AKIL-VAHİY İLİŞKİSİNDE AKLI YERİNE OTURTAN
MÜFESSİR: EL-MATÜRİDÎ *
Prof. Dr. Nasrullah HACIMÜFTÜOĞLU
Bayburt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
AKIL-VAHİY İLİŞKİSİNDE AKLI YERİNE OTURTAN
MÜFESSİR: EL-MATÜRİDÎ
Prof. Dr. Nasrullah HACIMÜFTÜOĞLU
Bayburt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Hicri II. yüzyılın ilk yarısında talebeleri ve fikir arkadaşlarıyla
birlikte ilmi faaliyetlerde bulunan İmam-ı Azam Ebu Hanife(öl. 150/767),
İslam dininin hem temel ilkeleri (akaid-Kelâm) hem de pratik hükümleri (
Fıkıh-Ahlak ) alanında yoğun çalışmalar yapmış, gerek akaid gerek fıkıhla
ilgili olarak eserler meydana getirmiştir.
Ebu Hanife’nin vefatından yaklaşık bir asır sonra, hocaları
vasıtasıyla onun talebesi sayılan İmam Ebu Mansur el- Matüridî(öl.
333/944 ), o günkü İslam dünyasının uzak bir coğrafyasında yer alan
“Maveraun’nehir” de ortaya çıkmış; Kelâm ve fıkıh usulünün yanı sıra
tefsir alanında da ilmi faaliyetler göstererek eserler vücuda getirme
bağlamında “Te’vilâtü’l- Kur’an” isimli muhteşem eserini ortaya
koymuştur.
Ebu Hanife çizgisinde mesafe alan Matüridî, kendi adıyla anılacak
en büyük “kelâm mezhebi’nin kurucusu olmuştur. Genellikle fıkıhta Hanefi
olanlar, i’tikad’taMatüridî mezhebini benimsemişlerdir.
Matüridî’nin Kelâm alanında “Kitabu’tTevhid”, tefsir alanında
“Te’vilâtü’l- Kur’an” isimleriyle bilinen te’lifleri, bu iki ilim dalının ilk ve
en dolgun eserleri konumundadır. Matüridî’ninçağdaşı olan“Ebu’l-Hasan
el- Eş’ari( öl. 324/ 936) ‘den günümüze intikal eden ve doğrudan kendi
görüşlerini yansıtan “Risaleler”,hacim ve ilmi yoğunluk bakımından
“Kitabu’tTevhid” in yarısına bile ulaşamaz. Kaldı ki; baştan sona kadar,
münasebethâsıl olukçaMatüridî’nin Kelâm yaptığı “Tev’ilât”ın mukayese
*
Bu makale, 28-30 Nisan 2014 tarihinde Eskişehir’de düzenlenen ‘Uluslarası İmam Maturidî
Sempozyumu’nda bildiri olarak sunulmuştur.
edilebilecek hiçbir karşılığı yoktur. Yine Matüridî’nin çağdaşı sayılan
ibncerir Ebu ca’fer Muhammet et-Taberî(öl. 310/923)’nin“Cami’ulBeyan”nı değerli bir tefsir olmakla birlikte,“Rivayet” yöntemiyle kaleme
alınmıştır. Te’vilâtise; ayeti ayetle tefsir etme, semantik yaklaşımlar
sergileme, geniş tahlil ve mukayeselere yer verme, psikolojik ve sosyolojik
faktörlere dikkat çekme, Sünnî akideyi pekiştirip Hanefî fıkhını savunma,
muhalif görüşlere sahip din ve mezhep mensuplarını ilmi tenkide tabi tutma,
düşünüş ve sunuşta ahenge riayet etme gibi özelliklerle çağında ve sonraki
dönemlerde kaleme alınan tefsir kitaplarından ayrılır.
Te’vilât,“Dirayet” tefsirinin ilk örneğini teşkil etmekle birlikte,
“Rivayet”e dayalı açıklamalara da red ve kabul açısından yer verir. Ancak
Taberî’de olduğu gibi, isnat zincirini göstermez. Çoğu zaman görüş
sahibinin adını da zikretmeyip “denildi ki,muhtemeldir ki” gibi ifadeler
kullanır.
