İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
ANAYASA HUKUKU TEK NUMARALI ÖĞRENCİLER
PRATİK ÇALIŞMA – 4.3.2015
TEMEL HAK VE HÜRRİETLERİN SINIRLANDIRILMASI
Türk anayasa hukukunda temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması ölçütlerini 1961
Anayasası’nın 11. Maddesi ve 1982 Anayasası’nın 13. Maddesinin geçirdiği değişiklikler
bağlamında değerlendiriniz.
I.
1961 Anayasası m.11 (ilk hali): Temel hak ve hürriyetler, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun
olarak ancak kanunla sınırlanabilir.
Kanun, kamu yararı, genel ahlak, kamu düzeni, sosyal adalet ve milli güvenlik gibi sebeplerle de
olsa bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunamaz.
1961 Anayasası, 1971 değişikliği sonrası, m. 11: Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve
milletiyle bütünlüğünün, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, kamu yararının, genel
ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile veya Anayasanın diğer maddelerinde gösterilen
özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak, ancak kanunla sınırlandırılabilir.
Kanun, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz.
1982 Anayasası m. 13 (ilk hali): Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesiyle ve milletiyle
bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin,
genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca
Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun
olarak kanunla sınırlanabilir.
Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin
gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.
Bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir.
1982 Anayasası m. 13, 2001 değişikliği sonrası: Temel hak ve hürriyetler, özlerine
dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve
ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum
düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Aşağıda alıntılanan Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
kararlarında değinilen temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması ölçütlerini tespit
ederek, her iki mahkemenin bu ilkelere yaklaşımını karşılaştırınız.
1. “Genel nitelikteki bu sınırlama nedenlerinin herhangi bir hak ve hürriyet konusunda
uygulanabilmesi o hak ya da özgürlüğe ait maddede ayrıca öngörülmüş olması gibi bir koşula
bağlı değildir. Maddede o hak ve hürriyet için hiçbir sınırlama nedeni gösterilmemiş olması o hak
ve hürriyetin hiçbir nedenle sınırlanamayacağı anlamına da gelmez. 13. maddenin birinci
fıkrasında "kanunla" denilmek suretiyle hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının münhasıran
yasama tasarrufuyla mümkün olabileceğine işaret edilmiştir. Başka bir anlatımla bu genel
sınırlama sebeplerinden hangilerinin hangi temel hak ve hürriyet için sınırlama nedeni
olabileceğini kanun göstermiş olacaktır.” (E. 1985/21, K. 1986/23, K.T. 6.10.1986)
II.
“Anayasa koyucu getirdiği 13. madde hükmüyle, temel hak ve özgürlükler üzerinde yerine göre
yapılması gereken sınırlamaların ne tür tasarruflarla, ne gibi sebeplere dayanılarak ve hangi
ölçüler içerisinde yapılabileceğini belirlemiştir. Maddedeki bu belirlemeye göre temel hak ve
özgürlükler üzerindeki sınırlama ancak kanunla yapılabilecek, sınırlamayı haklı gösterecek
sebep olarak ancak maddede sayılı ve sınırlı olarak gösterilmiş bulunan genel sınırlama
nedenleriyle Anayasanın ilgili diğer maddelerinde öngörülen özel sınırlama sebeplerine
dayanılmış olacak ve sınırlamanın ölçüsü ise demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı
bulunmayacaktır.” (E. 1986/11, K. 1986/26, K.T. 4.11.1986)
“Türk Ceza Kanunu'nun 1. maddesinde yer alan "Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi", hangi
eylemlerin yasaklandığının ve bu yasak eylemlere verilecek cezaların hiçbir kuşkuya yer
bırakmayacak biçimde yasada gösterilmesini, kuralın "açık", "anlaşılır" ve "sınırlarının belli
olması"nı zorunlu kılmaktadır. Bu ilke, kişilerin yasak eylemleri önceden bilmeleri düşüncesine
dayanmakta, böylece temel hak ve özgürlükler güvence altına alınmaktadır.” (E. 1995/28, K.
