CCBE’DEN GELEN SORULARA YANITLAR
Soru 1: Niçin Balyoz Davası olağanüstü bir nitelik kazandı? Savunma avukatları
hangi koşullarda çalışmak zorunda kaldılar?
Yanıt:
Öncelikle belirtmek gerekir ki, bunun yanıtını verebilmek için Türkiye’de mevcut siyasi
iktidarın yargıya ve hukuka olan yaklaşımını, bu kapsamda 2011 yılında yapılan
sözde “referandum”un hangi amaca yönelik olduğunu bilmek gerekir. Esasen bu da
uzun bir anlatım ve analiz gerektirmekle birlikte çok kısaca özetlemek gerekirse:
2011 referandumundan önce yargı, her hukuk devletinde olduğu gibi anayasal
görevi gereği siyasi iktidarı denetlemekteydi. Bu yönde Anayasa Mahkemesi ve
Danıştay’ın birçok kararı çıktı (ki bir kısmı AİHM’nce de onaylandı). Ancak bu
kararların hemen ardından başta başbakan olmak üzere siyasi iktidarın sözcüleri bu
kararlara karşı eleştirinin ötesine geçecek şekilde, hakaret ve tehdit dolu pek çok
ifadede bulundular. Daha kötüsü yargının, halkın iradesine karşı hareket ettiği
söylemine başvurarak halkla yargıyı karşı karşıya getirmeye çalışarak yargıyı
yıprattılar, sindirdiler. Başbakan açıkça yargının ayaklarına pranga vurduğunu ifade
etti. İktidarın denetiminde olan medya aracılığı ile yargıya ve HSYK’ya karşı bir
karalama kampanyası başlatıldı. Bu sürece bağlı olarak da zaten kuşatılmış olan
yargıyı iyice tutsak etmek, ele geçirmek amacıyla bir Anayasa değişiklik paketi
hazırlandı. 26 maddelik bu pakette esas amaç, iki madde ile HSYK’nun ve Anayasa
Mahkemesi’nin yapısını değiştirerek tamamen iktidarın denetimine geçirmekti. Geri
kalan maddeler ise bu amacı gizlemek için bir örtü olarak kullanıldı. Ne yazık ki bu
durum halka anlatılamadı, sözde demokrasi ve özgürlük için yapıldığı yönünde
denetim altındaki medya aracılığı ile ciddi bir bilgi kirliliği yaratıldı. Ne yazık ki bu
amaca ulaşıldı, yapılan anayasa değişikliği ile HSYK ve Anayasa Mahkemesi
tamamen iktidarın kontrolü altına girdi. Bu şekilde de iktidar özellikle yüksek yargıyı
istediği gibi şekillendirdi. Böylece zaten yoğun bir kuşatma ve saldırı altındaki yargı
artık tamamen tutsak edildi. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı sadece kağıt üzerinde
kaldı. Bu gelişimden itibaren de artık yargı, siyasi iktidarın muhaliflerini tasfiye ve
tehdit aracı haline getirildi. Başka bir ifadeyle hak ve özgürlüklerin teminatı olması
gereken yargı artık hak ve özgürlüklerin en büyük tehdidi haline geldi. Bunun en
büyük tehlikesi ise gerçek durum böyle olmasına karşın, bir yargılama varmış gibi bir
görüntü olması sebebiyle dışsal bir yasallık ve meşruiyet algısı oluşturmasıdır.
Gerçekten hukuk ihlallerine karşı verilen basmakalıp yanıt hep “hakim kararı”, “yargı
kararı”, “itirazın mümkün olması” şeklindedir. Ancak yargı bağımsız ve tarafsız
olmadığı için bunların hukuksuzluğa karşı bir meşruiyet algısı yaratmaktan öte hiçbir
anlamı kalmamıştır. Nitekim artık her türlü demokratik hakkın kullanımı, yaratılan bir
“darbe teşebbüsü”, “örgüt” ve “terör” kılıfı altında ceza tehdidi ile karşı karşıyadır.
