INDEX.
05
NEWS. RADARA YAKALANAN HABERLER.............................................................. 08
18
ARCHITECTURE. MICHAEL PAWLYN...................................................................22
DETAILS. NEF’ten Haberler...............................................................................27
DESIGN. Tasarımın Başkentleri........................................................................32
DECORATION. Benim Güzel Ev-Ofisim...........................................................40
FASHION. Podyumdan OteL Odalarına...........................................................44
ARCHITECTURE. Adolfo Suarez.....................................................................48
MUSIC. FLOAT FALL................................................................................................54
MUSIC. Connan MockasIn .................................................................................56
ALBUMS. EN YENİLER............................................................................................58
NEFmarks. YAKLAŞAN ETKİNLİKLER....................................................................60
DECORATION. Tasarımla Aydınlanıyoruz.................................................. 62
FASHION. FILE THIS UNDER METALLIC..................................................................66
CINEMA. Beyaz Yakalı Yıldızlar.......................................................................76
TOP OF THE POPS. TASARIMIN ZİRVESİNDEN HABERLER...............................80
NEFer. NEFER’LERE SORULAR.................................................................................84
DESIGN.
HALİT BERKER.........................................................................................
EDITO.
André Chıote
vance thompson
MİMARİDE FOTOSENTEZ
KiBiSi
HENRI SEYDOUX
Beyaz Perdenin Hip Evleri
Kapak: Can Dağlı, 2014
Merhaba,
Hayatta her şeyin maksimalizmle açıklandığı dönemleri, sonunda geride bırakıyoruz. Bizim marka DNA’mızda da
görebileceğiniz üzere, artık yalınlık, kullanım kolaylığı ve ama en önemlisi öze ve doğanın bize verdiklerinden en iyi
şekilde nasıl yararlanırız düşüncesine dönüş var. Bir oda ve bir salonun onlarcasına denk gelebileceği günleri size müjdelemiştik, şimdi ise bu bakış açısı dünyamızı daha
da çok çevrelemeye devam ediyor. Öte yandan, bu yalınlık ve sadelik arayışı, artık mimarinin değil mimarın merkeze
konduğu bir bakış açısına evrildiğimizi müjdeliyor. Haliyle, bunun sonuçları da insanı merkeze koyuyor. Bugüne kadar planladığımız ve hayata geçirdiğimiz bütün projelerimizde insanı merkeze koyduk. Bundan sonra da
koymaya devam edeceğiz. Örneklerle anlatmam gerekirse, geniş bir kitlenin beklenti ve ihtiyaçlarına cevap vermek için
7 farklı seri ürettik, birbirinden farklı keşifleri hayata geçirdik. Şimdi Ataköy’deki yeni projemizle sadece evlerin içini
değil hayatı katlayacak bir keşif için hazırlanıyoruz. Hayatınızdaki sorunlardan sizi arındırarak, sunacağımız sonsuz
seçeneklerle, şıklığı tüm sadeliğiyle yaşamınıza ekliyoruz.
İlerleyen sayfalarda da anlayacağınız üzere, bu sayımızda “sadeliği” kendimize rehber aldık. Mobilya tasarlarken veya
bir evi dekore ederken “daha ne kadar sadeleşebilirim” diye düşünmeyi kendine düstur edinen Halit Berker, ilhamını
doğanın yalınlığından alan Michael Pawlyn, incelikli mimari anlayışıyla Nef projelerinde imzası bulunan Adolfo Suarez, minimal prodüksiyon anlayışıyla dikkat çeken müzisyen Connan Mockasin, bu ayki röportaj konuklarımızdan.
Gündelik hayatın ritmini sadeleştiren home-office yaklaşımının yanı sıra mekan algısını doğru oluşturmada aydınlatmanın rolüne odaklanan dosyalar da temamıza paralel olarak sayfalarımız arasında yerini aldı.
Yeni sayımızdan keyif almanız ve sonbaharda yayınlayacağımız bir sonraki sayımızı heyecanla beklemeniz dileğiyle…
Erden Timur
IWC INGENIEUR.
ENGINEERED
FOR PERFORMERS.
Ingenieur Automatic AMG
Black Series Ceramic. Ref. 3225: Listenin en
üst sırasına çıkanlar, ka zananlardır. Gerçek
ş a m p i y o n l a r i s e h e p o r a d a d ı r. I n g e n i e u r
Automatic AMG Black Series'in kasası ve diğer
parçaları, motor sporlarında fren disklerinde
kullanılan yüksek per formanslı seramik siyah
z i r ko ny u m o ks i t te n ya p ı l m ı ştı r. S a ati n s af i r
transparan arkası IWC tarafından bugüne kadar
yapılmış en sağlam mekanik sistemlerden birini
ortaya koyar: Entegre darbe emiciye sahip 80110
kalibre mekanik hareket. Ne de olsa bir şampiyon
asla zayıflık belir tisi göstermeyi göze alamaz.
IWC . E N G I N E E R E D FO R M E N .
Mekanik hareket, Pellaton otomatik kurma sistemi,
Tam kuruluyken 44 saatlik güç rezervi, Entegre darbe
emme sistemi, Hızlı ilerleme fonksiyonlu tarih göstergesi,
Merkezi sekerek ilerleyen saniyeler, Vidalı kurma kolu,
Safir cam, düz, her iki tarafta yansıtma engelleyici
kaplama, Transparan arka cam, 12 bara kadar su
geçirmezlik, Kasa yüksekliği 14,5 mm, Kasa çapı 46 mm.
MERCEDES AMG PETRONAS
Formula One™ Takımı
Resmi Partneri
IWC Schaffhausen Butik Istanbul: Mim Kemal Öke Cad. Altın Sokak 4/A Nişantaşı Tel: (212) 224 4604
Istanbul: Arte Gioia, Akmerkez Tel: (212) 282 1901 - Arte Gioia, İstinye Park Tel: (212) 345 6506 I Ankara: Greenwich, Armada Tel: (312) 219 1289 - Next Level Tel: (312) 219 9315
Bursa: Permun Saat, Korupark AVM Tel: (224) 241 3131 I Izmir: Şems İlkan & Günkut Saat, Alsancak Tel: (232) 463 6111
IWC.COM
NEWS.
-8-
-8-
WISTERIA HYSTERIA
Yazı AYŞECAN İPEK
Stephen Jones ve Comme des Garçons’un taçsız kraliçesi
Rei Kawakubo’nun tasarım ortaklıkları otuz senedir tam
gaz devam ediyor. Karşınızda duran, kapağı açıldığı anda,
sahip olduğu beyaz şişeyle zıt karakterde bir koku püskürtmek için hazır ve nazır bekleyen bu parfüm de o ortaklığın son meyvesi. Bir araya gelişlerini ilk olarak karanlık bir
esansla kutlayan ikili, menekşe yaprağı, karanfil, gül, yasemin, vetiver, amber, siyah kimyon ve gaïac ağacı gibi kuvvetli notaları Antoine Maisondieu’nün burnuna emanet
etmişti. Bu kez Nathalie Feisthauer’in burnu ters köşeye
yatıyor, masum bir güzelliğe takılıyor ve Stephen Jones’un
evinin hemen önünde yer alan heybetli bir morsalkım ağacından ilham alıyor. Morsalkımın karanfili andıran biberli
kokusundan etkilenen Jones, floral iskeletinin altında şehvetli bir karakter gizleyen Wisteria Hysteria isimli ikinci
parfümünü, Kawakubo ile yarattıkları ilk beyaz şapkaya
adıyor. İkilinin işlerini ayrı ayrı (ya da beraber) takip edenleriniz kolay anlaşılır, basit bir şeyler beklemekten sevinerek vazgeçmiştir bile... Yine de biz parfümün zıtlıklarla
dolu bir zihin karmaşası olarak tanımlandığını, temiz ama
baştan çıkarıcı, tanıdık ama tuhaf, fütürist ama rokoko olduğunu eklemeden geçmeyelim. Parisliler, uzun bir süre-
dir Comme des Garçons’un ikinci evi olarak bilinen Trading Museum’da parfümle özdeşleşen bir ‘beyaz şapkalar
seçkisi’ne tanıklık ediyordu. İlki 1985 yılında tasarlanan
14 farklı şapka, Jones ve Kawakubo’nun tasarım aşkını da
kutlar nitelikte. Sergiyi kaçıranlar Comme des Garçons
butiklerinde ya da Stephen Jones’un Londra’daki butiğinde bu aykırı esansı daha yakından tanıyabilirler. Wisteria
Hysteria için Henry Pincus’un yarattığı iki dakikalık özel
film de görülmeye kesinlikle değer.
NEWS.
ART BASEL REHBERİ
Yazı ÖZLEM ÜNSAL
-10-
Yaz gelince çağdaş sanat sektörünün hızının kesildiği düşünülür… Aksine, her yıl haziran ayının ortası, sanat dünyasında Art Basel’e gitmek üzere kırmızı kalemle işaretlenir. Neredeyse bir haftayı kaplayan bu fuar, gözünüzü
sanata bütün yaz yetecek kadar doyuracak kapasitede. Bu
yıl 45. kez gerçekleşecek olan Art Basel, kapılarını 19-22
Haziran arasında 300’den fazla galeri ve binlerce sanat
eseri ile izleyiciye açıyor.
Her yıl milyonlarca dolarlık satışın gerçekleştiği, özel jetlerin birinin inip diğerinin kalktığı, 60 bin kişi tarafından
ziyaret edilen fuarda bu yıl Türkiye’den sadece Rodeo Gallery yer alıyor. Fuara gittiğinizde üç müzeyi üst üste gezmiş
gibi oluyorsunuz, hele bir de ilk defa gidiyorsanız bu bir
kültür şoku sebebi… Bu yüzden, etkin bir Basel deneyimi
için, fuara gitmeden önce mutlaka yapmanız gerekenleri
sizin için listeledik;
• Art Basel uygulamasını iPad ve/veya akıllı telefonlarınıza indirirseniz, fuara gitmeden önce hangi katta, hangi
holde, hangi galerinin olduğunu ve hangi eserleri sergilediğini bilebilirsiniz. 60 binden fazla kişinin ziyaret ettiği
fuarda 300’den fazla galerinin 40 bin civarında sanat eserini sergilediği düşünülürse bu uygulama hayat kurtarıcı
olabiliyor. Fuarı gezerken de işinize yarayan bu uygulama
sayesinde özellikle satın almak isteyeceğiniz işleri tespit
etme ve işaretleme imkanına da sahipsiniz.
• Eğer satın almayı düşündüğünüz bir veya birden fazla sanatçının işi varsa, öncesinde mutlaka sanatçının geçmişi,
dönemleri, üretim biçimi ve tabii ki daha önce gerçekleşen
2
satış rakamları hakkında bilgi sahibi olmakta fayda var.
Günde milyon dolarların el değiştirdiği, satışların VIP ön
izlemede hızlıca gerçekleştiği bir ortamda bilgi, gücünüz
olabilir. Fuarda, 7 bin euro’ya da 7 milyon euro’ya da iş olduğunu unutmayın.
• Art Basel VIP Card önceden adresinize teslim ediliyor,
mutlaka yanınıza alın, aksi takdirde alanda problem yaşayabilirsiniz. Hangi tür karta sahip olduğunuza dikkat edin
çünkü hepsi için ayrı ayrı fuar etkinlikleri ve farklı imkanlar söz konusu.
• Eğer VIP Cardınız yoksa biletle giriş yapabiliyorsunuz,
bilet kuyruğu beklemek istemiyorsanız -ki onlarca metreyi
buluyor- online bilet satın almanızı öneririz.
1: Galerie St. Etienne, Paula Modersohn-Becker, Two Little Girls in
Front of Tree Trunks, 1905, Courtesy Galerie St. Etienne, New York
2: Galerie Michael Haas, Francis Picabia, French Cancan, 1941-43,
Courtesy the artist and the gallery
3: Galerie Tschudi, Su-Mei Tse, Dong, Xi, Nan, Bei (East, West, South,
North ), 2006, Courtesy the artist and the gallery
1
3
4
• Yanınıza bolca kartvizit alın, sürekli yeni insanlarla tanışıyorsunuz ve kartınız yeni yüzünüz.
• Fuarı gezerken ne giyilir? Art Basel için dünyanın dört
bir köşesinden gelen yüzlerce uçak ve 600 özel jetin indiği havaalanına girer girmez fuar atmosferi hissedilmeye başlıyor. Fuarda ayakkabılar genelde düz, rahat ve şık
modellerden tercih ediliyor. TODS’un ve Prada’nın ayakkabı konusunda başı çektiğini söyleyebiliriz. ‘Smart casual’ tarz, hem gündüz fuarı gezerken hem de davet ve after
party’lerde işinizi kolaylaştırıyor. Fuarda gezerken çantalara gözünüz ilişebilir; Hermès Birkin’lerin fuar kapısında
bedava dağıtıldığını veya fuarın sponsoru olduğunu düşünmeniz normal...
• Son olarak, otel rezervasyonunuzu mutlaka çok ama çok
önceden yaptırmazsanız, kendini 4 yıldızlı diye satan ve
binlerce euro ödeyeceğiniz, fuara gitmek için bir o kadar
daha para harcayacağınız bir otelde konaklamak zorunda kalabilirsiniz. Messeplatz çevresindeki otelleri tercih
ederseniz arada bir küçük kaçamaklar yapıp dinlenme imkanına sahip olabilirsiniz. İkinci alternatif ise tramvayla
gidebileceğiniz güzergahtaki otelleri tercih etmek.
4: Mathieu Malouf, Art Positions
5: Galerie Carzaniga, Wilfrid Moser, Reaumure, 1962, Courtesy the
artist and the gallery
6: Galerie Gisèle Linder, Carmen Perrin, Worried about you, 2013,
Courtesy the artist and the gallery
-11-
5
6
NEWS.
GELECEK ARTIK ESKİSİ GİBİ DEĞİL
Yazı HÜLYA ERTAŞ
İlki 2012’de gerçekleştirilen İstanbul Tasarım Bienali,
bu yıl 18 Ekim-14 Aralık tarihleri arasında düzenlenerek
yine İstanbul’a tasarım dolu günlerle hareket kazandırıyor. Küratörlüğünü Zoë Ryan’ın üstlendiği bienalin teması Paul Valery’nin bir metninden yola çıkıyor. Gelecek
Artık Eskisi Gibi Değil başlığıyla Ryan, unutulmaya yüz
tutmuş olan manifestoları yeniden gündeme getirmeyi
amaçlıyor. Tarih boyunca, özellikle de modernizmin doruk noktasını yaşadığı 20. yüzyıl başlarında radikal fikirleri tetikleyen, mimarlık ve tasarım başta olmak üzere
şiir, resim gibi sanatın pek çok alanına yön veren manifestolar, her şeyin bulanık bir perde ardından okunduğu, keskin görüşlerin hızla yumuşatıldığı günümüzde
yeniden gündeme geliyor.
Bienal, Galata Rum Okulu’na odaklı bir sergi ve etkinlikler bütünüyle iki ay boyunca yerel ve küresel üretimleri gözler önüne sermeyi hedefliyor. Başlığının da vurguladığı gibi İstanbul Tasarım Bienali, bu yıl geleceği hayal
ederken gündelik yaşama ve yenilikçi yaklaşımlara değinen işlerin öne çıktığı bir platform olacak. Bienal, akademi programı, atölye çalışmaları, tasarım yürüyüşleri,
yaratıcı film kuşağı, seminer ve paneller gibi etkinliklerle zenginleştiriliyor. İKSV tarafından düzenlenen bienalin sergi mekanı, Superpool; katalog ve görsel kimliği,
Project Projects tarafından tasarlanırken, tanıtım kampanyasını ise Alametifarika üstleniyor.
NEWS.
BİR DENGE MUHASEBESİ
Yazı KORAY CANER ÖZTÜRK
2
-141
Atlas’ın dünyayı omuzlarında taşırken arada bir silkelenmesinden midir bilinmez, insanoğlu denge konusunda
hep bir hassasiyet içerisinde. İki adam boyu yükseklikte
gerilmiş bir telde cambazın dengesini bozmadan yürüyebilmesini çocuk şaşkınlığıyla izleyen de, bir gökdelenin
96. katındaki gözetleme terasında onca güvenlik önlemine
rağmen içi titreyen de hep aynı insan olagelmiştir. Zaman
zaman ayağının yerden kesilmesi hoşuna gitse de, genelde
yere sağlam basmayı tercih eder insan. Hal böyle olunca,
onu dengede tutan -ya da duruma göre dengesini bozanayakkabılar üzerine birkaç söz söylemek de kaçınılmaz hale
geliyor.
Aslında her şey, Céline İlkbahar-Yaz 2014 koleksiyonunda
yer alan, topuk niyetine parlak bir küre kullanılan ayakkabıların dergi sayfalarında “önerilenler” arasında daha sık
görünmesiyle başladı. Anlaşılan o ki, moda editörleri son
birkaç yıl içerisinde podyumlarda sıkça gördükleri sıra dışı
modelleri sıradan insanların kullanımına sokmaya kararlı.
Aynı şekilde tasarımcılar da ayakkabı kavramının sınırlarının ne kadar zorlanabileceğini göstermek için bir yarış
içerisinde.
Günümüzün aykırı tasarımlarının pek çoğu, daha önce eşi
benzeri görülmemiş bir iş yaptığı iddiasından çok uzakta.
Prada’nın geçtiğimiz yaz boyu konuşulan ve geyşa takunyalarından esinlenen platformlu ayakkabıları, sadece yüzyıllarca etkili olmuş bir kültürün yeniden yorumlanmasından
ibaret. Aynı şekilde podyumda ilk kez fotoğraflandığı andan
3
itibaren çok konuşulan Alexander McQueen’in Armadillo
ayakkabıları, deforme olmuş hastalıklı bir armadillonun
moda dünyasına yamanmış halinden öteye gidememekte.
Tabii bir farkla; Armadillo ayakkabılar, kullanıcısına büyük
bir acı verdiği ve nasıl olup da dengeli bir yürüyüş sağlayabildiği sorgusuyla uzun bir süre dilden dile, sayfadan sayfaya dolaşmıştı. Bu benzerlikler, tekrarlar, “mış gibi” ol-
4
malar kaçınılmaz; ancak işin içerisine biraz daha heyecan
katan, yeni bir arayışa yönelen isimler de yok değil.
15. yüzyılda Venedik’te, 19. yüzyılda Osmanlı’da soyluların kullandığı yüksek platformlu ayakkabılar ile Noritaka Tatehana tasarımları arasında bir bağlantı kurmak
için çok derin araştırmalar yapmanıza gerek yok. Yine de
Tatehana’nın farklılık aradığı konusunda hepimiz hemfikiriz. Bir tasarımın bütün destek dinamiklerini alt üst edecek şekilde en temel dayanaklarından birisini yok etmek,
-bizim konumuzda bu temel dayanak ayakkabının topuğu
oluyor- her zaman sınır zorlayan ve dikkat çeken bir hareket olmuştur. Bu eksikliği hangi parçayla, nasıl bir matematikle, ne tür bir materyal oyunuyla tamamladığı bir türlü
anlaşılamayan Tatehana tasarımı ayakkabılar, Lady Gaga
gibi sıra dışı isimler sayesinde moda takipçilerinin radarına girmiş ve “dengeli” dünyalarını birkaç Richter ölçeğinde sarsmıştı.
Bir o kadar sarsıcı başka bir çalışmaysa ayakkabı tasarımcısı René van den Berg ve sanatçı Leanie van der Vyver iş
birliğinden doğan Scary Beautiful adlı ters ayakkabılardı.
Kadınların mükemmellik uğruna çektiği acıları da diline
dolayarak farklı bir şeyler söyleme derdine düşen bu iş sayesinde moda dünyasının limitleri hakkında düşünülmeye
başlanmıştı.
1: Céline Spring 2014
2: Armadillo, Alexander McQueen
3 & 7: Mojito Shoe by Julian Hakes
4 & 6: Noritaka Tatehana
5: Scary Beautiful by Leanie van der Vyver
-155
Kadınların dünyasının -neredeyse- merkezinde olan ayakkabıların estetikten giderek uzaklaşması, bu yeni arayışların ve sınanan limitlerin bir sonucu gibi görünmeye başlamıştı ki İngiliz bir mimar, Julian Hakes, The Mojito Shoe
adını verdiği ayakkabıyla bazı eksikliklerin estetiğe olumlu dönüşü olabileceğinin altını bir kere daha çizdi. Ayağı
saran bir bant gibi görünen ve olabildiğince az malzeme
kullanılarak üretilen bu ayakkabılar gösteriyor ki, tasarım
tatmini ve mimari arayışlar buluştuğunda, özgün ve akılda
kalıcı sonuçlar elde edilebiliyor.
Belki bin yıldır süregelen denge arayışının, gezegeni sırtında taşıdığına inanılan dev Atlas’tan yola çıkıp, dönüp dolaşıp, moda ve mimariyi buluşturan bir karışlık ayakkabılara
kadar gelmesi, durumun ehemmiyetinin göstergesi gibi,
öyle değil mi?
6
7
NEWS.
