I.BÖLÜM RUH VE YENIDEN DOĞUM
RUH (PSYKHE)
YENİDEN DOĞUŞ-REENKARNASYON
NAMIK DOĞANCIOĞLU
9/9/2014
RUHLARI KEMİREN, BİR YENİLİK İHTİYACI DEĞİLHAKİKAT İHTİYACIDIR BU DA DEVASA BOYUTTADIR.
Felsefe içinde yer alan ilimler , yapılan çalışmalarla riyaziyat ve tecrübe diye iki temel üzerine yerleşmiştir . İlim , bunun
dışında var olan bir gerçeklik kabul etmemektedir . Bu ise ruh , hayat ve tabiat gibi tecrübe veya matematiksel deliller ile
incelenemeyen konuların araştırılmamasını ortaya çıkarmıştır . Bu sebeple ilim , bu konular hakkında bir müddet fikir ileriye
sürememiştir. 1 Evrenin tanrısal gerçeği ve her bilinmezin anahtarı, ruh ve ruha bağlı tekamüldür. Tekamülün zaman ve
mekan içindeki maddesel ve ruhsal görünümünü iki sistem üstlenmiştir: inanç ve bilim. Aklın ve ruhun ihtiyaçlarına,
sorunlarına, arayış ve tatminlerine cevap bulmaya çalışan ve insanın gelişmesine uygun olarak gelişen inanç ve bilim,
temelde bir ve tek olan hakikati iki ayrı yönden ele almaktadırlar. İnanç ruhtan maddeye, bilim maddeden ruha doğru
gitmekte olduklarını iddia etmektedirler. Hangi görüş ve anlayışta olurlarsa olsunlar, bilimsel ve inançsal bilgiler birer
gerçektirler.2 İnsanlık tarihi ile inanç tarihi birbirinden ayrılamazlar. Her ikisinin asıl amaç ve anlamı, yani içsel ve dışsal
görünümü, birbirlerinin sebep ve sonucu olmuştur. İnsanlığın tekamül çaba ve isteği onun bilgilenmesine sebep olmuş, bilgi
de daha kapsamlı gerçeklere ulaşmasına yol açmıştır. Görünmeyen sebepler, görünen sebeplerin yapıcısıdır. 3 Görünmeyen
(ezoterik, batini) sebepler; Ruhsal Dünyanın insan özgürlüğünü asla zedelemeyen yönlendirmeleri, bilgi ve aydınlatmaları
ancak inisiye olan sufi diliyle agah olmuş, bizim dilimizle insanı kamil mertebesine gelmiş olanlar açıklayabilirler.
Hançerlioglu’na göre Sonraları etkenle edilgeni, nedenle sonucu, güdücüyle güdüleni tek varlıkta birleştirmeyi doğru
bulmayarak bunları birbirlerinden ayırdılar. Her türlü kıyaslamaları ancak kendi varlıklarına bakarak yapabildikleri için,
evrenin güdücü ilkesine cin, akıl, ruh adını verdiler. Tanrı da, evrenin kocaman gövdesini hareket ettiren, bütün varlıklara
dağılmış yaşama ruhu oldu. Her varlık, büyük varlığın bir parçasını taşımaktaydı. Sonlu varlığın sonsuzluk duygusuna
erişmesi şöyle olmuştur: İlk eğilim, karşılandığı zaman sevinç,karşılanmadığı zaman acı veren bir duygudur (haz ve elem).
Bu eğilim, zekanın işe karışmasıyla ruhsallaşır,toplumun etkisiyle de sosyalleşir.
Bu sevinç ve acı eğilimi, korunma içgüdüsü, insanı yalnız bütün hayatı boyunca gözetmekle kalmaz, ölümle yok oluş
düşüncesinden ötürü acı çekmesine de engel olur. İnsan, bu yok oluş düşüncesini sevimsiz, aşağılatıcı bularak reddeder ve
bedenin dünyayı terk etsede ruhunun ölmeyeceğine ,yeniden doğuşa inanma fikrinin tohumları ortaya çıkar.
Günaltay’a göre“Reville”e göre inanç, insan ruhunu gizli bir güç ile birleştirerek, kendisine ve bütün kâinata
hükmedebileceğine inandıran bir duygudur. Bu şekliyle inanç, insan hayatının sınırlandırılması ve kontrol altına
alınmasından ibarettir . Sahleiermacher’ de bu tanımlara yakın olarak inançı şu şekilde tarif etmiştir. “inanç, insanın kayıtsız
bir şekilde boyun eğme ve bağlılığını ifade eden, içten kaynaklanan bir duygudur.” Tanımı incelediğimizde bu tanımın
efradını cami ‘fakat ağyarını mani’ olmadığını anlarız.
İNANÇ KAVRAMI (özetle)
İnanç kavramını tam anlamıyla izah eden bir tarif yapılmadığından her bilim adamı inançı kendi yorumuyla vermeye
çalışmıştır. “Feurbach”a göre inanç, insanın bilmesi mümkün olmayan, gerçek varlığını tanıma arzusudur.
İnanç Tarihi alanında eser veren “Tylor”, inançı , “ruhani varlıklara inanmadır” şeklinde tanımlamıştır. Tylor’ın tanımı
genel bir anlam ifade etmesinin yanı sıra “totem” inancı olanların ve fetişistlerin inançları içine almamaktadır.
İnançlar Tarihi uzmanlarından “Benjamin Constant”ın şu satırları bir gerçeği dile getirmektedir : “inanç insanlık tarihine en
fazla hâkim olan güçtür. İnanç duygusu yaratılışımızın değişmez bir vasfı ve ayrılmaz bir özelliğidir. İnsanın mahiyeti
araştırılırken beraberinde “inanç” fikrinin düşünülmemesi mümkün değildir. Bu fikrin değişik zaman dilimlerinde ve farklı
mekânlarda, çeşitli şekillerde doğması ve yayılması neticesinde inançlar ortaya çıkmıştır.
İnançsızlık, ruhun sahip olduğu bu kuvvete karşı baş kaldırmasından başka bir şey değildir. Bu da tapınma ihtiyacının
cahil karanlıkta kalmış insanla beraber olduğunu ortaya koymaktadır. Demek ki “inanç”, Voltaire’in ileri sürdüğü gibi
insanlığa sonradan aşılanmış bir yaradır,inanç ruhun fıtri bir özelliğidir demek bizzat ruhun ne olduğunu bilmemektir.”
İnançlar Tarihinde geçmiş dönemlere ait araştırmalara büyük önem veren bazı yazarlar , inanç fikrinin kaynağını
korku ve ümit gibi kavramlara dayandırarak , şu şekilde açıklamışlardır : İlk defa kainatı seyre dalan insan , birtakım
olaylarla karşılaşmış , bunların bir kısmı ruhunda tatlı bir zevke sebep olurken , bir kısmı da ruhunda acı bir korku
bırakmıştır.İnsan , ruhunda cereyan eden bu korkunç olayların yanı sıra daha düzenli ve devamlı olan birtakım olaylara şahit
olmuştur . Geceleri uçsuz bucaksız gökyüzünde milyonlarca yıldızın parıltılarını kendinden geçerek büyük bir hayretle
gözleyen insan , güneşin doğuş ve batışını , ayın geçirmiş olduğu safhaları tatlı bir zevkle izlemiştir . Görmüş ki ilkbaharın
gelmesiyle birlikte güneşin ısı ve ışığı sayesinde ortalık yeşile bürünmüş . Yere düşen tohumlar filizlenerek gelişip meyve
vermiştir . İşte bütün bunlar güneşin ısı ve ışığı , suların ve yağmurların etkisiyle meydana gelmektedir . Fakat sonbahar
gelir gelmez bütün bitkiler sararıp solmakta ve daha sonra kuruyup çürümektedir …
Tabiatta daha düzenli olarak cereyan eden bu safhaları izleyen insan , kendisini korkuya sevk eden olayların yanı
sıra kendi yararına birtakım işlerin olduğunu fark edince , bunlara karşı samimi duygular beslemeye başlayıp , olaylara
ümitle bakar hale gelmiştir .
İşte insanın bu ikinci safhada gerçekleşen olaylara beslemiş olduğu sevgi ve ümit aynı ibadet duygusunu uyandırmış ,
bunun sonucu olarak yine ibadet ve ayinler ortaya çıkmıştır .
İnanç fikrinin doğuşunu izah etmek için ortaya konan bu tip görüşler gerçekte inanç fikrinin doğuşunu değil , yayılma
1
Günaltay dinler tarihi
inisiyeler
3
age
2
şekillerini açıklamaktadır . Çünkü insan ruhunda böyle bir özellik bulunmasaydı, korku ve ümit gibi hallerin etkisi bu
derece kuvvetli olmazdı.
İnanç fikri , sadece “korku” ve “ümit” gibi haller neticesinde ortaya çıkmış olsaydı , insanların ilerleme ve gelişmesi
sonucunda tabiat kuvvetlerinin niteliğini öğrenmeleri ile bu fikrin sona ermesi gerekirdi . Oysa gerçekleşen olaylar bunun
aksini ispatlamaktadır . “İnanç” kavramını derinlemesine inceleyen “Moris Jastrow”, çeşitli görüş ve tenkitlerle inançın
doğuştan gelen bir duygu olduğunu ispatlamaya çalışmış diğer görüş ve iddiaları çürüttüğünü sanmıştır
Tabiat
kuvvetleri karşısında ilkel insanlarda uyanan korku ve ümit , bu kuvvetlerin mahiyetini ve son derece düzenli bir şekilde
işleyişlerini fark eden kimselerde görülen kendinden geçme duygusu , inanç fikrini yeniden meydana getirmemiş , doğuştan
var olan bir şeyin canlanmasına sebep olmuştur .Sosyal hayatın gerektirdiği durumlar da aynı neticeyi hazırlamıştır . Özetle
inanç fikri , insan ruhunun özel bir durumudur . Bu özellik , değişik gruplarda tabiat kuvvetleri ve sosyal hayatın çeşitli
etkileri altında grupların bilgi seviyelerine uygun bir tarzda farklı şekillerde ortaya çıkar .
Bu fikir, kendilerine peygamber gelmeyen gruplarda garip bir şekilde kendini göstermiş , birçok efsane , hurafe ve
ibadetlerin ortaya çıkmasıyla neticelenmiştir . İlahi vahiy ile kendine tabi olanları aydınlatan peygamberlerin irşadına nail
olduğunu sanan kavimler ise gerçek yaratıcıyı tanıdığını sanmış, kendi elleriyle yaptığı ma’budları ve ayinleri terk ederek
gerçek yolu bulduğunu sanarak ruhban ve yönetici sınıfın sömürülen kölesi olmuşlardır .
Felsefede animizm , ruhu hayatın başlangıcı olarak kabul eden sistemdir . Bu kavramın felsefedeki kullanılışı o kadar eski
değildir . Fakat hayatın ruha dayandırıldığı görüşü oldukça eskidir . Hatta diyebiliriz ki bu görüş eski zamanların
“İyonya”, “Pisagor”, “Elea”, “Eflatunculuk”, “Liceon”, “Stoa”, “Yeni Eflatunculuk” gibi felsefe ekollerinin hepsinde
ortaktır . Aynı görüş ortaçağ skolastik felsefesinde de hakim olmuştur . Bu felsefe son zamanlarda “Paraselse”, “Robert
Fludd”, “Von Helmont” ve “Sthal” gibi kişiler tarafından temsil edilmiştir . Fakat sistemin temelini oluşturan “ruh ,
hayatın başlangıcıdır” görüşü değişik ekollerde çeşitli şekillerde yorumlanmış , bazen tamamen tezat teşkil edecek
yorumlar yapılmıştır . Bununla birlikte genel olarak kullanılışına göre felsefede animizm , ruhun varlığının ebediliğini
kabul eden sistem demektir . Bu sisteme göre ruh , gerçek hareketi veren irade eden bir kuvvettir . Beden ruhun
faaliyetlerini ortaya çıkarmaya yarayan bir alettir . Beden harap olunca ruh kendisinden ayrılır ve ölümsüz olarak kalır .
