Yazı: Mahir Ilgaz
Fotoğraf: Murat Düzyol
İklim değişikliğinin etkileri Türkiye kıyılarını da değiştirecek.
Ama bu kadarla sınırlı değil! Tarım alanları, bitki örtüsü,
hastalıklar da değişimden payını alacak.
Oğuzeli Köyü muhtarı Osman Turan, "Havalar değişti," diyor. Konya, Altınekin ilçesinin, 400
hane ve 2 bin 700 nüfuslu Oğuzeli Köyü, yeraltı suyu kaynaklarıyla tarım açısından görece
şanslı köyler arasında yer alıyor. WWF-Türkiye'nin köyde yürüttüğü, Türkiye'nin Yarınları İçin
İklime Uyum Seferberliği Projesi kapsamında yapılacak, verimli ve tasarruflu sulama
tekniklerinin tanıtılacağı toplantı, iftardan sonra başlayacak. Köy okuluna doluşan 70 kadar
çiftçiyle bir yandan iftarı beklerken bir yandan da sohbet ediyoruz. Konya Ovası'nda kuraklık
ve azalan yeraltı sularından kaynaklanan sorunlarla ilgili mücadele bir süredir biliniyor. Bu
nedenle sorularımı sorarken "iklim değişikliği" kavramını kullanmamaya gayret ediyorum.
Yönlendirmiş olmak istemiyorum. Osman Turan ise hiç oralı değil. "Yağmur," diye başlıyor.
"Mevsiminde bir yere çok yağıyor, bir yere yağmıyor. Aynı beş kilometre içinde. Buğday bu yıl
on gün önce bitti. On yıl rahat var, iklim değişikliğini hissediyoruz."
Evet, havalar değişiyor.
İklim değişikliğinin olası etkileri birden gözlenemediği için şu an kesin etkiler konusunda
yargıda bulunmak kolay değil. Ancak, ortalama sıcaklık artışına bağlı gözlemler ve somut
ölçümlere dayanan deniz düzeyi yükselme eğilimlerine bakarak ve sera gazı salım artışını
hesaba katarak bazı modellemeler yapılabiliyor. Bu modellerden çıkan sonuçlarınsa pek iç
açıcı olduğu söylenemez.
Örneğin, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) yüzyıl sonunda deniz düzeylerinin
yaklaşık 58 santimetre yükseleceği yönündeki tahmini yaklaşık altı yıl önce yapılmıştı ve buzul
erimesi kaynaklı deniz yükselmesi tam anlamıyla hesaba katılmamıştı.
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
Potsdam İklim Etkileri Araştırmaları Enstitüsü'nde AndersLevermann öncülüğünde hazırlanan
yakın tarihli bir araştırma ise, deniz yükselmesinin uzun vadede her bir santigrat derecelik
sıcaklık artışı için 2,3 metre civarında olacağını öngörüyor. Bu araştırmaya göre, yüzyıl sonu
için yapılan sıcaklık artışı tahminleri 4,6 hatta 7 santigrat dereceye kadar çıkıyor. Bu
durumda, Potsdam'daki araştırmacıların çalışmasına göre, yapılan diğer araştırmalardan çok
daha vahim bir senaryo ortaya çıkıyor; bu da uzun vadede 15 metreye varan deniz düzeyi
artışı anlamına geliyor.
Dünyadaki tüm buzulların erimesi halindeyse deniz düzeylerindeki yükselmenin 70 metreyi
aşabileceği tahmin ediliyor. Bu binlerce yıl alabilir ama şimdiden buzul erimesi oranları,
tahminlerin çok ilerisinde seyrediyor. Buzullar eridikçe altından milyonlarca yıldır bekleyen
metan gazı açığa çıkıyor. Metan gazı karbon dioksite göre 22 kat daha etkili bir sera gazı
olduğu için bu durum daha fazla ısınmayı tetikliyor.
