Dilde, Fikirde, İşte Birlik!
Türk Boyları Konfederasyonu Kültür Dergisi
Sayı: 24
MAYIS 2014
ISSN: 1306-4533
MAHDUMKULU FİRAKİ
TÜR
K
B
I KONFED
AR
ER
ONU
SY
A
YL
O
TÜ
RK B
0
OY - 2
Dilde, Fikirde, İşte Birlik!
05
Türk Boyları Konfederasyonu
Kültür Dergisi
“Ne Mutlu Türküm!..”
Diyebilenlerin Sesi
Yayın Türü: Dört Aylık Yaygın, Süreli Yayın
Konfederasyon üyelerine ücretsiz dağıtılır
Sayı: 24 (Mayıs 2014)
TÜRK
Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit
etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek
tecellisine sahne oldu.
Bu sahne yedi bin senelik (en aşağı) bir Türk
beşiğidir.
Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı; Beşiğin
içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı.
Yayın Sahibi:
Türk Boyları Konfederasyonu Adına
O çocuk tabiatın şimşeklerinden,
yıldırımlarından, kasırgalarından evvela
korkar gibi oldu; Sonra onlara alıştı; Onları
tabiatın babası tanıdı, Onların oğlu oldu.
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü:
Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu.
Mecit HAZIR
Şimşek, yıldırım, güneş oldu.
Editör:
Türk oldu, Türk budur.
Durhasan KOCA
Nesrin GÜNEL İÇAY
Düzeltmen:
Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan
güneştir.
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Yusuf ŞAHİN
Av. Ahmet ÇELİK
İrtibat:
Yakup ATASITÜRK
Tel / Belgegeçer: 0312 4171275
E-Posta: [email protected]
Web: www.facebook.com/turkboylarıdergisi
Yönetim Yeri:
Şehit Adem Yavuz Sokak No: 9/11 Kızılay / ANKARA
ISSN: 1306-4533
Türk Boyları, Basın Ahlak Yasası’na uyar.
Dergide yer alan yazıların sorumluluğu
Yazarlarına aittir.
Yapım ve Basım:
SARIYILDIZ OFSET
İVOGSAN Ağaç İşleri Sanayi Sitesi
523. Sk. No: 31 Ostim / ANKARA
Tel: 0312 395 99 95 Fax: 394 77 49
Baskı Tarihi: 15 Mayıs 2014
Yayın Kurulu
Hukuk Danışmanı:
Prof. Dr. Ata ATABEY
Selahattin BAYSAL
Feyzullah BUDAK
Vedat ÇINAROĞLU
Prof. Dr. Necati DEMİR
Yavuz Selim DEMİRAĞ
Prof. Dr. Ahmet Bican ERCİLASUN
Prof. Dr. Baki ERDOĞAN
Dr. Bahattin ERGEZER
Prof. Dr. Ethem Ruhi FIĞLALI
Prof. Dr. Reşat GENÇ
Dr. Ali GÜLER
Prof. Dr. Abdurrahman GÜZEL
Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU
Prof. Dr. Mustafa KAFALI
Turgut ÖZBAY
Prof. Dr. Selahattin SARI
Prof. Dr. Cemalettin TAŞKIRAN
Kadir TOSUN
Prof. Dr. Fikret TÜRKMEN
Prof. Dr. Özcan YENİÇERİ
Ali YÜRÜK
24. SAYI
2014
4
İÇİNDEKİLER
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
İhanete Hayır,
Türk Milleti
ve Devleti
BölünEmez
Durhasan KOCA
Türk Boyları Konfederasyonu
Genel Başkanı
6
ANADOLU: bİN
YILLIK YURT MU?
KÜRTLER: BİN
YILLIK KARDEŞ
Mİ?
Feyzullah BUDAK
9
13
HOCALI’DA
YAŞANANLAR
SOYKIRIMDIR
Fazlı KÖKSAL
Yakup ATASITÜRK
TÜRKLERDE KADIN
Nesrin GÜNEL İÇAY
18
Selçuk ÖNAL
TÜRKİYE VE
TÜRKLÜK İÇİN
TÜRKİYE SİVİL
TOPLUM BİRLİĞİ
(TÜRKBİR)
KURULDU
SOYKIRIM
16
Prof. Dr. Nurullah ÇETİN
SANIK
KÜRSÜSÜNDEKİ
KAHRAMANLAR (III)
URFA MUTASARRIFI
NUSRET BEY
Av. Hasan AYDIN
14
TÜRKLER “TÜRK”
ADINI BIRAKINCA
23
AFGAN TÜRKMEN
ÖĞRENCİ BİRLİĞİ
TOPLANTISI
YAPILDI
26
Selahattin BAYSAL
30
BAŞBAKANA AÇIK
MEKTUP
Dr. Canan ARITMAN
3
Başkandan
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
24. SAYI
2014
İHANETE HAYIR, TÜRK
MİLLETİ VE DEVLETİ
BÖLÜNEMEZ
Durhasan KOCA
Türk Boyları Konfederasyonu
Genel Başkanı
T
ürkiye’de son yıllarda ısrarla sürdürülen etnik ayrışma politikaları sonucunda gelinen
nokta şudur; artık İmralı’da mahkum olarak
tutulan baş teröristin ve Kandildeki canilerin açıklamaları Diyarbakır meydanlarının yanı sıra Ankara ve
İstanbul meydanlarında da Anayasa ve kanunlar çiğnenerek TBMM üyeleri tarafından okunuyor. Kürtçü
siyasi partilerin temsilcileri açıkça özerklikten, federasyondan ayrı bayraktan bahsediyor, sonra da biz ayrılmak istemiyoruz diyerek adeta insanların zekasıyla
alay ediyorlar. Terör yandaşları Kazlıçeşmede “ya
müzakere ya savaş” pankartları açabiliyor.
Türk devletinin bölünmez bütünlüğüne ve Türk
Milletinin birliğine açık bir saldırı varken siyasi partiler birbirlerini açığa düşürecek oyunlar peşinde. Esefle ifade etmeliyizki böyle bir ortamda siyasi açıdan en
şuurlu kesim Kürtçü-bölücülerdir, çünkü ne istediklerini çok iyi biliyorlar ve bütün adımlarını ona göre
atıyorlar. Devletin yanlış politikası sonucunda daha
düne kadar milli birlik için mücadele eden devletin
yanında yer alan bölge insanı PKK-BDP-HDP ihanet
şebekesinin insafına terkedilmiş adeta onların saflarına itilmiştir.
Sürdürülen yanlış uygulamalarla ulaşılan siyasi
sonuç ise; 30 Martta yapılan yerel seçimler ile adeta
Güneydoğu’da bir Kürdistan federe bölgesinin şekillendirilmiş olmasıdır. Zaten etnik bölücü partinin yönetici ve milletvekilleri meydanlarda ve medyada açıkca “30 Martta Kürdistan’ın statüsü oylanacak” diye
ilan ediyorlardı. Hükümetin bu konudaki basiretsiz ve
yanlış uygulamaları ile işte bu hedefe ulaşıldı.
Şimdi Ağustosta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve gelecek yıl yapılacak olan genel seçimlerle
bu ülkenin üniter yapısı referanduma sunulmuş olacaktır Buna rağmen hükümet ve bazı destekçileri hala
çözüm adı altında adım adım bölünmeye giden bu yolun inşasına örtülü ya da açık destek veriyorlar. Tüm
bu gerçekler göz önüne alınarak bu ülkede kendisini
4
Türk hisseden herkes önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı
seçimleri ile genel seçimlerde Türkiye’nin üniter bütünlüğü veya bölünmesi için oy kullanacağını unutmamalıdır.
Bu arada Türk Milliyetçileri bu tabloda herhangi
bir tahrike asla yer vermeden bölgeye ve bölge insanına yönelik yeni bir yaklaşım geliştirmenin yollarını aramalıdır. Hiç kimse şunu unutmasın Kürt ve
Zaza etnisitelerine mensup kardeşlerimizin yarısı orta
ve batı kesimlerinde yaşadığı gibi evlilikler ve akrabalık ilişkileri dolayısıyla çok büyük oranda karma
aileler mevcuttur. Kürt ve Zazaların Türk Milletinin
diğer unsurlarıyla ilişkileri, Osmanlı dönemindeki
gayrimüslim-müslüman ilişkilerinden çok farklıdır.
Bin yıldır Anadolu mayasında ortak din ve kültürün
yoğurduğu bu beraberliği yok etmeye kimsenin gücü
yetmeyecektir, yeter ki bizler akl-ı selimle hareket
edelim.
Türk Milleti kavramı etnik aidiyetlerin üzerinde
milletin bütününü kapsadığı halde, bu gerçeği tam
tersine çeviren uygulamalarla gelinen noktayı iyi
anlamak ve milli birliği yeniden kurmak için kardeşlik bağlarını güçlendirmeye yönelik tedbirler almak
mecburiyetindeyiz. Bunu yaparken bu vatanın insanlarını bir bütün olarak kucaklayan temel anlayıştan
asla taviz verilmemelidir. Biz Türkler bu ülkede ev
sahibiyiz ve ev sahipliğinin gereğini yapmalıyız. Gelinen noktada artık bu bizim için tarihi sorumluluktur.
Millet olarak bunu yapmak ve başarmak zorundayız. Çünkü vatanımızın bütünlüğü ve milletimizin
birliği bakımından sancılı bir süreçten geçiyoruz.
Sorumluluk makamında olanlar bu sancıları yaratan
başka süreçlerin peşine takılıp giderken bizim dikkatimiz vatanın bütünlüğü ve milletin birliği üzerindedir. Çünkü biz varlığını bu vatana ve millete borçlu
dolayısıyla kendisini de geçmişe ve geleceğe karşı
sorumlu hissedenlerdeniz. Onun için öncelikli hassasiyetimiz budur.
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
Çünkü; son zamanlarda vatan topraklarının ayaklarımız altından kaymakta olduğunu, millet fertlerinin ise giderek birbirine karşı gergin ve sıkıntılı bir
hale gelmekte olduğunu hissediyoruz. Mevcut siyasi muhalefet yapıları bu vahim gidişe açık ve net bir
çare üretmediği gibi adeta iktidarın bu senaryosu için
seçilip yerleştirilmiş figüranları gibi duruyorlar. Öyleyse milletin büyük bir milli bilinçle hareket etmesine bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.
Böylesi bir durumda yapılması gereken nedir?
Vatan topraklarının ayaklarımız altından kayışını ve
millet birliğinin un ufak edilişini sonuna kadar sessizce seyretmek mi? Yoksa milletin idrak ve idaresini,
varlığımızı tehdit eden gelişmelerin önüne bir duvar
gibi koymak mı? Elbette büyük Türk Milletinde bu
idrak ve irade vardır ve bu varlık tarihte bizim ecdadımız tarafından defalarca kanıtlanmıştır.
Elbette bugünün nesli olarak biz de, bizi biz yapan
ve varlığımızı borçlu olduğumuz değerlerin yok edilişini sessizce seyredecek değiliz. Çünkü tarihin bize
miras bıraktığı ve bizim de kendimizi borçlu hissettiğimiz değerlerin bilincindeyiz. Ancak bu değerlerle
birlikte var olabileceğimizi ve yaşamaya devam edebileceğimizi biliyoruz.
Bunu başaracağız, çünkü tarihe karşı bir sorumluluğumuz olduğunu biliyoruz.
Başaracağız….. çünkü, yarın büyük hesap gününde ulu atalarımız karşımıza dikilip “biz size toprağını
kanımızla suladığımız ve canımızı özüne maya yaptığımız başı dik alnı ak saygın bir devlet ve onurlu
bir ordu bıraktık. Gün gelip bu devleti yönetenler, bu
devletin askerinin başına çuval geçirerek saygınlığını
BAŞKANDAN
yok edenlere can ciğer kuzu sarması olurken onlarla stratejik dostluklar kurarken sen neredeydin? Ne
yapıyordun?” dediği zaman, verilecek bir cevabımız
olsun istiyoruz.
Başaracağız….. çünkü; yarın büyük hesap gününde ulu atalarımız karşımıza dikilip “Biz size kanımız
ve canımız pahasına Türklük gurur ve şuuru, İslam
ahlak ve fazileti üzere bir vatan bıraktık. İslam İslam
İslam diyerek bu ülkede yönetime gelenler, bir yandan bu ülkeyi bölünmeye sürükleyip, bir yandan da
diğer İslam ülkeleri ile yaratılan husumetler arasında
bu ülkeyi yalnızlaştırırken ve bu da yetmezmiş gibi
buna “kıymetli yalnızlık” adı vererek adeta senin zekanla alay ederken sen neredeydin? Ne yapıyordun?”
dediği zaman verilecek bir cevabımız olsun istiyoruz.
Başaracağız…. Çünkü yarın büyük hesap gününde ulu atalarımız karşımıza dikilip “ biz size kanımız
ve canımız pahasına bir bütün vatan bıraktık. Sonra
bu vatan yine bir bütün olarak senin kalsın diye son
30 yılda 30 bin gencimiz can verdi. Peki bu 30 bin
gencimizin katillerini bir gecede melek yapanlar bu
ülkenin tepesinde tepinirken, bu milletin değerlerini
bir bir yok ederken ve bu ülkeyi dilim dilim dilerken
sen neredeydin? Ne yapıyordun?” dediği zaman verilecek bir cevabımız olsun istiyoruz.
Bunu başarmak için hançerimizin en son perdesinden haykıracağız.
HAYKIRACAĞIZ…. ÇÜNKÜ “HAKSIZLIK
KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTADIR”
Hele de bu haksızlık Türk Milletine yapılıyorsa….
DİNLE SANA BİR NASİHAT EDEYİM
Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir hal gelirse
Onu yad ellere açıcı olma
El ariftir yoklar senin fendini
Dağıtırlar tuzağını bendini
Alçaklarda otur gözet kendini
Katı yükseklerde uçucu olma
Mecliste arif ol kelamı dinle
El iki söylerse sen de bir söyle
Elinden geldikçe sen iy’lik eyle
Katı yükseklerde uçucu olma
Pir Sultan Abdal’ım sözüm başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma
PİR SULTAN ABDAL
5
GÜNCEL
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
24. SAYI
2014
ANADOLU: BİN YILLIK YURT MU?
KÜRTLER: BİN YILLIK KARDEŞ Mİ?
P
ek çoğumuz işin aslının ne olduğuna gereken önemi vermeksizin, özellikle 1940’lı
yıllardan sonra önümüze konulmuş, 1071
Malazgirt Savaşını baz alan bir ezber kalıbını tekrarlayarak sık sık “Anadolu’nun bin yıllık yurdumuz”
olduğundan ve “Kürtler ile bin yıllık kardeşlikten”
bahsedip duruyoruz. Üstelik tarih ufku ve millet bilinci yeterli derinlikten mahrum olan kimileri, kendi
dar dünyalarına kıyasla bin yıllık sürenin olağanüstü bir zaman olması sebebiyle bunu bir kıvanma ve
öğünme zannı ile söylüyorlar.
Türk milliyetçiliğinin tapusunu hiç kimseye bırakmayan MHP’nin Genel Başkanı ve en üst düzey
yöneticileri bile sık sık bu hatayı yapıyor. Bir toplantıda Sayın Devlet Bahçeli’nin “Türk Dünyasının
Bilge Lideri” unvanıyla kürsüye davet edildikten
sonra yaptığı yarım saatlik konuşmasında birkaç kez
“Anadolu için bin yıllık yurt” ve “Kürtler için bin yıllık kardeşlik” vurgusu yaptığına bizzat tanık oldum.
Hatta, rakamlarla muhabbetini iyi bildiğimiz Sayın
Bahçeli aynı titizliğini burada da göstererek bazen
tam olarak “bin yıl” demeyi bile yanlış buluyor ve
içerisinde bulunduğumuz yıldan 1071’i çıkararak
mesela “973 yıllık…” filan deyiveriyor…
Türklerin Anadolu’ya 1071 Malazgirt Savaşı ile
girmiş oldukları tezi koca bir yalandır. Batılıların ve
özellikle de ABD’li toplum mühendislerinin 1940’lı
yıllardan sonra bilinçlerimize yerleştirdiği ve bizlere
bilinçsizce tekrar ettirdiği bir büyük yalan… Yakın
zamanlara kadar önemi pek fazla kavranamayan ama
coğrafyamızdaki bazı ayrılıkçı gelişmelerden sonra
ne kadar önemli olduğu şimdi daha iyi anlaşılan tehlikeli bir yalan.
Çünkü biz bu söylemle “bin yıldan önceki zamanlarda Anadolu’nun bize ait olmadığını” ve “Kürtler
ile ancak Anadolu’ya geldikten sonra kardeş olup,
bin yıldan önceki zamanlarda onlarla hiçbir bağımız
olmadığını” kendi ağzımızla söylemiş oluyoruz ve
bilmeden bunu gittikçe yerleşen bir bilince dönüştürüyoruz. Bu bilinç kayması ise bizim coğrafyamızda
son yıllarda oynanmak istenen ayrılıkçı oyuna farkında olmadan yardım ediyor.
