editörden
Dr. Faruk Görgülü
Eskiden gün içinde sürekli anne babalarıyla birlikte olan
çocuklar, onlardan anne-babalık ve kadın-erkek
rollerini görerek öğreniyorlardı.
D
ünya hayatının süsü ve anne baba
için bir imtihan vesilesi olan çocuklar, anne babaların göz bebeğidir ve
her ebeveyn, gözbebekleri için her şeyin
en iyisini ister. Çocuğu hayırlı bir evlat
olsun, salih bir insan olsun, iyi insanlarla
karşılaşsın, güzel bir eğitim alsın, iyi bir
mesleği olsun, yavrumuz hem dünyasını
hem ahiretini imar ederek hayırlı bir ömür
sürsün… İnsanın evladı için isteyeceği iyiliklerin sonu kolay kolay gelmez, irili ufaklı
daha pek çok şey sayılabilir. Bütün bu
hayırlar hâsıl olsun diye çocuklarımıza iyi
bir eğitim sağlamaya çalışır ve bu eğitimin
her şeyden önce ailede başladığını biliriz. İşte ailede başlayan bu eğitimin yerinde, zamanında ve doğru bir şekilde
yapılabilmesi önemli ölçüde çocukla doğru
ve etkili bir iletişim kurmaya bağlıdır. Ancak
çocukla iletişim konusunda çoklukla anneçocuk iletişimini önemseriz de baba-çocuk
iletişimi nedense biraz daha geri planda
kalır zihinlerde. Elbette anne çocuk ilişkisi
çocuğun hem fiziksel hem de manevi
gelişimi açısından çok önemlidir. Ancak
baba-çocuk iletişimi de çocuğun manevi
gelişmesinde, karakterinin oluşumunda
en az anne-çocuk iletişimi kadar önemlidir
kanımızca.
Eskiden gün içinde sürekli anne babalarıyla
birlikte olan çocuklar, onlardan annebabalık ve kadın-erkek rollerini görerek
öğreniyorlardı. Kız çocukları gün içerisinde
annesiyle birlikte yapması gereken işleri
öğrenirken erkek çocuk da babasından
meslek öğreniyordu. Bunun yanı sıra
babasıyla beraber geçirdiği saatler, sosyal ilişkileri, bir erkeğin toplum içinde
nasıl davrandığını da öğretiyordu erkek
çocuğuna. Her ne kadar eski zamanın
babaları, çoğunlukla çocuklarına sevgilerini doğrudan dile getiren, onlarla oyunlar
oynayan babalar olmasa da günlük hayatın
akışı içinde çocuk, maddi ve manevi pek
çok şeyi öğreniyordu babasından. Artık
değişen hayat şartları, çocukların günün
büyük bir kısmını anne-babasından ayrı
geçirmesi sonucunu doğurdu. Çocuklar
günün epeyce bir vaktini okulda geçirirken
sabah erkenden evden çıkan anne babaları
da akşam geç saatte eve dönüyor. İşte bu
durum, artık baba çocuk ilişkisinin günümüzde eskisinden daha etkin, daha yakın
bir ilişki olmasını gerektiriyor. Biz de bu
sayımızda bu önemli ilişkiye bir “Pencere”
açtık. Dr. Elif Arslan bu önemli konuyu
uzmanlarının görüşlerine yer vererek pek
çok boyutuyla ele aldı.
Artık müstakil bir dergi olmaya aday olan
Aile ekimizin yeni yılın bu ilk sayısında
“Hayatın İçinden”, “Serbest Kürsü”, “Gurbetten Notlar”, “Gülümseten Yazılar”,
“Geçmiş Zaman Olur ki” gibi yeni bölümlere yer veriyoruz. Sürekli kendimizle
yarıştığımız yayın hayatımızda aile
ekimizi, artık her ay ve 48 sayfa olarak
yayınlayacağımız müjdesiyle yeni yılın ilk
aile ekini beğenilerinize sunuyorum.
Pe
n
İçindekiler
re
e
c
Baba-Çocuk
İletişimi
Dr. Elif Arslan
Diyanet İşleri Başkanlığı Adına
Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni
Dr. Yüksel SALMAN
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Dr. Faruk GÖRGÜLÜ
Mali işler ve Dağıtım Sorumlusu
Mustafa BAYRAKTAR
[email protected]
Tashih
Mesut Özünlü
Teknik Servis
Latif Köse
Arşiv
Ali Duran Demircioğlu
Yönetim Merkezi
Dini Yayınlar Genel Müdürlüğü
Üniversiteler Mahallesi Dumlupınar
Bulvarı no: 147/A 06800
Çankaya/ANKARA
Tel: 0312 295 7306
Faks: 0312 284 7288
biz
biz
e
Yayın Koordinatörleri
Dr. Elif Arslan
Merve Gül Olgun
Çocuklara
Şükür Bilinci
Kazandırma
Fatma Dönmez
10
Kısa-Kısa
14
Özkan Öze
18
Mehtap Kayaoğlu
26
Çocuklar ALlah’ı Sorduğunda
Yaşanan Sıkıntıların
Dışa Vurumu Panik Atak
30
Merve Gül Olgun
33
Esra Serdaroğlu Aydınbaş
36
Gülşah Nezaket Maraşlı
Yönetmen Yazar
Buzdolabının “Sımsıcak”
Dünyasına Hoş Geldiniz!
Sanatçı Mehmet Tahir
İkiler ile Söyleşi
Reytinge Kurban
Edilen Tarih Bilinci
Nurbanu Demir
Serbest Kürsü
-ce
e
l
ai
Evlilikte
Eş Seçiminin Önemi
Tülay Kök
gurb
et
t
otlar
n
en Almanya’ya
Yarım Asırlık Göç
ve Parçalanmış Aileler 1
Ayten Kılıçarslan
Sö
yle
Merve Gül Olgun
i
Mustafa
Ceceli
38
Rukiye Aydoğdu
40
Kamil Büyüker
42
Hasan Karaca
44
Dr. Lamia Levent
46
Doç. Dr. Havva Ş. Kavaklı
48
Kırk Ambar
İki Hicret Sahibi
Esma Bint Umeys
Hediye Makamında
Bir Âdet: Diş Kirası
Bir Kilo Çikolata
Yolcu...
Karbon Monoksit
Zehirlenmesi
pencere
4
Dr. Elif Arslan Diyanet İşleri Uzmanı
BABA
ÇOCUK
leti imi
Sizce bazı insanlar mı anslı;
yoksa bazı babalar mı
vurdumduymaz?
Ç
ocuk eğitimi ve anne baba-çocuk ilişkileri
günümüzde ebeveynler tarafından oldukça önemsenen konulardan biri. Zira
çocukla kurulacak olan doğru bir iletişim; onun
yetişmesi, karakteri, ahlakı ve geleceği açısından
oldukça önemli.
Ancak bu ilişkide baba-çocuk ilişkisinden daha
çok önemsenen ve işlenen konu anne-çocuk
ilişkisi oluyor. Annenin çocuk eğitimindeki rolü,
çocukla kuracağı doğru ilişki elbette çok önemlidir. Özellikle çocuk ilk doğduğu günden itibaren annesinin yakın ilgi ve bakımına muhtaç
olduğu için anne-çocuk ilişkisine atfedilen
önem, çoğunlukla baba-çocuk ilişkisini gölgede
bırakmıştır. Bu yazıyla cevabını aradığımız soru
da tam da bu noktada düğümleniyor: Baba-çocuk
iletişimi, çocuğun gelişim ve eğitimi sürecinin
neresinde yer alıyor?
Günümüzde baba-çocuk ilişkisi değişiyor
Babanın aile içindeki sorumluluğu para kazanmak,
evin ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamakla
sınırlı mı olmalıdır? Ya da çocukların babayla aynı
işi yaparak bir şekilde gün içerisinde babadan
çok uzak kalmadıkları günlerde olduğu gibi
mi olmalıdır? İnsanların genelde kendi işinde
çalıştığı, kız çocuğunun gün içinde çoğunlukla
annesiyle, erkek çocuğun ise babasıyla birlikte
vakit geçirdiği, ona işlerinde yardım ettiği,
böylece bir taraftan iş öğrenirken bir taraftan da
hayatı, erkek ve kız rolünü öğrendiği günlerden
günümüzdeki hayat şartlarına geçerken aile
hayatında da meydana gelen değişimler, eşlerin
ailedeki sorumluluklarını ve anne baba-çocuk
ilişkilerini ne yönde değiştirdi?
pencere
6
Psikolog Çiğdem Demirsoy, geleneksel toplum yapısında günümüze göre daha ayrılmış olan kadın
ve erkek rollerinin ve eş ilişkisinin
hiyerarşik bir yapı gösterdiğini,
günümüzde ise eşlerin birbirlerinin rol sorumluluklarını daha
fazla paylaştıklarını ifadeyle şöyle
söylüyor: “Geçmişte erkek evin
geçiminden, kadın da ev işleri
ve çocukların büyütülmesinden
sorumluydu. Günümüz toplum
yapısında kadınlar giderek daha
fazla çalışma hayatında yer alıyor,
bunun sonucu olarak da kadının
rolü sadece ev idaresi ve annelik
değil. Çoğu ailede kadın artık evin
geçimi ile ilgili sorumlulukları
eşiyle birlikte paylaşıyor ve eve
ayırabildikleri zaman ister istemez
daha kısıtlı. Böyle olunca babalar
da ev yaşamı ve çocuklarla ilgili
konuları daha çok paylaşmak durumundalar.” Psikolojik danışman
ve aile terapisti Mehtap Kayaoğlu
ise bu rol değişimlerini “doğrudur
veya yanlıştır” zemininde ele almak
yerine “durum budur ve bununla
en sağlıklı nasıl yaşanmalıdır”
noktasında değerlendirmek gerektiğini vurguluyor.
Kayaoğlu, değişen toplumsal
yapıda erkeğin ve kadının rolü
değiştikçe değişen baba rollerini
de şöyle anlatıyor: “Çocuğuyla
göz göze dahi gelmeyen, bayramdan bayrama baş okşayan baba
davranışının yerini, çocuğunu
park-larda gezdiren, derslerini
yaptıran, sokakta koşturan baba
imajı aldı. Dolayısıyla geçmişin
baba davranışlarıyla günümüzün
baba davranışları birbirinden ciddi anlamda
farklılaştı. Tabii burada dikkat etmemiz gereken
nokta şu; geçmişte de baba ile evlat arasında
ilişki vardı. Geçmişin babası, kendi üst neslinden öğrendiği baba davranışını sergiliyordu.
Günümüz babası, teknoloji ve sosyal paylaşımlar
sayesinde sadece kendi üst neslinden gördüğünü
değil, tüm dünyadan izlediği baba davranışını
gerçekleştiriyor.”
Babayla güvenli bir ilişki kurmak çocuğu
olumlu yönde etkiliyor
söz edince insanın aklına ister istemez “Ya
babası olmayan çocuklar… Babanın yokluğu
onları nasıl etkiler?” sorusu geliyor, değil mi? Bu
soruyu yönelttiğimiz Sayın Demirsoy, “Yapılan
araştırmalarda babaları ile yaşayan ve babalarını
kaybetmiş çocuk ve gençler, benlik algıları
açısından karşılaştırıldığında, babaları olanların
daha olumlu bir benlik algısına sahip oldukları
görülüyor. Benlik algısı olumsuz olan çocuk ve
ergenler akran ilişkilerinde daha fazla çatışma
yaşıyorlar, okulda ders ve davranış problemleri
daha fazla görülüyor.” derken diğer taraftan da
babası ölen çocukların bu açıdan alternatifsiz
olmadığını, ölen babanın yokluğunun çeşitli
psikolojik savunma düzenekleri ile bir şekilde
telafi edileceğini, çocuğun zaman içinde bu acı
gerçeği zarar görmeden kabullenebileceğini ve
çoğu zaman başka bir aile büyüğünün babanın
Acaba babanın çocuklarla kurduğu iletişimin
çocuğun ruh dünyası açısından önemi nedir?
Çocuk-baba ilişkisi çocuğu nasıl etkilemektedir?
Çiğdem Demirsoy, bu konuda ülkemizde
yapılan pek fazla çalışma olmasa da yurt dışında
yapılan çalışmaların sonuçlarınınbabaların çocuk
yetiştirmeye katılmasının suça
yönelik davranışlarda, saldırganlık, “Çevrenize göz atın. Nerede aklı ba ında,
depresyon, yalan söyleme gibi
birçok sorunda önleyici rolü dingin, özü sözü bir, dirayetli, kendinden
olduğunu
gösterdiğini
ifade emin, vakarlı, yılı ık olmayan samimi, kasıntı
ediyor. Buna göre, “babalarıyla
olmayan onurlu ki i görüyorsanız, yüksek
arasında yakın ve sıcak ilişki olan
çocuklar psikolojik olarak daha ihtimalle aklı ba ında bir babası vardır.
uyumlu ve hem okulda hem de
sosyal hayatta daha başarılılar.”
Babasıyla güvenli bir ilişki kuramayan çocuğun rolünü üstlenip bu boşluğu dolduracağını ifade
ya korkak, çekingen ve silik ya da bunların tam ederek çok önemli bir başka konuya parmak
tersi, içine bastırdığı ezilmişlik duygularının basıyor: “Ama babası hayatta olduğu hâlde çocuk
sesini bastırırcasına kavgacı olacağını dile getiren babanın ilgi ve desteğinden yoksun kaldığında
Mehtap Kayaoğlu ise “Sizce bazı insanlar mı bunun telafisi çocuk için çok zordur ve psikolojik
şanslı; yoksa bazı babalar mı vurdumduymaz?” açıdan örselenmesine yol açar. Baba ilgisinden
sorusunu sormadan önce şu önemli açıklamayı yoksun olan çocuklarda güvenlik duygusu,
yapıyor: “Çevrenize göz atın. Nerede aklı başında, kendini değerli hissetme, aidiyet duygusu gibi
dingin, özü sözü bir, dirayetli, kendinden emin, temel duygularda eksiklikler yaşanır.”
vakarlı, yılışık olmayan samimi, kasıntı olmayan
onurlu kişi görüyorsanız, yüksek ihtimalle
aklı başında bir babası vardır. Üstelik bu baba,
oğluyla/kızıyla sohbet eden, onları yargılamadan
dinleyen, tahakküm kurmadan yol gösteren
nitelikte ilişki kurmayı biliyordur. O öyle bir
insandır çünkü.”
Ya babası olmayan çocuklar...
Aile içinde babanın rolünü, çocuğun babasıyla
kuracağı sağlam, doğru, güzel bir ilişkinin
çocuk üzerindeki olumlu etkisinden bu kadar
Baba otoritesi sevgi ve saygı temelli olmalı
Ailede otoriteyi, güveni temsil eden babanın
çocukla ilişkisinin niteliği, onun kişilik ve ahlaki
gelişimi açısından da oldukça önemli. Babanın
ailede çocuklar üzerinde kuracağı otoritenin
sevgi ve saygı çerçevesinde olması, baskıya, zora,
şiddete dayanmaması gerektiğini vurgulayan
din psikoloğu Prof. Dr. Hüseyin Peker, babanın
çocuklarıyla kurması gereken ilişkiyi şöyle dile
getiriyor: “Baba çocuklarıyla sevgi ve saygı temelli
bir iletişim kurmalıdır. Çocuklarına yeterli ve
pencere
8
koşulsuz sevgi göstermeli, onlarla konuşmalı,
onları konuşturmalı, dinlemeli, onların fikirlerini
almalı, onlara değer vermelidir. Böylece çocuk
kendine güvenecek ve o da aynı tutumu
başkalarına gösterecek, başkalarını sevecek,
sayacak, onlara değer verecektir.”
Çocukların dinî ve ahlaki gelişmelerinin sadece
annelerin vazifesi olmadığı, anne ve babanın
çocuğun maddi gelişiminde olduğu gibi manevi
gelişiminde de müştereken sorumlu oldukları
ortadadır. Belki de eşler arasındaki iş bölümünde
tamamen bir tarafa bırakılmaması, her iki tarafın
da aynı hassasiyetle üzerinde durması gereken
konuların başında çocukların manevi gelişiminin
yer aldığını söylemeliyiz.
Anneler “kişilik” oluşumunda, babalar
“karakter” ediniminde rol sahibi
“Karakter”i, bir davranışın “iradi” ve “sürekli”
yapılması olarak tanımlayan pedagog Âdem
Güneş, annelerin çocukların “kişilik” oluşumunda
daha çok rol oynadıkları halde babaların onların
“karakter” ediniminde rol sahibi olduğunu ifade
ediyor. “Bir baba, kararlı duruşu, güçlü iradesi,
fizik olarak zor işleri başarabilme yeteneği ile
çocukta zor işlerin de yapılabileceğinin örneğini
teşkil eder. Böylece çocuk, başladığı bir işte
direnebilme, sürdürebilme ve sonuç alana
kadar iradesini kullanmayı babasını rol model
alarak edinir.” ifadeleriyle babanın karakter
oluşumundaki rolünü anlatan Güneş, anne ve
babanın bu rollerini şu örneklerle anlatıyor:
BABAMDAN KALAN M RAS
“İlk bilinçli orucumla on sekiz yaşında tanıştım.
Ağustos ayının en sıcak zamanına denk gelmişti
ramazan ayı. Gün uzun ve sıcaktı. Daha ramazanın
ilk günü çok zorlanacağımı anlamıştım. Akşamı
zor ettim. Akşam olup da iftarı beklediğimizde bir
bardak suyun ne kadar kıymetli olduğunu anladım.