Matüridî, İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin akaid ve fıkıh alanındaki
görüşlerini benimseyerek onun “gıyabi talebesi” olmuş; akaid alanındaki
yöntemini geliştirerek “SünniKelâm” İlminin kurucusu vasfını kazanmıştır †
O, kelâmi düşüncesini Te’vilât’ta yoğun bir şekilde işlemiş, “Kıtabu’tTevhid” isimli te’lifi ile de Ehl-i Sünnet İlm-i Kelâmının metod, muhteva ve
işleniş şeklini belirtmiştir.
Matüridî,Te’vilâtü’l-Kur’an isimli eserine,“tefsir” ve “te’vil”
kavramlarını açıklayarak giriş yapmaktadır. Ona göre tefsir sahabe’ye;te’vil
ise âlimlere, İslammütehassıslerine ait bir iştir. Bunun anlamı şudur:
Ashabçeşitli meclislerde bulunmuş, birçok hadiseye şahit olmuş ve
Kur’an’ın hangi olay veya konu hakkında nazil olduğunu bilmişlerdir.
Dolayısıyla onların ayeti tefsir edişleri büyük önem arz etmektedir. Çünkü
onlar, olup biteni görmüş, olaylarda hazır bulunmuşlardır. “Allah şu
manayı değil, bu manayı kastetmiştir” diyebilen kimse tefsir etmektedir,
Allah adına açıklama yapma durumundadır.
Te’vil’e gelince: Bu kelimenin manası; bir hususun varacağı nihai
noktayı açıklamaktan ibarettir. Te’vil, “rücu eder, şu sonuca varır”
anlamına gelen “âle-yeûlû” kökünden alınmıştır.
Ebu zeyd’in ifadesiyle te’vil; “eğer bu, Allah’tan başkasına ait
bir söz olsaydı, şu şu manalara gelirdi” anlamındadır.
Burada sözü, muhtemel manalara yönlendirmek bahis konusudur.
Tefsirde olduğu gibi, burada şiddetli bir sakındırma gündeme gelmez:
Çünkü burada Allah adına bir açıklama yapmak gibi bir durum yoktur. Kişi,
†
bkz. Bekir Topaloğlu, Te’vilâtü’l-Kur’an’dan Tercumeler önsöz, s. XII vd.
murad-i İlahi’den haber vermekte ve “Allah bubeyanıyla şunu Murat
etti”,yahut’ta“şunu kasdetti” dememekte, sadece şöyle bir ifade
kullanmaktadır: “Bu ilahi beyan şu ve şu manalara yönelik ihtimaller
taşımaktadır; benim söylediklerim, insanoğlunun dile getirebileceği
hususlardandır. Kur’an’î beyanın içerdiği hikmeti bilen sadece
Allah’tır” ‡
Sözün özü; tefsir tek yönlüdür, te’vil ise birden fazla manalara
ihtimal taşımaktadır.
Tefsir ve Te’vil kavramları üzerinde yaptığı bu açıklamaya göre
Matüridî müfessir değil, müevvildir. Çünkü o, murad-i İlahi’ye tercüman
olma ve muhtemel manaları sergileme bağlamında nadir görülen üst düzey
aklını gidebileceğe son noktaya kadar esnetmekte; anlayamadığı noktalarda
ise, nefsaniliğe yer vermeden acziyetini itiraf etmekte, niçin murad-i İlahinin
anlaşılamadığını, yine aklını kullanarak mantıksal önermelerle
açıklamaktadır. Baştan sona kadar Te’vilât’ta en çok kullandığı
edat/kelime; çünkü;…den dolayı, -dığından, o vakit, yapınca, iken , hani,
anlamlarına gelen “iz=‫”!ﺫ‬dir. Aklın neden yetersiz kaldığını yine bu edatla
anlatır.
U
U
Matüridî’nin“müfessir” değil,“müevvil” olduğunu söyledik;
çünkü eserine “Tefsiru’l-Kur’an” değil, “Te’vilâtu’l-Kur’an” ismini
vermiştir. Haliyle bu te’villeri yapanın ismi/sıfatı da “müevvil”olur. Ancak
alan terminolojisinde bu kavramın istimali yaygın olmadığından onu, en çok
kullanılan “müfessir” ismiyle yad ediyoruz.