Ama gerçek tarih ve olaylar bunu doğrulamıyor!
Orhun Kitabelerinde yazılı olanlar ve benim Orta
Asya bozkırlarında karşılaştığım Kürtler bunu doğ-
6
Feyzullah BUDAK
rulamıyor. Eğer “Anadolu’nun sadece bin yıllık yurdumuz olduğu ve Kürtlerle sadece bin yıllık kardeşliğimiz olduğu” doğruysa biz, Orhun Kitabelerinde
Oğuz Beyleriyle ve Kırgız Beyleriyle bir arada taşlara kazılan “Kürt Beylerini” nereye koyacağız? Eğer
bu doğruysa, benim Orta Asya bozkırlarında karşılaştığım, Kürtçe diye bir dil bilmeyip tertemiz Türkçe
ile konuştuğu halde “Ben Kürdüm” diyen insanları
nereye koyacağız?
Evet, Kürtler bizden bir unsurdu ve bizim aramızdaydı. Altaylar’da ve Orta Asya’da bir aradaydık.
Bunun için onların adları Kırgızlarla ve Oğuzlarla
beraber Göktürk yazıtlarında yer aldı. Bunun için bugün bile hala Orta Asya bozkırlarında Türkçe konuştuğu halde “Kürdüm” diyen insanlar var. Tıpkı bizim
bir kısmımız gibi onların da bir kısmı Orta Asya’da
kaldı ve bizim bir kısmımız ile onların bir kısmı hep
birlikte Anadolu’ya geldik ama sanıldığı gibi 1071
Malazgirt savaşı ile değil. Ondan binlerce yıl evvel…
Bunun için Hakkari’de bulunan 3200 yıllık mezar
taşları ile Orta Asya’da bulunan eski dönemlere ait
mezar taşları birbirinin tıpa tıp aynısıdır. Çünkü aynı
kültürün ürünleridir.
Bunun için Ahlat’ta bulunan M.Ö. 650 yılına ait
mezar taşlarında tarihi Türk boylarına ait damgalar
var.
Bunun için Kırgızistan’da Saymalıtaş bölgesinde bulunan binlerce tarihi kaya resminin hemen hemen aynıları ile Anadolu’da Ankara/Güdül/Salihler
Köyü’nde, Ordu/Mesudiye/Esatlı Köyü’nde, Kars/
Kağızman/Camuşlu Köyü’nde, Erzurum/Karayazı/
Cunni Mağarası’nda, Hakkari/Yüksekova/Gevaruk
Yaylası’nda ve Anadolunun daha bir çok yerinde karşılaşıyoruz.
Bunun için Anadolu coğrafyasında bulunan tarihi
metinler “M.Ö. 2 bin yıllarında Akat Kralının Fırat
Nehrini geçerek Anadolu’ya girmesi üzerine o zaman
Anadolu’da bulunan 17 şehir devletinin Akat Kıralına karşı vatanlarını korumak için bir araya geldiklerini ve bunlardan birinin de çivi yazılı metnin 15.
satırında yer alan Türki Kralı İlşu-Nail olduğunu”
yazıyor. Yani bundan 4 bin yıldan daha önceki bir zamanda Anadolu’da Türkler var ve vatanlarına karşı
yapılan bir saldırıya karşı da direniyorlar. O zaman
da bu vatanı başkasına vermemek için savaşıyorlar.
24. SAYI
2014
GÜNCEL
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
Buradan ayrıca tarihte “Türk” adıyla kurulan ilk devletin “Göktürk” devleti olmadığı da anlaşılıyor.
Aynı arkeolojik bulgulardan bu Türk krallığının da
Hurri isimli bir kavimden geldiği, Türkçe konuşan bu
kavmin Anadolu’daki tarihinin ise M.Ö. 3. Bin yıldan
6. bin yıla kadar gittiği anlaşılıyor. Bu açık bulgular
ise Türklerin Anadolu’daki varlık tarihini en azından
8 bin yıl öncesine götürüyor.
Tüm bu bulgularla coşup “Türklerin anayurdu
aslında Orta Asya değil Anadolu’dur” diyenlerin olduğunu da biliyorum. Ama tarih bütünü bunu doğrulamıyor. Türklerin tarih sahnesine çıktığı yer Altay
bölgesidir ama Anadolu coğrafyasına gelişleri zannedildiği ve tehlikeli bir yanlışlıkla ifade edildiği gibi
bin yıl önce değil binlerce yıl öncedir.
Sözün özünü önemine binaen tekrar edelim; Anadolu ile ve Kürt halkıyla ilgili “bin yıllık” söylem,
bize bilinçli ve planlı şekilde söyletilen tehlikeli bir
yanlıştır. Çünkü bu söylem, Anadolu’ya sahipliğimizin insanlık tarihine kıyasla fazla da eski olmadığını
onayladığı gibi, Kürtler ile tamamen ayrı milletler
olup, ancak bin öncesine dayanan bir beraberliğimiz
olduğunu da onaylıyor.
Halbuki gerçek bu değil! Gerçek; Türk-Kürt beraberliğinin Orta Asya’daki binlerce yıllık ortak tarihe
dayandığıdır ve bu toplumların da Anadolu’ya bin yıl
önce değil, binlerce yıl önce geldiğidir. Göktürk Yazıtlarında adı geçen Kürt Beyleri ile bugün bile Orta
Asya bozkırlarında yaşayan Kürtler ve Anadolu’nun
arkeolojik bulguları bunu gösteriyor.
Başka milletler kendileri için olmayan tarih yaratırken, biz var tarihimizi yok etmeyelim!
YÜRÜYÜN İLERİ
Süleyman SARIKAYA
Türkiye’nin bu durumu malumdur elbet,
Vatana, bayrağa sahiplik haktır,
Üç-beş düzenbaza kaldı memleket,
Haini görüp de susan korkaktır,
Yalandan dolandan bıktı bu millet,
Milletin birliği korunacaktır,
Yeni bir ruh gerek, yeni hareket.
İstikbal bizimdir, bizim olacaktır.
Sağcısı, solcusu, milliyetçisi,
Yiğitler yenilmez, korkaklar yenmez,
Diyor ki; yurdumun yok mu bekçisi,
Başarmak isteyen azminden dönmez,
İktidar ülkenin rantiyecisi,
Demokrasilerde çare tükenmez,
Sizler halkın gerçek temsilcisi.
Elini taş altına koymalı herkes.
Türk’üz biz, şanımızdır Türklüğümüz,
Sözüm size Anadolu erenleri,
Beş vakit ezan dinler her köyümüz,
Yörük, Türkmen, Horasan’ın beyleri,
Altaylardan Tuna’ya at sürdüğümüz,
İlmin, siyasetin önde gelenleri,
Bu topraklar için fedadır ömrümüz.
Bismillah yürüyün haydi ileri…
7
GÜNCEL
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
24. SAYI
2014
“SELF DETERMİNASYON” - KENDİ
KADERİNİ TAYİN
Sadi SOMUNCUOĞLU
T
artışmalarda iyi niyetle de olsa, zaman zaman
milletlerin egemenlik hakkıyla, bu egemenlik
altında yaşayan sosyal grupların hukuku birbirine karıştırılıyor. Böyle olunca da doğru bir sonuca
ulaşılmak pek mümkün olmuyor. Kendi Kaderini Tayin
Hakkı (KKTH) kavramı uluslar arası hukukun da konusu olduğuna göre, soruna bu açıdan bakmak gerekiyor.
Uluslar arası hukukta:
Demokrasiyle yönetilen ülkelerde sosyal grupların
(ırk, etnisite, millet parçası, dil, din, mezhep gibi) KKTH
var mıdır? Hayır.
yır.
Demokrasiyle yönetilmeyen ülkelerde var mıdır? HaBM İkiz Sözleşmeleri’nde var mıdır? Hayır.
Çünkü bu hak, ilke olarak sadece milletlere/halklara
aittir. Sömürge (dominyon) halkları da bu gruba dahildir.
Şimdi de bu “hayır”ları açalım:
BM Antlaşması 55. Md.ne göre, “Milletlerin (Halkların) hak eşitliği ve kendi kaderini tayin ilkesine saygı” esastır.
BM Genel Kurulu’nun, 24.10.1970 tarihli İlke Bildirisi ve Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 3. Md.de;
“Özerk olmayan ve vesayet altında bulunan ülkelerin yönetilmesinden sorumlu olan devletler de dahil, bu Sözleşmeye Taraf Devletler, BM Yasası’nın hükümleri uyarınca
milletlerin KKTH’nın gerçekleştirilmesini kolaylaştıracaklar ve bu hakka saygı göstereceklerdir” deniliyor.
BM Şartı ve diğer önemli uluslararası belgelerde sosyal gruplara KKTH tanınması söz konusu olmamıştır.
Aksine, egemen devletlerin siyasi ve kültürel bütünlüğünü tamamen veya kısmen tehlikeye atacağı, dünya düzenini kaosa sürükleyeceği kabul edilerek reddedilmiştir.
1966 tarihli İkiz Sözleşmeler de, milletlerin bu hakkını
garanti altına almıştır.
Uluslar Arası Adalet Divanı (UAD), 1986’da Mali ve
Birkino Faso arasındaki sınır uyuşmazlığını, “Mevcut sınırların değiştirilemeyeceği” gerekçesiyle karara bağlamış, KKTH talebini reddetmiştir.
Kanada Yüksek Mahkemesi, Kebek Eyaletinin
KKTH talebini, uluslararası hukuka göre değerlendirip,
ülke bütünlüğünün korunması ilkesine göre karar vererek
reddetmiştir.
1975 tarihli Helsinki Sonuç Belgesi, AGİT ve Avrupa Konseyi kararlarıyla, devletlerin ülke bütünlüğü esas
kabul edilmiştir.
8
II. Dünya Savaşı’ndan sonra azınlık kavramı açıklığa
kavuşturulmuş; artık dil, din, kültür ve gelenek farkına
dayalı gruplar veya cemaatler olarak değil, bu gruplara
mensup bireyler olarak değerlendirilip, temel hak ve özgürlükleri bireysel planda koruma altına alınmıştır.
BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 27. Md.de;
devletçe destekli azınlık okulları açılması veya dil bakımından somut haklar tanınması için yapılan önerileri
reddedilmiştir. AİHM de; “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin azınlık dillerini koruma altına almadığı” gerekçesiyle, egemen devletlerin bu dillerden yayın, öğretim
ve eğitim yapma mecburiyeti olmadığına karar vermiştir.
BM Genel Kurul İlke Bildirisi Md. 1’de; Üye devletler ülkelerindeki etnik, kültürel, dil ve dini azınlık haklarının grup olarak değil, gruba mensup kişilerin bireysel
hakları olarak kabul edilmiştir.
Aynı Bildiri Md.8/4’de; “Bu bildiride yer alan haklardan hiçbirinin BM’nin amaçlarına aykırı olarak veya
devletlerin eşitliği, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı
aleyhine kullanılamaz” hükmü yer almaktadır.
1990 Kopenhag İnsani Boyut Belgesi, 1989 Viyana Belgesi, 1990 Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı, 1991
Moskova Belgesi, 1993 Dünya İnsan Hakları Viyana
Bildirisi’nde; sorun eşit birey temelinde görülmekte, ülke
bütünlüğü ve siyasi birlik esas alınmaktadır.
Bu özet bilgilere göre uluslararası hukukta;
Dünya düzeninde millet (halk) egemenliği; devletlerin bağımsızlığı, siyasi eşitliği, ülke bütünlüğü ve içişlerine karışılmazlığı esasına dayanmaktadır.
Azınlık veya sosyal gruplar (ırk, etnisite, mezhep ve
inanç farklılığı gibi), kolektif kimlikleriyle değil, gruba
mensup eşit bireyler olarak kabul edilmektedir. Her millette var olan bu grupların, devletin hukukuna sokulmadan, toplum hayatında serbestçe yaşama hakkı teminata
bağlanmıştır.
Sömürge milletlerine (halklarına) KKTH tanınmaktadır.
BM İkiz Yasaları ise, eşit bireyi ve yurttaşı esas almaktadır.
Sonuç: Dünya hukuku milletleri (halkları) esas
almakta, her türlü bölücülüğü, ayrımcılığı, ırkçılığı
reddetmektedir. Tarihimiz, kültürümüz ve tevhit dini
İslam da aynen böyle diyor. Bu demektir ki, bölücüler
kökten haksızdırlar.
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
Değerlerimiz
SANIK KÜRSÜSÜNDEKİ
KAHRAMANLAR (III)
URFA MUTASARRIFI NUSRET BEY
Fazlı KÖKSAL
U
rfa Mutasarrıfı Nusret Bey de, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey gibi, İşgal
altındaki İstanbul’da oluşturulan Divan-ı
Harbi Örfi’nin idama mahkûm ettiği kahramanlardan
birisidir…
Aynı Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idamı gibi bir hukuk skandalı…
Yine İngiliz işgali altında bir olağanüstü bir mahkeme…
Yine Nemrut Mustafa Paşa…
Yine yalancı tanıklar…
Yine Ermeni Kilisesi ile işbirliği…
Yine tehcirde kötü muamele iddiası…
Yine Damat Ferit’in Başbakanlığı dönemi...
Yine İdam…
Yine “Vatan Sağ Olsun” haykırışı ile idam sehpasında sallanan bir yiğit…
İdama Giden Yol;
1 Haziran 1915’de savaş bölgesinde oturan Ermenilerin Suriye dolaylarına gönderilmesini içeren “Ermeni Tehciri” kanunu çıkarılmıştı.
Erzurum’daki 3.Ordu Komutanı Mahmut Kamil
Paşa da bu kanuna dayanarak Haziran-1915’de savaş bölgesi olan Bayburt’taki Ermenilerin Erzincan’a
sevk edilmesi emrini verir. O tarihte Bayburt Kaymakamı olan Nusret Bey de bu emri yerine getirir.
Bayburt hudutlarındaki Ermeniler bölgedeki jandarma güçleri aracılığıyla Erzincan’a sevk edilir. Tehcir
sırasında kanunlara aykırı hiçbir olay olmaz. Tehcire
tabii tutulan Ermenilerin mal varlıkları da oluşturulan
bir komisyon tarafından satılarak bedelleri kendilerine verilir…
I.Dünya Savaşı’nın en buhranlı günlerinde bir
yandan Bayburt Ermenilerinin salimen tehciri için
çaba sarf ederken, diğer yandan da 3.Ordu’ya erzak
temini için çalışan Nusret Bey bu hizmetlerinden
dolayı değişik tarihlerde Erzurum Valiliği ve 3.Ordu
Kumandanlığı tarafından ödüllendirilmişti..
Nusret Bey 14 Haziran 1917’de, o sırada Yıldırım Orduları 2.Grup Kumandanı olan Mustafa Kemal
Paşa’nın talebi üzerine Urfa Mutasarrıflığına tayin
edildi. Nusret Bey Urfa’da görev yaparken, Urfa
Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı’nın kurulmasına öncülük
etti… Kürt Teali Cemiyetini zararlı faaliyetleri nedeniyle kapattı…
Nusret Bey Urfa Mutasarrıflığı görevindeyken
I.Damat Ferit Paşa Hükümetinin Dahiliye Vekilliğine
atanan Cemal Bey (Artin Cemal) tarafından 6 Nisan
1919’da Ermeni tehciri meselesinden dolayı görevinden uzaklaştırılarak İstanbul’a çağrıldı.
Nusret Bey İstanbul’a geldikten sonra Bayburt ve
Ergani-Madeni Ermeni tehciri ve taktilinden dolayı
Mustafa Nazım Paşa başkanlığındaki Divan-i Harp-i
Örfi’de yargılandı ve suçsuz bulundu.
6 Kasım 1919’da yine aynı suçlamalarla tekrar tutuklanıp cezaevine kondu.
15 Mart 1920’da Esad Paşa’nın başkanlığındaki
I.Divan-ı Harp-i Örfi Nusret Bey’in sorgusuna başladı. Mahkeme heyeti Bayburt’ta bazı kişilerin ifadelerine başvurulmasını talep etti. Ancak Anadolu ile
telgraf haberleşmesinin kesilmesi üzerine Bayburt ile
irtibat kurulamadı. Bunun üzerine 20 Mart 1920’deki
Nusret Bey’in duruşması bir başka tarihe ertelendi.