RIVA AQUARAMA LAMBORGHINI,
NOSTALJİK BİR MESAJ
Yazı ALİ TÜNAY
-16-
İtalya zor bir dönemden geçiyor. Gençleri iş bulamıyor,
siyasi istikrarsızlık kendi içinde bir istikrara dönüşmüş
durumda, ve bütün bunların ortasında 39 yaşındaki yeni
başbakan Matteo Renzi herkesi tatmin edecek bir düzen
kurmaya çalışıyor. Dışarıdan bakıldığında görüntü bu. Ancak unutmamamız gereken bazı şeyler var. İtalya yaklaşık 2
trilyon dolardan fazla gayrisafi yurtiçi hasılası ile dünyanın
en büyük on ekonomisinden biri. İtalya’nın bir başka özelliği ise çalışan nüfusun yüzde sekseninin küçük ve orta ölçekli işletmeler tarafından istihdam edilmesi. İtalya’ya ait
aklımızda ne kadar tasarım harikası ürün varsa temelde bu
işletmelerin elinden çıkıyor. Örnek vermek gerekirse, söz
konusu ürün üzerinizdeki bir takım elbise veya evinizdeki
espresso makinesi olabilir. Bu yazının konusu da, İtalyan
ekonomisinin yukarıda belirttiğimiz özelliklerini en iyi şekilde yansıtan müthiş bir sürat motoru.
Denizcilik tarihine geçmiş bir tekne olan Riva Aquarama,
1962 yılında piyasaya sürüldü. İtalya’nın köklü şirketlerinden Riva tarafından üretilen teknenin kaderi ise 1968 yılında değişti. Bu harika tasarıma sahip olmak isteyen Ferruccio Lamborghini -Lamborghini otomobil fabrikasının
kurucusu olarak okuyunuz- 1963 yılında dünyanın en gelişmiş 12 silindirli otomobil motorlarını üretiyordu. Haklı
olarak Ferruccio Lamborghini ürettiği mühendislik harikası bu motorlardan iki tanesini Riva Aquarama’da kullanmak istedi. Sonuç, 1968 yılında üretilen, türünün tek örne-
-17ği, tamamen İtalyan yapımı Riva Aquarama Lamborghini
olarak ortaya çıktı. Lamborghini’nin Aquarama’sı bugüne
kadar üretilen en hızlı Riva Aquarama olmuştu. Ferruccio
Lamborghini’nin ölümünden sonra, teknesi uzun yıllar
ortalıkta gözükmedi. Ancak dört yıl önce Hollandalı bir
koleksiyoncunun eline geçti ve bu harika sürat motorunu
yenileme süreci başladı. Ferruccio Lamborghini müzesinde yer alan orijinal motorun da incelenmesinin ardından
aynı özelliklere sahip motorlar geliştirilerek, tekneye tekrar monte edildi. Artık Riva Aquarama’nın iki adet Lamborghini 4.0 12V motoru vardı. Testlerden sonra İtalya’ya
gönderilen tekne suyun üzerinde Riva teknelerinin zarafeti
ve Lamborghini’nin asfalt zeminde görmeye alışkın olduğumuz müthiş gücü ile yüzmeye hazırdı. Toplam 769 adet
üretilen model, Riva Aquarama’ların içindeki özel yerini
tekrar almıştı.
Kuşkusuz, bu efsanevi teknenin yenilenme süreci de kendi içinde bir başka hikaye. Hollanda’da dünyaca ünlü Riva
World tarafından yenilenen teknenin üzerinde üç sene boyunca çalışıldı. Ferruccio Lamborghini Müzesi’nden motora ait bütün bilgi ve detaylar alındı ve müzenin de özel izni
ile bünyelerinde yer alan orijinal motor parçalarına ayrılarak incelendi. Tekne suya indirildiğinde ise bütün Riva teknelerinin babası Carlos Riva da test edenler arasındaydı.
Ortaya çıkan sürat motoru her ne kadar Hollanda’dan biraz
yardım almış olsa da, yine her şeyiyle bir İtalyan tasarımı ve
günümüzde tekne koleksiyoncularının rüyalarını süslemeye devam ediyor. Ayrıca “İtalya bitti!” diyenlere de nostaljik
bir mesaj verme görevini üstlenmiş gibi…
DESIGN.
-18-
Halit Berker
Zamanda Seyahat Eden Bir Tasarımcı
Son yılların en dikkat çeken, tespit etmesi en rahat ve içine daldıkça daha da fazlasını isteten
trendlerinden biri, kuşkusuz, retro... Modadan sinemaya, mimariden edebiyata, geçmişle
(daha doğrusu yakın geçmişle) içli dışlı olma hadisesi dört bir yanımızı sarmış vaziyette...
Özellikle, Mad Men gibi ikonlaşan bir diziyle televizyon ekranlarından evlerimize taşınan,
1950’li, 60’lı hatta 70’li yılların kendine has stili kaçınılmaz olarak yaşam alanlarında da
kendine yer bulmaya başladı. Biz de, Türkiye’de evlere retro kimliği kazandırma yolunda
önemli adımlar atan bir ismi, Halit Berker’i konuk ediyoruz ve onunla tasarımın retro halini
konuşuyoruz.
Röportaj NİL KOVACI
Fotoğraf HALİT BERKER’İN İZNİYLE
Farklı bir alanda kariyer yaparken tasarıma yöneldiniz. Biraz
bu süreçten bahsedebilir misiniz?
San Francisco’da reklam tasarımı dalında yüksek lisansımı bitirdikten sonra yaklaşık sekiz yıl birçok büyük ajansta sanat yönetmenliği yaptım. Yaratıcılık içgüdülerimle
yavaş yavaş arkadaşlarıma ve çevreme dekorasyon alanın-
da yardımcı olurken, bir yandan da kendi tasarlamış olduğum mobilyaları üretmeye başladım. Daha sonra, hobi
olarak başladığım iş, büyüyerek bugünlere geldi.
Nelerden ilham alıyorsunuz?
ABD’de öğrenim görürken yaşadığım evde bulunan retro
mobilyalar beni çok etkilemişti. Eski yıllarda tasarlanan
mobilyaların enerjisini ve taşıdığı hissi çok seviyorum.
Genelde 1950’li ve 60’lı yıllara olan ilgim de buradan kaynaklanıyor.
Retro olarak tabir edilen tarzın kilit unsurları neler?
Öncelikle kullandığınız ağaç çok önemli. Retro mobilyalar tarz olarak sade ve gösterişsiz olsalar da, ölçülerini ve
kullanacağınız ahşap-renk kombinasyonlarını iyi ayarlamanız gerekiyor. Ayrıca iğne ayak olarak tabir ettiğimiz
ayaklar retro mobilyanın olmazsa olmazlarındandır, o
yılların adeta birer simgesi haline geldiler.
Retro tasarımın son dönemdeki yükselişini neye bağlıyorsunuz?
Dünyada aslında böyle bir trend hiç olmadı. Çünkü yurt
dışında retro mobilyalar birçok tasarımcı tarafından zaten kullanılmaktaydı. Sadece Türkiye’de her alanda olduğu gibi bir anda moda diye tabir edebileceğim şekilde
yaygınlaştı.
Tasarımlarınızda farklı dönem ve stillere de yönelmeyi düşünüyor musunuz?
Şu an için işimi ve tarzımı en iyi şekilde yansıtmaya çalışıyorum. Farklı bir stil düşünmüyorum. Gelecek dönem
planlarım arasında yine aynı tarzda çocuk mobilyası yapmak var.
Size göre ideal bir ev düzenlemesinde doğru kombinasyonun
anahtarı nedir?
Bir evi düzenlerken, önce plan yapmanız ve sistem kurmanız gerekiyor. Her bir parçanın çözüm sırası var. Önce
büyük parçalara karar vererek evin tarzını belirlemeniz
-19-
DESIGN.
lazım. Daha sonra bunlara uyum sağlayabilecek diğer
parçaları seçebilirsiniz. Burada kilit nokta farklı tarzdaki
mobilyaları kombinlerken uyuma dikkat etmeniz.
Çalışmalarınıza yurt dışından talep oluyor mu?
Bu tarz talepler alıyorum ancak tüm mobilyalarımı kişiye
özel ürettiğim için yurt dışına göndermek benim için pek
uygun olmuyor.
Tasarlamaktan en çok keyif aldığınız ürün hangisi?
Genellikle konsol ve büfe yapmayı çok seviyorum. Farklı
ağaçlarla lake renkleri kombinlemek hoşuma gidiyor.
En popüler tasarımınızı da merak ediyoruz.
Dery-hall ve Buff konsol diyebilirim. İkisi de imza attığım
tasarımlar arasında yer alıyor.
Markalarla çalışmak yerine kendi atölyesini kurup tasarım ve
üretim yapmak isteyen yeni tasarımcılara neler önerirsiniz?
Böyle bir risk alacaklarsa, yaptıkları işe gerçekten inanmaları gerekir. Öncelikle, tasarımlarını müşteri nezdinde beğeniye sunmalarını öneririm. Bunu yapmak için de
mevcut tasarım atölyeleri ile görüşüp ürünlerini konsinye
sergileyebilirler, ve talebe göre kendilerine bir yol haritası
çizebilirler. Türkiye’de istediğiniz kalitede ve titiz üretim
yaptırmak çok zor, belli standartları tutturmanız gerekiyor. Tasarımlarınızı hayata geçirmek de ayrı bir birikim
ve deneyim gerektiriyor. Dolayısıyla, sanıldığından daha
zorlu bir süreç söz konusu.
Son olarak, sadelik size ne ifade ediyor?
Genelde şatafat ve gösterişten uzak bir kişi olarak sadelik benim için her şeyden önce geliyor. Gerek mobilya tasarlarken gerekse bir evi dekore ederken, daha ne kadar
sadeleştirebilirim diye düşünerek bu konu üzerinde vakit
harcıyorum.
poltronafrau.com
Massimosistema,
Poltrona Frau R & D
Intelligence in our hands.
True beauty is more than skin deep. This is what we think at Poltrona Frau, which is why we
have always placed our trust in the skilful hands of our craftsmen, who lead every single
step of the manufacturing process and choose the very finest raw materials. This is our
way of offering you the best italian quality.
Ayazma Yolu Sokak No:5 Etiler T: 212-2636406 www.bms-tr.com
ARCHITECTURE.
-22-
Michael Pawlyn
Doğadan Esinlenen Tasarımlar
Konuğumuz, doğanın dehasını mimarlıkta kullanan “biyomimikri” alanında uzman, eko-mimar Michael Pawlyn. alldesign 2014 için İstanbul’a gelen Pawlyn, ekolojik mimarinin yapı
taşlarından biri olarak görülen Eden Projesi’ni de üstlendiği Grimshaw’da on yıl boyunca deneyim kazandıktan sonra, 2007 yılında, kendi mimarlık şirketi Exploration’ı kurdu. Pawlyn’le
biyomimikri ile sürdürülebilirlik arasındaki ilişkiden, bu ilişkinin gelecek potansiyellerine uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.
Röportaj HÜLYA ERTAŞ
Fotoğraf MICHAEL PAWLYN’İN İZNİYLE
1
Biyomimikri uzun bir geçmişe sahip, öyle ki bazıları bu kavramın köklerinin Leonardo Da Vinci’nin işlerine dek vardığını
belirtiyor. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında biyomimikrinin sürdürülebilirlik tartışmalarına nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz?
Biyomimikrinin tarihi, sürdürülebilirliğin bir terim olarak ortaya atılmasından çok çok öncelere dayanıyor. Yumurta kabuğundan esinlenilerek kubbe gibi tasarlanan,
biyomimikrinin ilk örnekleri eminim ki zamanın konvansiyonel teknolojisiyle başarılabileceğinden daha büyük binalar inşa etme tutkusuyla tetiklendi. Daha yakın
zamandan, hayvan tüylerine yapışan pıtraklardan esinlenilen Velcro gibi örnekler ise, sürdürülebilir faydalardansa pratik avantajlar sağlayan, basitçe geliştirilmiş yeni
çözümler. Bugün bizim sürdürülebilirlik olarak adlandırdığımız kavramla biyomimikrinin tarihsel örneklerinin
yakınlaşması, yüksek performanslı çözümler geliştirilmesiyle başladı. Bunun ilk örnekleri olarak yunusların
yüzme aerodinamiğini inceleyen geç 19. yüzyıl ve erken
20. yüzyıl yat tasarımcılarının biyolojiden yola çıkarak
geliştirdikleri tasarımlar sayılabilir.
şekillendiren çözümlere dönüştürülmesine dayanır. Modern mimarlar çoğu zaman doğayı konvansiyonel olmayan formlar ve sembolik çağrışımlar için kaynak olarak
kullandı. Eero Saarinen’in TWA havaalanı terminali ve
Frank Lloyd Wright’ın Johnson Wax binası bu yaklaşımla
mimarlıkta nasıl görkemli işlerin üretilebileceğinin bazı
örneklerinden. Çok fazla kişi tarafından kabul görmeyen
ezoterik bir gerçeklikte Le Corbusier, çağrışımlı sembolizmleri yoluyla doğal formlara çok sayıda gönderme yaptı. Biyomorfik ile biyomimetik arasında ayrım yapmak
zorunda olmamızın nedeni her biri için işlevsel devrime
gereksinimimiz olması, tabii eğer önümüzdeki birkaç onyılın ötesinde birtakım dönüşümler başlatmak istiyorsak.
İnanıyorum ki, karşılaştığımız zorluklar için gerekli çözümleri sunan biyomorfik değil, biyomimetik tasarımlar
olacak.
-23-
1 & 2: Eden Project, Geodesic Domes
1974 petrol krizinden sonra bugün, tüm dünya çevre dostu
çözümlere bir kez daha odaklanmakta. Bugünkü yaklaşımla,
1970’lerdeki arasında siz ne gibi benzerlik ya da farklılıklar
görüyorsunuz?
Ana fark şu: 1974 petrol krizinin çıkış nedeni maliyetti,
oysa şimdi iklim değişikliği, kaynakların tükenmesi, biyolojik çeşitliliğin kaybolması ve gıda güvenliği gibi pek
çok zorlu konu var. Günümüzde birçok zorluğu eş zamanlı olarak çözüme kavuşturan önerilere çok daha acil olarak
gereksinimimiz var.
Doğayı sadece görsel bir ilham kaynağı olarak ele aldığı halde
yine de biyomimetik tasarım olarak adlandırılan çok sayıda
örnekle karşılaşıyoruz. Sizce biyomimikri terimi yanlış mı anlaşılıyor?
Yapılması önemli olan bir ayrım biyomorfik ile biyomimetik yaklaşımlar arasındadır. Biyomorfik tasarım doğadaki şekilleri ya da desenleri baz alır, oysaki biyomimetik
tasarım bu formların arkasında ne yattığını anlamaya ve
sonrasında bu işlevsel anlamların insanın ihtiyaçlarını
2
ARCHITECTURE.
iyi mimar gördükçe bu durumun değişeceğini düşünmeye başladım. Avangarttan hala biraz direniş var ama eğer
günümüzün zorluklarının üstesinden gelmek istiyorlarsa
onlar da er ya da geç sürdürülebilirlik yaklaşımını kabul
etmek ve ona uygun yanıtlar üretmek zorundalar.
Çalıştığınız projelerden hangisi üzerinizde özel bir etki bıraktı?
Eden Projesi üzerinde çalışmak benim için harika bir deneyimdi, çünkü o süreçte cesur ve inovatif bir fikri geliştirip gerçek anlamıyla inşa edilebilir hale getirme konusunda çok şey öğrendim; yangın yönetmelikleri, güvenli
bakım, erişilebilirlik ve bunun gibi tüm kısıtlayıcı zorlukların üstesinden nasıl gelineceğini o projeyle gördüm.
Eden Projesi aynı zamanda çok bilinen bir proje, bu yüzden biyomimikrinin ne olduğunu açıklarken bu projeye
değinmek çok faydalı oluyor. Şu anda Büyük Sahra Orman
Projesi zamanımı ve zihnimi hayli meşgul ediyor. Bu proje iklim değişikliğinin etkilerinden ötürü büyüklükleri ve
sayıları artacak olan kurak bölgelerde çok olumlu farklı1 lıklar yaratma potansiyeline sahip.
Mimarlık haricinde, biyomimikri hangi alanlar için çözüm
önerileri getiriyor?
Biyomimikri spor ekipmanlarında, tıbbi tedavilerde ve
1 & 4: Biomimetic Office Building
2: Wood Green Animal Shelter Education Building
3: Plastiki Expedition Boat
-24-
2
Doğa ile kent arasındaki çekişme hala devam ediyor. Bunun
üstesinden gelmek için herhangi bir çözüm yolu görüyor musunuz?
Bu çekişmenin üstesinden gelmek için pek çok yol olduğunu düşünüyorum, bunlardan biri de özellikle bu konuyla
ilgili bir disiplin olan biyofilinin uygulanması. Biyomimikri işlevsel bir disiplinken, biyofili ise daha çok insanların
içsel olarak doğayla derin bağlantılarına işaret eden psikolojik bir terim. İnsanların doğayla düzenli bir iletişimleri olduğunda daha sağlıklı ve verimli olduklarını gösteren
çok sayıda deneysel çalışma var. Ayrıca biofilik prensiplerle tasarlanmış hastanelerde iyileşme oranlarında gözle
görülür artışların görüldüğü örnekler var. Mevcut yapılı
çevrelerini daha çok şehirciliğin biofilik formuna dönüştürmeye ve bu yolla gelişmeye kendini adamış sayısız kent
var, örneğin Singapur bunlardan biri. Biyomimikri ve biyofilinin birbirleriyle tamamen uyuştuğunu düşünüyor ve
ekolojik çağa uygun kentlerin yaratımında her ikisine birlikte başvurulacak olan bir gelecek öngörüyorum.
Sürdürülebilir mimarlık genellikle estetik olmamakla eleştiriliyor. Sizce de öyle mi? Sürdürülebilir mimarlığın daha estetik
olması için ne gibi yöntemler uygulanabilir?
Gerçek anlamıyla bakıldığında, aslında çok sayıda sürdürülebilir mimarlık örneği üretilmedi, örnekler ya sürdürülebilirlik ya da mimarlık bağlantılıydı, yani bu kavramların her ikisinin de bir arada ele alındığı proje sayısı çok
az. Yine de son birkaç yılda binaları biçimlendirmek için
gerekli çevresel faktörleri ele alan daha çok sayıda ve daha 4
3
ğımızda, üretim sürecinin yeniden düşünülmesinde en
önemli konu olan sürdürülebilir kimya alanında çalışan
bir kişi mutlaka ekipte oluyor. Disiplinlerarası çalışma,
doğru ekibi seçtiğiniz zaman, entegre çözümler geliştirmenin en iyi yolu olabiliyor. Süreçleri optimize etmek için
mimarın egosunu belirli oranda geri çekmesi gerekiyor ki
ekibe mimari vizyonu empoze etmektense onlardan en iyi
işin çıkabilmesi için bir orkestra şefi gibi çalışabilsin; ancak bu yolla sürece katılanların, kendilerini de güçlü hissederek bütüncül bir şekilde fikirleriyle projeye entegre
olmaları mümkün olabilir.
Gündelik yaşamınızda çevreyi korumak adına benimsediğiniz
davranış modelleri var mı? Mesleğiniz günlük yaşamınıza nasıl etki ediyor?
Seyahatlerimin pek çoğunu bisiklet ve trenle yapıyorum,
hiçbir zaman bir arabam olmadı. Haftada sadece bir kez et
yerim, kendim ve ailem için eski bir depo binası içindeki
bir katı düşük enerjili bir daireye çevirdim ve orada oturuyoruz. Öte yandan, erken yaşlarda duyarlılık kazanmaları
adına, çocuklarıma doğanın harikalarını göstermeye çalışıyorum.
5
ürün tasarımında oldukça kapsamlı bir şekilde kullanıldı. Köpekbalığı derisinin aerodinamik dokusundan yola
çıkarak tasarlanan mayolar çok başarılı oldu ve FINA
(Uluslararası Yüzme Federasyonu) tarafından yasaklandı
çünkü mayolar onu giyen yüzücülere çok büyük avantajlar
sağlıyordu. Ulaşım ağları tasarımında, işletme planlamasında ve yenilenebilir enerji sistemleri alanlarında biyomimikrinin pek çok uygulama yolu var.
Ar-Ge temelli projeler yapıyorsunuz ve çok sayıda farklı disiplinle birlikte çalışıyorsunuz. Sürdürülebilirlik üzerine tartışmalarda disiplinlerarası çalışmanın ne gibi faydaları olduğunu düşünüyorsunuz?
Her zaman biyologların ekibin bir parçası olmasını amaçlıyoruz, bunun dışında gerekli gördüğümüz disiplinlerden
başka uzmanları projeye dahil ediyoruz. Böylece örneğin,
bir kapalı döngü tekstil fabrikası için çalışmaya başladı- 6
7
5: Michael Pawlyn, Biomimicry in Architecture
6: The Douglas River Bridge, Exploration
7: Sahara Forest Project
-25-
NEWS.
LET’S CYCLE!
Yazı ASLI ARDUMAN
-26-
Bir şehre ayak bastığınız anda aklınıza ilk gelen şey bisiklet kiralamaksa, kendinizi mütemadiyen bisiklet sürmeye
uygun şehirlerde buluyorsanız ve hatta bu sene daha sık
bisiklete binmeye niyet edenlerdenseniz, Rapha Racing
markasıyla Thames & Hudson’ın iş birliğinin ürünü olan
bu şehir rehberi setini özellikle dikkate almanızı öneririz.