İklim değişikliğinin ve özellikle deniz düzeylerindeki artışın ekonomik bedeli göz önüne
alındığında durumun ürkütücü yanı daha iyi anlaşılıyor. Hollanda'daki Erasmus
Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre, deniz düzeylerindeki yükselme, aşırı hava
olayları, hasat kayıpları ve iklim değişikliği kaynaklı sağlık sorunlarının küresel maliyeti 60
trilyon dolar olarak hesaplanmış. Cambridge Üniversitesi'nden ChrisHope bu bedelin yüzde
80'inin gelişmekte olan ülkelere düşeceğini vurguluyor. Yükselen Gayri Safi Yurtiçi Hasılası'na
(GSYİH) rağmen Türkiye'yi de iklim değişikliğinin sosyo-ekonomik sonuçları açısından
gelişmekte olan ülkeler kategorisinde değerlendirmek mümkün.
2012'de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile BM Kalkınma Programı tarafından ortaklaşa
yayımlanan Türkiye'de İklim Değişikliği Risk Yönetimi Raporu'na göre, ülkemizde iklim
değişikliğine bağlı olarak sellerin neden olduğu ekonomik kayıplar depremlerin neden olduğu
ekonomik kayıplara eşit. 2000'li yıllarda meydana gelen meteorolojik afetlerin sayısında
1960'lı yıllara göre üç kat, sigorta kayıpları açısından 15 kat ve ekonomik kayıplar açısından
dokuz kat artış olduğu belirtiliyor. Devlet Su İşleri verilerine göreyse, 1975-2012 yılları
arasında 889 adet taşkın olayı meydana geldi, bu taşkınlar sonucunda 685 can kaybı oldu,
862 bin 854 hektar tarım arazisi taşkına maruz kaldı ve bu taşkınlar ülke ekonomisine yılda
yaklaşık 150 milyon lira zarar verdi.
Üç yanı denizlerle çevrili bir kara parçası olarak Türkiye, deniz düzeyi yükselmesi dahil olmak
üzere iklim değişikliğinin tüm etkilerinden nasibini alacak. Avrupa Çevre Ajansı raporlarına
göre, Akdeniz havzasında beklenen deniz yükselmesi yüzyıl sonuna kadar 60 santimetre
civarında. Ancak, bu tahmin buzul erimesi kaynaklı deniz düzeyi yükselmesini büyük ölçüde
dikkate almıyor. Ayrıca, Akdeniz havzasındaki deniz düzeyi yükselmesinin yakın zamana
kadar dünyanın geri kalanına göre daha yavaş seyrettiği düşünülüyordu. Son yıllarda yapılan
gözlemler ise bunun aksini ortaya koyuyor. Yani Akdeniz ve dolayısıyla Türkiye'nin kıyı
bölgeleri deniz düzeyi yükselmesine karşı dünyanın geri kalanıyla aynı hassasiyeti taşıyor. Bu
da, yüzyıl sonunda deniz düzeyindeki artışın 140-150 santimetreye kadar çıkabileceği
anlamına geliyor.
Bu yükselmenin yaratacağı tehlikeler, Türkiye'nin yakın zamanda Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Sekreteryası'na sunduğu 5. Ulusal Bildirim Raporu'nda da yer alıyor. Raporda iklim
değişikliğinin Türkiye'nin kıyı alanlarına olası etkileri ve ilgili uyum tedbirleri konusundaki
temel belgelerin, Türkiye'nin Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi (İDES) ve İklim Değişikliği
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
Eylem Planı (İDEP) olduğu vurgulanıyor. Ancak, İDES'te deniz suyu yükselmesiyle doğrudan
ilgili stratejik hedefler bulunmuyor. İDEP'te ise su kaynaklarının korunmasıyla ilgili sınırlı bazı
hedeflere yer veriliyor. Bunun nedeni Türkiye'nin deniz düzeyi yükselmesi nedeniyle
yaşayacağı toprak kaybının benzer ülkelere göre daha az olacağını gösteren modeller olabilir.
Bu önkabul 5. Ulusal Bildirim'de de yer alıyor. Buna rağmen Türkiye'nin kıyı alanlarının
ülkenin su, gıda ve ekonomik çıktısıyla ilişkisi çok yüksek ve buralarda meydana gelecek
kayıplar çok ağır sonuçlara yol açabilir.
