IV.
HAFTA
Platon – Devlet I.Kitap
Filozofların insan tasarımı, onların toplum tasarımını etkiler. İnsanı nasıl algıladıkları,
kavradıkları, anladıkları onların toplum tasarımlarını biçimler. Bunu toplum felsefesiyle
ilgilenmiş neredeyse bütün klasik düşünürlerde görürüz. İnsan ve toplum anlayışları
arasındaki bu ilişki varsayımı, Platon’un Devlet’inde Sokrates ile diğer tartışmacılar arasında
geçen diyalogda da karşımıza çıkar. Özellikle I. ve II. kitaplarda Sokrates’in karşısında yer
alan Glaukon, Thrasymakhos, Adeimantos gibi kişiler insanın benciliğini vurgulayarak,
insanın iyiye yöneliminin ancak bir karşılık ya da korku sayesinde mümkün olacağını; bu
nedenle ahlaksal (özgeci) bir tutumu zorunlu kılan toplumsal yaşamın insanlara ancak zorla
kabul ettirilebileceğini; insanların gerçekten iyi olmaktansa, toplumsal kurumların getirdiği
cezaların korkusuyla iyi gibi görünmeyi tercih edip her fırsatta çıkarlarını elde etmeye
yöneleceklerini savunurlar. İnsanların yalnızca benciliği üzerine odaklanmış bu kişilerin
karşısında Sokrates, bu eğilimimizi aşan ve ideal bir toplumsal düzen içerisinde bu eğilimi alt
edebilme olanağını yaratacak erdemliliğe yönelimimize dikkati çeker.
Devlet, ‘adalet/doğruluk’ kavramına odaklanmış, hareket noktası olarak bu kavramı almış bir
metindir. Platon, bu kitapta, adaletin nasıl bir toplumsal düzen içerisinde gerçekleşebileceğini
ortaya koymaya çalışır.
I. kitaptaki tartışmanın başlangıcında Sokrates’in çevresindekilerden “adaletin/doğruluğun”
tanımını istediğini görürüz. Önce Kephalos, bu kavramla bağlantısı çok da açık olmayan,
yalın bir tanım verir:
* Adaletin/doğruluğun alınan şeyi geri vermek olduğunu söyler. (331 c)
Ardından Sokrates’in bu tanıma itirazı üzerine Polemarkhos araya girer ve tanımlarını dile
getirir. İlkinde:
* Adaletin/doğruluğun herkese borçlu olduğumuz şeyi ödemek olduğunu
söyler. (331 e)
Sokrates’in itirazı üzerine tanımını biraz daha geliştirir ve:
* Adalet/doğruluk herkese hakkını vermektir, der. (332 c)
Son olarak da:
* Adaletin/doğruluğun dosta iyilik, düşmana kötülük etmek olduğunu söyler.
(332 d)
Burada dile getirilmiş her tanım, bir öncekinin bir başka kavramla açık hale getirilmesi
çabasının görünümüdür. Aslında son derece sıradan bir başlangıç tanımının, doğru soru ve
değilleyici (eksik gösterici) örnekler yoluyla nasıl gelişip felsefi bir tanımın kapısını
araladığına şahit oluruz. “Hak” ile “borçluluk”, “borçluluk” ile “alınan şey” arasındaki
ilişkiden hareketle, “adalet” kavramının tanımına yönelik bir kapı açılmakta; dördüncü
tanımdaysa, doğal ya da ilkel diye niteleyebileceğimiz, ancak bugün bile dile getirildiğini sık
sık duyabileceğimiz bir içerikle karşılaşmaktayız. İnsanda, kendisine zarar verene zarar
vermek, yarar sağlayana da yarar sağlamak yönünde doğal bir eğilim vardır. Gücü yeten
hemen herkes, eylemlerinde bu karşılıklılığı gözetir. Kendisine yarar sağlayanları dostu olarak
görür ya da dostlarını yarar sağlayanlar arasından seçer ve onlara aynı biçimde karşılık
vermeye çalışır. Zarar verenleriyse düşmanı olarak görür ve onlara da bu yönde karşılık verir.
Herkesin “hak”kı olanı, bize sağladığı yarar ve verdiği zarar ile ölçmeye çalışırız. Bu,
karşılıklılık ilkesine dayanan ilkel ve doğal bir adalet anlayışıdır. “İçgüdüseldir” bile
denebilir.
