Nisan 2014 Yıl: 24 Sayı: 73
[email protected]
Reha Erdem
sineması
sayfa10’da
@DinamikGazete
gazete
Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Kulübü süreli yayınıdır. Ücretsizdir.
Boğaziçi Tarihinin
Köşe Taşları
Geçtiğimiz sayıda tünellerle başlayan geçmişe
yolculuğumuz, okulumuz tarihinden kısa
kesitlerle sürüyor.
Haber Sayfa 4’te
Jet Yasalar
HSYK ve MİT
yasalarında öngörülen
değişimler neler?
sayfa 2’de
Boğaziçi’nde
KYK Alarmı
Yurtlar KYK’ya mı bağlanıyor?
Boğaziçi yönetimi ne diyor?
sayfa 5’te
MELTEM GÜRLE: İZ BIRAKAN 5 ROMAN
16 MOLA
İSTANBUL’A YEŞİL BİR
12
8
BOĞAZİÇİ
ÜNİVERSİTESİ
İŞLETME VE
EKONOMİ KULÜBÜ
02
siyaset
JET YASALAR
Genel Yayın
Yönetmeni
Kıvılcım Değirmencioğlu
[email protected]
Adaleti̇ Ararken
Sorgulayıcı ve eleştirel bakışı
gelişmiş toplumlarda intikam
duyguları, siyasi eğilimler,
cinsiyet, din, mezhep gibi
farklılıklar adalet arayışından
dışlanır.
Oyun Teorisi’nin mucidi ve dünyaca ünlü matematikçi John Nash, iki
yıl once Bilgi Üniversitesi’ndeki bir
panele katılmak için Türkiye’ye geldi. Panel sonrası, kendisiyle yapılan
röportajda kurduğu bir cümle, bugünlerde tekrar üzerine düşünmeye
değer nitelikte.
Her üç yılda bir yapılan ve
uluslararası eğitim sistemlerini
değerlendiren PISA testinin 2012
sonuçlarında 65 ülke arasında Türkiye, matematikte 44. sırayı almış,
listedeki OECD ülkeleri arasında
ise Şili’yle birlikte son sırada yer
almıştı.
Nash’in röportaj sırasında öğrendiği bu bilgi üzerine yorumu,
Türkiye’nin eksik ayaklarına, eğitim
ve adalet sisteminin ikisine de aynı
anda dokunuyor: “İyi matematik
bilmeyen toplumlarda adalet yoktur.
Hatta böyle bir durumda çocukları hiç
okula yollamamak, evde eğitmek bile
daha iyi sonuçlar verebilir.”
*
Adli sistemdeki bir sorunun, ilk
etapta bu sistemin içindeki ögelerle
ilgili olduğunu düşünülebilir. Yargı
organının işleyişi, hukuk eğitiminin
niteliği, hâkim ve savcıların atanma yolları, çalışma şartları gibi.
Türkiye’de son yıllarda gerçekleştirilen Anayasa Referandumu ve
HSYK’nın yapısının değiştirilmesi
gibi reformlar düşünüldüğünde de,
sorunların sistem içinde çözülmeye
çalışıldığını(!) görmek mümkün.
Fakat Nash, yıllardır bildiğimiz ezberi bozuyor. Adaleti, sistemin kendi
içinde aramaktan değil, daha büyük
bakıp eğitime odaklanmaktan söz
ediyor.
İyi bir matematik eğitimi, kişiye
soyut düşünme becerisi ve mantıksal düşünce sistemi sağlayarak
analiz edebilen, eleştirel bakışı gelişmiş bir toplum hazırlar. Kendine
sunulanları sorgulayan, arasından
rasyonel olana değer veren bir
toplumda da, adaletsizliğin taraftar
bulması güçleşir. İntikam duyguları, siyasi eğilimler, cinsiyet, din,
mezhep gibi farklılıklar toplumun
adalet arayışından dışlanır.
Bu yüzden, yasaların, yasa koyucu ve uygulayıcıların ötesinde,
topluma bütünlükçü bir adalet
duygusu yerleştirmek; adaleti herkes için istiyorsak, dönüşümü de
her zihinde başlatmak gerek. Fakat
eğitim sistemindeki sınavlara dahi
adaletsizlik bulaşmış bir ülkede,
eğitim aracılığıyla yeni bir adalet
algısı yaratmak ve toplumu buna
inandırmak maalesef hiç kolay
değil. Uzun yıllar ve siyasi iktidarlardan bağımsız süregelebilecek
yapısal değişimlere ihtiyacımız
var.
Gün ki, diri diri yakılan 35 canın
davasının zaman aşımına uğramasının, gün ki 34 kişinin üzerine
bomba yağdırılmasının, gün ki
Hrant’ın katillerinin devlet eliyle
korunmasının hiçbir rasyonel
açıklaması olamayacağını anlayacak, gün ki isimsiz tanıklara, sahte
ve değiştirilmiş delillere şüpheyle
yaklaşacak, gün ki bunların insan
hayatından yıllar çalmak için az,
polis tarafından öldürülmenin
“ama”yla açıklanmasınınsa imkansız olduğunu anlayacak, gün
ki dünyanın başka hiçbir ülkesinde 17.5 milyon dolar rüşvet yiyip
mağdur olunabildiğinin örneği
olmadığını fark edecek…
İşte o gün, muktedirlerin ürettiği bahanelere inanarak adaleti
bulamayacağımızı anlayacağız. O
günün sıfıra ya da sonsuza gitmemesi ümidiyle…
17 Aralık yolsuzluk operasyonları ile başlayan süreçte en büyük
tartışmalara neden olan olaylardan birisi de AKP’nin meclise
sunduğu MİT ve HSYK yasa tasarılarıydı.
Alper Cem Kefal
Burak Serin
[email protected]
[email protected]
MİT Yasa Tasarısı Neleri
Değiştiriyor?
MİT yasa tasarısı beraberinde şeffaflık mı yoksa bir muhaberat devleti
mi getiriyor? Yasa tasarısı MİT’e ne
gibi yetkiler veriyor?
• MİT’in görev alanı “dış güvenlik,
terörle mücadele ve milli güvenliğe ilişkin konularda Bakanlar
Kurulunca verilen her türlü görevi
yerine getirmek” şeklinde geniş bir
kapsama sahip olacak.
• Cumhuriyet savcıları MİT ile ilgili
herhangi bir ihbar veya şikâyet
aldığında MİT ile irtibat kuracak.
MİT, eylem ve faaliyetlerinin
görevi gereği olduğu saptandığı
takdirde bunlardan dolayı yargılanamayacak.
• MİT müsteşarı yalnızca Yargıtay
tarafından yargılanabilecek. Mit
mensupları yalnızca Ankara Ağır
Ceza Mahkemesinde yargılanabilecek.
• MİT mensupları, MIT’in görev ve
faaliyetlerine ilişkin konularda
tanıklık yapamayacak. Ancak,
devletin çıkarlarının zorunlu
kıldığı hallerde MİT mensupları
MİT Müsteşarının, MİT Müsteşarı
ise Başbakanın izni ile tanıklık
yapabilecek.
• MİT gerekli gördüğünde kamu
kurum ve kuruluşlarından, bankalardan, tüzel kişiliği bulunan veya
bulunmayan tüm kuruluşlardan
bilgi, belge ve veri alabilecek; bu
kuruluşların bilgi işlem merkezlerinden ve iletişim altyapılarından
yararlanabilecek.
• MİT, dış istihbarat, milli savunma,
terörizm ve uluslararası suçlar ile
siber güvenlik kapsamında gerek
gördüğü takdirde elektronik dinleme ve izleme yapabilecek.
• Yeni kanuna göre telefon dinleme yetkisi artık Ankara Ağır
Ceza Mahkemesi’ndeki tek bir
hâkimden alınabilecek. Daha önce
mahkemedeki hâkimlerin oy birliğiyle alabiliyordu.
• MİT görevi gereği hükümlüler, tutuklular ve aktif terör örgütleriyle
ilişki kurabilecek.
• MİT faaliyetlerine ve mensuplarına ilişkin herhangi bir belgeyi ele
geçirenler, açıklayanlar veya yayınlayanlar 3 yıldan 12 yıla kadar
hapis cezası alabilecek.
Olumlu ve Olumsuz Eleştiriler
AK Parti grubu, yeni tasarıyı; mevcut
MİT yasasının günümüzün ihtiyaçlarına cevap vermediği gerekçesiyle,
MİT’i görevlerinde ve faaliyetlerinde
daha etkin kılmak ve iç-dış tehditlerle daha etkili mücadele edilmesi
amacıyla hazırladığını belirtiyor.
Ayrıca bu yasanın MİT’in şeffaflaşması konusunda büyük bir adım
olacağı iddia ediliyor. Yasaya karşı
olanlarda ise, MİT’in denetlenebilirliğinin azalmasıyla Türkiye’nin
daha otoriterleşeceği kanısı hâkim.
Özellikle MİT’in görev alanının
genişletilmesi ve yargılanmasının
zorlaşmasının, yetki suiistimallerine
ve yasadışı eylemlere yol açacağı
konusunda endişeler sürüyor. Açığa
çıkan belgelerin yayınlanmasının
engellenmesi ise basın tarafından,
halkın haber alma hakkına müdahale olarak değerlendiriliyor.
Ayrıca iş adamları ve şirketlerden de
tasarıya tepki yağdı. Şirketlerin gizli
bilgilerinin ve müşteri verilerinin
paylaşılabilmesi durumunda serbest
piyasanın gözetim altında olacağı;
bu durumun yarattığı güvensizlik
ortamının ise yabancı sermayeyi
kaçıracağı öne sürülüyor.
siyaset
03
EVET
%34,4
FİKRİM
YOK
%6,2
MİT ve HSYK
yasalarının değişim
sürecini takip
edebildiniz mi?
%59,4
FİKRİM YOK
EVET
%8,7
EVET
%6,3
HSYK’da Neler Değişti?
Cumhurbaşkanlığı tarafından da
onaylanan yeni HSYK(HâkimlerSavcılar Yüksek Kurulu) yasasındaki
değişiklikler şöyle:
• Kurul Üyelerinin ve Personelinin
Görevleri Bitiyor
• Düzenleme yürürlüğe girdiği
andan itibaren tüm kurul üyelerinin-Teftiş Kurulu üyelerinin,
kurul müfettişlerinin, tetkik
hâkimlerinin ve sayısı 600’e yakın
personelin- dairelerindeki görevleri sona eriyor. 10 gün içinde Adalet Bakanı; kurul üyelerinin görev
yapacağı daireleri belirledikten
sonra atama yapma yetkisine sahip. Geçmişte hangi üyenin hangi
dairede görev yapacağı Genel
Kurul tarafından belirleniyordu.