Söz konusu risklerin büyüklüğünü bilimsel çalışmalar ortaya koyuyor. Çukurova
Üniversitesi'nden Doç.Dr. Tuncay Kuleli geçtiğimiz yüzyılda, deniz düzeyindeki değişimi ölçen
mareografi istasyonlarının ölçümleri ve uydulardan alınan verilere göre deniz düzeyinin 10 ilâ
20 santimetre yükseldiğinin saptandığını belirtiyor. Önümüzdeki yüzyıl sonunda, yani
2100'de ise küresel deniz düzeyinin ne kadar yükseleceğine dair yapılan ölçüm ve model
çalışmalarının farklı öngörülerde bulunduğunu; ancak, deniz düzeyinin yükseleceği
konusunda tam bir görüş birliği söz konusu olduğunu ekliyor. Kuleli, konuyla ilgili önde gelen
ve kabul görmüş araştırmalarda deniz düzeyinin önümüzdeki yüzyıldaki yükselmesine ilişkin
0,34 metre, 0,18-0,59 metre, 0,5-1,4 metre, 0,9-1,3 metre, 0,8-2,0 metre ve 2, 3 metre gibi
farklı tahminler olduğunu ancak, Grönland gibi kara buzullarının erimesi hesaba katıldığında
bu yüksekliğin 6 metreyi aşabileceğini ifade ediyor.
Kara buzullarının erimesi olasılığı dışarıda tutulursa söz konusu oranlar özellikle yok olma
tehlikesi yaşayan Pasifik adaları ile karşılaştırıldığında ilk bakışta vahim gözükmüyor. Buna
rağmen resme biraz daha dikkatli bakıldığında işin ciddiyeti netleşiyor
Türkiye’nin denize kıyısı bulunan 28 ili Var Ve yine GSYH’nin önemli bir bölümü bu kıyı
kentlerinde üretiliyor. Dolayısıyla, bir metrelik bir artış bile son derece büyük zararları
beraberinde getirecek. Kuleli, Türkiye’ninkıyı bölgelerinin karşı karşıya olduğu tehlikeyi
Vurguluyor Ve deniz düzeyi yükselmesinden en fazla etkilenecek alanların başında, kıyı
kentleri, kıyı yapıları, alçak delta ovaları, sulak alanlar, kumul alanlar Ve kıyısal tarım
arazilerinin geldiğini söylüyor. Kuleli, deniz düzeyiyle, deniz düzeyinden 20 metre
yüksekliğindeki alan arasında kalan kıyı kesimlerindeki nüfusun, diğer karasal yerleşimlerdeki
alanlara göre üç kat daha yoğun olduğunu Ve taşkına maruz kalma eğilimi nedeniyle deniz
düzeyinden 10 metre yüksekliğe kadar olan kıyı alanlarının, öngörülen senaryolardaki deniz
düzeyi yükselmesi halinde dahi sosyal, ekonomik Ve ekolojik olarak en çok etkilenecek riskli
bölgeler olarak değerlendirildiğini ekliyor. Buna göre Türkiye kıyılarındaki 0- 10 metre
yükselti içinde kalan alanlardan Çukurova Deltası, Göksu Deltası, Köyceğiz Ve Söke ovaları,
İzmir dalyanları Ve Gediz Ovası, Meriç Ovası, Bafra ve Çarşamba ovalarının, deniz düzeyinin 1
metreye kadar yükselmesi durumunda dahi tamamen deniz suyu altında kalma riski Var.
Doç. Dr. Tuncay Kuleli’nin araştırması, Türkiye’de son düzenlemelerden sonra 190,ın
üzerinde kıyı ilçesi bulunduğunu ortaya koyuyor. Bu ilçelerin kapladığı alan Türkiye
topraklarının neredeyse yüzde 12°sine denk geliyor. Ancak nüfus oranları çok daha yüksek;
2015 yılında kıyı kesiminde yaşayan nüfusun 32 milyondan fazla olacağı tahmin ediliyor.
Deniz düzeyi yükselmesi açısından riskli alan olarak tanımlanan, deniz düzeyiyle 10 metre
yükselti arasında kalan alandaki sosyo-ekonomik faaliyetler daha da düşündürücü. Türkiye
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
kıyılarında sadece 0-10 metreyükselti arasında olan Ve su altında kalma riski taşıyan 377°nin
üzerindeirili ufaklı yerleşim birimi (köy, kasaba, mahalle Vb.) bulunuyor ve bu yerleşim
birimlerinde 2015 yılı itibariyle 4 milyondan fazla insan yaşayacak.
