavuz adlı pisliklerin iğrenç yüzlerini yeteri kadar
yazdığım için bir kere daha yazmayacağım. Ben bu ikiliyi çırılçıplak ettim ve layık
oldukları lağım çukuruna bıraktım. İstedikleri kadar çırpınsınlar, oradan çıkmaları
artık imkânsızdır.
8 
Download

surgunde 25 yil – ibrahim yalcin