İftarın olmasını saniye sayar gibi beklemeye
başlamıştım. Ve sonunda ‘haydi orucunuzu açın’
der gibi ezanlar okundu. Hepimiz sofraya oturmuş
açlık krizleri çekerek yemeklere saldırırken bir ara
babamın yokluğunu hissettim.
Babam bir yudum su alarak orucunu açmıştı bile.
Namazını kılıyordu. Açlığımı hissederek babamın
huşu içinde namaz kılışını izledim. Babamın açlık
karşısındaki dik duruşu bana öyle tesir etmişti
ki, o ramazan açlık hissine karşı nasıl da dik
durulabileceğini bizzat gördüm.
Bugün babam yok, hayatıma baktığımda rahatlıkla
söyleyebilirim ki, babamın olaylar karşısındaki dik
duruşu, bir işi sonuna kadar sürdürme iradesini
sergileyişi, verdiği sözü her ne pahasına olursa olsun
yerine getirişi, şu an büyük bir şirket sahibi olmamın
en temel sebebidir.”
Metin K. (42), uluslararası bir şirketin sahibi
(Adem Güneş, Çocukluk Sırrı, Nesil Yayınları, İstanbul 2011, s. 284)
“Örneğin, namaz kılmak bir irade gerektiren bir babanın bu konuda iki yönlü sorumluluğu
davranıştır ve süreklilik sergilenmesi gerekir… ortaya çıkmaktadır: Birincisi çocuğa iyi bir model
Bu şartları yerine getiren kişide namaz bir olmak, ikincisi ise ona doğru yönlendirmelerde
karakter hâlini alır. Biz çocuklarla yaptığımız bulunmak. Prof. Dr. Hüseyin Peker bu konuda
röportajlarda görüyoruz ki, namaz kılma şunları söylüyor: “Babanın çocuğa iyi bir
konusunda “iradesini” kullanamayan veya model olmasının etkisi çok büyüktür. Dürüst
“sürekliliği” olmayan çocukların babaları ile olan, çocuğunu ve diğer insanları aldatmayan,
hoşgörülü, yardımsever,
bağlarında zayıflıklar
fedakâr,
sorumluluk
var… Ya kaliteli iletişim
Çocukların dini ve ahlaki
bilinciyle hareket eden,
yok veya babanın
geli melerinin sadece annelerin
hak hukuk gözeten,
ilgisizliği çok…
vazifesi olmadı ı, anne ve babanın ölçülü, dengeli ve tutarlı
Bunu ifade ederken
olan, çocuklar arasında
çocu un maddi geli iminde
bir başka hakikati
ayırım
yapmayan bir
oldu u gibi manevi geli iminde
de dile getirmekte
baba, çocuğun kişilik
fayda var, bir çocuğun
de mü tereken sorumlu oldukları
ve ahlaki gelişimini
güçlü bir irade ve
ortadadır.
mutlaka olumlu yönde
süreklilik içinde namaz
etkiler. Baba ahlaki,
kılması, o çocuğun duygu dünyasının namazı
dinî ve manevi hayatlarının gelişmesinde
“hissetmesine” de bağlıdır. Aksi takdirde
çocuklarına bir taraftan olumlu rol model
namazı duymadan kılmak da kişinin bir süre
olurken, diğer taraftan iyi, güzel ve yanlış
sonra namazı bir yük olarak görmesine neden
davranışlar konusunda onları bilgilendirmelidir.
olur… İşte namazın “irade” boyutu baba ile
Çocuklardan yapmalarını istediği davranışları
oluştuğu gibi “duyma” boyutunda da anne ile
onlara zorla değil, benimseterek yaptırma
çocuk arasındaki kaliteli iletişimin varlığının rol
yolunu seçmelidir. Çocuklarını dinî pratiklere
oynadığını görmekteyiz…”
alıştırmalı ve özellikle erkek çocuğunu -anne de
Çocuğun ahlaki ve manevi gelişimde babanın kız çocuğunu- zaman zaman camiye götürmeli
rolü üzerinde düşünürken her şeyden önce ve böylece ona ibadetleri ve camiyi sevdirmeye
çocuğuyla iyi bir iletişim kurmayı başarmış çalışmalıdır.”
kısa kısa
Daha Ne Kadar Erteleyeceksiniz?
10
lerinizi hep son
dakikada mı yeti tirirsiniz?
Ya da bir i e ba lamadan
önce “Bunu daha
sonra yapsam da
olur” diyenlerden
misiniz? Bu sorulara
yanıtınız genelde
evetse “erteleme
hastalı ına” yakalanmı
olabilirsiniz…
“Erteleme dü üncesi”,
ö rencilerin %95’inin
sıkça kar ıla tı ı bir
durum gibi görülse de
nasıl bir his oldu unu hemen
hepimiz yakından biliriz… Amerika’da De
Paul Üniversitesi’nden bir grup ara tırmacı,
bundan 40 yıl öncesine kadar toplum genelinde
%5’lerde seyreden bu durum bozuklu unun,
günümüzde %20’lere ula tı ını söylüyor.
Dahası bu yüzdelik dilim, “kronik erteleme
davranı ı sergileyen” örne in her pazartesi
gününü diyete ba lama tarihi ilan etti i halde
bir türlü ba layamayan kimseleri de kapsıyor.
Sonuçlar; insanların %90’ının hayatlarında en
az bir kere erteleme davranı ı sergilediklerini
ve ya ın ilerlemesiyle bu oranın %25’lere kadar
dü tü ünü ortaya koyuyor. Konuyla ilgili Canada
Calgary Üniversitesi’den Prof. Piers Steel,
insanların %95’inin yapmaları gereken can sıkıcı
ve zorlayıcı eyleri ertelemenin muhakkak bir
yolunu buldu unu tespit ediyor. Ara tırma; kısa
süre için kendimizi iyi hissetmemizi sa layan
ancak sorunu daha da derinle tiren erteleme
e iliminin pek çok nedeni oldu unu söylüyor.
Buna göre yapılacak i veya sorumlulukla
ilgili yeterli motivasyonunuz yoksa veya
gerçekle tirilemeyecek hedefler belirlediyseniz,
karar verme konusunda ikilemler ya ıyorsanız ve
fazla mükemmeliyetçi bir tutum içerisindeyseniz
erteleme davranı ı göstermeniz i ten bile de il!
Erteleme
Alıskanlıklarımızla
Nasıl Basa
Çıkabiliriz?
Aslında çok kolay olmasa da
erteleme hastalığının üstesinden
gelmek mümkün. Tabi bazı koşulların
sağlanması şartıyla… En başta
erteleyerek kaybettiğiniz zamanın
yerine koyacak hiçbir kaynağınızın
olmadığını unutmayın! Sizin için
nelerin öncelikli ve acil olduğunu
belirleyin. Önce hızla bitirebileceğiniz
işleri tamamlamayı deneyin.
Dikkatinizi dağıtacak olan telefon,
internet, arkadaş gibi dış etkenlerden
bir süreliğine uzak kalmaya çalışın.
Daha iyi organize olabilmeniz için
bir “yapılacaklar listesi” oluşturun.
Yapacağınız iş için uygun bir zaman
dilimi belirleyin ve işleri küçük
parçalara bölerek, kolay yönetilebilir
hale getirin. Sizi en çok motive
eden ve enerjinizi artıran etkenleri
yapacağınız işle bütünleştirin.
Yapmanız gereken işin eğlenceli bir
tarafını bulmaya çalışın ve sonunda
kendinizi ödüllendirin.
Sonuç olarak işleri erteleme, masum
bir tembellikten çok daha önemli bir
sorunumuz. Bu sorunla baş etmek ve
kendimizi ertelemenin rehavetinden
uzak tutmak zorundayız.
Bol Bol
Nar Tüketin
Geçtiğimiz günlerde kamu
kuruluşlarının, üniversitelerin, medya
profesyonelleri ve bazı sivil toplum
kuruluşlarının desteğiyle çocukların
medya ile ilişkisine odaklanan bir çalışma
gerçekleştirildi. Kültürel değerlerimize
uygun, çocuk odaklı medya içerikleri
ve yapımların geliştirilmesi, çocukların
medyanın olumsuz etkilerinden
korunmalarını ve olumlu yönlerinden
yararlanmalarını sağlamak amacıyla 1415 Kasım tarihleri arasında İstanbul’da
başlatılan 1. Çocuk ve Medya Hareketi,
toplumun bilinçlendirilmesini ve velilere
yönelik eğitimlerin yaygınlaşmasını da
hedefliyor. “İyi medya önce çocukların
hakkıdır” sloganıyla yola çıkan hareketin
düşünsel alt yapısını oluşturmak üzere
yapılan araştırmalar; çocukların en çok
takip ettikleri medya aracının televizyon
olduğunu ve internetle tanışma
yaşının dokuza kadar düştüğünü
gösteriyor. Uzmanlar, çocukların kişilik
gelişimlerinin, düşünme ve konuşma
becerilerinin, sosyal ve duygusal
davranışlarının sağlıklı olabilmesi
açısından medyanın çok etkili bir
faktör olduğunu, mutlaka çocuk dostu
bir medya düzeninin oluşturulması
gerektiğini vurguluyorlar. Bu amaca
ulaşabilmek içinse çocuklara öncelikle
medya okuryazarlığı becerilerini
kazandırmak gerektiğine dikkat
çekiyorlar.
1. Çocuk ve Medya Hareketi
“Çarşıdan alıp eve getirdiğimiz” binlerce
tanesiyle bilmecelerimizin başkahramanı
olmuş nar meyvesini tüketmenin şimdi tam
zamanı! Kış ayları boyunca hastalıklardan
korunmak ve sağlıklı bir hayat sürmek
için güçlü bir bağışıklık sistemine sahip
olunması gerektiğine dikkat çeken
uzmanlar, antioksidan özelliği dolayısıyla
çekirdekleriyle birlikte nar tanelerini, suyunu,
hatta kabuklarından demleyeceğiniz
çayını, bugünlerde herkesin bolca
tüketmesi gerektiğini söylüyor. Zira küçük
bir ağacın dalına asılmış bir kese yakut
tanesinin ve incecik zar tabakasına sarıp
sarmalanmış tanelerinin şifası, saymakla
bitiremeyeceğimiz kadar çok. Çiçeğinden
kabuğuna her derde deva narın bilinen
en önemli özelliği; kansere karşı olan
koruyuculuğu...
Narın ayrıca damarları koruyucu, kalp
damar hastalıklarını önleyici, tansiyon,
şeker ve kolesterolü dengeleyici özellikleri
var. Bunların yanı sıra uzmanlar, narın; kan
yapıcı, enerji verici, vitamin ve mineraller
bakımından son derece zengin, sağlıklı bir
meyve olduğunu söylüyorlar.
Çağlar boyunca bereketin ve güzelliğin
simgesi olmuş lezzetli narların vücudumuzu
tazelediğini, ciltteki kırışıklıkları ve
yaşlanmayı giderici bileşiklere sahip
olduğunu da unutmadan söyleyelim. Uzun
lafın kısası diyebiliriz ki nar taneleri, hazır
mevsimindeyken kararını da gözeterek su
gibi tüketmemiz gereken oldukça faydalı bir
meyve, doğal bir antibiyotik…
biz bize
12
Fatma Dönmez Diyanet İşleri Uzmanı
iz annemizin alıp getirdiği elbiseyi seve
seve giyerdik, bu çocuk kime çekti bilmiyorum hiçbir şey beğenmiyor.”, “Yediği
önünde yemediği arkasında bir türlü mutlu
olmuyor.” Bu cümleler günlük hayatta sıkça
kullandığımız, duyduğumuz cümleler değil
mi? Ya da aldığı oyuncağı, elbiseyi, çikolatayı
bırakmamak için yerlere yatan çocuklar görmek
çoğunlukla karşılaştığımız durumlar arasında.
Sonrası mı? Dolaplara sığmayan kıyafetler, nereye konulacağı şaşırılan, çoğu sadece birkaç kez
oynanmış oyuncaklar, yarısı bile kullanılmamış
defterler ve boyalar… Manzara çok tanıdık ne
B
yazık ki. Nasıl geliyoruz bu hâle? Nasıl oluyor da
bu kadar çok nimetin içinde çocuklarımız “idare”
edemiyorlar?
Allah’ın bir aileye verdiği en özel nimet hiç
şüphesiz çocuktur. O aynı zamanda Allah’ın nadide bir emanetidir. Bu emanet her şekle girmeye hazır, ışıl ışıl gözlerle izler hem bizi hem
de dünyayı… Çocuklar her şeyi görerek, önce
anne babalarını sonra çevrelerini gözlemleyerek öğrenirler. Onları çok şükreden, nimetin
kıymetini bilen, elindekilerle mutlu olan bireyler olarak yetiştirmek isteyen anne babalar önce
kendi davranışlarını gözden geçirmelidir.
Çünkü çocuklar sözleri değil davranışları dikkate
alırlar.
Şükür bilinci; nimete saygı, tüketim ahlakı ve
israf hassasiyeti ile iç içedir. Anne babası sahip olduğu her nimete saygı duyar, israf etmez,
ihtiyacı kadarını alır, Allah’ın ona emanet ettiği
nimetleri yerinde kullanır ve ihtiyaç sahipleriyle paylaşırsa çocuk da öğrenir şükretmenin
asıl manasını. Şükür sadece yemeklerden sonra, bir musibetten kurtulma anında ya da durumu bizden daha alt seviyede olan birinden
bahsederken kullandığımız kalıplardan ibaretse dudaklarımızda, kalben Allah’a minnet
duygusunu hissetmiyor ve nimetlere saygılı
davranmıyorsak çocuklarımızdan şükretmelerini
beklemek biraz iyimserlik olmaz mı?
İnsanoğlu genellikle sahip ol(a)madıklarına
odaklanır. Hep daha fazlasını isteriz. Tıpkı Allah
Resulünün buyurduğu gibi “Âdemoğlu için iki
vadi dolusu mal olsaydı mutlaka bir üçüncüyü
isterdi. Âdemoğlunun iç boşluğunu ancak
toprak doldurur. Allah tövbe edenleri affeder.”
(Buhari, Rikak, 10). Sahip olduklarımızı fark
etmek, her birinin sıradan değil olağanüstü bir
lütuf olduğunu düşünüp buna göre davranmak,
şükrümüzü artırır.
Çocuklarımıza da sahip oldukları nimetleri fark
ettirmek bizim görevimiz. Çocuk henüz olgunlaşmamış nefsiyle doğası gereği her gördüğünü
isteyecek fakat anne baba sabırla anlatacak ona
nelerin ihtiyaç nelerin israf olduğunu hem hâl
hem de kal diliyle. “Biz giyemedik, biz alamadık
çocuğumuz mahrum kalmasın, arkadaşlarına
mahcup olmasın.” düşüncesiyle her istediği
alınan, yaptığı her doğru davranış maddi şeylerle
ödüllendirilen bir çocuk hem şükretmesini, yetinmesini öğrenemez hem de özgüven geliştiremez.
Kendini sahip olduklarıyla tanımlayan bir insan
olur. Aldıkça, harcadıkça mutlu olacağı, bir
şeylere sahip oldukça insanların saygısını
kazanacağı yanılgısıyla yaşar.
Bir “var defteri” yapabiliriz mesela yazı
yazacak durumda olan çocuklarımızla.
Nelere sahip olduklarını yazsınlar alt alta,
fark etsinler ne çok şeyleri olduğunu. Eşyalarını
birlikte sayabiliriz yazmayı bilmeyen ufaklıklarla
ya da o söyler biz yazarız alt alta, upuzun bir liste
yaparız. Bunları yaparken görmenin, duymanın,
hareket etmenin, sağlığın, zamanın, annenin,
babanın, sıcacık bir yuvanın ve daha nicelerinin
nimet olduğunu hatırlatıp listelerine ekletebiliriz.
Her bir organımızla, mevsimlerle, meyveler
sebzelerle, gökyüzü ve uzayla, hayvanlarla ilgili yaşına uygun sohbetlerle yaratılıştaki olağanüstülüğü ve Allah’a şükrü onlara hissettirebiliriz. Kendileri kadar şanslı olmayan
çocuklarla tanıştırabiliriz onları, hasta bir çocukla
mesela. Evdeki malzemelerle “Kardeşim İçin”
kumbarası yapabiliriz çocuğumuzla. Böylece hem
ortak bir faaliyet yapmış hem de yaptığımız
yardımlara onun da katılmasını sağlayarak merhamet, paylaşma ve sorumluluk sahibi olma
hislerinin gelişmesine katkı sağlamış oluruz.
Yaşına uygun olarak şükür ile ilgili masal,
hikâye veya hadis ve ayet okumalarıyla ona
asıl zenginliğin gönül zenginliği olduğunu, bize
verilen her nimetin paylaşıldıkça çoğalacağını
anlatabiliriz.
Hâsılı kelam önce iyi rehber olmalıyız anne
baba olarak. Çocuklarımızla doğru iletişim kurup
birlikte zaman geçirerek onlara bazı şeylere sahip
olmadan da mutlu olunabileceğini öğretmeliyiz.
Çocuk gibi önemli bir emanet konusunda daha
dikkatli davranarak emanetin sahibine mahcup
olmamak için bu nimetin şükrünü onu en iyi
şekilde yetiştirerek eda
etmeliyiz.