Kur’an’ın oradan oraya sürüklediği küheylan aklın ayetler arasında
nasıl cirit oynadığını, yerine göre dizginin nasıl çekildiğini birkaç ayet
örneğinde müşahede edelim.
Hz. Musa Tevrat’ı almak için Tur’a/mikat’a gitmek üzere ayrılınca
ümmeti; zinet takımlarından Samirî’nin yaptığı ve böğürür gibi ses çıkaran
bir buzağı heykeline tapınmaya başlamışlardı. Döndüğünde ümmetinin bu
halini gören Hz. Musa şöyle demişti:
“Ey kavmim!...Sizler buzağıya tutulmakla kendinize çok yazık
ettiniz. Derhal yaratanınıza tevbe edin; hemen kendinizi öldürün. Böyle
yapmanız, sizi kusursuz yaratan BarîTe’âlâ nezdinde daha hayırlıdır.
Böylece Allah da sizin tevbelerinizi kabul etsin. Çünkü O, tevbeleri çok
kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur.”(el-Bakara 2/54)
Ayette yer alan “hemen kendinizi öldürün” hükmü/emri üzerinde
Matüridî şöyle diyor: “Tefsir ve te’vil ehli, Allah’ın bu emrini hakiki
manaya, zahirden anlaşılana sarf etmemiş olsalardı bizde asla hakiki/zahiri
‡
Te’vilâtü’l-Kur’an, I, 3
manaya sarf etmezdik. Bunu şunun için söylüyorum: Nefislerini katletme
emri, buzağıya tapmaktan tevbe edip Allah’a ibadet, itaat ve boyun eğmeye
döndükten sonra gelmiştir. El-A’raf 7/149 ayetinde de görüldüğü gibi,
yaptıklarının saçmalığını anlayıp son derece pişman olduklarında: “Yemin
olsun ki, şayet Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi affetmezse,
muhakkak her şeyimizi kaybeden oluruz”, dediler. Matüridîte’vilini şöyle
sürdürüyor:
“Katl-i nefs” ten iki mana anlaşılır:
a) Kendi kendini öldürmek, intihar
b) Birbirlerini öldürmek
değildir:
Kendi kendini öldürmek iki vecihten dolayı ihtimal dâhilinde
a) Bu ceza, hiç kimsenin katlanamayacağı ağır ve çok şiddetli bir
cezadır. Bağışlanabilmeleri için bu kadar ağır bir kulluk görevi Allah
yüklemez. (el-Bakara 2/286)
Burada “neslin kesilmesi/soykırım” söz konusudur. Aksi takdirde insanlar,
kendilerini bitirmek için var olmuş olurlar. Yani insanın yaratılış hikmeti,
öldürülmek için olur ki, Kur’an’da böle bir hikmet ve gaye söz konusu
değildir. §
Matüridî yine el A’raf 7/149 ve153 ayetlerine atıfta bulunarak
yorumunu şöyle sürdürmektedir: Yahudiler “Birbirlerini” ya da
“Kendilerini” öldürmeleri emrinden önce “tevbe” etmişlerdir. Resullerin
dilinden gelen meşru düzende kâfirin öldürülmesi, Müslüman oluncaya
kadardır. Müslüman olmaları halinde öldürülemezler. Aksi takdirde
“Risalet” din için değil de, sırf öldürmek için olmuş olur.
Özellikle “soykırım” için olmuş olur. “Kendinizi” yada
“birbirinizi” katledin/öldürün ifadesi zahiri manada anlaşılmış ve rivayetler
doğru ise 70 bin kişi katledilmiştir. Tam manasıyla bu bir soykırımdır,
kâmil manada bir helâktir. Oysa Allah, Küfür ve inat içinde olmayan hiçbir
kavmi helâk etmemiştir.
Şurası dinde sabit bir hükmüdürki bir insan tevbe eder ve bu tevbe
üzere ölürse, tevbeden önceki küfründen dolayı azap görmez. Binaenaleyh
bahis konusu insanların da tevbe edip Allah’a rücu ettikten sonra dünyada
“Katl/ölme, ya da öldürme” cezasıyla cezalandırmaları icap etmemektedir.
