KARAVAN
karavandakiadam.com
YENİ BİR EDEBİYAT DERGİSİ
Nihal Tali | Karamsarlık Üzerine
Hakan Koç | Yalnızlık Üzerine
Çağdaş Mehmetali Sakalı | Osmanlıcaya Dair
Rukiye Yakar | İzmir’de Bir Yalnızlık Senfonisi
Fatma Begüm Dalga | Çıkılan Bir Yalnızlığın Öyküsü Özgün Halil Köse | Tarihin Sessiz Tanıkları
Kardelen Akçasağaç | Şampanya Köpüğü Baloncukları
Ocak 2015 | Sayı: 2
İÇİNDEKİLER
2
KARAVANDAKİ SESLER ÇAĞDAŞ MEHMETALİ SAKALLI 3
OSMANLICAYA DAİR
3
ÖZGÜN HALİL KÖSE
6
TARİHİN SESSİZ TANIKLARI
6
FATMA BEGÜM DALGA
7
ÇIKILAN BİR YALNIZLIĞIN ÖYKÜSÜ
7
NIHAL TALI
8
KARAMSARLIK ÜZERİNE
8
HAKAN KOÇ
9
YALNIZLIK ÜZERİNE
9
RUKİYE YAKAR
10
İZMİR’DE BİR YALNIZLIK SENFONİSİ
10
KARDELEN AKÇASAĞAÇ
11
ŞAMPANYA KÖPÜĞÜ BALONCUKLARI
11
2
Osmanlıcaya Dair
Son dönemlerde gündemde olan Osmanlıcaya dair bazı düşünceler...
Yazan: Çağdaş Mehmetali Sakallı
Şu sıralar sıkça gündeme gelen Osmanlıcanın zorunlu ders olarak okutulması hakkındaki görüşlerimi
bildirmek istiyorum. Öncelikle belirtmeliyim ki bu
görüşler ban ait olup, öznel yorumlar içerecektir. Dergideki arkadaşlarımdan bana katılmayan birçok insan
olacaktır, ben sadece bu konu hakkındaki görüşümü
bildirmek istiyorum.
Arap Alfabesi ve Osmanlıcadaki Dil Bilgisi Kuralları:
Arap alfabesinin Türk dilinin yapısına aykırı olduğunu
söyleyebiliriz. Çünkü bu alfabede bir harf, Türkçedeki
birkaç harfi karşılayabiliyor. Arapça ve Farsça kökenli
kelimelerde, kelime sonundaki vokaller ile uzun vo-
bir Fars bundan 100 yıl önceki dili bizden çok daha iyi
anlayacaktır.
kaller dışındaki vokallerin gösterilmemesi anlamı iyice
güçleştiriyor.
Geçtiğimiz günlerde metrobüste Abdullah isminde
biriyle tanıştım. 2 yıl önce Yemen’den, Türkiye’ye gelmiş
üniversite için. Bildiğiniz üzere Yemen’de Arapça konuşulmakta. Bu süre zarfında Türkçeyi öğrenmiş, şive meselesini aşamasa da gayet akıcı bir Türkçesi var. Ona ”Türkçede
Arapça kökenli birçok sözcük var, yeni geldiğinde o sözcükleri anlayabiliyor muydun?” sorusunu yönelttiğimde
”Türkçenin %40’ı Arapça, kelime konusunda çok sıkıntı
yaşamadım.” cevabını aldım. %40 meselesi biraz abartı
olsa da Türkçemizin bu kadar temizlenmiş olmasına
rağmen, 100 sene önce bile Arapça ve Farsça sözcüklerin bolluğu sebebinden o eski dili anlayamamamıza
rağmen, anadili Arapça olan biri nasıl oluyor da Türkçe
öğrenirken kelime sıkıntısı yaşamıyor, anlamak zor. Şu an
kullandığımız dil dahi Türkçeden uzak. Yine de Türkçe
olduğunu söyleyebiliriz. Dile dair görüşüm elbette tüm
yabancı kelimeleri atmak değil nitekim gerek konuşma
dilinde gerekse dergimizin yazılarında yabancı kelimeleri
sıkça kullanmaktayım. Çünkü yabancı kelime kullanmaya
Türk dilinin yapısına bu denli aykırı bir alfabenin
kullanılması Osmanlıcayı Türkçe yapmaktan çıkarmaz.
Ancak bana sorarsanız bu alfabe kullanılmamalı.
Osmanlıcaya dair asıl fikirlerimi birazdan okuyacaksınız.
Osmanlıca Türkçeyle alakasız bir dil desek yeridir. Size
çok basit birkaç örnekle bunu açıklayacağım.
İlkokuldan aşina olduğumuz Alp Er Tunga sagusunun bilinen o ilk kıtasını değil de son kıtasını ele almak
istiyorum.