Türkiye topraklarının yaklaşık yüzde 1’ine karşılık gelen 0- 10 metre yükselti arasındaki
alanda yapılan tarımsal üretimin ülke içindeki payı yaklaşık yüzde 27, Vergi gelirlerinin ülke
içindeki payı ise yüzde 12’nin üzerinde.
Türkiye’de deniz düzeyindeki yükselmeler tarım ve turizm sektöründe çalışanları doğrudan
etkileyecek. Bu yerleşimlerde tarım sektöründe çalışanların oranı yüzde 60’a yakın. Başta
turizm olmak üzere diğer hizmet sektöründe çalışanların oranı yüzde 32 ve sanayi
sektöründe çalışanların oranı yüzde 8 civarında. Bu oranları kıyı ilçesi ve kıyı ili düzeyinde düşündüğümüzde kıyılarımızın, önümüzdeki yüzyıl içinde sadece coğrafi değişiklik, alan Ve
biyoçeşitlilik kaybı Ve yeraltı sularının tuzlanması değil, sosyo-ekonomik faaliyetler açısından
da risk alanı olduğu ortaya çıkıyor.
Türkiye nüfusu belki ülkeyi külliyen terk etmek zorunda kalmayacak ama iklim değişikliği
yaşamımızı temelden etkileyecek. Örneğin, ülke GSYH’sinin yarısına yakınını üreten
İstanbul’daki ekonomik zararın ne olacağına ilişkin somut bir çalışma bulunmuyor. Ancak,
geçtiğimiz yıllarda aşırı yağışlar nedeniyle sanayi bölgelerini daha yüksek yerlere taşımak
zorunda kalan ülkelerin deneyimleri zararın tüm ülke ekonomisini sarsacak boyutta olacağını
ortaya koyuyor. Ayrıca, milyonlarca insan deniz düzeyi yükselmesinden doğrudan veya
dolaylı olarak etkilenecek. 6 metre veya 15-20 metre... Türkiye’nin kıyı bölgeleri yüzyıl sonu
itibariyle her halükârda tanınmaz hale geliyor.
Birkaç örnek daha Vermek gerekirse, deniz düzeylerinin 2 metre artması durumunda
İstanbul’un tatlı su kaynaklarının yarısına yakını kullanılamaz hale gelecek. Şehrin kıyı şeridi
radikal değişikliklere uğrayacak.
Artışın 6 metre civarında olması durumunda ise İstanbul’un hemen hemen tüm kıyı hattı
kalıcı su baskınına uğrayacak. Ayrıca, Büyükçekmece Gölü tamamen denize karışacak Ve
neredeyse Karadeniz kıyısındaki Durugöl ile birleşerek Marmara Ve Karadeniz’i birleştirecek.
İklim değişikliğinin Türkiye’ye etkileri elbette deniz düzeyleriyle sınırlı değil. Yine denizler
üzerinden gidildiğinde, ülke genelinde denizcilik ve balıkçılığın zorlaşacağı Ve daha istikrarsız
bir hale geleceği söylenebilir.
Bunun yanı sıra deniz suyu sıcaklıklarının artması bir yandan genleşme yoluyla su
yüksekliklerinin artmasına neden olurken, öte yandan istilacı türlere davet çıkararak
denizlerimizdeki biyolojik çeşitliliğe zarar veriyor.
Geçen ay yayımlanan Akdeniz Deniz Koruma Alanları raporuna göre Kaş-Kekova bölgesindeki
Deniz Koruma Alanı, Kızıldeniz’den gelen iki tavşan balığı türünün (Siganusluridusve
Siganusrivulatus) istilası altında. “Katil yosun” olarak bilinen Caulerpataxifolia da Akdeniz
havzasıboyunca hızla yayılıyor. Su sıcaklığı açısından Akdeniz artık tropikal bir denizi
andırıyor.
