YIL: 7 SAYI: 42
MART/NİSAN 2014
İKİ AYDA BİR YAYIMLANIR
ÜCRETSİZDİR.
Gençlik Dergisi
İÇİNDEKİLER
YIL: 7 SAYI: 42
MART/NİSAN 2014
İKİ AYDA BİR YAYIMLANIR
ÜCRETSİZDİR.
Gençlik Dergisi
ÇÜRÜMENİN BOYUTLARI
Mustafa ÖZTÜRK...............................................................................................................................3
DİYALEKTİĞİN ÜÇÜNCÜ KANUNU: ÇELİŞİM
Prof. Dr. Cihan DURA..........................................................................................................................4
ÂLİME VEFA…TEŞEKKÜR(*).......................................................................................................................................................... 7
Yrd. Doç. Dr. A.Vehbi ECER.................................................................................................................7
UYAN ARTIK EY TÜRKİYE!
Osman KARABABA............................................................................................................................9
BİLGİYURDU
GENÇLİK DERGİSİ
YIL: 7 SAYI: 42
SAHİBİ
Bilgiyurdu Gençlik Eğitim ve Kültür Derneği Adına
Dernek Başkanı
Mustafa ÖZTÜRK
YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Osman KARABABA
YAZIŞMA ADRESİ
Sahabiye Mah. Mete Cad.
Boylar Sk. Çetinbulut Apt Nu:1 K:2 D:3
Kocasinan/KAYSERİ
TELEFON
(0352) 232 32 67
WEB
www.bilgiyurdu.org.tr
E-POSTA
[email protected]
GRAFİK TASARIMI
Hatice İbakorkmaz
BASKI
Orka Matbaacılık
San. Tic. Ltd. Şti.
Organize San. Böl.
43. Cad. Nu: 11 KAYSERİ
(0352) 322 17 00
Bağışlarınız İçin
Bilgiyurdu Gençlik Eğitim ve Kültür Derneği
Türkiye İş Bankası Sahabiye Şubesi
Hesap Nu.: 5307-0618614
IBAN : TR920006400000153070618614
Yazılar yayınlansın ya da
yayınlanmasın iade edilmez.
Yazılarda kısaltma yapılabilir. Hukukî
sorumluluk yazarlara aittir.
2
ATATÜRK İÇİN YAZILAN İKİ ŞİİR
Mehmet ÇAYIRDAĞ.........................................................................................................................10
Fotoğrafların Diliyle YUVAN, BOZKURT VE DEVLET
Yrd. Doç. Dr. Kadir ÖZDAMARLAR....................................................................................................12
ŞEHİDİN SESİ
Bahar Nisa DALMAZ (*)...........................................................................................................................................................................................................13
TERCİHİNİZ GELECEĞİNİZDİR
Osman SEL......................................................................................................................................14
KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ YA DA İSRAİL’İN GAZINA GELMEK
Ahmet MUHTAROĞLU......................................................................................................................16
ÖMER HAYYAMIN 21.YÜZYIL VERSİYONU DİYEBİLECEĞİMİZ
ÜNSAL ARSLANKAYA İLE BİR SÖYLEŞİ.........................................................................................18
MERHUM PRF. DR. EROL GÜNGÖR’Ü ANLAMAYA ÇALIŞMAK
İsmail BOZKURT...............................................................................................................................20
HIRSIZA KİLİT OLMAZ
Mehmet KABAKTEPE.......................................................................................................................23
TÜRKİYE’DE KADIN OLMAK
Nükhet HASGÜL..............................................................................................................................24
DOĞADA NESLİ TÜKENEN SON CANLI: ÇOCUKLAR
Hakan TUNÇ....................................................................................................................................25
GALİP ERDEM’İN DÜNYASI Tanıma-Dinleme-Anlama
Mustafa ŞERBETÇİOĞLU...................................................................................................................26
TÜRK BOYLARININ SUSKUN ELÇİLERİ
Seyit Ali ERGEÇ................................................................................................................................29
TARİH YAZAN TARİH: ZEKİ VELİDÎ TOGAN
Yrd. Doç. Dr. Ali AHMETBEYOĞLU.....................................................................................................31
AZERBAYCAN MİLLETVEKİLİ SABİR RÜSTEMHANLI KAYSERİ’DE
İsmail DAŞGELDİ..............................................................................................................................34
RÜŞVET ve YOLSUZLUĞUN ÜZERİ ÖRTÜLEMEZ! (Basın Açıklaması).......................................35
SON KALE TÜRKÇEM
Sefa ATA..........................................................................................................................................36
KİTAP VE KÜTÜPHANENİN ÖNEMİ
Necdet Bayraktaroğlu.....................................................................................................................37
Gençlik Dergisi
ÇÜRÜMENİN BOYUTLARI
Mustafa ÖZTÜRK
[email protected]
Türkiye, karanlık bir geleceğe doğru hızla sürükleniyor. “Hukuk devleti” sona erdi. Bu kavram Anayasa’da
şimdilik muhafaza edilmektedir.
İnternet ve HSYK yasalarından sonra MİT yasası da
TBMM’den geçerse, Türkiye’nin rejimine ‘demokrasi’
demek mümkün olamayacaktır. Çünkü bir polis ve muhaberat rejimine dönüşecektir. Türkiye, Hitlerin Almanya’sı,
Stalin’in Rusya’sı ve Mussolini’nin İtalya’sı gibi olacaktır.
Endişeliyiz. Çünkü diktatörlüğün ayak seslerini işitiyoruz.
17 Aralık 2013’ten bu yana Türk halkının dehşetle izlediği hırsızlıklar, hukuksuzluklar, yalanlar ve ihanetler,
Kuran-ı Kerim’in bahsettiği helâk edilen toplumları hatırlatmaktadır insana.
Yüce kavramların sadece adı kalmış. Kurumlar suça
batmış... Çürümekte olan bir toplumla yüz yüzeyiz.
“Balık baştan kokar.” sözünü doğrular gibi çürümenin yukarılarda yoğunlaşması, bizleri üzse de, çok acı bir
gerçektir.
12 maddede Anayasa’ya 15 aykırılık taşıyan HSYK
yasasının TBMM’den iktidar partisinin oylarıyla geçmesi
ve arkasından da Anayasa’ya aykırılığı biline biline Cumhurbaşkanı tarafından onaylanması, demokratik hukuk
devletinin nasıl katledildiğinin ve değerlerdeki çürümenin
boyutunu gözler önüne sermiştir.
Çürümenin nerelere dek tırmandığının sayısız örneğini
verebiliriz. Bunların en acı olanı, elbette ki, yargıyla ilgili
olanlarıdır.
Bilindiği gibi suçüstü yakalanan Rüşvet ve Yolsuzluk
Davası sanıkları “şüphelilerin sabit ikametgâhı ve konumları itibarıyla kaçma şüphelerinin olmadığı, suç
vasfının şüpheliler lehine değişebileceği…” gerekçesiyle tahliye edildiler. Suç zinciri iktidara ulaşınca ve “yargı” siyasallaşıp ‘Hükümet’e bağlanınca işte böyle oluyor!
Kimse hayret etmesin. HSYK yasasının niçin değiştirildiğini sanıyordunuz? “Genel Kurmay Başkanının, kuvvet
komutanlarının, milletvekili seçilmiş kimselerin sabit
ikametgâhları yok muydu?” diye de boşuna sormayın.
Hırsızların ve teröristlerin iktidarın kanatları altında korunduğu bir ülkede yaşadığınızı unutmayın.
Ülkeniz, ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak
isteyen bir ekip tarafından yönetiliyorsa işiniz gerçekten
zordur.
Çünkü medya ele geçirilmiştir; kurumlar dalkavuk yandaşlarla doldurulmuştur, devlete hizmetin yerini partiye ve
lidere hizmet almıştır, hırsızlık ve yolsuzluğa bir kılıf bulunmuştur, devlet kurumları iktidarın suç ortağı yapılmış
ve ona hizmet sunmaktadır; iktidardan geçinen, varlığı ona
bağlı bir tufeyliler sürüsü oluşmuştur.
Bunlar, iktidarın seçim yoluyla değişmesini dahi önleyeceklerdir.
AKP iktidarının PKK terör örgütüyle sürdürdüğü siyaset de aslında “ne pahasına olursa olsun iktidarda kal-
mak” amacına dayanmaktadır. Devletin birliği, vatanın
bölünmezliği, bayrağın tekliği umurlarında değildir. Örgüt
şeflerini, ABD’yi, AB’yi ve hatta İsrail’i memnun ettiniz
mi iktidarda kalabiliyorsunuz. PKK ne istedi de bu iktidar
vermedi? 12 sene boyunca verilenlerle PKK, tarihinin en
parlak ve mutlu dönemini yaşıyor. Türk devletinin ilgili
bölgedeki varlığı sadece bir görüntüden ibaret. Oslo görüşmelerinden sonra vali ve kaymakam gibi idari unsurlar
bile ayrılıkçı örgütün uygun gördükleri arasından belirlenmektedir. Söz konusu bölge fiilen ayrılıkçı teröristlerin
kontrolüne terk edilmiştir. Elbette şehit gelmez. Çünkü,
bölücü örgüt siyasi hedeflerine önemli ölçüde ulaşmıştır
ve karşısında savaşacağı bir devlet gücü bulunmamaktadır.
Bölücü partinin genel başkanı, 30 Mart seçimlerinden
sonra, “kültürel özerkliği inşa edeceklerini” söyledi. Bu
meydan okumaya Hükümet’ten bir cevap verilmedi. Demek ki kabulleniyorlar. Yeter ki iktidarları sürsün. Türk
halkını ikna etmek, onlar için hiç de zor değildir. Mesela,
Türk milletinin aleyhine olan antidemokratik yasaları “demokratikleşme” kılıfıyla Meclis’ten geçirebiliyorlar.
Hâlbuki Türkiye’de demokrasi yerlerde sürünmektedir. Prof. Dr. Erhan Erkut’un yaptığı araştırmaya göre,
basın özgürlüğünde Türkiye,179 ülke arasında 154’üncü;
hukuki haklarda ise 148 ülke arasında 101’inci sırada yer
almaktadır. Gelişmelere baktığımızda daha kötüye gitme
olasılığı da vardır. Çünkü ülkemizde Sayın Başbakan’a
çok yüce özellikler izafe edenler, onun yanlış yapmayacağını, günah işlemeyeceğini düşünenler hiç de az
değildir. Böyleleri; “O, her ne yapmışsa doğrusunu
yapmıştır.” derler; en somut yanlışlara dahi bir mazeret
bulurlar. Bunları kolay kolay ikna edemezsiniz.
Tahliye edilen Rüşvet ve Yolsuzluk Davası sanıkları
dakikalarca alkışlanmıştır. Uygar olan hiçbir ülkede bu
garabeti göremezsiniz. Aynı davanın sanıklarından Halk
Bankası eski genel müdürü Süleyman Aslan, aynı bankanın yönetim kurulu üyesi yapılmıştır. Muhtemeldir ki eski
çarkı döndürecektir. Ahlakla, insafla bağdaşmayan bu ve
benzeri tuhaflıkların ülkemizde sıklıkla görülmesi nedendir?
Çünkü milli toplumu oluşturan değerler tahrip edildi.
On iki yıldır iktidarda olanların bu tahribatta payları çok
büyüktür. “Hedefe varmak için her yol mubahtır.” anlayışı bir yerde geçerliyse, o yerde hırsızlığa, yolsuzluğa,
rüşvete, vergi kaçakçılığına, akla gelen ve gelmeyen kötülüklere asla engel olamazsınız. Devleti ele geçirme amacıyla hareket edenler, bugün suç batağında debelenmektedir.
Dünyada hızla itibar kaybeden Türkiye, yoluna böyle
devam edemez, normalleşmesi gerekir. Bunun için de her
şeyi berbat eden, Türkiye’yi suçlar ülkesi yapıp yozlaştıran mevcut iktidarın gönderilmesi şarttır.
Bunu nasıl ve ne zaman başaracağız? Özgür ve sağlıklı
düşünüp iyi bir yurttaş olduğumuz zaman.
3
Prof. Dr. Cihan DURA
[email protected]
DİYALEKTİĞİN ÜÇÜNCÜ
KANUNU: ÇELİŞİM
Diyalektik, bize, nesneleder ki, realite zıtların birbirrin sonsuz ve ölümsüz olmadılerine dönüştüğünü gösterir:
ğını söyler. Öyle ki, her varlık
Olgular dönüşüp, kendi zıtları
şu dört aşamadan geçecektir:
haline gelir.
Doğum, olgunluk, yaşlılık,
Diyalektikçiye göre, en
Diyalektikçi bu yorumu kabul
son. Ünlü şairimiz Yahya Keküçük
bir madde parçasından
etmez, şöyle der: Sorunu
mal Beyatlı’nın güzel bir beyen
büyük
evrensel yapıya kametafizikçi gibi görmek, onu
tinde hissettirdiği gibi:
dar bütün şeyleri, bütün olguyüzeysel görmektir. Biraz
Fâni ömür biter, bir uzun
ları oluşturan yasa, çelişmeyakından incelenirse fark edilir
sonbahar olur / Yaprak, çiçek
dir. Bir atom, bir kum tanesi,
ki,
hayat
ile
ölüm
karşı
karşıya
ve kuş dağılır, tarumar olur.
daldaki meyve, insan, toplum,
konamaz, birbirinden kesin bir
Şimdi, şöyle bir soru gelinsan faaliyetleri, yıldızlar,
şekilde ayrılamaz.
mez mi akla: Varlıklar neden
galaksiler ve bunların bütünü
sonsuz ve ölümsüz değildir?
olan kâinat çelişmelerle gelişir,
Aslında, insanlığın yüzyıllarilerler. Her birinin hareketini
dır sorup durduğu, eski bir soçelişme sağlar. İçinde çelişme
rudur bu. Diyalektiğin, üçüncü
taşıdığı içindir ki her şey dekanunu da burada saklıdır: Çeğişmekte ve gelişmektedir. Örlişme!...
neğin canlı bir insan hem canlı (kendisiyle aynı) kalmakta,
Okuduğunuz yazının konusu da budur.
hem de sürekli olarak ölmektedir (kendisiyle aynı kalma‘***’
yıp değişmektedir.) Canlı bir vücutta bazı hücreler ölürken,
Nedir, çelişme kanunu? Aşağıda anlatacağım. Anla- onların yerini yeni hücreler almaktadır. Başka bir deyişle
mayı kolaylaştırmak için, bazen metafizikle de karşılaştır- her şey kendi zıttının yerini almaktadır. Neden? Çünkü her
malar yapmam gerekecek.
şey kendi karşıtını içinde taşıyor. Bir varlığı canlı kılan,
Örneğin, “hayat” olgusunu ele alalım. Metafizikçi içinde taşıdığı “canlılık- cansızlık çelişmesi”dir. Çelişme
hayatı incelediği zaman, bu incelemeyi başka olgularla bittiği an, canlılık (hayat) da biter, karşıtı olan cansızlığa
ilgi kurmadan yapar. Hayatı kendi çerçevesinde, kendisi (ölüme) dönüşür.
için, tek yanlı olarak inceler. “Ölüm” olgusunu incelediği
‘***’
zaman da yaptığı budur. Sonunda şöyle bir neticeye vaNasıl oluyor bu? Nasıl oluyor da olgular dönüşüp
rır: Hayat, hayattır. Ölüm, ölümdür. Aralarında ortak hiç kendi zıtları haline geliyor? Örneğin, hayat nasıl oluyor
bir şey yoktur. Hem canlı, hem ölü olunamaz. Zira bu iki da ölüme dönüşüyor? Çünkü her şey yalnızca kendi kenolgu birbirinin karşıtıdır, birbirinin tamamen zıddı olan iki disi değildir, kendisinin aynı değildir; aynı zamanda kendi
şeydir.
zıddı olandır, yani başka bir şeydir. Dünyada her şey aynı
Peki, diyalektikçi ne yapar? Diyalektikçi bu yorumu zamanda hem kendini içerir, hem de zıddını. Başka bir dekabul etmez, şöyle der: Sorunu metafizikçi gibi görmek, yişle, her şeyin kendi içinde, birbirine karşıt olan güçler
onu yüzeysel görmektir. Biraz yakından incelenirse fark yani çelişkiler bir arada bulunur.
edilir ki, hayat ile ölüm karşı karşıya konamaz, birbirinPeki, neler oluyor bu güçler arasında? Onu da öğreden kesin bir şekilde ayrılamaz. Çünkü realite ve tecrübe, nelim: Bu güçler birbiriyle çatışıyor, mücadele ediyorlar!
bize, hayatın ölümü getirdiğini, ölümün hayatı sürdürdü- Dolayısıyla dünyada her olgu; kendisini sadece tek bir
ğünü gösterir. Bu iki olgu, hayat ve ölüm durmadan birbi- yöne iten bir güç tarafından harekete geçirilmiyor; gerrine dönüşür. Her şeyde görürüz bu büyük yasanın varlık çekte karşıt yönlerde meydana gelen iki güç tarafından
ve devamlılığını. Her şey dönüşüyor, her şey kendi zıddı harekete geçiriliyor: Şeylerin olumlanmasına ve inkârına
haline geliyor!
–örneğimizde- hayata ve ölüme yönelen güçler tarafından
Özetle, metafizikçi birbirine zıt olan şeyleri birbirinin harekete geçiriliyor. Demek ki, canlı bir varlığın içinde
tam karşısına koyar. Diyalektikçi bu işlemi kabul etmez; hem hayat vardır, hem de ölüm.
4
Gençlik Dergisi
O zaman akla şu soru
Örnek: Kuluçkaya kongelecektir: Şeylerin olumlanmuş olan bir yumurtayı düşüması ve yadsınması (inkârı)
nelim. Bu durum, yumurtanın
ne demektir? Diyalektikçi bu
olumlamasıdır. Sonra, yumursoruyu şöyle yanıtlıyor: Her
ta kendi inkârını yaratır, civciv
Diyalektikçiye göre bu gerçeği
şeyin içinde, o şeyi olumlaolur. Civciv kabuğu delip yok
anlamamız; hayat boyu
maya ve yadsımaya yönelen
eder. Ne oldu? Yumurta yok
güçler vardır. Örneğin, hayatın
oldu. Diyalektik anlatımla,
metafizik düşünme tarzını
içinde, bir yandan hayatı süryumurtanın inkârı gerçekleşti!
düren, yani hayatı olumlamaya
Civcivde birbirine hasım iki
kullandığımızdan, böylece
yönelen güçler, bir yandan da
güç var: “civciv” ve “tavuk”…
ona
alışmış
olduğumuz
için
zor
onu yadsımaya yönelen güçler
Sürecin gelişimi sırasında tavardır. Bir tohum tanesi de iki
vuk yumurtlayacak, buradan
olabilir.
şeyi içinde taşır: -Kendi varinkârın yeni bir inkârı vuku
lığını pekiştiren ve sürdüren
bulacaktır. Ardından, yeni bir
şeyi, -Bu varlığı ortadan kalsüreçler zinciri daha başlayadıracak, yani olumsuzlayacak
caktır.
şeyi… Ve bu, her olguda, her
Diyalektikçi yumurta örşeyde böyledir. Olumlama ile yadsıma ise birbiriyle çelişir. neğindeki aynı devrî hareketi insan toplumunun evriminde
Daha önce “nesneler değişir” demiştik; peki ne- de görür, şöyle:
den…, nesneler neden değişir? Çünkü nesneler (olgular)
-Tarihin başlangıcında, “ilkel komünal” bir toplum
kendi kendileriyle uyuşmazlık içindedir. Güçler arasında, vardı: Toprağın ortak mülkiyetine dayanan sınıfsız bir topiç karşıtlıklar arasında mücadele vardır. Neden mücadele lum...
vardır, çünkü çelişme vardır. Şeyler kendilerini daha iyi
-Ancak bu mülkiyet biçimi üretimin gelişmesini enortaya koyabilmek için karşıtlarına dönüşürler, yani kar- gelliyordu. Böylece kendi inkârına yol açtı: Özel mülkiyet
şıtları haline geçmek için değişirler. Diyalektiğin üçüncü ve sınıflı toplum…
kanunu burada karşımıza çıkar: Her şey, kendi içinde çe-Ne var ki bu toplum da kendi içinde kendi inkârını
lişme taşıdığı için değişmektedir.
taşıyordu. Çünkü üretim araçlarının çok daha üstün şe‘***’
kilde gelişmesi; toplumun sınıflara ayrılmasının inkâr ve
Diyalektikçi; çelişme kanununu izah ederken, kimi reddini, üretim araçlarında özel mülkiyetin inkâr ve reddi
örneklere başvurur, bunlardan biri de kapitalist toplum- zorunluluğunu birlikte getirdi.
dur; bu toplumun içindeki çelişmeyi örnek verir. Şöyle
-Ve böylece çıkış noktasına, ancak tamamen başka
der: Söz konusu çelişme, olgular arasında meydana gelen bir düzeyde olmak üzere, sınıfsız toplum zorunluluğuna
bir çelişmedir. Şöyle ki, birbirleriyle mücadele eden so- yeniden dönüldü.
mut güçler vardır: Önce, olumlamaya yönelen bir kuvvet,
Bu konuda özellikle dikkat edilmesi gereken şudur:
yani mevcut durumunu muhafaza etmeye çalışan burjuva verdiğimiz örneklerde çıkış noktasına dönülüyor; fakat
sınıfı… Sonra, burjuva sınıfını yadsımaya yönelen ikinci dikkat! Daha yüksek bir düzeyde yeniden dönülüyor.
bir toplumsal güç: Proleterya … Çelişme, işte bu iki olgu
arasındadır. Demek ki, çelişme olgulardadır, olgular ara‘***’
sındadır. Bu sırada burjuvazi, kendisini olumlarken, kenDiyalektiğe göre dünyada her şey bir zıtlar birliğidi zıddını da yaratmış olur. Genellersek, dünyada her şey dir: Her şey aynı zamanda hem kendisidir, hem de kendikendi kendisiyle uyuşmazlık halindedir.
sinin zıddı!...
Diyalektikçiye göre bu gerçeği anlamamız; hayat
Örnek: Cehalet ve bilim, kısaca bilgi örneği… Meboyu metafizik düşünme tarzını kullandığımızdan, böy- tafizik açıdan, bunlar birbirinin tamamen zıddı ve karşıtı
lece ona alışmış olduğumuz için zor olabilir. O zaman, olan iki olgudur. Oysa, olup bitene dikkatle bakarsak, böyşeyleri kendi gerçekleri içinde görmeye yeni baştan alış- le bir zıtlığın gerçekte olmadığını görürüz. Çünkü: ilkin
mamız gerekmektedir.
cehalet, bilgisizlik hüküm sürdü, sonra bilim ortaya çıktı.
‘***’
Ne oldu o zaman? Bir olgu kendi zıddına dönüştü, cehalet
Diyalektiğin aşamaları vardır, buna “diyalektik üç- bilime dönüştü!
lem” denir, genel şeması sırasıyla şöyledir:
Sonra, “mutlak bilgisizlik” diye bir şey kesinlikle
- Olumlama: Tez
yoktur. Bilgisizliğin içinde her zaman bir bilgi, bir bilim
- Yadsıma (İnkâr, olumsuzlama): Antitez
payı vardır. Başka bir deyişle, bilim, bilgisizliğin içinde
- Yadsımanın yadsınması (İnkârın inkârı): Sentez.
zaten tohum halinde mevcuttur. Bir de bilime bakalım: Bir
Burada “inkâr” (yadsıma) yok olma anlamındadır. bilim yüzde yüz bilim olabilir mi? Olamaz elbette... Bir
Ancak söz konusu olan, bildiğimiz anlamda yok olma bilimde bilinmeyen bir şey, hatta pek çok şey her zaman
değil, diyalektik anlamda yok olmadır. Yok olma; ancak vardır. “Mutlak bilim” diye bir şey yoktur. Her bilgi, her
olumlamanın ürünü ise, yani olumlamadan çıkıyorsa, bir bilim, kendi içinde bir bilgisizlik payı taşır. Şimdi doğru
yadsıma, bir inkârdır.
görünenin sonradan belirecek yanlış bir yanı, bugün yan-
5
lış bildiğimizin zamanı gelince doğru görünecek bir yanı
vardır.
Genellersek, bir olgunun zıddının o olgunun içinde bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Olgular,
şeyler zıtlarına dönüşmüyor, fakat zıtlar aynı şeyin içinde
bir arada bulunuyor. İşte, diyalektikçi buna diyor zıtların
birliği diye! Tarih boyunca insan toplumunda da birbirine
zıt, birbirine karşıt iki sınıf var olmuştur: İlkçağda köle sahipleriyle köleler, ortaçağda derebeyleriyle serfler (toprak
köleleri) günümüzde ise burjuvazi ile proleterya…
Özetle, olgular kendi inkârlarını içlerinde taşıdıkları
için dönüşürler. “Çözücü” olan, yok edici olan, inkârdır,
yadsımadır. Yadsıma olmasaydı, olgular değişmezdi.
Oysa, değişiyorlar. Öyleyse olguların içinde çözücü, yok
edici olan bir ilke bulunması gerekir. Ancak olguyu, olgunun kendisini dikkatle incelemedikçe, bu ilkeyi keşfedemeyiz. Çünkü o her olguda aynı görünüşte değildir, aynı
nitelikte değildir.
Metot açısından önemli bir sonuç şudur: Herhangi
bir şeyin anlaşılır olması için, onu, karşıtı olan şeyle birlikte düşünmek gerekir. Örnek: Parçayı anlamak istiyorsak,
onu bütünle birlikte düşünmemiz gerekir.
‘***’
6
Toparlarsak:
Diyalektiğin,
üçüncü
kanunu
“çelişme”dir. Diyalektikçiye göre evrende bütün olguları
oluşturan yasa, çelişmedir. Her şey hem kendini içerir, hem
de zıddını. Her şeyin kendi içinde, birbirine karşıt güçler
yani çelişkiler vardır. Bunlar birbiriyle sürekli mücadele
halindedir. Bu mücadele “diyalektik üçlem” denilen bir
süreç içinde gerçekleşir. Değişme şeylerin kendi içinde çelişme taşımasından dolayıdır.
Dünyada her şey bir zıtlar birliğidir: Olgular değişir, çünkü kendi inkârlarını içlerinde taşır. Yok edici olan,
inkârdır, yadsımadır. Yadsıma olmasaydı, olgular değişmezdi.
Metot olarak, herhangi bir şey anlamak için, onu, karşıtı olan şeyle birlikte düşünmek gerekir.
__________________________
Makaleyi kaleme alırken, G. Politzer’in ünlü Felsefenin Başlangıç ilkeleri (Sol Yayınları, Ank., 1966) kitabından geniş ölçüde faydalandım. Diğer kaynaklarım ise
Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Sözlüğü (Varlık Yayınevi,
İst., 1967), Selahattin Hilav’ın Diyalektik Düşüncenin Tarihi ( Sosyal Yayınlar, İst., 1966) oldu.