Genel Kurul Üyelerine
Soruşturma Açma Yetkisi Bakana
Devrediliyor
• Yeni düzenlemeyle; bakan, ihbar
veya şikâyetle ilgili olarak, doğrudan veya yaptırdığı inceleme
sonucuna göre soruşturma açılıp
açılmamasına karar verecek.
• Kurulun seçimle gelen üyelerinin,
disiplin suçu oluşturan eylemleri
sebebiyle, haklarında yürütülecek disiplin soruşturması bakan,
disiplin kovuşturması Genel Kurul
tarafından yapılacak.
• Üçüncü Dairenin, hâkim ve
savcılar hakkında “inceleme ve
soruşturma yapılmasına yer olmadığına” ilişkin işlemleri bakanın
kararına bırakılacak.
Atama Hususlarında Değişiklikler
Yapılıyor
• Teftiş Kurulu bu düzenlemeden
sonra Genel Kurul’a değil, Adalet
Bakanı’na karşı sorumlu olacak.
• HSYK Teftiş Kurulu Başkanını,
başkan yardımcılarını ve genel
sekreter yardımcılarını atama
yetkisi Genel Kurul’dan alınarak
bakana verildi.
• HSYK Genel Sekreteri, birinci sınıf
hâkim ve savcılar arasından Genel
Kurul tarafından teklif edilecek
üç aday içinden Bakan tarafından
atanacak.
• Kurul personeli naklen veya açıktan atama yoluyla Bakan tarafından atanacak. Açıktan atananlar
için yapılacak sınavları geçenler
Bakan tarafından oluşturulan
kurulun mülakatından geçecek.
• Kurul müfettişleri 1.Daire’nin
önerdiği adaylar arasından Genel
Kurul tarafından atanacak.
Kurul Gündemini ve Toplantı
Günlerini Bakan Belirleyecek.
• Genel Kurul’un toplantı günlerini
ve gündemini sadece Adalet Bakanı belirleyecek. Görüşme sırasında
gündem dışı bir konunun gündeme alınıp alınmamasına da sadece
Adalet Bakanı karar verecek.
Böylece “korsan bildirilerin” önü
kesilecek.
Dikkat Çeken Diğer Hususlar
• Önümüzdeki 5 yıl içerisinde
HSYK’ya aday olmak isteyenlerden 20 yıl çalışma şartı aranacak.
• Birinci Daire’deki üyeleri belirleyen Bakan dolaylı olarak;
Başsavcı, Ağır Ceza Mahkemesi
Başkanı ve Komisyon başkanlarının atanmasında etkili olacak.
Bu durum, MİT Kanunu’na göre
telefon dinleme yetkisi verecek
olan Ankara Ağır Ceza Mahkemesi
hâkiminin atanmasında da geçerli.
Yasayla İlgili Ne Dediler?
• HSYK 3.Daire Üyesi Bülent Çiçekli: Çok seslilikten uzaklaştığımız
ve devlet güçlerinin, otoritesinin
ve yetkisinin tek elde toplanmaya
çalışıldığı bir dönemden geçildiğini görüyoruz.
• İnsan Hakları İzleme Örgütü Türkiye araştırmacısı Emma SinclairWebb: Türkiye’nin yeni HSYK
kanunu tek bir anlama geliyor; o
da hükümetin yargı üzerindeki
kontrolünün daha fazla olacağı.
• Avrupa Parlamentosu Başkanı
Martin Schulz: Yargı bağımsızlığını
tehlikeye sokan ve Türkiye’nin AB
yükümlülükleriyle ilgili şüpheler
yaratan yeni, kısıtlayıcı yasadan
hayal kırıklığına uğradım.
• Avrupa Parlamentosu’nun en
büyük ikinci grubu Sosyalistlerin
lideri Hannes Swoboda: HSYK
kanunu bağımsız yargı ve hukukun üstünlüğüne yönelik alenî bir
saldırıya dönüştü.
Kamuoyunun
MİT ve HSYK
yasalarındaki değişiklik
hakkında yeterince
bilgilendirildiğini
düşünüyor musunuz?
%85
HAYIR
FİKRİM YOK
%35,7
OLUMLU
%8,4
Yeni MİT yasası
hakkındaki genel
değerlendirmeniz
nedir?
%55,9
OLUMSUZ
FİKRİM YOK
%32,6
OLUMLU
%8,6
Yeni HSYK yasası
hakkındaki genel
değerlendirmeniz
nedir?
%58,8
OLUMSUZ
04
kampüsten
Boğaziçi Tarihinin
Köşe Taşları
Geçmişten Günümüze Kampüs
Binaları
Geçmişte,
Rektörlük binasının kütüphane,
Genel idare binasının mühendislik fakültesi,
Periodicals’ın yemekhane,
Okulumuzun tarih içindeki
yolculuğunu inceledikçe yazma
isteğimiz de arttı. Bu sayımızda
başlıklar halinde Boğaziçi
tarihinden kesitler sunacağız.
Bebek havuzunun kömürlük,
Sosyoloji – Psikoloji binasının
revir
Öğrenci İşleri Binası’nın
Mühendislik Atölye’si olarak
kullanıldığını biliyor muydunuz?
Ahmet Berkay Karakaş
[email protected]
Orhun Arda Köksal
[email protected]
Binası; Osmanlı’da ve Balkanlar’da
ilk olarak yapılan birçok spor karşılaşmasına ev sahipliği yapmıştır. Basketbol bu sporların başını
çekiyor. 1930’larda çıkan yangın
sonucu ÖFB sadece basketbol
ve voleybol için kullanılmaya
başlanır, atletizm pisti de Güney
Meydan’a taşınır. 1906 Atina Olimpiyat Oyunları’nda bronz madalya
alan ve 1907’de ciritte dünya rekoru kıran Michael Dorizas da bu
alanlarda çalışmalarını yapmıştır.
Ayrıca 1912 yılında Osmanlı’yı temsilen olimpiyatlara katılan 2 sporcu
Robert Kolej öğrencisidir. Birçok
Türkiye rekoruna da ev sahipliği
yapan bu pist, daha sonra Rektör
Üstün Ergüder döneminde bugünkü çim halini almıştır.
1863’te kurulan Robert Kolej, 1871’de yapımı biten Güney
Kampüs’ün ilk binası Hamlin Hall’e
taşındı. Bir gelenek olarak binanın
köşe taşının altına binaya ait evrakların konulduğu rivayet ediliyor.
Ayrıca Hamlin Hall’i çevreleyen
haşmetli taşlar, Hamlin tarafından
kampüs civarındaki taş ocaklarından alındı. Güney Kampüs’teki
tarihi binaların tamamında bu
taşların kullanıldığı ve tüm tarihi
binaların inşasına Birinci Dünya
Savaşı’ndan önce başlanıldığı da
biliniyor.
Zengin Bir Tarih: Kütüphane
‘’Bir okulun bütün binaları çökmüş, kütüphanesi ayakta kalmışsa,
kalbi hala attığı için o okul yaşamaya devam eder.’’ Prof. Van Millingen
Boğaziçi tarihinin ilgi çekici konularından birisi de kütüphanenin
gelişimi. Robert ve Hamlin daha
okulun açılıp açılmayacağı dahi
belli değilken kütüphane için bağış toplamaya başlarlar. İlk olarak
Harvard Üniversitesi’nin 200 kitaplık bağışı, Bebek’te bir binaya
yerleştirilir. 1871 yılında Hamlin
Hall’ün inşasının tamamlanmasıyla bir odası, sayısı 5000’e ulaşan
kitaplara ayrılmıştır. Ardından
kütüphane, Albert Long Hall’ün
giriş katına taşınır ve kitap sayısı
buradayken 19.000’e ulaşır. Daha
sonra 1932 yılında, eskiden maden
ocağı olan alandaki kütüphane
binası inşası tamamlanır (bugünkü
Rektörlük Binası). Binaya, okulda
1878-1915 yılları arasında tarih profesörlüğü yapmış olan, öldüğünde
okul kütüphanesine tüm kitaplarını
ve bir miktar para bağışladığını
vasiyet eden Prof. Van Millingen’in
ismi verilir. Millingen’in kitapları,
bugün Yakın Doğu Koleksiyonu
olarak bilinen değerli koleksiyonun bir parçasıdır ve Orta Doğu
bölgesine ait önemli belgeleri barındırdığı söylenir. 1971’de Boğaziçi
Üniversitesi’ne geçiş esnasında
Kütüphane’nin durumu için de bir
devir sözleşmesi imzalanır ve her
biri 5 tondan 500 kamyon dolusu
kitap ve birçok belge Arnavutköy’e
taşınır. Her taşınmada olduğu gibi,
hocaların yoğun gayretine rağmen,
kaybolan evrak ve kitaplar vardır.
70’lerin sonunda Yakın Doğu Koleksiyondaki kayıp kitapların bir
kısmı bulunup tekrar kampüse,
Temel Bilimler’in çatı katındanki
bir depoya getirilir. Ancak talihsizlik sonucu bu depoyu su basar ve
kitaplar zarar görür. Yenileme çalışmaları günümüze kadar sürmüştür. Kütüphane, son olarak 1983’te
artan öğrenci sayısına cevap verebilmek için Kuzey Kampüs’teki
binasına taşınır.
Okuldaki Gömülü Fil
Hocalarımız tarafından anlatılagelen bir hikâyeye göre, 1960
yılında Gülhane Parkı Hayvanat
Bahçesi’nden gelen yetkililer
hayvanat bahçesindeki filin hasta olduğunu söyler ve fili okula
getirirler, daha sonra fil ölür. Fili
parçalayan yetkililer ve öğrenciler,
derslerde incelemelerde bulunurlar
ve biyolojik alanda birçok araştırma gerçekleştirilir. Filin şu an,
Güney Kampüs’teki anaokulunun
bahçesinde gömülü olduğu iddia
ediliyor.
Dünya Rekorlarına Ev Sahipliği
Yapan Bir Tarih
O zamanki adıyla “Jimnastikhane”,
şimdiki adıyla Öğrenci Faaliyetleri
Boğaziçi’nde Mezuniyet;
Güney Meydan, geçmişte mezuniyet törenlerinin merkezi konumundadır. O dönemlerde diplomaların
verildiği yer, Öğrenci Faaliyetleri
Binası’nın önüne kurulur ve akademisyenler, İİBF Binası’ndaki rampadan inerek alana giriş yaparlar.
(Bu rampanın hikâyesi de bir hayli
ilginç: Dönemin idarecilerinden
Amerikalı bir hoca sakatlanır ve
üst kattaki odasına çıkamaz hale
gelir. Bunun üzerine bu hoca, finansal destek bularak rampanın
yapılmasını sağlamıştır. Günümüzde rampa sağlamlaştırılmıştır.)
Mezuniyet törenlerinde öğrenciler
ise, Mühendislik Fakültesi’nin otoparkından müzik eşliğinde gelerek,
“steps”lerin yanındaki merdivenlerden inip alana giriş yaparlar.