Ruhların çekildikleri bu alemdeki yaşantıları , dünya hayatına benzer bir şekilde düşünülmektedir . Yalnız hayatta iken ,
saygı ile şereflendirilen kişilerin ruhlarına özel bir saygı gösterilmektedir . Hayatta iken avcılık , savaşçılık , kahramanlık ,
rakkaslık ile şöhret kazananların ruhları seçkin ve hürmete layık olarak görülmektedir . Animizmi ilk inançı şekil olarak
kabul eden “Tylor”a göre , rüyada görülen ruhi hallerin , bedeni terk ederek istediği yerlerde serbestçe dolaşabileceği ,
hatta başka bedenlere girebileceği düşüncesini ortaya çıkarmıştır . İnsan rüya denilen olayda kendisinden bedenden ayrı bir
“eş” bir “ruh” olduğuna inandıktan sonra , diğer varlıklarda da bir ruh bulunacağını düşünmüş , bitkiler , hayvanlar hatta
tabii olaylar ve eşyaya bile birer ruh isnat etme yoluna gitmiştir . Başıboş bir şekilde dolaşan ruhlar , diğer bir tabirle
hayalet ve cadı inancı ilkel kavimlerin tümünde vardır . İlkel kavimlere göre , rüya , bir hayaletin dolaşmaya çıkarak
tekrar bedene dönmesi , ölüm ise , bedeni terk eden ruhun bir daha bedene dönmeyip başıboş dolaşmasıdır . İşte cadı
veya hortlak efsanelerinin kaynağı bu düşüncedir . Geçmiş kavimlerde görülen ecdadın ibadetleri ve ölüleri gömme
esnasındaki ayinlerin kaynağı da yine bu görüşe dayanmaktadır . Filozof “Hume” bu konuyu izah ederken aşağıdaki görüşü
ortaya koyuyor . “İnsanda bütün mevcudatın kendisine benzediğini kabul etmeye yönelik bir meyil vardır . Çünkü insan her
şeyi kendisiyle kıyaslar . Hatta varlıkları kendisine benzetmek için onlarda akıl , düşünce , hırs bulunduğunu kabul edecek
kadar ileri gider . Vahşi kavimlerin insan iradesine boyun eğmeyen evrensel ( kozmik ) olayları , başıboş dolaşan ruhların
iradelerine , keyiflerine , kızgınlık ve intikamlarına dayandırmaları , tabii sebeplerin tümünde insana benzeyen bir kişilik
düşünmeleri hep bu sebepledir . İlkel kavimlerin zelzele, gök gürlemesi , şimşek , ay ve güneş tutulması , kıtlık ve pahalılığı ,
ansızın ölüm , yıldırım gibi olayları “kötü ruhların” hiddet ve intikamlarına ; feyiz ve bereketi , güzel havaları , vahşi
“Hume”nin bu fikri ,
hayvanlara üstün gelmeyi de “iyi ruhların” yardımlarında görmeleri yine bu inancın neticesidir . 4
animizm düşüncesini yönleri ve sebepleriyle ilk defa açıklayan “Tylor”ın görüşüne çok uygundur . “Tylor”a göre ilkel
kavimlerde görülen atalar kültü putlara tapma “fetişizm”; sihirbazlık ,cincilik , fal bakma … gibi şeylerin tümü de
“animizmden doğmuştur . İlkel kavimler , hürmete layık olarak gördükleri baba ve atalarının ruhlarını , tabii ruhlar olarak
kabul ettiklerinden , onların gerektiğinde kendilerine yardım edeceklerini düşünmüşler ve yardımlarına layık olabilmek için
onlara ibadet edecek kadar ileri gitmişlerdir . Yine bu inanç sebebiyle gerçek sebepleri bilinmeyen sara , cinnet gibi sinir
hastalıklarını cinlere atfetmişler , bunun neticesinde falcılık , sihirbazlık , bakıcılık gibi batıl inançlar revaç bulmuştur . İlkel
insanlar biraz ilerledikten sonra animizm önce “fetişizm” daha sonra da “sembolizm” şekline girmiş ve sembolizm ile
efsaneler dönemi başlamıştır . Bu dönemde insanlar tabiat güçlerini kişileştirerek bunlara tapmışlardır . Önceleri kaba saba
putlara tapınan insanlar , daha sonra bu putların yerine heykeller yapmışlardır .
Eski Yunan efsaneleri ve heykelleri
sembolizm döneminin hatıralarıdır . “Tylor”a göre animizm , insanlar üzerinde derin izler bırakan bir inançdır . Hatta bugün
bile sanat ve edebiyattaki teşhis ( kişileştirme ) ve intak , ( cansız varlıkları ya da hayvanları konuşturma ) mecazı akli ve
istiarei mekniyye”( Bir teşbihten müşebbehün bih ( kendine benzetilen ) kaldırılarak yalnız müşebbeh ( benzeyen )in
söylenmesiyle meydana gelen istiare . ( İstiare , bir kelimenin manasını geçici olarak başka bir kelime yerine kullanma )
animizmin insan ruhunda bırakmış olduğu tesirlerin neticesindedir .
Gerçekte ruhun yaşayan bedenle sıkı bir ilişki
içerisinde olduğu inancı , ilkel kavimler arasında yaygın bir görüştür . İlkel toplulukların bedenle ruh arasında var olduğunu
düşündükleri ortaklık hakkındaki görüşleri , bedenin bir bölümü yaralansa , ruhun da aynı bölümünün yaralanacağı inancını
doğurmuştur . Görülüyor ki ilkel topluluklar arasında yaygın olan görüşlere göre , ölümün ruha etkisi , canlılığı arttırma
4
Hume , l’Histoire Naturelle des Religions . ( Dinlerin Tabii Tarihi)
şeklinde değil , aksine zayıflatma şeklinde olması gerekir . Çünkü bu inanç , ruhun bedenle beraber ihtiyarladığı görüşüyle
aynıdır . Bazı ilkel kavimlerin yaşlanan insanlara cenaze töreni yaptıkları , bu gibi ölülerin ruhlarının da ihtiyarladığına
inandıkları görülür .Hatta ileri gelen inanç büyükleri gibi seçkin kişilerin ihtiyarlamadan öldürüldükleri görülmektedir .
Çünkü bu seçkin kişilerin bedenleriyle beraber ruhlarının da ihtiyarlamaması ve ölüm ile bedenlerden ayrılacak olan
ruhların daha genç ve dinç bedenlere geçerek güç ve kuvvetlerini korumaları kendilerince gereklidir . Demek ki bu kainatta
olan kavimlere göre , hastalık ve ihtiyarlık sonucu ortaya çıkan ölüm , ruhun gücünü azaltmaktadır . Bu sebeple , bu gibi
kavimlerin , beden tamamen çürüdükten sonra “eş”in ne şekilde ve nasıl yaşayacağı hakkında görüşleri açıkça
anlaşılamamakta , ruh ötesi fikri tamamen açığa çıkmamaktadır . Bu ayrılık ,”kutsal alemle”, “kutsal olmayan alem”
arasındaki fark dikkate alındığında daha iyi bir şekilde ortaya çıkmaktadır .Nazariyatta rüyada geçici olarak bedenden
ayrılan “ruh”ta , ölüm ile daimi ayrılıktan başka bir değişiklik meydana gelmemektedir . Meydana gelen bu basit
değişikliğin “eş”in kutsal olmayan durumdan, kutsallığa geçebilmesi için yeterli bir sebep olamayacağı açıktır .
Atalara tapınma inancının kaynağını açıklamak için bir de şöyle bir görüş ileri sürülmektedir . İlkel kavimler arasında ,
bedenden ayrılan ruhun , yaşayan insanlara ya pek çok iyilik veya çok kötülük yapacağı şeklinde bir inanç vardır . İlkel
insanların ruhlara ibadetlerinin sebebi budur . Evet, herhangi bir inança mensup olan kişinin kutsal sayıp ibadet ettiği
varlığa karşı beslediği duygular , az çok korku ve sakınmayla karışıktır . Fakat bu korku , bıkkınlıktan ziyade hürmet
ifadesidir. Atalara tapınma inancının kaynağını bu şekilde tespit etmek , duruma daha uygun olarak görülebilir .
RUH KAVRAMININ MİTOLOJİDEKİ YERİ:
PSYKHE 5
Bir zamanlar birbirinden güzel üç kızı olan bir kral ve bir kraliçe varmış. Bunların en küçüğü olan Ruh ya da Psykhe
öylesine güzelmiş ki, onun mükemmelliğini tarif etmek isteyenin nutku tutuluyormuş. Köpüklerin arasından henüz doğmuş
buram buram masumiyet ve dişilik kokan Venus’a benzetilecek kadar güzelmiş ve en uzak diyarlardan onu görmeye
gelirlermiş.
Bu arada tapınakların bir ölümlü için terk edildiğini görüp sinirlenen Venus, oğlu Aşk’ı ( Eros ) rakibesinin gönlüne
insanların en sefilinin aşkını düşürerek intikamını almakla görevlendirmiş.
O sıralarda Psykhe’nin güzelliğinden çekindikleri için kimse ona talip olma cesaretini gösteremiyormuş. Kız kardeşleri çoktan
evlenmişler; Psykhe, bu zavallı bakireyse, kendi köşesinde ağlar dururmuş. Kral babası, bir tür uğursuzluktan ya da
kısmetsizlikten kuşkulanarak Apollo kâhinine gitmiş. “Kral, kızını sarp bir kayaya bağla ve uğursuz ölümle olan evliliğine hazırla,
damadın bir ölümlü değil kanatlı, vahşi bir canavar olacaktır”. Kral, çaresiz gözyaşları içinde kızını bu uğursuz düğüne hazırlar.
Cenaze alayı onlara kayaya kadar eşlik eder, sonra kızı kayaya bağlar ve tek başına bırakırlar. Psykhe korkudan titrerken
canavar yaklaşır ve tatlı, yumuşak rüzgâr Zephyros onu alır, koyun aşağısına kadar taşıyıp çimenlerin üzerine yavaşça bırakır,
kız uykuya dalar. Uyandığında görkemli bir sarayın önündedir, sarayın kapısı açılır ve içeriden gelen bir ses onu saraya davet
eder, Psykhe içeri girer ve masalar bir anda nefis yiyecekler ve şaraplarla donanır. Psykhe tekrar uykuya dalar. Gece yarısı
olunca kocası gelir fakat Psykhe’ye kendini göstermez. Ona sahip olur ve gün ağarmadan çabucak kaçar. Günler ve geceler
böyle geçip gider. Psykhe sıkılmaya başlar, hiç kimseyi görememekten yakınmaktadır. Kocasından onu arayan kız kardeşlerini
saraya getirmesini ister. Eşi kabul eder ama tek bir koşulu vardır: Kız kardeşlerinin zararlı öğütlerini dinlemeyecektir, onu
görmeye çalışmayacak, insanı günaha iten meraka yenik düşmeyecektir. “Yüzümü bir kez görürsen, bir daha asla
göremezsin” der ve kız kardeşleri ona sorular sorsa bile cevaplandırmamasını ve hatta dinlememesini öğütler.
Aynı Zephyros kız kardeşlerini saraya getirir; Psykhe’nin sarayını gören kız kardeşleri şaşırırlar, hatta kız kardeşlerinin
sahip olduğu zenginlikleri kıskanırlar, kıskançlıktan gözleri döner ve saf Psykhe’yi bu garip kocanın kim olduğunu öğrenmesi
gerektiğine ikna ederler: Kim bilir belki de bu, karanlıklarda gizlenen koca bir canavar, korkunç bir yılandır.
Ona iyice bileyenmiş bir ustura ile bir lamba almasını ve kocası uyurken boğazını kesmesini söylerler. Kötü kız kardeşler
Psykhe’yi sıkıntılı ve heyecan içinde bırakıp giderler. Çünkü Psykhe, “canavardan nefret ederken kocasın sevmektedir”.
Fakat yine de gece yarısı olunca geri dönülmez bir hata işler: Lambayı kocasının yüzüne yaklaştırır, dünyanın en güzel ve en
tatlı canavarı Cupido’yu ( Eros ) görünce hayranlıktan donakalır ve sevinir. Ama kızgın bir yağ damlası lambadan tanrının
omzuna damlar. Cupido müthiş bir öfkeyle fırlar ve havalanır, öyle ki ona asılan Psykhe boşuna çabalar ve düş kırıklığı içinde
yere düşer. Bir ırmağa atlayıp intihar etmek ister, ama Pan onu teselli edip yatıştırır. Psykhe Pan’a minnettar kalır, teşekkür
eder ve Aşk’ın peşinde Psykhe’nin yolculuğu başlar.
Psykhe dünyayı dolaşır dururken Aşk, annesi Venus’un odasında yatmakta, lambadan damlayan yağın neden olduğu
yanık yüzünden acı çekmektedir. Bir martı, Venus’a oğlunun itaatsizliğini, çektiği acının nedenini ve sevdiğinin adını fısıldar.
Venus öfkeden deliye döner, Oğluna hakaretler yağdırır ve intikam almak için Psykhe’nin peşine düşer.
Bu arada, zavallı çocuk darmadağınık eşyalarla dolu Ceres ( Demeter – toprak – ve bereket tanrıçası ) tapınağına sığınır
ve burayı düzenler. Ceres onu kutlar ama yalvarmasına karşın onu saklamayı reddeder.