Şu halde ayeti nasıl anlamalıyız?
§
Te’vilâtü’l-Kur’an I, 127; III, 314 vd.
Matüridî“kendinizi öldürün!.” emrine şöyle bir yorum getiriyor:
Hz. Musa’nın kavmi; buzağı İlah edinmiş olmaları, kulluğu Allah’a değil de
ona tahsis etmeleri yüzünden her türlü meşakkat ve cezaya tahammül
göstermeleri, tehalük derecesinde ta’at ve ibadete dalmalarının gerekli
olduğu vurgulanıyor. Nitekim insanlar arasında da böyle bir üslup caridir.
Mesela her hangi bir konuya tutkulu olan kişi için “adam bu uğurda
kendisini feda/Katlediyor” denir. Halk burada hakiki manayı, yani ölümü
kasdetmiyor; tutkusu uğruna katlandığı şiddet, meşakkat ve yorgunluğun
nefsi helak derecesinde olduğunu ifade etmiş oluyor. “Kendinizi öldürün”
ayeti de bu üslupta düşünülmelidir. Yani kendinizi helak edercesine ta’at ve
ibadet edin. **
Kendinizi affettirmek için “düşmana karşı cihat edin” anlamı da
muhtemeldir. Çünkü cihat, bir anlamda nefsi feda etmektir.
Kendinizi öldürün emrinden, doğrudan doğruya hakiki/zahiri
manayı kastetmek mümkün müdür?
Matüridî o muhteşem zekâsını, İlmi dehasını ve ince muhakemesini
devreye sokarak bunun iki cihetten ihtimal dâhilinde olduğunu söylüyor.
1) Bu caza emri, onların buzağıyı ilah edinip ona ibadet etmiş
olmalarının karşılığı olarak değil de, daha baştan onları sınamak, imtihan
etmek kabilinden düşünülebilir. Bu dünya dar-i imtihandır; Allah, istediği
cihetle imtihan etme yetkisine sahiptir. Allah yarattıklarını, istediği ölüm
türleriyle öldürebilir ki, böyle bir emirle kendilerini öldürmüş olmaları da bir
ölüm türüdür. Bu emre itaat etmeleri halinde, nefislerine Allah için feda
etme gibi büyük bir teslimiyet söz konusudur. Hz. İbrahim’in, oğlunu
kurban etme emrine vefası ve oğlunun da bile bile nefsinin bezletme
teslimiyeti bu kabilden değil midir?
2) Böyle bir ceza caizdir; çünkü bu dünyevi bir cezadır. Demek
oluyor ki dünyanın cezaları da sevapları da hep imtihandır. Şu halde tevbe
edip Allah’a döndükten sonra da “kendilerini öldürme” cezasıyla Allah
onlara emredebilir. Burası, imtihan dünyasıdır. Ahirette ise ceza da mükâfat
da bir imtihan değildir. Çünkü orası dar-i imtihandeğil, dar-i ceza ve dar-i
mükâfattır. Şu halde dünyada, tevbe’den sonra da olsa, Allah’ın istediği ceza
türü ile cezalandırması caiz, fakat tevbekâr olarak ölmesi halinde ahirette
caiz değildir. ††
**
††
Te’vilâtü’l-Kur’an I, 127 vd.
Te’vilâtü’l-Kur’an I, 128 vd.
Hemen hemen her ayetin tefsirinde akli yorumlara ağırlık veren
Matüridî, kendisinden sonra ilim olarak tekâmül eden belagatıTe’vita’ında
uyguladığı görülüyor. Yüzlercesinden biri olan İsra 17/44:“Yedi gök, yer ve
bunların içinde bulananlar Allah’ı tesbih ederler. Her şey O’nu hamd
ile tesbih eder. Ancak, siz onların tesbihlerini anlayamazsınız” ayetinde
Taberi kayda değer bir şey zikretmezken, Matüridî bu tesbihin; canlı ve
cansız tüm varlıkların, üzerinde seyrettikleri nizam ve intizam anlamına
gelebileceğini ve yaratılış gayelerine hizmet ederken Allah’ın birlik ve
azametine şehadet ettiklerini, bu şehadetin onların tesbihatı olduğunu izah
etmektedir.