Gençlik Dergisi
ÂLİME VEFA…
Yrd. Doç. Dr. A.Vehbi ECER
[email protected]
TEŞEKKÜR
(*)
Çocukluğum II. Dünya
hayatını araştırdım, anlattım.
Savaşı sırasında Anadolu’nun
İslam tarihi, İslam mezhepleküçük bir ilçesi olan Bor’da
ri tarihi, tasavvuf ve tarikatlar
geçti. O dönemde Anadolu halüzerinde yoğunlaşmaya çalışkı yokluklar, sıkıntılar içinde
tım. Halkımızın mezhepleri
İmam-ı A’zam Ebu Hanife (Öl:768)
idi. Elektrik yoktu, gaz yağı,
ayrı bir din gibi, ayrılık unsuKuran ve Sünnette örneği
şeker, un, ekmek vesika ile
ru gibi gördüğünü tespit ettim.
bulunmayan yeni problemlerin
alınabiliyordu. Petrol lambası
Oysaki mezhepler dinimizin
kıyasla, akılla çözülebileceğini,
ve çoğu kez mum ışığı altında
düşünme hürriyetinden, yorum
dinimizin her zamana ve mekâna,
ödevlerimi yapıyordum ama
farklılığından
kaynaklanan,
okumaya merakım vardı. Okul
yani Kuran ve sünnetin farklı
ihtiyaca cevap verebilecek metot
kitaplığından aldığım tarihi
yorumları idi. Hiçbir mezhep
ve içtihatlara imkân tanıdığını
romanlardan bir tanesini deimamının yorumu Allah’ın
gösterdi.
viriyordum (Turhan Tan). Lise
ayeti değildi. Halkımız bunlara
ilçemizde yoktu, Niğde’de ev
inanmakta taassup gösteriyor,
tutarak okudum. Orada edekörü körüne taklit ediyordu.
biyat ile ilgilendim, şiirden,
Bazı bilginler de Arap örf ve
edebiyattan anlayan değerli aradetlerine bağlılıklarından aklı
kadaşlar edindim. Türk destan
kullanmadan taklide yönlendişairi Basri GOCUL ile tanışıklığım vefatına kadar devam riyordu. İmam-ı A’zam Ebu Hanife (Öl:768) Kuran ve
etti. Heyecan dolu, yol gösterici, teşvik edici idi. Niğde ve Sünnette örneği bulunmayan yeni problemlerin kıyasla,
Bor dergilerinde yazılar yazmaya başladım, Onun aracı- akılla çözülebileceğini, dinimizin her zamana ve mekâna,
lığı ile Abdullah Satoğlu, merhum Kâzım Yedekçioğlu, ihtiyaca cevap verebilecek metot ve içtihatlara imkân tarahmetli Erdal Yeğenoğluların gazete ve dergilerinde şi- nıdığını gösterdi. İçtihat ve fetvaların da kamu yararı, kişi
irlerim, makalelerim yayınlandı. Edebiyata tutkunluğum hürriyeti, insan cinslerinin eşitliği, fakirin korunması…
arttı ve liseden sonra edebiyat öğretmeni olmayı istiyor- gibi ilkeleri koyduğunu, dinimizin uygulanmasını kolaydum, ama olmadı. Ankara Ü.Hukuk Fakültesi ve İlahiyat laştırdığını gördüm. O, duaların dua edenlerin kendi dilfakültelerine geçici kaydımı yaptırdım ve altı ay her ikisi- leriyle yapmalarını, Allah’ın her dili bildiğini, insanların
ne de devam ettim. İlahiyat fakültesi bana sıcak ve kucak- kendi dilleriyle yaptıkları dualardan daha şuurlu, duygulu
layıcı geldi. Orada çok değerli hocalarımla tanıştım:(Ord. durum kazanacaklarını söyledi.
Prof.H.Ziya Ülken, Ord.Prof. Suut Kemal Yetkin, Ord.
İslam dininin inanç ilkelerinin yorumu konusunda
Prof.Dr. Sabri Şakir Ansay, Prof.Dr, Bediğ Ziya Egemen, Semerkand’lı Mehmet Matüridi (öl:944) dinimizin yaşanProf.Dr.Mehmet Altay Köymen, Prof. Tayyip Ökiç, Prof. ması, uygulanmasının akılsız olamayacağını söyledi. En
Muhammed Tawit et-Tanci, Prof.Dr,Neşet Çağatay, Prof. iyi ve yararlı ibadetin ilim öğrenmek ve Kuranı anlayarak
Dr. Hüseyin Gazi Yurdaydın, edebiyatçı, hatip Kemal Edip okumak olduğunu yazdı. Akıl ve vahyin aynı ilahi kaynakKürkçüoğlu , Hasan Hüsnü Erdem… Bunların hepsi za- tan geldiğini, birbirini tamamladıklarını ve aralarında hiç
manlarının donanımlı bilim adamları idi. Arkadaşlarımla bir çelişki olamayacağını anlattı. İnsanlar iki elçiyle karşı
diğer fakültelerdeki sosyal, tarihi, felsefi, edebi konfe- karşıyadır: Biri içimizdeki Allah’ın bize ihsan buyurduransları izlerdik. Şiir toplantılarını izlerdik. Birçok şair ve ğu AKIL elçisi, diğeri Peygamberi aracılığıyla bildirilen
yazar tanıma imkanı bulduk. Bu değerli bilim adamları VAHİY elçisidir, dedi. Hiç kimse içindeki elçiden (akılbizlere gerçek ve şuurlu dindarlığı öğretmek için ellerin- dan) yararlanma işini öne almadıkça dışındaki elçiden yaden gelenleri yaptılar. Okuduklarımızı ve öğrendiklerimizi rarlanamaz, akıl olmazsa din varlığını koruyamaz, vahiy
sorgulamayı öğrendim. Halkımız arasında yaşanan ve uy- olmazsa akıl yolunu şaşırır, dedi. Ayrıca taklide dayanan
gulanan din ile gerçek dinimizin farklılığının idrakine ka- bilgi ve imana itibar edilemeyeceğini ileri sürdü. Oysaki
vuştum. Dinimizin Peygamberi Hz.Muhammed (SAS)’in halkımız anlamadan, bilmeden taklide dayalı bir dini yayaşadığı sosyal, coğrafi ortamı, toplumun geleneklerini şıyordu.
tanımadan Kuran’ın amacının kavranamayacağını anlaİnsanların ahlaki yönlenme ve derinlik kazanmasını
dım. Bunlar üzerinde yoğunlaşmakla kalmadım, yükseamaçlayan bir ahlak hareketi olarak doğduğu söylenebilen
kokul ve fakülte düzeylerinde 30 yıl Hz. Peygamberin
7
TASAVVUF, dünya nimetlerine aşırı bağlılıktan uzak kalarak
Allah’a yaklaşma amacı olan bu
akım,.. Günümüzde alternatif din
haline getirilmiş, insanlar tembelliğe yönlendirilmiş, bir tarikata
bağlı olmadan dindar olunamayacağı ileri sürülmüş, insanlar
çalışma hayatından uzaklaştırılarak gece-gündüz zikirmatik aletleriyle vakit geçirmeye yönlendirilmiştir. Tarikat yöneticileri de
müritlerini köle gibi menfaatleri,
siyasetleri, otoriteleri alanlarında
kullanmayı yeğlemişlerdir. Oysaki atalarımızın bağlı oldukları Yesevilikte İran ve Arap tasavvuf ve
tarikatlarından çok büyük farklılıkları olduğu görülmektedir. Yesevi düşüncesinde bütün insanları
kucaklamak var, düşmanlık yok.
“Sünnet imiş, kâfir de olsa incitme sen
Hudâ bîzardır katı yürakli incitenden” diyecek kadar insana
değer veren bir anlayışı vardır.
İnsanları mezheplerine, tarikatlarına, milli mensubiyetlerine bağlı
olarak ayrımcılık yapmaz, kötülemez. Okumanın, öğrenmenin, çalışmanın, üretimde bulunmanın, güzel sanatlarla
uğraşmanın, Allah’ın yarattığı her şeyi ve insanları sevmenin büyük ibadetler olduğunu vurgular. Şiire, musikiye,
güzel sanatlara, törelere, dillere değer verir. Kadınların da
meslek sahibi, üretken ve girişimci olmalarına imkân tanır.
Kadınlı-erkekli herkesi çalışmaya yönlendirir. Ahmet Yesevi dervişlerinin XII. Yüzyıldan sonra Anadolu’daki çalışmalarını hatırlatırım. Bu tarikat mensupları Anadolu’ya
ayak bastıktan sonra boş arazileri işlemişler, kadınlı –erkekli iş ve sanat dayanışması içinde bulunmuşlar, boş
zamanlarında savaş ve sanat alanlarında eğitilmişler, iş
yerleri açmışlar, ahilik gibi kadınlı erkekli iyi ve kaliteli
üretim yapmaya uygun kurumlar oluşturmuşlardır. Ancak
bu kardeşlik kurumu ve Yesevilik Fars ve Arap töreleri
baskısıyla dumura uğratılmış amacından uzaklaştırılmıştır.
Atalarımız bu üç alandaki, akılcı, kucaklayıcı, kolaylaştırıcı yoruma dayalı İslam Dinini bir kabile dini olmaktan
kurtarmış, bir dünya dini, bir cihan dini haline getirmiştir.
Âmâ ne var ki daha sonraları gerçek dinin yerini ruhsuz,
ihlassız, gösterişe yönelik, taklide dayalı, şekilcilik almış,
yaşanması gereken dinin akla, ilme, menfaat-i âmme’ye
(kamu yararına) uygunluğu ihmal edilmiştir. Bu ve buna
benzer sebeplerle İslam Dinini değil, mevcut yaşanan dindarlığımızın sorgulanması gerektiği inancıyla çok sevdiğim öğrencilerime ve Anadolu’muzun güzel insanlarına
kitap, makale, konferans, dersler vermeye çalıştım. Bilgilerimi siyasete, menfaate dönüştürmedim. Yurdumun her
toprağını sevdiğim gibi, 80 yıllık ömrümün 50 yılını geçirdiğim Kayseri’yi ve Kayserilileri sevdim, işimi ve eşimi
burada buldum. Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü ve İlahiyat Fakültelerinin kurucu çekirdek elemanları, yöneticileri
arasında yer aldım. Müdür yardımcılığı ve dekan yardımcılığı gibi idari görevler yaptım. Öğrencilerimden birçoklarının benim neslimden (ilme ulaşma bakımından) daha
iyi imkânlara sahip olarak, daha iyi yetiştiklerine inanıyor
8
ve hepsini kucaklıyor ve seviyorum. Öğrencilerimle iftihar ediyorum. Kayseri’de kaldığım sürece resmi makamlardan birçok
teşekkür plaketleri aldım. Sivil
toplum kuruluşlarında, Kayseri
Kültür ve Turizm Derneği’nden,
Yeni Ufuklar Derneği’nden, Bilgiyurdu Gençlik Derneği’nden
Türk Kültürü ve tarihi alanlarındaki hizmetlerim sebebiyle
ödüllendirildim, Öngün Yıldırım
Hanımefendi’nin içinde bulunduğu bir Kayseri televizyonu tarafından (2011 yılında) yılın babası
seçildim. Erciyes Üniversitesi
Rektörlüğünden, Kayseri ve Aksaray Polis Okulları Müdürlüklerinden, Melikgazi Kaymakamlığı
ve Belediye Başkanlığından ve
başka birçok kuruluşlardan ödül
ve plaketler aldım. Bu değerli kuruluş ve yöneticilerine teşekkür
ediyor şükranlarımı sunuyorum.
Benimle ilgili konuşmak lütfunda
bulunan değerli bilim adamlarımızdan sayın Prof. Dr. Mustafa
Argunşah ve Prof. M. Kemal
Atik Beylere ve hemşerim kadim dostum, arkadaşım şair,
yazar, avukat İsmail Özmel Beye teşekkürler ederim. Büyük emeklerle, benimle ilgili sizlere sunulacak olan eseri
hazırlayan, basan Mehmet Çelebi kardeşime de özellikle
teşekkür ve minnettarlığımı sunarım. Bu toplantının organizasyonunu ve ev sahipliğini yapan muhterem Kayseri
Kültür ve Turizm İl Müdürümüz İsmet Taymuş Beyefendiye ve emeği geçen Kültür Müdürlüğümüz personeline
minnettarlığımı ve teşekkürlerimi sunarım. Toplantımızı
internet aracılığıyla duyuran, telefon ve telgraf çekerek
tebrikleriyle katılanlara, toplantımıza çiçek gönderen bütün dostlara da teşekkür ederim.
Mevlana hayranı Pakistanlı büyük fikir adamı, şair Muhammed İkbal’in, Cavid-Name adlı eserinde bir ot parçası
olan kamışın seslenişi, inleyişinin bizleri başka dünyalara
götürüşünü şöyle bir beyit ile anlattığını görüyoruz O diyor ki:
“Kamışlıktan uzaklaştıkça NEY, mesut oldu
Musiki, zindandan kurtuldu.”
Değer verdiğim öğrencilerimden Dini musiki uzmanı
DR. Hakkı Tekin elindeki kamış parçasını dillendirecek,
çok güzel bir musiki ziyafeti vermek lütfunda bulunacak.
Şimdiden teşekkür ediyor gözlerinden öpüyorum.
Siz, burada bulunan katılımcıların sıcaklığını içimde
duyuyor, hepinize sevgi, selam ve minnettarlığımı arz ediyorum efendim.
(*) İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile Laçin Yayınevinin düzenlediği A. Vehbi ECER’e vefa ve “Yesevi Geleneğinden Bir Cumhuriyet Aydını” adlı kitabın tanıtımı ve
imza gününde (15.02.2014 cumartesi saat 14.00) değerli
fikir adamı A. Vehbi ECER’in yaptığı teşekkür konuşmasının metni.
Gençlik Dergisi
Osman KARABABA
UYAN ARTIK EY TÜRKİYE!
[email protected]
Düştüğün hallere bir bak
Uyan artık ey Türkiye!
Başına patlıyor kabak
Uyan artık ey Türkiye!
Sanal “darbe” ürettiler
Hainden tanık kerttiler
Hukukun içine ettiler!
Uyan artık ey Türkiye!
Kutularda korkunç para
“Montaj, dublaj” hep numara
Yargı tosladı duvara
Uyan artık ey Türkiye!
Kaymış devletin ekseni
Kırık aks, patlak freni
Oslo’da satmışlar seni
Uyan artık ey Türkiye!
Bu ne kadar miskinlik be!
Şafaklar cinnete gebe
Ülke oluyor harabe
Uyan artık ey Türkiye!
Çıktı “yolsuzluk tapesi”
Düştü hepsinin takkesi
Kısıldı medyanın sesi
Uyan artık ey Türkiye
“Açılımlar” bir felaket
“İyi şeyler olur” zannet
Meşrulaşıyor ihanet,
Uyan artık ey Türkiye!
“Çılgın projeler” serap
Seçime endeksli dolap
Başa örülmeden çorap
Uyan artık ey Türkiye!
“Kaset”ler edilince dikte
Devlet zirvesi panikte
Haltı yemişler birlikte
Uyan artık ey Türkiye
Teröristler oldu “sayın”,
“Açılım”mış, hepsi oyun
Allah için uyumayın!
Uyan artık Türkiye…
Okullardan kalktı “AND”ın
Bu ne korku, neden sindin
Bak, salak yerine kondun
Uyan artık ey Türkiye!
Devlete sızmış(!) “tuzluklar”
Meşru oldu hırsızlıklar
Yetmez mi bunca kazıklar
Uyan artık ey Türkiye
Sönüyor bak nice ocak
“Katil”e açtılar kucak
Belki yarın geç olacak
Uyan artık ey Türkiye!
Hukuku ettiler “guguk”
Göğe çıktı hortumculuk
Görev yapmaz oldu “kolluk”
Uyan artık ey Türkiye!
Sanık, oğlu; savcı, kendi
Hırsız ev sahibin’ yendi
Siyasette söz tükendi!
Uyan artık ey Türkiye!
Terör pusuda yatıyor
Hem “özerklik” dayatıyor
“Doğu”da güneş batıyor!
Uyan artık ey Türkiye!
Kimse görmüyor talanı
Meclis’te görün olanı
Yutma kuyruklu yalanı
Uyan artık ey Türkiye!
Ülkede yargı tıkandı
“Evde para sıfırlandı”
Hırsızlık nasıl aklandı?
Uyan artık ey Türkiye
İktidar çalarken kaval
Başımıza geçti çuval
Yetmez mi duyduğun maval
Uyan artık ey Türkiye!
İktidar hani dindardı?..
Ülkeyi yolsuzluk sardı
Bir ucu “Tahran”a vardı
Uyan artık ey Türkiye!
Ne yasa kaldı ne ilke
İhanet bu Atatürk’e
Bölünmek üzere ülke
Uyan artık ey Türkiye!
Kanma Haccac’ın fendine
“Mağdur”u oynuyor yine
Titre, dön artık kendine!
Uyan artık ey Türkiye
9
Mehmet ÇAYIRDAĞ
ATATÜRK İÇİN
YAZILAN İKİ ŞİİR
Türkiye’ye ve Türk milletine
karşı olan, garazkâr, ırki problemi
olan bir kısım güruh Atatürk’e
karşı iflah olmaz düşmanlık
içinde her türlü fitne ve fesadı
üretmekle meşguldürler. Bunların birçoğu düşünmeden
büyük bir nankörlük içinde
atarlar tutarlar. Halbuki onlar
bugün geldikleri refah seviyesine önce Allah ve sonra
onun sayesinde kavuşmuş olduklarını bile bile inkar ederler. Bunların hemen tamamına
yakını okumuş yazmış, hatta
akademik unvanlı cahiller veya
özel maksadı olan şartlanmış
mahlûklardır. Osmanlı Devletinin
son zamanında düşmüş olduğu o
rezilâne durumu, varlığını kâfirlerin
insafı ile devam ettirme çabalarını hiç
düşünmezler. Yeni Türkiye Cumhuriyetini
Haçlılara karşı, kendiliklerinden ortaya atılıp,
hayatlarını feda etmeyi göze alarak yaptıkları cihat
hareketi ile nasıl kurmuş olduklarını da bildikleri halde
söylemezler. Çünkü Allah onların dillerini, gönüllerini ve
beyinlerini mühürlemiştir. Osmanlı hükümdarlarının, halife oldukları halde hata ve günahlarını görmezden gelen
bu nasipsizler Atatürk’ün Allah’la kendi arasında olan bir
kısım alışkanlıklarını ortaya sürüp ona her türlü hakareti
yapabilmektedirler. Bu dinden imandan mahrum güya dindarlar Onun muhterem, Müslüman anneleri için türlü türlü
iftiraları, gözleri ile görmüş gibi iddia ederler ve masum
bir hanıma yapılan iftiranın dindeki mesuliyetini bir tarafa
korlar. İstanbul’u ilk defa Fatih Sultan Mehmet fethetti ve
Peygamberimizin (A.S.) övgüsüne mazhar oldu. Peki düşman eline geçtikten sonra ikinci defa fetheden Atatürk ve
arkadaşları bu hadis-i şerife mazhar değiller mi?. Onlara
göre olur mu canım, Atatürk böyle yüce bir makama layık
görülebilir mi?. Eh! bu kin ve garazınızla haşrolunacaksınız anlaşılan. Milleti böyle iğfal etmeye çalışın bakalım.
Biz de gençliğimizde böyle tezvirat ve iftiralarla Atatürk’e
nerde ise muğber büyüdük. Sağda, muhafazakar cenahta
bulundunuz mu böyle düşünmeniz gerekiyordu. Sonradan
yaşımız ilerleyince aklımız başımıza geldi ve bize tesir
edenlerin ne kadar bilgisizce nankörlük içinde olduklarını
anladık. Halbuki halkımızın çoğunluğu ailelerimiz büyük
bir Atatürk sevgisi içinde idi ve ona hep rahmet okurlardı.
10
Ancak hâla, milliyetçiler içinde
dahi sapık fikirle ona atıp tutanlar ve dünyadan bi-haber iftira
edenler bulunmakta. Allah
akıl fikir ve izan nasip etsin.
Bu yazımızda Atatürk
için yazılmış iki şiir üzerinde duracağız. Bunlardan
birincisi 19 Ekim 1922 tarihinde Yunan işgalinden
kurtarılan Bursa’ya Mustafa Kemal Paşa’nın ilk
defa gelişleri ile ilgili, Mısri Dergahı Şeyhi Şemseddin
Efendi’nin Kudumiyesi (hoş
geldin methiyesi) dir. Burada
Şeyh Efendi Atatürk’ü büyük
kurtarıcı olarak “Gazi Paşa
Hazretleri’nin Bursa’mızı teşrifi
münasebetiyle irticalen söylenmiştir ki sırf hissiyat ve vicdaniye-i şükraniyedir” diye vasıflandırdıktan sonra
ona şu uzun şiiri okumuştur:
Zulm-i Yunan’dan yeşil Bursa siyah olmuş idi
Pay-ı menhusiyle telvis eyliyordu an be an
Bir cihetten havf-ı haşyet, bir cihetten gadr-ı zulm
Pek çok evlad-ı vatan olmuşdu bî-nam u nişan
Hapis ve darb ve nefy ve idama bütün maruz idik
Köyleri ihrak ile namusları kıldı ziyan
Din ü millet mülk ü devlet mahva mahkum idi ah
Hiç halas imkanı yokdu halimizdi pek yaman
Sa’y u gayret eyleyip her vechile himmet rical
Hiç yokdan var eyledi böyle bir devletli şan
Ric’at eylerken o mel’un şehri ifnaya heman
Bir ramak kalmış idi yetişdi lutf-ı müstean
Ber hava olmak yakılmak üzre mahkumken hele
Nail-i Tevfik olduk çok şükür bulduk aman
Böyle menhus bir pelidden bizleri kıldın reha
Yaşa ey münci-i millet yaşa sen ol kârman
Gençlik Dergisi
Def edip a’dayı mülkden millete oldun peder
Çekilen cevr u cefayı binde bir ettim beyan
Bir taraf takvay-ı İsmet bir taraf Fevz u zafer
Sen vatanda kalb-i millet gibi oldun cisme can
Azm-i Sıddik adl-i Faruk hilm-i Osman sende var
Misl-i kerrar harb eden Haydar da sensin bu zaman
Hızır rehber ruh-ı peygamber refikindir senin
Mazhar-ı lütf-ı hûda olduğuna yokdur güman
Ey Selahaddin-i sâni ey halaskâr-ı vatan
Mehdini mümkin değil yazsın kalem aciz lisan
Bu fütuhat nusratullah olduğuna şüphe yok
Orduya ruh-ı Nebidir bî-güman nusret-resan
Böyle gayret böyle himmet olmadı yokdur misal
İşte bak tarihi-i âlem halk olalıdan cihan
Yaşa ordun ile Mustafa Kemal Paşa yaşa
Arz-ı minnet eyliyor millet sana ez dil ücan
Her umurunda muvaffak olmağa ettik dua
Ruz u şeb evrad edindi bu niyazı dervişan
Şimdi şiirin bu günkü dilde anlamını görelim:
Yunan zulmünden yeşil Bursa siyah olmuş idi.
Uğursuz ayağıyla kirletiyordu her zaman
Bir taraftan korku ve endişe, bir taraftan haksızlık ve
zulüm
Pek çok vatan evladının isimleri ve nişanları kalmamıştı (şehit edilmişlerdi).
Hapsedilmeye, dövülmeye, sürgüne ve idama hep maruz kalıyorduk.
Köyleri yakıyorlar ve namuslara zarar veriyorlardı.
Din, millet, vatan ve devlet mahvolmaya mahkum olmuş idi ah!
Hiç kurtuluş imkanı yoktu halimiz pek yamandı.
Her şekilde çalışıp gayret eden himmetli kimseler
Yok olmuşken var eylediler böyle bir şanlı devleti
Kaçarken o melun (Yunanlılar) şehri yok etmek üzere
iken
Yardım sahibi Allah’ın lütfu yetişti.
Tamamen yıkılmak, yakılmak üzere iken
Allah’ın yardımına Nail olduk çok şükür kurtulduk
(burada Nail kelimesi ile Bursa’yı kurtaran Şükrü
Naili Paşa
hatırlatılmıştır.)
Böyle uğursuz pisliklerden bizleri kurtardın
Yaşa ey milletin kurtarıcısı yaşa sen ey bahtiyar insan
Def edip düşmanı vatandan millete baba oldun
Çekilen acıların dertlerin ancak binde birini anlatabildim
Bir taraf İsmetli (temiz) samimiyet (İsmet Paşa kasdedilmiş) bir taraf Fevz (kurtuluş, Fevzi Paşa kastedilmiş)
ve zafer
Sen ise vatanda insanlardaki can gibi milletin kalbi
oldun
Hazret-i Ebubekir’in sadakatı, Hz. Ömer’in adaleti ve
Hz. Osman’ın ahlakı sende var
Her zaman harp içinde olan Haydar (Hz.Ali) de sensin
bu zaman
Hızır rehberin Hz. Peygamberin ruhu yardımcındır
senin
Cenab-ı Hakkın lütfuna mazhar olduğuna şüphe yoktur
Ey ikinci Salahaddin ( Kudüs’ü fetheden Selahhadin
Eyyubî), ey vatanın kurtarıcısı
Seni övmek mümkün değil kalem yazmaz dil aciz kalır.
Bu zaferlerinin Allah’ın yardımıyla olduğunda şüphe
yok
Orduya da Peygamber’in (A.S.) ruhunun yardımcı
olduğunda şüphe yok
Âlem yaratılalı beri böyle gayret, böyle himmet olmadı, emsali yok.
Bunun için istersen cihan tarihine bak.
Yaşa ordun ile Mustafa Kemal Paşa yaşa
Millet sana candan ve gönülden minnet (teşekkür)
ediyor.
Her işinde muvaffak olman için dua etmekteyiz
Gece ve gündüz bu dua ile zikrediyor dervişler
Görüldüğü gibi vefa sahibi ve nankörlük içinde olmayan muhterem zevat kadir kıymet bilip böyle methiyeler
yazabiliyor.
Atatürk’e ve devrine, mensubiyet ve uşaklık sebebi ile
hainane düşmanlıkta bulunanlar, haksız yere yalan ve uydurma belgeler icat edip bunlarla her türlü iftirayı yapabilenler karşısında zıvanadan çıkan Neyzen Tevfik te onlara
şöyle seslenmiştir:
Esir iken mümkün müdür ibadet?
Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et!
Senin gibi……..lerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.
İşgaldeki hâli sakın unutma!
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.
11
Yrd. Doç. Dr.
Kadir ÖZDAMARLAR
Fotoğrafların Diliyle
YUVAN, BOZKURT VE DEVLET
yüksek olduğu bir zamanda gerek devlet hayatımızda ve
gerekse milli hassasiyetle bazı şehirlerimizde bunu sembole eden çalışmalar olmuştur.
Hacı Yuvan ve Ailesi
Bir özet hikaye ile konumuza başlayacağız. Hikayemiz, 24 yaşında iken gittiği Çanakkale Savaşlarında sağ
bacağını kaybeden Rum asıllı, Develili ve “Hacı” lakaplı
Yuvan Yuvanoğlu’na aittir.
