TÎN SÛRESİ
Nuzul 30 / Mushaf 95
Surenin Adı:
Sûre lafzen “incir/incir ağacı” anlamına gelen et-Tîn adını ilk âyetinden alır.
‘’İncir ağacı ve Zeytin diyarı şahit olsun’’ (1)
İncir ile Hz Nuh’un tufan bölgesi olan Şam diyarı,
Hz Nuh’un yaşadğı Yerler (Kufe ve Cudi)
Zeytin ile de Hz İsa’nın vahiy aldığı Filistin diyarı kastedilmiştir.
Tirmizî aynı adla, Buhârî Ve’t-tîn adıyla anar.
Hz İsa ve Meryem
Surenin Nuzul Yeri ve Zamanı:
Sûre Mekkîdir.
MEKKE
Mina
KABE
Müzdelife
Arafat
İlk tertiplerin tamamında Buruc ve Kureyş arasına yerleştirilmiştir.
Bu takdirde sûreyi peygamberliğin 4. yılına yerleştirmemiz uygun olacaktır.
Surenin Konusu:
Sûre, insanlığın vicdanının ilâhi vahiy tarafından harekete geçirildiği dört bölgeyi zımnen veya lafzen şahit
tutarak söze girer.
Bunlar:
1) İncir veya incir ağacı veya çöl inciri: Hz. İbrahim’in vahiy aldığı mübarek bölgeyi simgeler.
Hz. Nûh ve Musa da aynı bölgede vahiy almıştır (Enbiya: 71; krş. A’râf: 137).
Hz Nuh’un yaşadğı Yerler (Kufe ve Cudi)
Cebeli Musa
Bir görüşe göre bu ağaç Buda’ya altında otururken vahyin geldiği incir ağacıdır. Zira Buda ilâhi ilhamı bir
yabani incir ağacının altında almıştı.
2) Zeytin Dağı, zeytin veya zeytin ağacı: Süleyman Mabedi’nin üzerine inşa edildiği dağı ve Hz. İsa’nın vahiy
aldığı mübarek ve mukaddes kılınmış bölgeyi simgeler (Mâide: 21). Hz. İbrahim de vaktiyle o bölgede vahiy
almıştır (İsra: 1).
Zeytin Dağından Kudüs
Zeytin Dağı
3) Sina dağı: Hz. Musa’nın vahiy aldığı mübarek ve iki kere mukaddes kılınmış bölgedir (Kasas: 30; Tâhâ: 12;
Nâzi‘ât: 16). Eğer Sina müstakil olarak zikredilmeseydi, Mü’minûn 20’nin delaletiyle Sina zaten “zeytin”
diyarına giriyordu.
Tur-i Sina
4) Emin belde: Hz. Muhammed’in vahiy aldığı mübarek bölgedir (Âl-i İmran: 96).
Kendilerine yemin edilen bu beldelerin tümü de Kur’an’da “mübarek” ve “mukaddes” olarak anılır. Buraların
bereket ve kutsiyeti kendilerinden değil, orada olup bitenlerdendir. şerefu’l-mekân bi’l-mekin’dir. Yani “Yerin
şerefi o yerde yerleşenin şerefinden kaynaklanır”. Zaten bu beldelere yemin edilmesinin sebebi de, muhatabın
zihnini maddî olandan mânevî olana intikal ettirmektir.
Zımnen: Ey muhatap! İndiği toprağa bile bereket katan vahiy, ya hayatına inerse sana neler katmaz!
İşbu yüzden vahiy, akla Mirac yaptırmak için nâzil olmuştur. Bu evrensel hitabın ardından söz, yeryüzünün ruhu
olan insana getirilir. Şu hakikati ancak insanı yaratan haber verir:
“Doğrusu Biz insanı en güzel kıvamda yaratmış, sonra onu başlangıç noktasının en dibine döndürmüşüzdür” (45).
Sonra,