Osmanlıcanın sözlük tanımı bile ”Arapça ve Farsça
hâkimiyetindeki Türkçedir.”. Bu dil Türk dil yapısını ihlâl
eden birçok kelime ve yapı içermektedir. Bir Arap ya da
3
Arapçadan esinlenerek iyelik eki olarak„-î” kullanılmıştır.
Könglüm için ötedi.
Yitmiş yaşıg kartadı.
Kiçmiş ödig irtedi.
Tün kün kiçip irtelür.
İşte bazı örnekler:
Rumî takvim: Rum’un takvimi
Gönlüm içten yandı.
Yetmiş yaş yaşlandı.
Geçmiş zaman arandı.
Tüm günler geçse de,
Yine de aranır.
Hicrî takvim: Hicrin takvimi
Miladî takvim: Miladın takvimi
Türkî: Türkü kelimesinin eski Türkçedeki telaffuz şekli.
Maddî: Madde kökünden gelir, somutluğu ifade eder.
Bu iki kıtanın dilleri arasında bariz var bir fark söz konusu. Ancak Alp Er Tunga’nın 7. yüzyılda yaşadığı biliniyor.
Yani 14 asır öncesinin diliyle günümüz dilini kıyaslıyoruz
ki coğrafya farkı da söz konusu.
Sünnî: Sünnet ehlinden olan kimse anlamına gelir.
Sünnetle aynı kökten olduğunu tahmin etmek çok da
zor olmasa gerek.
Şimdi ise 1870-1937 yılları arasında yaşayan
Servetifünûn şairi olan Cenap Şehabettin’in Elhânışitâ
şiirinden birkaç dizeyi ele alacağız.
Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.
Türkçeden böylesine uzak bir dilin Türkçe olduğunu
ısrarla savunanları anlayamıyorum. Bakın benim kastım
sarayda kullanılan dil, halk dili her zaman Türkçe kalmıştır.
Elbette Arapça ve Farsçanın etkileri orada da olmuştur
ancak bu, dilin ” Türkçeliğini” bozmamıştır.
Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş;
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar
Geçen eyyâm-ı nevbahârı arar…
Ey kulûbün sürûd-i şeydâsı,
Ey kebûterlerin neşîdeleri,
O bahârın bu işte ferdâsı:
Kapladı bir derin sükûta yeri karlar
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar!
”Osmanlıca Yüksek Zümre Dilidir”
Yarım asırlık Osmanlı döneminde halk hiçbir zaman
Osmanlıca konuşmadı, konuşamadı.
Türkçe konuşan halk, Arapça ve Farsça kuralları, kelimeleri benimseyemedi. Cumhuriyetin ilk yıllarında dahi
etkisini hissettiren Osmanlıcayı konuşan birine Anadolu’nun hiçbir yerinde rastlayamazsınız. Aksine Anadolu’da
öze yaklaşan bir dil kullanılır. Örneğin geçen kelime incelerken ”buğasa” diye bir kelimeye rastladım, ineğin boğa
istemesi anlamına geliyormuş. Ve öz Türkçe. Anadoluda
kullanılıp kullanılmadığını merak ettim, çocukluğunu
Anadolu’da geçiren anneme sordum böyle bir kelime bilip bilmediğini. Annemin yanıtı ”Boğasak deriz bir ona.”
oldu.
Halk böylesine öze yakın bir dil kullanırken, Sarayda,
resmi kurumlarda ve yüksek zümrede Arapça ve Farsça
tesirindeki Türkçe konuşuluyordu. Her ne kadar Türkçe
denilebilirse...
Bir beyaz titreyiş, bir dumanlı uçuş,
Eşini kaybeden bir kuş gibi kar
Geçen ilkbahar günlerini arar...
Ey kalplerin çılgın ezgileri
Ey güvercinlerin marşları,
O baharın işte yarını bu:
Kapladı derin bir sessizliğe yeri
karlar
Ki sessizce sürekli ağlarlar.
Şiirin en sade dizelerini ele aldım, dileyenler diğer dizeleri inceleyebilirler. 100-150 yıllık bir şiirin en sade dizelerine göre oldukça ağır, anlaşılması zor bir dil var. 14
asırlık bir eserle 1 asırlık bir eser arasında bariz bir dil farkı
mevcut.
Aynı zamanda Osmanlıca Türkçenin yapısını „bozmuştur!”Tamlamaların Türkçenin yapısına aykırılığına hiç girmiyorum, Türkiye Türkçesindeki basit kuralları bile ArapFarslaştırmıştır. Örneğin Türkiye Türkçesinde iyelik eki
bildiğiniz üzere „-ın, -in, -un, ün”dür. Ancak Osmanlıcada,
”Osmanlıca Ölü Bir Dildir”
Osmanlıcanın kullanım alanı günümüzde yok denecek
kadar azdır. Üniversitelerde elbette arşiv araştırmaları
4
için okutulmalı ama size soruyorum bir lise öğrencisinin Osmanlıcayla ne işi olabilir ki? Günlük hayatta
kullanacak bir alanları yok. Çünkü dünyada Osmanlıca konuşan tek bir insana bile rastlayamazsınız. Şimdi bana çıkışanlar olacaktır, sanki lisede öğretilen her şey günlük hayatta işe yarıyor diye. Haklılar da , bu
eğitim sisteminin büyük bir sorunu.