Böylece darbe teşebbüsleri ile mücadele kılıfı altında hukuka ve hukuk devletine
karşı sivil bir darbe gerçekleştirilmiştir. Sonuçları da ortadadır. Artık Türkiye’de hiçbir
kişi ve kurumun hukuk güvenliği bulunmamaktadır. Daha vahim olan ise bu hukuk
güvenliğinin bizzat görünürde, şekli bir hukuk ve yargı eliyle tehdit altında olmasıdır.
Bu çerçevede soruya gelindiğinde, özetle şunları söylemek mümkündür:
• Balyoz davası, bir gazetecinin bavul ile getirdiği “belgeler” ile ve siyasi iktidarın
denetimi altındaki basının yönlendirmesi ile başlamıştır. Esasen yargılama
paralel bir şekilde medyada yapılmış ve önceden hüküm de oluşturulmuştur.
Yargılamada da ceza hukukunun ilkelerinden çok, Türkiye’de literatüre geçen
“Bavul hukuku”, ya da “Silivri hukuku” uygulanmıştır.
• Bu dava, Türk Silahlı Kuvvetlerini, orduyu tasfiye etmek, sindirmek,
itibarsızlaştırmak amacı ile açılmış ve yürütülmüş bir davadır. Yani bu anlamda
tıpkı Ergenekon ve Oda Tv davaları gibi belirli amaçlarla yapılan dönem
yargılamalarıdır. Yargılamada hukukun hiçbir evrensel kuralına uyulmamış,
bunun Yargıtay’dan dönmemesini sağlamak adına da yukarıda sözü edilen
süreç sonunda Yargıtayda da yeni oluşturulan HSYK aracılığı ile gerekli
“dönüşüm” ve “dizayn” gerçekleştirilmiştir.
• Davayı gören İstanbul 10.Ağır Ceza Mahkemesi, Özel Görevli Mahkemedir.
Türkiye’de 12 Mart Darbesinden sonra kurulan ve Fransa’dan örnek alınan (ki
Fransa bu mahkemeleri 1980’lerin başında kaldırmıştır) Devlet Güvenlik
Mahkemeleri hukuk devletinde yeri olmayan mahkemelerdi. AİHM’nin Incal
kararı sonrası Devlet Güvenlik Mahkemeleri kağıt üzerinde kaldırılmakla
birlikte 2005 yılında yürürlüğe giren yeni Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ile
birlikte ne yazık ki sözde kaldırılan bu mahkemelerin yerine bunların devamı
ve kopyası biçiminde Özel yetkili Mahkemeler kuruldu. İlgili hükümler dahi
neredeyse kaldırılan hükümlerle aynıdır. Hukuk birliğine de aykırı bu
mahkemelerde
farklı
usul
hükümleri
uygulanmakta,
savunmalar
kısıtlanmaktadır. Bu anlamda yargılamayı yapan özel görevli mahkeme, zaten
bu yapısı itibariyle sorunlu bir mahkemedir. İlginç olan şudur ki bu
mahkemelere yönelik tepkilerin ve soru işaretlerinin artması üzerine balyoz
davası devam ederken bu mahkemeler gene kâğıt üzerinde de olsa
kaldırılarak yerine Terör Mahkemeleri kurulmuştur. Bilindiği üzere usul
hukukunda yapılan değişikliklerin derhal uygulanması esastır. Ancak kanuna
eklenen bir hükümle, kaldırılan özel görevli mahkemelerin, ellerindeki davaları
bitirmesi sağlanmıştır. Yani Balyoz davasını kanunen kaldırılmış olan bir
mahkeme görerek hükme bağlamıştır ! . Esasen hükümetin bir bakanının “Biz
Silivri’de özel bir mahkeme kurduk” ifadesi her şeyi anlatmaktadır.