Detaylara inecek olursak, cep kitabı formatındaki bu şehir
rehberlerinin tasarımı ve içerdikleri metinlerin Max Leonard ve Andrew Edwards ikilisinin elinden çıkma olduğunu söyleyerek başlayabiliriz. Biri yazar ve diğeri grafik tasarımcı olan ikili, bisiklet tutkularından dolayı bu projeyi
büyük bir zevkle üstleniyorlar. Bu rehberleri kullanabileceğiniz şehirler ise, Amsterdam, Antwerp/Ghent, Barselona,
Berlin, Kopenhag, Londra, Milano ve Paris. Her kitaptaki
illüstrasyonların o şehrin yerlisi bir sanatçı tarafından yapılmış olması da hoş bir detay. Kafe ve restoranlardan bisiklet dostu mahallelere, detaylı haritalardan bisiklet rotalarına kadar, bir şehri bisikletle gezmeyi cazip kılan her
şeyi iç acıcı illüstrasyonlar eşliğinde bulmak mümkün. Bir
şehri tanımanın en güzel yolu, o şehri oranın yerlisi olan
biriyle gezmektir belki, ama bu rehberler de işte o kişinin
yerine geçecek kadar ‘cool’. Diğer taraftan, bir şehri bisikletle keşfetmeyi eğlenceli kılan aslında biraz da plansız programsız hareket etmek, City Cycling seti de bunu
göz önünde bulundurarak sizi sıkıntıya sokmayacak rahat
rotalar sunmaya gayret ediyor. Aynı zamanda, bisikletle
girmemeniz gereken sokaklar veya bisikletinizi park etme-
nizin yasak olduğu noktalar konusunda da bilgi sahibi oluyorsunuz. Kısacası, o sırada bulunduğunuz şehirde sanki
yıllardır bisiklete biniyormuşçasına bilgili hale geliyorsunuz. Ayrıca, bu dokuz şehrin turistlerin uğrak noktası olmayan, çoğunlukla yerel halkın yolunun düştüğü mahalleleriyle ilgili de bilgi sahibi oluyorsunuz; mesela Londra’nın
Hampstead’i gibi. Her kitabın en arkasındaysa, o şehrin
bisiklet sürücülerine özgü alışkanlıklara dair gayet detaylı
bir rehber bulunuyor.
Uzun lafın kısası, Rapha City Cycling Guide Set, bisiklet ve
seyahat meraklılarının koleksiyonlarında bulunması gereken bir kitap seti. Seyahat etmek ve daha çok bisiklete binmek için yeni bahaneler arayanlara duyurulur.
NEF’İN KEYİFLİ YAŞAM KONSEPTLERİ
‘Nefes’ten ve nefesin yaşamın en büyük vazgeçilmezi oluşundan esinlenilerek yaratılan Nef, hayal ederek ve düşünerek yola çıkıyor. Başkalarının kurduğu hayaller ve belirlediği ihtiyaçlarla sınırlı kalmayarak, her çözüme yeni bir
alternatif üretmeye çalışıyor. Akılcı, mütevazı ama aynı zamanda rafine, özgün ve paylaşımın mümkün kılındığı bir
yaşam tarzını temsil ediyor.
Altında apartments, flats, residences, houses, dorms, suites ve offices olmak üzere 7 farklı seriyi barındıran Nef,
tasarıma verdiği önemle ve bu konuda diğer projelere ettiği
öncülükle, yapılmakta olan diğer tüm projelerden ayrışıyor. Patentli bir Nef keşfi olan “Foldhome” ve “Foldoffice”
konsepti ve projelerinde birlikte çalıştığı dünyaca ünlü mimar ve tasarımcılarla, tasarımın herkes için bir lüks değil
bir yaşam biçimi olmasını hedefliyor.
Nef olarak, yaşamın başladığı projelerimizde her ay Foldhome ünitelerinin birinde, çeşitli aktivitelerle, daire sakinlerine farklı tecrübeler yaşatmak ve keyifli zaman geçirmeleri için, değişik konseptler doğrultusunda aktiviteler
hazırlıyoruz.
Foldhome ünitelerinden Gusto odasında bir fincan kahvenin kırmızı kahve çekirdeklerinden başlayan hikayesini
öğrenmek ve dünyanın farklı köşelerinden gelen kahve lezzetlerini keşfetmek için Starbucks tarafından düzenlenen
ve kahve uzmanı eşliğinde gerçekleşen kahve tadımından,
özel hoca eşliğinde kendilerini müziğin ritmine bıraktıkları Latin dans derslerine, PS odasında ödüllü PlayStation
turnuvasından, özel Pilates derslerine ve terasta açıkhava
sinema keyfine kadar pek çok etkinlikle Nef’teki yaşama
keyifli anlar ekliyoruz.
-27-
DETAILS.
-28-
MIPIM’DE EV SAHİBİ NEF
Dünyanın en önemli gayrimenkul fuarlarından MIPIM’in
25. yıl açılış gecesine Nef ev sahipliği yaptı. Cannes’da düzenlenen fuarın açılışı Intercontinental Carlton otelinde
gerçekleşti ve uluslararası yatırımcılardan dünyaca ünlü mimarlara, sektörün önde gelen pek çok ismi ağırlandı. Böylesi anlamlı bir geceye ev sahipiliği yapan Nef’in Yönetim
Kurulu Üyesi Erden Timur, dünyanın en önemli yatırımcı
ve gayrimenkul kuruluşlarının yöneticileri, yerel yönetim
temsilcileri ve bürokratların katılımına sahne olan MIPIM’in
Türkiye’nin tanıtımına da hatırı sayılır bir katkıda bulunduğundan bahsetti. Alkaş’ın Türkiye temsilciliğini yaptığı fuarın 25. yıl açılış gecesinde 6000 kadar katılımcıya ev sahipliği
yapma fırsatını bu yıl ikinci kez elde eden Nef, Türkiye’deki
gayrimenkul sektörünün önemli bir oyuncusu olarak sektörün şampiyonlar ligi olarak nitelendirilen açılışa Türkiye
imzası atmış oldu. Erden Timur, “Açılış gecesi, dünyanın en
büyük gayrimenkul fuarında yurt dışı yatırımcıların ilgisini
Türkiye üzerine çekebilmek açısından çok önemli bir fırsattı.
Ülkemizin tanıtımına katkı sağladığımız için oldukça gururluyuz.” sözleriyle açılış gecesinin önemini vurguladı.
MIPIM’de dikkatleri Nef’in üzerine çeken sadece açılışa
ev sahipliği yapması olmadı. Özgün mimari yapısıyla Nef
standı, 20 binden fazla ziyaretçinin katıldığı fuarın en göze
çarpan stantlarından biriydi. Fuarın ilk gününde çok sayıda yatırımcıyı kendine çeken stant, ilerleyen saatlerde
MIPIM protokolünü de ağırladı. Protokolde yer alan Reed
MIDEM Genel Müdürü Paul Zilk, MIPIM Direktörü Filippo
Rean, Cannes Belediye Başkanı Bernard Brochand, Türkiye Marsilya Başkonsolosu Deniz Erdoğan Barım ve Borsa
İstanbul Başkanı İbrahim Turhan, yeni projeler hakkında
bilgi alırken, açılış gecesi sponsorluğu ve farklı tasarımıyla
ayrışan stanttan ötürü Nef ekibini tebrik etti.
NEF SPONSORLUĞUNDA
ULUDAĞ EKONOMİ ZİRVESİ
Nef bu yıl Capital ve Ekonomist dergileri tarafından düzenlenen ve katılımcıları arasında Başbakan Yardımcısı Ali
Babacan ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek gibi üst düzey
bürokratların da yer aldığı Uludağ Ekonomi Zirvesi’nin eş
sponsoru oldu. Uludağ Ekonomi Zirvesi siyaset, ekonomi
ve iş dünyasının önemli insanlarının buluşma noktası olarak dikkat çekiyor. Nef Yönetim Kurulu Üyesi Erden Timur,
50’nin üzerinde konuşmacının katıldığı ve yedi farklı oturumda ekonomik gelişmeler ve şirketler için farklı stratejilerin tartışıldığı zirveyi Türkiye’nin en önemli ekonomi
buluşması olarak nitelendirdi ve zirvenin kısa zamanda
global konuşmacıların ilgi duyduğu bir yapıya büründüğünün altını çizdi.
Nef olarak ülkenin lokomotif sektörlerinden birini temsilen, zirveye katılmaktan mutluluk duyduklarını dile ge-
tiren Erden Timur, Şubat ayı konut satışlarındaki yüzde
67.4’lük düşüşle ilgili saptamalarını da paylaştı. Bunda
ülkenin içinde bulunduğu seçim döneminin kendine has
yoğunluğunun önemli bir etkisi olduğunun altını çizdi ve
bu durumun markalı konut üreticilerinin lansmanlarını
seçim sonrasına ertelemelerine neden olduğunu ve zaten
konut satış sezonu içerisinde olmayan bu zaman dilimindeki tüketici eğiliminin döviz ve faiz oranlarındaki artışlarla daha da belirgin hale geldiğini belirtti. Önümüzdeki aylarda daha olumlu bir tablo bekleyen sektörde Türkiye’nin
2014 yılı içerisinde konjonktürel durumu ile ilgili tahminde
bulunmanın zor olduğunu, ancak Nef’in bu yıl ve ilerisi için
planlarının hazır olduğunu da ekledi.
-29-
DETAILS.
-30-
NEF 11’DE YAŞAM İZİ
İstanbul’da şehrin dinamizminden kopmadan bir yaşam
kurmayı hayal edenler için farklı bir yaşam konsepti sunan ve satışları kısa sürede tamamlanan Nef Kağıthane
11’de anahtar teslimleri başladı. Hem tasarımı hem de
konumuyla öne çıkan Nef Kağıthane 11, lüksü ulaşılabilir
fiyatlarla buluşturan Nef projelerinden biri ve kolay ulaşım
imkanlarıyla İstanbul’un iki yakasına da rahatça erişilebilecek bir noktada.
İstanbul’da kentsel dönüşümün en belirgin olduğu bölgelerden Kağıthane’nin çehresini değiştiren Nef Kağıthane
11, müstakil ev ve rezidans yaşamını birleştiriyor. Bunu
yaparken de özel ve ortak kat bahçeleriyle doğayı ev yaşamına dahil ediyor. Tüm Nef projelerinde olduğu gibi, bu
projede de kapı kolundan asansör tuşuna her türlü detay
incelikle tasarlandı. Nef Kağıthane 11’in, bir Nef keşfi olan
Foldhome konseptiyle de daire sahiplerinin tüm ihtiyaçlarına cevap verecek, birbirinden farklı 24 odayı bünyesinde
barındırdığını da hatırlatalım.
-31-
NEF ATAKÖY 22
Şehir merkezinde, yatırım değeri yüksek ve özgün tasarımlı projeler geliştirme hedefiyle yoluna devam eden Nef’in
yeni projesinde adres Ataköy. Eğitim, hizmet ve ticaret sektörünün en yoğun olduğu bölgelerden birinde yer alan Nef
Ataköy 22, bu yıl içerisinde satışa çıkıyor. Şehrin en yoğun
metro ve metrobüs hatlarına yürüme mesafesinde bulunan
proje Atatürk Havalimanı’na da 3 dakikalık mesafede.
Dünyaca ünlü mimarlık ofisleriyle çalışan Nef’in Ataköy
22 projesinde tasarımcı koltuğunda dünyanın en iyi 3 mimarlık ofisinden biri olarak gösterilen, Dali Müzesi ve Four
Seasons otellerinin mimarı olan HOK firmasının, karma
projelerde uzman Washington ofisi yer alıyor.
Geniş bir kitlenin farklı taleplerine yanıt verecek Nef Ataköy
22 projesi; 1 ofis, 1 rezidans, 3 konut ve 1 otel bloğu olmak
üzere toplam 6 bloktan oluşuyor. Projede home-office, konut ve rezidansların yanı sıra ‘luxury apartments’ olarak adlandırılan deniz manzaralı büyük metrekareli daireler de yer
alıyor. 25 bin m2’lik bir arazi üzerinde yer alan Nef Ataköy
22, çevresinde yer alan eğitim kurumlarına, iş merkezlerine ve İstanbul’un farklı noktalarına ulaşım kolaylığı sağlıyor. Proje; öğrenciler, genç profesyoneller ve çocuklu aileler
gibi geniş bir kitleye hitap ediyor. Nef’in diğer projelerinde
olduğu gibi, Nef Ataköy 22 de farklı ihtiyaçlara hitap eden
ve yaşamı zenginleştiren Foldhome üniteleriyle, bulunduğu
bölgeye yeni bir yaşam tarzı getirmeye hazırlanıyor.
DESIGN.
Tasarımın Başkentleri
-32-
Tasarım kentlerini, tasarımı kültürel değerlerle buluşturan,
barındırdığı yapılar, parklar, kamusal alanlar ve düzenlediği
çeşitli etkinliklerle adeta tasarıma saygı duruşunda bulunan
kentler olarak tanımlamak mümkün. Tasarım alanında
ilkleriyle Şanghay; kült mimarların şehre katkıları ve tabii ki
kuzey esintisinin etkileriyle Helsinki; tasarımı kültür ve sanatla
harmanlayan Berlin ve onu hep uçlarda yaşayan Kopenhag;
güney yarımkürenin tasarımla kendini hızla şekillendiren
şehri, 2014 Dünya Tasarım Başkenti Cape Town ve yine yakın
geleceğin tasarım başkenti olmayı hedefleyen Taipei, yazımıza
konuk olan kentler...
Yazı İMGE DÖNMEZ
1
Çin’in dinamosu: Şanghay
Şanghay, tasarım sektöründe sağlam bir temel ve geniş
bir yelpazeye sahip. Çin ve Asya’da tasarım endüstrisinin doğum yeri olan Şanghay tasarımda olduğu gibi pek
çok alanda “ilk”leri barındırıyor. İlk mimarlık firması, ilk
baskı şirketi, ilk tasarım şirketi, ilk mücevher şirketi, ilk
askeri tersane, ilk reklam, ilk karikatür... Hepsi ilk olarak
Şanghay’da doğmuş.
Şanghay, tasarım sektöründe geniş kapsamlı bir düzende,
üretim ve hizmet sektörleri için çeşitli hizmetler sunuyor.
Büyük tasarım kategorileri arasında, endüstriyel ürün tasarımı, mimarlık ve planlama tasarımı, moda tasarımı,
sergi tasarımı, baskı ve ambalaj tasarımı, reklam tasarımı,
yazılım tasarımı, karikatür ve oyun tasarımı, grafik tasarım ve takı tasarımı bulunuyor. Bunların hepsi, işleyen
endüstri, mimari, ekonomi, şehrin ve yaşamın her yerinde
hayat buluyor. Tabii ki bu olumlu yapı Şanghay’da tasarım
ve Ar-Ge sektörünün sürekli büyümesini sağlıyor. İnşası
yeni tamamlanan, dünyanın en yüksek ikinci gökdeleni
3
2
1: Shanghai Museum
2: Quingpu Pedestrian Bridge
3: Shanghai Financial Center
4: Shanghai Tower
Shanghai Tower mimaride sınırları zorlayan yapılardan
biri olarak bu şehirde tasarımın ne oranda rol aldığının
belki de en büyük kanıtı. Kule, Doğu Asya’nın önde gelen
finans merkezlerinden biri olarak Lujiazui bölgesinde yer
alıyor. Gensler Mimarlık tarafından tasarlanan Shanghai
Tower tam 632 metre yüksekliğinde. Şehirde bu ebattaki üç kuleden en yükseği olan yapının tamamlanmasıyla,
Şanghay’ın geçmişinin, bugününün ve geleceğinin somut
sembolleri oluşmuş oldu. Ayrıca kavisli cephesi ve spiral
formuyla adeta modern Çin’in dinamik yükselişini temsil
ediyor. Kısacası Şanghay, Çin, Asya ve dünyaya bıraktığı
yaratıcı tasarım anlayışıyla endüstrilerin gelişmesini daima teşvik edecek gibi görünüyor.
4
-33-
1
2
2014 Dünya Tasarım Başkenti:
Cape Town
-34-
Cape Town, Dünya Tasarım Başkenti olmak için teklif verdiğinde, halihazırda bir tasarım başkenti olduğunu iddia
etmiyordu. Bunun yerine, başvuruyu yapan yetkililer, tasarımı kentin dönüşümü için bir araç olarak kullandıklarını
söylüyorlardı. Çağdaş Cape Town, iki şehrin hikayesi: Biri
vahşi güzelliğin ve sofistike kozmopolitliğin bir kartpostal
anlatısı, diğeri ise yoksulluk ve kentsel yozlaşmanın yansıması. Bu iki hikaye temelde birbirinden ayrılmayan, aynı
umutları paylaşan ve aynı kaynaklara bağımlı olan, aynı geleceğe koşan dört milyonluk bir nüfusu bağlıyor.
Dünya Tasarım Başkenti 2014 programı, sadece bir etkinlikler dizisi değil. Şehir ve insanların gelişimi için yenilikçi
düşünme ve tasarımı kullanış biçimiyle değiştirmede bir
adım teşkil ediyor. Sosyal mühendisler tarafından, Cape
Town sakinleri için daha güvenli, daha verimli ve kapsayıcı
bir ev inşa ediliyor, şehir silüeti yeniden şekillendiriliyor.
3
1: Harbour Coke Statue
2: Gardens Cape Town
3: POD Camps Bay Hotel
4: National Taipei University of Technology
5: Gymnasium of the Hsindien High
5
Her şehrin kendine has bir karakteri vardır, Taipei de hiç
kuşkusuz bu şehirler arasında fazlasıyla ışıldıyor. Sadece 50 yıllık bir zaman diliminde, şehre sofistike bir taşıma
sistemi, uzman tıbbi bakım üniteleri kurulmuş ve şehrin
kalabalık yapısını kapsayan bir kentsel peyzaj yaratılmış.
Taipei’nin hedefi, hiç kuşkusuz, 2016’da tüm dünyaya,
vatandaşının taleplerini karşılamak adına bir şehrin nasıl
tasarımla adapte edildiğini kanıtlamak olacak. Şehrin tari4 hine de bakacak olursak zaten yıllardır süregelen bir değişim rüzgarının estiğini görebiliriz ve tabii ki bunu Tayvan’ın
2016 Dünya Tasarım Başkenti olma
politik, ekonomik, kültürel ve teknolojik merkezi olmasına
yolunda: TaIpeI
bağlayabiliriz.
Sıradaki durağımız Taipei’de şehir yönetiminin içine işle- Tasarımın duayenlerine göre Taipei, tasarım tarafından
miş tasarım kültürünün yavaş yavaş kentin yüzünü değiş- yönlendirilen bir şehir. Yenilik arayışı ve doğaya saygı aratirmekte olduğunu, bu sayede halka sunulan imkanların ve sındaki denge Taipei’yi 2016 Dünya Tasarım Başkenti olma
hizmetlerin kalitesinin de aynı şekilde yükselişe geçtiğini yoluna sokan ve onu bu konuda lider ülkeler arasına yerleşgörüyoruz.
tiren unsurlar olmuş.
7
6
Tasarım Kenti: Berlin
Berlin, yaratıcı ekonominin merkezi. Ajansları, ürün, mobilya ve endüstriyel tasarım endüstrisi, moda tasarımcıları, tasarım festivalleri, tasarım alanında birçok dükkan ve
atölyeleriyle Avrupa’nın göz bebeği. Şehirde tasarım odaklı çalışan 3.000’den fazla öğrenci bulunuyor. Diyebiliriz ki
Berlin, tasarım çeşitliliği, yaratıcılık ve disiplinlerarası yaklaşımla eş anlamlı bir Avrupa kenti.
2006 yılında UNESCO tarafından tasarım başkenti seçilmiş
bu şehir özellikle son 10 yılda tasarım alanında olağanüstü
bir gelişmeye sahne oldu. Raporlara göre, kültür endüstrisi
1827 kişiye istihdam sağlayan 380 milyon avroluk 2000 küsur işletme içeriyor. Paris, Milano ya da Londra gibi iyi kurulmuş ve bilinen tasarım merkezlerinin aksine, Berlin sürekli ilham alan ve değişim içinde kalan bir karaktere sahip.
Tüm bunların yanı sıra, şehir mimari tasarımlarda da sıra
8
dışı bir yol izliyor. Örneğin, bu yıl onaylanan bir projenin
Berlin’in en yüksek gökdeleni ve Almanya’nın en yüksek
konut kulesi olması bekleniyor. Gehry Partners tarafından
tasarlanmış ve hayata geçecek bu konut kulesi 150 metre
yüksekliğinde olacak. Gehry’nin tasarımı görsel anlatımda
güçlü ve Berlin’deki konumuyla alışılmadık, eksantrik bir
model olacak gibi gözüküyor.
6: Reichstag Dome
7: Berlin Central Station
8: DZ Bank
9: The Blue Planet
10: The Copenhagen Opera House
9
Mimaride uç tasarımlar şehri:
Kopenhag
Tasarımın beşiği bir başka Avrupalı ise Danimarka ve onun
başkenti Kopenhag. Son yıllarda geliştirdiği projelerle
dikkat çeken şehirde bu anlamda en çok öne çıkanlardan,
3XN a/s mimarlık tarafından tasarlanan ve iki yıl önce tamamlanmasıyla 73 yıllık National Aquarium’un yerini alan
‘The Blue Planet’, tasarımıyla tek kelimeyle büyüleyici.
Øresund’a bakan binanın mimarisinde girdap akımından
esinlenilmiş. Dıştan içe sarmal halinde 53 akvaryum bulunduran yapının girişi ise en ortasında bulunuyor. Dört tarafı
yansımalı bir havuzla çevrili olan yapıya aynı zamanda tüm
toplu taşıma araçlarıyla ulaşım sağlanabiliyor.
Bahse değer bir başka yapı ise, Danimarka halkına A.P.
Møller ve Chastine McKinney Møller Vakfı tarafından bağışlanan, Danimarkalı mimar Henning Larsen tarafından
-35-
10
tasarlanan, The Copenhagen Opera House. 41.000 metrekare alana yayılan bu opera binasının ana salonunun tavanı,
105.000 altın yaprakla bezenmiş. Bu da yaklaşık olarak 1,5
kilogram 24 ayar altına denk geliyor. Yarı İzlandalı yarı Danimarkalı ünlü sanatçı Olafur Eliasson ise tasarladığı üç dev
aydınlatmayla operanın fuayesine renk katıyor.