Bu insan 1891 yılında Develi’nin Aygösten
Mahallesi’nde doğmuş ve 1961 yılında ölmüş bir insan.
İstanbul’a göçtükten sonra evinin adını “Çanakkale”
koymuştur. Çocuklarına şaşmaz tavsiyesi: “Her zaman
çocuklarınıza Atatürk’ü anlatın. Fırsat buldukça
Anıtkabir’i ziyaret edin.” demiştir. Evinde daima Türk
bayrağını bulunduran bir insandır.
1955 yılında vuku bulan 6-7 Eylül olayları sırasında
evinde bulunan altı metrelik Türk bayrağını dalgalandıran
bu insanımızı gören göstericilerin bir vefa duygusuyla:
Burası Çanakkale kahramanı Hacı Yuvan’ın evi. Bu eve
zarar gelmeyecek “ diyerek, geçip gitmişlerdir.
Çocukları bugün Yunanistan’dalar. Bu bilgiler hasret
dolu mektuplarla bize geliyor.
Her milletin bir sembolü vardır. Kazakistan’da sembol
parstır. Türk’ün sembolü ise bir bozkurt’tur. Milli şuurun
12
Bozkurt
Bu ölümsüz Türkiye Cumhuriyetini kuran ulu önder
Atatürk’ün her vesile ile Türk milletini öven, onurlandıran
konuşmaları da bu şuurun belgeleridir. “Aziz yurttaşlarım!
Ey Türk milleti! Ey Türk Gençliği!” hitapları her Türk’ün
kulağındadır. Milliyetçilik ve Türkçülük bir devlet felsefesidir. Bu şuurlu sözler de hep bu idrakin birer eseridir.Bu
öyle bir idraktir ki Atatürk Türk’ün sembolü olan bir
bozkurt maketini çalışma masasında bulundurmuştur.
Zaten kendisi de “Bozkurt” sıfatıyla anılmıştır. Ölümünden sonra bir ara bu bozkurt maketi ortadan kaldırılmak istenmiş ise de her zaman hayatta dimdik durmasını
bilen Türk milliyetçisi kişi ve kişilerce aranmış ve bulunarak ortaya çıkarılmıştır.
Kaldı ki Atatürk Türk milliyetçiliğini ölümsüzleştirmek için bu Bozkurt sembolünü pullara ve paralarada bastırmıştır. Yukardaki iki resim o anlamlı günlerin birer tatlı
hatırasıdır.
Kahramanmaraş kalesinde Türk Bayrağına sarılı
bozkurt.
Gençlik Dergisi
Maraş Destanı
Kahramanmaraş, Milli Mücadele’de Ermeni desteğindeki İngiliz ve Fransız güçlerine karşı; Mıllıç
Nuri, Senem Hatun, Hayrullah Efendi başta olmak
üzere, kadın ve erkeğiyle bir bütün olup savaşmıştır.
Bu millî direniş sayesinde Maraş 12 Şubat 1920’de
düşman işgalinden kurtarılmıştır. Bu kahramanlık destanında Başkomiser Aslan beyin gayretlerini
unutmamak gerekir.
Maraş’ın kurtuluşunda bir bayrak olayı vardır ki
dillere destandır. Fransız komutanı Andre bir Ermeni
kızıyla dans etmek isteyince Helena adlı kız, kaledeki Türk bayrağını göstererek,
-Yerinde Fransız bayrağı olursa, demiştir.
Komutanın emri üzerine kaledeki Türk bayrağı
indirilmiş ve yerine Fransız bayrağı dikilmiştir... Bu
olay gece olmuştur. Günlerden Cuma günüdür. Sabah kalkanlar bakarlar ki Türk bayrağı yerinde Fransız bayrağı vardır. Şeyh Ali Sezai Efendi’nin gayreti
ve Kısakürek-zade Mehmet Ali Efendi’nin yazdığı
bildiri halka dağıtılmış ve “Düşman bayrağının dalgalandığı yerde Cuma namazı kılınmaz.” denilerek
halk galeyana gelmiş ve kaledeki düşman bayrağı
yerini tekrar Türk bayrağına terk etmiştir.
İşte bu “bayrak olayı”nı sembole eden bozkurt
heykeli ve bayrak bu amaçla fakat büyük bir şuurla
K.Maraş kalesine dikilmiştir. Gel gör ki zaman içerisinde böyle kahramanca düşman işgalinden şehrini
kurtaran bir şehrin içerisinde bazı paslı beyinlerin
gayretiyle bu heykel yıllar sonra belediye binasının
deposuna kaldırılmıştır.
Şimdi bu Bozkurt’un yerinde neler var? Bozkurt
boşluğunu neler doldurmaya başladı? Çoğu yerde
PKK bayrakları, İmralı canisinin posterleri, İstiklâl
Savaşı’nda ve ondan sonraki zamanlarda Türkiye
Cumhuriyeti’yle savaşan Kürt liderlerinin heykelleri
ve posterleri… Bunun nice örnekleri vardır. Bilerek
o şer görüntülerin fotoğraflarını almadık! Zaten buna
da gerek yok. Bütün siyasi iradenin sansürlemelerine
rağmen her şey milletin gözü önünde cereyan ediyor.
Bu büyük Türk devletini kuran Atatürk’ün ölümünden sonra Türk milliyetçiliği yıllar içerisinde
köreltilmeye çalışılmış ve hala da kökü kazıtılmaya
çalışılmaktadır..
Yüce Türk milleti ve değerlerini her zaman canından çok seven Yuvanlar, Türk milliyetçileri olduğu sürece; şer güçleri Türk milliyetçiliği şuurundan
korkan ve hızını alamayarak Türk milliyetçiliğini
ayaklarının altına almaya çalışanlara inat devletin
kuruluş felsefesi, bu devleti kuran Atatürk’ün sözleri
“damarlarındaki asil kan”ın şuurunda olanların beyninde her zaman yaşayacaktır.
Yüce Türk milleti neler gördü, neler! Milletin
anasını belleyenlerin lağım kokan ağızlılarını da! Bu
günler de geçecektir, hem de yarından da yakın.
ŞEHİDİN SESİ
Bahar Nisa DALMAZ (*)
Güzel Anam,
Yazgım şehit olarak ölmekse
Eğer gidip dönmemek kaderse
Bundan sonraki hayatımda seni uzaktan sevmekse
Ben varım ana ben varım
Mavi şafak bayrağımın yeri
Bize yakından gelir Türk’ün sesi
Düşmana karşı her an tetiktedir Türk askeri
Kafirin en büyük feryadıdır Türk’ün zaferi
Sıcak havada yandım kurudum
Soğuk havada sararıp soldum
Bazen hamladım bazen yoruldum
Ama ben yine de sevgiyi Türk’te buldum
Ben her zaman Türk’ü seçtim
Kafiri toprağa sereceğime ant içtim
Vatanıma bazen kardeş bazen eştim
Düşmana karşı tek yürek tek diştim
Yüreğimde vatan sevdası vardır
Ayağım ıslak başım kardır
Eğer düşmanı bu toprağa bastırırsam
Dünya bana kabirden dardır
Askerlerin göğe yakındır başları
Vatan deyişi sallar taşları
Mehter okur sanki kuşları
Türk’ün düşmana karşı her an çatıktır kaşları
Şanlı Bayrağım,
Dalgalandığın yerde güller açar yaprak yaprak
Bizim görevimiz düşmana mezar kazmak
Eğer biz bu davadan vazgeçersek
Kader olsun bize bu kara toprak
(*) Mehmet-Muammer Bölük
Çok Programlı Lise 9/B Sınıfı
TALAS/Süleymanlı Köyü
13
Osman SEL
TERCİHİNİZ
GELECEĞİNİZDİR
İnsanlık tarihini inceleyen bivet alanı alkışlayan bir toplum...
lim insanları, insanoğlunun doğayDemokratik haklarını kullanırla, doğada bulunan diğer canlılara
ken suçsuz yere öldürülen gençleolan münasebeti ve mücadelesi ile
ri vuran polisi alkışlayan bir topGünümüz Türkiye’sinde insanlar
bilgi, teknoloji ve medeniyet alalum…
arasında ve siyaset dünyasında çok
nında bugünkü seviyeye geldiğini
Kendi insanına “gavat” diyen
tehlikeli bir tartışma yaşanıyor. Kimi
tespit etmiştir. İnsanın bir diğer
valiyi
alkışlayan bir toplum…
“aslolan paradır, yoldur, köprüdür,
münasebet ve mücadelesi ise diSuçsuz
insanları sahte delillerle
havaalanıdır diyor; haksız da olsa,
ğer insanlarla olanıdır. Bundan da
mahkum
elden
hakimleri alkışyolsuz da olsa, yalancı da olsa,
aile, millet gibi tabi cemiyetler,
layan,
suçluları
“uzun
boylu” olbenim gibi düşünmesi, benim gibi
devlet gibi sosyal organizasyonlar
dukları
için
tahliye
eden
hakimi
inanmasıdır” diyor.
doğmuştur. Millet ve devlet, aynı
alkışlayan bir toplum… çürümeye
zamanda farklılaşma, çıkar mübaşlamıştır.
cadelesi, iktidar ve güç elde etme
Bir yönetimde en üsttekinden
olgusunu ortaya çıkarmıştır.
en alttakilere kadar yöneticiler hırBu olgu, ister istemez insanlar
sızlığa, yolsuzluğa, rüşvete boğularasında gizli ve açık bir iç ve dış
muşsa…
yarışın ve savaşın başlamasına sebep olmuştur. Tarih işte
Bir yönetimde makam, unvan, rütbe, cübbe, şan ve şöhbu yarış ve savaşta insanların malını, canını, şerefini, onu- ret için bu pisliklere ses çıkartılmıyorsa…
runu ve namusunu korumak için ödediği bedellerin topBir yönetimde anayasa ve kanunlar hiçe sayılıp keyfi
lamıdır diyebiliriz. Bu bedelleri ödeyen insanlar saygıyla idare başlamışsa… o devlet çürümeye başlamıştır.
anılıyor, bu bedelleri ödeyen milletler ayakta kalıyor, bu
Çürüyen bir toplum ve devlet düzeninde insanların en
bedelleri ödemeyen insanlar değersiz ve onursuz olarak çok tehlikeye ve tehdide maruz kalan değerleri ise onur,
anılıyor, bu bedelleri ödemeyen milletler ise tarihin çöp şeref, özgürlük ve namuslarıdır.
sepetine atılıp birer fosil millet olarak anılıyor.
İnsanlar bu değerleri için pek çok hak ve özgürlüGünümüz Türkiye’sinde insanlar arasında ve siyaset ğünden vazgeçerek devleti oluşturmuştur. Devlet hak ve
dünyasında çok tehlikeli bir tartışma yaşanıyor. Kimi “as- adalet gözeterek insanların mal, can ve namusunu garanti
lolan paradır, yoldur, köprüdür, havaalanıdır diyor; haksız eder. Devlette adalet olmazsa hiçbir özgürlüğümüz ve deda olsa, yolsuz da olsa, yalancı da olsa, benim gibi düşün- ğer yargımız garanti altında olamaz.
mesi, benim gibi inanmasıdır” diyor.
Bu gün Türkiye’de yasamaya, yürütmeye ve yargıya
Kimileri de aslolanın hak, adalet, doğruluk, onur, şeref güven kalmamıştır. Hiç kimse yarınından emin değildir.
ve namus olduğunu, bunlara değer veren kim olursa olsun Korku ve güvensizlik toplumu tedirgin etmektedir. Herbaş tacı edilmesini, bunlara değer vermeyen kim olursa ol- kes devletin elinde kendisiyle ilgili, aleyhine kullanılacak
sun kötü, zararlı ve tehlikeli olduğunu söylüyor.
bilgilerin olduğuna inanmaktadır. Herhangi bir konuda
Bu, sağlıklı toplumun yapacağı tartışma değildir. Bu muhalif tutum aldığında ya maliye ya polis ya adliye ya da
durum en azından toplumun bir kesiminin değer yapıla- belediyeden ceza göreceğine inanmaktadır. Suç işleyen cerının aşınmasına, çürümesine sebep olur ki, bu devletin zasını çeksin diyebilirsiniz ancak ekonominin yüzde ellisi
bozulmasından da tehlikelidir. Sağlıklı bir toplum bozulan kayıt dışı olan bir ülkede, demokrasinin ve hukukun üstündevleti düzeltebilir, ancak bozulan bir toplumdan sağlıklı lüğünün olmadığı bir ülkede, bağımsız yargının olmadığı
bir devlet oluşturamazsınız. Türkiye’de siyasi mücadele bir ülkede devlet her zaman suç bulur veya suç üretir. Devöyle bir noktaya geldi ki, yapılan kötü işler, iyi ve güzel letin imkanları buna elverişlidir. Hele bir de her gün açık
değerlerle kapatılmaya çalışılıyor. Durum öyle bir hal aldı yakalamak için tuzak üstüne tuzak, kumpas üstüne kumki, hırsızlıklar, yolsuzluklar, adaletsizlikler, yalancılıklar pas kuran bir idare varsa, kurtulma şansınız yok demektir.
topluma alkışlatılıyor. Alkışlatan, çıkarı için bu yola başBu durumda hiçbir özgürlüğünüz teminat altında değilvurabilir, kendini kurtarmaya çalışabilir, bir dereceye ka- dir.
dar bu mazur da görülebilir, ama alkışlayanın hiçbir gerekHaberleşme, inanç, teşebbüs, seyahat, fikir basın vs
çesi olamaz. Abdurrahim Karakoç’un dediği gibi:
özgürlüğünüz yok demektir. Bunlardan daha kötü ve teh“Gelene şak şak, gidene şak şak
likeli olanı ise özel hayatın gizliliğinin teminat altında olAlçağı alkışlayan alçaktan da alçak” olur!
mamasıdır.
Hırsızı, vurguncuyu, yalancıyı, yolsuzluk yapanı, rüşÖzel hayat demek insanın onuru, şerefi, ve namusudur.
14
Gençlik Dergisi
Bu gün bu ülkede izlenmediğinden, dinlenmediğinden,
fişlenmediğinden, kayıt altına alınmadığından emin olan
bir kişi bile yoksa, bu ülkede insanların özel hayatı, yani
onuru, şerefi, ve namusu tehlike ve tehdit altında demektir. Halbuki bu değerlerden mahrum olan insan “sırtına
altın palan vurulmuş eşek” gibidir. Her toplumda böyleleri çıkabilir. Yüzüne gelen tükürüğü yağmur zanneden, ar
ve haya duygusundan yoksun insanlar olabilir, ancak bu
toplumda yaygın hale gelirse siyasi ve şahsi çıkarlar için
bu değerler sürekli aşındırılmaya çalışılırsa, bu durum o
toplumun geleceği açısından çok tehlikelidir.
İnsanın onuru, şerefi ve namusu ile eş değer olan kavramlar ve durumlar vardır. Bunlar; bayrak, vatanın ve
milletin bütünlüğü, bağımsızlığıdır. Bunlar dışında hiçbir
değer insanın şerefi, onuru ve namusu ile eş değer olamaz.
Onur, şeref, namus bu kadar değerli iken neden bazı
insanlar bu değerlerine halel getirecek iş ve eylemlerde
bulunurlar? Neden hırsızlık, yolsuzluk, yalancılık, iftiracılık zilletine düşerler? Çünkü demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, fikir ve inanç özgürlüğüne inanmayan insan
ahlaklı, namuslu, onurlu, şerefli ve dürüst olamaz da ondan. Çevrenizde gördüğünüz insanları bu çerçevede analiz
etmezseniz, onları doğru değerlendiremezsiniz.
Tarih de insanları, milletleri, devletleri ve liderleri yaptıkları yol, fabrika, havaalanı , köprü ile değerlendirmez ve
yargılamaz. Onları, insanlığa kazandırdıkları yüce değerlerle, yetiştirdikleri insanlarla ve yaptıkları insanlık suçu,
yıktıkları değerler, sürdükleri ve öldürdükleri büyük insanlar yönünden değerlendirir.
İngilizler, “ İngiltere’yi veririz, ama Shakespeare’i vermeyiz.” derler.
Türkler tüm dünyada cesaretleri ve misafirperverlikleriyle tanınır.
Hitler yaptığı bölünmüş yollarla, ürettiği teknoloji ile
değil, yaptığı Yahudi soykırımı ile değerlendirilir.
Stalin’in atom bombasını yaptırması değil, öldürdüğü
insanlar, yaptığı katliam tarihe geçmiştir.
Çanakkale’de şehit olan yüz binler yol, köprü, Marmaray, havaalanı için canlarını orta koymadılar. Türk milletinin onuru, şerefi, ve namusu için savaştılar.
Yunanlıların İzmir’i işgal ettiklerinde Hasan Tahsin ilk
kuruşunu borsa için, banka için, yol ve ihracat için atmadı.
Vatan işgalini kendi namusu, onur ve şerefi için eş değer
gördüğünden cananı verdi.
Kahramanmaraş Fransızlar tarafından işgal edildiğinde
Sütçü İmam, Fransız askerlerine bunlar “Fransız lobisi”
kalkınmamızı engelleyecekler diye göğüs germedi; Türk
kadınının namusunu kendi namusu gördüğü için göğsünü
siper etti.
Onur ve şerefin ne kadar önemli olduğunu İstiklal Savaşı’ndaki bir albayın davranışı kadar ortaya koyan örnek
yoktur sanırım.
Büyük Taarruz’da Çiğiltepe’yi almakla görevli 57. Tümen bir türlü tepeyi ele geçiremiyordu. M:kemal Paşa tümen komutanı Albay Reşat Bey’i telefonla arar ve “Reşat
Bey hala hedefinize ulaşamadınız. Bir sorun mu var?” diye
sorar. Reşat Bey “yarım saat sonra ulaşacağım efendim.
Söz veriyorum.” der.
Yarım saat geçtiği halde Çiğiltepe’nin ele geçirilemediğini gören M.Kemal Paşa bir kez daha Albay Reşat Bey’i
arar. Telefona emir subayı Üsteğmen Bozkurt Kaplangı
çıkar. M.Kemal Paşa: “Reşat Bey’i çağırın” der. Üsteğmen
Bozkurt zorlukla “Reşat Bey az önce intihar etti efendim.
Size açıklama bırakmış onu okuyorum. ‘Yarım saat içinde
size o tepeyi almak için söz verdiğim halde sözümü yerine
getiremediğimden dolayı artık yaşayamam’ yazıyor.”
Albay Reşat Bey bu ülkenin onur, şeref, namus ve vatanseverlik abidelerinden en önde gelenlerinden birisidir.
Albay Reşat Beyler çoğaldıkça bu millet büyür, kalkınır, onurlu ve şerefli yaşar. Yapacağımız iş, Reşat Beyleri
çoğaltmak olmalıdır. Şu da unutulmamalıdır: Reşat Bey’in
parası, fabrikası, bankası, gemisi yoktu.
Günümüz Türkiye’sinde kim ağzını açıp adalet yok,
özgürlüklerimiz elimizden alınıyor, yönetenler hırsızlık
yapıyor, yolsuzluk yapıyor, yalan söylüyor, iftira atıyorlar.
Böyle bir ülkede insanların onuru, şerefi, namusu garanti
altında olamaz dese, hemen birileri çıkıp daha ne istiyorsunuz şu kadar km yol yapıldı, şu kadar uçak alındı, şu
kadar köprü yapılıdı, şu kadar park açıldı, milli gelir şu
kadar oldu, IMF’ye şu kadar borç ödendi diye koro halinde
cevap veriyorlar. Beni tedirgin eden ve üzen bu karşılaştırmalardır.
Parayla onur, yolla şeref, havaalanı ile adalet, köprü
ile özgürlük, hırsızlık ve yolsuzluk ile namus kavramları
sanki birbirlerine eş değermiş gibi gösterilmektedir.
Yol, köprü, havaalanı önemlidir. Özgürlük, namus, şeref, onur, adalet ise değerlidir. Türk insanı değerliyi önemlinin önüne geçirmeden istediği seviyeye gelemez.
Yol, köprü, havaalanı olmasa da yaşarsınız. Bunlar sizlerden alınan vergilerle yapılan hizmetlerdir. Bunlar geç
yapılsa da telafisi vardır. İnsanın onuru, şerefi ve namusu
elinden gittiğinde bunun telafisi yoktur. Adınızın önüne
onursuz, şerefsiz, namussuz yaftası yapıştırılırsa dokuz
göbek sonra gelecek torunlarınız bile bu utanç verici sıfatlarla yaşamak zorunda kalırlar. Halbuki bir köprünün en
fazla elli yıl ömrü vardır.
İnsanlar suç işlediğinde elinden parası, malı, mülkü,
alınmıyor, şu yoldan gidemezsin, şu uçağa binilmezsin,
Marmaray’ı kullanamazsın demiyorlar. Hapse atıyorlar,
yani özgürlüğünü kısıtlıyorlar. Demek ki insanın en değerli varlığından birisi özgürlüğüdür.
İnsanlara şerefsiz, haysiyetsiz, namussuz derseniz bu
hakaret kabul edilir ve cezaya çaptırılırsınız. İnsanlara
fakir, uçaksız, arabasız, evsiz, .. derseniz bunlar hakaret
sayılmaz. Çünkü bu kavramlar önemlidir; değerli değildir.
Ne yol ne köprü ne istikrar ne kalkınma ve büyüme ne
para ne mal insan onuru, şerefi, özgürlüğü ve namusu yanında bir değer ifade eder.
Birileri hala maddi varlıkları, yapılan hizmetleri makam, mevki, unvan, rütbe, cübbe ve çıkar için ön plana
çıkarabilir. Bunlar için onurundan, şerefinden, özgürlüğünden ve namusundan taviz verebilir. Bu bir tercih meselesidir.
Divan Edebeyatı Şairi Şeyh Galip:
“Reh-i Mevlevîde Galip bu sıfatla kaldı hayran
Kimi terk_i nâm ü şâne kimi itibâre düştü” diyor.
Tercih size kalmıştır. Ya şairin dediği gibi itibar, nam
ve şan tercihiniz olacak ya da onurunuz, şerefiniz, özgürlüğünüz ve namusunuz tercihiniz olup namdan, şandan,
şöhretten vazgeçeceksiniz.
İkisi bir arada olmaz mı? Olur. Eğer devlet hak, adalet, demokrasi, hukukun üstünlüğü, kayıtlı ekonomi, insan
hakları konusunda taviz vermez, toplum da gördüğü haksızlıkları, yolsuzlukları, hırsızlıkları cezalandırırsa olur.
İşte ilerlemiş demokratik ülkelerde olan da budur.
15
KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ
YA DA İSRAİL’İN GAZINA GELMEK
Ahmet MUHTAROĞLU
Kıbrıs ile ilgili çözüm müzakereleri yaklaşık bir buçuk veya var olan bir problemi kendi ekonomik çıkarları için
yıldır buzdolabına konmuştu. Şubat ayında her iki toplum nerede ve ne zaman kullanılacağının hesabını yine kendiliderleri yeniden biraraya gelerek mutabakat sağladıkları leri yapmaktadır.
ortak metni açıkladılar. Böylece her iki toplumda tartışElli yıldır sürdürülen Kıbrıs davasının hemen şimdi
malar yeniden başladı. Ancak bu müzakerelerin başlama- çözülmesi gerekir demenin, elbetteki bizler arka planını
sının daha öncekilerden önemli bir fark vardır; o da ‘aman düşünmemiz gerekir. Konuyu daha kolay anlayabilmekimseler duymasın’ diplomasisi idi. Yani sessiz diplomasi. miz için biraz daha geriye gidelim. Çok değil bir yıl önce
Türk basını mümkün mertebe bu konuda ketum davran- hatırlayabileceğimiz gibi, Doğu Akdeniz enerji savaşları
mıştı. Türkiye’de konuyu haber yapan gazete sayısı 3’ü haberleri gündeme gelmişti. Bu haberde bahse konu bilgeçmedi. Kamuoyunun büyük bir kesimi ABD başkanı gileri kısaca özetleyelim. ABD Jeoloji Araştırma Merkezi
Obamanın, Başbakan Tayyip Erdoğanı arayarak, Kıbrısta (USGS) tarafından yapılmış bir araştırmanın sonuçlarına
taraflar arasında başlayan ve sürdürülen müzakereler ne- göre, Kıbrıs, Suriye, Lübnan ve İsrail arasındaki böldeni ile, Türkiye başbakanına
gede denizaltında çok büyük
söylenen övgüler ile öğrendi.
petrol ve doğalgazrezervlerinin
Gerek 6 aydır Türkiye başbabulunduğu kesin olarak tespit
kanının telefonlarına çıkmayan
edilmiştir. 3. 5 trilyon m3 doğObama, gerekse bir buçuk yıllagaz ve 1. 7 milyar varil petrol
dır askıya alınan Kıbrıs müzarezervinin varlığı yalnızca bu
Elli yıldır sürdürülen
kerelerinin yeniden başlatılması
bölgede tespit edilen rezervKıbrıs davasının hemen
ortada ciddi birşeylerin varlığıdir. Ayrıca İsrail’in kuzeybatı
nı akla getiriyordu.
bölgesinde(leviaton) yine büşimdi çözülmesi gerekir
Her konuyu enerji açısından
yük miktarda doğalgaz yatakdemenin, elbetteki bizler
değerlendirmek doğru olmayaları bulunmuştur. Keza, Kıbrısbilir ve bu hususta tekrara düşMısır arasında ve Girit adasının
arka planını düşünmemiz
mekten de çekinmiyor değilim.
güneyinde zengin doğalgaz ve
gerekir.
