EĞİTİM SİSTEMİNİN ADALETSİZLİĞİ
Hasan BACANLI
Kapitalist sistem, burjuva sınıfının çıkarlarını korumaya güdümlü olan bir sistemdir. Böyle bir sistem içinde, toplumsal sistemin avantajlarından yararlanmak, toplumun yönetimini elinde bulundurmak, toplumu yönlendirmek
burjuva sınıfının elindedir. Ancak, burjuvazi bunu açıkça ifade etmez. Genellikle demokratik olduğunu falan iddia eder. Üstelik bunu da seçimlerle pekiştirir. Oysa, bilmektedir ki, seçimler istediğiniz yöneticiyi seçmeye değil, “onlardan” birini yönetici seçmeye yarar. Dolayısıyla, seçim yönetimin el değiştirmesini getirmez, ama iki
fayda sağlar: (a) yönetilenlerin yönetici oldukları veya olabilecekleri zehabına kapılmalarını sağlar, (b) yönetimin
burjuvazinin elinde kalmasını sağlar. Bu sosyolojide bilinen bir durumdur.
Benzeri bir durum eğitim için de geçerlidir. Sanayi devrimi ile eğitim yaygınlaştırılmıştır. Bu yaygınlaşmanın
temelinde, kapitalist sistemin insan kaynakları ihtiyaçlarının karşılanması yatmaktadır. Eğitim yoluyla kapitalizm,
ihtiyaç duyduğu bilgi ve beceriye sahip kişiler yetiştirmekte ve bunları üretim sisteminin uygun yerlerinde kullanmaktadır.
Eğitimin başka bir fonksiyonu daha vardır ki, o da yukarıdaki “yönetilenlerin rahatlamasını” sağlamasıdır. Eğitim, yönetilenlerin yönetici olabileceklerini düşünmelerini sağlar. Bu, aynı zamanda toplumun doğal insan kaynaklarının verimli bir şekilde kullanılabilmesini sağlamaktadır, gibi bir fanteziden de burada söz edilebilir. Yani,
doğuştan bir takım özellikler getirmiş olabilirsiniz ve bu özellikler sizin iyi bir bilim adamı olabileceğiniz anlamına geliyorsa, toplumdaki eğitim sistemi sizin iyi bir bilim adamı olmanızı sağlayacak şekilde eğitim imkanları
sunar. Tabii ki bu da bir fanteziden başka bir şey değildir. Çünkü, yönetimi elinde bulunduranlar, doğuştan getirmiş olduğunuz birtakım özellikler sizin iyi yönetici olmanızı temin edecek diye hiçbir yönetici ipin ucunu elinden kaçırmak istemez.
Eğitimin fırsat eşitliği sağlayıp sağlamadığı uzun uzun tartışılmıştır ve tartışılmaktadır. Bu kavramla ifade edilmek istenen, “herkesin eğitime ulaşabilme açısından eşit” olmasıdır. Yani bir mahallede okul varsa, buna göre,
fırsat eşitliği sağlanmış demektir. Bunu bir adım daha ileri götürerek, eğitimin herkese parasız olarak verilebilmesini eğitimde fırsat eşitliği olarak algılamak da mümkündür; yani, okul olabilir ama ucuz da olmalıdır. Bunun
sağlanabilmesi, tabii ki, öncekinden daha zordur, çünkü herkese ucuz eğitim verebilmek her toplumun kârı değildir, toplumların çoğu bu kadar zengin değildir.
