Sevgili Meslektaşım,
Enstitümüzün 24-25 Kasım 2014 tarihlerinde İ.Ü. Kongre ve Kültür Merkezinde düzenleyeceği
“6. DETAE GÜNLERİ” adlı bilimsel toplantımız için sizleri davet etmekten sevinç duyuyorum. 1945 yılında
İstanbul Üniversitesi, Tecrübî Araştırma Merkezi adı ile kurulan, 1992 yılında ise Deneysel Tıp Araştırma
Enstitüsü (DETAE) olarak gelişmesini sürdüren kurumumuz bu yıl 69. kuruluş yılını dolduracaktır.
Enstitümüz, halen çağdaş anlamda beş Anabilim Dalı’nda farklı disiplinlerden pek çok öğrencinin yüksek
lisans ve doktora eğitimlerinin sürdürüldüğü; ulusal ve uluslar arası platformda araştırma projesi ve eğitim
organizasyonlarının yapıldığı; referans merkez olarak özelleşmiş tanı ve araştırma hizmetinin geliştirilip,
sürdürüldüğü bir kurum olarak ülkemizdeki bilimsel ve inovatif çalışmalara öncelik etmekte ve ivme
kazandırmaktadır. Ayrıca Metabolizma ve Diyabet Uygulama ve Araştırma Merkezi (DİYAM), Tüm Genom
Analiz Laboratuvarı, Tüberküloz ve Moleküler Epidemiyolojisi, Doku Kültürü ve Transgenik Laboratuvar
birimleri de Enstitümüze bağlı olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.
Toplantı programımız, Enstitümüzün deneysel tıp alanında eğitim, araştırma ve geliştirmeye yönelik vizyonu
ve birikimlerini sizlerle paylaşmak amacıyla hazırlanmıştır. Programımızda ayrıca araştırmacı ve öğrencilere
yönelik poster sunumları planlanmıştır. Siz değerli meslektaşlarımızın bildirilerini etkinliğimiz çerçevesinde
görmekten mutluluk duymaktayız. Ayrıca etkinliğimize katılan genç araştırmacılardan bir kişiye Prof. Dr. A.
Sevim Büyükdevrim Anısına En İyi Bildiri ödülü verilecektir.
Toplantımızda bu yıl bizlerle birlikte ortak heyecan ve çalışmalarınızı paylaşmak ve 24 - 25 Kasım 2014
tarihlerinde 6. DETAE Günleri’nde görüşmek dileğiyle.
Prof. Dr. Uğur Özbek
Düzenleme Komitesi Adına
Düzenleme Kurulu
Onursal Başkan: Prof. Dr. Yunus Söylet
Başkan : Prof. Dr. Uğur Özbek
Düzenleme Komitesi
Doç. Dr. Elif Özkök
Dr. Mehveş Poda
Doç. Dr. Umut Can Küçüksezer
Dr. Özlem Timirci Kahraman
Dr. Rivaze Kalaycı
Araş. Gör. İlhan Tahralı
PROGRAM
6. DETAE GÜNLERİ
DETAE’NİN 70. YAŞINDA HASTALIK VE SAĞLIĞA BAKIŞ
Saat
24 KASIM 2014, PAZARTESİ
08.30-09.00
KAYIT
09.00-09.30
AÇILIŞ TÖRENİ
Prof. Dr. Uğur Özbek –DETAE Müdürü
Prof. Dr. Sıddık Yarman-İ.Ü BAP Koordinatörü (Teşrifleri halinde)
Prof. Dr. Yunus Söylet- İ.Ü Rektörü (Teşrifleri halinde)
09.30-10.30
AÇILIŞ KONUŞMASI
Oturum Başkanı: Prof.Dr.Uğur Özbek
Prof. Dr. Demir Tiryaki “İhtiyarlamadan Yaşlanmak”
10.30-10.45
KAHVE ARASI
10.45-12.15
SAĞLIKLI YAŞLANMA
Oturum Başkanları: Prof. Dr. Ümit Zeybek, Yrd. Doç. Dr. Aydın Çevik
10.45-11.15
Prof. Dr. Bülent Bayraktar “Sağlıklı ve Yüksek Yaşam Kalitesi İçin Egzersiz”
11.15-11.45
Yrd. Doç. Dr. Yavuz Dizdar “Bağ Doku Hastalık ve Sağlık İlişkisi”
11.45-12.15
Yrd. Doç. Dr. Muhammet Turabi Yerli “Sağlıklı Yaşlanma ve Beslenme”
12.15-13.00
ÖĞLE YEMEĞİ
13.00-14.30
TRANSPLANTASYON
Oturum Başkanı: Prof. Dr. Günnur Deniz, Doç. Dr.Arzu Ergen
13.00-13.30
Doç. Dr. Ali Osman Gürol “Diyabette Organ ve Doku Transplantasyonu”
13.30-14.00
Prof. Dr. Fatma Savran Oğuz “Kemik İliği Transplantasyonu: Kemik İliği Bankası ve Gönüllü Vericilik”
14.00-14.30
Prof. Dr. İlgin Özden“Acil Karaciğer Naklinde Başarılı Sonuçlar: İstanbul Tıp Fakültesi Deneyiminden Çıkarılacak Dersler”
14.30-14.45
KAHVE ARASI
14.45-16.15
METABOLİK HASTALIKLARLA MÜCADELE
Oturum Başkanları: Prof. Dr. Oğuz Öztürk, Doç.Dr. Ali Osman Gürol
14.45-15.15
Dr. Nurhayat Gül “Sağlığın Sürdürülebilirliğinde Beslenmenin Rolü”
15.15-15.45
Prof. Dr. İlhan Satman “Diyabetle Savaş”
15.45-16.15
Prof. Dr. Bülent Saka “Kronik Hastalıklarda Beslenme Destek Tedavisi”
16.15-16.55
SÖZLÜ POSTER SUNUMLARI
Oturum Başkanı: Doç.Dr. Esin Aktaş
16.15-16.25
1. Poster Sunumu
Özden Hatırnaz Ng “İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Moleküler Çalışma Grubu 1996-2014 Yılları
Lösemilerin Moleküler Monitorizasyonu”
İÜ, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik AD
16.25-16.35
2. Poster Sunumu
Figen Abatay “Kordon Kanı Nakillerinde HLA Uyumunun Sağ Kalım Üzerine Etkisi”
İÜ, İstanbul Tıp Fakültesi, Tibbi Biyoloji AD
16.35-16.45
3. Poster Sunumu
Nuray Gürel-Polat “Lenfoproliferatif Hastalıklarda Otoantikor Profilinin İncelenmesi”
İÜ, İstanbul Tıp Fakültesi, Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji ABD, Viroloji ve Temel İmmünoloji BD
16.45-16.55
24-25 KASIM 2014
4. Poster Sunumu
Ferah Armutçu “Sıçanlarda Adriamisin ile İndüklene Deneysel Renal Fibrozis Modeli”
İÜ, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Biyokimya AD
3
PROGRAM
6. DETAE GÜNLERİ
DETAE’NİN 70. YAŞINDA HASTALIK VE SAĞLIĞA BAKIŞ
Saat
25 KASIM 2014, SALI
09.00-10.30
KANSERDE TANI
Oturum Başkanları: Prof. Dr. İlhan Yaylım, Doç. Dr. Elif Özkök
09.00-09.30
Doç. Dr. Burcu Çelet Özden “Meme Kanserinde Tanı ve Kanser Sonrası Onarım Yaklaşımları”
09.30-10.00
Prof. Dr. Alper Toker “Göğüs Cerrahisi Tanısında Son Gelişmeler”
10.00-10.30
Prof. Dr. Meral Ünür “Ağız Kanserlerinde Tanı”
10.30-10.45
KAHVE ARASI
10.45-12.45
KANSERE YAKLAŞIM
Oturum Başkanları: Doç. Dr. Elif Özkök, Doç. Dr. Gaye Erten
10.45-11.15
Prof. Dr. Güler Bahadır “Kanserli Hastanın Psikolojisi”
11.15-11.45
Prof. Dr. Kemal Korkmaz “Enflamatuvar Mikroçevrede Kanser Oluşumu”
11.45-12.15
Yrd. Doç. Dr. Selçuk Sözer Tokdemir “Kanser Kök Hücre Karakterizasyonu”
12.15 -12.45
Prof. Dr. Hülya Yazıcı “Kalıtsal Kanserlere Yaklaşım”
12.45-13.30
ÖĞLE YEMEĞİ
13.30-15.00
YENİ TEKNOLOJİLER
Oturum Başkanları: Prof. Dr. Duran Üstek, Doç. Dr. Uzay Görmüş
13.30-14.00
Dr. Beril Anılanmert “Modern Biyokimyasal Teknolojiler”
14.00-14.30
Yrd. Doç. Dr. Gürler Akpınar “Mass Spektrometre ve Data Analizi’
14.30-15.00
Yrd.Doç.Dr. Naci Çine “Array Teknolojileri”
15.00-15.15
KAHVE ARASI
15.15-16.45
SİNİRBİLİMDE GELİŞMELER
Oturum Başkanları: Prof. Dr. Sadrettin Pençe, Doç. Dr.Elif Özkök
15.15-15.45
Prof. Dr. Tayfun Uzbay “Geçmişten Geleceğe Nörobilim”
15.45-16.15
Prof. Dr. Sinan Canan “Kaos, Karmaşıklık, Sinirbilim”
16.15-16.45
Prof. Dr. Selma Yılmazer “Alzheimer Hastalığı ve Vitamin D ilişkili Yolaklar”
16.45-17.25
16.45-16.55
SÖZLÜ POSTER SUNUMLARI
Oturum Başkanı: Doç. Dr. Sema Sırma
1. Poster Sunumu
Feyza N. Tuncer “SCN1A Klinik Varyantı ile Ko-Segregasyon Gösteren Tanımlanmamış Bir Varyantın Dravet Sendromuyla
İlişkilendirilmesi”
İÜ, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik AD
16.55-17.05
2. Poster Sunumu
Elif Uğurel “Nöro-Behçet Hastalığının Aktif ve İnaktif Dönemlerindeki Gen Ekspresyon Profilleri”
İÜ, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik AD
17.05-17.15
3. Poster Sunumu
Erol Kozanoğlu “Meme Kanseri Sonrası Onarımı Konusunda Artan Farkındalık ve Özellikli Bir Onarım Yöntemi”
İÜ, İstanbul Tıp Fakültesi, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi AD
17.15-17.25
4. Poster Sunumu
F. Yeşim Kesim “İnsan Genomundaki Kopya Sayısı Değişikliklerinin SNP-Array Yöntemi İle İncelenmesi ve Validasyonu”
İÜ, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik AD
5. Poster Sunumu
17.25-17.35
Sinem Şişko “Primer Antikor Yetersizlik Hastalarında Moleküler Tanı ”
İÜ, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik AD
17.35-18.00
4
KAPANIŞ-Ödül Töreni
6. DETAE GÜNLERİ
KONUŞMA
ÖZETLERİ
KONUŞMA ÖZETLERİ
K-01
Diyabette organ ve doku transplantasyonu
Ali Osman Gürol
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü (DETAE),
İmmünoloji Anabilim Dalı ve Diyabet Uygulama ve Araştırma Merkezi (DİYAM)
Diyabet (Diabetes Mellitus, DM) defektif insülin sekresyonuna, defektif insülin etkisine ya da her ikisine bağlı olarak
gelişen hiperglisemi ile karakterize metabolik bir bozukluktur.
DM’nin kronik hiperglisemisine gözleri, böbrekleri ve sinirleri
etkileyen uzun süreli mikrovasküler komplikasyonlar ve kardiyovasküler hastalık (KVH) da eşlik edebilmektedir.
DİYABET SINIFLANDIRMASI:
-Tip 1 diyabet (T1D) beta hücre destrüksiyon sonucu oluşan ve
ketoasidoza eğilimli diyabeti kapsar. Bu diyabet tipi otoimmün
bir süreç ve etiyolojisi henüz bilinmeyen beta hücre destrüksiyonu nedeniyle meydana gelen olguları kapsamaktadır.
-Tip 2 diyabet (T2D) rölatif insülin eksikliği olan baskın insülin
direnci ile baskın sekretuar defektli insülin direnci arasında
değişebilmektedir.
-Gestasyonel diyabet gebelikte başlayan veya ilk olarak tanımlanan glukoz intoleransı anlamına gelmektedir.
-Diğer spesifik tipler de nispeten nadir görülen, temelde genetik açıdan diyabet olarak tanımlanmış tipleri veya diğer hastalıklarla ya da ilaç kullanımı ile ilişkili diyabeti içermektedir.
GÜNCEL VE UFUKTAKİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ: Glisemiyi, dolayısıyla da diyabeti kontrol altında tutmak için çeşitli tedavi
yöntemleri mevcuttur.
ORAL ANTİDİYABETİKLER: Kan şekeri düzeyini düşüren ve glukozun hücrelerin içine girmesini kolaylaştıran ilaçlardır.
İnsülin: İnsülin eksikliği olan T1D ile diyet tedavisi ve oral antidiyabetiklere direnç gösteren T2D’de bu hormon kullanılabilmektedir.
T1D’li hastalarda insülin eksik olduğu için insülin tedavisi etkilidir.
Fakat hiperglisemi insülin verilerek iyileştirilebilmesine rağmen,
kan şekeri seviyesi sürekli değişiyorsa eksojen insülin enjeksiyonu, normal β hücrelerinden salgılanan insülinin yerini tutamamaktadır.
ORGAN VE DOKU TRANSPLANTASYONU: Pankreas transplantasyonu ile T1D tedavisinde önemli bir gelişme sağlanmış ve
son yıllarda çok iyi teknikler geliştirilmiştir. Doku reddini önlemek için gerekli olan immünsüpresif tedavi çok ciddi yan etkilere neden olduğu için transplantasyon uygulaması diyabetik
nefropati nedeniyle böbrek nakli yapılmış veya başka bir organ
transplantasyonu nedeniyle zaten immünsüpresif alan hastalarla sınırlı kalmaktadır. Çok basit ve hasta travması açısından
minimal olan pankreas adacıklarının nakli de immünsüpresyon
gerektirdiğinden, uygulanma açısından sınırlı kalmaktadır. Ayrıca, pankreas ve adacık transplantasyonları daha etkili tedaviler olmakla birlikte immünsüpresyon sorunundan başka donör
sıkıntısı da yaşanmaktadır.
DM için cerrahi tedavi arayışı yüzyılı aşkın bir süre önce başlamıştır. 1889 yılında von Mering ve Minkowski total pankrea-
6
tektominin hiperglisemi, glukozüri, ketoasidoz ve daha sonra
da ölümle sonuçlanan tip 1 DM’e neden olduğunu tesadüfen
keşfetmişlerdir. İlk klinik pankreas nakli Williams tarafından
1894 yılında gerçekleştirilmiştir. Williams koyun pankreas fragmanlarını 13 yaşındaki bir çocuğun cilt altı dokusuna implante
etmiştir. Klinik durumunda geçici bir iyileşme sağlanmasına
rağmen hasta 3 gün sonra ölmüştür. 1966 yılında, Kelley ve
ark. tarafından Minnesota Üniversitesi’nde ilk total pankreas
transplantasyonu başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Bugün, total organ nakli hastaların %80’inden fazlasında 1 yıldan
fazla insülin bağımsızlığı ile normoglisemi sağlamaktadır. Maalesef, majör abdominal cerrahi nedeniyle riskler bulunmaktadır ve ayrıca ekzokrin sekresyonlarla da komplikasyonlar meydana gelmektedir.
İlk klinik pankreas nakli başarısından hemen sonra, araştırmacılar pankreasın sadece endokrin kısmının naklinin ideal
prosedür olabileceğini öne sürmüşlerdir. Washington Üniversitesi’nden Paul Lacy kemirgen modellerde Langerhans adacık
hücre izolasyonu ve nakli çalışmalarına odaklanmıştır. 1977
yılında, Najarian ve ark. azathioprin ve kortikosteroid kullanımı eşliğinde ilk kez gerçekleştirilen başarılı klinik adacık hücre
naklini rapor etmişlerdir. 1980’de ise Largiadèr ve ark. adacık
hücre allotransplantasyonunu takiben tip 1 diyabetli bir hastada ilk kez başarılan insülin bağımsızlığını rapor etmişlerdir.
Sonraki 20 yıl zarfında, adacık nakli yapılanlarda tek tük insülin
bağımsızlığı bildirilmiştir. 2000 yılından itibaren ise Edmonton
Protokolü çerçevesinde steroidsiz immünsüpresyon bulunmasıyla Langerhans adacık transplantasyonunda büyük gelişme
sağlanmış, greft sağkalımı uzamış ve insülinden bağımsızlıkta
5 yıllık süreye ulaşılabilmiştir.
Kök hücre tedavisi: Son zamanlarda, araştırmacılar T1D tedavisi için önemli gelişmelerden biri olan kök hücrelerden yeni β
hücre üretimi üzerine odaklanmıştır.
Embriyonik kök hücreler (EKH), indüklenmiş pluripotent kök
hücreler (iPS) ve kemik iliği (Kİ)-, karaciğer ve pankreas kaynaklı
kök hücreler β hücrelerine farklılaşabilmektedir. Kİ-kökenli mezenkimal kök hücreler (MKH) yeni oluşan β hücrelerine karşı Thücre aracılı bir immün yanıtı inhibe edebildiği için kök hücre
tedavisi T1D’li hastaları tedavi etmek için bir yaklaşım olabilir.
Çeşitli kök hücrelerden β hücreleri oluşturulması adacık ya da
pankreas nakli için donör sıkıntısının üstesinden gelebilir ve bu
kök hücreler allojenik nakledildiklerinde, oluşturulan β hücreleri immün destrüksiyonu da önleyebilirlerse değerli araştırma
sonuçları elde edilebilecektir. Genel olarak, T1D tedavisine yönelik kök hücre araştırmalarının, DM’nin diğer tipleri açısından
da değerli olabileceği öne sürülmektedir.
Kaynaklar
-Agarwal A, Brayman KL. Update on islet cell transplantation for type 1 diabetes. Semin
Intervent Radiol 2012; 29: 90–98.
-American Diabetes Association. Diagnosis and classification of diabetes mellitus. Diabetes Care 2012; 35 (suppl 1): 64-71.
-Canadian Diabetes Association Clinical Practice Guidelines Expert Committee, Goldenberg R, Punthakee Z. Definition, classification and diagnosis of diabetes, prediabetes and
metabolic syndrome. Can J Diabetes 2013; 37 (Suppl 1): 8-11.
-Li M, Ikehara S Stem cell treatment for type 1 diabetes. Front Cell Dev Biol 2014; 2: 1-5.
Weir GC, Cavelti-Weder C, Bonner-Weir S. Stem cell approaches for diabetes: towards
beta cell replacement. Genome Med 2011; 3: 61.
6. DETAE GÜNLERİ
KONUŞMA ÖZETLERİ
K-02
Array Teknolojileri
Yrd. Doç. Dr. Naci Çine
Tıbbi Genetik AD, Dahili Tıp Bilimleri, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi
Mikroarray katı bir yüzeye sıralı bir şekilde oluşturulmuş DNA
kümeleridir. Bir mikroarray çipinde bu kümelerden onbinlerce
bulunabilir ve herbiri, prob denilen ve genellikle 20-100 nükleotid uzunluğunda olan DNA molekülleri içermektedir. Problar
bilinen bir gen ya da kromozom dizisine eş olarak üretilmiştir.
Mikroarray tekniğinin temelinde birbirinin eşi olan DNA moleküllerinin melezleşmesi işlemi yatmaktadır.
Mikroarray kullanım alanları, gen ifade profillerinin araştırılması, mutasyon taraması ve analizi, genotipleme ve dizi analizi: genlerin ve kromozomların haritalanması, polimorfizim,
mikrodelesyon ve kromozomal aberasyonların tespiti olarak
sıralanabilir. Mikroarray’lerin en önemli avantajları, aynı anda
birçok gen ile ilgili bilgi alınması, hızlı sonuç elde edilmesi, az
sayıda deney yapılması, otomasyona dayalı bir sistem olduğu
için insan kaynaklı hataların ortaya çıkma ihtimalinin düşük olmasıdır.
Mikroarray, yüksek çıktılı gen ifade incelemeleri için rutin araç
olmaya yönelik bir teknolojidir. Mikroarray ile bir hücrede sentezlenen tüm genler aynı anda çalışabilir, bu şekilde hücreye
ait gen ifade profili çıkarılır.
Gen ifade profilleri sayesinde tümör gelişiminde hangi genlerin ve biyolojik olayların etkin olduğu hakkında bilgi edinilebilir. Mikroarraylar hastalıkların moleküler tanısının konmasında
yeni bir sayfa açmıştır.
Gen ifade profili için öncelikle çalışılan konuya göre farklı dokular, koşullar ya da zamanlar baz alınarak hastalıklı dokudan ve
kontrol dokusundan örnek alınır. Gen ifade analizi karşılaştırmalı bir test olduğundan kontrol dokusunun seçimi veri analizi
açısından çok önemlidir.
Tüm genom mikroarray diğer bir kullanım alanı ise yüksek çözünürlüklü arrayCGH yaklaşımıdır. Klasik karyotipleme ile ancak büyük parça kayıpları tespit edilebilinirken mikroarray ile
subtelomerik kromozomal bölgeler de dahil olmak üzere, mikron düzeyinde parça kayıpları ve artışları saptanır.
Moleküler karyotipleme, hastanın fenotipine etkiyen kromozomal değişimleri ve genleri tespit ederek konjenital zeka geriliği, yapısal bozukluklar ve birçok sendrom hastalığının tanısında ve genetik danışmanlığında uygulayıcılara ciddi destek
oluşturmaktadır.
Mikroarray teknolojisinin avantajları
Hastalıkların, sınıflandırılmasında, yeni alt grupların belirlenmesinde, hastalığın tanısının doğru olarak yapılmasında, tedaviye
cevabın ve hastalığın ilerlemesinin önceden belirlenmesinde ve
en önemlisi tedavi için yeni hedeflerin bulunmasında mikroarray’ler büyük önem taşımaktadır.
Ayrıca, yüksek çözünürlükleri sayesinde mikroarrayler sadece
hastalığa neden olan değişiklikleri tespit etmekle kalmaz aynı zamanda toplumda bulunan genetik farklılıkları da ortaya çıkarır.
Mikroarray teknolojisinin dezavantajları
Tüm deney düzeneği nükleik asit hibridizasyon yöntemine bağ-
24-25 KASIM 2014
lıdır ve yüksek oranda benzerlik gösteren DNA dizileri problem
yaratabilir. aCGH’in temel dezavantajı, dengeli düzenlenmeleri
saptayamamasıdır. Ayrıca bu yöntem mozaiklik oranı %10 un
üstünde olduğu durumlarda anlamlı bilgi verebilmektedir. Bu
nedenle mikroarray’den elde edilen bazı sonuçlar klasik gen
ekspresyon analizi, karyotipleme ve FISH yöntemleriyle doğrulanmalıdır.
K-03
Meme Kanserinde Tanı ve Kanser Sonrası
Onarım Yaklaşımları
Doç. Dr. Burcu Çelet Özden
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik
Cerrahi Anabilim Dalı
Memenin kadın kimliğinde, fiziğinde ve psikolojisindeki önemi yadsınamaz. Birçok yönüyle kadın imgesini tamamlayan ve
yaşamın birçok evresinde belirleyici rol oynayan bir organın,
gerek kozmetik amaçla, gerekse de olası bir kayıp sonrasında
yerine konması ile ilgili cerrahi ve medikal uğraşılar, asırlar
boyu süregelmektedir.
Memeye yönelik cerrahi girişimleri; yalnızca kozmetik iyileştirme amaçlı estetik müdahaleler ile, başta kanser cerrahisi olmak üzere yanık, enfeksiyon türü çeşitli travmalara bağlı tam
ya da parsiyel organ kayıpları sonrası onarım cerrahisi ameliyatları olarak iki başlıkta ele almak mümkündür. Ancak, onarım
cerrahisi sırasında estetik kaygıları, estetik girişimler sırasında da işlevselliği göz ardı etmek mümkün olamayacağından,
meme cerrahisi ile uğraşan bir hekimin her iki alanda da bilgi
ve deneyime sahip olması gerekmektedir.
Bu bölgeye ait en ciddi sorunlar memenin cerrahi hastalıklarında, özellikle de meme kanseri tedavisi sırasında görülür.
Memesinde bir kitle farkeden kadın; ölüm korkusu yanında memesini kaybedeceği korkusunu da birlikte yaşamaktadır. Meme
kanseri nedeniyle cerrahi tedavi gören hastaların %55’inde
ilaç tedavisi gerektiren psikolojik rahatsızlıklar görülmektedir.
Mastektomi nedeniyle depresyona giren hastaların ancak %5’i
cerrahlar tarafından farkedilebilmektedir. Hatta pek çok cerrah
rekonstrüksiyon konusunda “Hasta sadece kanserinden kurtulmak istiyor, yeni meme istemiyor” gibi söylemlerle kadın
adına karar verebilmektedir. İşte bu aşamada, meme cerrahisi
biriminde çalışan sağlık personelinin, hasta ile samimi ve doğru
iletişim kurabilmesi, hastayı gerçek anlamda değerlendirerek
doğru bilgileri ve yönlendirmeyi verebilmesi, çok büyük önem
taşımaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl 500 mastektomili kadına meme rekonstrüksiyonu yapılırken Türkiye’de
bu sayının yılda 100 hastayı dahi bulmaması, meme ünitelerinde, hasta-hemşire-cerrah-plastik cerrah koordinasyonunun
etkin bir şekilde gerçekleştirilemediğinin bir göstergesi olup,
gelişime muhtaç bir alan teşkil etmektedir.
7
KONUŞMA ÖZETLERİ
K-04
Sağlıklı Yaşam ve Yüksek Yaşam Kalitesi İçin
Egzersiz
Dr. Bülent Bayraktar
İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Spor Hekimliği Anabilim Dalı
Doğadaki canlılar, minimum enerji harcayarak maksimum yaşam
süresi elde etmeye çalışırlar. Genetik mirası nedeniyle fiziksel aktif bir hayat yaşama alt yapısı olan insanoğlunun spor yaparken
fizyolojik sınırlarını zorlaması ve maksimum enerji sarfiyatında
bulunması görüntü itibarı ile doğaya aykırı bir durumdur. Diğer
taraftan, yaygınlaşan şehir hayatı, teknolojinin ulaştığı nokta ve
bunların getirdiği sağlık sorunlarından korunmak hatta kurtulmak
için gelişen tıbbın çözüm önerisinin “düzenli egzersiz yapılması”
olması kendi içinde acaba bir paradoksu mu barındırmaktadır?
Spor ve egzersiz kavramları neyi ifade etmek için kullanılıyor?
İkisi de fiziksel aktiviteyi tarif ederken kullandığımız sözcükler
olmasına rağmen en yalın ifade ile spor içinde maksimal yüklenmelerin bulunduğu, fizyolojik sınırların zorlanarak yüksek performans hedefine yönelik çalışmaların olduğu ve başarı amaçlı yarışma ortamı nedeniyle yapılan fiziksel aktiviteleri ifade ederken,
egzersiz çok daha masumdur, yarışma ortamı yoktur, bu sebeple
maksimal yüklenme ihtiyacı da bulunmaz. Egzersiz de geçilmesi
veya mağlup edilmesi gereken bir rakip de bulunmaz. Spordaki
yarışma ve başarı beklentisinin yerini egzersizde sağlıklı yaşam
(-ki sıklıkla tedavi amaçlı planlamalarda da kullanılır) ve yüksek
yaşam kalitesi hedefi almıştır.
Diğer yandan modern dünyada gelişmiş ülkeler birbirleri ile savaş alanlarında savaşmayı bırakmışlardır. Onlar kendi aralarındaki savaşı ve başarı planını başka alanlara taşımışlardır. Bunlar
arasındaki en popüler ve etkili alan günümüzde spor alanıdır.
Bu yüzden sporcular ülkeler için orduları kadar kıymetlidir. Bu
yüzden ordularını destekleyecek bilimsel çalışmalar ve araştırmalar kadar sporcularının başarısını etkileyecek konularda da
araştırmalar yapıp bilgi üretmekte ve geliştirmektedir. Bu ülkeler için spor bir başka ülkelere karşı üstünlük sağlanacak bir
savaş alanı, sporcular ise modern çağın gladyatörleridir. Bunun
en güzel örneği spor alanlarına ve salonlara gladyatörlerin çarpıştırıldığı yer olan ARENA adının verilmesidir.
Hem sporun hem de egzersizin yaygınlaşması ve egzersiz sırasında bile fizyolojik sınırların zorlanabileceği öngörüsü ile düzenli
egzersiz programlarına başlanmadan önce katılımcılar mutlaka
uygun sağlık kontrolünden geçirilmelidirler. Bu sağlık kontrolü
sürecinde laboratuvar ortamında egzersiz ortamındakine yakın
bir yüklenme ortamı sağlanarak katılımcıların kardiyak sitemi
başta olmak üzere solunum ve kas iskelet sistemleri değerlendirilmesi hedeflenmelidir.
Egzersiz sırasındaki en büyük sağlık tehdidi, egzersize bağlı ani
ölümdür. Son yıllarda spora katılım oranları arttıkça, ani ölüm
olguları ile ilgili ya­yınların da arttığı gözlenmektedir. Onun için,
egzersize bağlı ani ölümlerin altında yatan gerçek ne­denleri
bulmak ve alınması gereken önlemleri ortaya koymak önemli
bir hale gelmiştir. Tarihte bilinen egzersize bağlı ilk ani ölüm
olayı, bu­günkü maraton koşularını başlamasına sebep olan Yunan askeri Pheilippides’in ölmesidir. Bu asker M.Ö. 490 yılında
8
Perslere karşı alınan zafer haberi­ni Marathon’dan Atina’ya kadar koşarak halkına ulaştırmış ve bu 42 km 195 metrelik koşu
askerin ölümünün temel sebebi olarak değerlendirilmiştir.
En uç noktadaki sağlık tehdidi ölüm olmasına rağmen düzenli
egzersizin getirileri ve faydalarına bakıldığında uygun ortam,
süre ve sıklıkta yapılması koşuluyla egzersizin hayatımızın bir
parçası olması gerekliliği daha net anlaşılmaktadır. Yapılmış bilimsel çalışmalar göstermektedir ki; enfeksiyon temelli olmayan tüm kronik hastalıklara eş zamanlı olumlu etki edebilen
tek uygulama düzenli egzersizdir. Önemli 3 ölüm sebebi olan
kalp ve damar problemleri, inme ve kanserin önlenmesine katkısı hem de oluştuğunda da şiddetinin düşük olmasını sağlaması yönünden bakıldığında en ucuz ve etkili koruyucu hekimlik uygulamalarından biridir.
Düzenli egzersiz uygulamaları, kalp damar sisteminden solunum
sitemine, kas iskelet sisteminden mental performans ve ruhsal
sağlığımıza kadar birçok katkısı nedeniyle teknolojinin gelişiminin
en üst seviyeye ulaştığı günümüzde ve özellikle şehir hayatında,
sağlıklı yaşamın ve yüksek yaşam kalitesinin sağlanabilmesinde
en etkin uygulamalardan biri olarak hayatımızın bir parçası haline
getirilmelidir.
K-05
Kronik Hastalıklarda Beslenme Destek Tedavisi
Doç. Dr. Bülent SAKA
İstanbul Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Geriatri Bilim Dalı
MALNÜTRİSYON VE SEBEPLERİ: Malnütrisyon, bir veya birden çok besin öğesinin eksikliği sonucu vücutta ortaya çıkan
patolojik değişikliklerdir. Makro besin öğeleri (proteinler, karbonhidratlar ve lipidler) ve/veya mikro besin öğelerinin (eser
elementler ve vitaminler) yetersiz alımı söz konusu olduğunda vücutta birtakım fiziksel ve metabolik değişiklikler ortaya
çıkmaktadır. Avrupa Klinik Nütrisyon ve Metabolizma Birliği
(ESPEN) ve İngiliz Parenteral ve Enteral Nütrisyon Derneği (BAPEN) malnütrisyonu, enerji, protein ve diğer besin öğelerinin
az veya çok alımı sonucu vücutta (vücut ölçüleri ve kompozisyonu) ve vücut fonksiyonlarında farkedilir düzeyde advers olaya yol açan ve bununla birlikte sağkalımı azaltan bir patolojik
durum olarak nitelemişlerdir (Lochs ve ark., 2006). 2010 yılında ise Amerikan Parenteral ve Enteral Beslenme Birliği (ASPEN)
ve ESPEN’in oluşturduğu Uluslararası Konsensus Kılavuz Komitesi (International Consensus Guideline Committe) tarafından
yayınlanan bildiride, malnütrisyon daha çok sebebi ön plana
çıkaracak şekilde yeniden tanımlanmıştır. Buna göre malnütrisyon iki ayrı başlığa ayrılmış; “Açlığa bağlı malnütrisyon” ve
“Kronik hastalıklar ilişkili malnütrisyon” (Jensen ve ark., 2010).
Ciddi inflamatuvar cevabın geliştiği kritik hastalıklarda katabolik hız artmakta ve bu durumda öncelikle artmış sitokin düzeyi
(Tümör nekroziz faktör, TNF) ile ilişkilendirilmektedir. Buradan
yola çıkarak kaşeksi, artmış katabolik hız nedeniyle son 6 ayda
istem dışı %6’dan fazla kilo kaybı olması ve bu durumun besin
alımına direnç göstermesi olarak tanımlanmıştır (Lochs ve ark.,
2006).
Beslenme durumunu olumsuz etkileyen faktörler arasında
yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan fizyolojik değişiklikler, akut ve
6. DETAE GÜNLERİ
KONUŞMA ÖZETLERİ
Malign Tümör
Hücreleri
Proteoliz tetikleyici
faktör (PIF) artışı
TNF (kaşeksin),
IL-1 ve IL-6 artışı
Ghrelin reseptörü
direnci (hipotalamik)
Artmış katabolik hız
Yüksek akut faz
reaksiyonu
İştahsızlık
Kas kaybı
Artmış İET
Yüksek CRP
Anoreksi
CİDDİ KİLO KAYBI
kronik hastalıklar, diş ve ağız sağlığı problemleri, polifarmasi,
ekonomik sorunlar ve çevresel etkenler önemli yer tutar.
Yaşlanma ile birlikte görülme sıklığı artan ve malnütrisyon ile
ilişkili hastalıklar arasında kanser, depresyon ve sebep olduğu
sosyal izolasyon, demans, inme, kognitif bozukluğua yol açan
diğer nörolojik bozukluklar, gastrointestinal ve endokrin sistem bozuklukları yeralmaktadır. Tüm bu hastalıklar sırasında
kas kitle azalması (sarkopeni), osteoporoz, fiziksel bağımlılık ve
özbakım eksiklikleri ortaya çıkmakta ve bunlar da dolaylı olarak nütrisyonel durumu daha da bozmaktadır (Morley, 1997;
Saka ve ark., 2010; Claggett, 1989; Thompson ve Morris, 1991;
Cabrera ve ark., 2007; Wilson, 1998). Yaşlıda iştah kaybının en
önemli sebepleri sosyal izolasyon, demans ve depresyon, kronik hastalıklar ve ilaçlardır.
VÜCUT KOMPOZİSYONU: Vücut yağları ile diğer yağsız dokuların birbirlerine olan oranları vücut kompozisyonunu gösterir.
Asıl hedef vücutta yağ oranı ve kas kitlesinin en doğru biçimde
tahmin edilebilmesi veya ölçülebilmesidir. Bunun belirlenmesinde en pratik yöntem antropometrik ölçümlerdir. Bunlar arasında kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), ekstremite çevre ölçümleri
(kol veya baldır) ve cilt kalınlık ölçümleri sayılabilir.
Son yıllarda bazı cihazlar ile vücut kompozisyonu hakkında
daha objektif veriler elde edilebilmektedir. Bunlardan biri
bioelektrik impedans analizidir (BİA). Bioelektrik impedans
analizi, vücut dokularının az miktardaki zararsız bir elektrik
akımına direncinin ölçülmesidir. Elektrik akımları suyun çok
olduğu vücut dokularından (kan, idrar ve kaslar) diğer dokulardan (kemik, yağ veya hava gibi) daha kolay geçer. Bu yöntemle
vücuttan geçen elektrik akımlarının hızı ve gücü ölçülür ve bu
sonuçlar boy, kilo, cinsiyet gibi bilgiler ile kişisinin vücut yağ
oranının belirlenmesinde kullanılır. Diğer yöntemler arasında
DEXA (dual energy X-ray absorptiometry), bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) sayılabilir.
NÜTRİSYONEL DURUMUN DEĞERLENDİRİLMESİ: Anamnez:
Kişinin son aylarda ve son günlerde tükettiği gıda miktarı, gıda
seçiciliği, iştahı, kilo kaybının olup olmadığı, mevcut hastalıkları, gastrointestinal semptomları, ağız sağlığı, fiziksel ve kognitif
bozuklukları ve psikolojik duygudurum bozuklukları ayrı ayrı
detaylı olarak sorgulanmalıdır.
ANTROPOMETRİK ÖLÇÜM YÖNTEMLERİ: ESPEN kılavuzlarına
göre VKİ aralığı 18.5-24.9 kg/m2 dir. Bu değerin altında düşük
kilo, üstünde ise yüksek kilo ve hatta obeziteden bahsedilebilir.
24-25 KASIM 2014
Uluslararası Dietetik ve Nütrisyon Terminoloji kılavuzu (Amerikan Dietetik Kurumu) VKİ <18.5 kg/m2 olan bireyleri düşük
kilolu kabul etmekte ve bu kişilere nütrisyonel değerlendirme
önermektedir (International Dietetics and Nutrition Terminology Reference Manual, 2009).