Ancak gelişen olayları enerji
petrol varlığının tesbiti yapılşablonunda yerli yerine koymıştır. Keşfedilen bu rezervleduğumuzda sonuçlar bizi doğrin AB’ye 100 yıl yetebilecek
ruluyordu. Konuyu şu şekilde
büyüklükte olduğu bilgisi mevözetleyelim;Kıbrıs ile ilgili son
cuttur. Bu araştırmaların ve petgelişmeleri ele aldığımızda bu
rol varlığının tespiti, özellikle
sorunun çözümünden yola çıkarak her iki toplumun gerek İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve AB’de büyük heyeekonomik gerekse insani açıdan problemin çözümü dü- can yaratmıştır. Bu petrol varlığının farkına varan Güney
şünülerek müzakereler başlamış olamaz. Artık biz gerek Kıbrıs yönetimi, başta Mısır, İsrail, Lübnan olmak üzere
Suriye’de, gerek Irak’ta, gerekse Kıbrıs’ta ve hatta tüm münhasır ekonomik bölge(MEB) antlaşmaları yapmış ve
Ortadoğu coğrafyasında yaşayanların sorunlarının çözü- dünya ya ilan etmişlerdir. Güney Kıbrıs, kendi çıkarları
münde topyekün Batı’nın insani çözüm argümanları ile doğrultusunda bu münhasır ekonomik bölgeyi parsellere
yaklaşmadığı gün gibi ortadadır. Burada bu tespiti yapmak ayırarak, uluslararası petrol şirketlerine petrol arama ve
durumundayız. En son Suriye ile ilgili olarak Türkiyenin ruhsatlandırma ihaleleri yapmıştır. Güney Kıbrıs bu ihaABD’ye Suriye ile ilgili kayıtsız kalındığına açıkca dil- leleri yaparken , Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini yok
lendirmesine rağmen, ABD genelkurmay Başkanı aynen saymış ve Kıbrıs’ın tamamını temsil ediyormuş gibi davşöyle demiştir’ Esad karşıtı güçleri destekleyebilme- ranmıştır. Rum kesimi tek taraflı ilan ettiği bu münhasır
miz için, Esad sonrasında bu desteklediğimiz güçler bölge ve 12 parsel olarak ihaleye çıkarılmış ve ruhsatlanABD’nin çıkarlarını savunmaları gerekir. Oysa böyle dırılmıştır. Bu oldu bittilere Türkiye şiddetle karşı çıkmış
bir grup şu an için ortada yok. o haşde biz Suriye’ye ancak, arkasına ABD ve AB petrol şirketlerini alan Rum
neden destek verelim’. Bu yaklaşım; Batı’ya has em- yönetimi geri adım atmamıştır. ABD ve AB ise Rum yöneperyalist bir yaklaşımdır. Bu coğrafyada bilerek çıkartılan timini destekler mahiyette beyanatlar vermektedir. Bizzat
16
Gençlik Dergisi
Obama konu ile ilgili olarak özel teşebbüsün hareket serbestiyetinin olduğunu söylemiştir. Hali hazırda ABD’den
Nole, Fransa’dan Total ve İtalya’dan Eni firmaları ve daha
birçok Batılı firma burada petrol ve gaz çıkarmak için sondaj faaliyetlerini sürdürmektedirler. Bütün bu olup bitenler
karşısında özellikle AB ve ABD K. K. T. C. ’yi yok saymışlardır
İsrail’ e gelince çok değil 3 yıl öncesine kadar İsrail doğalgaz ihtiyacını Mısır’dan temin etmekteydi. Hatta 2006
yılına kadar Sayın Başbakan, Putin ile birçok defa görüşerek, Rusya’nın Türkiye üzerinden İsrail’e gaz satışı gündeme gelerek Mavi Akım(2)adı ile, Rusya- Türkiye- İsrail’e
kadar ulaşacak boru hattı için pazarlıklar yapılmıştı.
Gelinen noktada ise İsrail ve Güney Kıbrıs Rum yönetimi dünyanın enerji dengesini değiştirecek rezervlere sahip olmuşlar ve özellikle ilk etapta AB’ye doğalgaz temin
edecek enerji kaynağına ulaşmışlardır. Burada daha önce
bahsetmiş olduğum kendi düşüncemi bir defa daha tekrar
etmek istiyorum. Bazılarının bahsettiği gibi İsrail ne Suriye olayları için , ne İran için , ne de Türkiye’den korktuğu
için ‘özür ‘ dilememiştir. Kurulduğu günden bugune kadar
tüm haksızlıklarına rağmen hiçbir ülkeden özür dilemeyen
İsrail sadece ekonomik çıkarları sözkonusu olduğu için
Türkiye’den özür dilemiştir.
Bunları söylerken haklı bildiğimiz gerekçelerşunlardır.
Yukarıda kısmen bahsettiğimiz gibi daha düne kadar kendi enerji ihtiyacını dışarıdan karşılayan bir ülkenin enerji
dengelerini değiştirerek AB ve Çin’e doğalgaz ve petrol
satabilecek, aynı zamanda da Rusya’ya rakip olabilecek
derecede enerjiye sahip olan bir ülkenin Türkiyeden özür
dilemesi kadar doğla Bir şey olamaz. Zira özellikle doğalgaz boru hattının rekabet edebilir şartlarda AB’ye ulaşabilmesinin tek yolu bu boru hattının Türkiyeden geçmesidir.
Aynı durum Güney Kıbrıs Rum kesimi içinde geçerlidir.
Hatta Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan, ekonomik krizden çıkmalarının tek yolunun Güneyde çıkarılan petrol ve
doğalgaza bağlamış oldukları ümitle yaşamaktadırlar. Güney Kıbrıs Rum kesimi ekonomik verileri şu an için hiç de
içaçıcı değildir. Maaş ödeyememektedirler. Geçen yıl ki
büyümeleri %(-)6 dır. Yani küçülmüşlerdir. Buna mukabil
Türk tarafı %4 büyüme göstermiştir.
Elbetteki Kıbrıs meselesinin çözümünün gündeme gelmesinin bugüne rastlaması İsrail’in ve Güney Kıbrıs’ın
ekonomik çıkarları etkili olsada esas mesele yalnız bunlardan ibaret değildir. Bunların yanında ABD’nin devrede
olması, Kıbrıs sorununun çözümü daha bir ciddiyet kazanmaktadır. ABD’li Uluslar arası petrol şirketleri, ABD’nin
dışpolitikasını belirler. Bu şirketlerin ekonomik çıkarları
aynı zamanda ABD’nin çıkarlarıdır. Doğu Akdeniz de bulunan petrol ve doğalgaz rezervleri ABD’li petrol şirketleri
için çok değerlidir. Gelinen noktada bu bölgenin enerji
güvenliği ve pazar için takip edeceği yol güvenliği öne
çıkmıştır. Ayrıca bu bölgede petrol çıkaran şirketler ABD
ve AB menşeilidir. İsrail ve Güney Kıbrıs’ta sondajlar yapılmış, petrol ve doğalgaza ulaşılmıştır. Ancak bu petrol
ve doğalgazın, pazara ulaşmadığı sürece bir anlamı yoktur. Ayrıca Kıbrıs’ın bugünkü hukuki statüsü ve sorunları
çözülmemiş bir Kıbrıs’ın doğal zenginliklerinin yalnızca
Güney Kıbrıs’ın isteği doğrultusunda sömürge mantığı ile
çıkarılıp, Kuzey Kıbrıs Türk halkının haklarını gasp etmek
izah edilebilir bir durum değildir. Geçmişte AB sorunları
çözülmemiş bir Kıbrıs’ın Güney kısmını AB ye üye olarak
almayı içine sindirmiş olabilir, ancak bu durumun sorunun
çözümüne bir katkısı olmamıştır. Bu durumda ABD petrol
şirketlerinin isteği doğrultusunda Kıbrıs problemini çözerek Doğu Akdeniz petrol havzasını sorunsuz bir bölge haline getirmek istemiş olabilir. Kıbrıs’ta sözde çözüm için
ABD’nin ve Türkiye’nin hızlı hareket etmesinin gerçek
nedeni bizce budur.
KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ
AÇISINDAN DURUM NEDİR?
Bu hususta çeşitli düşünceler mevcuttur. Bazı düşüncelere göre bu durum KKTC’ye kurulmuş bir tuzak olabilir.
Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile müzakereleri yürüten
Osman Ertuğ devre dışı bırakılmıştır. Yeni müzakereci , Eroğlu ile aynı fikirde olmadığını söyleyen, KKTC
Dışişleri Bakanlığı mensubu Kudret Özersay olmuştur. Kıbrıs Türk tarafı ve Eroğlu ortak açıklama metnine onay vermeden Kerry ile görüşen Davutoğlu’nun onay
verdiği haberleri mevcuttur. Gelinen noktada KKTC için
zor bir durumdur. 50 yıllık mücadelenin sonucu meçhuldür. Rumlara göre Kıbrıs’ta tek bir halk vardır, o da rum
halkıdır fikri hala geçerli ise çözüm zordur. Türk askeri
varlığı, Türkiye’nin garantörlüğü mal mülk meseleleri
ve hükümranlık, egemenlik konuları kurucu ortaklık ve
self-determinasyon konuları çözülmesi bir hayli zor meselelerdir. Ayrıca ABD ve Türkiye’nin, Türk toplumu lideri
Derviş Eroğlu’na bilgi vermeden sonuç alma fikri bizce
çözümü daha da zorlaştıracaktır. Çünkü Kıbrıs’tan gelen
haberler bu yöndedir
Milli Menfaatlerimiz Açısından Olması Gerekenleri
Şöyle Sıralayabiliriz:
Oldu bittiye getirilerek Kıbrıs elden tamamen gidebilir.
Birleşik bir Kıbrıs, bugünkü bağımsız KKTC’den daha
iyi olamaz.
Doğalgaz boru hattının , Türkiye üzerinden geçmesini,
onlar bize bir lütufmuş gibi sunmak isteyebilrler. Oysa ,
onlar Türkiye’ye muhtaçtır.
Gerek İsrail gerekse ABD enerji şirketleri ve gerekse
Yunanistan, Kıbrıs’ın bugünkü mevcut statüsü ile yola devam edemezler.
Tespit edilen enerji kaynaklarının Türkiye dışında
AB’ye ulaşmasının maliyeti sekiz kat daha fazladır. Türkiye dışındaki alternatif yollardan bu gazın AB’ye ulaşması
durumunda, pazarda Rusya ile rekabet şansı yoktur.
Güney Kıbrısta bulunan doğal kaynaklar Uluslar arası
hukuka göre Kıbrıs halkının tamamının malıdır.
Kıbrıs tarihi bir dönemden geçmektedir. Bölgenin enerji kaynakları açısından zengin olması ve Kıbrıs’ın hukuki
statüsünün belli bir zemine oturtulmasının zaruret olduğunu düşünerek bu seferki çözüm sürecini bir sonuca bağlamak isteyeceklerdir. KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Derviş
Eroğlu’na güvenimiz tamdır. Haydi hayırlısı.
17
ÖMER HAYYAMIN 21.YÜZYIL VERSİYONU DİYEBİLECEĞİMİZ
ÜNSAL ARSLANKAYA
İLE BİR SÖYLEŞİ
Rubaileriyle Türk şiirinde otantik, felsefi bir tat, farklı
bir çizgi; kurşuni bir ağırlık, hedefini sapıtmayan mızrak…
Şiirde çok enteresan buluş ve söyleyiş tarzıyla internet
dünyasını sallayan ve Ömer Hayyam’ın 21.yüzyıl versiyonu diyebileceğimiz Ünsal Arslankaya’yı okuyucularımıza
tanıtmak istedik.
1969 yılında Kayseri’nin Sarız ilçesi Yedioluk köyünde
dünyaya gelmiştir; evli ve iki çocuk babasıdır. Türk silahlı
kuvvetlerinde on yıl astsubay olarak görev yaptıktan sonra malulen emekliye ayrılmıştır. İlk olarak,1994 yılında
“Baskın Var” isimli romanını yazmış, ancak kendisi muvazzaf bir asker olduğu için hukuki engellere takılmıştır.
2010 yılında “Çatmaya Geldim” isimli şiir kitabını yayımlamış, 2014 Ocak ayında da tamamı rubailerden oluşan “Aklımın Teri” ni Türk edebiyatına kazandırmıştır.
Araştırmacı ve Türk milliyetçisi kimliği ile ön plana çıkan
şairle kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.
Bilgiyurdu: Sayın Ünsal Arslankaya, biz sizi
Kayseri’de “parapsikoloji” ile ilgilenen çok az kişiden
biri olarak tanıdık. Malum, dergimizde bu konuda birçok yazınız yer aldı.
Bir roman, bir şiir kitabınızdan sonra 2014-Ocak
ayında çıkan şiir kitabınız “Aklımın Teri” üçüncü eseriniz… Türk edebiyatına ve Türk kültürüne hizmetinizden dolayı sizi yürekten kutluyor, başarınızın devamını
diliyoruz. Türk literatüründe, basının susturulduğu,
internetin köşeye kıstırıldığı böyle bir devirde, demir
yumruk misali bir yer edinmek nasıl bir duygu? Neler
hissediyorsunuz?
18
Ü.Arslankaya: Öncelikle bana bu fırsatı tanıdığınız
için çok teşekkür ederim. Askeri okuldan mezun olduktan
sonra,üniformamla ailemin yanına koşup diplomamı gururla gösterdiğim andaki duyguları yaşıyorum.O üniforma beni aynı zamanda vatan hainlerinin hedef tahtasına
oturtmuştu.Ama bundan da gurur duyuyordum.Milletime
vatanıma hizmet etme yolunda sonumu düşünmeden yola
çıkmanın vakarını taşıyorum.
Bilgiyurdu: Rubailerinizi periyodik olarak hiciv,
felsefe ve aşk olmak üzere üç ana grupta sıralamışsınız.
Neden böyle bir gruplandırmaya ihtiyaç duydunuz?
Ü.Arslankaya: Nasıl ki her öğün aynı yemeği yemek
insanı bıktırırsa okumak da böyledir. Okuyucuyu sıkmamak ve duygusal açıdan bir dinamizm sağlamak için böyle
bir sıralama yapmayı uygun buldum. Hayal dünyalarında
iniş çıkışlar yaparak adeta sörf yapıyormuş gibi haz almalarını istedim.
Bilgiyurdu: Şiir yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız? Sizin şair olmanıza hangi faktörler etki etti? Nerden
çıktı şiir yazmak?
Ü.Arslankaya: Şiire çok küçük yaşlarda başladım.
Türk’ün genetik yapısındaki edebi üslup ruhumuza nakşedilmiş olsa gerek...Genellikle Avşarlarda ağıt,taşlama,
koçaklama gibi bir çok edebi türün kuşaktan kuşağa asırlardır başarıyla aktarılmış olduğunu görürüz. Ben de bir
Avşar olduğumdan olsa gerek bu hasletle öfkemi, sevgimi,
umutlarımı en rahat şiirle anlatabildiğimi gördüm.Bu yüzden şiiri yaşam tarzım olarak benimsedim.
Gençlik Dergisi
Bilgiyurdu: “Aklımın Teri” çok lüks ve nefis bir
baskıda çıkmış; cazibesi yüksek, muhteşem görselliğe
sahip... Yıldırım gibi gözleri kamaştırıyor, okuyanın
beyninde şimşekler çakıyor. Bundaki amacınız ne?
Okuyucuda nasıl bir duygunun oluşmasını istediniz?
Ü.Arslankaya: İltifatınıza teşekkür ederim.
Uyuyan devi uyandırmak adına bir çimdik atmak…
Maalesef Türklüğün ayaklar altına alınmaya çalışıldığı
çok talihsiz bir süreçten geçiyoruz. İnsanlarımız çok fazla okumuyorlar, okumadıkları için de medyanın ve art niyetli politikacıların güdümünde uçuruma sürüklendiğinin
farkında değiller. Bırakın ciltler dolusu eserler okumayı,
normal şiiri bile okumaktan kaçınan, bunu zaman kaybı
olarak gören bir nesil var şu anda. Bu yüzden düşünmeden inanmak daha kolay olduğu için bizim yerimize düşünen düşmanlarımızın oyuncağı olmaktan kurtulamıyoruz.
Çünkü boyalı basın ve şer odaklarının kalemşörleri maddi ve manevi desteği rahatlıkla sağladığı için sizden kat
kat fazla, toplum üzerinde her türlü menfi operasyonu icra
edebiliyor.
Görsel açıdan albenisi olan eserlerin diğerlerine nazaran okunma ihtimali daha yüksek… Bu da çok maliyetli
bir iş. Ama eserinizi okutturmak istiyorsanız bu noktada
bir özveri gerekiyor. Biz de onu sağlamaya çalıştık. Hiç
olmazsa düşünmeyi, sorgulamayı öğretebilirsek gelecek
adına daha umutlu olabiliriz.
Bilgiyurdu: Hicivlerinizde yaşadığımız çağın sosyal
yaralarına Hayyam’ın yüreğiyle tuz basıp insanlığın
küresel kokuşmuşluğuna Nef’ileşerek mercek tutmayı yeğlemişsiniz. Bugün basın özgürlüğünde dünyanın
154. sırasında yer almış, adaletin öldüğü, yargıya güvenin kalmadığı, demokrasinin ve cumhuriyetin katledildiği, vatana ihanetin ayyuka çıktığı ve dünya tarihinde
görülmedik bir yolsuzluğa karışmış bir iktidarın kurduğu ‘korku imparatorluğu’nda kendinizi rahat hissedebiliyor musunuz?
Ü.Arslankaya: Kendi adıma bir korkum yok. Şerefsiz
yaşamaktansa şerefimle ölmeyi tercih ederim. Benim endişem vatanım ve milletimin bekasının kesintiye uğramasıdır. Bu millet uğradığı nice büyük felaketler sonunda,
öldü sanıldığı anda bile yeniden dirilip destanlar yazmayı
hep başarmıştır. Ne yazık ki tarih tekerrür ediyor. Karşıma
mertçe çıkan düşmana saygı duyarım ve er meydanında
ölsem de gam yemem. Ancak münafıklardan ve işbirlikçi yılanlardan çok korkarım. Ülkemizin gidişatı maalesef
büyük bir kaosun eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. Haykırıyoruz, sesimizi duyurabilirsek ne mutlu… Bir fikir, bir
slogan kim bilir bir kıvılcım yaratabilir ve bir kıvılcım bir
füzeyi ateşlemeye yeter.
Bilgiyurdu: İslam alemi ilim ve teknikte Batı’ya
göre hayli gerilerde... Üstelik bütün İslam ülkeleri
kan, göz yaşı, zulüm, işkence, vahşet, yolsuzluk, nifak ve kaos içerisinde… Bunda en büyük etken sizce
nedir?Nerde kaldı Kuran-ı Kerim’in “Oku” emriyle
inmiş olması?Bu çürümüşlükte “Oku” emrinin 1400
yıldır üstünün kapatılmış olması en büyük bir etken
olabilir mi?
Ü.Arslankaya: Bu soruya düz mantıkla cevap vermeye kalkarsak; İslamiyet insanlara yalnızca kan ve göz yaşı
vermiştir demek icap eder. Oysa her şeyden önce ‘İndirilen din’ ile ‘uydurulan din’i birbirinden ayırmak gerekir.
İndirilen din barış dinidir, felaha ermedir. Öyleyse, Müslümanlar neden 1400 senedir sürekli hem gayri müslimler
ile hem de birbirleriyle savaş halindeler? Burada büyük
bir yanlışlık var. Bunu sorgulamak, bana göre, insan ve
Müslüman olmanın bir şartıdır. Yalnız bir kaçını kısaca
sorgulayalım o zaman. Bakara suresi 256. ayette “Dinde
zorlama yoktur.” diye buyrulduğu halde bütün dünyayı
zorla Müslüman yapmaya kalkışan zihniyet nereden türedi, buna bakmak lazım! Ayrıca Bakara suresi 190. Ayette
“Size savaş açanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat
haksız yere saldırıp haddi aşmayın. Çünkü Allah haddini
aşanları sevmez.” ayeti neden düşünülmüyor?
Bütün Müslümanlar ilk emir olarak “Oku” diyen
Kuran’a uymuş olsaydı bugün bu durumda olurlar mıydı?
Dünyada başka yerde kimse yaşamıyormuş gibi; neden
bütün dinler Ortadoğu da zuhur etti? Bu uslanmaz güruhun
peygamberimizden sonra cahiliye adetlerini dine yamayarak Müslümanları mezheplere,fırkalara hatta tarikatlara ve
cemaatlere bölerek kıyamete kadar sürecek kanlı bir senaryo ile baş başa bırakanların politikalarını din ile ayırt edemeyen asimile olmuş sözde aydınların ve sahte ulemanın
bu sorulara cevap vermesi gerekir.
Aklını kullananın rehberi Kur’an olur.
İşte o zaman sorunuzun cevabı netlik kazanır. Her yönden hurafelerle, bid’atlerle kuşatılmış bir dinin mensupları
bilimde fende ne üretebilir?
Bilgiyurdu: Aslında sormak istediğimiz çok soru
var, ancak bize ayrılan bölüm daha fazlasına imkan
vermiyor. Bir de Bilgiyurdu dergisi hakkındaki görüşlerinizi almak isterdik.
Ü.Arslankaya: Yıllardır milletimizi aydınlatmak adına yetkin kalemleri uhdesinde barındıran,kalitesiyle ve
zengin içeriği ile büyük özveri ürünü olan derginizi bir
vatandaş olarak beğeniyle okuyorum ve takip ediyorum.
Yayın hayatındaki başarılarınızın devamını diliyorum.
Bilgiyurdu: Son söz olarak rubainizden bir iki örnekle ne söylemek istersiniz?
Ü.Arslankaya: Ben dünyanın şu acı ahvaline parmak
basmak isterim. Neden derseniz, hemen bütün İslam ülkelerinde Haçlıyla birlik olmuş Müslümanın, Müslümanı
çoluk çocuk demenden hunharca katletmesi Türk olarak
kanımıza dokunuyor. İki rubai sunarken Bilgiyurdu’na
tekrar teşekkür ediyorum!
KALBUR
Ya zalimi zapt eyle ya mazluma kanat ger
İnancımı kalbura çeviriyor bunca şer
Vicdanımın nehrinde aklım yılana döndü
Ey Allah’ım büyüksün bize merhamet göster.
EŞEK
Kokusundan bilirim hainin sindiğini
Eşek nereden bilsin gökten ne indiğini
Hurafe simsarları öyle yular takmış ki
Her dereye sürüyor sırtına bindiğini.
19
MERHUM PROF. DR.
EROL GÜNGÖR’Ü
İsmail BOZKURT
[email protected]
Dokuz yüz altmış altı,
Mayısın dördü beşi.
Dergideki başlığın
Adıysa “Atın Dişi”.
Dikkat kesildim birden,
Acep bu neyin işi.
Bu yazı neyin nesi,
Kim ola bu er kişi.
Önce baktım dergiye,
Her şey adıyla yaşar.
“Dağ ne kadar yüce olsa,
Yol da üstünden aşar.”
Aktardım sayfaları,
Kim yazmış ve ne demiş.
Anladım ki derginin,
Gerçek adı “YOL” imiş.
Sabret dedim kendime,
Aç sayfayı bir de gör.
“Atın Dişi” yazısı,
Yazarı Erol Güngör.1
Oturmuş baş keşişler,
Üç beş kafadar kişi.
Var mı ki kitabında,
Kaç idi atın dişi.
Derinleşip tartışma,
Konu çok uzamıştı,
Köşede oturan genç,
Birden söze karıştı.
Kusura bakmazsanız,
Bana verin bir ruhsat.
Başka söze ne gerek,
Ahırda var ya bir at.
Şaşırdı birden bire,
Kelli felli papazlar.
Bu ne cüret diyerek,
Hep birden haykırdılar.
1) Prof. Dr. Erol Güngör. Merhum Selçuk
Üniversitesi Rektörü
20
ANLAMAYA ÇALIŞMAK
Mukayese ederek,
O gün ile bu günü.
İşte o gün tanıdım,
Doktor Erol Güngör.
Hukuktan vazgeçerek,
Başladı bir yenisi.
Seçtiği o dal ise,
Tecrübi Pisikoloji.
Tanımak mı istersin,
Bu ses ülkünün sesi.
Mezun olduğu okul,
Kırşehir’in Lisesi.
Öyle pilan yaptı ki,
Öğrenmeden çok öte.
Birden katılır oldu,
Küllük’teki sohbete.
Biraz başa dönersek,
Akıldan üstün akıl.
Kırşehir’de doğmuştu,
Atanın öldüğü yıl.
Artık bahtı açıldı,
Yıllar peş peşe geldi.
Gece gündüz çalışıp,
Rütbesinde yükseldi.
On sekize gelmeden,
Her şey oldukça iyi.
Sırasıyla bitirdi,
İlk, orta ve liseyi.
Daha öğrenci iken,
Çabuk tutup elini.
Mükemmelce öğrendi,
İki Batı dilini.
Ahi Evrenden bir genç
Geldi soluk soluğa
O yıl kayıt yaptırdı,
İstanbul’da Hukuk’a.
O bir köşeli yıldız.
Üstündedir üst elin.
Hem okuryazar oldu,
Arapça ve Fars dilin.
Nadan olan birinin,
Kıpırdamaz ki kılı.
Herkesin dikkatinde,
Hukukta iki yılı.
Dünü anlamak için,
Kaçanları gördüğün.
O çok seri yazardı,
Osmanlıca dediğin.
Herkesten farklıdır o,
Düşüncede bir birey.
Onu ilk kez keşfeden,
Gemuhluoğlu Fethi Bey.2
Örf, adet ve törede,
Ayrı şeyler söyledi.
Emsalleri içinde,
Gerçekten farklı idi.
Bir ve ikinci sınıf,
Günler geçti sayılı.”
Bir hamlede sildirdi,
Hukukta iki yılı.
Herkesten farklı âlim.
Ancak olur bu kadar.
Ona hocam diyordu,
Hocası Sabri Baydar.4
Fethi bey’in teklifi,
Bu bir müthiş öngörü.
Öğrencisi olmuştu,
Mümtaz bey3’in Güngörü.
Mektup yazmış Baydar’a,
Bir burada duralım.
Kenneth Hammed 5diyordu,
Dünya çapında âlim.
2) Fethi Gemihloğlu. Merhum(eski Milli Eğt.
Bakanlığı Müşaviri.Petrol vakfı Başk.)
3) Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Prof. Dr. Erol
Güngörün hocası
4) Prof. Dr. Sabri Özbaydar Erol Güngörün
hocası
5) Prof. Dr. Kenneth Hammand. Sabri
Özbaydar’ın yurt dışından arkadaşı.
Gençlik Dergisi
“Ayrılsa Türkiye’den,
Başka bir memlekete.
Erol Güngör’ü bekler,
Başka bir Üniverste.”
Övülmeye ne hacet,
Ondadır ilim kültür,
Kendini öven biri,
Büyüklüğü küçültür.”
Moderin teknoloji,
Elbet gerekli bize.
Gelişmenin tek izi,
Bu gün Türkiye’mize.
“Çok nadir Âlim gördüm,
Diyordu Hammand Hoca,
Erol Güngör’den başka,
Türk kültürün ayrıca.”
“On yedinci yüz yılda,
Osmanlı ülkesinde.
Öyle bir tespit var ki,
Evliya Çelebi’de.
Erken gitti Erol Bey,
O bir ,terakkiperver.
Bu gün sağ olsa idi,
Geleceğe neler der.
“Ne diyor Şaban Hoca,6
Dinle bir de ona bak.
Erol’un marifeti,
Bakmak, görmek, anlamak”
Aynı tarikattandır,
Burada Âli Osman.
Erzincanlı demirci,
İstanbul’daki sultan.
Diyordu Osmanlıyım,
Osmanlıcı değilim.
Kökü mazide ati,
Bellidir benim yerim.
Tabutu omuzlarda,
Tekbirlerle gidiyor.
Hakkında Ayvaz Hoca,7
Bakın ona ne diyor.
Doğu-batı farkı yok,
Devam eden bir tedris,
Şeyhül İslam da olur,
Van’daki bir müderris.”
Osmanlı köke bağlı,
O bir tarihi çınar.
Osmanlıcılık ise,
Empoze unsur arar.
“Erol Güngör’ün naşı,
Kabristan’a gireli.
Bu gün vatan toprağı,
Biraz daha değerli.
