SANSÜR MIKNATISI
ÇOCUKLARIN
EDEBI YARATIMI
BEAT KUSAGI
Stj. Av. Öykü SARIASLAN – Stj. Av. Saruhan Gence BAŞARAN
B
eat Edebiyatı çok bilinmez buralarda, bırakın burayı doğduğu topraklarda da. Açık
söylemek gerekirse bu yazıyı da buralarda
bilinmesini ya da anlaşılmasını sağlamak için
yazmıyoruz. Çünkü Beat Edebiyatı; birinin çıkıp
size sınırları çizilmiş bir çerçeve içerisinde sunum
yapmak suretiyle rezil edebileceği bir tür değildir. Beat; kendine özgü “sanatsal ve karakteristik
bir rezilliğe” sahiptir zaten, bu noktada eldeki
tüm yapıtları formülize eden didaktik bir sunum
midenizi bulandıracaktır.
Bakın bu yazıyı okurken Antony and the
Johnsons’ın “Hope There’s Someone” parçasını
dinlemelisiniz. Temellendirmeye çalışmayacağız bu cümleyi çünkü her kural gibi bunun da
doyurucu bir gerekçesi yok.
Bu arada size okuyacağınız metnin sistematiğini biraz anlatmamız gerekiyor zira alışılagelmiş bir yazım sürecinden geçen bir materyal
değil elinizdeki. Öykü de ben de Beat hakkında
söylemek istediklerimiz depreştiği ve birimiz
artık sıkıcı boyutlara ulaşabilecek kadar saçmaladığımız anlarda birbirimizi itekleyerek yazının
direksiyonunu devraldık. Çünkü odak noktası
Beat ise ortaya asla kollektif biçeme sahip bir yazı
çıkmıyor. Dedik ya Beat Edebiyatı bu; herhangi
bir şeyin normal gitmesi bu kuşağın aktörlerine
saygısızlık olurdu.
Şimdi ben sahneyi biraz işgal edeceğim. Beat
Edebiyatı’nı ve yazarlarını değerlendirmeye başlarken bu kuşağın en “tehlikeli” (ki bu tehlike bir
dönem amerikan statükosunun dizlerini hafifçe
2014/2 | Hukuk Gündemi 97 titretmiştir) isimlerinden William S. Burroughs’un
o meşhur ifadelerini paylaşmak istiyorum:
“Beat yazarları, değişimin gerçek mimarlarıdır.
Hiç şüphe yok ki ülkede son kırk yıldır yaşanan
siyasi ve kültürel değişimin geniş resminin önemli
bir parçası olan beat edebiyat hareketinin sonucu
olarak, daha özgür bir Amerika’da yaşıyoruz.”
Pek mütevazı bir söylem sayılmaz Burroughs’un
inisiyatifi fakat kanaatime göre dibine kadar
doğru. Amerika gibi; kırmızı yanaklı hafif tombul
gençlerin sabahları okul servislerine yüzlerinde
uyumluluğu şiar edinmiş tebessümlerle resmi
tarihin kucağına oturmaya büyük bir hevesle(!)
gittikleri sürecin kutsandığı bir ülkede, doğu inanışlarına sarılmış vaziyette sistemin tüm periyodik dayatmalarına sırtını dönerek otostopla ülke
ülke gezen ve gözlerinin altı mosmor bir serseri
takımının yapıtlarının muhteviyatını düşünün.
Burroughs haklı olabilir yani, hem de fazlasıyla.
Bu kuşağın mensuplarının sürekli ayıplanıp toplumsal işleyişten soyutlanmaya çalışılmalarının
nedenini “Beat” kelimesinin anlamlarına bakarak
bile çözebiliriz; parasız, sabit bir meskeni olmayan, başıboş. Şimdi Öykü, tüm dünyanın sansürcü
mentaliteye sahip statükolarının hedef tahtası
olmuş bu baş belası kuşağın çıkış noktasına biraz
mercek tutacak;
“…Birinci dünya savaşı henüz sona ermişti, yıkıcı
etkileri ise tüm dünyada büyük çalkantılara sebebiyet vererek dalga dalga yayılıyordu. Sanayileşme,
ileride doğuracağı sonuçlardan habersiz, çoktan
üretim ilişkilerinin temel dayanağı haline gelmişti.
İnsanlar mutsuz ve umutsuzdu. Amerika ise tüketime dayalı büyük rüyasını, umutsuz bireylere ışık
olacağı inancıyla ince ince işliyordu. Tüm ülke mutluluğu parayla satın almaya çalışıyor, sanayinin
dayattığı ve giderek artan tüketim ihtiyacının birer
parçası olmaktan kendilerini kurtaramıyorlardı. Bir
grup arkadaş, karınlarını değil, ruhlarını doyurmak
için sahte araçların yeterli olmayacağını anlamış,
ruhlarındaki o derin boşluğu doldumak, neyin eksik
olduğunu anlamak için yola çıkmışlardı. Yolda, aşk,
cinsellik, tutku ve doğallık vardı. Allen Ginsberg,
‘yapacak büyük bir işimiz vardı ve bunu yapıyoruz.