Kimi eski kitapları seviyordur, eski dile ilgilidir. Eski dile ilgisi olanlar ise Osmanlıca kurslarına katılabilirler,
sıkça rastlanıyor bu kurslara. Ama bu ölü dilin „zorunlu ders” olarak dayatılmasının hiçbir mantığı yok.
Sizi mantıklı düşünmeye çağrıyorum, şu an çevremizde birçok İngilizce ve Fransızca tabela görüyor ve
İngilizce sözcük günümüzde sıkça rastlıyoruz. Birçoğumuz buna büyük tepki gösteriyor. Bunun sebebi
Batı’ya yakın olmamız. Ve dilimizde bu kadar yabancı sözcüğe rastlar hâle gelmemiz ne kadar acı verici bir
durum. Zamanında İslâmiyet Doğu’ya yaklaştık ve şu an nasıl sular seller gibi İngiliz-Fransız kökenli sözcük
alıyorsak o dönem de aynı şekilde Arap-Fars kökenli sözcükler aldık. Ve Osmanlıca denen dil ortaya çıktı.
Batı’dan sözcük almamız ne kadar yanlışsa Doğu’dan sözcük almamız da o kadar yanlış.Özetle Türkçenin
katledilmiş hâli olan Osmanlıcanın „liselerde”,”zorunlu ders” olarak okutulması hiçbir akla hizmet etmemekte. Başta da belirttiğim gibi bunlar tamamen kendi görüşlerim, katılmak ya da katılmamak sizin seçiminiz,
iyi okurlar.
5
Tarihin
Sessiz
Tanıkları
Yazan: Özgün Halil Köse
Tarihi eserlerin günümüzde ne vaziyette olduğuna dair düşünceler...
Tarihi eserlerin “koruma” altına
alınması gerçekten çok güzel bir
büyük yaşanmışlıklarıyla tüm sırları
içlerine gömerler.
girişim. Bu güzellik de tarihin sahip
Bu, çok sevdiğimiz bir
insanı bir kapsüle hapsedip onu “korumaya” ben-
olduğu gizemden ileri geliyor. Ko-
Bir başka büyük örnek, çeşmeler-
ruma altına alınan eserleri değerli
dir. Neleri saklar, neleri temizler yıkar
kılan, belki de hepimizden daha
sularıyla. Nice büyük, belki kimisi
fazla tarih gizemine tanıklık etmiş
imkansız, aşklar o çeşmelerin başında
olması.
hayat buluyordu, ve hatıraları o çeşme-
altındaki “tarihin suskun
lerin başında yıkanıp, temizlenip gitti
tanıkları” da aynen bu
ayrılığın acısıyla beraber.
durumda ve acı çekiyor-
Bir düşünsenize, sadece 100 yıllık
bir eser bile kim bilir neleri gördü de
zer. Fakat çok değerlimiz
nefes alamazsa ölür…
Günümüzde,
koruma
lar. Eski bir ev kalıyor ve
sanki anlatsa dünyanın sonu gele-
Korumak diyoruz iyi, hoş da; nedir
cek gibi büyük bir titizlikle saklıyor.
bu “korumak”? Pek çok şeyde olduğu
izin
Mesela bir ev… Bir evin tanıklık ettiği
gibi bu konuda da son derece ezbere
se
ne büyük sırlar olabilir düşünsenize.
gidiyoruz. Koruduğumuz şeylere bir
onun yaşam alanı elinden
Ne büyük yasak aşklar, ne büyük
dokunulmazlık verip, hayatlarımıza de-
alınabiliyor. Tarihi eser an-
fedakarlıklar, ne büyük acılar… An-
vam ediyoruz. Onların yaşam alanlarına
cak yine o tarihi doku için-
cak söylemez hiç birini. Hepimizden
saygı aklımızın ucundan bile geçmiyor!
de yaşayabilir.
”Birilerinin çıkıp bu sessiz kahramanları korumak
istemesi çok güzel ve erdemli. Kendini savunamayan, sesi dahi çıkmayan varlıkları, tarihin tanıklarını,
koruyoruz. Ne kadar güzel!”
Bugün gördüğüm bir çeşme feryat ediyordu adeta, gözlerinden
tıp tıp diye yere düşen yaşlar beni derinden yaraladı. Tarihi bir çeşme, ancak çevresi son derece modern döşenmiş. Muslukları ile yer
arasındaki mesafe yarıdan aşağı inmiş. etrafı defalarca kez dolgu
yapıldığı için artık bırakın su içmeyi el bile yıkanamayacak kadar
alçakta. Belki de yer yüksekte!