bu tekamül yolculuğunu tamamlamaya istekli olan,
bunun için yoldan çıkmamaya gayret eden,
yolda sebat gösteren,
yolun sahibine güvenen/iman eden kimselere hitap edilir;
‘’Nihayet (tekamül yolculuğunda) imanda sebat eden ve o imanla uyumlu hareket edenleri kesintisiz bir ödül
beklemektedir.’’ (6)
Ve surenin sonunda hitap insan olma iddiasındaki her ferdi kapsar;
‘’Öyleyse (Ey İnsan): bütün bu gerçeklerden sonra sana hesap gününü yalanlatan nedir? Şimdi (söyle ey insan):
Allah en iyi hükmeden değil de nedir? (7-8)
ٰ
‫للا حْٰمن ِْ ٰا ِر حْ نٰمِ ِم‬
ِ ّ ‫ِبسْ ِم‬
RAHMÂN RAHÎM ALLAH’IN ADIYLA
‫َوحْ ّت ِر َو ن‬
﴾١﴿ ‫ور‬
ِ ‫حْز ْ ُت‬
1 İNCİR AĞACI ve zeytin (diyarı) şahittir! (1)
(1) İncir veya incir ağacı ile ne kastedildiği yoruma açıktır. Fakat 2 ve 3. âyetlerde beldeler açıkça zikredildiğine
göre incir ve zeytin de iki vahiy bölgesi olmalıdır.





“Zeytin” ile Hz. İsa’nın vahiy aldığı bölgenin kastedildiğini düşünürsek,
“İncir” ile de şam bölgesinin veya Hz. Nûh’un gemisinin son durağı Cudi dağının kastedildiğini
söyleyenler olmuştur (Taberî).
M. Hamidullah ise, kimi otoriteleri de referans göstererek âyetteki “incir ağacı”nın, Buda’ya adını veren ve
“yabani incir ağacı” anlamına gelen Budi ağacı olduğunu söyler. Buda ilâhi ilhamı bu ağacın altında almıştır
(Aziz Kur’an).
Musa Carullah gibi kimi çağdaş alimler de Buda’nın peygamber olduğu kanaatini paylaşırlar. Zeytin ile Nûr
âyetinde (Nûr: 35) geçen ve iç aydınlanmayı ifade eden “mübarek zeytin ağacı” arasında bir ilişki
kurulabilir.
Çekirdekleri itibarıyla incir “kesrete” zeytin “vahdete” işaret olarak yorumlanmıştır. İncir gerçekten de
bitkilerin havyarı diyebileceğimiz mucize bir meyvedir.
Bu âyet, ilâhi ışığın şavkının varlık, zaman ve mekâna düşmesiyle nasıl bir bereket kesbettiğini gösterir.
(Nuzul 97 / Mushaf 24 : Nur 35 Aşağıdadır.)
ّٰ َ
َ ْ‫وٰمه َك ِا ْش ٰكو ٍة ف هَا اِصْ بَا ٌح حَ ْْاِصْ بَا ُح فى ُزجَاجَ ٍة حَْ ُّزجَ اجَ ُة َكا َ ننهَا َك ْو َكبٌ دُٰمِّ ىٌّ ُو َق ُد اِر‬
‫شجَ ٰمَ ٍة ُابَاٰمَ َك ٍة َز ْ ُتو َن ٍة َل َشٰمْ قِ ن ٍة َو َل غَ ٰمْ بِ ن ٍة َ َكا ُد َز ْ ُتهَا ُضی ُء َوَْ ْو‬
ِ ‫للاُ ُنو ُٰم حْس ٰناوَ ح‬
ِ ْ‫ت َو ْحلَٰم‬
ِ ‫ض َا َث ُل ُن‬
ٰ
ّ ٰ ‫اس َو‬
ّ ٰ ُ‫وٰمه اَرْ َ َشا ُء َو َضْ ِٰمب‬
ّ ٰ ‫وٰم َ ْهدِى‬
َ ْ ُ ‫للا‬
﴾٥٣﴿ ‫للا ُ بِ ُك ِّل َشیْ ٍء َعل ٌم‬
ِ ‫حلاْ َثا َل ِْل نن‬
ٍ ‫َْ ْم َتاْ سَسْ ُه َنا ٌٰم ُنو ٌٰم عَلى ُن‬
ِ ‫للاُ ِْ ُن‬
35 ALLAH göklerin ve yerin nûru(nun kaynağı)dır.(53) O’nun nûrunun sembolü,(54) içinde kandil bulunan bir ışık mahalli gibidir.(55) O
kandil kristal bir fânus içindedir.(56) Öyle bir fanus ki, sanki inci gibi (parıldayan) bir gezegen.(57) O kandil, doğuya da batıya da ait
olmayan(58) mübarek bir zeytin ağacından elde edilmiş bir yakıtla tutuşturulur. Öyle ışıltılı bir yağ ki, neredeyse ateş değmeden bile ışık
saçacak: nûr üstüne nûrdur! Allah, isteyeni nurunun (peşine takarak)(59) doğru yola iletmeyi diler.(60) İşte Allah insanlara böyle misaller
vermektedir: zira her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen yalnızca Allah’tır.
(53) Nûr, kaynağı görünmeyen fakat hedefini görünür kılan çok özel ışık demektir.
Allah’ın, varlığın ışığı olması, âlemi yokluktan varlığa çıkaranın O olduğuna delalet eder. “Allah nûrdur” denilirse, âyetteki temsil ve teşbih
yok sayılıp mâna hakikate taşınmış olur ki, bu doğru olmaz. Zira bu cümlenin teşbih olduğu hemen arkadan gelen mesel (sembol) ve kaf
teşbih edatından anlaşılmaktadır. Bu ibâre Allahu câ‘ilu nûri’s-semâvât.. (Allah göklerin ve yerin nurunu var edendir) şeklinde anlaşılabilir.
(54) Hem meselu nurihi ibâresi hem de teşbih kâf’ı ile ibârenin sembolik mahiyetine çifte vurgu yapılması, başta nûr olmak üzere Allah için
hiçbir sıfatın hakiki mânasıyla kullanılamayacağına delalet eder. Mesel, adı üstünde temsildir, teşbihtir, benzetmedir.
Hiçbir beşeri tanıma sığmayan Allah’ın hidayete yatkın kullarına bahşettiği gönül aydınlığıdır nur.
Nûr vahyin sıfatıdır:



Tevrat (Mâide: 44),
İncil (Mâide: 46) ve
Kur’an için kullanılır (A’râf: 157 ve Nisâ: 174).
Vahyin kaynağı görünmez, fakat insana öyle bir basiret kazandırır ki, insan o basiretle hayatın ve eşyanın mahiyetini görür.
(55) Mişkât, “odaların duvarlarında kandilin konulduğu oyuk”. Kelimenin mekân ismi olan formunun da delalet ettiği gibi “ışık mahalli,
ışığın kendisinden yayıldığı yer” anlamına gelir. Çevirimizin gerekçesi budur.
(56) Fânûs, tabir caizse “ışığın yolu”dur. Sahabeden Ubey b. Ka‘b bunu “akıl” olarak yorumlar. Zira vahyin ışığı akıl yoluyla hayata taşınır.
(57) Veya: “uydu”. Kur’an’da güneşin ışığının dıya’ ayın ışığının nûr olarak geçtiğini hatırlamanın tam zamanı (Yûnus: 5). Ve şu âyet:
“Kim Rahmân’ın vahyine kusurlu bir gözle bakarsa, ona bir tür şeytani (öteki kişilik) musallat ederiz de, kendisi onun uydusu haline gelir
(Zuhruf: 36).
(58) Zımnen: “.. hiçbir dünyevi mekâna ait olmayan”. Hakikat ne doğunun ne batının imtiyazı olmadığı gibi, sapma da ne doğuya ne batıya
hasredilebilir. Yani: Hakikatin kaynağı zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah’tır.
(59) Taberî’nin açıklamasına dayanarak.
(60) Çevirimizin gerekçesi için bkz. âyet 21, not 2.
ُ
﴾٢﴿ ‫وٰم س ن َر‬
ِ ‫َوط‬
2 Ulu Sînâ Dağı şahittir!
Tur-i Sina
﴾٥﴿ ‫َو ٰه َذح ْحْ َبلَ ِد ْحلَا ِر‬
3 Bu güvenli belde şahittir: (2)
(2) Rabbin vahyinin geldiği/geleceği yerlere dair Eski Ahid’de benzer bir ibare vardır (bkz. Tesniye 33:2). Bu
ibarede yer alan “Faran Dağı” Hz. Peygamber’in geleceğine îmâ sayılmıştır.
MEKKE
Mina
KABE
Müzdelife
Arafat
﴾٤﴿ ‫ار فى حَِْ َس ِر َت ْقو ٍم‬
َ ‫حل ْن َس‬
ِ ْ ‫َْ َق ْد َخلَ ْق َنا‬
4 Doğrusu Biz insanı en güzel kıvamda yaratmış, (3)
(3) Bir sonraki âyetle birlikte zımnen: İnsan yaratılıştan en iyi idi, fakat en iyi bozulunca en kötü olur.
Hz. İnsan;