• Balyoz davasının başlamasından üç gün kadar önce, mahkemenin sürekli
tahliyeler yönünde oy kullanan başkanı görevden alınarak mevcut başkan
yerine atanmıştır !
• Tüm bu hususlar sanırız davanın nasıl bir “amaç” ve “özellik” taşıdığını ortaya
koymaktadır. Bir salonda, kürsünün üstünde cübbe giymiş kişilerin yer alması
o yapıyı mahkeme, süreci de yargılama kılmamaktadır. Bunu bize tarih de
göstermektedir…
İşte savunma avukatları, böyle bir “özel mahkeme” önünde görev yapmak
durumunda kalmışlardır. Daha en başından mahkeme, bağımsız ve tarafsız
olduğu yönünde gerek sanıklarda, gerekse savunma avukatlarında hiçbir izlenim
ve güven oluşturamamıştır. Yargılama boyunca mahkeme başkanı sürekli olarak
avukatlarla ve sanıklarla tartışma ve polemiğe girmiş, bir taraf gibi davranmış,
yeterli söz hakkı vermemiş, delillerin tartışılmasına imkân tanımamış, söz almakta
ısrar eden avukatlar disiplin yaptırımı olarak salondan çıkarılmış, onlarca
celseden men edilmiş, haklarında birçok dava açılmıştır. Hatta iş, avukatlara
mahkeme önünde ve salonunda jandarmanın fiziki saldırısına, darpa dek
varmıştır. Salona yerleştirilen kameralar ve avukatların bulunduğu masalara
uzatılan mikrofonlar aracılığı ile avukatların duruşma dışında aralarında ve
müvekkilleri ile yaptıkları özel görüşmeler dinlenmiş, kayda alınmıştır. Avukatların
müvekkilleri ile aralarına bariyerler konularak temasları, görüşmeleri, evrak alış
verişi engellenmiştir. Birçok bilimsel rapor ile ortaya konulduğu halde delillerin
sahte ve tahrif edilmiş olduğu yönündeki ısrarlı beyan ve taleplere kulak
verilmemiş, bu hususta bir araştırma yaptırılmamıştır. Mahkeme delillerin
tartışılması aşamasını atlamış, savunmaları süre olarak da kısıtlamıştır. İddia
makamının taleplerinin neredeyse %99’unu kabul ederken, savunma
avukatlarının kabul ettiği taleplerinin oranı % 1’lerdedir. Ne yazık ki mahkeme,
savunmayı ve avukatları şekli bir unsur olarak görmüş, onlara gerçek anlamda
savunma imkanı vermemiş, mesleki bir saygı da duymamış ve bunu
göstermemiştir. Bu anlamda adil yargılanma hakkının hemen hemen hiçbir unsuru
dikkate alınmamış, adeta önceden belirli olan bir hükmün şekli unsurları yerine
getirilmiştir. Bu hususlar duruşmaları gözlemci olarak izleyen Baromuzca da
saptanmıştır.
Sonuç olarak bu davada savunma avukatları, olağanüstü bir sabır, direnç ve
kararlılıkla tam bir adalet savaşı vererek tarihe geçmişler, adaletin koruyucusu ve
gururu olmuşlardır. Baromuz bu avukatları ile gurur duymaktadır.
Soru 2: Bu davada avukat görevlendirmeme kararınızı nasıl gerekçelendirdiniz?
Yanıt:
Bu soruya yanıt vermeden önce kısa bir açıklama yapmak yerinde olacaktır. İstanbul
Barosu hakkında hali hazırda bir ceza davası ve iki ceza soruşturması mevcuttur.