1993 yılından sonra genel mezuniyet törenleri, Uçaksavar Kampüsü’ndeki yeşil sahada yapılmaya
başlandı.
kampüsten
Boğaziçi
Yurtlarında
KYK Dönemi mi
Başlıyor?
Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın, üniversiteler tarafından
işletilen yurtların Kredi ve Yurtlar Kurumu'na
bağlanması tasarısı Boğaziçi'nde son haftalarda
çok konuşuluyor. Üniversitedeki 10 yurttan toplam
3500'den fazla öğrencinin faydalandığı göz önünde
bulundurulursa, yurtlar konusunda yeni bir düzenleme
pek çok öğrencinin hayatını etkileyecek.
Uğur Dündar
[email protected]
Neler değişecek?
Yurtların KYK’ya bağlanması durumunda; yönetim ve işleyişinin
üniversite idaresinden alınması,
hizmetin üniversiten bağımsız olması öngörülmekte. Bu durumda
yurtlarda sunulan temizlik, beslenme, güvenlik gibi hizmetlerle ilgili
üniversitenin söz hakkı olmayacağı
gibi, öğrencilerin yurtlarla ilgili
memnuniyetsizliklerinde de muhatap üniversite olamayacak. Bir
diğer olası değişiklik ise kızların ve
erkeklerin kaldığı yurt binalarının
ayrılması. Kampüslerde ortak kullanım alanlarının tüm öğrenciler
tarafından aynı anda kullanılabildiği Boğaziçi’nde olası bir kız-erkek
yurtları ayrımının nasıl uygulanacağı bir merak konusu. Uygulamanın getirebileceği belki de en
önemli değişiklik ise okul yurtlarında Boğaziçi öğrencisi olmayan
öğrencilerin de kalabilmesi olacak.
Alara Adalı
[email protected]
GÖRÜŞLER
Oktay Özışık, Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanı
Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı olarak Boğaziçi Üniversitesi
yurtlarında kalan öğrencilerin barınma ihtiyacını karşılıyoruz. Üniversitemiz yurtlarında 3500 civarı öğrenci mevcudumuz var. KYK üniversitemize bir mektup gönderdi. Tüm üniversite yurtlarının KYK çatısı
altında birleştirilmesi düşüncesi ile bizden de bilgi talebinde bulundular. Bu mektuba cevap olarak; Yurtlar Müdürlüğü tarafından hazırlanan
ve KYK’nın sunabileceği hizmetlerin zaten okul tarafından fazlasıyla
sunulduğunu da belirten rapor, Boğaziçi Üniversitesi yönetimine ilgili
makama gönderilmesi talebiyle sunuldu.
Kadir Tuncer, Yurtlar Müdürü
KYK İstanbul Bölge Müdürlüğü’nden okulumuz yönetimine ulaşan
bilgi talebine istinaden Yurtlar Müdürlüğü olarak, Öğrenci İşleri
Dekanlığı ve Rektörlük’e detaylı bir rapor hazırladık. Yurtlarımızın
tarihçesinden başlayarak, fiziki durumları, mevcut kapasiteleri,
kampüslere dağılımı ve kız-erkek sayısı dâhil olmak üzere birçok
noktaya değindik. Yurtlarımızda sunulan mevcut hizmetlerin KYK
yurtlarında sunulan hizmetlerden daha kapsamlı olduğunu belirttik. Fiyatlarımızın daha uygun olduğunu da vurguladık. Kilyos
Kampüsü’müzde hızla devam eden yurt inşaatlarımızdan söz ettik.
Sonuç itibariyle Yurtlar Müdürlüğü olarak 2014-2015 eğitim yılı için
planlarımızı; yurtlar KYK yönetimi altında olacak şekilde değil, mevcut
durum üzerinden yapıyoruz.
EVET
Boğaziçi KYK’yı İstemiyor
Boğaziçi Üniversitesi yönetimi
YÖK’e bir yazı göndererek uygulamaya karşı olduğunu açıkladı.
Boğaziçi’nin yüksek eğitim kalitesinde, kampüs yaşamının bir bütün
olarak etkili olduğunu belirten yetkililer, bu mekansal sentezin bozulması durumunda öğrencilerin sosyal ve kültürel faaliyetlerinin yanı
sıra bilimsel ve mesleki gelişimlerinin de olumsuz etkileneceğini
ekledi. Dinamik Gazete anketinin
sonuçlarında ise Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin %82,7’sinin
yurtların KYK statüsüne geçmesini
istemediği görülüyor. Ayrıca tüm
üniversite yurtlarının KYK çatısı
altında toplanarak kız yurtları ve
erkek yurtları olarak ayrılması düşüncesi; Boğaziçi Üniversitesi’nin
konuya ılımlı bakmaması neticesinde rafa kaldırılmış gibi gözükse
de, önümüzdeki yerel seçimler
sonrası ne gibi gelişmeler olacağını
hep birlikte takip edeceğiz.
05
EVET
%7,1
%20,7
KARARSIZIM
%10,2
KARARSIZIM
Okul yurtlarının
KYK’ya devredilmesine
olumlu bakıyor
musunuz?
%82,7
HAYIR
%6,0
Okulda kız ve erkek
öğrencilerin yurt
binalarının ayrılmasını
ister miydiniz?
%73,3
HAYIR
06
kampüsten
Boğaziçi’ne Bahar Geldi
Editör
Merve Baysal
[email protected]
Milattan Sonra
Eksi 2014
“Etrafınıza bir bakınız: Kan, su
yerine akıyor, hem de neşeli, tam
bir şampanya gibi.
İşte size Buckle’nın da yaşadığı
19.yüzyıl!
İşte size büyük ve şimdiki
Napolyon!
İşte size Kuzey Amerika’nın
sonsuz birliği!
İşte size nihayet karikatüre
benzeyen Schleswig Holstein
Krallığı!
Uygarlığın bizde ehlileştirdiği
nedir acaba? Uygarlık sadece
insanın duygularının çeşidini
arttırıyor.”
Dostoyevski Yeraltından Notlar’daki isimsiz kahramanına söyletiyor bu sözleri. Uygarlığın insanı
ehlileştireceğini, böylece savaşların giderek azalacağını savunan
Buckle’ın da yaşadığı 19.yy’a şöyle
bir göz atıyor. Gördüğü şeyler ne
insanların ehlileştiğine ne de savaşların bittiğine kanıt niteliğinde.
Verdiği ilk örnek: Halkı tarafından
kahraman olarak görülen Napolyon
Bonaparte. Aynı zamanda, günümüzde belgelerle de desteklenerek,
bir çok katliamdan sorumlu tutulan
büyük Napolyon! Şimdiki Napolyon
diye bahsedilense kitabın yayımlandığı 1864’te hüküm süren III.
Napolyon. Doğrudan halk oyuyla
seçilen ilk Fransa cumhurbaşkanı
ve Napolyon Bonaparte’ın yeğeni.
Fakat o da ikinci kez seçilmesinin
önüne anayasa ve parlamento engeli
çıkınca, bir darbe düzenliyor ve taç
giyerek Fransız İmparatorluğu’nun
imparatoru oluyor.
*(Cengiz Çandar 22 Şubat tarihli
köşesinde III. Napolyon’un anayasal
yollarla başa gelemeyince yönetim
şeklini değiştirmesini, Gezi olay-
larından ve 17 Aralık’tan sonra
‘Türkiye’nin doğrudan halk tarafından seçilmiş ilk cumhurbaşkanı’ seçilmesi zorlaşan Başbakan‘ın,
ülkeyi ‘polis devleti’ne çevirmek
için adım atmasıyla bağdaştırmıştı.)
İkinci örnek: Kuzey Amerika
birliği. Yine Dostoyevski’nin bu
örneği verdiği yıllarda Amerika’da
İç Savaş var. Amerika’nın tam
bağımsızlığa ulaşmasını ve bütünlüğünü sağlayan savaş, yaklaşık
850 bin insanın ölümüyle sonuçlanıyor.
Ve sonuncusu: Schleswig
Holstein Krallığı. O sırada Prusya
1773’ten beri Danimarka egemenliğindeki Schleswig Holstein için
savaşıyor. Schleswig Holstein
sorunu bir 19.yy karmaşası olarak
tanımlanıyor.
*(Devlet adamı Lord
Palmerston’a göre bu meseleyi
anlayabilen üç kişi varmış: “Ölmüş
olan Prens Consort, sonradan deliren bir Alman profösörü ve her
şeyi çoktan unutmuş olan kendisi.” Maalesef dördüncü olamadım.
Araştırmayı seven hanımlar-beyler için buraya bırakıyorum.)
Yazık ki insanlık tarihinin
bütünü de benzer örneklerle dolu.
Uygarlık insanlığımızı koruyacak
ve yeri geldiğinde canlandıracak bir araç haline getirilemedi.
Hakikaten de uygarlık geliştikçe
sadece duyguların çeşidi arttı.
Hırsın, bencilliğin, duyarsızlığın…
Ve tabi hor görülmenin, yokluğun,
öldürülmenin de, çeşitleri arttı.
Bütün bunlar olurken, oldukça
gelişmiş çağımızda gönül rahatlığıyla yaşamak pek kolay değil.
Mesela içinde bulunduğumuz
seçim döneminde dikkatimizi
ülkedeki kalkınmaya, partilerin
projelerine veremiyoruz. Çünkü
bir yandan haksız yere ölen/öldürülen insanlar üzerinden yapılan
kirli siyasete tanık oluyoruz.
Çünkü farklı düşündüğümüz
yakınlarımızla uzaklaşacak kadar
kutuplaştırıldığımızı farkediyoruz.
Çünkü biz de aynı soruyu soruyoruz: “Uygarlığın bizde ehlileştirdiği
nedir acaba?”
Hande Yıldırım
[email protected]
“ Bahar havası kampüste de esmeye başladı. Farklı alanlardan pek
çok etkinlikle, dolu dolu geçecek iki ay Boğaziçilileri bekliyor.”
BUSOS - Çocuk Şenliği - 13 Nisan
Gelenekselleşen ve bu yıl 10.’su
yapılacak olan BUSOS Çocuk Şenliği
13 Nisan Pazar günü gerçekleşiyor.
Farklı gruplardan birçok çocuğun
bir araya geleceği etkinlikte çeşitli
sanat atölyeleri kurulacak, eğlenceli
oyunlar oynanacak, spor aktiviteleri gerçekleşecek ve ilk kez bu
yıl diş sağlığı eğitimi verilecek.
Çalışmalarına güz döneminden
başlanan Çocuk Şenliği’nde okulumuz öğrencilerinden oluşan yaklaşık
120 kişilik bir gönüllü grubu görev
alacak.