Öyle acı içinde ki. Sadece bir asırdan fazla zaman önce emektar
ustasının, üstüne kazıdığı işlemeler kaldırım taşları altında kalmış.
Sadece korunmuş, hiç saygı duyulmamış.
Sesi çıkmayan tanıklar korunuyor olmaktan memnun mu acaba?
Kim bilir belki de kendi dönemleri bittiğinde sökülmüş olmayı
yeğliyorlardır. Arkadaşlarıyla aynı hurdalıkta, hiçbir şeyden korunmaya ihtiyaç duymamayı…
6
onu koruyor, yıkılmasına
vermiyoruz.
Kim-
dokunamıyor.
Fakat
Çıkılan Bir Yalnızlığın Öyküsü
İnsan az öncesine kadar nefes alamamacasına kalabalık hissederken şimdi nasıl bu kadar yalnız hatta yapayalnız hissedebilirdi?
Geçenlerde yalnızlığa bir yolculuğum oldu. Kendimi kolumdan tutup çekerek götürdüğüm bir yolculuk.
Bilirsiniz bazı şeyler kendinizi yanınızda götürmeden olmaz. “Hadi!” dedim, “Bir isim koyacağız buna.” Ruhumu
gri sarmaşıklar bürümüşken sisli günün basıncında, arafta kalan düşüncelerimi kurtarmak içindi bu yolculuk.
Soğuk havaları severim; düşüncelerimi mi yoksa bedenimi mi dinç tuttuğundandır bilinmez ama severim.
Kendimle yalnız kalma fikrini düşündükçe boğulacak gibi oluyordum, hep bir kaçış hep bir çıkmaz… İşte,
çıktığım bu yolculukta adını bilmediğim bir durakta indim. Hiç düşünmeden yürüdüm. Yürüdükçe hafiflediğimi
hissediyordum. Kendimce yürümek, özgür olmaktı çünkü. Hele bilinmezliğe yürümek… Yürürken pek çok
ses duyuyordum fakat hiçbirini diğerinden ayıramıyordum. Çevremdeki sesler karmaşık, alacalı bir yumak
halini alıyordu. Saatlerce yürüdüm. Tabanlarım ağrıyana kadar yürüdüm hatta. Daha önceleri insani bir anlam yükleyemediğim kaldırım taşları sanki acıyarak bakıyordu biçare düşmüş çehreme. Her adımım hüzünlü
bir yüzleşmeye götürüyordu beni… Derken karşımda o yüce maviliği gördüm. Denizin kokusunun genzimi
yaktığını, gözlerimin dolduğunu hissettim. Tabanlarımın ağrısı dizlerime vurdu ve birden güçsüzleştiğimi hissettim. Oturmaya ihtiyaç duydum. Uzun zaman sonra kendimle ilk kez bir bankta yalnız kalıyordum. Kendi
gözlerime karşıdan bakmak, denizin ve çevredeki silüetlerin gözlerimdeki yansımasını görmek istiyordum.
İmkânsız kelimesinin olasılıkları kol geziyordu zihnimin tehlikeli sokaklarında… Düşünüyordum. Çünkü
düşünmek haz veriyordu bana… Güneş’in sıcak ışınlarıyla yıkanıp gevşeyen ve gerinirken esneyen bir kedinin
duyduğu türden biz hazdı bu fikrimce… Dalıp gidiyordum. Bir dalmak ki bu, boyut değiştirircesine… Boşluğa
düştüğümü sanıyordum. Boştu şehir, bomboş… İnsan az öncesine kadar nefes alamamacasına kalabalık hissederken şimdi nasıl bu kadar yalnız hatta yapayalnız hissedebilirdi? Denizin hırçın dalgaları haklardı belki
beni o an; fakat içimdeki hüzünden olsa gerek karşımda griye bürünmüş deniz bile durgun seyrediyordu
o gün yolunu. Aklıma geçmişim geliyordu, duraksıyordum. Ve sevdiğim şairler geliyordu aklıma, onlardan
bana kalan birkaç güzel satır... Kendimle bütünleştirdiğim yazarlar ve onların sözleri… Kafka’nın şu sözünün
benliğimde vücut bulduğuna inanıyordum: ’’Benim yalnızlığım insanlarla dolu.’’ Bunları düşündükten sonra ne
yaparsam yapayım zihnimdeki bu yalnızlık savaşına son veremeyeceğim kanısına vardım.
Elbette her yalnızlık tek başına olmazdı. Benimki çok kişili bir yalnızlıktı. İçine birilerini dâhil ettikçe daha da
büyüyen… Umutsuz bir gülüşle baktım karşımdaki kudretli denize, derin bir soluk çektim içime. O solukla birlikte denizi çektim, griye dönmüş maviyi çektim… Akciğerlerimi o manzarayla doldurup ellerimle güç alarak
kaldırdım bedenimi ve ardıma bakmadan tıpış tıpış döndüm; o çok gürültülü yalnızlığıma…
Yazan: Fatma Begüm Dalga
7
Yalnızlık Üzerine
Yalnızlık kötü bir şey midir?