Ekstremite çevre ölçümleri de antropometrik değerlendirmede kullanılmaktadır. Omuz ve dirsek arasındaki mesafenin orta
noktasından üst kol çevresi ölçülebilir. Erkeklerde <23 cm ve
kadınlarda <22 cm azalmış kas kitlesi lehine değerlendirilebilir
(Powell-Tuck ve Hennessy, 2003; James ve ark., 1994). Yaşlılarda baldır çapı, kas kitlesinin değerlendirilmesinde önemli bir
gösterge olarak kabul edilmektedir. Baldır çapının <31 cm olması kas kitlesinde azalma olarak nitelendirilebilir.
TARAMA VE DEĞERLENDİRME TESTLERİ: Hastaların nütrisyonel durumlarının belirlenmesinde antropometrik ölçümler
yanı sıra bazı testler kullanılmaktadır. Nütrisyonel Risk Taraması (NRS-2002) 2002 yılında ESPEN tarafından geliştirilmiş
kapsamlı bir tarama testidir (Kondrup ve ark., 2003). Subjektif Global Değerlendirme testi 1987’de geliştirilmiştir. İçinde
antropometrik ölçümler yanısıra beslenme durumu ve klinik
durum hakkında bilgi veren sorular içermektedir (Detsky ve
ark., 1987). Tarama sonrası değerlendirme yapmak için kullanılmaktadır. Mini Nütrisyonel Değerlendirme (MNA) testi daha
çok yaşlı populasyon ve ayaktan takip edilen hastalar için hazırlanmış bir testtir (Gulgoz ve ark., 2002). ‘Malnutrition Universal Screening Tool’ (MUST), hastaların 4 basamakta değerlendirildiği tarama testidir (Todorovic, 2011).
LABORATUVAR TESTLERİ: Malnütrisyon tanısında kullanılabilen bir laboratuvar testi henüz mevcut değildir. En sık kullanılan serum proteinleri (albumin, prealbumin, transferrin,
retinol bağlayıcı protein) tanı koymadan daha çok takipte
önemlidir. Özellikle serum proteinlerinin her tür infektif ve
inflamatuvar hastalıkta negatif akut faz gibi davranması ve
sentezlerinin azalması kişinin beslenme durumunun değerlendirilmesi sırasında sorun oluşturmaktadır. Bu nedenle diğer
akut faz göstergeleri (özellikle CRP) ile birlikte hasta takibinde
değerlendirilmesi uygundur. (Mueller ve ark., 2011; Saka ve
ark., 2010).
GÜNLÜK ENERJİ İHTİYACININ (GEİ) HESAPLANMASI: GEİ, bazal enerji ihtiyacı (BEİ), aktivite faktörü ve stres faktörü toplanarak bulunabilir. BEİ hesaplamada en sık kullanılmakta olan
formül Harris-Benedict formülüdür. Kilo, boy ve yaş kullanılarak hesap yapılmaktadır. BEİ bulunduktan sonra klinik hastalık
ve klinik bulgulara bakılarak stres faktörü saptanır ve BEİ’e eklenir. Örneğin kronik hastalıklar varlığında BEİ’e %10-30 eklenirken, nüks halinde kanser, yaygın kanser, sepsis veya ARDS
varlığında bu oran %30-100 arasında değişebilir. Her 10C vücut
ısısı artışına karşılık BEİ’e %10 eklenir. Diğer taraftan hastanın
hareket kabiliyeti de önemlidir (Aktivite faktörü). Örneğin yatalak bir hastada BEİ’e %15-20 eklenirken, ambulatuvar bir
hastada %20-25, mobil bir hastada %30-40 eklenebilir. Sonuçta GEİ elde edilir.
GEİ hesaplandıktan sonra günlük enerji açığı hesaplanmalıdır.
Hastaya yediklerini listelemesi öğütlenir ve bu liste üzerinden
günlük alabilmekte olduğu kalori miktarı hesaplanır. Hesaplanan GEİ ile alabildiği kalori farkı Günlük Enerji Açığını (GEA)
9
KONUŞMA ÖZETLERİ
verecektir. Standart durumda 1.0 g/kg/gün olan protein ihtiyacı metabolik stres varlığında 1.5-2 g/kg/gün değerine kadar
artabilir (McClave ve ark., 2009). Günlük su ihtiyacı kg başına
30 ml veya alacağı kcal başına 1 ml olarak hesaplanabilir. Kalp
yetersizliği ve böbrek yetersizliğinde sıvı kısıtlaması gerekecektir. İleri yaşta günlük 25 g lif alımı gastrointestinal sistem
fonksiyonlarını olumlu etkilemektedir (McClave ve ark., 2009).
KANSER VE MALNÜTRİSYON: Kanser beslenme bozukluklarına bağlı kilokaybının en sık yaşandığı kronik hastalıkların başında yeralır. İştah kaybına bağlı kilo kaybı (anoreksi) ve artmış katabolik yüke bağlı kilo kaybı (kaşeksi) görülür. Bunların yanısıra
bulantı-kusma, kemoterapi ve radyoterapi komplikasyonları,
depresyon, ağız diş sağlığı problemleri, mukozit, yutma güçlüğü (baş boyun kanserlerinde) ve GIS pasaj kusuru (GIS kanserlerinde) diğer sebepler olarak sayılabilir.
ESPEN, ASPEN ve diğer kılavuzlarda, kanserde malnütrisyonun erken tanı ve tedavisinin önemi vurgulanmaktadır. Rutin
destek tedavisi söz konusu değildir, yine rutin tarama ve değerlendirme testleri sonrası riskli hastalar tedavi edilmelidir.
Diğer taraftan artmış katabolik süreç nedeni ile günlük protein ihtiyacı artmıştır. Günlük enerji ihtiyacı yukarıda belirtildiği
gibi hesaplanır ve açık tedavi edilir. İmmunnütrisyon ürünleri,
standart ürünlerin glutamin, omega-3 yağ asidleri, arginin,
hidroksimetil butirat ve nükleotidler ile zenginleştirilmesi ile
elde edilir. Temel amaç aşırı immun reaksiyonun önüne geçip
artan katabolik süreci dizginlemektir. Bunun yanısıra GIS fonksiyonlarına katkısı, negatif nitrojen balansını düzeltici ve iştah
açıcı etkileri vardır. Özellikle üst GIS malignitelerinde post-op
yoğun bakım ünitesi takibinde morbidite ve mortalite üzerine
anlamlı katkıları gözlenmiştir.
NÖROLOJİK HASTALIKLAR: Demans, serebrovasküler hastlıklar, Parkinson Hastalığı, Myastenia Gravis, multipl skleroz ve
amyotrofik lateral skleroz (ALS) bunlar arasında sayılabilir. Disfaji, eşlik eden duygudurum bozuklukları, disabilite ve ilaçlar
malnütrisyona sebep olabilirler. Bu hastalarda malnütrisyon,
sarkopeni, bası yaraları, düşmeler ve infeksiyonlar yoluyla
mortalite artışına sebep olmaktadır.
Akut inme sonrası vakaların %50 sinde kısa süre içinde malnütrisyon gelişmekte, en sık sebep yutma bozukluğu olmaktadır.
Yutma bozukluğu bunun yanısıra aspirasyon pnömonisine ve
sepsise yol açabilmektedir. İlk 48 saati takiben oral yolla mümkün olamıyorsa tüple enteral beslenmeye geçilmelidir. Altı
haftayı aşan malnütrisyon varlığında nazogastrik tüp, PEG ile
değiştirilmelidir.
ALS’de disfaji ilerleyen süreç içinde önemli bir sorun olarak
karşımıza çıkmaktadır. Yutma güçlüğü geliştiğinde PEG ile önlem alınmalıdır. Ciddi solunum sıkıntısı geliştiğinde PEG takılması mümkün olamamaktadır.
Parkinson hastalarında dopaminerjik ilaçların önemli bir
komplikasyonu bulantı kusmadır. Bu durumda medikal önlemler alınmalıdır (örn. Domperidon).
BÖBREK YETERSİZLİĞİ: Üremik sendrom iştah kaybı, bulantı
ve kusma yoluyla malnütrisyona sebep olabilmektedir. Diğer
taraftan gereksiz protein kısıtlamaları da negatif nitrojen dengesi sonucu malnütrisyon yaratmaktadır. Özellikle akut böbrek
10
yetersizliğinde negatif nitrojen balansı ciddi morbidite ve mortalite artışına sebep olabilmektedir. GIS fonksiyonel ise enteral
nütrisyon, değilse parenteral nütrisyon, enteral nütrisyonun
yeterli olamadığı durumlarda enteral ve parenteral nütrisyon
beraber kullanılmalıdır. Hemodiyaliz gören hastalarda da protein kısıtlaması söz konusu değildir. Hatta bu hastalarda enteral beslenme yetersiz kaldığında parenteral beslenme diyaliz
sırasında da uygulanabilir. Stabil KBY hastalarında 30-35 kcal/
kg/gün kabul edilebilir ölçülerdir. Hemodiyaliz hastalarında
protein desteği 1.2 g/kg/gün, ABY de ise 1.5 g/kg/gündür. Evre
3 ve üzeri hastalarda diyaliz öncesi protein kısıtlaması diyalize
gidiş süresini uzatabilmektedir. Bu sebeple 0.6-0.8 g/kg/gün
protein bu hastalara önerilebilir. Her tür akut stresful durumda
protein alım miktarı arttırılmalıdır. Renal transplant hastalarında 0.8-1.0 g/kg/gün protein alımı uygundur.
Oligurik ve anürik hastalarda diet, sodyum, fosfor ve potasyumdan fakir olmalıdır. Diyaliz hastalarında folat, Vit B6, Vit C
ve Tiamin verilmelidir. Vit D replasmanı, serum kalsiyum, fosfor ve PTH düzeylerine göre planlanmalıdır. Kritik hastalarda
çinko, selenyum ve Vit E verilebilir. Vit B12 düzeyi düşük bulunursa mutlaka replase edilmelidir.
KARACİĞER SİROZU: Karaciğer sirozu hastalarının yaklaşık
%80’inde malnütrisyon mevcuttur. Erken doyma,iştahsızlık,
GIS motilite kusuru, asit varlığı, dispepsi, ilaçlar ve tuz kısıtlaması malnütrisyon gelişmesini kolaylaştıran faktörlerdir. Diğer
taraftan artan sitokin miktarı anoreksiye sebep olur. Malnütrisyon riski varlığında destek tedavisi verilmelidir. 30-35 kcal/kg/
gün kalori desteği yanısıra 1.2 g/kg/gün protein desteği sağlanmalıdır. Hepatik ensefalopati varlığında enteral beslenme
içinde protein kısıtlaması yapılmalıdır. Bu hastalara dallı zincirli aminoasid desteği verilmelidir. Prebiyotik ve probiyotikler
bakteriyal aşırı çoğalmayı azaltarak barsaklarda artan amonyak
gelişiminin önüne geçebilir. Hepatik ensefalopati uzarsa (72 saati aşan), protein kısıtlamasına devam etmek negatif nitrojen
balansı yaratabilir. Böyle durumlarda protein kısıtlamasına devam etmenin faydalı olduğuna dair veri bulunamamıştır.
Alkolik hepatit zeminde kronik karaciğer hastalığı varlığında
tiamin replasmanı yapılmalıdır. Kolestatik hepatit varlığında
safra asidi (ursadeoksikolik asid) ve yağda eriyen vitaminler (A,
D, E, K) desteği verilmelidir.
SOLUNUM YETERSİZLİĞİ OLAN HASTALAR: Solunum yetersizliği olan KOAH’lı hastalarda karbonhidrat alımı sonucu artan
karbondioksit üretimi ile raspiratuvar asidoz derinleşebileceğinden kalori ihtiyacının önemli bir kısmının yağ asidleri ile
sağlanması amaçlanır. Günlük kalori ihtiyacı, hesaplanan istirahat enerji ihtiyacına %15-20 stres faktörü ve aktivite faktörü
eklenmesi ile bulunabilir. Solunum kas fizyolojisinde etkili olan
serum kalsiyum, fosfor ve magnezyum seviyelerinin normal
aralıkta olmasına dikkat edilmelidir. ARDS geliştiğinde stres
faktörü yanısıra, günlük protein ihtiyacı artacaktır.
DEMANS: Yaşlılarda günlük enerji ihtiyacının hesaplanmasında bir fark yokken, günlük protein ihtiyacı aksi bir durum olmadıkça standart koşullarda 1.2 g/kg/gündür. Demans hastalarında günlük enerji ihtiyacı 1600 kcal/gün ile sınırlandırılmalıdır.
Vit B12 ve Vit D serum düzeylerinin önemi fazladır ve eksikliği
durumunda mutlaka yerine konulmalıdır. Erken ve orta evre
6. DETAE GÜNLERİ
KONUŞMA ÖZETLERİ
demansta enteral beslenme ile günlük enerji ihtiyacı karşılanamıyorsa tüple enteral besleme desteği verilebilir. İleri evre
demansta tüp ile beslenme zaruri olmadıkça verilmemelidir.
Sosyal gerekçeler tüple beslenmede belirleyici olacaktır. Literatürde tüple besleme desteği vermekle sağkalımın anlamlı
düzeyde arttığına dair veri bulunmamaktadır.
TEDAVİ: Malnütrisyon veya malnütrisyon riski tespit edilen
hastalara beslenme destek tedavisi planlanmalıdır. Bu iki yolla
yapılabilir; Öncelikle oral gıda alımı mümkün olanlarda kliniğin
diyet birimi ile görüşülerek günlük kalori ihtiyacı doğrultusunda diyet düzenlenir. İkinci yol ise enteral ve/veya parenteral
beslenme ürünleri ile destek tedavisidir. Bu tedavi modalitesinde asıl olan enteral beslenmedir, fakat bu her zaman yeterli
veya mümkün olamamaktadır, dolayısıyla bazen parenteral
nütrisyon tedavisi ile desteklenmektedir. Enteral beslenme
yolları oral enteral, nazoenteral ve enterokütan yollardır. Nazoenteral yol için nazogastrik veya nazointestinal feeding tüp
kullanılabilir. Bu tüplerin silikon veya poliüretan olanları tercih
edilmelidir. Enterokütan yollar ise, perkütan endoskopik gastrostomi (PEG) ve perkütan endoskopik jejunostomidir (PEJ).
Bazen PEG’den uzatılan bir tüp vasıtasıyla jejenuma ulaşılabilir
(PEG-J).
Parenteral beslenmenin iki tipi vardır; periferik yolla uygulanan ve santral yolla uygulanan. Her iki yoldan uygulanan ürünlerin en belli başlı farkı, birim hacminde içerdikleri kalori ve
yağdır. Periferal yolla uygulanan ürünlerin ml’sinde 0.6-0.7 kcal
varken, santral yolla verilenlerin ml’sinde 1 kcal bulunmaktadır. Dolayısıyla osmolariteleri arasında fark vardır. Periferden
uygulanan ürünlerin ozmolariteleri 850 mosm/l’nin altındadır
(ASPEN Board of Director, 1995).
ESPEN (European Society for Clinical Nutrition and Metabolism)’in 2006 yılında yayınladığı enteral nütrisyon kılavuzunun
geriatri kısmında beslenme yolunun seçilmesi sırasında kırılgan yaşlıda mümkün oldukça oral beslenme desteği sağlanmasını vurgulamaktadır. Nörolojik disfaji varlığında enteral beslenme yollarından birinin tercih edilmesi, lif içerikli ürünlerin
seçilmesi, bası yaraları varlığında yüksek protein içerikli ürünlerin verilmesi önerilmektedir. Erken ve orta düzeyde demans
hastalarında oral veya tüple beslenme tedavisi verilmesi, ileri
evre demans hastalarında mümkün oldukça tüple beslenmenin tercih edilmemesi gerektiği vurgulanmıştır. Bunun gerekçesi olarak bu hastalarda tüple beslemenin sağkalıma anlamlı
bir katkı sağlamaması gösterilmiştir. Terminal evre kanser hastalarında da tüple beslenmenin uygulanmaması önerilmektedir. Uzun süreli tüple besleme gereken hastalarda (>4 hafta)
PEG uygulanması tavsiye edilmektedir (Volkert ve ark., 2006).
HANGİ ÜRÜN, HANGİ HASTAYA ?
Enteral beslenme ürünü verilen tüm hastaların çoğunda standart ürünler kullanılmaktadır. Bu ürünlerin her ml’sinde 1 kcal
içerir. Düşük ozmolariteleri nedeni ile kolay tolere edilirler (3).
Enerji kaynağı sırasıyla karbonhidratlar (%50), yağlar (%30)
ve proteinlerdir (%20). Günlük ihtiyaçlar doğrultusunda eser
elementler ve vitaminlerden zenginleştirilmişlerdir. Diyabetik
ürünler yağ ve liften zengindir. Düşük glisemik indeksli karbonhidratlar (fruktoz, izomaltoz ve maltodekstrin) içerirler (Lochs
ve ark., 2006). Yüksek enerjili ürünlerin ml’sinde 1.2-2.0 kcal
bulunur ve ozmolariteleri yüksektir. GEA yüksek hastalarda ve
24-25 KASIM 2014
sıvı kısıtlaması gereken durumlarda kullanılmaktadır. Proteinden zengin ürünler (60-100 g/l) metabolik stres altında olup
protein yıkımının veya kullanımının hız kazandığı veya ihtiyacın
çok olduğu hastalarda kullanılabilir. Çözünebilir veya çözünemeyen lifler içeren ürünler gastrointestinal motiliteye yardımcı olmaktadır. Aynı zamanda prebiyotik etki göstererek ishale
engel olurlar.
İmmunnütrisyon öğeleri içeren ürünler glutamin, arginin, eikosapentanoik asit (EPA) ve doku RNA dan bir birden çoğu
ile zenginleştirilmiş ürünlerdir. Kanser ve kronik inflamatuvar
hastalığı olanlar için geliştirilmişlerdir. Anti oksidan özellikleri
olduğu gibi proinflamatuvar sitokinleri baskılayıp anti inflamatuvar sitokinleri arttırarak aşırı immün cevabın zararlı etkilerinden korumaktadırlar. Protein sentezini arttırmaktadırlar.
Diğer taraftan özellikle glutaminin antioksidan etkisiyle gastrointestinal sistem enterositlerini koruyucu etkisi gösterilmiştir
(Wu, 2009). Arginin protein sentezini arttırması yanısıra kollajen sentezinde yeralır ve yara iyileşmesinde kullanılmaktadır (Kirk ve ark., 1993). EPA 1.5 g ve üzerinde kullanıldığında
uygun enteral beslenme ile kanser kaşeksisini önleyebilmektedir (Giacosa ve Rondanelli, 2008). Lösin ve metaboliti beta
hidroksi beta metil bütirat protein sentezini arttırmakta ve
protein yıkımını azaltmaktadır (Paddon-Jones ve Rasmussen,
2009; Nissen ve ark., 1996). Orta zincirli trigliseridler, gastrointestinal sistemin inflamatuvar hastalıklarında, özellikle çeşitli
seviyelerde malabsorpsiyon varlığında yüksek enerji kaynağı
olarak kullanılabilirler. Safra ve miçel oluşumuna ihtiyaç duymazlar, direkt portal dolaşımla karaciğere ve sistemik dolaşıma
geçerler. Ürün içinde esansiyel olan uzun zincirli yağ asidleri de
olmalıdır (Caliari ve ark., 1996; Sales ve ark., 1998).
Hemodinamik açıdan stabil olmayanlarda (şok, vb), GIS disfonksiyonu, aşırı kusma, kısa barsak sendromu ve yüksek debili fistül varlığında enteral beslenme tercih edilmemelidir. Bu
gibi durumlarda parenteral beslenme uygulanabilir. Parenteral
beslenme için uygun yol santral venöz yoldur. Kısa süreli daha
düşük ozmolariteli ürünler periferik venöz yolla da verilebilir.
Parenteral beslenme ürünleri tüm mikro besin öğelerini uygun
miktarlarda içermez. Bu nedenle uzamış tedavilerde destek
gerekebilir. Metabolik komplikasyonları çok daha sıktır. Özellikle uzun süredir ciddi malnütrisyonu olan hastalarda ani ozmolar yüke bağlı ekstrasüller ve intrasellüler volum değişiklikleri,
serum elektrolit imbalansı (sodyum, potasyum, fosfor, magnezyum, kalsiyum), akut böbrek yetersizliği, akut kalp yetersizliği, ARDS, aritmiler ve ani ölüm gelişebilir. Vitamin B1 (tiamin)
eksikliğine bağlı akut kalp yetersizliği ve santral sinir sistemi
bozuklukları, ensefalopati gelişebilir. Parenteral beslenme sonrası gelişebilen tüm bu klinik durumlar “Refeeding Sendromu”
olarak nitelendirilir. Ürünlerdeki lipid içeriğinin komplikasyonlar açısından önemi vardır. N-6/N-3 PUFA (poly-unsaturated
fatty asid) oranı arttıkça proinflamatuvar aktivite artar ve kişi
çeşitli sorunlar karşısında yüksek oksidatif strese maruz kalır
(Wanten and Calder, 2007). N-9 MUFA’dan (mono-unsaturated
fatty asid) zengin zeytinyağı Akdeniz tipi beslenmenin önemli
öğelerinden biridir ve yaşlı populasyonda bu mutfağın demans
riskini azalttığı gösterilmiştir (Solfrizzi ve ark., 2011; Allès, 2012
). Balık yağı N-3 yağ asidlerinden zengindir (EPA ve DHA). N-3
PUFA’ların anti-inflamatuvar etkisi yanısıra nöronların membran yapılarının ana bileşenlerinden biri oluşu nedeniyle Alzheimer Hastalığının önlenmesindeki rolü çokça sorgulanmıştır.
11
KONUŞMA ÖZETLERİ
Olumlu verilere rağmen kesin sonuçlara halen ulaşılamamıştır (Calder, 2012). EPA ve DHA yanısıra nöroprotektif etkileri
olabileceği ileri sürülen vitamin ve antioksidanlarla (Vitamin B,
C, D, E ve karotenoidler, polifenoller) zenginleştirilmiş dietin
demansta nörodejenerasyonu yavaşlatabileceği düşünülmektedir (Barberger-Gateau, 2007).
Kaynaklar:
-Barberger-Gateau P., Raffaitin C., Letenneur L., et al. (2007) Dietary patterns and risk of
dementia: the Three-City cohort study. Neurology 69, 1921–1930.
-Bonnefoy M., Jauffret M., Kostka T. and Jusot J.F (2002). Usefulness of calf circumference measurement in assessing the nutritional state of hospitalized elderly people. Gerontology;48:162-9.
-Calder P.C. (2012). Mechanisms of action of (n-3) fatty acids. J Nutr.;142;592S–599S.
-Claggett M.S. (1989). Nutritional factors relevant to Alzheimer’s disease. J Am Diet Assoc.;89:392-6.
-Giacosa A. And Rondanelli M. (2008). Fish oil and treatment of cancer cachexia. Genes Nutr.;
3: 25–8.
-Gulgoz Y., Lauque S., Vellas B.J. (2002). Identifying the elderly at risk for malnutrition. The
Mini Nutritional Assessment. Clin Geriatr Med.;18:737-57.
-Hiesmayr M., Schindler K., Pernicka E., et al. (2009) Decreased food intake is a risk factor
for mortality in hospitalised patients: the NutritionDay survey 2006. Clin Nutr.;28:484-91.
-International Dietetics and Nutrition Terminology Reference Manual, 2nd Ed. The American
Dietetic Association, 2009.
-James W.P., Mascie Taylor G.C., Norgan N.G., et al. (1994) The value of arm circumference measurements in assessing chronic energy deficiency in Third World adults. Eur J Clin
Nutr.;48:883-94.
-Jensen G.L., Mirtallo J., Compher C., et al. (2010) Adult Starvation and Disease-Related Malnutrition: A Proposal for Etiology-Based Diagnosis in the Clinical Practice Setting From the
International Consensus Guideline Committee. JPEN J Parenter Enteral Nutr.;34:156-9.
-Kondrup J., Allison S.P., Elia M. et al. (2003) ESPEN guidelines for nutrition screening 2002.
Clin Nutr.;22:415-21.
-Kondrup J., Rasmussen H.H., Hamberg O., et al. (2003) Nutritional risk screening (NRS 2002):
a new method based on an analysis of controlled clinical trials. Clin Nutr.;22:321-36.
-Lochs H., Allison S.P., Meier R. et al. (2006) Introductory to the ESPEN Guidelines on Enteral
Nutrition: Terminology, Definitions and General Topics. Clin Nutr.;25:180-6.
-McClave S.A., Martindale R.G., Vanek V.W., et al. (2009) Guidelines for the Provision and Assessment of Nutrition Support Therapy in the Adult Critically ill Patient. Society of Critical Care Medicine (SCCM) and American Society for Parenteral and Enteral Nutrition (A.S.P.E.N.). JPEN;33:277316.
-Mueller C., Compher C., Ellen D.M. (2011) A.S.P.E.N. Clinical Guidelines : Nutrition Screening,
Assessment, and Intervention in Adults. JPEN;35:16-24.
-Powell-Tuck J., Hennessy E.M. (2003) A comparison of mid upper arm circumference, body
mass index and weight loss as indices of undernutrition in acutely hospitalized patients. Clin
Nutr.;22:1–6.
-Rand W.M., Pellett P.L., Young V.R. (2003) Meta-analysis of nitrogen balance studies for estimating protein requirements in healthy adults. Am J Clin Nutr.;77:109-27.
-Saka B., Kaya O., Ozturk G.B., Erten N., Karan M.A. (2010) Malnutrition in the elderly and its
relationship with other geriatric syndromes. Clin Nutr. ;29(6):745-8.
-Saka B., Ozturk G.B., Uzun S., et al. (2010) Nutritional risk in hospitalized patients: impact of
nutritional status on serum prealbumin Rev. Nutr. Campinas;1:89-98.
-Volkert D., Berner Y.N., Cederholm T., et al. (2006) ESPEN Guidelines on Enteral Nutrition:
Geriatrics. Clin Nutr.; 25: 330–360.
K-06
İhtiyarlamadan Yaşlanmak
Demir Tiryaki
Yaşlanma, antik çağlardan beri bilinen ve zamanın ilerleyişi
(yaşlanma) ve fonksiyonların giderek kaybedilmesi (ihtiyarlama) ile karakterize edilen bir süreçtir. Canlı ya da cansız tüm
varlıklar zaman içinde yaşlanır. Sadece insanoğlu ihtiyarlamaya
karşı direnmektedir. Çünkü yaşamaktan memnundur ve canlılığın amacının sadece, sahip olduğu özellikleri (genleri) bir sonraki nesile geçirmekten ibaret olmadığını, başka tadların da var
12
olduğunu fark etmiştir. Ortalama insan ömrünün, yaşlanmaya
izin verdiği günümüzde molekülsel biyolojideki ilerlemeler sayesinde ihtiyarlamanın biyolojisini öğrenmek ve geciktirmek
için çeşitli çalışmalar yapılmaktadır.
İhtiyarlamama mücadeleleri insanlık tarihi kadar eskidir. Ortam
şartlarının uzun yaşamayı engellediği eski çağlarda genç kalabilmekten pek bahsedilmezdi. Hatta mitolojik bir öyküde pembe tırnaklı şafak tanrıçası Aurora (eos), sevgilisi Tithanos için
Zeus’dan sonsuz gençlik istemeyi aklına bile getiremediğinden
ölümsüzlük istemiş, ancak sevgilisi ölümsüz olmasına rağmen,
zamanla yaşlanıp güçsüzleşince terk etmiştir. Sonsuz gençliğe
kavuşabilmek için daha sonraları Simyacılar tarafından pek çok
uğraş verilmiş, çeşmeler ve iksirler aranmıştır. Nihayet 1952’de
DNA’nın yapısının aydınlanması ile başlayan biyolojik devrim
bugün, insan ihtiyarlamasının mekanizmalarını açıklamaya başlamıştır. İhtiyarlamanın sebebi; ister kader, ister insan evriminin
doğal bir sonucu, ister fazla kalori almanın keyfi, ister eskimiş
ama atılamamış vücut hücrelerinin varlığı, ister bağışıklık sisteminin zaafı, ister genlerdeki bir program, ister DNA kusurlarının
birikimi, ister serbest radikallerin etkisi ve oksidatif stres, ister
kromozom uçlarının kısalması, ve isterse üretilen enerjinin her
aktiviteye yetmeyişi yüzünden olsun sonuçta bir veya birçok
genin ya da onların ürünleri olan proteinlerin doğal yapılarının
bozulmasıyla gelişir. Ancak bütün bu bilimsel teorilerin belki de
tümünü kapsayan, 1800’lerde istatistikçilerin fark ettikleri ve
günümüzde de tüm canlılar için yaşanan gerçek, seksüel aktiflik
sürecinde ihtiyarlamaya ve ölüme neden olacak şanssızlıkların
azlığıdır.
DNA teknolojisindeki ilerlemeler, ihtiyarlamanın geciktirilip
ömrün uzatılabileceğini ima etmektedir. Örneğin kanserleşmiş
hücreler ve seks hücrelerinde bolca bulunan ve kromozomların kısalmasını engelleyen telomeraz geni transfer edilmiş vücut hücrelerinin, 20 defa daha fazla çoğaldıkları gözlenmiştir.
Diğer bir umut ışığı, kök hücrelerinin kullanıldığı ‘’insanın tedavi amaçlı klonlanması ‘’dır. Bu yöntemle vücudun tümünden
daha önce eskiyen organların, bulundukları yerde tedavileri
hatta yenilenmeleri mümkün görünmektedir. Ayrıca plastik ve
rekonstrüktif cerrahi’de insanlara yeni, uyumlu görünme olanakları sunmaktadır. Bu kapsamda antiaging (ihtiyarlamama)
programları geliştirilmiştir. Böyle bir programı oluşturan temel
basamaklar: 1. Biyolojik yaş tayini, 2. Eğitim ve bilgilendirme,
3. Kısıtlı diyet, 4. Vitamin ve antioksidan destek, 5. Egzersiz
programı, 6. Hormonsal destek, 7. Beyin memnuniyeti (nörobik), 8. Gen tedavisi, 9. Cilt bakımı ve kozmetik cerrahidir.
Bütün bu olanaklar yanında ileri teknoloji kullanmadan da ihtiyarlamayı geciktirmenin mümkün olduğu magazin dergilerinde sıkça anlatılmaktadır. Günümüzde yenilik gibi sunulan pek
çok yöntem asırlardır kullanılagelmiştir. Aslında insanın maksimum yaşam süresi artmamış sadece savaş, salgın, bilgisizlik vd
etkenler azalırken, ihtiyarlamaya karşı önlemlerin uygulanması
sayesinde bu süreci dolduranların sayıları çoğalmıştır. Bu önlemler arasında en bilinenleri, yüz yaşını aşmış kişilerin ortak
özellikleride eklenerek aşağıda çıkarılmıştır;
a. En az gün aşırı düzenli hafif egzersiz (hekim kontrolünde)
severek, isteyerek, yaşam tarzı gibi yapılmalıdır.
6. DETAE GÜNLERİ
KONUŞMA ÖZETLERİ
b. Beslenmeye çok önem verilmeli ve en önemli besin’in su
olduğu her saat hatırlanmalıdır. Günümüz itibariyle ihtiyarlamayı yavaşlattığı ispatlanmış yegane yöntem kısıtlı kalori ile
beslenmektir. Alınan kalori (uzman hekim kontrolünde) mutlaka azaltılmalı ama beyin’e, antik kıtlık yıllarını hatırlatacak kadar abartılmamalıdır. Vitamin ve antioksidan (multivitamin + C
vit… + balık yağı omega-3 vd.) desteği alınmalıdır.
c. Hormon takviyesi (büyüme hormonu, östrojen, progesteron, testesteron, DHEA, melatonin vd.) mutlaka uzman hekim
kontrolünde uygulanmalıdır.
d. Beyinin, bedeninin hala işe yaradığını idrak etmesi için daha
çok seks yapmalı (veya hayali kurulmalı) ama sperm sarfiyatını
azaltacak yöntemler benimsenmelidir.
e. Diğer insanlardan daha üstün olabilecek yetenekler ortaya
çıkarılmalı, kişinin kendini lider olarak hissedebileceği (mesela
yardım etmek vd. gibi) bir ortam yaratılmalıdır; Liderlerin kan
testleri, biokimyaları, hormon düzeyleri, vd. mükemmelleşir,
kendilerini çok iyi hissederler ve asla bu his’den vazgeçmek istemezler.
f. Bir ömür boyu aynı şartlarda yaşamış olan rahibelerden
olumlu düşünenlerin diğerlerinden 11 yıl daha uzun yaşadıkları hatıra defterlerinin incelenmesinden tespit edilmiştir. Pozitif
düşünmeyi bir yaşam biçimi haline getirmeli ve hiç bir şeyin
göründüğü kadar kötü olmadığı hatırlanmalıdır. Sıkıntılıyken
kahkaha atmak mutlaka denenmelidir.
g. Bilinç geliştirilmeli, yani çevrenin farkında olunmalı ve yaşlı
bilgiler terkedilip yeni bilgiler edinilmelidir. Aynı bir bebek gibi
meraklı, ısrarcı ve oyuncu olunmalıdır.
h. Monotonluktan mutlaka uzaklaşmalı ; örn. saç kazıtmakuzatmak- boyamak, piercing yaptırmak, değişik giyinmek, gezilecek yeni yerler keşfetmek, vb., için çaba harcamalı, kısaca
fark edilebilmek için günlük yaşamda farklar yaratılmalıdır.
i. Sık sık hayal kurulmalıdır. Mucizelerin, enerjimizi hayallerimize verdiğimiz zaman başladığı unutulmamalıdır.
İhtiyarlamama mücadeleleri artık çok yaygınlaşmıştır ve sonunda kısmen başarılı olunacaktır. Zira konularının uzmanı bilim adamları ile birlikte, güç ve parayı elinde bulunduran halk
kesimleri de yaşlanmaktadırlar. İhtiyarlamanın geciktirilmesi,
elbette bazı sosyal problemleri de ortaya çıkaracaktır. Demografik veriler, ortalama insan ömrünün 1 yıl uzamasının, tüm
insanların %1 oranında daha fazla çalışmasını gerektireceğini
göstermektedir.
Çünkü sosyal sistemler (emeklilik, sigorta vd) ortalama insan
ömrünün kısa (yaklaşık 65 yaş) olacağı üzerine kurulmuştur.
Halklarının daha bilinçli olduğu ileri toplumlarda genç neslin
yaşlılara tavır aldığı gözlenmiştir ve yaygınlaşacağı da kuşkusuzdur. Bilim ve Teknolojideki gelişmelerin yaşlı insanlara umut
vaat ederken, sosyal yaşamı değiştireceği, hatta, bir kargaşayı
da tetikleyebileceği hesaba katılmalıdır.
24-25 KASIM 2014
İhtiyarlama belki geciktirilebilecek ama durdurulamayacaktır.
Zira termodinamiğin 2. yasasına göre normal şartlarda kendiliğinden gelişen olaylarda düzensizliğin artması kaçınılmazdır.
Aslında ihtiyarlamamak için önerilenler, genç yaşamak isteyen
kişinin beklentilerine ters düşebilir: kan ter içinde düzenli egzersiz yapmak, açlık sınırında yaşamak, onlarca vitamin, antioksidan, hormon… haplarını yutabilmek, sperm harcamadan
seks yapmaya uğraşmak, kendini lider hissedebilmek adına
deliler gibi çalışmak, devamlı yeni bilgiler öğrenmek için sabahlamak ama en az 6 saat uyumak zorunda olmak, kötü denen keyifli alışkanlıkları terk etmek, her şeye rağmen olumlu
görünmek için sırıtabilmek ve bütün bunlar için harcanacak zaman, para ve strese dayanmak, zaten düzensizliği yaşamaktır.
Doğrusu, yukarıda söylenilenleri, zorlanmadan yapılabildiği
kadarını yaşam biçimi haline getirmek, vücudu dinleyerek tepkilerine anlam vermek ve yaklaşan teknolojiyi ayakta karşılayabilmektır.
Bugün kelimesinin, reddedilmesi imkansız, yerine bir eşi daha
bulunmayan anlamını kavrayabilmek için yaşlanmayı beklemeyin. Yaşınızı unutun. Kendinizi ikna ettiğiniz yaştasınız. Ayrıca
şu anda, bir daha hiç olamayacağınız kadar gençsiniz.
K-07
Kemik İliği Bankası ve Gönüllü Vericilik
Prof. Dr. Fatma Savran Oğuz MD, PhD
İstanbul Tıp Fakültesi Doku Tipleme Laboratuvar Sorumlusu
İstanbul Tıp Fakültesi Kemik İliği Bankası Koordinatörü
Sağlıklı bir vericinin çevre kanından veya kemik iliğinden elde
edilen kan kök hücreleri (hematopoetik kök hücre) lösemi ve
lenfoma olmak üzere kan hastalıklarının tedavisinde sıklıkla
kullanılmaktadır. Allogeneik kök hücre nakli (allo-KHN) olarak
isimlendirilen bu tedavi şeklinde nakil seyri başarısının sağlanabilmesi için sağlıklı vericilerin HLA tam uyumlu kardeş verici
olması idealdir.
HLA gen bölgesi yüksek oranda polimorfik bir bölge olup,Sınıf I HLA alelleri (n=9.232) ve sınıf II HLA alelleri (n= 3.010)
olmak üzere toplam 12.242 farklı alel içermektedir (www.
hla.alleles.org, 2014). HLA alellerinin sıklıkları ve dağılımları
popülasyonlar arasında, farklılık gösterir. Türkiye’deki sağlıklı bireylerle yapılan çalışmalarda, ülkemizde en sık rastlanan
doku grupları HLA-A lokusu için sırasıyla A2,A24 ve A3; HLA-B
lokusu için B35, B51, B44; HLA-DRB1 lokusu için ise DR11, DR4
ve DR13’tür.Böylesine polimorfik bir sistemde, bir hastanın bir
vericiden kemik iliği nakli olabilmesi için HLA-A, -B, -C, -DRB1
ve -DQB1 lokuslarında tam uyum olması beklenir. Bazı doku
grupları toplumlarda yaygınken bazıları, nadir rastlanan bir kalıtım şekli gösterir.