Yapı Kulübü- Çelik Köprü
Yarışması- 16-17-18 Nisan
Yurtdışından ve diğer üniversitelerden birçok mühendis ve mimarın
katılacağı etkinlikte amaç, kendi
dizayn ettiğin köprüyü en kısa zamanda inşa etmek. Üstelik dereceye
giren ilk dört kişiye para ödülü verilecek.
BÜMK- Müzik Fest- 2-4 Mayıs
2 Mayıs’ ta Taşoda gruplarının
akustik konseriyle başlayacak
olan etkinlik, 3-4 Mayıs günlerinde
Güney Meydan’da. Öğlen meydana
kurulacak sahnede, gruplar gece geç
saatlere kadar müzikseverlere eşlik
edecek.
GSK- Sergi- 5-7 Mayıs
Etkinlikte GSK üyeleri sene boyunca
yaptıkları eserleri sergileyecek.
Sergide resim, heykel, ebru, origami,
seramik, ahşap, dikiş ve defter eserleri görülebilir.
Radyo Boğaziçi – Radyo Fest – 7-11
Mayıs
Açılış partisi ile başlayacak olan
geleneksel Radyo Fest’te çeşitli
söyleşiler ve müzik ödülleri töreninin yanı sıra bir de DJ yarışması
var. Çimlerde gerçekleşecek olan
yarışmanın sonunda dört DJ’den en
iyisine ödül verilecek.
Gerçek Macera Oyunları KulübüOyun Fest- 24-25 Mayıs
League of Legends, Hearthstone turnuvalarından PS, XBOX
konsollarına; panayır oyunlarından
Cosplay yarışmasına kadar eğlenceli
her türden oyuna katılabileceğiniz
bir etkinlik olan Oyun Fest
kapsamında bir de kulübün adını
aldığı Real Adventure Game oynanacak ve oyun kampüs içinde geçen bir
hikâyeyi içerecek.
kampüsten
07
Editör
Alper Sezer
[email protected]
BÜYAK – ESTIEM - 22-28 Nisan
250 öğrencinin parçası olacağı
ESTIEM’in genel kurulu bu
sene Boğaziçi Üniversitesi’nde
gerçekleşecek. 6 gün sürecek etkinlik kapsamında seminer, proje
toplantıları, grup çalışmalarının yanı
sıra Türk kültürünün tanıtılacağı bir
de gece eğlencesi olacak.
BUCEK – Green Fest – 12-13 Mayıs
Çevre bilinci uyandırmak amacıyla
yapılan etkinlikte eğlenceli ve çevreci yarışmalar, workshoplar, seminerler ve sunumlar gerçekleştirilecek.
BÜO –İstanbul Amatör Tiyatro
Günleri– 3-15 Mayıs
22. kez düzenlenecek olan İstanbul
Amatör Tiyatro Günleri’nin
bu seneki teması “üniversite
tiyatrolarının dayanışması”. Üniversite tiyatrolarının oynadığı
oyunların telife tabi tutulması,
topluluklara çalışma yapabilecekleri sahnelerin verilmemesi
gibi sorunlar konuşulacak. 3 – 15
Mayıs arası İstanbul Üniversitesi,
Yeditepe Üniversitesi ve Boğaziçi
Üniversitesi’nde olmak üzere 3
farklı mekânda düzenlenecek olan
şenliğe çeşitli üniversite tiyatroları
Bugünün Siyasi
Aktörü: Kötülük
ve amatör tiyatro toplulukları da
katılacak: İTÜ Taşkışla Sahnesi,
Yeditepe Üniversitesi Oyuncuları,
TİMİS Oyuncuları, Ankara Tıp
Oyuncuları, Yaşayan Tiyatro,
İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat
Fakültesi Tiyatro Kulübü, Marmara Üniversitesi Tiyatro KulübüMİFTOK, Deneysel Sahne ve
Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları.
3 -4 Mayıs’ta ise amatör tiyatro topluluklarının düzenlediği,
içeriğinde Kürt ve Ermeni tiyatrosu üzerine etkinliklerin olacağı,
“Kültürel Çoğulcu Tiyatro Günleri” gerçekleştirilecek. Şenliğin
teması dâhilinde, 11 Mayıs Pazar
günü de bir forum düzenlenecek.
Spor Kurulu – 34. Spor Fest – 1519 Mayıs
Açılış partisiyle başlayacak olan
etkinlikte birçok ülkeden gelen 1000’i aşkın yarışmacı, 16
dalda ter dökecek ve kurulun
düzenlediği gezi, parti ve konser
gibi etkinliklere katılma şansını
yakalayacak.
Birlikteliği ve “biz”i geçeli
zaten çok olmuştu, tahammül
çerçevesindeki “siz”i de hızla
atlayarak “bunlar” kibrine
bürünen bir reel politika
kâbusundayız.
Hızlı ve ilginç günler yaşıyoruz.
On yılda bir bir badireyle karşılaşan
ülkenin, belki de 2001 krizi sonrasındaki en karanlık günlerine şahit
oluyoruz.
Büyük birlikteliklerin ve bağların
iki günde keskin bir düşmanlığa
dönüştüğü, ardından filler ve çimen
senaryosunun yaşandığı bir ortam.
Bir tarafta yasa dışı örgüt olmakla, devleti ele geçirmekle, vatan
hainliğiyle suçlananlar; diğer yanda
yolsuzluk, ihalede fesat, rüşvet gibi
ağır suçlamalarla boğuşanlar... Her
gün yeni bir tape ile bir yandan bir
sürü skandalı öğrenirken; bir yandan da herkesin dinlenebildiği, bu
dinlemelerin sızdırılabildiği bir kaos
ortamındayız. “Montaj” iddiasını
sözden öteye geçiremeyen, hiçbir
kanıt gösteremeyen, hain ilan ettiği
yapının güçlenmesinin tek sorumlusu bir hükümet ve siyasetin tam
ortasında güç odağı olmuş bir dini
cemaatin savaşını izliyoruz. Tarafların savunma yapamayıp karşılıklı suçlamalarla ilerlettiği; yılların
birlikteliğinde dile getirilmeyen her
şeyin riyakârca ortaya döküldüğü
kirli bir süreç.
*
Hiçbir protestoya tahammülü
kalmayanların hırsı yüzünden, 14
yaşındaki bir çocuğun ve ilgili olaylarla birlikte 8-9 gencin öldüğü acı
bir dönemden geçtik. Üstelik savcılık
kararıyla dinlenen konuşmalardan
anlaşıldığı kadarıyla, “basın açıklaması yapıp eylemi bitirelim” talebine
dahi olumsuz cevap veren, öfke ve
kibrinden olayları şiddete sürükleyen bir siyasi figürle karşı karşıyayız. Bir bakanın müdahaleden önce
insanların durumunu değil, iş makinelerine zarar gelmesini dert ettiği
tanımsız bir noktadayız. Ölüm gibi
tüm dünyevi kaygıların çözüldüğü
son çizgi karşısında dahi siyasetin,
öfkenin öncelendiği; katledilen bir
çocukla kavga edilebilen, bu acıya
ortak olanlara nekrofili denilebilen,
bir başsağlığının çok görülebildiği
vicdansız bir dönemden geçiyoruz.
Ölümlerin yarıştırıldığı, bir
acıya bile birlikte üzülemediğimiz
bir topluma dönüştük. Siyaset o
kadar kirli ki; insanları bir cinayete
üzülürken bir diğerine susmaya,
ölümün tarafına göre meşrulaştırma çabasına itiyor. Evladını yitiren
babalar bu acıya rağmen sağduyu
çağrısı yaparken; bir başbakanın
siyasi kaygılarla toplumu kutuplaştırdığı, çocuğu öldürülen bir
annenin yuhalandığı, farklı görüşteki herkesin bir torbada eritilerek
hakaretler yağdırıldığı bir siyasi
erozyon yaşıyoruz.
Kazanca dönüşen her şey mübah
sayılmaya başlanıyor. Geçmişteki
mağduriyetlerin siyasi çıkarlar
uğruna inatla kaşındığı şu günlerde, güçlenebilmek için mağdur
kalmayı isteyecek kadar pragmatizm içindeyiz. Karşımızdakilerin
değişim ihtimalini istemeyecek kadar kinle doluyuz. Tüm gri alanlar
yok edilmeye çalışılıyor, siyah ve
beyaza sürükleniyoruz.
Gücün, yozlaşmayı beraberinde getirdiği bilinen bir gerçekti.
Ancak son dönemin en büyük
krizinin bu denli bir ahlaki yozlaşmadan kaynaklanabileceğini
sanırım kimse tahmin edemezdi.
Her yanından kötülük akan, ideolojiler üstü; insanlığın ve asgari
vicdanın çiğnendiği bir kâbusun
içindeyiz. Sonumuzun ne olacağı
ise meçhul.
Kültür
08
Sanat
08
Reha Erdem Sineması 
Meltem Gürle’nin Kitaplığından Bir Oda, Bir Salon
MELTEM GÜRLE’NİN
KİTAPLIĞINDAN
inizi yüzeysel sohbetlere, aynı saçma
sapan faaliyetlere, ya da zevke sefaya harcayıp geçirebilirdiniz. İnsan
yaşlanabilir ve hiçbir derin duyguyu
tatmadan ölüp gidebilirdi. Bunda çok
korkunç bir şey vardı. Çehov bunu
her zamanki sade ama incelikli diliyle anlatıyordu.
Yabancı Diller Okulu
İleri İngilizce Birimi'nde
görev yapmakta olan Yard.
Doç. Dr. Meltem Gürle,
İleri İngilizce dersleri
vermektedir. BirGün
Gazetesi’nde köşe yazarlığı
da yapan hocamız,
“Hayatında İz Bırakan 5
kitabı” anlattı:
Şimdiye kadar okuduğum ve
sevdiğim onca kitap arasından beş
tanesini seçip onlara dair konuşmak
bayağı zor bir iş. O kadar çok iyi roman var ki, birini seçsem öbürünün
hatırı kalacak. Onun için, akademik olarak ilgimi çeken, üzerinde
çalıştığım, hakkında yazıp çizdiğim
metinler yerine, hayatımın değişik
dönemlerini belirlemiş ve beni bir
zamanlar çok etkilemiş olan beş
kitaptan bahsetmeye karar verdim.
4) DUNE
Frank Herbert
1) Bülbülü Öldürmek
Harper Lee
Harper Lee’nin romanını 10
yaşındayken okudum. Bu kitaba ilk
bakışta aşık olmamın nedeni, o zaman benimle hemen hemen aynı
yaşta olan bir küçük kızın ağzından
anlatılıyor olmasıydı. “Kız” olmanın
gereklerine hiçbir şekilde uyamayan Scout’ta kendimden bir şeyler
bulmuştum. Onun bitmez tükenmez
merakı ve kendisini sınırlayan her
şeye karşı öfkesi bana tanıdık geliyordu. Scout ve komşu çocuk Dill
arasındaki arkadaşlık da heyecan
vericiydi. Bülbülü Öldürmek, beni
adaletsizlik ve ırkçılıkla tanıştıran
roman olduğu için ayrıca önemlidir.