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
Deniz düzeyi yükselmesinin Türkiye açısından en çok endişeye yol açan etkilerinden biri de
yeraltı su kaynaklarına tuzlu su karışarak bu suların kullanılamaz hale gelmesi. Türkiye kişi
başına düşen yıllık 1600 metreküp su kullanımıyla, su sıkıntısı bulunan ülkeler arasında.
Mevcut su kaynakları da hızla tükeniyor. Geçtiğimiz yıl açıklanan bir NASA araştırmasına göre
Türkiye, yeraltı su kaynaklarının yarıdan fazlasını kaybetti bile. Hâl böyleyken yeraltı su
rezervlerine tuzlu su karışması, felaket olarak değerlendirilebilir.
Bu kapsamda, Türkiye’nin su kaynaklarının korunması için hükümet tarafından yürütülen
çalışmalar, Havza Yönetim Planları oluşturulması ve su kaynaklarının bütüncül yönetilmesi
ilkesi etrafında yoğunlaşıyor.Ancak, tehlikenin boyutu karşısında atılan adımlar henüz yeterli
değil.
Türkiye’nin yeraltı su kaynakları açısından en kırılgan bölgelerinden biri olan Konya’nın
Oğuzeli Köyünde yaklaşık 40 yıldır çiftçilikle geçimini sağlayan Ali Fuat İnanç, artan
sıcaklardan söz ediyor. "Ne kış, ne yaz eski yağışlar hiç yok. Havalar dengesiz. Yaklaşık 15 yıl
önce Ağustos çok sıcak geçerdi, şimdi Hazirandan bastırıyor. 75-80,lerde kepçeyi toprağa
daldırdın mı su çıkardı. Şimdiyse her sene kuyulara boru ekliyoruz. Daha bu sene 6 metre
eklemek zorunda kaldım. Buğday miktarı artarsa yeşil bitki ekimi bir miktar azalır, su
kullanımı biraz düşer. Ama her sene 5- 10 metre boru ekleyerek nereye kadar gideriz
bilmiyorum. Belki Kızılırmak’ın suyunu getirip yeraltına verseler.”
Ancak, teşvik sistemi nedeniyle Konya Ovasında daha fazla su gerektiren şekerpancarı,
ayçiçeği, yonca Ve patates gibi bitkiler yetiştirilmeye devam ediliyor. Buğday üretimi ise
düşüyor. Kızılırmak’ın suyunu getirmeye gelince; ne yazık ki Kızılırmak, suyu başka bir yere
taşınmadan dahi susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya.
Havalar dünyanın her yerinde değişiyor. İklim değişikliğinin Türkiye’yeetkileri konusunda
İstanbul Teknik Üniversitesinden Prof.Dr. Mikdat Kadıoğlu, Karadeniz Bölgesi gözlemleri
üzerinden benzer bir portre çiziyor. “Sinop Ve Samsun’da buğday ekmeye başlamışlar ama
kuraklıktan ekin yanmış. Samsun’da sis Ve soğuk geçen geceler nedeniyle elma zarar gördü.
Ağaçların yaprakları erken sarardı. Görece küçük bir bölge içinde, bir yerde şiddetli yağış Ve
seller yaşanırken başka bir yere yağış düşmüyor. Bu yıl bölgeye kar da düşmediği için bazı
köyler susuz kaldı. Ayrıca yeraltı suları hem kuraklık nedeniyle azalıyor hem de kirleniyor”.
Kadıoğlu, Karadeniz’de gözlediği bazı değişiklikler karşısında şaşkınlığını aktarıyor. “Ordu’da
normal şartlar altında, yağışlı günler güneşli günlerden fazla olur ama bu yıl dağlara kar da
düşmeyince fındık ağaçlarının yaprakları kurumuş. Çerli Köyünde 'göçmen işçiye gerek yok,
biz hasadı hallederiz, diyorlar mesela.”