Çocuk henüz olgunla mamı nefsiyle
do ası gere i her gördü ünü isteyecek
fakat anne baba sabırla anlatacak ona
nelerin ihtiyaç nelerin israf oldu unu hem
hâl hem de kal diliyle.
biz bize
14
Özkan Öze Yazar
S
öz konusu çocuklar oldu unda, yeti kinlerin pek
aklına getirmedi i, basit bir nezaket kuralı vardır: Bir
meseleyi izah ettikten, bir konuyu anlattıktan yahut
bir soruya cevap verdikten sonra, “Anladınız mı?” diye
sormaktansa, “Anlatabildim mi?” demek, çok daha kibarca
bir davranı tır…
Ancak çocuklarla konu urken onların sorularına en do ru
cevabı verdi imizden yahut anlamalarını bekledi imiz bir
konuyu -eskilerin tabiri ile efradına cami, a yarına mani
bir ekilde-yeterince anlatabildi imizden o kadar eminizdir
ki, “Anlatabildim mi?” diye sormak aklımızın ucundan bile
geçmez. “Anladınız mı?” deriz… “Anlamadıysanız bir kez
daha anlatayım. Ama siz de iyi dinleyin!...”
E er ortada anla ıl(a)mayan bir nokta varsa, bu kesinlikle küçük muhataplarımızın anlama kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa biz, ne de güzel anlatmı ızdır!
Sırf bu sebepten olacak, çocuklara Allah’ı anlatmanın,
hep zor, çok zor oldu u söylenir. Çocukların anlama
kapasitelerinin henüz bu tür bir konunun kavramlarını
yahut böyle bir sorunun cevabını idrak edecek derecede
olgunla madı ı buyrulur. Mesela genellikle Batı referansları
ile konu mayı mesleklerinin bir icabı gören pedagoglar,
soyut ve somut dü ünce gibi birtakım kavramların, belli ya
e iklerinden geçildikten sonra ancak geli ti ini söylerler vs.
Çocu u olan yahut çocuklarla vakit geçiren herkes, bunların
büyük miktarda hakikat oldu unu bilir.
Çocuklar için yazan bir yazar olarak
ama daha da öncesi iki çocuk babası
bir yeti kin olarak ben de bilirim; süt
çocu una külbastı verilmez…
Çocuklar Allah’ı sorduklarında onların
sadece akıllarına hitap eden bir dil
ile cevap vermeye kalkarsak, asla
meraklarını tam olarak gideremeyiz.
Fakat bu, en kli e tabir ile madalyonun bir yüzüdür. Ve öteki yüzde
anne, baba, e itimci, hoca, pedagog yahut yazar bütün yeti kinlerin, samimiyetle cevaplaması gereken tek bir soru vardır:
“Anlatabildik mi de anlamadılar?”
Çocuklar Neden Soru Sorarlar?
Neden soru sorarız? Ö renmek için! Peki, ama
neden ö renmek isteriz? Bunun, merakımızı
gidermenin dı ında pek çok farklı sebebi
olabilir.
Çocuklar ise ço unlukla bir soru sormanın
en fıtri gerekçesiyle, sadece merak ettikleri
için sorarlar. Yanınıza gelip, “Gökyüzü neden
mavi?” dediklerinde, gökyüzünün neden maviye boyanmı oldu unu anlamaktan ba ka dertleri yoktur. Gökyüzünün neden mavi
oldu unu bilmenin, kendilerine bir fayda sa layıp sa lamayaca ı da umurlarında de ildir.
Bu, onların dünyasında merak edilmeye ve
cevap aramaya fazlası ile de ecek bir sorudur
çünkü. Tek amaçları, gökyüzünün neden mavi
oldu unu; daha do rusu, onu kimin mavi
renge boyadı ını ö renmektir…
Tıpkı kar ınıza dikilip “Ben Allah’ı neden göremiyorum?” dediklerinde, gerçekten de
Allah’ı merak ettikleri ve görmek istedikleri için
soruyor olmaları gibi…
Çocuklar Allah’ı Kalpleri̇yle de Sorarlar
Çocuklar Allah’ı sorduklarında onların sadece
akıllarına hitap eden bir dil ile cevap vermeye
kalkarsak, asla meraklarını tam olarak gideremeyiz. Çünkü çocuklar, Allah’ı sadece akılları
ile de il, akılları ve dünyanın yı ınla me galesi
yüzünden akılları ile arası henüz açılmamı
kalpleriyle de sorarlar.
Onlara akıllarının tartabilece i cevaplar vermek konusundaki titizli imizi, kalplerini incit-
meyecek ve efkatle ok ayacak bir dil kurma
konusunda da göstermeliyiz…
ncitici bir cevap, onların Rableri hakkında kim
bilir hangi duygularla ve ne büyük ümitlerle
sordukları soruları, bir çivi gibi akıl ve kalplerinin derinliklerine çakmaktan ba ka bir i e
yaramaz… Peki o çivi oradan ne zaman çıkar?
Acaba çıkar mı, yoksa çakılı kaldı ı yerde
paslanıp kalır mı?
Bana göre çocuk kalbini en incitici cevap
“Sen imdi bu konuları anlamazsın, hele biraz
daha büyü o zaman sorarsın” tarzı cevaplardır.
Böyle bir cevaba maruz kalan çocukların
gözlerindeki üzüntü ve hayal kırıklı ı ile birlikte
tuhaf bir a kınlık da görürsünüz.
Bu, “Sorusunu sorabildi im bir eyin cevabını
neden anlamayayım?” a kınlı ıdır!
Cenab-ı Hak, kimsenin aklına cevabını
anlayamayaca ı bir soruyu getirmez diye düünüyorum. Hele çocukların hiç getirmez…
Çocu unuz “Her ey bir yerlerde peki ama
Allah nerede?” diye ilginç bir soru ile kar ınıza
dikildiyse, Allah’ın mekândan münezzehiyetine
dair mühim bir iman dersini, -elbette bir
ilahiyat fakültesi ö rencisinin bilmesi gerekti i
kadarı ile de il- alacak ve anlayacak akıl ve
kalp olgunlu una gelmi demektir. E er ona
verecek bir cevabınız yoksa o çok incitici
cevap yerine ne olur sadece “Bilmiyorum!”
deyin. “Bilmiyorum ama bunun bir cevabı
var; hem senin için, hem de kendim için
ö renece im…”
Bu, ne onun gözündeki kıymetinizi a a ıya
çeker ne otoritenizi sarsar, ne de kalbini yaralar.
Sordu u sorunun bir cevabını ö renemese de,
bir cevabı oldu unu ö renmi olur…
biz bize
16
Çocuklar Mümi̇ndir
Çocuklar Sorularını Unutmaz
Bir çocuk pek çok eyse, “bedeninde Rabbine
‘kalu bela’ sözünü vermi bir ruh ta ıyan
yepyeni bir insan” bu pek çok eyin içinde,
itikadımızca en hakikatli tanım de il midir?
Soru soran bir çocu u susturabilirsiniz. Ama
sustu diye sorusunu unuttu unu zannetmeyin.
Aya ınıza bir diken batsa, o dikeni, oradan
çıkarana kadar unutabilir misiniz?
Nebi Efendimiz’in (s.a.s.) “Her çocuk slam
fıtratı üzerine do ar” hadisini burada bir kez
daha hatırlatarak unu söyleyebiliriz ki çocuklar,
Rablerini anlamak konusunda, yeti kinlerden
çok daha avantajlı bir konumdadırlar.
Çocuklar sorularını unutmazlar. Sadece iyi bir
cevap alamadıkları için sormaktan vazgeçerler.
Soru ise soruldu u yerde durur ama cevabı
bekleyen yer, kocaman bir bo luk olarak kalır.
Ve ilerleyen zaman içinde, o bo lu un üzeri
bir yı ın gereksiz ey ile kaplanır. Zihin, üzeri
çer çöp ile kapatılmı yüzlerce çukurla dolu bir
orman halini alır.
Çok erken ya lardan itibaren Allah’a dair sorular
sormaları, büyük bir merak ile Rablerini tanıma
ve ö renme gayreti içine girmeleri, aslında bize
bunun i aretini fazlası ile vermektedir.
Çocuklar “Allah nerde?”, “Allah’ı neden
göremiyorum?”, “Allah kime benzer?”, “Allah
ne kadar büyük?” gibi soruları ile muhatap
oldu unuzda, kar ımızda, Allah’a zaten eksiz
üphesiz iman eden bir mümin oldu unu göz
önünde bulundurarak cevap vermeliyiz…
Kar ımızda küçük müminler vardır ve evet bu
sorular, kesinlikle münkirane sorular de ildir.
“Ha a! Sümme ha a!” ile ba layan cevaplarla
onların üzerine abanıp ürkütmeyin…
Çocuklara, evde hiç çikolata kalmadı ını
anlatmak, Allah’a dair sorularını cevaplamaktan
daha zordur…
Biz yeti kinlerin,
çocukların
sorularına cevap
verirken, endi e
etmesi gereken
en önemli nokta,
çocukların zaten
Rablerini tanıyan
ve seven kalplerine
zarar vermemek
olmalıdır…
Kim o ormanın tekin bir yer oldu unu söyleyebilir ki artık?
Çocukların sorularını a ızlarına tıkarsak, akıl ve
kalpleri tekinsiz bir sorular ormanına döner...
Ve isteseniz de istemeseniz de çocu unuz, o
ormanda tek ba ına yürüyecektir…
Güneş tepemizde, ay gecemizde ve yıldızlar
çok çok uzaklardaydı...
Karıncalar her yerde, insanlar evlerdeydi…
Oyuncaklar sepette, yakında bir kavanoz
reçele dönüşecek olan mis kokulu dağ
çilekleri ise, buzdolabındaydı...
Her şey bir yerdeydi...
Peki, ama her şeyi yaratan Allah neredeydi?
…
Allah ne göklerdeydi, ne yıldızlardaydı ne
de çok çok uzaklardaydı...
Peki, o zaman! Allah yarattığı yerlerin
hiçbirinde değilse, neredeydi?
“Allah bir yerde olmak zorunda değil
Meryem!” dedi babası.
Allah’ın yarattığı her şey, mesela insanlar,
her zaman bir yerlerde oldukları için, bir
mekânda olmamanın nasıl bir şey olduğunu
anlayamazlardı.
Meryem de bunu anlayamamıştı...
Ama şunu anlamıştı. Allah, orada, burada,
yukarıda ya da çok çok uzaklarda değildi.
“Peki ama madem...” dedi Meryem. “Allah
bir yerde değil, her şeyi nasıl yaratıyor, bizi
nasıl görüyor, sesimizi nasıl duyuyor…?”
“Ama aynı zamanda her yerde!” diye cevap
verdi babası.
“Ne? Ama baba az önce Allah bir mekânda
değil demiştin. Şimdi neden her yerde
diyorsun!?”
“Dur bakalım! Sana bunu nasıl anlatabilirim
bir düşüneyim!” dedi babası.
“Evet! Evet! Evet! Hah! İşte buldum!”
“Ne buldun baba!”
“Harika bir örnek!”
“Harika bir ördek mi!”
“Hayır hayır! Örnek yani daha iyi anlamana
yardımcı olmak için bir örnek vereceğim
sana!
“Haaa! Tamam o zaman...”
“Güneş nerededir Meryem?”
“Uzaydaaa”
“Peki ışığı nerededir?
“Işığı mı? Güneş ışığı mı yani?
“Evet evet! Güneş ışığı nerededir?
“Her yerde!”
Güneş doğduğunda her yeri aydınlatıyordu…
Ama aslında güneş bir tanecikti ve o da
dünyadan çok çok uzaklardaydı...
Güneş çok çok uzaklardaydı ama ışığı ile gözlerimizin içine girecek kadar yakındı bize...
“Sence” dedi babası Meryem’e. “Güneş’in
evimizi aydınlatması için burada olması
gerekir mi?
“Yoo..” dedi Meryem. Güneş evimizin içine
sığmaz zaten...”
“Peki güneş burada değilse nasıl
aydınlanıyor evimiz?”
“Işığı burada!”
“İşte aynen bunun gibi Meryem. Allah bir
mekânda değil ama O’nun sevgisi ve şefkati,
O’nun sınırsız gücü, güneşin ışığı gibi her
yanımızda...”
Allah, bir yerde değildi. Çünkü bir yerde
olmak zorunda değildi. Her yeri Allah
yaratmıştı. Bir yerde olmak Allah’ın yarattığı
şeyler için geçerliydi…
Ama aynı zamanda her yerdeydi...
Yıldızları yakıyor, çiçekleri boyuyor,
meyvelere tat, kuşlara kanat veriyordu...
Ve karıncalardan çocuklara yarattığı her
canlıyı görüyor, kim dua ederse onun
duasını işitiyordu…
…
(Bu örnek metin, yakında çıkacak olan ve 9 ya altı çocukların Allah hakkında sorularına cevap vermeyi hedefleyen Çocuklar
çin Allah’ı Merak Ediyorum adlı be kitaplık bir dizinin “Peki Ama Allah Nerede?” adlı kitabından kısaltılarak alındı.)
“PEKİ AMA ALLAH NEREDE?”
aile-ce
18
Mehtap Kayaoğlu Psikolog
H
içbir neden yokken
yaşadığınız oluyor mu?
sıkıntı
Aniden başlayan bir çarpıntı, sanki göğsünüzde bir kuş çırpınıyor.
Veya tepenizden aşağı bir kova su
dökülmüşçesine terleme...
Bazen göğüs daralır, sanki içindeki organlar oraya ait değilmiş gibi sıkışma
oluşur.
Nefes alamazsınız o anlarda. Sanki
doğduğunuzdan beri nefes alıp veren
siz değilmişsiniz gibi yabancılaşır burnunuz size.
Yerin, ayakların altından kaymaya
başlaması ve bir anda baş dönmesi
ve dengesizlik hâli meydana gelmesi.
Ardından aklınıza kötü düşünceler
gelmeye başlar ve fenalaşırsınız. Bayılacakmış gibi olursunuz. Hatta bazen
ne olduğunu anlamadan bayılırsınız...
Ya anan
Sıkıntıların
Dı a Vurumu
O anda en fazla nefes almaya
ihtiyacınız vardır ama bir türlü
gelmiyormuş gibi endişelendirir sizi.
Oysa alıyorsunuz ama aldığınızı fark
edemeyecek kadar gerginleşirsiniz.
Birçok kişi bulantı yaşamaya başlar
hatta. O mide sürekli içindekileri
döndürür durur, karın ağrısı eklenir
kimi zaman.
İçinizi saran titreme/sarsılma, ürperme
duygularını saymıyorum bile.
Başta karıncalanma, beyinde uyuşma
duygusu, ani ateş basması, nedensiz üşüme ve en sonunda kendinize
teşhis koyarsınız; “Eyvahhh… Kalp krizi
geçiriyorum!” veya “Bana felç indi!”…
Yaşanan onca sıkıntının ardından
ciddi bir ölüm korkusu başlar. Ölüm
korkusunun kalbe girmesiyle birlikte
akıl/düşünme sistemi neredeyse
seyahate çıkar. Yılların dengeli insanı
siz değilmişsiniz gibi davranmaya başlarsınız. Bazen de başınızda bir tuhaflık
hissedersiniz… Sersemlik hissi... Kendisini ve çevresini bir değişik hissetme…
Kontrolünü kaybedeceğini zannetme…
Hatta çıldırma korkusu… Ve kendisine
veya çevresindekilere zarar vereceği
endişesi…
Hastanelerin acil servisleri bu tip sıkıntılar yaşayan hastalarla doludur biliyor musunuz? Çünkü birçok kişi kalp
krizi geçirdiğini zannederek ve ölüm
korkusuyla acil servise gider. Tetkikler
yapılır orada, birçok muayene, film
çekimi, elektrokardiyografi, tomografi
ve diğer tüm incelemelerde hiçbir şey
bulunmaz.
Bu durumda size “Panik atak dünyasına
hoş geldiniz!” diyebiliriz.
Panik atak; aniden başlayan ve zaman
zaman tekrarlayan, insanı dehşete
dü-şüren yoğun sıkıntı veya korku
nöbetlerine verilen isimdir. İnsanı
Temel sorun,
hastanın panik
atak olduğuna
inanmaması,
yaşadığı
zorlukların
mutlaka fiziksel
bir nedene dayalı
olduğuna
inanmasıdır.
öldürmeyen, ama süründüren cinsten bir psikolojik rahatsızlıktır. Panik ataklarının en tipik özelliği,
tekrarlayıcı olmasıdır. Kişi sık sık bu atakları
yaşamaya başladıkça, hastanelerin acil servislerine de taşınmaya başlamış olur.
Panik atak yaşayan kişileri, doktorların bir şey
olmadığına dair söylediği hiçbir cümle tatmin etmez… Gözden kaçan bir şeyler mutlaka vardır diye
incelemelere devam ettirir. Panik atak hastaları
çok doktor değiştirir. Her yeni doktor veya hastane ekipmanının bu sorunu çözeceğine inanır,
ama sonuç değişmediğinde ümitsizliğe kapılır.
Panik atak yaşayan kişiler zamanla asık suratlı
olmaya başlar. Eski neşelerini kaybederler. Hatta
kimse onu anlamıyor diye kızıp sinirli kişilik bile
kazanırlar.
Panik atak varsa gereksiz önlemler de mutlaka
vardır. Örneğin; atak sırasında kendini kaybedip
çocuklarına zarar vereceğini düşünen bayanlar,
mutfaktaki tüm bıçakları kilit altında bulundurup,
ulaşılması güç hâle getirir. Evden çıkmaz. Evini
hastane yakınına taşır vb. gibi.