Genel olarak, allo-KHN kararı verilen hastaların yaklaşık
%30’unda HLA-uyumlu kardeş ya da kardeş dışı akraba verici bulunabilmektedir. HLA uyumlu aile içi verici bulunamayan
%70 oranında hasta için ise sağlıklı verici kan kök hücre kaynağı, gönüllü vericilerden oluşturulan Kemik İliği Bankaları ve
Kordon Kanı Bankalarından sağlanmaktadır.1990’lı yıllardan
13
KONUŞMA ÖZETLERİ
başlayarak başarılı bir şekilde gerçekleştirilen akraba olmayan
bireylerden hematopoetik kök hücre nakli uygulaması gönüllü
verici doku bilgi bankacılığının gelişmesine yol açmıştır.
Ülkemizde ve ülkemiz dışında çok sayıda ülkede kan kök hücre
bağışı sağlanmasında görev alan Kemik İliği Bankaları ulusal ve
uluslar arası işbirliği içindedir.
Kemik İliği Bankaları kendilerine başvuran hasta ile kayıtlı gönüllü vericilerinin HLA uyumunu araştırır. Hasta için en uygun
vericinin doğru, güvenilir ve hızlı bir şekilde taranması ancak
HLA doku tiplemesi laboratuvar işlemlerinin standart olması
ile mümkündür.
Dünya İlik Donörleri Birliği’nin (WMDA-World Marrow Donor
Association) 2014 verilerine göre bugün dünyada, herhangi bir
hasta için hematopoetik kök hücre bağışında bulunmaya hazır
24 milyon birey olduğu düşünülmektedir. Bu gönüllü vericiler
dünyanın farklı ülkelerindeki Kemik İliği Bankası verici havuzlarına kayıtlıdır ve kemik iliği bankaları bu gönüllü verici havuzunda, akraba içi vericisi olmayan hastalar için HLA-uyumlu
verici arama işlemlerini yürütmektedir. Her ülke kendi gönüllü vericilerine ait HLA fenotip bilgisini uluslararası bir veritabanına kaydeder. Dünya Kemik İliği Vericileri (BMDW- Bone
Marrow Donors Worldwide) adı verilen bu uluslararası gönüllü
verici havuzu, bir hasta için uygun vericinin yalnızca kendi ülkesindeki gönüllü vericiler arasından değil, dünyadaki tüm gönüllü vericiler arasından aranması olanağını sağlar. BMDW’ninveritabanına53 ülkeden; 74 Kök Hücre Donör Merkezi, 33 ülkeden; 49 Kordon Kanı Bankası,kayıtlıdır (www.bmdw.org, 2014).
Kemik İliği Bankalarının hastalar için uygun bulunan verici kaynakları incelendiğinde, yaklaşık ( % 43.8) yarısına yakın bir kısmının başka ülkedeki Kemik İliği Bankaları tarafından sağlandığı görülmüştür. Bu durum, nakil merkezlerinin bulunduğu ülke
için maliyet kaybı, Kemik İliği Bankasının bulunduğu ülke için
maliyet kazancıdır. Bu verilerin aksine Japon Kemik İliği Bankası 2008 yılında toplanan 1100 kemik iliği örneğinin yalnızca
16’sını yurt dışı Kemik İliği Bankalarından sağlamıştır. Zıt bir
örnekleme Avrupa’dan verilebilir. İngiltere hariç tüm Avrupa
ülkeleri ise nakil için uygun gönüllü vericilerin çoğunu Alman
Kemik İliği Bankası ZKRD’den sağlamıştır (Foeken,2010).
İstanbul Tıp Fakültesi Kemik İliği Bankası 1999 yılında, hiçbir
kar amacı gütmeyen bağımsız bir organizasyon olarak kurulmuştur. Çalışma amacı, hayatı tehdit eden bir hastalık olan ve
genetik olarak uygun bir kan kök hücre vericisi bulunması halinde uzun dönem sağ kalımı, iyileştirilebilme ihtimali bulunan
her hastaya kan kök hücre transplantasyonu olanağını sağlamaktır.
Kurumumuz tarafından 2014 yılında 5151 yeni gönüllü verici
kaydı yapılmış olup, 2014 yılında akraba dışı verici taraması
gerçekleştirilen hasta sayısı 597’dir. İstanbul Tıp Fakültesi Kemik İliği Bankası 106 hastaya gönüllü verici bularak hastaların
nakillerinin gerçekleşmesine katkıda bulunmuştur. Ayrıca, 59
hastanın tam uyumlu vericileri bulunmuş olup nakil organizasyon aşaması devam etmektedir.
Kemik İliği bankalarının amacı hastalara en uygun verici adayını en kısa zamanda bulmaktır. Bu amacını gerçekleştirmek
konusunda en önemli basamağı kuşkusuz veri tabanına kaydettiği verici adaylarının sayısının arttırılması oluşturmaktadır.
Ülkemizde zaman zaman sosyal medya, yazılı ve görsel basında
yapılan belirli hastalara yönelik haberler aracılığı ile de kemik
iliği bağışı konusunda farkındalık artmakta ve çok kısa süre içe-
14
risinde Türkiye’nin her bölgesinden gerek bireysel gerekse kurumsal bağış talepleri gelmektedir. Son üç yılda İTF kemik İliği
Bankasına başvuran gönüllü sayısı 30.000 civarındadır.
Anahtar kelimeler: Gönüllü verici, Kemik İliği Bankası, kök hücre
Kaynaklar:
1) Beatty PG, Dahlberg S, Mickelson EM, Nisperos B, Opelz G, Martin PJ ve ark. Probability
of finding HLA-matched unrelated marrow donors. Transplantation1988;45(4):714-718.
2) Cao K, Hollenbach J, Shi X, Shi W, Chopek M, Fernandez-Vina MA. Analysis of the frequencies of HLA-A, B, and C alleles and haplotypes in the five major ethnic groups of the
United States reveals high levels of diversity in these loci and contrasting distribution
patterns in these populations. Hum Immunol. 2001;62:1009–1030.
3) Foeken LM, Green A, Hurley CK, Marry E, Wiegand T and Oudshoorn M on behalf the
Donor Registries Working Group of the World Marrow Donor Association (WMDA). Bone
MarrowTransplantation2010;45:811-818.
4) Hansen JA, Yamamoto K, Petersdorf E, Sasazuki T. The role of HLA matching in hematopoietic cell transplantation. Rev Immunogenet 1999;1(3):359-373.
5) Hurley CK, Wade JA, Oudshoorn M, Middleton D, Kukuruga D, Navarrete C ve ark.
A special report: histocompatibility testing guidelines for hematopoietic stem cell
transplantation using volunteer donors. TissueAntigens 1999;53:394-406.
6) Middleton D, Williams F, Meenagh A, Daar AS, Gorodezky C, Hammond M ve ark.
Analysis of the distribution of HLA-A alleles in populations from five continents. Hum
Immunol. 2000;61:1048–1052
7) Thomas ED. Stem cell transplantation: past, present and future. Stem Cells
1994;12(6):539-544.
8) Tiwari JL, Terasaki PI. Summary of themostsignificantassociations, HLA anddiseaseassociations.New York:Springer-Verlag,1985:32-3.
9) www.hla.alleles.org. Erişim 15/02/2014.
K-08
Kanserli Hastanın Psikolojisi
Prof. Dr. Güler Bahadır
İstanbul Universitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı
Günümüzdeki en önemli sağlık sorunlarından biri kanserdir.
Her gün gelişen tedavi yöntemlerine rağmen, ülkemizde kanser nedeniyle ölümler, kardiyovasküler hastalıklardan sonra
ikinci sıradadır. Bu nedenle kanser olan bir kişi tanı, tedavi,
tedavi sonrası ve iyileşme ya da nüks dönemlerinde biyopsikososyal zorluklar yaşayabilir. Bu dönemlerin her birinin kendine
özgü özelliklerinin olmasının yanı sıra, kişinin kişilik özellikleri,
stresle başa çıkma tarzı gibi etkenler hastalığın seyrinde önemli rol oynar. Elisabeth Kübler Ross “Ölüm ve Ölmek Üzerine”
isimli eserinde terminal dönem kanser hastaları ile yaptığı görüşmelere dayanarak, kanser tanısı konan bir kişinin yaşadığı
ruhsal tepkileri beş evre içinde ele almıştır. Bu evreler: 1.İnkar, 2.Öfke, 3.Pazarlık, 4.Depresyon, 5.Kabullenmedir. Kanser
hastalarıyla yapılan çeşitli çalışmalarda %9-60 gibi geniş bir
aralıkta psikiyatrik hastalık yaygınlığı saptanmıştır. Kanser hastalarında tedavinin gidişatı, varoluşsal kaygılar, ölüm korkuları,
hastalığın gelişimi ve sonlanışına ilişkin belirsizlikler, karmaşık
duyguların yaşanmasına neden olur.
Sonuç olarak, “hastalık değil, hasta vardır; hastalığı değil, hastayı tedavi etmek gerek” düsturu, belki de en çok kanser hastalarının tedavisinde olmazsa olmazlardandır. Tanı ve tedavi
sürecinde yer alan tüm sağlık ekibi üyeleri, kanser hastalarına
bu bilinçle, empatiyle ve etkili iletişim kurarak yaklaşmalıdır.
6. DETAE GÜNLERİ
KONUŞMA ÖZETLERİ
K-09
Mass Spektrometre ve Data Analizi
K-10
Kalıtsal Kanserlere Yaklaşım
Yrd. Doç. Dr. Gürler Akpınar
Prof. Dr. Hülya Yazıcı
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi DEKART Proteomiks laboratuvarı, Kocaeli
İ.Ü. Onkoloji Enstitüsü, Temel Onkoloji Anabilim Dalı, Kanser Genetiği Bilim
Dalı
Proteomik tabanlı araştırmaların nihai hedefi karşılaştırılan örnekler arsındaki farklılaşan peptid, proteinlerin ve metabolitlerin tanımlanması hatta amino asit dizilerinden de faydalanarak
translasyon sonrası modifikasyonların (PTM, Post translational
modification) belirlenmesidir. Böylelikle tanımlanan proteinlerin ya da peptidlerin hangi biyolojik yolaklarda görev aldıkları
hangi metabolik olayları etkiledikleri belirlenebilir. Bu aşamada devreye giren ve araştırmacılara protein tanımlamada
büyük kolaylık sağlayan yeni teknolojiler gittikçe ülkemizde de
yaygınlaşmaktadır. Bu amaca uygun hale getirilen kütle spektrometresi (MS) cihazları artık protein tabanlı araştırma yapan
her laboratuvarın vazgeçilmezidir.
“Mass spektrometer” iyonların kütle ve yük (m/z) oranlarını
analitik teknikler kullanarak ölçen cihazların genel adıdır. Bu
analitik ölçümün kendisi ise “kütle spektrometresi” (MS, mass
spektrometry) olarak bilinir. Genel olarak kütle spektrometresi
cihazları pozitif yüklü iyonların analitik ölçümlerini yapmaktadır. MS’in kimya alanında kullanımı çok eskiye dayanmasına
rağmen biyolojik moleküllerin tanımlanmasında kullanımı nispeten yenidir.
Özellikle yeni iyonizasyon metotları MS’in biyolojik araştırmalarda uygulanabilirliğini ve yaygınlığını sağlamıştır. Günümüzde
sıklıkla kullanılan MS cihazları, temelde iki tip iyonizasyon metodundan faydalanmaktadır, bunlar ESI (elektrosprey ionization) ve MALDI (matrix assited laser desorption ionization) metodlarıdır. ESI metodu özellikle polar ve uçucu olmayan (peptit,
protein, nükleik asit ve farmasetikler gibi) bileşikler için uygun
bir iyonizasyon metodudur. Örnek genellikle sıvı kromotografi (LC) cihazlarında ön fraksiyonlamaya tabi tutulduktan sonra yüksek voltaj uygulanabilen (~4.5 kV) nano iğne ucundan
esnada azot gibi inört bir gaz ile birlikte püskürtülür ve iyonlaşma sağlanır. MALDI iyonizasyon metodunda ise örnek güçlü
bir lazer aracılığıyla ile kullanılan uygun matriksler yardımıyla
iyonize edilir. Burada kullanılan matriks lazerin gücünün büyük
kısmını absorbe ederek örneğin uygun şekilde iyonlaşmasına
yardımcı olur. İyonlaştırılmış örneklerden MS ve MS/MS modlarında okumalar yapılarak peptid yada protein tanımlamaları
yapılmaktadır. MS/MS modunda yapılan ve seçilen iyonların
daha ileri seviyede parçalanması ile elde edilen verilerle amino
asit dizisi hakkında hatta meydana gelmiş olan PTM’ler hakkında da bilgi edinilebilmektedir. Elde edilen verilerin analizi ise
MASCOT ve benzeri yazılımlar kullanılarak yapılmaktadır.
Kanser riskini belirlemede ilk aşama aile hikâyesini temel alan
riskin belirlenmesidir. Yüksek riskin ortaya koyulduğu kalıtım
modeli otozomal dominant kalıtımdır. Otozomal dominant kalıtım gösteren bir ailede kanser olan kişi sayısı ve bu kişilerin
akrabalık derecesi, kansere yakalanma yaşı, etnik kökenleri
gibi birçok faktör son derece önem arz etmektedir.
Bazı durumlarda risk hastanın kendi içinde bulunduğu duruma
göre örneğin yaşına, bilinen ya da bilinmeyen ilave risklerin
varlığı ya da yokluğuna göre değişebilmektedir. Aile hikâyesini yorumlamak, en az üç jenerasyona ulaşan detaylı çizilmiş
bir aile ağacını ile olur. Kanser kliniklerinde erkek ya da kadın
hastalar için paternal ya da maternal kökenli risk faktörleri son
derece fazladır. Bu nedenle her kanser türü için aile ağacı çizilirken sadece anne tarafının değil, baba tarafının da araştırılması ve aile ağacında baba tarafının da çizilmesi riskin doğru
ve daha gerçekçi bir şekilde ortaya koyulmasında önemlidir.
Aile ağacı çiziminde kullanılan sembollerin ve bilgilerin doğru
şekilde kullanılması, aile ağacı çiziminde kişilerin hangi yaşta
kansere yakalandıklarının belirtilmesi, ölenlerin hangi sebeple öldüklerinin yazılması son derece önemlidir. Aile ağacındaki
durum incelenirken de penetrans ve ekspresivite durumu her
zaman için akılda tutulmalı, bildirilen tüm kanserlerin kesin
tanı almış olduğundan ve türünün doğruluğundan emin olunmalıdır. Hatta karın bölgesi kanserleri için patoloji raporu istenmelidir.
Kanserde genetik danışma verirken ve kanser riskini hesaplamaya çalışırken kişi ve onun ailesine ilişkin çok fazla bilgiye
ihtiyaç vardır. Bu bilgileri toplarken kişinin haklarına ve özeline
dokunmamayı, bilgi vermek istemediğinde ileri gidilmemesi
gerektiği bilinmelidir. Ayrıca danışanın psikolojik durumunun
izlenmesi konusunda hassas olunmalıdır. Kalıtsal kanser sendromlarının belirlenmesi ve teste alınacak hastaların seçimi ile
ilgili şuanki bilgiler ışığında kurallar oluşturulmuştur. Bu kurallar her yıl bilimsel gelişmelere göre yenilenmektedir.
K-11
Acil Karaciğer Naklinde Başarılı Sonuçlar: İstanbul
Tıp Fakültesi Deneyiminden Çıkarılacak Dersler
Prof. Dr. İlgin Özden
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı
Akut karaciğer yetersizliği, sağlıklı kişilerde, önce sarılık ve koagülopati, daha sonra günler-haftalar içinde ortaya çıkan şuur
bozulması (ensefalopati) ile tanımlanan bir tablodur. Hastalar
genellikle, ağır hepatit tablosunda başvurur. Öncelikle gastroenterohepatoloji ve yoğun bakım birimleri tarafından, spesifik
tedaviler (örneğin akut B hepatitinde antiviral ajan, mantar zehirlenmesinde kristalize penisilin ve karbon filtreli diyaliz) ve
24-25 KASIM 2014
15
KONUŞMA ÖZETLERİ
destek tedavisi yapılır. Bu girişimlere cevap vermeyen ve ensefalopati gelişen kişilerde, bir yandan tedaviye devam edilirken,
bir yandan da acil karaciğer nakli süreci işletilir.
Acil karaciğer nakli kadavradan veya canlı vericiden yapılabilir.
Akut karaciğer yetersizliği tablosu oluştuğunda, Sağlık Bakanlığı’ndaki Organ Nakli Koordinasyon Merkezi’ne, hastanın kurumu tarafından başvuru yapılır. Merkez üç bağımsız hakemden
telefonla görüş alır. Üç hakemin de olumlu görüş bildirmesi durumunda, başvuru kabul edilmiş olur. Türkiye’nin herhangi bir
yerinde bağışlanmış olan karaciğerler, öncelikle acil hastanın
yattığı kuruma sunulur. Eğer sunulan karaciğer uygunsa, acil
hastaya kullanılır. Fakültemiz açısından, İstanbul içindeki bir
hastanede bağış yapılmışsa, organ çıkarımını ekibimiz yapar.
Başka bir şehirde organ bağışı olmuşsa, ekibimiz o şehre gidebilir veya o şehirde deneyimli bir ekip varsa, karaciğeri onlar
çıkarır. Ekiplerin ulaşımı ve organın transferi Sağlık Bakanlığı tarafından sağlanır. Çıkarılan karaciğerin, özel sıvı içinde, 4OC’ta
24 saate kadar saklanabileceği söylense de, ilk 10-12 saatte
yapılan nakillerin sonuçları çok daha iyi olduğu ve karaciğer yaşamsal bir organ olduğu için, gerektiğinde ambulans helikopter ve uçaklar kullanılır.
Kadavradan nakil yapılamayan durumlarda, hastanın 4. dereceye kadar kan ve hısım akrabalarından, nakil yapılması mecburiyeti doğar. Gönülü akrabanın hazırlığı için, detaylı biyokimyasal
inceleme, serolojik testler, doku tiplemesi, tromoboza eğilim
yaratan kalıtsal durumlarla ilgili testler, batın BT anjiografi,
MR-MRCP, solunum sistemi değerlendirmesi (muayene ve spirometri), kardiyovasküler değerlendirme (muayene, EKG, ekokardiyografi), psikiyatrik muayene, özofagogastroduodenoskopi, indosiyanin yeşili temizlenme testi ve karaciğer biyopsisi
yapılır. Fakültemizdeki işbirliği sayesinde, bu detaylı tetkikler 2
gün içinde tamamlanabilmektedir. Canlı verici ameliyatı, düşük
de olsa ölüm riski taşıyan (% 0.5) bir ameliyattır; dünyada bir
yakınına karaciğer verirken ölmüş insanlar vardır. Ülkemizde, üç
farklı kurumda üç canlı karaciğer vericisi ölümü olmuştur. İstanbul Tıp Fakültesi’nde canlı verici ölümü olmamıştır ve olmaması
için en üst düzeyde duyarlılık gösterilmektedir.
Fakültemiz’de 2008-2013 yılları arasındaki 6 yıllık dönemde,
toplam 72 hasta akut karaciğer yetersizliği sebebiyle tedavi
edilmiştir. Toplam 33 hastaya ( % 46) acil karaciğer nakli yapılmış, 14 hasta (% 19) yoğun bakım tedavisi ile iyileşmiş, 25
hasta (% 35) nakil olamadan (zamanında uygun organ bulunamaması sebebiyle) ölmüştür.
Nakil yapılan 33 hastada etiyolojik döküm şu şekildedir: toksik
ajanlar 8 (toplama mantar 6, bitkisel çay 2), viral hepatit 6 (B hepatiti 5, A hepatiti 1), Wilson hastalığı 4, otoimmün hepatit 3, fulminan Budd-Chiari sendromu 2, kriptojenik 10. Yirmi altı hastaya
kadavradan, 7 hastaya canlı vericiden nakil yapılmıştır. Üç çocuk
hasta için kadavra karaciğeri bölünmüş, küçük kısım hastamıza,
büyük kısım başka kurumlarda erişkin hastalara nakledilmiştir.
Sağ lobunda kist hidatik olan kadaverik karaciğerin sağ kısmı
patolojiye gönderilmiş, sol lateral seksiyon kısmı, bir hastamızın
hayatını kurtarmıştır.
Bir hasta, ameliyat sonrası erken dönemde çoğul organ yetersizliği tablosunda ölmüştür (erken mortalite % 3). Ameliyat
sonrası ikinci yıl içinde, birer hasta, kronik red ve steroide di-
16
rençli akut red tedavisinin komplikasyonları sebebiyle kaybedilmiştir. Genel sağkalım % 91 (30/33) dir.
Bu çok başarılı sonuçlar, Sağlık Bakanlığımızın, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nün, İstanbul Tıp Fakültesi Dekanlığı ve Başhekimliği’nin büyük desteği ve İstanbul Tıp Fakültesi’nin bütün
birimlerinin işbirliği ve katkısı ile elde edilmiştir.
K-12
Diyabetle Savaş
Prof. Dr. İlhanSatman
İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi, İç Hast AD, Endokrinoloji ve Metabolizma Hast BD
Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF)’nun geçtiğimiz yayınladığı 6.Diyabet Atlası’na gore dünyanın diyabetli yetişkin (20-79
yaş) nüfusu 382 milyona dayanmış ve 2035 yılında bu sayının
%55 oranında artarak 592 milyona ulaşması bekleniyor. Aynı
kaynağa gore bu diyabetlilerin %46’sını henüz tanı almamış,
yeni diyabetliler oluşturuyor (IDF 6. Diabetes Atlas, 2013).
Ülkemizde de durum pek farklı değil. 2010 yılında Türkiye genelinde 540 merkezde yapılan ve 26500 yetişkin (20 yaşveüzeri) kişiyi kapsayan TURDEP-II çalışmasında ülkemizde diyabet
prevalansının %13.7’ye ulaştığı görüldü (Satman I et al, Eur J
Epidemiol, 2013). Bu çalışmanın 1997-1998 yıllarında aynı 540
merkezde yapılan ilk versiyonunda Türkiye’de yetişkin nüfusta
diyabet prevalansı %7.2 bulunmuştu (Satman I et al, Diabetes
Care, 2002). İki çalışma arasındaki 12 yıllık süreçte diyabetin
%90 oranında artış göstermesinin ardındaki nedenleri gözlediğimizde; şüphesiz nüfusun yaşlanması önemli bir belirleyici
olarak görünüyor. Bunun dışında yaşam tarzımızın hızla değişmesi sonucunda giderek daha az hareket eden ama gereğinden fazla kalori alan, kilolu bir toplum haline geldik. TURDEP-II
çalışması, ülkemizde 40 yaş üzeri nüfusun %10’unun, 50 yaş
üzerindekilerin %20’sinin ve nihayet 60 yaş üzerindeki nüfusun
%30’u diyabet hastası olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca gelişmiş ülkelerden farklı olarak, ülkemizdeki diyabet artış hızının
özellikle genç-orta yaş nüfusta ve erkeklerdede belirgin hale
gelmesi, bu konuda hızla önlem alınması gerektiğini göstermektedir.
Diğer taraftan TURDEP-II çalışması ile ülkemizde toplumda diyabet farkındalığının da azalmış olduğu görüldü. İlk çalışmada,
diyabetlilerin %68’i diyabet hastası olduğunun bilincinde iken,
ikinci çalışmada diyabetlilerin ancak %54.5’inin diyabetininin
farkında olduğu anlaşıldı.Bir başka deyişle, Türkiye’de de toplam diyabetlilerin neredeyse yarısını (%45.5) henüz tanı almamış yeni diyabetliler oluşturuyor. Dahası, bilinen diyabetlilerin
glisemik kontrol düzeylerine baktığımızda, yarıdan fazlasında diyabetin yeterli ölçüde control edilemediğini görüyoruz
(%51.1’inde HbA1c >%7). Kontrolsuz diyabetin uzun dönem
mikrovasküler komplikasyonları artırdığı ayrıca makrovasküler
komplikasyonları hızlandırdığı pekçok çalışmada kanıtlanmıştır.
Bu gerçekler diyabetle primer, sekonder ve tersiyer olmak üzere üç aşamada mücadele edilebilmesi için toplumsal stratejiler
oluşturulması gerektiğini göstermektedir.
Primer prevansiyonda çocukluk çağından başlayarak her yaştaki bireylere sağlıklı beslenmenin öğretilmesi ve hareket etme
bilincinin oluşturulması ile diyabetin önlenmesi için toplumsal
6. DETAE GÜNLERİ
KONUŞMA ÖZETLERİ
ölçekte uzun soluklu programların oluşturulması ve geliştirilmesi sağlanmalıdır.
Sekonder prevansiyon aşamasında toplumda diyabet farkındalığını oluşturmak ve artırmak suretiyle risk gruplarının bilinmesini sağlamak, böylece diyabete daha erken tanı koymak
ve erken dönemde tedaviye başlamak suretiyle uzun dönem
komplikasyonların gelişmesinin önleyecek tedbirlerin alınması
gereklidir.
Diyabet intersiyer prevansiyon programlarında ise diyabetlilere sunulan bakım kalitesini geliştirmek, uluslararası ve ulusal
rehberlerde önerildiği şekilde, diyabetlilerin optimal glisemik
hedeflere ulaşmalarını sağlamak ve düzenli aralıklarla komplikasyon taramalarını yapmak suretiyle uzun dönem komplikasyonların ilerlemesini geciktirmek amaçlanmalıdır.
Sağlık Bakanlığı’nın şemsiyesi altında ilgili tüm paydaşların katılımı ile ve hasta merkezli olarak geliştirilecek ulusal diyabet
program ile diyabetlilerin yaşam kalitesini yükseltmek, diyabete bağlı morbidite ve mortaliteyi azaltmak, böylece onlarısağlıklı ve üretken birer birey olarak topluma kazandırmak ayrıca diyabetin toplumu zerindeki ekonomik yükünü azaltmak
mümkün olabilecektir.
K-13
Oral kanserler: Tanı, tedavi, korunma yolları
Prof. Dr. Meral Ünür
İ.Ü.Dişhekimliği Fakültesi, Ağız, Diş, Çene Cerrahisi Anabilim Dalı
Oral kanser, lokaldestrüksiyon ve metastaz yapma eğiliminde
olan malign bir hastalıktır. Malignneoplazmlar arasında yer
alan önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Tüm
dünyada en sık izlenen altıncı kanser olduğu bildirilen oral kanserlerin, tüm vücut kanserlerinin yaklaşık %2-4’ünü oluşturduğu bildirilmiştir.Baş-boyun kanserli hastaların %85-95 oranında tütün ve/veya alkol kullandığı bilinmektedir.Oral kanserler
Dünya Sağlık Örgütü tarafından önlenebilir kanserler olarak
tanımlanmaktadır.
Her yıl kansere yakalananların yarısı kadar insan oral skuamöz
hücreli karsinomadan ölmektedir.Yüksek morbidite oranı pek
çok faktöre bağlıdır. Bunlar geç teşhis, tedaviye yetersiz cevap
ve erken teşhis için gerekli markerların eksikliği olarak sıralanabilir.Sağlıklı bir yaşam sürdürülerek, oral kanserlerden ve diğer
birçok hastalıktan korunulabilir.
Oral kanser duyarlılığını vurgulamak için; toplumun ve hekimlerin farkındalığı ve bilgisi arttırılmalı, ayrıca önleyici stratejiler
geliştirilmelidir.
K-14
Sağlığın Sürdürülebilirliğinde Beslenmenin Rolü
Dr. Nurhayat Gül
Sağlıklı bir hayata giden yol, uzun vadeli, sürdürülebilir bir
beslenme tarzı ve düzenli egzersizin gündelik hayata başarılı
biçimde entegre edilmesinden geçmektedir. Ancak kilo fazlası,
tansiyon, kolesterol yüksekliği ve benzeri sağlık sebepleri ile
başlanan diyet programlarının pek çoğu kesintiye uğramakta
ve başarısızlıkla sonuçlanmaktadır.
24-25 KASIM 2014
Sürdürülebilirliğin sağlanamayışının altında birden fazla sebep yatmaktadır. Hastanın kendisini sürekli kısıtlama altında
hissetmesi ve devam eden açlık hissi nedeniyle zaman içinde
motivasyonun sürdürülememesi başta gelen sebeplerdendir.
Genel olarak, alışkanlıkların değiştirilmesi sürecinde dürtüsel
direnç gösterilir ve yeni davranış paternlerinin oluşturulmasında zorlanılır. Beslenme ve diyetler hakkındaki dogmatik
bilgilerin, bilimsel gerçeklere dayanan doğru bilgiler ile değiştirilmesinde de zorluklar yaşanır. Yine benzer şekilde, kültürel ve coğrafi şartlara göre şekillenmiş beslenme sistemini
de içeren hayat tarzının değiştirilmesinin zorluğu karşılaşılan
engellerden biridir. Hastaların hızlı sonuç alma arzuları nedeniyle sıkça tercih ettikleri, ancak hızlı kilo kaybı vaat etmesine
rağmen varılan kilonun korunmasının imkansız olduğu popüler diyetlerin uzun vadede sağlığa etkileri bilinmemektedir. Bu
tarz diyetlerin genellikle makrobesin ve kalori hesabına göre
dizayn edildiği dikkat çekmektedir. Süreçlerin bireysel olarak
planlanması ve değişimin gerçekleştirilmesi esnasında birebir
destek verilmesi, yaşanan zorlukların aşılması açısından kritik
önem taşımaktadır. Pek çok çalışma kırmızı ve işlenmiş etler, işlenmiş karbonhidratlar, şeker, doymuş ve trans yağlardan zengin, fakat meyve,
sebze, lif, omega 3, tam tahıl ve baklagillerden fakir batı tarzı
beslenmenin kanser, kardiyovasküler ve metabolik hastalıklar ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Nutrisyonel açıklar,
zaman içinde vücutta biriktikçe hücre hasarı oluşturarak, hastalıkların oluşum sürecini ilerletmekte ve yaşamın ileri döneminde çözülmesi zor sorunlar halinde karşımıza çıkmaktadır.
Sağlığın sürdürebilmesinde besin içeriklerinin kalitesinin temel
faktör olduğu, insan ve hayvan deneylerinde de gösterilmiştir.
Sonuç olarak, hem ideal sağlık, hem de ideal kilonun zorlanmadan korunmasını mümkün kılacak bir beslenme/diyet tarzının gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Temel olarak günlük kalori ve makro besin ihtiyacı haricinde,
biyoaktif bileşenleri de göz önünde bulunduran bir beslenme tarzının oluşturulması gereklidir. Bu biyoaktif maddelerin
transkripsiyon faktörleri ile etkileşerek protein ekspresyonunu
ve metabolit üretimini etkilediği, pek çok moleküler çalışmada gösterilmiştir. Biyoaktif bileşenlerin, birlikte alındıklarında
vücutta daha etkin olduğu, DNA metilasyonu, histon modifikasyonu, miRNA ekspresyonu ve diğer çeşitli mekanizmalar
üzerinde rol oynadıkları bilinmektedir. Nutriteryan yaklaşım
bu mikro besinlerin kalori başına düşen yoğunluğunun fazla
olmasını hedefler ve güçlü koruyucu içeriğe sahip bileşenleri
beslenmeye/diyete dahil ederek immün sistemi güçlendirmeyi, kanser, kardiyovasküler ve metabolik hastalıklardan
korunmayı amaçlar. Bu tarz, biyoaktif yoğun beslenme olarak
tanımlanır ve kaynağını ağırlıklı olarak bitkisel yiyeceklerden
alır. Çalışmalar, yaşlanma sürecinin yavaşlatılmasında, hücre
onarımının desteklenmesinde, enflamasyonun azaltılması ve
toksinlerin atımında bu tarz bir beslenmenin destekleyici olduğunu kanıtlar niteliktedir. Sağlığın sürdürülebilmesi yönünde bu tarz beslenmenin en etkin korunmayı sağladığına dair
bilimsel kanıtlar birikmeye devam etmektedir.
Anahtar kelimeler: Metabolik hastalık, beslenme, sağlık,
nutriteryan, biyoaktif yoğun beslenme
17
KONUŞMA ÖZETLERİ
K-15
Biyokimyada Modern Analitik Yöntemler
Prof. Dr. Salih Cengiz, Dr. Beril Anılanmert
İstanbul Üniversitesi, Adli Tıp Enstitüsü, Fen Bilimleri AD
Analitik Yöntemlerin hassasiyetleri arttıkça standartlaşmaları kolaylaşmıştır. Standart hale gelmiş olan yöntem uygulama
koşulları ile elde edilen sonuçlar bilgisayar veri tabanlarında
karşılaştırılabilir hale gelmiştir. Bunların başına DNA dizin analizinde kullanılan kapiller boyu, çapı ile buna uygulanan voltajı sabit tutulan kapiller elektroforez yöntemi ile İyonlaştırıcı
elektron enerjisi sabitlenmiş kütle spektrometreleri alınabilir.
Diğer taraftan ışın madde etkileşimiyle elde edilen spektrumların büyük çoğunluğunda Spektrum alma koşulları gerek ışın
şiddetleri gerekse taranan dalga boyları ve elektronik koşullar sabitlenerek standartlaştırılmış ve hemen hemen her tür
spektrometreden (IR, NMR, UV-VIS) alınan spektrumlar veritabanlarında karşılaştırılabilmektedir. Veritabanlarında karşılaştırılabilme imkanını HPLC, GC, HPTLC gibi kromatografik
ayırma yöntemleri de kazanmıştır.
Bu özelliklere sahip olan yöntemlerden GC/MS, LC-MS/MS,
DART-TOF/MS, MALDI-TOF/MS yöntemlerinin ilkeleri, standarda uygulanmaları veritabanlarının kullanılması durumunda
uygulayıcı ve uzmanlarına sunduğu kolaylıkların yanında ürettikleri sonuçların değerlendirilmesi sırasında karşı karşıya bıraktıkları sakınca ve tehlikeler sırasıyla sunulacaktır.
MALDI-TOF
MS/MS/MS
TOF-MS
K-16
Kanser Kök Hücre Karakterizasyonu
Yrd. Doç. Dr. Selçuk Sözer Tokdemir
İ.Ü.DETAE Genetik AD
Kanserin oluşumu düşünüldüğünde kanseri başlatan hücrelerin karakterizasyonu malignitelerde hedefe yönelik başarılı
bir tedavi gerçekleştirmenin temelini oluşturur. Özellikle kök
hücrelerden başlayarak ilerleyen kanserlerde, sessiz fazda kalarak uygulanan konvansiyonel tedavilerden kaçan kanserli kök
hücreleri bu becerileri ile hastalığı eradike etmede başarı şansını düşürmekte ve tedavi bitiminde yeniden aktif hale geçerek
kanser rekürrenslerini ortaya çıkarmaktadır. Kanserin oluştuğu
ilk hücrelerin tespit edilmesi; bunların karakterizasyonunun
yapılması, hücresel potansiyellerinin bilinmesi ve bu hücreleri
eradike edebilmek için bunlara yönelik kullanılan ilaçlara karşı
hassasiyetlerinin anlaşılması ile gerçekleştirilir.
Günümüzde kullanılan hücre karakterizasyon tekniklerinin başında immün fenotipleme gelmektedir. Bu yüzden kanser kök
hücresi ve kanser hücresi karakterizasyonu yapılırken temel
alınan hücre yüzey markerları sağlıklı kök hücre markerleri ve
kök hücre özellikleri olan şu özelliklerdir: Kendini yenileyebilme,
18
proliferasyon ve differansiyasyon. Ancak, farklı kanser türleri
de farklı hücre yüzey markerları’ni eksprese ederler. Böylece,
kanser kök hücresinin karakterize etmek daha zor olmaktadır.
Bunun yanında, kök hücrenin kanser özelliğini kazanmasıyla
oluşan değişimler içerisinde yeni kazanılan immünfenotip, genotip ve karakterler de mevcuttur. Şöyle ki, kök hücrenin temel
özelliklerinden olan kendini yenileyebilme (self-renewal), mutasyona maruz kalan hücrenin meydana gelen mutasyon neticesinde kazanabildiği bir yetenek olamasının yanında hücreyi
daha primitif bir seviyeye de götürebilir. Genelde kök hücreden
daha differansiye olmuş olan hücrenin mutasyonu neticesinde
olan bu kök hücre karakteri kazanma durumu immün fenotipleme de dikkat edilmesi gereken bir husustur. Differansiye görünümde olan fakat kök hücre potansiyeline sahip bir kanser
kök hücresi de olabilir. Bu yüzden kanser kök hücresi immünfenotiplemede daha differansiye hücrelerde karakter yönünden
analiz edilmelidir.
Myeloproliferatif neoplaziler (MPN) de bir kök hücre hastalığıdır. Fazla sayıda kan hücrelerinin oluşturduğu MPN, yüksek
tromboz riski içerir ve buna bağlı olarak morbidite ve mortalitesi yüksektir. Philadelphia kromozom negatif (Ph-) olan
MPN’ler polistemia vera (PV), esansiyel thrombositemi (ET) ve
primer myelofibroz (PMF)’dan oluşur. Bu Ph- MPN’lar, sitozolik tirozin kinaz olan Janus kinaz 2 (JAK2) da meydana gelen
mutasyonlar ile bağdaştırılmıştır. Kök hücrede oluştuğu bilinen
mutasyon, eritroid, myeloid ve megakaryosit progenitorlerin
büyüme hormonuna karşı hassaslaşmasına ve daimi hücre
içi JAK2 aktivasyonuna neden olur. Bu kazanılmış mutasyonlar içerisinde en sık görüleni JAK2V617F’ dur ve PV’ de >95%,
ET’de ~50% ve PMF ~50% oranlarında görülür.