Bundan dolayı “siz onların tesbihlerini anlayamazsınız”hitabı,
mü’min olmayanlara yapılmıştır. Diğer bir te’vilde bu tesbihatın“sirri” bir
vazife olduğu, mahiyetini ancak Allah’ın bildiği ifade edilmiştir. Tabiatın
çıkardığı seslerin, onun tesbihatı olduğu, üçüncü te’vil olarak
kaydedilmiştir. ‡‡
“Eğer bu Kur’an’ı dağa indirilmiş olsaydık muhakkak ki onun
Allah korkusundan eğilip büzülerek paramparçaolduğunu görürdün.
İşte bu misalleri belki düşünürler diye insanlara gösteriyoruz”
Matüridî bu ayet üzerindeki tüm te’vil ihtimallerini, zımnî ve
temsilî teşbih unsurlarını uygulayarak ve sonunda da kendi özel kanaatini
izhar ederek şöyle sıralamaktadır:
1) Bazı âlimler bu ayetin dikkat çekmeyi ve hatırlatma’yı(tenbih
ve tezkiri) amaçlayan bir temsil konumunda bulunduğunu söylemiş ve şunu
göz önünde bulundurmuştur: Araplar başlarına gelen önemli bir olayı, bu
olayın azamet ve şiddetini tasvir etmeyi murat ettiklerinde dehşet ifade eden
meseller kullanıyor, fakat hiçbir zaman mesel’in(temsili anlatımın) sözlük
anlamını hedeflemiyorlardı.
Sözgelimi kendilerine ağır gelen bir hadise ile karşılaştıklarında:
“üzerimdeki gök karardı” yahut da “bu kadar genişliğine rağmen dünya
bana dar oldu” deyişleri gibi Arapların bu tür ifadeleri hakikat anlamında
olmayıp bir şeyi, doğuracağı sonuçlar açısından nitelemeyi arzu ettiklerinde
kullanılantemsillerdurumundaydı. Öyle ya dünya, yaratıldığı minval
üzeredir, değişmez ve kimseye de kararmaz. Ancak Araplar, karşılaştıkları
kimi olayların vehamet ve şiddetini tasvir bağlamında,temsili anlatım
yolunu seçmişlerdir. İşte “Eğer bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık
muhakkak ki onun, Allah korkusundan eğilip büzülerek paramparça
olduğunu görürdün” anlamındaki İlahi beyan da aynı durumdadır. Yani
‡‡
Te’vilâtü’l-Kur’an VIII, 282 vd.
“eğer şu kesin hüccetler/kanıtlar-söz temsili-bütün sertliği ve sarplığına
rağmen bir dağa indirilmiş olsaydı, mutlaka Yüce Allah’a boyun eğer
ve O’nun korkusuyla paramparça olurdu; fakat şu müşriklerin kalpleri
dağdan da sert olup ne ürpermiş ne de teslimiyet arz etmiştir.
Bu yorum el-Bakara 2/74 ayetinin muhtevasına benzemektedir:
“Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi; hatta daha
katı oldu. Çünkü taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır taş vardır ki
yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla
(yerinden kopup) düşer.”Evet taş vardır ki, İçinden ırmaklar fışkırır; taş
vardır ki yarılır da içinden sular çıkar ve insanlığa hayat bahşeder ama bu
kâfirlerin kalplerinde hiçbir hayır barınmaz. Onlar alabildiğine katıdır, dağ
gibi boyun eğip parçalanmaz.