Gelişmeci bir alim,
Değişmeyen soylu Türk.
Onun hedeflediği,
Kültür milliyetçilik.
Osmanlı konusunda,
Onlar birlikte koşar.
Ziya Gökalp’a karşı,
Yahya Kemal ve Taşer
Herkeste bulunmayan,
Onun bir farklı yanı.
Tanzimat öncesinin,
Aranılan aydını.
Bu ülkenin nüfusu,
Hem diri hem zindedir.
Başı sonu belirsiz,
Değişim içindedir.
Bunlar tutucu değil,
Şuurlu ve imanlı.
Hem Güngör hem de Taşer,
İkisi de Turanlı.
Sayısız eser verip,
Genç gidenden biridir.
Milliyetçi düşünce,
Onunla kuvvetlidir.”
Hedefimiz o dur ki,
Türk’ten başka bize ne.
Türkiye’ye gerekli,
Kuvvetli milli bünye.
İnkılâpçı münevver,
Halkı arkaya atmak.
Bizde milliyetçilik,
Halkla beraber olmak.
Bünye milli değilse,
Her yöne gezebilir.
Teknolojik yenilik,
Çabucak bozabilir.
Halkçılık milliyetin,
Ortak özelliğidir.
Din onun büyük kolu,
Hem de güzelliğidir.
Batıyı taklikçilik,
Düpedüz bir enayi.
Medeniyet içinde
Gelişecek sanayi.
Eşyayı değiştirir,
Bulursun yenisini.
İnanç ile kültürün,
Terki yok gerisini.
Bu toprağın sahibi,
Şehitlerle gaziler.
Sen oraya varırken,
Mutlak tazimle bekler.
Kurduk bir dizi devlet,
Başı sonu evveli.
“Sanki Betevon dizmiş,
Dokuzuncu senfoni.
Her senfoni bir devlet,
Bir birinden canlıdır.
Bu sekizin sonunda,
Dokuz da Osmanlıdır.
Seyyahlar dokuza der,
Dünyanın efendisi,
Bu övgüye katılmaz,
Osmanlının kendisi.
6) Prof. Dr. Şaban Karataş
7) Ayvaz Gökdemir (merhum)Devlet eski
Bakanı, Gazi Antep, Kayseri ve Erzurum
Milletvekili, Öğretmen Okulları eski Genel
Md.
Düşünce milli ise,
Bir ülkede gelişme,
Arzulanan tek şeydir,
Gelişirken değişme.
Var mısınız Batıdan,
İlim teknik alalım.
Söylemesi çok kolay,
Örfü tanımayalım.
Şunu herkes bilsin ki,
Taklit yolun yitirir.
Teknoloji ahlakın,
Beraberce getirir.
Göktürk Karahan, Selçuk
Birbirinden üstündür.
Üstünlük sırasında,
Gelişen de kültürdür.
Her şey Türk’e Türk için,
Bunun adı Türkçülük.
Unsurları tek olan,
Gerçek milliyetçilik.
Taklitçi değil midir,
Bizdeki Batıcılar?
Fransız olmasaydı,
Mevlana’yı kim anlar.
21
Kızılay ve oraya,
Köylüler yanaşmasın.
Göstermeyin türbeyi,
Turistle buluşmasın.
Bir haber duyuldu ki,
Beklenmedik bir anda.
Dokuz yüz seksen üçün,
Yirmi dört nisanında.
“Ne demiş bir zamanlar,
Freud’cu bir psikolog,
Devrimcinin sevgisi,
Kompleksli bir monolog.”
Vuslata giden yolda,
Matemimiz çok derin.
Melekler kanat gerip,
İncitmedi Güngör’ün.
“Veli taklidi yapar,
Pozitivist dümbelek.
Mevlana olmak için,
Müslüman olmak gerek.”
Duyanlar saf saf olmuş,
Her yönden gelir tekbir.
Ceset kucağımızda,
Ruhu meleklerle bir.
Münevverden beklenen,
Görülen olgunluğu.
Güngör’ün çok korktuğu,
Aydın sorumluluğu.
Fikirler isabetli,
Gür çıkacak sesimiz.
Bir de rektör olunca,
Yükseldi hevesimiz.
Ona övgü yazmıştı,
Hocası Ümit Baydar.
Oğlum diye ağladı,
Başında Ayhan Songar.8
Aydın taraf olursa,
Tek tarafı vatandır.
Tarafsız dürüst olmak,
Aydın’a yakışandır.
Her şartı oluşturur,
Tersine dönse dünya.
Öyle kucakladı ki,
Onu çok sevdi Konya.
Yurdun dört köşesine,
Kara haber duyuldu.
Gece gündüz demeden,
Millet yola koyuldu.
Her mesleğin namusu,
Vardır elbet şerefi.
Aydın münevver ise,
Şereflinin bir eşi.
Ver bize emir dedi.
Makamına gelenler.
Ona bağrını açtı,
Verenlerle erenler.
Hem çığlık hem hıçkırık,
Üniverste avlusu.
Tabutu süslüyordu,
Albayrağın büyüsü.
Gerekse medeniyet,
Onu birlik yürütür.
Türk milliyetçiliği,
İlacı milli kültür.
Ülkenin genelinde,
Varsa günün mağduru.
Tek tek bulup getirdi,
İstemez tuzu kuru.
Buluştular meydanda,
Hep batılı doğulu,
Benden ileri geçtin,
Dedi Haceminoğlu.9
Çok muhtacız biz ona,
Parçaları buluştur.
Eğitim poltikamız,
Ancak milli oluştur.
Herkesi toplayarak,
Dedi ne var nasılsın.
Benim bir tek ölçüm var,
Kimse hain olmasın.
İynatsan yere düşmez,
Dolu cami meydanı.
Cenaze musallada,
Sallandı Fatih Cami.
Milliyetçilik heves,
Yük getirir omzuna.
Daha yumşak değimi,
Biraz da hümanizma.
Yurda gönül verenin,
Kulübesi saraydır.
Milete inanırsa,
Yetişmesi kolaydır.
Vasıtalar kitlendi,
Konya gelecek yaya.
Bıraksalardı eğer,
Diyordu Çetinkaya.10
Getirilen bu teklif,
Batıcı aydın düşü.
Rahmetli Erol Güngör,
Beğenmez bu görüşü.
Her şey düzene girdi,
Sağlam döndürdü çarkı.
Emsalleri içinde,
Açık görüldü farkı.
Geç geldi erken gitti,
Kabri nur ile dolsun.
Ender gelenlerdendir,
Mekânı cennet olsun.
Emsalleri içinde,
Örneğinde bir tektir.
Ziya Gökalp tan sonra,
Geldi bir mütefekkir.
Hızlı geçti her şeyi,
Nasip olmaz her kula.
Evin taşımak için,
Gelmişti İstanbul’a.
İnşallah açık olur,
Türk milletinin bahtı,
Bu konuda kanaat,
Herkes için ortaktı.
Yönelmişti Rektör Bey,
Bir paket kaldırmaya.
Aniden kalbi durdu,
Paket oldu bahane.
22
8) Prof. Dr. Ayhan Songar. Erol Güngörün
hocası
9) Prof. Dr. Necmettin Haceminoğlu. (Dostu
ve dava arkadaşı) Prof. Dr. Erol Güngörün
cenazesi başında konuşma yaparken
ağlayarak söylediği söz.
10) Ahmet Çetinkaya: Erol Güngörün Sağlık
kolunda (Ham olsun, hain olmasın) dediği
ekibinden.
Gençlik Dergisi
Mehmet KABAKTEPE
HIRSIZA KİLİT OLMAZ
Hükümet edenler “Allah bizim
yanımızda.” diyorlar. Meclis kürsülerinden hala dini nutuklar atıyorlar. Biz de anlayamıyoruz, acaba
yanlışlık bizde mi? Göbbels, “Öyle
büyük yalanlar söyleyin ki, kimse
buna yalan diyemesin.” ilkesini propagandada çığır açan yolardan biri
haline getirdi ve bugün onun izinden gidenler de aynen bu yöntemi
uyguluyorlar. Öyle büyük yalanlar
söylüyorlar ki, halkı, “Bu da yalan
olamaz!” noktasına getiriyorlar.
Halkı önce buraya sürdüler, bu hükümeti kurdurdular ve bugün millet
her şeyin farkına varsa da iki ucu pis
değneği kucağında buldu.
Köylüler bir gün çaresiz kalmışlar ve tilkiye, bu sene bizim tavukları sen yay, demişler. Tilki de köylülere, “Dostlar bu görevi seve seve yaparım. Bu güne kadar verdiğiniz
hangi görevi layıkıyla yerine getirmedim. Bu görevi bana
verdiniz, civcivleri de benim çocuklar yaysın” demiş...
Büyük resmi görmek lazımdır aslında. Elzem olan,
doğru tespitler yapabilmektir. Halk soyuluyor. Halk faturalarla soyuluyor. Devlet resmen halkını kazıklıyor. Önceki yazımızda bunun nasıl olduğunu anlattık. Herşey herşey
de su parasına bir bakın... Anlaşılan, halk bu ağır faturaları
öderken, birileri büyük götürüyormuş; inanın bu kadarını
tahmin edemezdim. Tüccar devlet halkını müşteri görüyor
ve bir patron gibi davranıyor. Kâr ediyor ve bunu da yandaşlara dağıtıyor.
Bektaşi Mısır›da büyük zenginliklerin olduğunu, oraya gidenlerin de zengin olduğunu duymuş. Parasını denkleştirmiş ve soluğu Mısır›da almış. Gel zaman, git zaman
parası tükenmiş ama zengin olamamış. Bir gün, cebinde
son kalan parasıyla bir şişe şarap almış, oturmuş bir köşede içiyormuş. Bir taraftan da Allah›a dua ediyormuş,
«Yarabbi, yardım et de bir yol parası bulup, memleketime döneyim.» Derken, bir bakmış caddenin başından
bir fayton, içinde adamlar ve balya balya para dağıtıyor.
Yoldan geçen birine sormuş, o da anlatmış. «Bunlar Firavunun adamlarıdır. Kullarına para dağıtırlar, onun kulları
çok zengindir.» demiş. Bunu duyan Bektaşi ellerini açmış
semaya «Yarabbi, bir senin kuluna bak, açlıktan şarap içiyor, bir de Firavun›un kullarına bak para saçıyor.» demiş.
Kıssadan hisse almak gerek. Bugün Firavun›un kullarının
şatafatına kananlar bilsinler ki, her Firavun‘un bir Musa›sı
muhakkak vardır. Zulmüyle abad olan zalim var mıdır şu
yeryüzünde..
Bu yazımızda kıssalarla başladık, öyle devam edelim.
Yine bir gün, bir Müslüman ülkede
mutaassıp ve dindar bir aile varmış.
Bunlar tutumluymuşlar ve bir hayli
para biriktirmişler, paranın da boş
durmasını istemiyorlarmış fakat
faiz haram olduğundan paralarını
bankaya yatıramıyorlarmış. Paraları
da yüzbin Dolar›ı geçmiş. Bu ailenin bir de Yahudi komşusu varmış.
David adındaki bu komşularına demişler ki, «Komşu, biz yıllardır para
biriktiriyoruz. Bu paramızın da atıl
kalmasını istemiyoruz. Sen tüccar
adamsın, bizim bu paramızı işlet,
bize de kar payı ver.» demişler. David düşünmüş ve «Tamam ama bir
şartım var. Parayı nereye yatırdığımı sormayacaksınız.»
demiş. Bizim muhteremler de tamam demiş…
David başlamış çalışmaya. 1. ay On bin dolar getirmiş.
“Komşu yirmi bin kazandım.
Yarısı size, yarısı bana” demiş. 2. ay yirmi beş bin getirmiş yine aynısını söylemiş. 3. ay elli bin getirmiş. Bizimkiler iyice meraklanmışlar. Komşu sana sormayacaktık
ama nasıl oluyor da bu kadar para kazanabiliyorsun demişler. Size şartım bunu sormamanızdı ama siz yabancı değilsiniz, anlatayım, demiş. Benim bir domuz çiftliğim var,
bu parayı o çiftlikten kazanıyorum, demiş. Bunu duyan
mütedeyyin aile önce yüzlerini ekşitmiş ama sonra birbirlerine bakıp, hınzırca bir gülüşle «Ne mübarek hayvanmış
bu domuzlar.» demişler.
Bu hikâyeyi, «Çalıyorlar ama çalışıyorlar, diyenlere
ithaf ediyorum» desem çok kişi alınacak. Yolsuzluk hastalığı bünyeye yayılmış durumda. “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyenlere bir çift sözüm olacak, “Sizin bu hastalıklı,
ilkesiz ve onursuz bakış açınızın faturasını namuslu insanlar ödemek zorunda değil.»
Çalıyorlar, soyuyorlar, kasetler havalarda uçuşuyor.
Memleket yangın yeri, örtü kalktığında çöküntü çok net
ortaya çıkacak. Bizler o örtünün altındakileri görenler olarak Türk milletini uyarıyoruz. Dün haber vermiştik olacakları, bugün de haber veriyoruz. Vatan fiilen bölündü, ekonomi çöktü, cumhuriyet tüm kurumlarıyla birlikte yıkıldı.
30 Mart önemli bir tarih ama artık seçimler bile kifayetsizdir. Milli, iradeli, cesur bir hükümetten başka, hiçkimse bu
enkazı kaldıramaz.
Yeni bir istiklal harbine yaklaştığımız şu günlerde, millet örgütlenmeli, dernekler, sendikalar, partiler yeniden
milletin iradesine geçmelidir. Hakimiyet, yeniden, “Bila
kaydu şart” Türk milletinin olmalıdır.
23
TÜRKİYE’DE
KADIN OLMAK
Nükhet HASGÜL
Mart… Baharın ilk göz ağrısı. Çetindir, çok çetin. Kâh
yaz gibi sıcak kah kış gibi soğuktur ya; araf mevsimdir
vesselam. Tıpkı kadın gibidir Mart. Ne tesadüf dimi kadına özel olan günün Mart’a tekabül etmesi. Kadınlar… Zayıftır kadın, aklı kısa saçı uzundur, eksik etektirler onlar.
Hayatın zayıf halkası olarak kabul görmüştürler. Güçlenmeye kalktıklarında sen dur “elinin hamuru” demişlerdir.
Dövülmüştür, horlanmıştır, ezilmiştir; bedenen güçsüzdür, korunmaya muhtaçtır çünkü erkeklerin kendisinden,
erkeklerce. Oysa ne bilsin o erkek, öküzde de var olduğunu o gücün. Daha doğar doğmaz eline pembe cüzdan verilerek ayrılmıştır, ezilenlerin daha da ezildiği ülkemde. Erkek adamın erkek çocuğu olur oysa olmuştur ya bir kere,
neyse. Daha bebekken rolü biçilmiştir, daha bebekken
“eli hamurludur” kadının, kaderi “kadersiz”. Okula bile
kampanyayla gider, eğer şansızın şanslısıysa, eğer babası
az biraz vicdanlıysa o da, ülkemde hala… Bazen, tek harf
bilmeden bilge olmaktır, Türkiye’de kadın olmak. Bazıları
hem çocuktur, hem kadın. Hatta bazıları hem de erkektir.
Çocuk gelin mi ne haltsa işte onu yakıştırıvermişler ya, o
da üzerlerinde kirlice, zalimce
duruyor. Ne gelinlik yakışıyor
küçücük bedenlerine ne de gelin olmak yakışıyor tertemiz
çocukluklarına. Ah ne çok kelime kifayetsiz kaldı şimdi.
Benim ülkemde Kadın olmak çoğu zaman yere batasıca zihniyetlerin yere düşen
gölgesi olmaktır. Birey olamamaktır mesela. Kime oy
vereceksin dendiğinde “ben
bilmem beyim bilir” demektir.
Ağız dolusu dahi gülememektir. Gülme sakın ayıplanırsın.
Ama ağla bolca ağla. Erkek
adam ağlamaz, sen ağla. Mangal gibi yürek ister benim ülkemde kadın olmak için. Karanlık daha karanlıktır senin
için çünkü. Yolda yürürken
bordo bereli gibi olman gerekir. Ola ki dalgınlığına geldi,
24
saldırıya uğradın. “Neden sana saldırıldı?”, “Neden oradaydın?” gibi sordukları sorulara cevap verecek derecede
akli melekelerin yerinde olmak zorundadır. Yoksa zaten
hak etmişindir sen. Elin sapığı manyak mı ki durduk yere
gelsin sana saldırsın. Araf bir cinsiyettir vesselam kadınlık, tıpkı mart gibi. Sıkışmıştır zıt kavramların arasına. Kadın gibi kadın olmak meziyet değildir mesela, “erkek gibi”
kadın olmak meziyettir benim ülkemde. Cam kenarında
oturup görme engelli olmaktır. Koca koca okumuş adamların senin kafandaki örtü üzerinden siyaset yapmasıdır.
Milyonlarca kadının oyuyla oralara çıkanların ta en tepeden açık giyiniyorlarsa günahtır, hatta mubahtır, diye senin
üzerinden Tanrılık tasladıklarına şahit olmaktır. Canın cebinde yaşayıp, bazen ceset torbasıyla defnedilmektir. Ah,
kadın karnına koca dünyayı sığdırdı da erkek bir kadını
şu dünyaya sığdıramadı! Kadınlar; annelerimiz, eşleriniz,
kardeşlerimiz, kız çocuklarınız... Aslında sizi var edenler,
sizi tamamlayanlar, sizden olanlar. Öteki değil onlar. Temennim odur ki, Dünya Kadınlar Günü farkındalıklı ve
vicdanlı olsun.
Gençlik Dergisi
DOĞADA NESLİ TÜKENEN SON CANLI:
ÇOCUKLAR
Hakan TUNÇ
“Doğadaki çocuk, soyu tehlikede olan bir türdür ve
çocukların sağlığı ile yeryüzünün sağlığı birbirine sıkı
sıkıya bağlıdır.” diyor Richard Louv “Doğadaki Son Çocuk” adlı kitabında. Bu kitabı okuyana kadar doğa ve terapi hakkında bu kadar derinlemesine bilgi sahibi değildim. Yazar kitabını kendi çocuğunun: “Bizler neden sizler
kadar mutlu değiliz?” sorusu ürerine yazdığını belirtiyor.
Yazarın çocuğu, balık tutma, ormanda kamp yapma gibi
öykülerinin olmadığından yakınmaktadır. Kitapta insanların ruh sağlığında doğal çevrenin rolü örneklerle açıklanmıştır.
Kitapta anlatılan konularda kendimi bulduğumu belirtmek istiyorum.
Günümüz çocuklarıyla kendi çocukluğumu kıyasladığımda ne kadar şanslı bir çocukluk devresi geçirdiğimi
daha iyi anladım. Ben çocukluluğumda şimdiki çocukların
sahip olduğu maddi imkânlara sahip değildim. Hatta anne
ve babalar şimdiki çocukların üstüne düştüğü gibi üstümüze düşmezlerdi. Yeri geldiğinde büyüklerin yaptıkları
işleri bile yapıyorduk. Şimdiki çocuklar kadar çok kıyafetimiz yoktu. Haftalık diye bir şeyi hiç bilmedik. Sadece
bayramlarda el öptükten sonra verilen harçlıklarla yetinirdik. En büyük lüksümüz, mahallenin bakkalına gidip
gazoz almaktı. Bize yılda sadece iki kez kıyafet alınırdı,
o da kurban ve ramazan bayramı öncesindeydi. Bazen
bayramdan iki ay önce kıyafet alınsa da o kıyafeti bayrama kadar özenle saklar, bayram günü de erkenden kalkıp
giyer, bayramlaşma töreninden sonrada coşkuyla sokaklara koşardık. Bayram günü giydiğimiz yeni kıyafetlerin
mutluluğu hiçbir şeyde yoktu. Ne kadar sıkıntıya düşersek
düşelim elimizde olanları değerlendirerek olumsuzlukları
eğlenceye çevirmesini bilirdik. Bizlere yeterince oyuncak
alınmadı ama bizler kendi ellerimizle yapardık oyuncakları. Üstelik yaptığımız oyuncaklar ya inşaat atığı malzemeler ya da evlerimizdeki eskiyen, kullanılmayan malzemelerden oluşurdu. Çünkü hayallerimiz zengindi. Çünkü
bizler doğanın çocuklarıydık.
Richard Louv kitabında bizim durumumuzu şöyle belirtiyor: “Çocuk doğada özgürlük, hayal gücü için alan
genişliği ve mahremiyeti bulur. Bu düzeyde doğa, açıklamaların ötesine geçer, alçak gönüllüğü öğretir.” Evet,
doğa bize alçak gönüllüğü öğretmişti. Mevsim ve hava
şartları ne olursa olsun biz hep doğadaydık.
Mart ayının sonlarına doğru dağların güney yamaçlarında Navruz (Nevruz) toplardık. Navruz toplamak çocuklar arasında bir prestij unsuruydu. Çünkü navruzu bulmak
uyanıklık ve zekâ gerektiren bir durumdu. Navruz top-
lamaya giden bir çocuk onu bulmak için sabrı, azmi ve
mücadeleyi öğrenirdi. Navruz toplamaya topluca gidildiğinden dayanışma ruhu küçük yaşlarda içimize işlemişti.
Navruz çıktıktan sonra köyün meralarında kangal, yemlik,
şeker dikeni, tarla tapanı, ebe gömeci, dingil gana, hardal
ve madımak gibi lezzetli bitkiler çıkardı. Onları toplar, bazen topladıklarımızı eve getirir, annelerimizin yaptığı yufkalara dürerek afiyetle yerdik. Mayıs ayına doğru köyün
altı kilometre uzağında bulunan Oğlakkulağı dağında ekşi
tadı olan oğlakkulağı otunu toplamaya giderdik. Birkaç ay
sonra kenger sakızı bitkisinin yaprağını kesip ondan çıkan
sütle kenger sakızı yapardık. Haziran ayından itibaren bahar yağmurlarının sona ermesiyle köyümüzün yakınından
geçen Kızılırmak’a gider, orada saatlerce yüzer, kumla oynar ve taş yüzdürürdük. Köyde harman yeri denilen boş
alanlarda çelik (çomak), fırın kızdı, ayağım yağlı, taraf taraf, güvercin taklası, lalempe ve çekirdek gibi köyümüze
özgü oyunları oynardık. Bu oyunlar için en az 10 kişi olması gerektiği düşünülürse sosyal yönümüzün ne kadar iyi
olduğu anlaşılabilir. Güz mevsimine doğru hasat zamanlarında bağ ve bahçelerin hasatlarında büyüklerimize yardım ederdik. Bizden öncekilerin hasat dönemlerinde çok
eğlenceli oyunlar oynadığını büyüklerimizden duyardık.
O zaman en büyük eğlencelerimizden biri de hasat edilen
ayçiçeğinin sapını toprak yollarda sürmekti. Dağlarda çiriş
denilen bitki odunlaşıp kuruduğunda onları toplar, ok olarak kullanırdık. Yılgın (ılgın) denilen çalılardan da yaylar
yapardık. Okçuluk oyunu en çok sevdiğimiz oyunlardandı.
Kışın da yaptığımız kızaklarla köyün dağlarında kaymadığımız yamaç bırakmazdık.
Çocukluğumuzdaki bütün bu etkinlikleri sadece köyde
büyüdüğümüz için yapmadık, anne ve babalarımızın hoşgörüsü ve güven duygusu sayesinde yaptık. Çünkü, onlar
doğayı bir tehdit olarak görmediler. Onlar oynarken üstümüzü kirletmemize öfkelenmediler. Üstelik annelerimizin
şimdiki gibi çamaşır makinesi de yoktu.
Ailelerin temizlik takıntısı ve doğa korkusu yüzünden
çocuklar doğadan mahrum kalıyorlar. Çocuklar eve ya
da alışveriş merkezlerine hapsedilerek sanal eğlencelerle
avutuluyorlar. Bu yüzden çocuklar, davranış bozuklukları, dikkat eksikliği, saldırganlık, algı bozukluğu ve obezite gibi birçok sorunla mücadele etmek zorunda kalıyorlar.
Bu olumsuzluklara karşı en büyük terapi doğadır.
Anneler ve babalar, lütfen Richard Louv’un “Doğadaki Son Çocuk” kitabını okuyun ve kendi çocukluğunuzu
çocuklarınıza da yaşatın.
25
GALİP ERDEM’İN DÜNYASI
Tanıma-Dinleme-Anlama
Mustafa ŞERBETÇİOĞLU
Galip Erdem’i anlayabilmek için onu tanıyanlardan
dinlemenin yeterli olmadığı,
illa ki tanımış olmak gerektiği, ortak kanaattir. “Söz, kişinin ölçüsü olursa yanıltır’’
özdeyişi mucibince, kelamın
ötesine geçen hususiyetleri
görebilmek için muhatabı
“silkelemek’’, iş üzerinde’’
sınamak’’ icap eder. Rahmetli bu manada hangi sınavlardan geçti bilinmez ama onun
kendi kendisine reva görmüş
olduğu yaşama tarzının, söze
mahal bırakmayacak kadar
tayin edici olduğu bir hakikattir. Çünkü, Mübarek’in
ölçüsü öyle sıradan, yeniliryutulur cinsten değildir. Boy ölçüşmeye kalkışanların hemen hepsi açık ara mahçup olmuşlardır. Tanımayanların
anlamakta kesin olarak güçlük çekecekleri bir anlayış ve
hayat tarzıdır, anlatılmak istenilen.
Mehmet Galip Erdem 10 Mart 1930 tarihinde Rize’nin
Fındıklı İlçesi’nde dünyaya gelir. Devlet memuru Rasim
Bey ile Zekiye Hanım’ın tek evladıdır.
Erzurum’da geçen tahsil hayatı boyunca adı “Dahi
Galip’’tir. Sınıf arkadaşlarının anlattıklarına göre öğretmenler, parlak zekası karşısında “tongaya basmamak’’ için
dikkatli olmak ihtiyacı içerisinde olurlarmış.
Ortaokulda okuduğu sırada, Atsız ve “Almıla aşkı’’
kanına girer. Zira, “Bozkurtlar’’ serisi hatmedilmiştir. Hemen her okuyanda olduğu gibi onun da “hayal
dünyası”nda bir şeyler değişir, gelişir. Arayışlar başlar..
Acele “çözümler’’üretilir… Çare yok, Turan’a gidilecektir. Cep harçlıklarından biriktirilen para ile bilet alınır ve Erzurum’dan “sefer’’e çıkılır. Hedef, Van üzerinden Turan… Van’a ulaştıktan sonra, ikinci merhale için
“keşif’’ içerisinde bulunduğu sırada, jandarmanın durumdan şüphelenmesi üzerine, sorguya alınır. İlgililerin
“nerden geliyor, nereye gidiyorsun “ türünden sorularına
“Erzurum’dan geliyorum, Turan’a gideceğim’’ şeklinde
26
açık ve net cevaplar verir. Komutan işin içinden çıkamaz,
mesele vilayete intikal eder.