Eğitimde fırsat eşitliği eğitimin demokratikliğinin bir görüntüsü olabilir. Bu nedenle, yöneticiler, demokratik olduklarını göstermek için eğitimi herkese ulaşılabilir kılarlar. Yönetilenler de zannederler ki, eğitim ulaşılabilir
olunca demokratik olacak. Oysa, durum beklenenden oldukça farklıdır. Çünkü, başka durumlarla ilgili olarak
meydana geldiği gibi, burjuvazi bir kaleyi kaybedince yeni kaleler inşa eder. Eğer, eğitim, yani okulları kaybetmişse, dershaneleri, özel okulları, vb. işin içine sokar. Yani sisteme dışarıdan müdahale kalesini inşa eder. Dolayısıyla, denebilir ki, eğitimin demokratik olmasının asıl görüntüsü, eğitim sisteminin dışarıdan müdahalelerle
yönlendirilme düzeyinin düşük olmasıdır. Yani, bir eğitim sistemi yukarıda belirtilen fırsat eşitliğinin yanı sıra,
kendi yağıyla da kavrulmalıdır. Eğer sistem, kendi ürünlerini yetersiz bularak, dışardan katılmalara ihtiyaç duyuyorsa, o sistem hem anti-demokratiktir, hem kapitalisttir, hem toplum düşmanıdır. Bir sistemin hem insan yetiştirip, hem de “pardon, ben böyle insana değil, şöyle insana ihtiyaç duyuyorum” demesi kadar mantıksız ve tarafgir
ve kapitalist bir durum sözkonusu olabilir mi bilemiyorum.
Türk eğitim sistemini bu açıdan değerlendirince, bu toplumun ne kadar demokratik bir toplum olduğunu anlayabiliriz. Türk milli eğitim sisteminde üç noktada yoğun bir dış müdahale söz konusudur. Bunlardan birincisi, anadolu liselerine giriştir. İlkokuldan mezun olan bir öğrenciye, “sen anadolu lisesine girmek için yeterli bilgiye sahip değilsin” denmektedir. Oysa, bu öğrenciye verilmek istenip de verilmesin denilen bir bilgi veya beceri yoktur.
Yani, hiçbir anababa benim çocuğuma niçin Zimbabwe’nin başkentini öğretiyorsunuz?” dememiştir. Sistem, Atatürkçülüğü öğretirken, “bunları bilmeden olmaz” diyerek dayatmakta, ama anadolu liselerine girmek için gerekli
gördüğü (kendisinin gördüğü, başkalarının değil) bilgi ve beceriler söz konusu olunca, “bunları bilmesen de olur”
demektedir. Çünkü, dışarıdan müdahalelerle öğrenci temin etmeyi düşünmektedir. Başka bir ifadeyle, “nasıl olsa
zengin burjuva çocukları ek birtakım eğitim tedbirleri ile bu bilgileri öğrenir, gelir anadolu lisemde okurlar, ben
de, alt sınıfın çocuklarını eğitip, yükseköğretime göndererek ülkeye yönetici olmalarına yol açacağıma, burjuva
çocuklarını yüksek öğretime hazırlarım,” demektedir. Eğitim sistemine dışarıdan kan nakli yapılması gerekmektedir. Yoksa, o da bilmektedir ki, sistem ölecektir (bu ölen sistem de tabii ki, sistemin şimdiki sahipleri olan burjuvazinin sistemidir, bunu da unutmamalı).
Anadolu liselerine alınan bu taze kan, ne yazık (!) ki, uzun süre idare etmez. Sistem bir süre sonra bakar ki, sistemde hâlâ istemediği alt sınıf çocukları bulunmaktadır. Bunun üzerine, üniversiteye girişte yeni bir müdahaleye
ihtiyaç duyar: liseden mezun olan öğrenciye “sen benim istediğim yeterliklere sahip değilsin” der. Onun istediği
özellikler de özel okul ve dershanelerde kazandırılmaktadır. Bu noktada, gene zengin ve burjuva çocukları ek
birtakım eğitim tedbirleri ile üniversiteye girme şansını artırırlar. Fakir ve köylü çocuğu ise, bu tür ek tedbirlere
başvuracak durumda değildir. Başvurduğu zaman da, burjuvazinin tuzağına düşmüş olur ve biriktirdiği üç-beş
kuruşu, çocuğum üniversiteye girsin diye dershanelere verir. Oysa, aynen ilkokulda olduğu gibi, hiçbir veli lise
öğreniminde “integrali çocuğuma niye okutuyorsun?” diye sormamıştır. Yani, milli eğitim istediği müfredatı istediği gibi öğretmektedir. Ancak, sonra da “kusura bakma” demektedir.