Bunlardan ilki, Balyoz davasında savunma avukatlarına karşı mahkemenin gösterdiği
tavır, savunmaların kısıtlanması, meslek onuruna ve saygınlığına aykırı tutumlar
sebebiyle avukatların artık görev yapamayacak hale gelmesi ve cübbelerini bırakarak
duruşmalara girmemeye başlamaları üzerine Baro başkanı olarak şahsım ve yönetim
kurulu üyesi arkadaşlarımın, Avukatlık Kanununun 95/4.maddesinin verdiği görev ve
yetki ile mahkemeye giderek adil yargılama yapılması, savunmanın kısıtlanmaması
ve avukatların mesleki onurunun zedelenmemesi talebimiz sebebiyledir. Bu nedenle
hakkımızda TCK’nun 277.maddesinde düzenlenen yargı görevi yapanı etkilemeye
teşebbüs suçunu işlediğimiz iddiasıyla iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası istemiyle
açılan davadır. Dava tamamen dayanaksızdır, anılan suçu işlememiz de imkânsızdır.
Bu husus yargı kararları ile de sabittir. İkinci duruşma 7 Ocak 2014 tarihinde
yapılacaktır.
Avukat görevlendirmeme kararımız ve uygulamamız da Balyoz davasında
anılan süreçle ilgilidir ve özetle şöyle gelişmiştir: Avukatlarımız, mahkemenin
uygulamalarına bağlı olarak anılan şartlarda artık görev yapamaz hale gelince ve
mesleki onur ve saygınlıklarını da korumak amacıyla cübbelerini bırakarak duruşmayı
terk etmişlerdir. Salondan çıkarlarken mahkeme başkanı kendilerine hitaben “Gidin
gidin, nasıl olsa barodan avukat isteriz” şeklinde bir beyanda bulunmuş, Baroyu
adeta mahkemenin bir yardımcısı, her talebi kabule hazır bir yer olarak görmüştür.
Yargılama konusunu oluşturan suçlama, Ceza Muhakemesi Kanununa göre mutlaka
avukatın varlığını gerektirdiğinden Mahkeme bir yazı ile avukatların duruşmalara
girmediğini belirterek Barodan avukat talebinde bulunmuştur. Oysa Türk Ceza
Muhakemesi Kanununda asıl sistem, tıpkı Alman Kanununda olduğu gibi seçilmiş
müdafilik sistemidir. Bu anlamda gerek kanun gerekse zorunlu müdafilik ile ilgili
yönetmeliğe göre Baronun zorunlu müdafilik kapsamında atama yapabilmesi için,
sanığın kendi seçtiği bir müdafiin bulunmaması şarttır. Bunun üzerine Baromuz
Mahkemeye gönderdiği cevapta, bu kanuni ve hukuki durumu anlatarak sanıkların
kendi belirlemiş oldukları avukatları azledip azletmediklerini yahut bir istifa ile vekalet
ilişkisinin sona erip ermediğini sormuş, gelen cevaba göre işlem yapılacağını
bildirmiştir. Mahkeme bu hususu yerinde görerek sanıklara duruşmaya girmeyen
avukatları ile vekalet ilişkilerinin devam edip etmediğini sormuş ve hepsinden devam
ettiği yanıtını almıştır. Bu durumda Baro tarafından hukuken ve kanunen bir atama
yapılması mümkün olmadığı halde Mahkeme hukuku zorlayarak, buna rağmen
avukatların da tıpkı hakim ve savcılar gibi duruşmaya girmekle yükümlü olduklarını,
bu yükümlülüklerini yerine getirmedikleri için de yerlerine Barodan atama yapılması
gerektiğini ısrarla talep etmiş, ayrıca aksi durumda ilgililer hakkında (Baro başkan ve
yönetimi) cezai işlem yapılacağını da not olarak eklemiştir. Oysa bir azil veya istifa
olmadığı takdirde Baronun kanunen ve hukuken bir atama yapması mümkün değildir,
bu konuda da Yargıtay kararı mevcuttur. Yargıtay Baromuzun yapmış olduğu bir
avukat ataması konusunda kararı bozarken dosyada sanığın seçmiş olduğu avukatın
istifa ettiğine ya da azledildiğine ilişkin bir bilgi ve belgenin bulunmadığından bahisle
bu durumda Baro tarafından atama yapılamayacağına hükmetmiştir. Üstelik avukatın
durumunu, hakim ve savcı gibi değerlendirmek de mümkün değildir. Gerçekten
sanıkların hakim veya savcıları azletmek, değiştirmek gibi bir yetkisi olmamasına
karşın, avukatını azledebilir ve değiştirebilir. Avukatların davaya girip girmemesi ise
sanık ile avukat arasındaki bir sorundur ve kural olarak Baroyu ilgilendirmemektedir.