2) Bir kısım âlim de şöyle demiştir: “Eğer bu Kur’an’ı bir daha
indirmiş olsaydık…” ayeti dağdan sadır olacak fiilin sözlük manasını
taşımaktadır ve bu mana parçalanıp itaat arz etmekten ibarettir; ayetin
manası şöyle ifade edilebilir: İnsan türüne gerekli kılınan hükümler ve ilahi
emanetleri ile birlikte şu Kur’an’ın yönelişi dağa olsaydı, dağ da imkânlarına
sahip bulunduğundan bu hükümlülüğü kendi ifadesiyle kabul edebilir
durumda bulunsaydı mutlaka yaratıcıya sığınır, boyun eğer, Allah
korkusundan parçalanır ve inişiyle birlikte kendisine lazım gelen görevleri
yerine getiremeyeceği endişesiyle bu teklifi kabul etmezdi. Bu görüşü
benimseyenlere göre ayetin manası şöyledir: “Şu Kur’an’da konu edilen
emanetleri dağa indirmiş olsaydık, onu korkusundan paramparça olmuş
görürdün.” Çünkü insana yüklenen emanetlerin tamamının üstesinden
gelmek mümkün değildir. Bu yoruma göre bahis konusu parçalanma sözlük
anlamı çizgisi üzerinde seyreder; yani Kur’an, büyüklüğüne ve sağlamlığına
rağmen dağa indirilmiş olsaydı dağ ufalanıp parçalanırdı. Bu ilahi beyanda
insanların dikkatini çekme ve görevlerinin önemini hatırlatma amacı
vardır.
3) Bazıları ise şöyle demiştir: Bu ayette AllahTeâlâ’nınResul’üne,
hem kendisine hem de diğer bütün peygamberlere olan lütuf ve ihsanını
hatırlatması söz konusudur. Şöyle ki Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği elçilere
lütuf ve ihsanı olmasaydı onlardan hiç biri ilahi kitabın ihtiva ettiği talimatı
yüklenmeye ve peygamberlere tevdi edilen elçilik görevini yerine getirmeye
güç yetiremezdi. Ne var ki Allah onlardan lütfunu esirgemeyerek görevlerini
kolaylaştırmış ve bu sayede Allah elçileri, vazifelerini tam manasıyla ifa
edebilmişlerdir. İşte bu görüşün sahipleri şöyle bir yorum getiriyorlar:
Kur’an’ın bir dağa inmesi halinde korkusundan eğilip büzülerek
paramparça olması,Ku’an’da yer alan muhtevanın ağırlığı
yüzündendir. Fakat AllahHz. Peygamber’e lütufta bulunmuş, onu kavrayıp
hafızasında tutmasını kolaylaştırmış, içeriğini muhataplarına tebliğ etmeye
onu muvaffak kılmıştır.
4) Başka bir grup âlim de şu yorumu yapmıştır: Allah TealaTevrat’ı
Musa (a.s) ‘a indirmeyi murat ettiğinde –ki o, kırmızı zebercedden yapılmış
bir levha üzerine yazılmış bulunuyordu- meleklere onu taşımalarını
emretmiş, fakat onlar taşımaya güç yetirememiş, sonra Allah onu harf harf
taşımalarını emretmiş, buna da güç yetirememişlerdir. Bunun üzerine
Cenab-ı Hak Tevrat’ı Musa (a.s) için hafifletmiş ve Hz. Musa onu taşımıştır.
Hz. İsa ve Davut (a.s) için de aynı şey zikredilmiş ve peygamberlere
indirilen vahiylerin taşınmasının kolaylaştırıldığı rivayet edilmiştir. Buna
göre sözü edilen ayette Hz. Peygamber’e şu husus ifade edilmiş olmaktadır:
“Eğer bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, o dağı şöyle şöyle
görürdün; ne var ki diğer peygamberlerde olduğu gibi Kur’an vahyi
senin için hafifletilmiştir.” §§
Doğruluğu şüphe arz eden haberleri ( İsrailiyat türü) akıl
süzgecinden süzme prensibine sahip olan Matüri’dî, burada şöyle bir kayıt
düşme ihtiyacı duymuştur: Şayet zikri geçen haber doğru ise; orada bahis
konusu edilen ağırlık, levhalarda yazılı metinlerde değil, o metinlerde