Buradaki temel sorun, hastanın panik atak
olduğuna inanmaması, yaşadığı zorlukların
mutlaka fiziksel bir nedene dayalı olduğuna
inanmasıdır. Oysa panik atak demek, “sizde sorun yok” demek değildir! Evet... Sizde sorun var;
lakin bu sorunun fiziksel bir nedeni yok, tamamen ruhsal/düşünsel bir sorun var demektir.
Bu kısmı anlamanız cidden çok önemli sevgili
okurlar!
Panik ataklar ve panik bozukluklar tedavi edile-
Panik atak rahatsızlığının başka bir zor yanı, panik
yaşayan kişilerde zamanla yalnız kalma korkusu
da ilave olmaya başlamasıdır. Çünkü evde kimse
yokken atak gelirse, düşüp bayılırsam, beni kimse
hastaneye yetiştiremezse, ölürsem, ölümü bulurlarsa… vb. gibi bağlantılı düşünceler gelişir.
Panik atak kalp hastalığı değildir! Panik ataklı kişi
bilen rahatsızlıklardır.
İyi bir psikoterapist bulduğunuzda, hiç ilaç kullanmadan sadece terapötik destekle aşabiliyorsunuz.
Ortalama 6-7 ay süren ve belirli aralıklarla, düzenli olarak gideceğiniz psikoterapi seanslarıyla,
kolaylıkla yatıştırılan bir hastalık.
delirmez/çıldırmaz! Korktuğu gibi aklını kaybetmez! Ödünüzü patlatsa bile gelen her atak mutlaka gider! Hiçbiri size yapışıp kalmaz merak etmeyin! Ve bunu kendinize söyleyin!
aile-ce
20
Tülay Kök Psikolog
E
vlenmek isteyen genç kıza soruyorum.
“Nasıl bir eş arıyorsun, ne istediğini biliyor
musun?”
“Evet biliyorum” diyor.
“Ne istiyorsun peki?”
“Eli yüzü düzgün olsun, çok yakışıklı olsun
demiyorum ama beğenmem lazım elektrik
önemli. Sonra evi olsun bir kere, araba da lazım
tabi, iyi bir işi ve düzgün bir maaşı olsun. Şu
saatten sonra sıkıntı çekmek istemiyorum.”
yaşam kurmak için verilmemişse mutlu bir
evlilik oluşamaz.
Mal mülk ya da ortak idealler. Bunların hepsi bir
yerde biter, bir yerde değişir.
Maddi kriterler ve ortak idealler tek başına yeterli
değilse, o zaman evlilikte eş seçimi yaparken en
çok nelere dikkat etmeliyiz?
Bir evliliği sağlamlaştıran en önemli şey aynı yola
baş koymak ve hayatın zorluklarına karşı birlikte
mücadele etmektir. Ortak idealler için mücadele
etmekten daha önce gelen şey, hayatın basit
Evlilik çağındaki gençlerle biraz konuşursanız ya
da evlilik programlarına şöyle bir göz atarsanız
evlilikten beklentilerin maddi zemin
üzerinde yükseldiğini görebilirsiniz. Kendi de erler sisteminizi iyi bilin, kendinizi
Şimdi diyeceksiniz ki “Maddiyat önemli tanıyın. Sonra kar ınızdaki ki inin de erler
değil mi? Bu devirde her şey parayla sistemiyle örtü üp örtü medi ini iyi analiz
oluyor, parasız, işsiz güçsüz nasıl olacak?”
edin. Gerekirse aile büyüklerinden ya da
Buradan bakınca da söylenenlere hak
vermemek mümkün değil. Maddiyat bir aile danı manından yardım alın.
önemli elbet, insanın başını sokacak bir
evi olması da çok güzel. Ama evlilik çok başka kurgusu içinde ortak yaşam kurmak için verilen
bir konu ve evlilikte eş seçimi yaparken en son mücadeledir. Ama buna engel bir durum evlilik
bakılması gereken yer maddi özellikler ve kişinin yaşının giderek ileri çekilmesidir.
sahip olduğu mal, mülk, kariyer olmalı.
Evlilik yaşı giderek ilerliyor. Okul bitsin, askerlik
Nedenine gelince; diyelim ki malı mülkü var, bitsin, iş bulalım, çeyiz yapalım, biraz para
eli yüzü düzgün, dünya görüşlerimiz de yakın, biriktirelim, araba alalım, maaşımızın tadını
evlenince rahat ederim düşüncesiyle evlendiniz. çıkaralım biraz rahat edelim derken bir de
Ama eşiniz sorumsuz ve tembel biri. Atalarından bakılıyor ki otuzlu yaşlara gelinmiş. İşte sıkıntı
kalan ne varsa her başı sıkıştığında bir parça da burada başlıyor.
satıyor. Çalışıp çabalamak yerine satıp yemeyi
tercih ediyor. En sonunda bir bakıyorsunuz
elinizde hiçbir şey kalmamış. Çalışmaya alışkın
olmayan bir eş dışında...
O zaman maddiyattan önce ideal birliğine mi
bakmak gerekiyor?
İdeal birliği olursa iyi olur ama maddi ölçütler
gibi o da tek başına yeterli değildir. Zira geçmişte
ideal birliğine dayalı olarak yapılan pek çok
evliliğin hayal kırıklığıyla sonlandığını gördük.
Çünkü idealler değişir, hele ki bu zamanda çok
daha hızlı değişir. İdeal birliği çiftleri bir arada
tutmaya yetecek kadar güçlü bir harç değildir.
Bir ideoloji uğruna verilen mücadele ortak bir
Okul bitmiş tek başına,
Eşya almış tek başına,
Para biriktirmiş tek başına,
Borç ödemiş tek başına,
Sıkıntı çekmiş tek başına,
Hayatın en zorlu yollarını tek başına yürümüş
insan şimdi neden evlensin? Evlenmeye gerek
duymamak özellikle de erkeklerde evlilikten
kaçınma davranışıyla kendini gösteriyor. Erkekler baba olmak istedikleri zaman evliliğe sıcak
bakmaya başlıyorlar.
Tek başına da pek çok şeyi başardığını gören
insanlar evliliği tamamen gereksiz bir kurum
hatta sadece üremek için katlanılması gereken
aile-ce
22
Bir evliliği sağlamlaştıran
en önemli şey aynı yola baş
koymak ve hayatın zorluklarına
karşı birlikte mücadele etmektir.
bir angarya olarak görüyorlar. Ben kendime
yetiyorum düşüncesi egoları iyice şişiriyor. Şişkin
egolu insanlar hayat yolculuğunda birbirlerine
kenetlenmekte zorluk yaşıyorlar.
O halde her şeyimiz tam olsun, borcumuz
harcımız bitsin ondan sonra evlenelim
düşüncesini bir tarafa bırakmak gerekiyor. Bu
konuda anne babalara da büyük görev düşüyor.
Ailelerin yüksek beklentilerle birbirlerini
bunaltmaması, aşırı talepkar olmaması önemli.
Her şeyin dört dörtlük olmasını beklerken geçen
zaman çiftlerin aleyhine işliyor. Asgari düzeyde
bir şeyler olsun, gerisini çiftler zamanla birlikte
tamamlasın. Anlatacak bir hikayeleri olsun.
Eş olarak seçeceğiniz insan hangi
değerlere sahip?
Eş seçiminde en önemli ve ilk bakılması gereken
yer karşımızdaki kişinin değerler sistemidir.
İdealler zamanla değişir ama kişiliğimizin
temelini oluşturan değerler zaman zaman
unutulsa da değişmezler. Mesela para, aile, sevgi,
saygı, başarı, sorumluluk, yardımseverlik, sabır,
çalışkanlık, kanaatkarlık en temel değerlerdir. Bir
insanı tanırken onun için hangi değerlerin en
önce geldiğini iyi tahlil etmek gerekir. Değerler
sisteminin başına parayı koyan bir erkekle
değerler sisteminin başına yardımseverliği
koyan bir kadının evliliği sağlıklı bir evlilik
olmayacaktır. Değerler sistemindeki ortaklık
mutlu bir yuva için ön koşuldur. Bir taraf aileye
değer verirken öbür taraf başarıya odaklıysa bu da
sıkıntı yaratacaktır. Başarma duygusu çok yüksek
bir erkek, fazla çalışacağı için ailesine yeterince
zaman ayıramayabilir. Bu durumda kadın,
aileden önce paraya değer veriyorsa kocasının
geç saatlere kadar çalışmasını sorun etmeyebilir.
Ama önceliği huzur ve aile bağlarıysa kocasının
işkolik tavırları evliliğin huzurunu bozacaktır.
Özetle;
• Kendi değerler sisteminizi iyi bilin, kendinizi
tanıyın. Sonra karşınızdaki kişinin değerler
sistemiyle örtüşüp örtüşmediğini iyi analiz
edin. Gerekirse aile büyüklerinden ya da bir aile
danışmanından yardım alın.
• Evlilik yaşını fazla ilerilere taşımayın.
Gönlünüze uygun, kafanıza yatan biri karşınıza
çıktıysa her şeyimiz tam olsun diye beklemeyin.
• Maddiyata önem vermeyin. Sorumluluk
duygusu olan, dürüst ve çalışkan insanlar eninde
sonunda istediklere şeylere sahip olurlar.
söyleşi
23
Merve Gül Olgun
Mustafa Ceceli
“İslam’ı anlamadan yaşamanın mümkün olamayacağını
düşünüyorum. O yüzden kaynakları çok iyi
değerlendirmemiz gerekiyor.”
2 Kasım 1980’de
Ankara’da dünyaya
gelen Mustafa
Ceceli’nin müzi e
olan ilgisi çok küçük
ya larda ba lamı …
Onun müzi e
olan yatkınlı ını
fark eden ailesi ve
ö retmenlerinin
deste iyle henüz
okul yıllarında
amatör olarak
ba layan bu
çalı malar,
Ceceli’nin e itim
hayatı boyunca
devam etmi …
Bugün ba arılı
müzik çalı maları,
içten yorumlarıyla
dinlemekten keyif
aldı ımız arkılara
imza atan sanatçı
Mustafa Ceceli ile
Diyanet Aile
Dergisi okuyucularımız için
güzel bir söyle i
gerçekle tirdik…
B
ize biraz kendinizden bahseder misiniz? Ekranlarda izlediğimizden farklı olarak Mustafa Ceceli nasıl biridir?
Aslında ekranlarda gördüğünüz gibi biriyim. Müzik çalışmaları
yoğun olarak devam ediyor, bununla beraber aileme zaman
ayırmaya çalışıyorum. Ayrıca kalan tüm vaktimde de İslam’ı,
insanlığı anlamak, kendimi tanımak, hakikati hissetmek ve bu konuda kendimi geliştirmek için çalışmalar yapıyorum.
Türkiye’nin en popüler aranjör ve ses sanatçılarından birisiniz. Sizce
kaydettiğiniz başarının temel kaynağı nedir, bunu nasıl açıklarsınız?
Takdir Allah’tan, öncelikle bunu söyleyeyim. Sonuçta hepimiz
elimizden gelenin en iyisini yapmak için yola çıkarız ki bu zaten
bir beşer için üst sınırdır; elinden gelenin en iyisini yapabilmek.
O noktada da artık takdir bu yönde gelişti. En önemlisi şudur; sizi
ulaşmak istediğiniz hedefe götürecek anahtar kelime samimiyettir.
Sadece samimiyetle yaklaşanlar gerçeğe erebilirler.
söyleşi
24
Nasıl bir aile ortamında büyüdünüz,
çocukluğunuza dair unutamadığınız bir anıyı
bizimle paylaşır mısınız?
Çok şükür huzurlu bir ortamda büyüdüm. Ailemiz kendi halinde, değerlerine bağlı, özgürlükçü
bir aileydi. Kesinlikle bizlere karar alma konusunda herhangi bir zorlama uygulamamışlardır. Aksine hep çok sevdirici olmuşlardır. Hem millî
değerlere karşı, hem de dinî değerlere karşı yapıcı
davranmışlardır. Kesinlikle korkutarak değil tam
tersine yumuşak bir şekilde yaklaşmışlardır. Ben
mesela çok küçük yaşlarda ayetleri ezberlerken
annem bana bir tespih verdi “Oğlum dedi, Fatiha
suresini ezberleyeceksen Elhamdülillahi Rab-
bil Âlemini 99 defa söyle, sonra diğer ayetleri
de aynı şekilde 99 kere okuyarak tamamını ezberlersin.” Bu şekilde ezberleyerek kısa sureleri
öğrendim ve gerçekten çok da severdim onları
ezberlemeyi. Ezberledikten sonra koşa koşa içeri
gelir, onları okurdum. Gerçekten çok keyifli ve
güzel anılardı. Hatta okulda arkadaşlarımızla kim
Ayetel Kürsiyi ezbere okuyacak diye yarışmalar
yapardık.
“Duygusal, romantik” kelimeleri sizinle
özdeşleşmiş görünüyor, memnun musunuz
peki bu algıdan?
Romantik şarkılarla ilgili etiket üzerimizdedir,
doğrudur, çünkü benim ilk çıktığım eser “Unutamam” şarkısıydı. Çok romantik bir şarkıydı
bu. Sonrasında da yine Limon Çiçekleri, Dön,
Hastalıkta Sağlıkta gibi şarkılar seslendirdim, yine
bu albümde de Es, Sevgilim, Aman, Dünyanın
Bütün Sabahları gibi romantik şarkılarımız mevcut. Dolayısıyla ben bu şarkıları seslendirmeyi de
seviyorum. Ancak şarkı söylemek hayatın kendisi gibidir, yani hareketi vardır, durağanlığı vardır,
bazen hafif yorgunluğu vardır, tüm bunları içinde
barındırmasına rağmen bunlarla sınırlı değildir.
Evlilikte huzur kavramı size neyi
çağrıştırıyor? Mutlu bir aile yapısının
olmazsa olmazı diyebileceğiniz öğeler neler
olabilir?
Mutlu bir aile olabilmesi için öncelikle eşinize
saygı duymanız ve anlayış göstermeniz gerekir bence. Onun da kendine ait özellikleri ve
dünyası olduğunu her zaman fark etmek ve
hatırlamak... Genellikle çift diyoruz evlenen insanlara. Aslında çift değil; sevip evlenen iki insan
tek olur. Ancak neyi sevdiğinizi fark ederseniz siz
tek olursunuz. Karşınızdakini Allah sevgisinin bir
tezahürü olarak görebiliyorsanız, işte o zaman siz
gerçekten tek olmuş ve bir sevgiyi yaşıyor hâle
gelirsiniz. Eşimizin üzerinde hegemonya kurmaya çalışıyorsak yaptığımız şey beğenmekten
öteye gitmez.
Dinî değerlerine bağlı bir sanatçı olmanızla
ilgili nasıl tepkiler alıyorsunuz?
için desteğini hissetmişimdir. Zaten bana ilk
Çok olumlu tepkiler alıyorum. Burada şunu belirtmek isterim, bir kere insanlar şu soru etrafında
tıkanmış durumda: “Ben niye yaşıyorum dünyada? Ben neden geldim? Yaratılma sebebim nedir?
Allah nedir? Resulü nedir? Bu tarz temel soruların
çoğunun cevabını aslında kişiler bulamıyor. Bu
cevabın yalnızca İslam’da olduğunu biliyoruz, ancak çoğu zaman sorgulamadan öteye gidemiyoruz.
Kur’an, 14 asır önce vahyolunan bir mucize olarak
sonsuzluğa devam etmekte. O öyle büyük bir mucize ki bugün bilim dünyasının açıkladığı şeyleri
Efendimiz bin dört yüz sene evvel izah etmiş. O
zaman kendisinin bahsettiği konular bugünün
pozitif bilimleriyle hepimizin anlayabileceği bir
duruma gelmiş. İslam’ı anlamadan yaşamanın
mümkün olamayacağını düşünüyorum. O yüzden kaynakları çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Hayatımızı düzenlemek için bundan daha
muhteşem ve kusursuz kaynak olamaz. İnşallah
hepimiz Resulüllahı hakkıyla değerlendirebilen
ve onun ifadelerini dosdoğru bir şekilde anlayabilenlerden oluruz.
Daha sonra farklı branşlarda eğitimler aldım, önce
Gündelik hayatınızda ettiğiniz özel bir
duanız var mıdır?
Gün içerisinde sık sık dua ederim. Bunu yapmamın
sebebi de Kur’an’daki ‘Dua edin; icabet edeyim’
ayetidir. Burada yine “Dua müminin silahıdır” hadisini de unutmamak lazım. Benim gün içerisinde
özellikle okuduğum Kur’an ayetlerinden oluşan
dualar, Efendimize salâvatlar vardır. Bununla beraber yine sıklıkla okuduğum “sübbûhun kuddûsün ve rabbu’l melâiketi ve’r-rûh” duası vardır.
Yine İnşirah suresinin başındaki ayeti, Fetih suresinin başındaki ayeti okurum. Esma’ül Hüsna’dan
mücib, fettah, vedud gibi isimleri tekrar ederim.
enstrümanı alan da babamdır, bana bir org almıştı.
veteriner hekimliği okudum. Oradaki eğitimimi
tamamlamadım, işletme fakültesine geçtim, oradan mezun oldum. Bunu yaparken zaten kafama
koyduğum şey müzik, müziğin yöneticiliği ve
işletme konuları olduğu için buna uygun dersler
de aldım.