Varlık ağacının meyvesi,
Hayatın ruhu,
Kâinatın gözbebeği,
Allah’ın şaheseridir.
Öğrenme ve yücelme yeteneğinin itici gücü olan akıl ve iradesiyle en iyi ve en kötü olmaya adaydır.
Melekelerini doğru kullanırsa melekleri aşar, yanlış kullanırsa Allah’la ayaklaşacak kadar şaşar.
Sperma – Yumurta Buluşması (Döllenme)
Embriyo (Alaka): Sperma-Yumurta buluşmasıyla oluşan hücrenin ard arda mitoz
bölünme geçirerek hücre sayısının artmasına denir. Hücre oluşması ile temel
organların belirlenmesine kadar geçen süre Embriyo süresidir.
﴾٣﴿ ‫ُث نم َٰم َد ْد َناهُ حَسْ َف َل َسافِل َر‬
Embriyo (Alaka)
5 Sonra onu başlangıç noktasının en dibine döndürmüşüzdür. (4)
(4) Veya klasik yoruma dayanarak: “Onu aşağıların en aşağısına indirmişizdir.” Bu tercihe göre, “aşağıların
aşağısı” ya cehennem, ya da yaşlılıkla gelen düşkünlük ve bunamadır.
Tercihimizin zımni açılımı şudur:



Biz insanı potansiyel olarak çok üstün vasıflarla donattık ve onları kullandığında mahlukatın zirvesi
olabilecek yetenekte yarattık;
Fakat bu yüce makama kendi gayret ve çabasıyla tırmanması için onu tekamül yolculuğunun başladığı
noktaya koyduk ve
Ona “haydi, mâ hulika leh’in olan yaratılışının kıvamını bulmak için Allah’ın verdiği akılla öğren ve kendi
gayretinle tekamül yolculuğuna çık!” dedik.
İlk inen ‘‘Alak 1-5. âyetler de bu hakikati ifade eder. Kur’an’ın insana dair üslubu ve hassaten bir sonraki âyet
tercimizi teyit eder. Sufl, “yüceliş” mânasındaki ‘uluvv’un karşıtıdır.
İnsanın yolculuğu maddî ve yatay değil, mânevî ve dikeydir. Dolayısıyla esfele safilin, yolculuğun başlama
noktasını ifade eder.
Bunların dışında tercihimizi teyit eden dört unsur şudur:




Takvim’in tedric ifade etmesi,
Kullanılan edatın ila değil fi olması,
Fiilin irtidat değil riddet olması ve
En önemlisi riddet’in insana değil de Allah’a isnat edilmesi.
﴾٦﴿ ‫ور‬
ِ ‫ح نِل حْنذ َر ٰح َا ُنوح َو َع ِالُوح حْصناْ َِِا‬
ٍ ‫ت َفلَ ُه ْم حَجْ ٌٰم غَ ْ ُٰم َا ْا ُن‬
6 Nihayet (5) (tekamül yolculuğunda),


imanda sebat eden ve
o imanla uyumlu hareket edenleri
başa kakılmayacak bir ödül beklemektedir. (6)
(5) İlla edatının anlamlarından biri de, belirlenen zaman ve mekânın nihayetine delalet etmesidir (İtkân II, 161).
Kur’an’da bu vurguyla kullanılır (bkz. Lokman: 22). Çevirimizin gerekçesi budur. Klasik yoruma göre buradaki
illâ “ancak…müstesna” anlamına gelir.
(6) Amel-i sâlih, 23 yıllık nüzul sürecinin tümünde aynı vurguya sahip olmasa gerektir.

Başlangıçta Bakara: 2 ışığında sorumluluk bilinci çerçevesinde “erdemli, dürüst ve sorumlu davranış”
vurgusu taşır.

Peygamberliğin ortalarında, razı olunan ameller artık bildirildiği için “Allah’ın razı olduğu imanla uyumlu
ameller” vurgusuna ulaşır.

İslâm cemaatinin kurulup emr-i bi’l-ma‘ruf’un farz kılındığı Medine’de ise “ıslah edici iyi işler” vurgusunu
kazanmıştır (bkz. ‘Asr: 3).
(Nuzul 75 / Mushaf 31 : Lokman 22 Aşağıdadır.)
ٰ
ّ ٰ ‫ك بِ ْاْعُٰمْ َو ِة ْحْوُ ْث ٰقى وَ ِحَْى‬
﴾٢٢﴿ ‫ُوٰم‬
َ َ‫للا َوهُوَ اُِْ سِ رٌ َف َق ِد حسْ َتاْ س‬
ِ ّ ‫َواَرْ ُسْ لِ ْم وَ جْ َه ُه ِحَْى‬
ِ ‫للاِ عَاقِ َب ُة ْحلُا‬
22 Ama(30) kim de bütün varlığıyla görürcesine inandığı Allah’a teslim olursa, işte o kopmaz bir halkaya sımsıkı yapışmış olur: en nihayet
her iş döner dolaşır, sonucunu takdir etmesi için Allah’a varır.
(Nuzul 13 / Mushaf 103 : Asr 3 Aşağıdadır.)
﴾٥﴿ ‫صب ِْٰم‬
‫ت َو َت َوحصَ ْوح بِ ْاَِْ ِّق َو َت َوحصَ ْوح بِاْ ن‬
ِ ‫ح نِل حْنذ رَ ٰح َا ُنوح َوعَ ِالُوح حْصناَِِْا‬
3 Ancak,




Allah’a inanıp güvenenler, (4)
erdemli ve sorumlu davrananlar; (5) yani (6)
birbirlerine hakkı tavsiye edenler (7) ve
sabrı tavsiye edenler (8)
bundan müstesnadır. (9)
(4) Kurtuluşun temel şartı ikidir:


İman ve
Onun üzerine bina edilen sâlih amel.
Amelin üzerine bina edildiği iman, insanlığın belli bir zaman ve mekânıyla sınırlı bir iman değil, insan soyunun tamamını kapsayan bir
imandır. Böyle bir imanın ait olduğu İslâm’ın tarifi, “insanlığın değişmez değerleri olan ezeli ve biricik hakikat” olmalıdır.
(5) Farklı formlarla birçok yerde gelen ‘amilu’s-sâlihât (‘amelen sâlihan) terkibi Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinde farklı vurgular kazanır.

Vahyin ilk yıllarındaki vurgusu “sorumlu davranış”tır. Bu davranış, Bakara 2’den yola çıkarak “hidayetten önceki takvâ”
diyebileceğimiz sorumluluk bilincine ve ahlâkına dayanır. Erdemlilik ve dürüstlüğü ifade eder.