Ancak toplumsal yaşamın kendisiyle uyuşan, toplumsal yaşamın içindeyken kabullenilebilen
bir anlayış değildir. En azından ilkenin ikinci ayağı için bu böyledir: Kimseye gördüğü zararı
kendi eliyle tazmin etme hakkı tanınmaz, kimseye düşmanlarını cezalandırma yetkisi
verilmez.
Sokrates bu tanıma iki temel açıdan itiraz eder: İlkin şu sorunun yanıtını arar:
Düşmanımıza
zarar
vermekteki,
kötülük
etmekteki
amacımız
onu
kötülüğünden
vazgeçirmektir. Kötülük ederek bu amacımıza ulaşabilir, insanları kötülüklerinden
vazgeçirebilir miyiz?
İkinci olarak da şu sorunun:
Karşısındakine zarar veren, kötülük eden kişinin hala adil, doğru, erdemli olduğundan söz
edebilir miyiz?
Ona göre edemeyiz. Bu durumda da, bu adalet tanımı, adaleti gerçekleştirir gibi görünse de,
uygulandığında adil (doğru, erdemli) insanlar üretmez. İnsanları kötülüğe, erdemsizliğe sevk
eden bir adalet tanımı da anlamsızdır. Çünkü adalet en baştaki erdemdir.
*
Polemarkhos’un tanımlarının yetersizlikleri Sokrates tarafından gösterilince, Thrasymakhos
devreye girer ve kendi tanımını dile getirir. Onun tanımı, aslında Sokrates’in ve diğerlerinin
adaleti var sayarak konuşmalarına bir itiraz gibidir. Adaletin, yüklediğimiz olumlu anlam ve
değerlerle varlık kazanmasının olanaksızlığına işaret eden bir tanım dile getirir. Ona göre:
* Adalet, güçlünün işine gelendir.
Bu ifadesini şöyle açıklar: Ona göre her yönetim yasalarını işine geldiği gibi koyar. İnsanlar
arasındaki hak dağıtımı da, bu yasalara göre olur. Bu nedenle, yönetici olamayanın hakkını
alması olanaksızdır.
İnsan bencil bir varlık olduğundan, yönetici kim olursa olsun bütün kararlarını kendi lehine
alacak, bütün yasaları buna göre yapacaktır. Thrasymakhos için yönetici- yönetilen arasındaki
ilişkisi çoban ile koyunları arasındaki ilişkiye benzer. Ülkelere bakınca yöneticilerin halkları
kendileri ve çevrelerindeki mülkiyet sahipleri için yönettiklerini görürüz, ona göre.
İnsanlar bencilliklerini aşamaz. Aşması da anlamsızdır, ona göre. Çünkü aşan kişi, yani adil,
erdemli, dürüst, doğru kişi hep karşıdakini düşüneceği için, diğerleri de hep kendilerini
düşüneceği için, ilki hep vermek zorunda olacak, bu nedenle eksilecek, azalacaktır. Karşı taraf
vermediği için hep zararda olacaktır. Buna karşılık diğeri onun verdikleri sayesinde artacak,
güçlenecek, ondan aldıklarıyla onu aşacak, onun efendisi olacaktır. Ona göre, bu doğal süreç
herkesi önünde sonunda adaletsiz ve erdemsiz davranmak zorunda bırakacaktır. Bu nedenle
herkes bencilliğini aşamadığı sürece, toplumsal düzen her zaman çobanların koyunları yediği
bir işleyiş üzerine kurulacaktır.
Bu nedenle Thrasymakhos’a göre yönetici tarafı hep bencil olan ve bencilliğini karşı tarafa
dayatmaya gücü yeten kişilerden oluşacak; yönetilen tarafsa bencil olmayı istese de buna
gücü yetmeyen ya da büyük bir talihsizlikle başkasını düşünmeye doğal olarak eğilimli
olanlardan oluşacaktır. Yöneten yararların hep fazlasına, yönetilenler ise yararların daha azına
sahip olur.
Thrasymakhos, insanı tasarlarken yalnızca insanı tasarlamakla yetinmiyor, buradan hareketle
insanlar arasındaki ilişkilere dair çıkarımlarda da bulunuyor. Örneğin bir doğruyla bir eğri
ortaklık etse, bu ortaklığın sonunda doğru olanın hep zararlı çıktığını ve çıkacağını söylüyor.