MPN’li hastalarda görülen çok sayıda komplikasyon artmış
trombotik olaylar neticesindedir. Yakın bir tarihte yüksek JAK2V617F allel yoğunluğuna bağlı artmış trombotik olaylar bildirilmiştir. Mevcut olan bu trombotik olaylar etiyolojisinde
kesin bir etmen saptanamamış olmasına rağmen artmış kan
hücreleri düşünülmektedir. Bunun yanında bazı hastalar kan
sayımı normal olmasına rağmen Budd-Chiari sendromu (BCS)
veya portal ven trombozu (PVT) dahil splanknik ven trombozu geliştirmiş ve bu hastalarda JAK2V617F pozitif hematopoez
olduğu tesbit edilmiştir. Bu olaylar MPN’nin ortaya çıkmasına
neden olan mutasyonun sadece kan hücrelerini değil onların
yanında endotel hücrelerini de etkilediği düşüncesini oluşturmuştur ve MPN ‘i başlatan hücrelerin karakterize edilmesi ve
tanımlanmasının gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.Yaptığımız çalışmalar MPN’nin JAK2V617F mutasyonu ile kazanmış olduğu
özelliklerin kök hücre karakterindeki hangi hücreden başladığını bulma yönündedir.
Tüm bunların sonucunda kanserogenez oluşumunda hangi
hücrelerin mutasyonla etkileşime uğrayarak MPN’de görülen hem hematopoietik tutulum hem de endotel tutulumun
görülmesine neden olduğu ve bunun sonucu olarak da trombo-embolik komplikasyonlar meydana çıkardığı konularında
ışık tutacaktır.
6. DETAE GÜNLERİ
KONUŞMA ÖZETLERİ
K-17
Alzheimer Hastalığı ve Vitamin D İlişkili Yolaklar
Prof. Dr. Selma Yılmazer
İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Tıbbi Biyoloji ve Genetik
Anabilim Dalı, İstanbul
Alzheimer hastalığı (AH), beynin bütün bölümlerine yayılan
ve genellikle yaşlılarda görülen nörodejeneratif bir hastalıktır.
Hastalığın patogenezi halen tam olarak bilinmemektedir. Vitamin D, çok hedefli bir steroid hormon olup nüklear bir steroid
hormon reseptörü olan vitamin D reseptörü (VDR) aracılığı ile
1000 den fazla genin anlatımını düzenler. Son zamanlarda Vitamin D nin biyosentezi ve yıkımına katılan enzimlerin ve VDR
nin özellikle beynin nörodejeneratif hastalıklardan etkilenen
bölgelerinde yüksek oranda ifade edildiği saptanmıştır.
Çalışmalarımızda, Alzheimer hastalığının patogenezine katılan
beta amiloid 1-42 nin primer nöron kültürlerine uygulanması
ile oluşturulan Alzheimer benzeri in vitro modellerde ve Vitamin D reseptörünün (VDR), VDR siRNA uygulanarak susturulması ile vitamin D eksikliği modeli oluşturulan primer nöron
kültürlerinde vitamin D tarafından tetiklenen hücre içi yolaklarda bulunan ve nöronun sağkalımında rol oynayan çeşitli
proteinlerdeki değişiklikleri saptayarak vitamin D eksikliğinin
nöron yaşamı ve nörodejenerasyon üzerindeki etkisini araştırmaktayız.
Yaptığımız araştırmalar sonucu, AH nin genetik alt yapısında ve
patogenezinde vitamin D ilişkili mekanizmaların rol oynadığı
ve her iki moleküler mekanizmanın aynı hedef proteinler üzerinden nörodegenerasyona neden olduğu gösterilmiştir. Konu
üzerinde uzun süredir devam eden çalışmalarımız Vitamin D
eksikliğinin nöronları yaşlanma ve nörodejenerasyona açık
hale getirdiğine işaret etmektedir. Vitamin D eksikliği beyin
hücrelerini Alzheimer gibi hastalıklara karşı korunmasız hale
getirmekte ve vitamin D takviyesi beyin hücrelerini hastalığa
karşı korumaktadır.
Karmaşık ve kaotik sistemlerle yakında ilgili bir başka konu ise
Fraktal Geometri denen bir geometri dalıdır. Doğadaki biçimleri anlayabilmek için Öklid geometrisinin yetersiz kalması fraktal geometrinin keşfini sağlamıştır. Fraktal “kırıklı” ve “parçalı”
anlamına gelir. Fraktal geometri, bildiğimiz soyut geometrik
şekillerle değil, basit kurallarla kendini tekrar eden karmaşık
geometrik şekillerle ilgilenir. Matematiğin bir dalı olmasına
rağmen fraktal
geometri ile meydana gelen şekillerin doğadaki biçimlere
benzerliği şaşırtıcıdır ve bu gün doğal birçok biçim ve süreci
anlamada fraktal geometri sıklıkla kullanılan bir araç haline
gelmiştir. Fraktaller “kaosun resmi” olarak da adlandırılır; çünkü fraktal geometriyi üreten matematiksel süreçler de “kaotik
özellikler gösterir.
Kaos ve Karmaşıklık Bilimi ile Fraktal Geometri dallarının tıp
ve yaşam bilimlerinin yanı sıra sosyal bilimler de dahil olmak
üzere farklı ve çeşitli birçok uygulama alanları vardır. Kaotik
davranışlardan elde edilen davranış biçimleri, ancak kaotik ve
doğrusal olmayan yöntemlerle incelendiğinde anlamlı sonuçlara ulaşılabilir. Canlılara dair kaydedebildiğimiz neredeyse
tüm zamansal değişkenler; popülasyon dalgalanmalarından
EEG dalgalarına kadar, kaotik özellikler gösteren davranışlara
aittir.
Doğrusal olmayan matematiksel araçlarımıza rağmen kaotik
düzeni ve onunla ilişkili biçimleri tam olarak anlamaktan henüz
çok uzaktayız. Tüm bu karmaşıklıkla nasıl baş edeceğimizi tartışırken, insan beyninin ve zihninin düzen algılama konusundaki
üstün yeteneklerinden ve bu yetenekleri bilimsel alana nasıl
dahil edebileceğimizi de artık daha sık olarak gündemimize almamız gerekiyor.
K-19
Geçmişten Geleceğe Nörobilim
Tayfun Uzbay1
Üsküdar Üniversitesi, Nörobilim AD ve Nöropsikofarmakoloji Uygulama ve
Araştırma Merkezi (NPFUAM), Üsküdar – İstanbul
1
Anahtar Kelimeler: Alzheimer Hastalığı,Vitamin D, VDR, siRNA,
nörodejenerasyon,
K-18
Kaos, Karmaşıklık ve Sinirbilimi
Doç. Dr. Sinan Canan
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Fizyoloji AD
KAOS, Eski Yunancada düzenin zıttı olarak, kargaşa anlamında kullanılmış bir kelimedir. Bilimdeki Kaos Teorisi ise düzensiz görünen birçok doğal olayın ardında yatan yüksek boyutlu
ve karmaşık matematiksel düzen kalıplarıyla ilgilenir. Doğada
karmaşık ve istikrarlı davranış biçimlerinin altında yatan kurallar bu gün kaos ve karmaşıklık biliminin esas konularıdır. Kaos
teorisi, başlangıç şartlarındaki küçücük farkların büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabildiği; öngörülemeyen ve sürekli
dinamik bir denge halinde bulunan, yani “kaotik” özellikteki
sistemleri inceler.
24-25 KASIM 2014
Beyin insan düşünce ve davranışlarının oluşturulduğu ve yönetildiği organdır. İnsanın düşünce ve davranışlarından neyin
sorumlu olduğu tarih boyunca sadece tıp ve biyoloji eksenli
olarak hekimlerin ve cerrahların değil filozofların ve din adamlarının da tartışma alanında yer almıştır. Beynin işlevleri üzerine ilk bilgilerimiz yazının icat edildiği M.Ö. 4000’lerdeki Sümer
metinlerine dayanmaktadır. M.Ö. 1700’lere dayanan Edwin
Smith Papirüsü eski Mısırlıların da beyin işlevleri ile ilgilendiğine işaret etmektedir. Hipokrat ve Galen gibi antik çağın önemli
bilimcilerinin çalışmalarında insan düşünce ve davranışı önemli bir yer tutmuştur. Rönesans aydınlanması döneminde Leonardo Da Vinci çizim ve yorumları ile ve 1600’lerde Descartes
tıbba dayalı felsefi yorumları ile alanın önemli kilometre taşlarından olmuşlardır. 1700’lerde mikroskobun bulunması, beynin de mikroskop altında incelenmesinin yolunu açmıştır. XX.
yüzyılın başlarında önce İtalyan bilimci Camillo Golgi ve onunla
aynı dönemde yaşayan İspanyol bilimci Santiago Ramon Cajal
19
KONUŞMA ÖZETLERİ
beyindeki sinir hücrelerini, yani nöronları keşfetmiş ve tanımlamıştır. Hemen ardından Charles Scott Sherington sinaps’ı tarif
etmiş ve kavramlaştırmıştır. 1950’li yıllardan itibaren sinir hücreleri arasında iletimi sağlayan belli başlı nörotransmitterler ve
reseptörlerlerle ilişkili önemli çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Bu
çalışmalarla birlikte beyin hastalıklarına nöropsikofarmakolojik
yaklaşım ile bu transmitterleri ve reseptörleri modüle eden
birçok ilaç geliştirilmiş ve hastalıkların tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. XX. Yüzyılın son 10 yıllık diliminde Alfred G.
Gilman ve Martin Rodbell sinyal transdüksiyon kavramının en
önemli elemanlarından biri olan G proteinlerini keşfetmiş ve
XXI. yüzyılın hemen başlarında Arvid Carlsson, Paul Greengard
ve Eric Kandel’in çalışmaları ile sinyal transdüksiyon sistemi tanımlanarak işlevleri net olarak ortaya konmuştur. 2000’li yılların
başlarında Linda B. Buck ve Richard Axel’in olfaktör sistemde
koku reseptörlerini keşfetmesinin yanı sıra Nöroplastisite kavramı da yeniden önem kazanmıştır. Beyin alanı ve araştırmaları Santiago Ramon Cajal’dan bu yana nöron odaklı yürümüş
ve doğrudan “Nörobilim” olarak tarif edilmiştir. Ancak beyin
sadece nöronlardan ibaret değildir. Son yıllarda Andrew Koob
gibi bilimciler nöronlar dışında glia ve özellikle astrositlerin düşünce ve bilinç ile beyin hastalıklarının oluşmasında önemli bir
rolü olabileceğine işaret etmektedir. Bu noktada “Nörobilimden” ziyade “Beyin Bilimi”nden söz edilmektedir. Son yıllarda
bilim insanları multidispliner bir yaklaşım ile beynin işlevlerini
araştırmaya devam etmektedir. Çalışmalar “zihin”, “düşüncenin oluşumu” ve “özgür irade” gibi felsefi konulara biyolojik
yaklaşımlar sunmaktadır. Önemli gelişmelere rağmen, Nörobilim ya da Beyin Bilimi beyin hastalıklarının radikal tedavisinde
henüz tatminkâr bir noktada değildir. Nitekim, 2013 yılında
Amerika Birleşik Devletleri bizzat başkanının ağzından “İnsan
Beyin Projesini” açıklamış ve gelecek yıllarda Alzheimer, Şizofreni, Otizm, Parkinson ve MS gibi önemli beyin hastalıklarının
radikal tedavisine yönelik önemli bütçeler ayrılacağı ve buna
yönelik çalışmaların destekleneceği ilan edilmiştir. Önümüzdeki 50 yıl içinde bu alanda önemli gelişmeler sağlanacağı öngörülmektedir.
Anahtar Kelimeler: Beyin; Nörobilim; Nörobilim araştırmaları;
Tarih
K-20
Sağlıklı Yaşlanma ve Beslenme
Dr. M. Turabi Yerli
İstanbul Arel Üniversitesi
Daha önceleri gelişmiş ülkelerin sorunu olan toplumun yaşlanması, giderek daha hızlı biçimde tüm ülkelerin sorunu olmaya
başlamıştır. Bugün 60 yaş üstü nüfus 1980’e göre ikiye katlamış olup 80 yaş üstü nüfusun 2050 yılında bugüne göre 4 katına çıkarak yaklaşık 400 milyon olacağı tahmin edilmektedir.
Toplumun yaşlılaşmasının belirgin bir gerçeklik haline gelmesi, bu duruma uygun yanıt üretmeyi de zorlamaktadır. Dünya
Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından, insanların daha uzun yaşamalarını sağlarken daha sağlıklı yaşamalarını da sağlamanın önemine dikkat çekilmiş ve bu süreçte iki temel ifade edilmiştir.
20
Birincisi sağlıklı yaşlanmanın hayatın daha önceki dönemleri
ile ilişkisi olduğu, ikincisi ise ne yenildiğinden, ne düzeyde fizik
aktivitede bulunulduğuna, tütün ve alkol kullanımından toksik
maruziyetlere, genel yaşam ve çalışma koşullarına uzanan çok
faktörlü bir olgu oluşudur.
Bu faktörler yaşamın erken döneminden itibaren etkilerini göstermeye başlar ve en önemli sonucu da kronik hastalıklardaki
artış olarak yaşanır. DSÖ’nün Avrupa Bölgesin 60 yaşını geçmiş
Her 100 bin kişide DALYs düzeyleri hesaplandığında iskemik
kalp hastalıkları ve inmenin ilk iki sırada yer aldığını, daha sonra KOAH görme kaybı, demans, alt solunum yolları enfeksiyonu, diyabet, işitme kaybı, trakea, bronş ve akciğer kanserleri ile
hipertansif kalp hastalıklarının geldiğini görüyoruz.
Bu hastalıklara katkıları açısından en önemli risk faktörleri olarak hipertansiyon, kan şekeri yüksekliği, tütün kullanımı, kilo
fazlalığı, yetersiz meyve sebze tüketimi, yüksek kolesterol yer
almaktadır. Bu risk faktörleri değerlendirildiğinde, tuz alımının
azaltılması, diyet ve fizik aktivite konusundaki farkındalıkların
artırılması öncelikli alanlar olarak görülmektedir. Bu alanlar bir
yandan da daha nitelikli müdahaleler için araştırmaların yoğunlaşması gereken alanlar olarak değerlendirilmelidir. Alandaki politikaların oluşturulmasına temel teşkil etmek üzere
sağlıklı yaşlanma, kronik hastalıklar ve psikolojik iyilik ile beslenme arasındaki ilişkilere ve etkili ve yaratıcı müdahalelere
dair daha güçlü kanıtların elde edilmesi hedefler arasında yer
almalıdır.
K-21
Beslenme ve Bağ Dokusu İlişkisi
Dr. Yavuz Dizdar
İstanbul Üniversitesi, Onkoloji Enstitüsü
Modern tıp olarak kabul ettiğimiz yakın dönem, sağlanan bütün gelişmelere karşılık yine de “tanımsal (betimleyici, deskriptif) bir tıp anlayışı üzerine kuruludur. Bu yaklaşım biçimi canlılığı “kendiliğinden oluşan doğal bir makine” olarak tanımlanma
eğilimdedir. O nedenle beslenme paradigması, yani beslenmenin ne olduğu, sağlık, hastalık, coğrafya ya da mevsim gibi
değişkenlerle olan ilişkisi yeterince irdelenmemiştir. Tıp sağlık
ve hastalık durumuna organın işlevini yeterince yerine getirip
getirmediği şeklinde bakar. Oysa doğrudan tıpla ilgili olmasalar bile zooloji, botanik ve hatta gıda teknolojisi alanlarındaki
araştırmalar da bilgi birikimini güçlendirmektedir. Sorun bu bilgi birikiminin yeni bir bakış açısıyla yorumu aşamasında ortaya
çıkmaktadır.
Bugüne dek yapılan araştırmalar iyi incelendiğinde, beslenme
konusunda çok daha fazlasının söylenmesi olası görülmektedir. Canlıların beslenmesinin aslında birden fazla amacı bulunmaktadır. Bunlar: (I) Vücutta yapılamayan “esansiyel” bileşiklerin temini, (II) Beslenme maliyetini düşürmek (metabolik yükü
azaltmak) amacıyla vücut yapısı oluşturun hammaddelerin hazır alınması, (III) Sistemin düzenli işleyişinden sorumlu sindirim
sistemi mikroorganizma örtüsünün (mikrobiyota) beslenmesi
için gereken maddelerin alınması, (IV) Mikrobiyotanın yeniden
kurulması ve mevsimsel adaptasyonu için gereken probiyotiklerin temini (yoğurt, kefir, turşu gibi gıdalar bu kapsama girer)
6. DETAE GÜNLERİ
KONUŞMA ÖZETLERİ
ve (V) Beslenme ile genetik bilgi transferidir (miRNA’lar aracılığıyla sindirim sistemi üzerinden bilgi aktarımı). Dolayısıyla, bu
sayılan unsurların hepsi sağlığın sürdürülmesi ve organizmanın yeni durumlara karşı adaptasyonu açısından gerekli görünmektedir.
Beslenme yeni bakış açısıyla gözden geçirildiğinde, esas sorunun kalın bağırsak mikroorganizma kolonilerinin (mikrobiyota)
gereksinimlerinin karşılanması olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu kolonilerin türleri henüz bilinmemektedir, vücut dışında
üretilmeleri de mümkün olmamıştır. Kalın bağırsak ve mikrobiyota örtüsünü “bağırsak beyni” olarak tanımlayan bakış açıları
ise henüz yeni gelişmektedir. Beslenme paradigmasının anlaşılması, doğanın nasıl çalıştığının kavranmasında önemli bir
dönüm noktasını oluşturacaktır.
K-22
Göğüs Cerrahisi Tanısında Son Gelişmeler
Prof. Dr. Alper Toker
Akciğer karsinomları kansere bağlı ölümlerin başta gelen sebeplerindendir.
Akciğer kanserinin tanısının konulmasında,evreleme ve yeniden evrelemesinde çeşitli tanı yöntemleri kullanılmaktadır.
Bu yöntemler balgam sitolojisi gibi non-invazif prosedürlerden başlayarak; torasentez, fiberoptik bronkoskopi ve biyopsi, radyal EBUS, navigasyonel biyopsi, EBUS – Transbronşial
iğne biyopsisi, EUS-FNA (Endoskopik ultrason eşliğinde ince
iğne aspirasyonu), endositoskopi, konfokal lazer endomikroskopisi (Alveoloskop) gibi minimal invazif yöntemlere; mediastinoskopi, mediastinotomi, torakoskopi, videotorakoskopi,
robotik cerrahi prosedürlerine ve eksploratris torakoskopiye
kadar ulaşırlar
Minimal invazif teknikler, invazif cerrahi evreleme tekniklerini, yüksek özgüllükle ancak düşük negatif prediktif değerlerle
tamamlayıcıdırlar. Minimal invazif tekniklerin negatif sonuçlarda invazif cerrahi bir teknik endikedir.
kılayıcı bir protein olduğu üzere pro-inflamatuar sitokinlerden TNF-α ve IL-1β salınımı (yüksek seviyesi) NKX3.1 übikitinasyonunu dolayısıyla yıkımını artırır. Hücre bir anlamda
savunmasız kalır.
Bu çalışmada, akut ve kronik inflamasyon ile oluşturulan oksidatif stres koşullarında antioksidan savunma kontrolündeki
bozulmada NKX3.1 protein kaybının rolü araştırılmıştır. Bu
amaçla, prostat hücreleri, yüksek sitokin içeren inflamatuar
şartlandırılmış ortam (conditioned media/CM) ile beslenerek inflamatuar mikroçevre oluşturulmuş ve hücreler işlevsel
ve moleküler açıdan incelenmişlerdir. CM üretimi için, U937
monosit hücreleri makrofajlara farklılaştırılmış ve lipopolisakkarit uygulaması ile inflamatuar sitokinlerin ortama salınımı indüklenmiştir. Hücresel yanıtlar ise, immünoblotlama,
RT-PCR ve gerçek zamanlı hücre proliferasyonu sistemi ile belirlenmiştir. Hücresel ROS akış sitometrisinde DCFH boyaması
ile ölçülmüştür. Prostat hücrelerinde CM veya H2O2 ile oksidatif stresin indüklenmesi sonucu ROS seviyesi ve onu izleyen DNA hasarı artmış ve bu değişikliklerin NKX3.1’in ektopik
ekspresyonu aracılığıyla baskılandığı gösterilmiştir. Ayrıca,
NKX3.1 yokluğunda, Enox2, Gpx2, Gpx3, Prdx6 ve Qscn6 gibi
antioksidan savunmada rol alan genlerin regülasyonlarının
bozulması belirlenmiş, NKX3.1 aracılıklı transaktivasyonları
incelenmiştir. NKX3.1 ekspresyonu ve antioksidan L-NAC uygulaması, azalan antioksidan ekspresyon seviyelerini yerine
getirmekte, inflamasyonun indüklediği oksidatif stres koşullarında gözlenen anormal morfolojik değişikleri ve proliferasyon artışını baskılamaktadır.
Prostatik inflamasyon sürekli bir oksidatif stres oluşumuna
neden olmakta ve NKX3.1 ilişkili mekanizmalar ROS toleransını etkileyerek prostat hücrelerinin büyümesini kontrol
etmektedir. Bu sonuçlar, NKX3.1’in oksidatif stres regülasyonundaki rolünün, tümör baskılayıcı işlevi açısından önemine
işaret etmektedir. (Bu çalışma TÜBİTAK 113S044 nolu proje
desteği ile gerçekleştirilmiştir).
Anahtar Kelimeler: Oksidatif stres, ROS, NKX3.1, inflamasyon, prostat kanseri
K-23
Enflamatuvar Mikroçevrede Kanser Oluşumu
Prof. Dr. Kemal Sami Korkmaz
Ege Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Biyomühendislik Bölümü, Kanser
Biyolojisi Laboratuvarı, İzmir
Prostatik inflamasyon ile karsinoma gelişimi arasında ilişkilerin araştırıldığı çalışmalarda, inflamatuar mikroçevrenin
birçok hücresel mekanizmayı değiştiren ve tümörleşmeye
neden olan reaktif oksijen türlerince (ROS) zengin olduğu
gözlenmiştir. Tersine, evrim sürecinde, ileri biyolojik sistemler, genetik kompozisyonlarının doğruluğunu koruyabilecek
için antioksidan mekanizmalar geliştirmişlerdir.
Bunlardan biri de prostat hücrelerinde androjenlere bağlı
olarak androjen reseptörü (AR) aracılıklı eksprese olan, DNA
Hasarı ve onarımında rol alan NKX3.1 dir. NKX3.1 tümör bas-
24-25 KASIM 2014
21
SÖZLÜ
BİLDİRİLER
SÖZLÜ BİLDİRİLER
S-01
İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü
Moleküler Hematoloji Çalışma Grubu 1996-2014 Yılları
Lösemilerin Moleküler Monitorizasyonu
Müge Sayitoğlu, Özden Hatırnaz Ng, Yücel Erbilgin, Didem Altındirek,
Esin Serbest, Sema Sırma, Çağrı Güleç, Emrah Yücesan, Aris Çakiris,
Zeliha Emrence, Burçak Vural, Sevcan Mercan, Ferda Paçal,
Özkan Özdemir, Ahmet Süzen, Sibel Uğur İşeri, Feyza Tuncer,
Fulya Tozan, Uğur Özbek
İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik Anabilim Dalı, İstanbul
AMAÇ: İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Genetik Anabilim Dalı Moleküler Hematoloji Çalışma gurubu 1996 yılından
beri moleküler hematoloji alanında rutin hizmetler vermektedir. Başta İstanbul ve Marmara bölgesi olmak üzere tüm Türkiye’den gelen
talepler ile hematoloji hastalarının tanı, tedavi ve/veya takiplerinde yararlı olabilecek belirteçlerin moleküler analizini yapmaktadır. Ayrıca KML tedavisinin takibinde kullanılan t(9;22)’nin moleküler monitorizasyonu için Avrupa Lösemi Ağı’nın tanıdığı ilk ve tek ulusal merkezdir referans merkezidir. Verdiğimiz rutin hizmetler arasında; pediatrik
akut lenfoblastik lösemi (ALL) hastalarında t(12;21), t(4;11), t(9;22) ve t(1;19) tespiti, akut miyeloblastik lösemi (AML) hastalarında
t(15;17), t(8;21), inv 16, FLT3 gen mutasyonları (ITD ve D835), kronik
miyeloid lösemi (KML) hastalarında uluslararası skalaya göre kantitatif t(9;22) analizi, tirozin kinaz direnci gözlenen KML hastalarında
da ABL gen mutasyonlarının tespiti, kronik miyeloproliferatif hastalıklarda (KMPH hastalarında) JAK2 (V617F/G1849T) genmutasyonu
tespiti, tromboz paneli (FV, FII, MTHFR mutasyonları), ailevi nötropeni hastalarında HAX ve ELENA gen mutasyonları tespiti, immun yetersizlik hastalıklarında gen mutasyonları (BTK, ICOS, TACI, BAFF-R,
CD19, IGHM, ADA, RAG1, RAG2, IL2RG, JAK3, ARTEMIS, STAT3 mutasyonları) bulunmaktadır. Bu çalışma ile 1996-2014 yılları arasında
anabilim dalımızda raporlanan ve lösemilerin takip ve prognozunda
öneme sahip bazı translokasyon ve gen mutasyonlarının toplumumuz açısından sıklıklarını, hasta gönderen merkezleri, örnekleri (kan/
kemik iliği), cinsiyet farklılıklarını (kız/erkek) ortaya koymaktadır.
MATERYAL-METOD: Lösemi hastalarına (ALL, AML ve KML)
ait toplam 7847 adet örnek analiz edilmiştir. Moleküler tanıda füzyon gen/translokasyon tespiti için kalitatif ve kantitatif gerçek zamanlı PZR, mutasyon analizleri için PZR ve dizi analizi
temelli teknikler kullanılmaktadır.
BULGULAR: ALL hastalarında t(12;21) %9, t(4;11) %1, t(1;19) %2
ve t(9;22) %3 olarak saptanmıştır. AML hastalarında t(15;17) %8,
t(8;21) %12, inv16 %6 olup FLT3 mutasyon sıklığı %4,5’tur. KML
hastalarının 671 örneği kalitatif olarak, 1112 tanı ve 4742 tane
takip örneği IS ile kantitatif olarak raporlanmıştır. Tirozin kinazlara dirençli 314 KML hastasında yapılan ABL mutasyon analizinde
mutasyon oranı %12 bulunmuştur.
S-02
Kordon Kanı Nakillerinde HLA Uyumunun
Sağ Kalım Üzerine Etkisi
Çiğdem Kekik, Figen Abatay, Ayşe Erol, Özden Özcan, Demet Kıvanç,
Fatma S Oğuz.
İstanbul Tıp Fakültesi Tibbi Biyoloji Anabilim Dalı, İstanbul Üniversitesi
AMAÇ: Hematopoetik kök hücre nakli (HKHN), malign ve malign
olmayan hematolojik hastalıklarda kullanılan bir tedavi seçeneğidir. Kök hücre kaynağı olarak periferik kan ve kemik iliği kök
hücreleri sıklıkla kullanılmakta iken günümüzde kordon kanı da
HKHN’de yaygın olarak kullanılan bir yöntem haline gelmiştir. Hematopoetik kök hücre nakillerinde İnsan Lökosit Antijenleri (HLA)
uyumu, alıcı-verici arası cinsiyet uyumu, nakil sonrası sağ kalım
ve nüksü etkileyen önemli belirleyicilerden biridir. Ancak kısa
sürede nakil gerçekleştirilmesi gereken acil endikasyonlu ya da
azınlık ırk ve etnik gruplar için kısa sürede tam uyumlu kök hücre bulunması ve getirtilmesi konusunda ciddi problemler yaşanmaktadır. Kordon kanından gerçekleştirilen HKHN’de ise donör
ve alıcı arasında HLA tam uyumu aranmamakta ve tam uyumlu
nakiller kadar başarı sağlanabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda kök hücre kaynağı olarak kordon kanı üniteleri kullanılan
akraba dışı nakillerde HLA uyumunun sağ kalım üzerine etkisini
karşılaştırmak amaçlandı.
MATERYAL-METOD: 2008-2014 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Kemik İliği Bankası aracılığıyla HLA
tam uyumlu ve bir ya da birkaç alel/antijen uyumsuz kordon kanı
ünitelerinden nakil gerçekleştirilen 98 hastanın nakil sonrası sağ
kalım oranları analiz ettik.
BULGULAR: Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalaması 4,56 ±
2,8 (1-30), kız/erkek oranı ise 38/60 idi. Hastalarda görülen tanılar SCID (n:20), AML (n:11), Osteopetrozis (n:10) ve ALL (n:7)
idi. Kordon kanı nakli gerçekleştirilen 98 hastanın 36’sı HLA tam
uyumlu, 62’si bir ya da iki alel/antijen uyumsuzdu. 2008-2014
yılları arasında gerçekleşen kordon kanı nakillerinde hastaların
toplam sağ kalım oranı %71,4’tür. HLA tam uyumlu kordon kanı
ünitelerinden nakil olan hastalardan 6’sı ex, 30’u sağ (sağ kalım
oranı %83,3) iken alel/antijen uyumsuz kordon kanı nakillerinde
ise hastaların 22’si ex, 40’ı sağdır (sağ kalım oranı %64,5).
SONUÇ-TARTIŞMA: HKHN’lerinde kök hücre kaynağı olarak kordon kanı ünitelerinin kullanılmasının kök hücreye kısa sürede
ulaşılması avantajının yanında sağ kalım açısından da umut verici
olduğu verilerimizle desteklenmiştir.
Anahtar kelime: Hematopoetik kök hücre nakli, Kordon kanı nakli, HLA
SONUÇ-TARTIŞMA: Tüm hasta gruplarında saptadığımız mutasyon sıklıkları literatür ile uyumludur. Doğru moleküler tanı ve
monitorizasyon, yüksek hassasiyette teknik uygulama ve deneyim gerektirmektedir.
Anahtar kelimeler: Lösemi, moleküler monitorizasyon
24
6. DETAE GÜNLERİ
SÖZLÜ BİLDİRİLER
S-03
Lenfoproliferatif Hastalıklarda Otoantikor Profilinin
İncelenmesi
Nuray Gürel-Polat1, Mustafa Yeneral2, Selim Badur1, Murat İnanç3
İÜ İstanbul Tıp Fakültesi, Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji ABD, Viroloji
ve Temel İmmünoloji BD,
2
İÜ İstanbul Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları ABD, Hematoloji BD,
3
İÜ İstanbul Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları ABD, Romatoloji BD Çapa İstanbul
1
AMAÇ: Lenfoproliferatif hastalıklar gibi romatolojik sendromlar
da genetik, çevresel ve immünoregulator patolojik mekanizmalardaki değişimler sonucunda gelişmektedir. Lenfoproliferatif
hastalıklarda farklı otoantikorlar çeşitli sıklıkta tanımlanabilir.
Otoantikor pozitifliğinin klinik önemi net olmamakla birlikte tadavi ile ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. Antinükleer antikorlar
(ANA), kromatin olarak bilinen DNA-histon kompleksine, nükleer ve sitoplazmik ribonükleer proteinlere, nükleolar proteinlere,
nükleolar ve sitoplazmik diğer yapılara karşı gelişen antikorlardır.
Anti nötrofil sitoplazmik antikorlar (ANCA), immünfloresans incelemede en az 3 farklı patern gösteren heterojen bir otoantikor
grubudur. Sitoplazmik patern gösteren ANCA(c- ANCA) ile etkileşen otoantijen proteinaz-3, perinükleer patern gösteren ANCA(p- ANCA) ile etkileşen esas otoantijen miyeloperoksidaz, p ve
c ANCA karışımı patern gösteren vakalar ise atipik veya X- ANCA
olarak adlandırılmaktadır. Anti mitekondiriyal(AMA), anti düz kas
(ASMA), karaciğer-böbrek mikrozomal-1 (LKM-1) antikorlar ve
gastrit pariyetel hücre (GPCA) antikorları çeşitli otoimmün, viral
hastalıklar ile malignitelerde de gözlenmektedir.
MATERYAL-METOD: İstanbul Tıp Fakültesi İç hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı’na başvuran 35 (17 erkek, 18
kadın)’i Hodgkin dışı lenfoma (NHL) , 35 (15 erkek, 20 kadın)i
Multipl Myelom (MM) ve 30 (21 erkek, 9 kadın) Erişkin Diffüz
B Hücreli Lenfoma ( EDBHL) olmak üzere 100 hasta çalışmaya
alındı. Hastalar ile yaş ve cinsiyet uyumluğu olan, bilinen bir
hastalığı olmayan 30 kişi sağlıklı kontrol grubunu oluşturdu.
Hasta ve kontrol grubunun otoantikor profili incelendi. Hastaların serumlarından ANA Hep-2 hücre serisi, ds-DNA Crithidia luciliae, AMA ASMA, LKM-1,GPCA sıçan böbrek, mide,
karaciğer dokusunu içeren kombine preparatlar ile indirekt
immünfloresan (İFA) yöntemi ile çalışıldı. Ekstrakte edilebilen
nükleer antijenler (ENA) immünoblot yöntemi ile değerlendirildi. ANA 1/80; ds- DNA 1/10; ANCA 1/20; GPCA, AMA LKM1, ASMA 1/40 titre ve üzeri pozitif kabul edildi.
BULGULAR: NHL’lı olguların 5’inde ANA pozitifliği (%14,2)
mevcut idi, bunların 3’ü homojen, 1’i spekled ve 1’inde mitotik ağ saptandı. MM’da ise 5 pozitif (14,2) örnekten 2’si
homojen, 2’si benekli ve 1’i vimentin antikoru idi. Bir örnekte
ENA Sm/RNP pozitif bulundu. EDBHL olgularda 21 pozitif (
%70) örneğin 12’si benekli, 9’u homojen idi. EDBHL ‘da ANCA
pozitif (%40) nın 6’sı p- ANCA, 5’i c-ANCA ve bir örnekte
X- ANCA idi. GPCA bir örnekte yüksek titrede pozitif saptanırken( %3,3) diğer otoantikorlar negatifdi. 4 örnekte ASMA
antikorları pozitif (% 13,3) bulundu. Kontrol grubunda tüm
otoantikorlar negatifdi.
24-25 KASIM 2014
SONUÇ-TARTIŞMA: Kanser tanısıyla izlenen hastalarda çeşitli
romatolojik laboratuvar bulgularına rastlanmaktadır. Kanser
hastalarının takibi sırasında bu bulguların oluşabileceğinin
bilinmesi gerekmektedir. Böylece yanlışlıkla romatolojik hastalık tanısı konması önlenecektir.
Anahtar kelimeler: Lenfoproliferatif, Otoantikorlar
S-04
Sıçanlarda Adriamisin ile İndüklenen Deneysel Renal
Fibrozis Modeli
Ferah Armutcu1, Ümran Yıldırım2, Kadir Demircan3,
Murat Yağmurca4
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Biyokimya AD, İstanbul
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi 2Patoloji AD, 3Tıbbi Biyoloji AD, ve
4
Histoloj-Embriyoloji AD, Ankara
1
AMAÇ: Pek çok kronik böbrek hastalığında, aşırı ekstrasellüler matriks birikiminin kaçınılmaz bir sonucu olan renal firozis,
son dönem böbrek yetmezliğine yol açan (en sonunda diyaliz/
transplantasyon gerektiren) ilerleyici bir süreçtir. Literatürde
patogenezini araştırmaya yönelik, deneysel fibrozis (renal yetmezlik) modelleri arasında subtotal nefrektomi ve tek taraflı
üreter obstrüksiyonu gibi cerrahi ve toksik modeller bulunmakta olup, toksik modeller arasında adriamisin modeli sıklıkla tercih edilmektedir. Özellikle proteinürik nefropatileri taklit etmede kullanılan toksik ajanlar tek doz uygulandığında kısa süreli
proteinüri gelişimine yol açarken, belirli aralıkta tekrar edilen
uygulamalar, glomerüloskleroz ve fibrozis ile sonuçlanmaktadır.
Biz de yaptığımız çalışma sonucunda adriamisin aracılı fibrozis
gelişimi ve sonuçlarını paylaşmayı amaçladık.
MATERYAL-METOD: Wistar-Hannover türü sıçanlara (n: 9) üç
hafta ara ile (2,5 ve 4 mg/kg dozlarında) iki kez iv adriamisin
verilirken, kontrol grubuna (n: 6) SF uygulandı. İlk uygulamadan 60 gün sonra sakrifiye edilen sıçan doku örneklerinde
rutin histopatolojik (HE, PAS ve Masson trikrom) boyamalar
yapılarak nefropati yönünden incelendi. Serum örneklerinde, üre ve kreatinin düzeyleri ölçülen sıçanların idrar örneklerinde kalitatif protein (strip) analizi yapıldı.
BULGULAR: Böbrek fonksiyon bozukluğunu gösteren üre ve
kreatinin düzeyleri ADR grubunda, kontrol grubundan anlamlı
olarak yüksek olduğu bulundu. Nefropati gelişimini destekler
tarzda kontrol grubunda proteinüri (-) iken, ADR grubunda (++
/ +++) olarak bulundu. Kontrol grubu böbrek dokusu kesitlerinde (HE); normal görünümde glomerül ve tübül yapılarına
karşın, ADR grubu kesitlerinde segmental skleroz içeren glomerüller, PAS (pozitif) boyamada; ADR grubu glomerüllerinde,
Bowman kapsülüne yapışıklıkların da oluştuğu skleroz alanları
gözlendi. Masson Trikrom boyamada; ADR grubu doku kesitlerinde, Bowman kapsülüne yapışıklık oluşturan segmental skleroz lehine arjirofilik boyanma alanları gözlendi.