Dünyanın kötü bir yer olabileceğini
ilk kez o romandan öğrendim.
2) Hüzünlü Kahvenin Türküsü
Carson McCullers
Yine Amerika’nın güneyinde geçen
bir öykü. Yine bir kadın yazar.
Ama bunu okuduğumda çocuk
değildim artık. Sevdiğiniz kişinin
aşkınıza karşılık vermeyebileceğini
öğrendiğiniz yaşa gelmiştim. Birisi
bu kitabı tutuşturdu elime. Böylece
insan ruhunun kırılganlığına ve
aşkın karanlık doğasına dair yazılmış
en garip metinlerden biriyle karşı
karşıya buldum kendimi. “Kasabanın
kendisi iç sıkıcıdır,” diye başlayan
bu hikâyede, bir gün taşradaki bir
kahveye bir cüce geliyor ve olaylar
gelişiyordu. Herkes herkese âşık olabilirdi. Ve bunun bir açıklaması yoktu. Bunu çok dokunaklı bir şekilde
anlattığı için bu romanı bir daha hiç
unutmadım.
3) Küçük Köpekli Kadın ve
Diğer Öyküler
Anton Çehov
Hayatımın beklenmedik bir şekilde
alt üst olup kesintiye uğradığı bir
dönemde Çehov öyküleri geçti elime.
Otuzlu yaşların başındaydım ve kafam çok karışıktı. Bütün öyküler, ama
özellikle de “Küçük Köpekli Kadın,”
beni derinden etkiledi. Hayatın
planlandığı gibi gitmeyebileceğine
dair bir işaret vermesinden değildi
bu. Onu daha önce öğrenmiştim.
Bu öykü, ömrümüzü ıvır zıvıra feda
edebileceğimizi ve bunu yaparken
hayatın esas anlamlı olan tarafını “es”
geçebileceğimizi söylüyordu. Günler-
Çocukken kendimi kaptırıp
saatlerce okuyabilirdim. Bir yetişkin
olduğumda bu özelliğimi tamamen kaybettiğimi düşünüyordum.
Ta ki şu ana kadar yazılmış en iyi
bilimkurgu hikâyelerinden biri olan
DUNE serisi ile karşılaşana kadar.
Frank Herbert’in 1965-1986 seneleri arasında yazdığı bu altı roman,
bir yandan bambaşka dünyaların
hikâyesini anlatırken, öte yandan
da bize çok aşina gelen siyasi ve
felsefi meseleleri konu alır. Kitapların
hepsi inanılmaz bir düş gücünün
ürünüdür. Herbert’ın cephanesi
tükenmek bilmez. Artık söyleyeceği
yeni bir şey kalmamıştır herhalde
diye düşündüğünüz anda, bambaşka
bir icatla karşınıza çıkar ve sizi
şaşırtır. Anlatılan hikâyenin Doğulu
bir hikaye olması, bu seriyi bizim
kültür-sanat
09
BİR ODA BİR SALON!
Şişli'de bir ufak salon ve dopdolu bir oyun: "Mezarsız Ölüler"…
Alper Çağan Arslan
[email protected]
coğrafyada yaşayanlar için özellikle çekici kılar. Fakat benim için
DUNE’un büyüsü, büyük bir açlıkla
okuduğum çocukluk yıllarına beni
geri götürmesi ile ilgilidir. Onun için
unutulmayacak kitaplar arasına
girmeyi hak eder.
5) Coşkuyla Ölmek
Şule Gürbüz
Türk romancıları ve öykücüleri
arasında da hayata dair algımı
değiştirenler var: Ahmet Hamdi var,
Oğuz Atay var. Daha başkaları var.
Ama ben yakın zamandan bir örnek
vermek istedim. Şule Gürbüz çok
şaşırtıcı, çok farklı bir yazar. Tamamen kendine has bir sesle konuşuyor.
Coşkuyla Ölmek adlı kitabındaki
öyküleri nereye koyacağımı bilemiyorum. Herhalde başımın üzerine
koyacağım, çünkü ben daha evvel
sıradan insanların hayatına dair bu
kadar isabetli tespitler ve sarsıcı
detaylarla karşılaşmadım. Şule Gürbüz, incecik bir neşterle hayatımızın
kirli paslı irinli katmanlarını birer
birer kaldırıyor ve bize görmek
istemediğimiz şeyleri gösteriyor.
Heyecan verici olduğu kadar rahatsız
edici hikayeler bunlar. Yüreği
kaldıranlar için.
Şişli’nin orta yerinde, Cumhuriyet
Gazetesi aralığının sonunda paralel
evrenlere açılan bir kapı olduğunu
biliyor muydunuz? Adımınızı atıyorsunuz ve kendinizi 2. Dünya savaşı
Fransa’sında buluyorsunuz. Petain
yönetimindeki askerler siz direnişçileri sırayla işkenceye alıyor ve nefes
nefese, tüm bu olup bitenin ardındaki soruyu soruyorsunuz kendinize:
Konuşacak mıyız, yoksa konuşmayacak mıyız?
Jean Paul Sartre’in 1946’da kaleme
aldığı “Mezarsız Ölüler” den ve izleyiciyle buluştuğu Gri Sahne’den
bahsediyorum. “Mezarsız Ölüler”,
belki adından da anlaşılacağı üzere
Sartre’ın varlık ve hiçlik paradoksunu sorguluyor. Yaşamın nefes alıp
vermekten fazlası olup olmadığını
ve özgürlüğün gerçek anlamını
karakterlerle beraber düşünüp duruyorsunuz oyun boyunca. Sartre
size bu savaş atmosferinde bazı cevaplar fısıldıyor, Adalet Ağaoğlu’nun
çevirisinden ve 6 kişilik bir oyuncu
kadrosunun ağzından. Bu kadronun
çok yönlülüğünden ve Gri Sahne’nin
kurucusu Ümit Doğan’ın auteur
kimliğinden bahsetmem gerek: Hem
oynuyor, hem yönetiyor, kostümleri
ve dekorları hazırlıyor, hem de oyun
sırasında dekorları değiştiriyorlar.
Gri Sahne aşağı yukarı 20-30 kişilik
sandalyelerden ve ufak bir sahneden oluşuyor. Ayrıca girişinde ev
yemekleri, lezzetli kek ve böreklerin satıldığı bir kafesi var. Bir oda
bir de salon anlayacağınız. Oyun
başladığında kafe kapatılıyor ve
çalışanlarla beraber salona geçiliyor, oyun aralarındaysa oyuncular
dekorları hazırlarken siz bir şeyler
atıştırıyorsunuz. Oyun başladığında ilk düşündüğüm şey bu kadar
az kişiyle oynamanın ne kadar zor
olabileceğiydi. Oyundan sonraki
düşüncemse, bu samimi ortamın
oyunculuklara pozitif yansıması
olduğu yönünde.
Geçen dönem Harold Pinter’ın
son yazdığı oyun “Kutlama”,
Samuel Beckett’in sekiz kısa oyunundan oluşan “Kısalar”ı ve kendi
çalışmaları olan “Felaket”i seyirciyle buluşturan Gri Sahne’nin bir
oda bir salon havasını solumak
için, gelecek programlarını takip
edebilirsiniz.
10
kültür-sanat
YAZAN-YÖNETEN:
REHA ERDEM
Bizler düşünmeye zaman ayırmadan, hızlı cevaplar alarak
yaşarken; Reha Erdem bu girdaptan çıkıp tersini yapıyor,
filmleriyle hayata sorular yöneltiyor.
Büşra Külahçı
[email protected]
1960, İstanbul doğumlu senarist ve
yönetmen Reha Erdem; 1988’deki
ilk filmi A Ay’dan bu yana kendine
özgü tarzıyla sinema yazarlarının övgüsünü kazanarak Türk
sinemasının kilit isimlerinden biri
oldu. Ünlü yönetmen, Galatasaray
Lisesi’ne girdiği ilk yıllarda Kutluğ
Ataman’la birlikte tiyatroya merak
salsa da, liseyi sinema okuma niyetiyle bitirir. Fakat yeni kurulan ve
büyük sükse yapan Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’ne girmeyi
tercih eder.
Boğaziçili olarak geçirdiği 3 yıl,
onun sinema tutkusunu perçinleyince bölüm başkanı Prof. Dr.
Abdullah Kuran’ın desteğiyle okulu
bırakıp Paris’e gider. Paris’te sinema ve plastik sanatlar bölümünü
bitiren sanatçı, o sırada 3 kısa film
çeker. Erdem’in, tekrar Türkiye’ye
yerleşmeye dair endişeleri olsa
da, sanatçı ilk büyük işi olan “A
Ay” la birlikte ülkesine döner. İlk
filmi, 10 yıl emek vereceği reklam
sektörüne girmesinde etkili olur.
“Ismarlama iş” olarak adlandırdığı
reklamları, yeniliklere açmak için
çabalar. Bu işten kazandıkları, yeni
filmlerine sermaye de olur.
“Senaryoyu ayrıntılı yazıyorum
fakat çekerken mekândaki anlık
şeyler tüm programı değiştirebiliyor.” diyor zamandan bağımsız
filmleriyle öne çıkan yönetmen.
Filmlerinde belirli bir zaman dilimi
kullanmaması, ‘her ana ait olan’
yapıtlar vermesinde etkili. Filmlerinde birbirinden farklı evrenler
yaratsa da, kendi görüşü her filminin bir devam niteliğinde olduğu.
Aynı zamanda “insan kendi ayak
izlerini, bulunduğu yerden, başkalarının gördüğü gibi göremiyor” diyerek eserlerinin göreceliliğe de vurgu
yapıyor.
Erdem filmlerindeki karakterlere
baktığımızda, “Kosmos” haricindekilerde erkeklerin perişanlığı söz konusu. Bu durum ise Reha Erdem’in
kadınları erkeklerden üstün olarak
gören bakışının bir sonucu. Teknik
olarak montaj sinemasından yararlanan usta yönetmen için ses,
filmlerinin yarısını ifade ediyor. Sesle
harmanladığı sahneleriyle yeni ve
özgür ruhlu yapıtlar ortaya koyuyor.
Tüm film senaryoları, kendi imzasını
taşıyan Erdem’in bol bol simge ve
metaforlar kullanması, onu Türk
sinemasında özgün bir yere koyuyor.
Yapıtlarındaki doğa-kültür ilişkisini,
masalsı kahramanlarla anlatması da
bu özgünlüğü destekliyor.