Bu ikisi yönetimin başına gelse doğru kişi kendini insanlara adayacağından evine bakmaz.
Hiçbir yakınına ayrıcalık yapmaz. Eğri insansa çevresindekileri, onu destekleyenleri gözetir.
Bu nedenle doğru kişi ailesi, akrabaları arasında bile tutulmaz. Ama eğri kişinin bir sürü
destekleyeni, koruyanı, savunucusu olur.
Thrasymakhos’a göre adil, erdemli olmanın doğası sefillik üzerine kuruludur. Çünkü hep
vermek üzerine kuruludur. Kendinden sürekli kısmak, sürekli başkaları için yaşamak anlamını
taşır. Kötülüğün doğasıysa almak ve zenginleşmek üzerine kuruludur. Ona göre erdemin
doğası sefalete götürdüğü için, kimse bilerek erdemli olmayı istemez. Erdemi kendisi için
kimse tercih etmez, sadece kötülüğe uğramaktan korktukları için iyiymiş gibi görünmeye
çalışırlar. İnsanların hiçbiri samimi olarak iyi değildir. İyi desinler diye, görünüşte iyidir.
Erdemin doğası ile insanın doğası çekişir, ona göre. Erdem başkasını gözetmeyi gerektirir,
insanın doğasıysa kendini gözetmeye yöneltir. Dolayısıyla bir insan özgürse eğriliği tercih
eder. İnsan zorlamalardan, sorumluluklardan, bağlarından sıyrıldığı anda kötülüğe eğilimlidir.
Yapısı gereği, bencilliğe, kendini merkeze almaya eğimlidir. Toplumsal yaşam, insanların
aslında iyi olmadığı, yalnızca iyi göründüğü bir ortamdır. Bu nedenle eğri kişi, gücü de
yetiyorsa, giderek daha da güçlenir, efendi olur. Yöneticiler de bu kişilerdir.
Sokrates bu düşünceleri savunan Thrasymakhos’a iki temel noktadan hareketle itiraz eder.
İlkin, güçlü olmanın işine geleni elde etmeye yetmeyeceğini söyler. Çünkü bunun ne
olduğunu ve nasıl elde edileceğini bilmek gerekir. Bilgi olmadığında, kişi, işine geldiğini
(yararına olduğunu) sandığı şeylere yönelir, ancak burada hedefe isabet ancak rastlantısal
olacaktır. Çünkü bunun güçle değil akılla ilgisi vardır.
İkinci olarak da, Sokrates, bütün rollerin “başkası için” içeriklendirildiğini öne sürer. Yani,
roller, bu rollerle gerçekleştirileceklere muhtaç kişiler, onların yararı için oluşturulur. Rollerin
sahipleri için değil. Rollerin içeriğinde, rolün sahibinin yararı ikincil olarak, dolaylı olarak
dikkate alınır. Hiç alınmasa bile, rolden bir şey eksilmez.
Örneğin “hekimlik” hastalar için var olan, onların bir eksiğini tamamlamaya çalışan bir
roldür. Aynı özellik ayakkabıcılık, çiftçilik, öğretmenlik, hastabakıcılık, terzilik için de
geçerlidir. Hepsi muhatabını tamamlamayı hedefler.
“O halde her bilgi [meslek, rol], kendinden üstün olanın işine geleni değil, kendi yönetimi
altında olanın, yani güçsüzün işine geleni gözetir ve buyurur.” (342 d)
Bunun karşılığında bir ücret alıyor olmak, mesleğin, rolün zorunlu, olmazsa olmaz bir içeriği
değildir. Hiçbir karşılık almasalar ve bu işi gönüllü yapsalar da bu içeriğe uygun eyleyenler o
rolü gerçekleştirmiş olurlar. Aynı şey “yöneticilik” için de geçerlidir. O da toplumsal bir
roldür. Bu nedenle, yönetici de yönetilenin yararını gözetmek zorunda olan biridir. Böyle
yapmayanlar önünde sonunda cezalandırılırlar. Dolayısıyla Sokrates için yöneticilik, her ne
kadar bütün rollerin üstünde ve özel bir yere sahip görünse de, niteliksel olarak ve amacı
bakımından diğer rollerden farklı değildir.