Yeni albüm çalışmalarınız nasıl gidiyor, yakın
zamanda hayranlarınızı müzikal anlamda ne
gibi sürprizler bekliyor?
2014 yılında yeni bir albüm yapıyoruz, üçüncü solo
albümümüz yolda. Şu sıralar repertuar çalışmaları
hızlandı. Şarkılar dinliyoruz, seslendiriyoruz. Yine
çok keyifli şarkıların olacağı, mevcut dinlediğiniz
müzikal tarzı çok uzağa atmadan bir önceki albümün daha gelişmiş hâlini yapacağız. İnşallah sizlere yine çok güzel şarkılar sunacağız.
Peki, son olarak Mustafa Ceceli Diyanet Aile
Dergisi okuyucuları için nasıl bir mesaj
vermek ister?
Lütfen İslam’ı kendiniz için dosdoğru bir şekilde
öğrenin, Kur’an’da defalarca geçen “namazı dosdoğru kılın” ayeti elbette ki namazı günde beş defa
doğru bir şekilde eda etmeyi belirtir. Dosdoğru bir
şekilde yönelmek yani Efendimizin aydınlattığı
yolda yürümek ve bu yoldan başka bir yere sapmamak… Sizi sağa sola çekiştirenler olsa da o
yolda yani hidayet, nimet verdiklerinin yolunda gidin. Çünkü zaten yol tektir. İslam’ın içinde
parçalanma, bölünme, yollara ayrılma gibi bu tip
şeylerin olmadığını zaten okuyanlar, araştıranlar
Ve müzik… Küçüklükten bu yana müzik,
hayatınızın bir parçası mıydı? Aileniz bu
kararınızı nasıl karşıladı?
bilecektir. Diyanet Aile Dergisi okurlarına, bu çok
Olumlu şekilde karşıladılar. Onların her zaman
teşekkür ediyorum. İnşallah tekrardan nasip olur.
keyifli röportajı yapmamıza vesile olan herkese
serbest kürsü
Gençlere Sorduk...
26
Egitimden beklentileriniz nelerdir?
Nurbanu Demir
Zeynep Aydın (23-Çalışıyor-Edebiyat)
Ben çalışıyorum aynı zamanda, açık öğretim
üniversiteye sonra yazıldım. Çünkü buradaki işimin
ileriye yönelik olmadığını biliyorum ve belli bir alanda
uzmanlaşıp kimsenin emri altında olmadan çalışmak
istiyorum. Bu ancak o alanın eğitimini alarak olur.
Atalay Aş
a
(22- Bilgis
a
0-Tarih)
eniz (2
Mehmet D
ya
tilerim
bazı beklen
n
a
tt
a
y
a
h
re
için eğitim
Kendime gö
layabilmem
ğ
a
s
rı
la
n
u
tin ne
var. B
şlıca beklen
a
b
a
m
A
.
ir
k
ndardına
almam gere
bir hayat sta
lli
e
b
i
n
e
b
terim.
derseniz
ulaştırsın is
Esin Gali
poğlu
(21-Malze
me Mühe
ndis
Ç
ok yalın b
liği)
ir beklenti
m var, gü
kariyer sa
zel bir
hibi olayım
ve kendi p
kendim ka
aramı
zanabiley
im.
r Mühend
Açıkcası b
isliği)
enim eğitim
den bekle
diploma a
ntim
lmak. Çün
kü elinizd
olmadan
e
b
ir diploma
insanlar y
aptığınız
olduğunu
işin nitelik
düşünüyo
siz
r.
t)
a (22-İktisa
v
Nigar Jafaro
gibi kariyer
nda herkes
lı
s
a
e
d
n
e
B
orum.
ğitim görüy
e
in
iç
k
a
lm
sahibi o
i hayata da
ers değil biz
d
e
c
e
d
a
s
üyorum.
Eğitimin
tiğini düşün
k
re
e
g
ı
s
a
hazırlam
zandırmalı.
i idealler ka
n
e
y
r
le
ir
k
fi
Yeni
Uzmanına Sorduk...
İnsan ruhuna en iyi gelen şey öğrenmektir.
İnsan yeni bir şeyler öğrendikçe mutlu olur. Diğer
tüm canlılardan ayrılan tarafımız hayatımızda
lazım olacak pek çok şeyi öğrenerek elde ediyor
oluşumuzdur. Eğitim de merak duygumuza karşılık
gelen ve bize ihtiyacımız olan bilgiyi sistemli bir
şeklide vermenin yeridir. Eğitim ailede başlayan
ve yaşam boyu sürmesi gereken bir süreçtir. Bu
nedenle eğitimin hayatla iç içe olması, ihtiyaç
Nazlı Özburun
[email protected]
Uzm. Sosyolog/ Aile Terapisti
duyduğumuz şeylere yönelik olması gerekir.
Eğitimden en büyük beklenti insan olan tarafımızı geliştirmesi olmalıdır. Ayrıca ikinci en önemli amaç geleceğe ilişkin yaşamsal ihtiyaçların
karşılanmasında genci yeteneklerine en uygun
mesleğe hazırlayabilmesidir.
Bugün eğitimin anaokulundan başlayarak lisansa ve yüksek lisansa kadar uzayan bir süreci
içerdiğini söyleyebiliriz. İnsan ömrünün neredeyse
Anne-Babalara Sorduk...
Çocu unuzun e itiminden
beklentileriniz nelerdir?
7)
Arzu Soy (4
ıra
menin yanıs
n
re
ğ
ö
r
le
y
ir şe
. Eğitim
Çocuğum b
bakabilmeli
n
e
d
re
e
c
n
i en
lı bir pe
ler edinmes
e
c
n
hayata fark
ü
ş
ü
d
i
nca yen
niş bir
hayatı boyu
. Hayata ge
im
ir
il
b
e
iy
d
eli.
ntim
ayı öğrenm
m
k
büyük bekle
a
b
n
e
d
e
çerçev
Gülcan A
Ali Sergi (51)
entim sadece
itiminden bekl
eğ
un
um
uğ
rarlı
Çoc
memleketine ya
up
uy
ok
l,
ği
de
kendi için
için o işin
r yapabilmesi
olması. İyi işle
ı gerekir.
eğitimini almas
ltunba
ş (37)
Çocuğum
un eğitimin
den tek b
kendi hay
eklentim
allerini ge
rç
ekleştireb
Onu mutlu
ilmesi.
eden şeyle
r üzerinde
bilgilen
mesi.
Elif Özdemir
Eser Doğan (39)
atını
Güzel bir iş bulabilmesi ve hay
için
rahat bir şekilde geçirebilmesi
yor.
eki
okuması, eğitim görmesi ger
yarısı eğitim kurumlarında geçmektedir. Ama bazen sonuçlara bakıldığında harcanan emekle
örtüşmeyen durumlarla karşılaşılabiliyor. Sadece
zaman geçirmek veya diploma sahibi olmak veya
yüzeysel de olsa bir meslek edinmek gibi amaçlarla yola çıkmak genellikle hüsranla sonuçlanabilir. İş hayatında işi yapan ne diplomadır ne
de unvanlar. Sadece o işin gerektirdiği beceri ve
bilgiye sahipseniz o işi yapabilir ve sürdürebilirsiniz.
Eğitimden beklentiler belirlenirken verilen
eğitimin gencin zeka yetenek ilgi gibi özellikleriyle uyumlu olmasına dikkat edilmelidir. Uygun
(48)
Beklentim kızı
m için ilerde eş
inin eline
bakmaması, oğ
lum içinse bir
mesleğin
erbabı olması.
Bunların yolu
eğitimden geçi
yor.
yönlendirmeler yapılmalı, en iyi eğitimi veren kurumlar araştırılmalı ve gencin gerekli motivasyona sahip olup olmadığı aile tarafından uygun bir
mesafeden takip edilmelidir.
Eğitim hem gençler hem de aileler olarak en
fazla yatırım yapılan, en fazla umut bağlanan
alanlardan birisi olmasına rağmen aileler olarak
en çok hayal kırıklığı yaşadığımız alanlardan birisi olmaya da devam ediyor. Bunu önlemek için
eğitimden beklentilerimizi bireysel ve toplumsal
anlamda yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini
düşünüyorum.
gurbetten
notlar
28
Ayten Kılıçarslan Pedagog
lmanya’ya ve diğer
Batı Avrupa ülkelerine
Türkiye’den işçi göçü
denilince genellikle zihinlerde canlanan resim, eşlerini ve çocuklarını memleketinde bırakarak gurbete çıkan genç erkeklerin ellerinde tahta bavullarla bilmedikleri bir ülkeye
gidişi şeklindedir. Hâlbuki gerçek tam da böyle
değildir. Almanya ve Türkiye arasında 1961’de
işgücü anlaşması imzalanmadan bir yıl önce
Almanya’da 173 Türk kadını yaşamakta idi.
1973 yılı sonuna kadar ise Türkiye’den 136.791
Türk kadını Almanya’ya gönderilmişti. (Ayten
Kılıçarslan„ Göç Sürecinde Almanya’da Türk Kadınları, s.
38, Türkevi Yayınları 2012.) Bu kadınlar, annelerimiz
-ki benim annem de eşinden önce Almanya’ya
gelen işçi kadınlardandır- sadece yeni tanıdıkları
Avrupa ülkelerine ve iş hayatına adapte olmakla
kalmamış, bir de Türkiye’de bıraktıkları aile fertlerinin ve toplumun baskısıyla da baş etmek durumunda olmuşlardır.
Bir de erkek işçilerin geride bıraktıkları ya da
sonradan yuva kurduğu hâlde “gurbete götüremedikleri gelinler, babasız büyüyen çocukların
yaşadıkları kişisel dramlar” vardır ki, zaman
zaman Yeşilçam filmlerine de konu olan bu
dramlar, çok fazla gerçeği yansıtmaz. Kadınlar
hem bu filmlerde, hem de dönemin Türkiye
medyasında aynı zamanda birer namus “problemi” olarak lanse edilmiştir. Yayılan bu imaj,
ailelerin birleşmesinin önündeki korkuların ve
engellerin sebeplerinden birisidir. Avrupa’da
yaşayan, Avrupa’da doğan özellikle ikinci nesilde ayrılıklara, akrabalar yanında büyüme
ve parçalanmış aile hikâyelerine oldukça sık
rastlanır.
Parçalanmış aile, boşanma veya ayrı yaşama
nedeniyle uzun süre veya süresiz olarak bir arada
yaşamayan aile şeklinde anlaşılmaktadır ki buna
“Almanya Türkleri” açısından bakıldığında ortaya
ürkütücü bir tablo çıkacaktır. Parçalanmış ailenin
yan etkileri, sadece o dönemi değil, kişinin daha
sonraki hayatında da uzun süre olumlu/olumsuz
etkileri devam eden süreçleri içine alır. Birinci
ve ikinci nesil Türk kadınları üzerinde yaptığım
araştırmalarda, her iki nesilden kadınların büyük
bir bölümünün, belli aralıklarla diğer aile fertlerinden ayrı yaşadıkları ve yeniden hayatı kucaklayarak farklı durum ve çevrelere adapte olmak
zorunda kaldıkları ortaya çıkmaktadır. Avrupa’ya
göç sürecinde boşanma ve ayrılma dışında
birden fazla parçalanmış aile modelleri ile karşı
karşıya kalabilmekteyiz. Her bir ferdin ve her bir
ailenin ayrı birer hikâyesi olduğunu unutmadan
bu örneklerin bir kısmını sıralayalım:
• Eşini Türkiye’den getir(e)meyen (aile büyükleri
izin vermediği veya kendisi mevcut söylentiler
ve sosyal baskıdan dolayı, ya da nasılsa kısa süre
sonra döneceği var sayımıyla), bir müddet sonra
“imam nikâhı”na sığınarak (il)legal çok eşlilik
yaşayan erkekler,
• Eşinin yanına gidemediği için uzun yıllar
eşini kayınvalidesinin/kayınpederinin yanında
bekleyen ve çocuklarını Türkiye’de büyüten, bir
müddet sonra çocuklarıyla veya çocuklarının bir
kısmıyla Almanya’ya gelen kadınlar,
• Almanya’da doğan ve hristiyanlaşma
korkusuyla, tasarruf amacıyla veya imkânlar
bilinmediği için anaokuluna gönderilmek
yerine Türkiye’de yaşayan akrabalarının
yanına gönderilen çocuklar,
Kadınların tek başına komşuya
gitmesine alışık olmayan Anadolu insanının
o yıllarda kadınların başka bir ülkeye göç
etmesine razı olması, başka sancıların da
sebebi olmuştur.
• Okul çağına girince ya da ilkokulun
ortasında hemen geri dönülemeyeceği
anlaşıldığı için Türkiye’ye gönderilen, hasretine dayanılamayıp ya da vize sorunu nedeniyle 16 yaşını bitirmeden geri getirilen çocuklar,
• Çocukların okul hayatını organize etmesi ve yanında kalması için çocuklarıyla birlikte Türkiye’ye
dönen ve iki ülke arasında gidip gelen anneler,
• Çocuklarının biri veya birkaçını gönderip, biri veya birkaçını yanında tutarak daha sonra çocukları
arasında ayrımcılık yapmakla suçlanan anne babalar...
Bu ve benzer türleri ile parçalanmış aileler, birçok psikolojik sorunla karşılaşmışlardır. En büyük sorun aile fertlerinin birbirini eşit ölçüde kabullenememesi ve birbirine eşit düzeyde bağlılık
duygularıyla bağlanamaması sorunudur. Özellikle kendisinin yeterince sevilmediği,
kendisine değer verilmediği duygusuyla büyüyen çocuklar daha sonraki
yaşantılarında iletişim kuramama, güven duyamama, duygusal
bağ kurmaktan korkma gibi sorunlarını yenmekte zorlanmış, çocuklarıyla yaşadıkları sorunları aile
ortamında büyümemiş ve bazı refleksleri öğrenememiş
olmaya bağlamışlardır. Bu ve benzeri göç endeksli
aile parçalanmasından kaynaklanan sorunlar, yer yer
farklı imkân ve dönemlerde uzmanlarla veya çevreleriyle paylaşılmaktadır. Özellikle aile eğitim seminerlerinde
karşılaşılan sorulardan birkaçı bu şekildedir.
Ancak bu durumun sadece bir sorun olarak görülemeyeceğini
ve kişilerin yeni sosyal çevrelere uyum sağlama konusundaki
becerilerini olumlu etkileyen bir faktör olduğunu da unutmamak gerekir. Özellikle aileyi bir arada tutma vazifesinin kadına
yüklendiği kültürümüzde kadınların, bu konuda ayrı bir bilinç ve
kabiliyet geliştirdiğini de itiraf etmemiz gerekir. Ailenin bir arada
tutulması ve çocuğun eğitim de dâhil her türlü bedenî ve ruhi
gelişiminin sağlanması konusunda yegâne sorumlu kılınan ve
vaziyetten vazife çıkarması beklenen kadın, bu durumda anne,
eğer çocuğu için Türkiye’de kalıyorsa o çevreye, Almanya’da
kalıyorsa o çevreye uyum sağlama ve o çevreye göre çocuğun
eğitimini ve gelişimini sağlama telaşına düşmekte ve bunda
da dil vb. sorunlarına rağmen daha başarılı olabilmektedir.
Bu yazımızda çocuğun okul hayatıyla ilgilenmek, arkadaş
çevresinin sağlıklı oluşmasını gözlemlemek, aile içi ilişkileri
yönetmek gibi konuların özellikle kadınların omuzlarına
yüklendiğini sadece tespit etmiş olalım. Burada, Almanyalı
Müslüman Türk toplumu olarak karşımıza çıkan yeni
görevlerimizin neler olması gerektiğini ve ailenin bir bütün olduğu unutulmadan anne babalara ne gibi görev ve
sorumluluklar düştüğünü, gelecek yazılarımıza bırakalım.
evimiz
30
Merve Gül Olgun
Buzdolabının
“Sımsıcak”
Dünyasına Ho geldiniz!
E
vimiz kö esinde bu ay, hatırı sayılır
hükümranlı ı ile yalnız mutfaklarımızda
de il gönüllerimizde de taht kurmu
“heybetli bir sultandan” söz açalım istiyoruz!
Evet, yanlı duymadınız “heybetli sultanlar”
diyoruz buzdolaplarımız için... Hem nasıl
olmasın ki; eve giren gıda stoklarının ona
selam vermeden veya huzurlu raflarında
dinlenmeden bo azımızdan geçti i nerede
görülmü canım! Ancak bakmayın siz yine de
onların hacimce geni , devasa boyutlarına…
Bir dilleri olsa da dökebilse içini ke ke bizlere…
Bakın o zaman neler anlatacaktır bize. Onların
heybetli duru ları asaletlerinden ileri gelir ki;
kimi zaman babacan tavırlarıyla gönüllerimizi
kazanmaya çalı an bir baba, kimi zaman yufka
yürekli, efkatli, anaç bir ana oluverirler…
Aslında buzdolaplarıyla tanı ma hikâyemiz,
etrafımızda olup bitenleri az çok kavrayabildi imiz andan itibaren ba lar... Zira çocukluk ça larımıza denk gelen dönemlerde
hemen hepimiz, annemizin temizlik yapmak
amacıyla bo alttı ı buzdolabına, saklambaç
için en uygun yeri buldu umuzu dü ünerek
–heyecanla- saklanmı ızdır… Ve yine birço umuz, buzdolabının içerisinde yanan
aydınlatmanın kapak kapalıyken de yanıp
yanmadı ına dair amansız bir meraka tutulmu ;
bunu buzdolabı kapa ını hafifçe aralayarak
ço u kez ke ifler yoluyla ö renmeye yönelik ilk
adımlarımızı atmı ızdır… Elde edece imiz bu
mühim ke if (!), bizler için en az buzdolabının
icadı kadar önem ta ımaz mıydı siz söyleyin.