Bjarke Ingels Group (BIG) tarafından tasarlanan ve hayata
geçen ve Kopenhag ve Orestad’ın mimari şaheserlerinin modelini takip eden bir tasarıma sahip konut projesi 8TALLET’i
de listeye almakta fayda var, ancak Danimarka tasarımının en
önemli özelliklerinden biri de tasarımcıların kendi topraklarıyla sınırlı kalmak istememeleri. Bu yüzen, Sydney’in Opera
Binası, Paris’in La Défense bölgesindeki Arch of Humanity’si
gibi ödüllü ve herkesin bildiği yapıların da Danimarkalı mimarlar tarafından tasarlanmış olduğunu hatırlatalım.
XXXXX
1
Desıgn Dıstrıct: Helsinki
olmak için belki de en uygun ortamı sunan, şehrin merkezinde kurulu olan Design District. Tasarım mağazaları,
antikacılar, moda mağazaları, müzeler, sanat galerileri,
restoranlar ve showroom dolu bir alan, bir mahalle burası.
200’e yakın mekana ev sahipliği yapan bu bölgenin kalbinde, bir tasarım müzesi, Fin Mimarlık Müzesi ve Finlandiya
Tasarım Forumu, bir galeri ve en yeni Fin tasarım trendlerini sunan bir dükkan daha bulunmakta. Kendi haritasına
sahip olan, 25 sokak ve 200 mekandan oluşan Design District, Fin kent kültürünün kendine haslığını ve yaratıcılığını tüm ihtişamıyla yansıtıyor. Narinkka Meydanı’nda konumlanan ve 2012 yılında tamamlanan Kamppi Şapeli de
Dünya Tasarım Başkenti programı için geliştirilen, dikkat
çekici bir proje. Şehrin en hareketli noktalarından birinde
kısa süreli bir dinlenme ve sessizlik noktası olarak tasarlanan yapı din, yaşam tarzı ve sosyal statü ayırt etmeksizin
herkese kapılarını açan evrensel bir anlayış ortaya koyuyor.
2012 yılında Dünya Tasarım Başkenti seçilen Helsinki, bu
özelliğini gözler önüne seren sayısız yapıya ev sahipliği yapıyor. Eliel Saarinen ve Alvar Aalto gibi efsane mimar ve
tasarımcıları dünyaya kazandıran bu özel şehirde Aalto imzası taşıyan Finlandia Hall gibi modernist klasiklerin yanı
sıra çok sayıda güncel yapı da dikkatleri üzerine çekiyor.
Bir öğrenci projesi olarak hayata geçen, hayvanat bahçesinin ahşap gözlem kulesi bunlardan biri. Avanto Architects
projesi olan organik formlu bu kafes tipi yapıda Batı dünyasının dörtgen formlara olan eğiliminden uzaklaşıp, bulunduğu doğal ortama uyum sağlayacak akıcı bir form elde
etme üzerine yoğunlaşılmış.
Dünya Tasarım Başkenti seçilen Helsinki’de hayata geçen
bir büyük tasarım projesinden bahsetmemek olmaz: Fin
tasarımını yakından tanımak hatta en iyi tasarımlara sahip
-36-
1: Kamppi Chapel of Silence
2: Helsinki Zoo Lookout Tower
3: Finlandia Hall
2
3
NEWS.
-38-
DÜNYANIN SANATI LONDRA’DA BULUŞUYOR
Yazı SERHAT CACEKLİ
Frieze London, 1991 yılında çağdaş sanat dergisi frieze’i
kuran ikili Amanda Sharp ve Matthew Slotover’ın direktörlüğünde bu sene 12. yaşına giriyor. Dünya çapındaki
ünlü ve başarılı galerileri, koleksiyonerleri ve sanat takipçilerini bir araya getiren en büyük çağdaş sanat fuarlarından olan Frieze London, 16-19 Ekim tarihleri
arasında Londra’daki Regents Park’ta düzenleniyor. 3.
Frieze New York fuarından sonra çağdaş sanat dünyasının aktörleri ve izleyicileri bu kez Londra’da bir araya
gelmeye hazırlanıyor. Önümüzdeki aylarda katılımcı galerilerin ve detaylı programın duyurulacağı fuarın bu seneki seçici komitesinde Marcia Fortes, Cornelia Grassi,
Carol Greene gibi günümüz sanatına yön veren isimler
bulunuyor.
Frieze London bir fuar olmasının yanı sıra birçok programı da çatısı altında barındırıyor. Fuar için özel olarak
üretilecek eserlerin ve açık alanda gerçekleştirilecek
projelerin finanse edildiği Projects; sanat tarihçileri, teorisyenleri, sanatçılar ve küratörlerin konuşmalar yapacağı Talks; seçilen sanatçıların fuar için üretilmiş video
ve film işlerinin yer alacağı Film; genç galerilerin sergilediği yeni sanatçıları ve işlerini keşfetmek isteyenleri
heyecanlandıracak olan Frame alt başlıkları, izleyicilerin sanatla dolu bir hafta geçirmeleri için özenle plan-
lanmış. Frieze London’ın küratörlüğünü ise beş yıldır
The Serpentine Gallery’de Programlar Küratörlüğü yapan Nicola Lees üstleniyor. (Lees’in daha önceki Frieze
London fuarlarına paralel olarak Hans Ulrich Obrist ile
birlikte organize ettiği iki günlük Serpentine Marathons
etkinlikleri büyük ilgi görmüştü.) Geçtiğimiz seneki organizasyondan farklı olarak, ayrıca katılımcı projelerin
yer alacağı, fuarın temasına uygun performansların ve
gösterimlerin yapılacağı, fuara hareketlilik getirecek
yeni bir bölüm de yer alıyor. Live başlığı altındaki interaktif yerleştirmeler, mimari müdahaleler, performanslar ve disiplinlerarası işler; kafe, koridor veya oditoryum
gibi fuarın genel alanlarında da gösterilebilecek. Nicola
Lees ve fuarın seçim komitesi tarafından belirlenecek
Live galerilerinden stant ücreti de alınmayacak.
Frieze London bu sene bir ödüle de ev sahipliği yapıyor.
Frieze Artist Award 2014 adı verilen ödül, fuar alanı için
özel yapılacak olan bir sanat eserine ve sanatçısına verilecek. Daha önceki yıllarda verilen Emdash Ödülü (20112013) ve Cartier Ödülü (2006-2010)’nün bir benzeri
olan Frieze Sanatçı Ödülü; eserin geliştirme, araştırma
ve prodüksiyon masraflarını ve sanatçı ücretini karşılayan 20.000 £’luk bir bütçeye sahip. Sanatçı Hilary Lloyd,
küratör Nicola Lees ve İsviçre Teknoloji Enstitüsü ETH
Zürih’te yer alan gta sergilerinin direktörleri Fredi Fischli ve Niels Olsen tarafından değerlendirilecek olan başvurular sonrası ödülü kazanan sanatçı Haziran ayı içerisinde açıklanacak.
2012 yılından beri Frieze London’a aynı tarihlerde eşlik
eden Frieze Masters fuarında ise antik çağlardan modern sanata uzanan geniş bir zaman aralığına ait sanat
eserleri yer alıyor. Sanat tarihine güncel bir bakış açısı
getiren Frieze Masters’ta, 20. yüzyılda çalışmış sanatçıların kişisel sunumlarının yapıldığı Spotlight adı veri-
len bir bölüm de bulunuyor. Uzun sözün kısası; 30’dan
fazla ülkeden 150 civarında galeriye ev sahipliği yapması
beklenen Frieze London’ın, sanat takipçilerine çağdaş
sanatla dolu, unutulmayacak bir hafta yaşatacağı kesin.
-39-
DECORATION.
Benim Güzel
Ev-Ofisim
-40-
İşinizi yaşam alanınıza taşıyabilenlerdenseniz şanslısınız elbet.
Ama asıl önemli olan; ev ortamının rehavetine kapılmadan ve ofis
algısının monoton havasında boğulmadan dengeli bir çalışma
alanı tasarlayabilmek. İşin uzmanları, dikkatinizi dağıtacak
fazlalıklardan kurtulup rahat etmenizi sağlayacak ama bir o kadar
da sizi zinde tutacak tasarımları öneriyorlar. Doğru renkleri bulup,
en hızlı şekilde organize olabileceğiniz pratik çalışma köşelerini
yaratmak ise hiç de zor değil.
Yazı ELİF AKTİ
Günümüzde git gide yaygınlaşan ve kullanıcısının tamamen
kendi seçtiği çalışma ortamını yaratmasına fırsat tanıyan
ev-ofislerle çalışmayı zevkli ve stressiz hale getirmek mümkün. Tabii ki tüm iş alanlarında bu sistemi uygulamak söz
konusu olmasa da, özellikle iletişim, habercilik/yeni medya,
sanat, tasarım ve bilişim dallarında -ve daha akla gelmeyen
birçok alanda- iş yapan kişiler evden çalışmayı tercih edebilirler. Ancak, evden çalışma fikri kulağa oldukça güzel gelmesine rağmen, bazılarına göre disiplinsizlik, organizasyon
eksikliği ve yetersiz motivasyon ile eş anlamlı olabiliyor. Bu
olumsuz fikri ortadan kaldırmak ve evde çalışmanın kesinlikle çok zevkli ve kişinin özgürce yaratmasına olanak veren
bir sistem olduğunu anlamak için şimdi çalışma alanlarından bahsedeceğiz, yani “ev-ofis” kavramının ta kendisinden
ve son zamanlarda nasıl şekillendiğinden...
İyi bir ev-ofis ortamı yaratmak için belli başlı bazı püf noktaları vardır; yatılacak yerden, rahat kanepelerden uzak bir
yere konumlanması, dikkat dağıtacak seslerden uzak olması
gibi… Bunlar zaten bilip, tahmin ettiklerimiz. İşin asıl püf
noktası kendimizi iyi tanımaktan geçiyor. Kulağa oldukça
“yuvarlak” gelen bu cümle çalışma alışkanlıklarımızı bilmek; günün hangi saatinde daha aktif oluyoruz, çalışırken
elimizin altında neler bulunması gerekiyor, en çok hangi
araç-gereçle ilişki içindeyiz gibi anlamlara geliyor. Tabii ne
kadar süre bir işe odaklanıp onu sonlandırabildiğimizi bilmek, arada verdiğimiz molalardaki önceliklerimizi belirlemek ve hatta ev-ofis içinde kendimizi şımartacak sürprizlere
yer vermek de her zaman işe yarayacaktır.
Son zamanlarda birçok farklı alanda faaliyet gösteren firmanın ofislerini yenilediğinden, çalışanın rahatlığını ve mutluluğunu ön planda tutan çalışma alanları tasarlandığından
daha önce bahsetmiştik. Eğer işinizi ev-ofis sisteminde sürdürebilenlerdenseniz kendiniz için bu konforun çok daha
üstüne çıkmanız mümkün.
Dünyanın önde gelen tasarım markalarından Fritz
Hansen’in yaratıcı ekibine göre ev-ofislerde en çok önem
verilmesi gerekenlerden biri modüler ünitelerin varlığı. İşle
ilgili doküman, malzeme ve yer kaplayan/birbirine karışmaya hazır parçaları akıllı ve modüler tasarımlarla birbirinden
ayırmak mümkün. Çalıştığınız alanda yer kazanmanızı sağlayacak modüler dolap, raf sistemleri hem kolaylıkla organize olmanızı sağlar hem de hayatınızı kolaylaştırır. Örneğin,
modüler bir çalışma masası edinirseniz, istediğiniz yerine
-41-
1
2
3
1: Kristalia Shellf by Nest
2: Sphere Table, Vitra
3: Cappellini, Lotus Attesa Chair by Jasper Morrison
4: Joyn Office System, Vitra
4
DECORATION.
2
-42-
için ofis araç gereçlerinizi ayırmanızı sağlayacak pratik üniteleri dilediğiniz yere yerleştirebilirsiniz. Örneğin Vitra’nın
Uten Silo duvar ünitesi oldukça şık ve pratik ufak bir seçenek
1 ve size ilham verebilir. Kalemler, makas, gözlük ve benzeyeni bölmeler ekleyebilirsiniz. Sağına ya da soluna; hangi ri detayları bir araya getirmek için kutulardan da faydalatarafı kullanmak pratik geliyorsa, ufak bölmeler ya da çek- nabilirsiniz ama “vakit nakittir” diyenlerdenseniz her an
meceler ekleyip çıkartabilirsiniz. Bu özellikte bir masa, dağı- gözünüzün önünde olmasını isteyebileceğiniz eşyalarınızı
nıklığınızı toplamaktan öte her an elinizin altında olmasını oturduğunuz yerden elinizi uzatabileceğiniz bir uzaklıkta ve
isteyeceğiniz gereçleri de toparlar.
görünür şekilde düzenlemeniz en doğrusu.
Tasarımcı ve mimarlar ideal bir ev-ofisin en önemli özellik- Kişisel özelliklerinizden ve çalışma alışkanlıklarınızdan yola
lerinden birinin minimalizm olduğu konusunda hemfikir. çıkarak tasarladığınız ev-ofisinizde güncel bir renk isterseBunun sebebi tahmin edebileceğiniz gibi dikkatinizi dağı- niz şu sıralarda mekanlarda etkisini hissettiren ve uzun süre
tacak görsel bir kaostan, gereksiz uyaranlardan zihninizi de koruyacak gibi görünen retro-chic akımının şifrelerinden
korumak. Öncelikli olarak hangi temel mobilyalara ihtiyaç yararlanabilirsiniz. 1950’li ve 60’lı yılların yuvarlak hatlarıduyduğunuzu belirleyin. Bu, genellikle doğru ölçülerde ta- nı, mat ama sıcak renklerini ve geometrisini mekanlara mosarlanmış bir masa, en önemli özelliği ergonomi olan bir dernize ederek uyarlayan bu stil, minimalist felsefeyle fazsandalye ve mola verdiğinizde oturacağınız rahat bir koltuk lalıklardan arındırdığınız çalışma alanınıza ruh katmak için
olabilir. Bu temel parçaları raflar, gerekirse separatör görevi birebir. Kolay gelsin!
üstlenebilecek kitaplıklarla ve çok yer kaplamayan dolaplarla
desteklemeniz mümkün.
Çalışma masanız rahatlatıcı bir doğa manzarasına bakıyorsa
ne mutlu size; başka hiçbir şeye ihtiyacınız bile olmayabilir.
Ama çoğumuz şehirlerdeyiz ve bizi motive edebilecek doğal
manzaralardan uzağız. Masanız duvara dönükse dikkatinizi
dağıtmayan fotoğraflar, resimler, en sevdiklerinizin portreleri karşınızdaki duvarı süsleyebilir. Başınızı kaldırdığınızda
baktığınız duvarda sizi dinlendirecek obje ve resimlerin olması önemli. Ya da duvarlarda yumuşak tek bir rengi kullanabilirsiniz; tavsiyem uyarıcı özellikteki kırmızı ve tonlarından, dikkat çeken pembe, erguvan renklerinden kaçınmak.
Mor, siyah, füme gibi koyu tonlar da özellikle küçük bir ala3
nınız varsa karamsar bir etki yaratabilir ve tabii ki bu durum
çalışmanıza yansır. Bu yüzden renk seçiminde uçuk sarı, su 1: Uten Silo, Vitra
yeşili, kırık beyaz, pudra gibi dinlendirici tonları tercih et- 2 & 3 & 4 & 6: Kartell
mek olacak. Yaratıcılığınızı kullandığınız bir işiniz ve kişi- 5: Moooi
liğiniz varsa Pantone’nin bu seneki favorilerinden dazzling 7: Kartell, Sayl Work Chair by Herman Miller
8 & 9: Muuto
blue gibi iddialı bir rengi bile deneyebilirsiniz.
10: Vitra
Çalışırken en önemlisi kendi işinizi kolaylaştırmanız. Bunun
4
5
7
8
9
10
6
FASHION.
Podyumdan
Otel Odalarına
-44-
İsimlerine, kıyafetlerle kurdukları organik bağ sayesinde aşina olduğumuz moda tasarımcılarının bir başka hedefi de otel odaları.
Dünyanın neresinde olduğunuz fark etmeksizin, girdiğiniz herhangi bir otel odasında sizi niye hep aynı resmin karşıladığını merak
etmeye başladıysanız, artık opsiyonlarınız arasına Karl Lagerfeld
veya Diane von Furstenberg’in tasarımı otel odalarını da dahil etmelisiniz. Şu an itibarıyla en yakın tatilinizin hayalini kurma evresinden, dönüşünde anlatacağınız hikayeleri kurgulama evresine
geçmiş bulunmaktasınız.
Hazırlayan HAZAL ILGIM ÇELİK
Grand Piano Suite - Claridge’s, Londra
Diane von Furstenberg
“Gittiğim hiçbir yerde üç geceden fazla kalamam”. Bir insanın jetsetter mertebesini bile çoktan aştığının en basit kanıtı
olabilecek bu cümle Diane von Furstenberg’in hayatının merkezinde yer alıyor. Bu denli değişim arayan birinin oteller ve
odaları konusunda üstat olması da sürpriz değil. Duvarlardaki eserlerden yatak örtüsüne kadar tasarımcının zevki doğrultusunda tasarlanan odalar, içlerinde piyano ve ezber bozan genişlikte dolaplar barındırmalarıyla, alışılmış otel deneyimini farklılaştırıyor. Tasarımcı en sevdiği otelin Claridge’s olduğunu söylerken ‘bir doz objektifliğe ihtiyacı var mıydı?’
sorgulamasını yapmak ise otele karşı hisleriniz ne olursa olsun en doğal haklarınız arasında yer almaya devam ediyor.
Dior Suite - St. Regis, New York
Dior
Gri, turkuaz ve pembenin diğer tüm renkleri yeneceğini savunup, doğalın üstünlüğü için azılı bir kavga veren Dior bu
raundu kazanıyor. Neonlara açılan savaş, hızını hiç kesmeden önümüzdeki nesiller için de devam ederken, modanın asil
savaşçılarının konaklama ihtiyacını yine aynı renklerle kaplı bir otel odası karşılıyor. Paris’teki Avenue Montaigne’de
yer alan mağazaya benzerliği ile öne çıkan süit, üzerinde Dior giymiş kadınların olduğu, Bil Donovan imzalı tabloyu da
bayrağı olarak benimsiyor. Dior’un dünya üzerindeki hakimiyeti hala soru işareti olsa da, St. Regis’in on ikinci katına
hükmettiğinden emin olabiliriz.
FASHION.
Tortuga Bay Hotel, Dominik Cumhuriyeti
Oscar de la Renta
Oscar de la Renta, Punta Cana Resort için köklerine dönüyor ve Dominik Cumhuriyeti’nin doğu kıyısında, Tortuga Bay
Hotel’de karşımıza çıkıyor. 15 şık villada 30 süitin iç tasarımında imzası bulunan De la Renta, zarif stilini dekorasyonun en
ince detaylarına kadar taşıyor. Ahşap mobilyaların ve sadeliğin hakim olduğu süitler konfor ve ferahlık vadediyor. Bu süitlerden birinde kalmaya karar vermeniz durumunda ise, otelin VIP servisi uçaktan iner inmez, sizi pistte karşılıyor ve yolculuk boyunca herhangi bir şeyi düşünmenize gerek bile kalmadığından, gerçek hayatla bağlarınızı koparmamak için geçerli hiçbir bahaneniz kalmıyor. Oscar’ın, “sadeliğin ve lüksün en iyi hali” sözleriyle tarif ettiği Tortuga Bay Hotel, lüks ulaşım ve konaklama
deneyiminin yanı sıra, uçsuz bucaksız kumsalı ve baş döndürücü doğal atmosferiyle de unutulmayacak bir tatili garantiliyor.
Eloise - The Plaza, New York
Betsey Johnson
Konu Betsey Johnson olduğunda, bir insanın en temel özelliklerini tek bir sıfata sığdırmanın mümkün olabileceğini bir
kez daha fark ediyoruz. Sizin de aklınızdan aynı kelimenin geçtiğini inanarak açıklıyoruz: Pembe. Sevgili Johnson tasarımlarında nadiren de olsa başka renklere yer veredursun, Eloise süitinde bizi çok da şaşırtmıyor, zira odanın girişi ve
çıkışı arasında malum renk hakimiyetini koruyor. Adını Kay Thompson’ın yazdığı çocuk kitapları serisinden alan oda,
karakterin kitaptaki yaşamı ile gerçekliği birleştiriyor. The Plaza’yı ziyaretinizde deneyimi biraz daha şenlendirmek istemeniz durumunda ise Johnson’ın 70. doğum gününü burada kutlamak istediğini size tekrardan hatırlatıyoruz.
Alma Schlosshotel, Berlin
Karl Lagerfeld
Önceden de iç mekan tasarımı ile haşır neşir olmuş bir isimle karşı karşıyayız. Chanel mirasını devraldığı günden itibaren
Karl Lagerfeld, kendisinden beklenenleri sürekli olarak artırmayı başardı ve tasarım dehasını farklı alanlarda konuşturdu. Dönemin yöneticilerine hediye edilmiş olan bir kalede yer alan Schlosshotel im Grunewald da, sakinliğin hüküm
sürdüğü bir bölgede, iç mekan tasarımıyla Lagerfeld’i temsil ediyor. Otelin tamamının iç tasarımına direktörlük yapmış
olan Lagerfeld, asıl hünerini ise tamamen kendi imzasını taşıyan tasarımıyla Grunewald Suit’inde gösteriyor. Pembe ve
altın renklerin hakim olduğu odadaki renk paleti ikonlaşmış Chanel tüvitini andırıyor. Fransız mermerleri ile döşenmiş
banyo duvarları ise Lagerfeld’in elinden çıkmış pek çok şey gibi zamansızlığı simgeliyor.