Reha Erdem Filmografisi
Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013)
Jin (2013)
Bana Yalan Söyleme (2012)
(kısa film)
Lost in the Post (2012) (kısa
film)
Kosmos (2009)
Hayat Var (2008)
Ekim’de Hiçbir Kere (2006)
(kısa film)
Beş Vakit (2006)
Korkuyorum Anne (2004)
Deniz Türküsü(2001) (kısa
film)
Kaç Para Kaç (1999)
A Ay (1988)
Reha Erdem ilk filminden
itibaren değişen tarzıyla
Türk sinemasının önemli
isimlerinden biri. Son
dönemlerinde daha kapalı
ve sembolik bir anlatımı
tercih eden Erdem’in
vizyondaki filmi Şarkı
Söyleyen Kadınlar’ı ve önceki
filmlerinden Kaç Para Kaç’ı
sizler için değerlendirdik.
Kaç Para Kaç
Erdem’in ilk uzun metrajlı filmi
A Ay’ı, on yıllık aranın ardından
Kaç Para Kaç izliyor. Yönetmenin
sonraki yapıtlarına kıyasla daha
gündelik bir atmosfere sahip olan
film, izleyenlere “Para için ne
kadar ileri gidebilirsin?” sorusunu
sorgulatıyor. Ana karakter Selim,
bir gömlek dükkânını işleten, namuslu, dürüst, ancak bir esnaf için
de oldukça soğuk bir adam. Paraya
ve para harcamaya mesafeli duruşuyla tanıtılan bu karakterin eline
illegal bir şekilde büyük bir miktar
para geçiyor. Bu noktada keskin
hatlarla çizilmiş bir karakterin
adım adım değişimini gözlemliyoruz.
Yönetmenin filmlerinin genelinde kadınlar daha güçlü karakterler
olarak yansıtılırken, erkekler zayıf
kalıyor. Selim başta bu durumun
aksini kanıtlar gibi gözükse bile,
eline geçen parayla başına gelenler
karşısında giderek zayıflamaya
başlıyor. Parayı, kurtulmak istercesine harcaması da duyduğu suçluluğu gösterir nitelikte. Baştan sona
paranın peşinde Selim’le beraber
bir koşuşturmaca halinde kalan
izleyici ve onun bir adım sonra ne
yapacağını bekliyor. Selim’in kızı
kültür-sanat
11
Orhun Arda Köksal
[email protected]
filmdeki en masum karakter ve
onun kızıyla olan ilişkisi Selim’in
en naif olduğu anlar. Ancak kızıyla
olan ilişkisinin giderek bozulması
da Selim’in değişimini izleyiciye
yansıtıyor. Film boyunca yakalanan
gergin ve telaşlı akış, akıllardan
çıkmayacak bir sonla noktalanıyor.
2000 yılında, “Yabancı Dilde En İyi
Film” Oscar’ının Türkiye adayı olan
filmin başrolü Bennu Yıldırımlar
filme verdiği akıcılıkla Sadri Alışık
“En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü
kazanmıştı.
Şarkı Söyleyen Kadınlar
Erdem’in son filmi Şarkı Söyleyen Kadınlar, yönetmenin
Kosmos’la paralellik gösteren
tarzını perdeye yansıtmaya devam
ediyor. Bir felaket öncesi tasvir
edilirken aynı zamanda inanç
kavramı üzerinde de duruluyor.
Mekan muhtemel bir depremin
beklendiği bir ada. Üç ana kadın ve
üç ana erkek karakterin bulunduğu
filmde, kadına yönelik taciz ve şiddet de yansıtılıyor. Üç kadının bir
arada olduğu sahneler en neşeli ve
umut verici kısımlar. Seyirci sık sık
onların aralarındaki çocuksu ilişki
ve yaşadıklarına kafa tutarcasına
koşuşturmalarına tanıklık ediyor.
En saf ve inançlı karakter olan
Esma karşımıza bir kurtarıcı olarak
çıkıyor. Film boyunca duaları ve iyi
niyetiyle de izleyeni rahatlatıyor.
Film “Şarkı Söyleyen Kadınlar”
ismiyle çıksa da asıl adı “Şarkı
Söyleyen Kadınlar ya da Adem’in
Yakarışı”. Adem, adada yaşayan
Mesut’un oğlu. Dağınık ve düzensiz
bir hayatı, iyi gitmeyen bir evliliği, babasıyla da oldukça sağlıksız
bir ilişkisi var. İkilinin arasındaki uyumsuzluk filmin karanlık
atmosferini besliyor. Adem’in film
içeresindeki değişimiyse Kaç Para
Kaç’taki Selim’le zıt yönde. Selim
giderek zayıflayıp masumluğunu kaybederken; Adem geçirdiği
değişimle masumlaşıp duyarlılaşıyor. Filmde hayvanlar önemli bir
yere sahip. Özellikle atlar ve geyik
film boyunca sembolik hale gelmiş
durumda. Atlar arasında yayılan ve
insanlara bulaşmasından korkulan salgın hastalık filmdeki felaket senaryosunu güçlendirirken,
Esma’nın geyiği arayışı ve onunla
bir açıdan özdeşleşmiş olması
umudu destekliyor.
İlk filmlerinden bu yana benzer unsurları farklı şekillerde ve
atmosferlerde işleyen yönetmenin
diğer filmleri de izlemeye değer.
Bundan sonra bulunacağı projeleri
merakla bekliyoruz.
Ne Değişti?
Sivil siyaset çağrısı sadece
bugünlerde değil, geçmişte
de hükümetin en önemli
gündem maddelerinden biriydi.
Askerin varlığının her zaman
hissedildiği siyasetin artık
temizlenmesi gerektiğinin
çağrısıydı bu.
Darbeciler, katiller yargılanacak
diye başlandı bu işe. Hükümet
her kesime çağrı yapmaya başladı, Kürtlere; çektiğiniz acıların
sorumluları, köylerinizi bombalayanlar yargılanacak dedi. Alevilere;
Madımak’ta, Maraş’ta sizlere acı
çektirenlerdir bunlar dedi. Hristiyanlara; 6-7 Eylül olaylarının,
Malatya’da yaşananların sorumlularıdır bunlar dedi. Solculara;
darbeciler yargılanacak derken
yaşı büyütülerek idam edilen
Erdal Eren için ağlamıştı mecliste
başbakan. Yapılan işkencelerden
bahsetmişti sonra. Bu söylemlerin
ardından, ayrıştırıcı siyasetten
uzaklaşma sözüyle gerek seçimlerde gerekse referandumda alınan
önemli destekle yargılama süreçleri başladı.
Bugün geldiğimiz nokta ise vaat
edilenden çok uzakta. Roboski’de
öldürülen 35 kişi için ne özür
dilendi ne de sorumluları bulundu
ya da bulunmaya çalışıldı. Aksine,
Genelkurmay Başkanı’na teşekkür
edildi. Sivas-Madımak katliamının
sorumluları tahliye olduğunda
“Halkın beklentisi vardı” dendi.
Sanıkların avukatlıklarını yapan
birçok isim ise Ak Parti’de yüksek
mevkilerde yerini almış durumda.
“Reyhanlı’da ölen Sünni vatandaşlarımız” denilerek mezhep üzerinden ayrımcılık yapıldı. Hrant Dink
cinayeti, kişisel bir olay denilerek
geçiştirilmeye çalışıldı. Erdal Eren
için meclis kürsüsünde ağlayan
Başbakan, solcular için “ateist ve
terörist” ifadelerini kullandı. Onur
Yaser Can cezaevinde gördüğü
işkenceler sonrası intihar etti,
acısına dayanamayan annesi de. 15
yaşındaki Berkin Elvan için terörist
denilip annesi yuhalatıldı meydanlarda. Gezi olaylarında ölenleri
anmak yerine polise “destan yazdı”
denerek, teşekkür edildi bu ülkede.
Faili meçhuller geride kalacak,
yaşanmış olayların arkasındaki
sır perdesi kalkacak dendi. Ethem
Sarısülük’ün katili ise bilinmesine
rağmen henüz ceza almadı; Ali
İsmail Korkmaz’ın katilleri saklanmaya çalışıldı, vali olayı araştıran
gazetecileri açıkça tehdit etti. Berkin Elvan’ın katili ise bulunamadı,
belki de hiç aranmadı. Roboski’de
ise emri kimin verdiği bilinmiyor.
Reyhanlı’da yaşanan olayların
öğrenilmesine izin verilmedi, arkasındaki gerçekler gizlendi.
Bugünlerde darbecilik ve silahlı
suç örgütü mensubu olma suçundan yargılanan birçok kişinin
tahliye olduğunu da düşünürsek,
verilen sözler tutulmadığı gibi
yeni yaşanan pek çok olayda da
iktidarın tutumu, eleştirdiklerinden
farklı olmadı. İktidar tarafından
yapılan her şey milli irade, sivil
irade şeklinde savunulurken Gezi
eylemlerine katılanlara darbeci,
terörist yaftası yapıştırıldı.
Gezi ve arkasından gelen eylemler, sivil siyasetin ta kendisidir.
Halkın verilen sözlerin tutulmadığının ve giderek artan ayrıştırıcı
politikaların farkında olduğunun
göstergesidir. Yeni Türkiye ve değişim söylemleriyle 12 yıldır yoluna
devam eden bu iktidarın, neyi değiştirdiğine gelirsek de anlattığım
gibi hiçbir bir şeyi değiştirmediği
ortada.
12
dosya
BİR NEFES İSTANBUL
Ahmet Berkay Karakaş
[email protected]
Bize Karşı Siz!
Sağ, sol, muhafazakâr; ne
olursa olsun önce düşüncelerin
varlığına saygı duymak gerekiyor.
Zira bu ülkenin daha fazla
ölüme takati kalmadı!
Yaklaşık yüz yıllık Cumhuriyet
tarihimize baktığımızda, ülkemiz
insanları arasında dünya görüşü ne
olursa olsun bir gruplaşma merakı
olduğunu rahatlıkla söylemek
mümkün. ‘Bize karşı siz’ mantığından bir türlü kurtulamıyoruz.
Kendi içlerinde de ayrıca ayrılan;
sağcılar, solcular, milliyetçiler, Aleviler, sanatçılar, sendikalar…
Ülkemizde gruplaşma olgusu
düşünüldüğünde, bir gruba dâhil
olmuş kişi önce zıt gruplardaki
insanları yanlış yolda olduklarına
inandırmak ister. Körü körüne
bağlılığın doğurduğu bu durum,
düşüncelerimizi tartışmaktan
kaçınmamızla devam eder. Bunun
yanında herhangi bir gruba dâhil
olmayanlara cahil gözüyle bakılır.
Bu keskin gruplaşmanın doğurduğu acılar, zaman içinde pek çok
ailenin çocuklarının herhangi bir
politik akıma dahil olmasından
kaygı duymasına da yol açtı. Vatandaşların en temel haklarından olan
siyasi yaşama katılma hakkı, kullanılmasından korktuğumuz bir hak
haline geldi. Şimdi Türkiye tarihinden birkaç olayla geride bıraktığımız dönemlerdeki gruplaşmaların
acı sonuçlarına bakalım.