Yalnızlığı fiziksel ve zihinsel olarak ikiye ayırmak mümkün olabilir. Ben
bu iki yalnızlık türünden, zihinsel yalnızlığın insan üzerinde daha fazla
etki kurduğu düşünmekteyim. Modern dünyada fiziksel yalnızlık tam
anlamıyla mümkün olmasa da zihinsel yalnızlık daima var olabilir. Zihinsel
yalnızlıkta toplum bireyin benliğini yok etmeye çalışan bir rol üstlenir. Bu
yüzden zihinsel yalnızlık devamında fiziksel yalnızlığı getirebilir.
Fiziksel yalnızlık ise toplumu bir kurtarıcı olarak görebilir. Var olduğu
durumu değiştirme umudu ve şansı zihinsel yalnızlığa göre, oldukça daha
azdır. Bu iki kavramı daha derin bir şekilde incelemek mümkün fakat bu iki
yalnızlığın kötü olduğunu düşünenler de fazlasıyla mevcut.
Bu düşünceyi aydınlatmak için bazı konularda anlaşmak gerekiyor.
Bir ruhun vaziyetinin bir başka ruh tarafından belirlenmesi, bir insan
için en kötü bağımlılıklardan birdir. Son derece aciz bir durum olan bu
şey, mutluluğu kendinden başka bir ruhta aramaktır da aynı zamanda.
Mutluluğu başka bir ruhta arayan birey, eninde sonunda mutsuzluğa
mahkûm olacaktır. Mutluluk, dürüstlüğü de gerektirir. Birey ise kendine
en dürüst olabilir. Bu sebebinde katkılarıyla daimi mutluluğa ulaşmak
isteyen birey onu başlarında değil kendinde arama yoluna gitmesi doğru
bir düşünce olacaktır. Bu doğrultuda yalnızlık aslında hiç de düşünüldüğü
gibi insanın düşmanı değildir.
Çoğunlukla sahip olunan düşünceler topluma göre şekillenir. Hatta bazen bu; bireyde öylesine gizli şekilde olur ki birey, bu inancının toplum
aracılığıyla kendisine geçtiğini fark etmez.
8
Yazan: Hakan Koç
”Tüm
belalar,
yalnız
kalma
yeteneğimizin olmayışından gelir
başımıza.”
Jean de La Bruyère
Birey yalnızlığı kötü bir vaziyet
olarak görmeyip benimserse ebedi
ve güvenilir mutluluğa ulaşır. Aynı
zamanda yalnızlığı, bir sıkılma veya
ne yapacağını bilememe durumu
olarak görmek yanlış bir düşüncedir. Çünkü insan kendi içerisinde
kendine bir evren olabilir. Bu evrende bireye daimi olarak fazlasıyla
doyurucu şekilde eşlik edebilir. Bu
evren bireyi olumsuz duygulara
götürmekten çok bir çeşit mutluluk
kaynağı olduğu bilinmelidir. Çünkü
birey sandığından çok daha zengin
bir dünya barındırır kendi içinde.
Fiziksel yalnızlık mümkün değildir
çoğunlukla fakat zihinsel yalnızlık
her zaman birey için var olabilir.
Birey kendini yalnız hissettiği vakitlerde, tüm dertlerini yine kendinde
çözebileceğini bilmesi, ve yalnızlık
diye adlandırıp olumsuz bir şey olarak benimsediği şeyin aslında hiç de
öyle olmadığını mutlak suretle bilmesi önemlidir.
Karamsarlık Üzerine
Skolastik bir eğitim sistemine hapsolmuşuz biz.
Yazan: Nihal Tali
“Ben onu sana yiyesin diye aldım, martıya atasın diye
değil!”
Bu sayıda sizlerle Ezgi’nin Günlüğü’nün Sarhoş Balık
dilimlerine mesaisi sıkıştırılmış birer insancık olacağız.
ile Topal Martı şarkısından esinlenerek yazdığım öykümü paylaşmak isterdim. Ama içinde bulunduğum
Öyle hayallerim vardı ki. Şimdi ise istediğim tek şey
vaziyet şimdi yazacağım yazıyı paylaşmamı gerektirdi.
bir tarım kentine yerleşip çiftçilik yapmak. Kitaplar
Çünkü yazdığım öykü umut dolu, düşündürücü. Lakin
okumak, gramofonda müzik dinlemek... Ama en çok
şimdiki ruh halim ise epey karamsar ve bir parça asabi.
kitap okumak. Çünkü okunmayı bekleyen o kadar çok
kitap var ki… Tanışmayı beklediğim pek çok kahra-
Neden mi efendim? Çünkü yavaş yavaş monoton ki-
man... Ama bunları yapacağım yerde kalkıp inceleme
tleye girmeye başladığımı fark ettim.
araştırma kitaplarındaki başkalarının fikirleri olan olan
düşünceleri kendime benimsetmeye çalışıyorum.