SONUÇ-TARTIŞMA: Literatürde adriamisin aracılı fibrozis
modellerinde genelde 2 – 7.5 mg/kg aralığında tek doz ve
tekrarlayan uygulamalara rastlanmakla birlikte, yüksek doz
25
SÖZLÜ BİLDİRİLER
(10-11 mg/kg) uygulamalar da bulunmaktadır. Üç hafta ara
ile 2.5 ve 4 mg/kg dozunda uygulama ile 60 gün sonunda renal fibrozisin histopatolojik bulguları oluşmaktadır.
Anahtar kelimeler: Renal fibrozis, hayvan modeli, adriamisin
S-05
SCN1A Klinik Varyantı ile Ko-Segregasyon Gösteren
Tanımlanmamış Bir Varyantın Dravet Sendromuyla
İlişkilendirilmesi
Feyza N. Tuncer1, Zeliha Görmez2, Mustafa Çalık3,
Güneş Altıokka Uzun4, Mahmut S. Sağıroğlu2, Betül Yücetürk5,
Bayram Yüksel5, Betül Baykan4, Akın İşcan6, Sibel A. Uğur İşeri1,
Uğur Özbek1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik Anabilim Dalı İstanbul,
Türkiye
2
Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu, Bilişim ve Bilgi Güvenliği İleri
Teknolojiler Araştırma Merkezi (TÜBİTAK-BİLGEM), Kocaeli, Türkiye
3
Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik
Nöroloji Bölümü, Şanlıurfa, Türkiye
4
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı, Klinik Nörofizyoloji
Bölümü İstanbul, Türkiye
5
Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu, Marmara Araştırma Merkezi
(TÜBİTAK-MAM), Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Enstitüsü, Kocaeli, Türkiye
6
Bezmialem Vakif Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Pediatrik Nöroloji Bölümü, İstanbul, Türkiye
1
AMAÇ: Akraba evliliği yapmış bir ailenin, zeka geriliğine eşlik
eden miyoklonik, febril ve diğer jeneralize nöbetlerin gözlemlendiği iki çocuğunda, hastalığa ait genetik kökenin belirlenmesi.
MATERYAL-METOD: Ailedeki tüm bireylerin fiziksel ve nörolojik muayeneleri gerçekleştirilmiş, aile öyküsü alınmış ve
manyetik rezonans görüntüleme ile elektroensefalografi kayıtları incelenerek ailede iki etkilenmiş ve dört sağlıklı birey
olduğu tespit edilmiştir. Aile bireylerinde SNP genotipleme ve
ekzom dizileme yaklaşımları birlikte kullanılarak Dravet sendromundan sorumlu genler taranmış ve akraba evliliğine bağlı
resesif kalıtım modeli öngörülerek etkilenmiş kardeşlerde ortak homozigot varyant tespiti gerçekleştirilmiştir. Etkilenmiş
kardeşlere ait ekzom verisinde ayrıca potansiyel kompound
heterozigot varyasyonların incelenmesi yoluna da gidilmiştir.
BULGULAR: Homozigot bölgelerde tespit edilen ekzom varyantları için Sanger dizilemesi ya da haplotip analizi gerçekleştirilmiş ve ailesel segregasyon göstermedikleri nedeniyle elenmiştir. Ekzom verilerinin kompound heterozigotluk
yönünden değerlendirilmesiyle SCN1A geninde biri Dravet
sendromu ile ilişkilendirilmiş, iki farklı varyant (rs121917918;
p.R101Q ve p.I1576T) tespit edilmiştir. Segregasyon analizi
ile her iki varyantın da babadan kalıtıldığı tespit edilerek, gerçek kompound heterozigotluk dışlanmıştır. Ek olarak, Dravet
sendromu ile ilişkilendirilmiş klinik varyantın (rs121917918;
p.R101Q) babanın kan ve tükürük örneklerinde mozaik patern sergilediği gözlemlenmiştir.
SONUÇ-TARTIŞMA: Bu çalışma, ailenin etkilenmiş çocukları
26
için Dravet Sendrom teşhisi almasını genetik tanı ile desteklemiş ve bir klinikle ilişkili (rs121917918; p.R101Q), bir yeni
(p.I1576T) olmak üzere SCN1A’da bulunan iki farklı varyantın
ko-segregasyonunun fenotipteki rolünü göstermiştir. Kontrol
toplum taraması ve in silico tahmin araçları da yeni varyantın hastalık manifestasyonundaki rolünü güçlendirmiştir. Bu
doğrultuda çalışmamız, SCN1A klinik varyantı için mozaik bileşene sahip asemptomatik babadan kalıtılan klinik ve yeni
varyasyonların birlikte segregasyonu ile Dravet sendromu
oluşumuna etkide bulunduğunu ve yeni varyasyonun hastalıktaki fenotipik bulguların açıklanmasına katkı sağladığını
göstermektedir.
Anahtar kelimeler: SCN1A, Dravet Sendromu.
S-06
Nöro-Behçet Hastalığının Aktif ve İnaktif
Dönemlerindeki Gen Ekspresyon Profilleri
Elif Uğurel1, Elçin Şehitoğlu1, Murat Kürtüncü2, Erdem Tüzün3,
Erkingül Shugaiv2, Arzu Çoban2, Burçak Vural1
İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Genetik Anabilim Dalı
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı
3
İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Sinirbilim Anabilim
Dalı
1
2
AMAÇ: Nöro-Behçet Hastalığı (NBH) primer olarak beyin parenkimindeki lezyonlardan kaynaklanır (parenkimal NBH) fakat nadir olarak sinüs trombozuna (vasküler NBH) da neden
olur. Genetik yatkınlığı olan bireylerde mikroorganizmaların
ve birçok çevresel faktörün inflamasyon ataklarını tetiklediği
düşünülmektedir.
MATERYAL-METOD: NBH’nin parenkimal ve vasküler alt tiplerindeki gen ekspresyon farklılıklarının ve özellikle atağa neden olan genetik faktörlerin belirlenmesi için 3 parenkimal
ve 1 vasküler NB hastasının aktif ve inaktif dönemlerinde
alınan periferik kan mononükleer hücrelerindeki tüm genom
ekspresyon profillerini Illumina platformunda, HumanHT-12
v4 Expression BeadChip ile değerlendirdik. Ham veriler Illumina’nın GenomeStudio Gene Expression modülü ile analiz
edildi. Arka plan kirliliğinin ayarlanması, ‘quantile’ normalizasyon ve log transformasyon işlemleri ‘bioconductor’ ve R
tabanları kullanılarak gerçekleştirildi. Aktif ve inaktif dönemlerdeki genomik farklılıklar ‘rank product’ metodu ile hesaplandı.
BULGULAR: Atak sırasında 2 kat ekspresyon artışı gösteren
ve anlamlı olan (p≤0.05) genler defensin alpha 1 (DEFA1),
defensin alpha 3 (DEFA3), olfactomedin 4 (OLFM4) ve neutrophil expressed elastase (ELANE) olarak belirlenmiştir. Hem
parenkimal hem de vasküler NB hastaları bu dört gen için anlamlı artış göstermektedir.
SONUÇ-TARTIŞMA: DEFA’lar ve ELANE mikrobiyal savunma
mekanizmalarında yer alırken, Olfaktomedin 4 ayrıca anti-apoptotik faktör olarak da fonksiyon görür. Ekspresyon değişikliği gösteren bu dört genin kodladığı proteinler primer ola-
6. DETAE GÜNLERİ
SÖZLÜ BİLDİRİLER
rak nötrofil ve NK hücreleri tarafından üretilmektedir. Bu durum bu hücre tiplerinin NBH patogenezindeki önemine işaret
eder. Vasküler ve parenkimal NB hastalarının benzer genleri
eksprese etmesi, NBH lezyonlarının anatomik dağılımlarının
genetik faktörlerden çok, çevresel etmenler tarafından düzenlendiğini düşündürmektedir. Çalışmalarımızın daha fazla
sayıda hastada valide edilmesi gerekmektedir.
Anahtar kelimeler: Nöro-Behçet hastalığı, gen ekspresyon
profili, DEFA, ELANE
S-07
Meme Kanseri Sonrası Onarımı Konusunda Artan
Farkındalık ve Özellikli Bir Onarım Yöntemi
Burcu ÇELET ÖZDEN1, Erol Kozanoğlu1, Hatice Hülya Aydın1
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi
Anabilim Dalı 1
AMAÇ: Meme kanseri her sekiz kadında bir görülmektedir
ve cerrahi geçiren hastalarda çeşitli onarım seçenekleri mevcuttur. Bu konudaki farkındalık ülkemizde her geçen gün artmaktadır. Kliniğimizde de bu artan talepleri karşılamak adına
birçok yöntem sunulmaktadır.
MATERYAL-METOD: Doku genişletme, protez uygulamaları
ve otolog doku nakilleri sık kullanılan yöntemler arasındadır.1 Perforatörlerin anatomisindeki gelişmeler, eski bir yöntem olan meme paylaştırıcı rekonstrüksiyonun yeniden ele
alınmasını sağlamıştır. Bu, karşı memenin yeterince büyük
olduğu, burada malignitenin saptanmadığı ve sistemik komorbiditeli olgularda bir rekonstrüksiyon seçeneğidir. Bu
sunumda, uygun olgularda, internal mammarian artere baze
perforatör (IMAP) flep ile meme paylaştırıcı rekonstrüksiyonun tekniği, perforatör seçimi ve flep perfüzyonu kontrolünde indosiyanin yeşili(ICG) anjiografisinin kullanımı konusundaki deneyimimizi paylaşmaktayız.
BULGULAR: Son iki yılda, invazif duktal karsinom sebebiyle mastektomi yapılmış dört hastamıza meme paylaştırma
yöntemi uyguladık. Hasta seçiminde, karşı memenin yeterli
büyüklükte olması, onkolojik açıdan riskli bölgeler içermediğinin verifiye edilmiş olması, özdoku veya prostetik diğer
yöntemlerle onarımın mümkün olmaması kriterleri gözetildi. Meme paylaştırma yöntemiyle 3 olguda başarılı bir onarım gerçekleştirebilirken, bir olguda venöz yetersizliğe bağlı
total flep kaybı yaşandı. Son olguda, ICG anjiografiyle, dominant IMAP’ü seçimi, trasesinin belirlenmesi ve hem transfer
edilecek flep dokusunun hem de kalan memedeki dermoglandüler flebin dolaşım kontrolünün yapılarak, yetersiz pefüzyona sahip bölgelerin kullanılmaması ile güvenli rekonstrüksiyon yapılabileceği gösterildi.
SONUÇ-TARTIŞMA: Günümüzde meme onarımında birinci
seçenek, mikrocerrahi yöntemlerin kullanıldığı doku aktarımlarıdır. Ancak teknikteki gelişmelere rağmen, bu yöntemlerin,
ileri yaş ve sistemik komorbiditeleri olan hastalarda uygulanması riskli olabilmektedir. Öte yandan, özellikle kontrlateral
24-25 KASIM 2014
memesi iri, ptotik olan hastalar, kaybedilmiş memenin oluşturulmasının yanısıra, vücut kontur ve dengesinin sağlanması amacıyla karşı memenin küçültülmesine ihtiyaç duymaktadırlar. İşte aynı anda hem mastektomi sahasında “benzer”
dokuyla onarımı olanaklı kılan, hem de karşı memenin simetrik hale getirilmesine yarayan yöntem, perforatör fleplerin
popüler olduğu günümüzde kullanışlı ve başarılı bir çözüm
olarak hatırda tutulmalıdır. Ayrıca, ameliyat sırasında indosiyanin yeşiliyle çekilen anjiyografi, perforatör flep cerrahisinin
güvenilirliğinde ufuklar açacaktır.
Anahtar kelimeler: Meme kanseri, meme onarımı, meme
paylaştırma, IMAP flebi
S-08
İnsan Genomundaki Kopya Sayısı Değişikliklerinin
SNP-Array Yöntemi İle İncelenmesi ve Validasyonu
F. Yesim Kesim 1, Emrah Yücesan 1, Beyhan Tüysüz2, Sibel Uğur İşeri 1
Istanbul Universitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik AD,
Istanbul, Türkiye
2
İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Anabilim Dalı, Çocuk Genetik Hastalıkları Bilim Dalı, İstanbul, Türkiye
1
AMAÇ: Kopya sayısı değişiklikleri (Copy Number Variation, CNV), insan genomunda referans genoma kıyasla DNA
segmentlerinde kayıp ve kazançlarla ifade edilen boyutu 1
kilobazdan büyük genomik yeniden düzenlenmelerdir. Çalışmada tüm genom yüksek çözünürlüklü SNP-Array teknolojisi
kullanılarak Down Sendromlu iki çocuk ile ve multipl konjenital anomali ve mental retardasyona (MKA/MR) sahip 8 vakada olası CNV bölgeleri araştırılmıştır.
MATERYAL-METOD: Tespit edilen CNV’ler için validasyon
Gerçek Zamanlı-qPZR ile rölatif kantifikasyon yaklaşımı kullanılarak yapılmıştır. Genomik qPZR yaklaşımı öncelikle erkek
ve kadınlardan oluşan bir kontrol grubunda X kromozomu
kopya sayıları karşılaştırılarak optimize edilmiştir.
BULGULAR: Down Sendromlu ilk çocukta anne ve babanın
genotipleri de kullanılmış ve trizomilerde ebeveyn etkisini
belirleyecek yeni bir yaklaşım geliştirilmiştir. Down Sendromlu olan ikinci çocukta ise Down Sendromu kritik bölgesini
içermeyen parsiyel trizomi tespit edilmiştir. Nefrokalsinozisi
olan bir vakanın CNV bölgesinde Hiperoksilüri Tip 1’ de ifadesi olan AGTX geninin bulunması dikkate değerdir. 3 vakada
birçok CNV bölgesi tespit edilmiştir. Kalan 4 MKA/MR vakasının ise hepsinde 18p izokromozomu ile uyumlu 18p tetrazomisi gösterilmiş ve SNP-Array verisi tetrazominin mayotik
zamanlamasının tespiti için kullanılmıştır.
SONUÇ-TARTIŞMA: Bu çalışma ile SNP-array verisi çok yönlü
olarak incelenmiş ve çeşitli MKA/MR vakalarında CNV bölgelerinin patolojik rolünün tespitine yönelik bir model oluşturulmuştur.
Anahtar Kelimeler: Kopya Sayısı Değişiklikleri, SNP-Array
27
SÖZLÜ BİLDİRİLER
S-09
Primer Antikor Yetersizlik Hastalarında
Moleküler Tanı
Sinem Şişko1, Özden Hatırnaz Ng1, Suzan Çınar2,Safa Barış3,
Işıl Barlan3, Şule Haskoloğlu4, Yıldız Camcıoğlu5,
Aslı Derya Kardelen6, Şebnem Kılıç7, Öner Özdemir8,
Günnur Deniz2,Müge Sayitoğlu1, Uğur Özbek1,
Yuk Yin Ng1
rs104894289 vs.), CVID hastalarında patojenik allel olarak da
belirtilen homozigot ve heterozigot tek nükleotid polimorfizimleri (rs8072293, rs34557412, rs 2274892, rs11078355,
rs56153623 ,rs11652811, rs 34562254) saptamış bulunmaktayız. XLA, SCID ve CVID hastalıklarından şüphe edilen hastaların kan ve kemik iliği örneklerinde gerçekleştirilecek detaylı
akım sitometrisi ve mutasyon analizi çalışmaları hastalığın tanı
ve tedavisi için hayati önem taşımaktadır.
İstanbul Üniversitesi,Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü,Genetik Anabilim Dalı, İstanbul
İstanbul Üniversitesi,Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü,İmmünoloji Anabilim Dalı,İstanbul
3
Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Anabilim Dalı,İstanbul
4
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Fakültesi Çocuk İmmünoloji Alerji Anabilim dalı
5
İstanbul Üniversitesi,Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim
Dalı,İstanbul
6
İstanbul Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı,İstanbul
7
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı,Bursa
8
Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı,Sakarya
1
2
Primer antikor yetersizliği (Primer Antibody Deficiency-PAD)
insanlarda en sık görülen kalıtsal immün yetersizliğin bir alt
grubudur. PAD’lar B hücre gelişiminde görev alan ve işlev kazanmasında etkili olan moleküllerin hasar görmesiyle ortaya
çıkarlar. Enstitümüzde B hücre farklılaşmasının bloke olması ile
ortaya çıkan X’e bağlı Agammaglobulinemi (XLA) hastalığının
%85’inden sorumlu olan BTK geni, Otozomal Resesif Agammaglobulinemi hastalığının ortaya çıkmasından sorumlu tutulan IGHM, aktif B hücresinin plazma hücresine dönüşerek
immünoglobulin salgılanmasını bloke eden Yaygın değişken
immünyetersizlik (Common Variable İmmun Deficiency-CVID) hastalığına %10-15 sebep olduğu gösterilmiş TACI, CD19,
ICOS genleri ve T hücre gelişiminden sorumlu olan X’e bağlı
Ağır Kombine İmmün yetersizliğine (X’linked SCID) sebep olan
IL2RG geni ile Otozomal Ağır Kombine İmmün Yetersizliğine
(Autosomal Recessıve SCID) sebep olan JAK3, ADA, RAG1,
RAG2, ARTEMİS gen mutasyonlarının moleküler yöntemlerle
tanıları yapılmaktadır.
Çalışmamızda klinik olarak XLA, Otozomal Agammaglobulinemi,
CVID ve SCID tanısı almış toplam 79 hasta (sırasıyla BTK 27, IGHM
1,ICOS,TACI ve CD19 8, RAG1, RAG2, IL2RG, JAK3, ARTEMİS genleri 43 ) mutasyonlar açısından taranmıştır. Öncelikle elde edilen
kan örnekleri, B-hücre sayıları ve BTK, CD19 gibi protein varlıklarının araştırılması amacıyla akım sitometrisi (Akan Hücre Ölçer)
ile analiz edilmiş, ardından DNA izolasyonu ve genlerin tamamını kapsayacak şekilde çift yönlü özgün primerler ile tüm gen PZR
analizleri gerçekleştirilmiş ve tüm bölgeler doğrudan dizileme
yöntemi ile analiz edilmiştir.
Bu analizlere göre XLA hastalarında çok sayıda homozigot
delesyon (c.441delT, c.713delG, c.1614delT, c.1464_1465delGA, c.1558delC), insersiyon (c.1519insT) ve tek baz değişimi
(c.491G>A, c.763C>T, c.1731A>C, c.1780G>A,) mutasyonları,
SCID hastalarında heterozigot tek baz değişimi mutasyonu
(c.G1682A), homozigot ve heterozigot tek nükleotid polimorfizimleri (rs3740955, rs121918568, rs2227973, rs10836573,
28
6. DETAE GÜNLERİ
POSTER
BİLDİRİLERİ
POSTER BİLDİRİLERİ
P-01
Psöriasis Hastalarında Serum Visfatin, Fetuin-A ve
Pentraksin 3 Değerleri ile Hastalığın Şiddeti
Arasındaki İlişki
Adile Merve Baki1, Gökhan Okan2*, Eda Yorulmaz3,
Semra Doğru-Abbasoğlu1, Pervin Vural1
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi
Kemerburgaz Üniversitesi, Dermatoloji Bölümü, İstanbul, Biyokimya Anabilim
Dalı, İstanbul
3
Medikal Park Bahçelievler Hastanesi, Biyokimya Bölümü, İstanbul
mekanizmalarında gözlenen bozukluklara bağlı olarak, mikrodolaşım sisteminde oluşturduğu hasar, sepsis patogenezinde önemli rol oynar. Sepsiste, kan protein ve lipid düzeyleri,
hematokrit, fibrinojen, viskozite değişiklikleri sonucu eritrosit
membranında yapısal ve metabolik anormallikler oluşur. Bu
amaçla, lipopolisakkarit (LPS) uygulanmasıyla deneysel olarak
oluşturulmuş erken faz sepsis modelinde, Simvastatinin hemoreolojik parametreler üzerine etkisini incelemeyi amaçladık.
1
2
AMAÇ: Psöriasis, bazı proinflamatuar mediatörlerin artışı ile
ilişkilendirilen bir kronik inflamatuar cilt hastalığıdır. Amacımız
psöriasis ile insülin direncinin (IR), metabolik sendromun ve
aterosklerozun gelişiminde rol oynayan, proinflamatuar olan
visfatin, fetuin-A ve pentraksin 3 (PTX3)’ ün aralarında bir ilişki
olup olmadığını araştırmaktır.
MATERYAL-METOD: Visfatin, fetuin A ve PTX3’ ün konsantrasyonları 45 psöriasis hastalarında ve 45 sağlıklı kontrollerde ELISA yöntemi ile belirlendi.
BULGULAR: Serum visfatin, fetuin A ve PTX3 değerleri psöriasis hastalarında sağlıklı kontrollere göre yüksek bulundu (sırasıyla p= 0.002, p= 0.009, p< 0.001). PASI (psoriasis area and
severity index) skoru ile visfatin ve fetuin A değerleri arasında
korelasyon bulundu (sırasıyla p= 0.011, p= 0.040 ). Visfatin ve
fetuin A arasında pozitif korelasyon gözlemlendi (p< 0.001).
PTX3 değerleri ile HOMA-IR (homeostasis model assessment),
insülin, TG (trigliserit) ve VLDL (çok düşük dansiteli lipoprotein kolesterol) arasında pozitif korelasyon bulundu (sırasıyla p=
0.009, p= 0.007, p= 0.023, p= 0.024).
SONUÇ-TARTIŞMA: Serum visfatin, fetuin-A ve PTX3 değerlerinin artışı ile visfatin, fetuin-A ve PASI skoru arasındaki pozitif
korelasyon, psöriasis hastalığında görülen IR ve inflamasyonu
açıklayabilir.
Anahtar kelimeler: Visfatin, fetuin-A, pentraksin 3, psöriasis,
insülin direnci
MATERYAL-METOD: Erişkin Wistar albino sıçanlar kontrol
(n=8), LPS (n=8), simvastatin (n=8), simvastatin + LPS (n=8)
olmak üzere dört gruba ayrıldı. LPS tek doz (20 mg/kg, i.p),
Simvastatin (20 mg/kg) 5 gün gavaj yoluyla verildi. Serum ve
plazma viskoziteleri incelendi. Viskozite, Koni-plate rotatuvar
viskozimetresi ile 5ml EDTA (1mg/ml) içeren venöz kan örneğinde, 37 0C ‘ de plazma ve serumda, 60 rpm (450 s-1)’ lik
kayma hızında yapıldı. CK, GOT, GPT, LDH, kolesterol ve HDL
düzeyleri biyokimyasal yöntemlerle (otoanalizör cihazı ile)
saptanmıştır.
BULGULAR: Serum ve plazma viskosite değerleri LPS grubunda
kontrol grubuna göre artış (p < 0.049), Simvastatin, simvastatin + LPS gruplarında ise, kontrol grubuna yakın olduğu bununla birlikte anlamlı fark olmadığı gözlendi. Serum CK ve GOT
seviyeleri, deney gruplarında kontrol gruplarına göre anlamlı
olarak artmış (p<0.05) ancak GPT , Kolesterol seviyelerinde anlamlı bir değişiklik görülmedi. Bununla birlikte HDL seviyeleri
Simvastatin + LPS grubunda, ve Simvastatin grubunda anlamlı
derecede artış gösterdi (p< 0.05). İstatistikler SPSS programında Student-t testi analiz yöntemleri kullanılarak yapılmıştır.
Tartışma-Sonuç: Kan akım parametreleri ile ilgili özellikler,
sepsisin patogenezi, komplikasyonların ortaya çıkışı ve tedavi
başarısını etkileme yönünden klinik öneme sahiptir. Kan akım
özellikleri ve bu özellikleri etkileyen parametrelerin değerlendirildiği çalışmamızda, Simvastatin, simvastatin + LPS gruplarında serum ve plazma vizkozite değerlerinin LPS grubuna göre
azaldığı fakat anlamlı fark bulunmamasını deneysel olarak
oluşturduğumuz sepsisisin erken fazına bağlamaktayız. Sonuçlarımız, sepsis modellerinde yapılacak hemoreolojik calışmalar için sürenin göz önünde bulundurulması açısından aydınlatıcı olabileceğini düşündürmektedir.
Anahtar Kelimeler: Sepsis, Simvastatin, Viskozite, LPS
P-02
Sepsis Oluşturulan Sıçanlarda Simvastatinin
Hemoreolojik Etkileri
Gülten Ateş Uluçay1, Elif Özkök2, Hatice Yorulmaz3, Ayşe Şule Tamer1
İstanbul Üniversitesi/ İstanbul Tıp Fakültesi-Fizyoloji AD
2
İstanbul Üniversitesi/ Deneysel Araştırma Enstitüsü- Sinirbilim AD
3
Haliç Üniversitesi- Sağlık Bilimleri Fakültesi
1
AMAÇ: Sepsis; morbidite ve mortalite oranı oldukça yüksek
sistemik inflamatuar yanıt sendromudur. Statin ailesinin bir
üyesi olan Simvastatin, 3-hidroksi 3-metil glutaril Ko A redüktaz inhibisyonunun yanında anti-inflamatuar, anti-oksidan gibi
çeşitli pleiotropik etkilere sahiptir. Çoklu-organ yetmezliği, organ perfüzyon bozuklukları ve koagülasyon-antikoagülasyon
30
P-03
Quercitrin ve DLD-1 Kolon Kanseri Hücre Hattının
Apoptotik İlişkisi
Zeynep Birsu Çinçin1, Miray Ünlü2, Bayram Kıran3, Elif Sinem Bireller1,
Can Engin1, Tolga Çatmakaş1, Yusuf Baran2, Bedia Çakmakoğlu1*
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Moleküler Tıp
Anabilim Dalı, Çapa, İstanbul, Türkiye
2
İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü, Urla,
İzmir, Türkiye
3
Kastamonu Üniversitesi, Biyoloji Bölümü, Kastamonu, Türkiye
1
AMAÇ: Kolon kanseri, dünya genelindeki kanser ilişikli ölümler
incelendiğinde 2. sırada yer almaktadır. Tedavisinde kullanılan
6. DETAE GÜNLERİ
POSTER BİLDİRİLERİ
başlıca yöntemler cerrahi, radyasyon ve kemoterapidir. Ancak
kolon kanseri dahil tüm kanser çeşitlerinde henüz yeterli ve etkin bir tedavi mümkün olmadığı için biyolojik materyaller üzerinden alternatif tedavi seçenekleri araştırılmakta ve tedaviler
biyolojik metabolitlerin olası etkileri üzerine yoğunlaşmaktadır. Flavanoidler de hedef olan biyolojik metabolitler arasında
yer alan; meyve, sebze, fındık ve çay, şarap gibi içeceklerde bulunan, biyolojik aktivitelerinin kanser ilişikli enzim sistemleri,
antioksidan sistem ve bağışıklık sistemi üzerine etkili olduğu
gösterilen doğal moleküllerdendir. Bu çalışmada, glikozid formunda antioksidan olarak sıklıkla kullanılan kanser metabolizması üzerindeki etkisi tam olarak bilinmeyen bir flavanoid türü
olan quercitrinin DLD-1 kolon kanseri hücre hattı üzerindeki
olası apoptotik ve antiproliferatif etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.
MATERYAL-METOD: Quercitrinin DLD-1 kolon kanseri üzerinde zaman ve doza bağımlı apoptotik ve antiproliferatif etkisi;
WST-1, LDH, kaspaz 3 aktivitesindeki değişimler, mitokondriyal
membran potansiyeli üzerine etkisi ve plazma membranındaki
fosfotidilserin bileşiğinin ölçülmesi ile yapılmıştır.
BULGULAR: Yapılan analizler sonucu, zaman ve doz bağımlı olarak quercitrinin DLD-1 kolon kanseri hücre hattı üzerinde kaspaz
3 aktivitesini arttırdığı, mitokondriyal membran potansiyeli üzerine etki ederek apoptotik hücre sayısını arttırdığı görülmüştür.
SONUÇ-TARTIŞMA: Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre,
kolon kanseri üzerinde quercitrin apoptotik olarak etkili bulunmuştur. Gelecekte in vivo çalışmalar ile desteklenerek kolon
kanserinin olası tedavisinde kullanımı için hedef olabileceği
düşünülmektedir.
Anahtar Kelimeler: Kolon kanseri, quercitrin, antiproliferatif,
apoptotik etki.
ve T lenfosit proliferasyonunun değerlendirilmesidir.
YÖNTEM: Çalışmaya, iyi bir anamnez, in vivo deri ve provokasyon testleri ile siprofloksasine karşı geç tip hipersensitivite
reaksiyonları tanımlanmış 8 hasta ve alerjik olmayan 10 sağlıklı kontrol alındı. İlaç-spesifik T hücrelerin proliferasyonu CFSE
dilüsyonu yöntemiyle, hücre kültürü koşullarında belirlendi.
Siprofloksasinin farklı dozlarıyla uyarılan CD4+ T hücrelerinde
kültür sonrası hücreiçi sitokin düzeyleri ve yüzey ekspresyon
molekülleri ölçüldü. Tüm değerlendirmeler flow sitometri ile
gerçekleştirildi.
BULGULAR: Kültür ortamında ilaçla uyarım sonrası gerçekleştirilen hücre içi sitokin ölçümlerinde CD4+IL2+ ve CD4+IL4+hücreiçisitokin düzeyleri çalışma grubunda kontrol grubuna göre
daha yüksek bulunurken, CD4+IL10+hücreiçisitokindüzeyleriçalışma grubunda kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. CD4+IFN-g+hücre içi sitokin düzeylerinde ise gruplar
arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. hastalarınCD4+ T hücreleri,kültür ortamında 5 günlük, 5 µg/ml siprofloksasinuyarımına cevaben, uyarı almamışlara göre anlamlı proliferasyon artışı
göstermiştir.
TARTIŞMA: Bulgularımız ilaç alerjisine sahip hastalarda IL-10
salgılayan CD4+ T hücre oran düşüklüğünün hastalık patogenezine yol açabilen regülasyon kaybıyla ilintili olabileceğini
düşündürmektedir. Ayrıca lenfosit transformasyon testinde
elde edilmiş pozitif bulgular ise, deri testiyle bulunamayan ilaç
alerjilerinin LTT testi ile saptanabileceğini düşündürmektedir.
P-05
SR-BI Gen Varyantlarının Koroner Kalp
Hastalarında Proaterojenik/Antiaterojenik
Lipid Profiline Etkisinin İncelenmesi.
P-04
Siprofloksasin’e Bağlı Geç Tip Hipersensitivite
Reaksiyonlarında CD4+ T Hücre Fonksiyonları
Burcu Çaykara1, Hülya Yılmaz Aydoğan1, Sadrettin Pençe1,
Bengü Tokat1, Melike Zehra Buğra2
Belkıs Ertek1,2,Semra Demir2, Umut Can Küçüksezer1, Aslı Gelincik2,
Suna Büyüköztürk2, Günnur Deniz1,Leyla Pur Özyiğit1, Esin Çetin Aktaş1
AMAÇ: HDL-kolesterol (HDL-C) seviyeleri ve koroner kalp hastalığı (KKH) arasındaki ters ilişki çok sayıda çalışma ile kanıtlanmıştır. HDL’ye yüksek afiniteyle bağlanan çöpçü reseptör BI (SRBI), karaciğer tarafından kolesterol esterlerinin selektif alımını
düzenleyen bir transmembran reseptörüdür ve ateroskleroz
gelişimi ile ters ilişkilidir. Projemizde SR-BI gen varyantlarının
KKH gelişimindeki proaterojenik/antiaterojenik lipid profiline
etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Türkiye’de SRBI gen varyantlarının serum ApoA1 ve lipid düzeylerine etkisini
inceleyen ilk araştırmadır.
Istanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü (DETAE), İmmünoloji AD.
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları AD, Allerji BD.
1
2
AMAÇ: Siprofloksasin, en yaygın olarak kullanılan florokinolonlar antibiyotiklerden birisi olup, kullanan hastaların yaklaşık
%1-2’sinde kutanözadvers ilaç reaksiyonlarına sebep olmaktadır.İlaç alerjilerinin tanınması çoğu kez altta yatan hastalığın
klinik belirtileri ile ilacın oluşturduğu belirtilerin benzerliği ve
aynı anda birden fazla ilaç kullanımının olabilmesi gibi nedenlerden dolayı zordur. Lenfosit transformasyon testi (LTT), T
hücre aracılı geç tip ilaç hipersensitivite reaksiyonlarında kullanılan in vitro tanı testidir. Özgünlüğü %90’ın üzerindeyken,
sensitivitesi sınırlıdır ve ilaca, olay ve analiz arasında geçen süreye bağlı olarak değişmektedir.Çalışmamızın amacı siprofloksasine bağlı geç tip hipersensitivite reaksiyonu geçiren hastalarda aktive olan T hücrelerindeki hücre içi sitokin düzeylerinin
24-25 KASIM 2014
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Moleküler Tıp AD
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Kardiyoloji AD
1
2
MATERYAL-METOD: Çalışma gruplarımız 100 KKH ve 89 kontrolden oluşmuştur. SR-BI (rs5888 ve rs10846744) genotipleri
gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonuyla, rs4238001 ise
polimeraz zincir reaksiyonu ve agaroz jel teknikleri kullanılarak
belirlenmiştir.
BULGULAR: Çalışmada rs4238001 mutant TT genotipi has-
31
POSTER BİLDİRİLERİ
ta grubunda kontrol grubuna oranla düşük gözlenirken
(p=0,025); normal CC genotipi ise hastalarda yüksek gözlenmiştir (p=0,000). Bu polimorfizmin KKH riski açısından koruyucu olabileceği gözlenmiştir (0R=0,210). rs5888 polimorfizminde CC genotipi taşıyanlarda KKH riskinin 2,20 kat arttığı
tespit edilmiştir (0R=2,20). Hasta grubunda diabetik hastaların
tamamının (14 kişi) normal rs5888 C alleli taşıdığı bulunmuştur
(p=0,034). rs10846744 koroner kalp hasta grubunda allelerinin etkisi incelendiğinde minor allel C taşıyan bireylerde GG
taşıyanlara göre serum Total-kolesterol (p=0,014), trigliserid
(p=0,019) ve LDL-kolesterol (p=0,015) düzeyleri anlamlı seviyede yüksek bulunmuştur.
SONUÇ-TARTIŞMA: Bulgularımız Brezilya (Cerda ve ark., 2010)
ve İsviçre (Morabia ve ark., 2004) ve İngiltere (Osgood ve ark.
Framingham, 2003) toplumlarında yapılan çalışma bulgularından farklı iken Acton ve ark.nın İspanyollarda yaptığı popülasyon çalışması sonuçlarıyla uyumludur. Çalışma sonuçlarımız
SR-BI gen varyasyonlarının toplumumuzda aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklara ve aterojenik lipid profiline bireysel
yatkınlıktan sorumlu olabileceğine işaret etmektedir. Toplumumuzda HDL-kolesterol düzeylerinin düşük olması ve kardiyovasküler hastalık riskinin artış eğilimi göstermesi gerçeğini
de göz önünde bulundurarak; son zamanlarda statin grubu
ilaçlara karşı bireysel cevabı etkileyebileceği gösterilen SR-BI
gen varyasyonlarının araştırılmasının sadece koroner kalp hastalığı değil diğer dislipidemi tedavisi gerektiren hastalıklarda
da bireysel tedavi protokollerinin uyarlanmasında yardımcı
olabileceği kanaatinde ve bu nedenle örnek gruplarımızın sayısını arttırarak çalışmamızı devam ettirme amacındayız.
Anahtar kelimeler: Çöpçü Reseptör Sınıf B, tip-I (SR-BI), Koroner Kalp Hastalığı, HDL, polimorfizm
P-06
Amaca Yönelik ve Amaçtan Bağımsız
Karar Verme Mekanizmalarının Yaşla İlişkisi
Çağlayan Taybaş1, Ben Eppinger2, Shu-Chen Li2
İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü
2
Technische Universitat Dresden
1
AMAÇ: Bu çalışmada amaca yönelik ve amaçtan bağımsız karar verme mekanizmaları arasındaki yaşa bağlı ortaya çıkan
bireysel farkları araştırdık. Çalışmada üzerinde durduğumuz
konular yaşın karar verme süreçlerini etkileyip etkilemediği,
eğer etkiliyorsa, bu etkinin beyinde nasıl olduğuydu.
MATERYAL-METOD: Çeşitli yaş gruplarından kişiler arasındaki
karar verme mekanizmalarını araştırırken bilgisayar modellemesi ve istatiksel analizlerle birlikte iki aşamalı Markov karar
verme testini kullandık. Markov karar verme testinde katılımcılar verilen ödüle (para) bağlı olarak yaptıkları tahminlerini
sürekli güncellemek zorundadırlar. İki aşamadan oluşan bu
testte her bir aşamada katılımcılar iki seçenekten birini seçmek zorundadırlar. İlk aşamada seçilen seçenek ikinci aşamada katılımcıya sunulacak iki seçenekten birine geçiş olasılığını
belirlemektedir. 70% ve 30% olmak üzere sırasıyla yaygın ve
32
nadir olmak üzere iki geçiş tipi vardır. Birinci aşamada seçilen
seçenek ikinci aşamada yer alan iki geçiş tipinden birine ait seçenekleri katılımcıya sunacaktır. İkinci aşamada katılımcılar iki
tane çizgi karakterden birini seçmek zorundadırlar ve sadece
belirli bir tanesini seçerlerse ödül alabilecektir. Çizgi karakterlerin ekranda görünme olasılıkları önceden hazırlanan bir
algoritma tarafından rastgele belirlenmektedir. Testin temel
amacı katılımcıların ödül aldıkları veya almadıkları çizgi karakteri takip ederek karar verme mekanizmalarını değiştirmelerini hedef almaktadır. Testin ilerleyen aşamalarında katılımcıların ödül getirecek doğru çizgi karakterleri bulup bulamayacağı
ve bütün bu süreçlerin gerçekleştiği zaman aralıklarını tespit
etmek testin hedeflediği amaçlar arasındadır.