Psykhe daha sonra Iuno’ya ( Iuno – Hera ) boşuna yalvarır. Bir kaçak gibi sürekli kaçıp saklanmaktan yorulan Psykhe
umutsuzluğa kapılarak acımasız tanrıçaya teslim olmaya karar verir. Venus ona işkence ettirir, hizmetkârları Tasa ve
Üzüntü’ye onu kırbaçlatır, sonra Psykhe’ye gerçekleşmesi olanaksız dört görev verir. Önce bir yığın tahıl yığınının içinden
arpa ve buğdayları ayırmasını söyler, Psykhe karıncaların yardımıyla bunu başarır. Sonra, Venus ondan altın postlu koyunlara
yaklaşmasını ve bu değerli yünden bir tutam almasını ister. Ama bu koyunlar insanlara saldırmaktadırlar. Psykhe, bu isteği geri
çevirmeye ve kendini ırmağa atmaya karar verir. Konuşan bir saz onu bu kararından caydırır ve koyunlara saldırgan oldukları
5
Mitolojiler Sözlüğü-Yves Bonnefoy-Dost Kitabevi Yayınları
öğle saatlerinde değil, akşam olup sakinleştikleri zaman yaklaşmasını öğütler. Böylece, Venus’a altın postlardan bir tutam
yün götürmeyi başarır. Tanrıça, bu kez de Psykhe’den kaynağı yüksek bir dağda bulunan ve oradan Styks’e akan sudan
getirmesini ister. Bu, konuşan, tehditler savuran, içinde şeytanlar barındıran bir sudur. Ama Cupido’nun arkadaşı bir kartal
Psykhe için suyu getirir.
Son görev en zor olanıdır. Psykhe Cehenneme gitmeli ve Proserpina’dan Venus için küçük bir kutuya biraz güzellik
koymasını istemelidir. Psykhe bir kez daha kendini öldürmeye karar verir ve yüksek bir kuleye tırmanır. Kule ona Cehenneme
gidip görevini başarması için değerli öğütler verir: Her iki eline de çörek almalı, ağzına da iki para sıkıştırmalıdır, topal eşek
çobanına ne bir şey vermeli ne de onunla konuşmalıdır. Nehirde yüzen kokuşmuş yaşlıya ve halı dokuyan yaşlı kadınlara
yardım etmemelidir. Proserpina’nın yanında yere oturmalı, lezzetli yiyecekleri reddetmeli, sadece kuru ekmek yemeli ve en
önemlisi merakına yenik düşüp kutuyu açmamalıdır. Bu öğütleri dinleyen Psykhe, Kerberos’u hem girişte hem de çıkışta
çörek vererek sakinleştirir, Cehennemin sandalcısına gidişte ve dönüşte para öder ve her sınavdan başarıyla geçer. Ama
yeryüzüne çıkarken gün ışığını görünce bir an meraka kapılır ve kutuyu açar. Kutunun içinde güzellik değil, onu saran ağır
bir ölüm uykusu vardır.
Bu arada, Cupido iyileşmiştir ve Psykhe’nin yardımına koşar. Ölüm uykusunu tekrar kutuya kapatır ve Iuppiter’e yalvarır.
Bunun üzerine orada toplanan tanrıların önünde evrenin efendisi Iuppiter, Cupido ve Psykhe’nin yasal evlilik bağıyla
birleştiklerini bildirir. Venus sakinleşince Psykhe’ye ambrosia sunar ve ölümlü kız bir tanrıçaya dönüşür.
Bu folklorik özellikler taşıyan çok güzel bir masaldır ve hatalı yorumlara girmeden, Propp’un yaptığı türden bir
çözümleme yapılabilir. Propp, Psykhe’nin “sunduğu hizmetlerle” Venus’un ona verdiği gerçekleştirmesi olanaksız görevleri
yerine getirirken aldığı “yardımlar” arasında sıkı bağlar olduğunun altını çizer. Psykhe Ceres’in tapınağını düzenler ve
karıncalar ona tohumları ayırmada yardım eder. Sürülerin tanrısı ve sazdan flüt yapıp çalan tanrı Pan’ı onurlandırır ve
koyunların yünlerini alırken bir saz Psykhe’ye yardım eder. Daha yakından incelenirse Cupido’yla kartal arasında, Iuno’yla kule
arasında bu türden bir ilişki olduğu ortaya çıkar.
Hikâyenin yapısı hakkında yapılan bu incelemenin yanı sıra hikâyenin anlamı üzerinde de biraz durmak gerekir.
Psykhe’nin hikâyesi başka bir hikâyenin temelini oluşturur. İS II. yüzyılda Plâtoncu filozof Apoleius, Methamorphoses adlı
yapıtında Psykhe’nin hikâyesinden esinlenmiştir. Psykhe hikâyesinin bundan başka uyarlamasının olmamasına karşın bu
hikâye çok bilinen bir hikâyedir. Plotinos bu hikâyeyi çeşitli resimlerden ve masallardan ( muthois ) öğrenir. Genelde kanatlı bir
durumda tasvir edilen Psykhe’nin Eros’la birleşmesini gösteren pek çok tasvir bulunmaktadır. Apoleius Psykhe hikâyesinin her
bölümünü uydurmamış olsa da hikâyeyi daha geniş bir anlatıya yedirmek için seçmiştir; ayrıca bu seçimi yorumlamakla işe
başlamak gerekir.
Methamorphoses on bir kitapta merakının kurbanı olan Lucius’un bir büyücü tarafından nasıl eşeğe dönüştürüldüğünü,
sonra başıboş dolaştığı, birçok sınavdan geçtiği uzun bir dönemden sonra, iyi kalpli tanrıça İsis’in lütfuna mazhar olup
erginlenmiş bir halde insan kılığına nasıl döndüğünü ve kurtulduğunu anlatır.
Oysa Psykhe’nin yolculuğu birçok bakımdan Lucius’un yolculuğunu anımsatır. Her ikisi de curiositas’ın tuzağına düşerler,
korkunç sınavlardan geçerler, ölmeyi göze alırlar; biri gerçek kılığını bulmak diğeri de kocasına kavuşmak için dolaşır durur; her
ikisi de tanrıçanın hizmetine girerler. Yolun sonunda her ikisi de bir üst konuma yerleşir; biri kurtulur diğeri tanrıça olur.
Öte yandan Methamorphoses Lucius’un İsis gizemleriyle erginlenişinin anlatıldığı XI. kitapta zirvesine ulaşır. Psykhe
masalı ile yapıtın sonunda ortaya çıkan erginleme riti arasına kurulan sıkı bağlar haklı olarak vurgulanmıştır. ( özellikle R.
Merkelbach, Amor und Psyché, s. 392 vd.).
Böylece Psykhe’nin sözünü aldığı ölüm ve düğün, ölümü aynı anda hem bir yeniden diriliş hem de mistik bir evlilik olarak
gören yaygın kavrayışa göndermede bulunur. Bir kâhin Psykhe’yi bu törene davet eder, tıpkı bir düş yüzünden Lucius’un
erginlenişe yönelmesi gibi. Çünkü İsis rahibinin de belirttiği gibi tanrılarca çağrılı olmayan hiç kimse erginlenmiş sayılmaz.
Boşluğa düşme izleği de gizlem ritüeline aittir. Cupido’nun sarayına girenler üç kat mutludur – İsis’in çağırdıkları üç kat
mutludur. Aşk’la birleşme, belgelenmiş bir rite gönderme yapar: İsis’in erginlenmişleri Horus’la, yani rahibiyle birleşir.
Psykhe’nin kız kardeşleri karşısında olduğu gibi Cehennem’de de sessiz olması yolundaki ısrarlar, dindışı kişilerle ( eşek
satıcısı, dokumacılar, yaşlı adam ) iletişim kurmaması gizlemlerde karşılığı bulunan öğelerdir; Lucius da din dışı kişilere
sunulmasında hiçbir günah bulunmayan şeyleri aktardığını belirtir. Lucius gibi Psykhe de günaha iten bir curiositas’a karşı
uyarılmıştır. Psykhe’nin gözüne ışıklar içindeki Eros’un görünmesi, Lucius’un gece ortasındaki parlak güneş Horus’u görmesiyle
birdir. Bu benzetmeler çoğaltılabilir, öyle de yapılmıştır: Gizlem törenleriyle ilgili arka plan çok açıktır; ayrıca Psykhe hikâyesi
tam olarak erginlenme hikâyesidir, İsis gizlemlerine girişin simgesel bir figürüdür.
Ancak bizzat erginlenme ritinin kendisi bir bakıma bir mitin, Plutarkhos’ta gördüğümüz biçimiyle ( De Iside et Osiride
) İsis mitinin temsili, yeniden üretimidir; öte yandan sürecin sonunda erginlenmiş kişi sadece kurtulmakla kalmaz, İsis olmuş,
tanrıçayla eşleşmiştir. Demek ki çözümleme sonunda İsis miti ile Psykhe hikâyesi arasında kurulan koşutlukta şaşılacak bir şey
yoktur. Psykhe gibi İsis de sert ve öfkeli bir düşmanla, Typhon’la çarpışır; kocasını aramaya çıkar, Suriyeli Venus Astarte’nin
hizmetçisi olur, sınavlardan geçer, kocasını bulur ve çocuğuna yasallık kazandırır. Böylece Psykhe IV. Kitapta bir figür, İsis’in ilk
hali, düzgülü bir gösterge olur; XI. Kitapta ışıklar içinde görülecektir.
Nihayet Metamorphoses’te Psykhe hikâyesinde anlatının yöneldiği kişi bir genç kız, Kharit’tir; düğün sırasında haydutlar
tarafından tıpkı Psykhe gibi bir rahip olan kocasının elinden alınmış ve kaçırılmıştır; sonradan tıpkı Psykhe gibi kocası
tarafından kurtarılacaktır. Böylece Metamorphoses’in koşut yolculuklar arasında ustalıklı ama zayıf bağlar kurduğu görülüyor;
Kharit’e, Psykhe, ölümlü, ardından tanrıça, Lucius, insan sonra eşek, sonra yeniden insan ve nihayet İsis rahibi, İsis’in kendisi;
bunların hepsi kayıbı, başıboş yolculukları ve arayışı, buluşmayı ve daha iyi bir durumun oluşturulmasını içerir.
Yorumu biraz daha ilerletebiliriz: Kadın kahramanın adı “Ruh”, bir Platon’cunun ağzında masum değildir; istiareli
yorumu anımsatır. Plotinos anlatının ayrıntılarına girmeden Psykhe’yi Tanrı’dan ayrılıp yere inen ve “düşüşü”, “sürgünü”,
“kanatsızlığı” tanıyan insan ruhuyla bir tutarak böyle bir yorum önerir ; ancak Tanrı’dan gelen ruh zorunlu olarak Tanrı’yı
sever ve onu arar ve eğer arınırsa ve bütün topraksı niteliklerinden ayrılırsa onunla bu dünyada bile birleşebilir; o zaman
“anlaşılır ışık, ya da daha iyisi halis ışık oluruz, ağırlıksız, hafif, tanrılaşmış, daha doğrusu tanrılaştığımız için tutuşuruz… ama
eğer yeniden ağırlaşırsak, söner gibi oluruz. “Bu kez gizleme dayalı olmayan, ama tam anlamıyla mistik yolculuk vardır;
Gizlemlerin dili ve simgeleri Tanrı’yla birleşmenin anlatılmazlığını dillendirmek için figüre, pek de kötü olmayan bir figüre
dönüşür.
Böylece Psykhe hikâyesi İsis erginlenmesiyle ilişkisi ya da onun ötesinde, Apuleius’un öngördüğü ya da
6
öngörmediği başka yorumlara, gelecekteki yorumlara açıktır.
Delphoi tanrısı Apollon tarafından da tanınmış ve Dionysos'a tapılması Delphoi kahinlerince Apollon'un buyruğu olarak
halka iletilmiştir. Bu yüzden de her iki tanrının bu tapımda birleştiği inancı yayılmıştır. Orfik din ve Eleusis gizemciliğinin
kaynağı da Dionysos tapımı'dır. Özellikle Orfik inançlar, Dionysos gizemciliğinden geliştirilmiştir, örneğin ölümsüzlük inancı
Dionysos'un ölümüyle yeniden doğuşu öyküsünün ürünüdür.
Terzi Hermes'in, kendinden sonraki bütün düşünsel akımlara ışık tutan düşüncesi şudur: "İnsanlar ölümlü tanrılar, tanrılar
ölümsüz insanlardır. Terzi Hermes, evrensel düşünü şöyle kuruyor: Kocaman boşluğun en altında ölümlülük yeri dünya var,
en üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızı... Zuhal yıldızı, evrensel aklın bütün esrarını taşımaktadır, yedinci ve son kattır,
ölümsüzlüğe orada erişilir. Zuhal, parlak bir ışık içindedir. Ruhlar, oradan koparak, dünyaya doğru düşmeye başlarlar. Bu
düşüş bir sinavdır. Düşüş, büyük ışıktan, inildikçe yavaş yavaş koyulaşan karanlığa doğrudur. Işık ruh, karanlık maddedir.
Ruh, kısa bir sınama için yeryüzüne inip maddeyle birleşecek, ama maddeye boyun eğmeyecektir. Ruhun maddeye boyun
eğmesi, ona yenilmesi demek, sonsuz olarak yok olması demektir. İnsan ruhu, tümel ruhun (Tanrı'nın) çocuğudur. Sınavı
kazanamazsa, o ruhta bulunan tümel ışık (Tanrısal nûr) sönecek, ışık yalnız başına çıktığı yere dönerek ruhu karanlıkta
bırakacaktır. Ruh da, ışıksız kalınca, karanlığın içinde eriyip tükenecektir. Büyük boşluk, inen çıkan ve arada eriyip tükenen
sayısız ruhların kasırgasıyla kavrulmaktadır. Sınavı kazanan ruhlar, yedi kat göğe başarıyla yükselip ölümsüzlüğe kavuşurlar.