5 Nisan 1920’de kurulan 4.Damat Ferit Paşa Hükümetinin en önemli meselesi, İngilizler ve Ermeni
Patrikhanesi istediği için, Ermeni tehciri davalarını hızlandırmaktı. Bu amaçla; hükümet 17 Nisan
1920’de I.Divan-ı Harp-i Örfi Başkanlığına Nemrut
(Kürt) Mustafa Paşa’yı atadı. 26 Nisan 1920’de de
“I.Divan-ı Harp-i Örfi Mahkemesi’nin Teşkilat ve
Vazifeleri” hakkında bir genelge yayınlayarak; tehcir davalarının öncelikli görüleceğini, yargılamaların
gizli yapılacağını ve sanıkların avukat bulunduramayacağını, açıkladı.
Nusret Bey’in yargılanması tam anlamıyla bir hukuk skandalıydı..
9
Değerlerimiz
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
Nusret Bey’in yargılanması sırasındaki tüm duruşmalar gizli yapıldı ve onu avukat bulundurma
hakkı tanınmadı.
29 Nisan 1920 tarihli Serbesti, 30 Nisan 1920 Tarihli Peyam-ı Sabah Gazetelerine ilan verilerek tanıklık yapmak isteyenler mahkemeye davet edildi…
Tanıklar, mahkemede nasıl ifade verecekleri konusunda Ermeni kilisesinde eğitildiler…
Ama bu kadar eğitime rağmen büyük gaflar yaşandı.
Mesela; Olay tarihinde 7 yaşında olan bir tanık, 5
sene önce geçen olayları inanılmaz detayları ile anlattı. Nusret Bey’i yalnızca Nüfus kayıtlarında olan,
hiçbir zaman kullanmadığı “Mehmet Nusret Bey”
ismi ile tanımladı. Başka bir tanık, Nusret Bey’in subay olduğunu, üniformasıyla emir vererek Ermenilerin ölüm emrini verdirdiğini söyledi. Nusret Bey sivil
bir yönetici olmasına rağmen mahkeme heyeti tanığa
hiçbir tepki vermeden dinledi. Başka bir gün, tanıklığına başvurulan üç ermeni kadın, ifadeleri sırasında
salonda olan Nusret Bey için salonda değil demeleri
üzerine mahkeme heyeti duruşmaya ara verdi. Arada
tembihlenen tanıklar, duruşmanın devamında, Nusret Beyin salonda olduğunu söyleyerek Nusret Bey’i
suçladılar.
Yargılama tamamlandıktan sonra, mahkeme üyelerinden Ferhat Bey Nusret Bey’in vazifeyi suiistimalden üç sene cezalandırılmasını istemesine karşılık, Mahkeme Başkanı Mustafa Paşa ve diğer üyeler
Nusret Bey’in idamını istediler. Uzun tartışmalardan
sonra mahkeme heyeti Nusret Bey’i 15 ay kürek cezasına çarptırdı ve mahkeme mazbatası da bu şekilde
düzenlenerek 4 Temmuz 1920’de mahkeme heyetince imzalandı.
Ancak, karar imzalandıktan sonra Mustafa Paşa
başkanlığındaki I.Divan-ı Harp-i Örfi üyeleri Ferhat
Bey’in dışında yeniden toplanarak Nusret Bey’in idamına karar verdi. Kararı imzalamayan Ferhat Bey 27
temmuz 1920’de III.Divan-ı Harp-i Örfi azalığına tayin edilip yerine Mirliva Niyazi bey atandı. Aynı gün
Niyazi Bey’in idam kararını imzalamasıyla mahkeme heyetinin imzaları tamamlanmış oldu. Bu karar, 4
Ağustos 1920’de padişah tarafından onaylandı…
24. SAYI
2014
idam kararını tereddütsüz imzalaması düşündürücüdür. Mustafa Kemal’in sevdiği bir yönetici olan Nusret Bey’in idam kararının hemen imzalanması ile Ankara hükümetine bir gözdağı mı vermek istenmiştir?
Yoksa Vahdettin’in İngiliz isteklerine karşı direnme
gücünün hiç kalmaması mı bu kararı hemen imzalamasına neden olmuştur? Üzerinde durulması gereken
bir husustur.
Nusret Bey’in idamı yanlı ve düşmanca bir karardır…
Tanıkları Ermeni Kilisesi belirlediği ve yönlendirdiği için yanlı bir karardır…
Mahkeme Başkanı Nemrut Mustafa Paşa’nın,
Nusret Bey’in Urfa Şubesini kapattığı Kürt Tealli
Cemiyeti’nin kurucu üyesi olduğu için düşmanca bir
karardır…
Mahkeme ve Mahkemeyi atayan Damat Ferit Hükümetinin İngilizlere yaranmak amacında olduğu için
yanlı bir karardır…
Nusret Bey’in idamı bir hukuk skandalıdır…
Beraat ettiği bir konuda ikinci kez yargılandığı
için hukuk skandalıdır…
Aynı eylemler için üç farklı karar (Beraat, 15 Yıl
Kürek, İdam) verildiği için hukuk skandalıdır…
Aynı mahkemenin aynı duruşmaların sonucunda
iki farklı karar (15 Yıl Kürek, İdam) verdiği için hukuk skandalıdır…
Hem de, mahkeme kararı ile tescil edilmiş bir hukuk skandalıdır;
Nusret Bey’in idamından yaklaşık 3 ay sonra, 1
Kasım 1920 tarihinde temyiz hakkının yeniden verilmesinden sonra 23 Nisan 1920 tarihinden sonra
Divan-ı Harb-i Örfi heyetinin verdiği tüm kararlar,
Askeri Temyiz Heyeti tarafından incelenir…
Ve 5 Ağustos 1920’de de İstanbul Beyazıt meydanında Nusret Bey idam edildi.
15 Kasım 1920 tarihli Peyam-ı Sabah Gazetesinde, eski I.Divan-ı Harp-i Örfi Başkanı Nemrut Mustafa Paşa ve azalardan Recep Paşa ile Miralay Recep
ve Kaymakam Fettah Beyler’in, eski Urfa Mutasarrıfı
Nusret Bey’e 15 ay kürek cezasına mahkum etmişken
hilaf-ı usul olarak ikinci bir mazbata düzenleyerek
Nusret Bey’i idama mahkum etmelerinden ve bu kararın da infaz edilmesinden dolayı tutuklandıklarını
belirten bir haber yayınlandı..
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idam kararını imzalamak için bir süre direnen, Şeyhülislam
Fetvası isteyen Vahdettin’in, kapalı kapılar ardında
ve daha adaletsiz bir şekilde yargılanan Nusret Bey’in
Temyiz Heyeti, 10.Ocak.1921 tarihli kararında;
Nusret Bey’e kürek cezası verilen karardaki suçlamaları yerinde bulmayarak reddetmiş, idam kararını ise
yok saymıştır.
10
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
Nusret Bey’in suçsuz olduğu mahkeme kararıyla
da tescil edilmiştir.
Ama ne yazık ki, Nusret Bey’in şahadetinin üzerinden 6 ay geçmiştir.
Nemrut Mustafa Paşa ve Divan-ı Harp’in tüm
üyeleri, hukuksuz yargılamaları nedeni ile Mirliva
Mustafa Paşa Başkanlığındaki Divan-ı Harbi Örfi
Mahkemesince suçlu bulunarak sembolik hapis
cezalarına (Nemrut Mustafa Paşa 7 ay diğer üyeler
3 ila 5 ay) mahkûm edilir… Yalnızca 85 gün tutuklu
kalan mahkumlar, Padişah Vahdettin tarafından, yeterli süre (?) tutuklu kaldıkları gerekçesiyle affedilirler…
Nusret Bey bir Türk Milliyetçisi idi
O Urfa Mutasarrıfıyken, Ordular bozulmuş, komutanlar çekilmiş, telgraf hatları tahrip edilmiş, kurtuluş yolları tıkanmıştı. Nusret Bey, 6. Ordu Kumandanı Ali ihsan (Sabis) Paşa’nın tavsiyesiyle, Jandarma
Komutanı’nı şehrin aydınlarını ve eşrafı toplayarak
acı bir dil ile memleketin düşme ihtimaline karşı alınacak önlemlerin ilki olarak milli bir milis kuvvetinin
acilen oluşturulmasını ve jandarma komutanı emrine
verilmesini istedi. Bu isteğin uygun görülmesi üzerine sayısı 600’e yaklaşan bir milis alayı oluşturuldu
ve bu kuvvete silah ve cephane dağıtıldı… Bu kuvvet
Urfa Kuvvayı Milliyesi’nin çekirdeği olacak ve daha
sonra Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’ne dönüşecektir.
Sevr Anlaşması gereği, Urfa’ya İngiliz işgal kuvvetleri girer, her Vilayette-Sancakta işgal kuvvetlerini o ilin mülki amiri sınırda karşılamaktadır. Nusret
Bey İngiliz İşgal Kuvvetlerini karşılamaya gitmez.
İngiliz İşgal kuvvetleri komutanının “Bizi niçin karşılamadınız” sorusuna Nusret Bey; “Siz misafir gibi
gelseydiniz Birecik’te karşılardık. Fakat işgal ordusu
sıfatıyla sizi karşılamaya TÜRKLÜĞÜM manidir”
cevabını verir.
Nusret Bey’in Milis Kuvveti oluşturması ve İşgal
Kuvvetleri komutanına karşı bir Türk Yöneticisine
yakışan tavrı, muhtemelen, görevden alınmasının
esas nedeniydi…
Falih Rıfkı Atay Çankaya’da, Bekirağa
Bölüğündeki hapishane arkadaşı Nusret Bey’i
“terbiyeli, özü sözü birbirinden temiz bir Türk
Milliyetçisi” olarak tanımlar.
Yoksul Soyguncu (!)
Hapishane arkadaşı Falih Rıfkı Atay, Nusret
Bey’in idama gidişini şu hazin cümlelerle anlatır;
“Nihayet bir akşam Locaya indirilmek üzere ara-
Değerlerimiz
mızdan aldılar. Bize ağlayışlı bir sesle veda etti. Sanki hayattan kopup gittiğine değil de, dostlarından ayrıldığına yanıyordu. Kapıdan çıkarken pantolonunun
yamasını gördüm.
Sabaha doğru, koridorda süngülü muhafızların
ayak seslerini duyduk. Nusret sehpaya gidiyordu. İbrahim Fevzi karyolasının ucuna çıktı, ezan okumaya
başladı.
Karısına ve çocuklarına bile gösterilmemişti.
Göğsüne asılan yaftada “para çalmak için kıtal yaptığı” söylenen Nusret’in yamalı pantolonu cebindeki
cüzdanında yalnız bir kağıt lira bulmuşlardı.
Sabahın ilk saatlerinde tevkifhane avlusundan, zavallı karısının çığlıkları geliyordu.”
Son Mektubu;
Nusret Bey İdama giderken yakınlarına duygu
dolu mektuplar yazar. Kardeşine yazdığı son mektup,
Türk Gençlerine, bir ibret vesikası olarak Tarih derslerinde okutulacak niteliktedir;
“Kardeşim,
Bugün hayatımın son dakikalarını yaşıyorum.
Vicdanım kat’iyyen muazzeb değildir. Hayatımda
millet ve vatanıma hizmetten başka gayem yoktu.
Onu elhamdülillâh kemali sıdk ve istikamette (tam
bir sadakât ve doğrulukla) ifa ettim. Bana isnat olunan cerâimin (cürümlerin) hiçbirisinin faili değilim.
Masum ve bîgünahım.
Küçük çocuklarımı, zevcemi yalnız ve pek fakir
olarak bırakıyorum. Beş gün sonra yiyecekleri bile
kalmayacaktır. Allah aşkına sokaklarda bırakma. Validesi, çocuklarımın terbiyelerine baksın, intikamımı
almak için çocuklarımı ona göre terbiye ederek büyütsün. Babaları mücrim (suçlu) değil, şehittir. İşte
son nefesimde hiçbir şeyden korkmayarak vicdanımdan kopup gelen şu ifadelerimi sana iblâğ ediyorum.
Vatanım yaşasın, elbet bir gün gelir, intikamımı alır.
Masumların âhı büyüktür.
Bir masumun kanıyla oynayan şu Mustafa Paşa’nın
hainâne hareketleri şu dünyada kendisine acaba kâr
kalacak mı? Sabır tavsiye eder ve aileme sefalet çektirmemenizi rica ederim. Bilirim, senin de halin müsait
değildir. Fakat ne yapalım, senden başka kimsem yok.
Elveda kardeşim, hakkınızı helâl ediniz.
Nusret”
Tarihin ve Türk Milletinin Hükmü
Tunalı Hilmi Bey’in teklifi ile TBMM, 25 Aralık
1921 tarihinde Nusret Bey’i “Milli Şehit” ilân eden
11
Değerlerimiz
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
24. SAYI
2014
kanunu çıkarmış ve Nusret Bey’in geride bıraktığı eşi
ve çocuklarına maaş bağlamıştır.
Mustafa Kemal Atatürk, Kemal Bey’in ailesine gösterdiği yakın ilgiyi Nusret Bey’in ailesi
için de göstermesi sonucu, 25 Kânûn-ı evvel 927
tarihli bir Kararname ile “Ermeni Suikast Komiteleri tarafından şehit edilen Urfa Mutasarrıf-ı
sâbıkı Nusret Bey’in vârislerine” yirmi bin lira
kıymetinde muhtelif emlak verilmesine karar verilir.
Kararnamedeki “Ermeni Suikast Komiteleri”
tanımlaması muhteşem bir tarih şuurunun sonucudur. Nusret Bey’i yargılayan Nemrut Mustafa Paşa Başkanlığındaki Mahkeme ve belki de
Damat Ferit Hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti
hükümetinin bu kararnamesi ile Ermeni Suikast Komitesi olarak tanımlanarak, bir millete
ve o milletin fedakar mensuplarına suikastların
yalnızca silahlı düşmanlarca değil, düşmanların
uşağı/oyuncağı mahkemeler ve siyasiler tarafından da yapılabileceği vurgulanarak, Türk Milletine önemli bir mesaj verilmektedir.
Türk Milleti, başta Boğazlıyan Kaymakamı
Kemal Bey ve Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey olmak üzere, Suikast Komitelerinin kurbanlarını
rahmet ve minnetle; Suikast Komitelerini ise lanetle anacaktır…
Kaynakça;
1) Ferudun ATA/İşgal İstanbulunda Tehcir Yargılamaları/TTK Yayınları/2011
TÜRKLÜĞE BİAT!
Dr. Nurettin ELBİR
Eyyy, oğul!
Fecr ışığı Ruhun olsun!
Güneş Kızılını boğsun!
Bala KAĞAN Kün doğanda:
Altınova, Altaylarda;
Şaman eli BAYKAL’da,
Bozkurtların ulusun!...
Kalbinin Kor’unda,
Çelik kalkan’ın dövülsün!
Altaylar’dan attığın OK:
Alp dağlarında görünsün!
Doru Kısrak Kişne’yende;
Aral Hilal’e bürünsün!...
Ata’n
2) Falih Rıfkı ATAY/Çankaya/ Pozitif Yayınları/
Haziran 2011
Cengiz Han, Atilla!
3) Bayram AKÇA/Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey/
Basılmamış Yüksek Lisans Tezi/1995
Ulanbatur, Türkmeneli
4) Yrd.Doç.Dr Bayram AKÇA/Ermeni Tehciri ve
Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’in İdamı/Makale
Hükmederdi Kıta’lara!
Tarih yazıp Filiz verdi!
LakinZaman
Ol zamandır;
Ulusallık örselendi!...
Yılma sakın
Eyy OĞUL
Türklüğe BİAT et!!!
Ceddin ulu,
Sen soylusun!...
12
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
GÜNCEL
SOYKIRIM
Av. Hasan AYDIN
B
aşbakan Erdoğan Ermenilerin sözde soykırımın yıldönümü olarak kabul ettikleri 24
Nisan’da yaptığı başbakanlık açıklamasında
“Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklerine sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla
konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla,
20.yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden
Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına
taziyelerimizi iletiyoruz” dedi.
Tecrübeli diplomatlar Başbakan Tayip Erdoğan’ın
24.Nisan 1915 olayları için yaptığı açıklamanın “özür dilemek” anlamına geldiğini söylediler. Emekli Büyükelçi
Onur Öymen “ Yapılan çok yanlış, Türkiye Cumhuriyeti
Başbakan’ı 24 Nisan açıklaması yapamaz. Bu güne kadar hiçbir başbakandan böyle bir açıklama duymadım.”
Öymen başbakan “tehcir gayrı insani sonuçlar doğurdu”
diyor. Peki tehcire neden gerek duyuldu, bunları söylemiyor. Ermeni teröristler çok sayıda diplomatımızı öldürdü,
Erdoğan hiç bunlardan söz etmiyor” dedi.
İşçi partisi Genel başkanı Doğu Perinçek “Bu açıklamayı ancak emperyalizmin sözcüsü yapabilir” dedi.