Okul vaktimin çoğunu alıyor. Kendime vakit
Sürekli bir telaş bir yere yetişme halindeyim. Hızlı hızlı,
ayıramadığımı fark ettim. Pek çok yapmak istediğim
koşmazsam kaçacak gibi. Oysa ben acele etmeden
şey varken hepsini her gün ertesi güne erteliyorum.
yaşamak istiyorum.
Ve okuduğum bölümün bana pek getirisi olmadığının
da farkına varmam cabası. Skolastik bir öğrenim siste-
Hâl böyle olunca düzene ayak uyduramıyorum. Çe-
mine hapsolmuşuz hepimiz. Her daim başkalarının
vremde her şey hızlı tükeniyor, korkuyorum çok kor-
düşüncelerine göre konuşup duran bize yorum yap-
kuyorum. Sanırım benim eski zamanlarda yaşamam
ma hakkı tanınmayan minik insanlarız sadece. “ Şu
gerekirdi.
yazara göre Namık Kemal şöyledir.” Kendi fikirlerimiz
her daim öteleniyor. Bizim yerimize düşünen birileri
Galiba epey kararttım içimizi. Olsun kararmak iyidir
var nasılsa, bizim okumamız gereken eserleri okuyup
bazen. Umutsuzluk, karamsarlık da iyidir efendim. Bak-
yazarın kişiliğini tespit ederek kitaplaştıran insanlar
terilerin bile yararları var, karamsarlığın mı olmayacak?
varken biz niye uğraşalım ki. Onun yerine hafız gibi
İnsan karamsarlıkta umut etmeyi özler, umut etmenin
ezberlesek daha mantıklı (!) olmaz mı ?
kıymetini bilir. İçinizi karartmaktan korkmayınız hatta
bu karanlıkta tehlikeli ıvır zıvırı devirip ortalığın alev
İşte biz böyle böyle tekdüzeleşiyoruz. Yarın öbür gün
almasından da korkmayınız. Zira Nazım’ım ne demiş:
iş hayatına atıldığımızda da tıpkı eğitim sistemi gibi
skolastik ve yüzeysel bir birey olacağız. Her şeyden öte
-Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak
tekdüze insanlar olacağız. Yorum kabiliyeti ve bakış
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?
açıları bir bir elinden alınmış, hazıra alışkın 8-5’lik saat
9
İzmir’de Bir
Yalnızlık Senfonisi
Bir günün daha intihar ettiği dakikalarda yine
yalnızlığının omzuna başını yaslamıştı genç kız.
Uzakta yanıp sönen şehrin ışıklarında takılı kalmıştı
düşünceleri. Her şehirde ışıklar, her ışıkta sıcak bir
evin huzuru ve her huzurda bir parça yaşanmışlık...
Zaman geçtikçe, biz bizden geçtikçe, yüze bir
kırışıklık daha eklenince insan yaşamış oluyordu değil mi? Eğer insanlar onun her sabah aynada
gördüğü şeyi görebilseydi bunun adını‚’yaşanmışlık’’
değil, ’’ölememişlik’’ koyarlardı.
Bu hayatta mutluluk senfonisinin en arkasında
bulunan vokallerdendi o. Sadece eşlik edebilmişti, hiç yönetemişti. Gideninin arkasından ağlarken
boğulduğu hıçkırıklar notaları dahi kaçırmasına
sebep olmuştu. Denizin tuzlu kokusundan tutup kaçırdı zihnini. Tuzunun tenini yakışını sevmişti İzmir’in, canını değil. Oturduğu hasır koltuğu
gıcırdatarak hareket etti yerinde. Omuzlarından
düşen ılık battaniyesini kavrayıp tekrar örttü
dünyanın ona yüklediği tonlarca yükten çökmüş
sırtına. Açıkta kalan ayaklarına baktı, küçüklüğünden
Yazan: Rukiye Yakar
beri vazgeçemediği toz pembe çoraplarına...
Yaşamındaki ‚’toz pembe’’ kalan tek şeye...
Buruk bir gülümsemeyle selamladı onları. İçinde
Yıllarını bırakmıştı beyaz bir mermerin altında. Şim-
ukte kalmıştı her zaman bir şeyler. Alışmıştı aslında
di ise geçen onca seneyi umursamadan aynı günde,
yarımlığa. ’’Olmayacak.’’ dedi mırıltı ile fısıltı arasında
aynı saatte, aynı yerde rutin ayinini yapıyordu. Arka-
kalan ses tonuyla. Gidenin ardında elinden tuttuğu
da çalan müziğe eşlik etmeye çalıştı, duyamayınca
çocukluğu, kalbinin burukluğu, sesinin kuruluğu ile
doğruldu, kulak kabarttı. Radyoları bir kez daha se-
kalakalmıştı. Yıllarını bırakmıştı beyaz bir mermerin
vdi, yine beklemediği anda başını çıkarmıştı notalar
altında. Şimdi ise geçen onca seneyi umursama-
kara kutudan. ’’ Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi
dan aynı günde, aynı saatte, aynı yerde rutin ayinini
dersin?’’ diyordu Selma Hüner.
yapıyordu.