Salt gerçeği (mutlak hakikat) öğrenirler. Maddeye boyun eğmeyen başarılı ruh, yeryüzündeki kısa sınavını verdikten sonra,
ilk basamak olarak ay'a yükselir.!"
YENİDEN DOĞUŞ BİÇİMLERİ 7 8
• Ruh göçü. Daha önce de belirtildiği gibi, yeniden doğuş kavramı çokkatmanhdır. İlk olarak ruh göçünü (metempsychosis)
ele ala. ı ğım. Bu görüşe göre, yaşam çeşitli bedenlerde devam eder ya da \ şam süreci çeşitli reenkarnasyonlarla kesintiye
uğrar. Bu öğretinin büyük önem taşıdığı Budizmde bile Buddha çok sayıda yeniden do ğuş süreci yaşamıştırkişiliğin
sürekliliğinin sağlanıp sağlanmadır, bilinmemektedir, başka bir deyişle, yalnızca karma sürekliliğini koruyor olabilir. Buddha
henüz hayattayken öğrencileri ona ruh göçünde kişiliğin devam edip etmediğini sormuş, ama o asla net bir yanıt
vermemiştir. 9
• Reenkarnasyon. Yeniden doğuşun ikinci biçimi, kişiliğin eo ipso (kendiliğinden) sürdüğü reenkarnasyondur.
Reenkarnasyonda insanın kişiliği ve anıları korunur, dolayısıyla, insan vücut bulduğunda ya da doğduğunda, daha önceki
yaşamlarını, bunların kendi yaşamları olduğunu, yani eski yaşamlardaki Ben bilincinin mevcut yaşamındakiyle aynı
olduğunu anımsama potansiyeline sahiptir. Genellikle reenkarnasyonun anlamı, insan bedenlerinde yeniden doğuştur.
• Diriliş (resurrectio). Yeniden doğuşun üçüncü biçimi diriliştir. Bunun anlamı, insan varoluşunun ölümden sonra yeniden
ortaya çıkmasıdır. Buna bir unsur daha eklenir: dönüşüm, transmutasyon ya da varlık değişimi. Dönüşüm köklü olabilir, yani
dirilen varlık farklı bir varlıktır; ya da dönüşüm köklü değildir ve yalnızca genel varoluş koşulları öncekinden farklıdır: insan
başka bir yerde ya da farklı yapıdaki bir başka bedendedir. Hıristiyanlıktaki varsayıma göre, dirilen beden, etten kemikten
bir beden olabilir. Daha üst düzeyde bu süreç artık kaba maddeci anlamda kavranmaz, ölüler dirildiğinde, corpus
glorificationis'm, subtle body'rim (yüceltilmiş beden) çürümemiş olduğu varsayılır.
• Yeniden doğuş (renovatio). Dördüncü biçim, sensu strictiori (tam anlamıyla) yeniden doğuştur; yani bireysel yaşam süreci
içinde yeniden doğmaktır. Almanca Wiedergeburt (yeniden doğuş) sözcüğünün İngilizce karşılığı rebirth sözcüğüdür. Fakat
Fransızcada, yeniden doğuş sözcüğünün özel anlamını karşılayan bir kavram yoktur. Özel bir nüansı olan bu sözcük,
renovatio, yenilenme, hatta büyü etkisiyle düzelme fikrini de içerir. Yenilenen kişiliğin özü değişmemiş, yalnızca işlevleri,
bazı kısımları iyileşmiş, güçlenmiş ve düzelmişse, yeniden doğuş, varlığın değişmediği bir yenilenme de olabilir. Nitekim,
bedensel hastalıklar yeniden doğuş ritüelleriyle iyileştirilir. Yeniden doğuşun bir başka biçimi ise gerçek dönüşümdür, yani
bireyin tümüyle yeniden doğuşudur. Buradaki yenilenme, transmutasyon diye nitelendirebileceğimiz bir varlık değişimidir;
ölümlü varlığın ölümsüz varlığa, bedensel varlığın ruhsal varlığa, insanın tanrısal varlığa dönüşmesi söz konusudur. Bu
dönüşümün en bilinen örneği İsa'nın transfigürasyonu ve yücelmesi ya da Tanrı Anası'nın ölümünden soma bedeniyle
birlikte göğe yükselişidir. Benzer tasarımlar Faust'ta da vardır; İkinci Bölüm'de Faust önce oğlan çocuğuna, soma da Doktor
Marianus'a dönüşür.
6
BİNDER, G. ve MERKELBACH, R., Amor und Psyché, Darmstadt 1968 ( Wege der Forschung. Bd. 126 ). BROSSARD, M., “Conte ou mythe? Apulée”, Métamorphoses ( IV, 28 a)
VI, 24 )”, Des Mythes, Les Cahiers de Fontenay, no. 9–10, Mart 1978, s. 79–134
7 Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-46
8 İlk kez EranosJahrbuch 1939'da (RheinVerlag, Zürih, 1940) "Die verschiedenen Aspekte der VViedergeburten" adıyla yayımlanmıştır; gözden geçirilip genişletilmiş
versiyonu yukarıdaki başlıkla ("Über Wiedergeburt") Gestaltungen des Unbewufiten (Psychologische Abhandlungen VII) içinde yayımlanmıştır (Rascher, Zürih, 1950).
9 Z. Samyutta-Nikâya, 16, 12, Kassapa-Samyutta, Sutta 12: "Ölümden Sonra", S. 286.
• Dönüşüm sürecine katılım. Yeniden doğuşun beşinci biçimi, dolaylı yeniden doğuştur. Burada dönüşüm insanın bizzat
ölümden ya da yeniden doğuştan geçmesiyle değil, onun dışında gerçekleşen bir dönüşüm sürecine dolaylı katılımıyla ya da
tanık olmasıyla gerçekleşir. Başka deyişle, kişi bir dönüşüm ritine katılır ya da tanık olur. Bu rit, tözün değişime uğradığı bir
ayin, örneğin Aşai Rabbani olabilir. Birey rite katılarak Tanrı'nın inayetinden payını alır. Pagan ayinlerindeki tanrı
dönüşümleri de buna benzerdir, Eleusis Gizlemleri'nden de bildiğimiz gibi, bu ritlerdeki kutsallıktan sâlik de nasibini alır.
Eleusis Gizlemleri'ne katılan bir sâlik'in, ölümsüzlüğün kesinliği biçimindeki inayetle ilgili övgü dolu sözlerini burada anımsatmak isterim.10
• 2. YENİDEN DOĞUŞ PSİKOLOJİSİ
Yeniden doğuş herhangi bir biçimde gözlemleyebileceğimiz bir süreç değildir. Onu ne ölçebiliriz, ne tartabiliriz, ne de
fotoğrafını çekebiliriz. O algılarımızın tamamen ötesindedir. Burada, bize yalnızca dolaylı olarak aktarılan psişik bir gerçeklik
söz konusudur. İnsan yeniden doğuştan söz eder, yeniden doğuşa inanır, yeniden doğuşla doludur bu gerçeklik bizim için
yeterlidir. Burada, "Yeniden doğuş bir şekilde kavranabilir bir süreç midir?" sorusuyla meşgul olmuyoruz. Bizim psişik
gerçekle yetinmemiz gerekir. Fakat bu noktada şunu da eklemeliyim ki, "psişik olan"ın hiçbir şey olmadığına ya da gazdan
bile uçucu olduğuna dair yaygın kanıyı paylaşmıyorum. Tam tersine, psike'nin insan yaşamının en güçlü olgusu olduğu
görüşündeyim. Evet, psike tüm insani olguların, uygarlığın ve insan katili savaşın anasıdır. Bütün bunlar önce psişik ve
görünmezdir. "Salt" psişik oldukları sürece duyularla algılanmasalar da, yadsınmaz bir biçimde gerçektirler. İnsanların
yeniden doğuştan söz etmeleri, böyle bir kavramın olması bile, bununla tanımlanan psişik deneyimler olduğu anlamına
gelir. Bu deneyimlerin ne olduğunu, ancak bunlarla ilgili ifadelerden çıkarabiliriz. Dolayısıyla, eğer yeniden doğuşun ne
olduğunu öğrenmek istiyorsak, dünya tarihinde yeniden doğuşun nasıl tanımlandığına bakmamız gerekir.
"Yeniden doğuş" ifadesi, insanlığın ilkifadelerinden biridir. Bu ilkifadelerin temelinde, benim "arketip" diye tanımladığım
şeyler yer alır. Duyuötesiyle ilgili tüm ifadeler mutlaka arketipler tarafından belirlenmiştir, bu nedenle de, çok farklı
halkların yeniden doğuş hakkında aynı ifadeleri kullanmalarına şaşmamak gerekir. Psişik deneyimlerden kaynaklanıyor
olması gereken bu ifadelerin, metafizik ve felsefi önemlerinden bağımsız olarak psikolojik açıdan incelenmesi gerekir.
Dönüşüm deneyiminin fenomenolojisi hakkında genel bir bilgi edinebilmek için, bu alanın biraz daha ayrıntılı bir krokisini
çizmek gerekir. Başlıca iki deyim grubu vardır: birincisi, yaşamın aşkınlığı, ikincisi ise kişinin kendi dönüşümünün aşkınlığı.
Dünya sakini insanlardan ne mutlu bunları görene!
Oysa kutsal fiillere katılmayanın,
Ölümün sisli karanlığında da kötü olacak yazgısı!
Bir Eleusis mezar yazıtında şöyle denir:
Ne de güzel bir sır ifşa eder kutsal tanrılar! Ölümlüler için lanet değil, kutsamadır ölüm!
A. YAŞAMIN AŞKINLIĞI DENEYİMİ
• Kutsal ritüeller aracılığıyla yaşanan deneyimler. "Yaşamın aşkınlığı" kavramından kastım, sâlik'in kutsal bir rite katılarak
edindiği, yaşamın dönüşüm ve yenilenmeyle sonsuzca devam ettiğini gösteren, yukarıda da anlatılmış olan deneyimlerdir.
Bu gizlemlerde, yaşamın somut tezahüründen farklı olan aşkınlığı, genellikle bir tanrının ya da tanrısal bir kahramanın
dönüşümü ölüm ve yeniden doğuş aracılığıyla tasvir edilir. Sâlik ya sürecin yalnızca bir tanığıdır ya da tanrısal dramda rol
alan ve bundan etkilenen bir kişidir, ya da ritüel aracılığıyla tanrıyla özdeşleşir. Önemli olan, nesnel bir töz, varoluş ya da
yaşam biçiminin, aslında bağımsız olan bir süreçte ritüel aracılığıyla dönüşmesi esnasında, sâlik'in de orada hazır bulunması
ya da katılımı nedeniyle etki altına alınması, etkilenmesi, "kutsanması" ya da "inayete" ermesidir. Dönüşüm sürecine dahil
olabilmesine rağmen, süreç onun içinde değil, dışında gerçekleşir. Osiris'in öldürülmesini, parçalanmasını, parçaların etrafa
dağıtılmasını, ardından diriliş ritüelini yaşayan sâlik, tüm tezahür biçimlerinden daha kalıcı olan ve Anka gibi daima
küllerinden doğan yaşamın sürekliliğine ve kalıcılığına tanık olur. Ritüele katılım sonucunda ortaya çıkan etki, örneğin
Eleusis Gizlemleri'ne özgü bir ölümsüzlük umududur.
Yaşamın sürekliliğini ve dönüşümünü tasvir eden mevcut gizlemlerden biri de Aşai Rabbani'dir. Ayine katılanları
gözlemlediğimizde, kayıtsızlıktan derin bir etkilenmeye kadar uzanan ruh hallerine tanık oluruz. Ayin esnasında çıkış
kapısına yakın duran erkek grubu, her tür dünyevi konuda sohbet eder, mekanik bir biçimde haç çıkarır ve diz kırar ama
tüm kayıtsızlığına rağmen, kutsal ritüelde payı vardır, zira Tanrı'nın inayetiyle dolu mekânda bulunmaktadır. Ayinde dünya
ve zamandışı bir eylem olarak İsa kurban edilir, sonra İsa dönüşen varlığıyla birlikte dirilir. Onun kurban edilmesi riti tarihi
olayın tekrarı değil, olayın ilk, eşsiz ve ebedi halidir. Bu nedenle, Aşai Rabbani deneyimi, yaşamın, zaman ve mekânın tüm
engellerini ortadan kaldıran aşkınlığına katılmaktır. Zamanda bir sonsuzluk anıdır. 11
10
Bkz. "Demeterhymnus"un (Demeter İlahisi) 480.-482. mısraları (De Jong, Das antike Mysterienwesen in religionsgeschichtlicher, ethnologischer und psycho-logischer
Bedeutung (Antikçağın gizlemlennin din tarihi, etnoloji ve psikoloji açısından anlamı), s. 14).
11
Bkz. Jung, Das Wandlungssystem in der Messe (Aşai Rabbani'de Dönüşüm Sistemi).
