KÖPEK
“Sus be hayvan! Sus!”
“Hay Allah, hasta bu hayvan zahir.”
“Uyutmayacak it bu gece de.”
“Yarın muhtara gidiver de alsınlar şu garibanı şuradan, yazık ağlayıp duruyor.”
“El mahkum gideceğiz artık.”
Bir süre Zahide Hanım da Abdullah Efendi de sustu.
“Haydin hayırlı geceler.”
“Hayırlı geceler.”
Abdullah Efendi kasabanın eşrafındandı. Meydandaki ufak terzi dükkanından iyi para
kazanır, babasından kalan tarlaları da ekip biçtirir, geçimini sağlardı. Yirmisinden önce
Zahide Hanım’la evlenmişti. Zahide Hanım’dan sızlanır, hemen her dost meclisinde fırsat
buldukça karısının çenesinden, gevezeliğinden yakınırdı. Yine de ben diyeyim otuz, siz deyin
otuz beş senedir gül gibi geçinir giderlerdi.
Zahide Hanım şişman bir kadındı. Kendisi gibi toparlakça, ay parçası denebilecek bir
suratı vardı. Hafifçe kemerli burnu ve üstü ince, altı kalın dudaklarıyla suratı bir Ermeni’nin
suratını andırmakta olsa dahi, tombul yüzünden bile belli olan çıkık elmacık kemikleri,
hafifçe çekik -dolayısıyla kısık- gözleri ve hilal kaşlarıyla bir Türkmen kadını olduğu
rahatlıkla anlaşılıyordu.
Ertesi sabah Abdullah Efendi gece boyu ağlayıp duran köpekten kurtulmak için fötr
şapkasını başına geçirip koşar adım muhtarlığa gitti. Son mahalli seçimlerde Abdullah
Efendi’nin deyişiyle “hile hurda ile” muhtar olan, bu yüzden de hiç sevmediği Emin Bey’den,
onlara rahatsızlık veren köpeğin “bir şekilde” icabına bakılması arzusunu taşımaktaydı.
“Selamünaleyküm Muhtar Bey.”
“Ve aleykümselam Terzi Efendi. Hayırdır, hangi rüzgar attı seni buraya?”
“Hele oturayım mı Emin Bey? Öyle anlatayım meramımı.”
“Otur tabi, otur.”
Saçları, sakalları kırarmış terzi hazan rüzgarından şifayı kapmamak için giydiği
ceketini çıkarıp muhtarın maun masasının önündeki iki yepyeni sandalyeden birine oturdu.
Derin bir nefes çekip derdini anlatmaya koyuldu.
“Ayıptır söylemesi, Emin Bey; hanemin yanında, hani var ya eski bir ahır, sahipsiz; he
işte onda Allah’ın her gecesi bir köpek bitiyor. Gece boyu ağlayıp havlıyor. Uyutmuyor
mendebur hayvan. Sana zahmet bir icabına baksan şunun.”
“Hayvanı gördün mü Abdullah Bey?”
“Yok canım, görmedim hiç.”
“Be adam az düşünsene, ya kuduzsa hayvan? Ne yapacağım o vakit ben? Hadi
kasabanın gençlerini topladım, geldim hayvanı almaya; hayvan kuduz çıkıp bir taraflarını
ısırırsa gençlerin? Ne hesap veririm analarına babalarına?”
“Aman sen de be muhtar, zehir falan yok mu koca memlekette sanki?”
“Zehir olsa ne olacak? Onu da gidip o gençlerden biri koyacak oraya, sanki sen
koyacaksın!”
“Sen gönlüm yok, eriniyorum demiyorsun da böyle bahaneler uyduruyorsun Muhtar
Bey, hile hurdayla geldiğin nasıl da belli; ahali böyle tembel adamı başına getirir mi? Bırak
Allah aşkına, ben hallederim.”
“Hile hurda mı?! Hallet tabi, hallet. Bir daha da gelme buraya. Karşında devletin
muhtarı var. Böyle terbiyesiz adamları istemez devlet. Haydin yolun açık olsun!”
Abdullah Efendi içinden sunturlu küfürler savurarak muhtarlıktan çıkıp baytara gitti,
ne zehri olduğunu bilmediği bir zehir alıp köpeği telef etmek üzere eski ahıra doğru yola
koyuldu. Yolunun üstündeki Kasap Mustafa’dan da irice bir kemik almayı ihmal etmedi.
Eski ahır, çatısındaki irice açıklıklara rağmen karanlıktı. Terzi Abdullah, oldukça ağır,
kestane renkli kapıyı aralayarak içeri girdi. Sessizlikte yalnız köpeğin soluk sesini duyabildi.
Abdullah, elindeki sarı silindir kutudaki zehri poşetteki yaş kemiğe boca etti, poşeti ayağının
dibine koydu.
“Gel kuçukuçu. Gel yavrum.”
Hayvan savrulurcasına koşarak Terzi Efendi’nin üzerine atladı. Bacağından, kolundan
ve boynundan ısırmıştı ki Abdullah Efendi bin bir güçlük ve acıyla mendeburu arka
ayaklarından tutup, başını ahırın eski kapısına vura vura ezdi, hayvanı öldürdü. Sonrasında da
canının acısını saklayamayarak, sürünerek evine gitti.
Abdullah Efendi üç gün sonra nefes alamamaktan öldü.
Emin Bey, iki yıl sonra Belediye Reisi seçildi.
Download

KÖPEK “Sus be hayvan! Sus!” “Hay Allah, hasta bu hayvan zahir