10
Sanırım şimdi tüm şehir kaçıyordu, güneş her sabahki gibi doğuyordu çünkü. İzmir de severdi
karanlıkta kaybolmayı, İzmir içinde, İzmir dışında, İzmir benliğindeydi. Yutkundu sessizliğinin yarattığı
düğüm boğazını aşıp yüreğine insin diye. Parmaklarını battaniyesinin içinden çıkarıp güneşe doğru
uzattı,canını daha çok yakabilecek bir şey olup olmadığını öğrenmek istercesine.Umutsuzca indirdi
elini. Derin bir çekişten sonra söyleyeceklerini nefesinin oluşturduğu dumana karıştırdı. Beklemekten
yorulan bedenini orada bırakıp kaçmak istedi, onu da beceremedi. Yıllardır beklediği gemiyi bu gece
de sabahlayarak gözlemişti, hiç gelmeyeceğini bile bile, susa susa, özleye özleye...
11
Şampanya
Köpüğü
Baloncukları
Evet, artık beni tanıyorsunuz. Ben yolda
Ben biricik Karavan’ımızın çiçeği burnunda yazarı
gördüğünüz o hiç gülümsemeyen, soğuk; insan-
Kardelen. Hatta çiçeği burnumda oluşumdan ötürü
lara başta alışamayan, mesafeli; hatta insanlardan
bu yazım boyunca kendimi bir ayçiçeği ilan ediy-
çoğunlukla kaçan kadınım. Ben bağlandığı za-
orum. Zira bütün yazı boyunca yüzümü güneşe, yani
manlarda kopamayan kadınım. Ben kelimelerine
size dönüyor olacağım.
aşık kadınım. Hâl böyleyken, bir akşam,yine hiçbir
şey yapmadan her şey üzerine konuşurken, birbi-
Madem bu bir Karavan ve madem bir yolculuğa
rimize şarkılar dinletirken Çağdaş celallenip, “sen
çıktık, o halde bir de şarkımız olması gerekmez mi siz-
yazıyodun dimi ya?” dediğinde, omuz silkip “evet
ce de? Yazıyı yazıyor olduğum süre boyunca biramın
noldu ki?” dedim. Tabi o zamanlar habersizdim bir
hemen yanında sigaram yanıyor olacak ve arkada
anda ufuk çizgisinde uçan bir kuş olacağımdan.
Asha’dan ”Come Away With Me” çalacak, dolayısıyla
okurken de aynısını yapmanızı şiddetle tavsiye ediy-
“Ya biz bir dergi yazıyoruz. Amatörüz daha. Ama
orum. Ne diyor Asha ? ”Uzaklara gel benimle.”
çok güzel bi’şey. Bizimle yazsana.”
Sayılar boyunca benim Deli olduğum konusunda
Bir cümlenin ve akabinde gelecek olan bir linki-
hem fikir olacağız zaten ama, madem bu benim ilk
n,ve o linkten çıkacak olan bir derginin ve o dergiyi
yazım, size önce kendimi tanıtayım. Sonra da ne-
okurken bir insanın ne kadar heyecanlandırabilecek
den yazıma bir şampayanın köpüğünü isim olarak
olduğunu
seçtiğimi anlatayım.
Karnımda şampanya baloncuklarının patladığını
hissederek
Not : Aramızda kalsın,hiç şampanya içmedim. Ama
bilmiyordum
hem
de.
henüz.
Evet
evet
Öğrendim.
şampanya
baloncukları. Hiç içmemiş olmama rağmen bunu
Çağdaş söz verdi, deneyeceğiz.
hissettirecek kadar güçlü patlamalar.
Efendim bendeniz, oldukça minyon, kendi ha-
“Oğlum bayıldım lan. Harikaymış.”
linde, delice sigara tüttüren (öyle ki artık paket almaya para yetiştiremeyeceğine karar verip tütün
Söyleyecek binlerce kelimeniz olduğunda, hepsi
sarmaya başlamış), her güne yeni bir ruh hali ve yeni
aynı anda çıkmak istediğinden sıkışıklık olur beyni-
bir kimlikle uyanan, hiç kimseyi ve hiçbir durumu
nizde,hepsi birbirini ezmeye çalışırken iç içe girer
yargılamayan, her durumda bulunmuş ve içinde su-
ve söyleyecek o kadar hiçbir şeyiniz olmaz ki en
smayan bir ses olduğu için yazan bir insanım. Sylvia
saçmalarını söylersiniz.
Plath söylemişti bunu Sırça Fanus’u neden yazdığını
sorduklarında. Ne kadındı be?