Villa Suite - Round Hill Hotel & Villas, Jamaica
Ralph Lauren
Şu ana kadar görmüş olduğunuz bütün Ralph Lauren reklamlarını birer saniyelik geçişlerle gözünüzün önüne getirin.
Eğer bitirdiyseniz artık devam edebiliriz. Tasarımcının Amerikan tarzı yaşantının babası olarak algılanmasının sebeplerini anladıktan sonra, siz de bu hayatı deneyimlemek isterseniz, rotanızı Jamaika’ya çevirmeniz gerekecek. Tasarımcılar,
Karayipler’de yer alan villalarla deniz arasındaki mesafenin neredeyse sıfır, herhangi bir ziyaretçi ve dertleri arasındaki
mesafenin ise uçsuz bucaksız olması hayali ile yola çıkıyor. Eğer bir gün olur da Ralph Lauren tarzı Amerikan rüyasından
uzaklaşmak isterseniz biz sizi yine de burada bekliyor olacağız.
ARCHITECTURE.
-48-
Adolfo Suarez
Modern Şehrin Yaratıcı Mimarı
Nef projelerinde imzası bulunan mimar ve tasarımcılarla gerçekleştirdiğimiz röportaj serisinin
bu ayki konuğu İspanyol mimar Adolfo Suarez. Merter 12 ile ilk defa Türkiye’de bir projede yer
alan Milano merkezli mimarlık ve mühendislik ofisi Lombardini22 bünyesinde çalışmalarını sürdüren Suarez ile firmanın uzmanlık alanına giren perakende, rezidans ve konaklama
projeleri üzerine konuştuk. Kumdan kalelerle başlayıp, dünyanın dört bir yanında büyük çaplı
projelere uzanan mimarlık kariyeri hakkında sohbet ettiğimiz Suarez’e, son yıllarda kentsel
dönüşümün en kilit unsurları arasında yer alan alışveriş merkezleri konusundaki deneyimini
de fırsat bilip sorular yönelttik. Yanıtları takip eden sayfalarda…
Röportaj NİL KOVACI
Fotoğraf ADOLFO SUAREZ’İN İZNİYLE
1
Sizi mimarlığa çeken ne oldu? En büyük ilham kaynağınız
neydi?
Mimar olmaya, 12 yaşındayken bir “kumdan kale” yarışmasına katıldıktan sonra karar verdim. Yarışma çok güzel
bir kumsaldaydı. Ben de kumsalın arka planında yer alan
kiliseyi yapmaya çalışıyordum. O sırada hemen arkamdan bir ses duydum: “Bu harika! Bu çocuğun mimarlığa
yeteneği var”. Bu sözler bana bir perspektif kazandırdı.
Tanımadığım biri hiç de farkında olmadan zaten içimde
var olan bir şeye şekil veriyordu. Sonrasında bu tepkinin
anlamını idrak ettiğimde hiç tereddüt etmeden bu yolda
ilerlemeye başladım.
Çalışmalarınızı Lombardini22 çatısı altında sürdürüyorsunuz.
L22 ve DEGW Italia’dan oluşan ikili marka yapısı nasıl işliyor?
Lombardini22 perakende, konaklama, konut ve ofis binaları üzerine deneyim kazanmış bir İtalyan tasarım firması. İtalyan mimarlık firmaları arasında 4. sırada yer
alıyoruz ve şu ana kadarki çalışmalarımızdan dolayı hayli
gururluyuz. Bahsettiğiniz gibi, iki markalı bir yapılanmamız var. L22 perakende, konaklama ve konut projelerine,
DEGW ise ofis binalarına odaklanıyor. DEGW büyük firmalara, etkin ve etkili çalışma alanları sağlayarak, onların
performanslarını iyileştirme konusunda epey deneyim
sahibi. L22 ise tüm mühendislik hizmetleri ve sürdürülebilirlik belgelemelerini sağlıyor. Lombardini22, etrafında
yer alan tasarımın ve ilgi alanlarının karmaşıklığına yönelik bir farkındalıkla yola çıkıyor. Bu nedenle firmamız
farklı alanlardan profesyoneller ve farklı yeteneklere sahip kişilerden oluşuyor (6 partner: 2 mühendis, 2 mimar,
2 ekonomist). Bu ekip karmaşıklığa çapraz bir okuma
öne sürmeleri için bir araya getirildi. Bu stratejinin gayrimenkul sektöründeki krize rağmen başarılı olduğu ve
-49-
2
müşterileri daha fazla memnun ettiği bir gerçek. Bence
bu aynı zamanda L22 ve DEGW markalarının uyum içerisinde çalışmalarının da nedeni, zira farklı sektörlere yönelik farklı becerilere sahipler. Dahası, bu vizyon peyzaj,
aydınlatma ve benzeri uzmanlık alanlarının da bünyeye
alınma olasılığını artırıyor.
Ofisiniz son derece endüstriyel bir görünüme sahip. Hareketli
bir fabrikayı andırıyor. Ancak aynı zamanda bir sıcaklık da
yansıtıyor. Bunu nasıl elde ettiniz?
Eskiden matbaa olarak kullanılan bu endüstriyel alanı ilk
gördüğümüzde bizim için en doğru yer olduğunu anında
hissettik. O zaman bizim için epey, hatta fazlasıyla büyüktü ancak şu aralar ihtiyacımızı tam olarak karşıladığını
söyleyebilirim. Yapının netliğini ve alanın sadeliğini bulduğumuz şekilde korumaya çalıştık. Mekana daha fazla
ışık girmesini sağlamak için çatıyı indirdik ve zemin de
dahil olmak üzere tüm yüzeyleri beyaza boyadık. Ofisin
sıcak bir görünümü olduğuna dair yorumunuz bizi mutlu etti. Pek çok kişi buranın çok davetkar bir yer olduğunu
söylüyor. Bu da bizim elde etmek istediğimiz hissiyatla pa-
ARCHITECTURE.
ralel. Biz çalışma alanımızda mutluyuz. Bu enerjiyi içeride
hissetmeniz mümkün. Tüm partnerlerimiz bu alanı farklı
zamanlarda gördüler ancak hepsi de burayı gerçekten kurumsal bir alanı barındıracak bir yer olarak benimsedi.
Bana göre sahip olduğu sıcaklık, bu alanın farklı becerilerin entegrasyonuna yönelik vizyonumuzu gerçekleştirmeye elverişli, bereketli bir alan olmasından kaynaklanıyor.
Lombardini22’nin web sitesindeki biyografinizde profesyonel
süreçlere yardımcı olması için “pozitif çatışma” yaratmadaki
rolünüzün altı çiziliyor. Bunu biraz açabilir misiniz?
Çok sayıda mimar, mühendis ve profesyonelin aynı çatı
altında yer alıyor olması kişilik çatışmalarını da kaçınılmaz kılıyor. Aslında çatışmayı önleme gibi bir çabamız
yok. Ancak çatışmanın açıkta olmasını tercih ediyoruz.
Yani çatışmayı gizlemeye çalışan kimse olmamalı. Anlaşmazlık net ve görünür olduğu takdirde hep birlikte üzerinde konuşup en iyi çözümü belirleyebiliriz. Çözüme bir
konsensüs süreci üzerinden ya da ipleri ele alan tek bir kişinin kararlılığıyla ulaşıyoruz, ancak bu her zaman açık ve
yapıcı bir şekilde oluyor.
Özellikle alışveriş merkezi projelerinde deneyim sahibisiniz.
Son yirmi yıl içerisinde alışveriş kültüründe en büyük değişim
sizce ne oldu?
Bu soru hayli geniş ve yoruma açık. Avrupa kontekstinde toplumun nasıl daha karmaşık ve buna paralel olarak
tüketim faaliyetlerinde ne kadar sofistike hale geldiğini
görüyoruz. Satış kanalları hayli çoğaldı. Geleneksel mekansal formül halen geçerliliğini sürdürüyor ancak bunu
çok-kanallı mekan gerçekliğiyle bir arada yaşamaya zorunlu bir şekilde yapıyor. Mekan artık sadece bir satış alanı değil, aynı zamanda bir showroom kimliğine bürünüyor, ki bu da daha karmaşık süreçlere ihtiyaç duyan daha
sofistike bir kullanıcı deneyimine yönelik gerçekliği belirginleştiriyor. Bu aralar alışveriş deneyimini giysi alış- 3
-50-
4
verişiyle bağdaştırmak biraz fazla basite kaçmak oluyor
bence. Günümüzde yemekten dinlenceye, sanattan eğlenceye, kültürel olan her şey alışverişin kalbinde yer alıyor.
Alışveriş caddelerinin önemini kaybettiğini söyleyebilir miyiz?
Bizimki gibi kentsel Akdeniz kültürlerinde merkezi ana
cadde konsepti kaçınılmaz. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde
şehirlerde sadece insan trafiğine açılan tüm cadde projeleri başarılı olmuştur. Kentsel merkezlerin kalbinde, bir
alışveriş merkezinde elde etmesi son derece zor olan mekansal bir kalite mevcut. Hem gayrimenkul hem de “insani
deneyim” açısından devasa bir zenginlik söz konusu. Victor Gruen ABD’deki ilk alışveriş merkezlerini yarattığında
Avrupa şehirlerinin sahip olduğu kimliği kopya ederek,
ABD’de mevcut olmayan bir satış modeliyle yola çıkmıştı.
İstanbul inşaat sektöründe bir patlama yaşıyor. Bu da alışveriş merkezi sayısında bir artışa neden oluyor. Sizce birbirine
1: Armani, Milan
2: Forum Palermo, Italy
3 & 4: Luxury Shopping Mall
5
7
5 & 6 & 7 : L22 Studio
6
yürüme mesafesinde çok sayıda büyük alışveriş merkezi sürdürülebilir bir model olabilir mi?
İş dünyasında tüm teşebbüslerin bir risk yüzdesi vardır. Pazar talepkar ve seçicidir ve alışveriş merkezlerinin başarısız
olma olasılığı da her zaman mevcuttur. Bu sadece birbirine yakınlıktan doğan bir sorun değil, aynı zamanda kendi
spesifik hedeflerini yakalayamamakla da alakalı. Sektörün
kendisi son derece değerli, ancak bunun rekabete neden olması ve bazılarının bu rekabette yenik düşmesi de son derece doğal.
Alışveriş merkezi tasarımında kilit unsurlar neler?
Biz alışveriş merkezi tasarımının tüm süreçlerini açıklayan bir makale yayınladık. Burada da dile getirdiğimiz üzere, yapının şeklini belirlemeden evvel, sonucun
başarısında büyük önem taşıyan, maddi olmayan ve göz
önünde bulundurulması gereken bir yön var. Bir alışveriş
merkezinin mimarisini öngören çok sayıda unsur var ve
bunun çok iyi anlaşılması gerekiyor. L22’de alışveriş merkezlerinin gerçek dinamosu ya da başka bir deyişle makinenin çalışmasını sağlayan o önemli parça olarak kabul
ettiğimiz net bir vizyonumuz var. Erişilebilirlik, planlama, iş planı, yerleşim planı, hedef gibi çeşitli başlıklar etrafında şekillenen bir ön analiz söz konusu. Aslında biraz
da ofis binalarının tasarımını yönlendiren süreçlere benziyor: önce yapının randımanı üzerine bir çalışma gelir,
cephe tasarımı ise onu takip eder.
Son dönem projelerinizden Forum Palermo güncel sanatı değerlendirme şekli açısından öne çıkıyor. Bu fikir nasıl gelişti?
Konseptten ve sanat eserlerinin seçim sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?
Forum Palermo’nun her gün binlerce kişiyi kendine çekiyor olması hoşumuza gidiyor. Ayrıca sanatı insanlara
daha da yakınlaştırma fikrini seviyoruz. İnsanlar neden
sanatı sadece müze ve sanat galerilerinde görsünler ki?
Sanat onların olduğu yere gitmeli. Bu düşünceden yola
çıkarak, sanatçı seçimi projenin genel konseptine bağlı
gelişti. Palermo için tema Akdeniz’in kendine has ışığı ve
gölgeleriyle şekillenen kent meydanları oldu. Balıkçılardan ve insanla doğa arasındaki çatışmadan esinlenerek
ortaya çıkardığı son derece renkli çalışmalarıyla dikkat
çeken yerel bir sanatçıyla bir araya gelmeyi uygun gördük.
Söz konusu sanat olduğunda alışveriş merkezinin giderek
daha da sofistike bir mekana dönüştüğünü anlayabilen,
sanatın faydacı yanımızın ötesine geçen gündelik bir deneyimin parçası olduğunu idrak eden, aydınlanmış bir tüketici kitlesine ihtiyacınız var. Forum Palermo örneğinde,
“aşina olunan güzelliğin” aynı zamanda keyif alınabilir
güzellik olduğu inancından yola çıkarak, proje sahibine
yerel bir sanatçı ile çalışmasını önerdik. Bu fikirden de
Maurilio Catalano ortaklığına varıldı. O da mekanın grafik düzenlemesi konusunda bizimle iş birliği yaptı. Forum
Palermo aynı zamanda “kentsel” olarak kabul edilen bir
alışveriş merkezi deneyimi için mükemmel bir örnek teşkil ediyor. Küçük bir şehir, üç farklı meydan ve malzemeden doğal ışığın kontrolüne, ev sahibi mekanın kültürüne
göndermede bulunan bir tasarım; hepsi yerel kültürde var
olan anlamları yeniden inşa ediyor.
En dikkat çeken projelerinizden biri de Milano’daki Armani
Hotel. Lüks otel tasarımının incelikleri neler? Özellikle de Armani gibi ismi tasarım ve stille özdeşlemiş bir marka söz konusu olduğunda…
Anahtar kelimeler ‘ekip çalışması’. Giorgio Armani’nin
kariyeri boyunca elde ettiği başarılara ve farklı alanlarda
yeni ve zorlayıcı girişimlere atılma konusundaki istek-
-51-
DESIGN.
liliğine büyük saygımız var. Armani ekibi ve Emaar ile
karşılıklı bir etkileşim içerisine girmeyi başararak, Milano’daki Armani Hotel’i Giorgio Armani’nin vizyonu ve
yatırımcının hedefleri doğrultusunda tasarıma sadık kalarak hayata geçirdik. Bizim için zorlayıcı ancak tüm ekip
için kazanımı yüksek bir çalışma oldu.
-52-
Peki, Nef’le rotanız nasıl kesişti?
Nef, Türkiye’de karşılaştığımız en ilgi çekici ve açık fikirli
gayrimenkul firmalarından biri. İncelikli mimarinin, sadece o mekanların kullanıcılarına değil, tüm şehre sağlayabileceği katma değer anlayışının yakalanabildiği bir
gerçeklik sunuyorlar. Nef’le çok iyi anlaştığımızı düşünüyorum! Her anlamda iyi tasarlanmış objeler üretmeye istekli, net bir vizyonu olan bir müşteri ile projelerine değer
katabilen bir tedarikçi arasında oluşan mutlu bir birliktelik söz konusu.
Nef Merter 12 projesinden kısaca bahsedebilir misiniz?
Bu projenin konumu hem çok ilginç hem de son derece
zorlayıcı çünkü İstanbul’un en önemli ulaşım arterlerinden biri üzerinde, 8 şeritli bir ana yolun yakınında yer
alıyor. Bu nedenle de böylesi bir altyapının yakınında bir
konut projesi geliştirme fikri bizim için çok güzel bir deneyim oldu. Kullanıcı gözünden bakıldığında, dışarı bakan tarafı ses ve hava kirliliği gibi harici etkenleri kontrol
altına almak üzere daha mat, içe dönük tarafı ise hayata
daha açık olacak şekilde tasarlandı. İki farklı yüze sahip
olabilme olasılığını hayata geçirmek heyecan vericiydi.
Tamamen o konum için üretilmiş bir proje oldu. Ardında
yatan düşünce ise iç alana hayat vermek ve onu dış etkenlerden korumaktı.
Bu projeyi benzer konut projelerinden ayıran unsurlar neler?
Projemiz bulunduğu konuma uygun bir proje. Biçim
olarak farklı olmaya çalışmıyor, ancak müşterinin öne
sürdüğü taleplere işlevsel bir karşılık veriyor. Ortaya çıkan proje kendini bu karşılığa adapte etmeyi hedefliyor.
Zorlayıcı olan nokta sadece “eksantrik” bir form orta-
1: Nef Merter 12
2: Gioia
ya koymak değil, çeşitli kısıtlamaları olan bir mahalleye
güzellik kat sayısı yüksek bir dokunuş sağlamaktı. Bunu
geliştirirken hem dışarıdan ona bakanlar, hem de içerisinde onu yaşayanlar için göze hoş görünen bir tasarım
sunmaya çalıştık.
Türkiye’deki ilk proje deneyiminizle ilgili neler söylemek istersiniz?
Bu pazarın olgunluğu, sahip olduğu enerji ve işleri doğru yapmaya yönelik kararlılığıyla bizi hayli etkiledi. Ayrıca sunduğumuz İtalyan stilinin de kabul görüyor olması
sevindirici. Zira bu çoğu zaman İtalyanlar tarafından göz
ardı ediliyor ancak yabancılar tarafından olumlu karşılanıyor. Gözlemlediğimiz meziyetlerden biri de mekanı
okuma konusundaki yetenek oldu. Bu da bizi yerel kültürü
ve tasarım faaliyetinde bulunacağımız mekanları daha iyi
anlamaya teşvik etti.
Peki ya gelecek projeler?
Harika bir deneyimin daha en başında olduğumuz için
mutluyuz, kendimize güveniyoruz. Bu deneyimi çok yönlü
becerilerimiz ve Türkiye’nin bize sunacağı öneriler ekseninde geliştirmeye de can atıyoruz!
MUSIC.
-54-
Float Fall
Düş Müziği
Belçika çıkışlı ikili Float Fall, ikinci baharını yaşayan ‘shoegaze’ ve ‘dream pop’ gibi türlere
yakın bir etiket taşıyor olsa da, kendi hayallerindeki müziği çok fazla kalıba sokmadan,
dinleyicinin kendi hikayesiyle birleştirmeyi başarıyor.
Röportaj ALİCAN ÖYKE
Fotoğraf BRENDAN CANTY
Float Fall ismine sizin yüklediğiniz anlamla başlayalım. Müziğinizi ve tarzınızı nasıl tanımlıyorsunuz?
Ruben: İsmimizin anlamında barındırdığı ‘süzülmeye’
karşılık gelen ve dinleyenleri yumuşakça hareket ettiren
bir müzik yaratmaya çalışıyoruz.
Beraber müzik yapmaya nasıl başladınız?
Rozanne: 15-16 yaşlarındayken bir müzik kampında tanıştık ve birlikte müzik yapmaya karar verdik. İkimizin de
ortak arayışları dahilinde yaptığı deneylerin sonucunda
Float Fall kendi kendine doğdu.
Someday’in videosuna ve genel tarzınıza bakıldığında, bir bütünlükle karşılaşıyoruz. Müzik ve görsel unsurları birleştirme
konusunda yaklaşımınız nasıl?
Ruben: Müzik internet sayesinde gittikçe daha da disiplinlerarası bir hal aldı. Bu bağlamda, gittikçe küçülen bir
dünyada müziğinizle ilgili her türlü bakış açısını sunabilmeniz için multimedya epey önemli bir araç.
Rozanne: Ayrıca, bir sanatçı olarak, bir işe başlamadan
önce genel konsept ve görünümle ilgili iyi düşünmek gerektiğini ve olaya daha geniş bir perspektiften bakmanın
önemli olduğunu düşünüyorum.
Bundan sonra yazacağınız parçaların ‘Someday’ kadar dikkat
çekmeyeceğine dair bir endişe barındırıyor musunuz?
Ruben: Böyle bir endişemiz pek yok. Çünkü yapmaya çalıştığımız şey, öncelikle bizim çalmaktan ve duymaktan
keyif aldığımız bir şey olmalı. Öte yandan, yapmamız gereken birçok şeyi yaptık ve bu konuda mutlu olmayı hak
ediyoruz, yani yeteri kadar hırslıyız.
Rozanne: Yaptığımız işlerde kendimizi epey zorluyoruz.
Bu yüzden sevmediğimiz bir parçayı yayınlayabileceğimizi düşünmüyorum.
Bir ikili olmanın iyi ve kötü tarafları neler?
Rozanne: Bir konuda karar vermek ya da birbirimize bir
şey anlatmak için çok fazla vakit ve enerji harcamıyoruz.
Bu, iki kişi olmanın en iyi taraflarından biri. Kötü tarafına
gelince, büyük sahnelerde çalarken, iki kişi olarak sahneyi doldurmakta bazen zorlanıyoruz.
Müzik dünyasında size ilham veren bir ikili var mı?
Ruben: AlunaGeorge ve Beach House ilk aklıma gelenler.
AlunaGeorge dinleyiciyi keyiflendirmeyi biliyor ve Aluna
bir solist olarak epey başarılı. Beach House’un ise sahnedeki havalı duruşunu çok takdir ediyorum.
Günümüzde ‘shoegaze’ ve ‘dream pop’ gibi türlerin yeniden
yaşadığı yükseliş hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ruben: İnsanların bizi de benzer etiketler altında tanımladığını tahmin edebiliyorum. Ancak ‘dream pop’ ve ‘shoegaze’, Rozanne ve benim pek dinlediğimiz türler arasında
değil.
Rozanne: Bana kalırsa, insanların ‘dream pop’ ve ‘shoegaze’ olarak sınıflandırdıkları gruplarla, gerçekten kendini
öyle isimlendiren gruplar arasında büyük bir tavır farkı
var. Atmosferik ve hayali öğeler barındıran her müziği bu
türlere yakın bulamıyorum. Müziği küçük kutuların içine
sıkıştırmak doğru bir yaklaşım değil.