Durumun hasada Ve göçmen işçi emeği üzerine olası etkilerineyse Ordu’da Hayata Destek
Derneği’nin mevsimlik tarımda çocuk işçiler üzerine yürüttüğü Bu İş Çocuk Oyuncağı Değil
projesinin koordinatörü Cansın Leylim Ilgaz, “Ordu’da bu yıl hasat Haziran ayındaki kuraklık
nedeniyleerken başladı. Resmi tarih 2 Ağustos’tu ama birçok köy erkenden toplamaya
başladı. Fındık nispeten kolay bir ekindir. Hasat zamanı yoğun emekgerektirir. Onun
dışındaKaradeniz Bölgesi doğal olarak yağış aldığından fazla emek gerektirmez,” diyor ve
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
devam ediyor: “Ancak, şimdi sulama ihtiyacı olduğu söyleniyor. Bu durum orta vadede
göçmen işçi akışını da etkileyebilir. Sulama ihtiyacı her yıl tekrar ederse veya hasat düşerse
göçmen işçiler doğrudan etkilenecektir.”
Dünyada iklim göçleri şimdiden etkisini hissettiriyor. İklim göçü denilince zihinlerde batan
adalardan kaçan insanlar canlanıyor. Bu, işin sadece bir boyutu ama daha sinsi ve görünmez
bir süreç şimdiden başladı. Örneğin Bangladeş gibi sellerle boğuşan ülkelerde tarım işçileri
hayatlarını sürdürmek için toprağı bırakıp tekstil sektöründe işçi olarak çalışmak zorunda
kalıyor. (Şu an bu satırları okurken Bangladeş’teki iklim mültecileri tarafından üretilen giysiler
giyiyor olabilirsiniz.)
Türkiye’de de iklim değişikliğinden ilk etkilenecek gruplardan biri, mevsimlik tarım işçileri.
Barselona Otonom Üniversitesinde iklim değişikliğinin mevsimlik işçi hareketleri üzerindeki
etkilerini inceleyen EthemcanTurhan, “Devletin elinde mevsimlik tarım işçilerine ilişkin veri
veya plan yok. Mevsimlik işçiler Türkiye’nin İklim Değişikliği Uyum Strateji Belgesi’nde küçük
bir dipnot olarak geçiyor,” diye söze başlıyor. “Elbette, şu aşamada iklim değişikliği ve
mevsimlik göç arasında birebir ilişki kurmak mümkün değil. Göç üzerinde iklim tek etken
değil. Göç geniş bir itme çekme faktörü yelpazesine dayanır. Ancak, sorulması gereken soru
şu: Türkiye kendi kırılgan kesimlerini tanıyor mu? Hem uyum strateji isine hem de 10.
Kalkınma Planı gibi mevcut belgelere baktığınızda devletin iklim değişikliğine büyüme odaklı
seçici geçirgenlikle yaklaştığını görüyoruz.”
Karadeniz, iklim değişikliği kaynaklı göç konusunda kırılgan kesimlerden biri olabilir.
Kuraklıkla boğuşan Ordu ve Giresun’da onlarca köy, üç gün arayla yağmur duasına çıktı.
Giresun normalde Türkiye’nin Rize’densonra en fazla yağmur alan ikinci ili ama bu yıl kuraklık
ve HES inşaatlarının su kaynaklarını kurutması nedeniyle belediye, köylere su tankerleriyle su
taşımak zorunda kaldı.
Ordu Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Turan Karadeniz, bölgenin son yüzyılın en
kurak yaz ayını geçirdiğine dikkat çekiyor. Karadeniz, iklim değişikliğinin etkilerinin
Anadolu’da da hissedildiğini söylerken,artık fındık üreticilerinin sulama sistemlerine
geçmeleri gerektiğini ekliyor. Fındık, değişen havalardan etkilenen tek ürün değil. Çay bitkisi
de iklim değişikliğinden olumsuz etkilenenler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Normalde
yamaçlarda kademe kademe olgunlaşan bitki bir süredir aynı anda hasada hazır hale geliyor.
Ancak, hasadı işleyecek altyapı olmadığı için hasadın büyük kısmı heba oluyor.