Türkiye’de geçtiğimiz yıllarda bir gurup aydın bir
metin hazırlayarak “bireysel özür dileme”kampanyası
başlattılar.İmzaya açılan metin şöyleydi:
“1915 de Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı büyük felakete duyarsız kalınması bunun inkar edilmesini
vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor,
kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını
paylaşıyor, onlardan özür diliyorum”
Başbakan Erdoğan’da 24 Nisan açıklaması ile onlara
katılmış oldu. Amerikalı tarihçi Justin Mc Carty “ Sizi
baskı altında tutarlar, özür dileyin kapansın bu yara diyeceklerdir. Sakın oyuna gelmeyin. Rahatınız için bencillik
edersiniz. Atalarınıza iftira etmiş olursunuz. Çünkü onlar
böyle bir suç işlemediler.” Diyor.
Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ bildiride yer alan
“büyük felaket” teriminin Ermeni diasporası tarafından
soykırım anlamında kullanıldığını; dolayısı ile bildiriye
imza koyanların Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığını kabul ettiklerini belirtiyor.
Soykırım suçu 1940 dan sonra ilk defa Amerikalı hukukçu Raphael Lepkin tarafından önerilmiş ve Nürünberk’te
Nazilerin yargılanması sırasında kullanılmıştır.
9 Aralık 1948 de Birleşmiş Milletler toplantısında
imzaya açılmış ve soykırım suçu aşağıdaki gibi tanımlanmıştır:
“Ulusal, ırksal, etnik yada dini bir gurubu, bu niteliği
yüzünden kısmen veya tamamen yok etmek amacı ile işlenen…” suçlar olarak belirtilmiştir.
Yani Ermenilere karşı önceden hazırlanmış bir yok
etme planı yoktur. Yalnızca ayaklanma bölgelerindeki
Ermeniler sürgüne gönderilmiş, İstanbul ve İzmir’deki
Ermenilere dokunulmamıştır.
Osmanlı tebaası olan Ermeniler yüzyıllardır bu topraklarda barış içinde yaşadılar. En yüksek mevkilere
geldiler ve ticareti ellerinde tuttular. Ama Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus ordularına katılarak Osmanlı’yı
arkadan vurdular ve 1915 olaylarına zemin hazırladılar.
1915 de Osmanlı Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Afrika’da,
Ortadoğu’da, Balkanlarda ve Anadolu’da yüz binlerce
vatan evladını kaybetti. Ermeni tehciri soykırım değil,
olsa olsa ölüm kalım mücadelesi veren bir imparatorluğun meşru müdafaasıdır.
Kanunsuz suç ve ceza olmaz. Bu evrensel hukukun
temel kurallarından birisidir. 1915 tarihinde henüz uluslar arası hukukun kabul ettiği bir soykırım suçu yoktur.
Hiçbir kanun geriye tesirli (makable şamil) olmaz. Eğer
olsaydı Batı’lı ülkelerin Afrika’da, Asya’da, Amerika’da
yüzyıllardır işledikleri insanlık suçlarına ne isim verilecekti?
Avrupa Birliğinin 18 Haziran 1997 tarihli oturumunda siyasi komisyon üyesi Belçikalı bir üyenin raporuna
dayanılarak 1915 tehcirinin aslında bir soykırım olduğu
tezi benimsenmiş ve Türkler bunu kabul etmeye davet
edilmiştir. Kararın oylamasına çok az bir gurup katılmış
ve karar azınlıkla alınmıştır. Genelde AB’nin egemen
eğilimini Avusturyalı bir parlamenter şöyle dile getirmiştir. “İlk defa tarihi bir sorun hakkında karar yetkisini
kendinde gören bir siyasal organa sahibiz” demiştir. Aynı
üye “bir hukuki kavramın keyfi bir biçimde makable şamil uygulandığını “ ve bu durumun “kabul edilemez bir
emsal yarattığını” eklemiştir,
Ermeni soykırımı kararları dayanaktan yoksun siyasi
kararlardır. Sayın Öymen’e katılıyorum. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Ermenilerden özür dileyemez. Bu
atalarımıza iftiradır.
13
Değerlerimiz
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
24. SAYI
2014
TÜRK’LERDE KADIN
Nesrin GÜNEL İÇAY
G
eçmişten günümüze Türk Toplumunda kadının
yeri birkaç evrede incelenebilir:
Törelerine sımsıkı bağlı olan Türkler her dönemde aile
hayatlarını çok kutsal gördüler.
Eski zamanlarda da eşler arasındaki ilişki eşitlik temeline
dayalı idi. Türk töresinde kadının bütün hakları erkekle eşit
olarak tanzim edilmişti. Miras erkek ve kız çocukları arasında eşit pay edilir kız çocukta erkek çocuk gibi yetiştirilir, bir
eşitsizlik görmezdi.
Aile içinde kadınlar hak ettikleri saygıyı görür, çağdışı
diğer toplumlardaki gibi ikinci sınıf davranılmaz ve
dışlanmazlardı.
Tek eşlilik şerefti. Çok eşlilik hoş karşılanmaz, ayıplanırdı. Boşanmak eski Türklerde pek görülmeyen, istenmeyen bir durumdu.
Türk kadınlarının mülk edinme ve boşanma hakları vardı. Sosyal hayatta da erkeklerle eşitti ve yüzlerini örtmezlerdi.
Türk kadınları bu şekilde normal hayatlarını sürdürürken aynı devirlerdeki Avrupalı kadınlar büyücü diye engizisyon mahkemelerinde yargılanıyor ve yakılıyorlardı. Çinli
kadınların boşanma ve mülk edinme hakları yoktu. Arap kadınlarının ise hiçbir hakları yoktu. Ancak Peygamber Efendimizin önemli devrimleri ile haklarına kavuşabildiler.
Dede Korkut hikayelerinde kadın eli kılıç tutan, savaşan,
yenilmez, sadakatli, anne olarak anlatılır. Türk kadınları savaşa girecek kadar güçlü ve cesurdurlar.
Savaş deyince yeni bulguları anlatmadan geçemem:
Son araştırmalara göre bana çokta şaşırtıcı gelmeyen bazı
bulguları aktarmalıyım;
Amerikalı arkeolog Jeannine Davis Kimball tarihin her
döneminde tartışma konusu olmuş savaşçı kadınlar Amazonlar üzerine kapsamlı bir araştırma yapıyor. Sonuç şöyle:
Araştırmacı Kırımın kuzeyinde Kiev yakınlarındaki
steplerde bulunan kurganlarda sarışın amazon kadınların
kemiklerinin bulunduğunu öğreniyor. İncelemek üzere bölgeye gidiyor.. Kurganlarda iyi şekilde saklanan bazı kemiklerden alınan DNA örnekleri Almanya Mainzde bir laboratuvarda inceleniyor.
Yeri gelmişken Kurganlardan bahsetmemek olmaz.
Türkler M.Ö.7000 den beri cenazelerini gömerler. Üstünüde
toprakla veya taşlarla örterler. Mezarın iç bölümü de kırmızı aşı boyası ile boyanır. Bunlara kurgan denir. O zaman
dilimlerinde Türklerden başka hiçbir topluluk cenazelerini
gömmüyor.
14
Şimdi Amazonlara geri dönelim. Amazonların M.Ö.
5.Yüzyılda yaşadığı bilinir. Jeanne Davis Kimball bu savaşçıların izini sürmek için Moğolistan’a kadar uzanan coğrafyada araştırmalar yapar. En son Moğolistan’ın yüksek yerlerinde yaşayan sarışın kızları olan topluluğu öğrenir, uzun
yolculuklardan sonra Moğolistan’ın yüksek steplerine gider.
Adı Meryem Gül olan Türkçe konuşan sarışın, çok iyi at
binen bir kız çocuğuna ulaşır. Kimball hemen Meryem Gül
ve annesinden DNA örnekleri alıp Almanya ‘da ki laboratuara gönderir, alınan sonuçlar herkesi şaşırtır. Çünkü Meryem
Gül güney Rusya kurganlarında bulunan savaşçı kadınların
DNA larıyla birebir aynı gen yapısına sahiptir. Bu veri Türk
kızı Meryem Gül’ün Amazonların yaşayan bugünkü temsilcisi olduğunun en kesin kanıtıdır.
Tarihten bazı örnekler vermek gerekirse; Büyük Hun
Devletinde Hatun Çinlilerle aramızdaki ilk antlaşmayı M.Ö.
318 yılında imzalamıştı. Büyük Hun İmparatoru Atilla’nın
huzuruna çıkacak elçiler önce Atilla’nın karısı Arıkan Hatun
tarafından kabul edilirdi. Bu kabul dönemin ülkeleri tarafından yadırganır,tuhaf karşılanırdı.Atilla’nın karısı en az
kendisi kadar nüfuz sahibi idi.M.S.395-453
Buyruklar mutlaka ‘Han ile Hatun’ tarafından buyuruyor ki diye başlardı. Hatun’ nun adının geçmediği buyruğun
geçerliliği yoktu.
İslam öncesi ve sonrası olarak iki bölümde sınıflandırılan Türk tarihinde İslam sonrasında da toplumumuz
çoğu zaman kadın eşitliğinden ödün vermemiştir. Arap
kaynakları ve tarihçilerinin de( örneğin İbn-i Batuta gibi )
bu gözlerinden kaçmamış, Türk kadınlarının ata binmesi, ok
atması, yöneticilik yapması, söz sahibi olmasını kaynaklarında anlatmışlardır.
İslam sonrasının büyük kadınlarından biri Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah’ın karısı Terken Hatun dur.
Terken Hatun devletin her kademesinde yöneticiydi. İlim
ve edebiyata önem verirdi ve devletin siyasi hayatında söz
sahibiydi.1055-1092
Türk kadınları; geçmişten günümüze asaletin, temizliğin, gücün,erdemin temsilcisi olmuşlardır.Türk kadını,yüce
Türk Milletinin teminatıdır.Zamanın İl Bilge Hatunları,
Burla Hatunları, Selcenleri, Arıkan Hatunları, Tütegeç Hatunlarıdır.
İl Bilge Hatun: Göktürk Devleti’nin Hükümdarı Bilge
Kağan’ın annesi. M.S.680
Burla Hatun: Dede Korkut hikayelerinde Bayındır Hanın kızı, Salur Hanın karısıdır..
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
Tütegeç Hatun: Hülagü Hanın kızıdır. Cami medrese,
tekke yaptırmış,söz sahibi bir kadındır.
Hindistan’ın büyük Türk prensi El Tutmış tahtını kızı
Raziye Hatuna bırakır.
Hazar Türklerinde de kadın yöneticiler vardır.
Osmanlı kent ailesinde çok etkin bir rol oynayan kadın
‘Osmanlı kadını’ deyimini yaratmıştır.
15.ci yüzyıl sonunda Anadolu’dan geçen Alman
Protestan papazı Salomon Schweigger’in şu sözleri o zamanki Türk kadınının konumu hakkında bir fikir verebilir:
‘Türkler dünyaya hanımları da onlara hükmeder. Çok
eşlilik yoktur. Boşanma pek görülmüyor. Çünkü boşanırken
erkek para ve eşya veriyor,kız çocuk anneye kalıyor.’
Gelelim günümüze daha yakın tarihlere; Kahramanlık
destanlarının yazıldığı Çanakkale Savaşlarında Türk kadın
savaşçılar Gelibolu Yarımadasının her karış toprağında yatan Mehmetciklerimizle birlikte omuz omuza çarpıştılar.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim üyesi
Prof.Dr. A.Mete Tunçoku yaptığı açıklamalarda; inceleme
fırsatı bulduğu Avustralya ve Yeni Zelanda arşivlerinde bu
konuyla ilgili pek çok belgeyle karşılaştığını söyledi.
O arşivlerde Keskin nişancı Türk kızları, Türk kadın savaşçıları anlatılmaktadır.
Piyade er J.C.Davies annesine yazdığı bu mektupta kahraman Türk kadın savaşçılarından şöyle bahseder: Benim de
vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü keskin nişancı bir Türk
kızı pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyunca
ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vuruldu.19-21 yaşlarında
yapılı bir kızdı, 52 yerinden vurulmuştu Böyle birkaç olay
daha kaydedilmiştir. Ayrıca Nezahat onbaşıyı, Mücahit Hatice Hanımı, Zeynep Mido Çavuşu,Safiye Hüseyin Elbiyi
anmadan geçersek onlara çok büyük haksızlık yapmış oluruz. Kaynak: İsmail Bilgin’in Çanakkalenin kadın savaşçıları kitabı.
Nezahat onbaşıyı ayrıca anmak isterim.8 yaşında annesini kaybetti. Babası 70. Alay komutanı Albay Hafız Halid
Bey .Kızını da savaşa götürüyor.Nezahat onbaşı orada ata
binmesini, silah kullanmasını öğreniyor,üniforma giyiyor.
12 yaşında da Kurtuluş Savaşımıza katılıyor ve gerçekten
savaşıyor.
Dünyanın bütün emperyalist devletleriyle Başkumandan
Gazi Mustafa Kemal Atatürk başkanlığında yaptığımız ve
onları yendiğimiz savaştaki kadınlarımızın fedakarlıkları
hiçbir kitaba sığmaz. İşte onlardan bazıları:
1- Nene Hatun 1857 – 1955
2- Onbaşı Halide Edip Adıvar 1884 – 1964
3- Nezahat Onbaşı --1986
4- Şerife Bacı
5- Üsteğmen Erzurumlu Kara Fatma Seher Erden 1888 (
300 kişilik müfreze komutanıydı.)
6- Halime Çavuş (Kocabıyık)
Değerlerimiz
7- Hafız Selman İzbeli (Kastamonu)
8- Gördesli Makbule Hanım Şehit olduğunda 21 yaşındaydı.
9- Çete Emir Ayşe
10- Tayyar Rahime Hanım. 1920 de Adana’da Fransızlar
tarafından şehit edildi.
11- Tarsuslu Kara Fatma yani Adile Onbaşı.8-10 kişilik
milis kuvvetiyle Afyon ovasında savaştı.
12- Kılavuz Hatice 1920 de Fransızlara karşı Adana’da
savaştı.
13- Saime Hanım
14- Yirik Fatma Hanım 1920 -21 de Gaziantep’te Fransızlara karşı savaştı.
15- Naciye Hanım
16- Faika Hakkı Hanım
17- Anne Sultan Hanım. Adana Toroslar da müfreze ile
Fransızlara savaştı.
18- Süreyya Sülün Hanım.
19- Nazife Kadın.1922 de Yunanlılar tarafından şehit
edildi.
20- Domaniç’li Habibe Hanım
21- Satı Çirpan Hanım. İlk kadın milletvekillerimizdendir.
22- Bitlis defterdarı nın hanımı.
Ayrıca İnönü Savaşlarına katılıp madalya alan 12 hanımdan ismi tespit edilebilen kadınlarımız: Ali kızı ALİME,
Hacı Osman kızı FATMA, Besim kızı ŞÜKRİYE, Musa kızı
FATMA, Veli onbaşı kızı AYŞE, Molla İbrahim kızı FATMA, Ali kızı AYŞE, Molla Hasan kızı FATMA.
Nurlar içinde yatsınlar. Mekanları cennet olsun. Ruhları şad olsun. Umarım bizlere haklarını helal ederler.Onlarda bizlerle aynı kanı taşıyan kadınlar,vatanı ve milleti için
yaşamış,ölmüş Türk Kadınları
Yüce Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ ümüz kız evlatları için şöyle söyledi:
‘ Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde Anadolu
kadınının üstünde kadın çalışması zikretmeye imkan yoktur.
Ve dünyada hiçbir milletin kadını ben Anadolu kadınından
daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmede
Anadolu kadını kadar himmet gösterdim diyemez.’ demiştir.
Cumhuriyet kurulduktan sonra Büyük Atatürk ve silah
arkadaşları yani kurucu irade Türk çocuklarını erkek veya
kız diye ayırmamış; her konuda eşitlik getirmiştir. Bunların
başında da seçme, seçilme hakkı gelir. Aziz hatıralarını saygıyla anıyorum.
Cumhuriyetten sonra Türk kadınları eğitimde,
sanatta,sağlık alanında ve toplumun ihtiyaç duyduğu bütün
alanlarda başarılar kazandılar.
15
DOSYA
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
24. SAYI
2014
TÜRKLER “TÜRK” ADINI BIRAKINCA
Prof. Dr. Nurullah ÇETİN
T
ürk devlet geleneği çok eskidir. Dünyanın
en eski, köklü ve kurumsal yapısı sağlam devlet geleneği olan milletlerden biri
Türk milletidir. Türk devleti Cumhuriyet’le başlamadı, Osmanlı ile başlamadı, Selçuklu ile başlamadı. Türk devleti, bunlardan çok eskilere dayalıdır. En
eski Türk devletlerinden biri de Göktürk Devleti’dir.