**
Yıl 1959. İnönü’nün Kurtuluş
Savaşı’nda karargâh olarak kullandığı evi ziyaret etmek istemesi,
Uşak Valisi tarafından önlenmek
istenir. Valinin emrini kabul etmeyen Emniyet Müdürü ve Jandarma Komutanı aynı gün görevden
alınırlar. Polis, halkı dağıtmak için
göz yaşartıcı bomba kullanır. Akşam, çevre illerden DP’li ve CHP’li
birçok parti taraftarı genç
Uşak’a getirilir. Çıkan olaylarda
birçok genç yaralanır. Uşak’tan
ayrılmak üzere tren istasyonuna
gitmekte olan İnönü’nün arabası, önü kesilerek durdurulur.
İnönü arabadan inip, yaya olarak istasyona giderken arkasından başına taş atılır ve olayları
arkasında bırakarak İzmir’e
yola çıkar. Yaklaşık bir yıl sonra
3 siyasi liderin idam edildiği
bir darbe ile yıllarca ülkenin
gündemini oluşturan CHP-DP
kutuplaşması “yok edilir”.
Yıl 1977. Herkesin bildiği Kanlı
1 Mayıs. Taksim Meydanı’nda
yaklaşık 500 bin kişi İşçi
Bayramı’nı kutlamak için
toplanmıştı. Akşama doğru
Meydan’ın etrafındaki binaların
çatılarından alana ateş açıldı ve
ardından insanların panik halinde kaçıştığı alana rastgele panzerler girdi. Kazancı Yokuşu’na
doğru itilen insanlardan 28 kişi
yokuş başına bırakılan kamyondan dolayı ezilerek ve sıkışarak
can verdi. 5 kişi vuruldu. 1 kişi
panzer altında kaldı. 130 kişi
yaralandı. Yaklaşık 3 yıl süren
sağ-sol olayları her nasılsa ‘’bir
anda’’ bir neslin işkencelerle ve
idamlarla boğuştuğu 1980 darbesiyle bitti. Ve bir kutuplaşma
dönemi daha tam olarak olmasa
da “yok edildi”.
2014’te ise Gezi Parkı olayları
sırasında yaralanan ve 11 Mart’ta
vefat eden Berkin Elvan’ın cenazesi ardından olaylar çıkıyor.
Ve Okmeydanı’nda iki grubun
çatışmasıyla Burak Can Karamanoğlu da yaşamını yitiriyor.
**
Yaklaşık 50 yıllık bir zaman
geçmesine rağmen yaşananların içeriği hep aynı. Dönemin
şartlarına göre ayrılmış iki
grup ve kendini kalıcı sanarak
halkı ortaya atan siyasi partiler ve devlet erkleri. Sağ, sol,
muhafazakâr; ne olursa olsun
önce düşüncelerin varlığına
saygı duymak gerekiyor. Zira bu
ülkenin daha fazla ölüme takati
kalmadı!
Derslere koşuşturmaktan ve günlük hayatın dertlerinden
sıkıldınız mı? Kampüsten ulaşımı kolay, zihni dinlendirmek
için birebir olan park ve koruları araştırdık.
Süveyda Ece Çil
[email protected]
Yıldız Parkı Korusu
İstanbul’un tam ortasında olmasına rağmen atmosferiyle şehrin
yoğunluğu ve gürültüsünden uzak
kalabilen Yıldız Parkı, Beşiktaş’ta
bulunuyor. Lale Devri’nde düzenlenen Çırağan eğlencelerine
ev sahipliği yapmasının yanı sıra,
yeniçeri teşkilatı yıkılıp yerine
oluşturulan Asakir-i Mansure-i
Muhammediye ordusunun eğitiminin de burada yapıldığı biliniyor.
Mitolojik öykülerde de kendine yer
bulan bu alanda, Pan’ın flütünü
çaldığı söylenmekte.
• Ne Yapılır?
Geçmişte içinde birçok köşk bulunan parkta şu an sadece Sultan
Abdülaziz’in yaptırdığı Malta ve
Çadır Köşkleri sağlam durumda.
Parka gittiğiniz zaman bu köşklerden birinde deniz manzarasına karşı
huzurlu bir kahvaltı edebilirsiniz.
Koşucuların vazgeçilmezi olan park,
içerdiği 120’den fazla ağaç ve çalı
türüyle görenleri büyülüyor. Kahvaltıdan sonra kulaklıklarınızı takıp
sessiz ve sakin bir yürüyüşe çıkmak
için ideal bir yer.
• Nasıl Gidilir?
Okul duraklarından geçen 43R Kabataş veya 559C Taksim otobüslerine binip Beşiktaş’ta inerek Ortaköy
yönüne doğru yürürken parkı görebilirsiniz.
Sanatçılar Parkı
Sanatçılar Parkı’nı diğer parklardan
ayıran özellik, farklı bir amaç taşıması. Yaşayan ve dünyaya veda eden
sanatçıları ölümsüzleştirmek ve gelecek nesillere tanıtmak isteyen park,
dosya
Elif Turhan
[email protected]
Akatlar’da bulunuyor. Edebiyat,
müzik, resim gibi sanat dallarında iz
bırakmış sanatçıların el izlerine ve
heykellerine rastlayabilirsiniz. Zeki
Müren, Kemal Sunal, Barış Manço
parkta büstleri bulunan sanatçılardan birkaçı. Ayrıca Park, Gezi Parkı
olayları döneminde kurulan Etiler
Forumu’na da ev sahipliği yaptı.
• Ne Yapılır?
Sanatçıları hissederek nostaljik bir
yürüyüşe çıkabilir, kafelerden birinde çay içerek kafanızı dağıtabilirsiniz.
• Nasıl Gidilir?
Okuldan yürüyerek 15-20 dakikalık
mesafede bulunuyor. Otobüsle 559C
veya 43R’ye binerek Nispetiye Caddesi-Tepecik Yolu kesişiminde inip
5 dakika yürüyerek parka ulaşmak
mümkün.
Emirgan Korusu
Emirgan-Sarıyer arasında bulunan
koru, boğaz kıyısında yamaçlar ve
sırtlara yayılıyor. Zamanında IV.
Murat tarafından İranlı bir sultana
hediye olarak verilen bu büyüleyici
koru, tarih boyunca defalarca el
değiştirmiş. İçinde Beyaz, Pembe ve
Sarı Köşk’ü barındıran koru, 2006
yılından beri her Mayıs ayında Lale
Festivali’ne ev sahipliği yapıyor.
• Ne Yapılır?
İçinde bulunan üç köşk yemek ve
kahvaltı servisleriyle ünlü. Ayrıca
gerekli önlemler alındığında
mangal yapmak da yasak değil.
Çeşitli ağaçlara ve bitkilere yüzlerce yıldır yuva olan Emirgan
Korusu’nda birçok kuş türüne,
özellikle de papağanlara sıkça
rastlandığından, fotoğrafçılıkla
uğraşanlar için adeta bir cennet.
• Nasıl Gidilir?
Güney Kampüs’ten Bebek’e inip
sahilden Sarıyer yönünde ilerleyen
bir otobüse binerek Emirgan’a
ulaşabilirsiniz.
Maçka Parkı
Maçka Demokrasi Parkı olarak
da bilinen park, Nişantaşı ve
eski İnönü Stadyumu arasında.
Çimenli alan ve patikalar söz konusu olunca İstanbul’un gözde
parklarından olan Maçka Parkı,
90’lı yıllarda sevgililerin buluşma
noktası olarak ünlenmişti. Aynı
yıllarda Taksim-Maçka arasındaki
teleferik hattı da açıldı.
• Ne Yapılır?
Bisikletinizle patikalarda gezindikten ya da yıllanmış ağaçların
yanından koştuktan sonra, kafelerden birinde çayınızı içebilirsiniz.
• Nasıl Gidilir?
Boğaziçi’nden Taksim’e giden
559C otobüsüne binip Dolmabahçe durağında inerek Maçka
Parkı’na ulaşabilirsiniz.
“Buz Tutardı
Resmi Yalanlar”
“Eğer yeterince büyük bir yalan
söyler ve bu yalanları yeterince
uzun süre tekrarlarsanız,
eninde sonunda insanlar bu
yalana inanacaktır.”
2+2=5, Böyle yazar Orwell’ın
meşhur distopyası 1984’te. Kimse
tersini söylemez ya da söyleyemez, halkın doğrusu değişmiştir,
yanlış olan iki artı ikinin dört
ettiğidir. Yeni totaliter devlette
yalanlar hüküm sürer ve halk bu
yalanları kendi doğruları olarak
benimsemiştir. Gerçek Bakanlığı
vardır mesela, tarih her gün yeniden yazılır burada; Big Brother
siluetinin eksik olmadığı ekranlarda bu yalanlar sürekli tekrarlanır. Çünkü mühim olan yalanları
insanların bilinçlerine ince ince
işleyip kitleleri aldatmaktır.
Siyasetle yalanın birlikte yürümeye başlaması, hatta yalanın
peşinden siyaseti sürüklemesi de
diyebiliriz, totaliter devletlerle
birlikte ortaya çıktı. Orwell’ın
kitabını yayınlamasından
on beş yıl kadar öncesinde
Almanya’ya hakim güç Hitler
komutasındaki Nazilerdi. Ve
bu kitaptakinden daha etkili
bir yalan politikası uygulamak
için tarihte eşi benzeri bulunmayan bir bakanlık kurdurmuştu Hitler: Reichministerium für Volksaufklärung und
Propaganda(Halkı Aydınlatma
ve Propaganda Bakanlığı). Ve
bu bakanlığın başına Joseph
Goebbels’i getirmişti.
Fiziğiyle Hitler’in ari ırkı için
adeta bir tehdit oluşturmasına
rağmen Goebbels; halkın kendi-
13
sine, Nazilere inanmasını sağlar.
Çalışma kamplarının kapılarındaki
“Arbeit macht frei!”(Çalışmak özgürleştirir!) sloganı da Goebbels’in
ürünüdür. Aslında Goebbels’in çok
iyi bildiği ve uyguladığı şey yalanın
tekrarlandıkça oluşan; koca bir
halkı kör, sağır, dilsiz edebilecek
etkisiydi. O bunu şu sözlerle ifade
etmişti: “Eğer yeterince büyük
bir yalan söyler ve bu yalanları
yeterince uzun süre tekrarlarsanız,
eninde sonunda insanlar bu yalana
inanacaktır… Bu noktada devlet
gerçeğin yayılmamasını sağlamak zorundadır, çünkü gerçekler
yalanın can düşmanıdır; bu bakış
açısını genişleterek: Gerçek devletin en büyük düşmanıdır.” Görev
süresi boyunca yalanlar söylemiş
ve Hitler’in emelleri ardında elini
kana bulamıştı. Alman halkına bu
süreçte ‘yeterince’ büyük yalanlar
çokça tekrar edilmiş ve bu koca
halk senelerce uyutulmuştu. Nazi
Almanyası ile eş zamanlı olarak
SSCB’de Stalin de, yalanı siyasetinde etkin şekilde kullananlardan
biriydi. Bu iki tarafın fikirleri taban
tabana zıt olsa da, emellerine aynı
yoldan geçerek ulaştılar.