1996/2, K.T. 18.1.1996)
“Mahkeme, "hukukun öngördüğü" ifadesindeki "hukuk" (law) sözcüğünün sadece "yasa"yı
(statute) değil, ama yazılı olamayan hukuku da kapsadığını dikkate almıştır. Bu nedenle
mahkemeye saygısızlıkla ilgili hukukun bir mevzuat (legislation) olmayıp, "common law"un bir
ürünü olmasının, Mahkeme bakımından bir önemi yoktur. "Common Law" tarafından konan bir
yasağın, mevzuat biçiminde düzenlenmediği gerekçesiyle "hukukun öngörmediği" bir yasak
olarak kabul etmek, Sözleşme’yi hazırlayanların amaçlarına açıkça aykırı olur. Aksi takdirde
"common law"a sahip olan Sözleşme’ye taraf bir Devlet, Sözleşme’nin 10(2). fıkrasının
korumasından yoksun kalacak ve Devletin hukuk sistemi temelinden sarsılacaktır.” (Sunday
Times/Birleşik Krallık, Başvuru no: 6538/74, p. 47)
“Mahkemenin görüşüne göre, “hukuken öngörülmüş” ifadesinden şu iki koşul ortaya
çıkmaktadır. Birincisi uygulanacak olan hukuk, yeterince ulaşılabilir (adequately accessible)
olmalıdır; eş deyişle, vatandaşlar belirli bir olaya uygulanabilir nitelikteki hukuk kurallarının
varlığı hakkında yeterli bilgiye sahip olabilmelidirler. İkincisi, vatandaşların davranışlarını
düzenlemelerine olanak vermek için yeterli açıklıkta (precise) düzenlenmemiş bir norm, “hukuk”
kuralı olarak kabul edilemez. Vatandaşlar belirli bir eylemin sonuçları, durumun makul saydığı
ölçüde ve eğer gerekiyorsa uygun bir danışmayla önceden görebilmelidir.” (Sunday
Times/Birleşik Krallık, Başvuru no: 6538/74, p. 48)
2. “İtiraz konusu kuralı, amaç ve sınırlama orantısının korunmasıyla ilgili "ölçülülük" temel
ilkesinin alt ilkeleri olan yasal önlemin sınırlama amacına ulaşmaya elverişli olup olmadığını
saptamaya yönelik "elverişlilik" sınırlayıcı önlemin sınırlama amacına ulaşma bakımından
zorunlu olup olmadığını arayan "zorunluluk-gereklilik", ayrıca amaç ve aracın ölçüsüz bir oranı
kapsayıp kapsamadığını, bu yolla ölçüsüz bir yükümlülük getirip getirmediğini belirleyen
"oranlılık" ilkeleriyle çatışan bir sınırlama sayan görüşler bu nedenlerle yerinde
bulunmamıştır.” (E. 1988/50, K. 1989/27, K.T. 23.6.1989)
“Hükümetin yaklaşımına ve Komisyon’un oybirliğiyle vardığı görüşe katılan Mahkeme, ilkin,
1959/1965 tarihli Yasanın Sözleşmenin 10(2). Fıkrası bakımından meşru bir amaca (legitimate aim),
yani demomkratik bir toplumda ahlakı koruma amacına sahip olduğu sonucuna ulaşmıştır (…)
Mahkeme bu bağlamda, Sözleşme’nin 10(2). Fıkrasındaki “gerekli” (necessary) sıfatının, bir yandan
“zorunlu” (indispensible) sözcüğü ile anlamdaş olmadığını (…) öte yandan “kabul edilebilir”,
“olağan”, “yararlı”, “makul” ve “arzu edien” deyimleri gibi esnekliğe sahip olmadığını dikkate
almaktadır. Bununla beraber, bu bağlamda “gereklilik” kavramının ima ettiği toplumsal ihtiyaç
baskısının (pressing social need) varlığını ilk aşamada değerlendirecek olan ulusal mahkemelerdir
(…) Denetim görevi Mahkeme’yi “demokratik bir toplumu” niteleyen ilkelere azami dikkat
göstermeye zorlamaktadır. İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı
koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur (…) Bunlar,
çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum
olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her “formalite”, “koşul”, “yasak”
ve “ceza”, izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır.” (Handyside/Birleşik Krallık, Başvuru no:
5493/72, K.T. 07.12.1976)
Download

Pratik çalışma metni - İstanbul Üniversitesi | Hukuk Fakültesi