Sam Smith ve Wild Beasts gibi önemli isimlerle aynı sahneyi
paylaştınız. O anlardaki enerjiyi nasıl tarif edersiniz? Özellikle birlikte sahne almak istediğiniz isimler var mı?
Ruben: Rozanne de buna katılacaktır; ikisiyle de sahne
almak çok keyifliydi. Aynı sahneyi paylaşmak istediğim
isimler için James Blake ve Beach House’u sayabilirim.
Rozanne: Aynı sahnede olmayı düşlediğim pek çok grup
ve müzisyen var. Mesela Sam Smith’in sesi bir harika ve
sahnedeki duruşu çok doğal. Ancak, kişisel müzik zevkime tam olarak hitap ettiğini söyleyemem.
ABD turnesine çıktığınızda nasıl tepkilerle karşılaştınız? Sizin
için Avrupa’daki turnelere göre farkı neydi?
Rozanne: ABD seyircisinin daha açık sözlü olduğunu düşünüyorum, çok rahat bir şekilde sizin hakkınızda neyi beğendiklerini ya da beğenmediklerini dile getirebiliyorlar.
Ruben: ABD’de çalmak bizim için çok önemli bir deneyimdi. Çünkü bildiğiniz gibi müziğinizle gelebileceğiniz
en önemli noktalardan biri ABD endüstrisine dahil olabilmektir.
Canlı performanslarınızda ne tür ekipmanlar kullanıyorsunuz?
Rozanne: Klavye, synthesizer’lar, gitar, iki vokal mikrofonu, ve ritimleri yazmak için kullandığımız bir bilgisayar.
Korno ve Kültürel Çalışmalar/İncelemeler eğitimi aldınız.
Eğitiminizi yaptığınız müzikle ilişkilendiriyor musunuz?
Rozanne: Müzik yapan biri için klasik müzik penceresinden bakabilmek çok faydalı. Bu sayede, bestelerken ve çalarken farklı noktalara gidebiliyorum.
Ruben: Okuldaki tez çalışmam ses ve sesin insan üzerindeki etkileri üzerineydi. Bu sebeple, bazen müziğe teorik
açıdan bakabiliyorum.
Müzik dışında ilgi alanlarınız neler? Etrafınızda müzik yokken ne yapmaktan hoşlanırsınız?
Rozanne: Müzik dışında yapmaktan en keyif aldığım şey
film izlemek. Haftada en az birkaç defa film izlemeye çalışıyorum.
Ruben: Uzun süredir listemde bekleyen kitapları okumaya
çalışıyorum.
Belçika oldukça güzel bir ülke ve kendine has bir havası var.
Yaşadığınız yer müziğinizi ve sizi nasıl etkiliyor?
Ruben: Belçika, güzel olduğu kadar durağan da bir ülke.
Sıra dışı pek bir tarafı yok. Her şeyin gerçekleşmesi uzun
yıllar alıyor. Ancak tabii ki çok sevdiğim bir yer. Belçika
müzik sahnesinde de hala harika şeyler oluyor. Bu yüzden, pek şikayet etmemeliyim diye düşünüyorum.
Rozanne: İstesek de istemesek de, yaşadığımız yerden fazlasıyla etkilendiğimizi düşünüyorum. Ne olursa olsun,
evim olduğunu hissettiğim bir yerde yaşıyorum.
Ajandanızda neler var? Yakın gelecekteki planlarınızdan bahseder misiniz?
Rozanne: Olabildiğince sık beste yapmak, stüdyo çalışmalarını sürdürmek ve yeni albüm için şarkı seçmek. En
büyük ve öncelikli planımız bestelemek, bestelemek ve
bestelemek...
-55-
MUSIC.
-56-
Connan Mockasin
Saykodelik Bir Kent Ozanı
Son olarak geçtiğimiz yılın bitimine doğru çıkardığı albümü Caramel ile dikkatleri üzerine
çeken Connan Mockasin, saykodelik pop olarak anılmaya başlanan türün önemli temsilcilerinden biri olmasının yanı sıra, müziğe olan sade ve doğal bakış açısıyla radarımıza
takılıyor ve müzik arşivimize ekleniyor.
Röportaj ALİCAN ÖYKE
Fotoğraf JEN CAREY
En baştan başlayalım. Seni müzik yapmaya iten neydi?
Aslına bakarsanız, tam olarak bir neden belirtemem. Yine
de çocukken babamın bir iş arkadaşının getirdiği elektro
gitarla epey ilgilenmiştim. Ardından, arkadaşım Isaac’in
bana ilk akorları göstermesiyle müzik yolculuğum başladı
diyebilirim.
Müziğinde hayata dair ilham aldığın hangi öğeleri görebiliriz?
Okyanusu ve Japonya’ya ait şeyleri çok seviyorum. Müziğimin ikisiyle de derin etkileşimler barındırdığını düşünüyorum.
Gençlik yıllarında en çok hangi müzisyenlerden etkileniyordun?
İlk gençlik yıllarımda müzikle çok ilgilenmemiş olsam da,
Micheal Jackson ve Jimi Hendrix en büyük ilham kaynaklarımdı.
Bugünlerde ‘saykodelik pop’ olarak anılan müzik türünün, senin
müziğini de tanımladığını düşünüyor musun?
Doğrusu, insanlar müziğimi tarif etmemi istediğinde, çoğunlukla kısaca ‘rock’ yaptığımı söyleyip geçiyorum.
Son zamanlarda; Kimbra, Lorde ve senin gibi Yeni Zelanda çıkışlı pek çok iyi müzisyenle karşılaşıyoruz. Sence Yeni Zelanda’nın
müziğe farklı ve özel bir yaklaşımı olduğundan söz etmek mümkün mü?
Kişisel olarak öyle düşündüğümü söyleyemem, ama tabii
ki benim dışımdaki Yeni Zelandalılar adına da konuşmak
istemem. Oradan taşınalı uzun zaman oldu.
düksiyon şekli olacak mı?
Ben kesinlikle kayıtlarımı kendim yapmayı tercih ediyorum. Zira, daha az para harcayarak insanlara kolayca
ulaşmanın en basit ve mantıklı yolunun bu olduğunu düşünüyorum. Gelecekle ilgili bir kehanette bulunamıyorum
ama giderek daha fazla müzisyenin bu yolu tercih ettiğini
görebiliyoruz.
Charlotte Gainsbourg ile çalışmak senin için nasıl bir tecrübeydi?
Tek kelimeyle harikaydı. Ben ve tüm ekip Charlotte’la çalışmaktan ve bir arada vakit geçirmekten oldukça keyif aldık.
Bir müzisyen olarak performansını nasıl buluyorsun? Çalışkan
biri misin?
Genel olarak pek çalışkan olduğumu söyleyemem. Hatta,
müzik kariyerimde ilk kez bu aralar bir ekiple bu kadar sıkı
ve yoğun bir çalışma sürecinin içine girdim. Ama halimden
hiç şikayetçi değilim, çünkü bu kadar sıkı çalışmak insanı
bir anlamda rahatlatıyor ve güvende hissettiriyor.
Malum, çoğu müzisyen ya da grup için en son çıkardığı albüm en
iyisidir. Senin için de aynı şey geçerli mi?
Kesinlikle öyle. Eski şarkıları geride bırakıp, yaptığım yeni
müziklerin nihayet bir albüm halini aldığını gördüğümde
bu benim için en iyisi oluyor.
Müzik dışında nelerle ilgileniyorsun?
Sörf yapmayı ve seyahat etmeyi seviyorum.
Caramel adını verdiğin son albümünü Tokyo’da bir otelde kaydettin. Senin için nasıl bir deneyimdi?
Otelleri seviyorum, çünkü gösterişsiz ve sıkıcı yerler olduklarını düşünüyorum. Her şeyden önce, bir otel odasındayken gerçekten yalnız olduğumu hissedebiliyorum ve bu
sayede pek çok yeni fikir üretebiliyorum, yani yaratıcılığım
tetikleniyor. Kayıt stüdyoları ise pek ilgimi çekmiyor çünkü
çok fazla seçenek barındırıyor.
Bir şarkı ya da albüm üzerinde çalışmaya başlarken herhangi bir
beklentin oluyor mu?
Sanırım bu konuda pek beklenti sahibi olmuyorum. İlk
albümüm Forever Dolphin Love üzerinde çalışırken, albümün günün birinde gerçekten yayınlanacağını ya da birileri tarafından duyulacağını bile aklımdan geçirmemiştim.
O albümü yaptım çünkü başka hiçbir şey yapamıyordum.
Annem de bir albüm yapmam gerektiğini söylüyordu. Sonuçta ikimiz de mutlu olduk.
Müzisyenlerin kayıtlarını kendilerinin yapması hakkında ne düşünüyorsun? Sence yakın gelecekte bu yeni ve alternatif bir pro-
Son olarak, bugünlerde en çok kimleri takip ediyorsun?
Tonetta ve Kirin J Callinan radarımdalar.
-57-
ALBUMS.
-58-
Bombay BIcycle Club
St. VIncent
So Long, See You Tomorrow Island/LP
Müzik macerasına, indie ve brit rock’ın tüm standartlarını başarılı bir şekilde bünyesinde barındıran bir grup olarak başlayan Londra çıkışlı Bombay Bicycle Club, olgunlaşma dönemine
girdiği ve dünyanın farklı müzik kültürleriyle ilişkilendiği yeni
albümü So Long, See You Tomorrow ile yeniden karşımıza çıkıyor. Grubun beyni olarak gösterebileceğimiz Jack Steadman’ın
Türkiye, Hindistan ve Japonya gibi ülkelere yaptığı ziyaretler ve
zihninde geri getirdiklerini albümün her bir köşesinde rahatlıkla duyabiliyoruz. AlunaGeorge ve Queens Of The Stone Age gibi
farklı uçlardaki isimlerle de çalışmalar yapmış olan prodüktör
Mark Rankin’in de önemli katkı sağladığı albüm, ‘pop’ müzik
ve onun sınırlarının uzandığı noktalara yönelik önemli fikirleri
bünyesinde barındırmakta.
St. Vincent Republic/LP
Kendine has ve karakteristik özelliklere sahip müzisyen ya
da grupların sayısının gittikçe azaldığı, farklı müzik türlerinin bile birbirine benzemeye başladığı günümüzde, zekası
ve titizliğiyle dinleyiciyi heyecanlandırmayı ve merak içinde
bırakmayı başarabilen nadir müzisyenlerden biri de Annie
Clark, namıdiğer St. Vincent. Marry Me isimli albümüyle çıkış
yaptığı 2007 yılından bu yana birçok değişim geçirmiş olsa da,
müziğindeki hiçbir duygunun varlığını saklamayan, yeri geldiğinde duru sesinden keyif aldığımız, yeri geldiğinde gitarı
ile yarattığı kaosun içinde kaybolduğumuz St. Vincent, kendi
ismini taşıyan yeni albümünde de yarattığı ütopik atmosfer ve
çeşitli karşıtlıklar ile dinleyeni birçok farklı noktaya ulaştırmayı başarabiliyor.
PharrelL WIllIams
Beck
G I R L Columbia/LP
2006 tarihli ilk albümü In My Mind’dan bu yana ilk defa karşımıza yeni bir solo albüm ile çıkan Pharrell Williams, 2013 yılına damgasını vuran Daft Punk hit’leri ‘Get Lucky’, ‘Lose Yourself to Dance’, Robin Thicke’e eşlik ettiği ‘Blurred Lines’ ve
ardından yayınladığı single’ı ‘Happy’ ile dans pistini epey ısıtmıştı. Günümüz pop müzik standartlarını belirleyen yegane
isimlerden biri olan Williams, kendisine Justin Timberlake,
Daft Punk, Alicia Keys, Miley Cyrus ve JoJo gibi önemli isimlerin eşlik ettiği yeni albümü G I R L’de, son dönemde genel
olarak yeniden atağa kalkmış olan funk ve disko sound’unu
yoğun olarak kullanıyor. Prodüktörlüğünü de yine Pharrell’in
kendi üstlendiği albüm, yılın en iyi albümleri arasındaki yerini çoktan sağlama almış gibi görünüyor.
Morning Phase Capitol/LP
Birçoğumuzun hayatına 1993 tarihli single’ı ‘Loser’ ile giren
Beck, kariyeri boyunca bir bukalemun misali değiştirdiği müzikal kimliğinin en dingin noktasına yeni albümü Morning
Phase’de ulaşmış gibi görünüyor. Beck’in bundan önceki albümü Modern Guilt ile arasında yaklaşık altı sene bulunan
Morning Phase, Beck’in deyim yerindeyse daha iyimser ve
yumuşak bir tavırla bestelediği parçalardan oluşuyor. 70’li
yılların saykodelik havasının blues, country ve folk ile iç içe
geçtiği albüm, Beck’in genel olarak aydınlanma teması içeren
söz yazımıyla iyi bir uyuma sahip. Beck’in değişiminin kolayca gözlemlenebildiği ve genel olarak akustik bir yapıya sahip
olan albümün öne çıkan parçaları arasında ise ‘Waking Light’,
‘Blue Moon’, ‘Unforgiven’ ve ‘Blackbird Chain’ gösterilebilir.
Pat Metheny UnIty Group
PInk MartInI & THE Von Trapps
Kin Nonesuch/LP
Fusion, caz ve gitar kelimeleri bir araya getirildiğinde akla
ilk gelen isimlerden olan, birçoğunun önderliğini üstlendiği
farklı yapılardaki müzik projeleriyle sayısız albüme imza atan
Pat Metheny, 2012 yılında yanına Chris Potter, Ben Williams
ve Antonio Sanchez’i alarak başladığı Unity Group projesine
Giulio Carmassi’yi de kadroya dahil ederek devam ediyor ve
ortaya ‘Kin’ isimli albüm çıkıyor. Pat Metheny’nin, çoğu caz
gitaristinde olduğu gibi yıllar içinde giderek sadeleşen gitar çalım üslubunun uzun bir aradan sonra ilk defa saksofon
ile birleştiği albüm, caz müziğin birçok alt türünü kapsayan
kompozisyonları bünyesinde barındırmakta. Birçok caz dinleyicisinin beklentilerini karşılayabilme potansiyeline sahip
olan ‘Kin’, onun için verebileceğiniz bir molayı hak ediyor.
Dream A Little Dream Heinz/LP
Kurulduğu tarihten bu yana taşıdığı naif çizgiyi her zaman koruyan ve hayranlarıyla arasında derin bir bağ oluşturan Portland çıkışlı orkestra oluşumu Pink Martini, uzun bir süredir
caz, bossa nova, lounge ve klasik Batı müziği türleri arasında
mekik dokuyan müziğini daha da sadeleştirme yoluna yaklaştığı yeni albümü Dream A Little Dream ile yeniden dinleyiciyle
buluştu. Bahsi geçen sadeleştirme işlemi, albümde kendilerine eşlik eden ve 1900’lerin başında Avusturya’dan ABD’ye
göçmüş müzisyen bir aile olan Von Trapps ailesinin genç
kuşaklarının da katılımıyla daha farklı bir hal alıyor. Bol bol
akustik gitar, keman ve sıcak piyano tonları duyabileceğiniz
albümde, Japonca ve Almanca parçaların yanı sıra bir adet de
ABBA cover’ı ile karşılabilirsiniz.
-59George MIchael
Matt WIlson Quartet + John MedeskI
Symphonica Virgin EMI/LP
Bundan yaklaşık dokuz sene önce çıkardığı albümü Patience’ın
ardından sahalara geri dönen ve turne trafiğine son hız devam
etmekte olan George Michael, yaşadığı bazı sağlık problemleri
ve talihsizlikler sebebiyle kabuğuna çekilmek durumunda kalmıştı. Hayranlarına yepyeni bir stüdyo albümü vermeden önce,
2011-2012 yılları arasında çıktığı ‘Symphonica’ turnesinin kayıtları derlenerek oluşturulan yeni albümü Symphonica’yı yayınlayan Michael, 15 parçadan oluşan nostaljik albüm ile arayı
kapatıyor. ‘My Baby Just Cares For Me’ ve ‘Feeling Good’ gibi
birçok cover parçayı da içeren albüm, ayrıca Frank Sinatra,
Aretha Franklin, Bob Dylan ve Stevie Wonder gibi isimlerle de
çalışmış olan ünlü prodüktör Phil Ramone’un ölmeden önce
gerçekleştirdiği son prodüksiyon olarak da anılmakta.
Gathering Call Palmetto/LP
Günümüzün hatırı sayılır caz davulcularından olan Matt
Wilson’ın, yanına üflemeli çalgılarda Kirk Knuffke ve Jeff
Lederer’i, bas gitarda ise Chris Lightcap’i alarak oluşturduğu dört kişilik kadroya bir de dünyaca ünlü caz piyanisti John
Medeski ekleniyor ve son zamanların belki de en iddalı modern
caz albümlerinden biri olan ‘Gathering Call’ karşımıza çıkıyor.
Genel olarak bebop estetiği üzerine oturtulmuş ve bol melodiye sahip olan albüm, zaman zaman yaptığı avangard sıçrayışlarla, dönemlerine damga vuran Ornette Coleman ve Don
Cherry gibi müzisyenlere de saygı duruşunda bulunmayı ihmal
etmiyor. Her bir köşesinde ayrı bir zeka ve yaratıcılık örneğine
rastlayabileceğiniz albüm ‘Gathering Call’, birçok caz dinleyicisinin koleksiyonunda bulundurması gereken önemli bir parça.
NEFmarks.
FÜSUN ONUR - AYNADAN İÇERİ
KAY ROSEN
Arter
29 Mayıs-17 Ağustos
Arter, yaz döneminde Türkiye çağdaş sanatının öncü isimlerinden Füsun Onur’un kapsamlı bir kişisel sergisine ev sahipliği yapacak. Arter’in Sergiler Direktörü Emre Baykal’ın
küratörlüğünü üstlendiği sergi, ünlü İngiliz yazar Lewis
Carroll’ın Through The Looking-Glass isimli kitabından
alıyor. Aynadan İçeri, Füsun Onur’un erken döneminden
bugüne, 40’ın üzerinde eserini bir araya getiriyor ve sanatçının özellikle erken dönem eserleri arasından sanatseverlere
ulaşmamış olanlar, sergi için yeniden üretiliyor. Onur’un
aynı zamanda tasarlamış olduğu ancak gerçekleştiremediği
bazı projelerini de hayata geçireceği sergi Aynadan İçeri, 29
Mayıs-17 Ağustos tarihleri arasında Arter’de ziyaretçilerini
bekliyor olacak.
Galeri Zilberman
9 Mayıs – 26 Temmuz
Hem çağdaş Türk sanatçılarına uluslararası alanda destek vermek, hem de dünya sanatçılarını yerli sanat çevresine tanıtmak
amacıyla 2008 yılında kurulan Galeri Zilberman, dil ve algı üzerine yoğunlaştığı duvar yazısı modelli eserleriyle tanınan Amerikalı sanatçı Kay Rosen’ı ağırlıyor. 30 seneden uzun bir süredir,
dilin güvenilmez doğasına odaklanan sanatçının İstanbul’daki
ilk kişisel sergisi, görselin nasıl bir algı ve yeniden idrak etme biçimi ile benimsendiğine dikkat çekmekle beraber, iletişim mekanizmalarını hassas ve minimalist bir üslup ile ele alıyor. Yakın
geçmişte CAA Artist Award for Distinguished Body of Work ile
ödüllendirilen sanatçının yeni desenlerinden, resimlerinden ve
mekana özgür bir duvar resminden oluşan sergisi 26 Temmuz
2014 tarihine kadar ziyaret edilebilir.
RABIH MROUÉ
ANDY WARHOL
SALT
2 Nisan-27 Temmuz
Aktör, tiyatro yönetmeni, oyun yazarı ve görsel sanatçı Rabih Mroué, 1990’da Lübnan İç Savaşı’nın resmen sona ermesinden sonraki 10 yılda öne çıkan Lübnanlı sanatçılar
kuşağından geliyor. Mroué’nin işleri, siyasi huzursuzluk ve
Lübnan’da halen sürmekte olan toplumsal ayaklanmalarla
ilgili tecrübelerine dayanıyor. Sanatçının tiyatro geleneğinden gelmesinin etkilerini taşıyan işleri, aynı zamanda da
kurgu ve gerçek arasında konumlanıyor. Sergi, SALT Galata ve SALT Beyoğlu’na yayılıyor. SALT Galata’daki sunum,
sanatçının kişisel deneyimlerine dayalı işlerinden oluşuyor
ve yaklaşık olarak bir yaşam döngüsü önerisini takip ediyor.
Toplumsal hoşnutsuzluk, siyasi gösteriler ve sosyal ayaklanmalarla ilgili işler ise SALT Beyoğlu’nda yer alıyor.
Pera Müzesi
7 Mayıs-20 Haziran
Pera Müzesi, 7 Mayıs-20 Haziran tarihleri arasında Andy
Warhol sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Sergi,
Amerikan pop kültürünün en ikonik isimlerinden sayılan
ve adı türlü türlü sanatçı, Hollywood ünlüsü ve aristokratla
anılan Andy Warhol’un Türkiye’de ilk kez sergilenecek ipek
baskı dizilerini ve desenlerini izleyiciyle buluşturmayı amaçlıyor. Ayrıca serginin, Slovakya Modra’daki, Warhol’un en
önemli eserlerini kapsayan Zoya Müzesi koleksiyonundan
derlendiğini de belirtelim. Sergide yer alan işlerden bahsedecek olursak; sanatçının ‘Campbell’s Soup’, ‘Kovboylar
ve Kızılderililer’, ‘Tehlikedeki Türler’ ve ‘Çiçekler’ gibi eser
dizilerine, ünlü isimlerin portrelerinin de eşlik ettiğini söyleyebiliriz.