Değişen havalar Rize’de de etkisini gösteriyor. Kaçkarlar’daki kalıcı buzullar, ısınan havalar
nedeniyle erirken, HES’ler tarafından adeta kuşatma altına alınan derelerde su sıcaklığı
artıyor. Bu artış derelerdeki canlı yaşamı olumsuz etkiliyor. Hacettepe Üniversitesi Halk
Sağlığı Anabilim Dalı’ndan Prof.Dr. Songül Acar Vaizoğlu’nagöre, iklim değişikliğinin toplum
sağlığına olan etkisi, bilinen ve beklenenden daha karmaşık ve fazla. Söyledikleri, hastalıkların
nasıl sinsice ilerleyebileceğini gösteriyor:“Örneğin, sağlık sorunlarına neden olabilen, hastalık
bulaştıran ve taşıyan haşere, böcek ve kemirgen gibi vektörlerin yaşam alanları değişiyor.
Önceki yıllarda sivrisineğin yaşayamadığı serin iklim koşulları olan bölgelerde küresel
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
ısınmanın sonucu olarak ılıman kuşağın genişlemesiyle sivrisineklerin yaşayabileceği iklim
koşulları oluşuyor. Ilıman kuşağın genişlemesiyle sıtma hastalığı daha geniş coğrafyalarda
görülüyor. Öyle ki bilimsel modelleme çalışmaları 21. yüzyılın en önemli sağlık sorunlarından
birinin sıtma olacağını ve birçok sıtma salgınının yaşanacağını öngörüyor.” Vaizoğlu, sıtmanın
dışında dang ateşi, sarı humma, Leishmaniasis gibibirçok hastalığın iklim değişikliğine paralel
artış göstereceğini söylüyor. İklim değişikliğiyle ilişkili olduğu düşünülen enfeksiyon
hastalıkları arasında Ebola virüsü, Hantavirüsü, lyme hastalığı, lejyoner hastalığı
gibihastalıklarla su ve gıda kaynaklı enfeksiyonlar da (kolera, salmonellozis vb.) var. Havada
bulunan alerjenler, özellikle polenlerin mevsime göredeğişimi de hastalık riskini artırıyor.
İklim değişikliğinin sonuçlarından biri olan küresel ısınma, polen mevsiminin uzamasına ve
buna bağlı olarak görülen hastalıkların sıklığında artışa neden oluyor.
Artan sıcaklıklar sonucu bitki örtüsü de değişiyor. Ancak, bitkiler normalde alışık olduğundan
çok daha hızlı değişmek zorunda kaldığı için strese giriyor. Bağışıklık sistemi bu stres sonucu
zayıflayan ağaçlar, parazitler için kolay hedef oluyor. Rize’de birçok yerde ihtişamlı şimşir
ağaçlarının çevresi çeşitli parazitlerle kaplanmış durumda. Mikdat Kadıoğlu, bölgenin yerlisi
olmayan türlerin de son yıllarda görülmeye başladığına dikkat çekiyor.
Bitki örtüsü dışında değişen biyoçeşitlilik konusunda KuzeyDoğa Derneği kurucusu, Utah
ÜniversitesindenDoç.Dr. Çağan Şekercioğlu, kuş gözlemcilerinin sürekli verilerle beslediği
Www.kusbank.orğ”dan yararlanarak yaptıkları ve “Vatandaş bilimi”ne (Vatandaşların
gözlemlerini aktararak doğrudan veri katkısı sağlamaları süreci) önemli bir katkı yapan
çalışmalarının sonuçlarını özetlerken “Türkiye’de üreyen ve sıklıkla görülen 29 kuş türünün
21. yüzyıldaki iklim değişikliği sonrasında değişen şartlara nasıl tepki vereceğinin anlaşılması
için yapılan bilimsel analizimizin sonuçlarına göre, önümüzdeki 50 yıl içinde çam baştankarası
ve bıyıklı ötleğen gibi hassas kuş türlerinin dağılım alanlarında yüzde 90’lara Varan ciddi
azalmalar öngörülüyor.Arap bülbülü Ve maskeli örümcek kuşu gibi türlerdeyse 10 katına
ulaşan artışlar bekliyoruz,” diyor. Ve şöyle devam ediyor: “Ayrıca, pek çok türün dağılım
alanlarının merkez noktalarında kaymalar olabilir. Örneğin, büyük baştankaranın güncel
dağılım alanının merkez noktası, günümüz ile 2070 yılındaki beklenen dağılımını
karşılaştırdığımızda 450 kilometreye yakın bir kayma gösteriyor.”