Vali “işi’’ anlar ve böylelikle
de “ İlk Turan Seferi’’ akamete uğramış olur, “Kutlu Yolcu’’ görevlilerin refakatinde,
Erzurum’da bulunan babasına teslim edilir. Ama, sonuç
itibariyle “zamanlama hatası’’
dışında değişen fazla bir şey
olmayacak, günü saati geldiğinde “ İkinci Turan Seferi’’
tahakkuk edecektir.
Hayat felsefesini “ mutat’’
olanın dışında ,’’…mahiyeti
itibariyle farklı bir gayretin
lüzumuna inanıyorum’’ diyerek çizen Galip Erdem, ısrarlı
bir şekilde hep bu düsturun uygulayıcısı olarak yaşayacaktır. Zaten söz konusu olan da, Türk milliyetçiliği ülküsü
uğruna adanmış olan bir ömürdür.
Ağabeyimiz, 1949 tarihinde pek iyi derece ile Erzurum
Lisesi’nde mezun olur ve artık İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisidir. Bundan böyle “Dahi Galip’’i
tutabilene aşk olsun. Milliyetçilik adına aradığı her şey
elinin altındadır. Bundan sonrası, tamamen kendi uhdesinde şekillenecek olan faaliyetler hamulesi olacaktır. Genç
Galip, bütün mevcudiyeti ile dünyasındaki “Kızıl Elma’’
yı fethetmek niyeti ile öyle bir çemrenir ki, 12 Mart 1997
tarihinde “67 yılda 500 sene yaşamış gibiyim, yoruldum
artık “ diyerek Yaradan’ına yürüdüğü ana kadar mücadelesi devam eder.
Kendisi ile tanışmam,üniversite tahsili için Başkent’e
gittiğim günlere rastlar. Babıali’ de Sabah Gazetesi Ankara Temsilciliği’nde önce Nevzat Kösoğlu’na arz-ı hal’den
sonra bir koltukta oturan “yumruk kadar’’, elinde sigara,
yanında çay bardağı, saçı sakalına karışmış, pejmurde kılıklı, bacakları birbirine dolanmış vaziyette bulunan bir
şahsa,’’ağabey, Ayvaz’ın öğrencisi’’ ön bilgisi ile “takdim’’
edildim. El öptüm ve böyle başladık.(Ayrıca, nikah şahidimiz olarak da bizi onurlandıracaktır.)
Gençlik Dergisi
Bilenler çoktur, yaşama tarzı itibariyle nev-i şahsına
münhasır bir insandı. “Vatansal’’ meselelerle ilgili öncelikleri, başta sağlığı olmak üzere, kendisi için vazgeçilmez
nitelikte olan ihtiyaçları, “önemli’’ olmaktan çıkartıyordu.
Varsa-yoksa vatan, millet… Bereket versin ki, sevenlerinin bire bir takipleri sonucu, önemli bir badireye maruz
kalmadan, akşamı edebiliyordu. Tabir-i caizse, kendisini
kendinden koruyan bir ilişki söz konusuydu. “koruyucu
melekleri “ onu “hiza’’ ya getirmenin yolunu bir şekilde
buluyorlar ve istenilen sonuçları da elde ediyorlardı. Sevenler ekibinin en son uygulaması irtihali esnasında yaşandı ve rahmetli sadece dostları tarafından defnedilen bir
can olarak, gönüllerdeki mümtaz yerini aldı. Kocatepe Camii önündeki gönüldaşlarının ortak düşüncesi, sağlığında
yaptığını, öldüğü gün de gerçekleştirdi ve farklı dağ başlarındaki sevenlerini bir araya getirmeyi “becerdi’’…
Rahmetli, hayatı bir “ sınav’’ olarak görenlerdendi. O,
insanların söylediklerinden ziyade, yaptıkları ile değerlendirmenin daha anlamlı olacağı, ölçüsünü yaşantısında göstermiş olan bir ağabeydi. Zaten, “gazete sayfalarında tutunamayışı’’, dünyalık fırsatları çok kolay bir şekilde elinin
tersi ile itmiş olması, başka türlü de izah edilemezdi. Evet,
onun “imanı ve ilkeleri vardı.’’ “İnancının gerektirdiği ülkücülüğü kendi hayatında yaşıyordu.’’ Bu nedenlerle de,
“kalemine saygı duymayan’’ ve “onu yanında görmek istemeyen’’ yoktu. Ayrıca da, “bilgisinin irfan ile terbiye
edilmiş olması “ zatına mahsus bir keyfiyetti.
Galip Erdem milliyetçilik konusunda son derece “net’’
tir. Ona göre milliyetçilik, “başka milletlere düşmanlık değil, kendi milletini sevmek’’tir. Bu anlayış aynı zamanda,
devlet politikası olması gereken objektiflikte bir takdimdir.
Son derece makul insani bir refleks olarak görülmesi gereken bir yaklaşımdır. Öte yandan “millet’’ tarifi yaparken,
tayin edici unsur olarak, “birlikte yaşama isteği’’ni görüyor
olması da önemli bir varsayımdır. Düşünce bütünlüğünü
ortaya koymak bakımından, “ırk birliği, Türk milletini tarif unsurlarından değildir’’ düşüncesinde bulunduğuna da
işaret etmek gerekir. Turancılığı ise,’’dünya Türklüğünü
dil,edebiyat ve kültür bakımından birleştirmek’’ şeklinde anlar. Bu fasıl kapsamında son olarak, önemine binaen, “Milli Mücadele sonrasında, hareket noktasının yanlış
seçildiği…’’ anlayışında bulunduğunu da tebarüz ettirmek
icab eder. Türk milliyetçiliğinin omurgası mesabesindeki
bu net ilkelerin takdiminden sonra, “dava’’nın halihazırdaki durumunu izah ve geleceğini de “olması gerekenler’’
doğrultusunda tartışmak, daha anlamlı olacak ve bir “ zaruret’’ özelliği kazanacaktır…
Rahmetlinin “aydın’’ımızla arası iyi değildir. Demokratik ve insan haklarına mahsus değerlere sahip olma
ihtiyacı ve kalitesi ile “ aydın’’ların düşünce niteliği ve
davranış samimiyetini irtibatlandırır ve buradan hareketle
de, bunlar adına hiç de olumlu olmayan sonuçlara ulaşır.
Hatta, “başımıza ne gelmişse hep bunların yüzünden gelmiştir’’ diyecek kadar da kategorik değerlendirmelerde
bulunur. Aydınımızın temel probleminin ise “ Türk gibi
görmemek ve değerlendirmemek’’ olduğunu söyler. Ayrıca, düşünce sisteminin bir başka belirleyici yönü olan,
“Batı medeniyetinin inceliklerini bilmemek yüzünden
girmediğimiz kılık kalmadı’’ tespitinin de altını özenle
çizer.
“Ülkücü kişiliği ülkücü düşünürlülüğünün önünde
olan “Galip Erdem, aslında “ milliyetçilik konusunda yeni
Galip Erdem milliyetçilik
konusunda son derece
“net’’tir. Ona göre milliyetçilik,
“başka milletlere düşmanlık
değil, kendi milletini
sevmek’’tir.
bir şey söylememiştir.’’ O, düşünce yapısı itibariyle Ziya
Gökalp geleneğini devam ettiren milliyetçilerdendir. Nitekim, “Türk Milliyetçiliği konusunda akla gelebilecek
olan her sorunun cevabı onda vardı’’ denilirken “yeni’’
olan gündemde değildir ve “cevap “ yönüne vurgu yapılmaktadır. Ayrıca da bu cevaplar kişisel olmaktan ziyade “
Türk milliyetçiliğinin temel görüşleri’’ muamelesi gören
tespitlerdir. Her seviyede milliyetçilik adına kullanılmış
olan argümanlar, söz konusu tespitlerinden nemalanmış
değerlendirmelerdir. Bu manada olmak üzere, hemen her
mahfildeki beyan ve icraat, bir “tek tip’’ olma vasfına haizidir. Birinin bıraktığı yerden diğerinin konuşmaya devam
edebildiği bir ortam söz konusudur. Görebildiğimiz kadarıyla, son zamanlarda, bahsi geçen uygulamanın unutulduğu, hatta bir “ muhteva zafiyeti’’ nden bile bahsetmenin
mümkün görüldüğü haller yaşanmaktadır. Önceleri, bahse
konu olan milliyetçilik olunca, bir derece farkına bile razı
olmazken, günümüzde yapılmakta olan yorumlarda bir
“mahiyet farkı’’ nın sezildiği ifadelere şahit olunmaktadır.
Netice olarak, zaten, hal de , irtikap edilmiş olunanların bir
muhassalası olarak, bir “sıkıntı’’ nın mevcudiyetine karine
teşkil etmektedir. Sonuna kadar düşünülmüş olduğu muhal olan “çıkış’’ ların ortalıkta cirit attığı vasatta yürütülen
“mücadele uygulamaları’’ ile yüz yüze kalınmaktadır. Tabii burada vurgulanmak istenilen, bir “ yorum zenginliği’’
ni ıskalamak niyeti değildir. Amaç, bir düşünce bütünlüğü
temini gayreti içerisinde bulunurken, gelişmelere de bigane kalmayan bir çaba ile, İlber Ortaylı’nın tabirini ödünç
alarak, “ kasaba milliyetçiliği’’seviyesindeki bir iddianın
takipçisi-yorumcusu olmamak, gerektiği niyetidir. Her samimi tavra ve heyecana saygı duyulur. Ancak, bu sınırları
aşacak olan ceht, makul ve makbul değildir. Alenen “ küpüne zarar verir’’ ve bu seviyede kalma ısrarı da, “vebal’’ i
mucip bir gayret olur. Özellikle günümüz şartlarında “kendi çalıp, kendi oynayan’’pozisyonuna düşmemek de bir
gerekliliktir. Ve “ bize’’yakışan bir anlayış da değildir…
Galip Ağabey’i sevenler, hizmetinde bulunma ve onu
yanlarında görme konusunda adeta birbirleri ile yarışa girerler. Taraflar arasındaki önemli bir öncelik olma hususu,
rahmetlinin seçimlerde kimin listesinden aday gösterileceği meselesidir. Zira, muhterem camianın en “sükseli’’
isimlerinden birisidir ve hemen her konuşması da bir tedrisattır: Yanılmıyorsam, Burdur bölgesinde, seçim ile ilgili
konuşmasını yaptıktan sonra, vatandaşın biri bir soru yö-
27
“mektup temini’’ çalışması,
neltir: “Efendim, köyümüzün yakınınakıllara seza bir uygulama ördaki göl bahar mevsiminde yükselir
neği niteliğindedir. O netameli
ve arazi su altında kalır, çözümünüz?’’
günlerde “ her babasız evin teEl cevap:’’ Konu benim bildiğim bir
sellisi, her boynu bükük çocumesele değildir. Problem, tarafımdan
Galip Erdem için sevdikleri,
ğun amcasıdır. Hele de , Milli
partimizin ilgili birimlerine iletileyaşlarına bakılmaksızın
Güvenlik Konseyi üyelerine
cektir. Onların incelemeleri sonucu,
çok değerlidir.’’ Ülküdaşım’’
yazmış olduğu ve bir “ cesaköyün daha uygun bir yere taşınması
ret’’ timsali olan uzun mektumı, yoksa taşkının önüne set yapılmadediği insanların söyledikleri
bunu “… takdirin tedbirinsı mı uygun bulunur, bunun tespiti yave icraatları onun nezdinde
den önce geldiğini bilirim’’
pıldıktan sonra bu doğrultuda hareket
önemlidir.
cümlesi ile noktalamış olması,
edilir.’’ Konuşma sırası iktidar partisi
tek kelime ile bir Galip Erdem
adayınındır, sazı eline alır:’’…sizlefarkıdır.
rin ata yurdu olan, ölüleriniz yattığı
Mamak Duruşmaları onun
bu topraklardan başka bir alana göiçin
bir dönüm noktasıdır. Üztürmek, kimin haddine : Öte yandan,
gün olduğu tartışma götürmez,
suyun önüne set yapılması da sizleri
kırgın olduğu, belki izahında
gölden temin edeceğiniz imkandan
mahrum bırakır. Muhalefetin dünyadaki gelişmelerden ha- güçlük çektiği, durumlar da söz konusudur. Bunlar aşamaberleri yok. Öyle makineler icat edildi ki, bunlardan bir yacağı durumlar değildir, ancak değil mi ki, ülkücü dosttanesini getirir, gölün dibinden bir delik açar suyun fazla- ları ve evlatları “ milleti bölerek birbirine kırdırmak’’ gibi
sını yerin altına boşaltırız, sizin araziler de su baskısından bir “iddia’’ ile yargılanıyorlar, işte bu “zillet’’in rahmetli
kurtulmuş olur:…’’Ülkemiz siyasetinin kalitesini bilenler, nezdinde izahı yoktur. Uğruna can verdiğin, istikbal feda
kolaylıkla seçimin sonucunu tahmin etmişlerdir: İktidar ettiğin “sevgili’’yi öldürmekle suçlanmak, mahkum olpartisinin adayı, nakledilen konuşmasını yaptıktan sonra, mak… Söz sırası Atsız’ın: “Baht utansın’’…
Son yılları suskunluk içerisinde geçti. Zaten son konfe:’’yaşa-bravo’’nidaları ile omuzlardadır.(bugünle mukayese edildiğinde, siyasetçi ve seçmen kalitesi bakımından ransının konusu “Türk milliyetçiliğinin meseleleri’’dir ve
değişen çok fazla bir şeyin olmadığı da kolaylıkla anla- süresi de bir cümle kadardır: “Türk milliyetçiliğinin tek
şılacaktır. Hatta cesareti olanlar, “ istikbal’’ i bu nokta-i meselesi vardır, o da Türk milliyetçileridir.’’ Konferans
nazardan tahmin de edebilirler.) Bizim “Yorgun Savaşçı’’ bitmiştir…(Hatırlayanlar olacaktır, bu hükmü “ ilk dillenseçmenine meramını anlatamamıştır ama nasibi olanlara diren’’ , daha önceki bir tarihte, Muzaffer Tok olmuştu…)
bir mesajı mutlaka olacaktır. Yaşananlar üzerine, vecize Galip ağabey bu noktaya nasıl geldi, “bilen’’ yok. Ama,
niteliğindeki şu sözler onundur: “ Siyaseti öğrenemedik “zulüm rüzgarı daha dokunmadan, başaklar gibi eğilenleri’’ o biliyordu.’’ Siz söyleyin bana, niçin yazayım?’’ derama göle nasıl delik açılır onu çok iyi belledik.’’
Galip Erdem için sevdikleri, yaşlarına bakılmaksızın ken “niçin’’i için söyleyecek sözü olanlar varsa, lütfen,
çok değerlidir.’’ Ülküdaşım’’ dediği insanların söyledikleri söylesinler de bilelim… Rabb’im “susması’’ gerekli olanve icraatları onun nezdinde önemlidir. Bunlar için, gönlün- lardan da yaratmış. Bunlar da , nasiplerini bu “özellik’’ lede demlenmiş bir çift sözü mutlaka vardır. (Bu fasıldan, rinden dolayı devşiriyor olmalılar. Galip Erdem sözüdür:
siyaset ile olan ilişki bakımından benim de bir nasibim ol- “İnsan, bütün bir ömrü ülkücü gibi tamamlayınca ülkücü olur.’’
muştu.)
Önemli bir “test’’ niteliğinde olan, fakat “at pazarlığı’’
Ağabeyimiz özel bir toplantıda Bestekar İsmail Baha
Sürelsan ile tanıştırılır. Sohbet, musiki derken zaman iler- boyutunda olmayan dualarına gönlümüzü açmaya, nasibiler ve fakat çevredekilerin Galip Ağabey’e olan teveccüh- mizi aramaya, buyurun: “Allah’ım, hırslarımızı yenmeleri bestekarın dikkatini çeker ve “dostlarınız size karşı nin yollarını öğret bize, birbirimizi sevmenin yollarını
çok saygılılar…’’ anlamındaki düşüncesini izhar eder. öğret. Seni sevmeyince birbirimizi zaten sevemezdik.
Bunun üzerine “Dahi Galip’’ tam da kendisine yakışan bir Bize “Büyük Cihad’ın yollarını öğret, iyi görünmenin
mizah anlayışı ile “ ben onların şeyhiyim’’ der. Bu gibi ko- yetmediğini anlat bize, iyi olmanın yollarını öğret.’’
“Allah’ım millete hizmet etmenin hazzını duyur
nularda donanımlı olan Sayın Sürelsan merakla, “tarikat-ı
alinizin ismi nedir, efendimiz?’’ sorusu ile merakına ce- bize. İnanmanın yüceliğini göster, inandığımız yolda
vap bekler. Bizimkisi istifini hiç bozmadan fasla devam ölmenin mutluluğunu duyur bize. Utancın güzelliğieder:’’Serbest-i Tarikatı’’ efendim. Bestekar çaresiz, bu ta- ni, üfletin değerini unutmayalım. Allah’ım, haddimirikatın usul ve erkanını öğrenmek ister. Zira, bugüne kadar zi bilmek için muhtaç olduğumuz kudreti ver. Gurur
hiç duymadığı bu tarikat ile karşı karşıyadır. Şeyh’imizin batağında boğulmayalım. Nefsimize hizmeti marifet
İbret-i amiz cevabı:’’ Genel olarak şeyh müritleri ıslah saymayalım. Sevmek hürriyetinin farkında olanlargayreti içerisinde olur, bizde ise müritler şeyhi ıslaha ça- dan olalım.’’ Allah’ım aşk yolunu bıraktık, kin yoluna
girdik. Dostluğun hazzını teptik, düşmanlığın zehrine
lışırlar…’’
Milliyetçi-ülkücü insanların (genel anlamda da bir alıştık.’’
“Bütün olarak rahmetine muhtacız Allah’ım.’’
meselesi olanların) “Ateşle İmtihan Günleri’’ anlamındaNOT: Önceki yazımızda ağabeyim N. Kösoğlu’nun
ki 1980 sonrası , Galip Erdem’in resmen “destan yazmış
olduğu bir dönemdir. İnanmış olmanın ne demek olduğu- soyadı, nasıl olduysa “Köseoğlu’’ oldu. Yukarıdaki metinnu dosta-düşmana göstermiş, hepimizi “yaya’’ bıran bir de yer alan biyografik bilgiler ve tırnak içi ifadelerin bir
performans sergilemiştir. Meşhur, “yardım’’ anlamındaki kısmı, Nevzat Kösoğlu’na ait çalışmadan alınmıştır.
28
Gençlik Dergisi
Seyit Ali ERGEÇ
TÜRK BOYLARININ
SUSKUN ELÇİLERİ
Türk boyları, diğer kültürlerle olan farkını ortaya koyma ve tanımlama aracı olarak tamga kullanmışlardır. Tamgalar (damgalar), genellikle kültürel, dini ve ekonomik
mesaj vasıtalarıdır. Türkler kullandıkları halı, kilim, su
içme kapları, tahıl saklama depolarına; sahip oldukları koyun, sığır, at, mal, mülk, egemenlik bölgelerine ve ayrıca
dini duyarlılıkları için yüksek kayalıklara, mezar taşlarına
tamgalar vurmuşlardır. Tamgalar, bu simgeyi kullanan boy
için bir övünç, hakimiyet alanını koruma sorumluluğu ve
kültürel statüyü belirtme aracıdır. Türkologlara göre tamgaların sıkça kullanılması alfabenin meydana getirilip geliştirilmesine de neden olmuştur.
Mezar taşları kültürümüzün suskun elçileridir; içindeki
meftaya ait çok çeşitli fikirler verirler. Mezardaki meftanın cinsiyetini, yaş aralığını, ekonomik ve dini hassasiyetini, hayatını, ruhi durumunu, dünyada sevdiği şeyleri, toplumun kendisine verdiği değeri, gördüğü saygı ve
sevgiyi, kültürel aidiyetini, hangi sebeple vefat ettiğini
ve buna benzer konuları mezar taşlarından öğrenebiliriz.
Türkler mezar taşlarına büyük önem vermişlerdir. Büyüklerine duydukları saygı gereği mezar yerlerinin kaybolmaması ve kimliklerinin yaşaması için kendilerince her tarihi devirde bir yöntem bulmuşlar ve bu yöntemlere kendi
simgelerini koymuşlardır. Kitabeler, balballar ve kurganlar
bunlardan bazılarıdır. İslamiyet’i kabul ettikten sonra da
çeşitli türbe modelleriyle bu kültürü İslam’a uyumlu hale
getirerek yaşatmışlardır. Anadolu’da bu işaretlerden sayısız örnekler bulabiliriz. Ancak farkında olamadığımız pek
çok kültürel değerimiz gibi bizlere Anadolu’yu vatan yapan atalarımızın bize bıraktığı bu tapu kayıtlarına yeteri
kadar değer verebiliyor muyuz? Bu konuda endişelerimiz
olmalıdır.
Özellikleri itibariyle Felahiye ilçesine bağlı İsabey
Köyü mezarlığında ayakta kalabilen 10 civarında eski
mezar bulunmaktadır. Bu mezarlar, yapılış şekli, mezar
figürleri ve kullanılan malzeme nedeniyle başka yerde örneklerini görmediğimiz özelliklere sahiptirler.
1-2 No’lu Mezar Taşı: Mezarlık alanının orta yerlerinde olup 1 nolu mezarda kitabe bulunmaktadır. Bu kitabe
üzerindeki yazılar hafif aşınmış ve yosun bağlamış olmakla birlikte uzmanlarınca okunabilecek durumdadır. Rumi
1235 yılında (1820) yapıldığı anlaşılmaktadır. 1 ve 2 nolu
mezar taşında serpuşların yapısı dikkat çekicidir. 2 nolu
mezar taşında kitabe yoktur. Ancak serpuş üzerinde bazı
çizimler bulunmaktadır. Mezarın ayak taşları ayaktadır.2
nolu mezarın ayak taşının bir kısmı kırılmıştır. (Resim
1-2,1a)
3 No’lu Mezar Taşı: Bir erkek kişiye aittir. Baş kıs-
mı kavuklu olup kısa bir kitabesi bulunmaktadır. Ayak taşı
yoktur. Kitabesinde Hacı Kazım yazmaktadır. Tarih bölümü aşınmış olması ya da tahrif edilmesinden dolayı okunamamaktadır. Gövde kısmında 4-6 yapraklı çiçek ve çarkıfelek motifi bulunmaktadır. Çarkıfelek motifleri mezar
taşlarında dünyanın gelip geçici oluşunu anlatır. (Resim 3)
4 No’lu Mezar Taşı: Bir kadın mezarı olduğuna işaret
etmektedir. Üzerinde kitabesi bulunmamaktadır. Mezarın
ayak taşında bir hayat ağacı, bu hayat ağacının içinde 43
adet asli çizgi vardır. Bu çizgilere bitişik 16 adet kısa çizgi bulunmaktadır. Bu hayat ağacına zarif bir sürahi eşlik
etmektedir. Göğüs hizasında iki adet dairesel figür bulunmaktadır. Düzgün bir taş işçiliğine sahiptir. Buradaki
ağırlıklı düşüncemiz 16 yaşında evlenip 43 yaşında vefat
eden, iki erkek çocuk sahibi, dini bütün, namazına dikkat
eden ve hayatının son günlerine dek eşine hizmet eden bir
kadın mezarı olduğu yönündedir. Mezar taşının batıya dönük yüzünde de aynı bu mezarın baş taşı olabilecek yaprak
motifli bir mezar taşı bulunmaktadır. Bu motifin alt kısmında Salur boyuna ait kaz ayağı tamgası yer almaktadır.
29
Mezarın sağ ve sol yan taşları üzerinde çiçek ve çarkıfelek
figürler bulunmaktadır. (Resim 4-4a-4b-4y)
5 No’lu Mezar Taşı: Erkek bir kişiye aittir. Mezar taşının görkemi ve baş kavuğunun yapısına göre varlıklı bir
sanatkar ya da çiftçi olma ihtimali yüksektir. Kitabesi vardır ancak net okunamamaktadır. Okunan bölümünde bir
dua ve “Ebişin Osman” ibaresi geçmektedir. Tahrip olduğundan kitabesi okunamamıştır. Sepuş kısmı kavuklu olup
üzerindeki bazı çizimler vardır. (Resim 5-5a)
6 No’lu Mezar Taşı: Bir erkek mezarına işaret etmektedir. Kitabesi bulunmamaktadır. Taşın yerden tepesine
kadar uzanan bir dik çizgi bulunmaktadır. Buradan zorlama bir ifade olabilir ama çizgisi değişmemiş bir şahsiyet
olarak bilinsin istenilmiş ya da figür yapılmaktan vazgeçilmiş olabilir. Mezar taşı duruşu itibariyle fes takmış bir
Mevlevi görüntüsündedir. Muhtemeldir ki köyün manevi
şahsiyetlerinden birine aittir. (Resim 6)
7 No’lu Mezar Taşı: Diğer mezar taşlarından farklı bir
yapıdadır. Mezar taşı dikdörtgen sert bir kırmızı kiremitten yapılmıştır. Mezar taşının doğu cephesinde bir tane altı
yapraklı çiçek motifi, iki adet 5 yapraklı çiçek motifi. 3
adet büyük ve aynı hizada daire ve bir tane küçük daire
figürü bulunmaktadır. Kanımızca bu bir kadın mezarıdır.
İki kız çocuğu 3 erkek çocuğa sahiptir. Bunların yanında
bir de genç yaşta kaybettiği küçük çocuğa sahip olabilir.
(Resim 7)
8 No’lu Mezar Taşı: Bir erkek mezar taşıdır. Kitabesinde “Hüvel Baki, Kara Mükremin oğlu Mehmet” yazmaktadır. Tarih bilgisi 1335 yılına işaret etmektedir. Mezar
taşının batı yüzünde ise bir kadın silüeti bulunmaktadır.
Ellerini önünde bağlamış çaresiz bir kadın görünümündedir. Mezar taşı çok sert siyah bir taştan yapılmıştır.(Resim
8-8a)
9 No’lu Mezar Taşı: Mezar taşı diğerlerine benzememektedir. En eski mezar taşıdır.Taş cinsi daha sert bir taş
olmasına rağmen çok yıpranmıştır. Doğu ve batı yüzünde
figürler bulunmaktadır. Doğu yüzünde göğüs hizasında
derin çizgilerden oluşan bir yıldız motifi ve onun hemen
altında bir ibrik figürü bulunmaktadır. Baş tarafı bölgede
yazma- yapık dediğimiz bir örtüyü kullanmış kadın silüetindedir. Kitabesi bulunmamaktadır. Batı tarafında ise
sadece bir hayat ağacı (yaprak şeklinde) bulunmaktadır.