• Doğrudan deneyimler. 12 Gizlemlerde tasvir edilen şeyler ve bun ların izleyici üzerindeki etkisi, herhangi bir rit
olmaksızın kendiliğin den, vecd ya da vizyon biçiminde de gerçekleşebilir. Bunun klasik öl neği Nietzsche'nin Öğle Vakti
Vizyonu'dur. 13 Bilindiği gibi,.bu vizyonda Hıristiyan gizleminin yerini, parçalandıktan sonra dirilen Dİonysos Zagreus alır
("...bir asma çubuğunun zengin sevgisiyle çepeçevre sarılıp kendi kendinden gizli kalan..."). Onun deneyimi Diony
sosçudoğal bir karakterdedir; tanrı, antikçağın doğal kılığında görü nür, sonsuzluk anı ise Pan'a adanan öğle vaktidir: "Uçup
gitti mi U man? Düşmüyor muyum? Düşmemiş miydim dinle! sonsuzluğun kuyusuna?" Burada ona yaşamın dirilişini
müjdeleyen "altın halka", "geri dönüşün halkası" bile görünür. 14 Nietzsche bu vizyonu, adeta bil gizlemde yer alıyormuş
gibi yaşar.Birçok mistik deneyim benzer bir karakterdedir: Sanki izleyicinin de dahil edildiği bir gösterim gibidir; fakat bu,
izleyicinin mizacının da bir dönüşümden geçeceği anlamına gelmez. Nitekim en güzel, en etkileyici düşlerin bile düşü gören
kişi üzerinde genellikle kalıcı ya da dönüştürücü bir etkisi yoktur. Bundan etkilenmiştir elbette ama bunu bir mesele haline
getirmeyebilir. O zaman da olay, sanki başka kişiler tarafından gerçekleştirilmiş gibi, insanın "dışında" kalır elbette.
Genellikle daha çok estetik türden olan bu deneyim biçimlerinin, insanın doğasını mutlaka dönüştüren deneyimlerden
özenle ayrı tutulması gerekir.
B. ÖZNEL DÖNÜŞÜM
Aslında kişilik dönüşümleri ender rastlanan olaylar değildir. Hatta psikopatolojide önemli bir rol oynarlar. Fakat bunlar,
yukarıda ele alınan ve psikolojik incelemelerle ancak çok zor kavranabilen mistik deneyimlerden farklıdır.
Şimdi ele alacağımız fenomenler ise psikolojinin aşina olduğu bir alana aittir.
• Kişiliğin azalması. 15 Kişiliğin, azalma biçiminde bir değişime uğramasıdır. Bunun bir örneği, ilkel psikolojide "ruh kaybı"
diye bilinen şeydir. İlkel insanın ruhun kaybedilmesi biçiminde açıkladığı garip bir durumdur bu. Ona göre, bir ruh, gece
kaçıp giden bir köpek gibi çeker gider. Bu durumda büyücü hekime düşen görev, kaçan ruhu geri getirmektir. Ruh çoğu
zaman aniden kaybedilir, o zaman da genel bir rahatsızlık, keyifsizlik başgösterir. Bu fenomen, bizim bilincimizin
bütünlüğünden yoksun ilkel bilincin yapısıyla ilgilidir. Bizim bir irademiz vardır, ama ilkel insanın yoktur. İlkel insanın sırf
duygusal ve içgüdüsel değil de, bilinçli, maksatlı bir eylemde bulunabilecek kadar kendine hâkim olabilmesi için karışık
egzersizlere ihtiyacı vardır. Bizim bilincimiz bu bakımdan çok daha emin ve güvenilirdir; ancak, uygar insanın başına da
zaman zaman benzer bir şey gelebilir, fakat bu durum ruh kaybı kavramıyla değil, bu fenomene isabetli bir isim bulan
Janet'nin abaissement du niveau (zihinsel seviyenin düşmesi) kavramıyla nitelenir. 16 Bilincin geriliminin azalmasının söz konusu olduğu bu durum, kötü havaya işaret eden düşük barometreyle karşılaştırılabilir. Tonus 17 azalmıştır ve kişi bunu
ağırlık, keyifsizlik ve melankoli biçiminde hisseder. İnsanın "keyfi" kaçmıştır, güne ve işe başlayacak hali ve cesareti yoktur.
İçinde hiçbir kıpırtı olmadığı için kendini kurşun gibi ağır hisseder. Bunun nedeni, insanın içinde artık hiçbir enerjinin
kalmamasıdır.18 Çok iyi bilinen bu fenomen ilkellerdeki ruh kaybına tekabül eder. Keyifsizlik ve iradesizlik o kadar büyük
boyutlara varabilir ki, kişilik parçalanabilir ve bilinç bütünselliğini yitirebilir; kişilik unsurları kendi kendilerine bağımsız
hareket etmeye başlayarak bilincin kontrolünün dışına çıkarlar. O zaman da, örneğin duyum yitimi ya da sistematik
unutkanlık görülebilir. Sistematik unutkanlık, "bir organın işlevinin zayıflaması ya da tamamen durması" isterisidir. Bu tıbbi
kavram ilkellerdeki "ruh kaybı"na karşılık gelir.
Kişinin alçalma, inme, indirme, gözden düşme fiziksel ve psişik yorgunluk, bedensel hastalıklar, şiddetli duygulanımlar ve
kişinin özgüvenini son derece yıpratan şok sonucunda ortaya çıkabilir. Kişinin alçalma, inme, indirme, gözden düşme genel
kişilik üzerinde daima 19daraltıcı bir etkiye neden olur. Kişinin özgüvenini ve girişkenliğini azaltır ve giderek artan bir
benmerkezcilik nedeniyle zihinsel ufku daraltır. Sonunda, gerçekten de olumsuz bir kişilik gelişimine yol açabilir, ki bu
özgün kişiliğin sahteleşmesi anlamına gelir.
• Çoğalma anlamında dönüşüm. İnsanın başlangıçtaki kişiliği ile daha sonraki kişiliği genellikle birbirinden farklıdır. Bu
nedenle, en azından yaşamın ilk yarısında, kişiliğin çoğalması ya da değişmesi mümkündür. Bu değişim dış katkılarla,
örneğin dışarıdan gelen yeni yaşam içeriklerinin benimsenmesiyle gerçekleşebilir. Bu sayede, kişilikte önemli bir
zenginleşme görülebilir. Dolayısıyla, bu zenginleşmenin yalnızca dış kökenli olduğu, insanın dışarıdan gelen şeyleri içine
doldurdukça bir şahsiyet haline geleceği varsayımı pek yaygındır. Fakat kişi bu reçeteye ne kadar rağbet eder, bütün
büyümenin dışarıdan geldiğine ne kadar inanırsa, içinin yoksulluğu da o kadar artar. Bu nedenle, dış kaynaklı büyük bir
fikrin bizi etkilemesinin tek nedeninin, içimizdeki bir şeye karşılık gelmesi olduğunu kavramamız gerekir. Ruh zenginliği
ganimet biriktirmeyle değil, alımlama açıklığıyla olur. Dışarıdan içeriye girenler kadar, içerde ortaya çıkanların da
12
Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-51
Also sprach Zarathustra (Zerdüşt böyle buyurdu), s. 400 vd.
14
Hornefer, Nietzsches Lehre von der Ewigen Wiederkunft (Nietzsche'nin Ebedi Dönüş Öğretisi).
15 Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-52
16 Les Nevroses (Nevrozlar), s. 358.
17 Psikolojik uyanıklık hali.
18
Kont Kayserling'in (Südamerikanische Meditationen [Güney Amerika Medi-tasyonlan]) tasvir ettiği "gana fenomeni" de bunlardan biridir.
19
Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-53
13
benimsenebilmesi için, dışarıdan ya da içerden gelen içeriğin büyüklüğünü karşılayacak içsel bir genişliğe sahip olmak
gerekir. Kişiliğin asıl zenginliği, içsel kaynaklarla beslenen bir çoğalmanın bilincine varmaktır. Ruhumuz yeterince geniş
değilse, nesnemizin büyüklüğüyle asla baş edemeyiz. Bu nedenle, insanın görevinin büyüklüğüne göre büyüdüğü sözü çok
doğrudur. Ama büyüyebilme yetisi insanın içinde yoksa, en zor görev bile işe yaramaz, olsa olsa insan görevin altında ezilir.
Çoğalmanın klasik bir örneği Nietzsche'nin Zerdüşt'le karşılaşmasıdır; bu karşılaşma eleştirel özdeyişçiyi trajik şaire ve
peygambere dönüştürmüştür. Benzer bir örnek de, Şam'a giderken yolda aniden İsa'yla karşılaşan Paulus'tur. Tarihsel kişilik
İsa olmasa Paulus'un İsa'sı da olmazdı herhalde, ama Paulus'un İsa vizyonunun kaynağı tarihteki İsa değil, Paulus'un
bilinçdışıdır.
Yaşamda bir zirveye ulaşıldığında, gonca açıp da küçüğün içinden büyük çıktığında, "Bir İki olur", ve zaten hep var olan
ama görünmez kalan büyük varlık, insanın karşısına vahiy şiddetiyle çıkar. Gerçekten de umutsuzca küçük olan, büyük
olanın vahyini kendi küçüklük düzeyine, aşağıya çekmek ister, kendi küçüklüğünün Kıyamet Günü'nün geldiğini asla
kavramaz. Fakat içsel olarak büyük olan bilir ki, ne zamandır beklediği ruh dostu, ölümsüz dostu, şimdi gerçekten de
"sürgünlüğünü sürgün etmek 20, 21 yani şimdiye kadar onu içinde taşımış ve hapsetmiş olanı ele geçirip yaşamını
kendisininkine akıtmak için gelmiştir ölümcül bir tehlike anı! Nietzsche'nin kâhinvari İp Cambazı vizyonu, 22 Paulus'un
bulabildiği en yüce adı verdiği bir olay karşısında "ip cambazı" tavrını takınmanın tehlikesini açığa vurur.
Ölümlü insanın içinde gizli ölümsüz insanın en yüce simgesi İsa' dır. 23 Genellikle bu sorun, biri ölümlü, diğeri ölümsüz
olan Dioskuroslar gibi bir ikili motifle tasvir edilir. Bunun Hindistan'daki karşılığı iki dosttur:Güzel kanatlı, birbirine bağlı iki
dost Bir ve aynı ağacı kucaklar; Bunlardan biri tatlı meyveyi yerken, Diğeri yemez, sadece bakar.
Böylesi bir ağaca çömelmiş kalmış ruh, Güçsüzlüğüyle aldatılmış, kederlenir; Fakat görünce ötekinin
kudretini, Ve haşmetini, üzüntüsü uçar gider. 24
Önemli bir örnek de, Musa ile Hızır'ın 25 buluşmasını anlatan İslam efsanesidir ama buna daha sonra döneceğim. Kişiliğin
çoğalma anlamında dönüşümünün yalnızca bu tür önemli deneyimlerle olduğu sanılmamalıdır elbette. Nevrotik hastaların
klinik hikâyesinden ve iyileşme sürecinden kolayca derlenebilecek olan sıradan örnekler de vardır. Son kertede, daha büyük
olanın idrak edilip kalbin demirden zincirlerinin parçalandığı her durum bu kategoriye dahil edilebilir. 26
• İçsel Yapının Değişimi 27. Burada kişiliğin çoğalması ya da azalması değil, yapısal bir değişime uğraması söz konusudur. En
önemli tezahürü, bir içeriğin, herhangi bir düşünce ya da kişilik unsurunun herhangi bir nedenden ötürü bireye hâkim
olduğu cinnet fenomeni'dir. Garip fikirler, tuhaf huylar, saplantılı planlar vs. biçiminde görülen baskın içerikler, genellikle
hiçbir biçimde düzelmezler. İnsanın bu tür durumlarla baş edebilmeyi göze alabilmesi için, cinnet geçiren kişinin çok iyi
dostu olması gerekir. Cinnet ile paranoya arasında kesin bir sınır çizmek istemiyorum. Cinnet, Benkişiliğinin bir kompleksle
özdeşleşmesi olarak tanımlanabilir.28
Sık karşılaşılan bir durum da, dünyayla ilişkilerimizde sergilediğimiz davranış biçimi ya da uyum sağlama sistemi olan
persona ile özdeşleşmedir. Nitekim hemen her mesleğin kendine özgü bir persona'sı vardır. Günümüzde tüzel kişilerin
fotoğrafı basında sık sık çıktığı için bunu rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Dünya, insanları belirli bir davranışa zorlar ve
profesyonel insanlar bu beklentileri yerine getirmek için çaba harcarlar. Tehlikeli olan, insanın persona'sıyla
özdeşleşmesidir, örneğin profesör ders kitabıyla, tenor sesiyle özdeşleşir. Bu da onların felaketi olur. Çünkü o zaman insan
yalnızca kendi biyografisinde yaşar. En basit işi bile doğallıkla yapamaz. Zira önceden verilmiştir:"... sonra şuraya şuraya gitti
ve şunu şunu söyledi" vs. Deianeira'nın giysisi onun tenine yapışmıştır sanki. Gerçekte olduğu şeye dönüşebilmesi için,
Nessos gömleğini çıkarıp atması ve ölümsüzlük alevinin her şeyi yutan ateşine atlaması, bir Herakles gibi umutsuzluk içinde
karar verebilmesi gerekir. Biraz abartmak pahasına da olsa, persona'nın, insanın gerçekte olduğu şey değil, başkalarının ve
kendisinin olduğunu düşündüğü şey olduğu söylenebilir. 29 Her halükârda, 30 insan görüldüğü gibi olmaya teşnedir, çünkü
genellikle persona nakit parayla ödüllendirilir.