Göktürk Kağanlığı, 552-744 yılları arasında Çin’de
ve Orta Asya topraklarında hüküm sürdü.
Bu devlet, Türk adıyla kurulan ilk Türk devletidir.
Bu devletin iki önemli öncüsü Kül Tigin ve Bilge
Kağan ile bunların tecrübeli veziri Tonyukuk adına
Orgun Abideleri ya da Köktürk Kitâbeleri denilen
bengü taşlar dikildi. Bu taşlarda bu Türk beylerinin
devlet yönetme tecrübelerine, hatıralarına, Türk devlet felsefesine yer verildi. Kül Tigin Kitâbesi, 732
yılında, Bilge Kağan Kitâbesi 735 yılında yazılmışlardır. Tonyukuk kitâbesı, 731 yılında yazılıp dikildi.
Bu tarihsel bilgilerden çok, bizi ilgilendiren asıl
konu, taş üzerine yazılan bu metinlerin hem edebî
değeri, hem de Türk devlet felsefesini ve geleneğini çok açık ve net bir şekilde ortaya koymasıdır. Bu
kitâbelerdeki devlet felsefesi, güncelliğini bugün de
korumaktadır. Bugün Türk devletini yönetme mevkiinde olanların ve yönetmeye talip olanların bu metinleri mutlaka dikkatli bir şekilde okuması gerekir.
Bunlar üzerinde düşünmesi ve oradaki uyarıları
dikkate alması temel bir zorunluluktur. Zira bu metinler, özellikle Çin emperyalizmi karşısında Türk devletinin ne gibi durumlara düştüğünü ve bunlardan nasıl ders çıkarılması gerektiğini anlatır. Ayrıca gelecek
Türk nesillerine ikazları içeren çok önemli hususlar
vardır. Bu metinleri okurken, sanki Türk milletinin
günümüzdeki temel sorunlarını çözümlüyormuş gibi
bir duyguya kapılıyoruz.
Mesela bu kitâbelerden bir bölüm alalım. Bilge
Kağan atamız şöyle diyor: “Beyleri, milleti ahenksiz
olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu
için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirttiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden
çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin
milletine beylik erkek evlâdı kul oldu, hanımlık kız
evlâdı cariye oldu. Türk beyleri Türk adını bıraktı.
Çinli beyler Çin adını tutup, Çin kağanına itaat etmiş.
Elli yıl, işi gücü vermiş. Doğuda gün doğusunda Bökli Kağan’a kadar ordu sevk edivermiş. Batıda Demir
Kapı’ya kadar ordu sevk edivermiş. Çin kağanına ilini, töresini alıvermiş.”
16
735 yılında söylenen bu sözlerin 2014 yılında
bugün nasıl tekerrür ederek devam ettiğini görmek
insanı üzüyor. Metni günümüze dönük olarak yorumlayalım:
- O zamanki Çin’in bugün bizim için karşılığı
Amerika ve Avrupa’dır. O zaman Göktürk Devleti
üzerinde Çin emperyalizmi belâsı vardı. Bugün bizim üzerimizde de Amerika ve Avrupa emperyalizmi belâsı var. O zaman Çin milleti hilekâr, sahtekâr,
aldatıcı idi. Küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine
düşürüyordu. Türk beyi ile Türk milletini karşılıklı çekiştirttiriyordu. Bundan dolayı Türk milletinin
devleti ve ülkesi yok oldu ve kağanı yani başkanı,
hükümdarı elinden gitti.
Bugün de bir bütün olarak Batı emperyalizmi, bizimle olan münasebetlerinde sahtekârca davranıyor, aldatıyor. Türk millet birliğini teşkil eden kardeşleri, milletimizin değişik kesimlerini etnik, mezhepsel, ekonomik
ve hayat tarzı farklılıklarına göre birbiriyle çatıştırmaya
çalışıyor, bölüp parçalıyor. Bu durum sonucunda Türk
milletinin bağımsız millî Türk devleti devlet olmaktan
çıkacak, vatanı elinden alınmış olacak.
Zaten kademe kademe uzun zamandan beri
millî Türk devletinin bağımsız siyasi iradesi ortadan kalkmış durumdadır. Büyük ölçüde Amerika ve
Avrupa’nın siyasi iradesi, millî Türk devletinin idaresinde yönlendirici ve belirleyici konuma geçmiş
vaziyettedir. Yani Türk’ün devleti elinden alınıyor.
Vatanımız da hem bizzat toprakları satılarak, hem değişik şekillerde siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda
işgale uğrayarak yavaş yavaş elimizden alınıyor.
Ayrıca Batı emperyalizmine teslim olma, boyun
eğme, tabi olma ve hatta taşeron olma sonucunda, tamamen Türk milletinin menfaatlerini koruma iradesini temsil eden Türk hakanı kavramı da Atatürk’ten
sonra büyük aşınmalara uğramıştır.
-Bilge Kağan atamızın kitâbesinde yer alan önemli bir tespit de “Çin milletine beylik erkek evlâdı kul
oldu, hanımlık kız evlâdı cariye oldu.” ifadesidir.
Göktürk Devleti idarecileri millî kimliklerini, kendi
bağımsız siyasi iradelerini, birliklerini, dirliklerini,
bütünlüklerini kaybedip Çin emperyalizmine boyun
eğdikten sonra, başı dik onurlu bir şekilde efendi ve
bey olacak erkek evlâtları Çinlilerin kölesi oldu. Saygın bir hanım olacak kız evlâtları da cariye oldu.
Bu durum, maalesef bugün de karşımızda bir
gerçeklik olarak duruyor. Hayata büyük umutlar-
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
la başlayan dinamik, enerjik, akıllı, zeki, çalışkan
Türk oğulları, mesleklerini icra edecek bir zemin
ve iş bulamamaktadırlar. Milletimizi idare edenler
de bu evlâtlarımızın en saygın ve verimli bir şekilde
istihdamını sağlayacak kapsamlı bir planlama yapmamaktadır. Bunun sonucunda her biri birer Türk
beyi olacak kapasitedeki Türk oğulları Amerika’nın,
Avrupa’nın ya da başka yabancı odakların, şirketlerin
ya güvenlik görevlisi ya askeri ya işçisi olarak köleleştirilmiştir. Hatta hiçbir iş bulamayarak sefalete
mahkûm edilmiştir.
Nitekim Türk gençlerinin Amerika’ya nasıl köle
edildiğinin bir örneğini verelim. Amerika 2007 yılında bir kanun çıkardı. Buna göre ordusuna başka ülkelerden asker alıyor. Maalesef bazı Türk gençleri de
Amerikan ordusunda bir Amerikalının referansı ile 6
aylık bir İngilizce eğitiminden sonra 9 yıl 11 aylık
bir sözleşme ile maaşlı asker oluyor. 6 ayda sadece
15 gün tatil hakkı var. Bu tatili de sadece Dubai’de
yapabiliyor.
Amerikan ordusunda paralı, maaşlı köle olarak
çalıştırılan bu Türk gençleri, Irak ve Afganistan gibi
Müslüman ülkelerde Amerikalı iş adamlarının, petrol, diğer enerji ve doğal kaynak akbabalarının, tüccarlarının menfaatini korumak adına diğer Müslüman
kardeşlerine karşı savaştırılıyor.
DOSYA
Eğlence mekânlarında, Amerikan askerlerine dansöz oynatılmış ve âlem yaptırılmış. Nitekim o günleri
yaşayan bir Amerikan askeri, ABD askerlerinin kaldığı Otelde deniz piyadelerine sunulan Türk dansözün
görüntülerini çekmiş ve şöyle demiş: “Türk hükûmeti
bize müthiş bir misafirperverlik gösterdi. Karşılama
olarak hükûmet, otele dansözler getirdi. Lokum gibi
Türk dansözlerde hepimizin gözü kaldı. Bizlere ilişkiye girebileceğimiz bile söylendi.”
Yine bugün için de geçerliliğini koruyan önemli bir tespit de Türk beylerinin Türk adını bırakması,
ama öte yandan Çinli beylerin Çin adını koruması,
Çin kağanına itaat etmesidir. Bu durum, Çinlilerin
ilerlemesi, yükselmesi; ama Türklerin de gerilemesi
sonucunu doğurmuştur.
Günümüzde de Türk devletini yönetme mevkiinde olanların çok gerekli imiş gibi Türk adını anayasamızdan, bütün resmî ve özel kurumlarımızdan
silmeye çalışmaları, ilginç bir benzerlik oluşturuyor.
Demek ki o zaman Çin emperyalizmi bazı Türk beylerini elde etmiş, onları kandırıp aldatmış, âdeta mankurtlaştırarak kendi kimliğine, milliyetine yabancılaştırmış, kendi milletinin, milliyetinin adı olan Türk
adını unutturup sildirmişti.
Bilge Kağan atamızın ta o zamanlarda tespit ettiği, bey olacak Türk gencinin gâvura kul köle olması,
tam da budur ve bu durum, Türk milleti için tam bir
zillettir, utanç verici bir hâldir.
Bugün de Amerika ve Avrupa emperyalizminin
mankurtlaştırma projesine maruz kalmış bazı Türk
beyleri, kendi kimliklerinden, adlarından, milliyetlerinden utanır hâle sokulmuş ve bunlara Türk adını
anayasamızdan silme görevi verilmiş. Türk milleti
için en büyük utanç vesilelerinden biri de budur.
Diğer taraftan hanım olacak kız evlâtlarımız da
maalesef yine aynı şekilde benzer bir sürece sokularak kendi vatanımızda, kendi ellerimizle yabancılara
teslim ettiğimiz iş yerlerinde, fabrikalarda, bankalarda, şurada burada âdeta cariye gibi çalıştırılmaktadır.
Türk’e Türk adı yani milliyeti unutturuluyor, ama
öte taraftan aynen Çinlilerin Çin kimliğine sadık kalması gibi, Amerika’da Amerikan milliyetçiliği yüzde
doksan beşe çıkıyor, Avrupa ise tamamen milliyetçi
hatta ırkçı bir kimliğe bürünüyor.
Bunun yanında pek çok genç kızımız, Avrupa ülkelerine, Amerika’ya, şuraya buraya karın tokluğuna
bebek bakıcısı olarak gitmekte, oralarda yabancıların
cariyesi gibi çalışmak durumunda kalmaktadır. Bazen de başlarına nahoş haller gelmektedir. Ayrıca eğlence mekânlarında bazı kızlarımız maalesef gâvuru
eğlendiren bir cariye konumuna itilmektedir. Buna
bir örnek verelim: Başka milletler ve devletler, kendi millî adlarına
ve kimliklerine sahip çıkarak, milletlerini ve devletlerini kalkındırma heyecanı içinde çalışırken, Türk’e
Türklüğü unutturularak millet olmaktan çıkarılıyor.
Dolayısıyla millî şuuru yok edilmiş Türk, millet olmaktan çıkıp, sadece kendi menfaatini düşünen bencil bir bireye dönüştürülüyor ve tabii bu durum, Türk
millet ve devletinin gerilemesine sebep oluyor.
1968 yılında Amerika’nın ünlü 6. Filo’sunun
İstanbul’u ziyaret etme kararı alınınca “Türkiyeli
hükûmet!...”, karşılama hazırlıklarına başlamış, bu
bağlamda genelevini de hazırlamış ve buraya güzel
kadınları getirmiş. Böylece Türk kızları Amerikan askerlerine peşkeş çekilmek istenmiş. Nihayet 15 Temmuz 1968 tarihinde 6. Filo’ya bağlı bir uçak gemisi,
beş destroyer Dolmabahçe’ye demirlemiş.
Netice-i kelâm, tarihimizin engin tecrübelerinden
ders alıp millî ve dinî değerlerimize bağlı kalarak
istiklâlci Müslüman Türk kimliğimizi iyice sağlamlaştırıp tahkim ederek tarihsel yürüyüşümüzü sürdüreceğiz. Yoksa yok.
17
DOSYA
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
24. SAYI
2014
HOCALI’DA YAŞANANLAR
SOYKIRIMDIR
Selçuk ÖNAL
BAK-TÜRK Federasyonu
Genel Sekreteri
A
zerbaycan Cumhuriyeti’nin Karabağ
Bölgesi Kür ve Aras Nehirleri ile Ermenilerin Sevan, Türklerin Gökçe gölü
diye adlandırdıkları bölgede takriben 18.000 bin km2
büyüklüğünde bir alanı kapsar. Bu bölgenin içersin
de stratejik bir konuma sahip Dağlık Karabağ ise
4300 Km2’lik yüzölçüme sahip. Hocalı kasabası Dağlık Karabağ sınırları içersinde olup, Türklerin yaşadığı bir bölgedir.
Azerbaycan topraklarına, kent ve kasabalarına karşı Ermeni silahlı güçlerinin saldırı ve tacizleri Sovyet Yönetimleri tarafından önlenmedi, aksine
destek gördü. 1991 yılının sonlarında ablukaya alınan
hocalı, 970 km2 alana sahip olup, takriben 13.000.
bin civarında Türk’ün yaşadığı bir kasabadır. 1991
yılının Aralık ayında Karabağ’ın en önemli yerleşim
birimlerinden Hankendi tamamen işgal edilir, sonraki
hedef bölgenin tek havaalanının bulunduğu, stratejik
bir konuma sahip Hocalı’dır.
Ocak ayının başlarından itibaren elektriği kesilen
Hocalı’nın savunması sadece hafif silahlarla silahlanmış yerel savunma güçlerinden ibarettir. 25/26
Şubat 1992’den itibaren Hocalıya saldırıya başlayan
Ermeniler bölgede bulunan Sovyet Ordusunun 366.
Zırhlı alayının bütün araçları ve silahlarını kullanarak,
Hocalı işgal edildi. Ermeniler o gece savunmasız ve
silahsız yüzlerce sivili, çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden akıl almaz işkencelerle öldürmüşlerdir.
Resmi verilere göre, Hocalıda o gün tamamı silahsız ve savunmasız sivil olan 106’sı kadın, 83 çocuk,
70’den fazla yaşlı olmak üzere toplam 613 Azerbaycan Türk’ünün hayatını kaybettiği, katliamdan 487
kişi ağır yaralanmış, 1275 kişi rehin alınmış, 150
kişide kaybolmuştur. Açıklanan bu rakamlar gerçeği bugün bile tam olarak yansıtmamaktadır. Aslında
Hocalı’da katledilen Türklerin sayısı açıklanan resmi
rakamların çok üzerinde olduğunu yabancı kaynaklarca da teyit edilmektedir.
Dönemin Azerbaycan yönetimi ve Cumhurbaşkanı
Ayaz Mütellibov, Hocalı’da yaşanan katliamı dört
gün boyunca kamuoyundan gizlemiş ve Demir perde
bütün zırhıyla Hocalı katliamın üzerini örtmüştür.
18
Hocalı’da Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından
bin bir zorlukla canlarını kurtarabilen kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlardan tipi altına Ağdama ulaştıklarında, çoğununun ayakları donmuş, Karlı dağları
aşamayanlar ise kötü hava şartlarına yenik düşmüşlerdir. Ağdama ve diğer bölgelere ulaşabilenlerin ise
bu olayın tahribatından ruhları ve hafızaları asla bir
daha kurtulamayacaktır.
Ne yazık ki, Hocalı’da yaşayan savunmasız ve
silahsız sivillerin imdadına kimse ses vermemiştir.
Şehitlerin naaşları uzun bir süre sokaklarda kalmıştır.
Hocalıda yaşanan vahşet aynı zamanda Karabağ da
yaşayan sivil halka da olumsuz yansımıştır. Korunamama endişesi, sahipsizlik insanların toprağını terk
etmesine neden olmuştur.
Hocalı’da yaşanan katliama tanık olan yabancı gazeteciler;
Hocalı da katliam bölgesini gezen bir Fransız gazeteci Jean-Yves Junet, Katliama bölgesinde gördüğü
vahşeti şöyle ifade etmiştir. “Pek çok savaş hikayesi
dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim. Ama Hocalı’daki vahşete umarım kimse tanık olmaz”.
Mart 1992 tarihli Newsweek’de Pascal Privat ve
Steve Le Vine tarafından verilen bir haberde Hocalı
şöyle ifade ediliyordu.
“Geçtiğimiz hafta Azerbaycan yine bir morgun
mahzeni gibiydi; bir caminin arkasına geçici olarak
kurulmuş morga sürüklenerek getirilmiş düzinelerce
ceset ve yas tutan mülteciler. Bunlar 25-26 Şubat’da
Ermeni kuvvetleri tarafından istila edilen Yukarı Karabağ bölgesindeki Hocalı köyünün Azeri sakinleriydi. Cesetlerin çoğu kaçmaya çalışırken yakın mesafeden vurulmuştu, bazılarının yüzleri param parça idi,
bazılarının kafa derileri yüzülmüştü.”