Öyle böyle anlaştık velhasıl. Ben de bir baktım
12
Ben de bir baktım yazıyorum. İyi de oldu bence. Umarım siz de böyle düşünüyor olursunuz. Çünkü hep
inandığım bir şey var; ışığınız başkalarının karanlığını aydınlatmaya yetmiyorsa,karanlıktasınızdır. Ben ışığım
artık aydınlatsın istiyorum.
Bu sayı yazımın konusu yazmanın ne olduğu olsun madem. İnsanın neden yazıyor olduğu olsun. Çünkü ben
inanıyorum ki kendini en şair ilan edenler, yazmaya en uzak olana kadar herkes bir kaç satır da olsa yazıyor
bir yerlere. Kimi yazının ortasında bırakıyor kalemi, sıkılıyor; kimi inatla deniyor doğru kelimeyi bulmayı,
kimi yazdıkça rahatlıyor, kimi de ben işte, ancak yazarken gerçekten kendisi olabiliyor. Ancak yazarken ışık
tutuyor en derinlerindeki düşüncelerine. Zaten genelde paslanmış ya da küflenmiş oluyor o düşünceler,
beklemekten, zihnin karanlığından.
Diyeceğim o ki, yazmalı insan. İçi tozlanmadan,duyguları eskimeden yazmalı. Behçet Necatigil’den bir kaç
alıntı yapayım tam buraya.
“Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen,
tutuk, saygılı.
Bütün
yakınlarınız
Sizi
yanlış tanıdı.”
Hepimiz bunu yapıyoruz. Bunu yapmayalım diye yazmalıyız aslında. Söylemesi zor, biliyorum. Gözlerinin en içine bakıp ona olan sevgini, özlemini, nefretini söylemesi çok zor. Ama hep yarınlara bırakıyoruz
duygularımızı. Ve onları ifadeyi tabi. Hep incitiyoruz en başta içimizi, sonra dışımızdakileri. Biz önce kendimizle konuşmayı bırakıyoruz, sonra başkalarına edecek tek bir kelam kalmıyor. Onun yerine, yazmalı insan.
Söyleyeceklerini. Hissettiklerini. Kendinden başlayarak. Kendini tanımalı önce. Kendini yazmalı. En içini. En
derinlerini. Sonra başkalarına tanıtabilmeli. Kendimize uzağız. Kendini bulmalı insan. Bence bunu da ancak
yazarak yapar. Çünkü yazmak dediğiniz; menekşelerin mor olduğu, aşıkların kara sevdaya tutulduğu sanat
olmak zorunda değil. Bazen tam olarak marangozluktur yazmak. İnsanın kendine şekil verme zanaati. Burda
da Ahmet Haşim’in çok sevdiğim bir sözü vardır. Paylaşmazsam olmaz.
“Şiir bu tarzda bir inilti olmakta devam ettikçe şair kelimesi, müthiş bir hastalığın ismi gibi, sağlıklı insanları
elbette korku ve iğrenme ile titretecektir.”
Yani diyor ki şiir sadece aşkın, acıların, öyle yapış yapış ve yapmacık duygusallığın aracı olmak zorunda
değil. Sen yaz. Varsın kötü olsun. Hastalık değil yazmak. Kendini anlatmak hastalık değil. İçindeki hastalık
olsa bile. Çünkü bakarsın bir gün vaktin olmaz artık onları anlatmaya. Sadece ölümle ayrılmaz insanın hisleriyle yolları. Ya sevgisini kaybeder ya sevdiceğini. Geniş zamanlar yok. Cemal ne demiş, “Hayat kısa, kuşlar
uçuyor.” İçindeki kuşları kaybetmeden yaz. Kendini kaybetmeden yaz. Yaz ki çiçek açsın içindeki topraklarda.
Huzur ancak yazmakla doğuyor,sükût bile yazıda. Hiç konuşmadan, milyonlarcasını yazıyorsun.
Yazımı Behçet’le bitireceğim tekrar. Demek istediğimi pek güzel özetlemiş vesselam.
13
“Siz
geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi
dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların
telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği
aklınıza gelmezdi.”
Ama geçiyor zaman. Siz de kalmıyorsunuz olduğunuz yerde. Orada kalacak tek şey birkaç satır oluyor.
Bırakın o satırı. Ölümsüzlüğün tek çaresi budur bence.
Bu seferlik benden bu kadar. Tekrar merhaba ve ilk kez elveda.
- Ayçiçeği.
Yazan: Kardelen Akçasağaç
14
Hakan Koç | Genel Yayın Yönetmeni ve Yazar
[email protected]
Çağdaş Mehmetali Sakallı | Editör ve Yazar
[email protected]
Fatma Begüm Dalga | Yazar
[email protected]
Nihal Tali | Yazar
[email protected]
Rukiye Yakar | Yazar
[email protected]
Özgün Halil Köse | Yazar
[email protected]
Kardelen Akçasağaç | Yazar
[email protected]
karavandakiadam.com
Download

Ocak Sayısı