yer almış bulunan vazifeler cinsinden olmak üzere içeriğiyle amel etme
gerekliliğinde mevcuttu. Çünkü yüce Allah, olayı, bu Kur’an’ın
indirilmesi dağa yönelik olsaydı, dağın, onun ağırlığından değil Allah
korkusundan büzülüp parçalandığını görürdün şeklinde haber
vermiştir. Bir de şu var ki vahyin yazılı olduğu levhaların yer
taşıyabilmiş, Hz. Musa için de onları götürmek/taşımak mümkün
olmuştur. Bunun gibi; elimizdeki Kur’an’ın tamamı, Tevrat, İncil ve
Zebur, gerçek manasıyla taşınabildiği gibi levhalara yayılması da
imkândâhilindedir. Şu halde bu tür beyanlardan amaçlanan şeyin
harfler olmadığı anlaşılmaktadır. Eğer sözü edilen taşıma rivayeti
sabitse bu, bizzat levhaları taşımaya değil; onlarda kayıtlı bulunan
emir, nehiy ilahi emanetin gereklerini yerine getirmeye ve Allah’a karşı
layıkınca saygılı davranmaya yönelik olmuştur. ***
Buraya kadar söylenenler, bazı âlimlerin ayet hakkındaki
yorumlarından ve bu yorumlar üzerinde Matüridî’nin yaptığı kısmi açıklama
ve değerlendirmeden ibarettir. Vahiy-akıl ilişkisinde, aklın hakkını veren ve
de bazı noktalarda aklın yetmezliğini vurgulayan Matüridî, ayet üzerindeki
kendi öz görüşünü şöyle açıklamaktadır:
Bana gelince, bahis konusu ayetin gerçek yorumu hakkında
herhangi bir bilgiye sahip değilim. Ayetin “HATIRLATMA” ve
§§
Te’vilâtü’l-Kur’an XV, 91 vd.
Adı geçen eser, s.93 vd.
***
“DİKKAT ÇEKME” fonksiyonu olmasaydı: “Bu ilahi beyan; tefsiri
yapılamayan, manası gizli kalan MÜTEŞABİH grubundandır” derdik.
Fakat sözü edilen İlahi Kelâm, öğüt sunma ve okunup kavranması insan
anlayışına indirgenen Kur’an gibi bir nimetin şükrünü eda etme
konusunda bulunduğundan yorum yapmaya ihtiyaç duyduk. †††
Buna benzer bir başka değerlendirmeyi de “Kevser” Suresi’nde
yaparak şöyle demektedir:
Kevser Suresi’nin yorumu hakkında tercih edilecek yöntem,
daha önce de değindiğimiz üzere, bu surenin Resulullah’a (a.s.) hitap
etme konusunda nazıl olmuş bulunmasıdır. Surenin doğrudan hedefi
diğer insanlar değil, bizzat Peygamber’in kendisidir. Binaenaleyh
Cenab-ı Hakk’ın ona yönelttiği “SALAT”, “NAHR”, “KEVSER” ve
diğer kavramların ne manaya geldiğini ancak Hz. Peygamber bilir. Bu
durum karşısında biz bu ilahi mesajın tefsirini yapmayı üstlenemeyiz;
zira Allah hakkında gerçek dışı iddialar ileri sürme tehlikesi mevcuttur.
Biz sadece yorumcuların görüşlerini aktarmayı uygun görüyoruz. ‡‡‡
Öyle zannediyorum ki Matüridî bu son iki paragrafla tebliğimizin
özetini sundu ve son noktayı da koydu.
Ona rahmet dilerken;Matüridî uzmanı ve müntesibi olan siz
saygıdeğer dinleyicilerime ve sempozyum tertip heyetine teşekkürlerimi
sunarım.
Kaynaklar
Te’vilâtü’l –Kur’an, I, nşr. Bekir Topaloğlu-Ahmet Vanlıoğlu, İstanbul
2005; III, nşr. Bekir Topaloğlu-Mehmet Boynukalın, İstanbul 2005; VI, nşr.
Bekir Topaloğlu-Mehmet Boynukalın, İstanbul 2006; VIII, nşr. Bekir
Topaloğlu-Halil İbrahim Kaçar, İstanbul2006; XV, nşr. Bekir TopaloğluMuhammed Masum Vanlıoğlu, İstanbul 2010; XVII,nşr. Bekir TopaloğluAhmet Vanlıoğlu, İstanbul 2010
Te’vilâtü’l –Kur’an’dan Tecumeler, Bekir Topaloğlu, İstanbul 2003
†††
‡‡‡
Te’vilâtü’l-Kur’an 94
Te’vilâtü’l-Kur’an XVII, 348
Download

Okuyun - Bilgeler Zirvesi