Hayat ağacına bitişik kök şeklinde çizilmiş bir Tamga
30
(damga) bulunmaktadır. Bu tamga Türk Boylarının “kaz
ayağı” tamgası dedikleri Salur boyuna ait bir damgadır. Bu
işaretin bir benzerini de bu mezara 5-6 metre yakınındaki
genç bir mezar yaşında ve 100 metre kadar uzaklıktaki köyün en eski çeşmelerinden biri olan Yukarı Pınar oluğunda
da görmekteyiz (Resim10). Bu mezar taşı köyde ayakta
kalabilen ancak kimsenin bugüne kadar farkında olmadığı
köy için değeri ölçülemez bir yapıdır. (Resim 9-9a)
İsabey köyü mezarlığında bulunan tarihi mezar taşlarının önemi, hiçbir mezar taşının diğer mezar taşlarına
benzememesi ve bölgede bu taşlara kaynak olabilecek bir
taş ocağının olmayışıdır. SALUR boyuna ait kazayağı motifine buradaki hem mezar taşlarından iki tanesinde hem
de Yukarı Pınar’ın çeşme oluğunda rastlanılması burada
yaşamış bir Türk boyu olan Üçoklar’dan Salur boyunun bu
köydeki varlığının tartışmasız kanıtıdır.
TARİH YAZAN TARİH:
Gençlik Dergisi
ZEKİ VELİDÎ TOGAN
Yrd. Doç. Dr. Ali AHMETBEYOĞLU
[email protected]
Kalemi tarihi yazan, hayatı tarih olan, adeta tarihçi doğan, ilmî
ve fikrî çalışmalarıyla Anayurt
Türkistan ile Anadolu coğrafyası
arasında köprü olan, en mühim
Türk tarihi mütehassıslarından,
Başkurt Türkü Ahmet Zeki Velidî
Togan, 10 Aralık 1890 tarihinde
bugünkü Rusya Federasyonu
içerisinde yer alan Başkurdistan
Cumhuriyeti’nin İsimbe ilçesi
Kuzen köyünde dünyaya gelmiştir. XVII’nci asırdan beri cetleri bu bölgede yaşayan Ahmet
Zeki’nin annesi Ümmü’l Hayat,
babası ise Ahmet Şah’tır. Ahmet
Zeki büyüyünce mahlas olarak
‘Velidî’yi seçmiştir. Soyadı olarak aldığı Togan da beşinci nesil
dedesi İş-Togan’dan gelmektedir.
Zeki Velidî ilk eğitimini babasının medresesinde almaya başlamış ve burada Arapça, Rusça,
annesinden de Farsça (sonraki
dönemlerde Latince, Fransızca,
Almanca, İngilizce) öğrenmiştir. Daha sonra 1902 senesinde dayısı Habib Neccar Üteki’nin medresesinde okumuştur. 1908’de öğrenimine devam etmek için Kazan’a gelip
burada özel dersler almış, bu arada Katanov ve Aşmarin
gibi meşhur âlimlerle tanışmıştır. 1909 yılında mezun olduğu Kasımiye Medresesi’ne “Türk Tarihi ve Arap Edebiyatı Tarihi Muallimi” olmuştur. 4 yıl süren bu öğretmenliği
sırasında, 1911 sonlarında yayınladığı Türk ve Tatar Tarihi
adlı kitabı sayesinde meşhur olmaya başlamıştır. Bu eserin iyi yankıları sayesinde Kazan Üniversitesi Arkeoloji ve
Tarih Cemiyeti’ne aza seçilmiştir. 1913’te Fergana’ya, 1914’te Buhara’ya araştırmalar
yapmak için gönderilmiştir. Bu seyahat neticelerine ait hazırlamış olduğu raporlar başta Petersburg Arkeoloji Cemiyeti olmak üzere Kazan ve Taşkent Arkeoloji cemiyetleri
mecmualarında yayınlanmıştır. Bu arada Prof. Katanov’un
şimdi İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü’nün esas
nüvesini teşkil edecek olan kitaplarının Türkiye’ye gönde-
rilmesine vesile olmuştur.
1914 yılında Ufa’daki Osmaniye Medresesi’nde muallimlik
yapmaya başlamış ve 1915 yılında Rus Millet Meclisi Duma’ya,
Ufa Müslümanlarını temsil etmek üzere seçilmiş Petersburg’a
gitmiştir. Böylece ilmî çalışmalarının yanında siyasi hayatı da
başlamıştır. 1916–1917 yıllarında daha çok siyasî işlerle meşgul olan Zeki Velidî Togan, 1917
yılında başlayan Millî Kurtuluş
Hareketi’nde önemli bir rol oynamıştır. Bolşevik İhtilâli’nden
22 gün sonra 29 Kasım 1917’de
Başkurt İli’nin muhtariyeti ilan
edilmiştir. Orenburg’u 18 Şubat
1918’de işgal eden Sovyetler,
Zeki Velidî Togan’ı tutuklamışlarsa da 7 Haziran’da hapisten
kaçmayı başarmıştır. Başkurt Hükümeti kurulunca Togan, Harbiye Nazırı olmuştur. Bundan sonra
Lenin, Stalin ve Troçki ile defalarca görüşüp onların ihanetini iyice anlayınca Türkistan’a
çekilip orada mücadeleye karar vermiştir.1920–23 yıllarında Türkistan’da amansız bir mücadeleye girişmiş ise de
başarılı olamamıştır. Türkistan Türklerinin millî mücadelesi olan Basmacı Hareketi’nin içinde bulunmuştur. Togan,
Türkistan Millî Birliği’nin kurucusu olup aynı zamanda ilk
Başkanlığını da yapmıştır.
Neticeye ulaşamadığı üç senelik mücadelenin, savaşın sonrasında silah arkadaşı Abdülkadir İnan’la 1923’te
İran’a geçti. Meşhed’e vardıklarında o zamana kadar hiç
bir oryantalistin görmediği Ravza Kütüphanesi’nde yaptığı araştırmalarla önemli eserler keşfetti. Türk kültür tarihinin en değerli eserlerinden İbn-i Fadlan Seyahatnamesi
bulunan kitapların arasında idi. Sonra Afganistan’a giderek Kabil kütüphanelerinde araştırmalar yaptı. Hindistan
Bombay’dan Kasım 1923’te İstanbul’a gelirlerse de İngilizlerin hoş karşılamaması nedeniyle girişlerine izin verilmediği için geldiği gibi yine gemiyle Marsilya’ya, oradan
31
Paris’e gitti.1923 sonlarından itibaren Avrupa’da hem ilmî
hem siyasî ilişkiler içerisine girdi. Bu arada birçok ünlü oryantalistle tanıştı. Berlin’de “Türkistan Millî Birliği” adlı
cemiyeti kurdu.
Paris, Londra ve Berlin’deki birçok Orta-Asya tarihçisi
onunla çalışmak istemesine rağmen, devrin Türkiye Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, Fuat Köprülü, Rıza
Nur, Yusuf Akçura’nın istekleri sayesinde Türkiye’den
davet aldı. 20 Mayıs 1925’te geldiği Türkiye’de Maarif
Vekâleti Telif ve Tercüme Encümeni’ne tayin edildi. O
zamanki Ankara’nın kitap açısından yetersiz olması yüzünden kendi isteği ile İstanbul Darülfünun’u Türk Tarihi
Müderris Muavinliği’ne atandı. Bundan sonra İstanbul ve
Anadolu kütüphanelerinde hummalı çalışmalarına başladı. Fakat 1932’de I. Türk Tarih Kongresi’nde tıp doktoru Reşit Galip’in sunduğu Orta Asya’da iç deniz olduğu
ve bunun sonradan kuruduğu konusu hakkındaki tebliğini
eleştirince, Togan aleyhine bir kamuoyu oluştu. Kendisine takınılan bu kötü tutum üzerine ülkeyi terk etme kararını verdi. 8 Temmuz 1932’de istifa ederek Viyana’ya
gitti. 1935’te doktora çalışmalarını bitirdikten sonra Bonn
Üniversitesi’nde, 1938’de Göttingen Üniversitesi’nde ders
verdi. 1939’da Millî Eğitim Bakanı’nın daveti üzerine tekrar Türkiye’ye geldi. İstanbul Üniversitesi’nde Umumî
Türk Tarihi Kürsüsü’nü kurdu. Ayrıca öngörüsü, sezişi ve
ufku ile Asya Kavimleri ve Türk Tarihi gibi birçok araştırma enstitüsünün kurulması için teklifte bulundu ise de, sadece İslâm Tetkikleri Enstitüsü’nün kurulması kabul edildi. 8 Nisan 1940’ta Romanyalı Ömer kızı Nazmiye Hanım
ile evlendi ve İsenbike ile Sübidey isimlerini taşıyan bir
32
kızı ile oğlu oldu.
İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru 15 Mayıs
1944 tarihinde Türkiye’de Sovyetler aleyhine faaliyette
bulunmak, Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini, iç düzenini bozmak ve Turancılık suçundan tutuklanıp mahkeme
edildi(Türkçülük-Turancılık Davası). 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nce “hükümeti devirmeye teşebbüs” suçundan10 yıl hapse mahkûm edildiyse de, Askerî Yargıtay
kararı bozdu ve Togan 15 ay kadar hapis yattıktan sonra
beraat etti.
1948’de yeniden döndüğü üniversitedeki görevine
ölümüne kadar devam etti. 1951’de İstanbul’da toplanan
XXI. Müsteşrikler Kongresi’ne Başkanlık etti. Bu onun
bilimsel alandaki şöhretini çok daha artırdı.26 Temmuz
1970’te İstanbul’da vefat etti.
Zeki Velidi Togan, ilk defa 1911’de başladığı yayın faaliyetine ölümüne kadar büyük bir hız ve gayret,
hummalı çalışma içerisinde devam etmiştir. 1990 sonrasında Başkurdistan başta olmak üzere Rusya ve Türk
Cumhuriyetleri’nde yakın alaka görmeye başlayan Zeki
Velidi Togan’ın 337’den fazla yayınlanmış kitap, makale
vs. çalışmaları bulunmaktadır.
İlmî araştırmalarında, gezilerinde, gördüğü bulduğu her tarihî kaynağı (vesika, yazma eser, minyatür vb.)
dünya ilim âlemine tanıtmak en büyük özelliği idi. Eserleri arasında yaklaşık 40 cilt yayınlanmış müstakil kitabı
bulunmaktadır. Bunların 12 adedi hacimli birer eser iken
10’dan fazlası üniversitede okuttuğu derslerin basılmış
notlarıdır. Diğerleri ise küçük büroşür-kitapçık hüviyetindedir. Yayınladığı ilk kitabı Türk ve Tatar Tarihi adlı eseri, kendisinin Kazan ve Rusya’da şöhret olmasına sebep
olurken onu esas dünya ilim âlemine tanıtan hiç şüphesiz
İbn-i Fadlan Seyahatnamesi olmuştur.
Öte yandan Tarihte Usul, Türkiye’de tarih ilmi için
yazılmış ilk metot kitabıdır. Yine, Umumî Türk Tarihine
Giriş, sahasında tek olduğu gibi Türk tarihinin genel çerçevesini çizmesi açısından çok mühimdir. Harezmce Tercümeli Mukaddemetü’l-Edep, Bugünkü Türk İli Türkistan ve Yakın Tarihi, On The Miniatures In Istanbul
Libraries, Hatıralar, Oğuz Destanı, Kur‘an ve Türkler
onun ilminin yüksekliğini gösteren en güzel delillerdendir.
Bugünkü Türk İli Türkistan ve Yakın Tarihi adlı
eserinde Orta Asya’daki Türk illerinin yakın dönem tarihi ve istiklallerinin kaybedilişini anlatmıştır. Türklüğün
Mukadderatı Üzerine adlı eserinde de dünya Türklüğünün bugünkü durumu ve geleceği hakkındaki görüşlerini
açıklamıştır. Ölümünden bir sene önce yazdığı Hatıralarında ise yakın tarihimiz için de çok önemli vesikaları neşretmiş ve hayatı boyunca yaptığı mücadelelerini teferruatlı
bir biçimde anlatmıştır. Ayrıca en büyük millî destanlarımız arasında yer alan Oğuz Destanı gibi bir kültür hazinesini yayınlamıştır ki, bu Türk ilim âlemi için önemli bir
kazanç olmuştur.
Zeki Velidî Togan’ın baskıları yapılan üniversitede
okuttuğu ders notları ise genel olarak Moğollar Devri
Türk Tarihi, Moğol İstilası, Cengiz Han ve Timur dönemlerini ihtiva etmekte, ayrıca yine üniversitede okuttuğu Karahanlılar Devri, Başkurtlar Tarihi, Asya Tarihi,
XIX. ve XX. yüzyıllarda Orta ve Ön Asya’da fikir ve kül-
Gençlik Dergisi
tür hayatı gibi konuları da kapsamaktadır.
Yerli yabancı ilmî araştırma dergilerinde 91 makalesi
yayınlanan Togan, bunların yaklaşık 20’sinde konu araştırması yapmıştır. Çok büyük çoğunluğunda da en belirgin
özelliği olan kaynak tanıtımını ele almıştır. Bu özelliklerinden dolayıdır ki, bilhassa oryantalistler arasında şöhreti
günden güne artmıştır. 14’ten fazla olan tenkit yazılarında
ise Batı ilim âleminde yapılan çalışmaları Türkiye’ye tanıtma gayesini gütmüş, ayrıca gerekli tenkitlerini yapmaktan geri kalmamıştır.
İlmî dergilerde çıkan makalelerinin yaklaşık yarısı yabancı dildedir. Bunlar arasında İngilizce, Almanca, Fransızca gibi batı dillerinde olanların yanında Rusça ve Farsça
kaleme aldıkları da vardır.
Milletlerarası kongrelerde merhum hocanın sunmuş olduğu 9 tebliğin hepsi uzmanlık alanı ile ilgilidir ve onun
çalışma şekli olan belge tanıtımını ihtiva etmektedir. Sunulan tebliğlerin hepsinin milletlerarası kongrelerde oluşu,
ayrıca İngilizce, Almanca ve Fransızca gibi popüler batı
dillerinde yayınlanması dikkat çekmektedir.
Zeki Velidî Togan milletlerarası ilmî ağırlığı olan 4
ansiklopedide 39 madde yazmıştır. Bunların yine çoğu
yabancı dildedir.12 madde biyografi, iki madde Başkurt
ve Hazar gibi Türk kavimleri, diğerleri ise coğrafî mekân
(şehir, nehir vb. gibi) hakkındadır. Bu konuların hepsi Orta
Asya tarihi açısından büyük önem taşımaktadır.
Ayrıca aylık ve haftalık yayınlanan çeşitli dergilerde
yaklaşık 109 makale kaleme almıştır. 1940’lı yıllara kadar
bu tür dergilerde ilmî konuları ele almaya çalışan Togan,
müteakip yıllarda çeşitli siyasî görüşlerini, bazı konulardaki fikirlerini, bazı kişilere cevaplarını, hatıralarını da
yazmıştır. Günlük yayınlanan gazetelerde ise merhum hocanın 48 makalesi çıkmıştır. Çoğunlukla kendi fikirlerini
ihtiva eden bu yazılarında zaman zaman tarihî konulara
vurgu yaparak, bu sayede geleceğe ışık tutmak, Türk milletini düşündürmek istemiştir.
Merhum hocanın ihtisas sahası olan İslamiyet’ten
sonra Türk ve Moğol Tarihi konularında, İslam bilginleri
hakkında hazırlanmış fakat yayınlama fırsatını bulamamış kitapları da bulunmaktadır. Bunlar arasında; Timur
ve Oğulları Tarihi, El-Birunî’ye dair, Başkurt Tarihi,
Ali Şir Nevaî: Hayatı ve Eserleri, Reşideddin: Hayatı ve
Eserleri, Sakaların Tarihi, Türklerin Menşe Efsaneleri,
Resimlerle Türkistan isimli çalışmalarını zikredebiliriz.
Türk Töresi, İslamiyet, milliyetçilik ve Rusya’daki
yaşadıklarıyla şekillenen fikrî yapısı, bitmeyen enerjisi,
azmi, çalışkanlığı ile Zeki Velidî Togan bir faaliyet ve aksiyon adamı idi. Bütün hayatını ilme, Türk tarihinin aydınlatılmasına, Türklüğün kurtarılmasına, onun haysiyetli bir
devlet olmasına adamıştır. Kalemi ile Türk tarihini araştırıp yazarken, gerektiğinde de Türklüğün mukadderatı için
elinde silahı ile kâh Ural Dağlarında, kâh Türkistan’da bir
nefer gibi çarpışmaktan da kaçmamıştır. Kavga ile başarılı olamayınca mücadelesini ilim ve fikir yoluyla sürdürmüştür. Nitekim cihanşümul bir tarihçi olan Zeki Velidî
Togan’ın yazdıkları sadece ülkemiz tarihçiliğinde, değil
dünya Türkolojisinde de derin izler bırakmıştır. Her durumda çalışmak ve her şartta mücadele etmekten çekinmeyen Togan, Hz. Peygamber Efendimiz’in “Hiç ölmeye-
cekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın”
düsturunu kendisine rehber edinmiş, son anına kadar okuyup yazmaktan geri durmamıştır. İnançlı bir Müslüman
olan, Kuran’ı manasına bihakkın vakıf olarak okuyan Togan, İslâm’ın bir bilim olarak incelenmesi, iyi anlaşılması
için; birçoklarının korktuğu, çekindiği devirlerde çalışmalarının önemli bir kısmını da İslâmî ilimlere ayırmıştır.
Zeki Velidî Togan Türk Tarihi’nin bütününü kavrayan
ve incelemeye çalışan nadir kişilerden birisiydi. Tarihi,
özellikle yaşayan unsurlarından hareket ederek bütün yönleriyle ele almak istemiştir. Bunu için de ana kaynaklardan
başlayarak yazılı, sözlü eserler, çağdaş etnografya destan
ve benzeri bütün vasıtalardan istifade etmiştir. Böylece tarihi; belgeler yığını, kuru bir siyasi olaylar yığını olmaktan
çıkararak, iktisadî, idarî, fizikî, ruhî, fikrî gibi amiller ile
desteklemiş ve değerlendirmiştir. Çünkü Togan’a göre tarih, geçmişte kalan hatıralar zinciri değildi. O günümüze
kadar getirilmeliydi. Zira tarih ancak bugüne etkisi nispetinde faydalı olabilecekti.
Son söz olarak, hayatta iken kıymeti takdir edilmemiş olan tarihçiliğimizin mihenk taşlarından Zeki Velidî
Togan’ın, en çok üzerinde durulması gereken günümüzde
de yeterince anlaşıldığını, bilindiğini söylemek mümkün
değildir.
TEBRİK
Derneğimizin Yönetim Kurulu Üyesi
Sayın Tahsin Nartar’ın 22.01.2014
tarihinde bir torunu dünyaya geldi. Ali
Rıza adı verilen bebeğe mutlu, sağlıklı,
uzun bir ömür diler, NARTAR ve PER
ailelerini tebrik ederiz.
***
Derneğimizin kurucularından Gökhan
Pınarbaşı’nın 28.01.2014 tarihinde bir
çocuğu dünyaya geldi. Baybars adı
verilen bebeğe mutlu, sağlıklı, uzun bir
ömür diler, Bilge-Gökhan çiftini tebrik
ederiz.
BAŞSAĞLIĞI
Kayseri’nin sevilen iş adamlarından Mustafa
REYHANCAN 26.02.2014 çarşamba günü
Hakk’ın rahmetine kavuştu. Merhuma Allah’tan
rahmet, aile fertlerine, arkadaş ve tüm
yakınlarına başsağlığı dileriz.
33
AZERBAYCAN MİLLETVEKİLİ
SABİR RÜSTEMHANLI
KAYSERİ’DE
İsmail DAŞGELDİ
Azerbaycan milletvekili, gazeteci yazar,Prof.Dr.Sabir
RÜSTEMHANLI Yeni Ufuklar Derneğinin Elit Düğün
Salonunda düzenlediği “Karabağ Sorununun iç yüzü
ve Hocalı Katliamı” konulu konferansa konuşmacı olarak
katıld. İlginin yoğun olduğu konferan öncesi Sayın RÜSTEMHANLI yeni basılan “Difai Fedaileri” adlı kitabını
imzaladı. Rüstemhanlı konuşmasında Karabağ sorununun
günümüz şartlarını değerlendirerek nasıl çözüme ulaşacağını, “İki devlet bir millet” olgumuzu, Hocalı katliamını
ve bu katliamı dünyada hangi ülkelerin katliam ve soykırım diye tanıdığı konularına değindi. Rus Ordusunun
Bakü’ye girdiğinde, Azerbaycan’ın dış dünya ile bağlantılarının kesildiğini ve bu zor günlerde özellikle Kayseri’de
ve diğer şehirlerde gerçekleştirilen yürüyüş ve protestoların Azerbaycan halkının direncinin nasıl artırdığından bahsetti. Rüstemhanlı özellikle Kayseri’de yapılan Rusya’nın
Bakü’ye girmesinin protesto edildiği gösterilerin fitili
ateşleyen etkinlik olduğundan bahsetti ve yürüyüşü organize edenlerden Mustafa ÖZTÜRK hocamıza ve katılan
herkese birkez daha çok teşekkür etti. Rüstemhanlı konferansın sonunda kendi yazdığı bir şiiri salondakilerle paylaştı. “Türk halkı olmaz deyir” adlı şiiri salondaki bir çok
kişinin duygulanmasına neden oldu.
Sayın Rüstemhanlı’nın “Difai Fedailerİ” Romanı;
Azerbaycan’ın içtimai ve siyasi fikir hayatının en önemli simalarından biri olan Ahmed AĞAOĞLU, 1905-1907
yılları arasında, Kafkasya da cereyan eden Türk- Ermeni savaşında, hem Ermeni zulmüne son vermek hem de
Ermenileri himaye eden çarlık kurumlarının desteklediği
ihanet şebekelerince icra edilen Anti Azerbaycan siyasetine karşı koymak için Difai Partisini; başka bir ifadeyle, Azerbaycan Milli Müdafaa Teşkilatını kurdu. Şöhreti
34
Bakü’den, Batum’a; Karabağ’dan Dağıstan’a kadar geniş
bir coğrafyaya yayılan bu teşkilatın, on binlerce üyesi vardı.Difai Partisinin ortaya çıkışıyla birlikte, Kafkasyadaki
güç dengeleri Türkler lehine değişti. Difai Fedaileri adı
verilen bu romanda, o devrin insanlarını milli müdafaa hareketine katılmaya iten nedenler ve Azerbaycanı düşman
çizmeleri altından kurtarmak için devrin aydınlarının verdiği çetin ve şerefli mücadele anlatılmaktadır.
Söz konusu konferanstan önce de Erciyes Üniversitesinde konferanslar veren Sayın Rüstemhanlı 28.02.2014
Cuma günü Bilgiyurdu Gençlik Eğitim ve Kültür Derneğini ziyaret ettiler. İmzalı kitabını dernek başkanı Mustafa ÖZTÜRK’e hediye etmek nezaketinde bulundular.
Mustafa ÖZTÜRK de kendilerine bugünün anısına Atatürk posterli halı hediye etti.
Sabir Rüstemhanlı’nın Kayseri ziyareti, iki Türk devleti ve iki kardeş halk arasındaki dostluğu daha da perçinlemiştir.
Gençlik Dergisi
BASIN BİLDİRİSİ
RÜŞVET ve YOLSUZLUĞUN ÜZERİ ÖRTÜLEMEZ!
Değerli Basın Mensupları
Türkiye’de 1’inci Rüşvet ve Yolsuzluk
Davası’nın açıldığı 17 Aralık 2013 tarihinden bu
yana bir hukuk ve yargı krizi yaşanmaktadır.
Rüşvet ve yolsuzluğun iktidar mensuplarını kapsaması üzerine, bugüne dek ülkemizin hiç
görmediği hak ve hukuk ihlallerine şahit olduk:
2’inci ve 3’üncü Rüşvet ve Yolsuzluk Davaları
adli kolluğun görev yapmaması nedeniyle başlatılamadı. Mahkeme kararı ve savcı talimatına
uyulmaması, Anayasa’nın yargı bağımsızlığını
düzenleyen 138’inci maddesinin alenen çiğnenmesidir. Bu nedenle, savcı talimatını dinlemeyen
polisten itibaren, Emniyet Müdürü, İçişleri Bakanı ve Başbakan dahil tüm yetkililer Anayasa suçu
işlemişlerdir.
Öyle anlaşılıyor ki rüşvet ve yolsuzluğun üzerini örtmek için Anayasa ihlâli dahil her şeyi göze
almışlardır.
Rüşvet ve Yolsuzluk Davasını yürüten tüm
savcıları, Deniz Feneri Davasında yaptıkları gibi
görevden alıp başka yerlere sürgün ettiler.
Türkiye tarihinde benzeri hiç yaşanmamış bir
polis kıyımı başlattılar.
Adli kolluk yönetmeliğini değiştirerek soruşturmanın gizliği ilkesini sona erdirdiler.
İktidarın bu icraatları, haklı olarak Hakim ve
Savcılar Yüksek Kurulunu harekete geçirdi. Hükümete Anayasa’daki yargı bağımsızlığını hatırlattılar. Bunun üzerine Hükümet, bu defa da
HSYK’yı hedef aldı HSYK’yı Adalet Bakanı’na
bağlayacak yasal düzenleme için düğmeye basıldı. AKP milletvekillerince hazırlanan HSYK yasa
teklifi TBMM Adalet komisyonundan geçti. Bugün Meclis’te görüşülmektedir.
Bugünkü HSYK, 12 Eylül 2010 referandumu
ile oluşmuştu. Demek ki siyasi iktidar bunu yetersiz buldu. Kendisine tam biat eden bir HSYK
istiyor.
Yargı erkini Yürütme’nin tahakkümüne sokacak bir düzenleme ile karşı karşıyayız. Söz konusu yasa teklifinin TBMM’den geçmesi, hukuk
devletinin sonunu getirir. Hatta, Anayasal siyasi
rejimin değiştiği ve Türkiye’nin yeni bir rejime
geçtiği anlamına gelir.
Rüşvet ve Yolsuzluk operasyonlarının durdurulması, açılan davaların akamete uğratılması,
adaletin engellenmesi olup asla kabul edilemez.
Ortada somut deliller mevcut. Bunların üzeri
komplo teorileri ile örtülemez, örtülmemeli.
Türkiye bugün bir kavşakta bulunuyor. Ya
Anayasa’da belirtildiği gibi gerçekten demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olacak veya
Saddam’ın Irak’ında ve Esad’ın Suriye’sinde görüldüğü gibi tek lider-tek parti hegemonyasına
boyun eğen bir ülke olacak.
İnsan haklarını, hukukun üstünlüğünü, adil ve
tarafsız mahkemeleri, millet egemenliğini tercih
edenler 1.yoldan; Köleliği, onursuzluğu, sonucu
belli siyasi mahkemeleri, tek kişi egemenliğini,
tek sesli yandaş medyayı tercih edenler de 2. yoldan yürüyecek. Biz birinci yolu tercih ettik.
Adi komplolarla TSK sindirildi.
Çeşitli baskılarla medyanın büyük bölümü
susturuldu.
YÖK yasasıyla üniversiteler fikir açıklayamaz
hale getirildi.
İşçi sendikaları yok edildi.