“Hiçbir sanat, hiçbir yönetim kendisine yarayanı sağlamaz. Deminden beri söylediğimiz gibi,
güçlü kendi yararını değil güçsüzün yararını gözetir. Yönetilenin işine geleni sağlar ve
buyurur.” (342 e)
Bu noktada Thrasymakhos “adaletsizlik/eğrilik” ile “akıllılık” arasında bir bağ olduğunu öne
sürer. Ona göre akıl, kişilerin kendi yararını bulmasına, artırmasına hizmet eden bir yetidir.
Bu biçimde işlediği için de, daha akıllı olan her zaman daha karlı tercihlerde, eylemlerde
bulunur. Buradan hareketle de, “doğruluğun” [adil, erdemli, dürüst olmanın] eksiltici yanını
ima ederek, bu özelliğin sahip olan kişiye zarar verdiğini; bu nedenle de ancak aklı kıt kişilere
ait bir özellik olduğunu öne sürer. Dolayısıyla, akıllı bir kişinin elinde her rol kendisine yarar
sağlayan, karlar getiren bir niteliğe sahip olur. Aynı durum yöneticilik rolü için de geçerlidir,
ona göre.
Burada Sokrates Thrasymakhos’a eğri, adaletsiz, erdemsiz kişinin insanlarla ilişkilerinde kar
etmesinin mümkün olup olmadığını sorarak itiraz eder. Çünkü insanlarla ilişkilerimizde kar
edebilmemiz için, onlarla ilişkiye girebilmemiz gerekir. Onlarla iş yapabilmemiz gerekir.
Onlardan alabilmek için birlikte olmamız gerekir. Ancak kimse kötüyle birlikte olmak,
birlikte yaşamak, hareket etmek, ortaklık kurmak istemez. Böyleyse, eğri, adaletsiz, erdemsiz
kişi bundan nasıl kar edebilir ki? Erdemsizlik, Sokrates’e göre, birlikte yaşama olanağını
ortadan kaldırır. Toplumsallığı olanaksız kılar. (351 d-e)
Thrasymakhos’tan sonra söz alan Glaukon da, Thrasymakhos kabullerinden hareketle, doğada
aslında haksızlık etmenin iyi, haksızlığa uğramanın kötü olduğunu söyler. Ona göre insanlar
yakalanmadığı sürece kötülüğü tercih eder (Burada Gyges’in görünmezlik sağlayan yüzüğünü
örnek olarak verir). İnsanlar toplumsal yaşamı iyiliğe yönelimlerinden değil, kötülüğe
uğramaktan korktukları için tercih ederler. Kötülüğü engellemeye tek başlarına güçleri
yetmediği için toplumsal yaşamı tercih ederler.
Thrasymakhos ve Glaukon insanın kötü olduğunu ve toplumsallığı çıkar için kabul ettiğini
söyler. Soktares Thrasymakhos ve Glaukon’un görüşlerini çürütmeye çalışır. İyiliğe eğimli
olmakla birlikte yaşayabilmek, birlikte iş görebilmek arasında zorunlu bir bağ olduğunu
düşünür. Çünkü önceden de söylendiği gibi hiçbir insan kötü olduğunu düşündüğü biriyle
hareket etmek istemez. Sokrates toplum kuramını bu düşünceden hareketle oluşturuyor.
Haydutları, hırsızları, mafya çetesini düşünelim. Bunlar kötülükleriyle, erdemsizlikleriyle
meşhurdur. Ancak böyle bir çete bile yalnızca dışarıya karşı kötüdür. Bu çetenin oluşması için
o çeteyi oluşturan bireylerin birbirine karşı iyi ve ahlaklı olmaları gerekir. Birlikte iş
görmenin başka yolu yoktur.
Sokrates’e göre eğrilik, kötülük, adaletsizlik, haksızlık insanlar arasında çatışmaya yol açar.
İnsanlar arasında çatışma varsa ayrılırlar.
Peki Sokrates birlikte iş görmeye neden bu kadar vurgu yapar?
Çünkü insan kendi kendine yeten bir varlık değildir. Bir ihtiyaçlar varlığıdır. İhtiyaçlarını
kendi başına karşılayamaz. Dolayısıyla başkalarıyla beraber hareket etmeye ihtiyacı vardır.
İnsanın kendi ihtiyaçlarını karşılaması için toplumsal bir yaşamı oluşturması gerekir. Onu da
ancak insanın doğal olarak iyiliğe ve adalete yatkınlığını varsayarak tasarlayabiliriz.
Download

ıv. hafta - Ankara Üniversitesi Açık Ders Malzemeleri