Bana buzdolabını göster sana “kim” olduunu söyleyeyim!
Mutfa a girer girmez, malumunuz ilk i olarak buzdolaplarımıza ko arız… Zira kapa ı
açınca kar ıla tı ımız manzaranın o anki
ruh halimize nasıl tesir edebilece ini gayet
iyi bilir, bizler de ona göre hareket ederiz...
Raflar arasında ne var ne yok gibilerinden
birtakım çözümlemelerde bulunurken, yemek
veya pi irmek istedi imiz gıdalara öyle
bir göz gezdirir, kısacası umdu umuz ey
her ne ise onu bulmaya çalı ırız. Tam da
görmek istedi imiz gibi lezzetli manzaralara
ula abilmek, üphesiz öncesinde rafların tertip
ve düzenini, genel itibariyle de titiz çalı mayı
gerekli kılar ki; bunu da buzdolaplarımıza ve
kendimize olan saygının apaçık bir göstergesi
sayabiliriz.
Geçti imiz aylarda yapılan sosyal bir ara tırmada “onsuz” ya amı, kutuplar haricinde
dünyanın neresinde olursak olalım dü ünemeyece imiz buzdolaplarının iç düzenleri ile
sahip olunan ki ilik özelliklerinin, do ru orantılı
oldu u sonucuna varılmı ... Bu da demek
oluyor ki; günlük ko u turmalarımız esnasında
ekillenen de i ken ruh hallerimiz ve ya am
tarzlarımız, buzdolaplarımızın da ınıklık ve
düzenlili i noktasında bizlere fikir vermekte;
yani bizler belli etmesek bile uzaktan uza a
sessizce bizi anlatmakta…
Onu düzene koymak bile sanatçı titizli i
gerektiriyor…
Hemen herkesin buzdolaplarının iç düzenini
sa larken pratikte uyguladı ı yöntemler vardır… Bu öylesine önem arz eden bir yerle im
düzenidir ki, do ru yerle imin sa ladı ı inanılmaz kolaylıkları ve aksine geli igüzel buzdolabı
istiflerinin yol açtı ı olumsuzlukları saymakla
bitiremeyiz.
Marketten getirdi iniz herhangi bir gıda poetini oldu u gibi buzdolabına bıraktı ınızı
bir dü ünsenize... htiyacınız olan bu ürünün
kullanım sırası gelene kadar ziyan olma ihtimali
yüzde doksanlara yakındır; ha bir de bu gıdanın
ye il yapraklı bir sebze oldu unu var sayacak
olursak, kullanaca ınız vakte kadar i ler daha
vahim sonuçlara ula abilir. imdi düzenli
yerle imle ilgili alınması gereken tedbirleri
maddeler halinde sıralayalım:
Gıdaların Buzdolabına Do ru Yerle tirilmesi
Niçin Bu Kadar Önemli?
• Buzdolaplarımızdan en yüksek verimi elde
etmek ve so utma özelli inin tam olarak
kullanılmasını istiyorsak ürün yerle imini daha
dikkatli yapmamız gerekir.
• Uygun raf yerle imi yiyeceklerimizin ömrünü
uzatır, aradı ımız gıdayı çabucak bulabilmemizi
kolayla tırır.
• Yaprakları ve vitaminleri taptaze vaziyetteyken
eve getirdi imiz sebze ve meyvelerimizin tüketebilece imiz miktarlarda stok yapmadan
alınması ve nemden uzak kalmasını sa la-
evimiz
32
yacak tedbirlerin alınması istemeden de olsa
yapaca ımız israfın önüne geçebilecektir.
• Raflar arasındaki sıcaklık farklarına dikkat
ederek ürün yerle imi yapılması önemlidir.
Bakteri üremesine neden olabilecek, çabuk
bozulma potansiyeline sahip ürünleri buzlu a
en yakın raftan ba lamak üzere sıralamak
gerekir.
So ukkanlı Bakterilerin Merkez Kampusu
“Buzdolabı Rafları”
Hemen hepimizin hayalidir, dolap kapa ını
aralayınca görmek istedi i bir tencere dolusu “zeytinya lı yaprak sarması” ya da nefis
“meyveli bir ya pasta”… Peki ya görmek
istemediklerimiz? Buzdolaplarımızın içinde
en sevdi imiz yiyeceklerle birlikte ya ayan
ve düzenli raf temizli inin yapılmaması durumunda önüne geçemeyece imiz bakterilerden söz ediyoruz. Bu sebeple özellikle
çi et, tavuk, balık türü
hayvansal gıdaların
gerekmedikçe raflarda
muhafaza edilmemesi, yerle tirece imiz
yumurtaların kendi kolisi
içinde kapalı tutulması
alabilece imiz temel
tedbirlerden yalnız birkaç
tanesi... Yine arta kalan
yemeklerin a zı kapalı
cam kaplarda korunması,
meyve ve sebzelerin
nemli ortamlardan uzak
tutularak po etlerinden
çıkartılması da oldukça
hayati önlemler...
Cam Konserve
i elerinden Derin
Donduruculara Kes(k)in
Dönü
Hızla geli en yeni nesil
buzdolabı teknolojileri,
dokunmatik cam kapı elektroni inden, çocuk
kilitlerine, hafıza fonksiyonlu, arj edebilir
donanımlara varıncaya kadar birçok özelli i
ile oldukça akıllı cihazlar oldu unu her gün bir
kez daha gösteriyor… Tüm bu geli mi özelliklerinin yanında buzdolaplarının hanımlara
sa ladı ı üphesiz en büyük kolaylık, besinleri
ilk günkü tazeli inde saklayabilmesi… Zira
müstakil dondurucuların ehirlerden kırsal
bölgelere kadar yaygın kullanılmadı ı be -on
yıl öncesine kadar, yapılan kı hazırlıklarının
büyük ço unlu unu konserve hazırlıkları
olu tururdu... Hamarat ellerin marifetiyle hayat
bulan kı a özel bu hazırlıkların, günümüz
mutfaklarında ekil de i tirerek, derin kuyu
donduruculara “hapse diliverdi ini” söyleyebiliriz zira ansızın ya ayabilece imiz elektrik
kesintileri, yiyeceklerimizin sa lı ı için korkulu
bir rüya haline dönü ebilmekte... Sonuç
olarak bizler teknolojinin imkânları sayesinde,
gıdaları ilk günkü tazeli iyle tüketebiliyor olsak
da -zahmeti bir yana- konu
kom u hep birlikte büyük
ocaklarda pi irdi imiz kı a
özel hazırlıkların tadını da
pek alamıyoruz ne dersiniz.
Geçti imiz aylarda
yapılan sosyal bir
ara tırmada“onsuz”
ya amı, kutuplar
haricinde dünyanın
neresinde
olursak olalım
dü ünemeyece imiz
buzdolaplarının iç
düzenleri ile sahip
olunan ki ilik
özelliklerinin, do ru
orantılı oldu u
sonucuna varılmı ...
hayatın içinden
33
Esra (Serdaroğlu) Aydınbaş
Sanatçı
Mehmet Tahir kiler
İle Tiyatro Sahnesinde Aile ve Çocuklar Üzerine İçten Bir Söyleşi
Tiyatro eğitimi çocuklarımızın yeteneklerini keşfetmesini sağlayarak
sosyal manada gelişimleriyle, hayata özgüvenle tutunabilmelerini
sağlamaktadır.
S
on yıllarda Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre’nin hayatlarını sahneye
taşıyarak, onların öğretileriyle ruhumuzu beslediniz. Bu anlamda, çocuklarımız
için doğru şahsiyet örnekleri sunmak amacıyla tiyatro bir araç olarak kullanılabilir
mi?
Tiyatro sahnesinin dokusu insan merkezli
olduğu için, sergileyeceğimiz oyunlarda
insana, insanı, insanca anlattığımız zaman
sahnedeki alın terinin kokusu dahi seyircinin
yüreğine kazınır ve gönlünü doyurur. Fakat
bu hassasiyeti, televizyona ve internete baktığımızda göremiyoruz. Çünkü televizyonun
ve internetin çocuklarımız üzerinde birinci
önceliği çocukların gönülleri değil gözleridir. O
yüzden değil midir ki bizler ekranların janjanlı
hediyelerine aldanıp mahremiyet çizgilerimizi
hayatın içinden
34
yerle yeksan ettiğimizi fark edemiyoruz ve fark
ettiğimiz zaman pişmanlığın verdiği ıstırapla
kanadı yaralanmış bir kuş gibi yüreğimizin
sesini dinleyip yollara düşüyoruz ve bakar körler
kervanında tıngır mıngır yol alıyoruz.
Mehmet Han ve İstanbul’un Fethi ile Çanakkale
Savaşı’nın işleneceği Tarih Dede oyunu ve
GDO’lu ürünlerin, hormonlu yiyeceklerinin
zararlarının anlatıldığı Karagöz’ün Bahçesi adlı
iki yeni oyunu çocuklarımızın seyrine sunuyoruz.
Mahremiyet çizgisi aile kurumumuzun şimdilerde en belirginleştirmesi gereken sınır
belki de. Çocuklarımız için televizyona güçlü
alternatifler bulmak adına tiyatroyu nasıl
daha aktif kullanabiliriz?
Seyirci koltuklarından biraz sahneye çıksak
ve oyunun içine girsek, tiyatro eğitimi
çocuklarımıza ne kazandırır?
Tiyatro eğitimi çocuklarımızın yeteneklerini
keşfetmesini sağlayarak sosyal manada gelişimleriyle, hayata özgüvenle tutunabilmelerini
sağlamaktadır.
Anne ve babalar olarak öncelikle çocuklarımızı
acilen tiyatro ile tanıştırmamız gerekiyor. Sonrasında ise biz tiyatroyla uğraşanlar, çocuklarımıza tiyatroyu sevdirebilmek
için oyunlarımızda sahte kah- Evimizin hayat sahnesinde çocuklarımıza
ramanlar seçmek yerine ger- ba rolü vermeyi kabul ettiysek, bir yönetmen
çek kahramanlarımıza öncelik olarak onların sa lıklı ve ba arılı bir ekilde
tanıyarak çocuklarımıza tiyatro rol almalarını sa lamalıyız. Bunun için de hem
sevgisini aşılamalıyız. Televiz- oyunu hem de çocu umuzun rol alaca ı rejiyi
yonlar Süpermen, Sünger Bob
çok iyi kurgulamalıyız.
gibi karakterler aracılığıyla, Batı kültürünü hemen her gün
ekranlarda çocuklarımıza aşılıyor ve ne yazık ki Drama eğitimi çocuklarımızın yeteneği varsa
tiyatroyla uğraşan paragöz yönetmenler kolay tiyatronun ön hazırlığı mahiyetindedir, yeteneği
yoldan para kazanmak adına bu kahramanları yoksa da gelişimlerine çok büyük katkı sunar.
tiyatrolarında baş tacı yapıyorlar. Velilere düşen
Anne babalara, çocuklarının ilgi ve yetevazife ise çocuklarının seyretmelerine izin verdikneklerini köreltmemeleri bilakis onların
leri kanallar gibi tiyatro oyunlarını iyi seçmeleri.
ufuklarını açmaları için ne tavsiye edersiniz?
Bu karakterlere alternatif olarak kendi
Çocuklarımızın gelişiminde yetenek elbette
kültürümüzden örnek şahsiyetlerin hayatönemli
bir unsur amma velakin okul ve ev
larına dair çocuk dilinde hazırlanmış tiyatro
bağlantısı arasında sıkışan çocuklarımızla biraz
eserlerine neden pek rastlayamıyoruz?
daha fazla vakit geçirerek onların ilgi alanlarını
Tiyatro yazarlığı konusunda ülkemizde maalesef takip etmeliyiz. Çocuklarımıza sınavlarda
çok büyük bir açık var. Devlet tiyatrosu bu uygulanan yarış atı muamelesinin aynısını
konuda bir hayli yol almasına rağmen onların yetenekleri körelmesin anlayışıyla sanatsal kurs
da repertuarlarında kendi kültürümüze ait çocuk arayışına girerek onların yeteneklerini başarıya
oyunları eksiği bulunmaktadır. Çocuk oyunları muhtaç hâle getirmemek lazım. Onların minicik
konusunda yazarlarımızı teşvik etmek için ya- yürekleri çoğu zaman sırf bizleri memnun
rışmalar düzenlememiz gerekiyor.
etmek için gizliden gizliye ne yükler taşıyordur.
Yöneticisi olduğum tiyatronun repertuarında Sırf babasını memnun etmek için saz kursuna
her yıl kendi kültürümüze ait yeni oyunlara giden bir çocuk, sonrasında müzikten nefret
öncelik tanıyorum ve bu yıl da Fatih Sultan eder hâle gelebilir. Sanatsal aktivitelerini onlara
yük hâline getirmeden derslerinden arta kalan
zamanda ki çoğu zaman kalmıyor, işte o kısacık
anlarda daha fazla vakit geçirerek yüreklerinde
biriken sevginin yetenek çeşmesinden aşk ile
gürül gürül akmasını sağlarız.
Bir baba olarak, çocuklarınızı yetiştirirken
nelere öncelik verdiniz? ve bu süreçte samimi
bir özeleştiri yapacak
olursanız -belki hepimizi
kendi içimize yöneltmek
adına baba Mehmet
Tahir’in eksikleri…
Çocukluğumda evde tek
başına oynarken vitrinin içindeki altın yaldızlı
vazoyu kırmıştım ve annemden korktuğum için
suç aletim olan kırık vazoyu
ve parçalarını bahçedeki
erik ağacının altına gömmüştüm. Rahmetli annem vitrindeki vazonun
kaybolduğunu anlayana kadar neden bilmiyorum ama o erik ağacının yanından bile geçemiyordum. Korkularımı ağacın altına gömerek
kurtulacağımı sanmışken bahçeye her çıkışımda
gerçekle yüzleşmekten korkar olmuştum. Hakikatin utancından kaçarken o muhteşem kırmızı
eriklerden mahrum kalmıştım. Yüzlerimize
taktığımız maskelerin gölgesine sığınan yüreklerimiz, korkularımız sayesinde cesaretimiz, gözlerimizin karanlığında kayboluveriyor.
Yaşam mücadelesini çadır tiyatrolarında veren
ve aç kalma korkusuyla hayatta kalmaya çalışan
bir ailede büyüdüğüm için, elimden geldiği
kadar çocuklarımı korkuyla yetiştirmemeye çalışıyorum ama dış görünüş itibarıyla soğuk yapılı
biri olarak gözüktüğüm için çok zor oluyor.
Onlara yaklaşırken sert mizacımdan kurtulmaya
çalışsam da rol yaptığım anlaşılıveriyor. Sahnede
rol yaparken başarılıyım ama gel gelelim hayatta
rol yaparken foyam ortaya çıkıveriyor. Bir baba
olarak diğer babalara önerim sert mizaçlarımızın
dozunu iyi ayarlayalım ve çocuklarımıza onları
sevdiğimizi hissettirelim ama onları çok ama çok
sevdiğimizi söyleyelim. Unutmayalım Kızılderili
bir babaya göre, ‘’İnsan iki ruhludur; içinde bir iyi
köpek bir de kötü köpek kavga eder. Hangisini
daha çok beslersek o kazanır.”
Hayat sahnesinde sergilenen aile oyununda,
“baba”, “anne” ve “çocuk” rollerinin kısaca
tanımını istesek…
Anne ve baba aile oyununda başrol oyuncuları
gibi gözüküyor olsa da aslında o evin mutluluk
vesilesinin tek kaynağı olan çocuklar başrol
oyunculuğunu perde kapanana kadar asla ellerinden bırakmıyorlar. Evimizin hayat sahnesinde çocuklarımıza başrolü vermeyi kabul
ettiysek, bir yönetmen olarak onların sağlıklı ve
başarılı bir şekilde rol almalarını sağlamalıyız.
Bunun için de hem oyunu hem de çocuğumuzun
rol alacağı rejiyi çok iyi kurgulamalıyız.
Bu rejiyi yapabilmek içinse gönül secdemizde
harfe ve sese muhtaç olmadan Allah Teala’nın biz
kullarına seslendiği kelamına kulak vermeliyiz.
İşte o kelamı duyabilecek bir yüreğe sahip olan
bir anne baba o saat itibarıyla hayat sahnesinin
en başarılı yönetmenidir.
hayatın içinden
36
Gülşah Nezaket Maraşlı Yönetmen-Yazar
Reytinge
Kurban Edilen
Tarih Bilinci
G
ünümüzde artık televizyon kurumları
“reyting”, sinema sektörü “gişe” hesaplarıyla hareket ederek ürün verir oldular.
Reytingin ya da gişe endişelerinin yayınlara olan
etkisi, elbette izleyiciler tarafından kaçınılmaz
olarak hissedilmektedir, hem içeriklerde, hem
görsellerde… Reyting ve gişe üzerine konumlanan bu kaygıların ne kadarının haklı yahut ne
kadarının haksız olduğu, daha geniş bir mecrada ele alınabilir; zira bu kaygıların altında,
kurumların varlıklarını sürdürebilmeleri için
“kazanç-maddiyat elde etme zorunluluğu” vardır.