Bugün sıra Yargı’da, yani adaletin susturulmasında…
Hedefleri, denetlenemez, hesap sorulamaz
mutlak bir iktidar oluşturmaktır. Bunu başarabilirlerse kokusu dünyayı saran rüşvet ve yolsuzluğun
üzerini de örtmüş olacaklar.
İktidar mensupları, İslami söylemlerinde samimi olsalardı, rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarını
engellemezlerdi. Çünkü Allah, Kuran- Kerim’in
pekçok ayetinde adaleti emretmiştir.
Nisa Suresinin 135’inci ayetinde: “Hislerinize uyup adaletten sapmayın.” buyurulmuştur.
Oysa siyasi iktidar, adalete giden bütün yolları
tıkamaktadır.
Tüyü bitmemiş yetimlerin ekmeği çalınıyor.
Buna göz yummak, suçu onaylamaktır. Biz onaylamıyor ve bütün yetkilileri Anayasa’da belirtildiği gibi kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, hakim teminatı ilkelerine uymaya
davet ediyoruz.
Türk milletinin özgür fertleri olarak, Yargı’nın
bağımsız ve tarafsız olduğu, mahkemelerin adalet dağıttığı, siyasi iktidarın hür ve adil seçimlerle
belirlendiği, her ferdin işinde ve evinde güvende
olduğu, iç ve dış sömürüye fırsat vermeyen tam
anlamıyla demokrat ve bağımsız bir Türkiye’de
yaşamak istiyoruz.
Karakteri özgürlük ve bağımsızlık olan Türk
milleti, Anayasa ile belirlenmiş haklarından vazgeçmemeli, demokratik rejimin diktatörlüğe dönüştürülmesine asla izin vermemelidir.
22 01 2014
BİLGİYURDU
Yönetim Kurulu
35
2012-2013 Eğitim Öğretim Yılında derneğimizin düzenlediği Liseler arası kompozisyon yarışmasında beşinci olan yazı.
SON KALE TÜRKÇEM
Sefa ATA*
Dil, geçmişi, geleceği, sonsuzu kucaklayan bir dünya…
Duyarlılığımızı, duygularımızı, düşüncelerimizi besleyen
bereketli bir toprak... Her ne kadar dil, seslerin, hecelerin, kelimelerin ahenkli şekilde bir araya geldiği semboller bütünü de olsa o, bir milletin başta kültürünü, yaşam
tarzını yansıtan bir ayna; geçmişi ile geleceği arasında
sıkı bir bağ, duygu ve düşüncelerini ifade aracı, geleneği,
göreneği, eğitimi hatta mimarisi ve musikisidir. Kısacası,
kendisi ve vazgeçilmesi asla mümkün olmayan şah damarı
niteliğindeki bir unsurdur. Bir insan düşüncelerini en iyi
şekilde kendi diliyle ifade edebilir. Eğer böyle olmazsa
ortaya gülünç durumların çıkması muhtemeldir. Fransız
milliyetçiliğini İngilizce konuşarak anlatmak gibi.
Türkçemiz ise bir dilin taşıması gereken bütün özellikleri fazlasıyla taşır. O, bizim en değerli hazinemizdir, mirasımızdır. “Türkçe Ural-Altay dil ailesindendir” gibi bilgiler bir yana dursun; o, bizim tarihimizin, kültürümüzün,
yaşayışımızın, milletimizin başında geçmiş her türlü olayın, bizzat kendimizin aynasıdır. Tabii ki bu güzel mirasın
tarihini, dil özelliklerini en iyi şekilde öğrenmeli, bilmeliyiz. Ama ondan önce unutmamamız, unutturmamamız gereken bir şey var: “Türkçesiz bir Türkiye Cumhuriyeti
asla düşünülemez.” Türkçe bu milletin son kalesidir.
Günümüzde, her ne kadar belirtmek istemesem de, güzelim Türkçemiz yozlaşmakta ve kaybolma tehlikesiyle
karşı karşıya kalmış durumdadır. Toplumumuz üzerinde
kirli oyunlar oynayan birtakım dış güçler bir milleti millet
yapan en önemli unsurun dil olduğunu çok iyi bilmekte ve
Türkçemizi yok etmek için çaba göstermektedirler. Ülkemiz içinde ise maalesef bu tür oyunlara âlet olan insanlar
Türkçeyi yok etmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ve ortak dili, değerli varlığımız, Türkçedir. Bu, böyle de kalacaktır. Doğal olarak
toplumumuzda kültürel zenginlik kaynaklı farklı diller de
konuşulur ama bunlara sadece kültürel zenginlik gözüyle
bakılmalıdır. Eğer farklılıklarımızı zenginlik olarak görürsek daha güçlü bir Türkiye’nin önü açılmış olur. Tabi ki
sadece Türkçe kullanılsın demiyorum; aksine insanlar istediği dili konuşmakta özgürdür ama bu Türkçeyi yok etmek
için kullanılmalıdır, kullandırılmamalıdır.
Türkçenin karşısındaki bir diğer sorun ise modernleşme(!) uğruna yabancı dillerin ülkemizde bir çok konuda
baskın hale gelmesidir. Özellikle sosyal medyada sanki
burası Türkiye değilmiş gibi yabancı dilleri kullanmak
gibi büyük bir hata yapıyoruz. Bu konudaki özenti öyle bir
noktaya getirilmiştir ki acilen önlem almak gerekir. Zira
Türkçe giderse Türkiye Cumhuriyeti de gider. Türkçe bu
milletin temelindeki en sağlam taştır. İşte bunlar Türkçeyi cumhuriyetimizden koparmak isteyenlerin yozlaştırma
oyunlarından yalnızca bir kaçı. Burada en önemli görev
biz gençlere düşmekte, fakat bu konudaki kopmaların büyük bir kısmı gençlerde yaşanmaktadır. İşte burada sorumluluğu aydınlarımız ve devletimiz üstlenmeli. Bizlere şu
asla unutturulmamalı: “Türkçe yok olursa elimiz, kolumuz kesilir; adeta yarı bir insan olarak kalırız.”
Atatürk diyor ki: “Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtulmalıdır.” Milletimiz ile birlikte büyük
bir kurtuluş mücadelesi veren Atatürk, bir de Türkçe için
mücadele başlatmış cumhuriyetimizin dilinin Türkçeden
başka bir dil olmayacağını her yerde belirtmiştir. Bunun
dışında Cumhuriyet Dönemi sonrasında da Türkçemiz
için, onu kurtarmak için birçok çalışma yapılmıştır. Ama
günümüze bakarsak başarının sağlandığı pek söylenemez.
Tabi ki suçu sadece tarihe atamayız. Bu konudaki suç her
kimde olursa olsun, bizler aynı zamanda tarihten de ders
alarak Cumhuriyetimizi Türkçeden, Türkçeyi de Cumhuriyetimizden ayırmamalıyız.
Aslında Türkçemiz ne çekiyorsa, bizden çekiyor. Onun
değerini bilmiyoruz. Bizleri daha çok üzen de şu olmalıdır
ki bu değeri bizim dışımızdaki herkesin biliyor olması. Bir
araştırmacı Arap dil bilgininin “Türklerin sesleri ve gövdeleri gibi konuştukları dil de görkemlidir” demesi bunun en iyi kanıtıdır. Bizim dilimiz ki bir dönem neredeyse
bütün dünyanın dili… Aynı zamanda yine bir zamanlar
bilime öncülük etmiş eşsiz kişiliklerin dili… Bugün de dilimiz dünya dili olabilir, bugün de dilimiz bilim dili haline
gelebilir ve insanlarımız hak ettikleri muasır medeniyet
seviyesine ulaşabilirler. Yapmamız gereken tek şey, Türkçemizin Cumhuriyetimizden koparılmasını önlemektir.
*Necdet Taş Anadolu Lisesi 9/C sınıfı öğrencisi.
36
Gençlik Dergisi
KİTAP VE KÜTÜPHANENİN
ÖNEMİ
Em. Savcı Necdet Bayraktaroğlu
necdetbayraktaroglu@ hotmail.com
Yüce Rabb›imiz biz kullarına peygamberimiz Hz. Muhammed aracılığıyla Kur›an-ı Kerîm’i göndermiştir. İlk
sözü “oku”dur ve Ankebut sûresi 45. âyette “Sana vahyedilen kitabı güzel güzel oku” demektedir. Peygamberimiz
de “İlim talep etmek (okumak, öğrenmek ve araştırmak)
her Müslüman’a farzdır” diyor.
Kitaplarla dost olmaya, taşıdıkları zenginlikten de faydalanılmaya çalışılmalıdır; fakat düşünür Jereni Anna›nın
şu sözü de dikkate alınmalıdır: “Kitaplar da dostlar gibi
iyi seçilip okunmalı.”
Kitaplar ilim ve kültürü insanlara aktaran vasıtalardır.
Düşünceleri ve duyguları besler, güçlendirir; okuyanları
bilgili kılar. Kitap okuyanın kelime haznesi zengin, bilgi
seviyesi yüksek olur; düşünme ve muhakeme yeteneği artar, daha sağlıklı düşünür ve daha doğru karar verir.
Tarihin hemen her devrinde Türk hükümdarları ilme
büyük önem vermişlerdir. Selçuklu sultanları Melikşah,
Sencer; Memlûk sultanı Baybars, başta II. Murad ve II.
Mehmet olmak üzere hemen hemen bütün Osmanlı padişahları ilme ve âlime, san›ata ve san›atkâra, kitaba ve
kütüphaneye çok değer vermişler, birçok şehirde çeşitli
derecelerde medreseler (okullar, üniversiteler) ve kütüphane kurmuşlardır1.
Osmanlı toplum hayatında kitabın önemli bir yeri vardı
ve hediyeleşmelerde kitap en çok rağbet edilen hediyeler
arasında yer alıyordu. Padişah IV. Mehmed›in, şehzadelerine verdiği düğün hediyeleri arasında kitapların önemli
yer tutması, kitaba verilen değeri göstermektedir.2
Sultan III. Ahmed, kültür ve medeniyet bakımından
Avrupa’yı yakından takip etmiş ve matbaanın gelişini sağlamıştır. İlim ve kültür bakımından faydalı eserlerin basılmasını, halkın okumasını isteyen Sultan, bu hususta çıkardığı fermanında şöyle demektedir:
“Mektub-u Sadrazamı halifelerinden Said’e ve Dergâh-ı
muallâm müteferrikalarından İbrahim’e hüküm ki:
… kıyamet gününe kadar bütün Müslümanların hayırlı
1) Yavuz Sultan Selim kitaba, okumaya o kadar çok meraklı idi ki,
kurduğu seyyar kütüphanesini seferde bile bu beraberinde götürürdü.
2) Ali Karaçam, Osmanlıyı Cihan Devleti Yapan 150 Sır; Bilge Yay.,
İst. 2004, S. 164
dualarının celbine sebeb olmak için; fıkıh, tefsir, hadis-i
şerif ve kelâm kitaplarından başka, lûgat, tarih, tıp, hikmet ve hey’et ile buna bağlı coğrafya ve mesalik kitaplarının basılması hususunda padişahlık izin ve ruhsatımı
iltimas eylemeniz ile,… padişahane iznim layık görülüp
ve sureti nakşolunacak lûgat, mantık, hikmet, hey’et ve
bunların benzeri âlet ilimlerinde te’lif olunan kitaplardan
sureti nakşolunacak kitapları tashih için, … mezkur kitapların çoğaltılmasına tam bir ciddiyet ve gayretle çalışıp
ve bu san›at ile meydana gelen doğru kitap olmak üzere,
ziyade ihtimam ve zapt ile hatalı çıkmasından gayet sakınasınız ve şöyle bilesiniz. Hayır işaretine güvenesiniz.
Fievasıt-ı Zilka’de 1139 (Temmuz başları 1727)”3
Atatürk de kitaba çok meraklı idi. Hayatının çoğu savaşlarda geçtiği halde 1800 kitap okumuştu. Okuduğu
kitaplarda tam iki yüz bin satırın altını çizmiştir. Aşırı
meşguliyetine rağmen bu kadar kitap okuması bize örnek
olmalıdır.
Atalarımız ilme, kültüre, okumaya bu kadar meraklı
iken onların bugünkü nesilleri olan bizler niçin okumuyor,
kitaba karşı niçin bu kadar ilgisiz kalıyoruz? Televizyonlardaki magazin programları, diziler; internetteki faydasız
sitelerde maksatsız gezinmeler; bilgisayar, tablet ve cep
telefonlarındaki oyunlar insanımızı özellikle gençlerimizi
esir almakta, onların beyinlerini doğruluğu meçhul bilgilerle doldurup hayattan ve gerçeklerden kopmalarına yol
açmakta; onları okumaktan, kitaptan, kütüphaneden, araştırma yapmaktan uzaklaştırmaktadır.
Kitaplar aynı zamanda bir milletin fikir ve kültür birikimlerini sonraki nesillere taşır ve onlara ilim ve fikir
dünyasının kapılarını açar. Kitapla yetişen nesiller başarılı
olurlar.
Düşünür Ovidius “Yetişen zekâları kitaplarla beslemeyen milletlerin sonu acıdır” diyor; o yüzden insanlarımıza
özellikle gençlerimize kitap okuma alışkanlığı kazandırmalıyız. Yine düşünürlerden Gothe›nin “İnsanın bir şey
öğrenebilmesi için her şeyden önce o şeyi sevmesi gerekir” sözündeki gerçeği dikkate alarak onlara okumayı sev3) Osmanlı Padişahları-Tertip Heyeti- Türkiye Gaz. Yay.- İst. 2006S.194-195
37
dirmenin yollarını aramalıyız.
millî eğitim ve kültür bakanİnsanlarımızın, gençlerilarımız, valilerimiz, belediye
mizin kitap okumasında anne
başkanlarımız, insanlarımıve babalara, öğretmenlere,
zın kitap okuma alışkanlığı
devletin her kademedeki gökazanmasında öncülük etmeÇocukların kitap okuma
revlilerine büyük görevler
lidirler; kitap fuarlarına kaalışkanlığı kazanmalarında, anne
düşmektedir.
tılarak kitaplarla, yazarlarla
ve
babaların
davranışlarının
«Ağaç yaş iken eğilir.”
buluşarak örnek olmalıdırlar.
önemli ve belirleyici rolü
Çocukların kitap okuma alışAyrıca ziyaret ettikleri il ve ilbulunmaktadır. Büyüklerinin
kanlığı kazanmalarında, anne
çelerde okullara da uğramalı,
ellerinde kitap, dergi, gazete
ve babaların davranışlarının
öğrencilere kitap hediye edegören çocukların kitaba ve
önemli ve belirleyici rolü burek onların kitap meraklarını
okumaya ilgileri artar.
lunmaktadır.
Büyüklerinin
artırmalıdırlar.
ellerinde kitap, dergi, gazete
Padişah IV. Mehmed, dügören çocukların kitaba ve
ğün hediyesi olarak şehzadeokumaya ilgileri artar. Anne
lerine kitap hediye ederken
ve baba gerek evde gerek dıbizler niçin düğünlerde, bayşarıda çocukları için kitap
ramlarda, yıl başlarında; anokumaya zaman ayırmalıdırneler, babalar, öğretmenler,
lar. Aile içinde okuma saati belirlenip hemen her gün 20- sevgililer ve kadınlar günlerinde, okuma ve kitap haftala30 dakika kitap okunmalıdır.
rında kitap hediye etmeyi düşünmüyoruz?
Dışarıda da anne ve babalar, çocuklarını kitapevlerine,
Hz. Ali efendimiz “Çocuklarınızın yarın söz sahibi olkütüphanelere, kitap fuarlarına götürüp gezdirmeli, yazar- masını istiyorsanız, daha bugünden onlara iyi kitaplar helarla buluşturup sohbet ettirmeli ve imzalı kitaplarını aldır- diye edin” demiştir.
malıdırlar. İmzalı kitabı alan çocuk heyecanla ve hevesle
Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül “Türkiye Okuyor”
kitabı okur ve sevinir. Evlerimizde kitaplıklar kurulmalı, isimli kitap okuma kampanyası başlatmış ancak bu, ülke
ancak kitaplar raflarda tozlanmak için değil, okunmak için genelinde yayılmamış, yetersiz kalmıştır.
alınmalıdır.
Trabzon valisi Nuri Okutan “20 dakika kitap oku” kamOkullarda da okuma saati konulmalı, öğretmenle bir- panyası ile kamu, özel iş yerlerinde ve okullarda bir çalışlikte kitap okunmalı, öğrenciler kitap okumaya teşvik ma başlatması, ne kadar özendirici ve sevindiricidir. Rize
edilmelidir. Ayrıca öğretmenler de öğrencileri kitabevleri- valisi Kasım Esen il genelinde kitap okuma kampanyaları
ne, kütüphanelere, kitap fuarlarına götürerek kitaplarla ve düzenlemiş, kitap okuyanlara ödüller vermiştir. Aydın’da
yazarlarla buluşturmalı, kitabı sevdirmeye, bu sevgiyi de 2012 yılında valilik yapan vali Kerem Al başarılı personeokuma alışkanlığına dönüştürmelidirler.
lini kitap hediye ederek kitap okumaya teşvik etmiştir. BitAvrupalı, Amerikalı, Rus ve Japon otobüste, trende, lis valisi Veysel Yurdakul “Yüz yazar yüz bin kitap” kamuçakta, vapurda velhasıl her yerde ve her fırsatta kitap panyasıyla kitapları ve yazarları insanlarla ve öğrencilerle
okuyarak bilgilerini artırırken, bizlerde niçin böyle bir ki- buluşturmuştur. Siirt valisi Ahmet Aydın “Siirt okuyor”
tap okuma alışkanlığı yok?
kitap okuma kampanyası ile iki milyon kitapla insanları,
Türkiye İstatistik Kurumuna göre Türkiye›de ihtiyaç gençleri buluşturmaya çalıştıklarını söylemiştir. Bazı il
maddeleri sıralamasında kitap, 235. sırada yer almaktadır. ve ilçelerimizde kaymakamlarımız, okullarımız “bir kitap
Ülkemizde kitap okuma oranı %5 iken, televizyon seyret- oku”, “her ay bir kitap okuyun”, “en çok ben kitap okume oranı %95’tir. Gün içerisinde insanlarımız ortalama 5 rum” gibi kampanyalar düzenlemiştir.
saat televizyon seyrederlerken kitap okumaya yılda sadece
Ayrıca devlet büyüklerimiz, gittikleri şehirlerde kütüp6 saat vakit ayırmaktadırlar. Japonya’da kişi başına düşen haneleri de ziyaret etmeli, kütüphane müdavimlerine kitap
kitap sayısı 25, İsviçre’de 10, Fransa’da 7 iken Türkiye’de hediye ederek okumaya, kitaba, kütüphaneye karşı alâka
her 6 kişiye bir kitap düşmektedir.
uyandırmalıdırlar.
Eğitim-Senin araştırmasına göre öğretmenlerin %8’i
Kütüphaneler geçmişten geleceğe açılan kapılardır. Kühiç kitap okumuyor, %28’i ayda bir kitap okuyor, %39’u tüphane, Arapça “kütüp (kitaplar)” ve Farsça “hane (ev)”
da bu konuda fikir beyan etmiyor.
kelimelerinden meydana gelmiştir. İlk kütüphane Emevî
Halk arasında “boş zamanlarımda kitap okurum” diye halifesi Muaviye zamanında kurulmuştur. Daha sonra
bir söz vardır. Kitap okumak boş zaman işi değildir. Bilgi- Abbasî halifesi Me’mun, Bağdat’ta bir umumî kütüphane
lenmek için kitaba zaman ayırarak okumalıyız. Kitap aklın kurmuştur. Endülüs Emevî hükümdarlarının Kurtuba’da
ilâcıdır. Kitap okumayı su ve yemek gibi temel bir ihtiyaç kurduğu kütüphanelerde 400 000 cilt kitap bulunuyordu.
hâline getirmeliyiz.
Bu kütüphaneler daha sonra Avrupa’da ilim ve tekniğin
Düşünür Gelius “Kitaplar sessiz öğretmenlerdir” di- gelişmesini sağlamıştır.
yor. Bir ülkede ne kadar çok kitap okunursa o millet o kaOrta Asya’da ilk kütüphane, Uygurlar tarafından kuruldar çok başarılı ve güçlü olur.
muştur. Gazneli Sultan Mahmud’un ve Sultan Mes’ud’un
Başta cumhurbaşkanımız olmak üzere başbakanımız, kurduğu kütüphane bunların en önemlilerindendir. Melik-
38
şah ve veziri Nizam’ül Mülk’ün Bağdat ve Nişabur’daki
kütüphaneleri zengin kitapları ve el yazması eserleri ile
meşhurdur.
Selçuklular döneminde başkent Merv’de cami içinde
bulunan Aziziye ve Kemaliye kütüphanelerinin de önemli
yeri vardır. Konya, Şam, Halep de kütüphaneleri ile ünlü
idi. Moğol istilâsında bunlar tahribata uğramış veya yok
olmuştur.
Osmanlı padişahları, devlet büyükleri ve âlimler
İstanbul’da, Rumeli’nde ve Anadolu’da birçok kütüphaneler kurmuşlardır. Osman Bey döneminde İznik›te, Lala Şahin Paşa tarafından da Bursa’da kütüphaneler kurulmuştur.
Sultan II. Murad Edirne’de dört ayrı kütüphane kurmuştur.
Fatih Sultan Mehmed, Fatih ve Eyüp Sultan Camii kütüphanelerini yaptırmıştır. Sadrazam Köprülü Fâzıl Ahmet
Paşa tarafından İstanbul Eminönü’nde Köprülü Kütüphanesi kurulmuştur. Padişah III. Ahmed 1742 yılında Ayasofya ve Nurosmaniye kütüphanelerini yaptırmış, II. Abdülhamid de Yıldız Sarayında aynı adla anılan kütüphaneyi
kurdurmuştur. Ayrıca 1884 tarihinde kurulan Kütüphane-i
Osmaniye günümüzde Bayezid Kütüphanesi adıyla hizmet
vermeye devam etmektedir.
Selçuklular ve Osmanlılar döneminde kütüphanedeki
kitaplar vakıf statüsüne getirilmiş ve korunmuştur.
Kütüphaneler sadece kitapların muhafaza edildiği yerler değildir. Kütüphaneler de okullar kadar önemlidir. İlim,
eğitim ve bilginin kazanıldığı mekânlardır. Kitapsız bir ev
ruhsuz bir vücuttur. Evimizde kitaplıklar bir dekor, aksesuar olmaktan çıkarılmalıdır. Victor Hugo “Kitaplık kurmak,
ibadethane kurmak kadar kutsaldır” demektedir. Kitap ve
kütüphane ne kadar çok insana ulaşır, ne kadar çok insan
kitaplarla buluşursa, okuyan sayısı o derece artacaktır. Kütüphanenin ürünü, kitap; sermayesi ise halktır.
Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, vatandaşlara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için “halk
duraklarda beklerken kitap okusun, evine götürsün” diye
klimalı duraklara kitap rafları yerleştirmiş ve Antalya’da
“Kitaplar dolaşıyor” projesini başlatmıştır.
Keza Çankırı Belediye Başkanı İrfan Dinç, satın aldığı 375 kişilik yolcu uçağını, restore ettirerek kütüphaneye
çevirmiş, gemi ve tren kütüphanelerinin de inşaatını başlatmış, farklı kütüphanelerle Çankırı’da okuma oranını artırmayı hedeflemiştir. Yine Çankırı Valiliğinin desteğiyle
Türk Dil ve Edebiyat Derneği tarafından köy okullarına
kütüphane kurulması için Çankırı valiliği girişine “kitap
kumbarası“ konmuş, toplanan kitaplar köy okullarının
kütüphanelerine verilmiştir. Ayrıca Türk Kütüphaneciler
Derneği Edirne Şubesi, “Bir kitap oku, bir tişört kazan”
kampanyası düzenleyerek, insanları kütüphanelere yöneltmek için çok güzel bir çalışma başlatmıştır. Her iki belediye başkanımız, valimiz ve dernek yetkililerimiz, insanlarımıza farklı kütüphane hizmetleri sunarak, örnek birer
faaliyet ortaya koymuşlardır. Diğer illerde de buna benzer
çalışmaların olması temenni edilir.
Avrupa’daki birçok devletin en ufak semtlerinde dahi
küçük okuma odaları kurulmuş, hizmet halkın ayağına götürülmüştür. Yine Avrupa ve Amerika da kütüphanelerde
dekor, tefriş, görüntü, iç mimarî estetik yönlerinden çeki-
ci, ferah, aydınlık, çiçek ve bitkilerle dolu, huzur ve kitap
okuma zevk ve isteği verecek düzenlemeler yapılmıştır.
Selçuklular ve Osmanlılar döneminde gezici kütüphaneler hizmet vermişlerdir. Şu an ülkemizde muhtelif illerde 67 gezici kütüphane bulunmaktadır. Ülkemizde 1434
kütüphaneye karşılık 600 bine yakın kahvehane (kıraathane) vardır. Kıraathaneler esasında okuldur, kitaphanedir,
eğitimhanedir; buluşma ve tartışma yerleridir, ilim yuvalarıdır. Kıraatın sözlük anlamı okumaktır. Doğuda kıraathane dendiğinde, kitapların okunduğu yer anlaşılmaktadır.
İlk kıraathane İstanbul’da 1554-1555 tarihlerinde Halep ve Şam’dan gelen iki kişi tarafından kurulmuştur. Kahvehanelerde aydınlar, edipler, şairler, halktan kişiler toplanırlar, sohbet ederler, tartışırlar, şiir okurlar; dinleyenler de
faydalanırlardı. Bazı kahvehanelere eğitici ve öğretici faaliyetlerinden dolayı “mektep-i irfan” dendiği bile olurmuş.
Buraların müdavimleri, zamanlarını lüzumsuz şeylerle değil, faydalı olabilecek meşguliyetlerle geçirirlerdi. Bugün
de ülkemizdeki kafe ve kahvehanelere kütüphaneler yapılmalı, insanlarımız kitaplarla buluşturulmalı, onların kitap
okuma alışkanlığı kazanmalarına yardımcı olunmalıdır.
Ülkemizde başta çocuk ve semt kütüphaneleri ile gezici kütüphaneleri, olmak üzere bütün il, ilçe, köy ve üniversite kütüphaneleri zenginleştirilerek sayıları artırılmalıdır.
4+1 210 m2
Süper Lüks
Korkmazlar Prestij...
Hem bugün hem de gelecek için,
yaşam alanları tasarlıyoruz...
Pervane Mahallesi’ndeki değişimin
başlangıç noktası Korkmazlar
Prestijle hayatınızdaki yeniliklerin
heyecanını bizimle yaşamanız
adına 4+1, 210 m2’lik süper lüx
daireleriyle hayalinizdeki evi
gerçeğe dönüştürüyoruz.
Serçeönü Mah. Ahi Evran Cd. Bahçecioğlu İş Merkezi Kat: 3/308 Kocasinan Kayseri
Tel: +90 352 221 23 20 pbx • Fax: +90 352 232 8087 • [email protected]
www.korkmazlarinsaat.com.tr
Download

Gençlik Dergisi