-60-
NEIL YOUNG – CRAZY HORSE
TORI AMOS
KüçükÇiftlik Park
15 Temmuz
Döneminin en önemli folk gruplarından biri olan Crosby,
Stills, Nash and Young ile müzik serüvenine atılan ve solo kariyerine 30’dan fazla albüm sığdıran Kanadalı rock efsanesi
Neil Young, yıllar sonra yeniden bir araya geldiği grubu Crazy
Horse’u da yanına alıyor ve rock’n roll treni ile İstanbul’a uğruyor. Sayısız rock müzisyenine ilham veren kendine özgü gitar
çalışı ve puslu sesi ile rock müzik tarihinin en büyük isimlerinden olan Young, ‘Rockin’ In The Free World’, ‘Heart of Gold’,
‘Old Man’ ve ‘Harvest Moon’ gibi unutulmaz besteleriyle tanınmasının yanı sıra, aldığı iki Grammy ödülü ve Rock and
Roll Hall Of Fame’e üç kez çağrılmasıyla da bilinmekte. Müzisyenin KüçükÇiftlik Park’ta dinleyiciyle buluşacağı etkinlik,
İKSV’nin katkılarıyla gerçekleşecek.
KüçükÇiftlik Park
22 Haziran
Yeni albümü Unrepentant Geraldines için düzenlenen
dünya turnesi kapsamında, yedi yıl aradan sonra yeniden
İstanbul’a uğrayacak olan Tori Amos, 22 Haziran Pazar günü
KüçükÇiftlik Park sahnesinde izleyicilere büyülü anlar yaşatacak. Kariyerine, 12 milyonun üzerinde albüm satışı ve
8 adet Grammy Müzik Ödülleri adaylığı gibi istatistikleri de
sığdıran sanatçı, doksanlı yılların başından bu yana, klasik müzik, rock ve piyano etkileşimleriyle yarattığı kendine has üslubuyla döneminin ve günümüzün önemli kadın
müzisyen figürlerinden biri haline geldi. Amos, 1992’de
yayınladığı ve bir itirafçının diliyle yazdığı ilk albümü Little
Earthquakes’den bu yana dinleyicinin zihni ve ruhu arasındaki köprüde yolculuğunu sürdürmekte.
-61Hugh LaurIe WIth The Copper Bottom Band
ChIck Corea ve Stanley Clarke
Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi
9 Temmuz
Bu yıl, 1-16 Temmuz 2014 tarihleri arasında gerçekleşecek
olan 21. İstanbul Caz Festivali, dünyaca ünlü isimleri İstanbul
dinleyicisiyle buluşturmaya devam ediyor. Bu sene Katie Melua, Danilo Pérez ve John Patitucci gibi müzisyenleri ağırlayacak olan festivalin gözde konuklarından bir diğeri ise; House
dizisinde oynadığı Doktor House karakteriyle de tanıdığımız
Hugh Laurie. Müzisyenlikteki yeteneğini, Let Them Talk
(2011), Didn’t It Rain (2013) albümleriyle ispatlamış olan Laurie, Amerikan blues listelerinde ön sıralarda yer almasıyla da
dikkat çekiyor. Konserlerinde komedyen tarafını da ön plana
çıkararak seyirciyle samimi bir diyalog kuran Hugh Laurie,
grubu The Copper Bottom Band’le beraber blues ve caz dolu
bir gece için 9 Temmuz’da sahnede olacak.
Haliç Kongre Merkezi
8 Temmuz
Müzik kariyeri 1960’larda başlayan ve dahil olduğu Miles Davis topluluğu ile beraber elektrik caz ve füzyon akımının yaratıcıları arasında gösterilen, bestelediği birçok eser caz standartları içinde yer alan Amerikalı ünlü piyanist Chick Corea,
birlikte 1971 yılında kurdukları ve füzyon caz karakteristiğini
inşa ettikleri Return To Forever grubunun efsanevi bas gitaristi
Stanley Clarke ile bir araya geleceği unutulmaz performans ile
İstanbul seyircisiyle buluşuyor. Grammy de dahil olmak üzere
sayısız müzik ödülünün sahibi olan ikilinin, yetmişli yıllardan
bu yana birlikte ve solo olarak besteledikleri parçalarını akustik olarak seslendirecekleri konser, bu sene 21. yılını kutlayan
İstanbul Caz Festivali kapsamında Haliç Kongre Merkezi’nde
gerçekleşecek.
DECORATION.
Tasarımla
Aydınlanıyoruz
-62-
Doğru aydınlatmayı doğru yerde kullanmak evinize ve ruhunuza
iyi gelecek. Tasarımcıların hayal gücünü mekanlara taşıyan
aydınlatmalar form, renk, model olarak oldukça fazla seçeneğe
sahip olduğundan aralarından seçim yapmak oldukça zor
görünüyor. İşin püf noktası, evin hangi alanında ne kadar ışığa
ihtiyacımız olduğunu belirlemek ve tabii ki enerji tasarruflu
seçeneklerin peşinden gitmek.
Yazı ELİF AKTİ
3
1
-634
2
Bir mekanı olduğundan büyük ya da küçük, neşeli ya da kasvetli gösteren en önemli faktörün ışık olduğunu düşünürsek
doğru aydınlatmayı seçmenin ne demek olduğunu daha iyi
anlarız. Evin her alanında ihtiyacımız olan ışık aynı değildir;
örneğin yatak odasında daha dinlendirici bir ışık tercih eder,
başucu lambalarından destek alırız. Salondaki aydınlatmalar her zaman ayarlanabilir özellikte seçilmelidir; vaktimizin
çoğunu geçirdiğimiz bu alanda kimi zaman aydınlık, kimi
zaman loş bir atmosfer tercih edebiliriz. Bunun yanı sıra
banyo, mutfak, çocuk odası ve diğer alanlarda da durum aynıdır: Farklı ihtiyaçlar.
Günümüzde herhangi bir mekan için aydınlatma seçerken
en çok dikkat edilmesi gereken faktör enerji tasarrufu yapabilen sistemlerle uyumlu olması. Bu özellik öncelikle doğanın geleceği daha sonra da ekonomi için adeta bir zorunluluk. Zaten artık aydınlatma tasarımı yapılırken en çok dikkat
edilen unsur da bu… Hele bir de aydınlatma geri dönüşümlü
malzemelerden üretilmişse çok doğru bir seçim yaptığımıza
emin olabiliriz.
Güzel sanatların tüm dallarında eseri ortaya koyan en önemli
etken ışığın kullanımı ya da ışığın eserle teması. Bana sorarsanız aynı durum yaşam alanlarımızın güzelliği için de pek
değişmiyor. Çok severek alıp salonunuzun baş köşesine yer-
1: Muuto
2: Anglepoise
3: “Stanley”, Btc Light
4: Flos
leştirdiğiniz kanepeniz ve önüne yerleştirdiğiniz dayanıklı,
şık sehpanız yanlış bir ışıklandırma ile sıradan hatta kötü
bile durabilir. Dahası bu, ortamda psikolojinizi olumsuz etkileyen talihsiz bir duruma bile dönüşebilir.
SALON
İşe salondan başlayalım ve örnekleri Türkiye’de bulabileceğiniz markaların tasarımları üzerinden inceleyelim. Büyük
ölçekli bir mekanın aydınlatılması aslında hiç de zor değil.
Bunun için en doğru yöntem ise birden fazla aydınlatma kullanmak. Eğer salonunuz büyükse oturma grubunun bulunduğu alanın tam kalbine yerleştirebileceğiniz güçlü bir sarkıt
aydınlatma temel ışığınızı sağlamak için atmanız gereken
ilk adım. Moooi’nin ‘Random Light’ isimli yuvarlak bir topa
benzeyen aydınlatması modern tasarımıyla bir salona çok
yakışabilir. Tabii bunun gibi büyük boyutlu bir aydınlatmayı kullanmak için biraz yüksek tavanlara ihtiyaç olacağını
unutmayın. Eğer tercihiniz lambader kullanmaktan yana ise
Foscarini’nin ‘Twiggy’ isimli modeli kavisli gövde tasarımı
ile salonunuzu oldukça çarpıcı kılabilir. Büyük bir mekanın
en çok kullanılan kısmını oturma grubunuzdan bile rol çalacak kadar güzel bir aydınlatmayla özel kılabilirsiniz. Salonun
diğer kısımlarında ise yere ya da raflara yerleştirebileceğiniz
DECORATION.
2
1
3
4
5
1 & 6: Foscarini
2: “Canned Light”, Ingo Maurer
3 & 4: Anglepoise
5: “King”, Autoban
7: Axo Light
8: “Arco”, Flos
9: Muuto
10: “Aim Lamp”, Flos
11: B&B Italia
6
7
mamak için bir iç mimardan yardım alabilirsiniz. Size tavsiyem renkli ve Retro bir yemek alanı için Wastberg Sempe ve
Muuto’nun farklı renklerde metal aydınlatmaları. Oldukça
sade ve şık bir yemek alanına tasarımla biraz fark katmak
için Btc’nin ‘Stanley’ isimli modeline benzer tasarımları da
tercih edebilirsiniz.
MUTFAK VE BANYO
Mutfak ve banyo ise aydınlığa ihtiyaç duyacağınız alanlar.
Özellikle mutfağı en çok kullanan kişileri rahat ettirecek
DIM ayarlı aydınlatmalar burada rahatlık sağlar. Mutfak firmalarının ürettiği ünitelerde genellikle uygun ışıklandırmalar bulunuyor fakat bunların hiçbiri mutfağınızın iş yapılan
alanında kullanacağınız sarkıt aydınlatmanın rahatlığını
sağlamaz. Bu alan ada mutfak olarak tasarlanmışsa adanın
üzerinde de bir aydınlatma kullanmanız gerekir.
Son yıllarda ev dekorasyonunun en önemli ve tasarlanması
en eğlenceli parçaları aydınlatmalar. Ronan & Erwan Bouroullec, Patricia Urquiola, Jasper Morrison, Konstantin Grcic,
Marcel Wanders, Philippe Starck gibi tasarım duayenleri
birçok firma için aydınlatma hazırlıyor. Yaratıcılıkta ise sınır
yok; içinden kuşlar çıkan sarkıtlar, Campari şişeleri, Andy
Warhol’a gönderme yapan konserve kutuları, hayvan formlu
abajurlar ve hayal edebileceğiniz birçok şey bu aydınlatmaları
işlevlerinden öteye taşıyıp heykelsi varlıklara dönüştürüyor.
8
9
-65daha ufak boyutlu aydınlatmalar imdadınıza yetişebilir.
YATAK ODASI
Yatak odanız ve çocuğunuzun odası için dinlendirici ve doğal gün ışığına en yakın seçenekleri tercih etmeniz iyi bir
uykuya hazırlık için oldukça önemli. O yüzden bu alanlarda fazla iddialı tasarımlar yerine tıpkı salonunuzda olduğu
gibi DIM ayarlı aydınlatmalara öncelik verebilirsiniz. Genel
alışkanlığımızın dışında sarkıt aydınlatma yerine uygun bir
köşede duran sade bir lambader de yatak odasında kullanılabilir. Tabii ki en çok dikkat edeceklerimizin başında başucu
aydınlatmaları geliyor. Feng Shui’ye göre çiftler arasındaki
uyumu da pekiştirdiğinden yatağın iki tarafında da aydınlatma olmasına dikkat edebilirsiniz. Başucu aydınlatması olarak oldukça sade bir abajur ya da Anglepoise’nin hayatımıza
soktuğu vazgeçilmez çalışma lambalarından kullanabilirsiniz. Ama şunu da belirtmeden geçmeyelim; başucunuza
yerleştireceğiniz aydınlatma için hayal gücünüzü zorlayabilirsiniz. Yanı başınızdan Ingo Maurer’in ampul formlu ‘Butterfly’ modelini sarkıtabilir, hatta çıplak bir ampul bile tercih
edebilirsiniz, neden olmasın!
10
YEMEK ODASI
Ev tasarımı ile ilgilenenlerin en sevdiği şeylerden biri güzel
bir yemek masasının tam ortasına tavandan yerleştirilecek
bir aydınlatma seçmektir diyebilirim. Masanızın tarzına ve
evinizin genel havasına uygun bir ya da birkaç aydınlatmayı
kullanabilir hatta farklı modellerde aydınlatmaları bir araya
getirerek bu alanda kendinize özgü bir tat da yakalayabilirsiniz. Tabii bunu yaparken “ışık zehirlenmesine” maruz kal-
11
XXXXX
Elbise Hakaan/Shopi go
Bot ZadIg&VoltaIre
Kemer ZadIg&VoltaIre
fılE thıs
under
metallıc
Photographer ERDİ DOĞAN
Styling ASLİN KUMDAGEZER & MÜJDE METİN
Hair MEHMET MENTEŞ
Make Up KÜBRA GEDİKLİ
Model PATRISHA Z./New Models
Location NEF KAĞITHANE 11
XXXXX
-68-
Ceket MAISON MARTIN MARGIELA/Harvey Nichols
Pantolon ECE GÖZEN
-69-
Üst RaLPh Lauren/Brandroom
Pantolon Peter PIlotto/Brandroom
XXXXX
-70-
Elbise Zac Posen/Shopi go
Üst Haute HIppIe/Shopi go
Ceket AmerIcan Retro/Shopi go
Ayakkabı CINZIA ARAIA/Shopi go
-71-
XXXXX
-72-
Üst HAIDER ACKERMANN/Harvey Nichols
Pantolon MANO/Harvey Nichols
Ceket ARZU KAPROL
-73-
Üst PRET A SURF/Shopi go
Ceket KARL LAGERFELD/Brandroom
Pantolon BLUMARINE/Harvey Nichols
Ayakkabı NO.21/Shopi go
XXXXX
-74-
Üst 3.1 PHILLIP LIM/Harvey Nichols
Pantolon ASU AKSU
Ayakkabı NO.21/Shopi go
-75-
CINEMA.
Beyaz Yakalı Yıldızlar
-76-
Hollywood, başka türlüsüne inanmamızı isteyebilir ama
maalesef durum şöyle: 22. yüzyıldan bugünü araştıran
arkeologlar, büyük ihtimalle insanoğlunun habitatının evler değil
ofisler olduğu kanısına varacaklar. Mesai saatlerimizin dökümü
bile işyerlerinde geçirdiğimiz zamanı tamı tamına yansıtmaktan
uzak… Ofiste yatıp kalkmak da artık neredeyse istisnai bir
durum olmaktan çıktı. Haliyle yoğun bir iş gününden sonra
sinemaya gittiğinizde ofis görmek istememek de çok doğal. Ama
orana vurunca, az da olsa bu mekanlarda geçirdiğimiz zamanı
es geçmeyen filmler elbette mevcut. Yerimiz dar, konumuz
geniş... Seçtiğimiz altı tane temsili film eşliğinde, sinemanın ofis
ortamıyla imtihanını masaya yatırıyoruz...
Yazı Erman Ata Uncu
His Girl Friday (1940)
Up in the Air (2009)
Malum, ofis hayatı gezgin ruhları pek kaldırmaz. Ancak Up in the
Air’deki Ryan Bingham (George Clooney) için durum farklı. Halihazırda bağlanma sorunlarından muzdarip beyaz yakalımızın
habitatı uçaklar ve oteller. İşyeri ise ABD’nin dört bir yanındaki
ofisler. Tabii bir süreliğine… Filmi halen seyretmemiş olanların
hürmetine, hikayenin ötesi bizde saklı kalsın. Zaten bu girizgah
bile Up in the Air’in niye bir ofis filmleri seçkisinde ihmal edilemeyecek filmlerden biri olduğunu yeterince anlatıyor. İşi, ülkenin
farklı bölgelerindeki ofislere gidip insanları kovmak olan Ryan’ın
seyahatleri, seyirci için aynı zamanda bir ofisler resmigeçidi… Fotokopi makineleri, toplantı odalarının dümdüz masa sandalyeleri, kağıt bardakta içilen çay eşliğinde işten çıkarma seremonileri
şehirden şehre değişmiyor tabii ki. Ancak, yönetmen Jason Reitman bu kısacık sahnelerde bile çalışanların ofisle nasıl bağ kurduklarını, tüm kişiliksizleştirme çabalarına karşın ofislerin yine
insani iletişimi geçersiz kılamadığını gösteriyor.
Postmodern ayar verilmişini katmışken, retro ofis komedilerinin orijinalinden bir örnek vermemek de olmaz. Aslında
His Girl Friday’siz bir ofis filmleri seçkisi de olmaz. Kadınların yeni yeni işgücünde görünür olmalarının sinemadaki
gelmiş geçmiş en popüler yansımalarından biri His Girl Friday… Rosalind Russell, acar muhabir Hildy Johnson rolünde,
editörü Walter Burns’e (Cary Grant) karşı cevvalliğini konuştururken dönemin erkek korkularından çok daha fazlasına
ayna oluyordu kuşkusuz. His Girl Friday çıkıntılıklarıyla,
neşesiyle, üretildiği sistemin altını oyan, kadın-erkek rollerinin altındaki zemini kaydıran o özel komedilerden biri.
Howard Hawkes’un dahiyane bir tercihle motor takmış gibi
konuşturduğu oyuncuları, ofis ritmini en layığıyla perdeye
getiren filmlerden birine vesile oluyor. Rosalind Russell’la
Cary Grant’in kedi-fare oyununa sahne olan dekorlar da ofis
atmosferinin sinemaya yansımasında bir eşik işlevi görüyor.
Kısacası, His Girl Friday neresinden bakarsanız, seyirci için
karlı bir tecrübeye dönüşüyor.
-77-
Office Space (1999)
-78-
Daha önce de çeşitli vesilelerle bahsini geçirdiğimiz bir film
Office Space. Ama hiç kuşku yok ki bariz sebeplerden en yakıştığı liste de ofis filmleri listesi. ABD’nin röntgenini çektiği
animasyon serisi Beavis and Butthead’le ünlü Mike Judge, bu
sefer de aynı formülü iş dünyasına uyarlıyor. Kadrajlar yine
alabildiğine sakin, mekanlar yine ihtişamdan uzak ve mizah
The Hudsucker Proxy (1994)
Yine bir tırmanış hikayesi… Ve yine başarı/tırmanış hikayesi dendi mi, bir adım geride durup işi sorgulayan, alaya alan
bir tavır… Coen biraderlerin Amerikan sinema tarihine postmodern bir ayar çektiği dönemlerinin cevherlerinden The
Hudsucker Proxy gerçek ofis ortamlarını değil, 1930’ların
ofis komedilerini odağına alıyor. Ama bu, iş hayatına dair
bir fikirleri olmadığı anlamına da gelmiyor. Hulahupu keşfederek çalıştığı gökdelenin zirvesine kadar tırmanan (ama
aslında bir ofis entrikasının kurbanı olan) muhaberat elemanı Norville Barnes’ın hikayesi, Coenler için hem Amerikan
rüyasıyla dalga geçmenin bahanesi hem de 1930’lar ofis atmosferinin tadını çıkartmak için bir imkan. Meşhur intihar
sahnesindeki hayli maskülen toplantı odası, hantal daktilolar, Metropolis’ten fırlamış gibi duran baskınlıkta patron
büroları, şeffaf telgraf makineleri, vintage reklamlar… The
Hudsucker Proxy setleri, bugüne kalıp ziyaretçiye açılsa,
hipster’ların tavaf ettiği bir merkez olurdu kuşkusuz.
damarı yine zehir kadar keskin… Olabilecek en sıkıcı işte çalışan Peter Gibbons’ın (Ron Livingston) kafasına dank eder
etmez isyan bayrağını çekip, hapsolduğu ‘cubicle’ları yıkacak
bir entrikayı hayata geçirmesinin hikayesi, tüm iddiasızlığına karşın uzun zamandır en akılda kalan ofis komedilerinden biri. Zaten post-it, zımba gibi ‘ıvır zıvırın’ iş ortamında
nasıl hayati unsurlara dönüşebildiğini göstermek için Mike
Judge’ınki gibi ayrıntılara bakmaktan imtina etmeyen açık
bir zihne ihtiyaç var. Bir taraftan iş hayatının işleyişinin altına
dinamit koyup diğer taraftan ‘cubicle’ların kendine has güzelliklerini vurgulayabilmesi ise Judge’ın, sadece senaryoda
değil yönetmenlikte de ne kadar maharetli olduğunun kanıtı.
Working Girl (1988)
Mike Nichols’ın dehası nerede derseniz, tek bir sahneye
koyduğu ufak bir ayrıntıyla filminin tüm meramını anlatabilmesinde deriz muhtemelen. The Graduate’da Dustin
Hoffman’la Katharine Ross’un kiliseden kaçarken kapıyı kapamak için büyük bir haç kullanmaları, 1960’larda yeni yeni
filizlenen gençlik hareketinin, ‘din ve aile değerlerini’ nasıl
bertaraf edeceğinin de habercisi gibiydi. Ustanın 1988 yapımı
şaheseri Working Girl’ün final sahnesi ise hikayenin gidişatını hiç beklenmedik bir şekilde noktalar. Film boyunca yükseliş hikayesini seyrettiğimiz ‘esas kızımız’ sekreter Tess McGill
(en başarılı performanslarından biriyle Melanie Griffith) so-
nunda ofisine kavuşmuştur. Ne var ki yavaş yavaş geri çekilen
kamera, bu ofisin devasa gökdelende sadece ufak bir nokta
olduğunu gösterir, bu yükseliş hırsının hiçbir zaman amacına
ulaşamayacağı sezdirilir. Böyle bir Nichols dokunuşu tesadüfi değildir tabii. 1988 yapımı film, sadece bu sahnesiyle bile
dönemin yuppie kültürünü, sadece iş odaklı yaşama tercihini ti’ye alır. Ama Hollywood’un keyfine en çok varıldığı diğer
tüm filmlerde olduğu gibi Working Girl de ti’ye aldıklarının
tadını çıkarmasını bilir. 1980’lerin bir yandan görgüsüzlüğü
barok bir seviyeye taşıyan, diğer yandan fütürizmin dibine
vuracak deneysellikteki ofisleri film boyunca bir bir sıralarını
savar.