Kaldı ki olayımızda avukatların duruşmalara girmemesi keyfi bir tutum olmayıp,
mahkemenin savunmaya ve avukata yönelik tahammül edilemez uygulamalarına
karşı bir tür meşru müdafaa, müvekkillerinin haklarının ve mesleki onurun korunması
bakımından onurlu bir tutumdur. Üstelik Barolar, mahkemelerin “emir eri”, her dediğini
yapmakla yükümlü yardımcısı konumunda olmayıp, kanuna ve hukuka göre işlem
yaparlar. Tüm bu hususlar bir kez daha belirtilmiş, anılan Yargıtay kararı da
eklenerek bu durumda, yani bir istifa veya azil söz konusu olmadığından hukuken ve
kanunen atama yapılamayacağı bir kez daha gerekçeleri ile belirtilerek talep
reddedilmiştir. Aynı zamanda yargı ile olan ilişkilerde karşılılık esas olmakla
(avukatlık meslek kuralları madde 15) mahkemenin aksi durumda cezai işlem
yapılacağı notuna karşı benzer şekilde bir not düşülerek mahkemenin baroyu ceza
tehdidi ile kanuna ve hukuka aykırı işlem yapmaya zorlama yetkisinin bulunmadığı,
bu durumunu TCK’nun 107.maddesinde düzenlenen şantaj suçunu oluşturacağı
belirtilmiştir. Baromuzun hukuku ve meslek onurunu korumak adına gösterdiği bu
kararlı ve hukuki tutuma karşı da hakkımızda görevi ihmal suçu iddiasıyla suç
duyurusunda bulunulmuş, Adalet bakanlığı da soruşturma izni vermekle cezai
soruşturma başlamıştır. Yakında bu sebeple hakkımızda ikinci ceza davası da
açılacaktır.
Bunlara ek olarak, Baro başkanı olarak benim hakkımda, Ergenekon davasına
bakan özel görevli 13.Ağır Ceza Mahkemesinin yaptığı suç duyurusuna bağlı olarak
tehdit suçunu işlediğim iddiası ile bir başka ceza soruşturması daha mevcuttur ve özü
şudur: Bir duruşmada, duruşmaya ara verilmesi ve mahkeme heyeti ve savcının
bulunmadığı bir ortamda, savunma avukatları ile bir durum değerlendirmesi yaparken
tutanak katibinin hemen yakında bir çalışma içinde bulunduğunu fark etmem üzerine
ne yaptığını sorduğumda telaşlanmıştır. Avukatlar ise o anda salonda olmayan
mahkeme heyetinin, aramızdaki konuşmaları o anda ekrandan görüntülü ve sesli
olarak izleyip dinlediklerini belirtmeleri üzerine (ki buna bizzat şahit olan avukatlar
mevcuttur) tutanak katibine hitaben “Bunu yapamazsınız, bu bir suçtur, bunun
hesabını sorarız” dememe bağlı olarak bu ceza soruşturması başlatılmıştır. Takdir
edilecektir ki burada sarfettiğim “hesabını sormak”, hukuki anlamda gerekli
başvuruların yapılması anlamındadır. Avukatların, yargılamanın yapılmadığı, ara
verildiği bir ortamda aralarındaki özel konuşmaların izlenmesi ve dinlenilmesine bir
baro başkanı olarak sesiz kalmam, tepki göstermemem mümkün değildir. Bu benim
görevimdir. Meslektaşları ve meslek onurunu korumak adına verdiğim bu tepkiden de
hiçbir şekilde pişman değilim ve bedelini de ödemeye hazırım. Bu nedenle de
hakkımda bir üçüncü ceza davası açılması kuvvetle muhtemeldir.