BULGULAR: Yaptığımız çalışmada, genç bireylerin testin genel
yapısını çözebildikleri ve kararlarını buna göre değiştirebildikleri görülürken yaşlı bireylerin test boyunca aynı şekilde karar
verdiği ve Markov karar verme testinin yapısını çözmede çok
zorlandıkları görüldü. Testi yapan bireylerde çalışma hafızası
amaca yönelik ve amaçtan bağımsız karar verme mekanizmaları arasında önemli bir gösterge olma özelliği taşımaktadır.
SONUÇ-TARTIŞMA: Elde ettiğimiz sonuçlarda, keşfetmeye yönelik görevlerde genç bireylerin çalışma hafızası faaliyetinin
yüksek olduğu ve çalışma hafızasını amaca yönelik karar vermede etkin bir şekilde kullandığı görülmektedir. Öte yandan
yaşlı bireylerde çalışma hafızasıyla amaca yönelik karar verme
süreçleri arasında bir ilişki bulunamamıştır.
Anahtar Kelimeler: Karar verme, Çalışma hafızası, Markov testi.
P-07
Karnozin, Taurin ve Betainin Dietil Nitrozamin ile
Uyarılmış Karaciğer Hasarı ve Oksidatif
Stres Üzerine Etkisi
Canan Başaran-Küçükgergin1, İlknur Bingül1, Merva Soluk Tekkeşin2,
Vakur Olgaç2, Semra Doğru-Abbasoğlu1, Müjdat Uysal1
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Biyokimya Anabilim Dalı, İstanbul
İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü, Patoloji Anabilim Dalı, İstanbul
1
2
AMAÇ: N-dietilnitrozamin (DEN) kemiricilerde karaciğer hasarı
ve hepatoselüler karsinom oluşumuna neden olan toksik bir
ajandır. DEN’in oluşturduğu bu hasarda oksidatif stres önemli
bir rol oynamaktadır. Karnozin (KAR), taurin (TAU) ve betain
(BET)’in güçlü antioksidan etkilere sahip olduğu bilinmektedir.
MATERYAL-METOD: Çalışmamızda bu antioksidan ajanların
DEN ile uyarılmış oksidatif stres ve karaciğer hasarı üzerine etkileri incelendi. Bu amaçla, sıçanlara 6 hafta boyunca KAR (2
g/L içme suyunda), TAU (%2.5 yem ile) ve BET (%2.5 yem ile)
verildi ve uygulamaların bitiminden 2 gün önce DEN (200 mg/
kg; i.p.) uygulandı. Serumda alanin aminotransferaz, aspartat
aminotransferaz, laktat dehidrojenaz ve γ-glutamil transferaz
aktiviteleri ölçüldü ve karaciğer dokuları histopatolojik olarak
incelendi. Hepatik oksidatif stres değerlendirmek için malondialdehit, dien konjugat, protein karbonil, nitrotirozin ve glutatyon düzeyleri, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz ve
6. DETAE GÜNLERİ
POSTER BİLDİRİLERİ
glutatyon transferaz aktiviteleri ölçüldü.
BULGULAR: KAR, TAU ve BET uygulamaları DEN uygulanan
sıçanlarda karaciğer dokusunda antioksidan sistemi belirgin
olarak etkilemeksizin prooksidan durumu azalttı. TAU ve BET
uygulamaları karaciğer hasarını da azaltırken KAR uygulaması
ile böyle bir etki görülmedi.
SONUÇ-TARTIŞMA: Bulgularımız özellikle TAU ve BET uygulamalarının oksidatif stresi azaltarak DEN ile uyarılmış karaciğer
hasarını azalttığını göstermektedir.
Anahtar kelimeler: N-dietilnitrozamin, karaciğer hasarı, karnozin, taurin, betain
P-08
Alzheimer Hasta Grubunda CLU rs11136000 C>T
Polimorfizminin İncelenmesi
Ebru Özer1, Z.Gamze Güven1, Ebba Lohmann 2, Murat Emre 2,
Haşmet Hanağası2,Hakan Gürvit2,Başar Bilgiç2,Nihan Erginel-Ünal Tuna1
1
İstanbul Üniversitesi, DETAE, Genetik Ana Bilim Dalı,
İstanbul Üniversitesi, İTF, Nöroloji Ana Bilim Dalı
2
AMAÇ: Clustrin (CLU) geni HDL partiküllerinin bileşeni olarak ters
kolesterol taşınmasında ve amiloid β (Aβ) yolağında görev yapmaktadır. Son yıllarda yapılan GWAS çalışmaları, CLU genindeki
varyantların Alzheimer hastalığı için önemli bir risk faktörü olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmamız kapsamında CLU geninin Alzheimer hastalığındaki rolü gözönüne alınarak, asosiyasyon çalışmalarında yüksek düzeyde anlamlı ilişki saptanmış olan rs11136000
polimorfizmini Alzheimer hastaları ve buna uygun seçilen kontrol
grubunda incelemeyi amaçladık.
MATERYAL-METOD: Çalışma grubumuz 193 Alzheimer hastası (yaş ort.:71±11.01) ve 119 kontrolden (yaş ort.: 71±9.71)
oluşmaktadır. CLU rs11136000 C>T polimorfizmi genotipleri
ve APOEε4 allel taşıyıcılığı Real-Time PCR yöntemi ile işaretli
hidroliz probları kullanılarak Light Cycler 480 cihazında belirlenmiştir. İstatiksel analizler için SPSS Programı kullanılmıştır.
BULGULAR: CLU geni CC, CT, TT genotip dağılımları hasta grubunda sırasıyla % 41.3, % 46.5, % 12.2, kontrol grubunda ise % 45.1,
% 43.4, % 11.5 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar Hardy-Weinberg
dağılımına uygundur. Hasta-kontrol grubu, kadın-erkek grupları
CLU genotip ve allel dağılımları açısından anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Fakat CLU T allel taşıyıcılığı ailevi Alzheimer hasta
grubunda anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p= 0.027). Ayrıca APOEe4 allel taşıyıcılığı hasta grubunda kontrollere göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (hasta grubu %41.2, kontrol
grubu % 21.6 p= 0.001).
SONUÇ-TARTIŞMA: Çalışmamız Türk Alzheimer hasta grubunda CLU varyasyonlarının değerlendirildiği bir araştırmadır. Bu
polimorfizmin Alzheimer hastalığı ile ilişkisini inceleyen önceki
çalışmalar dikkate alındığında, bu ilişkinin etnik gruplar arasında farklılık gösterdiği görülmektedir. Çalışmamızın sonucunda
elde edilen veriler bu polimorfizmin bizim hasta grubumuzla
24-25 KASIM 2014
ilişkili olmadığını düşündürmektedir. Ancak çalışmanın küçük
bir hasta populasyonu ile yapıldığı göz ardı edilmemelidir.
Anahtar Kelimeler: Alzheimer, CLU, Polimorfizm
P-09
Pediatrik B-ALL Hastalarında Ekspresyon Array
Yolak Analizleri ile Düzenleyici miRNAların
Belirlenmesi
Eda Güngörürler1, Yücel Erbilgin1, Özden Hatırnaz Ng1, Uğur Özbek1,
Müge Sayitoğlu1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik Anabilim Dalı,
İstanbul
1
AMAÇ: MikroRNAlar (miRNA),mRNA hedeflerini baskılayarak
çeşitli hücre işlevlerini değiştirebilirler. Bu fonksiyonel etkileşim normal ve malignhematopoezde kanıtlanmıştır. Bu çalışmadaki amacımız, pediatrik B-ALL hastalığında rol oynayan potansiyel mikro RNA hedeflerini belirlemek ve B-ALL hastaları
için muhtemel biyolojik belirteçlere ulaşabilmektir.
MATERYAL-METOD: On adet B-ALL hastasının tanı zamanı örneklerinde,tüm genom ekspresyon array gerçekleştirildi. Yolak
analizleri ve “miRNA target prediction” analizleri için “Ingenuity Pathway Analysis” (IPA, Qiagen) yazılımı kullanıldı.B-ALL
hastalarına ait ekspresyon array verileri (Illumina, BeadChip)
ile açık veri bankalarından elde edilen B-ALL miRNAarray (Affymetrix, GeneChipmiRNA 4.0) sonuçları IPA programında
“target filtering” seçeneği ile karşılaştırarak,aday miRNAlarına
ulaşıldı ve yolak analizlerini gerçekleştirdi.
BULGULAR: Bu analizler sonucunda, let-7a-5p miRNA anlatımının artmış, miR-10a-5p ve miR-1-3p miRNAları anlatımlarının ise azalmış olduğu belirlendi. let-7a miRNAsının tümör
baskılayıcı bir miRNA olduğu ve artmış anlatımının akut miyeloblastik lösemide kötü prognostik etkiye sebep olduğuna dair
çalışmalar mevcuttur. Mir-10a-5p’nin,mezenkimal hücre farklılaşmasında rol oynadığı ve miyeloblastik sendrom, akut miyeloblastik lösemi, kronik miyeloblastik lösemilerde transkripsiyonun regülasyonuna katıldığı gösterilmiştir. MiR-1-3p’nin
ise, EVI1 transkripsiyon faktörü aracılığı ile akut miyeloblastik
lösemi patogenezinde görev aldığı bildirilmiştir.
SONUÇ-TARTIŞMA: Bu ön sonuçlar bize let-7a-5p, miR-10a-5p
ve miR-1-3p mikroRNAlarını aday belirteçler olarak sunmaktadır. Akut lenfoblastik lösemilerde bu konuda yapılmış bir araştırma bulunmamaktadır. Elde ettiğimiz verilerin, farklı hasta ve
yöntemlerle validasyon çalışmaları ile doğruluğunun kanıtlanması gerekmektedir.
Anahtar kelimeler: Pediatrik B-ALL hastalığı, miRNA
33
POSTER BİLDİRİLERİ
P-10
Çeşitli Bitki Ekstrelerinin Histon Deasetilaz Enzim
Aktivitesi Üzerine İnhibitör Etkileri ve Antioksidan
Aktiviteleri
Eda Dağsuyu1, Refiye Yanardağ1
İstanbul Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Kimya Bölümü, 34320-Avcılar,
İstanbul/ Türkiye
1
AMAÇ: Histon deasetilaz (HDAC; EC: 3.5.1.98)’lar, histonların
amino uçlarındaki lizin amino asitlerine ve histon olmayan proteinlere histon asetil transferazlar tarafından transfer edilen
asetil gruplarını çıkartan enzimlerdir. Histonların deasetilasyonu kromatinin kondanse olmasını, böylece gen ifadesinin
baskılanmasını sağlarken, histon olmayan proteinlerin deasetilasyonu DNA replikasyonu, hücre döngüsü ve apoptozun
düzenlenmesinde görevlidir. Histon deasetilazlar, kanser ve
diğer hastalıkların tedavisinde önemli bir yere sahiptir. HDAC
inhibitörleri, tümörlü hücrede apoptoza öncülük eder ve hücre
büyümesini önler. Bu çalışmada çeşitli bitkilerden hazırlanan
etanollü bitki ekstrelerinin HDAC enzim aktivitesi üzerine inhibitör etkileri ve antioksidan aktiviteleri tayin edildi.
MATERYAL-METOD: Çalışmada hazırlanan etanollü bitki ekstrelerinin HDAC enzim aktivitesi üzerine etkisinin incelenmesinde HDAC florometrik analiz kiti kullanıldı. Aynı bitki ekstrelerinin antioksidan aktiviteleri ise 2,2-difenil -1-pikrilhidrazil
(DPPH) [3] ve 2,2-azinobis(3-etilbenzotiazolin-sulfonik asit)
(ABTS) [4] radikali giderme aktivitesi yöntemleri ile incelendi.
min sosyal çalışmaları ile ampirik nörobilim çalışmaları arasında da giderek büyüyen bir uçurum vardır. Eleştirel nörobilim
(Critical Neuroscience) yerini tam olarak bu noktada bulmakta
ve özellikle son yirmi yıldaki nörobilim gelişmelerine ve bu gelişmelerin insanların sosyal ve kültürel hayatlarındaki artan etkilerine cevaben ortaya çıkmıştır. Eleştirel nörobilim’in çağdaş
alanı; sosyal, kültürel, ekonomik ve politik bağlamların dolaylı
ya da direk olarak davranış ve beyin bilimleri araştırmacılarının
çalışmalarını, yorumlamalarını ve çalışma sonuçlarının toplumun geniş kesimleriyle paylaşımlarını nasıl şekillendirdiğini
incelemeyi amaçlamaktadır. Nörofarmakolojik müdahalelerin
yeni olasılıklarına ilişkin sorunlar, psikiyatride kültürün önemi
ve indirgemecilik sorunları, insan doğası ile ilgili delil olarak hukukta beyin görüntüleme verilerinin kullanılması gibi başlıklar
eleştirel nörobilimin olası alanları olarak görülebilmektedir. Bu
çalışma, davranış ve beyin bilimlerindeki ilerlemelerin yarattığı
sosyal, kültürel ve siyasi zorluklara yanıt bir bilimsel uygulama
alanı olan eleştirel nörobilim (Critical Neuroscience) projesinin
çerçevesini özetlemektedir.
Anahtar Kelimeler: Nörobilim, Nöroetik, Eleştirel Nörobilim
P-12
Nöro-Behçet Hastalığı’nda Complexin
1 Gen Ekspresyonu
Elif Uğurel1, Elçin Şehitoğlu1, Murat Kürtüncü2, Erdem Tüzün3,
Uğur Özbek1, Burçak Vural1
İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Genetik Anabilim Dalı
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı
3
İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Sinirbilim Anabilim
Dalı
1
2
BULGULAR: Elde edilen sonuçlardan bu bitki ekstrelerinin
HDAC enzim inhibitör ve antioksidan aktivitelerinin konsantrasyon artışı ile orantılı olarak arttığı saptandı.
SONUÇ-TARTIŞMA: HDAC inhibitör aktivitesi ve antioksidan
aktivite gösteren bu bitki ekstrelerinin HDAC inhibitörü olarak
sağlık alanında özellikle kanser ile ilgili tedavi çalışmalarında
kullanılabileceği sonucuna varıldı.
Anahtar Kelimeler: Histon deasetilaz, Enzim inhibisyonu, Bitki
ekstreleri, Antioksidan aktivite.
P-11
Eleştirel Nörobilim-Eleştirel Bilim?
Nörobilimin Önemi Üzerine Yeni Bir Perspektif
Vedat Menderes Özçiftci1
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
1
Bilim tarihi boyunca, Kant’tan Kuhn’a kadar filozoflar, bilimsel
ilerlemenin doğası ve bilimsel ilerlemenin ortaya çıktığı koşullar hakkında sorular sordu. Son yıllarda meydana gelen önemli
buluşlar ve bilimin olabildiğince hızlı gelişim içinde olması, davranış ve beyin bilimleri için kritik bir soruşturma gerekliliğini
kaçınılmaz hale getirdi. Nitekim, nörobilimdeki yeni gelişmeler
nöroetiğin gelişmesinin yanısıra nörobilimin sosyolojisi ile ilgili
projeleri de çoğaltmıştır. Fakat, buna paralel olarak, nörobili-
34
AMAÇ: Behçet Hastalığı (BH) bilinmeyen etiyolojisi ve patogeneziyle, tekrarlayan oral ve genital ülserler ve üveitin yanında
epizodik ataklarla karakterize bir hastalıktır. Behçet Hastalarında yapılan genom boyu assosiasyon çalışmalarında (GWAS)
Complexin1 (CPLX1) geninin promotor bölgesinde yer alan bir
tek nükleotid polimorfizminin (rs936551), genom boyu anlamlılığa yakın olduğu bulunmuş; fakat bu gen, ekspresyonu açısından değerlendirilmemiştir. CPLX1 ekspresyonunun birçok
nörodejeneratif hastalıkta değişikliğe uğradığı bilinmektedir,
fakat nörolojik tutulumlu BH’deki rolü bilinmemektedir. Bu
çalışmada CPLX1 ekspresyonunun Nöro-Behçet hastalarında,
nörolojik tutulumu olmayan Behçet hastaları ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırılarak araştırılması amaçlanmıştır.
MATERYAL-METOD: Nöro-Behçet (n=28), nörolojik tutulumu
olmayan Behçet (n=28) hastalarının ve sağlıklı kontrollerin
(n=31) periferik kan örneklerinden total lökosit ayrımı yapıldı. RNeasy Mini Kit (Qiagen) ile RNA izolasyonu gerçekleştirildi
ve cDNA’ya geri transkribe edildi. CPLX1 ekspresyonu, CPLX1’e
spesifik ticari primerler (Qiagen) ile SYBR Green yöntemi kullanılarak LightCycler 480 (Roche) cihazında qRT-PCR yöntemi ile
değerlendirildi. Referans gen olarak HPRT1 kullanıldı ve tüm
örnekler replike olarak çalışıldı. qPCR verileri ΔΔCt metodu
ile Excell’de değerlendirildi ve istatistiksel analizler GraphPad
Prism5 programında gerçekleştirildi.
6. DETAE GÜNLERİ
POSTER BİLDİRİLERİ
BULGULAR: Nöro-Behçet, Behçet ve sağlıklı kontrol gruplarında CPLX1 geninin ekspresyon seviyeleri Kruskal-Wallis testi
ile değerlendirildi. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı
fark bulundu (p=0.011).
SONUÇ-TARTIŞMA: HH genetik tanı testi, HH ile benzer klinik
bulgulara sahip diğer nörodejeneratif hastalıkların dışlanması
ve hastalık risk değerlendirmeleri için uzun zamandan beri bölümümüzde uygulanmaktadır.
SONUÇ-TARTIŞMA: CPLX1 daha çok beyinde bulunan düzenleyici bir proteindir. Eksositoz sırasında SNARE kompleksi
içerisinde yer alarak Ca2+ bağımlı nörotransmitter salınımını
düzenler. Bu çalışmada CPLX1’in değişmiş ekspresyon seviyelerinin, Behçet hastalığının en ciddi komplikasyonlarından
biri olan Nöro-Behçet hastalığı ile ilişkili olabileceği belirlendi.
Bununla beraber, CPLX1’in Behçet hastalığının nörolojik sürecindeki asıl mekanizmasının anlaşılması ve bu hastalıktaki öneminin ortaya konması bakımından daha ileri analizlerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Anahtar Kelime: Huntington Hastalığı, CAG tekrar sayısı, genetik tanı testi
Anahtar kelimeler: Nöro-Behçet hastalığı, Complexin1, qRTPCR, SNARE
P-13
14 Yıllık Hungtington Hastalığı Genetik Tanı
Sonuçlarının Değerlendirilmesi
Evrim Kömürcü-Bayrak1, Mehveş Poda1, Gamze Güven1,
Filiz Güçlü-Geyik1, Neslihan Çoban1, Çağrı Güleç1, Neslihan Abacı1,
Fahri Akbaş1, Uğur Özbek1, Nihan Erginel-Ünaltuna1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik Anabilim Dalı
1
AMAÇ: Huntigton Hastalığı (HH), koreik hareketler, psikiyatrik
değişiklikler ve kognitif yıkımın eşlik ettiği otozomal dominant
kalıtımlı nörodejeneratif bir hastalıktır. Günümüzde sadece
semptomatik tedavisi mümkün olan HH, yaklaşık 1/10.000 kişiyi etkilemektedir. Genelde orta yaş başlangıçlı HH’nın juvenil
formu (20 yaş öncesi) hastaların yaklaşık % 5’inde ortaya çıkmaktadır. Hastalığa, >%99 oranda IT-15 geninin 1. ekzonundaki CAG tekrar sayısının ≥36 olması sebep olmaktadır. Bu CAG
tekrar sayılarının belirlendiği genetik tanı testleri >%99 duyarlılığa sahiptir (1). HH genetik tanı testinin hastalık yönetimine
katkısının gösterilmesi amaçlanmıştır.
MATERYAL-METOD: Bu çalışmada, 14 yıllık HH genetik tanı testi
(PZR-temelli analiz) sonuçları yaş, cinsiyet ve CAG tekrar sayılarına göre değerlendirilmiştir. Buna göre, İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Genetik Anabilim Dalı’nda Ocak
2000-Eylül 2014 tarihleri arasında HH için genetik tanı testi uygulanan 631 hastanın dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Genetik tanı ile desteklenen 393 HH hastasının
193’ü erkek (%49.1), 200’i kadın (%50.9) ve ortanca yaş 46
(sınırlar; 14-82) olarak belirlendi. Mutant allelde CAG tekrar
sayısı hastaların %2.5’unda (n=10) azalmış penetrans olan 3639 arasında, %20.3’ünde (n=80) >50, diğer hastalarda (n=303)
40-50 arasında tespit edilmiştir. HH testinde CAG tekrar sayısı
36’nın altında normal allelleri olan vakaların 17’sinde, 27-35
(mayotik instabilitesi olan) aralığındaki mutasyona uğrayabilir
allele sahip oldukları belirlenmiştir. HH testinde mutant alleli
olanların %2’si (n=8) juvenil form olarak belirlenmiştir.
24-25 KASIM 2014
P-14
p16 ve MDM2 Genlerine ait Kritik Polimorfizmlerin
Mesane Kanseri Riski ve Progresyonuna Etkisi
Ezgi Nurdan Yenilmez1, Saime Turan1, Özlem Küçükhüseyin1,
Levent Verim2, Canan Cacına1, Burcu Kaya1, Özge Özgen1, İlhan Yaylım1
Istanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Moleküler Tıp Anabilim Dalı
Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Kliniği
1
2
AMAÇ: Kromozom 9p21’de lokalize P16, 156 aminoasitlik
önemli bir tümör baskılayıcı protein olup, kodlayan genin 3’UTR
bölgelerindeki polimorfizmlerin kanser gelişimi ve prognozu ile
ilişkili olduğu bildirilmiştir. MDM2, p53’ün G1/S geçişinde hücre siklüsünü durdurma ve apoptoz etkisini engellemede rolü
olan önemli bir proteindir. Bu proteini kodlayan genin birinci
intronunun 309.nükleotidinde meydana gelen T-G baz değişiminin MDM2 RNA ve protein düzeylerinin artışına sebep olduğu ve sonrasında p53 yolağının baskılandığı rapor edilmiştir.
Çalışmamızda mesane kanserli hastalarda p16 ve MDM2 gen
varyantlarının hastalığın oluşumu ya da hastalık sürecinde olabilecek kötü prognoza olası etkisini incelemeyi araştırdık
MATERYAL-METOD: Çalışmamız Haydarpaşa Numune Eğitim
ve Araştırma Hastanesi’ne başvuran ve çalışma kapsamına
uygun görülen, mesane kanser tanısı konmuş 40 hasta ve 75
sağlıklı kontrol grubundan oluşturulmuştur. p16 540 C > G,
p16 580 C > T ve mdm2 SNP 309 tek nükleotid polimorfizmleri
PCR-RFLP yöntemiyle değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmamız sonunda p16 580 C > T genotip dağılımları açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark
bulunmuş olup (p=0,007), p16 540 C > G ve mdm2 SNP 309
genotip dağılımları açısından ise anlamlı fark saptanmamıştır.
p16 580 C>T TT genotipini taşıma, hasta grubunda kontrol
grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksekti (p=0,003;
OR: 5.625; 95% CI: 1,613-19,614). Hasta grubumuzda ileri tümör evreli olanlarda mdm2 SNP 309 GT genotipi diğer genotip
taşıyanlara göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0.009; OR: 2.076; 95% CI: 1,184-3.640).
SONUÇ-TARTIŞMA: Çalışmamızın ön verileri doğrultusunda
hücre döngü düzenleyici moleküllerinden p16 ve mdm2 ilişkili
varyantların Türk populasyonunda mesane kanserinde yatkınlıkta ve hastalığın progresyonunda önemli bir belirteç olabileceği ve ileriye yönelik olarak hasta sayısının arttırılması ile
birlikte istatistiksel olarak çok daha anlamlı sonuçlar elde edeceğimiz düşüncesindeyiz.
Anahtar Kelimeler: p16, mdm2, Kanser, Mesane, Polimorfizm
35
POSTER BİLDİRİLERİ
P-15
Ailesel Akdeniz Ateşi Öntanısı ile Başvuran
Hastalarda MEFV Gen Mutasyon Analizi Sonuçları
Fatih Mehmet Keni1, Fatma Bayrak Keni2, Mustafa Gürkan Haytaoğlu3,
Mehmet Burak Mutlu4
İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Tıbbi Genetik Bölümü, İstanbul
Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon
Hastalıkları, İstanbul
3
Manisa Selendi Devlet Hastanesi, İç Hastalıkları, Manisa
4
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Genetik AD, Ankara
1
2
AMAÇ: Ailevi Akdeniz Ateşi, tekrarlayan ateş, peritonit, sinovit,
plörit, ve nadiren perikardit ve menenjit atakları ile karakterize, otozomal resesif geçişli genetik bir hastalıktır. Ailesel Akdeniz Ateşi ile ilişkili gen 16. Kromozomun kısa kolunda lokalize
‘pyrin’ proteinini kodlayan MEFV genidir. Hastalığın Türkiye’deki sıklığının 1/1000, taşıyıcılığının ise 1/5 olduğu bilinmektedir.
Bu çalışmada genetik tanı merkezimize FMF ön tanısı ile yönlendirilen 192 olgu 12 mutasyon açısından değerlendirilmiştir.
MATERYAL-METOD: MEFV geninde ekson 2, p.E148Q (c.
442G>C); ekson 3, p.P369S (c.1105C>T); ekson 5, p.F479L
(c.1437C>G); ve ekson 10, p.M680I (c.2040G>C), p.M680I (c.
2040G>A), I692del (c.2076>2078del), p.M694V (c.2080A>G),
p.M694I (c.2082 G>A), p.K695R (c.2084A>G),p.V726A
(c.2177T>C), p.A744S (c.2230G>T), ve p.R761H (c.2282G>A)
mutasyonları reverse hibridizasyona dayalı strip assay yöntemi
ile belirlenmiştir.
BULGULAR: Olguların %54’inde mutasyon saptanmamıştır.
%37 olguda heterozigot mutasyon saptanmıştır, %9 olguda
homozigot ve birleşik heterozigot mutasyon tespit edilmiştir.
M694V ve E148Q mutasyonları en sık mutasyonlar olarak karşımıza çıkmıştır.
SONUÇ-TARTIŞMA: Hafif klinik tablo ile seyreden mutasyonların sıklığının artması nedeniyle taşıyıcılığın yüksek olduğu ülkemizde mutlaka MEFV mutasyonları taranmalıdır.
Anahtar Kelimeler: MEFV, mutasyon, ailesel akdeniz ateşi
Association of TLR4 Gene Polymorphisms With Behcet’s Disease
P16
Exploring The Association Between IL-17 Gene
Polymorphisms And Psoriasis
Fatih Mehmet Keni1, Nuriye Ozer2, Nilgun Solak Tekin2,
Gunes Cakmak Genc3
1.Istanbul Training and Research Hospital, Department of Medical Genetics
2.Bulent Ecevit University, Department of Dermatology, Zonguldak, Turkey
3.Bulent Ecevit University, Department of Medical Genetics, Zonguldak, Turkey
INTRODUCTION - OBJECTIVE: Psoriasis is a complex chronic
inflammatory disease, developing by immune-mediated
mechanisms with an average of 2% incidence. Although the
primary cause of the etiology has not been fully dis¬closed
36
its thought to be multifactorial and multigenic. In this study,
in psoriasis patients, our aim was to determine the frequency
of IL-17F (Glu126Gly, His161Arg) and IL-17A (G197A) gene
polymor¬phisms and its effects on psoriasis development risk,
age of onset, nail involvement, type of psoriasis and psoriatic
arthritis.
METHOD: The study includes 100 psoriasis dermatologic clinic
outpatients and 100 healthy volunteers who have no diagnosis
either psoria¬sis or autoimmune diseases at themselves and
their family. PCR (Polymerase chain reaction) method was used
to determine IL-17F (Glu126Gly, His161Arg) and IL-17A (G197A)
gene polymorphisms in the patient and control groups.
There was no significant difference between in terms of IL-17F
(Glu126Gly) and IL-17 (G197A) gene polymorphisms between
pso¬riasis patients and healthy controls. IL-17F His161Arg CT
genotype was found to be significantly higher in the control
group compared to patients with psoriasis (p=0.003). In addition,
IL17 gene poly-morphisms were compared between groups
of patients according to the character. In psoriatic arthritis
patients IL-17 (G197A) GG genotype (p=0.028) was found to
be significantly higher than psoriasis patients. Patients without
nail involvement compared to patients with nail involvement
and IL-17F (Glu126Gly) AG geno¬type (p=0.008) were found
to be significantly increased. Three haplotype frequencies that
belong to these polymorphisms were evaluated in the patient
and control groups. ACA haplotype was found to be significantly
higher in the control group.
CONCLUSIONS: In conclusion, IL-17F His161Arg CT genotype
may be protective in terms of the risk of developing psoriasis.
In addition, IL-17A (G197A) GG genotype may be a risk factor
for the development of psoriatic arthritis.
Keywords: Psoriasis, Polymorphism, IL-17A, IL-17F
P-17
ASSOCIATION OF TLR4 GENE POLYMORPHISMS
WITH BEHCET’S DISEASE
Fatih Mehmet Keni1, Mustafa Oğulluk2, Salih Çiçek3, Umut Delibaş4,
Fatma Bayrak Keni5
Istanbul Training and Research Hospital, Department of Medical Genetics
Ankara Training and Research Hospital, Department of Family Medicine
3
Konya Training and Research Hospital, Department of Medical Genetics
4
Akcakoca Hospital, Department of Radiology
5
Haseki Training and Research Hospital, Infectious Diseases and Clinical
Microbiology, Istanbul
1
2
AIM: Behçet’s disease (BD) is a chronic inflammatory disorder
of still unknown etiology, characterized by endothelial cell
dysfunction and thrombosis or aneurysm of large blood vessels.
Inflammatory processes or immune responses are involved in the
formation of atherosclerosis and thrombosis. Toll-like receptors
(TLRs) are pivotal components of the innate immune response.
There has been accumulating evidence for the involvement of
TLR2 and TLR4 in the pathogenesis of atherosclerosis. The aim
of the study is to investigate relationship between TLR4 gene
6. DETAE GÜNLERİ
POSTER BİLDİRİLERİ
Asp299Gly, Thr399Ile gene polymorphisms and BD.
MATERIAL-METHOD: TLR4 gene Asp299Gly, Thr399Ile gene
polymorphisms were determined by using PCR-RFLP method
in 92 BD pa¬tients and 96 healthy control subjects.
RESULTS: This study showed that for TLR4 Thr399Ile
polymorphism, in the patient group, the frequency of the T
allele (2.9%) was higher in comparison with that of the control
group (0.5%).
CONCLUSION: In conclusion, we suggest that variant alleles in
the TLR2 gene may play an important role in the molecular
etiopathogenesis of behçet’s disease.
Keywords: Behçet’s disease, TLR2, polymorphism
P-18
BRAF Geni Mutasyonlarının Malign Melanom
Ön Tanılı Hastalarda Araştırılması
Fatih Mehmet Keni1, Salih Çiçek2, Mehmet Burak Mutlu3, Yasin Sarı4
İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Tıbbi Genetik Bölümü, İstanbul
Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Tıbbi Genetik Bölümü, Konya
3
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Genetik AD
4
İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dermatoloji Bölümü, İstanbul
P-19
Kistik Fibrozis Ön Tanılı Hastalarda CFTR
Gen Mutasyon Analizi
Fatih Mehmet Keni1, Umut Delibaş2, Mehmet Burak Mutlu3,
Mustafa Oğulluk4
İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Tıbbi Genetik Bölümü, İstanbul
Akçakoca Devlet Hastanesi, Radyoloji Bölümü, Düzce
3
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Genetik AD, Ankara
4
Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Aile Hekimliği AD, Ankara
1
2
AMAÇ: Kistik Fibrozis, CFTR (cystic fibrosis transmembrane conductance regulator) genindeki mutasyonlara bağlı olarak gelişen, otozomal resesif geçişli genetik bir hastalıktır. Hastalık salgı sistemini
bozarak birçok farklı sistemde patolojilere yol açmaktadır. 1960’lı yıllardan bu yana genetik hastalıklar içinde en popüler olanıdır. Beyaz
ırkta 1:2500-3000 oranında görülme ve 1:25 taşıyıcı sıklığı ile en sık
rastlanan ve fatal seyirli kalıtsal hastalıklardan biridir. Klinik spektrum spesifik CFTR gen mutasyonu ile genetik ve çevresel modifiye
edici faktörlerin varlığına bağlı olarak değişmektedir. Bu çalışmada
genetik tanı merkezimize kistik fibrozis şüpheli 61 olgunun CFTR geni
mutasyonları açısından değerlendirilmiştir.
1
2
AMAÇ: Malign melanom melanositlerden ve melanositlerin
farklılaşması sonucu oluşan nevus hücrelerinden gelişen malign tümörler. Diğer tümörlere göre daha genç yaş grubunda
görülür. Yapılan güncel çalışmalarda, sporadik malign melanom vakalarının yaklaşık %60-80’inde BRAF proto-onkogenindeki mutasyonların tedavi açısından önem taşıdığı anlaşılmıştır. Bu çalışmanın amacı hastalarımızdaki BRAF mutasyonu ile
klinik durumları arasındaki ilişkiyi incelemektir.
MATERYAL-METOD: Malign Melanomlu toplam 60 hastanın
parafinli dokusundan elde edilen DNA’dan uygun Kitler kullanılarak elde edilen ürünler pyrosekans yöntemi ile dizilenerek
BRAF mutasyonu olup olmadığına bakılmıştır. Hastaların 40 tanesi metastatik Malign Melanom tanısı diğer 10 hasta primer
malign melanom tanısı almıştı.
BULGULAR: Bu çalışmada 26 hastada (%43) BRAF mutasyonu
pozitif olarak belirlenmiştir. Mutasyon saptanan hastaların 20
tanesinde V600E mutasyonu ve 6 tanesinde de V600K mutasyonu tespit edilmiştir. V600E mutasyonu oranı %76 olarak bulunmuştur. Klinik tanılar ile mutasyonlar arasında anlamlı ilişki
bulunmamıştır.
SONUÇ-TARTIŞMA: Sporadik malign melanoma vakalarının
teşhis ve tedavisinde, BRAF veya RAS gen mutasyonları sonucu
RAS-RAF-MEK-ERK-MAP kinaz yolağını ilgilendiren mutasyonların belirlenmesi kişiye özel daha etkili ve daha az yan etkili
tedavi imkanları geliştirilmesine katkı sağlayabilir.
Anahtar Kelimeler: BRAF, Kanser, Malign Melanom
24-25 KASIM 2014
MATERYAL-METOD: CFTR geninde 24 farklı mutasyon reverse
hibridizasyona dayalı Strip assay yöntemi ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Olguların %91’inde mutasyon tespit edilmemiştir.
Bir olguda 2183 AA>G mutasyonu homozigot olarak saptanmıştır. %8’inde heterozigot mutasyon tespit edilmiştir. Olgularda en sık deltaF508 mutasyonuna rastlanmıştır.
SONUÇ-TARTIŞMA: Kistik fibrozisin tanısı yalnızca klinik belirtilere veya ter testine dayandırılarak yapılamamaktadır. Bu tip
tabloların tanısını gerçekleştirmek için genetik analiz mutlaka
gerekmektedir. Tanının geç koyulması durumunda oluşacak
komplikasyonlar ve tedavi masrafları düşünüldüğünde, genetik analizin önemi ortaya çıkmaktadır.
Anahtar Kelimeler: CFTR, kistik fibrosis, mutasyon
P-20
Vitamin D Receptor Fok1 Gene Polymorphism
And Risk Of Subacute Sclerosing Panencephalitis
Fatih Mehmet Keni1, Fatma Bayrak Keni2, Ibrahim Etem Piskin3,
Akin Iscan4, Ahmet Dursun5
Istanbul Training and Research Hospital, Department of Medical Genetics, Istanbul
Haseki Training and Research Hospital, Infectious Diseases and Clinical Microbiology,
Istanbul
3
Bulent Ecevit University, Faculty of Medicine, Department of Pediatrics, Zonguldak
4
Bezmialem Vakif University, Faculty of Medicine, Department of Pediatric Neurology,
5
Bulent Ecevit University Faculty of Medicine, Department of Medical Genetics,
Zonguldak
1
2
AIM: Subacute sclerosing panencephalitis (SSPE) is subacute
inflammatory and neurodegenerative encephalitis related to
37
POSTER BİLDİRİLERİ
the measles virus and usually affecting children and young
adults. Although the exact pathogenesis of SSPE remains to be
determined, previous studies suggested a genetic contribution
to the host susceptibility to SSPE. Vitamin D regulates cellular
activity, also it has effects on: innate and adaptive immunity,
antimicrobial, anti-inflammatory and immunomodulatory
functions. Vitamin D deficiency has been showed to cause
reduction of chemotaxis, phagocytosis and proinflammatory
cytokine production. It is known that variations in VDR gene
affect resistance or susceptibility to infections such as HIV-1,
HBV, HTLV-1 and tuberculosis. The purpose of our study was to
elucidate the role of polymorphisms in the Vitamin D receptor
gene polymorphism in the development of SSPE.