Fakat burada önemli olan, kazanılan maddiyatın
karşılığında reyting-gişe uğruna kaybedilen koca
bir tarih bilincinin olmasıdır, çünkü en fazla tarihî mevzularda kalemler yanlış oynatılmaktadır.
Öncelikle reytingin ve gişe mantığının işleyişine
bakmak gerek. Hangi durumlarda reytingler
yükselir, gişe hasılatı katlanır?
İlk bakışta “seyircinin hoşuna giden, seyirciyi
tam hedeften yakalayan mevzular”ın seyirci
tarafından tutulmasının, çok izleniyor olmasının
karşılığıdır, reyting ve gişe. Ancak bunun da
ötesinde, seyirciyi yakalamak, ilgisini canlı
tutmak ve yayınları izlettirmek aslında tam bir
matematik hesabıdır. Ne yazık ki işte bu matematik
hesapları yapılırken büyük ve gelecekte asla yeri
doldurulamayacak, düzeltilemeyecek hatalar
yapılmaktadır. Bu hataların en fazla etkilediği
alan, tarih konularıdır.
birlikte izlediğimiz Yeşilçam filminde kilisede
dua eden Bizans prensesinin kıyafetini görünce
“O zamanda bizim prenseslerimiz asla böyle giyinmezdi, sanki 2011 Julia Roberts!” diye tepkisini ortaya koymuştu. Müslüman karakterlerde
filmlerimiz de farklı değildir. Bunun da ötesinde
işin asıl tehlikeli tarafı, reyting ve gişe kurallarına
uygun hayal ürünü sahnelerin senaryolara eklenmesidir.
Televizyonda ve elbette sinema sektöründe genel geçer bir kural vardır; seyirci acı çekmekten,
entrikadan, aşklardan, şaşaalı hayatlardan, tuzaklardan, aldatmalardan, cinayetlerden, velhasıl-ı
kelam karmakarışık bir örgüyle hiç nefes almadan
Tarih deyince, televizyonların ve sinema
sektörünün ilk akıllarına gelen, işin “masraf”
tarafıdır, çünkü geçmişi anlatmaya kalktığınızda
dönem filmi yapmış oluyorsunuz,
o dönemi anlatacak dekor ve
in asıl tehlikeli tarafı, reyting ve gi e
kostüm özel olarak hazırlanır,
mekânlar anlattığınız döneme
kurallarına uygun hayal ürünü
uyacak şekilde biçimlendirilir.
sahnelerin senaryolara eklenmesidir.
Hatta senaryo yazımı sıkı bir
ekiple sıkı bir araştırmadan
sonra yapılır. Gerekirse mekânlar, gerçeğine birbirini kovalayan olaylar zincirinden hoşlanır.
uygun olarak yeniden inşa edilir. İşin teknik O hâlde senaryolar buna göre yazılmalıdır, koboyutu da bu tarihî dokuyu verebilecek şekilde nunun ne olduğu önemli değildir, gerçek olaylardan uyarlansa ve hatta olayın içinde yukarıda
konumlandırılmak zorundadır. Ancak…
geçen durumlar olmasa da senaristler olmadık
Bir milletin, devletin varlığının unutulmaması,
hadiseleri, entrikaları, cinayetleri, kıskançlıkları,
millet-devlet olabilmek adına hangi zorlu evaşkları konuya eklemek zorundadırlar, üstelik
relerden geçildiğinin hatırlanması ve sürekli
tadını kaçırtacak derecede sündüre sündüre…
hatırda tutulması, yâd edilmesi için, gelecek nesillere sağlıklı-doğru bilgiler ışığında Özellikle tarihî dizilerde ve filmlerde senaryoların
geçmişlerini anlatmak için son derece önemli bu hatalı mantıkla ilerlediğini görmekteyiz.
olan tarihî olayların filme aktarılması, ne yazık Reyting ve gişe endişesi ile anlatılan tarihî
ki yukarıdaki şartlarda hazırlanmıyor. Bu alanda olayların içine aslı olmayan, hatta o devirde hiç
televizyon dizileri ve sinema filmleri çekilirken gerçekleşmemiş, gerçekleşmesi belki imkânsız
ilk düşülen hata, masraftan kaçmak için mev- olan birtakım sahneler eklenmektedir.
zuyu sınırlı mekânlara sıkıştırmak oluyor.
Bizler, bu hataların ayıklanması için geç kalmış
Mekânların darlığının hissedilmemesi için de
durumdayız. Zira mekân, kostüm, diyalog vs.
pek çoğu gerçekleriyle hiç ilgisi olmayan abartılı
türünden yapılan yanlışlıkları zamanla ayıkkostüm planlamasına gidiliyor, örneğin perde
layabilmeyi başarsak dahi, tarihimizde yer tutan
kumaşından kaftanlar dikiliyor. Veya hanım sulmühim şahsiyetlere yapılan saygısızlıkları asla
tanlar günümüzü aratmayacak şekilde dekolte
geri alamayacağız…
giyiniyor. 2011 senesinde son çıkan kitabımız
için görüştüğümüz St. Antoine Kilisesi Başrahibi,
saadet asrının
hanımları
38
Rukiye Aydoğdu Diyanet İşleri Uzmanı
İKİ HİCRET SAHİBİ
ESMA BİNT
UMEYS
Kalp, imanla tanıştığında bütün korkuları reddediyor ve iman dolu
cesur bir kalp, en çok mümin bir kadına yakışıyordu. İmanının
verdiği cesaretle o, atalarının dinini bırakıp Son Peygamber’in
ilahi çağrısına yüreğini bağlamıştı. Bu yüzdendi kalbiyle inandığını
diliyle söylemekten korkmaması. İşkenceler altında inlerken dahi
yolundan dönmemesi bu yüzdendi. Onun cesareti, Mekke’deki
şirk bataklığının tam ortasında, imanı göğsünde gururla
taşıyabilmesinden belliydi. O, Allah Resûlü’ne inanan bir avuç
kişiden biri olan Esma bint Umeys idi.
N
ebî’nin izinden giden Esma, öğrendi ki
bu yol nice yolculuklara gebeydi. Allah’ın
arzı genişti ve zulümden kurtulmak
için günü geldiğinde terk-i diyar eylemek
gerekebilirdi. Onun için iman, varını yoğunu
ardında bırakıp hiç bilmediği topraklara Allah
için hicret edebilme cesaretini gösterebilmekti.
Bir gün, Esma’nın adımları Peygamber’in işaret
ettiği topraklara yöneldi, çöllerden, denizlerden,
zorlu yollardan geçti. İlkin Habeşistan diyarına
hicret etti. Yoldaşı ve sevgili eşi Cafer b. Ebî
Talib’le birlikte Habeş memleketinde, çok sevdiği
Peygamberinin ve Müslüman kardeşlerinin
yıllarca hasretini çekti.
giden ve durumu olduğu gibi Allah Resûlü’ne
bildiren Esma, Nebî’den, kendisini sevince boğan
şu sözleri işitti: “Bu hususta Ömer bana sizden
daha yakın değildir. Zira o ve arkadaşları yalnız
bir defa hicret etmişken siz gemi yolcuları, iki
defa hicret ettiniz!” (Müslim, Fedâil, 169)
Bu sözleri işiten Esma için artık hiçbir şey
duyduklarından daha değerli değildi. Diğer
muhacir kardeşleri de bu kutlu sözleri işitebilmek
için defalarca onun kapısını çalıyorlardı. Esma
ise her defasında o günün heyecanını tekrar
yaşayarak, Nebî’nin sözlerini onlara aktarıyordu.
(Müslim, Fedâil, 169)
Esma’nın gözleri sevinçAradan seneler geçti. Gün
ler kadar hüzünlere de
Esma bint Umeys, asırlar
geldi, Allah’ın lütfu kereşahit oldu. Ve onun için
miyle Habeşistan muhacirleötesine imanıyla, cesaretiyle,
en büyük hüzünlerden
riyle Medine muhacirlerisabır ve metanetiyle
biriydi eşi Cafer’i Mute
nin yolu Peygamber şehri
Savaşı’nda yitirmesi. Esörnek oldu.
Medine’de kesişti. Esma, sevma, bundan böyle Cafer
gili eşiyle birlikte Hayber’in
b. Ebi Tâlib’in değil, Cafer-i Tayyâr’ın eşiydi.
fethi esnasında, ikinci hicretini Medine’ye
Zira Cafer (r.a), kahramanca savaşıp kaybettiği
gerçekleştirdi. Böylece o, Allah yolunda iki defa
iki koluna mukabil cennete uçtuğu için bu adla
hicret etmenin saadetine erdi. Ancak bu durum,
anılır olmuştu. Cafer’in ardından kuş yavruları
Medine muhacirleriyle Habeşistan muhacirleri
gibi kalan yetimleri ise artık bahtiyardı. Çünkü
arasında tatlı bir rekabetin doğmasına neden
başlarını okşayan Peygamber’in eli, onlara
oldu. Bir gün Esma’yı, kızı Hafsa’nın evinde gören
yetimliklerini unutturan en büyük teselli kaynağı
Hz. Ömer, “Bu, Habeşli Esmâ mı, şu deniz yolcuidi. (Nesâî, Zinet, 57)
su olan?” dedi ve devamında ekledi: “Medine’ye
hicret faziletinde biz sizi geçtik. Biz, Resûlullah’a Esma bint. Umeys, asırlar ötesine imanıyla,
sizden daha yakınız.” Bu sözler, ömrünü Allah cesaretiyle, sabır ve metanetiyle örnek oldu.
yoluna adayan, bu uğurda türlü cefalar çekmiş Peygamberine duyduğu muhabbetini, ona ve
olan Esma’ya ağır geldi ve karşısındaki Ömer onun sözlerine olan bağlılığı ile gösterdi. Ve onun
(r.a) olsa dahi kendisini savunmaktan çekin- mübarek sözlerinden altmış kadarı, Esma’nın
medi: “Hayır” dedi, “Allah’a yemin ederim ki, siz ağzından satırlardan sadırlara, zamanlardan
Resûlullah’la (s.a.s) birlikte hicret ettiniz. O, sizin zamanlara hep nakledile geldi. Bunlardan birinde
açlarınızı doyurdu, cahillerinizi eğitti. Biz ise uzak- Sevgili Peygamberimiz, sıkıntılı ve kederli
larda, düşman yurdunda, Habeşistan’da idik. Bü- zamanlarında okuması için Esma’ya bir dua
tün bu sıkıntılara biz, Allah’ın ve Resûlü’nün rızası öğretmişti. Bu dua, Allah ve Resûlü’nün izinden
uğruna katlandık. Ey Ömer! Yemin ederim, senin giden, bu yolda kahrı da lütfu da hoş gören tüm
bu söylediklerini gidip Resûlullah’a anlatıncaya Esmaların arkadaşı olacak nitelikte idi:
kadar ne bir lokma yiyeceğim ne de bir yudum “Benim Rabbim Allah’tır, O’na hiçbir şeyi ortak
su içeceğim. Vallahi, biz eziyet görüyor ve korku koşmam!” (Ebu Davud, Vitr, 26)
içinde yaşıyorduk.” Hz. Ömer’in sözleri ağırına
geçmiş zaman
olur ki
40
Kamil Büyüker
hediye
makamında bir
âdet: di
Düne dair hatıralarımızda
iz bırakan güzellikler için
“geçmi zaman olur ki/ hayali
cihan de er” deriz. Ne güzel
söyleriz. Ama zaman geçip
gider mi, kaybolur mu? Elbette
ki hayır. Zira zaman hatıralarda
saklıdır, dima ımızda silik bir
foto raf gibidir ama tozunun
alınmasını bekler. Geçmi
dünde kalmı tır ama silinip
gitmemi tir nihayetinde.
Necip Fazıl, “zaman bendedir,
mekân bana emanettir” der,
gençli e hitabesinde.
Zaman dün de olsa bugün
de olsa benimledir, bendedir.
çinde ya adı ımız mekânlar
da vârisi oldu umuz de il,
emanetçisi oldu umuz yerlerdir. Madem geçen geçmi tir,
bakalım kalan zamanlara.
Ama kalan zamanlara bakarken bir göz ucuyla de il,
gönül gözüyle de eskiye
bakalım.
kirası
U
nutulmaya yüz tutmu geleneklerimizden birisinin
adı “di kirası” gelene idir. Bu gelene e ilk de inen
kaynak Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’idir. Eserde
geçti i kayıtla bu adet, XI. yüzyılda ziyafet âdâbında di kirası
adıyla evden ayrılan misafire hediye vermektir. Bu gelene in
daha sonraları Osmanlı’da devam etti i görülmektedir.
Eski sözlüklerimizde bu adetin Ramazanlarda iftara gelen
misafirlere hediye makamında verilen para oldu u, bunun
yanında saray ve zengin konaklarda iftardan sonra konuklara
verilen arma an ya da para olarak sunuldu u nakledilir.
Ancak Kutadgu Bilig’de di kirası gelene inin toplumun
misafire gösterdi i saygının, nezaketin,
yardımla maya, daya-nı maya verdi i önemin
bir kar ılı ı olmalıdır. Bu gelenek yine Kutadgu
Bilig’de “Beylerin öhretini iki ey büyütür:
kapısında tu u ve ba kö esinde sofrası”
diyen bir anlayı a sahip Karahanlılardan
Osmanlılara ve günümüze kadar gelen uzun
bir geçmi e sahiptir. Bu durumun tarihimizin
ibretlik sayfaları arasında sayısız örne i
mevcuttur. Davet edilen ki i aslında iftara
davet edilmekle di lerini adeta davet sahibinin
zevkine kiralamı oluyor ve kira bedeli hemen
orada ödeniyordu. Fatih Sultan Mehmet’in
sadrazamı Mahmut Pa a u ikramı bu hususa
delalet eder: Pa a, misafirlerine, daima içinde
altından yapılmı nohutlar da bulunduran,
nohutlu pilav hazırlatır ve sofraya otururken
“servete nail olan bir kimsenin a zında, ibzal
için altın bulunmalıdır” dermi . Pilavı yerken
a zına altın nohut gelen kimse için, onun di
kirası sayılaca ı anla ılmaktadır.
Di Kirasında makam mevki ayrımı
olmazmı
Di kirası sadece zenginlerin fakirlere verdi i
bir atiye de ilmi . Toplumsal ve ekonomik
durumları denk olanlar da gayet tabii olarak
“di kirası” alırlarmı . Saraya mensup sultanlar ile üst düzey memurlar arasında da di
kirası alma âdetini görüyoruz. Zamanla di
kirası yarı resmi nitelik kazanmı . Hatta ve
hatta davet sahipleri için bu iftarlar ve hediye
verme gelene i bir itibar ölçüsü olarak görülmeye ba lanmı . Tanzimat ricalinden Rıfat
Pa a bir Ramazan sonu, kâhyasının getirdi i
hesabı tetkik ederken (di kirası olarak verilen) yekûnun 5000 altın kadar oldu unu
hesaplayınca “çok ükür, bu Ramazan’ı ucuz
atlattık” dedi i nakledilir.
Di kirası gelene i bugün istisnai zamanlarda
istisnai ekilde duyabildi imiz, uygulanabilen
adetlerimizin arasında yer alıyor. Sınırlı
da olsa bazı otellerin Ramazan ayında
mü terilerine di kirası nev’inden küçük
hediyeler verdiklerini, kimi yayınevlerimizin de
Ramazan ayında di kirası olarak kitap çıkarıp
da ıttıklarını da biliyoruz. Hem davet edip,
hem misafiri hediye ile u urlamak ne ho bir
adet olsa gerek. Bugünlerde hanelerimize
misafir olarak gelenlerin hediye getirdi i
dü ünüldü ünde zamanın çarklarının
ne kadar farklı i ledi i apaçık
görülüyor.
Di Kirası âdetimizi
ya atmaya ne dersiniz?
Bu güzel âdetin evvela
aramızdaki sevgi
ve muhabbetin
artmasına vesile
olaca ı muhakkaktır.
Hediyele menin
Efendimiz (s.a.s.)’in
sünneti oldu unu
bilmeyenimiz yoktur.
O hâlde birbirimizle
hediyele mek için
-sadece Ramazanlara mahsus
kılmadan- evimize
buyur etti imiz tüm
uzak-yakın dost ve
arkada larımıza di
kirası kabilinde bir
eyler bulundurup
hediye edelim. Hem
geçmi zamanı bugüne
ta ıyalım, hem de muhabbetimiz daim olsun.
gülümseten
yazılar
42
Hasan Karaca
Bir Kilo
Çikolata
A
nne ve baba olmak zor iş diyebilirsiniz ama siz bir de evlat olmanın
zorluğunu görün. Bir kere ortada
hiçbir şey yokken doğduğunuz andan
itibaren en az iki insan hayatınızın tüm
aşamalarına, tüm sırlarına şahitlik etmektedir. Hem de sizden daha fazla ve
siz henüz hiçbir şeyin farkında değilken.
Düşünsenize, yemeniz, içmeniz, yemeği
dökmeniz, suyla o güzelim önlüğünüzü
ıslatmanız, hepsi gözetim altında, ilk adımlarınız, düşmeleriniz, kanepeden aşağı
yuvarlanmalarınız. Olacak iş değil. Sonra
bitmiyor ki, konuşma çabalarınız, kelimeleri
yanlış telaffuz etmeniz, lambaya mamba,
çikolataya çikotala, rüyaya yura demeniz.