İngiliz Frant Layn Nyus Tv İngiliz Muhabiri Rori
Patriks;
“Dünya kamuoyunda Hocalı katliamının hiçbir
haklı gerekçesi olamaz. Helikopterin zorlukla ulaştığı Hocalının çok yakınındaki Nahçivenik köyünün
kırsalında yüze yakın, işkenceyle öldürülmüş cesetler
gördüm. Bunlar Hocalıyı savunan askerler değildi.
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
Ermeni saldırısından kaçarak Agdama sığınmaya
çalışan ve yakın mesafeden kurşunlanarak öldürülen,
çocuk, kadın, yaşlı, Hocalının sivil halkıydı.
Rus izvestiya Muhabiri V.Belıh;
“Ben Agdam’dayken buraya esir değişiminde getirilmiş insanlar vardı, 25-26 Şubat gecesindeki vahşet
hayele sığmazdı; çıkarılan gözler, kesilmiş kulaklar,
soyulmuş deriler, kesilmiş başlar, işkencenin haddi
hukuku yoktu.”
Hocalı’da yaşananları tarafsız gözle yerinde
görerek aktaran gazetecilerin söyledikleri, kısaca
vahşet…
Ayrıca, Karabağ’da Türklere karşı işlenen soykırıma bizzat katılan Ermeni Militanlardan Zori Balayan
ve Gazeteci Daut Kheyriyan’ın yazdıkları kitaplarda
aktarılanlar ise vahşetin boyutunu bütün açıklığı ile
ortaya koymaktadır.
Hocalı’da yaşanan katliama katılan Ermeni milsilerden Zori Balayan adlı Ermeni doktor 1996 yılında
çıkarmış olduğu “Ruhumuzun Canlanması” isimli
kitabında “..biz arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk
çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun
bağrış çağırışları fazla duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına
soktu. Daha sonra bu 13 yaşındaki Türk’e onların
atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. Başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. Saate
baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. İlk mesleğim hekimlik olduğuna göre hümanist idim. Bunun içinde Türk çocuğuna yaptığım
bu işkenceden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim.
Ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını
aldığı için sevinçten gururlandı. Haçatur daha sonra
ölmüş Türk çocuğun cesedini parça parça doğradı ve
bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı. Akşam
aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatanseveri olarak görevimi yerine getirdim.
Haçatur’da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde
ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü
hümanizmin mücadelesini gördüm. Ertesi gün biz
kiliseye giderek 1915’te ölenlerimiz ve ruhumuzun
dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz Hocalı’yı vatanımızın bir parçasını işgal eden
30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık…” Diyerek Türklere karşı duyduğu düşmanlığın sınırının
olmadığını ifade etmektedir.
Yine katliama katılan milislerden Ermeni Gazeteci
Daut Kheyriyan olayları anlattığı “Haçın Hatırı İçin”
kitabında Hocalı katliamını şöyle anlatıyor. “..Gafion
denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni Grup,
2 Mart günü Hocalı’nın bir kilometre batısına 100
DOSYA
Azeri cesedini getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşlarında bir kız çocuğunu gördüm. Başından ve elinden
yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. O sırada Tiranyan isimli
bir asker onu tuttuğu gibi ölü cesetlerin üzerine fırlattı. Sonra bütün cesetleri yaktılar. O sırada yanmakta
olan ölü bedenler arasında bir çığlık işittim…”
İtiraflarda Hocalı’da yaşanan vahşetin boyutu..
Maalesef bu insanlık suçunu işleyenler şu anda serbest ve cezasız kalmışlardır…
İngiliz Gazeteci ve Kafkasya Uzmanı Thomas De
Waal, “Karabağ: Savaşta ve Barışta Ermenistan ve
Azerbaycan” adlı kitabında Sarkisyanın şu sözlerini
de aktarır.
“Hocalı’dan önce Azeriler bizimle dalga geçtiklerine inanıyorlardı. Biz Ermenilerin sivil halka karşı
el kaldırmayacağımızı düşünüyorlardı. O sabit bakış
açısını kırmayı başardık. Olan da buydu.”
Serj Sarkisyan, bugün Ermenistan Devlet Başkan,
Karabağ Savaşı sırasında Ermeni askeri güçlerinin
başında bulunan isimlerden birisi, Hocalı katliamı ve
sonrasında Karabağ’ın işgalinde önemli rol üstlenen
bir militan..
Cumhurbaşkanımızın 6 Eylül 2008 tarihinde
Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki Hrazdan Satad’ın
da, Dağlık Karabağ bayraklarının gölgesinde, 13
Ekim 2009’da ise Bursa’da Türk ve Azerbaycan bayraklarının alınmadığı stad’da yan yana milli futbol
maçı seyrettiği kişi.
2011 yılında Ermeni Gençlere hitaben “ Karabağ’ı
biz aldık, Ararat’ı (Ağrı Dağı) siz alacaksınız diyen
kişi.
Azerbaycan Yöneticileri de bu katile onlarca defa
bir araya gelerek görüşmüşlerdir. Bu görüşmelerden
bugüne kadar hiçbir sonuç çıkmamıştır. Sadece olay
soğumaya bırakılmış, gerçekler Azerbaycan Türkünden gizlenmiştir.
Sovyetler Birliğinden, 1991 Yılının Eylül ayında bağımsızlığını ilan eden Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesinin 11. Maddesinde; “Ermenistan
Cumhuriyeti, Türkiye’de ve Batı Ermenistan’da
vuku bulmuş olan 1915 soykırımının uluslararasında tanınmasını sağlamak görevini destekler” hükmünü içermektedir. Söz konusu madde
Türkiye’nin kesinlikle karşı çıktığı soykırım iddiasını
tanımasından başka, bu iddianın uluslararası kabul
görmesi için çalışacağını ve Doğu Anadolu’ya Batı
Ermenistan olarak adlandırarak Türkiye’nin toprak
bütünlüğünü tanımadığını açıkça dile getirmektedir.
Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırı tespit
eden ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
19
DOSYA
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
tarafından da imzalanmış olan 13 Ekim 1921 tarihli
Kars anlaşmasını tanımadığını yapmış olduğu talepleri ile açıkça görülmektedir.
Geçen süre zarfında Ermenistan’ın saldırganlığı
sonucunda kat ettiği yol gözler önündedir. Karabağ
işgal altındadır. Sözde Soykırımın 100. Yıldönümü
sebebiyle 2015 yılında Türkiye’yi baskı altına aldırarak, “Sözde Soykırımın” tanınmasını sağlamak,
maddi tazminat talepleri ve sonraki toprak talepleri.
Bunları hep birlikte yaşayarak göreceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın.
Ermenilerin Türklere karşı bu düşmanlığı nedir.?
Bugün Ermenistan’daki okul duvarlarında asılan
haritalarda Türkiye’nin 12 İli yer almakta ve Bayrağında Ağrı Dağının resmi, Ermenistan Milli Marşında “topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat
etmek için ölün, öldürün” denilmektedir.
Kafkasya’nın son iki yüz yıllık tarihine bakıldığında, Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği Yönetimleri
Ermenileri desteklemiştir. Ermenilerin Azerbaycan
Türklerine karşı giriştiği her hareketin içerisinde ve
arkasında hep Ruslar vardır.
Güney
Kafkasya’da
Ermeniler
yalnız
Azerbaycan’la değil Gürcistan’la da çatışma içerisindedir. Ermeniler, Gürcistan’da sürgüne gönderilen
Ahıska Türklerinin toprağı olan Ahıska bölgesini de
işgal etmişlerdir. Bölgede huzur arayanların, huzuru
bozanı iyi tanımaları gerekir.
İran’ın da Güney Kafkasya üzerinde olan emelleri vardır. Karabağ konusunda ikiyüzlü bir politika
izlemekte, Ermenistan’a siyasi ve silah yardımı yapmaktadır. Burada Rusya ve İran’ın çıkarları önemli
ölçüde aynıdır. Mollalar Azerbaycan’da istikrar istemiyorlar. Onların korkusu Azerbaycan ile otuz milyondan çok nüfusun yaşadığı Güney Azerbaycan
Türklerinin birleşmesidir. O bakımdan Ermenistan’a
her türlü yardımı yapmaktadır.
1806-1812 Osmanlı- Rus savaşları ve 1804-1813
İran-Rus savaşları sırasında bu bölgeye Anadolu’dan
ve İran’dan yoğun bir Ermeni göçü yaşanır. Dağlık Karabağ’a göçen Ermeniler, 1978 Yılında Dağlık Karabağ’a gelişlerinin 150.Yılı anısına “Dağlık
Karabağ’da bir anıt inşa ederler. Daha sonra bu anıt
yok edilecektir.
Ruslar 20 Ocak 1990’da, Bakü’ye tanklarla girerek yaptıkları katliam, Azerbaycan Türkleri için adeta kara günlerinde başlangıcı oldu.
Ermenistan silahlı güçleri, Rusların desteğini alarak, 1988 yılından itibaren, Azerbaycan’a ait başta
Dağlık Karabağ Bölgesinde ki yerleşim yerlerine, gerekse Karabağ’ın tamamına karşı başlattığı saldırılar
20
24. SAYI
2014
sonucunda;
“26 Şubat 1992 de Hocalı, 8-9 Mayıs 1992 Şuşa,
18 Mayıs 1992 Laçin, 2 Ekim 1992 Hocavend, 29
Aralık 1993 Zengilan, 2 Nisan 1993 Kelbecer, 23
Temmuz 1993 Ağdam, 23 Ağustos 1993 Cebrail,
23 Ağustos 1993 Fuzuli, 31 Ağustos 1993 Kubatlı,
7 Temmuz 1993 Akdere olmak üzere Karabağ’ın
bütün yerleşim birimleri işgal edilir ve Karabağ’da
yaşayan 629.000 bin civarında Azerbaycan Türkü
topraklarını terk eder. Bu savaşta, Azerbaycan topraklarının %20’den fazlasını kaybetti, 40 bin civarında insanın öldüğü çatışma ve katliamda Karabağ’ın
tamamını elden çıkmıştır.
Ermeniler tarafından işgal edilen Ağdam, Laçın,
Kelbecer, fizuli, Cebrayıl, Zengilan ve Gubatlı’daki,
tarihi varlığımız yok edilmiş, müzeler yağmalanmış,
Kütüphaneler yakılmış, Mimari ve tarihi alanları yakılıp, yıkılarak bu bölgelerdeki Türk izleri silinmiştir.
Bugün Azerbaycan’da tarihi yurt ve yuvalarından sürgün edilmiş bir milyon civarında Azerbaycan
Türk’ü göçmen durumundadır. Demek oluyor ki, 8
milyon nüfusu olan Azerbaycan’da her 8 kişiden birisi göçmen durumundadır. Bu yönüyle de Azerbaycan nüfusuna oranla dünyanın en fazla göçmen veren
ülkedir.
Hocalı Katliamı sonsuza kadar unutulmayacak
milli bir dramdır. Hocalı Katliamını unutmak, milli
şuurun ezilmesi, yok olması, milletin benliğini yitirmesi demektir.
Hocalı katliamını unutmayacağız, Karabağ sorunu da ilelebet devam edecek değil, etmemelidir. Geçmiş yıllara baktığımızda Karabağ sorunu, yani işgal
altındaki toprakların geri alınması ile ilgili herhangi
bir mesafe alınmamıştır.
Azerbaycan Türk’lerinin işgal altındaki topraklarını kurtaracağı irade ve güce sahip olduğuna hiç
şüphe yoktur. Zamanı geldiğinde bu irade ve gücünü
kullanacaktır.
Muhterem milletime tavsiyem odur ki,
Sinesinde yetiştirerek başının üstüne
kadar çıkaracağı adamların kanındaki ve
vicdanındaki cevher-i asliyi çok iyi tahlil
etmek dikkatinden bir an vaçgeçmesin!...
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
GÜNCEL
Çocuk Cinayetlerini Önlemede,
İdamdan Daha Güçlü Tedbirlere
İhtiyaç Var!
Gürkan AVCI
DES Genel Başkanı
S
on zamanlarda artan ve gündemi sarsmaya
devam eden ‘Çocuk kaçırma ve cinayetleri
hakkında ‘İdamdan çok daha güçlü tedbirler alınmalı’ diye konuşan DES Genel Başkanı Gürkan Avcı, “En masum varlıklar olan çocuklara karşı
işlenen şiddet ve acımasızlıkların çözümü için ciddi
bir aile içi eğitim planlaması gerekiyor” dedi.
AİLE İÇİ EĞİTİM ŞART!
‘Çocuk tacizi ve cinayetleri ile ilgili idam çalışmamız var’ diye konuşan Başbakan Erdoğan’ın
beyanatıyla ilgili olarak, çocuklara dönük suçlarla
mücadelede en kalıcı ve güçlü politikanın eğitimle
gerçekleşebileceğini söyleyen Demokrat Eğitimciler
Sendikası (DES) Genel Başkanı Gürkan Avcı, “Planlanan eğitim okul öncesinden başlayarak ilk ve ortaöğretimden yüksek öğretime kadar, yaygın eğitim
programları dâhil tüm çerçevede ve bütünsellik içerisinde gerçekleştirilmelidir”
diye konuştu.
cezaların caydırıcı olmaması, Türkiye’de hukuk ve
adalet sisteminin feci çarpık ve pespaye durumunda
aramak gerekiyor” diyerek teşhis eden DES Genel
Başkanı Gürkan Avcı, açıklamasında şunları söyledi;
TÜRKİYE’DE ÇOCUĞA DÖNÜK 18 BİN 334
CİNSEL SUÇ DAVASI VAR!
Aile içi eğitim ve aile içi iletişim çok önemli. Anne
babalar çocuklarına cinsel konularda ve tacizle ilgili
bilgilendirmelerde bulunmalıdır. Çünkü aile içinde
cinsel istismarın saklanması veya böyle durumlarda
ailelerin bunu saklaması net rakamları ortaya çıkmasını engelliyor.
Çocuk Hakları Merkezinin çocuk cinayetleri raporuna göre; 2012 yılında 609, 2013 yılında 633
çocuk devletin ihmalinden dolayı ölmüş. Uluslararası Çocuk Merkezi’nin verdiği rakamlara göre;
Türkiye’de Ocak 2010 ile Kasım 2013 arasında 377
SORUNU ÇOK YÖNLÜ
ELE ALMAK GEREKİYOR
Çocuk ve kadınlara dönük
şiddet ve cinayet vakalarının
sürekli artıyor olmasını “Hurafelerden, ucube geleneklerden ve riyakârlıktan arındırılmamış yanlış din eğitimi
ve örfiyet, porno salgını, popüler kültür bombardımanı
altında alabildiğine tahrik
edilen ama tatmin edilemeyen libidosu şişmiş toplum,
evliliklerin zorlaşması, artan
eşcinsellik, parçalanmış ailelerin sokağa düşen çocukları,
genel geçer medyanın, dizi
ve sinema endüstrisinin zina
şiddet ve suçu özendirmesi,
21
GÜNCEL
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
çocuk cinsel istismarı vakasına rastlanmış. 2011 yılına ait verilere göre; çocuğa karşı işlenen cinsel suç
davalarının sayısı sadece 2011 yılında 18 bin 334
adet.
ÇOCUK CİNAYET VE TECAVÜZLERİ AF
KAPSAMINA ALINMAMALI!
Çocuk taciz ve cinayetleriyle ilgili önemli bir zafiyetinde ‘ceza ve af’ boyutuyla adalet sistemini ilgilendirdiğini gözden kaçırmamamız gerekiyor. Bu
tür cezaların af kapsamına alınmaması, yargılama süreçlerinin hızlı sonuçlanması ve kamuoyunun verilen
cezalarla ilgili bilgilendirilmesi, suçluların gözetim
altında tutulması ve önleyici kolluk sisteminin geliştirilmesi gerekiyor.
UYUŞTURUCU KULLANIMININ ARTIŞI,
ÇOCUK CİNAYETLERİNİ TETİKLİYOR!
Bu tür vahşetlere sebebiyet veren insanların psikolojik olarak hasta olduğu unutulmamalıdır. Bu yüzden toplum bu konuyla ilgili bilgilendirilmelidir. Aile
içi eğitim şarttır. İdam cezaları caydırıcılığı artırabi.lir
fakat esas çözüm eğitim ve toplumu bilgilendirmekle
olur. Çocuk katillerinin profiline baktığımız zaman
hemen hepsinin uyuşturucu kullandığını görüyoruz.
Uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması toplumdaki
suç miktarını otomatik olarak artırıyor. Verilere baktığımızda çocuk taciz ve tecavüzleriyle mücadelede,
uyuşturucuyla mücadelenin ne kadar önemli olduğu-
22
24. SAYI
2014
nu görüyoruz.
İDAMLAR, ÇOCUK CİNAYET VE TECAVÜZLERİNİ SONLANDIRMAZ!