Amerika’nın ruhunu kurtarmaya ve iyileştirmeye
çalışıyoruz’ diyerek bu hareketi manalandırmaya
98 Hukuk Gündemi | 2014/2
çalışacaktı. Oysa bu arayış hiç sonlanmayacaktı,
çünkü anlamın kendisi arayıştaydı…”
Aslında Öykü’nün dediği gibi Beat hareketini
savaş yarattı, acılar yarattı, konformizme canla
başla kulaç atan beyinler yarattı. Bu kuşağı “Amerikan Rüyası” yarattı. Kısaca sistem kendi mantığıyla kirlerinden arınmak istedi ve bahse konu
kirler hem gideri tıkadı hem de kirlenmenin estetiğini sisteme karşı koz olarak kullandılar.
Beat edebiyat hareketinin ilk eseri ilgili kaynaklara göre John Clellon Holmes’ın 1952 yılında
çıkarmış olduğu “Go” romanı sayılmaktadır. Fakat
bu eser ne bir heyecan uyandırmış ne de tam
anlamıyla bir hareket başlatmıştır. Yazıya konu
hareketin lokomotifi olma görevini ise tam beş yıl
sonra yayımlanan Jack Kerouac’ın “On the Road”
romanı üstlenmiştir. Ben “On the Road” dediğim
anda Öykü bir iç diyalogunu paylaşmak istedi.
(Jack Kerouac isminin geçtiği yerde aniden beliren spontane istekler kaçınılmazdır zaten.
“…Yolda olmanın nesi güzel olabilir ki diye sormuştu arkadaşına, onca saat sıkışık tepişik gidiyorsun hem de bir varış noktan olmadan öyle, günlerce. Ben seviyorum, düşünmek için onca vakit işte.
Dedi. Neyi düşünüyorsun ki, sanki bana dünyayı
mı kurtaracaksın? Cevap bile vermeden kafasını
çevirdi. Çok canı sıkılmıştı. Nasıl cevap verecekti
ki. Düşünmeyi, o büyük arayışı, yeni insanları, yeni
tatları, tüm bunların tamamının ne denli ruhunu
doyurduğunu nasıl anlatabilirdi? Tam olarak bunları düşünürken, Kerouac ve arkadaşları aklına
geldi, bir zamanlar tıpkı kendi gibi hisseden bir
grup arkadaşıyla gözüpek atıldıkları yolda hiçbir
hedefleri olmadan oradan oraya savrulmuş, hep
aramışlardı…”
Her olgunun yavaşlayıp mümkünse kendi
yerini sahiplenerek başka bir ritme kapılmadan
varlığını sürdürmesi gerektiği tabusuyla yanıp
kavrulan Amerika’ya birileri çıkıp “yola çık, sadece
arayış için yola çık, hep yolda ol, duraksadığın
anlarda dahi yolda kal” mottosunu vermeye gayret etti. Bu mühim şahsiyetlerden Allen Ginsberg
“Howl” şiirinde adeta kelimelerin yıkıcı etkisini
Amerika üzerinde sınamıştır;
“…gördüm kuşağımın en iyi
beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan
geberdiğini,
zenci sokakların şafağında
gördüm onları bozuk kafalarıyla
mal ararken,
gecenin makinesinde yıldızlı
dinamo ile eski cennetsel bağ
için yanıp tutuşan melek kafalı
hipsterler,
yoksulluk ve paçavralar ve
sahte gözlerle şehirlerin üstünde
yüzen sıcak suyu olmayan ucuz
odaların doğa üstü karanlığında
yükseğe doğrulup sigara içerken
jazzı seyredenler,
Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış
ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,
Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz
halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip
gidenler,
akademilerden delilik ve
ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi
yiyenler,
parasını çöp sepetlerinde
yakarak ve dehşeti duvardan
dinleyerek tıraşsız odalarda don
gömlek sinenler…”
Sansür tanrısının cezai yıldırımlarını üzerine çeken ve kül
edilmeye çalışılan Beat akımı
edebiyat dışındaki sanat alanlarına da bulaşarak tüm güç odaklarının kurtulmaya dua ettiği bir
kuşağın yaratımına sebep oldu.
Bu yazının okuyucularına mutlaka bir yerinden Beat’e bulaşmalarını tavsiye ediyor ve ellerine bir yazar listesi tutuşturarak
azad ediyoruz; Allen Gingsberg,
Neal Cassady, Jack Kerouac, William S. Burroughs, Richard Brautigan, Lawrence Ferlinghetti ve
daha niceleri…
2014/2 | Hukuk Gündemi 99 
Download

Beat Kuşağı - Ankara Barosu