2010’ların Türkiye’sinde de durumlar çok farklı değil. Gündemde
öyle çok iddia var ki hangisi ne
kadar doğru bilmiyoruz, bilmek de
pek mümkün değil. Gezi, cemaat hükümet ayrışması, değişen
yasalar, sansür, her gün yenileri
çıkan tapeler derken zihnimiz
iyice bulandı. Aslında “gerçekten”
neyin ne kadar gerçek ne kadar
yalan olduğunu anlamak için kafa
yormamız lazım. Mesela sosyal
medya kanalları ile sürekli tekrarlanan yalanlara karşı gözümüz
ne kadar açık, her gün ekranlarda
gördüğümüz yüzün dediklerini
ne kadar sorguluyoruz? Üzerimizde uygulanan propagandanın
ne amaçla ve nasıl yapıldığının
farkına varabilirsek eğer, ancak o
zaman siyasetin yalanlarına alet
olmaktan kurtulabiliriz!
sosyal
Melike Duygu
[email protected]
Dinlemeden
Anladık,
Anlamadan
Eyledik
“Oysa insan olmak
Çoğalabilmektir başkalarıyla
İnsansın, birinin canı yanarken
Senin de canın yanıyorsa.”
Empati diye meşhur bir kelimemiz var dile getirmekten zevk
aldığımız, ama kurmayı pek de
beceremediğimiz.
TDK’daki anlamlarından birisi de
‘duygudaşlık’ bu sözcüğün.
Karşındakinin duygularını sen de
hissettiğinde, onu anlayabildiğinde
başlıyor empati ve bu sürecin
ardından da diyalog geliyor.
***
Geçen günlerde Karanlıkta Diyalog etkinliğine katıldım.
10 kişi, her halükarda göreceğini
düşündüğümüz gözlerimizle, önce
zifiri karanlık bir bölüme giriyoruz.
Odadan girdiğimizde ne kadar
güvensek de kendimize, hiçbir şey
göremiyoruz ve anında birbirimize
çarpmaya başlıyoruz.
Sonrasında ellerimizde beyaz
bastonlar, görme engelli rehberimizin sesine takılıyoruz; birlikte
vapura biniyoruz, karşıya geçiyoruz,
manava gidiyoruz. Rehberimiz
sürekli “Şimdi empati kuruyorsunuz,
diyaloğumuz başladı.” diyor bize.
Hepimizin pür dikkat kesildiği
diğer cümlesiyse “Sesime gelin.”
Orayı evi gibi bilen, beyaz bastonunu bile kullanmadan bizi yönlendiren rehberimize güvenimiz tam,
sesine gidiyoruz. 1 saatlik etkinlikten
sonra aydınlığa çıkıyoruz.
Her şey normale dönüyor,
görmeye başlıyoruz, Emin Bey’e
bağımlılığımızdan eser yok.
Sadece sesini duyduğumuz
kurtarıcımızı ilk defa görüyoruz, hayalimizdeki suretiyle
karşılaştırıyoruz onu.
Sesini duyduğunda
hemen yüzümüzü o tarafa
döndürdüğümüz rehberimiz
konuşurken, bu sefer bağımsızca
dolaşıyoruz etrafta, çantalarımızı
almaya gidiyoruz.
Biz bunları yaşarken, o aynı
özgüveniyle, benden fazla olduğuna
inandığım yaşama sevinciyle,
iki ortamda da sahip olduğu
bağımsızlığıyla evin yolunu tutuyor.
Bendeyse değişen çok şey
var, benden “farklı” olanlarla
kurduğumu düşündüğüm her
empatinin değersiz olduğunu
düşünmeye başlıyorum.
Meğer o karanlık yere girmek
lazımmış diyorum kendime: “Nasıl
olur da göremem gözlerim bu kadar
açıkken?” hissini tatmak.
***
Yapılan araştırmalara göre empati yeteneğimiz küçükken daha
fazla oluyormuş, çoğu şeyde olduğu
gibi eğer çabalamazsak, onu da
kaybediyormuşuz büyüdükçe.
Son zamanlarda toplumsal olarak
yaşadığımız süreç de hepimizin
“büyüdüğünün” bir kanıtı olsa
gerek. Nietzsche’ye göre dünya, güç
istenci denen bir şeyden ibaret.
Bu bitmek bilmeyen, hiçlikle
çevrilmiş bir döngü. Güçlü olma
arzusuyla sahip olunan ve sürekli el
değiştiren bir taht. Yine “Genellikle
çamur oturur tahta ve genellikle
taht da çamura.” diyor Nietzsche.
Bu çamur öyle bir şey ki, ne
kadar çok maruz kalırsan o kadar
empati yeteneğini kaybediyorsun,
başkalarını göremiyorsun ve asıl o
zaman körleşiyorsun.
O kapkaranlık odada rehbere
gösterdiğin tavırla, dışarıya
çıktığındaki ruh halin gibi.
Oradan çıktığında, ışığa
ulaştığını zannettiğinde asıl
körleşmeye başlıyorsun yeniden.
Biz büyüdükçe, güçlendikçe daha
çok kaybediyoruz. Sonsuza kadar
güvende kalacağımızı hissettiğimiz
tahtımızdan ayrılmadan, ‘Öteki’
odalara girme cesaretinde bulunmadan.
Çamurlu ellerimizi
bulaştırıyoruz etrafa, büyük küçük
dinlemeden. Çocuklar lütfedip
müsaade edersek yaşamanıza, siz
fazla büyümeyin ve empati kurmaktan korkmayın olur mu?
BAĞZI BOĞAZİÇİ Tİ
Genelleme yapmak kötüdür ama mizahın kanatları altında hoş
görülebilir elbet. Her Boğaziçi öğrencisinin oldukça nevi şahsına
münhasır bireyler olduğunu kabul etmekle birlikte, okulda dikkat
çektiğini düşündüğümüz ‘bağzı’ Boğaziçi tiplerini canlandırmak istedik.
O
rta Kantİn Marjİnalİ
Filtre kahve, yanına belki bir tane fındıklı fıstıklı kurabiye, okunmayı
bekleyen makaleler, kitaplar. Bianet.org ve müzik…Hmmmfs.
Starbucuks Bardaklı İşletme Kızı
www.buik.boun.edu.tr
14
Sahibi
Sahibi: Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve
Ekonomi Kulübü adına
Tolgacan Ceylan
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Tolgacan Ceylan
Genel Yayın Yönetmeni
Kıvılcım Değirmencioğlu
Editörler
Alper Sezer, Merve Baysal
Yazı ve Reklam İşleri Sorumluları
Ahmet Berkay Karakaş, Elif Turhan,
Melike Duygu, Orhun Arda Köksal
Yazı Kurulu
Burak Serin, Alper Cem Kefal, Alara
Adalı, Uğur Dündar, Alper Çağan Arslan,
Hande Yıldırım, Büşra Külahçı, Ebrar
Bahçıvan, Süveyda Ece Çil
Yayın Kurulu
Kadir Aydın, Bilge Eralp, Gözde Oral,
Kıvılcım Değirmencioğlu, Müge
Kurtipek, Nuri Sayraç, Servet Ünal
Görsel Yönetmen
Bertuğ Yasavullar
Matbaa
Yılmazlar Basım Yayın Matbaacılık Pro.
Tic. Ltd. Şti. Tel: 0212 565 56 82 www.
yilmazlarbasim.com.tr
Boynundaki büyükçe kolyesi
ve her hava koşulunda
taktığı güneş gözlükleriyle
İİBF binası önündeki alanda
sıkça vakit geçirir.
sosyal
Çİ TİPLERİ
me Kızı
15
G ERÇEKTE OLMAYAN PERIODICALS ÖĞRENCİSİ
YEMEKHANEDE
3 ÇEŞİT
SEÇMELİ
SEÇEN
EXCHANGE KIZ
Buraya
gerçekten geldi
mi? Bir gün geri
dönecek mi?
5 ERKEK 1 KIZ GEZEN MÜHENDİS GRUPLAR
Boğaziçi Tweet
Boğaziçi’nin Twitter’ı en aktif kullanan öğretim üyeleri kimler? Ana
sayfamıza sık sık tweet’leri düşen
hocalarımızın hesaplarını derledik,
takip etmeden geçmeyin!
Ali Taylan Cemgil @AliTaylanCemgil
Asım Karaömerlioğlu @asimkaraomer
Ayfer Bartu Candan @AyferBartuC
Aylin Vartanyan @atemwendeAylin
Ayşegül Toker @aysegultoker
Ayşen Candaş @ayshencandash
Sağlıklı beslenmeye özen gösteren kızımız
“Bir çeşit alabilirsiniz sadece” uyarısına “Good
day!” diye cevap verip yoluna devam eder.
Bu gruplar içinde bulunan kızların Kuzey Kantin’de
tavla oynadıkları, ‘kanka’ ‘müdür’ gibi hitap
tarzlarını benimsedikleri de görülmüştür.
Barış Büyükokutan @BBuyukokutan
Biray Kolluoğlu @biraykolluoglu
Burak Saltoğlu @buraksaltoglu
1.
GÜNEY ÇİM FRİZBİCİLERİ
ERKEK
YURDU
ÖNÜNDE
SIGARA
İÇENLER
Can Candan @yunusunbabasi
Esra Mungan @esramungan
Fatma Gök @fadime_gok
Gökhan Özertan @GokhanOzertan
Koray Çalışkan @koraycaliskan
Mehmet Nafi Artemel @MNArtemel
Mehmet Yiğit Gürdal @mhmtygtgrdl
Nazan Üstündağ @Nazanstnda
Orhan Torul @orhantorul
“Mont
bahane,
terliklerim
şahane.”
Şemsa Özar @semsaozar
Tuna Kuyucu @tunakuyucu
Yahya Mete Madra @ymadra
Zafer Yenal @zyenal
L
Üstün Ergüder’in sağ tarafını işgal
ederler. Eğer orada değillerse
havanın güzelliği sorgulanır.
Zeynep Gambetti @zgambetti
İSELİ GRUPLAR
“Arkaya şu güzel binayı
alalım mı hocam?”
Download

Dinamik gazete 74. sayısını görüntülemek ve kaydetmek için tıklayınız.