Bu iki müdahale noktasının dışında bir müdahale noktası daha vardır: üniversite mezuniyetinden sonra işe giriş.
Örnek olarak, üniversitelerde öğretim üyesi olacak kişilerin yabancı dil bilme zorunluluğunun getirilmesi ele alınabilir. Yani, yardımcı doçentliğe geçişe yabancı dil barajı getirilmek istenmektedir. Bunun nedeni de yukarıdakilerden farklı değildir. Nasıl ilkokuldan sonra yapılan dış müdahaleye rağmen, birtakım fakir ve köylü çocukları
üniversiteye girmiş ise, aynı şekilde, üniversiteden sonra da öğretim üyesi olarak bazı fakir ve köylü çocukları
girmiştir. Bu kişiler, yardımcı doçent olmuşlar, bu kadroda iken gerek yabancı dil çalışmaya ağırlık vererek, gerekse doçentlikten vazgeçerek, üniversite öğretim üyesi olmuşlardır. Hatta içlerinden önemli bir kısmı da yabancı
dili öğrenmiş ve doçentlik dil sınavını geçerek doçent olmuşlardır. Bu durum yukarıdakilerin (!) canını sıkmıştır,
çünkü iplerin bir kısmının ellerinden gitmekte olduğunu fark etmişlerdir. Bu yüzden, bu yukarıdakiler(!) yabancı
dil sınavının yardımcı doçentlikten önceye alınması gerektiğini iddia etmektedirler. Yardımcı doçentlikten önceye alınmalı ve yurt dışında eğitim görmemiş ve bu yüzden yabancı dili öğrenememiş olan fakir ve köylü çocukları
üniversiteye öğretim üyesi olamamalıdır. Oysa, o aşamaya kadar onyedi yıl boyunca bu kişileri eğiten kendisidir
ve öğrencinin istediği ve istemediği birçok şeyi öğrenciye öğretmiştir, yabancı dil hariç. Ve şimdi de bu öğretmemesinin suçunu öğrenciye yüklemekte, “kusura bakma, ama sen de yabancı dil bilmiyorsun” demektedir. Kuruma karşı bireyin karşı karşıya gelmesi demek olan bu durumda tabii ki, kurum söyleyeceğini söylemekte, ama
birey sesini duyuramamaktadır. Ancak, bu sesini duyuramayanların vandalizm gibi başka yollar deneyebilecekleri
akılda bulundurulmalıdır.
Bir insanın sağlığı, dışardan yapılan müdahalelerle ters orantılıdır. Eğer bir kişi sıksık ilaç veya ameliyat gibi dış
müdahalelere ihtiyaç duyuyorsa, o kişinin pek sağlıklı olmadığını söyleyebiliriz. Benzer şekilde, bir eğitim sisteminin sağlığı da, insanın sağlığı gibi, ona dışarıdan yapılan müdahalelerle ters orantılıdır. Eğer bir eğitim sistemi
üç kez dış müdahaleye ihtiyaç duyuyorsa, o sistem can çekişmektedir. Tek bir avantajı vardır; o da sistemin büyük olmasıdır. Yani, cüssesi büyüktür. Bu yüzden, kan kaybının farkına varması yavaş ve geç olmaktadır.
Eğitim sistemine bir de bu yönden bakmak gerekir. Bu pencere, eğitimin ve burjuvazinin bize göstermekten kaçındığı penceredir. Ama bu manzara da aynı şeyi, eğitimi göstermektedir. Durumu çeşitli açılardan görerek daha
iyi değerlendirebiliriz.
Download

Ekli dosya