İlerleyen yıllarda vahiy Allah’ın razı olup olmadığı, imana yaraşan ve yaraşmayan eylemleri beyan ettikten sonra “sâlih amel” terkibi
“Allah’ın razı olduğu imana uygun davranış” vurgusunu kazanmıştır.

İslâm cemaatinin iktidar yıllarını teşkil eden Medine’de ise aynı terkip “sahibini ve başkalarını ıslah edici iyilikler” vurgusuna
ulaşmıştır. Aslında bu son vurgu sâlihât kelimesinin asli vurgusudur ve imkanla orantılı olarak her dönemde sâlih amelin ana hedefini
ifade eder.
Sûrenin son âyetindeki hakkı ve sabrı tavsiye sâlih amelin mükemmel bir örneğidir. Başta iman olmak üzere Allah’a itaat, namaz kılmak ve
zekât vermek gibi hukukullah ile ilgili ibadetler bu yüzden Kur’an tarafından sâlihât’tan değil hasenât’tan sayılmıştır (Hûd: 23 ve Bakara:
277).
Fakat hasenât, sosyal amaçları geçekleşince sâlihât vasfını da kazanır. Mâ‘ûn sûresi, namaz ibadeti özelinde, hasenât’ı sâlihât’a tebdil
etmenin formülünü sunar (krş. Mâ‘ûn: 5).
Hasenât’a bire on vaad edilirken (En’âm: 160), sâlihât’a kesintisiz nimet ve cennet vaad edilmektedir (msl. Tîn: 6; Burûc: 11).


Hasenât sahipleri seyyiât’ı örtülmekle müjdelenirken,
Sâlihât sahipleri canlıların en iyisi olmakla müjdelenir (Furkan: 70; Beyyine: 7).
Hz. Peygamber’e nisbet edilen “Bir saatlik âdil yönetim altmış yıllık nafile ibadetten hayırlıdır” (Taberânî, el-Kebir) hadisi, sâlihât ile
hasenât arasındaki büyük farka dair nebevi bir okumadır.
(6) Sâlih amel’in mahiyeti göz önüne alındığında, bu vav’ın tefsiriyye vurgusu daha isabetli gibidir. Âyetteki dört unsurdan ilk ikisi asli son
ikisi talidir. Hakkı ve sabrı tavsiye, aslında sâlih amelin açılımı ve iki örneğidir. Benzer formdaki Tîn: 6 da tercihimizi teyit eder (bkz. Bir
önceki not).
(7) Hakkı tavsiye etmek, zımnen:



İnançta tevhidi,
Eylemde sâlihât ve adâleti tavsiye etmektir.
Hakikati, hakkın yolunu, hakka ve hukuka riayeti tavsiye etmektir.
(8) Zımnen: Hakkı tavsiye etmenin bedeli vardır, bu bedeli ödemek gerektiğinde sabır tavsiye edenler... Bu sabrın tarifini de verir:
Sabır,


hak ve hakikat üzerinde direnmek,
düzeltme işinden vazgeçmemektir.
Hz. Ali şöyle der: “Sabretmek dert yanmaktan daha çok yorar”. Bu tavsiye, daha sonraları el-emr bi’l-ma’ruf ve’n-nehy ani’l-münker emrine
dönüşecektir (A’râf: 157; Âl-i İmran: 104, 110, 114; Tevbe: 112). Hatta bir âyette el-emr bi’l-maruf’un ardından sabır emredilir (Lokman:
17). Beled 17 ile bu âyet arasında açık bir benzerlik vardır. Bu da sabrın aynı zamanda bir “merhamet” olduğunu gösterir.
Sabr üç ayrı edatla üç ayrı mâna kazanır:



‘an ile “hakta direnmek”,
‘alâ ile “bela ve sıkıntıya göğüs germek”,
lâm ile “ibadet, hak, hayır ve adâlette sebat” mânaları kazanır.
Burada bâ ile gelmiştir ve bu üç mânayı da kuşatmıştır. Sabır izzet ve şeref verir. Ne ki zillet ve mezellete düşürüyor, o sabır değil acziyettir.
Sabır, omuzladığı hayat emanetini sahibine zayi etmeden ulaştırmak için götürürken, rüzgar tersinden esmeye başladığında;




geri adım atmamak,
yükü atmamak,
yolu satmamak,
yola yatmamaktır.
Kişinin hakikate olan sadâkati, onun uğruna ödemeyi göze aldığı bedelle orantılıdır.
(9) Sözün özü şudur:


Yalnızca iman edip sâlih amel işlemek kişiyi “iyi” yapar,
hakkı ve sabrı tavsiye etmek ise kişiyi “aktif iyi” yapar (krş. Müddessir: 2).
Kurtuluşun anahtarı “aktif iyilerin” elindedir. Asr sûresinin son âyeti, toplumun ıslahının sadece emir ve yasaklarla değil, iman ve sâlih amel
sahiplerinin hakkı ve hakta direnişi tavsiyesi ile sağlanacağını ifade eder.
Kurtulmak için;



Sadece inanmak yetmez,
Islah edici eylemler yapmak,
Bu cümleden olarak hakkı ve hakta direniş demeye gelen sabrı tavsiye etmek gerekir.
Bunlar imanın gereğidir. Bunu yapmayan fert veya toplum, isterse mü’min olsun, hüsrandan kurtulamaz (krş. Enfal: 25).
Ey Rabbimiz! Bizi ziyanda olanlardan ve ziyankâr olanlardan kılma!
﴾٧﴿ ‫ُك َبعْ ُد ِباْ ّد ِر‬
َ ‫َف َاا ُ َك ِّذب‬
7 Öyleyse (ey insan): bütün bu gerçeklerden sonra sana Hesap Günü’nü yalanlatan nedir? (7)
(7) Bir sonraki âyette (8) Allah’ın “hükmünden” söz edilmektedir. Bu durumda buradaki ed-dîn, “din günü”,
yani “Hesap Günü” anlamına gelse gerektir (krş. Fâtiha: 4).

Din, Allah’a borçluluk bilincidir.

Tarifi, “Allah katında din İslâm’dır” âyetinden yola çıkarak: Allah’a hakkını teslim etmek için Allah’a
kayıtsız şartsız teslim olmaktır.
Dini yalanlamak ise, işte bu gerçeği yalanlamaktır.
(Nuzul 2 / Mushaf 1 : Fatiha 4 Aşağıdadır.)
﴾٤﴿ ‫اَاِْكِ َْو ِم حْ ّد ِر‬
4 O, Hesap Günü’nün hâkimidir. (5)
(5) Lafzen: “Din Günü’nün..” Kur’an’a göre Din Günü: “hiçbir insanın bir başka insana asla fayda sağlamayacağı gündür” (İnfitâr: 19). Bu
âyet, devamındaki “yalnız senden yardım isteriz”in de gerekçesidir. (ed-Dîn hakkında ayrıntılı bir not için bkz. Mâ‘ûn: 1, not 1).
ّ ٰ ‫ْس‬
﴾٨﴿ ‫للاُ ِباَِْ َك ِم ْحْ َِاكِا َر‬
َ ََْ‫ح‬
8 Şimdi (söyle ey insan): “Allah en iyi hükmeden değil de nedir? (8)
(8) Bir önceki âyetle birlikte: Ey insan ilâhi değerler sistemi olan dini yalanlamak, esasen Allah’ın yargısını
reddetmektir. Hz. Peygamber bu âyeti okuyuştan sonra, Kur’an’a canlı bir özne muamelesi yapıp onunla
diyaloga girerek şöyle derdi:
Belâ yâ Rab! Ve ene mine’ş-şâhidîn: “Elbette ey Rabbim! Ve ben buna şahidim!” (Tirmizî ve Ebu Davud).
Download

hayat kitabı kuran gerekçeli meal ön sözü