Her seferinde o iki kişi sizin hatalarınızı
biliyor, hatta üstünüze gülüyor ve siz hiçbir
şeyin farkında değilsiniz. Yetmiyormuş gibi
bu yaptıklarınızı başkalarına da anlatıyorlar, teyzelerinize, halalarınıza, dayılarınıza,
dedenize, ninenize ve hatta sizinle uzaktan
yakından alakası olmayan ara sıra evinize
gelip sonra uzun süre ortalıkta görünmeyen bazen de sokakta bir anda ortaya
çıkan Pakize diye hitap edilen bir varlığa.
Ya da pazarcıya. Evet, evet ona bile. Sonra
da âdeta söylediklerine kanıt teşkil etsin
bile edemiyoruz. Yani bir
diye zorla size rüya dedirtmeÜniversitede
kilo demirin bir kilo
ye kalkışırlar ve siz de önce
yapılmayan
bir
ara
tırmaya
pamukla aynı ağırlıkta
utanırsınız ama sonra sizi
olduğunu ısrarla iddia
‘çikotala’ ile kandırarak size
göre çocukların ço u küçük
o meşum kelimeyi dedirtirya ta büyüyor. te bu gerçe i ediyorsunuz ama o
zihin için bu fazlasıyla
ler. Ağzınızdan ‘yura’ keyeti
kinler,
anneler
ve
babalar
anlamsız ve geçersiz
limesi çıkınca da bunda
bir karşılaştırma. Üstelik
gülecek ne olduğunu merak
sıkça gözden kaçırıyorlar.
o bu kanaatinde haksız da
edersiniz ama kimse kalkıp da
sayılmaz. Neticede kafanıza bir
size bunu açıklamaz. Siz de çare yok
kilo pamuğun mu düşmesini tercih
gülersiniz, ne de olsa büyükler her şeyi
edersiniz, bir kilo demirin mi? İşte yaa, hani aynı
daha iyi bilir, öyle değil mi?
Büyükler her şeyi daha iyi bilir demişken, hemen ağırlıktaydı ikisi de?
bir haşiye düşelim, bir derkenar açalım, bir Bu ve benzer soyutlamalar devam ettikçe
dipnot verelim: Üniversitede yapılmayan bir çocuk kendi dünyasını kurmayı sürdürüyor ve
araştırmaya göre çocukların çoğu küçük yaşta bunu başardığında gerçekten talihli ve mutlu
büyüyor. İşte bu gerçeği yetişkinler, anneler bir çocuk ortaya çıkıyor. Ne var ki bu çocukve babalar sıkça gözden kaçırıyorlar. Çocuklar lar çabucak hayalperestlikle suçlanabiliyor, bu
küçük yaşta büyüyorlar, büyük yaşta değil. da karnelerine yansıyor. Oysa olaya onların
Yani siz altı yaşındaki bir çocuğa küçük gibi açısından baktığınızda kendi dünyalarında ısrarlı
davranırsanız ona haksızlık edersiniz. Gelgelelim davranmalarından daha doğal ne olabilir ki?
tam da bu yaşta çocuklar okula gönderiliyor. Yani diyeceğim o ki evlat olmak, büyümek size
Evet, kabul etmeliyiz ki eğitim şart ama çocuğun dayatılan bir dünyayı sorgulayarak özümsemek
tam kendinin büyüdüğünü hissettiği bir dö- olmalı değil mi? O zaman bir çocuğun öncelikle
nemde onu okula göndermekle ona aslında tüm dayatmalara karşı gelmesi, asi olması en
ne kadar küçük olduğunu hissettirdiğimizi de akıllıca tepki değil mi? Yoksa her önüne geleni
unutmayalım. Neyse ki çocuklar sandığımızdan kabullenen bir çocuk mu tercih edelim? Bunu
daha akıllı olduğundan dersleri şaşılası bir hızla gerçekten ister miyiz? Kendi hayatımıza bakalım,
çözümlüyorlar. Düşünsenize henüz birkaç yıl en son ne zaman bize göre anlamsız bir cümleyi
önce konuşamadığı bir dili okumayı, yazmayı kayıtsız şartsız kabul ettik?
öğreniyor çocuk. Eczane kelimesi ile cenaze Şimdi geri dönelim ve her şeyi baştan alalım:
kelimesi arasındaki benzerliğin farkına varıyor Mambalar sönükken ve siz pamuktan yatağınızda
ve bu benzerliğin sadece bir harf benzerliği yatarken, yura kurmaktan çekinmeyin. Ve kesinolduğu soyutlamasını gerçekleştirebiliyor. Tabii likle emin olun ki bir kilo demir asla bir kilo çikobunu yaparken o zihnin neler çektiğini tahmin tala ile aynı ağırlıkta değildir.
bilgelik hikâyeleri
44
Dr. Lamia Levent Diyanet İşleri Uzmanı
Yolcu...
“Kendine gel ey yolcu!
Kendine gel! Ak am oldu
Ömür güne i batmak üzere”
Hz. Mevlâna
Y
ola revan olan yolcular, yolu güzel
gitmek, hayır ve selametle varmak isterler
menzillerine. Gezdikleri gördükleri yerler
güzeldir güzel olmasına amma yoldan da geri
kalmamaktır niyetleri. Gün gelir yolcu, takılır kalır
cennet misali bahçelerin, buz gibi akan pınarların
cazibesine. Dünya lezzetlerinden o da bir müddet
kam almak ister.
Yolun uzunluğu, yolların meşakkati aklına gelmez.
Zaman ve mekân buradan, bu güzelliklerden
ibarettir sanır. Geçmekte olduğu yolun duraklarından birinde konakladığını unutur. Gördüğü
güzelliklere dalıp gider… Hep bu hayal bahçesinde, masmavi göğün altında, düş misali yaşamak
emelindedir.
Belh Ülkesinin Sultanı da unutmuştu bu hakikati.
İhtişamla bezenmiş sarayında ipekler, atlaslar
içinde yaşıyordu. Ne zamanki uzun yolların yolcusu
ihtiyar uğradı sarayına, her şey yeni baştan başladı
onun için.
Bembeyaz sakallarının çevrelediği yüzünde başka
âlemlerin izini gördü İbrahim. İhtiyar adam bu
gece onun sarayında konaklamak istiyordu. Ama
illa burası bir kervansaraydır diyordu da başka bir
şey demiyordu. Hiddetlendi İbrahim ve ona:
- Ne cüretle benim sarayıma kervansaray dersin!
Burası yolcuların gelip geçerken konakladığı bir
kervansaray değil, Belh Ülkesinin Hükümdarı
İbrahim bin Ethem’in sarayıdır! dedi. İhtiyar
müstehzi güldü:
- İstersen sana buranın bir kervansaray olduğunu
ispatlayabilirim, dedi. Hükümdar, iyice meraklandı:
- Kabul, eğer bunu ispatlarsan seni burada misafir
ederim. Yok, eğer edemezsen, bunun cezası pek
büyük olur, dedi.
İhtiyar kendinden emin bir şekilde:
- Peki, önce şu sorularıma cevap ver:
- Sen ne kadar zamandır burada oturmaktasın?
Hükümdar:
- Üç yıldır, dedi.
- Senden önce kim oturuyordu burada?
- Babam, on yıl oturduktan sonra vefat etti.
- Peki ondan önce kim ne kadar oturdu?
- Dedem, o da on iki yıl hükümdarlık yaptıktan
sonra vefat etti.
İhtiyar:
- Senden sonra kim oturacak burada?
Hükümdar:
- Herhalde oğlum oturur, dedi.
İbrahim bin Ethem’in verdiği cevaplar karşısında
ihtiyar şöyle devam etti:
- Sana dememiş miydim, burası kervansaray diye.
Bak sen söyledin: Deden geldi, kondu göçtü. Baban
geldi, bir müddet kaldı ve gitti. Sen geldin, sen de
gideceksin. Yerine oğlun gelecek ve bu böyle devam
edip gidecek. Burası da gelen yolcuların bir müddet
kalıp sonra göçtükleri bir kervansaray gibi değil mi?
Duydukları ile zihninde şimşekler çaktı, sarsıldı koca
hükümdar. Sanki daldığı derin bir uykudan uyanır
gibi kendine geldi. Herkesin bildiği ama ifade
edemediği basit bir gerçeği söylemişti ona bu ihtiyar
adam. O sadece dünyadan gelip geçen bir yolcuydu.
Ne ki, buranın geçici bir durak olduğunu unutan
diğer yolcular gibi o da unutmuştu. Dünyanın fani
güzelliklerine aldanmış, hiç bitmeyeceğini sandığı
bir rüyaya dalmıştı.
İhtiyarla geçirdiği o gecenin sonunda Belh Ülkesinin
ihtişamlı hükümdarı İbrahim b. Ethem, ağacın
altında gölgelenen bir yolcu gibi yaşadı bu dünyada.
Ne saray, ne hükümranlık, ne ipekler ne atlaslar onu
yolundan alıkoydu…
bir nefes sıhhat
46
Doç. Dr. Havva Şahin Kavaklı
karbon
monoksit
zehirlenmesi
K
arbon monoksit gazı özelliklerinden
kokusuz, tatsız ve rahatsız edici olmayan
bir gazdır. Bu nedenle “görünmeyen katil” olarak nitelendirilir. Karbon monoksit, kömür
ve petrol gibi hidrokarbonlu maddelerin tam olmayan yanması sonucu oluşur. Ülkemizde karbon
monoksit gazına maruz kalmak genellikle soba,
mangal, şofben ve kombi kullanımları sırasında
kaza ile olmaktadır. Gece saatlerinde zehirlenmelerin daha sık olduğunu görmekteyiz. Benzer
şekilde kış aylarında daha sık görülür. Bölgeler
arasında sıklık bakımından Marmara Bölgesi ilk
sırada yer alır; İç Anadolu Bölgesi onu takip eder.
Diğer yandan lodoslu havalarda karbon monoksit
zehirlenmeleri daha sık yaşanmaktadır. Çünkü lodos poyraza göre sıcak bir rüzgârdır, bu nedenle
hava yükselemez, ev veya banyonun içine sızar.
Oysaki sıcak olan soba ve şofben dumanının
atmosferde yükselebilmesi için havanın soğuk
olması gerekir.
Bu noktada doğalgaz zehirlenmesinin karbon
monoksit zehirlenmesinden farklı olduğunu belirtmek gerekir. Doğalgaz, hidrokarbonlardan
oluşan yanıcı bir gaz karışımıdır (özellikle metan
ve etan gazı), karbon monoksit içermez ve zehirleyici değildir. Odanın üst kısmında toplanır
ve çok yoğun bir kaçakta, ortamdaki oksijeni
azaltacağından boğulma tehlikesi yapabilir.
Yani zehirleyerek değil oksijensiz bırakarak boğma
yoluyla öldürür.
Bu şikâyetler, pek çok başka hastalıkta da
görülebildiğinden diğer hastalıklarla karıştırılabilir
ve gözden kaçabilir.
Tekrar karbon monoksit zehirlenmesine dönecek
olursak; bir ortamda bulunan karbon monoksit Karbon monoksit şüphesi olan bir durumla karyoğunlaşması, maruz kalınan süreyle orantılı bul- şılaşıldığında ilk yapılacak iş, karbon monoksit
gular oluşturur. Karbon monoksit kana geçer ve bulunan ortamdan kişinin uzaklaştırılmasıdır.
kanda oksijen taşıyıcısı olan hemoglobin maddesi- Ardından 112’ye haber verilerek yardım istenmelini bağlar. Böylece vücudun oksijensiz kalmasına dir. Bu hastalar oksijen tedavisinden fayda görür.
neden olur. Çocuk ve gebe hastalar, etkilenme
Hiperbarik oksijen tedavisi dediğimiz özel bir teyönünden daha hassastır. Daha önce kronik
davi şekli de hastanın zehirlenmesinin şiddetine
hastalığı olanlar da kargöre seçilir ve oldukça
bon monoksit zehirlenÜlkemizde karbon monoksit
faydalı sonuçları vardır.
mesine daha duyarlıdır.
gazına maruz kalmak genellikle
Karbon monoksit zehirlenVücutta tüm sistemler etsoba, mangal, ofben ve kombi
mesi ölümle sonuçlanabilkilenebilmekle beraber,
kullanımları sırasında kaza ile
en çok ciddi bir durumdur.
beyin ve kalp gibi organBu konuda insanların biolmaktadır.
lar daha çok etkilenir. Zelinçlenmesi, dikkatli davhirlenmenin derecesine
ranması gerekir. Basit öngöre kalp yetmezliği ve kalp ritminde düzensizlik
lemlerle ortadan kaldırılabilecek bir sorun her
problemleri yaşanabilir. Ayrıca beynin etkilendiği
yıl dikkatsizlikler yüzünden tekrarlamakta; gazete
vakaların bir kısmı tamamen iyileşebilirken bir
ve televizyonlardan karbon monoksit zehirlenkısmında kalıcı hasarlar olabilir ve olaydan yıllar
mesi haberleri eksik olmamaktadır. Yatarken sosonra buna bağlı sorunlar yaşanabilir. Hafif maruz
baya kömür eklenmemesi ve kömürün en fazla
kalma, grip ve benzeri duruma sebebiyet verirken;
sobanın yarısına kadar konarak üstten yakılması
ağır zehirlenmeler koma ve ölümle sonuçlanabilir.
gibi basit önlemlerin hayat kurtarıcı olacağı unuEn sık görülen şikâyetler; baş ağrısı, baş dönmesi,
tulmamalıdır.
halsizlik, bulantı, sersemlik ve nefes darlığıdır.
kırk ambar
48
Dua
Kıssadan Hisse
Allah’a bir daha i iniz
dü meyecekse
lk Müslüman Türk
devletlerinden biri olan
Gazneliler’in büyük
hükümdarlarından Sultan Mahmut, Hindistan’a
düzenledi i bir seferde çok zorlanmı ,
zafer kazanamayaca ını
dü ünmeye ba lamı tı. Bu
zor durumda “Ya Rabbi!
E er sava ta galibiyet elde
edersem, ele geçirece im
bütün ganimetleri yoksullara da ıtaca ım.” diye
adakta bulundu. Gerçekten de Allah yardım etti ve
Sultan Mahmut büyük bir
zaferle birlikte çok kıymetli
ganimetlere sahip oldu.
Gazne’ye dönünce adadı ı
ekilde elde etti i bütün
ganimetleri yoksullara, ihtiyaç sahiplerine da ıtmaya
ba ladı. Bu duruma bazı
vezir ve kumandanları itiraz
etti. Sultan Mahmut, “Bu
benim ada ımdır, tabi
ki hepsini da ıtaca ım”
deyince de “Aman sultanım,
yoksullar bu kıymetli ganimetlerden ne anlasın?
Bir kısmını da ıtın, ama
en kıymetlilerini hazineye
bırakın. Zaten bu ganimetlere hazinenin ihtiyacı
var.” diyerek sultanın
kafasını karı tırdılar.
Bunun üzerine Sultan
Mahmut, Gazne’de ya ayan,
do ru bildi ini, inandı ını
ne pahasına olursa olsun
söylemekten kaçınmayan
âlim bir zata danı maya
karar verdi. Fikrini sordu u o
büyük zat Sultan Mahmut’a
u manidar cevabı verdi:
“Sultanım, bu durumda
tereddüt etmeye hiç mahal
yok. E er Allah’a bir daha
i iniz dü meyecekse vezirlerinizin, komutanlarınızın
dedi ini yapın. Ama Allah’a
tekrar i iniz dü ecekse
ada ınızı yerine getirin, ganimetleri yoksullara da ıtın.”
Garip İşler
Beğenip giymeyeceği bir kıyafeti, moda olunca
severek alıp giymek
Reklamların ürün satı ını artırmak amaçlı
yapıldı ını bile bile reklamdan etkilenmek
Kredi kartıyla yapılan alı veri in ödemesinin
yapılaca ını bilmiyor gibi davranmak
“Allah’ım! Helal olan nimetlerinle
yetinmemi, haramlardan
müsta ni olmamı ihsan eyle,
fazlı kereminle beni Senden
ba kasına muhtaç eyleme.”
(Hâkim, Deavât, No: 1973.)
Yeşil Köşe
Nelere dönü üyorlar?
Geri dönü üm, hem çevrenin
korunması hem de ekonomi
açısından çok önemli. Çevre ve
ehircilik Bakanlı ının bildirdi ine
göre 2013 yılında 82 bin 688 ton
pet ambalaj atı ı toplandı ve ikincil
hammadde olarak ekonomiye
kazandırıldı. Geri dönü ümü
sa lanan pet i elerin ekonomiye
katkısı ise 124 milyon 32 bin TL.
Toplanan 82 bin 688 ton pet
i eden; halı tabanları, uyku
tulumları, giysilerdeki yalıtım maddesi, boya fırçaları, can kurtarma
simidi, torbalar, posta kutuları,
piknik masaları, çitler, yürüyü
botları, çift bölmeli kovalar, lazer
toner kartu u, kayı lar üretildi.
2.5 litrelik bir plastik i e geri
kazanılıp üretimde kullanıldı ında
6 saatlik 60 watt’lık elektrik enerjisi tasarruf ediliyor. 25 adet geri
kazanılmı pet i esinden bir plastik mont elde ediliyor.
(Çevre ve ehircilik Bakanlı ı
nternet sitesi.)
Download

editörden - Diyanet İşleri Başkanlığı