20
Metindeki Eski ve Yeni Ahit çevirilerinde bire bir yararlandığım eser: Kitabı Mukaddes, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1997. (ç.n.)
Efesliler, 4,8, Luther çevirisi.
22
Also sprach Zarathustra (Zerdüşt böyle buyurdu), s. 21 vd.: "Ruhun bedeninden de çabuk ölecek."
23
Daha fazla bilgi için bkz. Jung, Versuch einerpsychologischen Deutung des Trinitatsdogmas (Kutsal Üçlü dogmasının psikolojik yorumu üzerine bir deneme), paragr. 226 vd.
24
Çvetâçvatara Upanishad IV, 6, 7, 9, Deussen, Sechzig Upanishad's des Veda (Veda'dan Altmış Upanishad) içinde, s. 301.
25
Kur'ân, 18. Sûre.
26
Zur Psychologie und Pathologie sogenannter occulter Phânomene (Okült fenomenlerin psikolojisi ve patolojisi üzerine) adını taşıyan 1902 tarihli doktora tezimde bu tür bir
kişilik genişlemesi vakasını ele aldım.
27
Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-55
28
Kilisenin cinnete bakışı için bkz. de Tunguedec, Les Maladies nerveuses ou mentales et les manifestations diaboliques (Sinirsel ya da zihinsel hastalıklar ve şeytan işaretleri;
Kardinal Verdier'nin önsözüyle).
29
Bu bağlamda Schopenhauer'in Aphoı ismen zurLebensweisheit (Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar) adlı kitabını okumak çok yararlı olacaktır (Parerga undParalipomena I,
Böl. II. "Von dem vvas einer ist" [Birinin ne olduğu üzerine] ve "Bölüm IV: "Von dem was einer vorstellt" [Birinin ne tasavvur ettiği üzerine]).
30
Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-56
21
Bireyi etki altına alan başka faktörler de vardır. Bunların en önemlisi düşük işlev denen şeydir. Fakat bu sorunun
ayrıntılarıyla ele alınacağı yer burası değil. 31 Yalnızca şunu belirtmek isterim ki, düşük işlev insan kişiliğinin karanlık yönüyle
özdeştir. Her kişilikte bulunan karanlık yön, bilinçdışına ya da düşlere açılan kapıdır. Alacakaranlığın o iki figürü, "gölge" ve
"anima", bu kapıdan geçerek gecenin düşlerine girerler ya da görünmez kalarak Benbilincini ele geçirirler. Gölgesi
tarafından ele geçirilen bir insan daima kendi ışığını keser ve kendi tuzağına düşer. Eline geçen her fırsatta başkaları
üzerinde olumsuz bir izlenim bırakmayı tercih eder. Çoğunlukla şanssız kişi konumundadır, çünkü kendi düzeyinin altında
yaşar, olsa olsa kendine iyi gelmeyen şeylere ulaşabilir. Tökezleyeceği bir eşik yoksa da yaratır, üstelik de faydalı bir şey
yaptığını sanır.
Anima 32 ruh ya da animus 33 kökenli cinnet ise farklı bir tablo sunar. Öncelikle, bu kişilik dönüşümünde, karşı cinse özgü,
erkekte dişi, kadında eril özellikler öne çıkar. Cinnet durumunda her ikisi de cazibe ve değerini yitirir, zira bu özelliklere
yalnızca dünyaya sırt çevirdiklerinde (içedönükken), yani bilinçdışına bir köprü oluşturduklarında sahiptirler. Anima
dışadönük olduğunda oynak, ölçüsüz, keyfi, kontrolsüz, duygusal, bazen demonca sezgisel, insafsız, şirret, yalancı, riyakâr
ve mistiktir 34; buna karşın animus inatçı, ilkeci, yasa koyucu, öğretici, dünyayı düzeltme meraklısı, kuramsal, sözcüklerin
tutsağı, kavgacı ve iktidar düşkünüdür. 35 İkisi de birbirinden zevksizdir: anima36 etrafını aşağılık kişilerle doldurur, animus
ise bayağı düşüncelere kanar.Bir başka yapısal değişim, ancak büyük bir sakınganlıkla yorumda bulunabileceğim bazı ender
gözlemlerle ilgilidir. Burada da cinnet durumu söz konusudur ama cinnet, en doğru "ata ruhu" üstelik de belirli bir atanın
ruhu sözcüğüyle tanımlanabilecek bir şeyden kaynaklanır. Bu vakalarda ölmüş kişilerle dikkat çekici bir özdeşleşme görülür.
(Özdeşleşme belirtileri elbette ancak "ata"nın ölümünden sonra ortaya çıkar.) Bu tür olasılıklara dikkatimi çeken ilk kişi,
dağınık ama dâhiyane kitabı L'Heredo ile Leon Daudet oldu. Daudet'ye göre, kişilik yapısında atalara ait unsurlar vardır ve
bunlar herhangi bir koşulda aniden açığa çıkabilirler. O zaman birey kendini bir atasının rolünde buluverir. İlkel toplumlarda
atanın çok önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Ataların ruhlarının yeni doğan çocuklara geçtiği varsaymakla kalınmaz,
çocuklara ataların isimleri verilerek atalar çocuklara aktarılmaya çalışılır. Aynı şekilde, ilkel insan kendini de ritlerle atasına
dönüştürmeye çalışır. Bu noktada Avustralya'daki yarı hayvan, yan insan ata ruhları olan İlkel Mitoloji düşüncesine, bu
ruhların ritlerle yeniden canlanmasının kabilenin yaşamı için taşıdığı büyük işlevsel öneme dikkat çekmek isterim. Kökenleri
taş devrine dek uzanan bu düşüncelerin ne kadar yaygın olduğu, başka yerlerde de görülen çok sayıda izlerden anlaşılabilir.
Bu nedenle, deneyimin bu ilkbiçimleri, bugün bile ata ruhlarıyla özdeşleşme biçiminde tekrarlanıyor olabilir, ki bu tür
vakalar gördüğümü sanıyorum.
• Bir grupla özdeşleşme. Bir grupla özdeşleşme olarak tanımladığım bir başka dönüşüm deneyimine geçelim şimdi.
Burada bireyin, bir grup olarak ortak bir dönüşüm yaşayan bir dizi insanla özdeşleşmesi söz konusudur. Bu özel psikolojik
durumun, izleyiciler önünde gerçekleşen, ama kesinlikle bir grup kimliğine dayanmayıp böyle bir şeye yol açması da
gerekmeyen bir dönüşüm ritine katılımla karıştırılmaması gerekir. Dönüşümü kendinde değil de, bir grup içinde yaşamak
çok farklı bir şeydir. Özel bir ruh haliyle birbirine bağlı ve özdeş olan büyükçe bir insan grubunda yaşanan dönüşüm,
bireysel dönüşümle kıyaslanamaz. Bir grubun deneyimi, bireyinkinden çok daha düşük bir bilinç düzeyinde gerçekleşir.
Çünkü çok sayıda insanın biraraya37 gelmesiyle ve ortak bir ruh halinde birleşmesiyle oluşan ortak ruhun, tek tek bireylerin
düzeyinin altında olduğu bir gerçektir. Eğer grup çok büyükse, ortak ruh bir tür hayvan ruhu gibidir. Büyük örgütlerin
ahlakının daima şüpheli olmasının nedeni bu olsa gerek. Bir insan kalabalığının psikolojisinin avamınkinin düzeyine inmesi
kaçınılmazdır. 38 Yani, ortak deneyim denen şey bir grup içinde yaşandığında, bu deneyim nispeten düşük bir bilinç
düzeyinde gerçekleşir, grup içindeki deneyimin bireysel deneyime göre çok daha sık gerçekleşmesinin nedeni budur. Zaten
ulaşılması da çok daha kolaydır, çünkü birçok kişinin birlikteliğinden büyük bir telkin gücü doğar. Kalabalık içindeki birey
telkine açıklığının kurbanı olur. Herhangi bir şeyin olması, örneğin bir öneride bulunulması, bu öneri ne kadar ahlakdışı
olursa olsun, bireyin de buna katılması için yeterlidir. Kitle içinde insan bir sorumluluk duymadığı gibi korku da duymaz.
Dolayısıyla, grupla özdeşleşme basit, kolay bir yoldur, ama insanın zaten bulunduğu durumdan daha derinlere inmez.
İnsanda bir şeyleri değiştirir ama değişim kalıcı değildir, aksine: deneyimi sürekli kılmak ve ona inanabilmek için kitlenin
verdiği sarhoşluğun tekrar tekrar yaşanması gerekir. Zira insan artık kitle içinde yer almadığında, önceki ruh halini yeniden
üretemeyen bambaşka bir insandır. Kitle içinde, bilinçdışı bir kimlikten başka bir şey olmayan participation mystique (mistik
katılım) hüküm sürer. İnsan, örneğin tiyatroya gittiğinde, bakışlar bakışlarla karşılaşır, herkes herkesin nasıl baktığına bakar
31
Bu önemli sorun Psychologische Typen (Psikolojik Tipler), V. Bölüm'de ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır.
Erkeklerin içlerinde barındırdıkları kadınsı arketip animadır
33
Kadınların içinde içlerinde barındırdıkları erkesi arketip animadır
34
Bkz. Ulysses Aldrovandus'taki (Dendrologiae libri duo, s. 146) mükemmel anima tasviri: "O aynı anda hem çok yumuşak hem de çok sert görünüyordu, ve neredeyse iki bin
yıldan beri -bir Proteus gibi- birbirinden değişik yüz ifadelerine bü-ründüğü için, o zaman Bolonyalı bir yurttaş olan Lucius Agatho Priscus'un, mutlaka kaostan ya da
"agatonik şaşkınlık" halinden doğan aşkını korku dolu endişe ve dertlere boğuyordu." Benzer bir tasvir de Hypnerotomachia des Poliphilo'da görülür
35
Bkz. Emma Jung, Ein Beitrag zum Problem Animus (Animus Sorununa Bir Katkı).
36
Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-57
37
Age-58
38
Bkz. Le Bon, Psychologie der Massen (Kitlelerin Psikolojisi)
32
ve karşılıklı bir bilinçdışı ilişkinin ağına yakalanır. Bu durum daha da kuvvetlendiğinde, insan adeta özdeşliğin genel
akıntısına kapılır. Bu duygu güzel olabilir on binlerce koyunun içinde bir koyun. Hele hele bu kalabalığın büyük, harika bir
birlik olduğunu düşünüyorsam, o zaman bir kahramanım ben, grupla birlikte yücelen. Daha sonra kendime geldiğimde,
adımın şu şu olduğunu, falanca sokaktaki filanca evin üçüncü katında oturduğumu ve aslına bakılırsa bütün bu hikâyenin
hoş olduğunu keşfederim; umarım yarın da gerçekleşir de, ben yine kendimi tüm bir ulus gibi hissederim, vatandaş XY
olmaktan çok daha iyidir bu. Kişiliği daha üst düzeye taşımanın en kolay yolu bu olduğu için, insan, genellikle vecd içinde
ortak dönüşümler yaşanmasını mümkün kılan gruplar oluşturmayı tercih etmiştir. Bilincin daha alt ve ilkel düzeyinde
yaşanan gerilemeli özdeşleşme, yaşam39 duygusunun artmasına neden olur, taş çağında yan hayvan atalarla gerilemeli
özdeşleşmenin diriltici etkisinin nedeni budur. 40
Grupta kaçınılmaz olan psikolojik gerileme, kısmen de olsa fitlerle, yani kutsal eylem ve olayları grup aktivitelerinin odak
noktası haline getirerek, grubun bilinçdışı bir güdüselliğe dönmesini engelleyen kült törenlerle önlenir. Bireyin ilgi ve
dikkatini gerektiren ritüeller, grup içinde de nispeten öznel bir deneyim yaşanmasını ve bir ölçüde bilinçli kalınmasını
sağlar. Fakat simgeciliği aracılığıyla bilinç dışını ifade eden bir merkezle bağlantı yoksa, kitle ruhunun hipnotizma etkisi
yapması ve kişileri etki altına alması kaçınılmazdır. Bu nedenle, psişik epidemilerin kuluçka yeri kitlelerdir, 41 bunun klasik
örneği Almanya'da yaşanan olaylardır.