-79-
The Apartment (1960)
Ofis temsilinde çığır açan filmler listesi yapılsa, kuşkusuz
ilk sıraya yerleşecek yapım da Billy Wilder’ın 1960 tarihli bu
komedi şaheseri. Shirley MacLaine ile Jack Lemmon arasındaki eşine az rastlanır elektriği, Billy Wilder usulü dahiyane
komedi anlarını bir kenara bırakalım, filmin sanat yönetmeni Alexander Trauner tarafından tasarlanan ofis dekoru bile
‘The Apartment’ı bu listede üst sıralara çıkartmaya yeter. Tam
da Amerikan rüyasının insanlara en zorlu kabusları gördürdüğü bir dönemde Trauner, ofis ortamını başkasının önüne
geçmenin en büyük meziyet olduğu bu acımasız dünyayı yansıtacak şekilde tasarlıyor. Alt kademede çalışan C.C. Baxter’ın
(Jack Lemmon) ofis ortamı, seri üretim fabrikaları aratmayacak yeknesaklıkta yan yana dizilmiş masalardan oluşuyor.
Burada çalışanların önüne konan havuç ise bir üst katta yine
aynı yeknesaklıkta yan yana dizilmiş cam duvarlı ‘ofisçikler’.
Patron katı ise tabii ki ‘full’ New York manzaralı ve ferahfeza…
Normal koşullarda tam da Kafka’nın elinden çıkmış diyeceğimiz bu atmosferi karamsarlıktan kurtaracak tek şey ise Billy
Wilder’ın alametifarikası hınzır diyaloglar ve kahramanına
acımayan mizahi damar. Baxter’ın yükselme imkanları mı?
Wilder, bu tür başarı hikayelerinin hamasetine bel bağlamayacak kadar usta bir isimdi.
TOP
-80-
OF THE
POPS
Hazırlayan SARP DAKNİ
THE AFILLIA COLLECTION
Canlılığını ve ışıltısını sonsuza dek sürdürecek yepyeni bir bitki türüyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek
isteriz. Üstelik sulanmasına gerek bile olmadan. Hatta
olası bir elektrik faciasına sebep olmamak için su konusuna pek girmesek daha iyi. Alessandro Zambelli
imzasını taşıyan The Afillia koleksiyonu, adını botanik
dünyasına borçlu olan bir aydınlatma serisinden başkası değil. Yaprakları olmayan bitkilerden ilham alan bu
koleksiyon, elde şekillendirilmiş ahşap ve sinterlenmiş
üç boyutlu baskı teknikleri sonucu ortaya çıkmış. Geometrik iğne delikleriyle dolu, başarılı bir danteli andıran
deseniyle özgün bir hava kazanan Afillia, ortaya koyduğu
mükemmel gölge/ışık haleleriyle umulmadık derecede
göz alıcı bir sonuç vadediyor.
FARADAY PORTEUR ELECTRIC BIKE
Yıl 1791. İngiltere’nin kuzeyindeki Newington köyüne
yerleşen Sandemancılar tarikatı üyesi dört çocuklu bir ailenin oğlu olan Michael Faraday, okuma ve yazmayı kilise
okulunda öğrendi. Çırak olarak girdiği bir ciltçide okumaya başladığı fizik kitapları sayesinde başladığı elektrokimya deneyleri onu 19. yüzyılın en önemli bilim adamlarından biri haline getirecekti. Elektrik motorunu icat
edişi ve amperin kesin tanımını vermiş olması bile yeter!
Daha da güzeli, ilk görüşte aşkı rahatlıkla temsil edebilecek Faraday Porteur Electric Bike’a ilham vermiş olması.
Zamansız bir çizgiye sahip olan bu bisiklet, şarj olduktan
sonra yaklaşık 25 kilometre yol katedebiliyor. Daha iyisi
ise tükenen şarjın 45 dakikalık pedal kullanımından sonra tekrar doluyor olması.
POOH-TABLE
Alan Alexander Milne, Winnie The Pooh karakterini yarattığında 40 yaşını geride bırakmıştı. Ancak bu unutulmaz karaktere ve dostlarına hayat veren elbette Walt
Disney Productions oldu. Aradan geçen bunca sene sonrasında günümüz çocuklarının hala adeta taparcasına
sevdiği Pooh’dan alınan ilham, Nendo ekibinin Walt Disney Japan için yepyeni bir masa koleksiyonu yapmasına sebep oldu. Hundred Acre Wood’un tadına doyulmaz
kahramanlarının öykülerini yansıtan bu masalar, farklı
boyut ve çizgilerde doğal akçaağaç kullanılarak üretilmiş.
Masaların her biri, temsil ettikleri karakterleri yansıtan
renkli kıyafetler bile giyiyor. Unutmayın, ona sahip olma
lüksüne en az çocuğunuz kadar siz de sahipsiniz.
-81-
TOP OF THE POPS.
BERLIN BOOMBOX
Sanat, müzik ve tasarım denince akla gelen ilk şehirlerden
Berlin, yaratıcılıkta sınır tanımayan sanatçı ve tasarımcılara sonsuz bir ilham kaynağı olmaya devam edecek gibi
görünüyor. Berlinli tasarımcı/illüstratör Axel Pfaender’in
80’lerin efsanevi boombox’larından uyarladığı Berlin
Boombox, akıllı telefonunuzu basit bir montaj çalışması
sonrasında taşınabilir bir old-school müzik setine dönüştürebilir. Dayanıklı bir kartona basılı olan Berlin Boombox, yanında gerekli olan diğer tüm elektronik parçaları
da barındırıyor. Kartonu belirlenmiş noktaları kullanarak
yerinden ayırıp katlamaya başladıktan sadece birkaç dakika sonra işiniz tamam. Üstelik hiçbir yapıştırıcı ya da
ek malzeme kullanmaya gerek kalmadan. 86 dolar değer
biçilen bu nefis tasarım berlinboombox.com adresinden
tüm dünyaya postalanıyor.
ZED CHAIR
-82-
Dünyanın en popüler sirkinin, insanları eğlendirmek için
hayvanları tutsak edip gösteriye zorlamaması gerçekten
ayakta alkışlanası bir durum. Söz konusu ekip 1984 yılında
Kanada’da kurulan Cirque du Soleil’den başkası değil. İzlediğimiz her gösteri bir CDS akrobatı olma arzumuzu kamçılıyor; ama ne fayda... Yine de bazı tasarımlar en azından
evimizde kendi kendimize bu hayali gerçekleştirmemize
olanak sağlayacak kadar cazip. Tıpkı Zed gibi. Paslanmaz çelikten üretilmiş, yuvarlak hatlı bu aerodinamik koltuk, siyah
parlak ve oldukça konforlu bir döşemeye sahip. Neredeyse modern bir sanat eserini andıran Zed ile (tavana sağlam
bağladığınızdan emin olduktan sonra) salonunuzda uçuşurken, ödediğiniz 5500 dolarlık faturayı fazla önemsemeyeceğinizi düşünüyoruz.
SARA AND BOB LAMPS
Eski kocası Hans’ın verdiği spor araba ile Greenwich
Village’da etrafa hava atan, daha sonra Sara adını alacak
güzeller güzeli model Shirley Marlin Noznisky’nin bir tesadüf sonucu tanıştığı ve hiçbir şarkısını bilmemesine
rağmen delicesine aşık olduğu Bob Dylan’la evlenip tüm
zamanların en tutkulu aşk hikayelerinden birinin kahramanı oluşu kesinlikle büyüleyici bir hikaye. Ancak bu
güzel öyküyü burada kesip, ikilinin ilham verdiği lamba
tasarımlarına geçmemiz gerekiyor. Kudüs doğumlu Amsterdamlı tasarımcı Dan Yeffet’in birbirini mükemmel bir
şekilde tamamlayan farklı renk, form ve materyale sahip
iki cam üniteden oluşturduğu bu lambaları kullanırken
Bob’un Sara için yazdığı Sad Eyed Lady of the Lowlands’i
dinlemeyi de sakın ihmal etmeyin.
MISKO
Bilim insanları, güneş enerjisinden geceleri de faydalanmanın bir yolunun olup olmadığını araştırırken, emektar
gece lambanızın göz yaşlarını silmeye çalıştığınızın da farkında olan bazı tasarımcılar yok değil. Haim Evgi de onlardan biri. Miski adını verdiği son derece basit görünümlü bu
komodinin oldukça keyifli bir sürpriz barındırdığını belirtip, gece ya da okuma lambanızı rahatlıkla emekliye çıkarabileceğinizi müjdeleyelim. Zira Misko, içine gizlenmiş özel
LED aydınlatma ünitesi sayesinde, yarı şeffaf ve biraz da
baştan çıkarıcı bir ışık yaymayı başarıyor. Aynı anda birden
çok şey yapabilen tasarımları giderek daha fazla seviyor olmamızın arkasında kesinlikle ‘mantıklı’ sebepler var. Misko da buna verilebilecek en iyi örneklerden biri.
ETHUIL BENCH
Dördüncü sezonunu tırnaklarımızı kemirerek izlemeye
başladığımız Game of Thrones’da bizi ne gibi sürprizlerin beklediğini kendi aramızda tartışmaya devam ediyoruz. Peki bunu yaparken neden bir tahtın üzerinde oturmayalım? Üstelik sonsuza dek sahip olacağımız kendi
tahtımızdan bahsediyoruz. Formunu Yunanca ‘akantha’
yani diken kelimesinden ve bizde daha çok Kenger Yaprağı ya da Ayı Pençesi olarak bilinen bitkiden alan Ethuil,
beyaz ya da siyah renk seçeneği de sunuyor. Dev ölçeğine rağmen, özellikle gösterişli bir yemek masasının baş
köşesine rahatlıkla yerleştirilebilecek Ethuil’e oturduğunuzda kendinizi sağa sola emirler verirken bulursanız,
şaşırmayın. Yine de ölçüyü kaçırmamaya dikkat!
ELEPHANT ROCKING CHAIR
Karizmatik kurt eğer bugün yaşasaydı, bunaltıcı derecede meraklı Kırmızı Başlıklı Kız ve büyükannesini afiyetle yuttuktan sonra sindirim aşamasında muhtemelen bu
nefis tasarımı tercih ederdi. Tabii avcı gelip bizimkileri
kurtarıncaya kadar. Neuland-Paster & Geldmacher Studio ekibinden iki yetenekli tasarımcının ellerinden çıkan
Elephant Rocking, aslında 2012 yılında The Interior Innovation Ödüllerinde ‘En İyinin En İyisi’ ödülünü alan
Kristalia’nın Elephant Chair adlı tasarımının küllerinden yeniden doğmuş hali. Sallanan sandalye formatına
uyarlanan tasarım, adı üzerinde bir filin bile sallanabileceği kadar sağlam ve mükemmel bir iskelete sahip. Masif
ahşap ve sert plastik yapımında da kullanılan poliüretan
malzemeden üretilen bu tasarım, sağlam olduğu ölçüde
rahat ve konforlu.
-83-
NEFer.
Geleceğini NEF’le tasarlayan dört
NEFer’i mola verdikleri bir anda yakalayıp merak ettiğimiz ne varsa sorduk.
SaadetAksoy
Hazırlayan SİNEM KARA
Fotoğraflar NEFer’lerin izniyle
-84-
Bu aralar nelerle uğraşıyorsunuz? Mesleğimden dolayı sürekli seyahat ediyorum. Bu
yaz rotanızda nereler var? Yazın çoğunlukla işimden dolayı Londra’da olacağım.
Her yaz olduğu gibi, kısa bir süre de Marmaris’te... Eviniz dışında nerelerde kendinizi evinizde hissediyorsunuz? Çoğunlukla evimden uzakta olduğumdan, her otel
odasını veya yerleştiğim her mekanı evim gibi hissedebiliyorum. Fakat erkek arkadaşım ve annem yanımda olduğu sürece dünyanın her yeri gerçek anlamda evim
olabilir. Bu aralar en çok neye gülüyorsunuz? Türkiye’de Gezi süreci ile tanıdığımız
muhalif ve eğitimli genç arkadaşlarımın espri anlayışına. En son izlediğiniz film?
Frozen. Uzun zaman sonra beni bu kadar heyecanlandıran ilk film. Son günlerde hangi müzikleri dinliyorsunuz? Frozen’ın müzikleri. İtalyan müzisyen Arisa’nın
albümüne de çok takıldım. Düzenli takip ettiğiniz internet siteleri hangileri? IMDB,
Backstage.com, Spotlight.com. Popüler videolar için YouTube, enteresan ve yaratıcı işler görmek için Vimeo. Kickstarter’a da düzenli bakıyorum; ilham verici ve
ilginç projeler çıkabiliyor. Sizin için en büyük konfor nedir? Yaşadığınız alanın tadını
sevdiklerinizle çıkarabilmek. İstanbul’da yaşamı birkaç kelimeyle özetleyecek olsanız... Korna sesi, evim, aşk-nefret ilişkisi. Rezidans yaşamını çekici kılan 3 unsur?
Kapıyı çekip çıkabilme ve uzaktayken evle ilgili endişelenmek zorunda kalmama
özgürlüğü. Favori Nef projeniz hangisi? Nef Haliç. Projedeki her detayın fonksiyonel olması ve değer-fiyat karşılaştırmasında benden iyi not alması. Son olarak,
“sadelik” sizin için ne ifade ediyor? Sadelik, beraberinde dikkat çekicilik de varsa benim için yakalanması en zor olan ama yakalandığında da en kolay görünen özellik.
Gence Armagan
-85-
Bu aralar nelerle uğraşıyorsunuz? İş, ev, sosyal hayat... Ancak şu sıralar en çok heyecan duyarak uğraştığım şey yeni evim. Şu an nerede olmak isterdiniz? Gezmek
için Roma, kültürel aktivite için de New York. Bu yaz rotanızda nereler var? Yaz
planlarımı önceden yapmıyorum. Zamanım el verdiği ölçüde, spontane kararlar
almayı daha keyifli ve heyecan verici buluyorum. En son izlediğiniz film? En son,
çok sevdiğim bir arkadaşımla birlikte Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin uzatılmış
versiyonlarını peş peşe izledik. Yaklaşık 12 saat sürdü. Son günlerde hangi müzikleri
dinliyorsunuz? Bugünlerde kulağımda Bruno Mars var. Düzenli takip ettiğiniz internet siteleri hangileri? Teknoloji siteleri. Oyunlar ve çizgi romanlarla ilgili gelişme ve
güncellemeleri takip ediyorum. iTunes vazgeçilmezim. Evinizin vazgeçilmez tasarım nesnesi? Sanat eserlerim ve benim gözümde birer sanat eseri olan birkaç antika
eşyam. İstanbul’da yaşamı birkaç kelimeyle özetleyecek olsanız... Evim, işim, sevdiğim insanlar İstanbul’da. Dolayısıyla İstanbul’da yaşam bana yaşamın ta kendisini ifade ediyor. Rezidans yaşamını çekici kılan 3 unsur? Güvenlik, temizlik, servis.
Favori Nef projeniz hangisi? Nef 11. Nef’i tercih etmenizdeki en büyük etken ne oldu?
“Nefes”in “Nef”i ilgi çekici ve güzel bir konsept. Nef’te yaşayan biri olarak bu söylemin sadece bir pazarlama cümlesi olmadığını, tasarımda da bu iç görüye sadık
kalındığını görüyorum. Son olarak, “sadelik” sizin için ne ifade ediyor? Hayatımız
boyunca deneyimlediğimiz her şeyin başlangıç noktası sadelik. Zamanı, yaşamı ve
insanı zenginleştiren her şey sadelikten, boş ve beyaz bir kanvastan başlar; yaşam
devam ettikçe bu kanvas dolmaya, renklenmeye devam eder.
Gül Gürer Alimgil
NEFer.
-86-
Bu aralar nelerle uğraşıyorsunuz? İşimle uğraşıyorum, tüm zamanımı alıyor. Hafta sonları da golf oynuyorum, spor yapıyorum. Bu yaz rotanızda nereler var? Yaz
gelmeden Antalya’da golf, Haziran’da Bodrum’da kısa tatil, sonra Dublin’de
golf, yaz sonu da kızımın Hukuk Yüksek Lisansı için Los Angeles’ta ev yerleştirme olabilir. En değer verdiğiniz eşyanız hangisi? Mecburen cep telefonum, bütün bilgiler orada. Ayrıca günlük toplantı ve not defterim. Bu aralar en çok neye
gülüyorsunuz? Tolga Çevik beni güldürüyor. En son izlediğiniz film? 12 Yıllık Esaret. Bu aralar hangi müzikleri dinliyorsunuz? Normalde caz ağırlıklı dinliyorum
ama ofiste zaten devamlı müzik listeleri yapıldığı için her tür müziği dinliyoruz.
Kendinize en son ne hediye ettiniz? Güzel bir küpe. Düzenli takip ettiğiniz internet
siteleri hangileri? TED Talks, Mashable, Gizmodo, Kickstarter. Evinizin vazgeçilmez tasarım nesnesi? Tablolarım. İstanbul’da yaşamı birkaç kelimeyle özetleyecek
olsanız... Tam bir kaos. Rezidans yaşamını çekici kılan unsurlar? İhtiyaçlar, tamir,
bakım dahil her şeyin kendi bünyesinde, yakınında ve kolay olması. Favori Nef
projeniz hangisi? Nef Kağıthane 11. Nef’i tercih etmenizdeki en büyük etken ne oldu?
Gelişmeye çok açık bir konumda, yatırıma uygun, ödeme kolaylığı olan daireler
barındırması. Nef hangi hayalinizi gerçekleştirecek? Kolay ulaşım ve spor, sinema
gibi etkinliklere yakınlık. Son olarak “sadelik” sizin için ne ifade ediyor? Dinginlik,
kolaylık, sakinlik.
Serhat Sarıoğlu
-87-
Bu aralar nelerle uğraşıyorsunuz? İşlerim çok yoğun. Yaklaşan fuarların hazırlıkları ve bitmek bilmeyen koleksiyonlarımızla uğraşıyorum. Şu an nerede olmak isterdiniz? Güneş ve denizin keyfini çıkaracağım, huzur verecek herhangi bir yerde
olabilirdim. Bu yaz rotanızda nereler var? Melbourne’a gitmek istiyorum. İstanbul gibi yorucu bir şehirden sonra yaşanabilecek en iyi şehirde, yaşam kalitemi
kısa süreliğine de olsa refaha ulaştırmayı planlıyorum. Eviniz dışında nerelerde
kendinizi evinizde hissediyorsunuz? Ev gibisi yok. En değer verdiğiniz eşyanız hangisi? Benim olan her şey. Bu aralar en çok neye gülüyorsunuz? Köpeğim Lokum’un
masum bakışları ve komik hallerine çok gülüyorum. Son günlerde ne tür müzikler
dinliyorsunuz? Caz, chill-out, country. Kendinize en son ne hediye ettiniz? Amatör
olarak dört senedir binicilik sporuyla ilgileniyorum, ve bu, hayatımın bir parçası
haline geldi. Ben de kendime yeni bir at hediye ettim. İstanbul’da yaşamı birkaç
kelimeyle özetleyecek olsanız... Yorucu bir yaşam ve muhteşem bir güzellik. Rezidans yaşamını çekici kılan 3 unsur? Sosyal, güvenli ve konforlu yaşam. Favori Nef
projeniz hangisi? Nef Ataköy 22 ve Nef Kağıthane. Nef’i tercih etmenizdeki en büyük
etken ne oldu? Projelerindeki güzel tasarımlar ve lokasyon tercihleri. Nef hangi
hayalinizi gerçekleştirecek? Yeni bir yaşam. Son olarak “sadelik” sizin için ne ifade
ediyor? Sakinlik ve huzur.
İmtiyaz Sahibi
Genel Yayın Koordinatörü
Sorumlu Müdür
Editörler
Grafik Tasarım
Fotoğraf Editörü
Katkıda Bulunanlar
Timur Gayrimenkul Geliştirme Yapı ve Yatırım A.Ş. adına Hakan Oflazer
Olga ŞERBETCİOĞLU
Elif Anıl
AslI ArDUMAN, SERAP GECÜ, Aslin Kumdagezer, müjde metin
MELAHAT ÇAKIR
YALIM KARTAL
Elif Akti, Serhat Cacekli, Hazal Ilgım Çelik, ERDİ DOĞAN, İmge Dönmez,
Hülya Ertaş, KÜBRA GEDİKLİ, AYŞECAN İPEK, SİNEM KARA, Nil Kovacı,
Alican Öyke, Koray Caner Öztürk, ARDA SAVCI, Ali Tünay, Erman Ata Uncu,
Özlem Ünsal
05
Reklam [email protected]
İletişim [email protected] / +90 212 2590669
Yayın Türü Dört Ayda Bir, Yerel, Süreli.
Baskı ve Renk Ayrımı Mas Matbaacılık San. ve Tic. A.Ş. Hamidiye Mahallesi Soğuksu Caddesi No:3 34408 Kağıthane, İstanbul, Türkiye
every by NEF’te yayınlanan yazı ve fotoğraflar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.
NURTANESİ SK. NO: 34 YILDIZ BEŞİKTAŞ İstanbul T:+902122590669
Download

güney yarımkürenin tasarımla kendini hızla şekillendiren şehri