MATERİAL-METHOD: Using the polymerase chain reactionrestriction fragment length polymorphism (PCR-RFLP)
method, Vitamin D receptor gene polymorphism was studied
in 52 patients with SSPE and 90 healthy controls.
RESULTS: Analysis of the Fok-1 polymorphism of the VDR
gene revealed that the frequency of the F allele (72.2%)
was significantly higher in the control group, whereas the
frequency of the f allele (39.4%) was significantly higher in the
SSPE patients (p=0.048, odds ratio [OR]: 1.692). However, the
distributions of the three genotypes (F/F, F/f, f/f) in patients
with SSPE (38.5%, 44.2%, 17.3%) did not differ significantly
from those in the normal controls (52.2%, 40.0%, 7.8%).
CONCLUSION: In conclusion, these data suggest that the
Vitamin D receptor polymorphism might be genetic risk factor
for the SSPE disease.
Keywords:
Subacute
polymorphism, VDR.
sclerosing
panencephalitis,
P-21
Pediatrik Akut Lösemi Hastalarında
LEF1 Mutasyon Analizi
Fulya Tozan1, Yücel Erbilgin1, İsmail Can1, ÖzdenHatırnaz Ng1,
Orçun Taşar1, Sevcan Mercan1, Sinem Şişko1, Deniz Çakmak1,
Sinem Fırtına1, Zeynep Karakaş2, TülinTiraje Celkan3,
SaniyeSema Anak2, Nazan Sarper4, Emine Türkkan5, Yıldız Yıldırmak6,
Gönül Aydoğan7, Çetin Timur8, Uğur Özbek1, Müge Sayitoğlu1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Genetik Anabilim Dalı, İst.
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim
Dalı, Çocuk Hematoloji/Onkoloji Bilim Dalı, İstanbul
3
İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim
Dalı, Çocuk Hematoloji / Onkoloji Bilim Dalı, İstanbul
4
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı,
Çocuk Hematoloji / Onkoloji Bilim Dalı, Kocaeli
5
Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hast., Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği, İstanbul
6
Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Kliniği, İstanbul
7
İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve
Hastalıkları Kliniği, İstanbul
8
Medeniyet Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Hematoloji / Onkoloji Bilim Dalı, İstanbul
1
2
38
AMAÇ: LEF1 hematopoezde rol oynayan ve WNT sinyal iletisinin önemli moleküllerinden birisidir. LEF1 geninde meydana
gelen mutasyonlar ile ortaya çıkan onkogenik etki birçok kanser türünde ve lösemilerde gösterilmiştir. LEF1, T ve B hücrelerinin kök hücrelerden farklılaşması ve proliferasyonunu düzenleyen bir yazılım faktörüdür. Normal B ve T hücre gelişiminde
yüksek oranda anlatımı görülmektedir. LEF1 kendi kendini düzenleyen bir proteindir. En yüksek anlatımı immatur hücrelerde gösterirken, olgun hücrelerde anlatımı azalmaktadır. LEF1
geninde meydana gelen mutasyonlar neticesinde anormal
LEF1 aktivasyonu gözlenmektedir. Bu çalışmanın amacı akut
lösemi hastalarında saptanan yüksek anlatımın LEF1 geni sıcak bölge mutasyonları nedeni ile meydana gelip gelmediğini
saptamaktır.
MATERYAL-METOD: Çalışma, Hematoloji Bilim Dalları’nda
akut lösemi tanısı almış 110 tane çocukluk çağı hastasında gerçekleştirilmiştir. Ayrıca 15 hastanın (n=9 ) B-ALL ve (n=6) T-ALL
erken nüks örnekleri dahil edilmistir. Tümör yükleri %90’ın üzerinde olan toplam 125 örnek test edilmistir. Bu çalışmada pediatrik ALL hastalarında LEF1 geni sıcak bölge (2 ve 3. Ekzonlar)
mutasyonları (n=95) amplikon derin dizi (454 FLX GS Junior)
yöntemi ve gen kopya sayısı değişiklikleri ve delesyonları (16
tanı ve 16 nüks) SNP mikrodizilim (Illumina HumanCytoSNP-12
DNA Analysis BeadChip Kit) yöntemleri ile analiz edilmiştir.
Aynı zamanda tespit edilen varyasyonların gen anlatımına etkileri kantitatif gerçek zamanlı PZR ile tespit edilmiştir.
BULGULAR: Derin dizi analizi yapılan 95 örneğin 8’inde varyasyon (%8,4) saptanmıştır. B-ALL hastalarında c.253G>A
missense mutasyon ve intronik varyantlar (c.280+29T>A,
g.4466 A>G, g.4449A>G) saptanmıştır. T-ALL hastalarında ise
c.408 G>A sinonim mutasyonu ve intronik varyasyon (g.6117
A>G) saptanmıştır. SNP/CNV mikrodizilim analizi kapsamında,
LEF1 geni içerisinde yer alan 17 adet SNP takip edilmiş ve 1
T-ALL hastasının eşlenik tanı-nüks örneğinde LEF1 geni tek
kopya, iki B-ALL hastasında ise 3 kopya olarak tanımlandı.
Hastaların LEF1 mRNA anlatımı düzeylerine bakıldığında T-ALL
ve B-ALL hastalarının tamamında timosit ve kemikiliği kontrollerine göre artmış LEF1 gen anlatımı saptandı (sırasıyla,
p=0.002 ve p<0.001).
SONUÇ-TARTIŞMA: Çalışmamız sonucunda hastaların çok büyük bir kısmında gözlenen LEF1 aktivasyonunun bu gendeki
mutasyonlara bağlı olarak meydana gelmediğini gördük. Ancak tanı ve nüks örneklerinde gözlenen gen kopya sayısı değişiklikleri gen aktivasyonu için muhtemel alternatif mekanizma
olarak düşünülebilir. Farklı hematolojik malignitelerde artmış
LEF1 aktivasyonunun kötü prognostik etkisine dair çalışmalar
bulunmaktadır. Gerek pek çok genin yazılımını etkileyen bir
protein olması ve gerekse hastalarda görülen anormal aktivasyonu LEF1 potansiyel terapötik aday moleküller arasına sokmaktadır.
Anahtar kelimeler: Pediatrik Akut Lösemi, LEF1
6. DETAE GÜNLERİ
POSTER BİLDİRİLERİ
P-22
Effect of Aqueous Garlic Extract on Kidney in
Experimental Sepsis
polimorfizminin genotip tayini ve allel dağılımı real-time PCR
cihazında erime eğrisi analizi ile incelendi. İstatistiksel değerlendirmeler için ki-kare testi kullanıldı.
Ipekci H1 Tunali-Akbay T1 Sener G2 Oktay S1 Tuzuner-Alev B1 Yarat A1
SONUÇ: Bulgularımız, EDNRA (G231A) polimorfizminin vitiligo
hastalığının gelişiminde ilişkili major bir risk faktörü oluşturmadığını düşündürmektedir.
1Department of Basic Medical Sciences, Faculty of Dentistry, Marmara
University, Istanbul, Turkey
2Department of Pharmacology, Faculty of Pharmacy, Marmara University,
Istanbul, Turkey
Sepsis and its associated syndromes of systemic inflammatory
response continue to be leading causes of morbidity and
mortality. The diverse physiological manifestations of sepsis
are mediated by complex cellular and biochemical events
including increased oxidative and metabolic stress. The aim
of this study was to investigate the effect of aqueous garlic
extract against sepsis-induced oxidative stress in kidney. Male
rats were randomly divided into four groups. Group I: Control
group; Group II: Sepsis group; Group III: Sepsis+ pre-applied
garlic group; Group IV: Sepsis+ garlic group. 12 hour later than
the sepsis induction, all animals were sacrificed under ether
anesthesia. Kidney tissues were taken and some oxidant and
antioxidant parameters were determined. As a conclusion,
aqueous garlic extract was found to have a protective role on
the kidney tissues of septic rats.
P-23
Vitiligo Hastalarında Endotelin Reseptörü
Tip A (G231A) Polimorfizminin İncelenmesi
İlknur Bingül, 2İkbal E. Aydıngöz, Pervin Vural1,
Semra Doğru-Abbasoğlu1, Müjdat Uysal1
1
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Biyokimya Anabilim Dalı, İstanbul
Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi, Dermatoloji Anabilim Dalı, İstanbul
1
2
AMAÇ: Vitiligo epidermiste melanosit kaybı ile karakterize,
edinsel bir deri hastalığıdır. Etyopatogenezi henüz tam olarak
aydınlatılamamıştır; ancak yaygın görülen bu deri hastalığının genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi ile ortaya çıktığı
düşünülmektedir. Çeşitli biyokimyasal ve nörokimyasal mediatörler tarafından otoimmün, ototoksik ve nöral mekanizmalar dahil çeşitli mekanizmaların uyarıldığı ileri sürülmektedir.
Keratinositlerden köken alan endotelin-1 (EDN-1)’in melanosit
büyümesi ve fonksiyonunu kontrol ettiği bilinmektedir. EDN-1
melanosit proliferasyonu, melanogenez ve melanosit migrasyonunun potent bir stimülatörüdür. EDN-1 başlıca etkilerini,
endotelin reseptörü tip A (EDNRA) aracılığıyla gerçekleştirmektedir. EDNRA gen polimorfizmlerinin Hashimoto tiroiditi,
Graves hastalığı, skleroderma, primer biliyer siroz ve psöriazis
gibi çeşitli otoimmün hastalıklarla ilişkisi olduğu bildirilmiştir.
Çalışmamızda, vitiligo hastalarında bir risk faktörü olarak EDNRA (G231A) polimorfizminin rolü ile genotipik ve klinik özellikler arasındaki ilişkiyi incelemek istedik.
Anahtar kelimeler: Vitiligo, Endotelin Reseptörü Tip A, Polimorfizm
P-24
Pediatrik T-ALL Hastalarında regulatör
miRNA’ların yolak analizler ile belirlenmesi
KhusanKhodzhaev, Özden Hatırnaz Ng, Yücel Erbilgin, Uğur Özbek,
Müge Sayitoğlu
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp AraştırmaEnstitüsü, GenetikAnabilim Dalı,
İstanbul
MikroRNAlar (miRNA), mRNA hedeflerini baskılayarak çeşitli
hücre işlevlerini değiştirebilirler. Bu fonksiyonel etkileşim normal ve malign hematopoezde kanıtlanmıştır. Bu çalışmadaki
amacımız, T-ALL ekspresyon analizi verisinin miRNA expresyon
verisi ile eşleştirerek her iki veride de örtüşmekte olan miRNAhedef çiftlerini seçerek T-ALL hastaları için muhtemel biyolojik
belirteçlere ulaşabilmektir.
Otuzsekiz adet T-ALL hastasının tanı örneklerinde, tüm genom
ekspresyon array gerçekleştirildi. Yolak analizleri ve “miRNA
target filtering” analizleri için “Ingenuity Pathway Analysis”
(IPA, Qiagen) yazılımı kullanıldı. T-ALL hastalarına ve sağlıklı
T-hücre alt gruplarına ait ekspresyon array verileri (AffymetrixGeneChip HU133 2.0) ile açık veri bankalarından elde edilen
T-ALL ve sağlıklı bireylerin örneklerine ait miRNA array (Affymetrix, GeneChip miRNA 2.0) sonuçları, IPA programında “target filtering” seçeneği ile karşılaştırarak, aday miRNA’larına
ulaşıldı ve yolak analizleri gerçekleştirildi.
Bu analizler esnasında miRNA anlatımındaki artışa denk gelen
hedef mRNA anlatım azalışı ve miRNA anlatım azalışına eş olarak anlatımı yükselen mRNA’lara ait genler eşleştirilerek elde
edilen veri, IPA yazılımının “Overlay” analizinin, hastalık ve
fonksiyon seçeneğinden immune hastalıklarda rolü olan genlere daraltılarak dört miRNA ve eş hedef mRNA seçilmiştir. Anlatımı artan miR-17-5p apoptoz, proliferasyon ve farklılaşma
gibi yolaklarda görev alan TP63’ü ; anlatımı azalan miR-29b-3p
hücre göçü ve proliferasyonundan sorumlu TUBB2A’yı; anlatımı artan miR-34a-5p proliferasyon ve apoptoz gibi süreçlerde
görev alan MYCN’yi; anlatımı azalan miR-16-5p ise hücre siklusunu control eden E2F3’ü ve göç ve farklılaşmada önemli rol
oynayan FGFR1’i hedeflemektedir.
Bu ön sonuçlar bize bu dört miRNA’yı pediatrik T-ALL’ye özgü
aday belirteçler olabileceğini göstermektedir. Elde ettiğimiz
verilerin, farklı hasta ve yöntemlerle validasyon çalışmaları ile
doğruluğunun kanıtlanması gerekmektedir.
MATERYAL-METOD: Çalışmamıza vitiligo tanısı alan 100 hasta ve kontrol grubu olarak da sistemik hastalığı bulunmayan,
yaş ve cinsiyet uyumlu 185 kişi dahil edildi. EDNRA (G231A)
24-25 KASIM 2014
39
POSTER BİLDİRİLERİ
P-25
Astım Patogenezinde T Hücrelerde
Kemokin Ekspresyonu
P-26
Farelerde Musk İlişkili Miyastenia Gravis Patogenezi
Anti-Musk Igg1 Izotipine Bağımlı Değildir
Laçin Cevhertaş1, Abdullah Yılmaz1, İlhan Tahralı1,
Umut Can Küçüksezer1, Bilun Gemicioğlu2, Günnur Deniz1,
Gaye Erten1
Melike Küçükerden1, Ruksana Huda1, Erdem Tüzün2, Richard T. Strait3,
Fred D. Finkelman3, Socrates Tzartos4 and Premkumar Christadoss1
İstanbul Üniversitesi, DETAE, İmmünoloji Anabilim Dalı, İstanbul
İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Göğüs Hastalıkları Anabilim
Dalı, İmmünoloji ve Allerji Bilim Dalı, İstanbul
University of Texas Medical Branch, Galveston, Texas, USA, İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp ve Araştırma Enstitüsü, İstanbul, Türkiye
3
Department of Medicine, Cincinnati Veterans Affairs Medical Center,
Cincinnati, OH, USA,
4
Pasteur Institute, Athens, Greece.
1
2
AMAÇ: Allerjik astım, havayolu eozinofilisi, allerjen spesifik
Ig-E, Th2 sitokin paterni, mukus hipersekresyonu, aşırı havayolu yanıtı ve yeniden havayolu düzenlenmesi ile karakterize
kronik bir hastalıktır. In vitro çalışmalar Tip1 sitokin profiline
sahip olan Th1 ve Tc1 hücre yüzeylerinde baskın olarak CXCR3
kemokin reseptörlerinin; Tip 2 sitokin profiline sahip olan Th2
ve Tc2 hücrelerin ise ağırlıklı olarak CCR3, CCR4 kemokin reseptörlerini yüzeylerinde taşıdıklarını göstermektedir.
MATERYAL-METOD: Çalışmamızda 18-65 yaş aralığındaki GINA
2013 Rehberi ve TTD Astım Tanı ve Tedavi Rehberine uygun
olarak en az bir yıl önce astım tanısı almış, orta-yüksek doz
inhale steroid ve uzun etkili beta agonist tedavisine rağmen
kontrolü sağlanamayan atopik (n=3) ve non-atopik olgular
(n=3), T hücrelerindeki CXCR3, CCR3, CCR4 kemokinlerinin
yüzey ekspresyon seviyelerine göre karşılaştırılmıştır. Heparinize venöz kan örneklerinden periferik mononükleer hücreler
(PMNH) Ficoll konsantrasyon gradyanı yöntemi ile ayrılmıştır.
PMA/Ionomicin varlığında kültüre alınmış PMNH’ler bir saat
sonunda Brefeldin A ilave edilerek toplam 5 saat kültüre edildikten sonra CD4, CD8, CXCR3, CCR3, CCR4 antikorları ile boyanarak akım hücre sitometrisi ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR- SONUÇ: Yardımcı T hücrelerde, CCR4 ekspresyonu
allerjik astım olgularında non-allerjik astım olgularına kıyasla
yüksek saptanmış, PMA/Ionomisin uyarısı sonucu non-allerjik astım olgularında CD4+ T lenfositlerinde CCR4 ve CXCR3
ekspresyonundaki artış daha yüksek olarak gözlenmiştir. Sitotoksik T hücrelerde, CCR4 ekspresyonu non-allerjik astım
olgularında daha yüksek saptanmıştır. PMA/Ionomisin uyarısı
sonucu astım olgularında CD8+ T lenfositlerinde CCR4 ekspresyonu atopik hücrelere göre daha yüksek gözlenmiştir.
Anahtar Kelimler: Astım, Allerji, T hücreler, Kemokin reseptörleri
1
2
AMAÇ: Miyastenia Gravis (MG) hastalarının büyük çoğunluğunda nikotinik asetilkolin resepotörüne karşı serum antikorları saptanırken kas spesifik tirozin kinaz antikoru (MuSK)
antikorları hastaların sadece %5-10’unda saptanmıştır. MuSK
antikorları insanda genellikle kompleman aktive etmeyen IgG4
izotipinde (Farede IgG1 izotipinin analoğu) bulunmaktadır. Çalışmada, Anti-MuSK-IgG1 izotipinin MuSK-MG modelinde patogenez üzerine etkisi, IgG1 silinmiş C57BL6 fareler kullanılarak oluşturulan karşılaştırmalı deney modeli ile araştırılmıştır.
MATERYAL-METOD: MuSK ilişkili deneysel otoimmün MG (DOMG)
modeli, C57BL6 farelerin doğal ve IgG1 silinmiş suşları insan rekombinan MuSK proteiniyle (30 µg/200µl) 1. ve 28. günlerde sırasıyla
CFA (Complete Freund’s Adjuvant) ve IFA (Incomplete Freund’s Adjuvant) kullanılarak immunize edilmiştir. İkinci immünizasyonu takiben
haftalık olarak klinik derecelendirmeleri, kavrama gücü testleri ve
ağırlık ölçümleri gerçekleştirilmiş, 15. ve 30. günlerde kuyruk toplardamarından kan örnekleri toplanmış ve 30. günde deney sonlandırılmıştır. Dondurulan fare kas doku örneklerinin kesitlerinde yapılan
immunohistokimya ve toplanan serum örnekleri ile gerçekleştirilen
ELISA çalışmalarında anti-MuSK IgG1, IgG2b, IgG2c, IgG3, IgM ve C3
antikorları varlık ve seviyeleri araştırılmıştır.
BULGULAR: MuSK protein hücre dışı bölgesiyle immunize edilen doğal suş ve IgG1 silinmiş fareler, kas zaafı ve kavrama gücü
kaybı geliştirilmiştir. MuSK ile immunize doğal suşta MuSK antikorları genellikle IgG1 izotipinde iken kompleman aktive eden
anti-MuSK IgG2b, IgG2c, IgG3 ve IgM göreceli olarak daha düşük
seviyelerde gözlemlenmiştir. MuSK ile immunize IgG1 silinmiş
farelerde anti-MuSK IgG1, IgG2b ve IgG2c seviyeleri saptanamazken, sadece anti-MuSK IgG3 ve IgM seviyeleri ölçülebilmiştir.
Doğal suşun aksine, IgG1 silinmiş farelerde baskın izotip olarak
IgG3 saptanmıştır. Doğal suş ve IgG1 silinmiş farelerin kas immünohistopatoloji taramalarında IgG ve C3 birikimleri saptanmıştır.
SONUÇ-TARTIŞMA: Çalışmalarımız, MuSK immünitesinin, kompleman aktive etmeyen IgG1 izotipinin yokluğunda da MG’ye neden olduğunu göstermektedir. MuSK-MG modelinde anti-MuSK
IgG3’ün sinir-kas kavşağında kompleman bağımlı ya da bağımsız
mekanizmalar üzerinden işlev bozukluğuna neden olmaya yeterli olup olmadığını görebilmek için ise gerekli çalışmalar yürütülmektedir.
Anahtar Kelimeler: Deneysel otoimmün myastenia gravis, İmmünoglobülin G1 , MuSK, Kas spesifik tirozin kinaz antikoru
40
6. DETAE GÜNLERİ
POSTER BİLDİRİLERİ
P-27
Klinik Laboratuvarlarda Yöntem Seçiminde
Dikkat Edilmesi Gereken Faktörler-Bir
Hemoglobin A1c Örneği
Murat Koşer¹ , Nilgün Işıksaçan²
¹Mehmet Akif Ersoy Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Biyokimya Laboratuvarı,
İstanbul
²Bakırköy Dr.Sadi Konuk Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Biyokimya
Laboratuvarı, İstanbul
AMAÇ: Tip II Diabetes Mellitus (T2DM) tüm dünyada en sık
görülen endokrin hastalıktır. HbA1c testi diyabetin tanı ve tedavisinde yaygın olarak kullanılmakta olup, yüksek HbA1c düzeyinin kardiyovasküler hastalıklarda bir risk faktörü olduğu ve
kardiyovasküler hastalıkların diyabetik hastaların en sık rastlanan ölüm nedenleri arasında olduğu bilinmektedir. HbA1c testinin klinik laboratuvarlardaki ölçümünün doğru olması, kolay
uygulanabilir olması, düşük maliyetli ve otomatize olması, hatta diğer laboratuvarlarla kıyaslanabilir olması beklenmektedir.
Bu çalışmanın amacı kardiyovasküler hastalıkların tanı ve tedavisi yapılan hastanemizin koşullarına uygun HbA1c testinin
yöntemini seçmektir.
MATERYAL-METOD: İstanbul Mehmet Akif Ersoy Göğüs Kalp
ve Damar Cerrahisi Hastanesi ve polikliniklerine 2011 ve 2012
yılları arasında başvuran ve boronat afinite HPLC (High Performance Liquid Chromatography) metodu ile çalışılmış olan
12.288 kadın ve 8.215 erkek toplam 20.503 hastaya ait HbA1c
değerleri “Laboratuvar İşletim Sistemi” (LIS) kullanılarak toplanmış ve hastalar HbA1c değerlerine göre gruplandırılmıştır.
BULGULAR: Hastaların % 47,5’ inin HbA1c düzeyi % 6’nın altında, % 74,5’inin % 7’nin altında, % 85,2’sinin % 8’in altında, geri
kalan % 14,8’inin ise % 8’in üstünde olduğu saptanmıştır. Bu
dağılım, hastaneye başvuran hastaların diyabet insidansının
yüksek olduğunu göstermiştir.
SONUÇ-TARTIŞMA: HbA1c testinin ölçümünde pek çok analitik problemlerin varlığı bildirilmiştir. Hemoglobinopatiler, aspirin kullanımı, üremi gibi faktörler analiz esnasında interferans
kaynağı olmakta ve hatalı yüksek veya hatalı düşük sonuçlara
sebep olabilmektedir. Ülkemiz bir Akdeniz ülkesi olup hemoglobinopatiler sık görülmektedir. Ayrıca hastanemizin kardiyovasküler hastalara hizmet vermesinden dolayı tedavide asetil
salisilik asitin kullanımı ile mikro/makrovasküler komplikasyonlar sonucu oluşabilecek renal hastalıklara bağlı üreminin
mutlaka dikkate alınması gerektiği anlaşılmaktadır. Bu interferansların etkilemediği bildirilen boronat afinite HPLC yönteminin hizmet verdiğimiz hasta profilinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek ve kolayca uygulanabilecek bir yöntem olduğu sonucuna
varılmıştır.
Anahtar kelimeler: HbA1c, Boronat afinite HPLC, kardiovasküler hastalıklar, interferans
24-25 KASIM 2014
P-28
Diyabet Hastalarında Büyüme Hormonu, IGF-1 ve
IGFBP-3 Serum Düzeylerinin İncelenmesi
Özlem Küçükhüseyin1, Özlem Timirci-Kahraman1, Bahar Toptaş1,
Canan Cacına1, Güldal İnal-Gültekin1, Kubilay Karşıdağ2, İlhan Yaylım1,
Turgay Isbir3
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Moleküler Tıp ABD;
İstanbul Tıp Fakültesi, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları BD;
3
Yeditepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Tıbbi Biyoloji ABD.
1
2
AMAÇ: Diabetes mellitus, dünyada ve ülkemizde prevelansı
yüksek olan, pek çok gen ve çevresel etmenin etyopatojenezine katkıda bulunduğu multifaktöriyel bir hastalıktır. Son yıllarda diyabet ve ateroskleroz gibi hastalıkların etyolojisindeki olası fonksiyonlarını saptamak amacıyla lipid, karbohidrat,
protein ve mineral metabolizmalarının regülasyonunda görev
alan büyüme hormonu (BH) üzerindeki çalışmalar hız kazanmıştır. BH, hipofiz hücreleri tarafından sentezlenip salınan
protein yapısında bir hormon olup anabolik, lipolitik ve anti-insülin etki göstermektedir. BH etkisini karaciğer, yağ doku,
kas, beyin, kalp gibi hücrelerde bulunan reseptörünü aktive
ederek göstermektedir. BH’nin bilinen önemli etkileri, karaciğerde sentezlenen somatomedinler yani insülin benzeri büyüme faktörleri (IGFler); özellikle de IGF–1 tarafından kaynaklanmaktadır. Dolaşımdaki IGF-1’in %90’ı insülin benzeri büyüme
faktörü bağlayıcı protein-3 (IGFBP–3) ile kompleks haldedir.
Bununla birlikte, IGFBP–3 sadece pasif bir taşıyıcı molekül değildir; ayrıca hem IGF-1’in biyolojik etkisini düzenlemekte hem
de IGF-1’den bağımsız olarak lokal etki göstermektedir. Yapılan
çalışmalar BH’nin adipoz, kas ve karaciğer gibi hem büyüme
hormonuna hem de insüline yanıt veren dokularda insülin resistansı yaratarak diyabetojenik etki gösterdiğine işaret etmektedir. Çalışmamızda GH, IGF-1, IGFBP-3 düzeylerinin diyabet
hastalığı üzerindeki etkilerinin incelenmesi ve Türk toplumundaki dağılımlarının belirlenmesi hedeflenmiştir.
MATERYAL-METOD: Bu amaçla, 90 tip 2 diyabet hastası ve 96
sağlıklı birey çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma gruplarında serum izolasyonunun ardından GH, IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri
sandviç ELİSA yöntemi ile belirlenmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda; hasta grubunda GH ve IGFBP-3 düzeyleri düşük; IGF-1 düzeyi ise yüksek bulunmuştur.
SONUÇ-TARTIŞMA: Bulgularımız tamamen fizyolojik sınırlar
dahilinde olup daha önceki çalışmalar ile kısmen uyumludur.
Bilindiği üzere, normal fizyolojik durumların sağlanmasında
hormonel kontrolün önemi yadsınamaz ve organizma içinde
bulunduğu fizyolojik koşula göre cevap verir. Çalışmamızda,
diyabet hastalarında normal vücut homeostazının sağlanmasında GH, IGF-1 ve IGFBP-3’ün insülin ile beraber fonksiyon
göstererek glukoz homeostazına katkıda bulunduğu sonucuna
varılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, GH, IGF-1, IGFBP-3
41
POSTER BİLDİRİLERİ
P29
Koroner Kalp Hastası Erkeklerde SHBG Geni P156L
Varyasyonunun Serum HDL-K ve SHBG
Düzeyleriyle İlişkisi
P-30
Çeşitli Bitki Ekstrelerinin 3-Hidroksi3-Metilglutaril
Koenzim A Redüktaz İnhibitör Aktiviteleri
Özlem Kurnaz Gömleksiz1, Başak Akadam Teker2, Bengü Tokat2,
Zehra Buğra3, Beyhan Ömer4, Hülya Yılmaz Aydoğan2
1
Haliç Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik
Bölümü, İstanbul,
2
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Moleküler Tıp
Anabilim Dalı, İstanbul.
3
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Kardiyoloji ABD, İstanbul.
4
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi,Biyokimya ABD, İstanbul.
Özlem Saçan1, Elmas Irmak Çil1
İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Kimya Bölümü Biyokimya Anabilim Dalı
1
AMAÇ: Koroner kalp hastalığı (KKH) riskiyle ters ilişkili HDL-K
düzeylerinin önemli düzenleyicilerinden biri cinsiyet hormonlarıdır. Biyoaktif cinsiyet hormonlarının önemli belirleyicisi
Seks Hormon Bağlayıcı Globülin (SHBG) konsantrasyonu HDL-K
düzeyleriyle pozitif ilişkilidir. SHBG geni 4.ekzon/ intron ucunda yanlış anlamlı bir mutasyon olan P156L polimorfizmi normal steroid ligand bağlanmasına izin vermekte fakat SHBG’nin
yetersiz sekresyonu ve anormal glikozilasyonuna neden olmaktadır. Çalışmamızda, KKH hastalarında ve sağlıklı kontrollerde,
P156L varyasyonları incelenerek SHBG ve HDL-K düzeyleriyle
ilişkisinin irdelenmesi amaçlanmıştır.
MATERYAL-METOD: 131 erkek kalp hastası ve 55 sağlıklı erkek
kontrollerin P156L genotipleri PCR-RFLP yöntemiyle belirlenerek biyokimyasal ve klinik parametrelerle ilişkisi araştırılmıştır.
BULGULAR: KKH grubumuzda HDL-K düzeyleriyle PP genotipi
arasında negatif bir ilişki olduğunu gözlemledik (homozigot PP
genotipli bireylerde heterozigot PL genotipine sahip olanlara
kıyasla daha düşük) (p=0,028). Bu bireylerde SHBG seviyelerinde anlamlı olmasa da gözlediğimiz düşüklük SHBG ve HDL-K
ilişkisini ve PP genotipinin negatif etkisini göstermektedir.
Total kolesterol düzeylerinin ise PL genotipli bireylerde PP ve
LL genotipli bireylere göre çok yüksek bulunduğunu (sırasıyla p=0,019; p=0,010), P alleli taşıyanlarda ise LL genotiplerine
göre düşük seviyelerde olduğunu (p=0,027) gözlemledik.
SONUÇ-TARTIŞMA: Çalışmamızda SHBG ve HDL-K düzeylerine
P156L genotiplerinin zayıf etkisi saptanmıştır. PP genotipinin
düşük HDL-K ve SHBG ile ilişkisi olduğu gözlenmektedir. P156L
varyasyonunun HDL-K düzeylerine olumlu etkisi olabileceği izlenimi elde edilmiştir. Ancak daha büyük ölçekli çalışmalarla
bunun mümkün olacağını düşünmekteyiz.
Anahtar kelimeler: Kalp hastalığı, SHBG gen polimorfizmi, HDL
kolesterol,
42
AMAÇ: 3-Hidroksi-3-metil-glutaril KoA (HMG KoA), kolesterol
ve benzeri moleküllerin sentezlendiği reaksiyon zincirinin ilk
adımıdır. HMG KoA redüktaz (HMG KoA redüktaz EC. 1.1.1.88),
mevalonat yolunun anahtar bir adımını katalizleyen, bir transmembran enzimdir. Mevalonat yolu sterol, izoprenoit ve diğer
lipidlerin sentezinin başında yer alır. HMG KoA redüktazın katalizlediği reaksiyon mevalonat yolunda hız belirleyici olduğu
için son yıllarda geliştirilmiş kolesterol düşürücü ilaçların hepsi
bu enzimi hedeflemektedirler. HMG KoA redüktaz inhibitörleri
güçlü kan kolesterol ve lipit düşürücü etkileri olan, aterosklerozda primer ve sekonder korumada kullanılan ajanlardır. Son
yıllarda yapılan çalışmalarda HMG KoA redüktaz inhibitörü olarak kullanılan ilaçların kansere neden olduğu ve bazı çalışmalarda ise anti-karsinojenik etkilerinin de oldukları bildirilmiştir.
Bu çalışmada, çeşitli bitki ekstrelerinin HMG KoA redüktaz inhibitör aktiviteleri incelenmiştir.
MATERYAL-METOD: Çalışmamızda, çeşitli bitkilerden hazırlanan sulu ekstrelerin HMG KoA redüktaz enzimi üzerine inhibitör etkileri Lee ve arkadaşlarının yöntemine göre araştırılmıştır.
BULGULAR: Çalışmada kullanılan tüm bitki ekstrelerinin HMG
KoA redüktaz enzimini inhibe ettiği saptanmıştır. Enzim inhibisyon etkisinin konsantrasyon artışı ile orantılı şekilde arttığı
saptanmıştır.
SONUÇ-TARTIŞMA: Sonuç olarak bu bitki ekstrelerinin HMG
KoA enzimini inhibe etmeleri nedeni ile sağlık alanında lipit ve
kolesterol düşürücü ilaçların yanında destek maddesi olarak
kullanılabileceği öne sürülebilir.
Anahtar kelimeler: HMG KoA redüktaz, inhibitör, bitki ekstreleri
P-31
Zeytin Karasuyunun Rekombinant Lakkaz Enzimi
ile Defenolizasyonu
Özkan Özdemir1, Ümit Yaşar Kına1
GENUS Biyoteknoloji Araştırma Geliştirme San. Tic. Ltd. Şti.
1
Yerleşim bölgeleri ve endüstriyel alanlarda suyun sık kullanımına bağlı olarak yoğun miktarda atık yük taşıyan kirli sular
ortaya çıkmaktadır. Bu suyun arıtılmadan doğaya verilmesi,
zamanla doğadaki suyun kendini yenileme süresinde artışa
sebep olarak kirlenmeye yol açar. Yüzey sularında doğal olarak bulunan ya da kirletici kaynaklardan suya aktarılan çeşitli
organik maddeler ortamdaki mikroorganizmalar tarafından
aerob veya anaerob olarak ayrıştırılır. İçerisinde mikroorganizmalar açısından toksik etkisi bulunan organik maddeler bu-
6. DETAE GÜNLERİ
POSTER BİLDİRİLERİ
lunan atık sularda aerob ya da anaerob ayrıştırmayı sağlayan
mikroorganizmaların yaşaması mümkün olmadığı için bu suların arıtımında biyolojik arıtım basamaklarından önce toksik
etkisi bulunan maddelerin atık sudan ayrıştırılması gerekmektedir. Biyolojik arıtım sistemlerinin kullanımının güç olduğu
atık sulardan biri de zeytin karasuyudur (ZKS). ZKS zeytin yağı
üretimi sırasında açığa çıkan zeytin özsuyu, ekstraksiyon sırasında ilave edilen proses suyu, yıkama suyu ve kalıntı yağdan
oluşan; fenolik bileşikler gibi kolay parçalanmayan kompleks
organik maddeler içeren, kirlilik yükü yüksek atık sulardan biridir (Kimyasal Oksijen İhtiyacı [KOİ]=45000-180000 mg/l; Biyokimyasal Oksijen İhtiyacı [BOİ5]=35000-100000 mg/l; toplam
katılar=24000-120000 mg/l; toplam fenoller=2000-5000 mg/l;
yağ=500-10000-mg/l; pH=4,5-5,2). ZKS arıtımını santrifüjleme,
çökeltme, filtrasyon, adsorbsiyon, buharlaştırma, distilasyon,
havalandırma gibi fiziksel/fizikokimyasal tekniklerle yapmak
mümkündür ancak bu yöntemlerden yüksek KOİ toksisitesinin azalmasına yönelik yeterli verimlilik sağlanamamaktadır.
Son yıllarda ZKS’nin zararlı ekolojik etkisinin azaltılmasına
yönelik pahalı fiziksel ve fizikokimyasal tekniklere alternatif
olarak biyolojik süreç iyileştirme çalışmaları oldukça yaygınlaşmıştır. Bu araştırmalarda genel olarak lignini doğal olarak parçalama yeteneği olan organizmalar (beyaz çürükçül funguslar
[BÇF]) kullanılarak yapısal olarak lignine benzerlik gösteren
fenolik bileşiklerin parçalanması hedeflenmektedir. Bu çalışmalardan biri olan P. Aytar ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada
bir BÇF olan Trametes versicolor ATCC200801 ZKS içinde 9 gün
boyunca inkübe edilmiş ve bu işlem sonunda ZKS’den 9 gün
sonunda %97 oranında fenol giderimi sağlanmış ve çalışmada kullanılan BÇF’ler içinde en yüksek defenolizasyon etkinliği
gösteren türün T. versicolor ATCC200801 olduğu bulunmuştur.
BÇF’ler basidiomycetes sınıfına dahil olup doğada en etkin ligninolitik aktiviteye sahip organizmalardır. Sentezledikleri lignin
peroksidaz, lakkaz, mangan peroksidaz gibi ligninolitik enzimlerle polisiklik aromatik hidrokarbonları yıkma yeteneği olan
BÇF’ler bu biyoteknolojik özelliklerine bağlı olarak çeşitli alanlarda (ksenobiyotiklerin yıkımı, atık suların biyolojik iyileştirilmesi,
boyaların renginin giderilmesi, vs.) halihazırda kullanılmaktadır.
Bu çalışmada bir BÇF olan Trametes versicolor ATCC200801’e
ait lakkaz genleri, gen ekspresyonunu, dolayısıyla lakkaz proteinlerinin üretimini arttıracak şekilde dizayn edilmiş uygun
ekspresyon vektörü ile bir maya olan Kluyveromyces lactis’e
aktarılmış; bu şekilde elde edilen rekombinant maya için en
yüksek protein ekspresyonunu sağlayacak uygun kültür ortamı
tespit edilmiştir.
Bu aşamadan sonra üretimi sağlanan rekombinant lakkaz enzimi ile ilgili aktivite testlerinin yapılması, kullanım koşullarının
optimize edilmesi ve ardından bu yöntemle düşük fiyata mal
edilen rekombinant lakkaz enzimi kullanım alanına göre uygun
miktarlarda paketlenmiş ve prototip oluşturulmuştur. Konuyla
ilgili doğrulama çalışmaları halihazırda devam etmektedir.