Kitle psikolojisinin bu hayli olumsuz değerlendirmesine, bireyi soylu amaçlara yönelten coşku ya da dayanışma gibi
olumlu deneyimler de yaşandığı söylenerek itiraz edilebil ir. Bu gerçekler yadsınamaz elbette. Topluluk insana, yalnızken
kolayca yitirebileceği bir cesaret, metanet ve asalet verebilir. İçinde, insanlar arasında bir insan olduğu anısını
canlandırabilir. Fakat bu ona. hir birey olarak sahip olamayacağı özellikler atfedilmesini engeli »ez. Hak etmediği bu
armağanlar insana başta büyük bir lütuf gibi gelse de, uzun vadede bunların bir kayba dönüşmesi tehlikesi vardır, çünkü
insan doğasında armağanlan doğal saymak gibi bir zaaf vardır; sıkıntı anında bizzat çaba göstermek yerine, bunlar üzerinde
hak iddia eder. Her şeyi devletten bekleme eğilimi maalesef bunun en belirgin örneğidir, oysa en nihayetinde devlet de bu
talepkâr bireylerden oluşur. Bu eğilimin doğal sonucu, her bir bireyin toplumu köleleştirdiği, toplumun ise bir diktatör, bir
köle sahibi tarafından temsil edildiği komünizmdir. Komünist toplum düzenine sahip tüm ilkel kabilelerin başında da sınırsız
güçte bir reis vardır. Komünist devlet, yurttaşların değil, yalnızca serflerin olduğu mutlak bir monarşiden başka bir şey
değildir.
•
Bir kült kahramanıyla özdeşleşme. 42 Önemli bir dönüşüm deneyimi de, kutsal ritüelle dönüşen tanrı ya da
kahramanla özdeşleşmedir. Birçok kült ayininin amacı bu özdeşleşmeyi gerçekleştirmektir. Bunun en bilinen örneği,
Apuleius'un Metamorfozlar'ıda; sâlik, Helios olarak seçilir, palmiye tacı giydirilip mistik mantoya sarıldıktan sonra kalabalık
ona hürmetlerini sunar. Cemiyetin telkini onun tanrıyla özdeşleşmesini sağlar. Cemiyetin bu sürece katılımı şöyle de
gerçekleşebilir: sâlik ilahlaştmlmayıp kutsal eylem ezberden okunur, sonra, uzun bir süreçte, ayine katılan kişilerde psişik
değişimler görülmeye başlanır. Buna bir örnek de Osiris kültüdür. Başlangıçta tanrının dönüşümüne yalnızca Firavun
katılıyordu, çünkü yalnızca onun "bir Osiris"i vardı, daha sonra imparatorluğun soylularının da birer Osiris'i oldu;
Hıristiyanlıkta herkesin ölümsüz bir ruha ve Tanrı'dan pay sahibi olmasıyla bu gelişim doruğa ulaştı; hatta daha da ileri
gidildi, dışsal Tamı ya da İsa zamanla her bireyin kendi içsel İsa'sına dönüştü, fakat birçok kişinin içinde olmasına rağmen,
tek ve aynı olmayı sürdürdü; bu gerçek, totem psikolojisinde çok önceden sezilmişti: totem hayvanının çok sayıda örneği
öldürülüp totem yemeğinde yenir, fakat yenen, hep o aynı totem hayvanıdır; nitekim, tek bir Çocuk İsa ya da tek bir Noel
Baba vardır.
Birey, gizlemlerde tanrının yazgısını paylaşarak dolaylı bir dönüşüm geçirir. Hıristiyanlıkta dönüşüm, daha önce yaşanmış
ya da anlatılmış olanların paylaşılması nedeniyle dolaylı bir deneyimdir. Bunun bir biçimi dromenon 43, diğeri de ezberden
okuma, "Söz" ya da "Müjde"dir. İlki, Katolik Kilisesi'nin geliştirdiği zengin rimeller için karakteristiktir, diğeri ise
Protestanlıktaki "Söz'ün Müjdesi"dir.
•
Büyülü işlemler. Bir başka dönüşüm biçimine, sırf bu amaçla uygulanan bir ritle ulaşılır. Dönüşüm deneyimini rite
katılma yoluyla yaşamak yerine, rit dönüşümün gerçekleşmesi için özellikle kullanılır. Böylece rit, insanın uyguladığı bir tür
tekniğe dönüşür. Örneğin, bir adam hastadır, bunun için de "yenilenmesi" gerekmektedir. "Başına gelmesi" gereken şey
yenilenmedir, bunun için de hasta, yatağının başucundaki duvarda açılan bir delikten geçirilir, böylece yeniden doğmuş
olur; ya da hastaya başka bir isim verilir, bu sayede yeni birruhu 44olur ve demonlar onu artık tanıyamazlar; ya da mecazi
bir ölümden geçmek zorundadır; ya da, ne grotesktir ki, deriden yapılmış bir ineğin içinden geçirilir, yani inek onu önden
yutup arkadan çıkarmış gibi olur; ya da bir yıkanma ritüeli ya da vaftiz banyosu yapılır ve yeni bir kişiliğe ve farklı bir
metafizik yazgıya sahip yan tanrısal bir varlığa dönüşür.
39
Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-59
40 Yan hayvan atalar altjirangamitijana'dıt. Bkz. Avustralya kabilelerinin rit-leri: Spencer ve Gülen, The Northern Tribes of Central Australia (Orta Avustralya'nın Kuzey
Kabileleri), ayrıca bkz. Levy-Bruhl, 1. c.
41 H. G. VVells'in fantastik bir öyküsünün (Dünyalar Savaşı) İkinci Dünya Sa-vaşı'ndan kısa bir süre önce New York'ta radyoda piyesinin yayımlanmasından sonra çıkan
korkunç paniği anımsıyorum, aynı panik daha sonra Quito'da da yaşandı.
42
Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-60
43
[Yun.] Aristoteles'in Poetikdsından kaynaklanan, "yapılıp edilen" anlamına gelen, "drama" sözcüğüyle kökteş sözcük,
44
Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-61
• Teknik dönüşüm. Büyülü rit uygulanmasından başka, ritin doğasında olan inayetin yanı sıra hedefe de ulaşmak için kişinin
de çaba göstermesini gerektiren özel teknikler vardır. Bu dönüşüm deneyimi belli tekniklerle gerçekleşir. Doğuda yoga,
batıda exercitia spiritualia (zihinsel egzersizler) diye bilinen egzersizler de bu kapsama girer. Bu tür egzersizlerde, az çok
belirli reçetelere dayanan ve belirli bir psişik etkiyi amaçlayan bir teknik uygulanır. Bu hem doğunun yogası hem de batıdaki
yöntemler için geçerlidir. 45 Yani bunlar, kelimenin tam anlamıyla birer teknik olup ilk doğal dönüşüm süreçlerinden geliştirilmişlerdir. Başlangıçta, henüz herhangi bir tarihi örnek yokken, doğal ya da kendiliğinden olan dönüşümler yaşanıyordu,
dönüşüm amaçlı tekniklerde işte bu olaylar dizisinden yararlanılmıştır. Bu tür yöntemlerin nasıl ortaya çıktığını bir masalla
anlatmak istiyorum:
Bir zamanlar tuhaf bir yaşlı adam vardı. Köylerin gürültüsünden kaçıp sığındığı bir mağarada yaşıyordu. Büyücü olarak
nam saldığı için, ondan büyü sanatını öğrenmeyi ümit eden öğrencileri vardı. Ama onun aklında hiç böyle şeyler yoktu. Tek
isteği, bilmediği ama sürekli gerçekleştiğinden emin olduğu şeyin ne olduğunu öğrenmekti. Üzerinde düşünülmesi mümkün
olmayan şeyin üzerinde uzun bir süre düşündükten soma, içinde bulunduğu kötü durumdan kurtulmak için çareyi, eline bir
parça kırmızı tebeşir alıp mağarasının duvarlarına türlü türlü şekiller çizmekte buldu. Amacı, bilmediği şeyin neye
benzediğini bulmaktı. Birçok denemeden soma aklına bir daire çizmek geldi. "Bu doğru," diye hissetti, "şimdi içine bir de
dörtgen çizmeli", ve böylesi çok daha iyiydi. Öğrenciler merak içindeydi ama tek bildikleri yaşlı adama bir haller olduğuydu;
ne yaptığını öğrenmek için yanıp tutuşuyorlardı. Ona, "İçeride ne yapıyorsun?" diye sordular. Ama yaşlı adam yanıt
vermedi. Soma duvardaki şekillerikeşfettiler 46 ve "îşte bu!" dediler, ve bunları taklit ettiler. Fakat böyle yapmakla, farkına
varmadan tüm süreci tersine çevirdiler: sonucu başa alarak bu sonuca yol açan süreci baştan başlatmayı umdular. O zamanlar böyle olmuştu işte ve bugün de hâlâ öyle oluyor.
• Doğal dönüşüm. Teknik dönüşüm süreçlerinin yanı sıra doğal dönüşümler de olduğunu belirtmiştim. Yeniden doğuşla
ilgili tüm fikirlerin temelinde doğal dönüşüm vardır. Doğanın isteğidir ölüm ve yeniden doğuş. Eski simyacı Demokritos
şöyle der: "Doğa doğayla şenlenir, doğa doğayı kucaklar, doğa doğaya hükmeder." 47
İstesek de istemesek de, bilsek de bilmesek de doğal dönüşümlerden geçeriz. Önemli ruhsal etkiler yaratan bu süreçler,
duyarlı bir insanı, ona böyle neler olduğunu sormaya sevkedebilir. Bu tür bir insan masalımız daki yaşlı adam gibi
mandalalar çizecek, onların koruyucu dairesine girecek ve kendinin seçtiği bir sığınak olduğunu sandığı hapishanenin
verdiği şaşkınlık ve sıkıntıyla tanrı benzeri bir varlığa dönüşecektir. Mandalalar doğum yerleri, daha doğrusu doğum kapları,
bir Buddha'nın yaşam bulduğu lotus çiçekleridir. Yogi, lotus pozisyonunda oturarak, ölümsüz bir varlığa dönüştüğünü görür.
Doğal dönüşüm süreçleri kendilerini özellikle de düşlerde gösterirler. Bireyleşme süreciyle ilgili bir dizi düş simgesini bir
başka yerde sundum. 48 Bunların tamamı yeniden doğuş simgelerini içeren düşlerdi ve içsel dönüşüm ve bir başka varlıkta
yeniden doğuşun uzun süreçleriyle ilgiliydi. O "diğer varlık", içimizdeki öteki kişi, gönül dostumuz olarak tanıdığımız daha
geniş, daha büyük kişiliktir. Bu nedenle, gönül dostu ve yoldaşımızın bir rimelde tasvir edilmesinin bize teselli veren bir yanı
vardır, nitekim Mithra ile güneş tanrısı arasındaki dostluk ilişkisi buna bir örnektir. Böyle bir ilişki bilimsel zihin için bir sırdır,
çünkü bu tür şeylere duygusuzca bakar. Fakat eğer duyguyu dikkate alsaydı, dostun, anıtlarda tasvir edildiği üzere, güneş
tanrısının güneş arabasına bindirdiği kişi olduğunu keşfederdi. İki erkek arasındaki dostluğun bu tasviri, içsel bir gerçeğin
dışa yansımasıdır; doğanın bizi dönüştürmek istediği gönül dostumuzla ilişkimizin açığa 49vurulmasından başka bir şey
değildir; doğanın bizi dönüştürmek istediği öteki, aynı zamanda biziz, ama yine de ona tümüyle ulaşamayız. İnsan, biri
ölümlü, diğeri ölümsüz olduğu bir Dioskuros50 çiftidir, bu ikisi hep bir aradadırlar ama asla bir bütün olmazlar. Dönüşüm
süreçlerinin amacı bu ikisini birbirine yaklaştırmaktır, fakat bilinç buna karşı direnir, çünkü öteki yabancı ve tekinsiz gelir,
çünkü kendi evimizin tek efendisi olmadığımız fikrine bir türlü alışamıyoruzdur. Daima yalnızca Ben olmayı tercih ederiz.
Oysa içimizdeki dost ya da düşmanla karşı karşıya gelmişizdir ve onun dost mu düşman mı olduğu bize bağlıdır.
İnsanın kendi sesini duyması için deli olması gerekmez. Aksine, en basit, en doğal şeydir bu. Örneğin, insan kendine bir
soru sorduğunda, yanıtını "o" verebilir. O zaman tartışma tıpkı normal bir sohbette olduğu gibi devam eder. Buna
"çağrışımı sürdürme" ya da "kendi kendine konuşma" ya da konuşma partnerini aliquem alium internu, "içte olan bir tür
öteki" diye niteleyen eski simyacıların kastettiği anlamda "meditasyon"51 denebilir. Ruh dostuyla gerçekleştirilen bu diyalog
biçimine Ignatius'un Exercitia spiritualia52 yönteminde bile yer verilmiştir,53 fakat yalnızca meditasyon yapan kişinin
konuşması, iç konuşmanın ise dikkate alınmaması gibi bir kısıtlama getirilmiştir. İç konuşma, insanın kendinden
kaynaklandığı düşünüldüğü için reddedilir, ki bu anlayış günümüze dek süregelmiştir. Bu, artık ahlakimetafizik bir önyargı
45
Bkz. Jung, Zur Psychologie östlicher Meditation (Doğu meditasyonunun psikolojisi üzerine).
Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-62
47
Berthelot, Collection des anciens alchimistes grecs (Antik Yunan simyacılar koleksiyonu) II, I, 3, s. 43 (45).