İdamdan çok daha güçlü tedbirler alınması gerektiğini ve eğitim ve aile-toplum rehabilitasyonunun
çok önemli olduğunu bir kez daha ifade etmek istiyorum. Toplumu rahatlatma ve potansiyel katillere
ders verme amacıyla yapılacak idamlar bu tür vakaları sonlandırmayacak, en fazla sorunu halının altına
süpürmüş olacaktır. Türkiye’de çocuk katil ve tecavüzcülerinin idam edilmesi önerisi çok fazla cazip
ve meşru görünse de, çocuk katili bir ruh hastasını
astığımızda adalet ne kadar yerine gelmiş olacak ve
idam bir ceza mı yoksa toplumsal bir rahatlama görevini mi görmüş olacaktır? İdamlar potansiyel çocuk
katillerine yeterince gözdağı verecek ve tecavüzler
duracak mıdır? Yoksa çocuk tecavüzcüsünü bekleyen sıkıntı ve sorunlarla dolu süreç, rehabilitasyon ve
vicdan muhasebesinden en kolay şekilde kurtulma ve
kaçış fırsatı mı sunmuş olacağız?
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
federAsyonlardan
HABERLER
TÜRKİYE VE TÜRKLÜK İÇİN TÜRKİYE
SİVİL TOPLUM BİRLİĞİ (TÜRKBİR)
KURULDU
Yakup ATASITÜRK
24 Demokratik Kitle Örgütü “Türkiye, Türk
Dünyası ve uluslararası alanda ülkemizi ilgilendiren
önemli konularda kamuoyunu aydınlatmak ve yetkilileri uyarmak” üzere “Türkiye Sivil Toplum Birliği
(TÜRKBİR)” adı altında bir araya geldi. Çalışmalarını partiler üstü çerçevede yürüteceğini açıklayan
TÜRKBİR’in kuruluş bildirisinde şöyle denildi:
“Birinci Dünya Savaşı sonrasında düşmanların işgaline uğrayan ve “her şey bitti” denildiği bir sırada
“Milli Mücadele”yi başlatarak aziz vatanımızı kurtaran, hürriyet ve istiklalimizi kazandıran ve egemen
Türkiye Cumhuriyeti Devletimizi kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına, şehit ve
gazilerimize yürekten bağlı olduğumuzu bildirmek,
minnet ve şükranlarımızı sunmak istiyoruz.
Türk milletine tevdi edilen bu kutsal emaneti daima koruyacağımıza, ondan güç alarak ilelebet yaşatılması için bütün varlığımızla mücadele edeceğimize
söz veriyoruz.
Türk milletinin kimliğinin ifadesi olan Anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez
ilk üç maddesi başta olmak üzere Anayasamızın yürürlükteki diğer hükümlerine, özellikle 6. maddesindeki “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir”
ve 66. maddesindeki “Türk Devletine vatandaşlık
bağı ile bağlı olan herkes Türktür” hükümlerine bağlı
kalmayı ve korumayı temel ilkemiz sayıyoruz.
Bunun yanında, “güçler ayrılığına dayanan devlet yapımızın tam anlamıyla işler hale getirilmesi ve
yargının bağımsız ve tarafsız olması ilkelerini, “Adalet mülkün temeli” anlayışının ve demokratik, laik,
23
federAsyonlardan
HABERLER
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
sosyal hukuk devletinin olmazsa olmaz şartı olarak
görüyoruz. Bu ilkelere bağlı olarak yapacağımız faaliyetler çerçevesinde, her ay “Acil Türkiye Raporu”
hazırlayarak Türk milletinin yüksek vicdanına ve sorumluların dikkatine sunacağız. İlk fırsatta milletimizin birlik ve bütünlüğünü güçlendirmek amacıyla bir
“Milli Kongre” toplayacağız.
Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar
karşısında, hiçbir ayrım gözetmeden eşitlik, kardeşlik,
birlik, huzur ve mutluluğun önemini dikkate alan
sivil toplum kuruluşlarını, meslek birliklerini, odalar
ve barolar ile değerli aydınlarımızı, yurt çapında
işbirliğine çağırıyoruz.
BİLDİRİYE İMZA ATAN KİŞİ VE KURULUŞLAR
Sadi SOMUNCUOĞLU / Milli Düşünce Merkezi
Durhasan KOCA / Türk Boyları Konfederasyonu
Selçuk ÖNAL / Azerbaycan Kültür Derneği
24. SAYI
2014
Ayşegül DALKIR KAHVECİ / Demokrasi ve Kadın Derneği
Serdar Murat CAN / Kırıkkale Oğuz Boyları Federasyonu
Nesrin GÜNEL İÇAY / Ankara Yörükler Türkmenler Derneği
Bayram ÖZDEN / Yörtürk Vakfı
Mustafa KÖROĞLU / Teknik Eğitim Vakfı
Yakup ATASITÜRK / Dünya Kargın Türkmenleri
Derneği
Zafer TEKBUDAK / Türk Telekomcular Derneği
DESTEKLEYENLER
Av. Celalettin SOLMAZ / Türkiye Barolar Birliği
Hamit KÖSE / Şehit Aileleri Federasyonu
Av. Kemal Cihat BİNİCİ / Ankara Barosu
H. Hüseyin BAYRAM / Türk Ziraat Y. Müh. Birliği
Talat GÖZET / Türk Veteriner Hekimler Birliği
Fethi BOLAYIR / Toplumcu Düşünce Derneği
İsmail Hakkı BARI / Orman Mühendisleri
Odası
Erdem AKYÜZ / Hukukun Egemenliği Derneği
İsrafil ÇELİK / Türk Aydınlar Vakfı
Prof. Dr. Ali AKYILDIZ / Türk Hukuk Enstitüsü
24
Gürbüz MIZRAK / Türkiye-Türkmenistan
Dostluk Derneği
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
federAsyonlardan
HABERLER
NEVRUZU ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİ VE
SİVİL TOPLUMLAR İLE KUTLADIK
Mustafa TEKİN
kutlamasında Öğrenci Konseyi Başkanı Süleyman
KELEŞ’in yaptığı hoş geldiniz konuşmasından sonra
kürsüye gelen Türk Boyları Konfederasyonu Genel
Başkanı Durhasan KOCA şu konuşmayı yaptı:
Türklerin tek ve ortak milli bayramı Nevruz Bayramıdır. Bu yıl Nevruzu, Konfederasyonumuz, Bilkent ve Hacettepe Üniversitesi öğrencileri ile Orman
Mühendisleri Odası, Oğuz Boyu Kültür Dernekleri
Federasyonu, Ankara Yörükler Türkmenler Derneği,
Dünya Kargın Türkmenleri Derneği, Tüm Anadolu
Kahramanları Şehit ve Gazi Yakınları Derneği, Ankara Seymenler Kulübü olarak ortak kutladık.
Bilkent Üniversitesi kampüsünde yapılan Nevruz
“Türk devlet ve topluluklarının kutladıkları tek
ve ortak milli bayram Nevruz Bayramıdır. Nevru,
yüzyıllardır Türk kültürüne özgü özelliklerle kutlanmaktadır. Nevruz, M.Ö. 8. yüzyıldan günümüze kadar, çetin kış şartlarının sona erip doğanın uyandığı,
karların eriyip nehirlerin coştuğu, çiçeklerin, güzel
duyguların canlandığı, baharın müjdecisi 21 Mart
gününde doğudan batıya, güneyden kuzeye, bütün
Türk Dünyası tarafından büyük bir coşkuyla kutlana
gelmektedir.
Nevruz, 21 Mart’ta Orta Asya’da ve Kafkaslarda yaşayan Uygur, Türkmen, Kazak, Kırgız, Özbek,
Azeri, Tatar, Yakut, Teleüt, Karakalpak, Sala, Başkurt, Çuvaş, Macar, Kumuk, Karaçay gibi Türk Devlet ve Toplulukları ile Anadolu ve Balkan Türklerinin
“YENİGÜN” ve ya “YILBAŞI” olarak kabul ettikleri gündür.
Nevruz çok eskiden beri Türklerin Ergenekon
Bayramı olarak da bilinmektedir.”
Daha sonra kürsüye gelen Orman Mühendisleri
Odası Başkanı Ali KÜÇÜKAYDIN, Nevruzun tüm
Türk dünyasına birlik, beraberlik, huzur ve mutluluk
getirmesini diledi.
Etkinliklerde birlik, dirlik ve huzur için dua edildi. Örste demir dövüldü,
Nevruz ateşi, halkoyunları,
binicilik gösterileri, geleneksel oyun ve etkinliklerle devam ederken Bilkentli, Hacettepeli ve Türk
Cumhuriyetlerinden gelen
gençler birlikte doyasıya
eğlendiler.
25
federAsyonlardan
HABERLER
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
24. SAYI
2014
AFGAN TÜRKMEN ÖĞRENCİ BİRLİĞİ
TOPLANTISI YAPILDI
Salahattin BAYSAL
Türkiye Türkmenistan Dostluk Derneği
Kurucu Başkanı
Selahattin BAYSAL’ın açış konuşmasında selam Aziz Misafirler, Selam Sevgili Bayanlar, Selam
Türkmenin geleceği Aziz Gençler! Hepinizi Yüce
Allah’ın merhameti ve şefkati ile selamlıyorum ve
hepinize hoş geldiniz diyorum. Dünya Türkmenleri
İnsanperver Birleşiğinin Türkiye Bölümü adından,
Türkiye Türkmenistan Dostluk Derneği adından da
ayrıca selamlıyor ve diyorum ki;
“ Şecerem Oğuzdan Sicim(soyum) saf Türkmen,
Demir donlu Köroğlu, yiğidim, kırk men,
Nişanam bellidir, algır, bürgüt men,
Bir kökten geliyandır hemTürk, hem Türkmen.”
Aziz konuklar; Yüce Allah Kuran-ı Kerim’de buyuruyor ve Nuh Peygambere diyor ki;”Her nesneden
birer çift al ve gemine yükle”. Çünkü büyük bir tufan
olacak ve nitekim oluyor da. Nuh Peygamberin oğullarından Yasef’in oğlunun adı Türk’tür. İşte bu Nuh
Peygamberin torunu (ağtığı) Türk’ten türeyip, çoğalıp
gelenlere Türk Kavmi, Türk Milleti, kısacası “Türk”
denir. Türk’ün 10. Torununun adı Oğuzhan’dır.
Oğuzhan’ın 6 oğlu oldu. Üç büyük oğluna Bozoklar,
üç küçük oğluna ise Üçoklar dendi. Her bir oğlunun
da 4’er oğlu oldu, böylece Oğuzhan Atamızın 24 torunu (ağtığı) oldu. Her birisine bir Oğuz Boyu dendi.
Bu 24 Oğuz Boyundan gelenlere “Oğuzlar”, Oğuzların Müslüman olanlarına ise “Türkmenler” dendi.
İşte sizler, bizler ve burada olmayan tüm Türkmenler
Oğuzhan’ın 24 boyundan gelen insanlarız.
Oğuzhan oğullarını topladı, eline bir “ok” aldı ve
oku hemen kırıp ikiye katladı. Bir kere daha kırdı,
dörde katladı ve sonrasında kıramaz oldu ve dönüp
oğullarına “Birlik olun, birlik olursanız sizi kimse
kırıp, dağıtamaz” dedi. Oğuzhan Atamızın bu töresi
uyarınca ben de sizlere diyorum ki; “ Ey Türkmenin
geleceği Aziz Gençler, birlik olun, birbirinizi sevin,
birbirinizden kopmayın, dağılmayın, gelecek mutlaka bizimdir.”
Aziz Gençler,siz burada yalnız değilsiniz.
Sizlere çok selamlar getirdim. Öncelikle Dünya Türkmenlerinin Başı, arka dağı,Türkmenistan
Devletimizin Baş tutanı, Cumhurbaşkanı Berdi
26
MUHAMMEDOV’dan,Türkmenistan
Devletinin
Ankara’daki Büyükelçisi Ata SERDAROV’dan,
Ankara’daki Konsolos’undan,İstanbul’daki Temsilcilerinden selamlar getirdim.Bildiğiniz gibi Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanımız bu günlerde
Türkmenistan’ı ziyaret ediyor. Bu nedenle Elçihane görevlileri Türkmenistan’da bulunmaktadırlar.
Ankara’dan;Türkiye’deki Yörük -Türkmenlerinin
Teşkilatı olan Türk Boyları Konfederasyonunun Genel Başkanı Durhasan KOCA’nın,Yörük-Türkmen
Vakfı Başkanı Mustafa TOMBULOĞLU’nun, şu
andaki Türkiye Türkmenistan Dostluk Derneği Başkanı Kadir TOSUN ve yönetim kurulu üyelerinin,
Bozok Türkmenlerinin başı, Dünya Türkmenleri İnsanperver Birleşiği Merkez müdiriyet azası Hüseyin
YÜCEL’in, Barak Türkmenlerinin yol başçısı Ahmet DAYANIR’ın,İzol Türkmenlerinin başı Cemali ÜNALDI’nın, bir önceki Başkan Koca Türkmen
Mustafa AYDIN’ın, Türkmen denince herkesçe bilinen Türkmen Edebiyatı profesörleri; Prof. Abdurrahman GÜZEL’in, Prof. Fikret TÜRKMEN’in, Doç.Dr.
Berdi SARIYEV’in, Türkmen Tarihçileri; Prof. Reşat
GENÇ’in, Prof. Kazım Yaşar KOPRAMAN’ın, Prof.
Yusuf HALAÇOĞLU’nun,Prof. Refet YİNANÇ’ın,
Prof. Salim CÖHCE’nin;Elek.Elektr.Müh. Dr.
Mehmet Emin YILDIZ’ın, İran Türkmenlerinin
temsilcisi Dr. Ferzat MERCAN’ın, Irak Türkmenleri temsilcisi Erbil Türkmen Meclisi Başkanı Mahmut ÇELEBİ’nin, Suriye Türkmenleri temsilcileri
Mv.Mehmet ŞANDIR’ın, Abdülkerim AGA’nın,
Av.Esat ARBER’in, Türkmenin Ulu Şairleri Yavuz
Bülent BAKİLER’in, Ali AKBAŞ’ın, Feyzullah
BUDAK’ın, Baki KARABIÇAK’ın da mahsus selamlarını, sevgilerini getirdim. Hepsi sizler için dua
ediyor, gönülden kucaklıyor ve sizlere diyorlar ki;
“Ey aziz gençler yalnız değilsiniz, bizler sizin arkanızdayız, her zaman, her yerde birlikteyiz.”
Aziz Gençler; ben ormancıyım, ağaç nedir, orman nedir iyi bilirim. Eğer bir ağaç kökünden su ve
gıda almazsa hemen kurumaya başlar ve sonunda
ölür. İnsanlar ve milletler de ağaçlar gibidir. Köklerini unutursa, ihmal ederse onlar için de yok olmak
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
mukadder olur. Biz Türkmenlerin, kökümüzde büyük
bir zat var. Bu yıl tüm Dünyada onun kutlama yılı.
Bu zat büyük Türkmen şairi Mahtumkulu’dur. O’nu
rahmet, minnetle hatırlıyor ve anıyoruz. Mahtumkulu
diyor ki;
“Koç yiğidin adı çıkmaz,
Devleti, malı olmasa.
Endişeli, iş bitirmez,
Meydanda deli olmasa.”
Bu salonda toplanan, ihtiyarı, genci tüm Türkmen
Deli’lerine bir kere daha selam ediyorum.Eğer bir davanın, bir milletin sizler gibi takipçileri, savunucuları
varsa Evvel Allah sonumuz daima hayırlıdır.
Yine Mahtumkulu diyor ki;
“Benim diyen koç yiğide
Bir münasip yar gerektir.
Arap at, yavlı yiğide,
Almaz Zülfikar gerektir.
Yiğit oldur, yurt üstünde,
Canın berse din üstünde,
Koç yiğitler il üstünde,
Namus bilen ar gerektir.”
Aziz konuklar “yurt”, “din” ve “il” (Devlet) bahis konusu ise gerisi teferruattır diyor, ”yurt”, “din”
ve “devlet” için “ ar, namustur ” diyor. Bu düstur,
bu ilke, bu prensip tüm Türkmenlerin ana düsturu olmuştur.Şimdi de olmalıdır diyorum.