Bu Proje 2013 yılı Teknogirişim Sermaye Desteği programı tarafından desteklenmiştir.
24-25 KASIM 2014
P32
Tiroid Kanserli Hastalarda Endotelin 1 G5665T
Gen Polimorfizmin İncelenmesi
Pervin Vural1, Fatih Aydın1, Semra Doğru-Abbasoğlu1, Esra Çil2,
Müjdat Uysal1
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, Biyokimya Anabilim Dalı, İstanbul
Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları, İstanbul
1
2
AMAÇ: Tiroid kanserin (TK) etyolopatogenezi henüz tam olarak bilinmemektedir. Kronik inflamasyon ve pro- ve anti-inflamatuar faktörler arasındaki denge bozukluğunun önemli rol
oynadığı düsünülmektedir. Endotelin (EDN) inflamatuar ve
tümor oluşumu süreçlerine önemli rol oynar. EDN1 geni polimorfizmleri ile birçok hastalık arasında bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada amacımız, EDN1 G5665T polimorfizmin
TK açısından bir risk faktörü olup olmadığını, ayrıca bu polimorfizmle hastalığın klinik/laboratuvar bulguları arasındaki
ilişkiyi incelemekti.
MATERYAL-METOD: Çalışmamızda 113 TK’lı hasta ve 185 sağlıklı bireyin periferik kan lökositlerinden elde edilen DNA örneklerinde EDN1 G5665T polimorfizmin genotip ve allel dağılımları “real-time PCR”ile belirlendi.
BULGULAR: EDN1 G5665T genotip dağılımları kontrol ve hasta grubu için Hardy-Weinberg eşitliğine uygunluk gösterdi. TT
genotipine sahip olan bireylerde TK gelişme riski 3 kat artmış
olduğu bulundu. EDN1 G5665T polimorfizmi ile hastalığın klinik/laboratuvar bulguları arasında bir ilişki olmadığı belirlendi.
SONUÇ-TARTIŞMA: Sonuçların güvenilirliğini artırmak için
daha geniş bir hasta serisine ulaşmak üzere ve EDN genin farklı
polimorfizmlerini de inceleyerek çalışmamız devam edecektir.
Anahtar kelimeler: Tiroid Kanseri; Endotelin; Polimorfizm; İnflamasyon
P-33
The effects of Renin Angiotensin System
parameters on MMSE and BDNF, in hypertensive
patients.
Meral Demir1*,MSc; Ali Osman Gürol1, MD, PhD; Yağız Üresin1, MD
ABSTRACT:
INTRODUCTİON: Although hypertensive patients are
considered at high risk for dementia, available data regarding
the effect of antihypertensive therapy on cognitive functions
is still controversial.(5-9) Current treatment options have
not been specifically tested for prevention of dementia.
So, we aimed to investigate the effect of antihypertensive
agents through renin angiotensin system (RAS) on cognitive
impairment (CI) Mini-Mental State Examination (MMSE) and
BDNF (brain-derived neurotropic factor).
43
POSTER BİLDİRİLERİ
MATERİAL & METHOD: This observational study were designed
as three groups including hypertensive patients accepted by
physicians that their treatment reached the target, patients whose
treatment consisted of predominantly RAS blocker [Angiotensinconverting enzyme inhibitors (ACE-I) group and Angiotensinreceptor blockers (ARB) group] and patients whose treatment not
included RAS blocker (non-RAS group). 62 patients who were using
the same antihypertensive agent for three months were included.
The patients who had relevant conditions which could contribute to
CI were excluded. The cognitive status of each patient was assessed
with the MMSE. Physical examination and basic laboratory values
were recorded as well as BDNF, and plasma renin activity (PRA) and
high sensitivity C-Reaktif Protein (hs-CRP) were also measured.
Results As a result of this study, a negative association was found
between systolic blood pressure (SBP) and MMSE independently
of the medication (rho= -0.251, p=0.049). There was no significant
correlation between MMSE and BDNF. MMSE score was slightly
higher than non-RAS group, but the difference did not reach to
statistical significance (p=0.09). There was also no significant
difference in BDNF levels between study groups (p=0.32). Mean PRA
levels of non-RAS group were significantly low comparing with ACE
and ARB groups (p=0.007).
DİSCUSSİON & CONCLUSIONS: By the results of this study,
it can be suggested that the better blood pressure control is
related to better cognitive functions regardless from the type
of antyhypertensive therapy.
Keywords : Hypertension, cognitive, antihypertensive therapy,
MMSE
P-34
KLL Olgularında 17p Delesyonunun FISH Yöntemi
ile Tespit Edilmesi
R.Dilhan Kuru1, Ayşe Çırakoğlu1, Şükriye Yılmaz1, Yelda Tarkan Argüden1,
M.Cem Ar2, Şeniz Öngören2, Pınar Ambarcıoğlu3, Osman Yokuş4,
Ayhan Deviren1, Zafer Başlar2, Teoman Soysal2, Seniha Hacıhanefioğlu1
İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı, İstanbul
İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı,
Hematoloji Bilim Dalı, İstanbul
3
İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Bioistatistik ve Tıbbi Bilişim Anabilim
Dalı, İstanbul
4
İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Hematoloji Kliniği, İstanbul
1
2
AMAÇ: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL), lenfoproliferatif bir
hastalık olup batı toplumunda en yaygın gözlenen yetişkin
tipi lösemidir. Hastaların %57-80’ inde kromozomal anomali gözlenir. Fluoresan İn Situ Hibridizasyon (FISH) tekniği KLL
olgularında gözlenen kromozomal kayıp ve gen mutasyonlarının tespitinde kullanılan yöntemlerden birisidir. KLL olgularının %2-26 ‘sında del (17)(p13.1) gözlenir. Bu hastalarda 17p
delesyonu oluştuğunda p53 geni heterozigosite kaybına uğradığı için prognostik önem taşımaktadır. Klinikte uygulanan
konvansiyonel tedavilerde p53 yolağı hedeflenmektedir. 17p
delesyonu gözlenen hastalarda delesyona bağlı olarak kullanılan sitotoksik ilaç tedavilerine karşı direnç oluşmakta ve kötü
prognoz gözlenmektedir. Bu hastalarda p53 yolağını hedefle-
44
meyen tedaviler uygulanmaktadır. Yeni tanı alan tüm KLL hastalarında FISH yöntemiyle 17p delesyonunun tespit edilmesi
önerilmektedir. Elde edilen bulgulara göre tedavi protokolleri
planlanmaktadır.
MATERYAL-METOD: Bu çalışmada, hematoloji servislerinden
birimimize refere edilen 49 KLL olgusuna ait 51 perifer kanı ve
kemik iliği aspirasyon materyaline kromozom 17p13.1 bölgesine özgü DNA probunun kullanıldığı FISH yöntemi uygulanarak,
elde edilen sonuçlar sunulacaktır.
BULGULAR: 41 örnekte, %6 olarak belirlediğimiz laboratuvarımız cut-off değerinin üzerinde, 10 örnekte ise cut-off değerinin altında 17p13.1 bölgesine ait delesyon tespit edilmiştir.
SONUÇ-TARTIŞMA: Olgulara ait FISH sonuçları ile klinik tabloları sunularak, FISH yöntemiyle tespit edilen 17p delesyonunun bu hastalar için önemi vurgulanacaktır.
Anahtar kelimeler: KLL, FISH, 17p delesyonu
P-35
Galektin-3 Gen Varyantlarının Larinks Kanseri
Gelişimi ve Prognozu Üzerine Etkisinin İncelenmesi
Saime Turan1, Ayşegül Verim2, Gurbet Dursun1, Roya Mashadiyeva1,
Sinem Demirbağ1, Özlem Timirci-Kahraman1, Brunilda Mezani1,
İlhan Yaylım1
İstanbul Üniversitesi, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü Moleküler Tıp Anabilim Dalı,
İstanbul
2
Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Otorinolarengoloji ve Baş Boyun
Cerrahisi Bölümü, İstanbul
1
AMAÇ: Larinks kanseri, baş ve boyun kanserleri arasında indsidansı en sık olan kanser türüdür. Baş boyun kanserlerinde
biyomarker’ların belirlenmesi için yapılan çalışmalar, erken
evrede tespit, yüksek sağkalım oranlarına yansıyan tanısal ve
prognostik ilişkinin belirlenmesi açısından önem taşımaktadır.
Son yapılan çalışmalar lektinlerin önemli bir biyolojik marker
olabileceği yönündedir. Endojen bir lektin olan galektin-3’ün
neoplastik transformasyon, tümör hücre sağkalımı, anjiyogenez ve tümör metastazına katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda galektin-3 genine ait varyantların larinks
kanserli hastalarda risk ve hastalık progresyonu üzerine olası
etkilerini incelemeyi amaçladık.
MATERYAL-METOD: Çalışmamız Haydarpaşa Numune Eğitim
ve Araştırma Hastanesi’ne başvuran ve çalışma kapsamına uygun görülen, larinks kanseri tanısı konmuş 85 hasta ve 100 sağlıklı kontrol grubundan oluşturulmuştur. Galektin-3 genine ait
rs4644 ve rs4652 varyasyonları PCR-RFLP yöntemi kullanılarak
değerlendirilmiştir.
BULGULAR: rs4644 ve rs4652 gen varyantlarına ait genotip
dağılımları incelendiğinde hasta ve kontrol grupları arasında
anlamlı bir fark saptanamamıştır (p>0.05). Hastaların klinik
ve patolojik parametreleri değerlendirildiğinde de istatistiksel
olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Çalışma sonu-
6. DETAE GÜNLERİ
POSTER BİLDİRİLERİ
cumuza göre rs4644 ve rs4652 galektin-3 gen polimorfizmleri
ve larinks kanseri yatkınlığı arasında anlamlı bir ilişki saptayamadık.
SONUÇ-TARTIŞMA: Çalışmamız Türk popülasyonunda bu konuda yapılan ilk ve ön çalışma olup, ileriye yönelik olarak ilgili sinyal yolaklarında rol alan diğer genlerle ilişkileri açısından
değerlendirildiğinde anlamlı olabilecek sonuçlara erişilebileceği
düşüncesindeyiz.
Anahtar Kelimeler: Larinks Kanseri, Galektin-3, Polimorfizm
P-36
Vitiligo’lu Hastalarda 8-OXOG DNA N-Glikozilaz
1 (HOGG1) Gen Polimorfizminin İncelenmesi
A. Fatih Aydın1, Semra Doğru-Abbasoğlu,1 İkbal Aydıngöz2,
Pervin Vural1, Müjdat Uysal1
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Biyokimya Anabilim Dalı, Çapa, İstanbul
2
Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi, Dermatoloji Anabilim Dalı, İstanbul
1
AMAÇ: Vitiligo toplumun % 0.5-2’sini etkileyen, deride fonksiyonel melanositlerin kaybı ile ortaya çıkan, ilerleyici tipte bir
pigmentasyon hastalığıdır. Patogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır; reaktif oksijen metabolitlerinin (reactive oxyen
species=ROS) de katkıda bulunduğu melanotoksisiteyle sonuçlanan karmaşık bir sürecin etkili olduğu düşünülmektedir.
ROS’un hücre çekirdek ve mitokondrisinde bulunan DNA’da
hasar yaptığı bilinmektedir. Vitiligolu hastalarda yapılan araştırmalar DNA hasarına neden olabilecek miktarda oksidatif
stres bulunduğunu göstermektedir. ROS’un sarmal kırıkları
veya baz oksidasyonu mekanizmaları ile DNA hasarı oluşturduğu bilinmektedir. Oksidatif strese en duyarlı olan baz guanindir.
Guaninin oksidasyonu ile oluşan “8-oxoG” en yaygın görülen
DNA hasarıdır ve bu nedenle oksidatif DNA hasarını saptamak
için bir biomarkır olarak kullanılmaktadır. Vitiligolu hastaların
serum, deri ve periferal mononükleer hücrelerinde 8-oxoG düzeylerinin yüksek olduğu bildirilmiştir. İnsanlarda bu baz hasarı
“8-oxoG DNA N-glikozilaz 1 (hOGG1)” enzimi tarafından spesifik olarak tanınır ve tamir edilir. Son yıllarda yapılan çalışmalarla hOGG1’i kodlayan gen polimorfizmlerinin çeşitli hastalıkların riskini arttırdığı gösterilmiştir. Bu nedenle çalışmamızda
hOGG1 (kodon 326) polimorfizminin vitiligo etyopatogenezindeki rolünün araştırılması amaçlanmıştır.
MATERYAL-METOD: Çalışmamıza Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 100 vitiligolu hasta
ve 193 kontrol dahil edildi. hOGG1 (kodon 326) polimorfizmi
hibridizasyon probları kullanılarak real-time PCR/erime eğrisi
analizi ile incelendi. Genotip dağılımları ve allel sıklıkları arasındaki farklar ki-kare testi kullanılarak değerlendirildi. Kontrol
ve hasta grubundaki hOGG1 (kodon 326) genotip dağılımları
Hardy-Weinberg eşitliğine uygun bulundu.
BULGULAR: Çalışmamızda incelenen polimorfizm ile vitiligo
riski arasında gerek allel ve gerekse genotip sıklığı açısından
anlamlı bir fark saptanmadı.
24-25 KASIM 2014
SONUÇ-TARTIŞMA: Bulgularımıza göre hOGG1 geninin en
yaygın görülen kodon 326 polimorfizminin vitiligo için bir risk
oluşturmadığını düşünmekteyiz.
Anahtar kelimeler: Vitiligo, HOGG1, Polimorfizm
P-37
B-ALL Hastalarında CRLF2, JAK2, PAX5 ve IL7R
Gen Mutasyonlarının Amplikon Derin Dizileme ile
Tespiti
Sevcan Mercan
1
AMAÇ: Yeni nesil dizileme yöntemleri ile yapılan amplikon temelli çalışmalar pek çok hastalığın etiyolojisi ve prognozunda
spesifik öneme sahip yeni genleri ortaya çıkarmıştır. Klasik dizi
analiz yöntemleri ile tespiti mümkün olmayan düşük düzeydeki mutasyonların bu yeni teknoloji ile saptanması mümkün hale
gelmiştir. B hücrelerinden kökenlenen akut lenfoblastik lösemi
(B-ALL) çocuklarda akut löseminin yaygın bir alt tipidir ve son
yıllarda bazı genlerin (CRLF2, PAX5, IL7R, JAK2 vb.) sıcak bölgelerinde meydana gelen mutasyonların B-ALL hastalarının kötü
prognozu ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma kapsamında
tümör yükleri %90’ın üzerinde olan; 63 pediatrik B-ALL hastası
ve 9 tanı-nüks eşlenik kan/kemik iliği örneklerinde CRLF2, JAK2,
IL7R ve PAX5 genlerinin sıcak bölgelerindeki varyasyonları amplikon derin dizileme yöntemi ile incelenerek tespit edilen varyantların prognostik etkilerini araştırmayı amaçladık.
MATERYAL-METOD: Yeni nesil dizileme (454 FLX GS Junior))
tekniği kullanılarak, CRLF2 ve IL7R genlerinin ekzon 6, JAK2 geninin ekzon 12-13-14-15-16 ve PAX5 geninin ise ekzon 2 bölgeleri taranmıştır. Çalışmamızda her amplikon ortalama 700 kere
dizilenmiş, 1340 ortalama okuma derinliğinde ve minimum %2
ve üzerinde saptanan değişiklikler analiz edilmiştir.
BULGULAR: Hastalarda saptanan ve önceden tanımlanmış
JAK2 gen mutasyonları (p.R683G, p.R683S, p.T514T) sıklığı
%5,5 olarak bulundu. Yetmiş iki B-ALL örneğinin %8,3’ünde
önceden tanımlanmamış yeni varyasyonlar saptandı. PAX5
geni mutasyonları (p.L23P,p.V26fs*49) analiz edilen örneklerin %2,8 inde saptandı. IL7R geninde hastaların %5,5’inde
p.T244I ve p.V262A mutasyonları saptanırken, CRLF2 geninde daha önce tanımlanmış SNP (rs151218732, rs142083864,
rs139812396) tespit edilmiştir. COSMIC kanser mutasyon data
bankasında bildirilen mutasyonların haricinde hastalıkla ilişkileri valide edilmesi gereken toplam 45 yeni varyasyon bulunmaktadır. JAK2 geninde p.R683G mutasyonunu taşıyan hasta
halen remisyondadır, p.R683S mutasyonunu taşıyan hasta ise
erken nüks geliştirmiştir. JAK2 geninde p.T514T mutasyonuna
sahip hasta erken nüks etmiş ve iki kez kemik iliği nakli olduktan sonra eks olmuştur. PAX5 geni p.L23P ve p.V26fs*49 mutasyonlarını taşıyan hastaların her ikisi de nüks ile kaybedilmiş
hastalardır. IL7R p.T244I mutasyonu üç erkek hastaların ikisi
BCR/ABL pozitif hastalar olup her ikisi de nüks ile kaybedilmiştir; üçüncü hasta ise hiperdiploid karyotipine sahip olup nüks
olmuş ve sağ bir hastadır. IL7R p.V262A mutasyonunu taşıyan
19 yaşındaki hipodiploid karyotipine sahip hasta ise remisyon-
45
POSTER BİLDİRİLERİ
da sağ bir hastadır. Hem PAX5(p.L23P) hem de IL7R (p.T244I)
genlerinde mutasyon taşıyan bir erkek hasta ise nüks ile kaybedilmiştir.
SONUÇ-TARTIŞMA: Bütün bulgular ışığında JAK2, IL7R ve PAX5
gen mutasyonlarının tek tek ve/veya kombine etkilerinin kötü
hastalık seyri ile ilişkili olduğu görülmektedir.
Anahtar kelimeler: B-ALL, CRLF2, JAK2, PAX5, IL7R
P-39
Süt ve Karışık Dişlenme Dönemindeki Çocukların
Tükürük Nitrik Oksit Düzeylerinin Anksiyete ile
İlişkisi
Gizem Eskiocak1, Ünsal Veli Üstündağ2, Sezin Demirel3,
Ebru Emekli-Alturfan2, Serap Akyüz3
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi 34365, Nişantaşı, İstanbul/
Türkiye
2
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Temel Tıp Bilimleri Ana Bilim
Dalı Biyokimya, 34365, Nişantaşı, İstanbul/ Türkiye
3
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı, 34365,
Nişantaşı, İstanbul/ Türkiye
1
P-38
Effect of Tacrolimus on Tissue Factor in Ischemia
Reperfusion Induced Rat Ovarian Tissue
Unsal Veli Ustundag1, Sadık Sahin2, Koray Ak3, Ebru Emekli-Alturfan1
Department of Biochemistry, Faculty of Dentistry, Marmara, 34365,
Nisantasi, Istanbul/ Turkey
2
Zeynep Kamil Gynecologic and Pediatric Training and Research Hospital,
34668 Istanbul, Turkey.
3
Department of Cardiovascular Surgery, Marmara University, Istanbul, Turkey
1
AIM: Transplant procedure is related with ischemia/
reperfusion (I/R) injury as well as the surgical trauma itself that
could lead to acute as well as chronic inflammatory reactions
that affect allograft function over the long-term (1).In this
study, the effects of Tacrolimus on the activity and expression
of tissue factor (TF) in I/R induced rat ovarian tissues were
investigated.
MATERIAL-METHODS: All experimental protocols were
approved by the Marmara University Animal Care and Use
Committe. Twenty eight female (8-12 weeks, 300-350 gr) rats
were divided into four groups as sham (n=7), I/R, tacrolimus
treated before ischemia (TBI) (n=7), and tacrolimus treated
before reperfusion (TBR) (n=7) groups. All rats were then killed
under anesthesia and both ovaries were carefully removed
in end of the operation. TF activities and expressions of the
ovarian tissues were evaluated by Quick method (2) and
immunohistochemically. Statistical analyses was performed
using computer software (Graph Pad 4.0), including Kruskal–
Wallis variance analysis and Mann–Whitney U test. A P value <
0.05 was considered to be statistically significant.
RESULTS: TF activities in I/R, TBI and TBR groups increased
significantly compared with the Sham group. Increased TF
expressions were observed in IR and TBR groups. TF activity
decreased significantly in TBI group compared with the I/R
group. Tacrolimus decreased TF expression both in TBI and
TBR groups compared with the IR group. Decreased activity
and expression of TF in ovarian IR model may prevent IR
related inflammation during transplant procedure.
AMAÇ: İlk kez endotel kaynaklı gevşeme faktörü olarak tanımlanan nitrik oksit (NO) konak savunması ve immuniteyi etkilediği gibi kan damar tonusu ve nöronal ileti dahil birçok fizyolojik olayların düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. NO, aşırı
üretilmesi halinde, çeşitli sinir sistemi hastalıklarında önemli
bir nörotoksin olarak görev yapmaktadır. Ayrıca yapılan birçok
çalışmada NO’ nun enflamatuar cevapları düzenlemede kompleks bir rol oynadığı gözlenmiştir. Tükürük bezinde yaygın olarak nöronal nitrik oksit sentaz (NOS) enziminin yerleşimi, NO’
nun tükürük bezinin kan akımı ve sekresyonun düzenlenmesinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. NO’nun tükürük
bezlerinde vasküler tonusu kontrol ettiği oral karsinojenlerin
detoksifikasyonunda, tükürüğün antibakteryel etkisinde, sıvı
ve protein sekresyonunun ve tükürük amilaz sekresyonunun
düzenlenmesinde rol aldığı bildirilmiştir. Endojen bir madde
olan NO’ nun, anksiyete ve depresyon esnasında gözlenen
nörotransmitter disfonksiyonunda rol alan ajanlardan biri olduğu ileri sürülmüştür. Bu amaçla bu çalışmada tükürük nitrik oksit düzeylerinin anksiyeteyle ilişkisinin değerlendirilmesi
amaçlanmıştır.
MATERYAL-METOD: Çalışmaya Marmara Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı’na başvuran 25 adet
süt ve 25 adet sürekli dişlenme döneminde olan 50 çocuk katılmıştır. Çocukların anksiyete değerleri Frankl Davranış Skalasına
göre değerlendilmiştir. Yapılan dental muayene ile oral hijyen,
çürük ve restorasyon değerleri belirlenen hastaların tükürük
NO düzeyleri Griess metodu ile ölçülmüştür.
BULGULAR-SONUÇ: Çalışma sonucunda Frankl Davranış Skalasına göre belirlenen anksiyete düzeyleriyle NO miktarları arasında korelasyon bulunamamıştır. Dental muayene sonucunda
elde edilen dft-DMFT indeksi ile tükürük NO miktarları arasında pozitif güçlü korelasyon saptanmıştır.
Anahtar Kelimeler: Süt ve karışık dişlenme, tükürük, nitrik oksit
CONCLUSION: Based on the results of our study, we may
suggest that tacrolimus positively affected by decreasing the
activity and expression of TF, in terms of reducing thrombotic
and inflammatory effects of IR procedure.
Key Words: Tacrolimus, tissue factor, ovary, ischemia
reperfusion
46
6. DETAE GÜNLERİ
POSTER BİLDİRİLERİ
P-40
Dispeptik Yakınması Olan Çocukların Tükürük
Örneklerinde Nitrik Oksit Düzeylerinin İncelenmesi
Hafize Gülşah Özdemir1, Damla Akşit2, Ünsal Veli Üstündağ3,
Nafiye Urgancı4, Ayşe Merve Usta4 , Ebru Emekli-Alturfan3,
Serap Akyüz2
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi 34365, Nişantaşı, İstanbul/ Türkiye
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı, 34365,
Nişantaşı, İstanbul/ Türkiye
3
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Temel Tıp Bilimleri Ana Bilim
Dalı Biyokimya, 34365, Nişantaşı, İstanbul/ Türkiye
4
Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Pediatrik Gastroentoloji
1
2
AMAÇ: Dispeptik yakınmalı çocukların endoskopik muayenelerinin pek çoğunda hastalık etkeni olan helicobacter pylori
(H.pylori) tespit edilmiştir. H.pylori’nin insanların organizmasında en iyi yaşayabildiği bölge mide mukozasıdır. Bu mukozada üreyerek mukozal değişikliklere, kronik aktif gastrit, peptik
ülser ve kansere neden olmaktadır. H.pylori tarafından oluşturulan doku hasarı bakterinin gastrik epitele yapışması, ardından salgılanan enzimler ve diğer virülans faktörleri tarafından
kolaylaşmaktadır. Bu bakterinin ağız boşluğunda saptandığı
ve oral H.pylori prevalansının %0-100 arasında değiştiği bilinmektedir. H.pylori enfeksiyonun NO sentezi ve karsinojen nitrozo bileşiklerinin gelişmesi ile yakından ilişkili olduğu bildirilmiştir. NO’in mide kanseri patogenezinde önemli rol oynadığı
öne sürülmektedir. Çalışmamızda gastrointestinal sistemin bir
parçası olan ağızdan alınan tükürük örneklerinde NO düzeylerini incelenmiştir.
MATERYAL-METOD: Çalışmaya Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi
Çocuk Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalına
mide yakınmaları nedeniyle başvuran, endoskopik değerlendirme yapılmasına karar verilmiş son 4 haftadır antibiyotik tedavisi görmemiş 5-16 yaşları arasında 70 adet dispeptik yakınmalı ve benzer yaş grubundaki 30 adet sağlıklı çocuk çalışmaya
dahil edilmiştir.
BULGULAR: Sonuçlarımıza göre dispeptik grubunda NO değerleri
kontrol grubuna göre anlamlı derecede artmış olarak bulundu.
SONUÇ-TARTIŞMA: Dispeptik yakınmalı çocuklarda artan tükürük NO düzeylerine dayanarak, tükürük NO tayininin dispepsi durumunda önemli bir belirteç olarak değerlendirileceği
söylenebilir.
Anahtar Kelimeler: Dispeptik, Tükürük, Nitrik Oksit
P41
Microfluidic cultures for stem cell analysis
Aydan Sardoğan1, Melis Gencel1, Muharrem Okan Çakır1
Department of Genetics and Bioengineering, Yeditepe University
1
Stem cells have great therapeutic potential for treating
several diseases such as cancer, Parkinson and heart
diseases. Recently, research in stem cell benefits microfluidic
24-25 KASIM 2014
technology. Microfluidic cell culture provides more in vivo
like microenvironment and high throughput screening.We
review current research about current opinions about usage
of microfluidics in stem cell research.
Stem cells are defined as biological cells which are have
capacity to differentiate variety of cell types and self-renewal
capacity. They are known as very critical biological components
necessary for proper growth and development during
embryogenesis. Also they are play very important and crucial
role in adult species, providing source for cell replenishment
for almost every mature, differentiated cell types. All stem cells
originate from fertilized egg. Fertilized egg have capacity to
differentiate into all intra- and extra embryonic tissues during
growth and development, which known as totipotent. Cells
which are isolated at the blastocyte stage from inner cell mass
have the capacity to differentiate all cell types instead of extra
embryonic stages know as pluripotent. When embryo matures
they become multipotent which can differentiate into limited
cells types.
Microfluidics are using for stem cells because stem cells highly
regulated from microenvironment. This microenvironment
regulated maintenance and controls the stem cell differentiation
to achieve homeostasis. Applications of stem cell in microfluidics
are, high-throughput screening, reconstructing the physiological
environment of stem cells as differentiation, evolution.
Keywords: Microfluidics, Stem Cell
P42
Hepatitis B Virus Biyosentezinin Regülasyonunda
Protein Arginin Metiltransferaz 1 ve Ko-Aktivatör
İlişkili Arginin Metiltransferaz 1 İlişkili Epigenetik
Modifikasyonlarını Rolü
Bülent Çakal1
İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü (DETAE)
1
AMAÇ: Bu çalışmada HBV viral RNA sentezinin inhibisyonunu
hedef alan potansiyel terapötik hedeflerin tespiti amacıyla PRMT1 ve CARMT1’nin HBV biyosentezi üzerindeki rolü
araştırılmıştır.
MATERYEL & METOD: HBV DNA’nın Southern hibridizasyon
analizi amacıyla; 1.3 kopya olacak şekilde tüm HBV genomunu (ayw) eksprese eden pHBV (4.1 kb) ile SRC1, P300,
PRMT1 ve CARMT1 polipeptidlerini eksprese eden plazmidlerin transformasyonu yapılan bakteri kültürlerinden sezyum
klorid yoğunluk gradient ekstrasyon yöntemi ile DNA’ları izole
edilerek, CaPO4 yöntemi ile HepG2 hücrelerine transenfeksiyonları gerçekleştirip, 3 günlük inkübasyon sonrası fenol kloroform ve izaoamil alkol yöntemi ile elde edilen HBV DNA’nın
jel elektroforezi sonrası kapiller blotlama yöntemi ile membrana transferini takiben P32 (radyoizotop) işaretli HBV DNA ile
hibridizasyonu ve yıkama işlemleri sonrası görüntülenmesini
içeren yöntem ve metodlar kullanılmıştır.
BULGULAR: PRMT1 ve CARMT1’nin histon asetilazlar ile bir-
47
POSTER BİLDİRİLERİ
likte (SRCI ve P300) sinerjik olarak HBV biyosentezini pozitif
yönde regüle edebilen modülator etkinliğe sahip olduğu belirlenmiştir.
P44
Microfluidics for cancer research and
therapeutics
SONUÇ-TARTIŞMA: PRMT1 ve CARMT1’nin HBV enfeksiyonunun tedavisinde alternatif potansiyel terapötik hedefler
olabileceği anlaşılmaktadır.
Muharrem Okan Çakır1, Aydan Sardoğan1, Melis Gencel1
Anahtar Kelimeler: Hepatitis B Virüs, antiviral tedavi, epigenetik, protein arginin metiltransferaz
P43
Astımla prezente olan moleküler tanılı bir
fukosidoz olgusu
Gözde Yeşil1, Kanay Yararbaş2, Serhat Güler1, Ceren Tuncer2,
Yazgı Özger2, Günay Karataş2, Burcu Sağlam Ada2, Ajlan Tükün2
Bezmi Alem Vakıf Üniversitesi
Düzen Laboratuvarlar Grubu
[email protected]
1
2
Fukosidoz, çok nadir rastlanan otozomal resesif bir lizozomal
depo hastalığı olup, günümüze kadar bildirilen olgu sayısı
100’den azdır. Klinik bulguları arasında kaba yüz, disostosis
multipleks, orta derecede hepatomegali, ağır entellektüel
yetersizlik, sağırlık ve yaşla artan anjiokeratomlardır. Etyolojide alfa-L-fukosidaz enzim defektine sebep olan FUCA1 gen
mutasyonları rol oynar.
3 yaşında erkek hasta, şiddetli astım ve motor gerilik nedeniyle Genetik Polikliniğine yönlendirildi.Öyküsünde astım
semptomlarının 1,5 yaşından beri devam ettiği ve göğüs hastalıkları polikliniğince takip edildiği öğrenildi. Anne baba arası 3.dereceakrabalık (1. Derece kuzen evliliği) mevcuttu. Fizik
muayenesinde hafifk aba yüz, bilateral pitoz, kızılsaç, dişeti
hipertrofisi, scrotalde belirgin olmak üzere ciltte yaygın anjiokeratomlar, motor ve bilişsel fonksiyonlarda gerilik, alt ekstremitelerde hafif hipertonisite ve büyüme geriliği saptandı.
Olguda varolan depo hastalığı lehine bulgulara ek olarak, demir birikimine özgü MR lezyonları ve fizik muayenede görülen anjiokeratomların varlığı nedeniyle Fukosidoz düşünüldü.
Hastalıktan sorumlu tek gen olan FUCA1 gen analizi çalışıldı
ve daha önce HGMD veri tabanında bildirimiş olan Q82Ter
missense mutasyonusaptandı.
Beyinde benzer patogeneze yol acak ve beyin demir birikimi
ile giden norodejenerasyon (NBIA) grubu hastalıklarından
(PantotanetKinaz ilişkili Norodejenerasyon) PKAN grubuna
demir şelasyon tedavisi klinik deneme aşamasındadır. Astım
fukosidoz hastalarının ilk bulgusu olabilmektedir. Sık enfeksiyon öyküsü ve anjiokeratomların depo hastalığı bulguları
varlığında fukosidoz akla gelecek hastalıklardan biri olmalıdır.
48
Department of Genetics and Bioengineering, Yeditepe University
1
Cancer has been second leading cause of disease related
deaths. Conventional imaging and detection techniques
seem to be insufficient due to low accuracy, limitations about
sensitivity and high sample consumption. New emerging
technology, microfluidics holds a great promise for cancer
diagnostics and better understanding of tumour biology.
Microfluidics is defined as manipulation of fluids at a micro
scale by using micro valves and micro pumps. Perspective
of micro scale offers enabling the control of biology and
chemistry at cellular level. We review role of microfluidic
devices in cancer research.
Microfluidic application of cancer cells is based on circulating
tumour cell detection, monitoring cancer cell intravasation
and extravasation, immune cell trafficking in cancer cell
intravasation, analysis of cancer cell metabolism such as
glucose intake, drug screening for cancer cells. In addition to
this, microfluidic based assays act as a platform for droplet
based PCR and QT PCR.
Microfluidic devices designed in cutting edge software and
produced by usage of mask and PDMS (polydimethyl siloxane).
Technique for production of microfluidic device is on soft
lithography.
As a conclusion, Microfluidics will be used in extensively used
due to high specifity, high accuracy in the future.
Keywords: Microfluidics, Cancer
P45
Koroner Kalp Hastalığında Peroksizom
Proliferatör Aktive Reseptör Varyasyonlarının
Lipid Risk Faktörleri ile Etkileşimlerinin
İncelenmesi
Muharrem Okan Çakır1, Aydan Sardoğan1, Melis Gencel1
Moleküler Tıp AD, Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, İstanbul Üniversitesi, İstanbul
Kardiyoloji AD, İstanbul Tıp Fak., İstanbul Üniversitesi, Istanbul.
3
Moleküler Biyoloji ve Genetik AD, Haliç Üniversitesi, Istanbul.
1
2
AMAÇ
Koroner kalp hastalığı (KKH) çok sayıda genetik ve çevresel
faktörün etkileşimleriyle ortaya çıkan kompleks bir hastalıktır. Hiperlipidemi aterosklerozun ve KKH’ın en önemli risk
faktörlerinden biridir. Son yıllarda vücudun kolesterol seviyelerini anlama yetisi ve ilişkili reseptör ve transporterların
etkisini koordine eden genler üzerinde yoğun araştırma yapılmıştır. Nüklear reseptör süperailesi üyelerinin ve özellikle
peroksizom proliferatör-aktive reseptörler (PPAR) yağ asit ve
karbohidrat metabolizmasını regüle eden güçlü transkripsi-
6. DETAE GÜNLERİ
POSTER BİLDİRİLERİ
yon faktörleri ve diyetsel lipid sensörleri olarak bu süreçlerin
en önemli regülatörleridir. PPAR ailesi dislipidemi ve diabete
karşı törapatik hedefler olarak tanımlanmıştır. PPARların üç
alt tipi (alfa, beta/delta, gama) ayrı genler tarafından kodlanır ve farklı dokular tarafından eksprese edilir. Çalışmamızda
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Kardiyoloji Polikliniği tarafından takip edilen 111 erkek ve 73 kadın KKH hastasında, PPAR izoformlarına ait PPAR-alfa L162V polimorfizmi,
PPAR-delta +294T/C polimorfizmi ve PPAR-gama C161T gen
polimorfizmlerinin lipid risk parametreleri (total kolesterol≥5.18 mmol/L, LDL-kolesterol≥5.18 mmol/L ve HDL-kolesterol≤0.90 mmol/L) üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. MATERYAL & METOD
PPAR gen varyasyonları PCR-RFLP tekniği ile tespit edilmiş ve
sonuçlar SPSS 13.0 istatistik paket programı ile analiz edilmiştir.
BULGULAR
Çalışmamızda erkek KKH hastalarında PPAR-alfa L162V V
alleli yüksek total ve LDL-kolesterol düzeyleri ile (sırasıyla p=0.005 ve p=0.031). PPAR-delta +294T/C C alleli yüksek
LDL-kolesterol düzeyleri ile ilişkili bulunmuştur (p=0.045).
Kadın KKH hasta grubunda ise PPARgama 161T alleli yüksek
total ve LDL-kolesterol düzeyleri ile ilişkili bulunmuştur (sırasıyla p=0.007 ve p=0.010).
SONUÇ & TARTIŞMA
Bulgularımız KKH hastalarında gözlenen hiperkolesterolemik
fenotipe kadınlarda PPARgama C161T varyasyonunun, erkeklerde ise PPAR-alfa L162V varyasyonunun katkısı olduğuna
işaret etmektedir.
Anahtar kelimeler:Peroksizom proliferatör-aktive reseptör,
gen, lipid, koroner kalp hastalığı
24-25 KASIM 2014
49
DESTEKLEYEN KURULUŞLAR
Alfagen Laboratuvar Malzemeleri
Elips Sağlık Ürünleri
Euroimmun-Özmen Tıbbi Laboratuvar
Farmasina Tıbbi ve Kimyevi Ürünler
Genova Medikal
Gonagen Tıbbi Malzemeler
Kimera Tıbbi Laboratuvar Malzemeleri
Mak Medikal
Medelek Elektronik & Bilgisayar Cihazları
Medsantek Laboratuvar Malzemeleri
Molgen Biyoteknoloji laboratuvar Malzemeleri
Özgün Kimya
Remivac A.Ş.
Suarge Biyoteknoloji
Katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.
Firma isimleri alfabetik olarak sıralanmıştır.
50
6. DETAE GÜNLERİ
Download

Kongre kitabını indirmek için tıklayınız.