48
Eranos Jahrbuch 1935. Genişletilmiş ve gözden geçirilmiş versiyonu Psychologie und Alchemie (Psikoloji ve Simya) içinde.
49
Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-63
50
İnsan, biri olumlu, digeri olumsiz oldugu bir Dioskuros ciftidir,
51
Rulandus, Lexicon alchemiae (Simya Lügati), s. 327, bkz. meditatio
52
Saint Ignatius Ruhani Tatbikatları köşe taşını oluşturan anlayış yolu ve İsa Derneği (Cizvitler) örneklenen dünyada Tanrı ile insan ilişkisini yaşamak
53
Jzquierdus, Praxis Exercitiorum spiritualium (s. 10): Colloguium aliud non est, auam familiariter loqui cum Christo Domino, vs. (Diyalog, İsa Efendimizle samimi bir biçimde
konuşmaktan başka bir şey değildir.)
46
olmaktan çıkmıştır ama daha beteri olmuş, entelektüel bir önyargıya dönüşmüştür. "Ses", ayarı bozulmuş bir saat gibi
anlamsızca ve amaçsızca işleyen aptal bir çağrışım zinciri ilan edilmiştir. Ya da şöyle denir: "Bunlar sadece benim
düşüncelerim", oysa daha yakından incelendiğinde, bu düşüncelerin insanın dikkate almadığı ya da bilinçli olarak
düşünmediği, hatta hiç düşünmediği düşünceler olduğu anlaşılır; sanki Ben'in gözüne ilişen her psişik şey Ben'e aitmiş gibi!
Bu kibrin faydalı tarafı, bilincin üstünlüğü korunarak, bilinçdışında çözülmesinin engellenmesidir. Fakat eğer bilinçdışı, bazı
anlamsız düşünceleri bir saplantı haline getirmeye ya da insanın kesinlikle sorumluluğunu üstlenmek istemediği başka
semptomlar yaratmaya karar verirse, bilinç acınası bir biçimde çöker.
İç ses hakkındaki düşüncemiz iki uç arasında gidip gelir: ya tam bir saçmalık olduğunu düşünürüz ya da Tanrı'nın sesi.
İkisinin arasında bir şey olabileceği kimsenin aklına gelmez. Ben nasıl tekyönlüyse, "öteki" de kendince öyle olsa gerektir.
Bu ikisinin çatışmasından gerçeklik ve anlam çıkabilir, ama bunun için Ben'in ötekine adil davranıp onun da bir kişiliği
olduğunu teslim ve kabul etmeye razı olması gerekir. Gerçi ruh hastasının sesleri gibi onun da eo ipso bir kişiliği vardır, ama
gerçek bir diyalog kurulabilmesi için, Ben'in konuşma partnerinin varlığını kabul etmesi gerekir. Bu herkesten beklenemez
elbette, ne de olsa herkes Exercitia spiritualia'ya 54 uygun değildir. Yalnızca bir tarafın konuştuğu bir sohbet olamaz elbette;
örneğin George Sand ruh dostuyla sohbetini 55 böyle yürütmüştür; otuz sayfa boyunca yalnızca o konuşur, ötekini de
duymayı boşuna beklersiniz. “Anlayış” idiyalogunu, modem kuşkucunun inanmadığı sessiz bir inayet izler belki de. Fakat İsa
yakarılara günahkâr bir insanın sözleriyle yanıt verseydi ne olurdu acaba? Korkunç bir kuşku uçurumu açılmaz mıydı o
zaman? Korkmayacağımız bir çılgınlık olur muydu? Dolayısıyla, tanrı imgelerinin susmasının, Benbilincinin çağrışımı
sürdürmek yerine, kendi üstünlüğüne inanmasının daha iyi olduğunu anlayabiliyor insan. İçsel dostun neden bu kadar sık
düşman olarak görüldüğü, ve neden bu kadar uzakta olduğunu, sesinin neden bu kadar hafif çıktığını anlayabiliyor insan.
Her kim "Ona yakınsa, yakındır ateşe". 56
"Öyle bir Taş seç ki kendine, onun sayesinde kralların taçlarına v saygı gösterilsin ve hekimler hastalarına şifa versin, çünkü
o ateşe yakın,"57 diyen simyacı bu sözleri söylerken benzer şeyler düşünüyordu belki de. Simyacılar içteki bir olayı dıştaki bir
biçime yansıtırlar, bu nedenle içsel dost onlara "Taş" biçiminde görünür; Tractatus aureus'ta şöyle denir Taş için: "Anlayın,
ey bilgelerin oğulları, Taş'ın size ne haykırdığını: Sen beni koru, ben de seni koruyayım, sana yardım edebilmem için Benim
olanı bana ver."58 Bir skolastikçi bununla 59ilgili şöyle der 60: "Gerçeği arayan kişi, Taş ile Filozofun aynı anda bir ağızdan
konuştuğunu duyar." Filozof Hermes'tir, Taş ise Romalıların Hermes'i olan Mercurius'la özdeştir.61 En eski çağlardan beri
Mercurius simyacıların mürşidi ve ruh taşıyıcısıdır, onları amaçlarına ulaştıran dostu ve danışmanıdır.62 O, tanquam
praeceptor intermedius inter lapidem et discipulum.63dur. "Taş ile öğrenci arasında aracılık eden öğretmendir Fakat dost,
kimilerinin karşısına İsa ya da Hızır, görünen ya da görünmeyen bir guru olarak da çıkabilir. Dost, herhangi bir toplumsal ya
da kişisel liderin şahsında da görünebilir. Bu durumda diyalog kesinlikle tek taraflıdır. İçsel bir ikili sohbet gerçekleşmez,
yanıt ötekinin eylemi, yani dışsal bir olaydır. Simyacılar bunu kimyasal maddenin dönüşümünde görüyorlardı. Yani onlar
aradıkları dönüşümü dışarda, maddede buluyorlardı ve maddenin dönüşümü onlara şöyle haykırıyordu: "Dönüşüm benim",
fakat bazıları şunu bilecek kadar zekiydi: "Bu benim dönüşümüm ama kişisel bir dönüşüm değil, içimdeki ölümlünün
ölümsüze dönüştüğü, benim ölümlü kabuğumdan kurtulup kendi yaşamına doğduğu, güneş arabasına binip belki beni de
yanına aldığı bir dönüşüm. 64 Taş ve Taş'ın dönüşümü İkinci Adem'in , insanın altında ve üstünde bir varlık olarak bu taş
senin altında, sanki itaat için: senin Bakire Meryem olarak insanın kendisi olaraken “O” senden çekip alınır ve senin içinde
bölünmez bir şekilde kalır ve diriliş olarak tasvir edilir. (Sana yardım etmem için hakkım olanı bana ver). Bu, Rosarium'un,
yorumla ilgili olan, ancak simya açıklamaları için önem taşıyan keyfiliklerinden biridir. Bu çok eski bir düşüncedir. Yukarı
Mısır'da, Assuan civarındayken, Eski Mısır'dan kalma bir mezarı ziyaret etmiştim, mezar kısa süre önce açılmıştı. Giriş
kapısının arkasında, sazlardan örülü küçük bir sepetin içinde, yeni doğmuş bir bebeğin paçavralara sanlı kurumuş cesedi
duruyordu. Belli ki, işçilerden birinin kansı ölen bebeğini soylu kişinin mezarına alelacele bırakıvermişti; böylece soylu kişi
yeni bir başlangıç için güneş kayığına bindiğinde, bebeği de onun selametinden payını alacaktı, çünkü tanrısal lütfün
ulaşabileceği bir yerde gömülüydü.
54
Saint Ignatius Ruhani Tatbikatları köşe taşını oluşturan anlayış yolu ve İsa Derneği (Cizvitler) örneklenen dünyada Tanrı ile insan ilişkisini yaşamak
Muhtemelen: Entreüens journaliers avec le tres docte et tres habile docteur Piffoel, vs. (Pek âlim ve pek bilgin Doktor Piffoel ile söyleşiler, vs.).
56
Neutestamentliche Apokyrphen (Yeni Ahit Apokrifalan), s. 35
57
um philosophorum içinde bir sahte Aristoteles alıntısı, 1550, fol. Q.
58
Largiri vis mihi meum (Benim olanı bana vermek istiyorsun) yaygın okuma biçimidir ve Ars Chemica'nm 1566 tarihli ilk baskısında Septem tractatus seu capi59
Cari Gustav Jung- Dört Arketip- Metis Ayınları- Sayfa-65
60
Magnet, I.c.,1. 430 b.
61
Ayrıntılı bilgi Psychologie und Alchemie, paragr. 84 vd. ve Der Geist Mercurius (Ruh Mercurius), paragr. 278 vd. ve 289 içinde.
62
Bkz. Astrampsykos'un güzel duası: 'EXöe uoı, ıcupıe 'Epan, dua şöyle sona erer: "Ben senim, sen de bensin". Rietzenstein, Poimandres, s. 21.
63
Manget, 1. c: "Taş ile öğrenci arasında aracılık eden öğretmendir."
64
Taş ve Taş'ın dönüşümü homo philosophicus'un, yani İkinci Adem'in (Artis auriferae I, s. 185 vd. içinde: Aurora consurgens, quae dicitur Aurea hora) insan ruhu olarak
(Berthelot, La Chimie au moyen âge, III, 50 içinde: Krates'in Kitabı), insanın altında ve üstünde bir varlık olarak (Hic lapis est subtus te, quantum ad obedientiam: supra te,
quo ad dominium: ergo a te, quantum ad scientam: circa te, quantum adaequales [Bu taş senin altında, sanki itaat için: senin üzerinde, sanki hükmetmek için: bu nedenle
senden, sanki bilgi için: senin etrafında, sanki senin gibiler için], Art. aurif. I içinde: Rosinus ad Sarratantam, s. 310), yaşam olarak (sanguis est anima, et anima est vita, et
vita lapis noster est [kan ruhtur, ruh ise yaşamdır ve yaşam bizim Taşımızdır], Art. aurif. I içinde: Tractatus Aristotelis, s. 347, yine Art. aurif. I içinde: Rachaidibi fgmentum
s.398,s.587,insan kendisi olarak (tu es eius minera..et de extrahitur.. manet (sen onun mineralisin.. o senden çekip alınır ve senin içinde bölünmez bir şekilde kalır ve art aurif
I.içindeRosinus ad sarratantam,s.3119 diriliş olarak tasvir edilir.
55
MASONİK AÇIDAN RUH GÖÇÜ
RİTÜELLERDE;
• Adayın ölümü ile yeniden doğusunun, başka bir deyimle karanlıklardan kurtularak, Nur'a kavuşmasının
sahnelenmesi,
• Sembolik davranışlar bir yandan tanışma işareti olarak önemlidir. Öte yandan ise bunlar inisiyasyonu, yani eriştirmeyi
gerçekleştirirler. İster en ilkel toplumlarda bir gencin yetişkinler arasına alınma, eriştirme töreni olsun, isterse
Masonluk gibi yüce düşünüşlerin ışığı altında kurulmuş bir topluluğa alınma (tekris) sırasında olsun, bu davranışların
anlamı genellikle aynidir. Yeni topluluğa alınma, daha yüksek bir düzeye çıkarılma olarak görüldüğüne göre, bu bir
arındırma, ya da yeniden hayata döndürme, uyandırma seremonisi olarak kabul edilmektedir.
• Bir insanın Mason olabilmesi için aranan nitelikler, Allaha ve ruhun ölümsüzlüğüne inanmak, iyi ahlaklı ve faziletli
olmaktan ibarettir.
• Masonik olarak baktığımızda; I.Nazır Loca kapanırken Üstadı Muhterem İle konuşmasından anlaşılacağı üzere batan
güneşi ve tanrının yok edici yönü remzeder. Shiva sadece görüntüde biten hayatı değil, zaman, içinde sonsuzluğu ve
sürekliliği de anlatır. Ayrıca I.Nazır dikey hatlarla değil yatay hatlarla tanındığı da unutulmamalıdır. Büyük tesviyeci
olarak, ölümlü hayatta durakları değişik görmesine rağmen, Allahın gözünde bütün canların eşit olduğunu
hatırlatır. Shiva ateş ile ilgilidir. Vishnu ise su ile II.Nazır In ilişkini korumasında , büyük dikkat gösterdiği gibi I.Nazır
da ateşle münasebettedir. Tesviye ucu yukarıda olan bir üçgen gibidir. Tesviye ise aynı kökten geldiğimizi, aynı
ümitleri paylaştığımızı, mevkiimiz zenginliğimiz ne olursa olsun, kardeş olduğumuzu ve ölümün en büyük tesviye
olduğunu hatırlatır. Özetle tesviye eşitliği remz eder. 65
NAMIK DOĞANCIOĞLU
EYLÜL 2014 ANKARA
NOT:
DEVAMI
• 2.KISIM İNANÇ SİSTEMLERİNDE YENİDEN DOĞUŞ
• DÜŞÜNÜRLERE GÖRE YENİDEN DOĞUŞ
65
(Şekür Öktem –Raşit Temel) notları
Download

yeniden doğuş pdf