Soru 3: Türkiye’de nasıl bir destek gördünüz? Bu suçlamaların arkasında bazı
çıkarlar var mı? Baronun keyfiliğe karşı ve yargı bağımsızlığı için mücadele
iradesine bağlı bildirisi için gelen tepkiler neler oldu?
Yanıt:
Türkiye’de özellikle barolar ve avukatlardan büyük bir destek gördük ve
görmeye de devam etmekteyiz. Nitekim, hakkımızda açılan bu ceza davaları ve
soruşturmalarını bahane ederek, çok ciddi bir oy ile genel kurulda seçilmiş meşru
yönetimimizin görevden alınması teşebbüslerine karşı gerçekleştirilen olağanüstü
genel kurulumuza gerek yurt içinden gerekse yurt dışından büyük bir katalım
olmuştur. Bu coşkulu genel kurulda tüm bu saldırılara karşı genel kurulumuz gerekli
cevabı vermiş, ideolojik farklılıklara karşın tek vücut olmuştur. Aynı desteği sivil
toplum kuruluşları ve kamuoyu da vermiştir.
Bu suçlamaların, hukuka ve kanuna aykırı zorlama dava ve soruşturmaların
arkasında, genelde barolara ve avukatlara, özelde ise her türlü hukuksuzluğa karşı
inançla, inatla, kararlılıkla direnen, boyun eğmeyen İstanbul Barosunu sindirme,
gözdağı verme amacı yatmakta. Çünkü Türkiye’de yargının ele geçirilmesinden,
amaca uygun olarak dizayn edilmesinden sonra ayakta kalan, direnen, hukuku
savunan yegane güç avukatlar ve onların örgütlü gücü barolar kalmıştır. Bu anlamda
en ön safta yer alan İstanbul Barosu siyasi iktidarın hedefindedir. Nitekim bizlerin,
yukarıda belirttiğim ilk davada, kanuna aykırı olarak izin alınmaksızın ifadeye
çağrılmamız üzerine yayınladığımız bir bildiri ile ifade vermeye gitmeyeceğimizi ilan
etmemiz de bu dik duruşumuzdan kaynaklanmaktadır. Çünkü bu hukuksuz çağrıya
uymuş olsaydık, bir kanunsuzluğa, hukuksuzluğa boyun eğmiş, onu meşrulaştırmış
olacak ve geriye kötü bir miras bırakmış olacaktık. Buna karşı cevapları ise, asla bize
uygulanamayacak bir maddeden dava açarak 4 yıla kadar hapsimizi istemek, bizi
hukuksuz biçimde görevden alma girişimleri olmuştur.
Ne yazık ki Baromuz içerisinde siyasi iktidara yakınlığı ile bilinen bir gurubun
yetkilileri, yani kendi meslektaşlarımız, açılan dava ile baro yönetiminin düştüğünü
ileri sürerek bize ihtar çektikleri gibi, savcılığa ve adalet bakanlığına dilekçe vererek
görevden alınmamızı talep edebilmişlerdir. Oysa masumiyet karinesi uyarınca daha
hakkımızda bir hüküm bulunmadığını bilecek durumdadırlar. Ya da bizim
bilmediğimiz şekilde hakkımızda hüküm verilmiştir… Bu seçilmiş meşru yönetime
karşı bir darbe teşebbüsüdür. Daha acısı, Adalet Bakanlığının da buna ortak
olmasıdır. Nitekim, Baromuz yönetim kurulunun yeni avukatlara ruhsat verilmesi
yönünde aldığı kararlar Adalet Bakanlığınca görevde olmadığımız gerekçesiyle
reddedilmekte, Barolar birliğinin direnmesine bağlı olarak yasal zorunluluk sebebiyle
imzalanmaktadır. Bu durum halen sürmektedir. Ayrıca Adalet Bakanı, Avrupa
Savunma Avukatlarının İstanbul ‘da yaptığı ve benim de bulunduğum bir toplantıda
yargıya talimat ve tavsiye oluşturacak şekilde bizlerin suç işlediğini ima edebilmiştir.