Aziz Gençler, Değerli Misafirler; ruh ve kültür
köklerimizi oluşturan Hoca Yusuf Hemedani’yi,
Hoca Ahmet Yesevi’yi, Hoca Muhammed Mansur Maturudi’yi, İmam Buhari’yi,İmam Tirmizi’yi,
Hoca Muhammed Nakşibendi Buhari’yi, Kaşgarlı
Mahmut’u,Yusuf Has Hacib’i, Bilge Tonyukuku,KülTigin’i ve Dedelerin Dedesi Korkut Ata’yı (Dedem
Korkut’u),onları hatırlayarak aziz ruhlarına hürmet ederek; Oğuzhan Atamızın Kınık torunundan
Selçukhan oğullarından,Sultan Sancar’ın, Sultan
Alparslan’ın; onun oğullarının Anadolu’da yani
bugünkü Türkiye’de kurdukları Selçuklu Devletinin,
Oğuzhan Atamızın Kayı torunlarının kurduğu Osmanlı
Devleti’nin ve yine Oğuzhan Atamızın soyundan;
Büyük, Ulu Türkmen Mustafa Kemal Atatürk’ün
kurduğu Türkiye Cumhuriyeti topraklarında; Arslan Baba’nın, Barak Baba’nın,Geyikli Baba’nın,Hacı
Bektaşı Veli’nin, Mevlana’nın,Türkmen Kocası Yunus’un,Nuri Sofi’nin, Hacı Bayramı
Veli’nin,
Şeyh
Edebali’nin,Akşemseddin’in,
Dadaloğlu’nun,Karacaoğlan’ın, Pir Sultan Abdal’ın,
Emrah ve daha nicelerinin doğup, büyüyüp bizlere
emanet olarak bıraktıkları ve Türkmen Başbuğu Fatih
Sultan Mehmet Han’ın fethederek bize emanet ettiği
İstanbul’da; Türkiye’de bu toplantı yapılıyor.Burası
federAsyonlardan
HABERLER
sizler için bir “Yad Ülke, yabancı ülke değil!” Burası tüm Türkmenler’in de vatanıdır. Burada tekrar
söylüyorum,”Yalnız Değilsiniz” Türkmenler’e 1071
yılında bu toprakları yurt yapan atalarımızı Niyazi
Yıldırım Gençosmanoğlu’nun “Malazgirt Destanı”
şiirinden bir kıta ile anıyorum;
“Önde Yalın Kılıç Türkmen Başbuğu
Ardında Oğuz’un elli bin tuğu
Andırır Altay’dan kopan bir çığı
Budur Peygamber’in övdüğü Türkler
Ya Allah.. Bismillah … Allahüekber !!.”
Aziz Mihmanlar, Aziz Gençler; Ruh ve Kültür
köklerimizi unutmadan ve onlardan ilham,destek alarak bu gün yine bir Türk,bir Türkmen olarak diyorum
ki; Dünya’nın neresinde bir Türk,Türkmen varsa o
bizim kardeşimiz, doğanımızdır.O asla yalnız değildir.Sözlerimi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun
“Türk” şiiri ile bitirirken hepinize bir kere daha
Cenab-ı Allah’dan sağlık, esenlikler diliyor; bu
toplantıyı düzenleyen Afganistan Türkmen Öğrenci Birliği Başkanı Sevgili Doğanım Sakhı
Bayramlı ve Çalışma Arkadaşlarına, Afganistan’dan,
Amerika’dan,Finlandiya’dan,
Çekoslavakya’dan,
Almanya’dan, İran’dan gelen Aziz Türkmen misafirlerimize ve Türkiye’den katılan başta Hoca Ahmet
Yesevi Vakfı Başkanı Türkmen Kocası Erdoğan
ASLIYÜCE ve dostlarına ayrı ayrı teşekkür ediyor,
hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum.
“And olsun geceye, gündüze...
And olsun karaya, denize...
And olsun kaleme, kağıda...
Bir millet yarattım doğuda!
Türk diye bir yüce ad verdim.
Önüne kılavuz kurt verdim.
En üstün değerli erdemi,
En güzel ülkeyi yurt verdim!
Donattım ruhunu imanla,
Kolunun gücünü sert verdim.
Ve onu mazluma sığınak,
Zalimin başına dert verdim!!!”
27
GÜNCEL
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
24. SAYI
2014
TÜRKBİR PANELİ
TÜRKBİR PANELİ
İHANETE HAYIR! TÜRK MİLLETİ VE
DEVLETİ BÖLÜNEMEZ
1914 ERMENİ MEZALİMİ VE
GERÇEKLER
Yusuf ŞAHİN
Bayazit KARACAN
Türkiye Sivil Toplum Birliği (TÜRKBİR),
09/04/2014 tarihinde Ankara Barosu Toplantı
Salonu’nda İHANETE HAYIR! TÜRK MİLLETİ
VE DEVLETİ BÖLÜNEMEZ adlı panel düzenledi.
Türkiye Sivil Toplum Birliği (TÜRKBİR),
22/04/2014 tarihinde Türkiye Barolar Birliği
Salonu’nda 1914 Ermeni Mezalimi ve Gerçekler adlı
panel düzenledi.
Seçkin ve kalabalık bir davetli topluluğunun izlediği paneli eski TBMM Başkanvekili Hasan KORKMAZCAN yönetti.
Kalabalık bir davetli topluluğunun katıldığı paneli
TÜRKBİR sözcüsü Sadi SOMUNCUOĞLU yönetti.
Panelistler ise Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ, Avukat
gazi üsteğmen Serdar ÖZTÜRK, Prof. Dr. Nurullah
ÇETİN, Türk Boyları Konfederasyonu Genel Başkanı Durhasan KOCA idiler.
Panelistler sundukları tebliğler ile salondaki izleyicileri doyurdular, ülkemizin içinde bulunduğu bu
hassas dönemde bu panellerin yurt genelinde yapılmasının çok faydalı olacağını belirttiler.
28
Panelistler ise Prof. Dr. Norman STONE, Mehmet
PERİNÇEK, (E) Büyükelçi Alev KILIÇ ve Av. Erdem AKYÜZ idiler.
Panelistlerin yaptıkları açıklamalar, salonda bulunan dinleyicileri tatmin etti ve dinleyiciler bu tip
bilgilendirme panellerinin ülke genelinde yapılmasını talep ettiler.
24. SAYI
2014
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
GÜNCEL
TÜRKBİR ATA’NIN HUZURUNDA
Tufan HÖÇÜK
Türkiye Sivil Toplum Birliği (TÜRKBİR), 22 Nisan
2014 Salı günü Anıtkabir’i ziyaret ederek çelenk bıraktı.
Türkbir sözcüsü Sadi SOMUNCUOĞLU, Anıtkabir
defterine şunları yazdı:
“Büyük Atatürk,
Manevi huzurunuzda saygı ile eğiliyor, minnet ve
şükranlarımızı sunuyoruz. Türk Milletinin, tarihin derinliklerinden akıp gelen egemenliği ve aziz vatanımız, yine
düşmanca saldırıların hedefi yapılmıştır. TBMM’nin her
açılışında dikkat çektiğiniz gibi, ülkemiz bugün de emperyalistlerin güdümündeki, bölücü-etnik-ırkçı teröristlerin
saldırılarıyla karşı karşıya bulunmaktadır. Bunlardan biri
de, Ermenilerin 1914 ve öncesinde başlattığı katliamların,
100. Yılında, bugün de “Büyük Ermenistan” hayaliyle
sürdürülmek istenmesidir.
Erivan’dan [yapılan] tehcir ve doğu illerinin enkaz ve
harabesi altında Ermeni mezalimi ve ihanetinin kurbanları
olan yüz binlerce Müslüman kardeşimizin iskeletleri ortadadır.”
Aziz Atatürk,
Şartlar ne olursa olsun, Türk Milletinin egemenliğini,
vatanımızın bütünlüğünü savunmak ve haklarımızı korumak için, vatanseverler olarak birleşip bütün gücümüzle
mücadele edeceğiz.
En derin Saygılarımızla.”
1927 yılında işaret ettiğiniz şu hususlar unutulamaz:
“Efendiler, … şüphe edilmemek gerekirdi ki, Ermeni katliamı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildi. Aksine…
yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler,
Müslümanlara saldırmakta idiler...her tarafta insafsız bir
şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekte idiler….
Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için
karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı.
29
federAsyonlardan
HABERLER
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
24. SAYI
2014
BAŞBAKANA AÇIK MEKTUP
Dr. Canan ARITMAN
Cumhuriyet Kadınları Derneği
Genel Başkanı
Sn. R.T. Erdoğan
T.C. Başbakanı
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı günü 7
dilde, 2 Ermeni lehçesinde yayınladığınız “Ermeni Mesajı”;
analarımızı ağlatmıştır.
Biz kadınları yaraladınız!
Türk Milletinin yarasına tuz biber ektiniz.
T.C. Başbakanı’nın ülkesinin tarihini, özellikle de yakın
tarihini iyi bilmesi gerekir.
1915’de Ermeni isyanlarını, tecavüz ve katliamlarını ve
tüm cephelerde 7 düvele karşı vatan savunması yapan askerlerimizin arkadan vurulmasını önlemek için yapılan ; “Zorunlu Göç ve İskan Kanunu” gereğince uygulanan, hukuki ve
haklı tehciri, yabancılara karşı “gayri insani” olarak nitelemenizi kabul edilemez buluyoruz. Bu nasıl “gayri insani” bir zorunlu göç ve iskandır ki; her kişiye günlük yevmiye verilmiş,
yardım kuruluşlarının her türlü denetim ve yardımlarına izin
verilmiş, eli silah tutan çocuklar dahil her erkek cephelerde
savaşırken bile konvoyların güvenliği temin edilmeye çalışılmış, hastalar hastanelerde tedavi edilmiş, çocuklar koruma
altına alınmıştır. Konvoylara saldırı düzenleyen gaspçılardan
yakalananlar mahkemeye verilmiş, 67 kişi idam edilerek
1500 civarında suçlu da ağır hapis cezalarına çarptırılmıştır.
Ayrıca bu tehcir, ülke sınırları içinde ilden ile yapılmıştır.
Tehcir uygulaması, savaş dönemlerinde dünyadaki tüm
hukuk düzenlerinde haktır ve meşrudur.
Günümüzde Cenevre Sözleşmesinin Ek 2 Protokolünün
17. Maddesi tehcir uygulamasını, tüm devletlere bir hak olarak vermektedir.
1915’de tehcir uygulaması zorunlu kılınan illerimizde
518 bin Müslümanın, Ermeniler tarafından öldürüldüğünü
de biliyor olmanız gerek. Onların torunlarına da taziyelerinizi
sunmanızı bekliyoruz.
Ayrıca Asala terör örgütünce şehit edilen diplomat ve devlet görevlilerimizin ailelerine de taziyelerinizi iletmenizi diliyor ve bir özür borçlu olduğunuzu düşünüyoruz.
Çünkü hepsini ağlattınız!..
1915 olaylarının, soykırım olduğuna dair ulusal ve uluslararası hiçbir yargı kararı yoktur. Tam aksine soykırım olmadığına dair yargı kararları vardır. İngiliz Kraliyet Başsavcılığının yürüttüğü Malta Yargılaması ve en yenisi AİHM’in 17
Aralık 2013 Perinçek Kararı bu doğrultudadır.
Türk Milleti, 100 yıldır büyük bir iftiraya maruz kalıp soykırımla suçlanırken, büyük bir saldırı altındayken AİHM’in
Perinçek Kararı, Türkiye’nin haklılığını ispatladı ve uluslararası platformda elini rahatlattı derken; sizin mesajınız, yargı
sürecini ülkemizin, milletimizin aleyhine gelişebilecek bir
noktaya taşıdı.
30
Gayet iyi bildiğiniz gibi; davalı İsviçre tarafından AİHM
Perinçek Kararı, bir üst mahkemeye götürülmüştür. Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, “bu süreçte İsviçre’ye destek
olacağız” derken, en büyük destek ne acıdır ki sizden, T.C.
Başbakanı’ndan geldi.
Millet olarak kendimizi ihanete uğramış hissediyoruz!..
Bu vahim hatanızı derhal düzeltmenizi bekliyoruz.
1915’de hayatını kaybeden Ermenilerin torunlarına özel
taziyenizi, zorunlu iskan yasasının uygulanmasını gayri insani bulmanızı şiddetle kınıyor ve reddediyoruz.
Devam eden AİHM yargı sürecini aleyhimize etkileyecek
açıklamanızı da derhal tevil etmenizi bekliyoruz.
Türk Milleti tarih boyunca pek çok halka, kavime, millete
hükmetti; imparatorluklar yönetti. Ama hiç kimseye soykırım uygulamadı. Kaybettiğimiz topraklardan, Balkanlardan,
Kafkasyadan göçe zorlanan, katliamlara uğrayan milyonlarca insanımızı yitirdik, soykırımlara uğradık ama kimseye kin
gütmedik, soykırım ise asla uygulamadık.
Fatih Sultan Mehmet’in idaremiz altındaki gayr-i Müslimlerin dini, ticari, insani haklarının ve kültürlerinin korunması konusundaki 1578 tarihli Fermanı, Magna Carta’dan
sonraki ilk insan hakları beyannamesidir ve Türk Milletinin
insani hasletlerini ortaya koyar.
Hiç kimse atalarımıza, çocuklarımıza, gelecek nesillerimize “soykırımcı” diyemez.
Buna izin vermeyeceğiz.
Ülkemizin Başbakanı olarak sizden Türk Milletinin, Türk
Devletinin haklarını, çıkarlarını korumanızı ve Aziz Milletimizin soykırımcı olmadığını dünyaya haykırmanızı bekliyoruz.
Ayrıca tüm şehitlerimizin, Ermeni katliamlarında hayatlarını kaybeden yurttaşlarımızın torunlarına, Türk Milletine
taziyelerinizi iletmenizi, bundan böyle Milletimizin acılarını
paylaşmanızı istiyoruz.
Ermeni açılımını 23 Nisan’da, Kürt açılımını 10 Kasım’da
yaptınız. Milletimizi yaralayan açılımlarınızı, Milletimiz için
önemli olan özel günlerde yapmanızı da kabul edilemez buluyoruz.
ÖZÜR DİLEMENİZİ BEKLİYORUZ…
Biz, Cumhuriyet Kadınları Derneği olarak önümüzdeki
Cumhurbaşkanlığı seçiminde, Milletimizin acılarını paylaşan, Yurttaşlarımızın, Devletimizin haklarını, çıkarlarını koruyan, YURTSEVER BİR CUMHURBAŞKANI seçmek
kararlılığındayız.
Bu profile uymayanların adaylığına karşı çıkacağımızı
beyan eder, saygılarımızı sunarız.
ADI
KURULUŞ TARİHİ
FAALİYET BÖLGESİ
GENEL BAŞKANI
TELEFONU
BELGEGEÇER
ADRESİ
TÜRK BOYLARI KONFEDERASYONU
3 EKİM 2005
BÜTÜN TÜRK DÜNYASI
DURHASAN KOCA
0312 417 12 75
0312 417 12 75
ŞEHİT ADEM YAVUZ SOK. NO: 9/11 KIZILAY/ANKARA
ADI
KURULUŞ TARİHİ
FAALİYET BÖLGESİ
GENEL BAŞKANI
TELEFONU
BELGEGEÇER
ADRESİ
TOROSLAR YÖRÜK TÜRKMEN FEDERASYONU
22 TEMMUZ 2004
ISPARTA, KONYA, ANTALYA, BURDUR, MUĞLA
MUSTAFA KÜÇÜKYAMAN
0246 218 22 28
0246 218 22 28
TURAN MAH. ÇAYBOYU 122. CAD. TARİH EVİ NO: 158 ISPARTA
ADI
KURULUŞ TARİHİ
FAALİYET BÖLGESİ
GENEL BAŞKANI
TELEFONU
BELGEGEÇER
ADRESİ
OĞUZ BOYU KÜLTÜR DERNEKLERİ FEDERASYONU
20 MART 2005
ANKARA, AMASYA, KARABÜK
YAKUP ATASITÜRK
0312 417 12 75
0312 417 12 75
ŞEHİT ADEM YAVUZ SOK. NO: 9/11 KIZILAY/ANKARA
ADI
ERTUĞRULGAZİ KÜLTÜR DERNEKLERİ FEDERASYONU
KURULUŞ TARİHİ
7 HAZİRAN 2005
FAALİYET BÖLGESİ
BOZÜYÜK, KÜTAHYA, BİLECİK, BURSA, UŞAK
GENEL BAŞKANI
NİHAT KULA
TELEFONU
0542 584 43 20
ADRESİ
BALIKLI MAH. OSMANLI CAD. NO: 19 KÜTAHYA
ADI
KIRIKKALE OĞUZ BOYU KÜLTÜR DERNEKLERİ FEDERASYONU
KURULUŞ TARİHİ
6 EKİM 2006
FAALİYET BÖLGESİ
KIRIKKALE
GENEL BAŞKANI
SERDAR MURAT CAN
TELEFONU
0532 465 23 88
ADRESİ
HÜSEYİN KAHYA MAH. MENDERES CAD. YAĞBASAN YILDIZ İŞ
HANI: K: 1 NO: 13 KIRIKKALE
Download

Dilde, Fikirde, İşte Birlik! - Türk Boyları Konfederasyonu