Araştırmanın en önemli sonuçlarından biri de, 50 yıl içinde yaşanacak küresel iklim
değişikliğinin su kaynaklarıyla birlikte bitki, hayvan türleri ve insan yaşamını ciddi şekilde
etkileyeceğini ortaya koyması. “Türkiye’ningeniş işbirlikleriyle bu soruna çözüm bulmaya
çalışması gerek. Ancak maalesef Türkiye’nin küresel iklim değişikliğine katkısı giderek artıyor.
Ülkenin yüksek miktarda kömür ve doğalgaz kullanması nedeniyle hızla yükselen sera gazı
emisyonu, 1990dan beri yaklaşık 2,5 kat arttı. Bunu azaltmak için güneş, rüzgâr ve jeotermal
gibi alternatif, doğa dostu enerji kaynaklarınaacilen ağırlık verilmesi şart.”
Bu sözler akla yine Konya’yı getiriyor. Konya, iklim değişikliğinin ülke geneline etkisi
konusunda en önemli pilot bölgelerden biri kabul edilebilir. Çünkü su kaynaklarının azalması,
doğrudan iklim değişikliğiyle ilişkilendirilemese dahi, Konya Ovasında uzun bir süredir
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
gözlemlenebiliyor. Yani Konya’dan çıkaracak çok ders Var.
Bunlardan biri de Karapınar çölleşme bölgesinden. Karapınar, dünyada çölleşmeye karşı
yürütülen en başarılı projelerden birinin sahnesi. 1960”lardan bu yana burada müthiş bir
mücadele yürütülmüş. Yaklaşık 11 bin hektarlık alan neredeyse tümüyle tarım alanı Veya
mera özelliğini geri kazanmış. Ancak, bu çok hassas dengelerin geçerli olduğu son derece
kırılgan ekoloji, hâlâ büyük tehlikelerle karşı karşıya. Çevre Mühendisi Osman Mücevher, bize
alanı gezdirirken yangın tehlikesine dikkat çekiyor. Azalan yeraltı sularının işlerini
zorlaştırdığını ifade ediyor. İşin acı yanı burada belirginleşiyor. Karapınar’a birkaç kilometre
mesafede, kömürle çalışan bir termik santral yapılıyor. Kömürlü termik santraller su
kaynaklarını en hoyratça kullanan enerji santrallerinden. Yakın zamanda Çin’den gelen bir
haber de bunu doğruluyordu. Su kaynaklarının yüzde 17’sinin kömür madeni veya kömürlü
termik santraller tarafından kullanıldığı ülkede su kıtlığı nedeniyle bazı santraller çalışamaz
hale gelmiş durumda.
Benzer şekilde ABD Enerji Bakanlığı tarafından yayımlanan bir rapor, kömüre dayalı termik
santralleri yoğun su tüketimi dolayısıyla önermiyor. Ancak, Türkiye kuraklıkla boğuşan Ve
yeraltı sularının, NASA uydu gözlemlerine göre Lut Gölü kadar bir bölümünü kaybeden bir
bölgeyekömürlü termik santral yapımına izin Veriyor. Bütün bu gözlem, olasılık Ve araştırma
sonuçları beni yeniden Oğuzeli Köyüne getiriyor... Köydeki iftarın ertesinde toplantı bittikten
sonra WWF-Türkiye’den Mustafa Özgür Berke, Oğuzeli Köyünün çiftçilerine bir soru
yöneltiyor. “Gerçekten merakımdan soruyorum. Sizi yönlendirdiğimi düşünmeyin lütfen. Her
yıl yeraltından su çektiğiniz borulara 6 metre eklediğinizi söylüyorsunuz. Peki, su bitince ne
yapacaksınız?”
Salondan çıt çıkmıyor. Muhtar Osman Bey’in yemekten önceki sohbet sırasında söylediği son
cümleyi hatırlıyorum: “Susuz tarım olmaz. Susuz hiçbir şey olmaz. Suyumuz giderse her şey
biter...” □
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
ILGAZ, M., Risk Altındaki Topraklar, NationalGeographic, 2013, Eylül, 66-79
Download

İklim değişikliğinin etkileri Türkiye kıyılarını da değiştirecek. Ama bu