Soru 4: Size ve baroya karşı olan davanın nasıl gelişeceğini düşünüyorsunuz?
Yanıt:
Bizlere, Baroya karşı açılan davanın nasıl gelişeceği hukuki değil, siyasi bir
öngörü gerektirmektedir. Gerçekten zaten yukarıda belirtilen dava ve soruşturmalar
hukuki değil, siyasidir, gözdağı amaçlıdır. Hukuken zaten bu tür dava ve
soruşturmaların açılabilir olması mümkün değildir. Dolayısıyla nasıl gelişeceğini de
siyaset, siyasi konjonktür ve beklentiler ile değerlendirmeler belirleyecektir. Bir başka
ifadeyle burada belirleyici olacak olan hukuk değil, siyasi iktidar ve şu anda yargı
üzerinde etkili olan başkaca güçlerdir. Elbette burada bizlerin tutum ve kararlığı,
başta ve öncelikle Türk kamuoyu olmak üzere, bunun yanı sıra özellikle Avrupa ve
dünya kamuoyunun desteği de önem taşımaktadır.
Şunu önemle belirtmek isterim ki bu tür davalar, soruşturmalar, hapis tehditleri,
görevden alma girişimleri bizleri hukuku, hukukun üstünlüğünü, yargı bağımsızlığını,
mesleğimizi, meslek onurumuzu, yurttaşların hak ve özgürlüklerini koruma görev ve
kararlığımızdan alıkoyamaz. Çünkü bizler, avukatlar, tarihsel olarak boyun eğmeyen
bir mesleğin onurlu mirasını genlerimizde taşımaktayız. Çünkü biz tüccar ya da iş
adamı değil, hukukçuyuz, adalet savaşçısıyız. Bizim hiçbir sorunumuz hukukun
üstünlüğü, demokrasi, hak ve özgürlük mücadelemizden, meslek onurumuzdan daha
değerli ve önemli değildir. Bu değerleri savunmak adına her türlü bedeli ödemeye
hazırız. Gücümüzü mesleğimizden, haklılığımıza olan inancımızdan almaktayız. Bu
mücadeleyi her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar vermeye de kararlıyız. Yalnız
kalsak, hiçbir destek almasak dahi, doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam
edeceğiz.
Bununla birlikte, tüm dünya avukatları ve barolarının; özellikle çok önemli ve
saygın bir kurum olan CCBE’nin desteği bizim için önemli ve değerlidir. Bu nedenle 7
Ocak 2014 tarihinde yapılacak ikinci duruşmamızda da sizleri yanımızda görmek bize
güç katacaktır. Bu çerçevede Baromuza yapılan bu hukuksuz saldırıların, Avrupa
Birliği’nin ilerleme raporlarında ve Avrupa Parlamentosu Kararlarında yer bulması
gerektiğini düşünmekteyim. Bunda CCBE’nin önemli bir rol oynayabileceğine
inanıyorum.
Bir şairimizin dediği gibi, “Tarihin en son yerinde, son sözü hep direnenler
söyler”.
Son söz henüz söylenmedi…
Av.Doç.Dr. Ümit KOCASAKAL
İstanbul Barosu Başkanı
Download

Röportaj orijinal metin için tıklayınız.